5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 225

Ceza Muhakemesi Kanunu 225. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 225 – (1) Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir. İKİNCİ BÖLÜM Suç Niteliğinde Değişiklik Suçun niteliğinin değişmesi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

382 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2020/228 E., 2023/605 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
“...Karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı CMK.nun 225. maddesi uyarınca hükmün konusu duruşmanın neticesine göre iddianamede gösterilen fiilden ibaret olup iddianame de;
Ceza Genel Kurulu         2020/228 E.  ,  2023/605 K. "İçtihat Metni" YARGITAY DAİRESİ : 11. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ağır Ceza SAYISI : 2-46 I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanık hakkında görevi kötüye kullanma ve özel belgede sahtecilik suçlarından açılan kamu davasında, Kadıköy (Kapatılan) 6. Asliye Ceza Mahkemesince 20.11.2012 tarih ve 239-1633 sayı ile sanığın eyleminin kamu görevlisinin resmî belgede sahteciliği suçunu oluşturduğu kabul edilerek verilen görevsizlik kararı üzerine yapılan yargılama sonucunda, sanığın belirtilen suçtan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 204/2, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 14.02.2014 tarihli ve 2-46 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 10.01.2018 tarih ve 5187-157 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 13.03.2020 tarih ve 25050 sayı ile; “...Karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı CMK.nun 225. maddesi uyarınca hükmün konusu duruşmanın neticesine göre iddianamede gösterilen fiilden ibaret olup iddianame de; Kurs müdürü olan sanık ...'ya isnad edilmiş olan ve 5271 sayılı CMK.nun 225. maddesi uyarınca hükmün konusunu oluşturması gereken fiiller olarak belirtilmiş olan; - Sürücü kursundaki eğitim-öğretim çalışmalarının düzenli yürütülmesini ve kursiyerlerin devam durumunu takip etmemek, - Kendisi dışında kayıt alınmasına engel olmamak, - Bilgisi dışında 27.08.2006 tarihinde kayıt edilen ...'in evraklarını incelememekten ibaret olan fiillerin, sadece 5237 sayılı TCK.nun 257/2. maddesinde düzenlenen; 'Görevi İhmal Suretiyle Görevi Kötüye Kullanma' suçunu oluşturabilecek eylemler olduğu ve görevsizlik kararı ile iddianamenin dışına çıkılmasının mümkün olmadığı gözetilmeden, İddianemede sanık ...'ya isnad edilmemiş olan ve 5271 sayılı CMK.nun 225. maddesi uyarınca hükme konu edilmesi mümkün olmayan ve görevsizlik kararı ile iddianame dışına çıkılarak sanık ...'ya isnad edilen; İstanbul ili Kadıköy ilçesi Özel Aktif Görsel M.T.S.K M.T.S Kurs Müdürlüğünce ... adına düzenlenmiş olan 11.11.2006 düzenleme tarihli 134 sertifika numaralı motorlu taşıt sürücü sertifikasını düzenlemek suretiyle işlendiği belirtilen 'Kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği' suçundan dolayı sanık ...'nun mahkumiyetine karar verilmiş olması usul ve yasaya açıkça aykırı olduğu...” görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesince 19.03.2020 tarih, 1137-2490 sayı ve oy çokluğuyla itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSU İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında kamu görevlisinin resmî belgede sahteciliği suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın iddianamede anlatılan eyleminin kamu görevlisinin resmî belgede sahteciliği suçunu kapsayıp kapsamadığının belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Sanığın kurs müdürü, inceleme dışı sanık ... ...ün ise direksiyon usta öğreticisi olduğu Özel Aktif Görsel Motorlu Taşıt Sürücüleri Kursu’ndan aldığı motorlu taşıt sürücü sertifikası ile sürücü belgesi almak için İlçe Emniyet Müdürlüğüne başvuran ... isimli şahsın, okuma yazma bilmediğinin tespit edilmesi üzerine sanık ve inceleme dışı sanık hakkındaki soruşturmanın başladığı, Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında 5580 sayılı Özel Eğitim Kurumları Kanunu’nun 9. maddesinin son fıkrası uyarınca adı geçen Sürücü Kursu’ndaki görevleri sırasında işledikleri suçlarla ilgili olarak kamu görevlisi sayılan sanık ve inceleme dışı sanık hakkında Kadıköy Kaymakamlığından soruşturma izni verilmesi talebinde bulunulduğu, Kadıköy Kaymakamlığının 07.04.2008 tarihli ve 24 sayılı kararı ile; Özel Aktif Görsel Motorlu Taşıt Sürücüleri Kursu müdürü olan sanık hakkında, eğitim-öğretim çalışmalarının düzenli yürütülmesini ve kursiyerlerin devam durumunu takip etmediği, kendisi dışında kayıt alınmasına engel olmadığı, bilgisi dışında kayıt edilen ...'in evrakını incelemediği, sertifikanın kendisi yerine başkası tarafından imzalandığı ve kursiyer ile ilgili işlemler konusunda bilgi sahibi olmadığı hususlarının sübut bulduğu belirtilerek soruşturma izni verildiği, ayrıca inceleme dışı sanık hakkında da soruşturma izni verilmiş olup inceleme dışı sanığın eyleminin, 27.08.2006 tarihinde görevli olmadığı hâlde ve kursiyerin kendisi olmadan getirilen belgelere göre ...'in kursiyer kaydını yaptığı, kursiyerin direksiyon eğitimini aldığını gösteren direksiyon eğitim takip formunu tutmadığı ve kurumda bulundurmadığı, kursiyerin sertifikasını da kursiyer yerine başkasına verdiği biçiminde anlatıldığı ve belirtilen kararda suç adının özel belgede sahtecilik şeklinde gösterildiği, Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığının 17.02.2009 tarihli ve 2277-1349 sayılı iddianamesi ile; “…Dosyada yapılan inceleme sonucu şüphelilerin kurs müdürü ve usta öğreticisi oldukları sürücü kursunda 2006 yılında B sınıfı sürücü belgesi alan ve hakkında Pendik Cumhuriyet Başsavcılığına yetkisizlik kararı verilen ...'in sürücü kursunda eğitim almadığı ve sınava girmediği halde kendisine sürücü belgesi verildiği, ...'in talimatla alınan beyanında sürücü kursuna hiç uğramadığı ve sadece para verdiğinin anlaşıldığı, kurumdaki sertifikasındaki imza ile kendi imzasının tamamen farklı bir imza olduğu, ...'in sınava giriş belgesi ve direksiyon takip formunun bulunmayışı da kursa hiç devam etmediğinin bir göstergesi olduğu anlaşılmıştır. Kurs müdürü olan şüpheli ...'nun sürücü kursundaki eğitim-öğretim çalışmalarını düzenli yürütülmesini ve kursiyerlerin devam durumunu takip etmediği, kendisi dışında kayıt alınmasına engel olmadığı, bilgisi dışında 27.08.2006 tarihinde kayıt edilen ...'in evraklarını incelemediği, kurs direksiyon usta öğreticisi olan ...'ın ise 27.08.2006 tarihinde görevli olmadığı halde ve kursiyerin kendisi olmadan getirilen belgelere göre ...'in kursiyer kaydını yaptığı, kursiyerin direksiyon eğitimini aldığını gösteren direksiyon eğitim takip formunu tutmadığı ve kurumda bulundurmadığı, kursiyerin sertifikasını yine kursiyer yerine başkasına vererek görevi kötüye kullanma ve özel belgede sahtecilik suçlarını işledikleri anlaşıldığından atılı suç ve şüphelilerle ilgili iddianamenin kabulü ile yargılamanın yapılarak gösterilen yasa maddeleri çerçevesinde cezalandırılmalarına karar verilmesi…” istemiyle sanık ve inceleme dışı sanık hakkında kamu davası açıldığı ve iddianamede sevk maddelerinin TCK’nın 257/1, 207/1 ve 53. maddeleri olarak belirtildiği, Kadıköy (Kapatılan) 6. Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 20.11.2012 tarih ve 239-1633 sayı ile; “Sanıklar hakkında suç tarihinde görevi kötüye kullanmak ve özel belgede sahtecilik suçlarını işledikleri belirtilerek cezalandırılmaları amacı ile kamu davası açılmıştır. Yapılan açık yargılama sonucu sanık ...'ın sorgu, savunması ve anlatımları, sanık ... Karadağ'ın soruşturma aşamasındaki beyanları, iddianamede maddi olayın anlatılış şekli ve suça konu belgenin motorlu taşıt sürücü sertifikası olduğunu gösterir belge aslı ve tüm dosya kapsamı ile suça konu olayın sanık ...'ın sorumlu kurs müdürü, sanık ...'nın usta öğretici olduğu, Özel Aktif Görsel Motorlu Taşıt Sürücüleri adlı sürücü kursunda hakkında dava açılmamış bulunan ... hakkında herhangi bir kursa devam etmediği, sınava girmediği halde kendisine motorlu taşıt sürücü sertifikası düzenlenmesi olduğu, iddianamede belirtildiği gibi 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 9/son maddesine göre ceza kovuşturması bakımından kamu görevlileri sayılıyor olmaları ve sahteleştirildiği iddia edilen belgenin özel evrak olmayıp dosya içersinde görüldüğü gibi motorlu taşıt sürücü sertifikası olduğu ve bunun resmi evrak niteliğinde olduğunun tartışmasız bir şekilde belli olduğu olayımızda sanıkların her ikisinin de eyleminin TCK'nun 204/2. maddesinde ifadesini bulan görevi gereği düzenleme yetkisine sahip kamu görevlisinin evrakta sahteciliği suçu olduğu ve bu suça bakma ve delilleri tartışma ve değerlendirme yetkisinin üst derece mahkemesi olan ağır ceza mahkemesine ait bulunduğu anlaşıldığından her iki sanık açısından görevsizlik kararı verilmesi gerektiği” şeklindeki gerekçe ile görevsizlik kararı verildiği, Görevsizlik kararı üzerine yargılamaya devam eden İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesince 18.09.2013 tarihli oturumda iddianame ve görevsizlik kararı okunup yüklenen suç kendisine anlatılarak savunması alınan sanığın 14.02.2014 tarih ve 2-46 sayı ile TCK’nın 204/2, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, Hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 10.01.2018 tarih ve 5187-157 sayı ile onanmasına karar verildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 13.03.2020 tarih ve 25050 sayı ile; "... 5271 sayılı CMK’nın 225. maddesi uyarınca hükme konu edilmesi mümkün olmayan ve görevsizlik kararı ile iddianame dışına çıkılarak sanık ...’ya isnad edilen; İstanbul ili Kadıköy ilçesi Özel Aktif Görsel M.T.S. Kurs Müdürlüğünce ... adına düzenlenmiş olan 11.11.2006 düzenleme tarihli 134 sertifika numaralı motorlu taşıt sürücü sertifikasını düzenlemek suretiyle işlendiği belirtilen ‘Kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği’ suçundan dolayı sanık ...'nun mahkumiyetine karar verilmiş olmasının usul ve yasaya açıkça aykırı olduğu...” görüşüyle itiraz yoluna başvurduğu, Anlaşılmaktadır. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler Ceza muhakemesi hukukumuzda mahkemelerce bir yargılama faaliyetinin yapılabilmesi ve hüküm kurulabilmesi için yargılamaya konu edilecek eylemle ilgili, usulüne uygun olarak açılmış bir ceza davası bulunması gerekmektedir. CMK’nın 170/1. maddesi uyarınca ceza davası, dava açan belge niteliğindeki icra ceza mahkemesine verilen şikâyet dilekçesi, son soruşturmanın açılması kararı gibi istisnai hükümler dışında kural olarak Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenecek bir iddianame ile açılır. Anılan Kanun’un 170. maddesinin 4. fıkrasında da; “İddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır.” düzenlemesine yer verilmiştir. CMK’nın 225. maddesinde de; “Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir.” şeklinde düzenleme yapılmıştır. Bu madde gereğince hangi fail ve fiili hakkında dava açılmış ise ancak o fail ve fiili hakkında yargılama yapılarak hüküm verilebilecektir. Anılan kanuni düzenlemelere göre, iddianamede açıklanan ve suç oluşturduğu iddia olunan eylemin dışına çıkılması, dolayısıyla davaya konu edilmeyen fiil veya olaydan dolayı yargılama yapılması ve açılmayan davadan hüküm kurulması kanuna açıkça aykırılık oluşturacaktır. Öğretide davasız yargılama olmaz ve yargılamanın sınırlılığı olarak ifade edilen bu ilke uyarınca hâkim, ancak hakkında dava açılmış bir fiil ve kişi ile ilgili yargılama yapabilecek ve önüne getirilen somut uyuşmazlığı hukuki çözüme kavuşturacaktır. Yine, CMK'nın 226. maddesinde ise; “Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır.” hükmü getirilmiştir. Soruşturma aşamasında elde ettiği delillerden ulaştığı sonuca göre iddianameyi hazırlamakla görevli iddia makamı, düzenlenen iddianame ile CMK’nın 225/1. maddesi uyarınca kovuşturma aşamasının sınırlarını belirlemektedir. Bu bakımdan iddianamede, yüklenen suçun unsurlarını oluşturan fiil/fiillerin nelerden ibaret olduğunun hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde açıklanması zorunludur. Böylelikle sanık; iddianameden üzerine atılı suçun ne olduğunu hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde anlamalı, buna göre savunmasını yapabilmeli ve delillerini sunabilmelidir. CMK'nın 226. maddesindeki düzenlemeyle iddianamede anlatılan eylem değişmemiş olduğunda, kanun koyucu o eylemin hukuki niteliğinde değişiklik olmasını yargılamanın sınırlılığı ilkesine aykırı görmemiş, bu gibi hâllerde sanığa ek savunma hakkı verilerek değişen suç niteliğine göre bir hüküm kurulmasına imkân sağlamıştır. Bu düzenlemenin bir sonucu olarak mahkeme, eylemin hangi suçu oluşturacağına ilişkin nitelendirmede iddia ve savunmayla bağlı değildir. Örneğin, iddianamede kasten öldürmeye teşebbüs olarak nitelendirilen eylemin kasten yaralama suçunu oluşturacağı görüşünde olan mahkemece, sanığa ek savunma hakkı da verilmek suretiyle bahse konu suçtan hüküm kurulabilecektir. İddianamede anlatılan ve kapsamı belirlenen olayın dışında bir failin yargılanması söz konusu olduğunda ise suç duyurusunda bulunulması ve iddianame ile dava açılması hâlinde gerekli görülürse her iki iddianame ile açılan davaların birleştirilmesi yoluna gidilebilecektir. Gelinen aşamada uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir hukuki çözüme ulaşılması bakımından, resmî belgede sahtecilik ve görevi kötüye kullanma suçları üzerinde durulması gerekmektedir. Resmî belgede sahtecilik suçu TCK’nın 204. maddesinde; “(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.” şeklinde düzenlenmiştir. Söz konusu suç, maddenin birinci fıkrasında seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmış olup resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmî belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte resmî belgenin kullanılması durumunda suç oluşacaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanarak daha ağır bir yaptırıma bağlanmış, maddenin üçüncü fıkrasında ise suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanunun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan bir belge niteliğinde olması hâlinde cezanın yarı oranında artırılması gerektiği belirtilmiştir. Sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güveni olup belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, tamamen veya kısmen değiştirilmesi ya da gerçek bir belgeye eklemeler yapılması eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır. Resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi ya da gerçek bir resmî belgenin değiştirilmesi eyleminin sahtecilik suçunu oluşturabilmesi için, düzenlenen ya da değiştirilen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Aldatıcılık özelliği suçun temel unsuru olup özel bir incelemeye tabi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmelidir. Sahteciliğin kişileri aldatacak nitelikte olup olmadığı şüpheye yer vermeyecek şekilde saptanmalıdır. TCK’nın ikinci kitabının "Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler"e yer veren dördüncü kısmının "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı birinci bölümünde "Görevi kötüye kullanma" suçu ise 257. maddede; "(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) (Mülga: 2/7/2012-6352/105 md.)" şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin, uyuşmazlıkla ilgili birinci fıkrasında düzenlenen icrai davranışlarla görevi kötüye kullanma suçu, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da haksız menfaat sağlanması ile oluşmaktadır. Buna göre ilk şart, kamu görevlisi olan failin yaptığı işle ilgili olarak kanun veya diğer idari düzenlemelerden doğan bir görevinin olması ve bu görevi dolayısıyla yetkili bulunmasıdır. Suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte, fiil nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız menfaat sağlanması gerekmektedir. Anılan maddenin gerekçesinde; suçun oluşmasına ilişkin genel koşullar; “Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir.” şeklinde vurgulanmış, öğretide de; TCK’nın 257. maddesindeki suçun oluşmasının, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi sonucunda kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da haksız menfaat sağlanması şartlarına bağlı olduğu, bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışların, suç kapsamında değerlendirilemeyeceği açıklanmıştır (... Emin Artuk - Ahmet Gökçen - Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s. 913 vd.; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s.769; Veli Özer Özbek - ... Nihat Kanbur - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974). Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için öncelikle mağduriyet, kamunun zarara uğraması ve haksız menfaat kavramlarının açıklanması gerekmektedir. Mağduriyet kavramının, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmadığı, bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade ettiği kabul edilmelidir. Bu husus madde gerekçesinde; "Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olunması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir." şeklinde vurgulanmış, öğretide de; mağduriyetin sadece ekonomik bakımdan ortaya çıkan zararı ifade etmeyeceği, mağduriyet kavramının ekonomik zarar kavramından daha geniş bir anlama sahip olduğu, bireyin, sosyal, siyasi, medeni her türlü haklarının ihlali sonucunu doğuran hareketlerin ve herhangi bir çıkarının zedelenmesine neden olmanın da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir (... Emin Artuk - Ahmet Gökçen - Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s. 911 vd.; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 772; Veli Özer Özbek - ... Nihat Kanbur - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974). B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme Suç tarihinde ... isimli şahsın, sanığın müdürü olduğu Özel Aktif Görsel Motorlu Taşıt Sürücüleri Kursu'ndan aldığı sürücü sertifikası ile sürücü belgesi almak için İlçe Emniyet Müdürlüğüne başvurması üzerine okuma yazma bilmediği tespit edildikten sonra aldığı sertifikanın gerçek olup olmadığı yönünden sanık ve inceleme dışı sanık hakkında başlayan soruşturmada; Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığınca 17.02.2009 tarih ve 2277-1349 sayı ile düzenlenen iddianame; “...Dosyada yapılan inceleme sonucu şüphelilerin kurs müdürü ve usta öğretcisi oldukları sürücü kursunda 2006 yılında B sınıfı sürücü belgesi alan ve hakkında Pendik Cumhuriyet Başsavcılığına yetkisizlik kararı verilen ...'in sürücü kursunda eğitim almadığı ve sınava girmediği halde kendisine sürücü belgesi verildiği, ...'in talimatla alınan beyanında sürücü kursuna hiç uğramadığı ve sadece para verdiğinin anlaşıldığı,kurumdaki sertifikasındaki imza ile kendi imzasının tamamen farklı bir imza olduğu, ...'in sınava giriş belgesi ve direksiyon takip formunun bulunmayışı da kursa hiç devam etmediğinin bir göstergesi olduğu anlaşılmıştır. Kurs müdürü olan şüpheli ...'nun sürücü kursundaki eğitim-öğretim çalışmalarını düzenli yürütülmesini ve kursiyerlerin devam durumunu takip etmediği, kendisi dışında kayıt alınmasına engel olmadığı, bilgisi dışında 27.08.2006 tarihinde kayıt edilen ...'in evraklarını incelemediği, kurs direksiyon usta öğreticisi olan ...'ın ise 27.08.2006 tarihinde görevli olmadığı halde ve kursiyerin kendisi olmadan getirilen belgelere göre ...'in kursiyer kaydını yaptığı, kursiyerin direksiyon eğitimini aldığını gösteren direksiyon eğitim takip formunu tutmadığı ve kurumda bulundurmadığı, kursiyerin sertifikasını yine kursiyer yerine başkasına vererek görevi kötüye kullanma ve özel belgede sahtecilik suçlarını işledikleri...” şeklinde olup kamu davasının açıldığı Kadıköy (Kapatılan) 6. Asliye Ceza Mahkemesince de 20.11.2012 tarih ve 239-1633 sayı ile; “...Özel Aktif Görsel Motorlu Taşıt Sürücüleri adlı sürücü kursunda hakkında dava açılmamış bulunan ...'in herhangi bir kursa devam etmediği, sınava girmediği halde kendisine motorlu taşıt sürücü sertifikası düzenlendiği, iddianamede belirtildiği gibi 5580 sayılı özel öğretim kurumları kanununun 9/son maddesine göre ceza kovuşturması bakımından sanıkların kamu görevlileri sayılıyor olmaları ve sahteleştirildiği iddia edilen belgenin özel evrak olmayıp dosya içersinde görüldüğü gibi motorlu taşıt sürücü sertifikası olduğu ve bunun resmi evrak niteliğinde olduğunun tartışmasız bir şekilde belli olduğu olayımızda sanıkların her ikisinin de eyleminin TCK'nun 204/2 maddesinde ifadesini bulan görevi gereği düzenleme yetkisine sahip kamu görevlisinin evrakta sahtecilik suçu olduğu...” biçimindeki gerekçeyle görevsizlik kararı verildiği, iddianamede sanığın, görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu suça konu sürücü sertifikasının gerçeğe aykırı olarak düzenlendiği açıkça anlatılıp inceleme dışı sanık ile birlikte sanık yönünden de görevi kötüye kullanma ve özel belgede sahtecilik suçlarına ilişkin sevk maddelerinin gösterildiği ve görevsizlik kararında yapılan hukuki nitelendirmede davanın dayanağını oluşturan iddianamede anlatılan fiilin kapsamı içerisinde kalarak sanığın eyleminin kamu görevlisinin resmî belgede sahteciliği suçunu oluşturduğunun belirtildiği hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın iddianamede anlatılan eyleminin kamu görevlisinin resmî belgede sahteciliği suçunu kapsadığı, bu anlatıma göre sanığa yüklenen suçların, kamu görevlisinin resmî belgede sahteciği suçuna dönüşebileceği kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı ve dört Ceza Genel Kurulu Üyesi; CMK'nın 225. maddesinin 1. fıkrası uyarınca kovuşturma evresinin sınırları iddianame ile belirlenmekte olup dosya kapsamında yer alan iddianamede sanık yönünden anlatılan eylemlerin görevi kötüye kullanma suçuna isabet ettiği, anlatılan eylemin mahkemelerce genişletilip değiştirilemeyeceğinin açık olduğu, bu suretle Yargıtay Cumhuriyet Başsavclığı itirazının kabul edilmesi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 18.10.2023 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal ve yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 14.11.2023 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2021/97 E., 2022/155 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
5271 sayılı CMK'nin 170/4 'iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır.' Aynı şekilde 225. maddede 'hüküm ancak iddanamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir.
Ceza Genel Kurulu         2021/97 E.  ,  2022/155 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : 11. Ceza Dairesi Sanıklar ... ve ... hakkında resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, sanıkların TCK’nın 207/1 ve 53. maddeleri uyarınca ayrı ayrı 1 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmalarına ve hak yoksunluklarına ilişkin ... (Kapatılan) 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10.12.2012 tarihli ve 251-403 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 21. Ceza Dairesince 09.06.2016 tarih ve 8291-5129 sayı ile; "...Sanıkların 'sahte protokol düzenlemek' suretiyle özel belgede sahtecilik suçunu, bu belgeyi kullanarak 'mahkemeden içeriği itibariyle sahte olan ödemeden men kararı' alıp bunu bankaya ibraz ederek kullanmak suretiyle de, 'resmi belgede sahtecilik' suçunu işledikleri; özel belgede sahtecilik ve resmi belgede sahtecilik suçlarının 'zincirleme suç' hükümlerinin uygulanması açısından aynı suç sayılacağı ve bu nedenle sanıklar hakkında TCK'nın 204/1, 43/1. maddeleri uyarınca ceza tayini gerekeceği; belirtilen eylemlerin iddianame metninde açıkça anlatılmış ancak sevk maddesinde gösterilmemiş olması nedeniyle 'ek savunma' verilerek uygulama yapılabileceği düşünülmeden, yazılı şekilde TCK'nın 207. maddesi uyarınca özel belgede sahtecilik suçundan hüküm kurulması suretiyle eksik ceza tayini" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda, sanıkların TCK’nın 204/1, 43/1 ve 53. maddeleri uyarınca ayrı ayrı 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluklarına ilişkin ... Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.11.2017 tarihli ve 374-371 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 05.11.2020 tarih ve 3456-6555 sayı ile; "Fikir ve eylem birliği içerisinde hareket eden sanıkların 26.02.2011 tarihli çek teslim protokolünü sahte olarak düzenleyip kullanarak mahkemeden içeriği itibarıyla sahte ödemeden men kararı aldıkları iddiasıyla açılan kamu davasında; özel belge niteliğinde olan suça konu çek teslim protokolüne yönelik tahrifat yapıldığına veya bir başkası yerine o kişinin bilgisi ve rızası dışında imza atıldığına ilişkin herhangi bir iddianın bulunmaması, sahteciliğin özel belgenin içeriğine ilişkin olması nedeniyle, bu belge yönünden TCK’nin 207. Maddesinde düzenlenen 'özel belgede sahtecilik' suçunun oluşmayacağı; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/1 ve Anayasa’nın 36. maddelerinde açıklanan 'hak arama özgürlüğü' kapsamında mahkemeye müracaat eden kişinin beyanında geçen veya dilekçesinde belirtilen iddianın araştırılması, bu iddianın, uyuşmazlığın ve yargılamanın niteliğine göre, maddi veya şekli gerçeğe uygun olup olmadığının denetlenmesi konusunda görevli ve yetkili olan mahkemenin, uyuşmazlık konusu hakkında ihtiyati tedbir kararı verilmesine ilişkin takdir hakkının bulunduğu dikkate alındığında; sanık ... tarafından çek iptali davası açılması üzerine ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesince dosya üzerinden yapılan değerlendirmede uyuşmazlığa konu çekler hakkında ödemeden men yasağı kararı verilmesinden ibaret olayda, sanıkların resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturabilecek şekilde TCK’nin 204/1. maddesinde sayılan hareketlerinin ya da bu hareketlere yönelik kasıtlarının bulunmadığının anlaşılması karşısında, ödemeden men kararı yönünden 'resmi belgede sahtecilik' suçunun oluşmayacağı gözetilmeden, sanıklara yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması nedeniyle, beraat kararı verilmesi gerekirken, isabetsiz gerekçe ile sanıklar hakkında mahkumiyet hükümleri kurulması..." isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Daire Başkanı ..."... Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesinde sanık ... ve ... hakkında açılan kamu davası ile yapılan yargılama sonucunda mahkemenin sanıklar hakkında, özel belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün, Yargıtay 21. Ceza Dairesinin temyiz incelemesinde sanıkların üzerine atılı eylemlerine göre resmi belgede sahtecilik suçundan hüküm kurulması gerektiğine dair bozma ilamından sonra ... Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesince resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan hükmünün Dairemizce yapılan temyiz incelemesinde Yüksek 11. Ceza Dairemiz çoğunluğunun ... Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesinin resmi belgede sahtecilik suçundan mahkumiyet kararına ilişkin bozma ilamında; 'şüphelilerin gerçekte zayi olmayan çeklerin zayi olmuş gibi ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinden 'Ödemekten Men' kararı alması şeklinde kabul edilen eyleminin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6/1 ve Anayasa'nın 36. maddesinde açıklanan 'hak arama özgürlüğü' kapsamında mahkemeye müracaat eden kişinin beyanında geçen veya dilekçesinde belirtilen iddianın, uyuşmazlığın ve yargılamanın niteliğine göre, maddi veya şekli gerçeğe uygun olup olmadığının denetlenmesi konusunda görevli ve yetkili mahkemenin uyuşmazlık konusu hakkında takdir hakkının bulunduğu dikkate alındığında; sanık ... tarafından çek iptali davası açılması üzerine ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesince dosya üzerinden yapılan değerlendirmede uyuşmazlığa konu çekler hakkında ödemeden men yasağı kararı verilmesinden ibaret olayda, sanıkların resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturabilecek şekilde TCK’nin 204/1. maddesinde sayılan hareketlerinin ya da bu hareketlere yönelik kasıtlarının bulunmadığının anlaşılması karşısında, ödemeden men kararı yönünden 'resmi belgede sahtecilik' suçunun oluşmayacağı şeklinde yapılan bozma kararına aşağıdaki gerekçelerle katılmıyorum. Çoğunluk kararının sanıkların üzerine atılı resmi belgede sahtecilik suçunun gerçekleşmediği ve bu suçlardan beraat kararı verilmesi gerektiğine ilişkin çoğunluk görüşüne iddianame kapsamına göre suçun vasfı, suçun faili, hak arama özgürlüğü, suçların içtimaı hükümlerine göre sanıkların eylemini değerlendirerek sanıkların üzerine atılı resmi belgede sahtecilik suçundan cezalandırılması gerektiğine dair karşı oya gerekçesi izah edilecektir. İddianame kapsamına göre suçun vasfı; Kanunlarda umumi kurallar ve kaideler belirlenir. Bu kuralları ihlal halinde ilgili yaptırımları gösterilir. Toplum hayatında gerçekleşen hukuki ihtilafa neden olan namütenahi olayların her birine ilişkin önceden öngörülerek her olaya ilişkin bir kanun düzenlemesi yapmak mümkün olmadığına göre; kanunu uygulayan Cumhuriyet savcısı kendi hukuk anlayışı, olayın izah şekli, kullandığı dil, muradını anlatma uslubu ile birlikte soruşturma konusu yaptığı olayın ilgili hangi maddeye karşılık olduğuna dair şahsi bir yorumlama yapar. Cumhuriyet savcısı yaptığı muhakeme sonucunda davanın tarafına uygun sanık elbisesini giydirir. Mahkeme de Cumhuriyet savcısının öncelikle iddianame içerisinde anlattığı olayı ve iddianame ile neyi dava konusu ettiğini iddianamenin anlatım şeklinde iddianame içeriğinden yorumlayarak sanığa giydirilen elbisenin eylemlerine uygun olup olmadığını değerlendirir. Mahkeme Hakimi; İddianamede anlatılan olayın fail hakkında cezalandırılmasını istenen sevk maddelerine uygun olmadığı kanaati oluşursa CMK'nin 226. maddesine göre cezanın artırılmasını veya cezaya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektiren haller olduğu durumda ek savunma alınarak yargılamaya devam eder. 5271 sayılı CMK'nin 170/4 'iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır.' Aynı şekilde 225. maddede 'hüküm ancak iddanamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde idda ve savunmalarla bağlı değildir.' Görüldüğü üzere görevli Cumhuriyet savcısı soruşturma konusu kendi kullandığı hukuk dili, yazım tekniği, detaylandırma usulu ve kullandığı edebiyat dili ile birlikte ortaya iddanameyi oluştururken CMK'nin 170. maddeki çerçeve içerisinde bir izahat yapar. Dava konusu olayın ne olduğunu izah ederek suçun vasıflandırılmasını yapar; yaptığı bu vasıflandırmaya ilişkin sevk maddelerini göstererek sanığın cezalandırılmasını ister. Ancak mahkeme Cumhuriyet savcısının sevk mahkemelerine bağlı değildir. İddianamede anlattığı eylem ile bağlıdır, CMK'nin 225. maddesinde hüküm iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve fail hakkında verilir. Dava konusu olayın hangi suça nümas olduğunu öncelikle Cumhuriyet savcısı daha sonra hükmü veren mahkeme belirler. Görüldüğü üzere öncelikle iddianamenin kapsamını belirlenmesi için iddianamedeki anlatılan olaya bakmak gerekir. Sanıklar hakkında hazırlanan İddianamede; 'Müşteki ...’un bir ticari ilişki nedeni ile şüpheli ...’ın yetkilisi ve temsilcisi olduğu..... Şirketine ait ve bu şirket yetkilisi tarafından keşide edilen... çek numaralı her biri 85,000,00 TL bedelli olan 4 adet çeki aralarında düzenledikleri 01/04/2011 tarihli çek teslim protokolü ile teslim edilmesine rağmen şüpheli ...’ın çeklerin müştekiye tesliminden sonra çeklerin ödenmemesini sağlamak için çek teslimi protokolüne konu çekleri diğer şüpheli ... ile 26/02/2011 tarihli çek teslim protokolü ile teslim edilmiş gibi gösterdikleri, şüpheli ...’in gerçekte hamili olmadığı çeklerin ihtiyati tedbir niteliğinde ödemeden men kararı verilmesi talebini içerir mahiyette ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesine 24/06/2011 tarihli dilekçesi ile talepte bulunduğu, talebi değerlendiren ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesi 2011/585 esas ve 27/06/2011 tarihli kararı ile daha önceden müştekiye teslim edilen 4 adet çek ile birlikte başkaca çeklerin zayi oldukları gerekçesi ile ödemekten men kararı verilmesine karar verdiği, böylece şüphelilerden ...’ın keşideci olması sıfatıyla yukarıda anılan çek iptali talebinde bulunamaması nedeniyle çeklerin iptalinin sağlanması için şüpheli ...'i azmettirdiği her iki şüphelinin birlikte hareket ederek mahkemeyi aracı kullanarak müştekinin çek alacağını tahsil edilmemesini sağlayarak dolandırıcılık ve resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçlarını işledikleri anlaşılmakla; Savunma ve delillerin nihai takdiri Mahkemenize ait olmak üzere Şüphelinin atılı suçtan yargılamasının yapılarak TCK'nin md.158/1-d, 53, 37/1 maddesi delaletiyle 206/1, 53, 38/1 maddesi delaletiyle 206/1 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi kamu adına iddia ve talep olunur.' Cumhuriyet savcısı iddianame anlatımında özetle şüpheli ...’ın kasdı müştekiye borcunu ödememek veya geciktirmek amacıyla bu çekleri müştekiye değilde; diğer sanık ...'ya vermiş gibi göstermek amacıyla hukuk dünyasında geçerli içeriği sahte resmi bir belge hazırlamak için ilgili mahkemeyi aracı kullanarak ödemeden men kararı almaktır. Mahkeme tarafından hazırlanan bu ödemeden men kararı bankaya ibraz edip müştekinin çeki gününde ödenmemesini sağlamak şeklinde gerçekleşen olayı anlatmıştır. Cumhuriyet savcısı nitelemesinde eylemi dolandırıcılık ve yalan beyanda bulunmak şeklinde nitelemişse de iddianame anlatımında açıkça görüldüğü üzere sanıkların muradının mahkemeyi aracı kılarak dolandırıcılık suçunun yanında, içeriği sahte olan ödemeden men kararı alınmasını sağlamak ve bu ödemeden men kararı ile ödemenin durdurulmasını amaçladıkları aşikardır. Nitekim Yargıtay 21. CD. bozma ilamında da; Temyizin kapsamına göre; sanıklar hakkında özel belgede sahtecilik suçundan kurulan hükme hasren yapılan incelemede; Sanık ...'ın aralarındaki ticari ilişki nedeniyle müşteki ... adet çeki 01.04.2011 tarihli protokol ile teslim etmesine rağmen, çeklerin ödenmemesini sağlamak amacıyla diğer sanık ...'e teslim etmiş gibi 26.02.2011 tarihli özel belge niteliğinde çek teslim protokolü düzenledikleri, daha sonra bu protokolle sanık ...'nın çekleri kaybettiğinden bahisle ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesi'ne ödemeden men talebi ile başvurup resmi belge niteliğinde tedbir kararı aldığı olayda; Sanıkların 'sahte protokol düzenlemek' suretiyle özel belgede sahtecilik suçunu, bu belgeyi kullanarak 'mahkemeden içeriği itibariyle sahte olan ödemeden men kararı' alıp bunu bankaya ibraz ederek kullanmak suretiyle de, 'resmi belgede sahtecilik' suçunu işledikleri; özel belgede sahtecilik ve resmi belgede sahtecilik suçlarının 'zincirleme suç' hükümlerinin uygulanması açısından aynı suç sayılacağı ve bu nedenle sanıklar hakkında TCK'nin 204/1, 43/1. maddeleri uyarınca ceza tayini gerekeceği; belirtilen eylemlerin iddianame metninde açıkça anlatılmış ancak sevk maddesinde gösterilmemiş olması nedeniyle 'ek savunma' verilerek uygulama yapılabileceği düşünülmeden, yazılı şekilde TCK'nin 207. maddesi uyarınca özel belgede sahtecilik suçundan hüküm kurulması suretiyle eksik ceza tayini, Bozmayı gerektirmiş olup, sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nun 321. maddesi uyarınca istem gibi bozulmasına, aleyhe temyiz bulunmaması nedeniyle CMUK'nin 326/son maddesinin gözetilmesine, 09.06.2016 gününde oybirliği ile karar verildi.' Görüldüğü üzere Yargıtay 21. Ceza Dairesi de Bozma kararında iddianamede anlatılan olayın sanıkların çeklerin ödenmesini engellemek için içeriği sahte olan 'ödemeden men kararı'nı mahkeme aracı kılarak alınmasını sağlamak ve bu karar ile ödemenin engellemesini amaçlamaktadır. Aşağıda mahkemenin aracı kılınmasını ilişkin dolaylı faillik, iştirake ilişkin hükümler ayrıca değerlendirilecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararlarında iddianamede kapsamı; 'Ceza muhakemesi hukukumuzda mahkemelerce bir yargılama faaliyetinin yapılabilmesi ve hüküm kurulabilmesi için yargılamaya konu edilecek eylemle ilgili, usulüne uygun olarak açılmış bir ceza davası bulunması gerekmektedir. 5271 sayılı CMK'nin 170/1. maddesi uyarınca ceza davası, dava açan belge niteliğindeki icra ceza mahkemesine verilen şikâyet dilekçesi, son soruşturmanın açılması kararı gibi istisnai hükümler dışında kural olarak Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenecek bir iddianame ile açılır. Anılan Kanun'un 170. maddesinin 4. fıkrasında da; 'İddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır' düzenlemesine yer verilmiştir. CMK'nin 225. maddesinde de; 'Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir.' Bu madde gereğince hangi fail ve fiili hakkında dava açılmış ise, ancak o fail ve fiil hakkında yargılama yapılarak hüküm verilebilecektir. Soruşturma aşamasında elde ettiği delillerden ulaştığı sonuca göre iddianameyi hazırlamakla görevli iddia makamı tarafından düzenlenen iddianame ile CMK'nin 225/1. maddesi uyarınca kovuşturma aşamasının sınırları belirlenmektedir. Bu bakımdan iddianamede, yüklenen suçun unsurlarını oluşturan fiil/fiillerin nelerden ibaret olduğunun hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde açıklanması zorunludur. Böylelikle sanık; iddianameden üzerine atılı suçun ne olduğunu hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde anlamalı, buna göre savunmasını yapabilmeli ve delillerini sunabilmelidir. Anılan kanuni düzenlemelere göre, iddianamede açıklanan ve suç oluşturduğu iddia olunan eylemin dışına çıkılması, dolayısıyla davaya konu edilmeyen fiil veya olaydan dolayı yargılama yapılması ve açılmayan davadan hüküm kurulması kanuna açıkça aykırılık oluşturacaktır. Öğretide 'davasız yargılama olmaz' ve 'yargılamanın sınırlılığı' olarak ifade edilen bu ilke uyarınca hâkim, ancak hakkında dava açılmış bir fiil ve kişi ile ilgili yargılama yapabilecek ve önüne getirilen somut uyuşmazlığı hukuki çözüme kavuşturacaktır.' (Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2020/14-65 Esas, 2020/345 Karar) İddianame kapsamına göre suçun vasfı belirlenirken Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiş bazı özel suç tiplerinde görülen suçun ağırlaştırılmış hali, geçitli suç ve suçların içtimaı hükümlerini birlikte değerlendirilerek sanığın hangi suçu işleme kastıyla hangi hareketleri gerçekleştirdiği, bu gerçekleşen eylemlerin Türk Ceza Kanunu’nun düzenlenmiş suç tiplerinden hangisine uyduğu değerlendirilerek belirlenmelidir. Suçların içtimaı, geçitli suç ve hedef suç teorisi Türk Ceza Kanunu'nda 42 ve 44. maddesinde düzenlenen bileşik suç ve fikri içtima maddelerinde ve aşağıda gösterdiğimiz ilgili Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararları ile doktrin görüşlerinde açıklandığı üzere, bazı suç tiplerinin gerçekleşebilmesi için daha önce ceza kanununun farklı maddelerinde düzenlenmiş cezai yaptırımlara karşı olan yasa ihlalleri yapılarak kasdedilen hedef suça ulaşmak zorunludur. Örneğin; adam öldürme suçundan öncelikle şahsın bir bıçak darbesiyle basit yaralanması daha sonraki aşamada organ veya uzuv zaafı olabilecek organların yaralanarak işlevini kaybetmesi suçları işlendikten sonra şahsın ölümüne netice veren eylem gerçekleştiğinde sanık hakkında sadece adam öldürmek suçundan cezai yaptırım düzenlenir. Aşamalarda geçen basit yaralama, nitelikli yaralama, organ ve uzuv zaafı gibi gerçekleşen eylemlerden verilmez. Aynı şekilde ırza geçme suçundan daha önce söz atma, arkasından cinsel amaçlı sarılma vs. gibi eylemler gerçekleştirildikten sonra cinsel ilişki eylemi sonuçlandığında şahıs hakkında sarkıntılık, cinsel saldırı, cinsel istismar, cinsel taciz suçlarından ayrıca ceza verilmez. Sanığın zorla gerçekleştirdiği kabul edilen eylemin ırza geçme suçundan tek suç olarak kabul edilip ona göre hüküm kurulur. Türk Ceza Kanunu 44. maddesinde işlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet verildiğinde bu eylemlerden en ağır cezayı gerektiren suçtan sanığa ceza verilir. Fikri içtima olarak kabul edilen bu kural sanığın eylemlerinin her ne kadar birden fazla aşama olup sonuçta tek hedefe yönelmiş olduğundan 'hedef suç' olarak kabul edilen adam öldürme veya ırza geçme suçu olarak kabul edilir. Geçitli suç tiplerinde sonuç suçun gerçekleşmesi için Türk Ceza Kanunu'nun değişik maddelerinde düzenlenmiş eylemler gerçekleştirilmiş olsa bile sanığa tek suçtan ceza verilir. Hedef suç teorisi olarak tanımlayabileceğimiz bu teoriye göre, sanığın kastı, hedeflediği amaç, suç tipinin özelliği, suçun aşamaları birlikte değerlendirildikten sonra Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiş eylemlerde birden fazla eyleme aykırılık olması durumunda bu eylemlerin aynı suç tipi içerisinde olduğu kabul edildiğinde sanığa bu eylemlerin sonucunda en ağır cezayı gerektiren eylemi ne ise sanığa o eylemden ceza verilir. Görüldüğü üzere dava konusu iddianamede anlatılan eylem sanıkların müştekiye verdikleri 5 adet çekin gününde ödenmemesini sağlamak amacıyla görevli mahkemeden içeriği sahte resmi bir belge üretmek amaçlanmaktadır. Ödenmeyi engelleyen belge Ticaret Mahkemesi’nin 'ödemeden men' belgesidir. Bu belge sağlandıktan sonra sanıklar tarafından bankaya ibraz edilerek ödemenin engellenmesi amacına da ulaşılmıştır. Sanıklar bu amaca ulaşmak için öncelikle gerçekte olmayan bir teslim ve tesellümü varmış gibi göstermek amacıyla ...’ın ...ya çekleri belli bir hukuki ilişki varmış gibi göstererek aslı ele geçmeyen ancak mahkemeyi ikna eden özel belge sayılabilecek sahte özel belge niteliğinde teslim tesellüm belgesi hazırlanarak devamında ...nın kendisinin elinde olduğu iddia ettiği çekleri ödemeden menini sağlamak için ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinden içeriği gerçek olmayan yazılı talepte bulunduğu. Ticaret Mahkemesi’nin acil mevattan görerek dosya üzerinden içeriği gerçek olmayan ödemeden men kararı çıkarıldığı böylece hedef belgenin 'ödemeden men kararı' olduğu aşikardır. Burada aşamalarda gerçekleşen özel belge düzenlenmesi, yalan beyanda bulunma, içeriği sahte olan resmi belge olarak kabul edilen 'ödemeden men kararı'nın alınmasını sağlayan eylemlerdir. Hedef suç teorisine göre iddianemede anlatılan eylem TCK’nin 44. maddesine göre sanığın üzerine atılı en ağır ceza olan resmi belge olarak kabul edeceğimiz mahkemenin ödemeden men kararıdır. Nitekim Yargıtay 21. Ceza Dairesi’de yukarıda bozma ilamında görüleceği üzere sanığın üzerine atılı eylemin ödemeden men kararı olan Ticaret Mahkemesi’ndeki resmi belgenin içerik sahteciliği suçu olarak kabul edilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararlarında; 'Bu aşamada ilgisi nedeniyle 'geçitli suç' kavramına da değinilmesi gerekmektedir. Failin bir suçu işlemek için aynı hukuki değeri koruyan daha hafif bir suçu işlemek zorunda kaldığı hâllerde 'geçitli suç' söz konusu olur. Geçit suçları cezalandırılmayan önceki eylemlerin kapsamında sayılırlar ve bu nedenle bütün cezalandırılmayan önceki eylemlerle birlikte görünüşte içtimanın bir türünü oluştururlar. Bu tip görünüşte içtimada, bir suçun işlenmesi için daha hafif suçu basamak yapmak zorunluluğu vardır ve basamak durumunda bulunan suçu düzenleyen normun yardımcı norm oluşu nedeniyle, ağır suçu düzenleyen normun uygulanması ile yetinilir. Geçitli suçun söz konusu olabilmesi için, görünüşte içtima eden normlar arasında açık nitelikte asli-yardımcı norm ilişkisinin bulunmaması, ağır suç ile bu suça ulaşabilmek için aşılması zorunlu basamak durumunda bulunan hafif suçu düzenleyen normların korudukları hukuki değerlerin aynı nitelikte ve aynı türden olmaları, ağır suçun işlenmesi için mutlaka geçit durumundaki daha hafif bir suçun işlenmesinin gerekmesi, hafif suçun faili ve mağduru ile ağır suçun faili ve mağdurunun aynı kişiler olmaları, failin hareketi ile ağırlaşan neticeler arasında nedensellik bağının bulunması ve failin kastının başlangıçtan itibaren ağırlaşan neticeleri gerçekleştirmeye yönelmiş olması gerekir.' (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2016/8-420 Esas, 2020/7 Karar) Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 1994/4605 K. sayılı ilamı; Sanığın kavganın devamı sırasında silah çekme ve boşaltmaktan ibaret eyleminin geçit suçu niteliğindeki TCK'nin 466/2. maddesindeki tek suçu oluşturduğunun gözetilmemesi, Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 1984/378 K. sayılı ilamı; 'Sanığın ırza tasaddiyi ifade eden hareketleri yaparak bununla yetinmeyip, daha ileri aşaması olan ırza tecavüz suçunu işlemesi durumunda; daha hafif sonuç olan tasaddi, daha ağır sonuç olan tecavüz içinde erimekte ve faile daha ağır olan sonuçtan ceza verilmektedir.' (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2016/8-420 Esas, 2020/7 Karar) Dolaylı faillik Türk Ceza Kanunu'nun 37/1- Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştirenlerden her biri fail olarak sorumludur, 2- Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail olarak sorumlu tutulur. Türk Ceza Kanunu'nun 37, 38, 39 ve 40 maddelerinde düzenlemesine göre sanığın üzerine atılı eylemi şahsen kendisi gerçekleştirebileceği gibi, azmettirici yardım eden veya birlikte işleyen şeklinde eylem gerçekleştirilebilir. Ceza Kanunu faillik kavramı ile eylemden sorumlu olma kavramı irdelemek gerekir. Her zaman eylemi gerçekleştiren kişi fail olmayabilir. Fail olması için Türk Ceza Kanunu'nda suç olarak belirtilen düzenlemelere aykırı hareket etme kastıyla eylemi gerçekleştirmesi gerekir. Olayımızda sanıklar ...’in Ticaret mahkemesinde ödeme emrinin men kararını almak amacı ile sanık ...’ın, katılan ... Karabağ’a ticari ilişki nedeni ile verdiği çekleri sanki katlanan değil de beraber hareket ettiği diğer sanık ...’e vermiş gibi sahte bir tutanak hazırlayarak bu tutanakla Ayla'nın Ticaret mahkemesine mücaraatını sağlayıp ödemeden men kararı alınmasında; ödemeden men kararını veren Ticaret mahkemesi hakimi, mahkeme katibi, mahkemeyi araç olarak kullanılarak hukuki sonuç doğuran ödemeden men kararı hazırlanması sağlanmıştır. Burada mahkeme hakimi ve katip sanıkların yanıltıcı beyanları ve hileli davranışları ile sanıkların isteği doğrultusunda resmi belge sayılabilecek bir belge hazırlanmıştır. Sanıklardan ... aldığı bu belgeyi ilgili bankaya ibraz ederek çeklerin ödemeden men edilmesi amacına ulaşmıştır. Sahtecilik suçlarında bu olayda da olduğu gibi her zaman belge hazırlayan suçun faili olmaz. Örneğin nüfus müdürlüğü kardeşinin kimliğiyle giden fail yıprandığını söylediği nüfus cüzdanının yenilenmesi için kendi fotoğrafını nüfus idaresine vererek görevli nüfus memurundan kendisinin kardeşinin olduğunu gibi gösterip sahte nüfus cüzdanının hazırlanmasını sağlanan olayda nüfus memurunu gerekli yeterli özeni göstermediğinden sahtecilik suçuna iştiraki olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Nüfus memurunun asıl faille birlikte sahtecilik suçunu iştirak halinde gerçekleştirdiğini kabul etmek için ancak memurunun sahte evrak hazırlama kasdıyla hareket ettiğinin ispatlanması halinde iştirakı kabul edilir. Ancak unsurları var ise görevi ihmal suçu tartışılabilir. Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenmiş bazı suç tipleri niteliği itibariyle dolaylı faillik veya doğrudan faillik arasında yapılan tercih ile suçun faili tespit edilir. İddianame ile anlatılan eylemde sanıkların hedefi katılana olan borçlarını ödememek veya geciktirmektir. Bu amaçla ulaşmak için resmi belge niteliğinde 'ödemeden men kararı'na ihtiyaçları vardır. Bu belgeyi düzenleyen yetkili ilgili ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesi'dir. ... Asliye Ticaret Mahkemesi'ni aracı kılarak belgeyi hazırlatmak amacıyla çekleri keşide eden sanık ... Çorak'ın diğer sanık ... ile birlikte çekin teslim edildiğine dair sahte teslim tesellüm belgesi düzenleyerek sanık ...'nın ilgili mahkemeye gerçeği ifade etmeyen yalan beyanda bulunan müracaatını sağlayıp içeriği gerçeği yansıtmayan bir ödeme emri kararı çıkartılması amaçlanmış ve mahkemeden aldıkları kararı da ilgili bankaya ibraz ederek ödemenin men'ini sağlamışlardır. Görüldüğü üzere sanıklar ilgili mahkemeyi hedeflerine uluşmak için aracı kullanmışlardır. Sanıklar ... ve ...’in baştan itibaren içeriği sahte ödemeden men kararını almak ve bu karar ile katılana olan borçlarını ödememek veya geciktirmek kastı ile hareket etmektedir. Mahkeme Hakimi ve Katibi tarafından hazırlanan bu resmi belgenin hazırlanmasında; sanıklar tarafından yanıltıcı beyan ve belgeler kullanılarak, ödemenin men kararına ilişkin resmi belgenin hazırlanması için mahkeme bir araç olarak kullanılmıştır. Gerçek fail, sanıklar ... ve ...’dir. Mahkeme sadece belgenin hazırlanması için bir araçtır. Hak Arama Hürriyeti: Hak kavramı kısaca; 'hukuken kurulan ve yararlanılması hak sahibinin iradesine bırakılan menfaatler', 'hukukun kişilere tanıdığı yetki', 'devlet ve toplumun hukuki düzen içerisinde ve yasalarla güvence altına alınmış durumlar' gibi tanımlanabilir. Görüldüğü gibi hak kavramı içerisinde aynı zamanda hukuken korunan yasal, meşru bir talep olarak kabul edilir. Hukuken korunmayan yasal ve meşru olmayan bir talebin meşru hukuk düzeninde 'hak' kavramı olarak kabul edilemez. Anayasanın 14. maddesinde belirtildiği üzere temel hakların kötüye kullanılması yasağında; hakkın kötüye kullanılmasını hiçbir şekilde hiçbir hukuk düzeni korumaz. Hukukun genel ilkelerinden sayılan ve Latince 'neminem laedit qui suo iure utitur' biçiminde ifade edilen kötüye kullanma yasağı özel hukukta da geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Mahkeme kararlarında da sık sık bu gerekçe gösterilerek hakkın tanımı ve sınırı çizilmektedir. Eski medeni kanununumuzda 'Bir hakkın sırf gayrı ızrar eden suistimalini kanun himaye edemez.' (Bir hakkın bir başkasına zarar veren kötüye kullanımını kanun korumaz) şeklinde genel kaide vardır. Aynı şekilde yeni medeni kanunda da 'Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz' şeklinde düzenlenmiştir. MK.2/I’de 'herkes haklarını kullanmakta ve borçlarını ifada hüsnüniyet kaidelerine riayetle mükelleftir.' Anayasanın 14. maddesine göre, temel hak ve hürriyetler kötüye kullanılamaz. 18. maddeye göre 'Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.' Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 22.03.2006 tarihli ve 2006/4-66 E. - 2006/99 sayılı karar. Kararın bir kısmında Yargıtay görüşünü şu şekilde somutlaştırmıştır: 'Şu durumda uyuşmazlığın çözümünde, hak arama özgürlüğünün, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı, diğer bir anlatımla kişi, istediği biçim ve koşulda ve salt başkasını zararlandırmak için bu hakkı kullanamayacağı, aksi halde bu hakkı kötüye kullanmış sayılacağı kabul edilerek, Anayasa ve yasaların öngördüğü güvenceden yararlanamayacaktır.' - 'Kendisine ait olmayan taşınmazları, kendisininmiş gibi göstererek, gerçeğe aykırı açıklamada bulunan borçlunun iyiniyetli sayılmayacağını' 53 ... 2. Asliye Tic. Mah. 9.3.1989 T. E:1988/1060, K:206 (ALTAY, S. a.g.e. sh:737) 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 30. maddesine göre 'İşbu beyannamenin hiçbir hükmü içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini amaçlayan bir faaliyete girişmeye veya bu faaliyeti gerçekleştirmek için bir kazandırıcı hak mahiyetinde yorumlanamaz.' 1950 tarihli AİHS’nin 17. maddesine göre 'Bu sözleşme hükümlerinin hiçbiri devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanımlanan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya sözleşmede öngördüğünden daha geniş bir ölçüde sınırlamalara tabii tutulmasını hedef alan bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya yönelik herhangi bir hak sağladığı şeklinde yorumlanamaz.' Yukarıda açıklanan gerekçelerle, sanık ...’ın katılan ...’a ticari ilişki nedeniyle keşide ettiği her biri 85.000 TL olan beş adet çekin ödenmemesini sağlamak amacıyla, diğer sanık ...’e teslim etmiş gibi, sahte bir protokol hazırlayarak, sanık ...’nın ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’ne gerçeği ifade etmeyen yazılı dilekçe ile başvurarak, mahkemenin içeriği sahte resmi belge niteliğinde 'ödemeden men' kararı alması ve bu kararın içeriği sahte resmi belgenin bankaya ibrazı ile katılana olan borcunu ödemesinin durdurması şeklinde gerçekleşen eylemin; sanıkların yasalar tarafından korunan meşru bir talebi mahkemeden talep etmediği, sanıkların mahkemeyi içeriği sahte olan sahte resmi belgenin hazırlanmasında aracı olarak kullandığı, sanıkların hakkında sübut bulan eylemlerine göre TCK'nin 204/1. maddesindeki resmi belgede sahtecilik suçundan mahkemenin verdiği mahkumiyet kararının onanması gerektiğinden çoğunluk kararına katılmıyorum." düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 06.02.2021 tarih ve 19893 sayı ile; "...Sanık ...'ın aralarındaki ticari ilişki nedeniyle müşteki ...... adet çeki 01.04.2011 tarihli protokol ile teslim etmesine rağmen, çeklerin ödenmemesini sağlamak amacıyla diğer sanık ...'e teslim etmiş gibi 26.02.2011 tarihli özel belge niteliğinde çek teslim protokolü düzenledikleri, daha sonra bu protokolle sanık ...'nın çekleri kaybettiğinden bahisle ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesi'ne ödemeden men talebi ile başvurup resmi belge niteliğinde tedbir kararı aldığı olayda; sanıkların eylemlerinin teselsül eden resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturup oluşturmadığı hususu itirazımızın özünü oluşturmaktadır... ...Konunun anlaşılması bakımından aşağıdaki müesseselere değinmekte fayda vardır. 5237 sayılı TCK’nun 'Resmi belgede sahtecilik' başlıklı 204. maddesi; '(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır' şeklindedir. Buna göre, resmi belgede sahtecilik suçu seçimlik hareketli bir suç olarak düzenlenmiş olup, resmi belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmi belgenin başkaları aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte resmi belgenin kullanılması durumunda suç oluşacaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, resmi belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanarak daha ağır bir yaptırıma bağlanmış, maddenin üçüncü fıkrasında ise suçun konusunu oluşturan resmi belgenin, kanunun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan bir belge niteliğinde olması halinde cezanın yarı oranında artırılması hüküm altına alınmıştır. Sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güveni olup, belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, gerçek bir belgeye eklemeler yapılması, tamamen veya kısmen değiştirilmesi eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır. Öte yandan, resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi ya da gerçek bir resmi belgenin değiştirilmesi eyleminin sahtecilik suçunu oluşturabilmesi için, düzenlenen ya da değiştirilen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi aldatıcı nitelikte olması gerekir. Aldatıcılık özelliği ya da başka bir ifadeyle iğfâl kâbiliyeti suçun temel unsuru olup, özel bir incelemeye tâbi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmelidir. Sahteciliğin kişileri aldatacak nitelikte (nesnel) bulunup bulunmadığı ve beş duyuyla ilk bakışta anlaşılabilir olup olmadığı şüpheye yer vermeyecek şekilde belirlenmelidir. Ceza Genel Kurulunun 09.10.2012 gün ve 335-1804 ile 14.10.2003 gün ve 232-250 sayılı kararlarında da; muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin, aldatma yeteneğinin varlığını göstermeyeceği ve bu nedenle aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği belirtilmiştir. Sahteciliğe konu olan belgenin aldatma yeteneğinin olup olmadığının tartışılması ve belirlenmesi öncelikle yargılamayı yürüten mahkemeye ait olup, hakim olayın çıkış, oluş ve akışını, düzenlenen belgelerle yapılan işlemleri göz önüne alarak, sahteciliğin kolaylıkla anlaşılıp anlaşılamayacağını bizzat belirlemeli ve sonucuna göre belgelerde aldatma yeteneği olup olmadığını takdir ve tespit etmelidir. Görüldüğü gibi, mahkemece, mümkün olması halinde suçun konusunu oluşturan belge aslı getirtilerek resmi belgede bulunması gereken başlık, sayı, tarih, imza, mühür gibi zorunlu öğeler incelenmeli, nesnel olarak aldatma gücü olup olmadığı belirlenmeli, tereddüt halinde ise; mahkemeye yardımcı olma ve aydınlatma bakımından konusunda uzman bilirkişinin görüşüne başvurulmalıdır. Belgenin ele geçmediği durumlarda ise, suça konu belgenin somut olayda muhatapları öznel (subjektif) olarak aldatması, yani fiili iğfal tek başına yeterli görülmeyerek, mutlaka diğer yan deliller göz önüne alınmalı, bu bağlamda; evrakın varsa suretinin imza, mühür, şekil, sayı vb. yönlerden incelenmesi, mümkün olduğu takdirde evrakın ibraz edildiği muhatapların dinlenmesi gibi deliller değerlendirildikten sonra objektif olarak aldatma yeteneğinin bulunup bulunmadığı tespit edilmelidir. Fikri sahtecilik ya da içerik sahteciliği de denilen belgenin yetkili kişi ya da kurum tarafından düzenlendiğinin sabit olduğu hallerde ise, suça konu belge ele geçirilemese bile yetkili kişi ya da kurum tarafından düzenlenmiş olması nedeniyle iğfal kâbiliyetinin bulunduğu kabul edilmelidir. Bununla birlikte ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi olan, insan haklarına dayalı, demokratik rejimle yönetilen ülkelerin hukuk sistemlerinde bulunması gereken, öğreti ve uygulamada; 'suçsuzluk' ya da 'masumiyet karinesi' şeklinde, Latincede ise 'in dubio pro reo' olarak ifade edilen 'şüpheden sanık yararlanır' ilkesi uyarınca, suça konu belgenin iğfal kâbiliyetinin bulunup bulunmadığı konusunda oluşacak şüphe sanık lehine yorumlanmalıdır. Özel belgede sahtecilik suçu 5237 sayılı TCK’nun 207 maddesinde; '(1) Bir özel belgeyi sahte olarak düzenleyen veya gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren ve kullanan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Bir sahte özel belgeyi bu özelliğini bilerek kullanan kişi de yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.' şeklinde hükme bağlanmıştır. Özel belgeler de resmi belgeler gibi kanıt gücü ve hukuken sonuç doğurma yeteneği bulunan belgelerdir. Fakat özel belgeler daha çok bireyler arasındaki ilişkilerle ilgili ve etkileri sınırlı bulunduğu gibi, resmi belgelerde olduğu gibi içeriğinin doğru olduğunu değil, salt bir belge olarak gerçek olduğunu göstermesi nedeniyle korunması gereken belgelerdendir. Bu nedenle suçun oluşması için kullanılmış olması zorunlu görülmüştür. Resmi belgede sahtecilik işlendiğinde, özel sahte belge ise kullanıldığında suç kabul edilmektedir. Özel belgede sahtecilik suçu ile korunan yarar kamu güvenidir. Özel belgede sahtecilik suçu bir sahtecilik suçu olarak, kamu güvenine karşı suçlar içerisinde düzenlenmiştir. Özel belgede sahtecilik suçunda fail herhangi bir kimse olabilir. Suçu herkes işleyebilir. Özgü suç olarak düzenlenmemiştir. Suçun maddi konusu ‘belge’ olarak öngörülmüştür. Ceza hukukunda belge; belirli bir düşünce, hukuki ilişki veya vakayı yansıtan, başka deyişle hukuki sonuç doğurmaya elverişli bir irade beyanını içeren ve düzenleyicisinin kim olduğunu da gösteren yazılı evrak olarak tanımlanabilir. Belgenin temel unsurlarının başında yazılı olması gelmektedir. Belgeyi oluşturan iradenin yazı ile belirlenmiş, tespit edilmiş olması halinde bu unsur gerçekleşir. Yazılı evrakın belge olarak kabul edilebilmesi için; hukuken korunmaya değer bir içeriğinin bulunması gerekir. Yazılı materyalin belge olarak kabul edilebilmesi için, kim tarafından düzenlendiğinin belli olması gerekir. Özel belgeler, resmi belge sayılmasını gerektiren unsurları taşımayan belgelerdir . Ancak, özel belgenin de belge niteliğinin, yani belge sayılması için gereken öğelerin bulunması aranmalıdır. Bu nedenle, belge kavramı ve unsurları ile ilgili açıklamalar özel belgeler hakkında da geçerlidir. Başka bir anlatımla; yazılı bir evrakın, hukuki sonuç doğurmaya elverişli bir biçimde kamu görevlisi olmayan belirli bir kimse tarafından düzenlenmesi durumunda özel belgenin varlığı söz konusu olur. Örnek verirsek; bir bankanın hesap bilgileri hakkındaki yazısı, kredi sözleşmesi, teminat mektubu, adi senet, fatura, mal beyanı, vergi beyanı, gümrük beyanı, sigorta giriş bildirimi, mektup, özel bir vaka hakkında ilgililerince düzenlenen tutanak, kira sözleşmesi, tahliye taahhüdü, dilekçe, ihbar yazısı, vb. belgeler özel belge sayılmaktadır. Kimi özel belgelerin (hisse senedi, kambiyo senedi, tahvil vs.) kanun tarafından resmi belge gibi kabul edildiğini (m.210/1) hatırlamak gerekir. Fakat, resmi belge sayılan belgelerdeki unsur eksikliği nedeniyle bu niteliğini kaybetmesi durumunda, özel belge sayılmaktadır. Örneğin bono veya çek’in yasal öğelerinin eksik bulunması durumunda özel belge kabul edilmektedir. Yine kanun hükmü gereği bazı durumlarda kişinin memur gibi cezalandırıldığını görmekteyiz. Bu durumda de belge resmi belge niteliğini almaktadır. Kamu görevlisi tarafından düzenlense dahi, göreviyle ilgisi olmayan belgeler de özel belge sayılır . Özel belgenin suça konu olması için, doğrudan hukuki sonuç doğurması gerektiği kabul edilmektedir . 5237 sayılı TCK’na hakim olan ilke gerçek içtima olduğundan, bunun sonucu olarak, 'kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza' söz konusu olacaktır. Nitekim bu husus ... Komisyonu raporunda da; 'Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır' şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır' şeklinde ifade edilmiştir. Bu kuralın istisnalarına ise, 5237 sayılı TCK’nun 'suçların içtimaı' bölümünde, 42 (bileşik suç), 43 (zincirleme suç) ve 44. (fikri içtima) maddelerinde yer verilmiştir. Zincirleme suç, 765 sayılı Kanunun 80. maddesinde; 'Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün bir kaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır' şeklinde düzenlenmiştir. Buna karşın 5237 sayılı TCK'nun 43/1. maddesinin ilk cümlesinde; 'Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır' biçiminde zincirleme suç, ikinci fıkrasında ise; 'Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır' denilmek suretiyle de aynı neviden fikri içtima düzenlemesine yer verilmiştir. 5237 sayılı TCK'nun 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için; a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi, b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması, c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir. 765 sayılı TCK’da yer alan 'muhtelif zamanlarda vaki olsa bile' ifadesi karşısında, aynı suç işleme kararı altında birden fazla suçun aynı zamanda işlenmesi durumunda, diğer şartların da varlığı halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi mümkündür. Nitekim 765 sayılı TCK’nun yürürlüğü zamanında bu husus yargısal kararlarla kabul edilmiş ve uygulama bu doğrultuda yerleşmiştir. 5237 sayılı TCK’nun 43/1. maddesinde bulunan,'değişik zamanlarda' ifadesi nedeniyle zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için, suçların mutlaka değişik zamanlarda işlenmesi gereklidir ki, bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir. Bu halde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak, ancak bu husus TCK’nun 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde göz önüne alınabilecektir. 5237 sayılı Kanunun 43/1. maddesinin açıklığı karşısında öğretide de, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Öte yandan, kanunumuz zaman konusunda olduğu gibi, suçların işlendikleri yer bakımından da bir sınır koymamıştır. Ancak, suçların aynı yerde işlenmeleri, suç işleme kararındaki birliğin bir işareti olarak kabul edilebilir. Bağımsız kastları birleştiren suç işleme kararından, kanunun aynı hükmünü birkaç defa ihlal etmek hususunda önceden kurulan bir plan, genel bir niyet anlaşılmalıdır. Fail, önceden belirlediği böyle bir plân veya niyet kapsamında, bunu bir defada gerçekleştirmek yerine, kısımlara bölmeyi ve o suretle gerçekleştirmeyi daha uygun görmüş ve bu plâna göre hareket etmiş olduğundan, birden fazla olan kısımlar, yani ayrı suçlar, tek bir müteselsil suç meydana getirirler. (Sulhi Dönmezer-Sahir Erman, Nazarî ve Tatbikî Ceza Hukuku, Beta Yayınevi, Cilt I, 14. bası, s.398) Yargıtay Ceza Genel Kurulunun konuya ilişkin 30.05.2006 gün ve 173/145, 13.10.1998 gün 305/304, 20.03.1995 gün ve 48/68 ile 02.03.1987 gün ve 341/84 sayılı kararlarında, öğretideki yukarıda değinilen görüşlere yer verildikten sonra 'aynı suç işleme kararından' yasanın aynı hükmünü birçok kez ihlal etme hususunda önceden kurulan bir plan, genel bir niyetin anlaşılması gerektiği, bu bağlamda failin suçu işlemeden önce bir plan yapmasının veya bu suça niyet etmesinin, fakat fiili bir defada yapmak yerine kısımlara bölmeyi ve o surette gerçekleştirmeyi daha uygun görmesinin, bu plan çerçevesinde hareket etmesinin, hareketinin önceki hareketinin devamı olmasının ve tüm bu hareketleri arasında subjektif bir bağlantı bulunmasının anlaşılması, aynı suç işleme kararının varlığı, olaysal olarak suçun işlenmesindeki özellikler, suçun işleniş biçimi, fiillerin işlendikleri yer ve işlenme zamanı, fiiller arasında geçen süre, mağdurların farklı olup olmadıkları, ihlal edilen değer ve yarar ile korunan değer ve yarar, olayların oluşum ve gelişimi ile tüm özellikleri değerlendirilerek belirlenmesi gerektiği, suçların işlenme tarihleri arasında az veya çok bir zaman aralığı bulunması, suç mağdurlarının birden fazla olması halinde teselsülü reddetmenin ... ve hakkaniyete uygun bulunmayacağı hususlarının genel bir kabul gördüğü de kabul edilmiştir. Sahtecilik suçunun farklı kişilere yönelik gerçekleşmiş olması nedeniyle, 5237 sayılı TCK'nun 43. maddesinin 2. fıkrası üzerinde de durmak gerekir. Aynı neviden fikri içtima olarak kabul edilen bu durumda, fiil yani hareket tektir ve bu fiille aynı suç birden fazla kişiye karşı işlenmektedir. Burada, hareket tek olduğu için, fail hakkında bir cezaya hükmolunacak, ancak bu ceza TCK’nun 43/1. maddesine göre artırılacaktır. Ancak burada kastedilen, fiil ya da hareketin, doğal anlamda değil hukuksal anlamda tekliğidir. Bazen suçların işlenmesi sırasında doğal olarak birden fazla hareket yapılmakta ise de, ortaya konulan bu davranışlar suçun kanuni tanımında yer alan hukuksal anlamdaki 'tek bir fiili' oluşturmaktadır. 5237 TCK'nda, bazı suçlarda özel olarak aynı neviden fikri içtima hükmüne yer verilmiştir. Örneğin; belirsiz sayıda kişilerin sağlığını bozmak amacıyla ve bu amacı gerçekleştirmeye elverişli olacak surette, radyasyona tabi tutulması halinde, radyasyon yayma suçunun temel şekline nazaran daha ağır ceza öngörülmüştür (TCY’nın 172/2. md.). Bu suçlar için özel bir aynı neviden fikri içtima kuralı öngörülmüş olduğundan, ayrıca TCY’nın 43/2. maddesi uyarınca cezanın arttırılması yoluna gidilmeyecektir. Aynı neviden fikri içtimadan söz edilebilmesi için; 1- Hareket ya da fiilin hukuksal anlamda tek olması, 2- Birden fazla suçun işlenmiş olması, 3- İşlenen birden fazla suçun 'aynı suç' olması, 4- Bu suçların mağdurlarının farklı olması gerekmektedir. Bu dört şart birlikte gerçekleştiğinde, faile tek ceza verilecek, ancak bu ceza artırılacaktır. Somut olayda sanıkların sahtecilik eylemlerinin farklı zamanlarda gerçekleşmiş olmaları nedeniyle tek bir fiil olarak kabulü mümkün olmadığından 5237 sayılı TCK’nun 43/2. maddesinin uygulanma şartları bulunmamaktadır. Birden çok belgede sahtecilik suçunun, zincirleme ya da ayrı suçlar mı oluşturacağı problemini çözümlerken, korunan hukuki yarar, suçun mağduru ve suçtan zarar gören kavramları da ele alınmalıdır. Belgede sahtecilik suçları 765 sayılı TCK'nun 'Cürümler' başlıklı ikinci kitabının, 'Ammenin İtimadı Aleyhinde Cürümler' başlıklı altıncı babının, 'Evrakta Sahtekarlık' başlıklı üçüncü faslında düzenlenmişken, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nun ise 'Özel Hükümler' başlıklı ikinci kitabının, 'Topluma Karşı Suçlar' başlıklı üçüncü kısmının, 'Kamu Güvenine Karşı Suçlar' başlıklı dördüncü bölümünün 204 ila 212. maddelerinde düzenlenmiş olup, her iki kanun yönüyle de belgede sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güvenidir. Nitekim 765 sayılı Kanun döneminde Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 08.06.2004 gün ve 94-132 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında istikrarlı olarak, suçla korunan yararın kamu güveni olduğu kabul edilmiş ve; 'Evrakta sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güvenidir. Belgelerin gerçeğe aykırı düzenlenmesi, gerçek belgeye eklemeler yapılması, tamamen veya kısmen değiştirilmesi, eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek suç sayılıp, yaptırıma bağlanmıştır. Bu nedenle de fiilen bir zararın ortaya çıkması aranmamakta, zarar olasılığı yeterli görülmektedir' denilmiştir. Hatta, 765 sayılı TCK’nun 339 ve 355. maddeleri ile ilgili olarak ceza miktarlarını belirlemede kanun koyucunun suçun kamu güvenini bozmadaki etkinliğini ölçü aldığı kabul edilmiştir. (CGK’nun 06.11.2007 gün ve 223-224 sayılı kararı) Aynı şekilde Yargıtay bu görüşünü 5237 sayılı TCK’nun yürürlüğe girmesinden sonra da sürdürmekte olup, Ceza Genel Kurulunun 06.03.2007 gün ve 276-55 sayılı kararında bu husus; 'Evrakta sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamu güvenidir. Belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, gerçek bir belgeye ekleme yapılması, tamamen veya kısmen değiştirilmesi eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek suç sayılmıştır' şeklinde ifade edilmiştir. Özel Daire kararları da aynı yöndedir, Örneğin; 'Belgede sahtecilik … suçunun hukuki konusu kamunun güveni olup, suçun oluşması için genel kast ve zarar olasılığı yeterlidir' (Yargıtay 11. CD’nin 05.03.2008 gün ve 1232-1298 sayılı kararı). Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, 'haksızlığa uğramış kişi' olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de bunlar mağdur olamayacaklardır. Mağdurun belirlenmesi, suçun unsurlarının veya nitelikli hallerinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti ile özellikle 5237 sayılı TCK yönüyle zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının çözümü konusu başta olmak üzere bir çok ceza hukuku hükmünün doğru ve isabetli uygulanabilmesi açısından önemli olmasına rağmen, 5237 sayılı TCK başta olmak üzere ceza kanunlarımızda mağdurun bir tanımı yapılmamıştır. Öğretide de kabul olunduğu üzere kanun koyucunun bu tercihi öncelikle kapsayıcı bir tanım yapmanın zorluğundan kaynaklanmakta, diğer taraftan kavramın bazen dar bazen de geniş yorumlanmasına duyulan ihtiyaç bu yönde bir tercihi zorunlu kılmaktadır. Mağdur kavramı gibi kanunda açıkça tanımlanmamış olan 'suçtan zarar görme' kavramı ise, gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında; 'suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali' olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak da dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulunun 03.05.2011 gün ve 155–80, 04.07.2006 gün ve 127–180, 22.10.2002 gün ve 234–366 ile 11.04.2000 gün ve 65–69 sayılı kararlarında; 'dolaylı veya muhtemel zarar, davaya katılma hakkı vermez' şeklinde açıkça belirtilmiştir. Mağdur ile suçtan zarar gören kavramları aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilecektir. Bazı suçlarda mağdur belirli bir kişi olmayıp; toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir. (... ...Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Turhan Kitabevi, 3. Bası, ..., 2007, s.444; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. Bası, ..., 2013, s. 212 - 215; .. Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, ..., 2013, s.107 - 109; Osman Yaşar-... Tahsin Gökcan–... Artuç, Türk Ceza Kanunu, ..., ... Yayınevi, 2014, 6. cilt, s.7958-7959) Mağdurun kim olduğunun belirlenmesinde öncelikle madde metnine bakılmalı, madde metninin yeterli olmadığı durumlarda hükmün konuluş amacı, suçun düzenlendiği yer gibi hususlar birlikte değerlendirilerek sonuca ulaşılmaya çalışılmalıdır. Bu bağlamda gerek 765 sayılı TCK'nun, gerekse de 5237 sayılı TCK'nun belgede sahtecilik suçlarının düzenlendiği madde metinlerinde suçun mağdurunun kim olduğuna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemesi, belgede sahtecilik suçlarının hukuki konusunun kamunun güveni olması ve bu suçların kamu güvenine karşı suçlar bölümünde düzenlenmiş bulunması hususları birlikte değerlendirildiğinde, bu suçların mağdurunun toplumu oluşturan bireylerin tamamının, diğer bir ifadeyle kamunun olduğunun, eylemin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi halinde bu kişinin mağdur değil, suçtan zarar gören olacağının kabulü gerekmektedir. Aksinin kabulü halinde, somut olayda olduğu gibi birden fazla kişiye karşı işlenmiş olan sahtecilik suçlarında hükmolunacak sonuç ceza miktarları gözönünde bulundurulduğunda, 5237 sayılı TCK'nun '... ve kanun önünde eşitlik ilkesi' başlıklı 3. maddesinin gerekçesinde, 'Suç işlenmesiyle bozulan toplum düzeninde adaletin sağlanması için suç işleyen kimseye uygulanacak ceza hukuku yaptırımlarının haklı ve ölçülü olması gerekir. Çünkü ancak haklı ve suçun ağırlığıyla orantılı bir yaptırım ile suç işleyen kişinin bu fiilinden pişmanlık duyması sağlanabilir ve yeniden topluma kazandırılması söz konusu olabilir' şeklinde açıklanmış olan ölçülülük ilkesine aykırı davranılmış olunacaktır. Öğretide, belgede sahtecilik fiilinin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi halinde ilgili kişinin de mağdur sayılacağı yönünde bir kısım görüşler olmakla birlikte, çoğunluk itibariyle, anılan suçların mağdurunun kamu olduğuna ilişkin, 'Sahtekarlık suçlarının mağduru daima Devlettir. Bu suçlar dolayısıyla maddi ya da manevi bir zarara uğrayan kimse ise, mağdur olmayıp, 'suçtan zarar gören kişi' sayılır ve böyle bir veya bir kaç kişinin bulunması, suçun kukuki konusunu etkilemez' (Sahir Erman, Ticari Ceza Hukuku Cilt III, Sahtekarlık Suçları, ... 1981, 4. Baskı, s.10), 'Resmi evrakta sahtecilik suçları TCK'da topluma karşı işlenen suçlar bölümünde düzenlenmiş olduğu için bu suç tiplerinin toplumu oluşturan bireylerin tamamına karşı işlenmiş olduğunun kabulü gerekir.' (Veli ... Özbek, ... Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 4. Baskı, 2012, s. 759) şeklinde görüşler bulunmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından 'aynı suç' kavramı da irdelenmelidir. Aynı suç 5237 sayılı TCK’nun 43. maddesinde; 'Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır' denmek suretiyle açıklığa kavuşturulmuştur. Öğretide de 'aynı suçtan anlaşılması gerekenin, aynı suç tipi olduğu', kanunda düzenlenen suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz edileceği, suçun ismi farklı ise artık aynı suçtan bahsedilemeyeceği kabul edilmektedir. Buna göre suçların ismi aynı ise aynı suçtan söz etmek mümkün iken, suçun ismi değiştiğinde artık aynı suçtan bahsetmek mümkün değildir. Örneğin dolandırıcılık ile nitelikli dolandırıcılık eylemleri aynı suç sayılır iken, dolandırıcılık ile güveni kötüye kullanma, hırsızlık ile dolandırıcılık, hırsızlık ile suç eşyasını satın alma aynı suç kavramı içerisinde değerlendirilemeyecektir. Aynı suç kavramına, suçun teşebbüs aşamasında kalmış hali de dahildir. Zincirleme suç oluşturan eylemlerden bir kısmı tamamlanmış, bir kısmı da teşebbüs aşamasında kalmış olsa bile, işlenen suçların isimleri değişmediği sürece, aynı suç sayılacaktır. (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku Genel Kısım, Savaş Yayınevi 18. Baskı, ..., 2012. s.339; ...Türk Ceza Kanunu, 1. cilt, ..., 2014, s.1241-1242; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 8. bası, ..., 2015, s. 492-493; ...Yeni Türk Ceza Kanunun da 'Zincirleme Suç', TBB Dergisi, sayı 70, Mayıs/Haziran 2007, s. 253) Sahtecilik suçları bakımından ise, Kanun koyucunun resmi belgede sahtecilik ve özel belgede sahtecilik suçlarının benzer şekilde düzenlemesi, her iki suçta korunan hukuki yararının kamu güveni olması, suçların mağdurunun geniş anlamda toplumu oluşturan tüm bireyler olması ve suç isimlerinin aynı olması nedeniyle, resmi belgede sahtecilik suçu ile özel belgede sahtecilik suçunun 'aynı suç' kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte sahtecilik suçları bakımından özel bir içtima hükmü getiren TCK’nun 212. maddesinin de ayrıca ele alınmasında yarar bulunmaktadır. TCK’nun 'İçtima' başlıklı 212. maddesi; 'Sahte resmi veya özel belgenin bir başka suçun işlenmesi sırasında kullanılması halinde, hem sahtecilik hem de ilgili suçtan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunur' şeklinde düzenlenmiş olup, bu hükme göre, sahte belgenin başka bir suçun işlenmesinde kullanılması durumunda, fail hem sahtecilik, hem de belgenin kullanıldığı suçtan dolayı sorumlu tutulacaktır. Başka bir anlatımla sahte belge başka suçun işlenmesi sırasında kullanıldığında fail, hem sahtecilik hem de belgenin kullanıldığı suçtan cezalandırılacaktır. Anılan madde sahte belgenin sahtecilik dışında başka bir suçta kullanılması durumunu ifade etmekte olup, madde anlatımdan sahte belgenin başka bir sahtecilik eyleminde kullanılması durumunda diğer sahtecilik suçundan da ayrıca ceza verilmesi gerektiği sonucuna ulaşmak mümkün değildir. Uyuşmazlığın isabetli bir şekilde çözümlenmesi için 'cezayı aleyhe değiştirememe' kuralı üzerinde durulmalıdır. Cezayı aleyhe değiştirememe yasağı öğreti ve uygulamada; 'temyiz davası yalnızca sanık veya müdafii ya da sanık lehine Cumhuriyet savcısı veya sanığın eşi ya da yasal temsilcisi tarafından açıldığında hükümde yaptırımın türü ve ağırlığı bakımından sonucu sanığın aleyhine ağırlaştırıcı, diğer bir anlatımla aleyhe sonuç verici düzeltmelerin yapılamaması veya kurulacak yeni hükümdeki cezanın sanığın aleyhine olarak ilk hükümden daha ağır olamaması' şeklinde tanımlanmaktadır. Cezayı aleyhe değiştirememe yasağı, hükmün temyiz incelemesine başlarken, bakış açısını belirleyen bir usul kuralı olduğu gibi, bozmadan sonraki aşamada da ceza miktarının sınırını belirleyen bir yargılama ilkesidir. Bu sebeple temyiz incelemesinde öncelikle temyizin lehe veya aleyhe mi olduğu tespit edilip, inceleme buna göre yapılmalı ve sanık lehine tecelli eden bir hatanın doğuracağı hukuki neticeler aleyhte başvuru bulunmadıkça değiştirilmemelidir. Latince 'reformatio in pejus judici appellato non licet' olarak adlandırılan, 'bir hükmün aleyhe değiştirilmesi caiz değildir' şeklinde tecrüme edilen, öğreti ve uygulamada ise, 'lehe kanun yolu davası üzerine hükmü aleyhe değiştirmeme, aleyhe bozmama zorunluluğu, aleyhe düzeltme yasağı, yaptırım ve sonuçlarını aleyhe kötüleştirememe ya da ağırlaştıramama kuralı, aleyhe bozma yasağı' olarak ifade edilen bu ilkenin amacı; hükmün aleyhine bozulabileceğini düşünen sanığın bazı davalarda istinaf ya da temyiz kanun yoluna başvurmaktan çekinmesinin önüne geçmek ve kanun yoluna başvurma hakkını daha özgürce kullanabilmesini sağlamaktır. Anılan kural, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 326. maddesinin 4. fıkrasında; 'Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse, yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz' şeklinde kanuni düzenlemeye dönüştürülmüştür. Buna göre ceza hukukumuzda genel anlamda bir kazanılmış hak kavramından bahsedilemeyeceği, yalnızca 1412 sayılı CMUK'nun 326. maddesinin son fıkrası uyarınca sınırlı biçimde uygulanabilecek olan 'cezayı aleyhe değiştirememe' veya 'aleyhte düzeltme yasağı'nın söz konusu olduğunun kabulü gerekmektedir. Bu kuralla ilgili olarak 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 307/4. maddesinde ise; 'Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 262. maddede gösterilen kimselerce temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz' düzenlemesine yer verilmiştir. Kanundaki açık düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere; yaptırımı ve sonuçlarını aleyhe değiştirme yasağının kapsamı yalnızca ceza miktarı ile sınırlı olacak, sanık veya onun lehine ilgililer tarafından temyiz davası açıldığında, lehe bozma üzerine yeniden kurulan hükümle belirlenen ceza ve sonuç önceki hükümle belirlenen cezadan ve sonuçtan daha ağır olamayacaktır. Gerek bozma ilamında, gerekse yerel mahkemece bozmadan sonra kurulan hükümde yaptırım ve sonuçları aleyhe değiştirme yasağına aykırılığın söz konusu olup olmadığı önceki ve sonraki hükümlerde yer alan ceza ve yaptırımların tüm yönleri ile karşılaştırılması suretiyle belirlenecektir. Ceza Genel Kurulunun 20.06.2006 gün ve 124-165 sayılı kararında; istinaf ve temyiz kanun yolları bakımından pozitif hukukumuzda yer alan 'cezanın aleyhe değiştirilmemesi' ilkesinin, ceza muhakemesinin mutlak ve vazgeçilemez değerleri arasında yer alan ve evrensel hukukun benimsediği bir ilke olmadığı, kanunun düzenleniş biçimi ve amacı itibarıyla, asıl ceza yargılamasında verilen kararlara karşı kesin hükme kadar masumiyet karinesinden yararlanma hakkı bulunan sanığın temyiz kanun yoluna başvurudan çekinmemesini temine yönelik bir prensip olduğu açıklanmıştır. Belirtildiği üzere aleyhe değiştirme yasağı münhasıran 'cezalar' ile ilgili ve sınırlı olup, fiilin nitelendirilmesinde ve suç adının belirlenmesinde geçerli değildir. Cezalar 5237 sayılı TCK'nun 45. maddesinde; hapis ve adli para cezaları olarak sayıldığından, cezalar arasında sayılmayan güvenlik tedbirleri ile diğer müesseselerin bu yasak kapsamda değerlendirilemeyeceği Ceza Genel Kurulunca duraksamasız olarak kabul edilegelmiştir. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; sanık ...'ın aralarındaki ticari ilişki nedeniyle müşteki ...a 4 adet çeki 01.04.2011 tarihli protokol ile teslim etmesine rağmen, çeklerin ödenmemesini sağlamak amacıyla diğer sanık ...'e teslim etmiş gibi 26.02.2011 tarihli özel belge niteliğinde çek teslim protokolü düzenledikleri, daha sonra bu protokolle sanık ...'nın çekleri kaybettiğinden bahisle ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesi'ne ödemeden men talebi ile başvurup resmi belge niteliğinde tedbir kararı aldığı olayda; sanıkların eylemlerinin teselsül eden resmi belgede sahtecilik suçunu oluşturduğu, mahkeme hükmünün bu bakımdan yerinde olduğu ancak Yargıtay 21. Ceza Dairesinin 09.06.2016 tarih ve 2015/8291-2016/5129 sayılı ilamı ile bozulmasına karar verilen Mahkemenin 10.12.2012 tarih ve 2012/251-403 sayılı hükmünün yalnızca sanıklar müdafiileri tarafından temyiz edildiği ve anılan hükme yönelik sanıklar aleyhine temyiz talebi bulunmadığı, bu nedenle 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nin 326/son maddesi uyarınca sanıkların ceza miktarı itibarıyla kazanılmış haklarının bulunduğunun gözetilmemesi ve Yargılama giderlerinden olan vekalet ücretinin CMK'nin 326/2. maddesi gereğince iştirak halinde işlenen suçlardan dolayı mahkûm olanlara eşit oranda yükleneceği gözetilmeden, 'maktu ücreti vekaletin sanıklardan alınıp katılana verilmesine' şeklinde hüküm kurulması, Yasaya aykırı; sanıklar müdafiilerinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nun 321. maddesi uyarınca bozulması; ancak yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususların düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hüküm fıkrasından 'Katılan vekille temsil edildiğinden 3960 TL maktu ücreti vekaletin sanıklardan alınıp katılana verilmesine' ibaresinin çıkartılıp yerine 'Katılan vekille temsil edildiğinden 3960 TL maktu ücreti vekaletin sanıklardan eşit oranda alınıp katılana verilmesine.' ibaresinin yazılması, hüküm fıkralarından sonra 'CMUK'nın 326/son maddesi uyarınca sanıkların kazanılmış hakkı gözetilerek sonuç itibarıyla 1'er yıl hapis cezasıyla cezalandırılmalarına' ibaresi eklenmek suretiyle, sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerektiği..." görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesince 11.03.2021 tarih, 3485-2482 sayı ve oy çokluğuyla itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İtirazın kapsamına göre inceleme, sanıklar hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıkların eylemlerinin zincirleme şekilde resmî belgede sahtecilik suçunu oluşturup oluşturmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Katılan ...’un, ... Cumhuriyet Başsavcılığına vekili aracılığıyla verdiği 31.10.2011 tarihli şikâyet dilekçesi ile; sanık ... tarafından kendisine protokol ile teslim edilen.. olarak görünen 30.07.2011, 30.08.2011, 30.09.2011 ve 30.10.2011 keşide tarihli 4 adet çek bedelinin karşılığının ödenmemesi için sanık ...’ın diğer sanık ... ile belirtilen çekler de dahil toplam 19 adet çekin sanık ...’ya verildiğini belirten 26.02.2011 tarihli sahte bir protokol tanzim ettiklerini ve sanık ...’nın bu protokolü ... Asliye Ticaret Mahkemesinde açtığı çek iptali davasında kullanarak çekler hakkında ödemeden men kararı aldığını, çekleri tahsil için ilgili bankaya başvurduğunda ödemeden men kararı nedeniyle kendisine ödeme yapılmadığını beyanla sanıklar hakkında şikâyetçi olduğu ve soruşturmanın bu şekilde başladığı, Dosya içerisinde bir örneği bulunan 01.04.2011 tarihli belge içeriğinin; “Firmamıza ait aşağıda seri no, vade ve miktarları yazılı bulunan çekleri rızam doğrultusunda ... ve ...’a verdim. Söz konusu çekler çek tarihinde muteberdir.” şeklinde olduğu, aynı belgede .. ibaresinin alt kısmında çeklerin her biri ayrı ayrı olmak üzere 4 ayrı satırda ... seri no, 30.07.2011 vade,... seri no, 30.08.2011 vade, ... seri no,... vade, 85.000, 2982780 seri no, 30.10.2011 vade, 85.000” biçiminde belirtildiği, belgenin alt kısmının sol bölümünde, üzerinde bir adet imza bulunan .... kaşesi, sağ bölümünde ise el yazısı ile sanık ... ismi ve imzasının yer aldığı, Dosya kapsamına göre sahte olduğu iddia edilen “Protokoldür” başlıklı,.. antetli ve 26.02.2011 tarihli belge içeriğinde; sanık ... tarafından katılana verilen 4 adet çeke ilişkin bilgilerin de yer aldığı toplam 19 adet çekin diğer sanık ...’le aralarındaki ticari ilişkiye istinaden adı geçen sanığa teslim edildiği hususunun belirtildiği, 3 sayfalık belgenin her bir sayfasının altında sanık ...’in adı ve.... kaşesinin bulunduğu, bu isim ve kaşe altında da birer imzanın yer aldığı, ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2011/585 esas sayılı dosyasının, incelemeye konu dosya içerisine alınan ilgili evrakına göre; sanık ...’in vekili aracılığıyla Mahkemeye ibraz ettiği 24.06.2011 tarihli dilekçesi ve ekinde yer alan “Protokoldür” başlıklı belge ile bu belgede bahsedilen 19 adet çekin kaybolduğundan bahisle çeklerin iptali için dava açıldığı, aynı dilekçe ile çek iptaline karar verilmeden önce ilk aşamada ödemeden men kararı verilmesinin talep edildiği, bu istemler ile açılan davada adı geçen Mahkemece 27.06.2011 tarihli tensip tutanağıyla katılana verilen protokole konu çekleri de kapsayacak şekilde ödemeden men kararı verildiği, bu kararın ilgili yerlere bildirildiği, Dosya içerisinde aslı gibidir kaşeli katılana verilen 01.04.2011 tarihli protokole konu çekler incelendiğinde; 30.10.2011, 30.09.2011 ve 30.07.2011 keşide tarihli çeklerin bankaya ibraz edilmesi üzerine bu çekler hakkında ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 27.06.2011 tarihli ve 2011/585 sayılı ödeme yasağı bulunduğundan hiçbir işlem yapılmadığını belirten banka kaşesinin çeklerin arkasına basıldığının görüldüğü, Anlaşılmıştır. Katılan ... aşamalarda ve beyan dilekçelerinde özetle; 2009 yılı içerisinde... İnşaat isimli firmanın hissedarları olan Nejdet Selim, Karakim Bedikoğlu ve İsmail Özdemir’e kaba inşaat hâlindeki bir yeri devrettiğini, karşılığında da bu kişilerden 340.000 TL tutarında çek aldığını, ancak bu çeklerden bir tanesinin karşılıksız çıkması üzerine bu şahısların alacaklı olduklarını belirttikleri sanık ...’ın yetkilisi olduğu... ait 4 adet, her biri 85.000 TL bedelli toplamda 340.000 TL’lik çekleri protokol ile kendisine teslim ettiklerini, bu çeklerden ilkini bankaya tahsil için ibraz ettiğinde, diğer sanık ...’in söz konusu çeklerin elinden çıkmış olması nedeniyle ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2011/585 esas sayılı dosyası üzerinden ödemeden men kararı aldığını ve çek iptali davası açtığını öğrendiğini, her iki sanığın birlikte hareket ederek alacağının tahsilini güçleştirmek için gerçekte 01.04.2011 tarihli belge ile kendisine teslim edilen ve hâlen de kendisinde bulunan çeklerin sanki 26.02.2011 tarihinde sanık ...’e teslim edilmiş gibi protokol düzenlediklerini ve sanık ...’nın gerçeğe aykırı olarak düzenlenen bu protokolü kullanarak adı geçen Mahkemeden ödemeden men kararı aldığını, zararının giderilmediğini, sanıklardan şikâyetçi olduğunu, İfade etmiştir. Sanık ... aşamalarda ve savunma dilekçelerinde özetle; iddianamede bahsi geçen....nin yetkilisi olduğunu, diğer sanık ...’in inşaat mühendisi olduğunu ve adına daire alacağı için toplam 19 adet çeki ...’e verdiğini, adı geçenin zaman içerisinde birkaç çekini iade ettiğini, ancak kalan çekleri kaybettiğini söylediğini, bunun üzerine ...ya “Avukatınla görüş, çekler benim olduğu için beni zarara uğratma.” dediğini,...’nın mahkemeye başvurarak ödemeden men kararı aldığını ve kararı bankasına teslim etmiş olduğunu sonradan öğrendiğini, davaya konu olan 4 adet çeki daha önceden iade etmiş olduğunu, kendisinin de bu çekleri Nejdet Selim adlı şahsa yine adına daire alınması için verdiğini, katılan ...'u tanımadığını, katılanın şirketini Nejdet adlı şahsın almış olduğunu, karşılığında da kendisine ait olan çekleri verdiğini öğrendiğini, kendisine de daire vereceklerinden çeklerle ilgili protokol istendiğini, bunun üzerine çekleri teslim ettiğine dair protokolü imzaladığını, haklarında ödemeden men kararı olduğu için davaya konu bu dört adet çekin karşılığını ödemediğini, harici olarak da ödeme yapmadığını, adına bir kısım daireler de alındığını, Sanık ... aşamalarda ve savunma dilekçelerinde özetle; diğer sanık ...’ın mimar, kendisinin de mühendis olduğunu, sanık ...’ın kendisine biraz borcunun bulunduğunu ve ayrıca yapacakları işle ilgili olarak da ...’la bir protokol düzenlediklerini, bu protokolle sözü edilen çeklerin kendisine teslim edildiğini, seyahatleri sırasında çekleri kaybettiğini düşünerek avukatına danıştığını ve kimsenin mağdur olmaması için çeklerle ilgili ödeme yapılmasın diye dava açtıklarını, mahkemece bu konuda karar alındığını, bir süre sonra başka çantasında olduğunu fark ettiği çekleri diğer sanık ...’a teslim ettiğini, çekleri bulduktan sonra da davanın devam etmesine gerek görmediğini, sanık ...’tan alacağının bulunmasına ve yapılacak ... karşılığı olarak bu çeklerin düzenlenen protokolle kendisine teslim edilmiş olmasına rağmen, çalındıklarını düşündüğü için panik yaptığından ve aradan da zaman geçtiğinden çeklerin sanık ...’a iadesini uygun bulduğunu, suç işlemek kastıyla hareket etmediğini, Savunmuşlardır. Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, öncelikle resmî belgede sahtecilik ve özel belgede sahtecilik suçları üzerinde durulması gerekmektedir. Resmî belgede sahtecilik suçu 5237 sayılı TCK’nın 204. maddesinde; “(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.” şeklinde düzenlenmiştir. Söz konusu suç, maddenin birinci fıkrasında seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmış olup resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmî belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte resmî belgenin kullanılması durumunda suç oluşacaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanarak daha ağır bir yaptırıma bağlanmış, maddenin üçüncü fıkrasında ise suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanunun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan bir belge niteliğinde olması hâlinde cezanın yarı oranında artırılması gerektiği belirtilmiştir. Sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güveni olup belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, tamamen veya kısmen değiştirilmesi ya da gerçek bir belgeye eklemeler yapılması eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır. TCK’nın “Özel Belgede Sahtecilik” başlığını taşıyan 207. maddesi; "Bir özel belgeyi sahte olarak düzenleyen veya gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren ve kullanan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bir sahte özel belgeyi bu özelliğini bilerek kullanan kişi de yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır." şeklinde düzenlenmiştir. Özel belge, kamu görevlisinin görevi nedeniyle düzenledikleri dışında kalan, resmî belgeden sayılmayan, resmî bir işlem nedeniyle düzenlenmiş olmayan, ancak; doğrudan hukuken hüküm, sonuç meydana getiren, bir hakkın doğmasına veya kanıtlanmasına yarayan yazıdır (Kubilay Taşdemir, Belgelerde Sahtecilik Suçları, ..., 2013, s. 441.). Başka bir deyişle, resmî belgenin özelliklerini taşımayan tüm yazılar özel belge olarak nitelendirilebilir. Bu suçun seçimlik hareketleri özel belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir özel belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte özel belgenin bu özelliği bilinerek kullanılması olarak gösterilmiştir. Bununla birlikte bir belgenin sahte olarak düzenlenmesi ve gerçek bir belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesine ilişkin seçimlik hareketlerin özel belgede sahtecilik suçunu oluşturabilmesi için bu belgelerin ayrıca kullanılması da gerekmektedir. Kullanmadan maksat, bu sahte belgenin herhangi bir hukuki ilişkide veya herhangi bir hukuki işlem tesisinde dikkate alınmasını sağlamaya çalışmaktır. Suç konuları farklı olmakla birlikte, resmî ve özel belgede sahtecilik suçları unsurları itibarıyla benzer şekilde düzenlenmiştir. Her iki suç yönünden de belgede sahtecilik suçunun oluşabilmesi için, sahteciliğe konu belgenin aldatma yeteneğinin de bulunması gerekir. Diğer taraftan, resmî belgede sahtecilik suçundan farklı olarak özel belgede sahtecilik suçunu düzenleyen TCK’nın 207. maddesinin metninde, gerçeğe aykırı belge düzenlemek olarak tanımlanan içerik sahteciliğine (fikri sahtecilik) yer verilmediği, yalnızca "Belgenin sahte olarak düzenlenmesi ve gerçek bir belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi" hareketlerine, başka bir deyişle maddi sahtecilik eylemlerine yer verildiği görülmüştür. Madde metninde belirtilen seçimlik hareketler, anılan maddenin gerekçesinde de; “...Söz konusu suçu oluşturan hareketlerden biri, özel belgeyi sahte olarak düzenlemektir. Özel belge esasında mevcut olmadığı hâlde, mevcutmuş gibi sahte olarak üretilmektedir. Suç, gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmek suretiyle de işlenebilir. Bu seçimlik hareketle, esasında mevcut olan özel belge üzerinde silmek veya ilaveler yapmak suretiyle değişiklik yapılmaktadır...” şeklinde açıklanmış olup suça konu eylemlerin yalnızca maddi sahteciliğe ilişkin hareketler olduğu anlatılmıştır. Belgeyi düzenleyen olarak görünen kişinin gerçek olmasına rağmen, belge içeriğinin gerçeğe aykırı görünmesi durumuna, yani içerik sahteciliğine ne madde metninde, ne de gerekçesinde yer verilmemiştir. Buna göre, düzenleyenin imzası gerçek olmakla birlikte salt yalan beyanı içeren özel belgeler, açıklanan ve unsurları gösterilen özel belgede sahtecilik suçunun maddi konusunu oluşturmamaktadır. Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; ...nin yetkilisi olan sanık ...’ın, ...Bankasına ait keşidecisi ... ve Endüstri San. Tic. Ltd. Şti. olarak görünen 30.07.2011, 30.08.2011, 30.09.2011 ve 30.10.2011 keşide tarihli 4 adet çeki 01.04.2011 tarihli protokol ile katılan ...’a teslim etmesine rağmen, fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ettiği diğer sanık ... ile bu çek bedellerinin ödenmemesini sağlamak için belirtilen çeklerin de içinde bulunduğu toplam 19 adet çekin sanık ...’ya verildiğini gösteren 26.02.2011 tarihli sahte bir protokol tanzim ettikleri ve sanık ...’nın bu protokolü ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinde açtığı çek iptali davasında kullanarak çekler hakkında ödemeden men kararı aldığının iddia edildiği olayda; Özel belgede sahtecilik suçunu düzenleyen TCK’nın 207. maddesinde, gerçeğe aykırı belge düzenlemek olarak tanımlanan içerik sahteciliğine yer verilmediği göz önünde bulundurulduğunda, özel belge niteliğinde olan iddianameye konu 26.02.2011 tarihli “Protokoldür” başlıklı belgeye yönünden dosya kapsamında tahrifat yapıldığına veya bir başkası yerine o kişinin bilgisi ve rızası dışında imza atıldığına ilişkin herhangi bir iddia veya delilin bulunmaması, sahteciliğin özel belgenin içeriğine ilişkin olması karşısında, bu belgenin, bu hâliyle TCK’nın 207. maddesinde düzenlenen “özel belgede sahtecilik” suçunun maddi konusunu oluşturmayacağı, İddianameye konu ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen ihtiyati tedbir niteliğindeki ödemeden men kararının ise hak arama özgürlüğü kapsamında Mahkemeye başvuran sanık ...’in beyanında geçen veya dilekçesinde belirtilen iddiaların Mahkemece araştırılması, maddi veya şekli gerçeğe uygun olup olmadığının denetlenmesi sonucunda takdir hakkı kullanılarak verilmiş olması, yalnızca beyana veya sunulan belgeye dayalı olarak düzenlenen bir belgenin bulunmaması, bu hâliyle Mahkemeye başvuru sırasında sunulan ve özel belgede sahtecilik suçunun konusunu oluşturmayacağı kabul edilen 26.02.2011 tarihli “Protokoldür” başlıklı belge ile Mahkemenin iradesinin sakatlandığından veya kararın hile ile elde edildiğinden söz edilemeyecek olması nedeniyle verilen ödemeden men kararı yönünden de resmî belgede sahtecilik suçunun unsurları itibarıyla oluşmayacağı, iddianameye konu eylemler bakımından sanıklar hakkında beraat hükümleri kurulması gerekirken yazılı şekilde mahkûmiyet hükümleri kurulmasının usul ve kanuna aykırı olduğu, Sonucuna varılmalıdır. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızdaki ihtilaf; sanıklara isnat edilen sahtecilik suçunun oluşup oluşmadığına ilişkindir. ... Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesinde sanık ... ve ... hakkında açılan kamu davası ile yapılan yargılama sonucunda mahkemenin sanıklar hakkında, özel belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün, Yargıtay 21. Ceza Dairesinin temyiz incelemesinde sanıkların üzerine atılı eylemlerine göre resmi belgede sahtecilik suçundan hüküm kurulması gerektiğine dair bozma ilamından sonra ... Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesince resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan hükmünün Dairemizce yapılan temyiz incelemesinde Yüksek 11. Ceza Dairemiz çoğunluğunun ... Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesinin resmi belgede sahtecilik suçundan mahkumiyet kararına ilişkin bozma ilamında; 'şüphelilerin gerçekte zayi olmayan çeklerin zayi olmuş gibi ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinden 'Ödemekten Men' kararı alması şeklinde kabul edilen eyleminde, TCK 207. maddesinde düzenlenen 'özel belgede sahtecilik' ve TCK’nin 204/1. maddesinde düzenlenen 'resmi belgede sahtecilik' suçunu işleme kasıtlarının bulunmadığı sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği gerekçesi ile bozma kararı vermiştir. Katılan ... bir ticari ilişki nedeni ile şüpheli ...’ın yetkilisi ve temsilcisi olduğu, ... End. San. Tic. Ltd. Şirketine ait ve bu şirket yetkilisi tarafından keşide edilen 2988277, 2982778, 2982779 ve 2982780 çek numaralı her biri 85,000,00 TL bedelli olan 4 adet çeki aralarında düzenledikleri 01/04/2011 tarihli çek teslim protokolü ile teslim almıştır. Sanık ... çeklerin müştekiye tesliminden sonra çeklerin ödenmemesini sağlamak için, çek teslimi protokolüne konu çekleri diğer şüpheli ... ile 26/02/2011 tarihli çek teslim protokolü ile teslim edilmiş gibi gösteren içeriği sahte belge düzenlemişlerdir. Sanık ...’in gerçekte hamili olmadığı çeklerin ihtiyati tedbir niteliğinde ödemeden men kararı verilmesi talebini içerir mahiyette ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesine 24/06/2011 tarihli dilekçesi ile talepte bulunmuştur. Sanığın talebini değerlendiren ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesi 2011/585 esas ve 27/06/2011 tarihli kararı ile daha önceden müştekiye teslim edilen 4 adet çek ile birlikte başkaca çeklerin zayi oldukları gerekçesi ile ödemekten men kararı verilmiştir. Böylece sanıklardan ... keşideci olması sıfatıyla yukarıda anılan çeklerin ödenmesinin men edilmesi ve iptalinin sağlanması için şüpheli ...'i azmettirdiği her iki şüphelinin birlikte hareket ederek mahkemeyi aracı kullanarak resmi evrakta sahtecilik suçunu işledikleri anlaşılmaktadır. Sanık ...’ın kastının müştekiye borcunu ödememek veya geciktirmek amacıyla bu çekleri müştekiye değilde; diğer sanık ...'ya vermiş gibi göstermek amacıyla hukuk dünyasında geçerli içeriği sahte resmi bir belge hazırlamak için ilgili mahkemeyi aracı kullanarak içeriği sahte olan ödemeden men karar alınmasını sağlamak olduğu aşikardır. Sanıkların 'içeriği sahte protokol düzenlemek' ve bu içeriği sahte olan özel belgeyi kullanarak 'mahkemeden içeriği itibariyle sahte olan ödemeden men kararı' alıp bunu bankaya ibraz ederek kullanmak suretiyle de, 'resmi belgede sahtecilik' suçunu işledikleri; sanıkların eylemlerinin Türk Ceza Kanunu 44. maddesinde işlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet verildiğinde bu eylemlerden en ağır cezayı gerektiren suçtan sanığa ceza verilir düzenlemesine göre fikri içtima olarak kabul edilerek ağır olan Resmi Belgede sahtecilik suçundan cezalandırılmaları gerekmektedir. İzah edilen nedenlerle; 1- Sanıkların TCK'nin 204/1. maddesindeki resmi belgede sahtecilik suçundan mahkemenin verdiği mahkumiyet kararının isabetli olduğundan, sanıkların bu suçtan beraatlarına ilişkin 11. Ceza Dairesinin Bozma kararının isabetli olmadığına CMK 326/son maddesi gereğince aleyhe temyiz olmadığından kazanılmış haklar saklı tutularak düzelterek onanması gerektiğine dair Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabul edilmesi, 2- Sanıklara isnat edilen özel evrakta sahteciliğin içerik sahteciliği olduğu, TCK 44 maddesi gereğince sadece ağır olan resmi belgede sahtecilik suçundan ceza verilmesi gerektiğinden ayrıca Özel evrakta içerik sahteciliği suçundan 43/1 artırımı yapılarak fazla ceza verilmemesi gerektiğinden itirazın değişik gerekçe ile kabul edilmesi; Görüşünde olduğumdan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar veren Ceza Genel Kurulu sayın çoğunluğunun görüşüne katılmıyorum." düşüncesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu Üyesi de; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği görüşüyle karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 08.03.2022 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2022/242 E., 2022/639 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
CMK’nın “Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi” başlıklı 225. maddesinde;
Ceza Genel Kurulu         2022/242 E.  ,  2022/639 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi Kasten öldürme suçundan sanık ...'nın TCK'nın 81/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 25 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin ... Ağır Ceza Mahkemesinin 12.11.2019 tarih ve 444-421 sayılı resen istinafa tabi hükmüne yönelik olarak katılan ... vekili ve sanık müdafisi tarafından da istinaf başvurusunda bulunulması üzerine dosyayı inceleyen ... Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince 26.02.2020 tarih ve 592-430 sayı ile istinaf başvurularının düzeltilerek esastan reddine karar verilmiştir. Hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesince 14.10.2021 tarih ve 92-13334 sayı ile temyiz isteminin esastan reddine karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 06.01.2022 tarih ve 109283 sayı ile; "... Sanık ...'nın kasten öldürme suçundan TCK'nın 81/1, 29 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması için kamu davası açılmış, iddianamede olayın oluş şekli anlatıldıktan sonra 'tartışmanın maktulden kaynaklanan ilk hareket nedeniyle başlaması ve tanıkların şüpheli ve maktul hakkındaki beyanları birlikte değerlendirildiğinde şüpheli lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiği' belirtilmiştir. İddia makamı esas hakkında mütalaasında ise iddianamedeki gerekçe ile sanık hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanmasını talep etmiştir. Kovuşturma evresinde sanık müdafisi, müvekkilinde öldürme kastı olmadığını ve meşru savunma koşullarının oluştuğunu savunmuş, ilk haksız hareketin kimden kaynaklandığına dair herhangi bir savunma yapmamıştır. İddianamede ve esas hakkındaki mütalaada haksız tahrik hükümlerinin uygulanması talep edildiği hâlde Mahkemece TCK'nin 29. maddesi uygulanmamış, uygulanmama ihtimaline binaen ek savunma hakkı ise tanınmamıştır. Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin 13/05/2019 tarih ve 3112-2682 sayılı ve benzer kararlarında, iddianamede ve esas hakkındaki mütalaada TCK’nın 29. maddesinin uygulanması talep edildiği hâllerde ek savunma hakkı tanınmadan TCK'nın 29. maddesinin uygulanmaması hâlinde yerel mahkeme kararlarının bozulmasına karar verilmiştir. Bu durumda; sanık ... hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanmama ihtimaline binaen ek savunma hakkı tanınması gerektiği hâlde bu hak tanınmadan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 'Adil yargılanma hakkı' başlıklı 6. maddesine, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 'Hak arama hürriyeti' başlıklı 36. maddesine ve CMK'nın 226. maddesine muhalefet edilerek mahkûmiyet hükmü kurulması suretiyle savunma hakkı kısıtlandığından hükmün bozulmasına karar verilmesi gerektiği," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 24.03.2022 tarih ve 361-2265 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Yargıtay 1. Ceza Dairesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; iddianamede ve esas hakkındaki mütalaada sanık hakkında uygulanması istenen TCK'nın 29. maddesinin, sanığa ek savunma hakkı verilmeden uygulanmamasının, CMK'nın 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; ... Cumhuriyet Başsavcılığının 15.11.2018 tarihli ve 1385-259 sayılı iddianamesi ile; sanığın kasten öldürme suçundan TCK'nın 81/1, 29, 53 ve 63. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, 29.03.2019 tarihli ilk oturumda sanığa, iddianame okunarak kanuni haklarının hatırlatıldığı, bu doğrultuda sanığın isnat olunan suç ve sevk maddelerinden haberdar olarak savunmasını yaptığı, Sanığın ve müdafisinin hazır bulunduğu 12.11.2019 tarihli son oturumda Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasında da sanık hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasını talep ettiği, Yerel Mahkemece TCK'nın 81/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca hüküm kurulduğu, İddianamede ve esas hakkındaki mütalaada uygulanması talep edilen suçun haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet ve şiddetli elemin etkisi altında işlenmesi hâlinde cezada indirim yapılabilmesini öngören TCK'nın 29. maddesinin şartları oluşmadığından bahisle uygulanmadığı ve bu yönde sanığa ek savunma hakkı verilmediği, Anlaşılmaktadır. CMK’nın “Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi” başlıklı 225. maddesinde; “(1) Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir.”, Aynı Kanun'un “Suçun niteliğinin değişmesi” başlıklı 226. maddesinde ise; “1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. 2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. 3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. 4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır.” düzenlemelerine yer verilmiştir. Oldukça geniş bir kavram olan savunma hakkı, şüpheliyi ve sanığı ilgilendirdiği kadar, bir gün şüpheli veya sanık konumuna düşebilecek, toplumda yaşayan herhangi bir ferdi, dolayısıyla da toplumu ve yine adaleti sağlama yükümlülüğü bulunan Devleti de ilgilendirmektedir. Çünkü ceza yargılamasında savunma, yargılamanın sonucunda verilen ve iddia ile savunmanın değerlendirilmesinden ibaret olan hükmün doğru olmasını sağlar. Bu yönüyle, geniş bir bakış açısı ile değerlendirilmesi gereken savunma hakkı, müdafi yardımından yararlanma, susma, soru sorma, kendi aleyhine işlemlere katılmama, tercümandan yararlanma, kanıtların toplanmasını isteme, duruşmada hazır bulunma, kanun yoluna başvurma gibi hakları içerir. Savunma hakkı, 1982 Anayasası'nın 36. maddesinde "Temel Haklar ve Ödevler" başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlığı altında; "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." şeklinde düzenlenmiş olup, bu hakkın “temel hak” niteliğine uygun olarak, savunma hakkının verilmemesi veya sanığın savunma hakkının sınırlandırılması hâlinde, hüküm daima hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, sanığın ceza yargılamasındaki en önemli haklarından birisi de; yargılamanın her aşamasında göz önünde bulundurulması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın, herhangi bir nedenle sınırlandırılması mümkün değildir. Nitekim 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi uyarınca hâlen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 308/8. maddesine göre de savunma hakkının sınırlandırılması mutlak bozma nedenlerindendir. Savunma hakkının sınırlandırılamayacağı temel ilke olmakla birlikte, kanun koyucunun, yargılamanın uzamasını önlemek, gereksiz emek ve gider kaybına neden olmamak ve usul ekonomisi açısından bazı sınırlamalara gittiği de bir gerçektir. Ancak bu sınırlamalar istisna olup, bu gibi hâllerde dahi, Usul Kanunumuz bazı şartların varlığını aramaktadır. Öte yandan, savunma hakkının sınırlandığından söz edebilmek için, savunmanın hükmü etkileyecek nitelik taşıması ve yargılaması yapılan fiile ilişkin olması gerekir. CMK’nın 226. maddesi, yargılaması yapılan ve iddianamede kanuni unsurları gösterilen suçun temas ettiği kanun maddelerinden başkasıyla mahkûmiyet durumunda veya cezanın arttırılmasını gerektiren nedenlerin ilk defa duruşma sırasında ortaya çıkması hâllerinde savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesi uyarınca, sanığın ek savunmasını yapabilmesi için bir takım usullere uyulması yükümlülüğünü getiren özel bir düzenlemedir. Belirtilen bu hâller ortaya çıktığında mahkemelerin, bu konuda kanunun öngördüğü biçimde savunmasını yapamayan kişiler hakkında mahkûmiyet hükmü kurmaları mümkün değildir. Bu konuya ilişkin olarak Ceza Genel Kurulunun 29.12.1998 tarihli ve 321–393 sayılı kararında; “iddianamede gösterilen eylemin hukuki niteliğinin değişmesi ya da cezanın artırılmasını gerektiren hâllerin, ilk defa duruşma sırasında ileri sürülmesi hâlinde, sanık veya müdafisine ek savunma hakkı verilmeden, sanığın iddianamede gösterilen suçun temas ettiği kanun hükmünden başkasıyla cezalandırılamayacağı” sonucuna ulaşılmıştır. TCK’nın "Haksız tahrik" başlıklı 29. maddesinde yer alan; “Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.” şeklindeki düzenleme ile kişiye haksız fiilin etkisi altında işlediği suçtan ötürü verilecek cezadan belli bir oranda indirim yapılması öngörülmüştür. Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; ... Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamede ve esas hakkındaki mütalaada kasten öldürme suçundan sanık hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanması istenilmiş, atılı suç ve sevk maddeleri uyarınca savunmasını yapan sanığın iddianamede kanuni unsurları gösterilen kasten yaralama suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir. Görüldüğü üzere, CMK'nın 226. maddesinde öngörüldüğü biçimde suçun hukuki niteliği değişmemiş, sanık hakkında uygulama şartları gerçekleşmediği için uygulanmayan TCK'nın 29. maddesi ile cezanın artırılmasını gerektiren başka bir durum da ilk kez duruşmada ortaya çıkmamıştır. Sanık hakkında düzenlenen iddianamede ve esas hakkındaki mütalaada yanılgı ile sanık hakkında uygulanması istenen bir indirim hükmünün sanık aleyhine olacak şekilde uygulanmaması sanığa ek savunma hakkı verilmesini gerektirmeyecektir. Bu bağlamda sanık TCK'nın 29. maddesinin mahkemece uygulanıp uygulanmayacağı yönünden duruşmanın başından beri savunma yapma imkânına sahip olmuştur. Dolasıyla savunma hakkının sınırlandırılması söz konusu olmayıp sanık hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanmaması nedeniyle ayrıca ek savunma hakkı vermeyen Yerel Mahkeme hükmünde usul ve kanuna aykırılık bulunmamaktadır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 17.12.2013 tarihli, 1479-611 sayılı ve 01.07.2021 tarihli, 443-327 sayılı kararlarında da aynı sonuca ulaşılmıştır. Bu nedenle haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu üyeleri ..., ..., ..., ... ve ...; "Somut olayda, Genel Kurulun sayın çoğunluğu ile aramızdaki görüş farklılığı, kasten insan öldürme suçundan sanık ... hakkında düzenlenen iddianamede TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik koşullarının bulunduğu ifade edilerek buna ilişkin sevk maddesinin gösterilmesine rağmen, yargılama aşamasında mahkemede oluşan kanaate göre haksız tahrik koşullarının oluşmadığı sonucuna varıldığı ve bu maddenin uygulanmadığı olayda sanığa CMK’nın 226. maddesi uyarınca ek savunma hakkı verilmesi gerekip gerekmediğinin tespiti noktasında toplanmaktadır. Buna göre; Sanık ...'nın kasten öldürme suçundan TCK'nın 81/1, 29 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması için kamu davası açılmış, buna ilişkin iddianamede olayın oluş şekli anlatıldıktan sonra "tartışmanın maktulden kaynaklanan ilk hareket nedeniyle başlaması ve tanıkların şüpheli ve maktul hakkındaki beyanları birlikte değerlendirildiğinde şüpheli lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiği" belirtilmiştir. İddia makamı esas hakkında mütalaasında ise iddianamedeki gerekçe ile sanık hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanmasını talep etmiştir. Kovuşturma evresinde sanık müdafii, müvekkilinde öldürme kastı olmadığını ve meşru savunma koşullarının oluştuğunu savunmuş, ancak ilk haksız hareketin kimden kaynaklandığına dair herhangi bir savunma yapmamıştır. Yargılamayı yürüten ... Ağır Ceza Mahkemesi ise 12.11.2019 tarihli ve 444-421 sayılı kararında, sanığa yüklenen kasten insan öldürme suçunu sabit görerek sanığın TCK’nın 81 ve 62. maddeleri uyarınca 25 yıl hapis cezasıyla mahkûmiyetine ve bunun yanında “Sanığın eylemini haksız tahrik altında gerçekleştirip gerçekleştirmediğine dair yapılan değerlendirmede; sanık ile maktulün aynı ... yerinde çalıştıkları, tanıklar ... ve ...'in anlatımına göre olay günü tanık ...'nin sanık ...'e siparişi verdiği sırada "hello" dediği, bunun üzerine maktulün sanık ve Ceren'e "ne oluyor emin usta, burası ciddi bir ... yeri, ciddi olalım" dediği, sanığın ise maktule "sen kimsin de bana karışıyorsun, nasıl konuşacağımı sana soracak değilim" diyerek karşılık verdiği, yine olay yerini gösterir cd incelendiğinde, sanığın sağ elini kaldırır vaziyette maktulü doğru yürüdüğü, maktulün de sol eline kaldırır vaziyette sanığın üzerine yürüdüğü, sanık ile maktulün birbirlerini ittirdikleri, sanığın bu sırada masanın üzerinde bulunan bıçağı sol eline aldığı, maktulün sanığın elinden bıçağı almak üzere hamle yaptığı ve sanık ile maktulün yere düştüğü, sanığın üst tarafta kaldığı, bıçağı bu sefer sağ eline alarak maktulün sırtına doğru 3 kez sapladığı, bu şekilde maktulün "burası ciddi bir ... yeri" demesi ve maktulün bu sözü üzerine öldürmeye sebep bir haksız eylem niteliğinde olmadığı, yine sanığın sağ elini kaldırarak ve maktulün sol elini kaldırarak birbirlerine doğru hamle yaptıkları ve ittirdikleri, ittirdikleri sırada sanığın sol tarafında masanın üzerinde bulunan bıçağı almak suretiyle ilk eylemi gerçekleştirdiği, maktulün kendisini korumak için sanığın elindeki bıçağı almak için müdahale ettiği, maktulün müdahalesine rağmen sanığın elindeki öldürmeye elverişli bıçak ile eylemi gerçekleştirdiği anlaşıldığından sanık hakkında haksız tahrik hükümleri uygulanmamıştır.” gerekçesiyle TCK’nın 29. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar vermiştir. Tartışma konusu husus, mahkemenin bu değerlendirmeyi yaparken iddianamede sanık lehine uygulanması istenen TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik hükmünün tatbik edilmemesi nedeniyle sanığa ek savunma hakkı vermesi gerekip gerekmediğine ilişkindir. Her şeyden önce, hukuki belirlilik ilkesi uyarınca, suç işlediği şüphesiyle hakkında soruşturma başlatılan ve hakkındaki kanıtlar yeterli görülerek kamu davası açılan bir sanığın hangi fiilinden ötürü yargılanacağını, hakkında hangi yasa maddelerinin uygulanacağını, bir hukuka uygunluk nedeninden ya da kusurluluğu azaltan/ortadan kaldıran bir nedenden yararlanıp yararlanamayacağını bilmesi veya öngörmesi, savunma hakkının gereği gibi kullanılabilmesi için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Esasen CMK’nın 176/1. maddesindeki iddianamenin tebliği, 191/3-b maddesindeki iddianamenin veya iddianame yerine geçen belgenin duruşmada okunması hep bu amacı sağlamaya yöneliktir. Çünkü sanık, hakkındaki suçlamayı ve bunun dayanaklarını bilmeli, tatbik edilme olanağı bulunan tüm kanun maddelerinden haberdar edilmelidir. Diğer yandan, soruşturma evresinin bir sonucu olarak iddianame, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısının vardığı kabulü ve yargıyı yansıtır. Elbette bu kabul ve yargının mahkemeyi bağlamayacağı, CMK’nın 225/2. maddesi gereğince mahkemenin kendi hukuksal değerlendirmesini yapacağı muhakkaktır. Ancak mahkeme kendi değerlendirmesi sonucunda iddianameden farklı yeni bir kabule ulaşıyorsa bu artık iddianame çerçevesi dışında yepyeni bir durumdur. Somut olay üzerinden ele alırsak mahkeme, Cumhuriyet savcısının “tartışmanın maktulden kaynaklanan ilk hareket nedeniyle başlaması ve tanıkların şüpheli ve maktul hakkındaki beyanları birlikte değerlendirildiğinde şüpheli lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiğini” belirttiği kasten öldürme eylemini yukarıda belirtilen şekilde maktulün söz ve davranışlarının “öldürmeye sebep bir haksız eylem niteliğinde olmadığı” gerekçesiyle haksız tahrik uygulanmasına değer görmemiştir. Ancak mahkeme bu değerlendirmesini ortaya koyan iradesini sanığın savunmasını alıp, tüm delilleri topladıktan sonra hükmü açıklama aşamasında göstermiş, sanığın bundan haberi olmamış, savunmasını hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanmaması ihtimaline yönelik olarak revize edememiştir. 5271 sayılı CMK’nın 'Suçun niteliğinde değişiklik' başlıklı 226. maddesinde; '(1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. (2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. (3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. (4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafiye yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır.' düzenlemesine yer verilmiştir. İnceleme konusu olay ele alındığında, hakkında kasten insan öldürme suçundan açılan davada TCK’nın 81 ve 62. maddeleri uyarınca mahkûmiyetine karar verilen sanık bakımından suçun hukuki niteliğinin değiştiğinden bahsetmek mümkün değildir. Bununla birlikte, söz konusu maddenin ikinci fıkrasındaki 'cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller' ibaresi üzerine düşünüldüğünde, iddianamede sanık lehine “tartışmanın maktulden kaynaklanan ilk hareket nedeniyle başlaması ve tanıkların şüpheli ve maktul hakkındaki beyanları birlikte değerlendirildiğinde şüpheli lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiği” gerekçesiyle uygulanması talep edilen TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik maddesinin mahkemece sanığın söz ve davranışlarının “öldürmeye sebep bir haksız eylem niteliğinde olmadığı” gerekçesiyle tatbik edilmemesi sanık hakkında tayin olunan cezayı artıran aleyhe nitelikte bir uygulama olmuştur. Her ne kadar kusurluluğu azaltan bir neden olarak haksız tahrikin kanunda sadece bir indirim nedeni olarak düzenlendiği anlaşılıyor ise de, ceza davasının temelini oluşturan ve çerçevesini belirleyen iddianameyi okuduğunda suçu haksız tahrik altında işlediğine ilişkin Cumhuriyet savcısının hukuki değerlendirmesini gören ve yargılama sonucunda mahkûm olduğu takdirde bu indirim nedeninden yararlanabileceğini düşünerek savunmasını ve bakış açısını buna göre şekillendiren sanığın, somut olayda olduğu üzere yargılamanın herhangi bir aşamasında bilgi sahibi olmadığı ve ancak hükmün tefhimle öğrendiği lehe nitelikte bir kanun maddesinin uygulanmamasını öngöremeyeceği nazara alındığında, ceza artırımını sonuçlayan bu duruma karşı en temel nitelikteki savunma hakkından yoksun bırakılması usul ve kanuna açıkça aykırı olacaktır. Öte yandan, ceza yargılamasında kıyas ve yorum mümkündür. Bu nedenle CMK’nın 226/2. maddesindeki 'Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır.' biçimindeki düzenlemenin söz gelimi sadece zincirleme suç, gece vakti artırımı, suçun silahla işlenmesi nedeniyle cezada yapılan artırımlar veya bir güvenlik tedbiri olan tekerrür hükümlerinin uygulanması gibi hâllere hasretmek açıkça sanığın aleyhine bir yorum olacaktır. Zira, iddianamede ve hatta esas hakkında mütalaada sanık lehine uygulanması istenen haksız tahrik maddesinin mahkemece uygulanmaması tümüyle sanık aleyhine bir ceza artırımını gerektirecektir. Bu durumun da temel hukuk ve adil yargılama ilkelerine uygun düşmeyeceği," görüşleriyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu üyesi ...;"Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun, iddianamede uygulanması istenen TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik hükümlerinin uygulanmaması hâlinde ek savunma hakkı verilmesinin zorunlu olmadığı yönündeki kararına aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir. İddianamede ve Cumhuriyet Savcısının esas hakkındaki mütalaasında haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasının talep edilmesine karşın, Yerel Mahkeme tarafından haksız tahrik hükümleri uygulanmaksızın mahkûmiyet kararı verilirken, ek savunma hakkı tanınmasının gerekip gerekmediği hususunda Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle çağdaş hukuk sistemlerinin olmazsa olmazı olan ceza muhakemesi hukukunun amacı ve önemi açıklanarak; CMK'nın 225, 226. maddelerinin savunma hakkı çerçevesinde hukuki güvenlik ilkesi ile irtibatlandırılması suretiyle iddianamede yazılandan daha fazla cezaya hükmolunması durumunda ek savunma hakkı tanınmasının zorunlu olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Ceza usulü, ya da günümüzün deyimi ile ceza muhakemesi hukuku, kişi için öylesine önemlidir ki dünyada ceza usulü kadar hiçbir şey insanları ilgilendirmez. Hatta ceza usulü kusurlu bulunan bir toplumda huzurdan söz edilemez. Ceza kanunlarına karşı gelmemek insanların elinde olan bir şey olmasına karşın, kimsenin haksız yere takibata uğramayacağından söz etmek olası değildir. Bu hukuk dalının özgürlükler için ne denli önem arz ettiğini Ferri’nin şu sözleri en güzel şekilde açıklamaktadır; 'ceza kanunu suçluların, usul kanunu, suçluluğu sabit oluncaya kadar masumların teminatıdır'. Ceza muhakemesinin amacı yukarıda açıklandığı üzere maddi gerçeğin araştırılıp bulunmasıdır. Ancak bu yapılırken insanlık onuru, hukukun ve ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri daima göz önünde bulundurulacaktır. Maddi gerçek, her ne pahasına olursa olsun, insan hakları ihlallerine yol açmadan araştırılıp bulunmalı, ... gerçekleştirilmeli ve hukuki ... sağlanmalıdır. Ceza muhakemesi hukukunun amacı bu şekilde açıklandıktan sonra; şimdi konumuzu ilgilendiren ilgili hukuki düzenlemeleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür. 5271 sayılı CMK’nın 'Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi' başlıklı 225. maddesinde; '(1) Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir', Aynı Kanun'un 'Suçun niteliğinin değişmesi' başlıklı 226. maddesinde ise; '1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. 2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. 3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. 4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır.' düzenlemelerine yer verilmiştir. Savunma hakkı, 1982 Anayasası'nın 36. maddesinde 'Temel Haklar ve Ödevler' başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde 'Kişinin Hakları ve Ödevleri' başlığı altında; 'Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.' şeklinde düzenlenmiş olup, bu hakkın 'temel hak' niteliğine uygun olarak, savunma hakkının verilmemesi veya sanığın savunma hakkının sınırlandırılması hâlinde hüküm daima hukuka aykırı olacaktır. Suçun iddianamede gösterilen niteliğinin değişmesi hâlinde sanığa ek savunma verilmesi 1412 sayılı CYUY’nın 258. maddesinde düzenlenmiş, 01 Haziran 2005 tarihinde 5271 sayılı CYY’nın 226. maddesinde de benzer bir düzenleme getirilmiştir. CYUY’nın 258. maddenin; 'İddianamede gösterilen suçun temas ettiği kanun maddelerinde belirtilen cezadan daha az bir ceza verilmesini gerektiren hallerde sanık, meşruhatlı davetiye tebliğine rağmen duruşmaya gelmez veya davetiye tebliğ edilemez ise bu maddenin birinci fıkrası hükmü uygulanmaz.' şeklindeki son fıkrası hükmüne CYY’nın 226. maddesinde yer verilmemiş, böylece iddianamede gösterilen suçtan daha az ceza verilmesini gerektiren hâllerde bile sanığa veya müdafisine mutlaka ek savunma hakkı tanınması kabul edilmiştir. Bu husus yeni usul Yasası'nda savunma hakkının daha da güçlendirilmesine ilişkin yaklaşımın bir sonucudur. Buna göre, sanığın ceza muhakemesindeki en önemli haklarından birisi de; yargılamanın her aşamasında göz önünde bulundurulması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın, herhangi bir nedenle sınırlandırılması mümkün değildir. Nitekim savunma hakkını kısıtlayan bu eksiklik 5320 sayılı Yasa'nın 8. maddesi uyarınca hâlen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 308/8 ve 5271 sayılı CYY'nın 289/1-h maddelerinde sayılan yasaya kesin aykırılık hâllerinden birisini oluşturmaktadır. Uygulamada gerek Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun gerekse özel dairelerin aşağıda örnek kararlarda açıklandığı üzere çelişkili kararlarının bulunduğu görülmektedir. YCGK 2014/77 K sayılı ilamında; ... Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamede sanığın hırsızlık suçunun işlenmesine yardım ettiği açıklanarak hakkında TCK’nın 39. maddesinin uygulanması istenilmiş, atılı suç ve sevk maddeleri uyarınca savunmasını yapan sanığın yargılama sonucunda hırsızlık suçundan TCK'nın 37. maddesi uyarınca fail olarak cezalandırılmasına karar verilmiştir. Sanık hakkında düzenlenen iddianamede sevk maddesi ile iddianame metni arasında bir uyumsuzluk bulunmayıp, sevk maddesinin bir yanılgı sonucu olarak değil, aksine hukuki değerlendirmeye dayalı olarak belirlenmiş olması karşısında, sanık hakkında uygulanması istenen bir indirim hükmünün sanık aleyhine olacak şekilde uygulanmaması hâli söz konusu olup, sanığa ek savunma hakkı verilmesi gerekmektedir. Aksi uygulama savunma hakkının sınırlanması niteliğindedir. YCGK 2011/141 K sayılı ilamında; Somut olayda, sanıklar hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan 765 sayılı TCY’nın 179/2-3 maddelerinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış, Cumhuriyet savcısı esas hakkındaki mütalaasında sanıkların bu suçtan beraatlerini talep etmiş, yerel mahkemece sanıklara ek savunma hakkı tanımadan lehe olan 5237 sayılı TCY’nın 109/1-3 maddelerinin dokuzar kez uygulanması suretiyle cezalandırılmalarına karar verilmek suretiyle sanıkların savunma hakları kısıtlanmıştır. YCGK 2017/25 K sayılı ilamında; ... Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamede, görevi yaptırmamak için direnme suçundan haklarında kamu davası açılan sanıklar ..., ... ve Cesur hakkında TCK'nın 43. maddesinin uygulanması istenilmediği hâlde, atılı suç ve sevk maddeleri uyarınca savunmalarını yapan sanıklar hakkındaki yargılama sonucunda, TCK'nın 43. maddesinin ikinci fıkrası uygulanmak suretiyle cezalarında artırım yapıldığı anlaşılmakla, iddianamede talep edilmeyen artırım hükmünün uygulanması söz konusu olduğundan, CMK'nın 226. maddesi uyarınca usulüne uygun olarak ek savunma hakkı verilmesi zorunludur. Aksi uygulama savunma hakkının sınırlanması niteliğindedir. 2013/313 K sayılı ilamında; Tüm bu açıklamalar göz önüne alındığında, sanık hakkında iddianamede talep edilmeyen TCK'nın 58. maddesinin uygulanabilmesi için CMK'nın 226. maddesi uyarınca usulüne uygun olarak ek savunma verilmesi zorunludur. Ancak, adli sicil kaydının duruşmada okunması, tekerrüre esas hükümlülüğünü ve adli sicil kaydını kabul etmesi ve içeriğine yönelik olarak herhangi bir itirazda bulunmaması halinde sanığın, tekerrür hükümlerinin uygulanmasını gerektiren sabıkalılık hâlini önceden bildiği ve bu durumun ilk defa duruşmada ortaya çıkmadığı kabul edilmelidir. Bu durumda tekerrür hükümlerinin uygulanmasını gerektiren sabıkalılık hâlini önceden bildiği anlaşılan ve bu konuda kendisine yeterince savunma imkânı tanınan sanığa CMK'nın 226. maddesi uyarınca ayrıca ek savunma verilmesine gerek olmayacaktır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 26.03.2013 gün ve 1591-103, 08.05.2012 gün ve 153-179 ile 364-180 sayılı kararlarında da aynı sonuca ulaşılmıştır. 2013/323 K, 306 K, 304 K sayılı iamları aynı doğrultudadır. Yukarıda örnek olarak gösterilen içtihatlarda; ceza hükümlerinin artırılması ve hatta güvenlik tedbirleri arasında sayılan TCK’nın 58. maddesinin uygulanması hâlinde dahi ek savunmayı zorunlu gören içtihatların, aşağıda açıklanan ve somut olayımızı da ilgilendiren içtihatlarda; iddianamede yer alan ancak hüküm fıkrasında uygulanmayan indirim hükümlerinden dolayı ek savunma hakkı tanınmasını zorunlu görmemiş ve kanaatimizce yukarıdaki içtihatlarla çelişkiye düşmüştür. YCGK 2013/611 K sayılı ilamında; Görüldüğü üzere, 5271 sayılı CMK'nın 226. maddesinde öngörüldüğü biçimde suçun hukuki niteliği değişmemiş, sanık hakkında uygulama şartları gerçekleşmediği için, uygulanmayan 5237 sayılı TCK’nın 29. maddesi ile cezanın artırılmasını gerektiren başka bir durum da ilk kez duruşmada ortaya çıkmamıştır. Sanık hakkında düzenlenen iddianamede yanılgı ile sanık hakkında uygulanması istenen bir indirim hükmünün sanık aleyhine olacak şekilde uygulanmaması sanığa ek savunma hakkı verilmesini gerektirmeyecektir. YCGK 2011/285 K sayılı ilamında; Görüldüğü üzere 5271 sayılı CYY’nın 226. maddesinde öngörüldüğü biçimde suçun hukuki niteliği değişmediği gibi, sanık hakkında uygulama şartları gerçekleşmediği için uygulanmayan TCY’nın 145. maddesi ile cezanın artırılmasını gerektiren başka bir durum da ilk kez duruşmada ortaya çıkmamıştır. Sanık hakkında düzenlenen iddianamede yanılgı ile sanık hakkında uygulanması istenen bir indirim hükmünün sanık aleyhine olacak şekilde uygulanmaması sanığa ek savunma hakkı verilmesini gerektirmeyecektir. Ceza Genel Kurulunun 30.09.1991 gün ve 225-241 ile 05.11.1990 gün ve 221-253 sayılı kararları da bu doğrultuda olup, anılan kararlarda; 'suç tarihinde 18 yaşını bitirdiği saptanan sanık hakkında aleyhine düzenlenen iddianamede zuhulen TCK’nın 55/3. maddesinin istenilmiş olması kendisine CMUK'nın 258. maddesi uyarınca ek savunma verilmesini gerektirmediği' sonucuna ulaşılmıştır. Yukarıda açıklanan kanuni düzenlemeler ve yargı kararları ışığında; somut olayımıza baktığımızda; CMK'nın 226. maddesinin ikinci fıkrasında; cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâllerin ilk defa duruşma sırasında ortaya çıkması hâlinde, anılan maddenin birinci fıkrası uyarınca sanık veya müdafisine ek savunma hakkı verilmesi zorunlu görülmüştür. Uyuşmazlığa konu olayda; yargılamaya konu edilen eylemin dayanağını teşkil eden iddianamede haksız tahrik hükümlerinin talep edilmesine karşın, hüküm fıkrasında anılan hükümlerin uygulanmamasına karar verilirken, cezanın zorunlu olarak artırılacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Kaldı ki haksız tahrik koşullarının gerçekleşmediğinin ilk defa yargılama aşamasında ortaya çıkmadığını da söylemek her zaman mümkün olmayacaktır. Zira haksız tahrik hükümlerinin iddianamede yanılgı sonucu talep edildiğine dair herhangi bir değerlendirme yapılmadığı gibi gerçekte böyle bir durum da söz konusu değildir. Yukarıda örnek olarak gösterilen içtihatlarda, artırım hükümleri uygulanırken, ek savunma hakkının tanınması zorunlu görülürken, iddianamede yer alan indirim hükümlerinin uygulanmaması durumunda bazı kararlarda ek savunma hakkının tanınması zorunlu görülmüş (Örneğin; 2014/77 K), bazı kararlarda ise somut olayımızda olduğu gibi ek savunma hakkının gerekli olmadığına karar verilmesi suretiyle (Örneğin; 2013/611 K-2011/285 K) çelişkili içtihatların doğmasına yol açılarak kanaatimizce ceza hukukunun olmazsa olmaz ilkeleri arasında yer alan ve TCK’nın 2 ve Anayasa'nın 38. maddeleri ile güvence altına alınan kanunilik ilkesinin zorunlu sonuçlarından olan belirlilik ilkesine aykırı davranılmıştır. Kanunilik ilkesinin gereği olarak pozitif hukuk, yorum faaliyetlerinin sınırını oluşturmalıdır. Yazılı metinlerin yorumlanmasında; pozitif temeli bulunmadığı için uygulayıcılar açısından bağlayıcı yanı olmayan ancak Prof. Dr. ... Gözler’in (2012) deyimiyle eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Ancak bu şekilde önceden bilinen ve olay sırasında değişmeyecek olan kurallar sayesinde hukuki güvenlik sağlanarak, keyfiliğin önüne geçilmiş olur. Ayrıca somut olayımızda ek savunma savunma hakkının tanınmamasının sonuca etkili olamayacağından da bahsedilemez. Zira yargılamanın dayanağını teşkil eden iddianamede haksız tahrik indiriminden yararlanacağını gördüğü için bu hususta hiçbir savunma ileri sürmeyen sanığa, anılan hükümlerin uygulanmama ihtimaline binaen ek savunma hakkının tanınması hâlinde haksız tahrik koşullarının gerçekleştiğini ileri sürerek, savunmasının destekleyecek delilleri ibraz etme ihtimali her zaman mevcuttur. Yukarıdaki içtihatlarda açıklandığı üzere, CMK’nın 226. maddesinin ceza mahakemesi hukukunun izin verdiği ölçüde yorum prensiplerine uygun bir şekilde yorumlanması hâlinde; eylemin niteliğinin değişmesi hâlinde hükmedilen ceza ister ağırlaşsın ister hafiflesin, her iki durumda da ek savunma hakkının zorunlu olduğu, eylemin niteliğinin değişmemesi hâlinde ise cezanın ağırlaşması hâlinde her hâlükârda ek savunma hakkının zorunlu olduğu, ancak bunun tek istisnasının, iddianamede yer almaması gereken örneğin yaş gibi bir hususun yanlışlıkla iddianamede yazılmasına rağmen uygulanmaması hâlinde (CGK 30.09.1991/241 K ile 05.11.1990/253 K sayılı ilamları) ek savunmaya gerek görülmediği hususunda herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Sonuç itibarıyla Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun somut olayımızdaki görüşünü destekleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2013/611 K sayılı ilamının ve bu doğrultudaki içtihatlarının maddi gerçeğe ulaşmayı en ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin temel ilkelerine, hukuk devletinin olmazsa olmazını teşkil eden kanunların anası konumundaki Anayasa'ya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ve bu hususta örnek olarak yukarıda açıklanan diğer içtihatlarda benimsenen ana ilkelere aykırı olacağı açıktır. İnsanlık tarihi kadar eski olan ve bütün çağdaş hukuk sistemleri ile evrensel inançlar tarafından tabir yerinde ise üzerinde titrenen savunma hakkının herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmaması gerçeğinden hareketle, iddianamede yazılandan daha fazla cezaya hükmolunması durumunda ister suçun niteliği değişsin ister değişmesin ek savunma hakkının tanınmasının zorunlu olduğu düşüncesiyle sayın çoğunluğun iddianamede yer alan haksız tahrik hükümlerinin uygulanmaması hâlinde eylemin niteliğinin değişmediğinden bahisle ek savunma hakkının tanınmasına gerek olmadığı yönündeki görüşüne iştirak etmediği," görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurul üyesi de; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle, Karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 15.09.2022 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 12.10.2022 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi. ... ... İtiraz kabul ... ... ... ... ... İtiraz kabul ... İtiraz kabul ... ... İtiraz kabul ... ... İtiraz kabul ... İtiraz kabul ... ... İtiraz kabul ... İtiraz kabul Yazı İşleri Müdürü K.D.A
Ceza Genel Kurulu, 2017/1138 E., 2018/547 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
CMK’nın 225. maddesi uyarınca ise;
Ceza Genel Kurulu         2017/1138 E.  ,  2018/547 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 18. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 64-323 Sanık ...'ın kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan TCK'nın 125/3-a, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Mersin 11. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 26.11.2013 tarihli ve 447-835 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince 09.11.2015 tarih ve 9605-10570 sayı ile; "Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Olay günü sanığın, icra memuru olan katılanın haciz işlemi yapmak amacıyla eve girmek istemesi üzerine 'Burası dağ başı mı? Nereye giriyorsun? Eşkıya mısın?' şeklinde ve kaba hitap tarzı niteliğindeki sözlerin, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmaması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden, mahkûmiyet kararı verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 06.05.2016 tarih ve 64-323 sayı ile; "Türk Ceza Kanunu'nda kamu görevlisine hakaret suçunu tanımlamış. Hakaret suçu; kişinin onur, şeref ve saygınlığına rencide edecek somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek suretiyle onur, şeref ve saygınlığına saldırıda bulunmaktır. Hakaret suçunda korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Hakaret suçunun unsuru sayılan davranışın; tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşa yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemelidir. Hakaret kabul edilecek sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte; somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Kamu görevlisine hakaret suçu; görevli memurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edecek somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek suretiyle onur, şeref ve saygınlığına saldırıda bulunmaktır. Bu açıklamalar ışığında sanık ...' ın icra dairesinde görevli ...'e görevinden dolayı 'Nereye giriyorsun, sen kimsin, burası dağ başı mı, eşkıya mısın?' şeklindeki sözler ile kamu görevlisine hakaret suçunu işlediği kabul edildiğinden, Mersin 6. İcra Dairesinde yetkili ve görevli olan müşteki bu hakaret karşısında görevini yapamadığı, kolluk görevlisi alarak yeniden olay yerine gittiği ve mahkememizin 26.11.2013 tarihli kararının gerekçesi yerinde görüldüğü" gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki kararda olduğu gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık ve Cumhuriyet Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.09.2016 tarihli ve 288746 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 1217-1749 sayı ile; 6763 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 26.04.2017 tarih ve 541-4738 sayı ile gönderme kararı verilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 02.06.2017 tarihli ve 288746 sayılı "bozma" istekli ek tebliğnamesi ile dosyanın gönderildiği Yargıtay 18. Ceza Dairesince 01.11.2017 tarih ve 4484-12287 sayı ile; CMK'nın 307. maddesi uyarınca yapılan inceleme sonucu Yerel Mahkeme kararı yerinde görülmediğinden Yargıtay Birinci Başkanlığına tevdi edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında görevi yaptırmamak için direnme suçundan kurulan beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup direnme kararının kapsamına göre inceleme sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; haciz tutanağında sanığın mağdura hitaben “Nereye giriyorsun, sen kimsin, eşkıya mısın?” sözünün yanı sıra “Polisin de Allah'ını sinkaf ederim, senin de Allah'ını sinkaf ederim, buradan s...olun gidin lan, adam mısınız, kendi başına eşkıya mısınız?” dediğinin belirtilmesi, mağdurun aynı yönde beyanının bulunması ve sanığın atılı suçu işlemediğini savunması karşısında, haciz tutanağınında imzası bulunan tutanak imzacılarının dinlenmesi hususunda eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; 07.02.2013 tarihli haciz tutanağında; alacaklı vekilinin talebi doğrultusunda borçlu İlyas Yılmaz’ın evinin bulunduğu belirtilen adrese gidildiği, söz konusu evin girişinde bulunan sanık ...'a borçlunun evi sorulduğunda sanığın, evin gelinen yer olduğunu söyleyerek kendisini borçlu İlyas Yılmaz’ın kardeşi olarak tanıttığı, geliş sebebi anlatıldığında ise söz konusu yerin babasına ait ev olduğunu, babasının borçlu İlyas’ı iki yıl önce evden kovduğunu belirterek, eve kimseyi çıkarmayacağını ifade ettiği, icra memurunun borçlunun belirtilen adreste oturmadığına dair belge veye fatura sunulması hâlinde işlem yapılmayacağını söylediği, bu sırada icra memurunun eve doğru yöneldiği, ancak sanığın “Nereye gidiyorsun, sen kimsin, eşkıya mısın, haciz yapamazsınız, kendi başınıza ne kesiliyorsunuz” dediği, zorluk çıkarması hâlinde takviye polis memuru alınacağı söylenince de “Polisin de Allah'ını sinkaf ederim, senin de Allah'ını sinkaf ederim, buradan s...olun gidin lan, adam mısınız, kendi başına eşkıya mısınız?” dediği, bir süre sonra polis memurlarıyla aynı adrese tekrar gelindiği, çevreden gelen 20-25 kişinin olaya müdahil olduğu, sanığın kardeşi olduğunu söyleyen bir kişi tarafından.... adına elektrik faturası sunulduğundan ve yeterli sayıda polis memuru görevlendirilmediğinden haciz işlemine son verildiği bilgilerine yer verildiği, Anlaşılmaktadır. Mağdur ... soruşturma evresinde; icra memuru olduğunu, olay günü alacaklı temsilcisi ile birlikte borçlu İlyas Yılmaz’ın adresine haciz yapmak için gittiklerini, borçlunun kardeşi olan sanığın kendilerine “Burada işlem yapamazsınız” dediğini, söz konusu adrese haciz işlemi yapmak için çıkmaları gerektiğini söyleyince sanığın kendilerine hitaben sinkaflı sözler söyleyip elindeki dosyaya vurduğunu, bu olaydan sonra polis memurlarını alarak tekrar aynı adrese gittiğini, sanığın polis memurlarına da "Siz de eşkiyasınız, burda kimse haciz işlemi yapamaz" dediğini, çevrede bulunan 20-25 kişilik bir grubun olay yerine gelmesi nedeniyle güvenlik sağlanamadığından haciz işlemine son verildiğini, Kovuşturma evresinde; olay günü alacaklı temsilcisi Salim Yıldız ve şoför Seran Urganoğlu ile birlikte borçlunun evine gittiklerini, haciz tutanağının içeriğinin doğru olduğunu, sanığın kendilerine “Burada işlem yapamazsınız” dediğini, belirtilen adrese çıkıp haciz işlemi yapmaları gerektiğini söyleyince "Sen giremezsin, eşkıya mısın? Burası dağ başı mı?" diyerek dosyayı elinden düşürdüğünü, polis memuru çağırdığını, can güvenliği nedeniyle işleme son verildiğini, Tanıklar ... ve ...; Mersin 6. İcra Dairesinin ilgili dosyasında borçlunun evinde yapılacak olan haciz işleminde bulunmak üzere görevlendirildiğini, borçlunun adresine gittiklerinde sanığın bu adreste kendisinin yaşadığını, borçlunun burda olmadığını söylediğini, elektrik ve su faturası sunması üzerine icra memurunun tutanak tuttuğunu, olay sırasında hakaret içerikli bir söz duymadığını, İfade etmişlerdir. Sanık ...; olay tarihinde evine girmek üzereyken mağdur ile yanındaki iki kişiyi gördüğünü, kime baktıklarını sorduğunda kardeşinin borcundan dolayı geldikleri söylenince bu adreste kendisinin oturduğunu ifade ettiğini, mağdurun eve girip haciz işlemi yapacağını ifade etmesi üzerine "Burası dağ başı mı? Nereye giriyorsun? Sen eşkıya mısın?" dediğini, mağdurun elindeki dosyaya o anki sinirle vurduğunu, hakaret etmediğini, evden ayrılan mağdurun on dakika sonra iki polis memuruyla tekrar evlerine geldiğini, adresin kardeşine ait olmadığını belgelemek için babası.... adına olan su faturasını ibraz ettiğini, buna ilişkin tutanak tutularak haciz işlemi yapmadan görevlilerin gittiklerini savunmuştur. Ceza muhakemesi hukukumuzda mahkemelerce bir yargılama faaliyetinin yapılabilmesi ve hüküm kurulabilmesi için yargılamaya konu edilecek eylemle ilgili usulüne uygun olarak açılmış bir ceza davası bulunması gerekmektedir. 5271 sayılı CMK’nın 170/1. maddesi uyarınca ceza davası, dava açan belge niteliğindeki icra ceza mahkemesine verilen şikâyet dilekçesi, son soruşturmanın açılması kararı gibi istisnai hükümler dışında kural olarak Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenecek bir iddianame ile açılır. Anılan Kanunun 170. maddesinin dördüncü fıkrasında da; “iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır” düzenlemesine yer verilmiştir. CMK’nın 225. maddesi uyarınca ise; “Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir.” Bu madde gereğince hangi fail ve fiili hakkında dava açılmış ise, ancak o fail ve fiili hakkında yargılama yapılarak hüküm verilebilecektir. Anılan kanuni düzenlemelere göre, iddianamede açıklanan ve suç oluşturduğu iddia olunan eylemin dışına çıkılması, dolayısıyla davaya konu edilmeyen fiil veya olaydan dolayı yargılama yapılması ve açılmayan davadan hüküm kurulması kanuna açıkça aykırılık oluşturacaktır. Öğretide “davasız yargılama olmaz” ve “yargılamanın sınırlılığı” olarak ifade edilen bu ilke uyarınca hâkim, ancak hakkında dava açılmış bir fiil ve kişi ile ilgili yargılama yapabilecek ve önüne getirilen somut uyuşmazlığı hukuki çözüme kavuşturacaktır. Soruşturma aşamasında elde ettiği delillerden ulaştığı sonuca göre iddianameyi hazırlamakla görevli iddia makamı, düzenlenen iddianame ile CMK’nın 225/1. maddesi uyarınca kovuşturma aşamasının sınırlarını belirlemektedir. Bu bakımdan iddianamede, yüklenen suçun unsurlarını oluşturan fiil/fiillerin nelerden ibaret olduğunun hiçbir tereddüte yer bırakmayacak biçimde açıklanması zorunludur. Böylelikle sanık; iddianameden üzerine atılı suçun ne olduğunu hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde anlamalı, buna göre savunmasını yapabilmeli ve delillerini sunabilmelidir. Bu aşamada uyuşmazlık konusuyla bağlantılı olan tek fiil veya bir fiilden ne anlaşılması gerektiğinin de değerlendirilmesi gerekmektedir. Doğal anlamda gerçekleştirilen her bedensel eylem ayrı bir hareketi oluşturmakta ise de, hukuki manada hareketin tek olması ile ifade edilmek istenen husus, doğal anlamda birden fazla hareket bulunsa dahi, bu hareketlerin, hukuki nedenlerden dolayı değerlendirmede birlik oluşturması suretiyle tek hareket olarak kabulüdür. Fikri içtimada da, fiil ya da hareketin tek olması, doğal anlamda değil hukuksal anlamda tekliği ifade etmektedir. Bir kısım suçların işlenmesi sırasında doğal olarak birden fazla hareket yapılmakta ise de, ortaya konulan bu davranışlar, suçun kanuni tanımında yer alan hukuki anlamdaki tek bir fiili oluşturmaktadır (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2016, s. 492). Örneğin; failin mağduru birden fazla yumruk vurmak suretiyle yaralaması durumunda, failin birden fazla hareketi olmasına rağmen kastı bir kişiyi yaralamaya yönelik olduğundan ortada tek fiil ve neticesi ile birlikte tek suç vardır. Diğer taraftan, ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir. Gerek 1412 sayılı CMUK, gerekse 5271 sayılı CMK, adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkânı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; İcra memuru olan mağdurun alacaklı temsilcisi Salim Yıldız’ın talebi üzerine şoför Seran Urganoğlu ile birlikte borçlu İlyas Yılmaz’ın adresine gittiğinde, sanığın, önce söz konusu yerde kardeşi olan borçlu İlyas’ın oturduğunu ifade etmesine rağmen haciz işlemi için gelindiği söylenince bu adreste kendisinin oturduğunu, borçlunun söz konusu yerde iki yıl önce oturduğunu söyleyip görevlilerin eve girmelerine engel olması üzerine polis memurları eşliğinde yeniden aynı adrese gidildiği ve güvenlik nedeniyle haciz işleminin yapılamadığı olayda; İddianamede, sanığın oturduğu adrese haciz amacıyla gelindiğini öğrenince mağdura “Nereye giriyorsun, sen kimsin, burası dağ başı mı, eşkıya mısın?" diyerek hakaret ettiğinin iddia edildiği, suça konu haciz tutanağında da sanığa zorluk çıkarması hâlinde takviye polis memuru alınacağı söylenince, sanığın söz konusu bu sözlerin yanı sıra “Polisin de Allah'ını sinkaf ederim, senin de Allah'ını sinkaf ederim, buradan s...olun gidin lan, adam mısınız, kendi başına eşkıya mısınız?” dediğinin belirtildiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar sanığın söylediği iddia edilen bir kısım sözler iddianame metninde yer almamış ise de haciz tutanağında sanığın aynı mağdura karşı, aynı yerde ve aynı zaman dilimi içerisinde hakaret ettiğinin belirtilmesi, sanık hakkında haciz işlemi için gelindiği sırada mağdura hakaret ettiği gerekçesiyle hakaret suçundan kamu davası açılması ve iddianamenin deliller kısmında tüm dosya kapsamının delil olarak gösterilmesi karşısında, sanığın haciz işlemi sırasında söylediği belirtilen hakaret içerikli tüm sözlerin doğal anlamda birden fazla hareket içerse de hukuki anlamda tek fiil oluşturduğu ve CMK’nın 225. maddesi uyarınca iddianamede unsurları gösterilen hakaret suçuna ilişkin fiil kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, sanığın söylediği belirtilen sözlerin bir kısmının iddianame metninde yer almamasının bu suçtan dava açılmadığı anlamına gelmediği anlaşılmakla; iddianamede ifade edilen sözlerin yanı sıra haciz tutanağında sanık tarafından söylendiği belirtilen “Polisin de Allah'ını sinkaf ederim, senin de Allah'ını sinkaf ederim, buradan s...olun gidin lan, adam mısınız, kendi başına eşkıya mısınız?” şeklindeki sözlerinden dolayı da kamu davası açıldığı kabul edilmelidir. Sanığa atılı hakaret suçunun tespiti bakımından, haciz tutanağında yazılı olan ve sanığın söylediği belirtilen sözlerin, mağdur tarafından doğrulanması, sanığın ise yalnızca “Nereye giriyorsun, sen kimsin, burası dağ başı mı, eşkıya mısın?" dediğini ve hakaret içerikli bir söz sarf etmediğini savunması, olay yerine sonradan gelen ve haciz tutanağında imzası bulunan polis memuru tanıklar ... ve ...’ın sanığın hakaret içerikli bir söz söylediğini duymadıklarını belirtmeleri karşısında, sanığa isnat edilen hakaret suçunun işlenip işlenmediğinin tespiti bakımından, olay hakkında görgüye dayalı bilgisi bulunması gereken tutanak imzacıları Salim Yıldız ve Seran Urganoğlu dinlendikten sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ile hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır. Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Sanık ... hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan açılan kamu davasında Yerel Mahkemenin sanığın atılı suçu işlediği kanaatine vararak TCK'nın 125/3-a ve 62. maddeleri gereğince cezalandırılmasına dair kararını sanığın temyizi üzerine Yargıtay 18. Ceza Dairesi tarafından hakaret suçunun unsurları oluşmadığından bahisle beraat kararı verilmesi gerekirken mahkûmiyetine karar verilmesi kanuna aykırı görülerek bozulması üzerine Yerel Mahkemenin kararında direndiği, Yargıtay C. Başsavcılığınca düzenlenen tebliğnamede de direnme kararının bozulmasının istendiği görülmekle evrak Yargıtay Ceza Genel Kurulumuza gelmiş olup, Ceza Genel Kurulumuzca değerlendirilecek husus sanığa atılı kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; haciz tutanağında sanığın mağdura hitaben 'Nereye giriyorsun, sen kimsin, eşkıya mısın' sözünün yanı sıra 'Polisin de Al… sinkaf ederim, senin de Al…sinkaf ederim buradan s... gidin lan, adam mısınız, kendi başına eşkıya mısınız' dediğinin belirtilmesi, mağdurun da aynı yönde beyanının bulunması ve sanığın atılı suçu işlemediğini savunması karşısında haciz tutanağında imzası bulunan tutanak imzacılarının iddianamede anlatılmayan ancak haciz tutanağında yer alan bu sözleri de söyleyip söylemediğinin tespiti bakımından dinlenmesi hususunda eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesi ile ilgili Yargıtay Ceza Genel Kurulumuzda çoğunluk görüşü olarak ortaya çıkan haciz tutanağındaki imzacı tanıkların dinlenmeksizin eksik araştırma ile karar verilmesinin isabetsizliği nedeniyle direnme kararının bozulmasına dair görüşe farklı gerekçe ile muhalifim. Şöyle ki; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2013/13-274 Esas, 2014/78 Karar 18.2.2014 tarihli kararında da açıkça belirtildiği üzere 'Ceza muhakemesi hukukumuzda mahkemelerce bir yargılama faaliyetinin yapılabilmesi ve hüküm kurulabilmesi için, yargılamaya konu edilecek eylemle ilgili, usulüne uygun olarak açılmış bir ceza davası bulunması gerekmektedir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 170/1. maddesi uyarınca ceza davası, dava açan belge niteliğindeki icra ceza mahkemesine verilen şikâyet dilekçesi, son soruşturmanın açılması kararı gibi istisnai hükümler dışında, kural olarak Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenecek bir iddianame ile açılır. Belirtilen Kanunun 170. maddesinin 4. fıkrasında da; 'iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır' düzenlemesine yer verilmiştir. CMK’nun 225. maddesi uyarınca da; 'Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir'. Bu düzenleme gereğince hangi fail ve fiili hakkında dava açılmış ise, ancak o fail ve fiili hakkında yargılama yapılarak hüküm verilebilecektir. Anılan kanuni düzenlemelere göre, iddianamede açıklanan ve suç oluşturduğu iddia olunan eylemin dışına çıkılması, dolayısıyla davaya konu edilmeyen fiil veya olaydan dolayı yargılama yapılması ve açılmayan davadan hüküm kurulması kanuna açıkça aykırılık oluşturacaktır. Öğretide 'davasız yargılama olmaz' ve 'yargılamanın sınırlılığı' olarak ifade edilen bu ilke uyarınca hâkim, ancak hakkında dava açılmış bir fiil ve kişi ile ilgili yargılama yapabilecek ve önüne getirilen somut uyuşmazlığı hukuki çözüme kavuşturacaktır. Diğer taraftan CMK`nun 226. maddesinde ise; 'Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. Soruşturma aşamasında elde ettiği delillerden ulaştığı sonuca göre iddianameyi hazırlamakla görevli iddia makamı, düzenlenen iddianame ile CMK’nun 225/1. maddesi uyarınca kovuşturma aşamasının sınırlarını belirlemektedir. Bu bakımdan iddianamede, yüklenen suçun unsurlarını oluşturan fiil/fiillerin nelerden ibaret olduğunun hiçbir tereddüte yer bırakmayacak biçimde açıklanması zorunludur. Böylelikle sanık; iddianameden üzerine atılı suçun ne olduğunu hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde anlamalı, buna göre savunmasını yapabilmeli ve delillerini sunabilmelidir. CMK`nun 226. maddesindeki düzenlemeyle iddianamede anlatılan eylem değişmemiş olduğunda, kanun koyucu o eylemin hukuki niteliğinde değişiklik olmasını 'yargılamanın sınırlılığı' ilkesine aykırı görmemiş, bu gibi hallerde sanığa ek savunma hakkı verilerek değişen suç niteliğine göre bir hüküm kurulmasına imkan sağlamıştır. Bu düzenlemenin bir sonucu olarak mahkeme, eylemin hangi suçu oluşturacağına ilişkin nitelendirmede iddia ve savunmayla bağlı değildir. Örneğin, iddianamede hırsızlık olarak nitelendirilen eylemin suç eşyasının kabul edilmesi suçunu oluşturacağı görüşünde olan mahkemece, sanığa ek savunma hakkı da verilmek suretiyle bahse konu suçtan hüküm kurulabilecektir. İddianamede anlatılan ve kapsamı belirlenen olayın dışında bir fail ve fiilin yargılanması söz konusu olduğunda ise, suç duyurusunda bulunulması ve iddianame ile dava açılması hâlinde gerekli görülürse her iki iddianame ile açılan davaların birleştirilmesi yoluna gidilebilecektir. Nitekim, Ceza Genel Kurulunun 16.04.2013 gün ve 1307-151 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır.' demiştir. Yargıtay 14. Ceza Dairesi E. 2016/6573 K. 2016/7987 K.T. 23.11.2016 tarihli kararı ile '5271 sayılı CMK'nın 225/1. maddesindeki 'Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir.' şeklindeki düzenleme karşısında, hükmün konusunun iddianamede gösterilen eylemden ibaret olduğu, açıklanan ve suç oluşturduğu ileri sürülen fiilin dışına çıkılması, davaya konu edilmeyen bir eylemden dolayı yargılama yapılması ve açılmayan davadan hüküm kurulmasının kanuna aykırı olduğu, 29.05.2015 tarihli iddianame ile sanık ...'ın mağdur ...'u bir kez evine alarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu işlediğinin belirtilip atılı suçu zincirleme şekilde işlediğine dair anlatım bulunmadığı gözetilmeden, yazılı şekilde ek savunma hakkı verilerek sanık hakkında TCK'nın 43/1. maddesinin uygulanması, Kanuna aykırı, katılanlar .... ve ... vekili, katılan ... ve ... vekilleri, sanık müdafii, O Yer Cumhuriyet Savcısı ve katılan ... Bakanlığı vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükümlerin 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gözetilerek 1412 sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca bozulmasına, 23.11.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.' demiştir. Eylemin ne olduğu ve eylemin hangi suçu oluşturduğu açıkça iddianamede gösterilmedir. Yani iddianameye konu olan olayın tam olarak anlatılması gerekir. Çünkü CMK m. 225/1'e göre mahkeme hükmünü verirken iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili ile bağlıdır. 9. CD, 20/11/2013, 2013/9789, 2013/14201,E.K sayılı kararında dava konusu yapılacak eylemin açıkça ve bağımsız olarak gösterilmesi gerektiğini belirterek iddianamede dava konusu yapılmayan eylem nedeniyle verilen kararı bozmuştur. 4. CD, 16/09/2013 tarih, 2011/17946, 2013/22233, E.K sayılı kararında iddianamenin; sanığa savunma hazırlayabilme imkanı vermesi açısından isnat edilen ve suç sayılan maddi fiilleri, fiillerin hukuki nitelendirmesini, yerini, zamanını açıkça göstermesi gerektiğini, hukuki nitelendirmesi yapılan fiilin, kanunda karşılığı olan suç ve cezası hakkında da bilgi içermesi gerektiğini belirtmiştir Maddi olaylar hakkında sanığın bilgilendirilmemesi AİHS'nin 6(3)(a) bendini ihlal eder bkz: Doğru, Nalbant, s. 646; Nitekim 4. CD de 16/09/2013 tarih, 2011/17946, 2013/22233,E.K sayılı kararında AİHS'nin 6(3)(a) bendinin ihlal edileceği görüşündedir; AİHS’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendine göre her sanık, 'Şahsına tevcih edilen isnadın mahiyet ve sebebinden en kısa bir zamanda, anladığı dille ve etraflıca haberdar edilmek' hakkına sahiptir. İsnadın bildirilmesinin amacı, sanığın savunma hakkını kullanmasını temin olup, 3. fıkranın (a) bendi, adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddenin bütünü içerisinde değerlendirilmelidir. Esasen, 6. maddenin 3. paragrafında sayılan 'garantiler', aynı maddenin 1. paragrafında yer alan adil yargılanma hakkı içerisinde yer alırlar. Bu itibarla, sanığa isnadın bildirilmediği bir yargılama, adil olarak kabul edilemez. Bu çerçevede, isnadın bildirilmesi, sanığın, savunmasını hazırlamak için gereken zaman ve kolaylıklara sahip kılınmasını hükme bağlayan (b) bendi ile de doğrudan ilişkilidir. Bildirim hangi şekilde yapılırsa yapılsın, şu esaslara mutlaka uyulmalıdır: Bildirim, isnadın mahiyet ve sebebini içermelidir. Bildirimde isnad, etraflıca açıklanmalıdır. Bildirim, sanığın anladığı dilde yapılmalıdır. Bildirim, en kısa bir zamanda yapılmalıdır. İsnadın bildirildiğinden söz edilebilmesi için, hem fiilin hem de nasıl vasıflandırıldığının bildirilmesi elbette gereklidir. Bu bağlamda, fiil açıklandıktan sonra, fiilin hangi kanun maddesini ihlal ettiği, hangi suça vücut verdiği de, bildirimde yer almalıdır. Ancak isnadın etraflıca açıklanması, daha ziyade fiil ile ilgilidir. Bildirimde, fiilin soyut bir şekilde açıklanması yeterli değildir. Fiil, uyuşmazlık konusu olay ayrıntılı bir şekilde açıklanmak suretiyle bildirilmelidir. Böylece sanık, hangi fiili, nerede, ne zaman işlemekle suçlandığı bilebilecek ve savunmasını buna göre yapma imkanına sahip olabilecektir. Davasız yargılama olmaz ilkesinin bir anlam ifade edebilmesi için, mahkemenin dava açan belgeyle bağlı olması gereklidir. Aksi takdirde, dava açan belgede yer almayan fiiller de yargılama süreci içerisinde, yargılanan uyuşmazlığa dahil edilebilir. Dava açan belgede isnadın etraflıca açıklanması, isnadın somutlaştırılmasını sağlar. Böylece, mahkemenin, yargılamada bağlı kalacağı maddi olay ortaya konulmuş olur. İsnad, dava açan belgede somutlaştırılmazsa, uyuşmazlık konusu maddi olay, yargılama sırasında, yargılamayı yapan mahkeme tarafından şekillendirilir. Maddi olayın mahkeme tarafından yargılama sırasında somutlaştırılması durumunda, hem sanık hangi isnada karşı kendini savunacağını bilemez hem de mahkemenin yaptığı yargılama, adil yargılama olarak kabul edilemez (Feyzioğlu Türkiye Barolar Birliği Dergisi, sayı 55, 2004, s. 102-125 ). Somut olay incelendiğinde davaya konu iddianamede: 'Toplanan kanıtlara göre ... adına görevli icra memuru ...'in suç tarihinde şüphelinin kardeşi olan İlyas Yılmaz'ın ikametine gittiği, şüphelinin icra amaçlı gelindiğini öğrenmesi üzerine zorluk çıkararak ...'e hitaben 'Nereye giriyorsun, sen kimsin burası dağ başı mı, eşkıya mısın?' şeklinde hakarette bulunarak icra işlemini yaptırmayacağını söylediği, olayın akabinde görevlilerin giderek kollukla geri döndükleri ve icra işlemine devam ettikleri, tüm dosya kapsamı ve şüphelinin kaçamaklı ikrarı ile atılı suçların işlendiği anlaşıldığından, Şüphelinin yargılanarak eylemine uyan yukarıda yazılı sevk maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi kamu adına iddia ve talep olunur.' şeklinde kamu davası açılmıştır. İddianamede bahse konu edilmeyen ancak düzenlenen haciz tutanağında sanığın söylediğine dair tutulan tutanakta yer alan 'Polisin de Al… sinkaf ederim, senin de Al…sinkaf ederim buradan s... gidin lan, adam mısınız, kendi başına eşkıya mısınız' sözlerinin sanık tarafından söylenmek sureti ile müsnet hakaret suçunun işlendiği belirtilmemiştir. CMK hükümleri gereği sanığa tebliğ olunarak savunmasını hazırlaması sağlanan davaya konu iddianamede herhangi bir şekilde belirtilmeyen ve dava konusu edilmeyen bu cümlelerin yargılama aşamasında sanık tarafından söylenip söylenmemesinin araştırılması ve söylenmiş ise sanığın bu sözlerden sorumlu tutulması yukarıda belirtilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin hükmü, doktrindeki gerekçeler, yargısal kararlar birlikte değerlendirildiğinde yargılamaya konu edilemeyeceği açıktır. Gerekli görüyor ise mahkemece bu sözleri nedeniyle sanık hakkında C. Başsavcılığına ihbarda bulunup dava açılırsa her iki dosyanın birleştirilerek tek bir karar verilebileceği aksinin savunma hakkının kısıtlanması olduğunu düşündüğümden ve yine dosyadaki mevcut iddianame içeriğine göre sanığa isnat olunan hakaret suçunun ise kaba söz olarak değerlendirilmesi gerektiği ve hakaret suçunu oluşturmayacağı da anlaşılmakla yerel mahkemenin sanığın müsnet suçtan cezalandırılması yönündeki hükmünün değişik gerekçe ile bozulması" düşüncesiyle, direnme kararına konu hükmün değişik gerekçeyle bozulmasına karar verilmesi gerektiği yönünde oy kullanmıştır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Mersin 11. Asliye Ceza Mahkemesinin 06.05.2016 tarihli ve 64-323 sayılı direnme kararına konu hükmünün, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması isabetsizliğinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 20.11.2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2021/122 E., 2024/182 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
CMK'nın 225. maddesi 'Hüküm ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir.
Ceza Genel Kurulu         2021/122 E.  ,  2024/182 K. "İçtihat Metni" İTİRAZ İtirazname No : 2016/253264 KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 8. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Asliye Ceza SAYISI : 21-645 I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanık hakkında ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda, eylemin suç delillerini yok etme suçunu oluşturduğu kabul edilerek sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 281/1-2, 62/1 ve 53/1. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Hatay 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 14.04.2016 tarihli ve 21-645 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 11.11.2020 tarih, 4792-18338 sayı ve "İddianamedeki anlatımda açıkça, olay yerinden elde edilen bir kısım delillerin Cumhuriyet Başsavcılığına ulaştırılmadığının belirtilmesi karşısında; TCK'nın 281/1-2. maddesindeki suça yönelik olay anlatımının yapılıp mahkemesince de ek savunma verilmiş olmakla tebliğnamedeki bozma düşüncesine iştirak edilmemiştir." açıklamasıyla oy çokluğuyla onanmasına karar verilmiştir. Daire Üyesi M. Kaya; "1- Sanık ... ile inceleme dışı sanık ... hakkında düzenlenen 12.10.2011 tarihli iddianamede 17.04.2007 tarihinde meydana gelen adam öldürme olayı ile ilgili olarak, olay yeri inceleme tim komutanı olan inceleme dışı sanık ...'ın el koyduğu bir kısım delilleri savunmalarına göre sanık ...'a verdiği, sanık ...'ın da suçlamayı kabul etmediği ve delilleri teslim almadığı yönünde savunmada bulunduğu belirtildikten sonra 'Her hâlükârda olay yerinde elde edilen bir kısım delillerin Cumhuriyet Başsavcılığımıza ulaştırılmadığının açık olduğu, buna göre şüphelilerin ihmal suretiyle görevi kötüye kullanma suçunun işlemiş oldukları anlaşılmakla...' şeklindeki açıklamayla sanığın görevi ihmal suçundan TCK'nın 257/2. maddesi gereğince cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. Yerel mahkemece sanığa ek savunma hakkı tanınmak suretiyle suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme suçundan hüküm kurulmuştur. TCK'nın 281. maddesinde tanımlanan suçun oluşabilmesi için madde gerekçesinde de açıklandığı üzere gerçeğin meydana çıkmasını engellemek amacıyla bir suçun delillerinin gizlenmesi, değiştirilmesi veya bozulması ve yok edilmesi gerekmektedir. İddianamedeki anlatım göz önüne alındığında TCK'nın 281. maddesinde düzenlenen suça ilişkin bir anlatım bulunmadığı görülmektedir. CMK'nın 225. maddesi 'Hüküm ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir.' hükmünü içermektedir. İddianamede açıklanan ve suç oluşturduğu iddia olunan eylemin dışına çıkılması ve dava konusu olmayan fiilden yargılama yapılması ve hüküm kurulması kanuna açıkça aykırılık oluşturur. İddianamede belirtilen ve kapsamı belirlenen olayın dışına çıkılarak ek savunma hakkı tanınarak hüküm kurulması mümkün ve yasal değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun duraksamaya yer vermeyen kararlarına göre, bir olayın açıklanması sırasında bir başka olaydan söz edilmesi, o olay hakkında dava açıldığını göstermez. İddianamede dava konusu yapılan fiilin başka bir olaya dayalı olmadan, bağımsız olarak açıklanması gerekir. Somut olayda da, sanık hakkında düzenlenen iddianamede TCK'nın 281. maddesinde tanımı yapılan suça ilişkin bir anlatım bulunmadığı anlaşıldığından sanığa CMK'nın 226. maddesi uyarınca ek savunma hakkı tanınarak hüküm kurulması CMK'nın 225. maddesine açık aykırılık oluşturmaktadır. 2- Dosya mevcut bilgi ve belgelerin incelenmesinde de 17.04.2007 tarihinde meydana gelen adam öldürme olayı nedeniyle sanığın asayiş tim komutanı olarak olay yerine giderek olay yeri görgü ve tespit tutanağı ile eki krokiyi düzenlediği, olay yerindeki delillerin elde edilme işinin ise inceleme dışı sanık ... tarafından yapıldığı görülmektedir. Nitekim, Hatay Jandarma Merkez Komutanlığının 05.06.2016 tarihli ve ASYŞ-165 sayılı yazılarında da, olay yerinde elde edilen delil ve bulguların toplanmasının yönerge gereği olay yeri inceleme birimine ait olduğu ve olay yeri inceleme timi tarafından toplanan delillerin ya doğrudan yazı, teslim ve tesellüm belgesiyle Cumhuriyet Savcılığına ya da Cumhuriyet Savcılığına gönderilmek üzere aynı usulle Merkez J. Kuv. K.lığında görevli personele teslim edilmesi gerektiği, olay yeri inceleme timi tarafından tanzim edilen inceleme raporunda bu delillerin teslim edildiğinin sadece beyanlara dayandırılmasının hukuken resmîyetin kazandırılması anlamına gelmediği açıkça belirtilmiştir. İnceleme dışı diğer sanık ... tarafından tek imza ile düzenlenen ve sanık ...'ın imzası bulunmayan olay yeri inceleme raporunda delillerin sanığa teslim edildiği belirtilmiş ise de suç delillerinin sanığa teslimine dair bir tutanak veya belge bulunmamaktadır. Hatay Merkez Jandarma Komutanlığının yukarıda tarih ve sayısı belirtilen yazısında da ifade edildiği üzere delillerin tesliminin imza karşılığı olacağının anlaşılması karşısında diğer sanık ...'ın tek imza ile düzenlediği ve delillerin sanık ...'a teslimine ilişkin olay yeri inceleme raporunun hukuki dayanağının bulunmadığı sonucuna varılmaktadır. Yerel mahkemece somut deliller göz ardı edilerek oluşa ve dosya kapsamı ile örtüşmeyecek '... Delillerin akıbetini sormamasının, bilmemesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı, sanığın delilleri kaybettiğinin kabul edilmesi gerektiği kanaatine varılmış', şeklindeki yasal olmayan ve aynı zamanda tahmin ve varsayıma dayalı gerekçe ile mahkûmiyet hükmü kurulmuştur. Yine Yargıtay Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanan ve süregelen birçok kararında vurgulandığı üzere ceza yargılamasının en önemli ilkelerinde biri 'şüpheden sanık yararlanır' kuralı uyarınca sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispatına bağlıdır. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılmamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Yüksek bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. Somut olayda, olay yeri inceleme timi görevlisi olan inceleme dışı sanık ... tarafından elde edilen olaya ilişkin suç delillerinin sanık ...'a teslim edildiğine ve sanığın da bu suç delillerini gizlediğine veya yok ettiğine dair her türlü şüpheden uzak yeterli, kesin ve inandırıcı kanıt bulunmadığından yerel mahkeme mahkûmiyet hükmünün bozulması gerekmektedir." düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 10.01.2021 tarih ve 253264 sayı ile karşı oyda yer alan görüş doğrultusunda itiraz yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 17.03.2021 tarih ve 1016-4206 sayı ile; itiraz nedenleri yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONULARI İtirazın kapsamına göre inceleme sanık hakkında suç delillerini yok etme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanık hakkında suç delillerini yok etme suçundan açılmış bir kamu davası bulunup bulunmadığının, 2- Suç delillerini yok etme suçundan açılmış bir kamu davası bulunduğu sonucuna ulaşılması hâlinde sanığa atılı eylemin sabit olup olmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Sanık ile tanıklar ... ve ... tarafından düzenlenen olay yeri görgü ve tespit tutanağına göre; 17.04.2007 tarihinde saat 17.30 sıralarında Hasanlı köyü, Güngör Uydukent Sitesi yolu üzerinde adam öldürme olayı olduğunun bildirilmesi nedeniyle bahse konu yere aynı gün saat 17.40 sıralarında gelindiği, çevrede gerekli emniyet tedbirleri alındıktan sonra yapılan incelemede, olay yerinin Hasanlı köyü, Güngör Uydukent kavşağına gelmeden yaklaşık 500 m Antakya istikametinde gerçekleştiği, Güngör Uydukent'e gidiş istikametine göre yolun sağında 31 RD \*\*\* plaka sayılı aracın olduğu, aracın çalışır vaziyette bulunduğu, araç içinde başından yaralı 55-60 yaşlarında, beyaz saçlı erkek bir şahsın olduğú, şahsın nefes alıp verdiği, başından ve burnundan kan aktığı, şahsın ön sağ koltukta oturmuş vaziyette olduğu, aracın sağ ön camında kurşun deliği bulunduğu, araçta bulunan şahsın ambulans ile hastaneye gönderildiği, aracın sol ön kapısının etrafında kan izlerinin olduğu, bu izlerin Güngör Uydukent Sitesi istikametine 25-30 m kadar devam ettiği, kan izlerinin bitiminde yolun sağ tarafında otlar içinde ölü bir erkek şahsın olduğu, bu şahsın başının kanadığı, üzerinde yapılan kontrolde kimlik çıktığı, maktulün ... isimli şahıs olduğunun tespit edildiği, aracın şoför koltuğu üzerinde kan izlerinin olduğu, koltuk üzerinde bir adet 9 mm çapında fişeğin bulunduğu, sol ön kapının camının yarım açık olduğu, aracın yaklaşık 10 m arka tarafında yol üzerinde bir adet 9 mm çapında kovan bulunduğu, aracın sol yan tarafında yol üzerinde yeşil renkli tespih olduğu, tespih ile boş kovan arasında bir adet dolu fişeğin bulunduğu, aracın arka koltuğunda sağ kapının yanındaki koltuk üzerinde bir adet 9 mm çapında dolu fişeğin olduğu, çevrede bulunan vatandaşların beyanına göre iki kişinin koşarak kaçtığı, birisinin elinde tabanca olduğu, elinde tabanca olan kişinin siyah takım elbiseli, 1,70-1,75 metre boylarında siyah saçlı 25-30 yaşlarında olduğu, diğerinin 1,80-1,90 metre boylarında gri montlu, aynı renkte pantolonlu 25-30 yaşlarında olduğu, hastaneye kaldırılan şahsın yolda öldüğü, bu şahsın isminin ise ... olduğu, 18.04.2007 tarihli olay yeri inceleme raporunda; 17.04.2007 tarihinde Hatay ili, Antakya ilçesi, Hasanlı Köyü, Uydukent yolu üzerinde meydana gelen ateşli silahla öldürme olayı ile ilgili olarak olay yeri inceleme ekibi talep edilmesi üzerine, olay yeri inceleme tim komutanı olan inceleme dışı sanık ...'ın, olay yeri inceleme elemanı olan tanık ... ve teknik fotoğrafçı olan tanık ... ile birlikte saat 18.30 sıralarında olay yerine gittiğinin, yapılan incelemede yol üzerinden; bir adet 9 mm çapında MKE ibareli kovanın, bir adet 9 mm çapında MKE ibareli fişeğin, bir adet yeşil renkli tespihin, 31 RD \*\*\* plaka sayılı araç içinden ise; bir adet kırmızı renkli tespihin, bir adet 9 mm çapında MKE ibareli fişeğin, bir adet 9 mm çapında MKE ibareli kovanın, on iki adet sigara izmaritinin, bir adet çiğnenmiş sakızın bulunarak muhafaza altına alındığının, akabinde de olay yerinde başkaca herhangi bir iz ve emare bulunmaması üzerine olay yeri incelemesine aynı gün saat 19.30'da son verildiğinin, ardından Cumhuriyet savcısı ile birlikte Antakya Devlet Hastanesine intikal edildiğinin, hastane morgunda bulunan ... isimli şahsın el svaplarının alındığının, otopsi esnasında bu kişinin sol kolundan bir adet 9 mm çapında mermi çekirdeği çıkarıldığının, ayrıca otopsi işleminin fotoğraflarının çekildiğinin, daha sonra diğer maktul olan ...isimli şahsın el svaplarının alınıp fotoğraflarının çekildiğinin, anılan hastanede yapılacak başka bir işlem kalmaması nedeniyle, oradaki faaliyetlere de aynı gün saat 21.15'te son verildiğinin, bu olayla ilgili olarak düzenlenen olay yeri inceleme raporu ile olay yerinde çekilen fotoğrafların, olay yerinden elde edilen iki adet 9 mm çapında kovanın, iki adet 9 mm çapında fişeğin, ... isimli şahsın sol kolundan otopsi esnasında çıkarılarak alınan bir adet 9 mm çapında mermi çekirdeğinin, iki adet tespihin, on iki adet sigara izmaritinin, bir adet çiğnenmiş sakızın, ... ve ...isimli şahıslardan alınan toplam on iki adet svapların Cumhuriyet savcılığına gönderilmek üzere sanığa teslim edildiğinin belirtildiği, söz konusu raporun sadece inceleme dışı sanık tarafından imzalandığı, Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen 17.04.2007 tarihli olay yeri keşif ve adli muayene tutanağına göre; ...isimli şahsa ilişkin olarak Antakya Devlet Hastanesinde yapılan ölü muayene işlemi sırasında maktulden mermi çekirdeği elde edildiğine ilişkin bir ibareye rastlanılmadığı ve maktulün klasik otopsi işleminin yapılması için Adana Adli Tıp Kurumuna gönderilmesine karar verildiği, Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen 17.04.2007 tarihli ölü muayene ve otopsi tutanağına göre; Antakya Devlet Hastanesinde yapılan ölü muayene işlemi sırasında ... isimli şahsın kolundan mermi çekirdeği çıkartıldığına ilişkin bir bilgiye rastlanılmadığı ve maktulün klasik otopsi işleminin yapılması için Adana Adli Tıp Kurumuna gönderilmesine karar verildiği, Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığınca düzenlenen 13.06.2007 tarihli ve 2720 sayılı otopsi tutanağına göre; 18.04.2007 tarihinde ... isimli şahsın yapılan otopsi işlemi sırasında sol kol üst kısım yumuşak doku içinden bir adet gömlekli üzerinde set izleri bulunan hafif deforme olmuş 9 mm çapında mermi çekirdeği elde edilerek tutanakla birlikte Adana Cumhuriyet savcısına teslim edildiği, Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığınca düzenlenen 29.05.2007 tarihli ve 2405 sayılı otopsi tutanağına göre; 18.04.2007 tarihinde ... isimli şahsın yapılan otopsi işlemi sırasında maktulden mermi çekirdeği elde edilemediği, Hatay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 25.06.2007 tarihli ve 528 sayılı emanet makbuza göre; ağzı Adana Cumhuriyet Başsavcılığınca mühürlenmiş imzalı zarf içinde bir adet 9 mm çapında mermi çekirdeğinin emanete alındığı, eşya sahibinin ise ...isimli şahıs olarak gösterildiği, Hatay İl Merkez Jandarma Karakol Komutanlığınca Hatay İl Merkez Jandarma Komutanlığına hitaben düzenlenen ve üzerinde 24.07.2007 tarihli savcı havalesi bulunan 20.07.2007 tarihli, 3823 sayılı ve "Ateşli silah ile adam öldürme olayı evraklarının gönd." konulu fezleke ekinde; bir adet olay yeri görgü ve tespit tutanağının, bir adet olay yeri görgü basit krokisinin, bir adet olay yeri inceleme raporunun, iki adet müşteki ifade tutanağının, yedi adet tanık ifade tutanağının, bir adet arama kararının, üç adet arama tutanağının, bir adet otopsi tutanağının, üç adet telefon kayıtlarının, bir adet dinleme kararının, iki adet sanık karar takip formunun, üç adet nüfus kayıt örneğinin, yedi adet telefon kaydının, bir adet yakalama müzekkeresinin, iki adet şikâyet dilekçesinin, bir adet pasaport büro amirliği yazısının, bir adet son yoklama formunun, üç adet teslim tesellüm tutanağının, bir adet trafik tescil fotokopisinin ve iki adet nüfus cüzdan fotokopisinin yer aldığı, Hatay Merkez Jandarma Karakol Komutanlığınca düzenlenen 05.02.2016 tarihli yazıya göre; olay tarihinde inceleme dışı sanığın Hatay İl J. K.lığı Olay Yeri İnceleme Tim Komutanı, sanığın ise Hatay Merkez J. Krk. K.lığı Önleme Müdahale Tim Komutanı görevini yaptıkları, yapılan arşiv araştırmasında olaya ilişkin olay yeri inceleme raporunun mevcut olduğu, bu raporda inceleme dışı sanık tarafından toplanan delillerin sanığa teslim edildiğinin yazılı olmasına rağmen herhangi bir teslim tutanağına veya imzaya ulaşılamadığı, yine anılan yazı ekinde yer alan ve olay yeri incelemede görevli personelce düzenlenen bilgi notunda ise; olay yeri inceleme timi tarafından toplanan delillerin ya doğrudan yazı, teslim tesellüm belgesiyle savcılığa ya da savcılığa gönderilmek üzere aynı usullerle J. Krk. K.lığında görevli personele teslim edilmesi gerektiği, somut olayda bu delilerin teslim edildiğinin sadece beyanlara dayandırılmasının hukuken resmîyet kazandırılması anlamına gelmeyeceğine ilişkin görüş bildirildiği, Anlaşılmıştır. İnceleme dışı sanık savcılıkta; Hatay İl Jandarma Komutanlığı Olay Yeri İnceleme Tim Komutanı olarak görevli iken 2009 yılı Ocak ayında emekli olduğunu, bahse konu kasten öldürme olayı nedeniyle olay yeri inceleme timi olarak, timde görevli tanıklar ... ve ... ile birlikte olay yerinde gerekli incelemeleri yapıp delilleri topladıklarını, buna ilişkin raporu 18.04.2007 tarihinde düzenlediğini, olay yerinden topladıkları delilleri 17.04.2007 tarihinde yani olay günü, olay yeri inceleme raporunu ise bir gün sonra sanığa teslim ettiğini, teslim edilen delillerin İl Merkez Jandarma Karakolunda bulunan olay yeri inceleme biriminde görevli tanık ... Aban tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına ya da talimat alınarak Adana Polis Kriminal Laboratuvarı Müdürlüğüne gönderilmesi gerektiğini, raporunda belirttiği gibi delilleri sanığa teslim ettiğini, ancak teslim ettiğine dair teslim tesellüm belgesi düzenlemediğini, delilleri kendisinin kaybetmediğini, 17.01.2012 tarihinde Mahkemede; olay yerine gittiklerinde sanığın komutanlığındaki ekibin de orada bulunduğunu, ancak olay yeri inceleme ekibi olmaları nedeniyle delilleri kendilerinin topladığını, delillerin fotoğraflandırıldığını, ayrı ayrı delil poşetlerine konulduğunu, hepsine numara verildiğini, delillerin incelenmesi gerekiyorsa kriminal raporların aldırılması için yasa gereği tüm delilleri orada bulunan ve soruşturma ile görevli Jandarma ekibinin komutanı olan sanığa teslim ettiklerini, olaya ilişkin tutanakta delilleri sanığa teslim ettiğinin açıkça yazılı olduğunu ancak o günkü işin aciliyeti sebebiyle teslim tesellüm belgesi düzenlemediğini, olay yeri inceleme raporunun bir gün sonra yani 18.04.2007 tarihinde düzenlendiğini, 12.01.2016 tarihinde Mahkemede; genelde hem olay yeri tutanağı hem de zimmet ve teslim tutanağı tanzim ettiklerini, dava konusu olayda ise zimmet ve teslim tutanağını neden tanzim etmediğini bilemediğini, Tanık ... savcılıkta; bahse konu kasten öldürme olayı nedeniyle inceleme dışı sanık ve tanık ... ile birlikte olay yerine gittiklerini, olay yeri incelemesini usülüne göre yaptıklarını, topladıkları delilleri olay yerinde sanığa teslim ettiklerini, olay yerinden ayrılıp hastanedeki işleri de bitirmeye müteakip İl Jandarma Komutanlığına döndüklerini, delilleri teslim ettikten sonra olay yeri inceleme raporunu, kroki ve olaya ait resim negatiflerini ise raporla birlikte sanığa teslim ettiklerini, bunun için ayrıca bir teslim tesellüm belgesi düzenlemediklerini, ancak daha önceki olaylarda olduğu gibi olay yeri inceleme raporunun son bendinde teslim edildiğine dair imzanın mevcut olduğunu, Mahkemede; inceleme dışı sanığın olay yeri inceleme tim komutanı olduğunu, delilleri topladıktan sonra, sanığa teslim ettiklerini, tutanak düzenlediklerini ancak tutanak imzalanmadığı için böyle bir sıkıntı çıktığını, yoksa delillerin toplanıp sanığa teslim edildiğini, bu delillerin ve bulguların da savcılığa teslim edildiğini, sadece gitmeyen bir parça gözüktüğünü, başka bilgisi olmadığını, Tanık ... savcılıkta; 2006-2007 yılları arasında Hatay İl Jandarma Komutanlığı Olay Yeri İnceleme Timinde teknik fotoğrafçı olarak görev yaptığını, bahse konu kasten öldürme olayı nedeniyle olay yeri inceleme ekibi ile beraber olay yerine gittiğini, gerekli fotoğrafları çektiklerini, çekmiş olduğu fotoğrafları karakol tim komutanı olan sanığa teslim ettiklerini ve olay yerinden ayrıldıklarını, kaybolan delillerle ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmadığını, Mahkemede; inceleme dışı sanığın olay yeri inceleme tim komutanı olduğunu, üçünün de rütbeli olarak olay yerinde olduklarını, kendilerinden başka görevli erlerin de bulunduğunu, inceleme dışı sanığın olaya ilişkin 9 mm'lik boş kovanları toplayıp delil poşetine koyduğunu bildiğini, ayrıca raporu da okuyunca bunları sanığa teslim ettiğini öğrendiğini, Tanık Şafak mahkemede; olay tarihinde sanık ile birlikte merkez karakolunda görev yaptıklarını, olay günü de nöbetçi olduklarını, inceleme dışı sanığın kriminalde çalıştığını, kendi birimlerinin delilleri toplama yetkilerinin bulunmadığını, kriminalin kendilerine sadece görgü tespit tutanağı verdiğini, bu tutanağın da olaydan bir iki gün sonra kendilerine teslim edildiğini, olay yeri inceleme raporunu hatırladığı kadarıyla sanığın teslim aldığını, inceleme dışı sanığın kendi birimlerinde olmadığı için delilleri toplayıp teslim edip etmediğine ilişkin bir bilgisinin olmadığını, Tanık Ferhat mahkemede; olay tarihinde Hatay'da jandarma çavuş olarak askerlik görevini yaptığını, olay yerine ilk gittiklerinde sanık ile birlikte dört kişi olduklarını, şahısların ölü olduğunu görünce ambulans ve olay yeri inceleme ekibini çağırdıklarını, sadece olay yerinin etrafını çevirip çevre güvenliğini sağladıklarını, tam olarak hatırlamamakla birlikte ikinci ekibin olay yerine gelmesinin 1,5-2 saati bulduğunu, kendilerinin ekip olarak olay yerinde hiçbir şeye dokunmadıklarını, Tanık ... aşamalarda benzer şekilde; jandarma uzman çavuş olarak görev yaptığını, bahse konu olayla ilgili olarak kendisine herhangi bir delil verilmediğini, sanığa söz konusu delillerin verilip verilmediğini bilmediğini, sadece maktulleri 18.04.2007 tarihinde Adana Adli Tıp Kurumuna kendisinin götürdüğünü, götürdüğü esnada da kendisine herhangi bir delil veya başka bir şey verilmediğini, sadece maktulleri götürüp getirmekle görevlendirildiğini, inceleme dışı sanık ifadesinde kendisinin bu delilleri Cumhuriyet savcılığına ya da kriminal polis laboratuvarına götürmesi veya göndermesi gerektiğini belirtmiş ise de, böyle bir yükümlülüğü olmadığı gibi kendisine böyle bir görev de verilmediğini, Tanık ... savcılıkta; sanık ile birlikte 2006-2008 tarihleri arasında Hatay İl Merkez Jandarma Karakolunda beraber çalıştıklarını, sorumluluk bölgelerinde meydana gelen adli olaylara Cumhuriyet savcısının talimatı ile kendilerinin müdahale ettiklerini, olay yerine olay yeri inceleme birimini çağırdıklarını, olay yeri inceleme biriminin gerekli inceleme ve araştırma yaptıktan sonra delilleri toplayarak muhafaza altına aldığını, daha sonra bu delilleri kriminal laboratuvarına gönderdiklerini, gelen ekspertiz raporu ile birlikte Cumhuriyet savcılığına delilleri ve ekspertiz raporunu teslim ettiklerini, bahse konu olayda da aynı şekilde yapıldığı kanaatinde olduğunu, delilleri genelde kriminal incelemesi için olay yeri inceleme biriminin muhafaza altına aldığını, kesinlikle karakolda görevli olan kişilere teslim edilmediğini, Mahkemede; inceleme dışı sanık döneminde olay yeri inceleme ekiplerinin tuttuğu tutanakların asayiş tim komutanlığına değil doğrudan savcılığa intikal ettiğini, uygulamanın bu yönde olduğunu, Tanık ... mahkemede; olay tarihinde Hatay İl Merkez Jandarma Karakol Komutanlığında görev yaptığını, bahse konu kasten öldürme olayı ile ilgili olarak yapılan soruşturma sırasında ilk aşamada olay yerine giden ekip içerisinde bulunmadığını, kendi görev yapmış olduğu süre içinde uygulamanın şu şekilde yapıldığını, eğer bir adli olay varsa ve savcı olay yeri inceleme ekibi isterse inceleme dışı sanığın ekibi ile birlikte, aynı zamanda sanığın da tim komutanı olması sıfatı ile emniyet ve asayişi sağlamak amacıyla kendi ekibi ile birlikte olay yerine gittiklerini, sanığın olay yerinde bulunan delilleri toplama ve muhafaza etme görevi olmadığını, bu görevin inceleme dışı sanığın komutanı olduğu ekibe ait olduğunu, Tanık ... mahkemede; sanık ile inceleme dışı sanığı iş arkadaşı olmaları dolayısıyla tanıdığını, bahse konu olayın yaklaşık 5-6 yıl önce gerçekleştiğini, olayı hayal meyal hatırladığını, ancak inceleme dışı sanık ile sanığın olay yerindeki delilleri alıp saklamak gibi eylemleri olduğunu zannetmediğini, böyle bir durum olsaydı hatırlayacağını, Tanık ... mahkemede; Hatay İl Merkez Jandarma Komutanlığında olay yeri inceleme tim komutanı olarak görev yaptığını, tam tarihini hatırlayamadığı bir zamanda Hatay Cumhuriyet Başsavcılığından bir yazı geldiğini, yazıda meydana genel cinayet olayı ile ilgili olarak davaya konu delillerin akıbetinin sorulduğunu, yapılan araştırma sonucunda delillere ulaşılamadığını, adli tıp ya da kriminal incelemeye gönderildiğine dair herhangi bir yazı bulunmadığını, bu durumu savcılığa yazı ile bildirdiklerini, söz konusu kasten öldürme olayının bildiği kadarı ile kendi tayin olduğu dönemden daha önce olduğunu, bu olayla ilgili hiçbir bilgisi olmadığını, adli tahkikatların hep savcının talimatı doğrultusunda yapıldığını, uygulamada savcılığın delillerle ilgili talimatı verdiğini, delil varsa "Laboratuvara gönderin.", "Karakola gönderin", "Savcılığa getirin." şeklinde talimatlar verildiğini, bahse konu olayda nasıl bir yol izlendiğini, savcının dosyada nasıl bir talimat verdiğini bilmediğini, İfade etmişlerdir. Sanık savcılıkta; 2003-2008 yılları arasında Hatay İl Jandarma Merkez Jandarma Karakol Komutanlığında görev yaptığını, bahse konu kasten öldürme olayına kendisinin baktığını, olay yeri inceleme timinin de olaya müdahale ettiğini, olay yerinde işlemlerini tamamladıktan sonra karakola döndüğünü, şüpheli ya da şüphelilerin yakalanması amacıyla yapılan arama işlemlerine katıldığını, olaydan bir gün sonra olay yeri inceleme timinin raporunu kendisine verdiğini, kendisinin de tanzim ettiği diğer evraklarla birlikte bu raporu Cumhuriyet savcılığına ilettiğini, inceleme dışı sanığın olaya ilişkin delilleri kendisine vermediğini, çalıştığı 5 yıl boyunca kesinlikle delil verilmediğini, delillerin olay yeri inceleme timi tarafından kriminal laboratuvarına gönderildiğini, delilleri göndermeden önce de Cumhuriyet savcısına inceleme istek formunun olay yeri inceleme timi tarafından imzalatıldığını, daha sonra üst yazı ile delillerin olay yeri inceleme timi tarafından kriminal laboratuvarına posta ile gönderildiğini, kriminal laboratuvarında gerekli inceleme yapıldıktan sonra delillerin ve raporun tekrar olay yeri inceleme timine geldiğini, olay yeri inceleme timinin raporun fotokopisini alarak kendi dosyalarına koyduğunu, raporun aslını ve delilleri ise Cumhuriyet savcılığına teslim ettiklerini, inceleme dışı sanığın ve arkadaşlarının baktıkları olayların kendilerinde kalan sureti incelendiğinde söylediklerinin doğru olduğunun anlaşılacağını, kendisinin arkadaşları aracılığı ile kendi arşivlerinin kontrolünü yaptırdığını, bu olay haricindeki diğer olayların dosyasında imzalı inceleme istek formunun ve kriminal raporunun fotokopisinin dosyasında mevcut olduğunu, ama nedense bu olayda bulunmadığını, olay yeri inceleme timinin kendilerine delilleri vermediğini, delilleri kriminal laboratuvarına olay yeri inceleme timinin gönderdiğini kriminal laboratuvarından gelen delillerin ve raporun Cumhuriyet savcılığına olay yeri inceleme timi tarafından götürüldüğüne dair karakolda birlikte görev yaptığı tanıklar ..., Nezir Hasan, Şafak ve ...'in beyanlarının alınmasını istediğini, inceleme dışı sanığın beyanlarını kabul etmediğini, delillerin kendisine verildiğine dair imzasının olmadığını, 26.12.2011 tarihinde mahkemede; olay tarihinde inceleme dışı sanığın olay yerine gelerek delileri toplayıp olay yerinde ayrıldığını, toplamış olduğu delilleri de beraberinde götürdüğünü, bir gün sonra olay yeri inceleme raporunu kendisine verdiğini, bu raporu tanzim etmiş olduğu diğer evraklar ile birlikte Cumhuriyet savcılığına teslim ettiğini, bu delillerin kendisine teslim edildiğine dair herhangi bir zimmet kaydının bulunmadığını, 25.02.2015 tarihinde Mahkemede; olay yeri incelemenin tuttuğu tutunaklarda, olay yerinden temin edilen delillerin kendisine teslimine ilişkin bir ibare bulunduğunu ancak, bu tutanakta kendisinin imzası olmadığını, olay yeri incelemeden bu rapor haricinde herhangi bir şey teslim almadığını, teslim aldığına ilişkin herhangi bir belgede imzası bulunmadığını, teslim edilen olay yeri inceleme raporunun altındaki bu ifadeyi ise evrak kendisine teslim edilirken fark etmediğini, çünkü imzası istenmediği gibi evrak dosyasının da çok kabarık olduğunu, bu olaydan sonra olay yeri inceleme timinin inceleme dışı sanıktan sonraki komutanı olan tanık Sait ile görüşüp diğer dosyalarda delillerin anlattığı şekilde muhafaza altına alınıp alınmadığını sorduğunu, onun da delillerin daima olay yeri inceleme timi tarafından muhafaza altına alınıp gerekli incelemelerden sonra savcılığa onlar tarafından teslim edildiğini, bu durumun tek istisnasının kağıt üzerinde görüldüğü kadarıyla yargılanmasına sebep olan bu dosya olduğunu söylediğini, Savunmuştur. V. GEREKÇE A. Sanık hakkında suç delillerini yok etme suçundan açılmış bir kamu davası bulunup bulunmadığı sorunu: Konu ile ilgili düzenlemeler şöyledir: Anayasa: "A. Hak arama hürriyeti Madde 36 – Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.", İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi "Adil Yargılanma hakkı ... 3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir: a) Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek,...", 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu "Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi Madde 225- (1) "Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) - Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir.", "Kamu davasını açma görevi Madde 170- (1) Kamu davasını açma görevi, Cumhuriyet savcısı tarafından yerine getirilir. (2) Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı, bir iddianame düzenler. (3) Görevli ve yetkili mahkemeye hitaben düzenlenen iddianamede; a) Şüphelinin kimliği, b) Müdafii, c) Maktul, mağdur veya suçtan zarar görenin kimliği, d) Mağdurun veya suçtan zarar görenin vekili veya kanunî temsilcisi, e) Açıklanmasında sakınca bulunmaması halinde ihbarda bulunan kişinin kimliği, f) Şikâyette bulunan kişinin kimliği, g) Şikâyetin yapıldığı tarih, h) Yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun maddeleri, i) Yüklenen suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, j) Suçun delilleri, k) Şüphelinin tutuklu olup olmadığı; tutuklanmış ise, gözaltına alma ve tutuklama tarihleri ile bunların süreleri, Gösterilir. (4) İddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır; yüklenen suçu oluşturan olaylar ve su

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Sanık Emre hakkında "Nitelikli Hırsızlık" suçundan dava açılmıştır. Duruşma aşamasında toplanan deliller doğrultusunda mahkeme, fiilin hırsızlık değil, cebir ve tehdit kullanılarak gerçekleştirilen bir "Yağma" suçu olduğunu değerlendirmektedir. Bu durumda Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca mahkemenin izlemesi gereken usul aşağıdakilerden hangisidir?

A) Mahkeme iddianamede gösterilen suçla bağlıdır, yağma suçundan hüküm kuramaz.
B) Mahkeme görevsizlik kararı vererek dosyayı Cumhuriyet savcılığına iade eder.
C) Suçun hukuki niteliğinin değiştiği sanığa bildirilerek ek savunma hakkı tanınır ve yeni nitelendirmeye göre hüküm kurulur.
D) Mahkeme ek savunmaya gerek duymaksızın doğrudan yağma suçundan mahkumiyet kararı verir.
E) Mahkeme, iddianamedeki vasıf ile bağlı olduğu için sanığa hırsızlıktan ceza verip hükmü kesinleştirir.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol