5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 193

Ceza Muhakemesi Kanunu 193. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 193 – (1) Kanunun ayrık tuttuğu hâller saklı kalmak üzere, hazır bulunmayan sanık hakkında duruşma yapılmaz. Gelmemesinin geçerli nedeni olmayan sanığın zorla getirilmesine karar verilir. (2) (Değişik: 28/3/2023-7445/20 md.) Sanık hakkında, toplanan delillere göre mahkûmiyet, ceza verilmesine yer olmadığı ve güvenlik tedbiri dışında bir karar verilmesi gerektiği kanısına varılırsa, sorgusu yapılmamış olsa da dava yokluğunda bitirilebilir. Sanığın mahkemeden uzaklaşması

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

865 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2021/424 E., 2022/41 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
maddeleri ile sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290 ve 307. maddelerinin, Anayasa'nın 141/4 ve A.İ.H.S.
Ceza Genel Kurulu         2021/424 E.  ,  2022/41 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : 8. Ceza Dairesi İftira suçundan sanık ...'nin beraatine ilişkin ... Anadolu 29. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 09.07.2015 tarihli ve 149-359 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 25.01.2021 tarih ve 15158-910 sayı ile; "İftira suçunun oluşabilmesi için; yetkili makamlara ihbar veya şikâyette bulunarak işlemediğini bildiği hâlde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat edilmesi gerekir. Bu açıklamalar ışığında, oluşa, katılanın aşamalardaki istikrarlı anlatımını doğrulayan tanık Kadriye'nin beyanlarına ve tüm dosya kapsamına göre; sanığın karakola müracaat ederek kendisine ve diğer mirasçılara ait 34 ... 53 plakalı aracı içinde bulunan 83.000 (bin) USD para ile birlikte annesinin çalışanı olduğunu bildiği katılanın hırsızladığını belirterek şikâyette bulunduğu, bu nedenle katılan hakkında hırsızlık suçundan başlatılan soruşturmada, hakkında 'Kovuşturmaya yer olmadığına' kararı verilmesi karşısında; sanığın eyleminin, yasal unsurları itibarıyla TCK'nın 267/1. maddesinde düzenlenen iftira suçunu oluşturduğu gözetilmeden, mahkûmiyeti yerine yazılı şekilde beraatine karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. ... Anadolu 29. Asliye Ceza Mahkemesi ise 17.06.2021 tarih ve 128-411 sayı ile bozmaya direnerek ilk hüküm gibi sanığın beraatine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 04.10.2021 tarihli ve 95756 sayılı "Onama" istekli tebliğnamesiyle dosya, CMK'nın 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesiyle değişik 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 30.11.2021 tarih ve 14850-21915 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı iftira suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle aleyhe olan bozma kararına karşı sanığın beyanı alınmadan direnme kararı verilip verilmeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Yerel Mahkemece, bozma sonrası yapılan yargılama sırasında duruşmadan haberdar edilmeyen sanığın aleyhine olan bozma kararına karşı diyecekleri sorulmadan müdafisinin beyanıyla yetinilerek önceki hükümde direnilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 326/2. maddesine göre, hükmün aleyhe bozulması hâlinde davaya yeniden bakacak mahkemece, sanıktan bozmaya karşı diyeceğinin sorulması zorunlu olup müdafinin dinlenilmesi ile de yetinilemez. Aynı kurala 5271 sayılı CMK'nın 307/2. maddesinde de yer verilmiş olup anılan bu kanun hükümleri uyarınca sanığa, bozmada belirtilen ve aleyhinde sonuç doğurabilecek olan hususlarda beyanda bulunma, kendisini savunma ve bu konudaki delillerini sunma imkânı tanınmalıdır. Bu düzenleme, savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesine dayandığından, uyulmasında zorunluluk bulunan emredici kurallardandır. Bu zorunluluk beraat hükmünde direnilmesi hâlinde de geçerlidir. Zira Ceza Genel Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda Özel Dairenin aleyhe bozması isabetli bulunup yerel mahkeme hükmünün bozulması mümkündür. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 326/3. maddesine göre ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Bu durumda sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyeceği sorulmadan beraat hükmünde direnilebileceğinin kabulü savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. Savunma hakkı sanığın en önemli hakkı olup bu hakkın sınırlanması 1412 sayılı CMUK'nın 308/8. maddesi uyarınca mutlak bozma nedenidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamaları da ısrar edilen önceki hüküm beraat dahi olsa sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündedir. Bu itibarla, Yerel Mahkemece verilen direnme kararına konu hükmün, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun, Yerel Mahkemece verilen beraat kararının bozulmasından sonra bozma kararına karşı sanığın diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündeki kararına aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir. Sanık hakkında Yerel Mahkemece verilen beraat kararının aleyhe bozulmasından sonra, bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan, direnme kararı verilip verilemeyeceği hususunda Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle çağdaş hukuk sistemlerinin olmazsa olmazı olan ceza muhakemesi hukukunun amacı ve önemi açıklanarak; 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibarıyla hâlen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/son, 309, 326. maddeleri ile sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290 ve 307. maddelerinin, Anayasa'nın 141/4 ve A.İ.H.S. 6. maddesindeki adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından birisi olan davaların makul süre içerisinde bitirilmesi ilkesi ile irtibatlandırılması suretiyle sanığın en lehine olan kararın (Beraat) verilmesi hâlinde dahi sırf bozmaya karşı diyecekleri sorulmadığından bahisle hükmün bozulmasının yasal bir dayanığının bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Ceza usulü, ya da günümüzün deyimi ile ceza muhakemesi hukuku, kişi için öylesine önemlidir ki dünyada ceza usulü kadar hiçbir şey insanları ilgilendirmez. Hatta ceza usulü kusurlu bulunan bir toplumda huzurdan söz edilemez. Ceza kanunlarına karşı gelmemek insanların elinde olan bir şey olmasına karşın, kimsenin haksız yere takibata uğramayacağından söz etmek olası değildir. Bu hukuk dalının özgürlükler için ne denli önem arz ettiğini Ferri’nin şu sözleri en güzel şekilde açıklamaktadır; 'Ceza kanunu suçluların, usul kanunu, suçluluğu sabit oluncaya kadar masumların teminatıdır'. Ceza muhakemesinin amacı yukarıda açıklandığı üzere maddi gerçeğin araştırılıp bulunmasıdır. Ancak bu yapılırken insanlık onuru, hukukun ve ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri daima göz önünde bulundurulacaktır. Maddi gerçek, her ne pahasına olursa olsun, insan hakları ihlallerine yol açmadan araştırılıp bulunmalı, ... gerçekleştirilmeli ve hukuki barış sağlanmalıdır. Ceza muhakemesi hukukunun amacı bu şekilde açıklandıktan sonra; şimdi konumuzu ilgilendiren ilgili hukuki düzenlemeleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür. Temyiz üzerine verilen bozma kararı sonrasında mahkemece yapılacak işlemleri düzenleyen 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibarıyla hâlen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nın 326. maddesinin 2. fıkrasında; sanık ya da müdahil ve vekillerine davetiye tebliğ olunamaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları tespit edilmemiş olsa dahi yargılamaya devam edilerek davanın gıyapta bitirilebileceği, ancak 'sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerektiği' belirtilmiştir. Yani kural, davetiyeye rağmen duruşmaya katılma olmasa da yargılamaya devamla karar verilebileceği, istisnası ise, verilecek ceza bozma konusu olan cezadan daha ağır ise sanığın mutlaka dinlenilmesi zorunluluğudur. Sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 307. maddesinin ikinci fıkrasında; aynı hükme yer verilmiş, sanığın dinlenmesi zorunluluğu tıpkı 1412 sayılı CMUK’nın 326/2. maddesinde olduğu gibi verilecek cezanın bozmaya konu cezadan fazla olması hâline hasredilmiştir. 1412 sayılı CMUK'nın, 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 309. maddesi; 'Maznunun lehine olan hukuki kaidelere muhalefet, maznunun aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet Müddeiumumîliğine bir hak vermez', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 290. maddesi de; 'Sanığın yararına olan hukuk kurallarına aykırılık sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet savcısına bir hak vermez.' şeklinde hüküm altına alınmıştır. CMK'nın 290. maddesinin gerekçesinde ise; 'Cumhuriyet savcısı gerçeğin araştırılması amacına yönelik veya kamu yararına ilişkin olmayan, yalnızca sanık yararına kabul edilmiş hukuk kuralının uygulanmaması, eksik veya yanlış uygulanmış olması nedeniyle hükmün sanık aleyhine bozulması için temyiz yoluna başvuramaz.' denilmiştir. Bu düzenlemeler uyarınca Cumhuriyet savcısı, amacı yalnızca sanığın hak ve menfaatlerini korumak olan bir hukuk kuralının ihlal edilmiş bulunması durumunda sanığın lehine olan bu ihlali ileri sürerek, temyiz kanun yoluna müracaat edip hükmün sanık aleyhine bozulmasını isteyemeyecektir. Her iki hüküm de sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılmasını önlemek amacıyla kabul edilmiş olup, maddedeki 'sanık yararına' sözcüğünün; 'sadece sanık yararına konulmuş olan' örneğin; sanığa ek savunma hakkı verilmemesi, önceden kendisine tebliğ olunan iddianamenin sorgudan önce okunmaması gibi, 'hukuki kaideler' ibaresinin 'usul hükümleri' olarak anlaşılması gerektiği öğreti ve uygulamada kabul edilmektedir. Sadece sanık yararına değil, aynı zamanda kamu düzenine veya yargılamanın işleyişine ilişkin usul kurallarının ihlâli hâlinde bu hüküm uygulanmayacaktır. Yalnız sanık yararına kabul edilmiş usul kurallarına aykırılık hâlinde sanık aleyhine bir netice meydana gelmişse Cumhuriyet savcısının hükmü sanık lehine temyiz etmesinin önünde ise herhangi bir hukuki engel bulunmamaktadır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 25.09.2007 günlü ve 189-188 ile; 06.11.2007 günlü ve 212-229 sayılı kararlarında; 'Ceza muhakemesinin temel amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına doğrudan veya dolaylı olarak hizmet eden, yargılamanın diğer süjelerinin hukukunu ilgilendiren ve ceza yargılamasının sair temel ilkeleriyle irtibatlı olan usul kuralları, maddede tanımlanan 'salt sanık yararına vazedilmiş kurallar' kapsamında sayılmamaktadır.' sonucuna ulaşılmıştır. 5271 sayılı CMK'nın 193. maddesinin ikinci fıkrasında; 'Sanık hakkında, toplanan delillere göre mahkûmiyet dışında bir karar verilmesi gerektiği kanısına varılırsa sorgusu yapılmamış olsa da dava yokluğunda bitirilebilir.' hükmüne benzer bir şekilde 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi delaletiyle hâlen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/ son maddesinde yer verilmiştir. Anayasa'nın 141. maddesinin son fıkrasında; 'Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.' hükmüne yer verilmiştir. Aşağıda örnek olarak gösterilen içtihatlarda açıklandığı üzere; 1412 sayılı CMUK’nın 309. maddesi ile buna karşılık olarak düzenlenen 5271 sayılı CMK’nın 290. maddesi uyarınca sanık yararına hukuk kuralına aykırılığın, sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet savcısına hak verdirmeyeceği hususunda teoride ve uygulamada herhangi bir duraksama yaşanmamış (Örnek CGK. 2014/112 K.), ancak yerel mahkemece beraat kararına direnilse dahi Yargıtay bozma ilamına karşı sanıkların diyeceklerinin sorulmaması istikrarlı bir şekilde bozma nedeni olarak kabul edilirken yasal dayanığın doyurucu bir gerekçeyle açıklanmadığı gibi kanaatimizce gerçekçi olmayan gerekçelere yer verilmesine karşın yıllar öncesine dayanan ve zaman içerisinde istikrar kazanan içtihatlar yerleşik uygulamaya dönüşmüştür (2016/361 K.) . YCGK'nın 2014/112 karar sayılı ilamında; Hakkında kamu davası açılan kişilerle, yargılama yapılıp hüküm kurulan faillerin aynı olup olmadığının belirlenmesi açısından önem arzeden nüfus ve sabıka kayıtlarının getirtilip duruşmada okunması ile mahkemenin kanuna ve usulüne uygun olarak teşekkül edip etmediği ve yargılama usulüne uyulup uyulmadığının ispatını sağlayan duruşma tutanağının bütün sayfalarının zabıt kâtibi tarafından imzalanmasına ilişkin kurallar,'sırf sanık yararına vazedilmiş usul kuralları' olmamakla birlikte yargılanıp haklarında hüküm kurulan kişilerin, hakkında kamu davası açılan kişilerle aynı kişiler olmadıkları yönünde bir iddianın olmaması, duruşmanın kanuna ve usulüne uygun olarak oluşturulmamış bir heyet tarafından gerçekleştirildiği ya da tutanakların gerçeğe aykırı veya sahte olarak düzenlendiğine ilişkin herhangi bir itirazın bulunulmaması ve hükmün şikâyetten vazgeçme nedeniyle düşme olması hususları göz önüne alındığında, bu kuralların ihlali hâlinde Cumhuriyet savcısının CMK'nın 290. maddesi kapsamında hükmü temyize hakkı bulunmadığının kabulü gerekmektedir. YCGK'nın 2016/361 karar sayılı ilamı; Bu zorunluluk beraat hükmünde direnilmesi hâlinde de geçerlidir. Zira Ceza Genel Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda Özel Dairenin aleyhe bozması isabetli bulunup yerel mahkeme hükmünün bozulması mümkündür. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/3. maddesine göre ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Bu durumda sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyeceği sorulmadan beraat hükmünde direnilebileceğinin kabulü savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. Savunma hakkı sanığın en önemli hakkı olup bu hakkın sınırlanması 1412 sayılı CMUK'nın 308/8. maddesi uyarınca mutlak bozma nedenidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamaları da ısrar edilen önceki hüküm beraat dahi olsa sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündedir. CGK'nın 2016/229, 364, 365 ve 369 karar sayılı ilamları da aynı doğrultudadır. Ceza Genel Kurulunun yukarıda özetlenen 2016/361 karar sayılı içtihadı ile uzun yıllar öncesine dayanan bu doğrultudaki içtihatlarındaki çelişkileri şu şekilde özetlemek mümkündür. 1-) Gerek 1412 sayılı CMUK’nın 326, gerekse 5271 sayılı CMK’nın 307. maddelerinin ikinci fıklarının ikinci cümlelerindeki; 'sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerektiği' şeklindeki istisnai düzenlemenin; sanığın bozma sonrası dinlenme zorunluluğunu sadece daha fazla ceza verilmesi hâline hasretmesine karşın, uzun yıllara yansıyan içtihatların, dinlenme zorunluluğunu bozma kararının aleyhe olması hâline hasrederek bütün çağdaş anayasalarda temel bulan 'kanunkoyucu abesle iştigal etmez' kuralına aykırı davranılmıştır. Zira kanun koyucu tarafından dinlenme zorunluluğunun rahatlıkla bozma ilamının sanık aleyhine olması durumuna hasredilme imkânı varken, böyle yapılmayıp önceki cezadan daha fazla ceza verilmesi durumuna hasredilerek bozmaya konu hükümden daha ağır cezanın tayininde; uyulmadığı için askıda olan bozma ilamının değil mahkeme tarafından verilen cezanın esas alınması gerektiği dolaylı bir şekilde ifade edilmiştir. Zira önceki cezadan daha ağır cezaya ancak yerel mahkeme tarafından hükmedilebileceği, temyiz incelemesi sırasında yerel mahkemece verilen hükmü denetleyen özel dairenin ceza vermesinin söz konusu olamayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. 2-) Bir taraftan sanığın bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulmadığından bahisle savunma hakkının güvence altına alındığı belirtilirken, diğer taraftan en lehe karar olduğu konusunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksama bulunmayan beraat kararı bozularak kanaatimizce çelişkiye düşüldüğü gibi sanığın çok uzun yıllar tekrar ceza tehdidi altında kalmasına sebebiyet verilmesi suretiyle Anayasa'nın 141. maddesinin son fıkrası ile AİHS’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından birisi olan yargılamanın makul süre içerisinde bitirilmesi ilkesine aykırı davranılmıştır. Zira, adil yargılanma hakkı, dokunulmaz ve vazgeçilmez bir hak olarak, yargılamanın insan haklarına ve demokratik kurallara en uygun şekilde yapılmasının ve bunun sonucu olarak da insan hakları ve özgürlüklerin güvence altına alınmasının garantisidir. Makul bir sürede yargılanma unsurunun amacı, hak arayışına giren herkesi, yargılama işlemlerinin uzamasına karşı korumak ve kişinin uzun yargılama süreçlerinden etkilenmesini önlemektir. Ayrıca en önemli nokta, yapılan yargılamanın adil olması için, her şeyden önce makul sürede bitirilmesi gerekliliğidir. Çünkü geç tecelli etmiş ..., adaletsizlik olarak kabul edilmektedir. 3-) Ceza Genel Kurulu tarafından, sanığın aleyhine olan bozma kararına karşı diyecekleri sorulmadan verilecek beraat kararının bozulması durumunda, bu karara karşı direnilemeyeceği için bir anlamda sanık hakkında savunması alınmadan mahkûmiyet kararı verilebileceği ve buna bağlı olarak sanığın aleyhine bir durumun oluşacağı şeklindeki kaygının da yerleşik uygulamalar karşısında gerçeklerle bağdaşmayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Zira Ceza Genel Kurulu tarafından direnme kararının bozulması hâlinde yerel mahkeme tarafından bu bozma kararına uyulması zorunlu olsa dahi, bozma sonrası yargılamayı yapan yerel mahkeme tarafından uyulduğu için artık askıda olmayan ve aleyhe olduğu konusunda kuşku bulunmayan Ceza Genel Kurulunun ve hatta özel dairenin bozma kararlarına karşı, zorunlu olarak sanıktan diyecekleri sorularak sonuca etkili bir beyanda bulunması ya da yeni delil ibraz etmesi hâlinde değişen delil durumuna göre delillerin serbestçe takdiri ilkesinden hareketle yeni bir karar verilebileceğinden hiçbir şekilde savunma alınmadan beraat kararı verilmesinden ötürü hak kaybının yaşanması söz konusu olmayacaktır. Ceza Genel Kurulu tarafından verilen bozma kararına delil durumunda değişiklik olmaması hâlinde uyma zorunluluğunun bulunmasına karşın bozma kararından sonra ileri sürülen iddiaların ya da ibraz edilen delillerin mahkûmiyet hükmünü etkilemesi durumunda yeni bir değerlendirme yapılarak değişen delil durumuna göre yeni bir karar verilebileceği hususunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Hükmün kesinleşmesinden sonra dahi ibraz edilen delillerin maddi gerçeği etkilemesi durumunda yargılamanın yenilenmesi müessesesini ihdas ederek sunulan yeni delillerin değerlendirilmesini zorunlu kılan kanun koyucunun, yürüyen davada ibraz edilen delili dikkate almaması asla düşünülemez. Hatta Ceza Genel Kurulu tarafından verilen bozma kararından sonra savunmada ileri sürülen hususlar daha önce ileri sürülmemiş ise yeniden yapılan değerlendirme sonucunda verilen hüküm yeni hüküm sayılacak ve bu aşamadan sonra temyiz incelemesi özel daire tarafından yapılıp, uyuşmazlığın devam etmesi durumunda diğer koşullarında gerçekleşmesi hâlinde son karar Ceza Genel Kurulu tarafından verilecektir. 4-) Sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılması, 412 sayılı CMUK'nın 309. maddesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 290. maddesindeki düzenlemeler ile önlenirken, belli koşulların gerçekleşmesi durumunda beraat kararının önündeki engeller 1412 sayılı CMUK’nın 223/son maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 193. maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenlemeler ile kaldırılırken; davaların makul süre içerisinde bitirilmesi Anayasa'nın 141/4. maddesi ile AİHS'nin 6. maddesi ile güvence altına alınırken, somut olayımızda olduğu gibi uyulmaması nedeniyle yerel mahkemece verilen direnme kararına hiçbir etkisi olmayan bozma kararına karşı, sırf sanığın diyeceklerinin sorulmadığından bahisle sanığın en lehine olan bir kararın hiçbir şekilde incelenmeksizin bozulmasının, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/son, 309, 326/2 ve sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290, 307/2. maddeleri ile Anayasa'nın 141/4, AİHS'nın 6. maddelerinin düzenleniş amacına ve bu hususta yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlara (Örnek CGK 2014/112 karar) aykırı olacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. 5-) Yazılı metinlerin yorumlanmasında; pozitif temeli bulunmadığı için uygulayıcılar açısından bağlayıcı yanı olmayan ancak Prof. Dr. ... Gözler’in deyimiyle eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Ancak bu şekilde önceden bilinen ve olay sırasında değişmeyecek olan kurallar sayesinde hukuki güvenlik sağlanarak, keyfiliğin önüne geçilmiş olur. Herkes için aynı olması gereken yorum ilkelerine uyulmaksızın yapılacak yorumlarda; kişisel iradeler ön plana çıkacağından; maddi gerçeğe ulaşmayı ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin amacından uzaklaşılarak davaların makul süre içerisinde bitirilememesi tehlikesi ortaya çıkacaktır. Keyfiliği önleyebilmek ve maddi gerçeğe ulaşabilmek için yorum ilkeleri arasında yer alan istisnalar dar, kurallar geniş yorumlanmalıdır kuralına uyulması gerekmektedir. Bir taraftan davaların makul süre içerisinde bitirilmesini hedefleyen kanun koyucunun, sırf adaletin sağlanabilmesi ve savunma hakkının kısıtlanmaması için genel kuraldan ayrılarak, sadece ilk hükümden daha fazla ceza verilmesi hâlinde sanıkların dinlenmesini zorunlu kılarken, diğer taraftan bozma kararına uymayarak sanığın lehine beraat kararı veren yerel mahkemenin direnme kararının, sırf askıda olan özel dairenin bozma kararına karşı sanığın diyeceklerinin sorulmadığından bahisle bozulması suretiyle sanığın uzun süre ceza tehdidi altında bırakılmasına seyirci kalması elbetteki beklenemez. Mevcut normlar arasında sanığın en lehine olan beraat kararında direnen yerel mahkemenin uyulmadığı için askıda olan bozma kararına karşı sanığın dinlenmesinin zorunlu olacağına dair bir sonuca ulaşmayı haklı gösterecek yasaklayıcı bir düzenlemenin mevcut olmamasına karşın, yorum ilkelerine aykırı davranılarak içtihat yoluyla kanuni dayanağı olmayan üstelikte sanık lehine olduğu varsayımından hareket edilerek gerçekte sanık aleyhine sonuç doğuran istisna bir hükmün doğmasına yol açılmıştır. 6-) Sayın çoğunluğun görüşüne iştirak etmemekle birlikte, aleyhe bozmaya karşı sanıktan diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilmesinin tek sakıncasının kanaatimizce sanığın aleyhe olan bozma ilamından sonra suçunu ikrar etme ya da mahkûmiyeti gerektirecek şekilde beyanda bulunma ihtimali olarak kabul edilse dahi, Yüksek Ceza Genel Kurulunun içtihatlarında böyle bir gerekçeye yer verilmediği gibi, ayrıca böyle bir kabulde derhal beraat kararı verilmesi gereken hâller dışındaki bütün beraat kararlarında, zaman aşımı süresinin sonuna kadar böyle bir ihtimal düşünülerek davaların sürüncemede bırakılması gerekir ki, çağdaş hiçbir hukuk sisteminin böyle bir kabule izin vermesi beklenemez. Aksine düşüncede, çoğu davada hükümlerin kesinleştirilmesi hemen hemen imkânsız hâle gelecektir. Zira gerek beraat gerek mahkûmiyet kararlarında zaman aşımı süresinin sonuna kadar hükmü etkileyen delillerin ibraz edilme ihtimali teorik olarak mümkün olacaktır. İdeal amaç olarak maddi gerçeğe ulaşmayı hedefleyen ceza muhakemesinin her zaman yüzde yüz maddi gerçeğe ulaşması da mümkün değildir. Bunu düşünen kanun koyucu, olağan üstü yasa yollarını ihdas ederek, kusurlu olarak belirlenen maddi gerçeğe istinaden tesis edilen ve kesinleşen hükümleri belli koşullarda düzeltme olanağını tanımıştır. Son aşamaya kadar maddi gerçeği etkileyen beyanda bulunmayan sanığın, aleyhe bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulması hâlinde kendi aleyhine beyanda bulunma ihtimali milyonda bir bile değildir. Bir tarafta sadece ve sadece direnmeye konu davalarda gerçekleşmesi milyonda bir ihtimal için beklenmesi, diğer tarafta sanığın uzun yıllar boşu boşuna ceza tehdidi altında bırakılması seçeneklerinden birisinin tercih seçeneğine tabi tutulması durumunda elbetteki sadece ilk derece mahkemesi ile temyiz mahkemesinin farklı düşündüğü davalarda üstelik de gerçekleşmesi milyonda birin altında olan ihtimalin görmezlikten gelineceğinin tercih edileceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Zaten kanun koyucu CMK'nın 193/2, 207 ve 290, Anayasa'nın 141/4 ve AİHS'nin 6. maddelerindeki düzenlemeler ile davaların makul süre içerisinde bitirilmesi yönünde tercih kullandığını çok net bir şekilde ifade etmiştir. Sonuç itibarıyla Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun somut olayımızdaki görüşünü destekleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2016/229, 361, 364, 365 ve 369 karar sayılı ilamlarının maddi gerçeğe ulaşmayı en ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin temel ilkelerine, hukuk devletinin olmazsa olmazını teşkil eden kanunların anası konumundaki Anayasa'ya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ve CMK’nın 290. maddesiyle ilgili yıllardır tereddütsüzce uygulandığı için yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlara (CGK 2014/112 karar) aykırı olacağı düşüncesiyle beraat kararından önce sanığın mutlaka bozma kararına karşı diyeceklerinin sorulması gerektiğine dair görüşe yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir." Düşüncesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurul Üyesi de; benzer gerekçelerle, Karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- ... Anadolu 29. Asliye Ceza Mahkemesinin 17.06.2021 tarihli ve 128-411 sayılı direnme kararına konu hükmünün, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 20.01.2022 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2022/410 E., 2022/643 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
maddeleri ile sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290 ve 307 maddelerinin, Anayasanın 141/4 ve A.İ.H.S.
Ceza Genel Kurulu         2022/410 E.  ,  2022/643 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : 11. Ceza Dairesi Sanık ... hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanığın, TCK’nın 204/1, 43/1 ve 53. maddeleri uyarınca 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Büyükçekmece 9. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 20.02.2013 tarihli ve 1226-42 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 08.05.2017 tarih ve 3407-3441 sayı ile; "1- Sanığın, katılan ile hissedarı olduğu taşınmazı sahte vekaletname ile tapuda devrettiğinin anlaşılması karşısında, suça konu vekaletnamenin 'kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belgelerden' olduğu ve sanık hakkında 5237 sayılı TCK'nın 204/3. maddesinin de uygulanması gerektiği gözetilmeden eksik ceza tayini, 2- 5237 sayılı TCK’nın 53. maddesine ilişkin uygulamanın Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 gün 2014/140 Esas, 2015/85 sayılı iptal kararı ile birlikte yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozma üzerine devam edilen yargılamada; sanığın eylemi TCK’nın 204. maddesinin 1. fıkrasında yer alan resmî belgede sahtecilik suçunu oluşturduğu kabul edilerek bozma ilamına direnilmesine, ancak suç tarihi itibarıyla zamanaşımı gerçekleştiğinden sanık hakkındaki kamu davasının TCK’nın 66/1-e, 67/4 ve CMK’nın 223/8. maddeleri uyarınca düşmesine ilişkin Büyükçekmece 9. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 09.01.2019 tarihli ve 340-4 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 12.11.2020 tarih ve 733-6811 sayı ile; "Sanığın, eşinin adına sahte vakaletname düzenlettirmek ve bu vekaletnameye istinaden tapuda satış işlemi gerçekleştirmek suretiyle sahtecilik suçunu işlediği iddia ve kabul edilerek, resmi belgede sahtecilik suçundan 5237 sayılı TCK'nin 204/1 ve 43. maddeleri gereğince cezalandırılmasına ilişkin Yerel Mahkeme kararının, suça konu vekaletnamenin kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belgelerden olduğu ve sanık hakkında TCK'nin 204/3. maddesinin de uygulanması gerektiği belirtilerek bozulmasına karar verildiği, bozma üzerine yapılan yargılamada, bozmaya karşı sanığın savunmasının alınması için yurtdışına talimat yazıldığı, talimat cevabı beklenmeden değişik gerekçe ile TCK'nin 66/1-e ve 67/4. maddeleri uyarınca kamu davasının düşmesine karar vermesi direnme kararı olmayıp bozmaya 'eylemli uyma' sonucu verilen yeni bir karar olduğu kabul edilerek yapılan incelemede: Sanığa yüklenen 'kanun hükmü gereğince sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belgede sahtecilik' suçunun suç tarihinde yürürlükte bulunan 5237 sayılı TCK'nin 204/1-3. maddelerinde düzenlenen suçu oluşturduğu, bu suçun yasada gerektirdiği cezasının türü ve üst sınırına göre, TCK'nin 66/1-d ve 67/4. maddelerinde öngörülen 15 yıllık asli, 22,5 yıllık olağan üstü dava zamanaşımının, suç tarihinden hüküm tarihine kadar gerçekleşmediği gözetilmeden, kamu davasının düşürülmesine karar verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 17.05.2021 tarih ve 4-666 sayı ile bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanık hakkında açılan kamu davasının düşmesine karar vermiştir. Bu hükmün de Cumhuriyet savcısı ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.01.2022 tarihli ve 144523 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesiyle dosya 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK'nın 307. maddesi uyarınca Yargıtay 11. Ceza Dairesine gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Özel Dairece 29.06.2022 tarih ve 1181-13834 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin hukuki niteliğinin belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle, aleyhe olan bozma kararına karşı sanığın beyanı alınmadan direnme hükmü verilip verilemeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Yerel Mahkemece, Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 12.11.2020 tarih ve 733-6811 sayı ile yaptığı bozmadan sonra 15.01.2021 tarihinde hazırlanan tensip zaptıyla sanık hakkında yakalama emri düzenlenmesine karar verildiği, yakalama kararına istinaden ifadesi alınamayan ve 17.05.2021 tarihli ilk oturuma katılmayan sanığın yokluğunda, hazır bulunan sanık müdafisinin dinlenilmesi ile yetinilip sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan önceki hükümde direnilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/2. maddesine göre, hükmün aleyhe bozulması hâlinde davaya yeniden bakacak mahkemece, sanıktan bozmaya karşı diyeceğinin sorulması zorunlu olup müdafinin dinlenilmesi ile de yetinilemez. Aynı kurala 5271 sayılı CMK'nın 307/2. maddesinde de yer verilmiş olup anılan bu kanun hükümleri uyarınca sanığa, bozmada belirtilen ve aleyhinde sonuç doğurabilecek olan hususlarda beyanda bulunma, kendisini savunma ve bu konudaki delillerini sunma imkânı tanınmalıdır. Bu düzenleme, savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesine dayandığından, uyulmasında zorunluluk bulunan emredici kurallardandır. Bu zorunluluk beraat hükmünde direnilmesi hâlinde de geçerlidir. Zira Ceza Genel Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda Özel Dairenin aleyhe bozması isabetli bulunup yerel mahkeme hükmünün bozulması mümkündür. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/3. maddesine göre ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Bu durumda sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyeceği sorulmadan beraat hükmünde direnilebileceğinin kabulü savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. Savunma hakkı sanığın en önemli hakkı olup bu hakkın sınırlanması 1412 sayılı CMUK'nın 308/8. maddesi uyarınca mutlak bozma nedenidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamaları da ısrar edilen önceki hüküm beraat dahi olsa sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündedir. Bu itibarla, Yerel Mahkemece verilen direnme kararına konu hükmün, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir. Ön sorun yönünden çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun, yerel mahkemece verilen mahkumiyet kararının bozulmasından sonra bozma kararına karşı sanığın diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündeki kararına aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir. Sanık hakkında yerel mahkemece verilen mahkumiyet kararının aleyhe bozulmasından sonra, bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan, direnme kararı verilip verilemeyeceği hususunda Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle çağdaş hukuk sistemlerinin olmazsa olmazı olan ceza muhakemesi hukukunun amacı ve önemi açıklanarak; 5320 sayılı kanunun 8/1 maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibariyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/son, 309, 326. maddeleri ile sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290 ve 307 maddelerinin, Anayasanın 141/4 ve A.İ.H.S. 6. maddesindeki adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından birisi olan davaların makul süre içerisinde bitirilmesi ilkesi ile irtibatlandırılması suretiyle bozmaya uyulmaması ve sanığa aynı bozma öncesi karardan daha fazla bir cezanın verilmesi halinde dahi sırf bozmaya karşı diyecekleri sorulmadığından bahisle hükmün bozulmasının yasal bir dayanağının bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Ceza usulü, ya da günümüzün deyimi ile ceza muhakemesi hukuku, kişi için öylesine önemlidir ki dünyada ceza usulü kadar hiçbir şey insanları ilgilendirmez. Hatta ceza usulü kusurlu bulunan bir toplumda huzurdan söz edilemez. Ceza kanunlarına karşı gelmemek insanların elinde olan bir şey olmasına karşın, kimsenin haksız yere takibata uğramayacağından söz etmek olası değildir. Bu hukuk dalının özgürlükler için ne denli önem arz ettiğini Ferri’nin şu sözleri en güzel şekilde açıklamaktadır; 'Ceza kanunu suçluların, usul kanunu, suçluluğu sabit oluncaya kadar masumların teminatıdır.' Ceza muhakemesinin amacı yukarıda açıklandığı üzere maddi gerçeğin araştırılıp bulunmasıdır. Ancak bu yapılırken insanlık onuru, hukukun ve ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri daima göz önünde bulundurulacaktır. Maddi gerçek, her ne pahasına olursa olsun, insan hakları ihlallerine yol açmadan araştırılıp bulunmalı, ... gerçekleştirilmeli ve hukuki ... sağlanmalıdır. Ceza muhakemesi hukukunun amacı bu şekilde açıklandıktan sonra; şimdi konumuzu ilgilendiren ilgili hukuki düzenlemeleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür. Temyiz üzerine verilen bozma kararı sonrasında mahkemece yapılacak işlemleri düzenleyen 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibariyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nın 326. maddesinin 2. fıkrasında; sanık ya da müdahil ve vekillerine davetiye tebliğ olunamaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları tespit edilmemiş olsa dahi yargılamaya devam edilerek davanın gıyapta bitirilebileceği, ancak 'sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerektiği' belirtilmiştir. Yani kural, davetiyeye rağmen duruşmaya katılma olmasa da yargılamaya devamla karar verilebileceği, istisnası ise, verilecek ceza bozma konusu olan cezadan daha ağır ise sanığın mutlaka dinlenilmesi zorunluluğudur. Sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 307. maddesinin ikinci fıkrasın da; aynı hükme yer verilmiş, sanığın dinlenmesi zorunluluğu tıpkı 1412 sayılı CMUK’nın 326/2 maddesinde olduğu gibi verilecek cezanın bozmaya konu cezadan fazla olması haline hasredilmiştir. 1412 sayılı CMUK'nın, 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 309. maddesi; 'Maznunun lehine olan hukuki kaidelere muhalefet, maznunun aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet Müddeiumumîliğine bir hak vermez.', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 290. maddesi de; 'Sanığın yararına olan hukuk kurallarına aykırılık sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet savcısına bir hak vermez.' şeklinde hüküm altına alınmıştır. CMK'nın 290. maddesinin gerekçesinde ise; 'Cumhuriyet savcısı gerçeğin araştırılması amacına yönelik veya kamu yararına ilişkin olmayan, yalnızca sanık yararına kabul edilmiş hukuk kuralının uygulanmaması, eksik veya yanlış uygulanmış olması nedeniyle hükmün sanık aleyhine bozulması için temyiz yoluna başvuramaz.' denilmiştir. Bu düzenlemeler uyarınca Cumhuriyet savcısı, amacı yalnızca sanığın hak ve menfaatlerini korumak olan bir hukuk kuralının ihlal edilmiş bulunması durumunda sanığın lehine olan bu ihlali ileri sürerek, temyiz kanun yoluna müracaat edip hükmün sanık aleyhine bozulmasını isteyemeyecektir. Her iki hüküm de sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılmasını önlemek amacıyla kabul edilmiş olup, maddedeki 'sanık yararına' sözcüğünün; 'sadece sanık yararına konulmuş olan' örneğin; sanığa ek savunma hakkı verilmemesi, önceden kendisine tebliğ olunan iddianamenin sorgudan önce okunmaması gibi, 'hukuki kaideler' ibaresinin 'usul hükümleri' olarak anlaşılması gerektiği öğreti ve uygulamada kabul edilmektedir. Sadece sanık yararına değil, aynı zamanda kamu düzenine veya yargılamanın işleyişine ilişkin usul kurallarının ihlali halinde bu hüküm uygulanmayacaktır. Yalnız sanık yararına kabul edilmiş usul kurallarına aykırılık halinde sanık aleyhine bir netice meydana gelmişse Cumhuriyet savcısının hükmü sanık lehine temyiz etmesinin önünde ise herhangi bir hukuki engel bulunmamaktadır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 25.09.2007 gün ve 189-188 ile; 06.11.2007 gün ve 212-229 sayılı kararlarında; 'Ceza muhakemesinin temel amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına doğrudan veya dolaylı olarak hizmet eden, yargılamanın diğer süjelerinin hukukunu ilgilendiren ve ceza yargılamasının sair temel ilkeleriyle irtibatlı olan usul kuralları, maddede tanımlanan 'salt sanık yararına vazedilmiş kurallar' kapsamında sayılmamaktadır' sonucuna ulaşılmıştır. 5271 sayılı CMK'nın 193. maddesinin ikinci fıkrasında; 'Sanık hakkında, toplanan delillere göre mahkûmiyet dışında bir karar verilmesi gerektiği kanısına varılırsa sorgusu yapılmamış olsa da dava yokluğunda bitirilebilir.' hükmüne benzer bir şekilde 5320 sayılı kanunun 8/1 maddesi delaletiyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/son maddesinde yer verilmiştir. Anayasa'nın 141. maddesinin son fıkrasında; 'Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir' hükmüne yer verilmiştir. Aşağıda örnek olarak gösterilen içtihatlarda açıklandığı üzere; 1412 sayılı CMUK’nın 309. maddesi ile buna karşılık olarak düzenlenen 5271 sayılı CMK’nın 290. maddesi uyarınca sanık yararına hukuk kuralına aykırılığın, sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet Savcısına hak verdirmeyeceği hususunda teoride ve uygulamada herhangi bir duraksama yaşanmamış (Örnek CGK. 2014/112 K), ancak yerel mahkemece beraat kararına direnilse dahi Yargıtay bozma ilamına karşı sanıkların diyeceklerinin sorulmaması istikrarlı bir şekilde bozma nedeni olarak kabul edilirken yasal dayanağın doyurucu bir gerekçeyle açıklanmadığı gibi kanaatimizce gerçekçi olmayan gerekçelere yer verilmesine karşın yıllar öncesine dayanan ve zaman içerisinde istikrar kazanan içtihatlar yerleşik uygulamaya dönüşmüştür (2016/361 K-) . Y.C.G.K.nın 2014/112 K sayılı ilamında; Hakkında kamu davası açılan kişilerle, yargılama yapılıp hüküm kurulan faillerin aynı olup olmadığının belirlenmesi açısından önem arzeden nüfus ve sabıka kayıtlarının getirtilip duruşmada okunması ile mahkemenin kanuna ve usulüne uygun olarak teşekkül edip etmediği ve yargılama usulüne uyulup uyulmadığının ispatını sağlayan duruşma tutanağının bütün sayfalarının zabıt kâtibi tarafından imzalanmasına ilişkin kurallar, 'sırf sanık yararına vazedilmiş usul kuralları' olmamakla birlikte yargılanıp haklarında hüküm kurulan kişilerin, hakkında kamu davası açılan kişilerle aynı kişiler olmadıkları yönünde bir iddianın olmaması, duruşmanın kanuna ve usulüne uygun olarak oluşturulmamış bir heyet tarafından gerçekleştirildiği ya da tutanakların gerçeğe aykırı veya sahte olarak düzenlendiğine ilişkin herhangi bir itirazın bulunulmaması ve hükmün şikayetten vazgeçme nedeniyle düşme olması hususları gözönüne alındığında, bu kuralların ihlali halinde Cumhuriyet savcısının CMK'nın 290. maddesi kapsamında hükmü temyize hakkı bulunmadığının kabulü gerekmektedir. Y.C.G.K. 2016/361 K sayılı ilamı; Bu zorunluluk beraat hükmünde direnilmesi halinde de geçerlidir. Zira Ceza Genel Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda Özel Dairenin aleyhe bozması isabetli bulunup yerel mahkeme hükmünün bozulması mümkündür. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/3. maddesine göre ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Bu durumda sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyeceği sorulmadan beraat hükmünde direnilebileceğinin kabulü savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. Savunma hakkı sanığın en önemli hakkı olup bu hakkın sınırlanması 1412 sayılı CMUK'nın 308/8. maddesi uyarınca mutlak bozma nedenidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamaları da ısrar edilen önceki hüküm beraat dahi olsa sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündedir. C.G.K.nun 2016/229 K-364 K-365 K-369 K sayılı ilamlarıda aynı doğrultudadır. Ceza Genel Kurulunun yukarıda özetlenen 2016/361 K sayılı içtihadı ile uzun yıllar öncesine dayanan bu doğrultudaki içtihatlarındaki çelişkileri şu şekilde özetlemek mümkündür. 1-) Gerek 1412 sayılı CMUK’nın 326, gerekse 5271 sayılı CMK’nın 307. maddelerinin ikinci fıkralarının ikinci cümlelerindeki; 'sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerektiği' şeklindeki istisnai düzenlemenin; sanığın bozma sonrası dinlenme zorunluluğunu sadece daha fazla ceza verilmesi haline hasretmesine karşın, uzun yıllara yansıyan içtihatların, dinlenme zorunluluğunu bozma kararının aleyhe olması haline hasrederek bütün çağdaş anayasalarda temel bulan 'kanun koyucu abesle iştigal etmez' kuralına aykırı davranılmıştır. Zira kanun koyucu tarafından dinlenme zorunluluğunun rahatlıkla bozma ilamının sanık aleyhine olması durumuna hasredilme imkanı varken, böyle yapılmayıp önceki cezadan daha fazla ceza verilmesi durumuna hasredilerek bozmaya konu hükümden daha ağır cezanın tayininde; uyulmadığı için askıda olan bozma ilamının değil mahkeme tarafından verilen cezanın esas alınması gerektiği çok net bir şekilde ifade edilmiştir. Zira önceki cezadan daha ağır cezaya ancak yerel mahkeme tarafından hükmedilebileceği, temyiz incelemesi sırasında yerel mahkemece verilen hükmü denetleyen özel dairenin ceza vermesinin söz konusu olamayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. 2-) Bir taraftan sanığın bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulmadığından bahisle savunma hakkının güvence altına alındığı belirtilirken, diğer taraftan bozma öncesi verilen cezanın aynısına hükmedilmesine karşın, bozma öncesi savunmanın yok sayılması suretiyle kanaatimizce çelişkiye düşüldüğü gibi sanığın çok uzun yıllar tekrar ceza tehdidi altında kalmasına sebebiyet verilmesi suretiyle Anayasa'nın 141. maddesinin son fıkrası ile AİHS’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından birisi olan yargılamanın makul süre içerisinde bitirilmesi ilkesine aykırı davranılmıştır. Zira, Adil yargılanma hakkı, dokunulmaz ve vazgeçilmez bir hak olarak, yargılamanın insan haklarına ve demokratik kurallara en uygun şekilde yapılmasının ve bunun sonucu olarak da insan hakları ve özgürlüklerin güvence altına alınmasının garantisidir. Makul bir sürede yargılanma unsurunun amacı, hak arayışına giren herkesi, yargılama işlemlerinin uzamasına karşı korumak ve kişinin uzun yargılama süreçlerinden etkilenmesini önlemektir. Ayrıca en önemli nokta, yapılan yargılamanın adil olması için, her şeyden önce makul sürede bitirilmesi gerekliliğidir. Çünkü geç tecelli etmiş ..., adaletsizlik olarak kabul edilmektedir. 3-) Sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılması, 1412 sayılı CMUK'nın 309. maddesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 290. maddesindeki düzenlemeler ile önlenirken, belli koşulların gerçekleşmesi durumunda beraat kararının önündeki engeller 1412 sayılı CMUK’nın 223/ son maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 193. maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenlemeler ile kaldırılırken; davaların makul süre içerisinde bitirilmesi Anayasa'nın 141/4. maddesi ile A.İ.H.S 6. maddesi ile güvence altına alınırken, somut olayımızda olduğu gibi uyulmaması nedeniyle yerel mahkemece verilen direnme kararına hiçbir etkisi olmayan bozma kararına karşı, sırf sanığın diyeceklerinin sorulmadığından bahisle sanığın daha lehine olan bir kararın hiçbir şekilde incelenmeksizin bozulmasının, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/son, 309, 326/2 ve sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290, 307/2. maddeleri ile Anayasa'nın 141/4, A.İ.H.S. 6. maddelerinin düzenleniş amacına ve bu hususta yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlara (Örnek C.G.K 2014/112 K ... ) aykırı olacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. 4-) Yazılı metinlerin yorumlanmasında; pozitif temeli bulunmadığı için uygulayıcılar açısından bağlayıcı yanı olmayan ancak Prof. Dr. ... Gözler’in deyimiyle eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Ancak bu şekilde önceden bilinen ve olay sırasında değişmeyecek olan kurallar sayesinde hukuki güvenlik sağlanarak, keyfiliğin önüne geçilmiş olur. Herkes için aynı olması gereken yorum ilkelerine uyulmaksızın yapılacak yorumlarda; kişisel iradeler ön plana çıkacağından; maddi gerçeğe ulaşmayı ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin amacından uzaklaşılarak davaların makul süre içerisinde bitirilememesi tehlikesi ortaya çıkacaktır. Keyfiliği önleyebilmek ve maddi gerçeğe ulaşabilmek için yorum ilkeleri arasında yer alan istisnalar dar, kurallar geniş yorumlanmalıdır kuralına uyulması gerekmektedir. Bir taraftan davaların makul süre içerisinde bitirilmesini hedefleyen kanun koyucunun, sırf adaletin sağlanabilmesi ve savunma hakkının kısıtlanmaması için genel kuraldan ayrılarak, sadece ilk hükümden daha fazla ceza verilmesi halinde sanıkların dinlenmesini zorunlu kılarken, diğer taraftan bozma kararına uymayarak önceki cezayı veren yerel mahkemenin direnme kararının, sırf askıda olan özel dairenin bozma kararına karşı sanığın diyeceklerinin sorulmadığından bahisle bozulması suretiyle sanığın uzun süre ceza tehdidi altında bırakılmasına seyirci kalması elbette ki beklenemez. Yerel mahkeme ile özel dairenin uyuşmazlığa konu kararları arasında sanığın en lehine olan bozma öncesi mahkumiyet kararında direnen yerel mahkemenin uyulmadığı için askıda olan özel dairenin bozma kararına karşı sanığın dinlenmesinin zorunlu olacağına dair bir sonuca ulaşmayı haklı gösterecek emredici bir düzenlemenin mevcut olmamasına karşın, yorum ilkelerine aykırı davranılarak içtihat yoluyla kanuni dayanağı olmayan üstelikte sanık lehine olduğu varsayımından hareket edilerek gerçekte en azından davaların makul süre içerisinde bitirilmesi amacına hizmet etmeyeceği için bir anlamda sanık aleyhine de sonuç doğuran istisna bir hükmün doğmasına yol açılmıştır. 5-) Sanığın aleyhe olan bozma ilamından sonra bozma ilamını haklı gösterecek şekilde beyanda bulunma ihtimali sayın çoğunluğun görüşünü destekleyen tek hukuki gerekçe olarak gösterilebilir ise de, Yüksek Ceza Genel Kurulunun içtihatlarında böyle bir gerekçeye yer verilmediği gibi, ayrıca böyle bir kabulde derhal beraat kararı verilmesi gereken haller dışındaki bütün beraat hatta mahkumiyet kararlarının da, zaman aşımı süresinin sonuna kadar daha beraat kararlarının mahkumiyetle sonuçlanma, mahkumiyet kararlarının ise daha ağır mahkumiyeti gerektiren bir suçu oluşturma ihtimali düşünülerek davaların sürüncemede bırakılmasını zorunlu kılar ki, çağdaş hiçbir hukuk sisteminin böyle bir kabule izin vermesi beklenemez. Son derece zayıf bir ihtimal olan sanığın kendi durumunu ağırlaştıracak şekilde beyanda bulunacağından bahisle diyeceklerinin sorulmasının beklenmesi çoğu davada hükümlerin kesinleştirilmesini hemen hemen imkansız hale gelecektir. Zira gerek beraat gerek mahkumiyet kararlarında zaman aşımı süresinin sonuna kadar hükmü etkileyen delillerin ibraz edilme ihtimali teorik olarak mümkün olacaktır. Zaten ideal hedefi maddi gerçeğe ulaşmak olan ceza muhakemesinin her zaman yüzde yüz maddi gerçeğe ulaşması da mümkün değildir. Bunu düşünen kanun koyucu, olağan üstü yasa yollarını ihdas ederek, kusurlu olarak belirlenen maddi gerçeğe istinaden tesis edilen ve kesinleşen hükümleri belli koşullarda düzeltme olanağını tanımıştır. Son aşamaya kadar maddi gerçeği etkileyen beyanda bulunmayan sanığın, aleyhe bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulması halinde kendi aleyhine beyanda bulunma ihtimali milyonda bir bile değildir. Bir tarafta sadece ve sadece direnmeye konu davalarda gerçekleşmesi milyonda bir ihtimal için beklenmesi, diğer tarafta sanığın uzun yıllar boşu boşuna ceza yada yargılanma tehdidi altında bırakılması seçeneklerinden birisinin tercih edilmesi durumunda elbette ki sadece ilk derece mahkemesi ile temyiz mahkemesinin farklı düşündüğü davalarda üstelikte gerçekleşmesi milyonda birin altında olan ihtimalin görmezlikten gelineceğinin tercih edileceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Zaten kanun koyucu CMK'nın 193/2, 207 ve 290, Anayasa'nın 141/4 ve A.İ.H.S 6. maddelerindeki düzenlemeler ile davaların makul süre içerisinde bitirilmesi yönünde tercih kullandığını çok net bir şekilde ifade etmiştir. Kaldı ki, Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu, bozmadan sonra sanığa diyecekleri sorulmadan verilen direnme kararlarını bozarken, savunma hakkının kısıtlanmasını gerekçe olarak gösterilmiştir. Şayet bozmaya karşı beyanda bulunurken sanığın kendi aleyhine beyanda bulunma ya da delil ibraz etme ihtimali düşünülmüş olsaydı, o zaman savunma hakkının kısıtlanmasından söz edilmesi mümkün olamayacağından, eksik kovuşturmadan dolayı direnme kararlarının bozulması gerekirdi. Zira bozma öncesi mahkumiyet kararına konu edilen eylemden dolayı sanığın savunmasının alındığı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Sonuç itibariyle; Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun somut olayımızdaki görüşünü destekleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2016/229 K-361 K-364 K-365 K-369 K sayılı ilamlarının maddi gerçeğe ulaşmayı en ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin temel ilkelerine, hukuk devletinin olmazsa olmazını teşkil eden kanunların anası konumundaki Anayasaya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ve CMK’nın 290. maddesiyle ilgili yıllardır tereddütsüzce uygulandığı için yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlara (C.G.K. 2014/ 112 K) aykırı olacağı gibi bir taraftan savunma hakkının kısıtlandığı kabul edilirken diğer taraftan sanığın en lehine olan beraat kararının, sırf sanık lehline getirilen usuli kaideye sanık aleyhine olacak şekilde uyulmamasından dolayı bozulmasına hak verdirmeyeceğinin gözetilmediği gibi CMK’nın 307/2 maddesindeki düzenlemenin sanığın bozmadan sonra dinlenme zorunluluğunu verilecek cezanın bozmaya konu cezadan fazla olması haline hasrettiği, somut olayımızda bozma öncesi verilen cezanın aynısına hükmedildiği için bozmadan sonra sanığın dinlenmesinin zorunlu olmadığı düşüncesiyle direnme kararından önce sanığın mutlaka bozma kararına karşı diyeceklerinin sorulması gerektiğine dair görüşe yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir." görüşüyle karşı oy kullanmıştır. Ulaşılan sonuç karşısında, sanığın eyleminin hukuki niteliğinin belirlenmesine ilişkin uyuşmazlık konusu bu aşamada değerlendirilmemiştir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- ... 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 17.05.2021 tarihli ve 4-666 sayılı direnme kararına konu hükmünün, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 18.10.2022 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2021/248 E., 2022/296 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibariyle hâlen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/son, 309, 326, maddeleri ile sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290 ve 307 maddelerinin, Anayasanın 141/4 ve A.İ.H.S.
Ceza Genel Kurulu         2021/248 E.  ,  2022/296 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 10. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ceza Dairesi Sayısı : 2564-1836 Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanık ...'ın TCK'nın 188/3, 43/1, 52/2-4, 53, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis ve 50.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Silifke Ağır Ceza Mahkemesince verilen 12.02.2019 tarihli ve 205-85 sayılı hükmün sanık ve müdafisi tarafından istinaf edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Adana Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesince 16.05.2019 tarih ve 1060-928 sayı ile "Mahkûmiyet hükmünün tüm sonuçları ile ortadan kaldırılmasına ve sanığın uyuşturucu maddi ticareti yapma suçunu işlediğinin sabit olmaması nedeniyle beraatine" karar verilmiş, bu hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 14.10.2020 tarih ve 837-5492 sayı ile; "...16.12.2017 tarihli Olay, Arama, Yakalama, Elkoyma ve Muhafaza Altına Alma tutanağı içeriğine, suç konusu uyuşturucu maddenin ele geçiriliş biçimi ve hakkında kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan ayrı soruşturma yürütülen ... ve ...’ın soruşturma sırasındaki müdafili beyanlarına, sanık savunmasına ve dosya kapsamına göre; atılı suç sübut bulduğu halde dosya kapsamıyla uygun düşmeyen gerekçeyle mahkûmiyet yerine beraat kararı verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Adana Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi ise 17.12.2020 tarih ve 2564-1836 sayı ile bozma kararına direnerek önceki hüküm gibi sanığın beraatine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08.03.2021 tarihli ve 2021/10351 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesiyle dosya 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 07.06.2021 tarih ve 4024-7066 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Adana Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; aleyhe olan bozma kararına karşı sanığın beyanı alınmadan direnme kararı verilip verilemeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince bozma sonrası yapılan yargılamada, Yargıtay bozma ilamı ve duruşma günü davetiyesinin sanığa tebliğ edildiği, sanığın tebliğe rağmen duruşmaya gelmemesi üzerine, aleyhine olan bozma kararına karşı diyecekleri sorulmadan müdafisinin beyanlarıyla yetinilerek önceki hükümde direnilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 326/2. maddesine göre, hükmün aleyhe bozulması hâlinde davaya yeniden bakacak mahkemece, sanıktan bozmaya karşı diyeceğinin sorulması zorunlu olup müdafinin dinlenilmesi ile de yetinilemez. Aynı kurala 5271 sayılı CMK'nın 307/2. maddesinde de yer verilmiş olup anılan bu kanun hükümleri uyarınca sanığa, bozmada belirtilen ve aleyhinde sonuç doğurabilecek olan hususlarda beyanda bulunma, kendisini savunma ve bu konudaki delillerini sunma imkânı tanınmalıdır. Bu düzenleme, savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesine dayandığından, uyulmasında zorunluluk bulunan emredici kurallardandır. Bu zorunluluk beraat hükmünde direnilmesi hâlinde de geçerlidir. Zira Ceza Genel Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda Özel Dairenin aleyhe bozması isabetli bulunup hükmün bozulması mümkündür. 5271 sayılı CMK'nın 307. maddesinin üçüncü fıkrasına göre ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Bu durumda sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyeceği sorulmadan beraat hükmünde direnilebileceğinin kabulü savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. Savunma hakkı, sanığın en önemli hakkı olup bu hakkın sınırlanması 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendi uyarınca mutlak bozma nedenidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamaları da ısrar edilen önceki hüküm beraat dahi olsa sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündedir. Bu açıklamalar ışığında ön soruna ilişkin olarak yapılan değerlendirmede; Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesince, bozmadan sonra yapılan yargılamada sanığın yokluğunda yargılamaya devam edilerek aleyhe olan bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan duruşma sonlandırılarak hükmün tesis ve tefhim edilmesi kanuna açıkça aykırılık oluşturmaktadır. Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinin direnme kararına konu hükmünün, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir. Ulaşılan sonuç karşısında sanığa atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin uyuşmazlık konusu bu aşamada değerlendirilmemiştir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...: "Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun, beraat kararının bozulmasından sonra bozma kararına karşı sanığın diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündeki kararına aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir. Sanık hakkında Yerel Mahkemece verilen mahkûmiyet kararının istinaf mahkemesi tarafından kaldırılması suretiyle verilen beraat kararının aleyhe bozulmasından sonra, bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan, direnme kararı verilip verilemeyeceği hususunda Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle çağdaş hukuk sistemlerinin olmazsa olmazı olan ceza muhakemesi hukukunun amacı ve önemi açıklanarak; 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibariyle hâlen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/son, 309, 326, maddeleri ile sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290 ve 307 maddelerinin, Anayasanın 141/4 ve A.İ.H.S. 6 maddesindeki adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından birisi olan davaların makul süre içerisinde bitirilmesi ilkesi ile irtibatlandırılması suretiyle sanığın en lehine olan kararın (Beraat) verilmesi hâlinde dahi sırf bozmaya karşı diyecekleri sorulmadığından bahisle hükmün bozulmasının yasal bir dayanığının bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Ceza usulü ya da günümüzün deyimi ile ceza muhakemesi hukuku, kişi için öylesine önemlidir ki dünyada ceza usulü kadar hiçbir şey insanları ilgilendirmez. Hatta ceza usulü kusurlu bulunan bir toplumda huzurdan söz edilemez. Ceza kanunlarına karşı gelmemek insanların elinde olan bir şey olmasına karşın, kimsenin haksız yere takibata uğramayacağından söz etmek olası değildir. Bu hukuk dalının özgürlükler için ne denli önem arz ettiğini Ferri’nin şu sözleri en güzel şekilde açıklamaktadır; 'ceza kanunu suçluların, usul kanunu, suçluluğu sabit oluncaya kadar masumların teminatıdır'. Ceza muhakemesinin amacı yukarıda açıklandığı üzere maddi gerçeğin araştırılıp bulunmasıdır. Ancak bu yapılırken insanlık onuru, hukukun ve ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri daima göz önünde bulundurulacaktır. Maddi gerçek, her ne pahasına olursa olsun, insan hakları ihlallerine yol açmadan araştırılıp bulunmalı, adalet gerçekleştirilmeli ve hukuki barış sağlanmalıdır. Ceza muhakemesi hukukunun amacı bu şekilde açıklandıktan sonra; şimdi konumuzu ilgilendiren ilgili hukuki düzenlemeleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür. Temyiz üzerine verilen bozma kararı sonrasında mahkemece yapılacak işlemleri düzenleyen 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibariyle hâlen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nın 326. maddesinin 2. fıkrasında; sanık ya da müdahil ve vekillerine davetiye tebliğ olunamaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları tespit edilmemiş olsa dahi yargılamaya devam edilerek davanın gıyapta bitirilebileceği, ancak 'sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerektiği' belirtilmiştir. Yani kural, davetiyeye rağmen duruşmaya katılma olmasa da yargılamaya devamla karar verilebileceği, istisnası ise, verilecek ceza bozma konusu olan cezadan daha ağır ise sanığın mutlaka dinlenilmesi zorunluluğudur. Sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nun 307. maddesinin ikinci fıkrasın da; aynı hükme yer verilmiş, sanığın dinlenmesi zorunluluğu tıpkı 1412 sayılı CMUK’nın 326/2 maddesinde olduğu gibi verilecek cezanın bozmaya konu cezadan fazla olması hâline hasredilmiştir. 1412 sayılı CMUK'nun, 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 309. maddesi; 'Maznunun lehine olan hukuki kaidelere muhalefet, maznunun aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet Müddeiumumîliğine bir hak vermez', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 290. maddesi de; 'Sanığın yararına olan hukuk kurallarına aykırılık sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet savcısına bir hak vermez' şeklinde hüküm altına alınmıştır. CMK'nun 290. maddesinin gerekçesinde ise; 'Cumhuriyet savcısı gerçeğin araştırılması amacına yönelik veya kamu yararına ilişkin olmayan, yalnızca sanık yararına kabul edilmiş hukuk kuralının uygulanmaması, eksik veya yanlış uygulanmış olması nedeniyle hükmün sanık aleyhine bozulması için temyiz yoluna başvuramaz' denilmiştir. Bu düzenlemeler uyarınca Cumhuriyet savcısı, amacı yalnızca sanığın hak ve menfaatlerini korumak olan bir hukuk kuralının ihlal edilmiş bulunması durumunda sanığın lehine olan bu ihlali ileri sürerek, temyiz kanun yoluna müracaat edip hükmün sanık aleyhine bozulmasını isteyemeyecektir. Her iki hüküm de sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılmasını önlemek amacıyla kabul edilmiş olup, maddedeki 'sanık yararına' sözcüğünün; 'sadece sanık yararına konulmuş olan' örneğin; sanığa ek savunma hakkı verilmemesi, önceden kendisine tebliğ olunan iddianamenin sorgudan önce okunmaması gibi, 'hukuki kaideler' ibaresinin 'usul hükümleri' olarak anlaşılması gerektiği öğreti ve uygulamada kabul edilmektedir. Sadece sanık yararına değil, aynı zamanda kamu düzenine veya yargılamanın işleyişine ilişkin usul kurallarının ihlali halinde bu hüküm uygulanmayacaktır. Yalnız sanık yararına kabul edilmiş usul kurallarına aykırılık halinde sanık aleyhine bir netice meydana gelmişse Cumhuriyet savcısının hükmü sanık lehine temyiz etmesinin önünde ise herhangi bir hukuki engel bulunmamaktadır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 25.09.2007 gün ve 189-188 ile; 06.11.2007 gün ve 212-229 sayılı kararlarında; 'Ceza muhakemesinin temel amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına doğrudan veya dolaylı olarak hizmet eden, yargılamanın diğer süjelerinin hukukunu ilgilendiren ve ceza yargılamasının sair temel ilkeleriyle irtibatlı olan usul kuralları, maddede tanımlanan 'salt sanık yararına vazedilmiş kurallar' kapsamında sayılmamaktadır' sonucuna ulaşılmıştır. 5271 sayılı CMK'nun 193 maddesinin ikinci fıkrasında; 'Sanık hakkında, toplanan delillere göre mahkûmiyet dışında bir karar verilmesi gerektiği kanısına varılırsa sorgusu yapılmamış olsa da dava yokluğunda bitirilebilir' hükmüne benzer bir şekilde 5320 sayılı kanunun 8/1 maddesi delaletiyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/ son maddesinde yer verilmiştir. Anayasanın 141 maddesinin son fıkrasında; 'Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir' hükmüne yer verilmiştir. Aşağıda örnek olarak gösterilen içtihatlarda açıklandığı üzere; 1412 sayılı CMUK’nın 309. maddesi ile buna karşılık olarak düzenlenen 5271 sayılı CMK’nın 290 maddesi uyarınca sanık yararına hukuk kuralına aykırılığın, sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet savcısına hak verdirmeyeceği hususunda teoride ve uygulamada herhangi bir duraksama yaşanmamış (Örnek; CGK. 2014/112 K), ancak Yerel Mahkemece beraat kararına direnilse dahi Yargıtay bozma ilamına karşı sanıkların diyeceklerinin sorulmaması istikrarlı bir şekilde bozma nedeni olarak kabul edilirken yasal dayanığın doyurucu bir gerekçeyle açıklanmadığı gibi kanaatimizce gerçekçi olmayan gerekçelere yer verilmesine karşın yıllar öncesine dayanan ve zaman içerisinde istikrar kazanan içtihatlar yerleşik uygulamaya dönüşmüştür (2016/361 K-) Y.C.G.K.nın 2014/112 K sayılı ilamında; Hakkında kamu davası açılan kişilerle, yargılama yapılıp hüküm kurulan faillerin aynı olup olmadığının belirlenmesi açısından önem arzeden nüfus ve sabıka kayıtlarının getirtilip duruşmada okunması ile mahkemenin kanuna ve usulüne uygun olarak teşekkül edip etmediği ve yargılama usulüne uyulup uyulmadığının ispatını sağlayan duruşma tutanağının bütün sayfalarının zabıt kâtibi tarafından imzalanmasına ilişkin kurallar, 'sırf sanık yararına vazedilmiş usul kuralları' olmamakla birlikte yargılanıp haklarında hüküm kurulan kişilerin, hakkında kamu davası açılan kişilerle aynı kişiler olmadıkları yönünde bir iddianın olmaması, duruşmanın kanuna ve usulüne uygun olarak oluşturulmamış bir heyet tarafından gerçekleştirildiği ya da tutanakların gerçeğe aykırı veya sahte olarak düzenlendiğine ilişkin herhangi bir itirazın bulunulmaması ve hükmün şikayetten vazgeçme nedeniyle düşme olması hususları gözönüne alındığında, bu kuralların ihlali halinde Cumhuriyet savcısının CMK'nun 290. maddesi kapsamında hükmü temyize hakkı bulunmadığının kabulü gerekmektedir. Y.C.G.K. 2016/361 K sayılı ilamı; Bu zorunluluk beraat hükmünde direnilmesi hâlinde de geçerlidir. Zira Ceza Genel Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda Özel Dairenin aleyhe bozması isabetli bulunup Yerel Mahkeme hükmünün bozulması mümkündür. 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/3. maddesine göre ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Bu durumda sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyeceği sorulmadan beraat hükmünde direnilebileceğinin kabulü savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. Savunma hakkı sanığın en önemli hakkı olup bu hakkın sınırlanması 1412 sayılı CMUK'nun 308/8. maddesi uyarınca mutlak bozma nedenidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamaları da ısrar edilen önceki hüküm beraat dahi olsa sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündedir. C.G.K.nun 2016/229 K-364 K-365 K-369 K sayılı ilamlarıda aynı doğrultudadır. Ceza Genel Kurulunun yukarıda özetlenen 2016/361 K sayılı içtihadı ile uzun yıllar öncesine dayanan bu doğrultudaki içtihatlarındaki çelişkileri şu şekilde özetlemek mümkündür. 1) Gerek 1412 sayılı CMUK’nın 326, gerekse 5271 sayılı CMK’nın 307 maddelerinin ikinci fıklarının ikinci cümlelerinde ki; 'sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerektiği' şeklindeki istisnai düzenlemenin; sanığın bozma sonrası dinlenme zorunluluğunu sadece daha fazla ceza verilmesi hâline hasretmesine karşın, uzun yıllara yansıyan içtihatların, dinlenme zorunluluğunu bozma kararının aleyhe olması hâline hasrederek bütün çağdaş anayasalarda temel bulan 'kanun koyucu abesle iştigal etmez' kuralına aykırı davranılmıştır. Zira kanun koyucu tarafından dinlenme zorunluluğunun rahatlıkla bozma ilamının sanık aleyhine olması durumuna hasredilme imkanı varken, böyle yapılmayıp önceki cezadan daha fazla ceza verilmesi durumuna hasredilerek bozmaya konu hükümden daha ağır cezanın tayininde; uyulmadığı için askıda olan bozma ilamının değil mahkeme tarafından verilen cezanın esas alınması gerektiği dolaylı bir şekilde ifade edilmiştir. Zira önceki cezadan daha ağır cezaya ancak Yerel Mahkeme tarafından hükmedilebileceği, temyiz incelemesi sırasında Yerel Mahkemece verilen hükmü denetleyen özel dairenin ceza vermesinin söz konusu olamayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. 2) Bir taraftan sanığın bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulmadığından bahisle savunma hakkının güvence altına alındığı belirtilirken, diğer taraftan en lehe karar olduğu konusunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksama bulunmayan beraat kararı bozularak kanaatimizce çelişkiye düşüldüğü gibi sanığın çok uzun yıllar tekrar ceza tehdidi altında kalmasına sebebiyet verilmesi suretiyle Anayasanın 141. maddesinin son fıkrası ile AİHS’nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından birisi olan yargılamanın makul süre içerisinde bitirilmesi ilkesine aykırı davranılmıştır. Zira, Adil yargılanma hakkı, dokunulmaz ve vazgeçilmez bir hak olarak, yargılamanın insan haklarına ve demokratik kurallara en uygun şekilde yapılmasının ve bunun sonucu olarak da insan hakları ve özgürlüklerin güvence altına alınmasının garantisidir. Makul bir sürede yargılanma unsurunun amacı, hak arayışına giren herkesi, yargılama işlemlerinin uzamasına karşı korumak ve kişinin uzun yargılama süreçlerinden etkilenmesini önlemektir. Ayrıca en önemli nokta, yapılan yargılamanın adil olması için, her şeyden önce makul sürede bitirilmesi gerekliliğidir. Çünkü geç tecelli etmiş adalet, adaletsizlik olarak kabul edilmektedir. 3) Ceza Genel Kurulu tarafından, sanığın aleyhine olan bozma kararına karşı diyecekleri sorulmadan verilecek beraat kararının bozulması durumunda, bu karara karşı direnilemeyeceği için bir anlamda sanık hakkında savunması alınmadan mahkûmiyet kararı verilebileceği ve buna bağlı olarak sanığın aleyhine bir durumun oluşacağı şeklindeki kaygınında yerleşik uygulamalar karşısında gerçeklerle bağdaşmayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Zira Ceza Genel Kurulu tarafından direnme kararının bozulması hâlinde Yerel Mahkeme tarafından bu bozma kararına uyulması zorunlu olsa dahi, bozma sonrası yargılamayı yapan Yerel Mahkeme tarafından uyulduğu için artık askıda olmayan ve aleyhe olduğu konusunda kuşku bulunmayan Ceza Genel Kurulunun ve hatta özel dairenin bozma kararlarına karşı, zorunlu olarak sanıktan diyecekleri sorularak sonuca etkili bir beyanda bulunması ya da yeni delil ibraz etmesi hâlinde değişen delil durumuna göre delillerin serbestçe takdiri ilkesinden hareketle yeni bir karar verilebileceğinden hiçbir şekilde savunma alınmadan beraat kararı verilmesinden ötürü hak kaybının yaşanması söz konusu olmayacaktır. Ceza Genel kurulu tarafından verilen bozma kararına delil durumunda değişiklik olmaması hâlinde uyma zorunluluğunun bulunmasına karşın bozma kararından sonra ileri sürülen iddiaların ya da ibraz edilen delillerin mahkûmiyet hükmünü etkilemesi durumunda yeni bir değerlendirme yapılarak değişen delil durumuna göre yeni bir karar verilebileceği hususunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Hükmün kesinleşmesinden sonra dahi ibraz edilen delillerin maddi gerçeği etkilemesi durumunda yargılamanın yenilenmesi müesseseni ihdas ederek sunulan yeni delillerin değerlendirilmesini zorunlu kılan kanun koyucunun, yürüyen davada ibraz edilen delili dikkate almaması asla düşünülemez. Hatta Ceza Genel Kurulu tarafından verilen bozma kararından sonra savunmada ileri sürülen hususlar daha önce ileri sürülmemiş ise yeniden yapılan değerlendirme sonucunda verilen hüküm yeni hüküm sayılacak ve bu aşamadan sonra temyiz incelemesi özel daire tarafından yapılıp uyuşmazlığın devam etmesi durumunda diğer koşullarında gerçekleşmesi halinde son karar ceza genel kurulu taraından verilecektir. 4) Sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılması, 1412 sayılı CMUK'nın 309. maddesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 290. maddesindeki düzenlemeler ile önlenirken, belli koşulların gerçekleşmesi durumunda beraat kararının önündeki engeller 1412 sayılı CMUK’nın 223/ son maddesi ile 5271 sayılı CMK'nun 193 maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenlemeler ile kaldırılırken; davaların makul süre içerisinde bitirilmesi Anayasanın 141/4 maddesi ile A.İ.H.S 6. maddesi ile güvence altına alınırken, somut olayımızda olduğu gibi uyulmaması nedeniyle Yerel Mahkemece verilen direnme kararına hiçbir etkisi olmayan bozma kararına karşı, sırf sanığın diyeceklerinin sorulmadığından bahisle sanığın en lehine olan bir kararın hiçbir şekilde incelenmeksizin bozulmasının, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’ın 223/son, 309, 326/2 ve sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290, 307/2 maddeleri ile Anayasanın 141/4, A.İ.H.S. 6. maddelerinin düzenleniş amacına ve bu hususta yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlara (Örnek C.G.K 2014/112 K...) aykırı olacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. 5) Yazılı metinlerin yorumlanmasında; pozitif temeli bulunmadığı için uygulayıcılar açısından bağlayıcı yanı olmayan ancak Prof. Dr. Kemal GÖZLER’in deyimiyle eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Ancak bu şekilde önceden bilinen ve olay sırasında değişmeyecek olan kurallar sayesinde hukuki güvenlik sağlanarak, keyfiliğin önüne geçilmiş olur. Herkes için aynı olması gereken yorum ilkelerine uyulmaksızın yapılacak yorumlarda; kişisel iradeler ön plana çıkacağından; maddi gerçeğe ulaşmayı ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin amacından uzaklaşılarak davaların makul süre içerisinde bitirilememesi tehlikesi ortaya çıkacaktır. Keyfiliği önleyebilmek ve maddi gerçeğe ulaşabilmek için yorum ilkeleri arasında yer alan istisnalar dar, kurallar geniş yorumlanmalıdır kuralına uyulması gerekmektedir. Bir taraftan davaların makul süre içerisinde bitirilmesini hedefleyen kanun koyucunun, sırf adaletin sağlanabilmesi ve savunma hakkının kısıtlanmaması için genel kuraldan ayrılarak, sadece ilk hükümden daha fazla ceza verilmesi halinde sanıkların dinlenmesini zorunlu kılarken, diğer taraftan bozma kararına uymayarak sanığın lehine beraat kararı veren Yerel Mahkemenin direnme kararının, sırf askıda olan özel dairenin bozma kararına karşı sanığın diyeceklerinin sorulmadığından bahisle bozulması suretiyle sanığın uzun süre ceza tehdidi altında bırakılmasına seyirci kalması elbetteki beklenemez. Mevcut normlar arasında sanığın en lehine olan beraat kararında direnen Yerel Mahkemenin uyulmadığı için askıda olan bozma kararına karşı sanığın dinlenmesinin zorunlu olacağına dair bir sonuca ulaşmayı haklı gösterecek yasaklayıcı bir düzenlemenin mevcut olmamasına karşın, yorum ilkelerine aykırı davranılarak içtihat yoluyla kanuni dayanağı olmayan üstelikte sanık lehine olduğu varsayımından hareket edilerek gerçekte sanık aleyhine sonuç doğuran istisna bir hükmün doğmasına yol açılmıştır. 6) Sayın çoğunluğun görüşüne iştirak etmemekle birlikte, aleyhe bozmaya karşı sanıktan diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilmesinin tek sakıncasının kanaatimizce sanığın aleyhe olan bozma ilamından sonra suçunu ikrar etme ya da mahkûmiyeti gerektirecek şekilde beyanda bulunma ihtimali olarak kabul edilse dahi, Yüksek Ceza Genel Kurulunun içtihatlarında böyle bir gerekçeye yer verilmediği gibi ayrıca böyle bir kabulde derhal beraat kararı verilmesi gereken hâller dışındaki bütün beraat kararların da, zamanaşımı süresinin sonuna kadar böyle bir ihtimal düşünülerek davaların sürüncümede bırakılması gerekir ki, çağdaş hiçbir hukuk sisteminin böyle bir kabule izin vermesi beklenemez. Aksine düşüncede, çoğu davada hükümlerin kesinleştirilmesi hemen hemen imkansız hale gelecektir. Zira gerek beraat gerek mahkumiyet kararlarında zaman aşımı süresinin sonuna kadar hükmü etkileyen delillerin ibraz edilme ihtimali teorik olarak mümkün olacaktır. Zaten ideal hedefi maddi gerçeğe ulaşmak olan ceza muhakemesinin her zaman yüzde yüz maddi gerçeğe ulaşması da mümkün değildir. Bunu düşünen kanun koyucu, olağan üstü yasa yollarını ihdas ederek, kusurlu olarak belirlenen maddi gerçeğe istinaden tesis edilen ve kesinleşen hükümleri belli koşullarda düzeltme olanağını tanımıştır. Son aşamaya kadar maddi gerçeği etkileyen beyanda bulunmayan sanığın, aleyhe bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulması hâlinde kendi aleyhine beyanda bulunma ihtimali milyonda bir bile değildir. Bir tarafta sadece ve sadece direnmeye konu davalarda gerçekleşmesi milyonda bir ihtimal için beklenmesi, diğer tarafta sanığın uzun yıllar boşu boşuna ceza tehdidi altında bırakılması seçeneklerinden birisinin tercih edilmesi durumunda elbetteki sadece ilk derece mahkemesi ile temyiz mahkemesinin farklı düşündüğü davalarda üstelikte gerçekleşmesi milyonda birin altında olan ihtimalin görmezlikten gelineceğinin tercih edileceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Zaten kanun koyucu CMK”nın 193/2, 207 ve 290, Anayasanın 141/4 ve A.İ.H.S 6. maddelerindeki düzenlemeler ile davaların makul süre içerisinde bitirilmesi yönünde tercih kullandığını çok net bir şekilde ifade etmiştir. Sonuç itibariyle; Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun somut olayımızdaki görüşünü destekleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2016/229 K-361 K-364 K-365 K-369 K sayılı ilamlarının maddi gerçeğe ulaşmayı en ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin temel ilkelerine, hukuk devletinin olmazsa olmazını teşkil eden kanunların anası konumundaki Anayasaya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve CMK’nın 290. maddesiyle ilgili yıllardır tereddütsüzce uygulandığı için yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlara (C.G.K. 2014/ 112 K) aykırı olacağı düşüncesiyle beraat kararından önce sanığın mutlaka bozma kararına karşı diyeceklerinin sorulması gerektiğine dair görüşe yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir" düşünceleriyle karşı oy kullanmıştır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Adana Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi ise 17.12.2020 tarih ve 2564-1836 sayılı direnme kararına konu hükmünün, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 26.04.2022 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2020/410 E., 2021/405 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
maddeleri ile sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 193/2, 290 ve 307 maddelerinin, Anayasanın 141/4 ve AİHS'nin 6.
Ceza Genel Kurulu         2020/410 E.  ,  2021/405 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : (Kapatılan) 15. Ceza Dairesi Dolandırıcılık ve özel belgede sahtecilik suçlarından açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanık ...'in beraatine ilişkin ... Anadolu 4. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 12.11.2015 tarihli ve 251-622 sayılı hükümlerin katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 15. Ceza Dairesince 10.04.2017 tarih ve 15123-8900 sayı ile; "…Sanığın iddia olunan eylemini kamu kurumu olan İcra Müdürlüğünü aracı kılarak gerçekleştirdiğinin iddia olunması karşısında, bu eylemin, 5237 sayılı TCK'nın 158/1-d maddesinde düzenlenen kamu kurumunun araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağına ilişkin delillerin takdir ve değerlendirmesinin üst dereceli Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yargılamaya devamla yazılı şekilde sanığın mahkûmiyetine hükmolunması," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. ... Anadolu 4. Asliye Ceza Mahkemesince 09.05.2017 tarih ve 223-346 sayı ile verilen görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği ... Anadolu 12. Ağır Ceza Mahkemesince 23.11.2017 tarih ve 202-385 sayı ile sanığın atılı suçlardan beraatine ilişkin verilen hükümlerin katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 15. Ceza Dairesince 04.02.2019 tarih ve 2578-324 sayı ile; "...Avukat olan sanığın, katılandan başka amaçla aldığı imzalı belgenin üst kısmını taşınmaz satış sözleşmesi şeklinde tanzim edip sahte olarak oluşturduktan sonra icra takibine koyarak tahsil etmeye çalışmak suretiyle özel belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarını işlediğinin iddia olunduğu olayda, bilirkişi raporu ile sonrasında alınan Adli Tıp Kurumu raporu ve dosya kapsamına göre, suça konu belgenin sahte olarak düzenlendiğinin kesin olarak belirlendiği ve bu belgenin de sanık tarafından icra takibine konulduğu dikkate alınarak, sanığa atılı suçların sabit olduğu anlaşılmakla, sanığın, 5237 sayılı TCK'nın 158/1-d, 35, 207/1. maddeleri gereğince mahkûmiyeti yerine yazılı şekilde beraat hükmü verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. ... Anadolu 12. Ağır Ceza Mahkemesi ise 11.06.2019 tarih ve 122-299 sayı ile; "...Avukat olan sanığın, katılandan başka amaçla aldığı imzalı belgenin üst kısmını taşınmaz satış sözleşmesi şeklinde tanzim edip sahte olarak oluşturduğunun somut ve kesin delillerle sabit olmadığı, suça konu belgenin kim tarafından sahte olarak düzenlendiğinin kesin olarak belirlenmesinden söz edilemeyeceği, 05.05.2006 yılından beri katılanın belgeden haberdar olduğu, bu belgeye dayanılarak yargılaması yapılan alacak davası sürecinde katılanın bu yönde bir şikâyette bulunmaması gözetildiğinde, tanık beyanı ile de doğrulanan savunmada ileri sürüldüğü üzere, bilirkişi raporu ile form belge olmayan kâğıdın kenarı kesilmiş ve yazının imza atıldıktan sonra yazılmış olması sabit ise de belgenin müşteki tarafından da bu şekilde oluşturulmuş olmasının muhtemel olduğu, belgenin hazırlanış yönteminin genel kabule aykırı olmasının sahtecilik olarak kabul edilemeyeceği ve savunmanın aksine sanık tarafından oluşturulduğunu kesin olarak göstermeyeceği, bu itibarla müştekinin imzaladığı başka bir belgenin dönüştürüldüğü ve bu eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiği şüpheye yer vermeyecek biçimde belirlenemediği veya katılanın kabul ettiği başka bir amaçla düzenlenecek sözleşme için attığı imzasını, açığa atılmış imzanın sözleşmeye aykırı oluşturulduğuna dair yazılı başkaca bir belge ile belirlenemediği," şeklindeki gerekçe ile direnerek ilk hükümlerde olduğu gibi sanığın beraatine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 03.07.2020 tarihli ve 80954 sayılı "Bozma" istekli tebliğnamesiyle dosya 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesi ile değişik CMK'nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 15. Ceza Dairesince 22.10.2020 tarih ve 7201-10600 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı nitelikli dolandırıcılık ve özel belgede sahtecilik suçlarının sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; aleyhe olan bozma kararına karşı sanığın beyanı alınmadan direnme kararı verilip verilemeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. ... Anadolu 12. Ağır Ceza Mahkemesince, bozma sonrası yapılan yargılamada, sanığa tebliğe çıkartılan duruşma gün ve saatini bildirir davetiyenin 25.03.2019 tarihinde tebliğ edildiği, sanığın duruşmaya gelmediği ve sanığın yokluğunda yargılamaya devam edilerek sanıktan aleyhe olan bozma kararına karşı diyecekleri sorulmadan, önceki hükümlerde direnilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 326/2. maddesine göre, hükmün aleyhe bozulması hâlinde davaya yeniden bakacak mahkemece, sanıktan bozmaya karşı diyeceğinin sorulması zorunlu olup müdafinin dinlenilmesi ile yetinilemez. Aynı kurala 5271 sayılı CMK'nın 307/2. maddesinde de yer verilmiştir. Anılan bu kanun hükümleri uyarınca sanığa, bozmada belirtilen ve aleyhinde sonuç doğurabilecek olan hususlarda beyanda bulunma, kendisini savunma ve bu konudaki delillerini sunma imkânı tanınmalıdır. Bu düzenleme, savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesine dayandığından, uyulmasında zorunluluk bulunan emredici kurallardandır. Bu zorunluluk beraat hükmünde direnilmesi hâlinde de geçerlidir. Zira Ceza Genel Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda Özel Dairenin aleyhe bozması isabetli bulunup Yerel Mahkeme hükmünün bozulması mümkündür. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 326/3. maddesine göre ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Bu durumda sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyeceği sorulmadan beraat hükmünde direnilebileceğinin kabulü savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. Savunma hakkı, sanığın en önemli hakkı olup bu hakkın sınırlanması 1412 sayılı CMUK'nın 308/8. maddesi uyarınca mutlak bozma nedenidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamaları da ısrar edilen önceki hüküm beraat dahi olsa sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündedir. Bu açıklamalar ışığında ön soruna ilişkin olarak yapılan değerlendirmede; Sanık ... hakkında basit dolandırıcılık ve özel belgede sahtecilik suçlarından TCK'nın 157/1 ve 207/1. maddeleri uyarınca Yerel Mahkemece verilen beraat hükümlerinin Özel Daire tarafından sanığın dolandırıcılık eyleminin TCK'nın 158. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde düzenlenen nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturduğundan bahisle bozulması üzerine Yerel Mahkemece verilen görevsizlik kararı ile dosyanın gönderildiği ... Anadolu 12. Ağır Ceza Mahkemesince sanık hakkında atılı suçlardan verilen beraat hükümlerinin Özel Dairece sanığın mahkûmiyetine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulduğu, aleyhe olan bozmaya karşı savunma alınmadan yargılamaya devam edilerek sanığın beraatine karar verildiği olayda, Özel Daire bozma nedeninin sanığın aleyhine olduğu gözetilmeden bozmadan sonra yapılan yargılama sırasında aleyhe olan bozma kararına karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam olunarak hüküm kurulması, 5271 sayılı CMK'nın 307. maddesinin ikinci fıkrasına aykırıdır. Bu itibarla, Yerel Mahkemece verilen direnme kararına konu hükümlerin, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir. Ulaşılan sonuç karşısında, diğer uyuşmazlık konusu değerlendirilmemiştir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun, yerel mahkemece verilen beraat kararının bozulmasından sonra bozma kararına karşı sanığın diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündeki kararına aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir. Sanık hakkında yerel mahkemece verilen beraat kararının aleyhe bozulmasından sonra, bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan, direnme kararı verilip verilemeyeceği hususunda Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle çağdaş hukuk sistemlerinin olmazsa olmazı olan ceza muhakemesi hukukunun amacı ve önemi açıklanarak; 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibarıyla halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nın 223/son, 309 ve 326. maddeleri ile sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 193/2, 290 ve 307 maddelerinin, Anayasanın 141/4 ve AİHS'nin 6. maddesindeki adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından birisi olan davaların makul süre içerisinde bitirilmesi ilkesi ile irtibatlandırılması suretiyle sanığın en lehine olan kararın (Beraat) verilmesi hâlinde dahi sırf bozmaya karşı diyecekleri sorulmadığından bahisle hükmün bozulmasının yasal bir dayanığının bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Ceza usulü, ya da günümüzün deyimi ile ceza muhakemesi hukuku, kişi için öylesine önemlidir ki dünyada ceza usulü kadar hiçbir şey insanları ilgilendirmez. Hatta ceza usulü kusurlu bulunan bir toplumda huzurdan söz edilemez. Ceza kanunlarına karşı gelmemek insanların elinde olan bir şey olmasına karşın, kimsenin haksız yere takibata uğramayacağından söz etmek olası değildir. Bu hukuk dalının özgürlükler için ne denli önem arz ettiğini...i'nin şu sözleri en güzel şekilde açıklamaktadır; 'Ceza kanunu suçluların, usul kanunu, suçluluğu sabit oluncaya kadar masumların teminatıdır.' Ceza muhakemesinin amacı yukarıda açıklandığı üzere maddi gerçeğin araştırılıp bulunmasıdır. Ancak bu yapılırken insanlık onuru, hukukun ve ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri daima göz önünde bulundurulacaktır. Maddi gerçek, her ne pahasına olursa olsun, insan hakları ihlallerine yol açmadan araştırılıp bulunmalı, ... gerçekleştirilmeli ve hukuki barış sağlanmalıdır. Ceza muhakemesi hukukunun amacı bu şekilde açıklandıktan sonra; şimdi konumuzu ilgilendiren ilgili hukuki düzenlemeleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür. Temyiz üzerine verilen bozma kararı sonrasında mahkemece yapılacak işlemleri düzenleyen 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibarıyla halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nın 326. maddesinin 2. fıkrasında; sanık ya da müdahil ve vekillerine davetiye tebliğ olunamaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları tespit edilmemiş olsa dahi yargılamaya devam edilerek davanın gıyapta bitirilebileceği, ancak 'sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerektiği' belirtilmiştir. Yani kural, davetiyeye rağmen duruşmaya katılma olmasa da yargılamaya devamla karar verilebileceği, istisnası ise, verilecek ceza bozma konusu olan cezadan daha ağır ise sanığın mutlaka dinlenilmesi zorunluluğudur. Sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 307. maddesinin ikinci fıkrasında; aynı hükme yer verilmiş, sanığın dinlenmesi zorunluluğu tıpkı 1412 sayılı CMUK'nın 326/2 maddesinde olduğu gibi verilecek cezanın bozmaya konu cezadan fazla olması hâline hasredilmiştir. 1412 sayılı CMUK'nın, 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 309. maddesi; 'Maznunun lehine olan hukuki kaidelere muhalefet, maznunun aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet Müddeiumumîliğine bir hak vermez', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 290. maddesi de; 'Sanığın yararına olan hukuk kurallarına aykırılık sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet savcısına bir hak vermez' şeklinde hüküm altına alınmıştır. CMK'nın 290. maddesinin gerekçesinde ise; 'Cumhuriyet savcısı gerçeğin araştırılması amacına yönelik veya kamu yararına ilişkin olmayan, yalnızca sanık yararına kabul edilmiş hukuk kuralının uygulanmaması, eksik veya yanlış uygulanmış olması nedeniyle hükmün sanık aleyhine bozulması için temyiz yoluna başvuramaz' denilmiştir. Bu düzenlemeler uyarınca Cumhuriyet savcısı, amacı yalnızca sanığın hak ve menfaatlerini korumak olan bir hukuk kuralının ihlal edilmiş bulunması durumunda sanığın lehine olan bu ihlali ileri sürerek, temyiz kanun yoluna müracaat edip hükmün sanık aleyhine bozulmasını isteyemeyecektir. Her iki hüküm de sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılmasını önlemek amacıyla kabul edilmiş olup, maddedeki 'sanık yararına' sözcüğünün; 'sadece sanık yararına konulmuş olan' örneğin; sanığa ek savunma hakkı verilmemesi, önceden kendisine tebliğ olunan iddianamenin sorgudan önce okunmaması gibi, 'hukuki kaideler' ibaresinin 'usul hükümleri' olarak anlaşılması gerektiği öğreti ve uygulamada kabul edilmektedir. Sadece sanık yararına değil, aynı zamanda kamu düzenine veya yargılamanın işleyişine ilişkin usul kurallarının ihlali hâlinde bu hüküm uygulanmayacaktır. Yalnız sanık yararına kabul edilmiş usul kurallarına aykırılık hâlinde sanık aleyhine bir netice meydana gelmişse Cumhuriyet savcısının hükmü sanık lehine temyiz etmesinin önünde ise herhangi bir hukuki engel bulunmamaktadır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 25.09.2007 gün ve 189-188 ile; 06.11.2007 gün ve 212-229 sayılı kararlarında; 'Ceza muhakemesinin temel amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına doğrudan veya dolaylı olarak hizmet eden, yargılamanın diğer süjelerinin hukukunu ilgilendiren ve ceza yargılamasının sair temel ilkeleriyle irtibatlı olan usul kuralları, maddede tanımlanan 'salt sanık yararına vazedilmiş kurallar' kapsamında sayılmamaktadır' sonucuna ulaşılmıştır. 5271 sayılı CMK'nın 193. maddesinin ikinci fıkrasında; 'Sanık hakkında, toplanan delillere göre mahkûmiyet dışında bir karar verilmesi gerektiği kanısına varılırsa sorgusu yapılmamış olsa da dava yokluğunda bitirilebilir' hükmüne benzer bir şekilde 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi delaletiyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nın 223/son maddesinde yer verilmiştir. Anayasanın 141. maddesinin son fıkrasında; 'Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir' hükmüne yer verilmiştir. Aşağıda örnek olarak gösterilen içtihatlarda açıklandığı üzere; 1412 sayılı CMUK'nın 309. maddesi ile buna karşılık olarak düzenlenen 5271 sayılı CMK'nın 290. maddesi uyarınca sanık yararına hukuk kuralına aykırılığın, sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet savcısına hak verdirmeyeceği hususunda teoride ve uygulamada herhangi bir duraksama yaşanmamış (Örnek CGK. 2014/112 K), ancak yerel mahkemece beraat kararına direnilse dahi Yargıtay bozma ilamına karşı sanıkların diyeceklerinin sorulmaması istikrarlı bir şekilde bozma nedeni olarak kabul edilirken yasal dayanağın doyurucu bir gerekçeyle açıklanmadığı gibi kanaatimizce gerçekçi olmayan gerekçelere yer verilmesine karşın yıllar öncesine dayanan ve zaman içerisinde istikrar kazanan içtihatlar yerleşik uygulamaya dönüşmüştür (2016/361 K). YCGK'nın 2014/112 K sayılı ilamında; Hakkında kamu davası açılan kişilerle, yargılama yapılıp hüküm kurulan faillerin aynı olup olmadığının belirlenmesi açısından önem arzeden nüfus ve sabıka kayıtlarının getirtilip duruşmada okunması ile mahkemenin kanuna ve usulüne uygun olarak teşekkül edip etmediği ve yargılama usulüne uyulup uyulmadığının ispatını sağlayan duruşma tutanağının bütün sayfalarının zabıt kâtibi tarafından imzalanmasına ilişkin kurallar, 'sırf sanık yararına vazedilmiş usul kuralları' olmamakla birlikte yargılanıp haklarında hüküm kurulan kişilerin, hakkında kamu davası açılan kişilerle aynı kişiler olmadıkları yönünde bir iddianın olmaması, duruşmanın kanuna ve usulüne uygun olarak oluşturulmamış bir heyet tarafından gerçekleştirildiği ya da tutanakların gerçeğe aykırı veya sahte olarak düzenlendiğine ilişkin herhangi bir itirazın bulunulmaması ve hükmün şikâyetten vazgeçme nedeniyle düşme olması hususları göz önüne alındığında, bu kuralların ihlali hâlinde Cumhuriyet savcısının CMK'nın 290. maddesi kapsamında hükmü temyize hakkı bulunmadığının kabulü gerekmektedir. YCGK'nın 2016/361 K sayılı ilamı; Bu zorunluluk beraat hükmünde direnilmesi hâlinde de geçerlidir. Zira Ceza Genel Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda Özel Dairenin aleyhe bozması isabetli bulunup yerel mahkeme hükmünün bozulması mümkündür. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/3. maddesine göre ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Bu durumda sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyeceği sorulmadan beraat hükmünde direnilebileceğinin kabulü savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. Savunma hakkı sanığın en önemli hakkı olup bu hakkın sınırlanması 1412 sayılı CMUK'nın 308/8. maddesi uyarınca mutlak bozma nedenidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamaları da ısrar edilen önceki hüküm beraat dahi olsa sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündedir. CGK'nın 2016/229 K-364 K-365 K-369 K sayılı ilamları da aynı doğrultudadır. Ceza Genel Kurulunun yukarıda özetlenen 2016/361 K sayılı içtihadı ile uzun yıllar öncesine dayanan bu doğrultudaki içtihatlarındaki çelişkileri şu şekilde özetlemek mümkündür. 1-) Gerek 1412 sayılı CMUK'nın 326, gerekse 5271 sayılı CMK'nın 307. maddelerinin ikinci fıkralarının ikinci cümlelerindeki; 'sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerektiği' şeklindeki istisnai düzenlemenin; sanığın bozma sonrası dinlenme zorunluluğunu sadece daha fazla ceza verilmesi hâline hasretmesine karşın, uzun yıllara yansıyan içtihatların, dinlenme zorunluluğunu bozma kararının aleyhe olması hâline hasrederek bütün çağdaş anayasalarda temel bulan 'kanun koyucu abesle iştigal etmez' kuralına aykırı davranılmıştır. Zira kanun koyucu tarafından dinlenme zorunluluğunun rahatlıkla bozma ilamının sanık aleyhine olması durumuna hasredilme imkânı varken, böyle yapılmayıp önceki cezadan daha fazla ceza verilmesi durumuna hasredilerek bozmaya konu hükümden daha ağır cezanın tayininde; uyulmadığı için askıda olan bozma ilamının değil mahkeme tarafından verilen cezanın esas alınması gerektiği çok net bir şekilde ifade edilmiştir. Zira önceki cezadan daha ağır cezaya ancak yerel mahkeme tarafından hükmedilebileceği, temyiz incelemesi sırasında yerel mahkemece verilen hükmü denetleyen özel dairenin ceza vermesinin söz konusu olamayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. 2-) Bir taraftan sanığın bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulmadığından bahisle savunma hakkının güvence altına alındığı belirtilirken, diğer taraftan en lehe karar olduğu konusunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksama bulunmayan beraat kararı bozularak kanaatimizce çelişkiye düşüldüğü gibi sanığın çok uzun yıllar tekrar ceza tehdidi altında kalmasına sebebiyet verilmesi suretiyle Anayasanın 141. maddesinin son fıkrası ile AİHS'nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından birisi olan yargılamanın makul süre içerisinde bitirilmesi ilkesine aykırı davranılmıştır. Zira, adil yargılanma hakkı, dokunulmaz ve vazgeçilmez bir hak olarak, yargılamanın insan haklarına ve demokratik kurallara en uygun şekilde yapılmasının ve bunun sonucu olarak da insan hakları ve özgürlüklerin güvence altına alınmasının garantisidir. Makul bir sürede yargılanma unsurunun amacı, hak arayışına giren herkesi, yargılama işlemlerinin uzamasına karşı korumak ve kişinin uzun yargılama süreçlerinden etkilenmesini önlemektir. Ayrıca en önemli nokta, yapılan yargılamanın adil olması için, her şeyden önce makul sürede bitirilmesi gerekliliğidir. Çünkü geç tecelli etmiş ..., adaletsizlik olarak kabul edilmektedir. 3-) Ceza Genel Kurulu tarafından, sanığın aleyhine olan bozma kararına karşı diyecekleri sorulmadan verilecek beraat kararının bozulması durumunda, bu karara karşı direnilemeyeceği için bir anlamda sanık hakkında savunması alınmadan mahkûmiyet kararı verilebileceği ve buna bağlı olarak sanığın aleyhine bir durumun oluşacağı şeklindeki kaygınında yerleşik uygulamalar karşısında gerçeklerle bağdaşmayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Zira Ceza Genel Kurulu tarafından direnme kararının bozulması hâlinde yerel mahkeme tarafından bu bozma kararına uyulması zorunlu olsa dahi, bozma sonrası yargılamayı yapan yerel mahkeme tarafından uyulması zorunlu olduğu için artık askıda olmayan ve aleyhe olduğu konusunda kuşku bulunmayan Ceza Genel Kurulunun ve hatta özel dairenin bozma kararlarına karşı, zorunlu olarak sanıktan diyecekleri sorularak sonuca etkili bir beyanda bulunması ya da yeni delil ibraz etmesi hâlinde değişen delil durumuna göre delillerin serbestçe takdiri ilkesinden hareketle yeni bir karar verilebileceğinden hiçbir şekilde savunma alınmadan beraat kararının incelenerek bozulmasından ötürü hak kaybının yaşanması söz konusu olmayacaktır. Ceza Genel kurulu tarafından verilen bozma kararına delil durumunda değişiklik olmaması hâlinde uyma zorunluluğunun bulunmasına karşın bozma kararından sonra ileri sürülen iddiaların ya da ibraz edilen delillerin mahkûmiyet hükmünü etkilemesi durumunda yeni bir değerlendirme yapılarak değişen delil durumuna göre yeni bir karar verilebileceği hususunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Hükmün kesinleşmesinden sonra dahi ibraz edilen delillerin maddi gerçeği etkilemesi durumunda yargılamanın yenilenmesi müessesesini ihdas ederek sunulan yeni delillerin değerlendirilmesine imkân tanıyan kanun koyucunun, sırf Ceza Genel Kurulu tarafından bozma kararı verildi diye yürüyen davada ibraz edilen yeni delilin dikkate almamasına izin vermesi asla düşünülemez. Hatta Ceza Genel Kurulu tarafından verilen bozma kararından sonra savunmada ileri sürülen hususlar daha önce ileri sürülmemiş ise yeniden yapılan değerlendirme sonucunda verilen hüküm yeni hüküm sayılacak ve bu aşamadan sonra temyiz incelemesi Özel Daire tarafından yapılıp, uyuşmazlığın devam etmesi durumunda diğer koşulların da gerçekleşmesi hâlinde son karar Ceza Genel Kurulu tarafından verilecektir. Kaldı ki! Ceza Genel Kurulu tarafından mevcut delil durumuna göre mahkûmiyet kararının verilebileceği kanaatine ulaşılması hâlinde; sanığın aleyhe bozmaya karşı savunması alınarak delillerin birlikte değerlendirilmesi suretiyle direnme kararının bu şekilde bozulmasına karar verilerek mevcut delil durumunu etkileyecek şekilde sanığın beyanda bulunması hâlinde bu beyan ile birlikte dosyadaki deliller kül hâlinde birlikte değerlendirilerek mahkûmiyet ya da beraat kararı verilmesi mümkün olabilecektir. Böyle bir bozma kararında ihsas-ı reyden söz edilmesi de asla mümkün olmayacaktır. Zira böyle kabulde, gerek Özel Dairelerin, gerekse Ceza Genel Kurulunun eksik kovuşturma nedeniyle verdiği her bozma kararı ihsas-ı rey olacağından ya davaların çıkmaza girmesi ya da eksik kovuşturma nedeniyle hiçbir zaman hükümlerin bozulamaması kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. 4-) Sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılması, 1412 sayılı CMUK'nın 309. maddesi ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 290. maddesindeki düzenlemeler ile önlenirken, belli koşulların gerçekleşmesi durumunda beraat kararının önündeki engeller 1412 sayılı CMUK'nın 223/ son maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 193. maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenlemeler ile kaldırılırken; davaların makul süre içerisinde bitirilmesi Anayasanın 141/4. maddesi ile AİHS'nin 6. maddesi ile güvence altına alınırken, somut olayımızda olduğu gibi uyulmaması nedeniyle yerel mahkemece verilen direnme kararına hiçbir etkisi olmayan bozma kararına karşı, sırf sanığın diyeceklerinin sorulmadığından bahisle sanığın en lehine olan bir kararın hiçbir şekilde incelenmeksizin bozulmasının, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nın 223/son, 309 ve 326/2 ve sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 193/2, 290 ve 307/2. maddeleri ile Anayasanın 141/4, AİHS'nin 6. maddelerinin düzenleniş amacına ve bu hususta yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlara (Örnek CGK 2014/112 K...) aykırı olacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. 5-) Yazılı metinlerin yorumlanmasında; pozitif temeli bulunmadığı için uygulayıcılar açısından bağlayıcı yanı olmayan ancak Prof. Dr. ... Gözler'in deyimiyle eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Ancak bu şekilde önceden bilinen ve olay sırasında değişmeyecek olan kurallar sayesinde hukuki güvenlik sağlanarak, keyfiliğin önüne geçilmiş olur. Herkes için aynı olması gereken yorum ilkelerine uyulmaksızın yapılacak yorumlarda; kişisel iradeler ön plana çıkacağından; maddi gerçeğe ulaşmayı ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin amacından uzaklaşılarak davaların makul süre içerisinde bitirilememesi tehlikesi ortaya çıkacaktır. Keyfiliği önleyebilmek ve maddi gerçeğe ulaşabilmek için yorum ilkeleri arasında yer alan istisnalar dar, kurallar geniş yorumlanmalıdır kuralına uyulması gerekmektedir. Bir taraftan davaların makul süre içerisinde bitirilmesini hedefleyen kanun koyucunun, sırf adaletin sağlanabilmesi ve savunma hakkının kısıtlanmaması için genel kuraldan ayrılarak, sadece ilk hükümden daha fazla ceza verilmesi hâlinde sanıkların dinlenmesini zorunlu kılarken, diğer taraftan bozma kararına uymayarak sanığın lehine beraat kararı veren yerel mahkemenin direnme kararının, sırf askıda olan Özel Dairenin bozma kararına karşı sanığın diyeceklerinin sorulmadığından bahisle bozulması suretiyle sanığın uzun süre ceza tehdidi altında bırakılmasına seyirci kalması elbette ki beklenemez. Mevcut normlar arasında sanığın en lehine olan beraat kararında direnen yerel mahkemenin uyulmadığı için askıda olan bozma kararına karşı sanığın dinlenmesinin zorunlu olacağına dair bir sonuca ulaşmayı haklı gösterecek yasaklayıcı bir düzenlemenin mevcut olmamasına karşın, yorum ilkelerine aykırı davranılarak içtihat yoluyla kanuni dayanağı olmayan üstelik de sanık lehine olduğu varsayımından hareket edilerek gerçekte sanık aleyhine sonuç doğuran istisna bir hükmün doğmasına yol açılmıştır. 6-) Sanığın aleyhe olan bozma ilamından sonra suçunu ikrar etme ya da mahkûmiyeti gerektirecek şekilde beyanda bulunma ihtimali sayın çoğunluğun görüşünü destekleyen tek hukuki gerekçe olarak gösterilebilir ise de, Yüksek Ceza Genel Kurulunun içtihatlarında böyle bir gerekçeye yer verilmediği gibi, ayrıca böyle bir kabulde derhal beraat kararı verilmesi gereken haller dışındaki bütün beraat kararların da, zaman aşımı süresinin sonuna kadar böyle bir ihtimal düşünülerek davaların sürüncemede bırakılması gerekir ki, çağdaş hiçbir hukuk sisteminin böyle bir kabule izin vermesi beklenemez. Aksine düşüncede, çoğu davada hükümlerin kesinleştirilmesi hemen hemen imkânsız hâle gelecektir. Zira gerek beraat gerek mahkûmiyet kararlarında zaman aşımı süresinin sonuna kadar hükmü etkileyen delillerin ibraz edilme ihtimali teorik olarak mümkün olacaktır. Zaten ideal hedefi maddi gerçeğe ulaşmak olan ceza muhakemesinin her zaman yüzde yüz maddi gerçeğe ulaşması da mümkün değildir. Bunu düşünen kanun koyucu, olağan üstü yasa yollarını ihdas ederek, kusurlu olarak belirlenen maddi gerçeğe istinaden tesis edilen ve kesinleşen hükümleri belli koşullarda düzeltme olanağını tanımıştır. Son aşamaya kadar maddi gerçeği etkileyen beyanda bulunmayan sanığın, aleyhe bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulması hâlinde kendi aleyhine beyanda bulunma ihtimali milyonda bir bile değildir. Bir tarafta sadece ve sadece direnmeye konu davalarda gerçekleşmesi milyonda bir ihtimal için beklenmesi, diğer tarafta sanığın uzun yıllar boşu boşuna ceza tehdidi altında bırakılması seçeneklerinden birisinin tercih edilmesi durumunda elbette ki sadece ilk derece mahkemesi ile temyiz mahkemesinin farklı düşündüğü davalarda üstelikte gerçekleşmesi milyonda birin altında olan ihtimalin görmezlikten gelineceğinin tercih edileceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Zaten kanun koyucu CMKnın 193/2, 207 ve 290, Anayasanın 141/4 ve AİHS'nin 6. maddelerindeki düzenlemeler ile davaların makul süre içerisinde bitirilmesi yönünde tercih kullandığını çok net bir şekilde ifade etmiştir. Kaldı ki! Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu, bozmadan sonra sanığa diyecekleri sorulmadan verilen direnme kararlarını bozarken, savunma hakkının kısıtlanmasını gerekçe olarak gösterilmiştir. Şayet bozmaya karşı beyanda bulunurken sanığın kendi aleyhine beyanda bulunma ya da delil ibraz etme ihtimali düşünülmüş olsaydı, o zaman savunma hakkının kısıtlanmasından söz edilmesi mümkün olamayacağından, eksik kovuşturmadan dolayı direnme kararlarının bozulması gerekirdi. Bir taraftan beraat kararının gerekçesine yönelik temyizi bulunmayan sanığın kısıtlanan savunması ile beraat kararı verilirken, savunma hakkının tam olarak kullanılması hâlinde beraat dışında sanığın daha lehine bir karar verilme ihtimalinin bulunmadığı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Sonuç itibarıyla; Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun somut olayımızdaki görüşünü destekleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2016/229 K-361 K-364 K-365 K-369 K. sayılı ilamlarının maddi gerçeğe ulaşmayı en ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin temel ilkelerine, hukuk devletinin olmazsa olmazını teşkil eden kanunların anası konumundaki Anayasaya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve CMK'nın 290. maddesiyle ilgili yıllardır tereddütsüzce uygulandığı için yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlara (CGK 2014/112 K) aykırı olacağı gibi bir taraftan savunma hakkının kısıtlandığı kabul edilirken diğer taraftan sanığın en lehine olan beraat kararının, sırf sanık lehine getirilen usuli kaideye sanık aleyhine olacak şekilde uyulmamasından dolayı bozulmasına hak verdirmeyeceğinin gözetilmediği gibi CMK'nın 307/2. maddesindeki düzenlemenin sanığın bozmadan sonra dinlenme zorunluluğunu verilecek cezanın bozmaya konu cezadan fazla olması hâline hasrettiği, somut olayımızda beraat kararı verildiği için bozmadan sonra sanığın dinlenmesinin zorunlu olmadığı düşüncesiyle beraat kararından önce sanığın mutlaka bozma kararına karşı diyeceklerinin sorulması gerektiğine dair görüşe yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir." düşüncesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer gerekçeler ile, Karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- ... Anadolu 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 11.06.2019 tarihli ve 122-299 sayılı direnme hükmünün, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 16.09.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2018/467 E., 2021/331 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
a olmazı olan ceza muhakemesi hukukunun amacı ve önemi açıklanarak; 5320 sayılı kanunun 8/1 maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibariyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/son, 309, 326, maddeleri ile sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290 ve 307 maddelerinin, Anayasanın 141/4 ve A.İ.H.S.
Ceza Genel Kurulu         2018/467 E.  ,  2021/331 K. "İçtihat Metni" Kararı veren Yargıtay Dairesi : 18. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sanık ...’ın imar kirliliğine neden olma suçundan beraatine ilişkin Beykoz 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 26.12.2013 tarihli ve 192-571 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince 04.11.2015 tarih ve 14736-10226 sayı ile; "1-Sanığın savunmasında suça konu binanın kendisine ait olduğunu, ancak 10 yıl kadar önce malvarlığını çocukları arasında paylaştırdığını, suça konu binayı da oğlu tanık Mummer Akyıldız'a verdiğini, onunda 2 yıl önce binayı tanık ...'a kiraladığını, imar kirliliğine neden olma suçuyla ilgisinin olmadığını beyan ettiği, tanıklar ... ve Muammer Akyıldız'ın da sanığı doğrulamaları karşısında tanıklar hakkında suç duyurusunda bulunularak dava açılması halinde, sözkonusu davaların birleştirilmesi ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, 2- Söz konusu yerin özel imar rejimine tabi yerlerden olup olmadığının araştırılması ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme ve yetersiz gerekçe ile mahkumiyetine karar verilmesi," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Beykoz 1. Asliye Ceza Mahkemesi ise 11.03.2016 tarih ve 846-203 sayı ile bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın beraatine karar vermiştir. Bu hükmün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 01.05.2016 tarihli ve 161520 sayılı "Bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 717-1713 sayı ile kararına direnilen Daireye gönderilmiş, 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesiyle değişik CMK'nın 307. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 26.09.2018 tarih ve 557-11842 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı imar kirliliğine neden olma suçunun sübutu bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle, aleyhe olan bozma kararına karşı sanığın beyanı alınmadan direnme kararı verilip verilemeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Yerel mahkemece, bozma sonrası yapılan yargılamada, Yargıtay bozma ilamı ve duruşma günü davetiyesinin sanığa tebliğ edildiği, sanığın tebliğe rağmen duruşmaya gelmemesi üzerine, aleyhine olan bozma kararına karşı diyecekleri sorulmadan müdafisinin beyanlarıyla yetinilerek önceki hükümde direnilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır. 1412 sayılı CMUK'un 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/2. maddesine göre, hükmün aleyhe bozulması hâlinde davaya yeniden bakacak mahkemece, sanıktan bozmaya karşı diyeceğinin sorulması zorunlu olup müdafinin dinlenilmesi ile de yetinilemez. Aynı kurala 5271 sayılı CMK'nın 307/2. maddesinde de yer verilmiş olup anılan bu kanun hükümleri uyarınca sanığa, bozmada belirtilen ve aleyhinde sonuç doğurabilecek olan hususlarda beyanda bulunma, kendisini savunma ve bu konudaki delillerini sunma imkânı tanınmalıdır. Bu düzenleme, savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesine dayandığından, uyulmasında zorunluluk bulunan emredici kurallardandır. Bu zorunluluk beraat hükmünde direnilmesi hâlinde de geçerlidir. Zira Ceza Genel Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda Özel Dairenin aleyhe bozması isabetli bulunup yerel mahkeme hükmünün bozulması mümkündür. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/3. maddesine göre ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Bu durumda sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyeceği sorulmadan beraat hükmünde direnilebileceğinin kabulü savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. Savunma hakkı sanığın en önemli hakkı olup bu hakkın sınırlanması 1412 sayılı CMUK'nın 308/8. maddesi uyarınca mutlak bozma nedenidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamaları da ısrar edilen önceki hüküm beraat dahi olsa sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündedir. Bu itibarla, Yerel Mahkemece verilen direnme kararına konu hükmün, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ... ve ...; "Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun, yerel mahkemece verilen beraat kararının bozulmasından sonra bozma kararına karşı sanığın diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündeki kararına aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir. Sanık hakkında yerel mahkemece verilen beraat kararının aleyhe bozulmasından sonra, bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan, direnme kararı verilip verilemeyeceği hususunda Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle çağdaş hukuk sistemlerinin olmazsa olmazı olan ceza muhakemesi hukukunun amacı ve önemi açıklanarak; 5320 sayılı kanunun 8/1 maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibariyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/son, 309, 326, maddeleri ile sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290 ve 307 maddelerinin, Anayasanın 141/4 ve A.İ.H.S. 6 maddesindeki adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından birisi olan davaların makul süre içerisinde bitirilmesi ilkesi ile irtibatlandırılması suretiyle sanığın en lehine olan kararın (Beraat) verilmesi halinde dahi sırf bozmaya karşı diyecekleri sorulmadığından bahisle hükmün bozulmasının yasal bir dayanığının bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Ceza usulü, ya da günümüzün deyimi ile ceza muhakemesi hukuku, kişi için öylesine önemlidir ki dünyada ceza usulü kadar hiçbir şey insanları ilgilendirmez. Hatta ceza usulü kusurlu bulunan bir toplumda huzurdan söz edilemez. Ceza kanunlarına karşı gelmemek insanların elinde olan bir şey olmasına karşın, kimsenin haksız yere takibata uğramayacağından söz etmek olası değildir. Bu hukuk dalının özgürlükler için ne denli önem arz ettiğini Ferri’nin şu sözleri en güzel şekilde açıklamaktadır; 'ceza kanunu suçluların, usul kanunu, suçluluğu sabit oluncaya kadar masumların teminatıdır'. Ceza muhakemesinin amacı yukarıda açıklandığı üzere maddi gerçeğin araştırılıp bulunmasıdır. Ancak bu yapılırken insanlık onuru, hukukun ve ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri daima göz önünde bulundurulacaktır. Maddi gerçek, her ne pahasına olursa olsun, insan hakları ihlallerine yol açmadan araştırılıp bulunmalı, adalet gerçekleştirilmeli ve hukuki barış sağlanmalıdır. Ceza muhakemesi hukukunun amacı bu şekilde açıklandıktan sonra; şimdi konumuzu ilgilendiren ilgili hukuki düzenlemeleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür. Temyiz üzerine verilen bozma kararı sonrasında mahkemece yapılacak işlemleri düzenleyen 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi delaletiyle hüküm tarihi itibariyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nın 326. maddesinin 2. fıkrasında; Sanık ya da müdahil ve vekillerine davetiye tebliğ olunamaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları tespit edilmemiş olsa dahi yargılamaya devam edilerek davanın gıyapta bitirilebileceği, ancak 'sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerektiği' belirtilmiştir. Yani kural, davetiyeye rağmen duruşmaya katılma olmasa da yargılamaya devamla karar verilebileceği, istisnası ise, verilecek ceza bozma konusu olan cezadan daha ağır ise sanığın mutlaka dinlenilmesi zorunluluğudur. Sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nun 307. maddesinin ikinci fıkrasın da; aynı hükme yer verilmiş, sanığın dinlenmesi zorunluluğu tıpkı 1412 sayılı CMUK’nın 326/2 maddesinde olduğu gibi verilecek cezanın bozmaya konu cezadan fazla olması haline hasredilmiştir. 1412 sayılı CMUK'nun, 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 309. maddesi; 'Maznunun lehine olan hukuki kaidelere muhalefet, maznunun aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet Müddeiumumîliğine bir hak vermez', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 290. maddesi de; 'Sanığın yararına olan hukuk kurallarına aykırılık sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet savcısına bir hak vermez' şeklinde hüküm altına alınmıştır. CMK'nun 290. maddesinin gerekçesinde ise; 'Cumhuriyet savcısı gerçeğin araştırılması amacına yönelik veya kamu yararına ilişkin olmayan, yalnızca sanık yararına kabul edilmiş hukuk kuralının uygulanmaması, eksik veya yanlış uygulanmış olması nedeniyle hükmün sanık aleyhine bozulması için temyiz yoluna başvuramaz' denilmiştir. Bu düzenlemeler uyarınca Cumhuriyet savcısı, amacı yalnızca sanığın hak ve menfaatlerini korumak olan bir hukuk kuralının ihlal edilmiş bulunması durumunda sanığın lehine olan bu ihlali ileri sürerek, temyiz kanun yoluna müracaat edip hükmün sanık aleyhine bozulmasını isteyemeyecektir. Her iki hüküm de sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılmasını önlemek amacıyla kabul edilmiş olup, maddedeki 'sanık yararına' sözcüğünün; 'sadece sanık yararına konulmuş olan' örneğin; sanığa ek savunma hakkı verilmemesi, önceden kendisine tebliğ olunan iddianamenin sorgudan önce okunmaması gibi, 'hukuki kaideler' ibaresinin 'usul hükümleri' olarak anlaşılması gerektiği öğreti ve uygulamada kabul edilmektedir. Sadece sanık yararına değil, aynı zamanda kamu düzenine veya yargılamanın işleyişine ilişkin usul kurallarının ihlali halinde bu hüküm uygulanmayacaktır. Yalnız sanık yararına kabul edilmiş usul kurallarına aykırılık halinde sanık aleyhine bir netice meydana gelmişse Cumhuriyet savcısının hükmü sanık lehine temyiz etmesinin önünde ise herhangi bir hukuki engel bulunmamaktadır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 25.09.2007 gün ve 189-188 ile; 06.11.2007 gün ve 212-229 sayılı kararlarında; 'Ceza muhakemesinin temel amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına doğrudan veya dolaylı olarak hizmet eden, yargılamanın diğer süjelerinin hukukunu ilgilendiren ve ceza yargılamasının sair temel ilkeleriyle irtibatlı olan usul kuralları, maddede tanımlanan 'salt sanık yararına vazedilmiş kurallar' kapsamında sayılmamaktadır' sonucuna ulaşılmıştır. 5271 sayılı CMK'nun 193 maddesinin ikinci fıkrasında; 'Sanık hakkında, toplanan delillere göre mahkûmiyet dışında bir karar verilmesi gerektiği kanısına varılırsa sorgusu yapılmamış olsa da dava yokluğunda bitirilebilir' hükmüne benzer bir şekilde 5320 sayılı kanunun 8/1 maddesi delaletiyle halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 223/ son maddesinde yer verilmiştir. Anayasanın 141 maddesinin son fıkrasında; 'Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir' hükmüne yer verilmiştir. Aşağıda örnek olarak gösterilen içtihatlarda açıklandığı üzere; 1412 sayılı CMUK’nın 309 maddesi ile buna karşılık olarak düzenlenen 5271 sayılı CMK’nın 290 maddesi uyarınca sanık yararına hukuk kuralına aykırılığın, sanık aleyhine hükmün bozdurulması için Cumhuriyet Savcısına hak verdirmeyeceği hususunda teoride ve uygulamada herhangi bir duraksama yaşanmamış( Örnek CGK. 2014/112 K), ancak yerel mahkemece beraat kararına direnilse dahi Yargıtay bozma ilamına karşı sanıkların diyeceklerinin sorulmaması istikrarlı bir şekilde bozma nedeni olarak kabul edilirken yasal dayanığın doyurucu bir gerekçeyle açıklanmadığı gibi kanaatimizce gerçekçi olmayan gerekçelere yer verilmesine karşın yıllar öncesine dayanan ve zaman içerisinde istikrar kazanan içtihatlar yerleşik uygulamaya dönüşmüştür (2016/361 K-) . Y....K.nın 2014/112 K sayılı ilamında; Hakkında kamu davası açılan kişilerle, yargılama yapılıp hüküm kurulan faillerin aynı olup olmadığının belirlenmesi açısından önem arzeden nüfus ve sabıka kayıtlarının getirtilip duruşmada okunması ile mahkemenin kanuna ve usulüne uygun olarak teşekkül edip etmediği ve yargılama usulüne uyulup uyulmadığının ispatını sağlayan duruşma tutanağının bütün sayfalarının zabıt kâtibi tarafından imzalanmasına ilişkin kurallar, "sırf sanık yararına vazedilmiş usul kuralları" olmamakla birlikte yargılanıp haklarında hüküm kurulan kişilerin, hakkında kamu davası açılan kişilerle aynı kişiler olmadıkları yönünde bir iddianın olmaması, duruşmanın kanuna ve usulüne uygun olarak oluşturulmamış bir heyet tarafından gerçekleştirildiği ya da tutanakların gerçeğe aykırı veya sahte olarak düzenlendiğine ilişkin herhangi bir itirazın bulunulmaması ve hükmün şikayetten vazgeçme nedeniyle düşme olması hususları gözönüne alındığında, bu kuralların ihlali halinde Cumhuriyet savcısının CMK'nun 290. maddesi kapsamında hükmü temyize hakkı bulunmadığının kabulü gerekmektedir. Y....K. 2016/361 K sayılı ilamı; Bu zorunluluk beraat hükmünde direnilmesi halinde de geçerlidir. Zira Ceza Genel Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda Özel Dairenin aleyhe bozması isabetli bulunup yerel mahkeme hükmünün bozulması mümkündür. 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/3. maddesine göre ısrar üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir. Bu durumda sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyeceği sorulmadan beraat hükmünde direnilebileceğinin kabulü savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurabilecektir. Savunma hakkı sanığın en önemli hakkı olup bu hakkın sınırlanması 1412 sayılı CMUK'nun 308/8. maddesi uyarınca mutlak bozma nedenidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamaları da ısrar edilen önceki hüküm beraat dahi olsa sanıktan aleyhe bozmaya karşı diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilemeyeceği yönündedir. ...K.nun 2016/229 K-364 K-365 K-369 K sayılı ilamlarıda aynı doğrultudadır. Ceza Genel Kurulunun yukarıda özetlenen 2016/361 K sayılı içtihadı ile uzun yıllar öncesine dayanan bu doğrultudaki içtihatlarındaki çelişkileri şu şekilde özetlemek mümkündür. 1-) Gerek 1412 sayılı CMUK’nın 326, gerekse 5271 sayılı CMK’nın 307 maddelerinin ikinci fıklarının ikinci cümlelerinde ki; 'sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise herhalde dinlenilmesi gerektiği' şeklindeki istisnai düzenlemenin; sanığın bozma sonrası dinlenme zorunluluğunu sadece daha fazla ceza verilmesi haline hasretmesine karşın, uzun yıllara yansıyan içtihatların, dinlenme zorunluluğunu bozma kararının aleyhe olması haline hasrederek bütün çağdaş anayasalarda temel bulan 'kanun koyucu abesle iştigal etmez' kuralına aykırı davranılmıştır. Zira kanun koyucu tarafından dinlenme zorunluluğunun rahatlıkla bozma ilamının sanık aleyhine olması durumuna hasredilme imkanı varken, böyle yapılmayıp önceki cezadan daha fazla ceza verilmesi durumuna hasredilerek bozmaya konu hükümden daha ağır cezanın tayininde; uyulmadığı için askıda olan bozma ilamının değil mahkeme tarafından verilen cezanın esas alınması gerektiği dolaylı bir şekilde ifade edilmiştir. Zira önceki cezadan daha ağır cezaya ancak yerel mahkeme tarafından hükmedilebileceği, temyiz incelemesi sırasında yerel mahkemece verilen hükmü denetleyen özel dairenin ceza vermesinin söz konusu olamayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. 2-) Bir taraftan sanığın bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulmadığından bahisle savunma hakkının güvence altına alındığı belirtilirken, diğer taraftan en lehe karar olduğu konusunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksama bulunmayan beraat kararı bozularak kanaatimizce çelişkiye düşüldüğü gibi sanığın çok uzun yıllar tekrar ceza tehdidi altında kalmasına sebebiyet verilmesi suretiyle Anayasanın 141 maddesinin son fıkrası ile AİHS’nin 6.maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından birisi olan yargılamanın makul süre içerisinde bitirilmesi ilkesine aykırı davranılmıştır. Zira, Adil yargılanma hakkı, dokunulmaz ve vazgeçilmez bir hak olarak, yargılamanın insan haklarına ve demokratik kurallara en uygun şekilde yapılmasının ve bunun sonucu olarak da insan hakları ve özgürlüklerin güvence altına alınmasının garantisidir. Makul bir sürede yargılanma unsurunun amacı, hak arayışına giren herkesi, yargılama işlemlerinin uzamasına karşı korumak ve kişinin uzun yargılama süreçlerinden etkilenmesini önlemektir. Ayrıca en önemli nokta, yapılan yargılamanın adil olması için, her şeyden önce makul sürede bitirilmesi gerekliliğidir. Çünkü geç tecelli etmiş adalet, adaletsizlik olarak kabul edilmektedir. 3-) Ceza Genel Kurulu tarafından, sanığın aleyhine olan bozma kararına karşı diyecekleri sorulmadan verilecek beraat kararının bozulması durumunda, bu karara karşı direnilemeyeceği için bir anlamda sanık hakkında savunması alınmadan mahkumiyet kararı verilebileceği ve buna bağlı olarak sanığın aleyhine bir durumun oluşacağı şeklindeki kaygınında yerleşik uygulamalar karşısında gerçeklerle bağdaşmayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Zira Ceza Genel Kurulu tarafından direnme kararının bozulması halinde yerel mahkeme tarafından bu bozma kararına uyulması zorunlu olsa dahi, bozma sonrası yargılamayı yapan yerel mahkeme tarafından uyulduğu için artık askıda olmayan ve aleyhe olduğu konusunda kuşku bulunmayan Ceza Genel Kurulunun ve hatta özel dairenin bozma kararlarına karşı, zorunlu olarak sanıktan diyecekleri sorularak sonuca etkili bir beyanda bulunması ya da yeni delil ibraz etmesi halinde değişen delil durumuna göre delillerin serbestçe takdiri ilkesinden hareketle yeni bir karar verilebileceğinden hiçbir şekilde savunma alınmadan beraat kararı verilmesinden ötürü hak kaybının yaşanması söz konusu olmayacaktır. Ceza Genel kurulu tarafından verilen bozma kararına delil durumunda değişiklik olmaması halinde uyma zorunluluğunun bulunmasına karşın bozma kararından sonra ileri sürülen iddiaların ya da ibraz edilen delillerin mahkumiyet hükmünü etkilemesi durumunda yeni bir değerlendirme yapılarak değişen delil durumuna göre yeni bir karar verilebileceği hususunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Hükmün kesinleşmesinden sonra dahi ibraz edilen delillerin maddi gerçeği etkilemesi durumunda yargılamanın yenilenmesi müesseseni ihdas ederek sunulan yeni delillerin değerlendirilmesini zorunlu kılan kanun koyucunun, yürüyen davada ibraz edilen delili dikkate almaması asla düşünülemez. Hatta Ceza Genel Kurulu tarafından verilen bozma kararından sonra savunmada ileri sürülen hususlar daha önce ileri sürülmemiş ise yeniden yapılan değerlendirme sonucunda verilen hüküm yeni hüküm sayılacak ve bu aşamadan sonra temyiz incelemesi özel daire tarafından yapılıp, uyuşmazlığın devam etmesi durumunda diğer koşullarında gerçekleşmesi halinde son karar ceza genel kurulu taraından verilecektir. 4-) Sanıkların haklarını korumak ve lehlerine doğmuş olan bir durumun, aleyhlerine olacak şekilde ortadan kaldırılması, 1412 sayılı CMUK'nın 309. maddesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 290. maddesindeki düzenlemeler ile önlenirken, belli koşulların gerçekleşmesi durumunda beraat kararının önündeki engeller 1412 sayılı CMUK’nın 223/ son maddesi ile 5271 sayılı CMK'nun 193 maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenlemeler ile kaldırılırken; davaların makul süre içerisinde bitirilmesi Anayasanın 141/4 maddesi ile A.İ.H.S 6 maddesi ile güvence altına alınırken, somut olayımızda olduğu gibi uyulmaması nedeniyle yerel mahkemece verilen direnme kararına hiçbir etkisi olmayan bozma kararına karşı, sırf sanığın diyeceklerinin sorulmadığından bahisle sanığın en lehine olan bir kararın hiçbir şekilde incelenmeksizin bozulmasının, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’ın 223/son, 309, 326/2 ve sonradan yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 193/2, 290, 307/2 maddeleri ile Anayasanın 141/4, A.İ.H.S. 6 Maddelerinin düzenleniş amacına ve bu hususta yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlara (Örnek ...K 2014/112 K ...) aykırı olacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. 5-) Metinlerin yorumlanmasında; pozitif temeli bulunmadığı için uygulayıcılar açısından bağlayıcı yanı olmayan ancak Prof. Dr. Kemal GÖZLER’in deyimiyle eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Ancak bu şekilde önceden bilinen ve olay sırasında değişmeyecek olan kurallar sayesinde hukuki güvenlik sağlanarak, keyfiliğin önüne geçilmiş olur. Herkes için aynı olması gereken yorum ilkelerine uyulmaksızın yapılacak yorumlarda; kişisel iradeler ön plana çıkacağından; maddi gerçeğe ulaşmayı ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin amacından uzaklaşılarak davaların makul süre içerisinde bitirilememesi tehlikesi ortaya çıkacaktır. Keyfiliği önleyebilmek ve maddi gerçeğe ulaşabilmek için yorum ilkeleri arasında yer alan istisnalar dar, kurallar geniş yorumlanmalıdır kuralına uyulması gerekmektedir. Bir taraftan davaların makul süre içerisinde bitirilmesini hedefleyen kanun koyucunun, sırf adaletin sağlanabilmesi ve savunma hakkının kısıtlanmaması için genel kuraldan ayrılarak, sadece ilk hükümden daha fazla ceza verilmesi halinde sanıkların dinlenmesini zorunlu kılarken, diğer taraftan bozma kararına uymayarak sanığın lehine beraat kararı veren yerel mahkemenin direnme kararının, sırf askıda olan özel dairenin bozma kararına karşı sanığın diyeceklerinin sorulmadığından bahisle bozulması suretiyle sanığın uzun süre ceza tehdidi altında bırakılmasına seyirci kalması elbetteki beklenemez. Mevcut normlar arasında sanığın en lehine olan beraat kararında direnen yerel mahkemenin uyulmadığı için askıda olan bozma kararına karşı sanığın dinlenmesinin zorunlu olacağına dair bir sonuca ulaşmayı haklı gösterecek yasaklayıcı bir düzenlemenin mevcut olmamasına karşın, yorum ilkelerine aykırı davranılarak içtihat yoluyla kanuni dayanağı olmayan üstelikte sanık lehine olduğu varsayımından hareket edilerek gerçekte sanık aleyhine sonuç doğuran istisna bir hükmün doğmasına yol açılmıştır. 6-) Sayın çoğunluğun görüşüne iştirak etmemekle birlikte, aleyhe bozmaya karşı sanıktan diyecekleri sorulmadan direnme kararı verilmesinin tek sakıncasının kanaatimizce sanığın aleyhe olan bozma ilamından sonra suçunu ikrar etme ya da mahkumiyeti gerektirecek şekilde beyanda bulunma ihtimali olarak kabul edilse dahi, Yüksek Ceza Genel Kurulunun içtihatlarında böyle bir gerekçeye yer verilmediği gibi, ayrıca böyle bir kabulde derhal beraat kararı verilmesi gereken haller dışındaki bütün beraat kararların da, zaman aşımı süresinin sonuna kadar böyle bir ihtimal düşünülerek davaların sürüncümede bırakılması gerekir ki, çağdaş hiçbir hukuk sisteminin böyle bir kabule izin vermesi beklenemez. Aksine düşüncede, çoğu davada hükümlerin kesinleştirilmesi hemen hemen imkansız hale gelecektir. Zira gerek beraat gerek mahkumiyet kararlarında zaman aşımı süresinin sonuna kadar hükmü etkileyen delillerin ibraz edilme ihtimali teorik olarak mümkün olacaktır. Zaten ideal hedefi maddi gerçeğe ulaşmak olan ceza muhakemesinin her zaman yüzde yüz maddi gerçeğe ulaşması da mümkün değildir. Bunu düşünen kanun koyucu, olağan üstü yasa yollarını ihdas ederek, kusurlu olarak belirlenen maddi gerçeğe istinaden tesis edilen ve kesinleşen hükümleri belli koşullarda düzeltme olanağını tanımıştır. Son aşamaya kadar maddi gerçeği etkileyen beyanda bulunmayan sanığın, aleyhe bozma ilamına karşı diyeceklerinin sorulması halinde kendi aleyhine beyanda bulunma ihtimali milyonda bir bile değildir. Bir tarafta sadece ve sadece direnmeye konu davalarda gerçekleşmesi milyonda bir ihtimal için beklenmesi, diğer tarafta sanığın uzun yıllar boşu boşuna ceza tehdidi altında bırakılması seçeneklerinden birisinin tercih edilmesi durumunda elbetteki sadece ilk derece mahkemesi ile temyiz mahkemesinin farklı düşündüğü davalarda üstelikte gerçekleşmesi milyonda birin altında olan ihtimalin görmezlikten gelineceğinin tercih edileceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Zaten kanun koyucu CMK”nın 193/2, 207 ve 290, Anayasanın 141/4 ve A.İ.H.S 6 maddelerindeki düzenlemeler ile davaların makul süre içerisinde bitirilmesi yönünde tercih kullandığını çok net bir şekilde ifade etmiştir. Sonuç itibariyle; Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun somut olayımızdaki görüşünü destekleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2016/229 K-361 K-364 K-365 K-369 K sayılı ilamlarının maddi gerçeğe ulaşmayı en ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin temel ilkelerine, hukuk devletinin olmazsa olmazını teşkil eden kanunların anası konumundaki Anayasaya, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesine ve CMK’nın 290 maddesiyle ilgili yıllardır tereddütsüzce uygulandığı için yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlara (...K. 2014/ 112 K) aykırı olacağı düşüncesiyle beraat kararından önce sanığın mutlaka bozma kararına karşı diyeceklerinin sorulması gerektiğine dair görüşe yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmemiştir.", İki Ceza Genel Kurulu Üyesi ise; "Yerel Mahkemece, yüklenen suçun sanık tarafından işlenmediğinin sabit olması nedeniyle beraat kararı verildiği de göz önünde bulundurulduğunda, aleyhe bozmaya karşı sanığın savunmasının alınması gerektiğinden bahisle hükmün bozulmasının, sanık hakkındaki yargılamanın uzayacak olması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edilmesi sonucunu doğuracağı..." Düşünceleriyle karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Beykoz 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 11.03.2016 tarihli ve 846-203 sayılı direnme kararına konu hükmünün, aleyhe olan bozmaya karşı sanığın beyanı alınmadan yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 01.07.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Ceza Muhakemesi Hukuku

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre, sanığın duruşmada hazır bulunması ile ilgili temel ilke aşağıdakilerden hangisidir?

A) Kanunun ayrık tuttuğu hâller saklı kalmak üzere, hazır bulunmayan sanık hakkında duruşma yapılmaz.
B) Sadece adli para cezasını gerektiren suçlarda sanığın hazır bulunması zorunludur.
C) Sanık, mahkemeden izin almaksızın duruşmayı terk edebilir.
D) Hakkında yakalama emri olan sanığın yokluğunda her zaman mahkûmiyet kararı verilebilir.
E) Sanığın müdafii duruşmada hazırsa, sanığın yokluğunda dava her zaman bitirilebilir.

Bu maddeyle ilgili 4 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol