5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 191

Ceza Muhakemesi Kanunu 191. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 191 – (1) Sanığın ve müdafiinin hazır bulunup bulunmadığı, çağrılmış tanık ve bilirkişilerin gelip gelmedikleri saptanarak duruşmaya başlanır. Sanık, duruşmaya bağsız olarak alınır. Mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmanın başladığını, iddianamenin kabulü kararını okuyarak açıklar. (2) Tanıklar duruşma salonundan dışarı çıkarılırlar. (3) Duruşmada, sırasıyla; a) Sanığın açık kimliği saptanır, kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınır, b) (Değişik: 24/11/2016-6763/29 md.) İddianame veya iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve deliller ile suçlamanın hukuki nitelendirmesi anlatılır, c) Sanığa, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu ve 147 nci maddede belirtilen diğer hakları bildirilir, d) Sanık açıklamada bulunmaya hazır olduğunu bildirdiğinde, usulüne göre sorgusu yapılır. Başkan veya hâkimin görevi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

137 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2021/41 E., 2023/593 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
"1- İlk celsede iddianamenin kabulü kararı okunup, açıklanmadan duruşmaya başlanarak CMK'nın 191/1. maddesine aykırı davranılmasının,
Ceza Genel Kurulu         2021/41 E.  ,  2023/593 K. "İçtihat Metni" YARGITAY DAİRESİ : 4. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Asliye Ceza SAYISI : 280-16 I. HUKUKİ SÜREÇ Silahla tehdit suçundan sanık ...'nin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 106/2-a, 43/1, 62, 53/1 ve 54. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye ilişkin Hakkari Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15.01.2015 tarihli ve 280-16 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı ve sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 17.09.2020 tarih ve 11194-10361 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, 21.10.2020 tarih ve 104010 sayı ile; "1- İlk celsede iddianamenin kabulü kararı okunup, açıklanmadan duruşmaya başlanarak CMK'nın 191/1. maddesine aykırı davranılmasının, 2- Kabule göre de; mağdurların soruşturma aşamasındaki anlatımlarına göre olay anında sanık tarafından kendilerine doğrultulan ve bilahare balkonda ateş edilen tabancanın kuru sıkı olduğunu bildiklerinin anlaşılması karşısında, eylemin objektif olarak ciddi ve korkutucu nitelikte bulunup bulunmadığı tartışılmadan, yazılı şekilde hüküm kurulmasının, Yasaya aykırı olduğu," görüşüyle itiraz yoluna başvurulmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 11.11.2020 tarih ve 28023-16057 sayı ile itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KONULARI VE ÖN SORUN Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- İlk oturumda iddianamenin kabulü kararının okunmamasına ilişkin hukuka aykırılığın bozma nedeni yapılmasının gerekip gerekmediğinin, 2- Sanığa atılı silahla tehdit suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. Yapılan müzakere esnasında bir kısım Ceza Genel Kurulu Üyelerince sanık hakkında eksik araştırma ile karar verilip verilmediği hususunun da tartışılması gerektiğinin ileri sürülmesi üzerine Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca ikinci uyuşmazlık konusuna geçilmeden önce bu ön sorunun değerlendirilmesi gerekmiştir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Kolluk tarafından 09.05.2014 tarihinde saat 12.30'da düzenlenen olay, yakalama ve geçici muhafaza altına alma tutanağına göre; aynı gün saat 10.30 sıralarında haber merkezini arayan mağdur ...'nin akrabası ile tartıştığını ve akrabasının zorla eve girmeye çalıştığını bildirdiği, Asayiş Şube Müdürlüğü ekip görevlileri tarafından telefon ile geri aranan mağdur ...'ın, kardeşi olan sanık ... Çiftiçi'nin evine zorla girdiğini, elinde tabanca olduğunu ve iki el silah sesi duyduğunu, bunun üzerine evden babası olan diğer mağdur ... ile birlikte ayrıldıklarını, herhangi bir kimsede yaralanma olmadığını ve sanıktan şikâyetçi olduğunu beyan etmesi üzerine gerekli güvenlik önlemleri alınarak bildirilen adrese zırhlı araçlar ile gidildiği, olay yerinde mağdurlar ile karşılaşıldığı, kendilerine konu sorulduğunda, Van ilinde memur olarak çalışmakta olan sanığın 08.05.2014 tarihinde saat 20.00 sıralarında "Pehlivan Mahallesi, Kırkkonutlaraltı, Pirodan ....." sayılı adresteki evde bulundukları esnada geldiğini, kendi aralarında babaları olan mağdur ...'ye ait malların paylaşımı üzerine konuştuklarını, aralarında ufak bir sözlü tartışma çıktığını fakat konunun kapandığını, bugün yani 09.05.2014 tarihinde saat 10.20 sıralarında sanığın tekrar eve geldiğini, anahtarı ile kapıyı açtığını, elinde siyah renkli bir tabanca bulunduğunu, kendilerine hitaben "Ya bu evden çıkın ya da sizi öldüreceğim." dediğini ve binanın birinci katında bulunan merdiven sahanlığı penceresinden dışarıya doğru iki el silah sıktığını, kendilerinin bu olaydan dolayı korkarak evden ayrılarak 155 Polis İmdat hattını aradıklarını ve dışarıda yol üzerinde polis ekiplerini beklediklerini, sanığın evde olduğunu ve hâlen elinde silah olabileceğini beyan etmeleri üzerine ... yelekler giyilerek Özel Harekat ekibi marifeti ile bina içerisinde bulunan sanığa silahı bırakarak ellerini kaldırıp dışarıya çıkması şeklinde seslenildiği, sanığın da bu çağrıya uyarak silahsız olarak ellerini havaya kaldırıp dışarıya çıktığı ve talimatlara uyarak yüz üstü yere yattığı, elleri arkada birleştirilip kelepçe takıldığı, yapılan üst aramasında bir adedi pantolonunun sağ ön cebinde, diğeri gömleğinin cebinde olmak üzere sarı-kırmızı renkli üzerinde "Feza Torpil" ibaresi yazılı patlamamış iki adet torpil/maytap bulunduğu, ayrıca yine gömlek cebinde arkasında "APC 9 mm" ibareleri yazılı, arkasında iğne izi bulunan yani patlamış kuru sıkı fişek bulunduğu, silahı nereye koyduğu sorulduğunda binanın çatısına sakladığını, silahın kendisine ait kuru sıkı tabanca olduğunu, faturasının olmadığını ve kendi rızası ile teslim etmek istediğini beyan etmesi üzerine sanığın tarif ettiği yerde tahta ve briketlerin altında siyah renkli kabzası görünür hâlde olan silahın görüldüğü, sürgü kapağının sol yan tarafında "BLOW F 92" ve altında "Cal. 9 mm" ibaresi yazılı olan namlu ucu turuncu boyalı ve kapalı olan kurusıkı silahın bulunduğu yerden alındığı, kontrol edildiğinde fişek yatağında ve şarjöründe fişek olmadığı, çevrede yapılan araştırmalarda olay yerini gösteren herhangi bir güvenlik veya mobese kamerasının ve yine olayı gören tanığın olmadığı, çevrede yapılan boş kovan aramasında da yerlerin toprak ve çakıllı olmasından dolayı sanığın silahından çıkan herhangi bir boş kovana ulaşılamadığı, Sanık ... hakkında silahla tehdit suçundan 23.10.2014 tarihli iddianame ile kamu davası açıldığı, Yerel Mahkemece 03.11.2014 tarihinde iddianamenin kabulüne karar verildiği, Talimat Mahkemesince hakkındaki iddianame okunmak ve hakları hatırlatılmak suretiyle 17.12.2014 tarihinde savunmasının tespit edildiği, Yerel mahkemece ilk oturumda gelenlerin tespiti yapıldıktan sonra iddianamenin kabulü kararı okunmadan duruşmaya başlandığı, mağdurların kimliklerinin tespit edilip şikayet ve delillerinin sorulduğu, sanık hakkındaki talimata ikmalen cevap verilmiş olduğundan duruşma bitirilerek sanık hakkında mahkûmiyet hükmü kurulduğu, Anlaşılmaktadır. Mağdur ... soruşturma evresinde; Jandarma Merkez Komutanlığına bağlı köy koruculuğu yaparak geçimini sağladığını, Van'da memur olan sanığın öz kardeşi olduğunu, kendisinin hâlen oturduğu ve babaları olan diğer mağdur ...'ye ait evi boşaltmasını isteyen sanık ile sürekli tartıştıklarını, en son olaydan bir gün önce öğlen saatlerinde sanığın arayarak Hakkari'ye geleceğini söyleyip evi boşaltmasını tekrar istediğini, kalacak yeri olmadığından evi boşaltmadığını, akşam evde iken sanığın geldiğini ve alt kapıyı açtıktan sonra dairesinin kapısını çaldığını, kapıyı açtığını ve "Hoşgeldin." dedikten sonra konuşmaya başladıklarını, fakat yine aynı sebepten tartışmaya başlayınca eşini ve çocuklarını alarak kayınvalidesinin evine gittiğini, yine Van'da oturan babaları Findi'yi de arayarak durumu anlattığını, sabah saatlerinde babası gelince birlikte eve geçtiklerini, yedek anahtar ile kapıyı açtığını, içeride babası ile otururken babasının sanığı aradığını, fakat sanığın telefona cevap vermediğini, yaklaşık 20 dakika sonra alt kapının açıldığını, daire kapısını açar açmaz sanığın elinde belli olan kuru sıkı silah ile "Çıkın evden çıkın evden." deyip tehdit ederek ateş edeceğini söylediğini, babasının sanığı sakinleştirmek istediğini, ancak sanığın babasına "Seni vuracağım." şeklinde tehditlerine devam ettiğini ve evin balkonuna çıkarak elinde bulunan kuru sıkı silah ile iki el ateş ettiğini, bu arada 155 Polis İmdat hattını arayarak yardım istediğini, sanık ile tartışmadan dolayı birbirlerini ittiklerini ancak herhangi bir darp cebir söz konusu olmadığını, Kovuşturma evresinde ise; sanıkla uzlaştıklarını, şikâyetçi olmadığını, sanığın silahı alıp havaya doğru ateş ettiğini, kendisine ve babasına karşı herhangi bir eylemi ve müdahalesinin olmadığını, sanığın silahı korkutma amaçlı sıktığını, Mağdur ... soruşturma evresinde; emekli olduğunu, mağdur ... ile sanığın oğulları olduğunu, sanığın Van ilinde üniversitede memur olarak çalıştığını, oğullarının sürekli ev meselesinden dolayı tartıştıklarını, sanığı çok defa uyarmasına rağmen kendisini dinlemediğini, Hakkari'deki evi mağdur ...'ın maddi geliri iyi olmadığından dolayı kendisine oturması için verdiğini, ancak tapusunu vermediğini, sanığın ise bunu kabul etmeyip sürekli evden çıkması için mağdur ...'a baskı yaptığını, mağdur ...'ın haber vermesi üzerine olay günü sabah saatlerinde Hakkari'ye geldiğini, mağdur ...'ı da alarak birlikte eve geçtiklerini, içeride otururken sanığı aradığını fakat telefona cevap vermediğini, yaklaşık 20 dakika sonra alt kapının açıldığını, sanığın elinde belli olan kuru sıkı silah ile "Çıkın evden çıkın evden." deyip tehdit ederek ateş edeceğini söylediğini, kendisini sakinleştirmek istediğini, sanığın kendisine "Seni vuracağım." şeklinde tehditlerine devam ettiğini ve bir müddet mağdur ... ile kendisini iterek darp etmek istediğini ancak sanığı tuttuklarını, bunun üzerine sanığın evin balkonuna çıkarak elinde bulunan kuru sıkı silah ile iki el ateş ettiğini, bu arada 155 Polis İmdat hattını arayarak yardım istediklerini ve olaylar daha fazla büyümesin diye dışarı çıktıklarını, Kovuşturma evresinde ise; uzlaştıklarını, sanıktan davacı ve şikâyetçi olmadığını, sanığın silahla havaya doğru kendilerini korkutmak amaçlı silah sıktığını, İfade etmişlerdir. Sanık ... soruşturma evresinde; Van 100. Yıl Üniversitesi'nde memur olarak görev yaptığını, mağdur ...'ın kardeşi olduğunu, babasının Hakkari'de bulunan evi beş kardeşe verdiğini ancak mağdur ...'ın evin sadece kendisinde kalacağını söylemesi nedeniyle mağdur ... ile sürekli tartıştıklarını, olaydan bir gün önce telefonla aradığı kardeşine Hakkari'ye geleceğini söyleyip evi boşaltmasını istediğini ancak eve geldiğinde ailesi ile birlikle oturduğunu, bir süre yine aynı sebepten tartıştıklarını, mağdur ...'ın evi terk ederek eşi ve çocukları ile gittiğini, ertesi gün evin anahtarını çoğaltmak için dışarı çıktığında babasının aradığını, telefona cevap vermediğini ve eve geçtiğini, evin kapısını açtığını, babası ile ağabeyinin evde olduklarını, yine kendileri ile tartışınca bir anlık sinir ile kendisini kaybettiğini ve onlara zarar vermemek için elinde bulunan kuru sıkı silahı balkona çıkarak sinirini atmak için sıktığını, ağabeyi ile babasının aşağıya indiklerini, biraz sakinleştiğini ve bir müddet sonra polislerin geldiğini, bir anlık sinirden dolayı elinde bulunan kuru sıkı silah ile ateş ettiğini, kesinlikle korkutmak ve zarar vermek için ateş etmediğini, Kovuşturma evresinde ise; olay tarihinde mağdur ... ile babasının mirasını konuştuklarını, mağdur ...'ın kendisini dövmeye kalkışması üzerine kaçıp üst kata çıktığını, kuru sıkı tabancası ile havaya iki el ateş ettiğini, kimseyi tehdit etmediğini, Savunmuştur. V. GEREKÇE Birinci uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesinden sonra ikinci uyuşmazlık konusuna geçmeden ön sorunun değerlendirilmesi gerekmektedir. 1- İlk oturumda iddianamenin kabulü kararının okunmamasına ilişkin hukuka aykırılığın bozma nedeni yapılmasının gerekip gerekmediği; A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar 5271 sayılı Kanun'un 2. maddesine göre ceza muhakemesinde iddianamenin kabulü ile soruşturma evresi sona ermekte, kovuşturma evresi ise iddianamenin kabulünden başlayıp son kararın yani hükmün kesinleşmesine kadar devam etmektedir. Cumhuriyet Başsavcılıkları İle Adli Yargı İlk Derece Ceza Mahkemeleri Kalem Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmelik'in 46 ve 47. maddelerine göre, Cumhuriyet Başsavcılığı adına hazırlanan iddianame görevli ve yetkili mahkemeye teslim edilecek ve mahkemesince "iddianamenin değerlendirilmesi defteri"ne kaydı yapılacaktır. Bu defter, iddianame ve soruşturma evrakının mahkemeye fiilen verildiği tarihten başlayarak, kabulüne veya iadesine karar verildiği ana kadar bekletildiği defter olup mahkemesince verilen kabul veya iade kararları ilgili sütunlar işlenerek bu deftere kaydedilecektir. İddianamenin değerlendirilmesi ve iadesi süreci, iddianamenin anılan deftere kaydedilmek üzere mahkeme hâkimi tarafından yapılan havale tarihinden itibaren başlar ve buradan takip edilecektir. İddianamenin kabulünün ceza muhakemesi sürecine etkisi 5271 sayılı Kanun'un 175. maddesinde yer alan; "(1) İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar. (2) Mahkeme, iddianamenin kabulünden sonra duruşma gününü belirler ve duruşmada hazır bulunması gereken kişileri çağırır." şeklindeki düzenleme ile hüküm altına alınmıştır. Anılan maddeye göre, iddianamenin kabulü ile kovuşturma evresine geçilmiş ve kamu davası açılmış olacaktır. 5271 sayılı Kanun'un "İddianamenin iadesi" başlıklı 174. maddesinin ilk iki fıkrasında iddianamenin iadesi şartları belirtildikten sonra üçüncü fıkrasında; "En geç birinci fıkrada belirtilen süre sonunda iade edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayılır." düzenlemesine yer verilmiştir. Buna göre, süresi içinde iade edilmeyen iddianame kabul kararı verilmemiş olsa dahi kabul edilmiş sayılacaktır. Uygulamada bir kısım ilk derece mahkemelerince iddianamenin kabulüne ilişkin ayrı bir karar verildiği, bir kısım mahkemelerce tensip tutanağının ilk bendi ile iddianamenin kabul edildiğinin belirtildiği, kimi mahkemelerce de süresi içinde iade edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayıldığı için bu konuda herhangi bir karar verilmeksizin kovuşturma aşamasına geçildiği görülmektedir. 5271 sayılı Kanun'un 174. maddesinin üçüncü fıkrasına göre, iddianamenin süresinde iade edilmediği ve ayrıca iddianamenin kabulüne karar verilmediği hâllerde iddianame kabul edilmiş sayılacak ve kovuşturma aşaması başlayacağından, söz konusu uygulama farklılıklarının sonuca etkili olmadığı açıktır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 17.05.2011 tarihli ve 85-94 sayılı kararında da iddianamenin kabulü kararı verilmeksizin esasa kaydedilerek duruşmaya hazırlık tutanağı düzenlenen durumda, 5271 sayılı Kanun'un 174/3. maddesi uyarınca esasa kayıt edilerek tensip tutanağının düzenlendiği tarihin iddianamenin kabulü tarihi olarak kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir. 5271 sayılı Kanun'un 191. maddesinin ilk fıkrasında ise; "Mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmanın başladığını, iddianamenin kabulü kararını okuyarak açıklar." hükmü yer almaktadır. Buna göre duruşma, mahkeme başkanı veya hakimin iddianamenin kabulü kararını okuyarak duruşmanın açıldığını bildirmesiyle başlamaktadır. Ceza Genel Kurulunun 15.05.2012 tarihli ve 361-201 sayılı kararında da belirtildiği üzere, iddianamenin kabulü, kovuşturma evresine geçilmesi ve kamu davasının açılması bakımından önemli ve gerekli iken; iddianamenin kabulüne ilişkin kararın duruşmada okunması ise yalnızca açıklayıcı mahiyettedir. Diğer bir anlatımla, iddianamenin kabulü kararı okunmadan duruşmaya başlanarak yargılamaya devam edilmesi hâlinde, 5271 sayılı Kanun'un 191/1. maddesinde yer alan usul kuralına aykırı davranılmış olmakla birlikte yapılan diğer işlemler varlıklarını ve geçerliliklerini koruyacak, bu aykırılık savunma hakkının sınırlanması sonucunu doğurmayacağı gibi hükmün esasına da etki etmeyecektir. Diğer taraftan, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 308. maddesinin; "Aşağıda yazılı hallerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır. 1- Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması, 2- Hâkimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hâkimin hükme iştirak etmesi, 3- Makbul şüpheden dolayı hakkında ret talebi vaki olup da bu talep kabul olunduğu halde hâkimin hükme iştirak etmesi yahut bu talebin kanuna mugayir olarak reddolunması suretiyle hâkimin hükme iştirak ettirilmesi, 4- Mahkemenin kanuna muhalif olarak davaya bakmağa kendini vazifeli veya salahiyetli görmesi, 5- Cumhuriyet Müddeiumumîsi yahut kanunen vücudu lazım diğer şahsın gıyabında duruşma yapılması, 6- Şifahi bir duruşma neticesi olarak verilen hükümde aleni muhakeme kaidesinin ihlal edilmesi, 7- Hükmün esbabı mucibeyi ihtiva etmemesi, 8- Hüküm için mühim olan noktalarda mahkeme kararıyla müdafaa hakkının tehdit edilmiş olması" şeklindeki açık düzenlemesi karşısında, belirtilen hukuka mutlak aykırılık hâlleri dışındaki aykırılıkların bozma nedeni sayılabilmesi için esasa etkili olmaları gerekir. Esasa yani yerel mahkemece verilen hükme etkisi bulunmayan nispi hukuka aykırılık hâlleri ise bozma nedeni oluşturmayacaktır. B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme Yerel Mahkemece ilk oturumda iddianamenin kabulü kararının okunmaması 5271 sayılı Kanun'un 191/1. maddesine aykırı olmakla birlikte bu hususun esasa etkili olmadığı gibi hukuka mutlak aykırılık hâlleri arasında sayılmaması, iddianamenin kabulüne ilişkin kararın duruşmada okunmasının yalnızca açıklayıcı mahiyette olması, iddianamenin kabulü kararı okunmadan duruşmaya başlanarak yargılamaya devam edilmesi hâlinde, diğer işlemlerin varlıklarını ve geçerliliklerini koruyacağı ve bu durumun savunma hakkının sınırlanması sonucunu da doğurmayacağı hususları birlikte dikkate alındığında; iddianamenin kabulü kararının okunmamasının bozma nedeni yapılması gerekmediği kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu uyuşmazlık konusu bakımından reddine karar verilmelidir. 2- Sanık hakkında eksik araştırma ile karar verilip verilmediğine ilişkin ön sorun konusuna gelince; A. İlgili Mevzuat ve Ön Soruna İlişkin Açıklamalar Ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir. Gerek 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, gerekse 5271 sayılı Kanun; adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkânı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur. B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme Sanık ... ile mağdur ...'ın kardeş oldukları, sanığın Van ilinde memur olarak çalıştığı, mağdur ...'ın ise korucu olduğu ve babaları olan diğer mağdur ...'ye ait Hakkari'deki evde ikamet ettiği, Hakkari'deki bu evin kullanımı konusunda sanık ile mağdur ... arasında bir süredir anlaşmazlık bulunduğu, sanığın mağdur ...'ın evi boşaltmasını istediği ancak mağdur ...'ın bunu kabul etmediği, olaydan bir gün önce sanığın Hakkari'ye gelerek kardeşi ile yine aynı sebeple tartıştığı, eşini ve çocuklarını alıp kayınvalidesinin evine giden mağdur ...'ın babası olan mağdur ...'yi aradığı, mağdurların olay günü evde bulundukları sırada eve gelen sanık ile aralarında çıkan tartışmada sanığın mağdurları öldürmekle tehdit ederek kuru sıkı silahla balkondan havaya iki defa ateş ettiği olayda; Sanığın olayda kullandığı tabancanın kuru sıkı olduğunun kolluk tarafından düzenlenen tutanakta belirtildiği, sanığın kardeşi ve babası olan mağdurların da kolluk beyanlarında açıkça sanığın elindeki silahın kuru sıkı bir tabanca olduğunu beyan ettikleri ancak suça konu tabancanın kuru sıkı olup olmadığı konusunda herhangi bir bilirkişi incelemesi yaptırılmadığı ve resimlerinin de alınmadığı hususları birlikte değerlendirildiğinde; adli emanette bulunan suça konu tabancanın kuru sıkı olup olmadığına, görünüş itibarıyla gerçek bir tabancaya benzeyip benzemediğine ve ilk bakışta bu niteliğinin anlaşılıp anlaşılamayacağına dair bilirkişi incelemesi yaptırılması, denetime olanak verecek şekilde resimlerinin dosyaya konulması, kuru sıkı silah olduğunun anlaşılması hâlinde olay anında mağdurların sanığın elindeki silahın kuru sıkı olup olmadığını bilip bilmediklerinin de sorulması ve sanığın eyleminin silahla tehdit suçunun unsuru olan mağdurların iç huzurunu bozmaya, onlarda korku ve endişe meydana getirmeye objektif olarak elverişli olup olmadığının belirlenmesinden sonra sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeksizin sanık hakkında eksik araştırma ile karar verildiği kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının ön sorun konusu bakımından değişik gerekçe ile kabulüne karar verilmelidir. Ön sorun konusunda çoğunluk görüşüne katılmayan dokuz Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanık hakkında eksik araştırma ile karar verilmediği düşüncesi ile karşı oy kullanmışlardır. Ulaşılan bu sonuç karşısında sanığa atılı silahla tehdit suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığına ilişkin ikinci uyuşmazlık konusu değerlendirilmemiştir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının; a) (1) numaralı uyuşmazlık konusu bakımından REDDİNE, b) Ön sorun konusu bakımından DEĞİŞİK GEREKÇE İLE KABULÜNE, 2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 17.09.2020 tarihli ve 11194-10361 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA, 3- Hakkari Asliye Ceza Mahkemesinin 15.01.2015 tarihli ve 280-16 sayılı mahkûmiyet hükmünün, eksik araştırma ile karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 11.10.2023 tarihinde yapılan müzakerede birinci uyuşmazlık konusu bakımından oy birliğiyle, ön sorun konusu bakımından ise yeterli çoğunluk sağlanamaması üzerine 08.11.2023 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2014/728 E., 2016/389 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
maddesi uyarınca öncelikle sanığa yasal hakları hatırlatılmadan sorgusu yapılmak suretiyle 5271 sayılı CMK'nun 191/3-c ve 147. maddelerine aykırı davranılıp davranılmadığının tespit edilmesi gerekmektedir.
Ceza Genel Kurulu         2014/728 E.  ,  2016/389 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : 14. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan sanık ...'ın 5237 sayılı TCK'nun 109/2, 109/3-e, 62 ve 53. maddeleri uyarınca üç yıl dört ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Çankırı 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 30.03.2011 gün ve 119-66 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 07.05.2014 gün ve 13476-6211 sayı ile; “Suç tarihinden önce resmi nikâhlı eşi olan mağdurenin yaşanan ailevi geçimsizlik nedeniyle baba evine dönmesinin ardından olay günü sanığın annesi Sevgi ve anneannesi Fatma'yla beraber barışmak maksadıyla kayınpederinin evine gittiği ve burada çıkan tartışma sırasında sanığın mağdureyi konuşup ikna etmek üzere anneannesiyle birlikte evden çıkartıp araçla kendi evine götürdüğü tüm dosya içeriğinden anlaşıldığından, mevcut haliyle sanığın üzerine atılı suçun kanuni unsurlarının oluşmadığı gözetilerek beraatine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde mahkûmiyetine hükmedilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 02.07.2014 gün ve 333486 sayı ile; "TCK'nun uyuşmazlık konusu suça ilişkin 'Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma' başlığını taşıyan 109. maddesinin 1 ve 2. bendi düzenlemesi; 'Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.' şeklindedir. Bu hukuki çerçeveden somut olayımıza baktığımızda; sanık ..., aralarındaki geçimsizlik nedeniyle müşterek konutlarını terk ederek babasının evine giden mağdure eşi Serap'ı geri getirmek amacıyla annesi ve kız kardeşi ile birlikte olay mahalline gitmiş, birlikte gitmek davetini reddeden mağdureyi, kendisine engel olmaya çalışan mağdurenin anne ve babasına yumruk vurmak ve mağdureyi kolundan çekip sürükleyerek zorla, geldikleri araca götürmüş ve yine zorla da eve sokmaya çalışmıştır. Yani sanık, hem fiili işlemek için ve hem de fiil sırasında cebir kullanmıştır. Bu hususta dosya kapsamına ve toplanan delillere göre bir duraksama yoktur. Özetle; belirtilen oluşa dair sübutta bir sorun bulunmamaktadır. Esasen Yüksek Dairenin bozması da sübuta değil, yüklenen suçun unsurlarının oluşmadığına yöneliktir. Dolayısıyla mahkemenin sanık ...'un hürriyetten yoksun bırakmak suçundan mahkûmiyetine dair hükmü yasal düzenlemeye, toplanıp tartışılan delillere, dosya kapsamına, hukuka ve hakkaniyete uygun bulunmaktadır" düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurarak Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 15.10.2014 gün ve 7384-11140 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar ... ve ... hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, sanık ... hakkında ise kasten yaralama suçlarından kurulan beraat hükümleri temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme, sanık ... hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan verilen mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun unsurları ile oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle sanığa yasal hakları hatırlatılmadan sorgusu yapılmak suretiyle 5271 sayılı CMK'nun 191/3-c ve 147. maddelerine aykırı davranılıp davranılmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya içeriğinden; İddianamenin sanığa 07.07.2010 günü CMK'nun 176. maddesi uyarınca usule uygun şekilde tebliğ edildiği, 22.11.2010 günlü oturumda sanığın kimlik tespiti yapılıp kişisel ve ekonomik durumu hakkında bilgi alındıktan sonra CMK'nun 191/3-c maddesi gereğince, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu ve 147. maddede belirtilen diğer hakları bildirilmeden sorgusunun yapıldığı, 04.01.2011 tarihli oturumda yasal hakları bildirilmeksizin ikinci kez dinlenenen sanığa CMK'nun 226. maddesi uyarınca ek savunma hakkı tanındığı ve 30.03.2011 tarihinde sanığın mahkûmiyetine karar verildiği, Anlaşılmaktadır. CMK'nun "Duruşmanın başlaması" başlıklı 191. maddesinin 3. fıkrasında yer alan; "Duruşmada, sırasıyla; a) Sanığın açık kimliği saptanır, kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınır, b) İddianame veya iddianame yerine geçen belge okunur, c) Sanığa, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu ve 147 nci maddede belirtilen diğer hakları bildirilir, d) Sanık açıklamada bulunmaya hazır olduğunu bildirdiğinde, usulüne göre sorgusu yapılır" biçimindeki düzenlemeyle, sanığa yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu ve 147. maddede belirtilen diğer haklarının bildirilmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır. Bu yöntem uygulandıktan sonra sanık savunma yapmaya hazır olduğunu bildirdiğinde, usulüne göre sorgusu yapılmalıdır. CMK'nun "İfade ve sorgunun tarzı" başlıklı 147. maddesi ise; "(1) Şüphelinin veya sanığın ifadesinin alınmasında veya sorguya çekilmesinde aşağıdaki hususlara uyulur: a) Şüpheli veya sanığın kimliği saptanır. Şüpheli veya sanık, kimliğine ilişkin soruları doğru olarak cevaplandırmakla yükümlüdür. b) Kendisine yüklenen suç anlatılır. c) Müdafi seçme hakkının bulunduğu ve onun hukukî yardımından yararlanabileceği, müdafiin ifade veya sorgusunda hazır bulunabileceği, kendisine bildirilir. Müdafi seçecek durumda olmadığı ve bir müdafi yardımından faydalanmak istediği takdirde, kendisine baro tarafından bir müdafi görevlendirilir. d) 95 inci madde hükmü saklı kalmak üzere, yakalanan kişinin yakınlarından istediğine yakalandığı derhâl bildirilir. e) Yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu söylenir. f) Şüpheden kurtulması için somut delillerin toplanmasını isteyebileceği hatırlatılır ve kendisi aleyhine var olan şüphe nedenlerini ortadan kaldırmak ve lehine olan hususları ileri sürmek olanağı tanınır. g) İfade verenin veya sorguya çekilenin kişisel ve ekonomik durumu hakkında bilgi alınır. h) İfade ve sorgu işlemlerinin kaydında, teknik imkânlardan yararlanılır. i) İfade veya sorgu bir tutanağa bağlanır. Bu tutanakta aşağıda belirtilen hususlar yer alır: 1. İfade alma veya sorguya çekme işleminin yapıldığı yer ve tarih. 2. İfade alma veya sorguya çekme sırasında hazır bulunan kişilerin isim ve sıfatları ile ifade veren veya sorguya çekilen kişinin açık kimliği. 3. İfade almanın veya sorgunun yapılmasında yukarıdaki işlemlerin yerine getirilip getirilmediği, bu işlemler yerine getirilmemiş ise nedenleri. 4. Tutanak içeriğinin ifade veren veya sorguya çekilen ile hazır olan müdafi tarafından okunduğu ve imzalarının alındığı. 5. İmzadan çekinme hâlinde bunun nedenleri." şeklinde düzenlenmiş ve bu çerçevede isnadı ve hakları öğrenme, müdafiden yararlanma, susma ve delillerin toplanmasını isteme hakkı gibi sanığın en temel hakları ceza muhakemesinde güvence altına alınmıştır. Ceza yargılamasındaki savunma haklarının güvence altına alınması demokratik toplumun temel bir ilkesidir. (AYM; B.N: 2014/9817, 26.02.2015) AİHM'de bu kapsamda hakkaniyete uygun bir yargılama için, yargılamanın yürütülmesi sırasında alınan önlemlerin savunma hakkının tam olarak ve yeterince kullanılması ile uyumlu olması ve bu hakların teorik ve soyut değil, etkili ve pratik şekilde yorumlanması gerektiğini vurgulamaktadır. (Ludi/İsviçre, B.N:12433/86, 15.06.1992; Artico/İtalya, B.N:6694/74, 13.05.1980) Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; CMK'nun 191/3-c ve 147. maddeleri uyarınca sorguya çekilmesi gereken sanığa, bu maddeler ile tanınan savunma hakkına ilişkin hakları hatırlatılmadan, hatırlatılmış ise de; bu husus tutanağa geçirilmeden savunması alınıp yargılamaya devam edilerek hüküm tesisi usul ve kanuna aykırıdır. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün, sanığa yasal hakları hatırlatılmadan sorgusunun yapılması suretiyle savunma hakkının kısıtlanması isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle KABULÜNE, 2- Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 07.05.2014 gün ve 13476-6211 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- Çankırı 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 30.03.2011 gün ve 119-66 sayılı hükmünün, sanığa yasal hakları hatırlatılmadan sorgusunun yapılması suretiyle savunma hakkının kısıtlanması isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 25.10.2016 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2013/139 E., 2014/396 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varKARAMAN 1. Asliye Ceza
tam metni aç
2- 5271 sayılı CMK'nun 191/3-b madde ve fıkrası uyarınca iddianame okunmadan sanığın sorgusunun yapılması suretiyle savunma hakkının kısıtlanması" isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Ceza Genel Kurulu         2013/139 E.  ,  2014/396 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi : KARAMAN 1. Asliye Ceza Günü : 03.06.2009 Sayısı : 247-336 Hakkı olmayan yere tecavüz suçundan sanık M.. B..'un 5237 sayılı TCK’nun 154/1, 43, 62, 50 ve 52. maddeleri uyarınca 3.740 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin, Karaman 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 13.10.2006 gün ve 871-595 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 03.02.2009 gün ve 7463-1193 sayı ile; "Hükümden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanunun 562. maddesiyle değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 231. maddesindeki koşulların varlığı halinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması yönünde mahkemesince değerlendirme yapılması zorunluluğu" gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Karaman 1. Asliye Ceza Mahkemesince 03.06.2009 gün ve 247-336 sayı ile, sanığın 5237 sayılı TCK’nun 154/1, 43, 62, 50 ve 52. maddeleri uyarınca 3.740 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. Bu hükmünde sanık ve müşteki Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 27.03.2012 gün ve 1691-9910 sayı ile; "1- Müşteki Hazine vekilinin dosya içerisinde bulunan 21.02.2006 havale tarihli katılma talebini içerir dilekçesi hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmemesi, 2- 5271 sayılı CMK'nun 191/3-b madde ve fıkrası uyarınca iddianame okunmadan sanığın sorgusunun yapılması suretiyle savunma hakkının kısıtlanması" isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 05.05.2012 gün ve 109763 sayı ile; "1) Ceza Muhakemesi Kanununun 234. maddesi mağdur ile şikayetçinin haklarını sayarken, kamu davasına katılma ve davaya katılma şartıyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yoluna başvurma haklarını belirtmiş, bu hakların mağdur ve şikayetçiye anlatılarak tutanağa geçirilmesi gerektiğini de işaret etmiştir. Yine Ceza Muhakemesi Kanununun 237. maddesi, kamu davasına katılmayı; 'Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. Kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır' hükmü ile aynı kanunun 238. maddesi ise katılma usulünü; 'Katılma, kamu davasının açılmasından sonra mahkemeye dilekçe verilmesi veya katılma istemini içeren sözlü başvurunun tutanağa geçirilmesi suretiyle olur…' şeklinde hüküm altına almıştır. CMK'nun 260. maddesi kanun yoluna başvurma hakkına sahip kimseleri Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve katılan sıfatı almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatı alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar olarak saymıştır. Somut olayda; Kendisine yapılan tebliğ ile davadan haberdar olan Hazine vekilinin 21.02.2006 havale tarihli dilekçesi ile katılma iradesini açıkladığı, keşif dahi duruşmaların tüm aşamalarına katıldığı, mahkemece aşamalarda Hazine vekiline katılan olarak hitap edilip sıfatlandırıldığı, talebe ilişkin olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesinin bu yöndeki irade eksikliğinden kaynaklanmadığı anlaşılmaktadır. Yukarıdaki açıklamalar ve katılanın sanıkların cezalandırılması yönündeki talepleri ve temyiz dilekçesi kapsamı nazara alındığında katılanın bozma taleplerini içeren temyiz dilekçesinin usulüne uygun olarak karara bağlanmayan katılma isteği hususunda da Yüksek Yargıtay tarafından CMK'nun 237/2. maddesi uyarınca bir karar verilmesi talebini de içerdiği anlaşılmalıdır. 2) Sanığın gerek kendisine yapılan usulüne uygun tebligatlar, gerek savunmalar, gerekse keşifte 'tüm belgelerin okunduğunun' kayda geçirilmiş oluşu, savunmanın atılı suçu kapsaması nedeniyle suçlamadan ve iddianameden haberdar olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu suretle CMK'nun 191/3-b maddesinin konuluş amacının aradığı şart dosya kapsamında vücut bulmuştur" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, itirazın kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, katılma konusunda karar verilmesi ve hükmün esastan incelenmesi amacıyla dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmesi talebinde bulunmuştur. 5271 sayılı CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 18.12.2012 gün ve 27263-38466 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Sanığın hakkı olmayan yere tecavüz suçundan cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Kovuşturma aşamasında dilekçe ile davaya katılma talebinde bulunan Hazine vekilinin temyizi üzerine inceleme yapan Özel Dairece hükmün "müşteki Hazine vekilinin katılma talebini içerir dilekçesi hakkında bir karar verilmemesi" gerekçesiyle bozulmasının isabetli olup olmadığı ve bu bağlamda Özel Dairece temyiz aşamasında katılma konusunda bir karar verilmesinin mümkün bulunup bulunmadığı, 2- İddianame okunmadan sanığın sorgusu yapılmak suretiyle 5271 sayılı CMK’nun 191/3-b maddesine aykırı davranılıp davranılmadığı, Noktalarında toplanmaktadır. İncelenen dosya kapsamından; Karaman, Merkez, Akpınar köyü muhtarının şikayeti üzerine sanık hakkında hakkı olmayan yere tecavüz suçundan soruşturma başlatıldığı, soruşturma sonucunda sanığın mera vasfındaki taşınmazlar üzerinde tasarrufta bulunduğu iddiasıyla kamu davası açıldığı, yerel mahkemece sanığa iddianamenin de ekli olduğu duruşma gününü bildirir açıklamalı davetiye tebliğ edildiği, sanığın davetiye tebliğine rağmen ilk celseye katılmadığı, yerel mahkemece bu celsede suça konu taşınmazlar üzerinde keşif yapılmasına karar verildiği, Müşteki Hazine vekilinin 20.02.2006 tarihli dilekçe ile sanıktan şikayetçi olduklarını belirtip davaya katılma talebinde bulunduğu, yerel mahkemece mahallinde 06.06.2006 tarihinde icra edilen keşfe sanık ve katılma talebinde bulunan Hazine vekilinin katıldığı, keşifte sanığın kimlik tespiti yapılıp, kanuni hakları hatırlatıldıktan sonra savunmasının alındığı, sanığın savunmasında suça konu taşınmazların mera arazisi olmadığını, miras yoluyla kendisine intikal ettiğini, bu nedenle uzun zamandır kendisinin hüküm ve tasarrufunda bulunduğunu ifade ettiği, Keşif sonrası devam eden celselere müşteki Hazine vekilinin katıldığı, duruşma tutanaklarında katılan vekili olarak adı geçen müşteki vekilinin sanığın cezalandırılması yönünde beyanda bulunduğu ve davaya katılma talebi olduğu halde yerel mahkemece Hazine vekilinin davaya katılma talebi konusunda herhangi bir ara karar tesis edilmediği, tefhim edilen hükmün süresinde müşteki Hazine vekilince sanık aleyhine temyiz edildiği, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık konularının sırasıyla ele alınmalarında yarar bulunmaktadır. 1-Kovuşturma aşamasında dilekçe ile davaya katılma talebinde bulunan Hazine vekilinin temyizi üzerine inceleme yapan Özel Dairece hükmün "müşteki Hazine vekilinin katılma talebini içerir dilekçesi hakkında bir karar verilmemesi" gerekçesiyle bozulmasının isabetli olup olmadığı ve bu bağlamda Özel Dairece temyiz aşamasında katılma konusunda bir karar verilmesinin mümkün bulunup bulunmadığı; 5271 sayılı CMK’nun “Kamu davasına katılma” başlıklı 237. maddesi; “1) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. 2) Kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır” , Aynı kanunun “Katılma usulü” başlıklı 238. maddesi ise; “1) Katılma, kamu davasının açılmasından sonra mahkemeye dilekçe verilmesi veya katılma istemini içeren sözlü başvurunun duruşma tutanağına geçirilmesi suretiyle olur. 2) Duruşma sırasında şikâyeti belirten ifade üzerine, suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemediği sorulur. 3) Cumhuriyet savcısının, sanık ve varsa müdafiinin dinlenmesinden sonra davaya katılma isteminin uygun olup olmadığına karar verilir. 4) Sulh ceza mahkemesinde açılmış olan davalarda katılma hususunda Cumhuriyet savcısının görüşü alınmaz” şeklinde düzenlenmiştir. Yukarıda belirtilen düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, ilk derece mahkemelerinde kovuşturma aşamasında hüküm verilinceye kadar, suçtan zarar gören, mağdur veya malen sorumlu olanların, mahkemesine bir dilekçe vermek veya katılma istemini içeren sözlü başvurularının tutanağa geçirilmesi suretiyle kamu davasına katılabilecekleri hüküm altına alınmıştır. Kanun yolu yargılamasında katılma isteminde bulunulmasının mümkün olmadığı kural olarak benimsenmiş olmakla birlikte, 5271 sayılı CMK’nun 260. maddesinde, katılma isteği reddedilmiş veya karara bağlanmamış olanların kanun yollarına başvuru hakkı bulunduğu belirtilerek, böyle bir başvuru halinde, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma isteklerinin kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmesi halinde inceleme merciince incelenip karara bağlanacağı kabul edilmiştir. TBMM’ne sunulan tasarıda, ilk derece mahkemesince reddolunan veya karara bağlanmayan katılma isteklerinin istinaf yolu başvurusunda açıkça belirtilmek şartıyla karara bağlanacağı belirtilmiş ise de, tasarının 249. maddesinin 2. fıkrasındaki, “Bölge Adliye Mahkemesi” ve “İstinaf” ibareleri “Kanun yolu” şeklinde değiştirilerek 237. madde bütünlüğü altında kabul edilmiş bulunduğundan, kanun yolu ibaresinin temyiz incelemesini de kapsadığı kabul edilmelidir. CMK’nun 238. maddesindeki katılmaya ilişkin merasimin Yargıtayca yerine getirilmesinin imkansızlığı nedeniyle, katılma isteminin Yargıtay tarafından karara bağlanamayacağı ileri sürülebilir ise de, 238. madde, usulüne uygun bir katılma istemi üzerine ilk derece mahkemesince yapılması gereken işlemleri belirtmekte olup, 237. maddenin 2. fıkrasındaki istisnai durumu kapsamamaktadır. Kanunun 237/2. maddesi hükmünün katılma istemleri hakkında özel bir düzenleme getirdiği, usul ekonomisi amacı güttüğü ve 238. maddede öngörülen genel usule üst derece mahkemelerinde özel bir istisna oluşturduğu nazara alındığında, Yargıtayca katılma istemi konusunda, temyiz incelemesi aşamasında herhangi bir inceleme ve araştırma yapılmadan karar verilmesinin mümkün bulunduğu ahvalde öncelikle dairesince karar verilmeli, bu suretle makul sürede yargılanma ilkesi hayata geçirilmeli, araştırma zorunluluğunun doğduğu ahvalde ise bu husus bozma nedeni yapılarak sorun çözümlenmelidir. Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Müşteki vekilinin kovuşturma aşamasında davaya katılma talebinde bulunduğu, mahkemece bu istemin karara bağlanmadığı, 5271 sayılı CMK’nun 260. maddesi uyarınca “katılma isteği karara bağlanmamış” kişi sıfatıyla kanun yoluna başvurma hakkı bulunan müşteki vekilinin hükmü temyiz ettiği ve dosya kapsamından da katılma konusunda karar verilebilmesi için herhangi bir inceleme ve araştırma yapılmasının gerekmediği anlaşılan olayda, müşteki vekilinin temyiz dilekçesinde katılma konusunda karar verilmesi yönünde açık bir isteğinin bulunmadığı, dolayısıyla Özel Dairece bu konuda bir karar verilmesinin mümkün olmadığı düşünülebilir ise de; müşteki vekilinin kovuşturma aşamasında davaya katılma talebinde bulunması, istikrarlı bir şekilde sanığın cezalandırılmasını talep etmesi ve hükmü temyiz etmiş olmasının, kanun yolunda da davayı takip iradesini eylemli olarak ortaya koyduğu ve bu davranışın yerel mahkemece karara bağlanmayan katılma talebinin temyiz merciince incelenip karara bağlanmasına yönelik bir istemi de kapsadığı kabul edilmelidir. Böyle bir kabul ile yargılamaların gereksiz yere uzamasının, dolayısıyla da davaların zamanaşımına uğramasının önüne geçilebilecektir. Aksi takdirde yerel mahkeme hükmünün, katılma konusunda olumlu ya da olumsuz bir karar verilmediği gerekçesiyle bozulması yargılamanın gereksiz yere uzaması sonucunu doğuracaktır ki, bu durum “davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir” şeklinde düzenlenmiş olan Anayasanın 141/4. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesine aykırılık oluşturacaktır. Katılma konusunda Yargıtay ilgili dairesince karar verilmesi halinde, katılan sıfatını kazanan kişinin özellikle, iddia ve delillerini bildirme haklarını kullanamayacağı, diğer taraftan katılma konusunda karar verilmeden önce Cumhuriyet savcısı, sanık ve varsa müdafii dinlenilmeden karar verilmek suretiyle 5271 sayılı CMK’nun 238/3. maddesine aykırılık oluşturulacağı ve sanık yönünden savunma hakkının sınırlandırılması sonucunu doğuracağı eleştirisi getirilebilir ise de; Ceza Genel Kurulunun 28.02.2012 gün ve 294-64 sayılı kararında, Cumhuriyet savcısı, sanık ve varsa müdafiinin görüşü sorulmadan katılma kararı verilmesinin nispi nitelikte bir hukuka aykırılık olduğu ve esasa etkili bulunmadığı sonucuna ulaşılmış olup, böyle bir durumda savunma hakkının sınırlandığından söz edilemeyecektir. Mahkemenin “maddi gerçeği araştırma ilkesi” ile 5271 sayılı CMK'nun “Mağdur ile şikayetçinin hakları” başlıklı 234. maddesinde; mağdur ile şikâyetçinin soruşturma evresinde “delillerin toplanmasını isteme”, kovuşturma evresinde ise “tutanak ve belgelerden vekili aracılığı ile örnek alma ve tanıkların davetini isteme” haklarının bulunduğunun kabul edilmiş olması karşısında da, ilgili katılan sıfatını kazanmadan dahi bu haklarını kullanabileceğinden, sonuç olarak iddia ve delillerini bildirme hakkının kullanılmaması da söz konusu olmayacaktır. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu uyuşmazlığa ilişkin olarak kabulüne karar verilmelidir. 2- İddianame okunmadan sanığın sorgusu yapılmak suretiyle 5271 sayılı CMK’nun 191/3-b maddesine aykırı davranılıp davranılmadığına ilişkin uyuşmazlığa gelince; 5271 sayılı CMK’nun 176/1. maddesinde iddianamenin çağrı kağıdı ile birlikte sanığa tebliğ edileceği hükme bağlanmış, aynı maddenin son fıkrasında da iddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında en az bir hafta süre bulunması gerektiği belirtilmiştir. CMK’nun “İfade ve sorgunun tarzı” başlıklı 147. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde; “Şüphelinin veya sanığın ifadesinin alınmasında veya sorguya çekilmesinde aşağıdaki hususlara uyulur: ...b) Kendisine yüklenen suç anlatılır” denilmek suretiyle sorguya çekilmeden önce sanığa yüklenilen suçun anlatılması gerektiği vurgulanmıştır. Aynı kanunun "Duruşmanın başlaması" başlıklı 191. maddesinin 3. fıkrasında ise; “Duruşmada, sırasıyla; a) Sanığın açık kimliği saptanır, kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınır, b) İddianame veya iddianame yerine geçen belge okunur, c) Sanığa, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu ve 147 nci maddede belirtilen diğer hakları bildirilir, d) Sanık açıklamada bulunmaya hazır olduğunu bildirdiğinde, usulüne göre sorgusu yapılır” düzenlemelerine yer verilerek, sanığın sorgusu yapılmadan önce iddianamenin ve iddianame yerine geçen belgenin okunması gerektiği belirtilmiştir. Yukarıda gösterilen düzenlemeler savunma ve yapılan isnadı öğrenme hakkı kapsamında olup, sanığın hakkındaki suçlamalardan haberdar olması ve daha etkili savunma yapması amaçlanmaktadır. Sanığın savunmasının alınmasından önce iddianamenin okunmasıyla da, sanığın üzerine atılı suçtan haberdar olması, neyle suçlandığını bilmesi ve bu kapsamda kendini daha etkin savunması amaçlanmaktadır. Bunun yanında, iddianame okunmadan sanığın savunmasının alınmasıyla CMK'nun 191/3. maddesinde yer alan usul kuralına aykırı davranılmış olmakla birlikte sanığın, iddianamenin tebliği ve savunması alınmadan önce üzerine atılı suçun anlatılması ile birlikte suçtan haberdar olması ve savunmasını da iddianamede anlatılan olaylara ve yöneltilen suçlamaları karşılayacak şekilde yapması halinde, sadece iddianamenin okunmaması nedeniyle sanığın savunma hakkının sınırlandığı ve kendisini etkili bir şekilde savunamadığı söylenemeyeceği gibi, buna bağlı olarak yapılan diğer işlemler de varlıklarını ve geçerliliklerini koruyacaktır. Diğer taraftan, 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanununun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 308. maddesinin; “Aşağıda yazılı hallerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır. 1- Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması, 2- Hâkimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hâkimin hükme iştirak etmesi, 3- Makbul şüpheden dolayı hakkında ret talebi vaki olup da bu talep kabul olunduğu halde hâkimin hükme iştirak etmesi yahut bu talebin kanuna mugayir olarak reddolunması suretiyle hâkimin hükme iştirak ettirilmesi, 4- Mahkemenin kanuna muhalif olarak davaya bakmağa kendini vazifeli veya salahiyetli görmesi, 5- Cumhuriyet Müddeiumumîsi yahut kanunen vücudu lazım diğer şahsın gıyabında duruşma yapılması, 6- Şifahi bir duruşma neticesi olarak verilen hükümde aleni muhakeme kaidesinin ihlal edilmesi, 7- Hükmün esbabı mucibeyi ihtiva etmemesi, 8- Hüküm için mühim olan noktalarda mahkeme kararıyla müdafaa hakkının tahdit edilmiş olması” şeklindeki açık düzenlemesi karşısında, belirtilen hukuka mutlak aykırılık halleri dışındaki aykırılıkların bozma nedeni sayılabilmesi için esasa etkili olmaları gerekir. Esasa, yani yerel mahkemece verilen hükme etkisi bulunmayan nispi hukuka aykırılık halleri ise bozma nedeni oluşturmayacaktır. Ceza Genel Kurulu ve Özel Dairelerin istikrar kazanmış uygulamaları da bu yöndedir. Nitekim 20.05.1957 gün ve 5-13 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; “Bir hükmün bozulmasını istilzam eylemesi bakımından, sureti mutlakada kanuna muhalefet kâfi olmayıp kanuna vuku bulan muhalefetin hükmün esasına ve neticesine tesir etmiş veya etmesi mümkün bulunmuş olması icap eylediği, duruşmada hazır bulunan hükümlüye TCK’nın 94. maddesinde yazılı ihtaratın yapılmamasının, esasa ve sonuca etkili olmaması bakımından hükmün bozulmasını gerektiren hallerden olmadığı”, Ceza Genel Kurulunun 29.06.2004 gün ve 124-155 sayılı kararında; “Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 307. maddesine göre temyiz, ancak hükmün yasaya aykırı olması sebebine dayanır. Yasaya aykırılık ise bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanmasıdır. Anılan Yasanın 308. maddesinde sekiz bent halinde, tamamı usule ilişkin olan ve yasaya mutlak aykırılık oluşturduğu varsayılan haller sıralanmıştır. Bozma gerektirip gerektirmeyeceği hususunda Yargıtay’a araştırma yetkisi tanınmamış olan bu hallerin varlığının saptanması durumunda hükmün Yargıtay’ca bozulması gerekmektedir. Anılan maddenin dışındaki muhakeme normlarına aykırılık bakımından ise aykırılığın son karara etkisi bulunup bulunmadığının araştırılması gerekir. Hukuka aykırılığın son karara etki etmediği, kaldırılmasının da etkide bulunmayacağı muhakkak ise bu aykırılıkların bozma sebebi sayılması çoğu kez yargılamanın uzamasından başka bir işe yaramayacaktır. Nitekim CYUY’nın 320. maddesinde düzenlenen ve Yargıtay’ın temyiz dilekçesinde ileri sürülmeyen husus ve vakıalarla ilgili incelemesini hükme etkili olabilecek derecedeki hukuka aykırılıklarla sınırlayan ilke de bu hususa işaret etmektedir. Her ne kadar yazılılık ilkesi gereğince hazırlık soruşturmasında yapılan işlemlerin tutanağa geçirilerek düzenleyen ve hazır olan ilgililer tarafından imzalanması gerekli ise de, içerikleri sanığın Cumhuriyet savcısı ve sulh hâkimliği ifadelerindeki benzer anlatımları ile teyit edilmiş olan kollukça düzenlenmiş tutanaklara yönelik sahtelik iddiasında bulunulmadığı, üstelik tutanakların sonuncu sayfalarını düzenleyenler ve sanık tarafından imzalandığı, tutanakların içeriğini doğrulayan başka kanıtlar da bulunduğu dikkate alındığında, somut olayda içeriğindeki hususları kanıtlayabilme özelliklerinde bir noksanlık meydana gelmediği saptanan tutanakların bir kısım sayfalarının imzalanmamış olması sonuca etkili olmadığından, açıklanan ilkeler ışığında bu husus bozma nedeni sayılmamalıdır”, 28.02.2012 gün ve 294-64 sayılı kararında ise; “Hazır bulunduğu duruşmada şikâyetçi ve vekilinin davaya katılma istemi üzerine sanık ve müdafiinin görüşü alınmadan katılma isteminin kabulüne karar verilmesi hukuka aykırılık oluşturmakta ise de, sanık ve müdafiinin katılma kararından haberdar olmaları, katılma kararı verildikten sonra yapılan duruşmada hazır bulunmalarına rağmen katılma kararı konusunda bir itirazda bulunmamaları, hükmü temyiz eden sanık müdafiinin temyiz dilekçesinde bu konuya ilişkin bir itirazının olmaması karşısında, nispi nitelikteki bu hukuka aykırılığın esasa etkili olduğundan veya savunma hakkının kısıtlanmasından söz edilemeyecektir” sonucuna ulaşılmıştır. Öğretide de; “Haksız kararın kaldırılması demek olan bozmanın işe yaraması, yani sonunda başka ve haklı bir karar verilmesi lazımdır. Eğer önceki hükümden başka bir karar verilemeyecekse bozmanın manası yoktur. Onun için aykırılığın son karara tesirini araştırmak gerekir. Son karar doğru ve haklı bulunduğunda, ona tesir etmediği kabul olunan aykırılıklar bozma nedeni sayılmamalıdır” (Nurullah Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul 1989, 9. Bası, s. 529), “Maddi hukuka aykırılıklar daima bozma nedeni olurken, muhakeme hukukuna aykırılıklar kural olarak her zaman bozma nedeni sayılmazlar. Muhakeme hukukuna aykırılıklar verilmiş kararı etkilememişlerse hukuka aykırı olsalar bile bozma nedeni sayılmazlar. Bu kuralın istisnası CMUK’nun 308. maddesindeki mutlak bozma nedenleridir. Verilecek kararı etkilememiş olan muhakeme hukukuna aykırılıklar için son kararın bozulmasına gerek yoktur” (Öztekin Tosun, Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri Muhakemenin Yürüyüşü, İstanbul 1973, s. 200–201), “CMUK’nun 308. maddesinde sayılanlar dışındaki muhakeme hukukuna aykırılıklar mutlak olmayan temyiz sebepleri olarak ifade edilir. Mutlak temyiz nedenleri bulunduğunda hüküm mutlaka bozulacaktır. Mutlak olmayan temyiz nedenlerinin varlığı halinde ise, hükmün bozulabilmesi için söz konusu temyiz sebebinin hükmü etkilemiş olup olmadığına bakılacaktır” (Bahri Öztürk, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Bası, s. 611), “Temyiz sebebi ile bozma sebebi birbirlerinden farklı kavramlardır. Hükme tesiri bulunmayan aykırılıklar bozma sebebi teşkil etmezler” (Feridun Yenisey, Duruşma ve Kanun Yolları, 2. Bası, s. 184), “Son kararda var olan hukuka aykırılık, mahkemenin son kararını etkilemiş, hukuki ihlal kararın temellerini oluşturan hukuk normlarının aykırılığından doğmuş ise, bunun bir temyiz nedeni olarak kabul edilmesi ve kararın bozulması gerekir. Aksine son kararda bir hukuku zedeleme olmasına karşılık, bu aykırılık kararı etkilememiş, mahkemenin son kararı bu ihlal olmadığı takdirde de değişmeyecek durumda olursa bir temyiz nedeninden söz edilemez. Nispi temyiz nedenlerinden söz edildiğinde, yargılama hukuku ihlalinin son karara nispeti, yani etkisi araştırılmalıdır” (Erdener Yurtcan, Ceza Yargılaması Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul 2005, 4. Bası, s. 443), “Hükmün usulden bozulması için kanunun ihlal edilmiş olması kâfi değildir. Hükmün, kanunun ihlaline de istinat etmiş olması lazımdır. Yani kanun ihlal edilmiş olduğu içindir ki, hüküm bu suretle verilmiştir. Eğer kanun ihlal edilmemiş olsaydı, hüküm verildiği gibi verilmeyecek idi. Diğer bir tabirle, hükmün bozulması için, hüküm ile kanunun ihlali arasında bir rabıtanın mevcut olması icap eder” (Baha Kantar, Ceza Muhakemesi Usulü, 4. Bası, s. 365), “Hükmün sonucunun başka türlü olabileceği, yani hükmün değişebileceği kabul edilmeyen durumlarda usule aykırılık bozma nedeni sayılmamaktadır. Kendisine aykırı davranılan kural, ister mahkemece kendiliğinden göz önünde tutulması gereken, ister iddia yahut itiraz üzerine uygulanması gereken bir kural olsun hükmün sonucunu değiştirecek nitelikte olmadıkça bozma sebebi değildir” (Recai Seçkin, Yargıtay Tarihçesi ve İşleyişi, s. 82), “Her hukuka aykırılık, temyiz nedeni, dolayısıyla bozma nedeni sayılmaz. Sadece hükme esas teşkil eden hukuka aykırılıklar temyiz nedeni olarak ileri sürülebilir. Başka bir değişle, bir hukuka aykırılığın temyiz nedeni sayılabilmesi için, hukuka aykırılık ile hüküm arasında sebep sonuç ilişkisi bulunması gerekir. Bu tür hukuka aykırılıklar, bir muhakemede hükmü etkilerken, başka bir muhakemede hükmü etkilemeyebilir. Bu nedenle her somut olayda hukuka aykırılıkların hükmü etkileme ihtimali ayrıca araştırılmalıdır. Şu halde, mutlak temyiz nedenleri dışında kalan ve son karara etkisi olmayan hukuka aykırılıklar temyiz nedeni sayılamazlar” (Nur Centel–Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul 2013, 10. Bası, s. 751), “Bir hukuka aykırılık halinde hükmün bozulabilmesi için, bu hukuka aykırılığın hükmü etkileyip etkilemediği araştırılır. Hükmü etkilememiş hukuka aykırılıklar dolayısıyla hüküm bozulmaz” (Yener Ünver–Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, 7. Bası, 2.cilt s. 426), “Şayet bir hukuka aykırılık hali sanığın lehine bir şekilde hükme etki ediyor veya lehte ya da aleyhte herhangi bir etkide bulunmuyorsa, bu halde ortada bir temyiz sebebinin olduğundan bahsedilemez” (Veli Özer Özbek–M.Nihat Kanbur–Koray Doğan–Pınar Bacaksız–İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin yayınevi, Ankara 2012, 4. Bası, s. 746) şeklinde görüşler ileri sürülmek suretiyle, hükmün esasına etkisi bulunmayan ve hukuka kesin aykırılık hallerinden sayılmayan aykırılıkların bozma nedeni sayılmaması gerektiği düşüncesi benimsenmiştir. Hükmün esasına etkisi olmayan yargılama hukukuna ilişkin aykırılıkların, temyiz incelemesi aşamasında dosyanın esasına girilmeden önce bozma nedeni yapılması Anayasanın 141. maddesinin 4. fıkrasındaki; “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir” şeklindeki hükme ve usul ekonomisine aykırı olacak, yargılamanın uzamasına ve yeni yargılama giderlerine yol açacak, aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Adil Yargılanma Hakkı” başlıklı 6. maddesinin; “Herkes gerek medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkemece davasının makul bir süre içerisinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir” şeklindeki düzenlemesinin ihlali anlamına gelecektir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; 04.10.2005 tarihinde düzenlenen iddianamenin 11.11.2005 günü sanığa tebliğ edilmesi, duruşmanın devamı niteliğinde olan 06.06.2006 günlü keşifte tüm kanuni haklarının hatırlatılarak üzerine atılı suçun anlatılması, sanığın iddianamedeki anlatılan olay ve yöneltilen suçlamalar doğrultusunda suç konusu taşınmazların başında savunma yapması ve ne kovuşturma aşamasında ne de temyiz aşamasında hakkındaki suçlamalarla ilgili olarak yeterince bilgi sahibi olmadığı için savunma yapamadığı yönünde bir iddianın bulunmaması karşısında, sanığın savunma hakkının sınırlandığından bahsedilemeyecektir. Bununla birlikte, sanığın savunmasının alındığı keşifte iddianamenin okunmaması suretiyle CMK'nun 191/3. maddesine aykırı davranılmış ise de; sanığın sorgusuna geçilmeden önce iddianamede yer alan hakkındaki suçlama ve hangi kanun maddesinin uygulanmasının talep edildiği konusunda yeterince bilgilendirilmiş olması karşısında, sözkonusu usul hükmüne uyulmaması hükmün esasına tesir eder nitelikte bir aykırılık olmayıp, mutlak bozma nedenleri arasında da sayılmadığından bozma nedeni yapılmamalıdır. Nitekim, Ceza Genel Kurulunun 19.02.2013 gün ve 1464-61 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu uyuşmazlığa ilişkin olarak da kabulüne karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan sekiz Genel Kurul Üyesi; "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Sonuç olarak; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının her iki uyuşmazlık konusu yönünden de kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, müştekinin katılma istemi konusunda bir karar verilmesi ve hükmün esastan incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının her iki uyuşmazlık konusu yönünden de KABULÜNE, 2- Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 27.03.2012 gün ve 1691-9910 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- Dosyanın, müştekinin katılma istemi konusunda bir karar verilmesi ve hükmün esastan incelenmesi için Yargıtay 8. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 23.09.2014 tarihinde yapılan müzakerede birinci uyuşmazlık yönünden oybirliğiyle, ikinci uyuşmazlık yönünden ise oyçokluğuyla karar verildi.
(Kapatılan)14. Ceza Dairesi, 2012/6198 E., 2013/606 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
İddianame okunmadan sanığın sorgusunun yapılması suretiyle CMK.nın 191-3-b maddesine aykırılık yapılması,
(Kapatılan)14. Ceza Dairesi         2012/6198 E.  ,  2013/606 K. "İçtihat Metni" Cinsel taciz suçundan sanık ...'ın yapılan yargılaması sonunda; atılı suçtan mahkûmiyetine dair ... 2. Sulh Ceza Mahkemesinden verilen 01.02.2011 gün ve 2009/119 Esas, 2011/64 Karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtayca incelenmesi sanık müdafii tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından tebliğname ile Daireye gönderilmekle incelenerek gereği düşünüldü: İddianame okunmadan sanığın sorgusunun yapılması suretiyle CMK.nın 191-3-b maddesine aykırılık yapılması, Kanuna aykırı, sanık müdafiin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, sair yönleri incelenmeyen hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek CMUK.nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 25.01.2013 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. İddianame okunmadan sanığın savunmasının alınması nedeniyle CMK'nın 191/1,3b maddesine aykırılık yapıldığından bahisle kararın esasa girilmeden usulden bozulmasına karar verilmiştir. CMK'nın duruşmanın başlaması başlıklı 191 maddesine göre; "(1) Sanığın ve müdafiinin hazır bulunup bulunmadığı, çağrılmış tanık ve bilirkişilerin gelip gelmedikleri saptanarak duruşmaya başlanır. Sanık, duruşmaya bağsız olarak alınır. Mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmanın başladığını, iddianamenin kabulü kararını okuyarak açıklar. (2) Tanıklar duruşma salonundan dışarı çıkarılırlar. (3) Duruşmada, sırasıyla; a) Sanığın açık kimliği saptanır, kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınır, b) İddianame veya iddianame yerine geçen belge okunur, c) Sanığa, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu ve 147 nci Maddede belirtilen diğer hakları bildirilir, d) Sanık açıklamada bulunmaya hazır olduğunu bildirdiğinde, usulüne göre sorgusu yapılır." denilmektedir. Dosyamız incelendiğinde, sanığın soruşturma aşamasında kendine yüklenen suç ile ilgili savunmasının alındığı, savcılık aşamasında savunması alınan suç ile daha sonra iddianamede yüklenen suçun aynı olduğu, sanığa duruşuma günü için davetiye çıkarıldığı ancak duruşmaya katılmadığı, sanığın katılmadığı duruşmada CMK'nın 191 maddesine göre iddianmenin okunduğu, duruşmaya başlandığı, ikinci duruşmaya gelen sanığa CMK 147 deki haklarının hatırlatıldığı, sanığın kendi seçtiği müdafii huzurunda kendi hür iradesi ile savunmada bulunacağını beyan etmesi üzerine savunmasının alındığı, yaptığı savunmanın iddianamedeki unsurları belirtilen suç ile paralellik gösterdiği, sanığın daha sonraki karar celsesine de katıldığı, katıldığı celsede mağdurla ilgili rapora karşı beyanlarda bulunduğu, sanığın duruşmalarını müdafisinin de baştan sona takip ederek katıldığı, sanığın suçlamalardan haberdar olduğunun açıkça anlaşıldığı, savunma hakkının kısıtlanmadığı, buna ilişkin bir iddianın savunma tarafından dile getirilmediği, iddianamenin okunduğu ancak sadece sanığın yüzene karşı okunmadığı bir durumda esasa etkili bir eksiklik bulunmadığı görüşündeyim. Hukuka aykırılığın mutlaka bozma sebebi olması için CMUK'nın 308. maddesinde belirtilen nedenlerden olması gerekir. Bu hal bu maddede belirtilen nedenlerden değildir. Kanuna muhalefetin mutlak bozma nedeni olmadığı durumlarda eksikliğin bozma nedeni olabilmesi için esasa etkili olması gerekir. Örneğin aynı maddede iddianamenin kabul kararının okunması da düzenlenmiştir. Ancak CGK kararlarında da belirildiği gibi bu eksiklik esasa etkili bir neden olarak görülmemektedir. Dosyamıza mahsus olarak iddianamenin okunmaması esasa etkili hal midir diye bakıldığında esasa da etkili olmadığı görülmektedir. Üst paragrafta açıklandığı üzere, duruşmada iddianamenin okunması hususu ilk celse yerine getirilmiş olup, sanığın suçlamadan açıkça haberdar olduğu, CMK 147 deki haklarının hatırlatıldığı ve buna göre savunmasını yaptığı anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle sayın çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
“İddianame okunmadan sanığın sorgusu yapılmak suretiyle CMK'nun 147 ve 191/3-b maddesine muhalefet edilmesi” nedeniyle bozulmasına karar verilmiştir.
Ceza Genel Kurulu         2012/9-1467 E.  ,  2013/610 K. "İçtihat Metni" İtirazname :2010/75874 Yargıtay Dairesi : 9. Ceza Dairesi Mala zarar verme suçundan sanığın 5237 sayılı TCK'nun 151/1, 58/6 ve 53. maddeleri uyarınca 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hapis cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Torbalı 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 03.11.2008 gün ve 154-615 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 24.05.2012 gün ve 6172-6718 sayı ile; “İddianame okunmadan sanığın sorgusu yapılmak suretiyle CMK'nun 147 ve 191/3-b maddesine muhalefet edilmesi” nedeniyle bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 30.07.2012 gün ve 2010/75874 sayı ile; "CMK'nun 191/3. maddesinde iddianamenin duruşmada hazır olan sanığa okunması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Bu düzenleme ile amaçlanan, sanığın hangi suçtan dolayı yargılandığı hakkında bilgi sahibi olması ve mahkeme huzurunda kendisini savunabilmesidir. İddianame kendisine tebliğ edilen sanık hangi suçlama ile karşı karşıya olduğunu öğrenmiş, CMK'nun 147/1-b maddesinde yüklenen suç anlatımı dâhil, maddede düzenlenen tüm hakları hatırlatılan, dosyadaki önceki ifadesi ile nüfus ve sabıka kaydı okunan sanık, iddianame ile uyumlu savunma yapmıştır. Dolayısıyla duruşmada iddianamenin okunmaması savunma hakkını kısıtlamamaktadır. Yüksek Daire kararındaki savunma hakkının kısıtlandığına ilişkin düşüncesinde isabet bulunmamaktadır" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece 06.11.2012 gün ve 8295-12094 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanığın mala zarar verme suçundan cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; iddianame okunmadan sanığın sorgusu yapılarak hüküm kurulmasının savunma hakkının sınırlandırılması niteliğinde olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın müştekilerin kalmakta olduğu evin balkon ve camlarına çalışmakta olduğu tezgahtaki karpuzları atarak zarar vermeye çalıştığı iddiasıyla düzenlenen ve mahkemece kabul edilen iddianamenin sanığın bizzat kendisine usulüne uygun olarak tebliğ edildiği, Sanığın davetiye tebliğine rağmen ilk oturuma katılmaması nedeniyle zorla getirilmesine karar verildiği ancak adresinde bulunamaması üzerine savunmasının alınması amacıyla yakalama emri çıkartıldığı, 02.09.2008 günü yakalanarak mahkemeye getirilen sanığın ayrıntılı kimlik tespitinden sonra, CMK’nun 147. maddesi uyarınca kanuni hakları hatırlatılıp sorgusu yapılarak serbest bırakıldığı, son oturuma katılan sanığın Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşüne yönelik de savunma yaptığı, Anlaşılmaktadır. 5271 sayılı CMK'nun 176. maddesinin birinci fıkrasında iddianamenin çağrı kâğıdı ile birlikte sanığa tebliğ edileceği hükme bağlanmış, aynı maddenin son fıkrasında iddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında en az bir hafta süre bulunması gerektiği belirtilmiştir. Kanunun "İfade ve sorgunun tarzı" başlıklı 147. maddesinin birinci fıkrasında da; "Şüphelinin veya sanığın ifadesinin alınmasında veya sorguya çekilmesinde aşağıdaki hususlara uyulur: a) Şüpheli veya sanığın kimliği saptanır. Şüpheli veya sanık, kimliğine ilişkin soruları doğru olarak cevaplandırmakla yükümlüdür. b) Kendisine yüklenen suç anlatılır" denilmek suretiyle sorguya çekilmeden önce sanığa yüklenilen suçun anlatılması gerektiği vurgulanmıştır. "Duruşmanın başlaması" başlıklı 191. maddesinin üçüncü fıkrasında; "Duruşmada, sırasıyla; a) Sanığın açık kimliği saptanır, kişisel ve ekonomik durumu hakkında kendisinden bilgi alınır, b) İddianame veya iddianame yerine geçen belge okunur, c) Sanığa, yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanunî hakkı olduğu ve 147. maddede belirtilen diğer hakları bildirilir, d) Sanık açıklamada bulunmaya hazır olduğunu bildirdiğinde, usulüne göre sorgusu yapılır" düzenlemelerine yer verilerek, sanığın sorgusu yapılmadan önce iddianamenin veya varsa iddianame yerine geçen belgenin okunması gerektiği belirtilmiştir. Bu düzenleme, sanığın en temel haklarından olan"savunma" ve "isnadı öğrenme" hakkı kapsamında olup, savunmasının alınmasından önce iddianamenin okunmasıyla müsnet suçtan haberdar olması, dolayısıyla neyle suçlandığını bilmesi ve bu kapsamda kendisini daha etkin bir biçimde savunması amaçlanmıştır. Öte yandan, iddianame ve yerine geçen belge okunmadan savunmasının alınmasıyla CMK'nun 191. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan usul kurallarına aykırı hareket edilmiş olmakla birlikte, sanığa iddianamenin tebliği ve savunması alınmadan önce de üzerine atılı suçun anlatılmasıyla suçtan haberdar olması ve savunmasını iddianamede anlatılan olay ve yöneltilen suçlamayı karşılayacak şekilde yapması halinde sadece iddianamenin okunmaması nedeniyle savunma hakkının sınırlandırıldığı ve kendisini etkili savunamadığı söylenemeyeceği gibi, buna bağlı olarak yapılan diğer işlemler de varlıklarını ve geçerliliklerini koruyacaktır. Bu aşamada mutlak ve nispi bozma nedenleri üzerinde de durulması gerekmektedir. 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanununun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 308. maddesinin; "Aşağıda yazılı hallerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır. 1- Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması, 2- Hâkimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hâkimin hükme iştirak etmesi, 3- Makbul şüpheden dolayı hakkında ret talebi vaki olup da bu talep kabul olunduğu halde hâkimin hükme iştirak etmesi yahut bu talebin kanuna mugayir olarak reddolunması suretiyle hâkimin hükme iştirak ettirilmesi, 4- Mahkemenin kanuna muhalif olarak davaya bakmağa kendini vazifeli veya salahiyetli görmesi, 5- Cumhuriyet Müddeiumumîsi yahut kanunen vücudu lazım diğer şahsın gıyabında duruşma yapılması, 6- Şifahi bir duruşma neticesi olarak verilen hükümde aleni muhakeme kaidesinin ihlal edilmesi, 7- Hükmün esbabı mucibeyi ihtiva etmemesi, 8- Hüküm için mühim olan noktalarda mahkeme kararıyla müdafaa hakkının tahdit edilmiş olması" şeklindeki açık hükmü karşısında, belirtilen hukuka mutlak aykırılık halleri dışındaki aykırılıkların bozma nedeni sayılabilmesi için esasa etkili olmaları gerekir. Esasa, yani yerel mahkemece verilen hükme doğrudan bir etkisi bulunmayan nispi hukuka aykırılık halleri ise tek başlarına bozma nedeni kabul edilemeyecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Özel Dairelerin istikrarlı uygulamaları da bu yöndedir. Nitekim 20.05.1957 gün ve 5-13 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; "Bir hükmün bozulmasını istilzam eylemesi bakımından, sureti mutlakada kanuna muhalefet kâfi olmayıp kanuna vuku bulan muhalefetin hükmün esasına ve neticesine tesir etmiş veya etmesi mümkün bulunmuş olması icap eylediği, duruşmada hazır bulunan hükümlüye TCK'nın 94. maddesinde yazılı ihtaratın yapılmamasının, esasa ve sonuca etkili olmaması bakımından hükmün bozulmasını gerektiren hallerden olmadığı", Ceza Genel Kurulunun 29.06.2004 gün ve 124-155 sayılı kararında; "Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 307. maddesine göre temyiz, ancak hükmün yasaya aykırı olması sebebine dayanır. Yasaya aykırılık ise bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanmasıdır. Anılan Yasanın 308. maddesinde sekiz bent halinde, tamamı usule ilişkin olan ve yasaya mutlak aykırılık oluşturduğu varsayılan haller sıralanmıştır. Bozma gerektirip gerektirmeyeceği hususunda Yargıtay'a araştırma yetkisi tanınmamış olan bu hallerin varlığının saptanması durumunda hükmün Yargıtay'ca bozulması gerekmektedir. Bu madde dışındaki muhakeme normlarına aykırılık bakımından aykırılığın son karara etkisi olup olmadığının araştırılması gerekir. Hukuka aykırılığın son karara etki etmediği, kaldırılmasının da etkide bulunmayacağı muhakkak ise bu aykırılıkların bozma sebebi sayılması çoğu kez yargılamanın uzamasından başka bir işe yaramayacaktır. CYUY'nın 320. maddesinde düzenlenen ve Yargıtay'ın temyiz dilekçesinde ileri sürülmeyen husus ve vakıalarla ilgili incelemesini hükme etkili olabilecek derecedeki hukuka aykırılıklar ile sınırlayan ilke bu hususa işaret etmektedir. Her ne kadar yazılılık ilkesi gereğince hazırlık soruşturmasında yapılan işlemlerin tutanağa geçirilerek düzenleyen ve hazır olan ilgililer tarafından imzalanması gerekli ise de, içerikleri sanığın Cumhuriyet savcısı ve sulh hâkimliği ifadelerindeki benzer anlatımları ile teyit edilen kollukça düzenlenmiş tutanaklara yönelik bir sahtelik iddiasında bulunulmadığı, üstelik tutanakların sonuncu sayfalarının düzenleyenler ve sanık tarafından imzalandığı, tutanakların içeriğini doğrulayan başka kanıtlar bulunduğu dikkate alındığında, içeriğindeki hususları kanıtlayabilme özelliklerinde noksanlık meydana gelmediği saptanan tutanakların bir kısım sayfalarının imzalanmamış olması sonuca etkili olmadığından açıklanan ilkeler ışığında bu husus bozma nedeni sayılmamalıdır", 28.02.2012 gün ve 294-64 sayılı kararında; "Hazır bulunduğu duruşmada şikâyetçi ve vekilinin davaya katılma istemi üzerine sanık ve müdafiinin görüşü alınmadan katılma isteminin kabulüne karar verilmesi hukuka aykırılık oluşturmakta ise de, sanık ve müdafiinin katılma kararından haberdar olmaları, katılma kararı verildikten sonra yapılan duruşmada hazır bulunmalarına rağmen katılma kararı konusunda herhangi bir itirazda bulunmamaları, hükmü temyiz eden sanık müdafiinin temyiz dilekçesinde bu konuya ilişkin bir itirazının bulunmaması karşısında, nispi nitelikteki bu hukuka aykırılığın esasa etkili olduğundan veya sanığın savunma hakkının kısıtlanmasından söz edilemeyecektir", 19.02.2013 gün ve 1464-61 sayılı kararında ise; "Sanığın sorgusuna geçilmeden önce hakkında düzenlenen iddianamede yer alan suçlama ve hangi kanun maddesinin uygulanmasının talep edildiği konusunda yeterince bilgilendirilmiş olması karşısında, bu usul hükmüne uyulmaması hükmün esasına tesir eder nitelikte aykırılık olmayıp mutlak bozma nedenleri arasında sayılmadığından bozma nedeni yapılmamalıdır" sonucuna ulaşılmıştır. Öğretide de; "Haksız kararın kaldırılması demek olan bozmanın işe yaraması, yani sonunda başka ve haklı bir karar verilmesi lazımdır. Eğer önceki hükümden başka bir karar verilemeyecekse bozmanın manası yoktur. Onun için aykırılığın karara tesirini araştırmak gerekir. Son karar doğru ve haklı bulunduğunda, ona tesir etmediği kabul olunan aykırılıklar bozma nedeni sayılmamalıdır" (Nurullah Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, 9. Bası, s. 529), "Maddi hukuka aykırılıklar daima bozma nedeni olurken, muhakeme hukukuna ilişkin aykırılıklar kural olarak her zaman bozma nedeni sayılmazlar. Muhakeme hukukuna aykırılık verilmiş kararı etkilememişse hukuka aykırı olsalar bile bozma nedeni sayılmazlar. İstisnası CMUK'nun 308. maddesindeki mutlak bozma nedenleridir. Verilecek kararı etkilememiş olan muhakeme hukukuna aykırılıklar için son kararın bozulmasına gerek yoktur" (Öztekin Tosun, Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri Muhakemenin Yürüyüşü, İstanbul 1973, s. 200), "CMUK'nun 308. maddesinde sayılanlar dışındaki muhakeme hukukuna aykırılık mutlak olmayan temyiz sebepleri olarak ifade edilir. Mutlak temyiz nedenleri bulunduğunda hüküm bozulacaktır. Mutlak olmayan temyiz nedenlerinin varlığı halinde ise hükmün bozulabilmesi için söz konusu temyiz sebebinin hükmü etkilemiş olup olmadığına bakılır" (Bahri Öztürk, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 3. Bası, s. 611), "Temyiz sebebi ile bozma sebebi birbirlerinden farklı kavramlardır. Hükme tesiri bulunmayan aykırılıklar bozma sebebi teşkil etmezler" (Feridun Yenisey, Duruşma ve Kanun Yolları, 2. Bası, s. 184), "Son kararda var olan hukuka aykırılık, mahkemenin son kararını etkilemiş, hukuki ihlal kararın temellerini oluşturan hukuk normlarının aykırılığından doğmuş ise, bunun temyiz nedeni olarak kabul edilmesi ve kararın bozulması gerekir. Aksine son kararda bir hukuku zedeleme olmasına karşılık, bu aykırılık kararı etkilememiş, mahkemenin son kararı bu ihlal olmadığı takdirde değişmeyecek halde olursa bir temyiz nedeninden söz edilemez. Nispi temyiz nedenlerinden söz edildiğinde, yargılama hukuku ihlalinin son karara nispeti, yani etkisi araştırılmalıdır" (Erdener Yurtcan, Ceza Yargılaması Hukuku, 4. Bası, s. 443), "Hükmün usulden bozulması için kanunun ihlal edilmiş olması kâfi değildir. Hükmün, kanunun ihlaline de istinat etmiş olması lazımdır. Yani kanun ihlal edilmiş olduğu içindir ki, hüküm bu suretle verilmiştir. Eğer kanun ihlal edilmemiş olsaydı, hüküm verildiği gibi verilmeyecek idi. Diğer bir tabirle, hükmün bozulması için, hüküm ile kanunun ihlali arasında bir rabıtanın mevcut olması icap eder" (Baha Kantar, Ceza Muhakemesi Usulü, 4. Bası, s. 365), "Hükmün sonucunun başka türlü olabileceği, yani hükmün değişebileceği kabul edilmeyen durumlarda usule aykırılık bozma nedeni sayılmamaktadır. Kendisine aykırı davranılan kural, ister mahkeme tarafından kendiliğinden göz önünde tutulması gereken, ister iddia yahut itiraz üzerine uygulanması gereken bir kural olsun, hükmün sonucunu değiştirecek nitelikte bulunmadıkça bozma sebebi değildir" (Recai Seçkin, Yargıtay Tarihçesi ve İşleyişi, s. 82), "Her hukuka aykırılık; temyiz, dolayısıyla bozma nedeni sayılmaz. Sadece hükme esas teşkil eden hukuka aykırılıklar temyiz nedeni olarak ileri sürülebilir. Başka bir değişle bir hukuka aykırılığın temyiz nedeni sayılabilmesi için hukuka aykırılık ile hüküm arasında sebep sonuç ilişkisi bulunması gerekir. Bu tür hukuka aykırılıklar, bir muhakemede hükmü etkilerken, başka bir muhakemede hükmü etkilemeyebilir. Bu nedenle her somut olayda hukuka aykırılıkların hükmü etkileme ihtimali ayrıca araştırılmalıdır. Şu halde, mutlak temyiz nedenleri dışında kalan ve son karara etkisi olmayan hukuka aykırılıklar temyiz nedeni sayılamazlar" (Centel-Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 10. Bası, s. 751), "Bir hukuka aykırılık halinde hükmün bozulabilmesi için, bu hukuka aykırılığın hükmü etkileyip etkilemediği araştırılır. Hükmü etkilememiş hukuka aykırılıklar dolayısıyla hüküm bozulmaz" (Ünver-Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 6. Bası, 2.cilt s. 361), "Şayet bir hukuka aykırılık hali sanığın lehine bir şekilde hükme etki ediyor veya lehte ya da aleyhte herhangi bir etkide bulunmuyorsa, bu halde ortada bir temyiz sebebinin olduğundan bahsedilemez" (Özbek-Kanbur-Doğan-Bacaksız-Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 2. Bası, s. 719) şeklinde görüşler ileri sürülmek suretiyle, hükmün esasına etkisi bulunmayan ve hukuka kesin aykırılık hallerinden sayılmayan aykırılıkların bozma nedeni yapılmaması gerektiği düşüncesi benimsenmiştir. Hükmün esasına etkisi bulunmayan yargılama hukukuna ilişkin aykırılıkların temyiz incelemesi aşamasında dosyanın esasına girilmeden önce tek başına bozma nedeni yapılması Anayasanın 141. maddesinin dördüncü fıkrasındaki; "Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir" şeklindeki hükme ve usul ekonomisine aykırı olacak, yargılamanın uzamasına, yeni yargılama giderlerine yol açacak, aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin "Adil yargılanma hakkı" başlıklı 6. maddesinin; "Herkes gerek medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili nizalar, gerekse cezai alanda kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkemece davasının makul süre içerisinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir" şeklindeki düzenlemesinin ihlali anlamına gelecektir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; İddianamenin kanuna ve usulüne uygun olarak sanığa tebliğ edilmesi, duruşmada da kanuni haklarının hatırlatılması, sanığın aşamalarda iddianamede anlatılan olay ve yöneltilen suç doğrultusunda savunma yapması, isnat edilen suçu kabul etmesi ve ne kovuşturma, ne de temyiz aşamasında suçlama ile ilgili olarak yeterince bilgilendirilmediği için etkili savunma yapamadığı yönünde bir iddiasının olmaması karşısında, savunma hakkının sınırlandığından söz edilemeyecektir. Sanığın savunmasının alındığı oturumda kendisine iddianame okunmaması suretiyle CMK'nun 191/3. maddesine aykırı davranılmış ise de, sanığın sorgusuna geçilmeden önce 147. maddedeki tüm kanuni hakları konusunda bilgilendirilmiş olması ve tüm yargılama boyunca sanığın kendisini yeterince savunma imkanının sağlanması karşısında, sözkonusu usul hükmüne uyulmaması, hükmün esasına tesir eder nitelikte bir aykırılık olmayıp, mutlak bozma nedenleri arasında da sayılmadığından bozma nedeni yapılmamalıdır. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, hükmün esastan incelenebilmesi için dosyanın Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi S. Bakıcı; "1- Adil yargılama, davanın sadece erken sonuçlandırılması olmayıp sanık ve katılanın tüm haklarını tamamen ve en iyi şekilde kullandıkları, yargılamaya esas olan ilkelere uyulan ve en az giderle en çabuk bitirilen yargılamadır. Davanın uzadığından bahisle savunma hakkı kısıtlanamaz, engellenemez. Yasa koyucu, CMK'nun 176/1, 4. maddesinde iddianamenin çağrı kağıdı ile birlikte sanığa tebliğinin ve savunmasını hazırlamak üzere tebliğ ile sorgusu arasında bir haftalık sürenin geçmesini aramıştır. Bu hükümle yetinmemiş, 15 madde sonra iddianamenin duruşmada okunması gerektiğini kabul etmiştir. Yasa koyucunun yeterli görmediği iddianamenin tebliği ile yetinilmesi, yasanın amacına aykırı olup savunma hakkını kısıtlamaktadır. 2- İddianame, dava açan belge olup CMK'nun 170. maddesindeki unsurları taşıması gerekir. Bu unsurları taşımayan iddianameler kabul edilerek yargılamaya başlandığında; okunmayan, anlatılmayan bu eksiklikleri sanık bilmemekte, kendini savunamamaktadır. Tebliğ edilen iddianame 170. maddedeki unsurları taşımadığında sanığın yüklenen suçu öğrendiği kabul olunamaz. Çoğu zaman iddianamelerde deliller gösterilmemekte, olaylar mevcut delillerle ilişkilendirilmemekte, sanık lehine olan hususlar belirtilmemektedir. Yüklenen suça ilişkin delillerin ne olduğunu, delillerin olaylarla ne şekilde bağlantısı bulunduğunu, lehine ve aleyhine olan hususların nelerden ibaret olduğunu, 170/6. madde uyarınca ceza ve güvenlik tedbirlerinden hangisine hükmedilmesinin istendiğini bilmeyen sanığın, savunmasını yaptığı söylenemez. 3- CMK'nun 193/3-c maddesine göre, iddianamenin okunup yüklenen suçun, uygulanması istenen maddelerin açıklanmasından sonra ''yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu ve 147. maddedeki hakları'' açıklanacaktır. İddianame veya iddianame yerine geçen belge okunup suçu anlatılmadan, haklarından bahsedilmesi, amaca hizmet etmeyen, usulen yapılan soyut bir bildirim olacaktır. 4- İddianame veya yerine geçen belge okunmadan, suçu anlatılmadan CMK'nun 191/3-d maddesi uyarınca açıklamaya hazır olduğunu bildiren sanığın bu beyanı, bir şekilden ibaret olup amaca hizmet etmemektedir. 5- CMK'nun 191/3-b maddesinde ''okunur, alınır, bildirilir, yapılır'' ibareleri kullanılmış olup bu hükümler emredici niteliktedir. Vazgeçilemez, iddianamenin okunmasının faydası olmadığı ileri sürülemez, iddianame tebliğ edilmekle bu hususa ihtiyaç kalmadığı söylenemez. 6- Yargılamada sözlülük ilkesi dünya ülkelerince kabul edilmiştir. Bu ilke gereğince dosyadaki belgeler sanığa okunacak, tartışılacak ve CMK'nun 217. maddesi gözetilerek karar verilecektir. Dava açan belge olan iddianame veya yerine geçen belgenin de okunması, anlayabileceği cümlelerle sanığa suçunun anlatılması gerekir. Suçun, delillerin açıklanması adil yargılamanın ve sözlülük ilkesinin gereğidir. Duruşmada iddianame okunmayacaksa, sanığın duruşmaya gelmesine gerek yoktur. Mahkemeye bir mektup yazarak savunmasını yapabilir. İddianamenin tebliği yetiyorsa, mektupla cevap verilmesi de yeterli olacaktır. Sanığın duruşmaya gelmesine gerek yoktur. Halbuki yüze karşılık, sözlülük ilkeleri gereğince sanıkların duruşmaya gelmeleri, iddianın anlatılıp sorgusunun yapılması gerekir. İddianame yerine geçen belge duruşmada okunmadan yargılamaya geçilemez. Aksi halde savunma hakkı kısıtlanacağı, CMK'nun emredici olan 191/3-b maddesine aykırı davranılacağı gibi sözlülük ilkesi de ihlal edilmiş olacaktır. 7- ''CMK'nun 308. maddesinde sayılan mutlak hukuka aykırılık halleri dışında kalan bozma nedenlerinin esasa etkili olması gerektiği, hükme etkisi olmayan nisbi hukuka aykırılık hallerinin bozma nedeni olamayacağına'' ilişkin görüşün olayda uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Çünkü iddianame veya yerine geçen belgenin okunmaması savunma hakkının kıstlanması olup CMK'nun 308/8. madde hükmünün ihlalidir. Nisbi hukuka aykırılık, beraat eden sanığa son sözünün sorulmaması, eylemi suç teşkil etmeyen sanığa nüfus ve sabıka kaydının okunmaması gibi hallerde söz konusudur. Evrensel bir ilke olan savunma hakkının kutsallığına aykırı olarak, savunmayla ilgili emredici bir hükme uymamak, mutlak hukuka aykırılık hallerinden olup bir itirazın reddine karar verilmelidir" görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan yedi Genel Kurul Üyesi ise; "Sanığa iddianame okunmadan sorgusunun yapılarak hüküm kurulmasının, savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde ve kanuna aykırı olduğu, bu nedenle itirazın reddi gerektiği" düşüncesiyle karşıoy kullanmıştır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 24.05.2012 gün ve 6172-6718 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- Dosyanın, hükmün esasının incelenebilmesi amacıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 17.12.2013 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Ceza Muhakemesi Hukuku

Duruşmanın başlama prosedüründe, aşağıdakilerden hangisi ilk sırada yer alır?

A) İddianamenin okunması
B) Sanığın kimlik tespiti
C) Yoklama (Sanık, müdafi ve tanıkların gelip gelmediğinin saptanması)
D) Tanımların dışarı çıkarılması
E) Hakların hatırlatılması

Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol