5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 226

Ceza Muhakemesi Kanunu 226. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 226 – (1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. (2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. (3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. (4) (Değişik:14/11/2024-7532/16 md.) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, sanığa ve varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır. Sanığın dosyada var olan son adresine bildirim yapılamaması veya bildirime rağmen duruşmaya gelmemesi halinde müdafie yapılan bildirimler yeterli kabul edilir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Karar ve Hüküm Müzakereye katılacak hâkimler

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

499 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2022/242 E., 2022/639 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
maddesine ve CMK'nın 226. maddesine muhalefet edilerek mahkûmiyet hükmü kurulması suretiyle savunma hakkı kısıtlandığından hükmün bozulmasına karar verilmesi gerektiği," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
Ceza Genel Kurulu         2022/242 E.  ,  2022/639 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi Kasten öldürme suçundan sanık ...'nın TCK'nın 81/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 25 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin ... Ağır Ceza Mahkemesinin 12.11.2019 tarih ve 444-421 sayılı resen istinafa tabi hükmüne yönelik olarak katılan ... vekili ve sanık müdafisi tarafından da istinaf başvurusunda bulunulması üzerine dosyayı inceleyen ... Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince 26.02.2020 tarih ve 592-430 sayı ile istinaf başvurularının düzeltilerek esastan reddine karar verilmiştir. Hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesince 14.10.2021 tarih ve 92-13334 sayı ile temyiz isteminin esastan reddine karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 06.01.2022 tarih ve 109283 sayı ile; "... Sanık ...'nın kasten öldürme suçundan TCK'nın 81/1, 29 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması için kamu davası açılmış, iddianamede olayın oluş şekli anlatıldıktan sonra 'tartışmanın maktulden kaynaklanan ilk hareket nedeniyle başlaması ve tanıkların şüpheli ve maktul hakkındaki beyanları birlikte değerlendirildiğinde şüpheli lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiği' belirtilmiştir. İddia makamı esas hakkında mütalaasında ise iddianamedeki gerekçe ile sanık hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanmasını talep etmiştir. Kovuşturma evresinde sanık müdafisi, müvekkilinde öldürme kastı olmadığını ve meşru savunma koşullarının oluştuğunu savunmuş, ilk haksız hareketin kimden kaynaklandığına dair herhangi bir savunma yapmamıştır. İddianamede ve esas hakkındaki mütalaada haksız tahrik hükümlerinin uygulanması talep edildiği hâlde Mahkemece TCK'nin 29. maddesi uygulanmamış, uygulanmama ihtimaline binaen ek savunma hakkı ise tanınmamıştır. Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin 13/05/2019 tarih ve 3112-2682 sayılı ve benzer kararlarında, iddianamede ve esas hakkındaki mütalaada TCK’nın 29. maddesinin uygulanması talep edildiği hâllerde ek savunma hakkı tanınmadan TCK'nın 29. maddesinin uygulanmaması hâlinde yerel mahkeme kararlarının bozulmasına karar verilmiştir. Bu durumda; sanık ... hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanmama ihtimaline binaen ek savunma hakkı tanınması gerektiği hâlde bu hak tanınmadan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 'Adil yargılanma hakkı' başlıklı 6. maddesine, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 'Hak arama hürriyeti' başlıklı 36. maddesine ve CMK'nın 226. maddesine muhalefet edilerek mahkûmiyet hükmü kurulması suretiyle savunma hakkı kısıtlandığından hükmün bozulmasına karar verilmesi gerektiği," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 24.03.2022 tarih ve 361-2265 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Yargıtay 1. Ceza Dairesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; iddianamede ve esas hakkındaki mütalaada sanık hakkında uygulanması istenen TCK'nın 29. maddesinin, sanığa ek savunma hakkı verilmeden uygulanmamasının, CMK'nın 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; ... Cumhuriyet Başsavcılığının 15.11.2018 tarihli ve 1385-259 sayılı iddianamesi ile; sanığın kasten öldürme suçundan TCK'nın 81/1, 29, 53 ve 63. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, 29.03.2019 tarihli ilk oturumda sanığa, iddianame okunarak kanuni haklarının hatırlatıldığı, bu doğrultuda sanığın isnat olunan suç ve sevk maddelerinden haberdar olarak savunmasını yaptığı, Sanığın ve müdafisinin hazır bulunduğu 12.11.2019 tarihli son oturumda Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasında da sanık hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasını talep ettiği, Yerel Mahkemece TCK'nın 81/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca hüküm kurulduğu, İddianamede ve esas hakkındaki mütalaada uygulanması talep edilen suçun haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet ve şiddetli elemin etkisi altında işlenmesi hâlinde cezada indirim yapılabilmesini öngören TCK'nın 29. maddesinin şartları oluşmadığından bahisle uygulanmadığı ve bu yönde sanığa ek savunma hakkı verilmediği, Anlaşılmaktadır. CMK’nın “Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi” başlıklı 225. maddesinde; “(1) Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir.”, Aynı Kanun'un “Suçun niteliğinin değişmesi” başlıklı 226. maddesinde ise; “1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. 2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. 3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. 4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır.” düzenlemelerine yer verilmiştir. Oldukça geniş bir kavram olan savunma hakkı, şüpheliyi ve sanığı ilgilendirdiği kadar, bir gün şüpheli veya sanık konumuna düşebilecek, toplumda yaşayan herhangi bir ferdi, dolayısıyla da toplumu ve yine adaleti sağlama yükümlülüğü bulunan Devleti de ilgilendirmektedir. Çünkü ceza yargılamasında savunma, yargılamanın sonucunda verilen ve iddia ile savunmanın değerlendirilmesinden ibaret olan hükmün doğru olmasını sağlar. Bu yönüyle, geniş bir bakış açısı ile değerlendirilmesi gereken savunma hakkı, müdafi yardımından yararlanma, susma, soru sorma, kendi aleyhine işlemlere katılmama, tercümandan yararlanma, kanıtların toplanmasını isteme, duruşmada hazır bulunma, kanun yoluna başvurma gibi hakları içerir. Savunma hakkı, 1982 Anayasası'nın 36. maddesinde "Temel Haklar ve Ödevler" başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlığı altında; "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." şeklinde düzenlenmiş olup, bu hakkın “temel hak” niteliğine uygun olarak, savunma hakkının verilmemesi veya sanığın savunma hakkının sınırlandırılması hâlinde, hüküm daima hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, sanığın ceza yargılamasındaki en önemli haklarından birisi de; yargılamanın her aşamasında göz önünde bulundurulması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın, herhangi bir nedenle sınırlandırılması mümkün değildir. Nitekim 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi uyarınca hâlen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nın 308/8. maddesine göre de savunma hakkının sınırlandırılması mutlak bozma nedenlerindendir. Savunma hakkının sınırlandırılamayacağı temel ilke olmakla birlikte, kanun koyucunun, yargılamanın uzamasını önlemek, gereksiz emek ve gider kaybına neden olmamak ve usul ekonomisi açısından bazı sınırlamalara gittiği de bir gerçektir. Ancak bu sınırlamalar istisna olup, bu gibi hâllerde dahi, Usul Kanunumuz bazı şartların varlığını aramaktadır. Öte yandan, savunma hakkının sınırlandığından söz edebilmek için, savunmanın hükmü etkileyecek nitelik taşıması ve yargılaması yapılan fiile ilişkin olması gerekir. CMK’nın 226. maddesi, yargılaması yapılan ve iddianamede kanuni unsurları gösterilen suçun temas ettiği kanun maddelerinden başkasıyla mahkûmiyet durumunda veya cezanın arttırılmasını gerektiren nedenlerin ilk defa duruşma sırasında ortaya çıkması hâllerinde savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesi uyarınca, sanığın ek savunmasını yapabilmesi için bir takım usullere uyulması yükümlülüğünü getiren özel bir düzenlemedir. Belirtilen bu hâller ortaya çıktığında mahkemelerin, bu konuda kanunun öngördüğü biçimde savunmasını yapamayan kişiler hakkında mahkûmiyet hükmü kurmaları mümkün değildir. Bu konuya ilişkin olarak Ceza Genel Kurulunun 29.12.1998 tarihli ve 321–393 sayılı kararında; “iddianamede gösterilen eylemin hukuki niteliğinin değişmesi ya da cezanın artırılmasını gerektiren hâllerin, ilk defa duruşma sırasında ileri sürülmesi hâlinde, sanık veya müdafisine ek savunma hakkı verilmeden, sanığın iddianamede gösterilen suçun temas ettiği kanun hükmünden başkasıyla cezalandırılamayacağı” sonucuna ulaşılmıştır. TCK’nın "Haksız tahrik" başlıklı 29. maddesinde yer alan; “Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.” şeklindeki düzenleme ile kişiye haksız fiilin etkisi altında işlediği suçtan ötürü verilecek cezadan belli bir oranda indirim yapılması öngörülmüştür. Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; ... Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamede ve esas hakkındaki mütalaada kasten öldürme suçundan sanık hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanması istenilmiş, atılı suç ve sevk maddeleri uyarınca savunmasını yapan sanığın iddianamede kanuni unsurları gösterilen kasten yaralama suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir. Görüldüğü üzere, CMK'nın 226. maddesinde öngörüldüğü biçimde suçun hukuki niteliği değişmemiş, sanık hakkında uygulama şartları gerçekleşmediği için uygulanmayan TCK'nın 29. maddesi ile cezanın artırılmasını gerektiren başka bir durum da ilk kez duruşmada ortaya çıkmamıştır. Sanık hakkında düzenlenen iddianamede ve esas hakkındaki mütalaada yanılgı ile sanık hakkında uygulanması istenen bir indirim hükmünün sanık aleyhine olacak şekilde uygulanmaması sanığa ek savunma hakkı verilmesini gerektirmeyecektir. Bu bağlamda sanık TCK'nın 29. maddesinin mahkemece uygulanıp uygulanmayacağı yönünden duruşmanın başından beri savunma yapma imkânına sahip olmuştur. Dolasıyla savunma hakkının sınırlandırılması söz konusu olmayıp sanık hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanmaması nedeniyle ayrıca ek savunma hakkı vermeyen Yerel Mahkeme hükmünde usul ve kanuna aykırılık bulunmamaktadır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 17.12.2013 tarihli, 1479-611 sayılı ve 01.07.2021 tarihli, 443-327 sayılı kararlarında da aynı sonuca ulaşılmıştır. Bu nedenle haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu üyeleri ..., ..., ..., ... ve ...; "Somut olayda, Genel Kurulun sayın çoğunluğu ile aramızdaki görüş farklılığı, kasten insan öldürme suçundan sanık ... hakkında düzenlenen iddianamede TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik koşullarının bulunduğu ifade edilerek buna ilişkin sevk maddesinin gösterilmesine rağmen, yargılama aşamasında mahkemede oluşan kanaate göre haksız tahrik koşullarının oluşmadığı sonucuna varıldığı ve bu maddenin uygulanmadığı olayda sanığa CMK’nın 226. maddesi uyarınca ek savunma hakkı verilmesi gerekip gerekmediğinin tespiti noktasında toplanmaktadır. Buna göre; Sanık ...'nın kasten öldürme suçundan TCK'nın 81/1, 29 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması için kamu davası açılmış, buna ilişkin iddianamede olayın oluş şekli anlatıldıktan sonra "tartışmanın maktulden kaynaklanan ilk hareket nedeniyle başlaması ve tanıkların şüpheli ve maktul hakkındaki beyanları birlikte değerlendirildiğinde şüpheli lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiği" belirtilmiştir. İddia makamı esas hakkında mütalaasında ise iddianamedeki gerekçe ile sanık hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanmasını talep etmiştir. Kovuşturma evresinde sanık müdafii, müvekkilinde öldürme kastı olmadığını ve meşru savunma koşullarının oluştuğunu savunmuş, ancak ilk haksız hareketin kimden kaynaklandığına dair herhangi bir savunma yapmamıştır. Yargılamayı yürüten ... Ağır Ceza Mahkemesi ise 12.11.2019 tarihli ve 444-421 sayılı kararında, sanığa yüklenen kasten insan öldürme suçunu sabit görerek sanığın TCK’nın 81 ve 62. maddeleri uyarınca 25 yıl hapis cezasıyla mahkûmiyetine ve bunun yanında “Sanığın eylemini haksız tahrik altında gerçekleştirip gerçekleştirmediğine dair yapılan değerlendirmede; sanık ile maktulün aynı ... yerinde çalıştıkları, tanıklar ... ve ...'in anlatımına göre olay günü tanık ...'nin sanık ...'e siparişi verdiği sırada "hello" dediği, bunun üzerine maktulün sanık ve Ceren'e "ne oluyor emin usta, burası ciddi bir ... yeri, ciddi olalım" dediği, sanığın ise maktule "sen kimsin de bana karışıyorsun, nasıl konuşacağımı sana soracak değilim" diyerek karşılık verdiği, yine olay yerini gösterir cd incelendiğinde, sanığın sağ elini kaldırır vaziyette maktulü doğru yürüdüğü, maktulün de sol eline kaldırır vaziyette sanığın üzerine yürüdüğü, sanık ile maktulün birbirlerini ittirdikleri, sanığın bu sırada masanın üzerinde bulunan bıçağı sol eline aldığı, maktulün sanığın elinden bıçağı almak üzere hamle yaptığı ve sanık ile maktulün yere düştüğü, sanığın üst tarafta kaldığı, bıçağı bu sefer sağ eline alarak maktulün sırtına doğru 3 kez sapladığı, bu şekilde maktulün "burası ciddi bir ... yeri" demesi ve maktulün bu sözü üzerine öldürmeye sebep bir haksız eylem niteliğinde olmadığı, yine sanığın sağ elini kaldırarak ve maktulün sol elini kaldırarak birbirlerine doğru hamle yaptıkları ve ittirdikleri, ittirdikleri sırada sanığın sol tarafında masanın üzerinde bulunan bıçağı almak suretiyle ilk eylemi gerçekleştirdiği, maktulün kendisini korumak için sanığın elindeki bıçağı almak için müdahale ettiği, maktulün müdahalesine rağmen sanığın elindeki öldürmeye elverişli bıçak ile eylemi gerçekleştirdiği anlaşıldığından sanık hakkında haksız tahrik hükümleri uygulanmamıştır.” gerekçesiyle TCK’nın 29. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar vermiştir. Tartışma konusu husus, mahkemenin bu değerlendirmeyi yaparken iddianamede sanık lehine uygulanması istenen TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik hükmünün tatbik edilmemesi nedeniyle sanığa ek savunma hakkı vermesi gerekip gerekmediğine ilişkindir. Her şeyden önce, hukuki belirlilik ilkesi uyarınca, suç işlediği şüphesiyle hakkında soruşturma başlatılan ve hakkındaki kanıtlar yeterli görülerek kamu davası açılan bir sanığın hangi fiilinden ötürü yargılanacağını, hakkında hangi yasa maddelerinin uygulanacağını, bir hukuka uygunluk nedeninden ya da kusurluluğu azaltan/ortadan kaldıran bir nedenden yararlanıp yararlanamayacağını bilmesi veya öngörmesi, savunma hakkının gereği gibi kullanılabilmesi için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Esasen CMK’nın 176/1. maddesindeki iddianamenin tebliği, 191/3-b maddesindeki iddianamenin veya iddianame yerine geçen belgenin duruşmada okunması hep bu amacı sağlamaya yöneliktir. Çünkü sanık, hakkındaki suçlamayı ve bunun dayanaklarını bilmeli, tatbik edilme olanağı bulunan tüm kanun maddelerinden haberdar edilmelidir. Diğer yandan, soruşturma evresinin bir sonucu olarak iddianame, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısının vardığı kabulü ve yargıyı yansıtır. Elbette bu kabul ve yargının mahkemeyi bağlamayacağı, CMK’nın 225/2. maddesi gereğince mahkemenin kendi hukuksal değerlendirmesini yapacağı muhakkaktır. Ancak mahkeme kendi değerlendirmesi sonucunda iddianameden farklı yeni bir kabule ulaşıyorsa bu artık iddianame çerçevesi dışında yepyeni bir durumdur. Somut olay üzerinden ele alırsak mahkeme, Cumhuriyet savcısının “tartışmanın maktulden kaynaklanan ilk hareket nedeniyle başlaması ve tanıkların şüpheli ve maktul hakkındaki beyanları birlikte değerlendirildiğinde şüpheli lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiğini” belirttiği kasten öldürme eylemini yukarıda belirtilen şekilde maktulün söz ve davranışlarının “öldürmeye sebep bir haksız eylem niteliğinde olmadığı” gerekçesiyle haksız tahrik uygulanmasına değer görmemiştir. Ancak mahkeme bu değerlendirmesini ortaya koyan iradesini sanığın savunmasını alıp, tüm delilleri topladıktan sonra hükmü açıklama aşamasında göstermiş, sanığın bundan haberi olmamış, savunmasını hakkında haksız tahrik hükmünün uygulanmaması ihtimaline yönelik olarak revize edememiştir. 5271 sayılı CMK’nın 'Suçun niteliğinde değişiklik' başlıklı 226. maddesinde; '(1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. (2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. (3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. (4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafiye yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır.' düzenlemesine yer verilmiştir. İnceleme konusu olay ele alındığında, hakkında kasten insan öldürme suçundan açılan davada TCK’nın 81 ve 62. maddeleri uyarınca mahkûmiyetine karar verilen sanık bakımından suçun hukuki niteliğinin değiştiğinden bahsetmek mümkün değildir. Bununla birlikte, söz konusu maddenin ikinci fıkrasındaki 'cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller' ibaresi üzerine düşünüldüğünde, iddianamede sanık lehine “tartışmanın maktulden kaynaklanan ilk hareket nedeniyle başlaması ve tanıkların şüpheli ve maktul hakkındaki beyanları birlikte değerlendirildiğinde şüpheli lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanması gerektiği” gerekçesiyle uygulanması talep edilen TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik maddesinin mahkemece sanığın söz ve davranışlarının “öldürmeye sebep bir haksız eylem niteliğinde olmadığı” gerekçesiyle tatbik edilmemesi sanık hakkında tayin olunan cezayı artıran aleyhe nitelikte bir uygulama olmuştur. Her ne kadar kusurluluğu azaltan bir neden olarak haksız tahrikin kanunda sadece bir indirim nedeni olarak düzenlendiği anlaşılıyor ise de, ceza davasının temelini oluşturan ve çerçevesini belirleyen iddianameyi okuduğunda suçu haksız tahrik altında işlediğine ilişkin Cumhuriyet savcısının hukuki değerlendirmesini gören ve yargılama sonucunda mahkûm olduğu takdirde bu indirim nedeninden yararlanabileceğini düşünerek savunmasını ve bakış açısını buna göre şekillendiren sanığın, somut olayda olduğu üzere yargılamanın herhangi bir aşamasında bilgi sahibi olmadığı ve ancak hükmün tefhimle öğrendiği lehe nitelikte bir kanun maddesinin uygulanmamasını öngöremeyeceği nazara alındığında, ceza artırımını sonuçlayan bu duruma karşı en temel nitelikteki savunma hakkından yoksun bırakılması usul ve kanuna açıkça aykırı olacaktır. Öte yandan, ceza yargılamasında kıyas ve yorum mümkündür. Bu nedenle CMK’nın 226/2. maddesindeki 'Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır.' biçimindeki düzenlemenin söz gelimi sadece zincirleme suç, gece vakti artırımı, suçun silahla işlenmesi nedeniyle cezada yapılan artırımlar veya bir güvenlik tedbiri olan tekerrür hükümlerinin uygulanması gibi hâllere hasretmek açıkça sanığın aleyhine bir yorum olacaktır. Zira, iddianamede ve hatta esas hakkında mütalaada sanık lehine uygulanması istenen haksız tahrik maddesinin mahkemece uygulanmaması tümüyle sanık aleyhine bir ceza artırımını gerektirecektir. Bu durumun da temel hukuk ve adil yargılama ilkelerine uygun düşmeyeceği," görüşleriyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu üyesi ...;"Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun, iddianamede uygulanması istenen TCK’nın 29. maddesindeki haksız tahrik hükümlerinin uygulanmaması hâlinde ek savunma hakkı verilmesinin zorunlu olmadığı yönündeki kararına aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir. İddianamede ve Cumhuriyet Savcısının esas hakkındaki mütalaasında haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasının talep edilmesine karşın, Yerel Mahkeme tarafından haksız tahrik hükümleri uygulanmaksızın mahkûmiyet kararı verilirken, ek savunma hakkı tanınmasının gerekip gerekmediği hususunda Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle çağdaş hukuk sistemlerinin olmazsa olmazı olan ceza muhakemesi hukukunun amacı ve önemi açıklanarak; CMK'nın 225, 226. maddelerinin savunma hakkı çerçevesinde hukuki güvenlik ilkesi ile irtibatlandırılması suretiyle iddianamede yazılandan daha fazla cezaya hükmolunması durumunda ek savunma hakkı tanınmasının zorunlu olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Ceza usulü, ya da günümüzün deyimi ile ceza muhakemesi hukuku, kişi için öylesine önemlidir ki dünyada ceza usulü kadar hiçbir şey insanları ilgilendirmez. Hatta ceza usulü kusurlu bulunan bir toplumda huzurdan söz edilemez. Ceza kanunlarına karşı gelmemek insanların elinde olan bir şey olmasına karşın, kimsenin haksız yere takibata uğramayacağından söz etmek olası değildir. Bu hukuk dalının özgürlükler için ne denli önem arz ettiğini Ferri’nin şu sözleri en güzel şekilde açıklamaktadır; 'ceza kanunu suçluların, usul kanunu, suçluluğu sabit oluncaya kadar masumların teminatıdır'. Ceza muhakemesinin amacı yukarıda açıklandığı üzere maddi gerçeğin araştırılıp bulunmasıdır. Ancak bu yapılırken insanlık onuru, hukukun ve ceza muhakemesi hukukunun temel ilkeleri daima göz önünde bulundurulacaktır. Maddi gerçek, her ne pahasına olursa olsun, insan hakları ihlallerine yol açmadan araştırılıp bulunmalı, ... gerçekleştirilmeli ve hukuki ... sağlanmalıdır. Ceza muhakemesi hukukunun amacı bu şekilde açıklandıktan sonra; şimdi konumuzu ilgilendiren ilgili hukuki düzenlemeleri aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür. 5271 sayılı CMK’nın 'Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi' başlıklı 225. maddesinde; '(1) Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir', Aynı Kanun'un 'Suçun niteliğinin değişmesi' başlıklı 226. maddesinde ise; '1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. 2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. 3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. 4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır.' düzenlemelerine yer verilmiştir. Savunma hakkı, 1982 Anayasası'nın 36. maddesinde 'Temel Haklar ve Ödevler' başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde 'Kişinin Hakları ve Ödevleri' başlığı altında; 'Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.' şeklinde düzenlenmiş olup, bu hakkın 'temel hak' niteliğine uygun olarak, savunma hakkının verilmemesi veya sanığın savunma hakkının sınırlandırılması hâlinde hüküm daima hukuka aykırı olacaktır. Suçun iddianamede gösterilen niteliğinin değişmesi hâlinde sanığa ek savunma verilmesi 1412 sayılı CYUY’nın 258. maddesinde düzenlenmiş, 01 Haziran 2005 tarihinde 5271 sayılı CYY’nın 226. maddesinde de benzer bir düzenleme getirilmiştir. CYUY’nın 258. maddenin; 'İddianamede gösterilen suçun temas ettiği kanun maddelerinde belirtilen cezadan daha az bir ceza verilmesini gerektiren hallerde sanık, meşruhatlı davetiye tebliğine rağmen duruşmaya gelmez veya davetiye tebliğ edilemez ise bu maddenin birinci fıkrası hükmü uygulanmaz.' şeklindeki son fıkrası hükmüne CYY’nın 226. maddesinde yer verilmemiş, böylece iddianamede gösterilen suçtan daha az ceza verilmesini gerektiren hâllerde bile sanığa veya müdafisine mutlaka ek savunma hakkı tanınması kabul edilmiştir. Bu husus yeni usul Yasası'nda savunma hakkının daha da güçlendirilmesine ilişkin yaklaşımın bir sonucudur. Buna göre, sanığın ceza muhakemesindeki en önemli haklarından birisi de; yargılamanın her aşamasında göz önünde bulundurulması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın, herhangi bir nedenle sınırlandırılması mümkün değildir. Nitekim savunma hakkını kısıtlayan bu eksiklik 5320 sayılı Yasa'nın 8. maddesi uyarınca hâlen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 308/8 ve 5271 sayılı CYY'nın 289/1-h maddelerinde sayılan yasaya kesin aykırılık hâllerinden birisini oluşturmaktadır. Uygulamada gerek Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun gerekse özel dairelerin aşağıda örnek kararlarda açıklandığı üzere çelişkili kararlarının bulunduğu görülmektedir. YCGK 2014/77 K sayılı ilamında; ... Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamede sanığın hırsızlık suçunun işlenmesine yardım ettiği açıklanarak hakkında TCK’nın 39. maddesinin uygulanması istenilmiş, atılı suç ve sevk maddeleri uyarınca savunmasını yapan sanığın yargılama sonucunda hırsızlık suçundan TCK'nın 37. maddesi uyarınca fail olarak cezalandırılmasına karar verilmiştir. Sanık hakkında düzenlenen iddianamede sevk maddesi ile iddianame metni arasında bir uyumsuzluk bulunmayıp, sevk maddesinin bir yanılgı sonucu olarak değil, aksine hukuki değerlendirmeye dayalı olarak belirlenmiş olması karşısında, sanık hakkında uygulanması istenen bir indirim hükmünün sanık aleyhine olacak şekilde uygulanmaması hâli söz konusu olup, sanığa ek savunma hakkı verilmesi gerekmektedir. Aksi uygulama savunma hakkının sınırlanması niteliğindedir. YCGK 2011/141 K sayılı ilamında; Somut olayda, sanıklar hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan 765 sayılı TCY’nın 179/2-3 maddelerinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış, Cumhuriyet savcısı esas hakkındaki mütalaasında sanıkların bu suçtan beraatlerini talep etmiş, yerel mahkemece sanıklara ek savunma hakkı tanımadan lehe olan 5237 sayılı TCY’nın 109/1-3 maddelerinin dokuzar kez uygulanması suretiyle cezalandırılmalarına karar verilmek suretiyle sanıkların savunma hakları kısıtlanmıştır. YCGK 2017/25 K sayılı ilamında; ... Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamede, görevi yaptırmamak için direnme suçundan haklarında kamu davası açılan sanıklar ..., ... ve Cesur hakkında TCK'nın 43. maddesinin uygulanması istenilmediği hâlde, atılı suç ve sevk maddeleri uyarınca savunmalarını yapan sanıklar hakkındaki yargılama sonucunda, TCK'nın 43. maddesinin ikinci fıkrası uygulanmak suretiyle cezalarında artırım yapıldığı anlaşılmakla, iddianamede talep edilmeyen artırım hükmünün uygulanması söz konusu olduğundan, CMK'nın 226. maddesi uyarınca usulüne uygun olarak ek savunma hakkı verilmesi zorunludur. Aksi uygulama savunma hakkının sınırlanması niteliğindedir. 2013/313 K sayılı ilamında; Tüm bu açıklamalar göz önüne alındığında, sanık hakkında iddianamede talep edilmeyen TCK'nın 58. maddesinin uygulanabilmesi için CMK'nın 226. maddesi uyarınca usulüne uygun olarak ek savunma verilmesi zorunludur. Ancak, adli sicil kaydının duruşmada okunması, tekerrüre esas hükümlülüğünü ve adli sicil kaydını kabul etmesi ve içeriğine yönelik olarak herhangi bir itirazda bulunmaması halinde sanığın, tekerrür hükümlerinin uygulanmasını gerektiren sabıkalılık hâlini önceden bildiği ve bu durumun ilk defa duruşmada ortaya çıkmadığı kabul edilmelidir. Bu durumda tekerrür hükümlerinin uygulanmasını gerektiren sabıkalılık hâlini önceden bildiği anlaşılan ve bu konuda kendisine yeterince savunma imkânı tanınan sanığa CMK'nın 226. maddesi uyarınca ayrıca ek savunma verilmesine gerek olmayacaktır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 26.03.2013 gün ve 1591-103, 08.05.2012 gün ve 153-179 ile 364-180 sayılı kararlarında da aynı sonuca ulaşılmıştır. 2013/323 K, 306 K, 304 K sayılı iamları aynı doğrultudadır. Yukarıda örnek olarak gösterilen içtihatlarda; ceza hükümlerinin artırılması ve hatta güvenlik tedbirleri arasında sayılan TCK’nın 58. maddesinin uygulanması hâlinde dahi ek savunmayı zorunlu gören içtihatların, aşağıda açıklanan ve somut olayımızı da ilgilendiren içtihatlarda; iddianamede yer alan ancak hüküm fıkrasında uygulanmayan indirim hükümlerinden dolayı ek savunma hakkı tanınmasını zorunlu görmemiş ve kanaatimizce yukarıdaki içtihatlarla çelişkiye düşmüştür. YCGK 2013/611 K sayılı ilamında; Görüldüğü üzere, 5271 sayılı CMK'nın 226. maddesinde öngörüldüğü biçimde suçun hukuki niteliği değişmemiş, sanık hakkında uygulama şartları gerçekleşmediği için, uygulanmayan 5237 sayılı TCK’nın 29. maddesi ile cezanın artırılmasını gerektiren başka bir durum da ilk kez duruşmada ortaya çıkmamıştır. Sanık hakkında düzenlenen iddianamede yanılgı ile sanık hakkında uygulanması istenen bir indirim hükmünün sanık aleyhine olacak şekilde uygulanmaması sanığa ek savunma hakkı verilmesini gerektirmeyecektir. YCGK 2011/285 K sayılı ilamında; Görüldüğü üzere 5271 sayılı CYY’nın 226. maddesinde öngörüldüğü biçimde suçun hukuki niteliği değişmediği gibi, sanık hakkında uygulama şartları gerçekleşmediği için uygulanmayan TCY’nın 145. maddesi ile cezanın artırılmasını gerektiren başka bir durum da ilk kez duruşmada ortaya çıkmamıştır. Sanık hakkında düzenlenen iddianamede yanılgı ile sanık hakkında uygulanması istenen bir indirim hükmünün sanık aleyhine olacak şekilde uygulanmaması sanığa ek savunma hakkı verilmesini gerektirmeyecektir. Ceza Genel Kurulunun 30.09.1991 gün ve 225-241 ile 05.11.1990 gün ve 221-253 sayılı kararları da bu doğrultuda olup, anılan kararlarda; 'suç tarihinde 18 yaşını bitirdiği saptanan sanık hakkında aleyhine düzenlenen iddianamede zuhulen TCK’nın 55/3. maddesinin istenilmiş olması kendisine CMUK'nın 258. maddesi uyarınca ek savunma verilmesini gerektirmediği' sonucuna ulaşılmıştır. Yukarıda açıklanan kanuni düzenlemeler ve yargı kararları ışığında; somut olayımıza baktığımızda; CMK'nın 226. maddesinin ikinci fıkrasında; cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâllerin ilk defa duruşma sırasında ortaya çıkması hâlinde, anılan maddenin birinci fıkrası uyarınca sanık veya müdafisine ek savunma hakkı verilmesi zorunlu görülmüştür. Uyuşmazlığa konu olayda; yargılamaya konu edilen eylemin dayanağını teşkil eden iddianamede haksız tahrik hükümlerinin talep edilmesine karşın, hüküm fıkrasında anılan hükümlerin uygulanmamasına karar verilirken, cezanın zorunlu olarak artırılacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Kaldı ki haksız tahrik koşullarının gerçekleşmediğinin ilk defa yargılama aşamasında ortaya çıkmadığını da söylemek her zaman mümkün olmayacaktır. Zira haksız tahrik hükümlerinin iddianamede yanılgı sonucu talep edildiğine dair herhangi bir değerlendirme yapılmadığı gibi gerçekte böyle bir durum da söz konusu değildir. Yukarıda örnek olarak gösterilen içtihatlarda, artırım hükümleri uygulanırken, ek savunma hakkının tanınması zorunlu görülürken, iddianamede yer alan indirim hükümlerinin uygulanmaması durumunda bazı kararlarda ek savunma hakkının tanınması zorunlu görülmüş (Örneğin; 2014/77 K), bazı kararlarda ise somut olayımızda olduğu gibi ek savunma hakkının gerekli olmadığına karar verilmesi suretiyle (Örneğin; 2013/611 K-2011/285 K) çelişkili içtihatların doğmasına yol açılarak kanaatimizce ceza hukukunun olmazsa olmaz ilkeleri arasında yer alan ve TCK’nın 2 ve Anayasa'nın 38. maddeleri ile güvence altına alınan kanunilik ilkesinin zorunlu sonuçlarından olan belirlilik ilkesine aykırı davranılmıştır. Kanunilik ilkesinin gereği olarak pozitif hukuk, yorum faaliyetlerinin sınırını oluşturmalıdır. Yazılı metinlerin yorumlanmasında; pozitif temeli bulunmadığı için uygulayıcılar açısından bağlayıcı yanı olmayan ancak Prof. Dr. ... Gözler’in (2012) deyimiyle eşyanın tabiatından kaynaklanan yorum ilkelerine uyulması gerekmektedir. Ancak bu şekilde önceden bilinen ve olay sırasında değişmeyecek olan kurallar sayesinde hukuki güvenlik sağlanarak, keyfiliğin önüne geçilmiş olur. Ayrıca somut olayımızda ek savunma savunma hakkının tanınmamasının sonuca etkili olamayacağından da bahsedilemez. Zira yargılamanın dayanağını teşkil eden iddianamede haksız tahrik indiriminden yararlanacağını gördüğü için bu hususta hiçbir savunma ileri sürmeyen sanığa, anılan hükümlerin uygulanmama ihtimaline binaen ek savunma hakkının tanınması hâlinde haksız tahrik koşullarının gerçekleştiğini ileri sürerek, savunmasının destekleyecek delilleri ibraz etme ihtimali her zaman mevcuttur. Yukarıdaki içtihatlarda açıklandığı üzere, CMK’nın 226. maddesinin ceza mahakemesi hukukunun izin verdiği ölçüde yorum prensiplerine uygun bir şekilde yorumlanması hâlinde; eylemin niteliğinin değişmesi hâlinde hükmedilen ceza ister ağırlaşsın ister hafiflesin, her iki durumda da ek savunma hakkının zorunlu olduğu, eylemin niteliğinin değişmemesi hâlinde ise cezanın ağırlaşması hâlinde her hâlükârda ek savunma hakkının zorunlu olduğu, ancak bunun tek istisnasının, iddianamede yer almaması gereken örneğin yaş gibi bir hususun yanlışlıkla iddianamede yazılmasına rağmen uygulanmaması hâlinde (CGK 30.09.1991/241 K ile 05.11.1990/253 K sayılı ilamları) ek savunmaya gerek görülmediği hususunda herhangi bir duraksama bulunmamaktadır. Sonuç itibarıyla Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun somut olayımızdaki görüşünü destekleyen Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2013/611 K sayılı ilamının ve bu doğrultudaki içtihatlarının maddi gerçeğe ulaşmayı en ideal bir hedef olarak belirleyen ceza muhakemesinin temel ilkelerine, hukuk devletinin olmazsa olmazını teşkil eden kanunların anası konumundaki Anayasa'ya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ve bu hususta örnek olarak yukarıda açıklanan diğer içtihatlarda benimsenen ana ilkelere aykırı olacağı açıktır. İnsanlık tarihi kadar eski olan ve bütün çağdaş hukuk sistemleri ile evrensel inançlar tarafından tabir yerinde ise üzerinde titrenen savunma hakkının herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmaması gerçeğinden hareketle, iddianamede yazılandan daha fazla cezaya hükmolunması durumunda ister suçun niteliği değişsin ister değişmesin ek savunma hakkının tanınmasının zorunlu olduğu düşüncesiyle sayın çoğunluğun iddianamede yer alan haksız tahrik hükümlerinin uygulanmaması hâlinde eylemin niteliğinin değişmediğinden bahisle ek savunma hakkının tanınmasına gerek olmadığı yönündeki görüşüne iştirak etmediği," görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurul üyesi de; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle, Karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 15.09.2022 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 12.10.2022 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi. ... ... İtiraz kabul ... ... ... ... ... İtiraz kabul ... İtiraz kabul ... ... İtiraz kabul ... ... İtiraz kabul ... İtiraz kabul ... ... İtiraz kabul ... İtiraz kabul Yazı İşleri Müdürü K.D.A

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2015/263 E., 2017/492 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
maddesinin uygulanmasının, 5271 sayılı CMK’nun 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığı,
Ceza Genel Kurulu         2015/263 E.  ,  2017/492 K. "İçtihat Metni" Kararı veren Yargıtay Dairesi : 5. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Günü : 12.05.2010 Sayısı : 658-688 Sanık ...'nin, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan 5237 sayılı TCK'nun 125/1, 125/3-a, 125/4, 43, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 2 ay 17 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna; görevi yaptırmamak için direnme suçundan ise aynı Kanunun 265/1, 62, 50/1-a ve 52. maddeleri uyarınca 3.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Reyhanlı 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 12.05.2010 gün ve 658-688 sayılı hükümlerin, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 10.11.2014 gün ve 8057-10672 sayı ile; "...Sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak; Direnme fiilini birden fazla kamu görevlisine karşı işlediği anlaşılan sanık hakkında TCK'nun 43/2. maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi, Görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen kısa süreli hapis cezası adli para cezasına çevrildiği halde hakaret suçundan hüküm kurulurken yasal ve yeterli gerekçe gösterilmeden tekerrüre esas sabıkası bulunmayan sanık hakkında seçenek yaptırımlardan hapis cezasının tercih edilmesi suretiyle çelişkiye düşülmesi, Adli sicil kaydındaki hükümlülüğünün silinme koşulu oluşan, duruşma tutanaklarına yansımış olumsuz bir hali bulunmayan, yargılama sürecindeki olumlu davranışları nedeniyle hakkında TCK'nun 62. maddesi gereğince takdiri indirim uygulanan ve direnme suçundan kurulan hükümde kişilik özellikleri gerekçe gösterilerek hapis cezası TCK'nun 50/1-a maddesi gereğince adli para cezasına çevrilen sanık hakkında takdiri indirim uygulama ve seçenek yaptırıma çevirme nedenleriyle çelişki oluşturan, yasal ve yeterli olmayan 'olumlu kişiliği olmadığı anlaşıldığından' şeklindeki gerekçeyle her iki suçtan kurulan hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi..." isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 28.12.2014 gün ve 64336 sayı ile; "... 1- Uyuşmazlığın konusu sanık hakkında görevli memura hakaret suçundan hüküm kurulurken seçenek yaptırım olarak hapis cezasının tercih edilmesinde gösterilen gerekçelerin yeterli olup olmadığına ilişkindir. 5237 sayılı TCK'nun 61/1. maddesine göre, '(1) Hakim, somut olayda; a) Suçun işleniş biçimini, b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları, c) Suçun işlendiği zaman ve yeri, d) Suçun konusunun önem ve değerini, e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, g) Failin güttüğü amaç ve saiki, göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler. ... (9) (Ek: 6/12/2006 – 5560/1 md.) Adlî para cezasının seçimlik ceza olarak öngörüldüğü suçlarda bu cezaya ilişkin gün biriminin alt sınırı, o suç tanımındaki hapis cezasının alt sınırından az; üst sınırı da, hapis cezasının üst sınırından fazla olamaz'. Kanun koyucu, cezaların şahsileştirilmesinin temini bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde, gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevini yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçe, TCK’nun 61/1. maddesine uygun olarak, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle değerlendirildiğini gösterir biçimde kanuni ve yeterli olmalıdır. Öte yandan, sanığın sabıka kaydında geçmiş hükümlülüklerinin bulunması, şartlarının varlığı hâlinde tekerrür uygulamasında dikkate alınabilecek bir husus olup, TCK'nun 61. maddesinde sayılan temel cezanın belirlenmesi ölçütleri arasında bulunmadığından alt sınırdan uzaklaşma gerekçesi olarak kullanılamayacaktır. Bununla birlikte sabıka kaydındaki geçmiş hükümlülükler ile bu hükümlülüklerin niteliği ve sayısının, aynı kanunun 61. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde yer alan 'failin kastının ağırlığı'nın belirlenmesi sırasında hâkim tarafından göz önüne alınabilmesinde de kanuni bir engel bulunmamaktadır. Maddi olayda, tanık ...'ın kullandığı araçta Cilvegözü Gümrük Müdürlüğünde görevli memurlarca yapılan arama neticesinde kaçak sigara ele geçirildiği, bu esnada sanık ...'nin olay mahalline gelerek işlem yapmakta olan görevli memur katılan ...'e 'burada ikinci kez arabamı yakalıyorsunuz, siz bu araca işlem yapamazsınız' şeklinde sözler sarf ettiği, akabinde sanığın katılana hitaben 'seni öldüreceğim' diyerek saldırıp katılan ...'i darp ettiği, kaçakçılık ve istihbarat ekiplerince gözlem altına alınmaya çalışılan sanığın, işlem yapan katılanlar ..., ... ve ...'e hitaben 'ben en fazla bu olaydan dolayı 6 ay hapis yatarım, hapisten çıktıktan sonra her birinize ayrı ayrı neler yapacağımı göreceksiniz, artık hayatınızdan korkun, hepinizi öldüreceğim, hepinizin anasını avradını, çoluğunu çocuğunu sinkaf ederim' şeklinde tehdit ve hakaret içerikli sözler söylediği, görevliye karşı hakaret suçunda suç kastının ağırlığı ve suçun işleniş şekli göz önüne alındığında, yerel mahkemece TCK'nun 61/1. maddesine uygun olarak gösterilen suçun işleniş biçimi ve şahsi, sosyal ve ekonomik durumu gözönüne alınarak sanık hakkında takdiren 1 yıl hapis cezasına hükmedilmesi ve seçenek yaptırımlardan hapis cezasının tercih edilmesinde herhangi bir isabetsizlik bulunmadığı, Bunun dışında, sanığın sabıka kaydında geçmiş hükümlülüklerinin bulunması, tekerrür uygulamasında dikkate alınabilecek bir husus olup TCK'nun 61. maddesinde sayılan temel cezanın belirlenmesi ölçütleri arasında yer almamaktadır. Yerel mahkemece görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın adli para cezasına çevirmiş olmasının, sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan verilen cezanın mutlaka adli para cezası tercih edilerek belirlenmesi konusunda bir zorunluluk ve çelişki yaratmadığının kabul edilmesi gerekmektedir. Bu itibarla Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 10.11.2014 gün ve 8057-10672 sayılı bozma kararında yer alan hakaret suçundan hüküm kurulurken yasal ve yeterli gerekçe gösterilmeden tekerrüre esas sabıkası bulunmayan sanık hakkında seçenek yaptırımlardan hapis cezasının tercih edilmesi suretiyle çelişkiye düşülmesi şeklindeki bozma kararı hukuka aykırı niteliktedir. 2- Sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarından verilen mahkûmiyet kararlarında, CMK'nun 231. maddesinin 5. fıkrası uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına ilişkin gerekçenin yeterli olup olmadığı ve çelişkili bulunup bulunmadığına ilişkindir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hukukumuzda ilk kez çocuklar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 23. maddesi ile kabul edilmiş, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanunun 23. maddesiyle 5271 sayılı Kanunun 231. maddesine eklenen 5 ila 14. fıkralar ile büyükler için de uygulamaya konulmuş, aynı Kanunun 40. maddesi ile 5395 sayılı Kanunun 23. maddesi değiştirilmek suretiyle de denetim süresindeki farklılıklar hariç tutulmak kaydıyla çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı şartlara tabi kılınmıştır. Başlangıçta yalnızca yetişkin sanıklar yönünden şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 5728 sayılı Kanunun 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezalarına ilişkin tüm suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. 5560, 5728, 5739 ve 6008 sayılı Kanunlarla 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için; 1) Suça ilişkin olarak; a) Yapılan yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması, b) Suçun Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması, 2) Sanığa ilişkin olarak; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması b) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, c) Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması, d) Sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair beyanının olmaması, Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu şartların varlığı hâlinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve on sekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaktır. Görüldüğü üzere hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için sanığın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmesi, suça ve sanığa ilişkin bütün objektif şartların gerçekleşmiş olması yeterli değildir. Ayrıca mahkemenin, kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışlarını göz önünde bulundurarak sanığın yeniden suç işlemeyeceği hususunda olumlu bir kanaate varması da gerekmektedir. Böylece kanun koyucu suça ve faile ilişkin tüm objektif şartları taşıyan herkes için otomatikman hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini kabul etmemiş, mahkemeye belirli ölçüler içerisinde bir takdir hakkı tanımıştır. Mahkemenin bu hususta takdir hakkının bulunması keyfi davranabileceği anlamına gelmemektedir. Keyfiliği önlemenin en önemli güvencesi 'gerekçe'dir. Anayasanın 141/3 ve CMK'nun 34/1. maddeleri gereğince mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olmak zorundadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına veya geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilirken gösterilen gerekçenin yasal, yeterli, dosya kapsamına uygun ve denetime elverişli olmasının yanında, aynı zamanda benzer ölçülerin esas alındığı hükmün diğer kısımlarındaki gerekçe ile de çelişmemesi gerekir. Bu itibarla, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının subjektif şartının gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin gösterilecek gerekçe mutlaka olayla uyumlu olmalı, hâkimin soyut kanaatine değil, sanığın kişiliğinde var olan somut nedenlere dayanmalı, sanığın kişiliği ve duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak gelecekteki yaşamı sezilmeli ve yeniden suç işleyip işlemeyeceği hususundaki kanaat buna göre belirlenmelidir. Bu açıklamalar çerçevesinde, maddi olayda, mahkemece yeniden suç işlemeyeceği hususunda olumlu kanaat oluşmadığı belirtilerek sanık hakkında 5271 sayılı CMK'nun 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Olumlu kişiliği olmadığı anlaşılan sanığın sabıka kaydında 2003 yılında etkili eylem suçundan 4 ay 5 günlük hapis cezasına ilişkin ilam bulunmaktadır. Silinme koşulları gerçekleşmiş olsa da bu ilam, sanığın yeniden suç işleyip işlemeyeceği konusunda mahkemenin bir kanaat sahibi olması için yeterlidir. Bu durumun, sanığın yargılama sürecindeki olumlu kişiliği ve davranışları nedeniyle TCK'nun 62. maddesinin uygulanmasına ve kısa süreli hapis cezasının paraya çevrilmesine ilişkin gerekçeler yönünden bir çelişki yaratmadığı düşünülmelidir. Yerel mahkemece sanığın suç işleme eğilimi, kişiliği ve suçun işlenmesindeki özellikler dikkate alınarak tekrar suç işleyemeyeceği hususunda olumlu bir kanaat oluşmadığından bahisle hapis cezasının ertelenmesine takdiren yer olmadığına ve benzer gerekçelerle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiş olup anılan gerekçeler birbirleriyle uyumludur. Yerel mahkemece sanık hakkında TCK'nun 62. maddesinin uygulanmasında ve görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen hapis cezasının aynı Kanunun 50/1-a maddesi uyarınca paraya çevrilmesinde gösterilen gerekçelerle, hapis cezasının ertelenmemesine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesinde gösterilen gerekçeler arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Yargılama sırasında olumlu davranışlarda bulunmak ayrı bir değerlendirme olup TCK'nun 62. maddesinin uygulanmasını sağlayabilir, ancak cezanın ertelenmesi ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılması ayrı bir değerlendirmeyi gerektirmektedir. Kaldı ki sanığın sabıkasında tekerrüre esas olmayan yaralama suçundan bir sabıka da bulunmaktadır. Bu itibarla, Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 10.11.2014 gün ve 8057-10672 sayılı kararında ikinci bozma nedeni olarak gösterilen 'adli sicil kaydındaki hükümlülüğünün silinme koşulu oluşan, duruşma tutanaklarına yansımış olumsuz bir hali bulunmayan, yargılama sürecindeki olumlu davranışları nedeniyle hakkında TCK'nun 62. maddesi gereğince takdiri indirim uygulanan ve direnme suçundan kurulan hükümde kişilik özellikleri gerekçe gösterilerek hapis cezası TCK'nun 50/1-a maddesi gereğince adli para cezasına çevrilen sanık hakkında takdiri indirim uygulama ve seçenek yaptırıma çevirme nedenleriyle çelişki oluşturan, yasal ve yeterli olmayan 'olumlu kişiliği olmadığı anlaşıldığından' şeklindeki gerekçeyle her iki suçtan kurulan hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi' şeklindeki gerekçenin hukuka aykırı nitelikte olduğu kabul edilerek hükmün, 'direnme fiilini birden fazla kamu görevlisine karşı işlediği anlaşılan sanık hakkında TCK'nun 43/2. maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi, karşı temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır' şeklinde eleştirilerek onanması gerektiği...'' görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince 19.01.2015 gün ve 744-1084 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık ... hakkında tehdit suçundan kurulan beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan hüküm kurulurken seçenek yaptırım olarak hapis cezasının tercih edilmesinde gösterilen gerekçenin yasal ve yeterli olup olmadığı; anılan gerekçenin görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesine ilişkin gerekçe ve uygulaması ile çelişkiye neden olup olmadığı, 2- Sanık hakkında her iki suçtan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmamasına ilişkin gerekçenin yasal ve yeterli olup olmadığı ve bu uygulamanın her iki suç yönünden TCK’nun 62, görevi yaptırmamak için direnme suçu yönünden ise aynı Kanunun 50/1-a maddesinin uygulanmasına ilişkin gerekçelerle çelişki oluşturup oluşturmadığı, 3- Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan sanığa ek savunma hakkı verilmeden hakkında TCK’nun 125/4. maddesinin uygulanmasının, 5271 sayılı CMK’nun 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığı, Hususlarının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 30.07.2009 tarihli tutanağa göre; olay tarihinde saat 22.30 sıralarında Suriye’den Türkiye’ye giriş yapmak üzere Cilvegözü gümrük sahasına gelen tanık ... yönetimindeki otomobilin risk kriterleri kapsamında X-Ray cihazına sevk edildiği, taramada farklı yoğunluk görülmesi üzerine yapılan aramada kaçak olduğundan şüphelenilen, aracın çeşitli yerlerine gizlenmiş toplam 280 paket sigaranın ele geçirildiği, bu konuda yasal işlem yapılmak üzere Kaçakçılık ve İstihbarat Bölge Amirliğine gelindiği sırada sanığın bina girişinde beklediğinin görüldüğü, neden beklediği sorulduğunda katılanlardan ...’e “bizim burada ikinci arabamızı yakalıyorsun, bunları şimdi ne yapacaksın, bu sigaraları sana vermem, burada işlem yapamazsın, senin dışarıda bacaklarını kıracağım” dediği, kendisine engel olunduğu sırada da katılanın boynunu sıkarak tehdit içerikli sözlerine devam ettiği, tekme ve tokatla vurmak suretiyle yaraladığı katılanın kıyafetlerini yırttığı, kendisini gözaltına almak isteyen katılanlara “beni bu şekilde mahkemeye verdiğinizde en fazla beni altı ay içeride yatırırlar, çıktıktan sonra her birinize ayrı ayrı ne yapacağımı göreceksiniz, burada görevinizi bırakıp kaçacak yer bulamayacaksınız, artık hayatınızdan korkun, hepinizi öldürmezsem ben de insan değilim, hepinizin anasını avradını, çoluğunu çocuğunu sinkaf ederim, yarın serbest bırakıldıktan sonra gelip hepinizle ayrı ayrı hesaplaşacağım” şeklinde beyanlarda bulunduğu, Adli muayene raporuna göre; katılan ...’in basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı, Gümrük muhafaza çalışma ve denetleme defterinde; katılanların olay günü görevli olduğunun belirtildiği, Anlaşılmıştır. Katılanlar ..., ... ve ...; olay tarihinde kaçak olduğundan şüphelenilen sigaralar ile ilgili işlem yapmak üzere kaçakçılık şube müdürlüğüne gitmek istedikleri sırada arama hangarında gördükleri sanığın, tutanakta belirtilen eylemleri gerçekleştirdiğini, Tanık .....; tutanak altındaki imzanın kendisine ait olduğunu, içeriğini aynen tekrar ettiğini, Tanık ...; olay günü kullandığı araçta kaçak sigara yakalandığını, gümrük memuru katılanların olay yerine gelerek işlem yaptıklarını, bu sırada sanık ile katılanlar arasında tartışma çıktığını, sanığın katılanlara "burada ikinci arabamızı yakalıyorsunuz, bu araca işlem yapamazsınız" dediğini, karşılıklı hakaret ve tehditlerde bulunulduğunu, ancak sanığın tam olarak ne dediğini hatırlamadığını, tarafların kavga etmelerini araya girerek engellediklerini, sanığın katılan ...'a vurduğunu görmediğini, Beyan etmişlerdir. Sanık ...; olay günü Cilvegözü sınır kapısından Suriye'ye gitmek üzere taksiye bindiğini, kapıda pul alırken kargaşa olduğunu gördüğünü, taksiden inerek kalabalığa doğru gittiğini, sonradan memur olduğunu öğrendiği birinin pasaportunu istediğini, sivil giyimli bu şahsa pasaportunu vermek istemediğini, bu sırada memurların başka bir araçta kaçak sigara yakaladıklarını öğrendiğini, ellerindeki poşetlerde sigaraların bulunduğunu, üzerine çullanan katılanların kendisini darp ettiklerini, katılanlara yönelik hakaret ve tehdit içerikli bir beyanda bulunmadığını, pişman olduğunu savunmuştur. Uyuşmazlık konularının sırayla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır. 1- Sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan hüküm kurulurken seçenek yaptırım olarak hapis cezasının tercih edilmesinde gösterilen gerekçenin yasal ve yeterli olup olmadığı; anılan gerekçenin görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesine ilişkin gerekçe ve uygulaması ile çelişkiye neden olup olmadığı; Yerel mahkemece sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan temel ceza ve cezanın türü belirlenirken “5237 sayılı TCK'nun 61. maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, şahsi-sosyal ve ekonomik durumu”, görevi yaptırmamak için direnme suçunda ise “suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği zaman ve yer” şeklinde gerekçeler gösterildiği, Görevi yaptırmamak için direnme suçundan "sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumları, suçun işlenmesindeki özellikler" şeklindeki gerekçeyle hükmolunan kısa süreli hapis cezasının TCK'nun 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi gereğince adli para cezasına çevrilmesine karar verildiği, Anlaşılmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 125. maddesinin birinci fıkrasında; “Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.” denilmek suretiyle hakaret suçunun temel şekline yer verilmiş, maddenin üçüncü fıkrasının (a) bendinde ise suçun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi nitelikli hâllerden biri kabul edilerek sanığa verilecek cezanın alt sınırının bir yıldan az olamayacağı belirtilmiştir. Yasal düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, hakaret suçunun gerek temel gerekse üçüncü fıkrada sayılan nitelikli hâlleri bakımından seçimlik ceza öngörülmüş olup hâkim somut olayda cezanın bireyselleştirilmesi ilkesi çerçevesinde hapis veya adli para cezalarından birini seçerek cezayı tayin edecektir. Temel cezanın belirlenmesine ilişkin ilkeler 5237 sayılı TCK'nun 61. maddesinin birinci fıkrasında; “(1) Hâkim, somut olayda; a) Suçun işleniş biçimini, b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları, c) Suçun işlendiği zaman ve yeri, d) Suçun konusunun önem ve değerini, e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, g) Failin güttüğü amaç ve saiki, Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler” şeklinde düzenlenmiştir. 5237 sayılı TCK’nun “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasındaki; “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur” biçimindeki hüküm ile de, işlenen fiil ile hükmolunan ceza ve güvenlik tedbirleri arasında “orantı” bulunması gerektiği vurgulanmıştır. Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçe, TCK’nun 61. maddesinin birinci fıkrasına uygun olarak, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili, dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle değerlendirildiğini gösterir biçimde kanuni ve yeterli olmalıdır. Gerekçenin bu niteliği kararı aydınlatma, keyfiliği önleme ve tarafları tatmin etme özelliklerini taşımasının yanında, hâkimin, aşağı ve yukarı hadler arasında ve cezanın türünün belirlenmesinde takdir yetkisini kullanırken TCK'nun 61. maddesinde düzenlenen kuralların dışına çıkıp çıkmadığının Yargıtayca denetleneceğini de göstermektedir. 5237 sayılı TCK'nun "Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar" başlıklı 50. maddesinin 1. fıkrası ise; "Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre; a) Adlî para cezasına, b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine, c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye, d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya, e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya, f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya, Çevrilebilir." şeklinde düzenlenmiş, anılan maddenin gerekçesinde; “...Kişi gördüğü eğitim, yaşadığı sosyal çevre, psişik ve ahlaki eğilimleri itibarıyla tesadüfi suçlu özelliği taşıyabilir. Bu kişilerin mahkûm oldukları cezanın infaz kurumunda çektirilmesi toplum barışı açısından bir zorunluluk göstermeyebilir...” denilmek suretiyle şartların oluşması halinde hapis cezasına mahkûm olan kişinin infaz kurumuna girmesini önleyecek adli para cezası seçenek yaptırımına ya da seçenek tedbirlere hükmedilebileceği açıklanmıştır. Ayrıntıları 07.06.1976 gün ve 4-3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş kararlarında açıklandığı üzere, hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına çevrilmesi, cezanın doğrudan doğruya sanığın kişiliğine uydurulmasını öngören kişiselleştirme kurumudur. Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesi kapsamında hâkime, TCK'nun 50. maddesinde yer alan şartlar çerçevesinde hükmolunan hapis cezasının TCK’nun 50. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen adli para cezası seçenek yaptırımına ya da seçenek tedbirlerden birisine çevrilip çevrilmeyeceğini belirleme yetkisi vermiştir. Hâkim bu yetkisini kullanırken, sanığın kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre bir değerlendirme yapmalıdır. Hâkimin, hükmolunan hürriyeti bağlayıcı cezanın TCK'nun 50. maddesi uyarınca adli para cezası seçenek yaptırımına ya da seçenek tedbirlerden birisine çevrilmesi ya da çevrilmemesi hususunda dayandığı gerekçenin dosya içeriğine uygun, kanuni ve yeterli olması gerekir. Anayasamızın 141. ve 5271 sayılı CMK'nun 34. maddesi uyarınca bütün mahkeme kararlarının gerekçeli olması zorunludur. Gerekçe, verilen hükmün dayanaklarının akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun olarak izah edilmesidir. Yasal ve yeterli olmayan, dosya içeriğine uymayan bir gerekçeyle karar verilmesi hem kanun koyucunun amacına uygun düşmeyecek hem de tarafları tatmin etmeyerek keyfiliğe yol açacaktır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Mahkemece kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan temel ceza ve cezanın türü belirlenirken “5237 sayılı TCK'nun 61. maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, şahsi-sosyal ve ekonomik durumu” şeklindeki gerekçeye dayanılarak sanık hakkında takdiren 1 yıl hapis cezasına hükmedildiği, görevi yaptırmamak için direnme suçundan ise “suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği zaman ve yer” gerekçe gösterilerek sanığın 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildikten sonra "sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumları, suçun işlenmesindeki özellikler" şeklindeki gerekçeyle hükmolunan kısa süreli hapis cezasının TCK'nun 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi gereğince adli para cezasına çevrildiği anlaşılmıştır. Yerel mahkemece, sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan adli para cezasını tercih etme imkânı bulunduğu hâlde, kanun koyucunun aradığı anlamda bir değerlendirme yapılmadan, TCK’nun 61. maddesinde yer alan ifadelerden bir kısmının tekrarından ibaret yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle hapis cezasına hükmedildiği, kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan hapis cezasının tercih edilmesi sırasında dayanılan bu gerekçenin benzer ifadelere yer verilerek görevi yaptırmamak için direnme suçundan tayin edilen hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi sırasında da gösterilmesi suretiyle çelişkili uygulama yapıldığı kabul edilmelidir. Bu itibarla; bu uyuşmazlık yönünden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. 2- Sanık hakkında her iki suçtan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmamasına ilişkin gerekçenin yasal ve yeterli olup olmadığı ve bu uygulamanın her iki suç yönünden TCK’nun 62, görevi yaptırmamak için direnme suçu yönünden ise aynı Kanunun 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin uygulanmasına ilişkin gerekçelerle çelişki oluşturup oluşturmadığı; Adli sicil kaydında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal engel oluşturmayan silinme koşulları oluşmuş mahkûmiyeti bulunan sanığın, duruşma tutanaklarına yansıyan herhangi bir olumsuz davranışının olmadığı ve olay nedeniyle pişman olduğunu beyan ettiği, Yerel mahkemece sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçuna ilişkin "yargılama sürecindeki olumlu davranışları", görevi yaptırmamak için direnme suçuna ilişkin ise “duruşmalardaki tutum ve davranışları” lehine indirim nedeni olarak kabul edilerek TCK'nun 62. maddesinin uygulanmasına karar verildiği, Görevi yaptırmamak için direnme suçundan "sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumları, suçun işlenmesindeki özellikler" şeklindeki gerekçelerle hükmolunan kısa süreli hapis cezasının TCK'nun 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi gereğince adli para cezasına çevrildiği, Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmamasına ilişkin olarak ise; kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunda, sanığın “yeniden suç işlemeyeceği hususunda mahkememizde olumlu kanaat oluşmadığı" ve "olumlu kişiliği olmadığı” gerekçe gösterilerek; görevi yaptırmamak için direnme suçunda ise herhangi bir gerekçeye yer verilmeksizin sanık hakkında CMK’nın 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verildiği, Anlaşılmıştır. Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir hukuki çözüme ulaşılması bakımından, 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesi ile uygulanma şartlarının üzerinde durulması gerekmektedir. 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinde düzenlenen ve Ceza Genel Kurulunun 19.02.2008 gün ve 346–25 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıkça belirtildiği üzere; sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla karma bir özelliğe sahip olan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, açıklanması geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak, kamu davasının 5271 sayılı CMK’nun 223. maddesinin 8. fıkrası uyarınca düşmesi sonucunu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile Devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Başlangıçta yetişkin sanıklar yönünden yalnızca şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 5728 sayılı Kanunun 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezalarına ilişkin suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiş, maddenin 8. fıkrasına 28.06.2014 gün ve 29044 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 72. maddesiyle "Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez" cümlesi eklenmiştir. 5560, 5728, 6008 ve 6545 sayılı Kanunlarla 5271 sayılı CMK'nun 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için; 1) Suça ilişkin olarak; a- Yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması, b- Suçun Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması, 2) Sanığa ilişkin olarak; a- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm edilmemiş olması, b- Yargılamaya konu kasıtlı suçun, sanık hakkında daha önce işlediği başka bir suç nedeniyle verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına ilişkin denetim süresi içinde işlenmemiş olması, c- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, d- Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması, e- Sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması, Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir. Tüm bu şartların varlığı hâlinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve on sekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tâbi tutulacaktır. 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 6. fıkrasının (b) bendindeki “Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması” şeklindeki düzenleme ile kanun koyucu, suça ve faile ilişkin tüm objektif şartları taşıyan herkes için mutlak surette hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi gerektiğini kabul etmeyip, hâkime belirli ölçüler içerisinde bir takdir hakkı tanımıştır. Ancak, bu konudaki değerlendirmenin dosya içeriğine uygun, kanuni ve yeterli gerekçe içermesi ve bu gerekçenin hükümde yer alan hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesi, ertelenmesi ve takdiri indirim uygulamalarında dayanılan gerekçe ile çelişkiye neden olmaması gerekir. Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan 1 yıl 2 ay 17 gün hapis, görevi yaptırmamak için direnme suçundan 3.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilen sanığın, adli sicil kaydındaki mahkûmiyetin silinme koşullarının oluşmuş olması nedeniyle CMK’nun 231. maddesinin 6. fıkrasının (a) bendindeki objektif şartın gerçekleştiği, suçla oluşan birey ya da kamu zararı bulunmadığından aynı fıkranın (c) bendindeki şart yönünden de hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmasına bir engel bulunmadığı görülmektedir. Ancak, aynı fıkranın (b) bendinde belirtilen ve mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması şeklindeki sübjektif şartın gerçekleşip gerçekleşmediğinin irdelenmesi gerekmektedir. Yerel mahkemece, her iki suç yönünden sanığın yargılama sürecindeki davranışları lehine takdiri indirim sebebi olarak görülmüş ve görevi yaptırmamak için direnme suçu yönünden kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu ile suçun işlenmesindeki özellikler göz önüne alınarak sanık hakkında hükmedilen kısa süreli hapis cezası adli para cezasına çevrilmiştir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmamasına ilişkin de; görevi yaptırmamak için direnme suçundan kurulan hükümde herhangi bir gerekçe gösterilmemiş, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan kurulan hükümde ise, hangi nedenlere dayanıldığı açıklanmadan “yeniden suç işlemeyeceği hususunda mahkememizde olumlu kanaat oluşmadığı” ve “olumlu kişiliği olmadığı” şeklindeki gerekçelere yer verilmiştir. Açıklanan nedenlerle, gösterilen bu gerekçelerin yasal ve yeterli olmadığı gibi takdiri indirim hükmünün uygulanması ve tayin edilen kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırıma çevrilmesinde dayanılan gerekçeler ile de çelişkili olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu uyuşmazlık yönünden de reddine karar verilmelidir. 3- Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan sanığa ek savunma hakkı verilmeden hakkında TCK’nun 125. maddesinin 4. fıkrasının uygulanmasının, 5271 sayılı CMK’nun 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığı; Sanık hakkında düzenlenen iddianamede eylemlerinin; gümrük muhafaza memuru olan katılanların tanık ...’ın aracında ele geçirdikleri ve kaçak olduğundan şüphelendikleri sigaralar hakkında işlem yapmak istedikleri sırada, olay yerine gelen sanığın katılanlardan ...’i “seni öldüreceğim” diyerek tehdit edip, saldırarak basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaraladığı, kendisini kontrol altına almaya çalışan tüm katılanlara yönelik hakaret ve tehdit içerikli sözler söylediği şeklinde anlatılarak, iddianamenin "sevk maddesi" kısmında "TCK’nun 106/1-1. cümle, 43, 265/1, 125/1,3-a, 43, 53", son paragrafında ise "TCK’nun 265/1, 125/1,3-a,4, 43, 106/1, 43" maddelerine yer verildiği, yargılama aşamasında sanığa iddianame okunarak, kanuni haklarının hatırlatıldığı, isnat olunan suç ve sevk maddelerinden haberdar olarak savunmasını yaptığı, katılanlardan ... huzurunda, sanığın ve müdafiinin yokluğunda Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünü bildirdiği ve tehdit suçundan beraatini, görevi yaptırmamak için direnme suçundan TCK’nun 265/1 ve 53. maddeleri uyarınca, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan ise aynı Kanunun 125/1, 125/3-a, 125/4, 43 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılmasını talep ettiği ve mahkemece sanığın mütalaa doğrultusunda, her iki suçtan TCK’nun 62. maddesi de uygulanarak cezalandırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. 5271 sayılı CMK’nun “Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi” başlıklı 225. maddesinde; “(1) Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir”, Aynı Kanunun “Suçun niteliğinin değişmesi” başlıklı 226. maddesinde ise; “1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. 2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. 3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. 4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır” düzenlemelerine yer verilmiştir. Savunma hakkı, 1982 Anayasasının 36. maddesinde "Temel Haklar ve Ödevler" başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlığı altında; "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir" şeklinde düzenlenmiş olup, bu hakkın “temel hak” niteliğine uygun olarak, savunma hakkının verilmemesi veya sanığın savunma hakkının sınırlandırılması halinde hüküm daima hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, sanığın ceza muhakemesindeki en önemli haklarından birisi de; yargılamanın her aşamasında göz önünde bulundurulması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın, herhangi bir nedenle sınırlandırılması mümkün değildir. Nitekim 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308/8. maddesine göre de savunma hakkının sınırlandırılması mutlak bozma nedenlerindendir. Savunma hakkının sınırlandırılamayacağı temel ilke olmakla birlikte, kanun koyucunun, yargılamanın uzamasını önlemek, gereksiz emek ve gider kaybına neden olmamak, başka mağduriyetlere sebebiyet vermemek ve usul ekonomisi açısından bazı sınırlamalara gittiği de bir gerçektir. Ancak bu sınırlamalar istisna olup, bu gibi hallerde dahi, usul kanunumuz bazı şartların varlığını aramaktadır. Öte yandan, savunma hakkının sınırlandığından söz edebilmek için, savunmanın hükmü etkileyecek nitelik taşıması ve yargılaması yapılan fiile ilişkin olması gerekir. 5271 sayılı CMK’nun 226. maddesi, yargılaması yapılan ve iddianamede kanuni unsurları gösterilen suçun temas ettiği kanun maddelerinden başkasıyla mahkûmiyet durumunda veya cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbiri uygulanmasını gerektiren nedenlerin ilk defa duruşma sırasında ortaya çıkması hallerinde savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesi uyarınca, sanığın ek savunmasını yapabilmesi için bir takım usullere uyulması yükümlülüğünü getiren özel bir düzenlemedir. Belirtilen bu haller ortaya çıktığında mahkemelerin, bu konuda kanunun öngördüğü biçimde savunmasını yapamayan kişiler hakkında mahkûmiyet hükmü kurmaları mümkün değildir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanık hakkında düzenlenen iddianamenin "sevk maddesi" kısmında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan açılan kamu davasında TCK'nun 125. maddesinin 4. fıkrasının uygulanması istenilmediği halde, son paragrafta anılan maddeye yer verilmiş olduğundan, usulüne uygun kamu davası açıldığının ve sanık hakkında TCK'nun 125. maddesinin 4. fıkrasının uygulanmasının CMK'nun 226. maddesine aykırılık teşkil etmediğinin kabulü gerekmektedir. Sonuç olarak; Özel Daire bozma kararında bir isabetsizlik bulunmadığından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının tüm uyuşmazlıklar yönünden reddine karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının tüm uyuşmazlıklar yönünden REDDİNE, 2-Dosyanın, mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 21.11.2017 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2015/652 E., 2017/133 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
2- Sanığa ek savunma hakkı verilmeden, iddianamede talep edilmeyen TCK'nun 86/1 ve 87/1-son maddelerinin uygulanmasının, CMK'nun 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmayacağı,
Ceza Genel Kurulu         2015/652 E.  ,  2017/133 K. "İçtihat Metni" Kararı veren Yargıtay Dairesi : 3. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Günü : 31.12.2013 Sayısı : 404-890 Kasten yaralama suçundan sanık ...'nın TCK'nun 86/1, 87/1-c, 87/1-son, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Bursa 9. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 31.12.2013 gün ve 404-890 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 24.02.2015 gün ve 33792-7005 sayı ile; "Oluşa, kabule ve dosya içeriğine, sanık ...'un kardeşi .... ile tartışan mağdur ...'a kızıp yumrukla vurduğu sırada, mağdur ...'ın sendeleyerek büro camına çarpıp yüzde sabit iz oluşacak şekilde yaralandığı, sanığın meydana gelen ağır netice yönünden olası kastla sorumlu tutularak TCK'nin 86/1, 87/1-c-son, 21/2 ve 62. maddeleri uygulanarak cezalandırılması gerekirken TCK'nin 86/1, 87/1-c-son ve 62. maddeleri gereğince yazılı şekilde hüküm kurulması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 08.04.2015 gün ve 160873 sayı ile; “‘Kast’ ve ‘Olası Kast’ kavramları TCK.nun 21. maddesinde düzenlemiştir. TCK.nun 21. maddesi; ‘(1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanunî tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. (2) Kişinin, suçun kanunî tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi hâlinde olası kast vardır. Bu hâlde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir’ şeklindeki düzenleme ile kast ve olası kastı tarif etmiştir. Suçun manevi unsuru olarak kast, işlenen suçun kanuni tanımında yer alan unsurların bilinmesi ve bilinen bu unsurların istenmesi halini ifade etmektedir. Olası kastta ise suçun kanuni tanımında yer alan unsurları bilen failin bu unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen tam olarak gerçekleşmesini istemese de bu sonuca rıza göstermesi halini ifade etmektedir. Her iki durum arasındaki temel fark, ‘Kast’ suçun kanuni tanımındaki unsurların bilinmesi ve bunların gerçekleşmesinin istenmesi iken ‘Olası Kast’, failce bilinen bu kanuni unsurların gerçeklemesinin doğrudan istenmemesi, ama gerçeklemesi muhtemel olan bu unsurların gerçekleşmesine rıza gösterilmesidir. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bazı sonuçları da doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısında da doğrudan hareket ettiği kabul edilmelidir. ‘Kasten Yaralama’ suçu TCK.nun 86. maddesinde düzenlemiş olup, birinci fıkra suçun temel şeklini (kasten başkasının vücuduna acı verme veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulması), ikinci fıkra ise daha az cezayı gerektiren basit halini düzenlemiş, üçüncü fıkrada ise mağdur ya da failin statüsü ve eylemin silahla gerçekleştirilmesi nedeniyle önceki fıkralara göre tayin edilecek cezada artırım yapılmasını gerektiren haller gösterilmiştir. TCK.nun 87. maddesi ise ‘Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama’ hallerini göstermiştir. Maddenin birinci fıkrası kasten yaralama fiili ile mağdurun duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, konuşmasında sürekli zorluğa, yüzünde sabit ize, yaşamını tehlikeye sokan bir duruma ve gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına neden olma hallerini, ikinci fıkrası ile mağdurun iyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, yüzünün sürekli değişikliğine ve gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine neden olma hallerini, üçüncü fıkrası mağdurda kemik kırığı oluşması hallerini ve dördüncü fıkrası ise kasten yaralama sonucu ölüme neden olma hallerini düzenlemiştir. Kasten yaralama suçlarını düzenleyen bu iki maddenin sistematiğine bakıldığında da temel şekli TCK.nun 86/1 maddesinde tarif edilen suçun işlenmesi sonucunda suçun temel şeklinden daha hafif veya daha ağır bir netice oluştuğunda, aynı Yasanın 86/2 ve 87. maddelerine göre daha hafif ya da daha ağır ceza belirlendiği görülmektedir. Failin mağdurda yaşamsal bir tehlike oluşturma veya yüzünde sabit bir ize neden olma kastı ile hareket edip etmediğine, ya da mağdurdaki yaralanmanın etkisinin basit tıbbi bir müdahale giderilebilecek düzeyde kalmasına yönelik bir kast içinde olup olmamasına, yani yaralanmanın derecesine yönelik özel bir kastının bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, TCK.nun 86/1. maddesinde açıklanmış olan kasten yaralama suçunun unsurlarına yönelik kasıtla hareket edip etmediği belirlenerek neticeye göre ceza tayin edilecektir. Aksi takdirde failin TCK.nun 86/1-2 ve TCK.nun 87/1-2-3 ve 4. maddelerinde neticenin ağırlığına göre düzenlenen hallerden hangisini işlemek kastı ile hareket ettiğinin tespitine dair bir zorunluluk ortaya çıkar ki, bu durumda failin kastının somut olarak saptanması nerede ise imkânsızdır. Bu nedenle kasten yaralama fiilinin temel tanımındaki unsurları bilerek ve isteyerek hareket eden failin ortaya çıkan neticenin ağırlığına uyan yasa maddesine göre ve kasıtlı suçtan cezalandırılması gerekmektedir. Somut olayda kardeşinin işten çıkarılmasına kızan sanığın, kendilerinin geldiğini görerek bürosunun kapısını açmaya çalışan mağdura arkadan gelerek yaralama kastı ile vurması karşısında, mağdurun sendeleyerek büro kapısına çarpması ve kırılan kapı camının yüzü kesmesi ile yüzde sabit iz oluşacak şekilde yaralanması nedeniyle, başlangıçtaki kastına ve bu kastı ile gerçekleştirdiği eylem sonucu ortaya çıkan neticenin ağırlığına göre cezalandırılması yasaya uygun bir uygulamadır" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 02.06.2015 gün ve 13283-18682 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık ... hakkında mala zarar verme, sanıklar ..., ... ve ... hakkında kasten yaralama ve mala zarar verme suçlarından kurulan beraat hükümleri temyiz edilmeksizin, sanıklar ..., ..., ... ve ... hakkında iş yeri dokunulmazlığının ihlali suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararlar itiraz edilmeksizin kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanık ... hakkında kasten yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık ...'un kasten yaralama fiili sonucu meydana gelen ağır netice yönünden doğrudan kastla mı, yoksa olası kastla mı hareket ettiğinin belirlenmesine ilişkin ise de, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle; 1- Katılanın, sanığın eylemine bağlı olarak iş yeri içerisindeki yazıhanenin camlarına çarptığı ve kırılan camların yüzünü kesmesi sonucu yüzünde sabit ize neden olacak şekilde yaralandığı olayda; sanığın kasten yaralama fiili sonucu meydana gelen ağır netice yönünden doğrudan kastla mı, yoksa olası kastla mı hareket ettiğinin belirlenmesi için, sanık ile katılanın olay sırasında kırılan büro camlarına göre konumlarının tespiti açısından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığı, 2- Sanığa ek savunma hakkı verilmeden, iddianamede talep edilmeyen TCK'nun 86/1 ve 87/1-son maddelerinin uygulanmasının, CMK'nun 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmayacağı, Hususlarının değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; 18.08.2012 tarihli görgü ve tespit tutanağında; olay yerinin bir yemek fabrikası olduğu, iş yerinin giriş kısmında sağ tarafta kalan, yazıhane olarak kullanılan kısmın kapısındaki buzlu camın ve bitişiğindeki pencere camının tamamen kırılmış olduğu, yazıhane içerisinde ve dışarısında kırılmış cam parçaları ile yerde kan izlerinin olduğu, iş yeri içerisindeki güvenlik kameralarının kayıt yapmadığı bilgilerine yer verildiği, Bursa Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 21.05.2013 tarihli raporunda; katılanın rapor tarihi itibarıyla yapılan muayenesinde, alında solda saçlı deri üst sınırında 2,5x1 cm ebadında, zemini pembe, yer yer ciltten çöküklük ve kabarıklık gösteren kötü iyileşmiş yara nedbesi, sol zygoma dış yüzde 2x0,5 cm boyutunda, normal ciltten renk ve seviye farkı gösteren iyileşmiş yara nedbesi izlendiği belirtilerek, yaralanmanın yüzde kalıcı iz niteliğinde olduğu yönünde kanaat bildirildiği, Düzenlenen iddianamede “...şüpheli ....’ın bir süre sonra diğer şüpheli kardeşlerini alarak tekrar iş yerine geldiği ve müşteki İlhan’ın bulunduğu muhasebe odasına girerek müşteki İlhan’ı yumruklarla darp edip oda kapısının camını kırdıkları, müşteki İlhan’ın aldığı darbeler sonucu adli tıp raporuna göre basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ancak yüzde kalıcı iz niteliğinde yaralandığı ve böylece şüphelilerin birlikte müsnet yaralama, mala zarar verme ve nitelikli olarak iş yeri dokunulmazlığını bozma suçlarını işledikleri tüm evrak kapsamından anlaşılmıştır...” şeklinde eylemler anlatılarak, sanık ...’nın kasten yaralama suçundan 5237 sayılı TCK’nun 86/2, 87/1-c ve 53/1. maddeleri uyarınca cezalandırılmasının talep edildiği, Yargılama aşamasında, 5237 sayılı TCK’nun 86/1 ve 87/1-son maddelerinin uygulanması bakımından sanığa 5271 sayılı CMK’nun 226. maddesi uyarınca ek savunma hakkı verilmediği, Anlaşılmaktadır. Katılan ... kollukta; iş yeri arkadaşı olan inceleme dışı sanık ...'la iş paylaşımı yüzünden tartıştığını, ....'ın telefonla arkadaşlarını çağırması üzerine çalıştığı muhasebe bölümüne gelen 4-5 kişinin kendisini darp edip iş yerinin camını kırdıklarını, Mahkemede; sanık ...'un darbesine maruz kaldığını, büro camının yüzünü ve kolunu kestiğini, İnceleme dışı sanık ... kollukta; 24.07.2012 tarihinden itibaren söz konusu iş yerinde şoför ve dağıtım elemanı olarak çalışmaya başladığını, işe girdiği zaman iş yerinin muhasebecisi olan katılan ...'ın kendisine sigortasının hemen yapılacağını ve maaşının gününde ödeneceğini söylediğini, 18.08.2012 tarihinde arife günü diğer çalışanların maaşlarının ödenmesine rağmen kendisinin maaşının ödenmediğini, katılan ...'ın kendisine maaşını bayramdan sonra vereceğini söylediğini, bu nedenle İlhan'la tartıştıklarını, daha sonra kardeşlerine telefon açarak onları iş yerine çağırdığını, kardeşleri ...., .... ve ....'in geldiğini, katılandan parasını ödemesini istediklerini, katılanın para ödemeyeceğini söyleyerek hızlı bir şekilde iş yerinin içerisine girdiğini, sanık ...'un da katılanın arkasından gittiğini ve katılanın çenesine yumrukla vurduğunu, katılanın kapıya çarptığını ve kapı camının kırıldığını, kırılan cam parçasından dolayı katılanın yüzünde bir çizik oluştuğunu, Mahkemede; kardeşleri geldikten sonra katılan ...’ın içeriye girdiğini, kardeşi olan sanık ...’un da katılanın peşinden gittiğini, içeriden kavga ve cam kırılma seslerinin geldiğini, içeriye girdiklerinde muhasebe odasının camının kırılmış olduğunu gördüğünü, İnceleme dışı sanık ... kollukta; kardeşi ....’ın çağırması üzerine diğer kardeşleri ile birlikte ....’ın çalıştığı iş yerine giderek katılan ... ile konuştuklarını ve katılandan ....’ın parasını vermesini istediklerini, katılanın parayı vermeyeceğini söyleyip iş yerinin içerisine doğru hızlıca gittiğini, ağabeyi sanık ...’un da katılanın peşinden gittiğini, içeriden cam kırılma sesi geldiğini, sonra sanık ...’un dışarı çıktığını, Mahkemede; ağabeyi sanık ...’un içeriye girdiğini, içeride ne olup bittiğini bilmediğini, İnceleme dışı sanık ... kollukta; ağabeyi ....’un katılan ...’ın peşinden gittiğini, içeriden bağırma sesleri geldiğini, kendisinin de içeriye girdiğini, katılan ile sanığın birbirlerini iteklediklerini gördüğünü ve ayırmaya çalıştığını, Mahkemede; katılanın iş yerinin içerisine gittiğini, sanık ...’un da katılanın peşinden gittiğini, içeride kavga olduğunu, kendilerinin içeriye girmediklerini, İfade etmişlerdir. Sanık ... kollukta; kendisini telefonla arayan ağabeyi ....'ın, iş yerinden parasını alamaması nedeniyle münakaşa olduğunu söyleyip yanına gelmesini istemesi üzerine kardeşleri .... ve .... ile birlikte iş yerine gittiklerini, ....'ın katılandan çalıştığı günlerin parasını istediğini, katılanın ise kardeşine parasını vermeyeceğini söyleyip "ananızı avradınızı s...ederim" diyerek iş yerinin içerisine girdiğini, kendisinin de katılanın peşinden gittiğini ve katılana bir yumruk attığını, katılanın sendeleyerek kapı camına çarptığını ve camın kırıldığını, Mahkemede; katılanın peşinden iş yerine girdiğini, katılanın kendisine vuracağını düşünerek katılana vurduğunu, katılanın sendeleyerek kapı camına çarptığını ve camın kırıldığını, Savunmuştur. 1- Katılanın, sanığın eylemine bağlı olarak iş yeri içerisindeki yazıhanenin camlarına çarptığı ve kırılan camların yüzünü kesmesi sonucu yüzünde sabit ize neden olacak şekilde yaralandığı olayda; sanığın kasten yaralama fiili sonucu meydana gelen ağır netice yönünden doğrudan kastla mı, yoksa olası kastla mı hareket ettiğinin belirlenmesi için, sanık ile katılanın olay sırasında kırılan büro camlarına göre konumlarının tespiti açısından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığı; Uyuşmazlıkla ilgili isabetli bir hukuki çözüme ulaşılması bakımından “doğrudan kast” ve “olası kast” kavramları üzerinde durularak, dosyadaki delillerin sanığın eylemini doğrudan kastla mı, yoksa olası kastla mı gerçekleştirdiğinin belirlenmesine yeterli olup olmadığı değerlendirilmelidir. “Kast” 5237 sayılı TCK’nun 21. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesinde; “suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi” şeklinde açıklanmış, aynı Kanun maddesinin 2. fıkrasında ise; “kişinin suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır” denilmek suretiyle “olası kast” tanımına yer verilmiştir. Doğrudan kast, failin hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesini gerektirir. Ancak, failin hareketiyle hedeflediği doğrudan sonuçların yanı sıra, hareketinin zorunlu sonuçları ya da kaçınılmaz yan sonuçları da, açık bir isteme olmasa dahi doğrudan kast kapsamında değerlendirilmelidir. Öğreti ve uygulamada “dolaylı kast,” “belirli olmayan kast,” “gayrimuayyen kast,” “olursa olsun kastı” olarak da adlandırılan olası kast, 5237 sayılı TCK’nun 21. maddesinin 2. fıkrasında; “öngörmesine rağmen, fiili işlemesi” şeklinde tanımlanmıştır. Olası kast ile doğrudan kast arasındaki ayırıcı ölçütteki en belirgin unsurlar, doğrudan kasttaki bilme ve isteme unsurlarıdır. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini biliyorsa ve bunu da istiyorsa doğrudan kasıtla hareket ettiğinin kabulü gerekmektedir. Yine failin hareketiyle hedeflediği doğrudan neticelerle birlikte, hareketin zorunlu veya kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sonuçları da, açıkça istenmese dahi doğrudan kastın kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Belli bir sonucun gerçekleşmesine yönelik hareketin, günlük hayat tecrübelerine göre diğer bazı sonuçları da doğurması muhakkak ise, failin bu sonuçlar açısında da, doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilmelidir. Olası kastı, doğrudan kasttan ayıran diğer ölçüt ise; suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşmesinin muhakkak olmayıp, muhtemel olmasıdır. Fail, böyle bir durumda, bu ihtimalin gerçekleşmesini kabullenerek, olursa olsun düşüncesi ile ve ona katlanmayı da göze alarak hareket etmekte ve muhtemel neticenin gerçekleşmemesi için de önlem almamaktadır. Ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir. 5271 sayılı CMK, adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkânı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle, adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur. Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; İnceleme dışı sanık ...’ın, olay tarihinde çalıştığı iş yerinin muhasebecisi olan katılan ...’la tartıştığı, sanık ...’ın katılanla tartıştıktan sonra aralarında sanık ...’un da bulunduğu diğer sanıkları iş yerine çağırdığı, sanık ... ile birlikte diğer kardeşleri sanıklar .... ve ....’in sanık ...'ın çalıştığı iş yerine geldikleri, katılanın iş yerinin girişinde sağ tarafta bulunan yazıhane kısmına girdiği sırada sanık ...’un katılanın arkasından yazıhane kısmına girerek katılanı darbettiği, katılanın yazıhanenin camına yüzünü çarptığı ve kırılan camların kesmesi sonucu yüzünde sabit ize neden olacak şekilde yaralandığı olayda; katılanın yüzünü yazıhane camına çarpmasının sanığın eyleminin zorunlu ya da kaçınılmaz sonucu mu, yoksa muhtemel sonucu mu olduğunun dosya kapsamındaki delillerden anlaşılamaması karşısında, sanığın kasten yaralama fiili sonucu meydana gelen ağır netice yönünden doğrudan kastla mı, yoksa olası kastla mı hareket ettiğinin tespiti açısından, sanık ile katılanın, olay sırasında kırılan ve katılanın yüzünün kesilmesine neden olan yazıhanenin camlarına göre konumlarının ve mesafelerinin öncelikle taraflara sorulması, gerektiğinde mahallinde keşif yapılarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırmayla sanığın meydana gelen ağır netice yönünden doğrudan kastla hareket ettiği kabul edilerek hüküm kurulması kanuna aykırıdır. Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi; "eksik araştırmayla hüküm kurulmadığı" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. 2- Sanığa ek savunma hakkı verilmeden, iddianamede talep edilmeyen TCK'nun 86/1 ve 87/1-son maddelerinin uygulanmasının, CMK'nun 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmayacağı: 5271 sayılı CMK’nun “Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi” başlıklı 225. maddesinde; “(1) Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir”, Aynı kanunun “Suçun niteliğinin değişmesi” başlıklı 226. maddesinde ise; “1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. 2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. 3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. 4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır” düzenlemelerine yer verilmiştir. Savunma hakkı, 1982 Anayasasının 36. maddesinde "Temel Haklar ve Ödevler" başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlığı altında; "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir" şeklinde düzenlenmiş olup, bu hakkın “temel hak” niteliğine uygun olarak, sanığa savunma hakkının verilmemesi veya savunma hakkının sınırlandırılması halinde hüküm daima hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, sanığın ceza muhakemesindeki en önemli haklarından birisi de; yargılamanın her aşamasında göz önünde bulundurulması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın, herhangi bir nedenle sınırlandırılması mümkün değildir. Nitekim 1412 sayılı CMUK'nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308/8. maddesine göre de savunma hakkının sınırlandırılması mutlak bozma nedenlerindendir. Öte yandan, savunma hakkının sınırlandığından söz edebilmek için, savunmanın hükmü etkileyecek nitelik taşıması ve yargılaması yapılan fiile ilişkin olması gerekir. 5271 sayılı CMK’nun 226. maddesi, yargılaması yapılan ve iddianamede kanuni unsurları gösterilen suçun temas ettiği kanun maddelerinden başkasıyla mahkûmiyet durumunda veya cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbiri uygulanmasını gerektiren nedenlerin ilk defa duruşma sırasında ortaya çıkması hallerinde savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesi uyarınca, sanığın ek savunmasını yapabilmesi için bir takım usullere uyulması yükümlülüğünü getiren özel bir düzenlemedir. Belirtilen bu haller ortaya çıktığında mahkemelerin, bu konuda kanunun öngördüğü biçimde savunmasını yapamayan kişiler hakkında mahkûmiyet hükmü kurmaları mümkün değildir. "Kasten yaralama" suçu 5237 sayılı TCK’nun 86. maddesinde; "(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması halinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur. (3) Kasten yaralama suçunun; a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı, b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Silâhla, İşlenmesi hâlinde, şikayet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır" şeklinde, "Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama" ise aynı Kanunun 87. maddesinde; "(1) Kasten yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Konuşmasında sürekli zorluğa, c) Yüzünde sabit ize, d) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hâllerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hâllerde beş yıldan az olamaz. (2) Kasten yaralama fiili, mağdurun; a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, iki kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, birinci fıkraya giren hâllerde beş yıldan, üçüncü fıkraya giren hâllerde sekiz yıldan az olamaz. (3) Kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına veya çıkığına neden olması halinde, yukarıdaki maddeye göre belirlenen ceza, kırık veya çıkığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, yarısına kadar artırılır. (4) Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, yukarıdaki maddenin birinci fıkrasına giren hâllerde sekiz yıldan oniki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hâllerde ise oniki yıldan onaltı yıla kadar hapis cezasına hükmolunur" biçiminde düzenlenmiştir. TCK’nun 86/1. maddesinde kasten yaralamanın temel şekli düzenlenmiş olup, anılan fıkra uyarınca, kasten başkasını yaralayan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Kasten yaralamanın, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde olması halinde ise fail maddenin 2. fıkrası ile cezalandırılacaktır. Maddenin 3. fıkrasında ise beş bent halinde kasten yaralama suçunun ağırlatıcı nedenlerine yer verilmiş olup, fıkradaki bu bentlerden biri veya birkaçının gerçekleşmesi halinde yaralanmanın niteliğine göre fail hakkında 1. veya 2. fıkralar uyarınca hükmedilen ceza yarı oranında artırılacaktır. TCK'nun 87. maddesinde ise neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama fiilleri yaptırıma bağlanmıştır. Maddenin 1. fıkrasında bir kat, 2. fıkrasında iki kat artırımı gerektiren haller gösterilmiş, 3. fıkrasında kemik kırılması halinde yapılacak artırım, 4. fıkrasında ise kasten yaralama sonucu ölüm meydana gelmesi halinde uygulanacak yaptırım hükme bağlanmıştır. Ancak kanun koyucu 1. ve 2. fıkralarda, 86. maddeye göre hükmolunan cezanın bir ve iki kat artırılması esasını kabul etmesine karşın bununla yetinmemiş, her iki fıkranın son cümlelerinde, artırım sonucu hükmolunabilecek cezaların belirli bir miktardan aşağı olamayacağı esasını da kabul etmiştir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Bursa Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamede, sanık ... hakkında, kasten yaralama suçundan TCK’nun 86/2 ve 87/1-c maddesinin uygulanması talep edilmiş, atılı suç ve sevk maddeleri uyarınca savunmasını yapan sanık hakkında yapılan yargılama sonucunda TCK’nun 86/1, 87/1-c ve 87/1-son maddeleri uyarınca ceza tayin edilmiştir. Sanık hakkında düzenlenen iddianamede sevk maddeleri ile iddianame metni arasında bir uyumsuzluk bulunmayıp, sanık hakkında uygulanması talep edilen TCK’nun 86/2. maddesinin bir yanılgı sonucu olarak değil, aksine hukuki değerlendirmeye dayalı olarak belirlenmesi, yine iddianamede sanık hakkında TCK’nun 87/1-son maddesinin uygulanmasının talep edilmemiş olması karşısında, iddanamede talep edilmeyen TCK’nun 86/1 ve 87/1-son maddelerinin sanık aleyhine olacak şekilde uygulanması hali söz konusu olup, sanığa CMK’nun 226. maddesi uyarınca ek savunma hakkı verilmesi gerekmektedir. Aksi uygulama savunma hakkının sınırlanması niteliğindedir. Öte yandan, hükümden sonra 24.11.2015 gün ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesi'nin 08.10.2015 gün ve 140-85 sayılı kararı ile, TCK’nun 53. maddesinin bazı hükümlerinin iptal edilmesi karşısında, sanık hakkında belirtilen maddenin uygulanması bakımından, mahkemece yeniden değerlendirme yapılmasında da zorunluluk bulunmaktadır. Sonuç olarak; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün, katılanın, sanığın eylemine bağlı olarak iş yeri içerisindeki yazıhanenin camlarına çarptığı ve kırılan camların yüzünü kesmesi sonucu yüzünde sabit ize neden olacak şekilde yaralandığı olayda; sanığın kasten yaralama fiili sonucu meydana gelen ağır netice yönünden doğrudan kastla mı, yoksa olası kastla mı hareket ettiğine ilişkin değerlendirmeye esas olmak üzere, sanık ile katılanın olay sırasında kırılan büro camlarına göre konumları belirlenmeden eksik araştırma ile hüküm kurulması, sanığa ek savunma hakkı verilmeden, iddianamede talep edilmeyen TCK'nun 86/1 ve 87/1-son maddelerinin uygulanması suretiyle CMK'nun 226. maddesine aykırı davranılması ve 24.11.2015 gün ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 gün ve 140-85 sayılı kararı ile, 5237 sayılı TCK’nun 53. maddesinin bazı hükümlerinin iptal edilmesi karşısında, sanık hakkında belirtilen maddenin uygulanması bakımından yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması nedenlerinden bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile KABÜLÜNE, 2- Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 24.02.2015 gün ve 33792-7005 sayılı kararının KALDIRILMASINA, 3- Bursa 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 31.12.2013 gün ve 404-890 sayılı sanık ... hakkında kasten yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün; a) Katılanın, sanığın eylemine bağlı olarak iş yeri içerisindeki yazıhanenin camlarına çarptığı ve kırılan camların yüzünü kesmesi sonucu yüzünde sabit ize neden olacak şekilde yaralandığı olayda, sanığın kasten yaralama fiili sonucu meydana gelen ağır netice yönünden doğrudan kastla mı, yoksa olası kastla mı hareket ettiğine ilişkin değerlendirmeye esas olmak üzere, sanık ile katılanın olay sırasında kırılan büro camlarına göre konumları belirlenmeden eksik araştırma ile hüküm kurulması, b) Sanığa ek savunma hakkı verilmeden, iddianamede talep edilmeyen TCK'nun 86/1 ve 87/1-son maddelerinin uygulanması suretiyle CMK'nun 226. maddesine aykırı davranılması, c) 24.11.2015 gün ve 29542 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 gün ve 140-85 sayılı kararı ile, 5237 sayılı TCK’nun 53. maddesinin bazı hükümlerinin iptal edilmesi karşısında, sanık hakkında belirtilen maddenin uygulanması bakımından yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması, Nedenlerinden BOZULMASINA, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 14.03.2017 tarihinde yapılan müzakerede birinci uyuşmazlık yönünden oyçokluğuyla, ikinci uyuşmazlık yönünden oybirliğiyle karar verildi.
2. Ceza Dairesi, 2016/3050 E., 2016/9306 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
ve ...’in işlediği suçlara iştirak ettiğinin belirtildiğinin anlaşılması karşısında, sanığa 5271 sayılı CMK’nın 226. maddesi uyarınca 5237 sayılı TCK’nın 142/1-b maddesinin uygulanması ihtimaline binaen ek savunma hakkı verilmeden yazılı şekilde hüküm kurularak savunma hakkının kısıtlanması,
2. Ceza Dairesi         2016/3050 E.  ,  2016/9306 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SUÇ : Hırsızlık, işyeri dokunulmazlığını bozma, mala zarar verme, konut dokunulmazlığını bozma, resmi evrakta sahtecilik, suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi HÜKÜM : Mahkumiyet, beraat Dosya incelenerek gereği düşünüldü; O yer Cumhuriyet savcısı, sanık ... hakkında müşteki ...’e karşı hırsızlık, konut dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme suçlarından mahkûmiyet kararı verilmesi gerektiğine yönelik temyiz isteminde bulunmuşsa da; sanık ... hakkında belirtilen eylem nedeniyle kamu davası açılmadığı ve hüküm kurulmadığı belirlenerek yapılan incelemede; I) Sanık ... hakkında katılanlar ..., ..., ... ile müştekiler ..., ..., ... ve ...’e yönelik hırsızlık, işyeri dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme; katılanlar ... ve ...’na yönelik hırsızlık ve mala zarar verme; müşteki ... ile katılanlar ... ve ...’ya yönelik hırsızlık suçlarından, Sanık ... hakkında müştekiler ..., ... ve ...’e yönelik hırsızlık, işyeri dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme suçlarından, Sanık ... hakkında katılan ..., müştekiler ... ve ...’e yönelik hırsızlık, işyeri dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme; katılan ...’na yönelik hırsızlık ve mala zarar verme suçlarından, Sanık ... hakkında resmi evrakta sahtecilik, katılan ..., müştekiler ..., ...’e yönelik hırsızlık, işyeri dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme, müşteki ... ile katılanlar ..., ..., ... ve ...’ya yönelik hırsızlık suçlarından, Sanık ... hakkında katılanlar ..., ... ve müşteki ... ve ...’e yönelik suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçlarından, Sanık ... hakkında katılan ... ile müştekiler ..., ... ve ...’a yönelik hırsızlık suçlarından, Sanık ... hakkında müştekiler ..., ... ve ... ile katılanlar ..., ... ve ...’ya yönelik hırsızlık suçlarından kurulan hükümlerin temyiz incelenmesinde; Gerekçeli karar başlığından gösterilmeyen suç tarihleri ve suç yerlerinin mahalinde yazılması mümkün görülmüştür. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 22.01.2013 tarih ve 2012/6-1431 Esas ve 2013/18 Karar sayılı kararı ile 2012/13-1444 Esas ve 2013/305 Karar sayılı kararında kabul edildiği üzere, hükümde sanığın mükerrir olduğunun belirtilmesinin yeterli olduğu, ayrıca tekerrüre esas alınan ilamın gösterilmesine gerek olmadığı, bu nedenle mahkemece sanıklar ..., ..., ... ve ... hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanmasına karar verilmesine rağmen tekerrüre esas alınan ilam kararda gösterilmemiş ise de bu hususun infaz aşamasında gözetilmesi olanaklı bulunduğundan bozma sebebi yapılmamış; TCK'nın 53. maddesinin bazı bölümlerinin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin 24/11/2015 tarihinde yürürlüğe giren 08/10/2015 gün ve 2014/140 esas, 2015/85 karar sayılı kararı da nazara alınarak bu maddede öngörülen hak yoksunluklarının uygulanmasının infaz aşamasında gözetilmesi mümkün görülmüştür. Yapılan duruşmaya, toplanan delillere, gerekçeye, hâkimin kanaat ve takdirine göre sanıklar ..., ..., ..., ..., ... ile o yer Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları yerinde olmadığından reddiyle hükümlerin istem gibi ONANMASINA, II) Sanık ... hakkında katılan ...’e yönelik hırsızlık suçundan kurulan hükmün temyiz incelenmesinde; Suç tarihi ile suç yerinin gerekçeli karar başlığına mahallinde yazılması ve TCK'nın 53. maddesinin bazı bölümlerinin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin 24/11/2015 tarihinde yürürlüğe giren 08/10/2015 gün ve 2014/140 esas, 2015/85 karar sayılı kararı da nazara alınarak bu maddede öngörülen hak yoksunluklarının uygulanmasının infaz aşamasında gözetilmesi mümkün görülmüş, dosya içeriğine göre diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. Ancak; Sanığın sabıka kaydında yer alan ilamların suç tarihinden sonra kesinleşmesi nedeniyle tekerrüre ve sanığın hırsızlık suçunu meslek haline getirdiğine ilişkin kanaate esas alınamayacağı gözetilmeden sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 58/9. maddesinin uygulanmasına karar verilmesi, Bozmayı gerektirmiş, sanık ... ve o yer Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün 1412 sayılı CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ancak bu aykırılığın aynı Kanun'un 322. maddesinin verdiği yetkiyle düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hüküm fıkrasından; TCK'nın 58/9. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejimi ile cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına ilişkin bölümün çıkartılması suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun olan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, III) Diğer temyiz itirazlarına gelince; Dosya içeriğine göre diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. Ancak; 1) Sanık ... hakkında katılanlar ... ve ...’e yönelik hırsızlık, işyeri dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme eylemleriyle ilgili olarak; sanığın yükletilen suçları kabul etmemesi ve 16.01.2009 olan suç tarihinde ... Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda başka suçtan hükümlü olduğunu beyan etmesi, ... Ceza İnfaz Kurumu tarafından gönderilen 15.07.2010 tarihli cevabi yazıda sanık ...’ün cezasının infazına 08.09.2008 tarihinde başlanıp 28.01.2009 tarihinde tahliye edildiğinin bildirilmesi ve UYAP kayıtlarının da anılan yazı ile aynı doğrultuda olduğunun anlaşılması karşısında, sanığın müsnet suçlardan beraati yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi, 2) Sanık ...'un katılan ...’e yönelik suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi eylemiyle ilgili olarak; a) Sanığın yükletilen suçu kabul etmeyip katılana ait suça konu bilgisayarı satılmasına aracılık etmek için diğer sanık ...’den aldığını savunması, sanık ...’in de savunmayı doğrulaması ve dosya kapsamına göre sanık ...’un hırsızlık eylemine iştirak ettiğine ilişkin herhangi bir delilin bulunmaması karşısında, mevcut kanıtlara göre sanığın eyleminin 5237 sayılı TCK’nın 165. maddesinde düzenlenen suçu oluşturup oluşturmadığı tartışılarak sonucuna göre hukuki durumunun takdiri gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde hırsızlık suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi, b) Kabule göre de; İddianamede sanık ... hakkında katılan ...’e yönelik eylem nedeniyle 5237 sayılı TCK’nın 165. maddesinin uygulanmasının talep edildiği, anlatım kısmında ise sanığın diğer sanıklar ..., ... ve ...’in işlediği suçlara iştirak ettiğinin belirtildiğinin anlaşılması karşısında, sanığa 5271 sayılı CMK’nın 226. maddesi uyarınca 5237 sayılı TCK’nın 142/1-b maddesinin uygulanması ihtimaline binaen ek savunma hakkı verilmeden yazılı şekilde hüküm kurularak savunma hakkının kısıtlanması, 3) Sanık ...’in katılan ...’e yönelik hırsızlık, işyeri dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme eylemleri ile sanık ...’in katılanlar ... ve ...’e yönelik suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi eylemleriyle ilgili olarak; a) Sanıkların yükletilen suçları kabul etmedikleri, sanık ... soruşturma aşamasında sanık ...’in annesinin evinin bahçesinde kombi gördüğünü ve sanıktan birkaç defa kombi satın almış olabileceğini beyan etmişse de evin bahçesinde gördüğü ve diğer sanıktan satın aldığını belirttiği kombilerin katılanlar ... ve ...’dan çalınan kombiler olduğuna dair kesin bir delil bulunmadığı gibi sanık ...’in yargılama aşamasında da eski beyanlarını kabul etmemesi karşısında, sanıkların cezalandırılmalarına yeterli, her türlü şüpheden uzak, hukuka uygun, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gözetilerek beraatleri yerine, suç tarihinde sanık ...’in sanık ...’i suç yeri olan ... ilinden telefon ile aradığına ilişkin HTS kayıtlarına ve sanık ...’ın soyut beyanlarına dayanılarak yeterli olmayan gerekçe ile yazılı biçimde mahkûmiyetlerine karar verilmesi, b) Kabule göre de; Sanık ...’in işyeri dokunulmazlığını bozma suçunu birden fazla kişiyle işlediği kabul edildiği halde sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 119/1-c maddesinin uygulanmaması, 4) Sanık ...’un katılan ...’ya karşı hırsızlık, sanıklar ... ve ...’in katılan ...’ya yönelik hırsızlık, işyeri dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme eylemleriyle ilgili olarak; a) Sanıkların yükletilen suçları kabul etmedikleri, 30.01.2009 tarihli ekspertiz raporuna göre katılana ait suça konu depoda ele geçen peçeteden elde edilen DNA genotipinin erkek genotip özellik gösterdiğinin anlaşılması karşısında, sanıklar ..., ... ve ...’ten alınacak DNA örnekleriyle suça konu depodan elde edilen DNA örneğinin karşılaştırılmasından sonra sanıkların hukuki durumunun değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden, suç tarihinde sanık ...’in sanık ...’i suç yeri olan ... ilinden telefon ile aradığına ilişkin HTS kayıtlarına dayanılarak eksik araştırma ve yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde mahkumiyetlerine karar verilmesi, b) Kabule göre de; ba) İddianamede sanık ... hakkında katılana karşı eylemi nedeniyle herhangi bir sevk maddesinin uygulanmasının talep edilmediği, anlatım kısmında ise sanığın diğer sanıklar ..., ... ve ...’in işlediği suçlara iştirak ettiğinin belirtildiğinin anlaşılması karşısında, sanığa 5271 sayılı CMK’nın 226/1. maddesi uyarınca 5237 sayılı TCK’nın 142/1-b maddesinin uygulanması ihtimaline binaen ek savunma hakkı verilmeden yazılı şekilde hüküm kurularak savunma hakkının kısıtlanması, bb) Sanıklar ... ve ...’in işyeri dokunulmazlığını bozma suçunu birden fazla kişiyle birlikte işledikleri kabul edildiği halde 5237 sayılı TCK’nın 119/1-c maddesinin uygulanmaması, 5) Sanıklar ..., ..., ... ve ...’ün müştekiler ..., ... ve ...’a yönelik hırsızlık ve mala zarar verme eylemleri; sanıklar ... ve ...’ün müşteki ...’e yönelik hırsızlık eylemleri; sanık ...’in müşteki ...’ya yönelik suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi eylemi; sanık ...’ün müştekiler ... ve ...’na yönelik suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi eylemleri; sanık ...’in müştekiler ..., ..., ..., ... ve katılan ...’na yönelik suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi eylemleri; sanık ...’un müşteki ...’a yönelik suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi eylemi; sanıklar ... ve ...’ın suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi eylemleriyle ilgili olarak; a) Anayasanın 22. maddesi uyarınca; herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir ve haberleşmenin gizliliği esastır. Kanunda belirtilen nedenlerle ve usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Anayasanın 38/6. maddesinde de “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.” denilmektedir. Anayasanın 90/son maddesi uyarınca iç hukuk mevzuatımızdan sayılan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi uyarınca, herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir. Diğer taraftan, Sözleşme'nin 8. maddesinde güvenceye alınan özel hayat ve haberleşme hürriyetine ilişkin kişi haklarına aykırı şekilde elde edilen delilin soruşturma veya kovuşturmada kullanılması, sözleşmenin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkını ihlal edebilecektir. Yürütülen bir suç soruşturması veya kovuşturması dolayısıyla telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi tedbiri CMK'nın 135. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan madde uyarınca; suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda, suç tarihi itibariyle hâkim veya gecikmesinde sakınca olan halde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. Aynı maddenin 8. fıkrasında, dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümlerin ancak, bu fıkrada katalog şeklinde sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabileceği belirtilmiş; 9. fıkrada ise maddede belirtilen usuller dışında hiç kimsenin, bir başkasının telekomünikasyon yoluyla iletişimini dinleyemeyeceği ve kayda alamayacağı hükme bağlanmıştır. Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi sırasında, yürütülmekte olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan, ancak başka bir suçun işlendiği şüphesini uyandırabilecek şekildeki “tesadüfen elde edilen deliller” CMK'nın 135/8. maddesinde düzenlenen katalog kapsamındaki suçlara ilişkin ise, soruşturma ve kovuşturmada delil olarak kullanılabilmektedir. Buna karşın CMK’nın 138/2. maddesinin açıklığı karşısında katalog kapsamında yer almayan suçlara ilişkin kayıtların delil olarak kullanılması mümkün değildir. Kanunda, kişiler arasında telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi yalnızca belirli ağırlıktaki suç tipleri bakımından meşru kabul edilmiş, bunlar dışındaki suçlar yönünden ise özel hayatın ve haberleşmenin gizliliğinin korunmasına ilişkin yarar üstün tutulmuştur. İncelenen dosyada katalog kapsamındaki “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçu ile ilgili olarak ... Sulh Ceza Mahkemesinin iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınmasına yönelik kararlarının uygulanması sırasında elde edilen görüşme kayıtları esas alınarak sanıklar ..., ..., ... ve ...’ün hırsızlık ve mala zarar verme suçlarını, sanıklar ... ve ...’ün hırsızlık suçunu, sanıklar ..., ..., ..., ... ve ...’nin suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçlarını işledikleri kabul edilerek mahkûmiyetlerine hükmolunmuş ise de; yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, suç tarihi itibariyle suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi, hırsızlık ve mala zarar verme suçlarının CMK'nın 135/8. maddesi kapsamında bulunmaması nedeniyle dinleme kayıtlarının aynı Kanun'un 138/2. maddesi gereğince bu suçların delili olarak kullanılamayacağı, sanıklar ... ve ...'ün suç tarihinde Malatya ilinde olduklarını gösteren görüşme kayıtları ile benzer suçlardan sabıkalarının bulunmasının tek başına diğer sanık ...’in eylemine iştirak ettiklerine yönelik delil olarak kabul edilemeyeceği, soruşturma aşamasında sanıkların ikametlerinde ve işyerlerinde yapılan aramalarda somut davaya konu olaylara ilişkin herhangi bir suç eşyasının ele geçmediği, iddianamede sanıklar ... ve ... ile beraat eden sanıklar ... ve ...’un mağdurları tespit edilemeyen süper marketlerden bal, kuvvet macunu, kaşar peyniri, ceviz, çocuk maması, çocuk bezi, çay gibi malzemeleri çalarak sanık ...’ye sattıkları belirtilmişse de, mağdurları tespit edilemeyen hırsızlık eylemleri nedeniyle ... ve ... hakkında açılan kamu davasında beraat kararı verildiğinin anlaşılması karşısında, sanıkların atılı suçları işlediklerine dair cezalandırılmalarına yeterli, her türlü kuşkudan uzak, hukuka uygun, kesin ve inandırıcı nitelikte delil bulunmadığı gözetilerek beraatlerine karar verilmesi gerektiği halde, "bu konuda yetkili olan Mahkeme tarafından verilmesi nedeniyle söz konusu delillerin suçun aydınlatılması bakımından Mahkemeye vicdanı bir kanaat oluşturması nedeniyle CMK'nın 135/8. maddesi gereğince yasal bir delil olduğu kabul edilmiştir" biçimindeki yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle söz konusu dinleme kayıtlarının hukuka uygun delil niteliğinde olduğu kabul edilerek ve soruşturma aşamasındaki soyut beyanlara dayanılarak yazılı şekilde mahkûmiyetlerine karar verilmesi, b) Kabule göre de; ba) İddianamede sanık ... ve ... hakkında diğer sanıklardan suç eşyası satın aldıkları gerekçesiyle 5237 sayılı TCK’nın 165. ve 43. maddelerinin uygulanmasının talep edildiği halde, 5271 sayılı CMK’nın 226. maddesi uyarınca sanıklara anılan Kanun’un 165. maddesinin müşteki ve katılan sayısınca uygulanması ihtimaline binaen ek savunma hakkı tanınmadan yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurularak savunma hakkının kısıtlanması, bb) Adli sicil kayıtlarına göre suç tarihi itibariyle sanık ...’ın tekerrüre esas sabıkasının bulunmadığı, diğer sanıklar ... ve ...’ün sabıka kayıtlarında yer alan ilamların suç tarihinden sonra kesinleşmesi nedeniyle tekerrüre ve sanıkların hırsızlık suçunu meslek haline getirdiğine ilişkin kanaate esas alınamayacağı gözetilmeden sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK’nın 58/9. maddesinin uygulanmasına karar verilmesi, 6) Sanıklar ... ve ...’in katılan ...'e yönelik hırsızlık ve mala zarar verme eylemleriyle ilgili olarak; tanık ...'in soruşturma aşamasında alınan 27.04.2009 tarihli beyanında, 25.04.2009 tarihinde saat 08:00-08:30 sıralarında caddede temizlik yaparken katılana ait kamyonetin arka kapısına beyaz renkli bir minibüsün yanaştığını, minibüsle gelen 16-17 yaşlarında iki kişinin kamyonetteki kolileri yüklemeye başladığını, aracın şoför koltuğunda 40-45 yaşlarında 3. kişinin oturduğunu, şoförü görse tanıyabileceğini beyan etmesi karşısında, tanığın duruşmaya çağrılarak sanıklar ... ve ...'le yüzleştirilmesi, yüzleştirme mümkün olmadığı takdirde sanıkların teşhise elverişli fotoğraları tanığa gösterilerek sanıkların suç tarihinde araçta gördüğü kişiler arasında olup olmadığı sorulduktan sonra sonucuna göre sanıkların hukuki durumunun değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden, 5 no'lu bozma nedeninde ayrıntılı olarak açıklandığı üzere CMK'nın 135/8 ve 138/2. maddelerine göre suç tarihi itibariyle yükletilen suçların delili olarak kullanılması mümkün olmayan iletişimin tespiti kayıtlarına dayanılarak yazılı şekilde sanıkların mahkumiyetine karar verilmesi, 7) Sanık ...’ün katılan ...’na yönelik eylemiyle ilgili olarak; a) İddianamede sanık ... hakkında katılan ...’na yönelik eylemi nedeniyle 5237 sayılı TCK’nın 142/1-b maddesinin uygulanması talep edildiği halde, 5271 sayılı CMK’nın 226/1. maddesine göre aynı Kanun’un 165. maddesinin uygulanması ihtimaline binaen sanığa ek savunma hakkı tanınmadan yargılamaya devamla hüküm kurularak savunma hakkının kısıtlanması, b) Kabule göre de; Sanığın sabıka kaydında yer alan ilamların suç tarihinden sonra kesinleşmesi nedeniyle tekerrüre ve sanığın hırsızlık suçunu meslek haline getirdiğine ilişkin kanaate esas alınamayacağı gözetilmeden sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 58/9. maddesinin uygulanmasına karar verilmesi, 8) Sanıkların her bir müşteki ve katılana yönelik eylemleriyle ilgili olarak suç tarihi ve suç yerlerinin gerekçeli karar başlığında ayrı ayrı gösterilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması, Bozmayı gerektirmiş, sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... müdafiileri ile sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ... ve o yer Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 16/05/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
“Sanığa, 5271 sayılı CMK'nun 226. maddesi hükmü gereğince ek savunma hakkı tanınmadan iddianamede gösterilmeyen 5237 sayılı TCK'nun 58.
Ceza Genel Kurulu         2012/3-153 E.  ,  2012/179 K. * EK SAVUNMA HAKKI * TEKERRÜR * İDDİANAMEDE UYGULANMASI TALEP OLUNMAYAN TEKERRÜR HÜKÜMLERİNE HÜKMEDEBİLMEK İÇİN SANIĞA EK SAVUNMA HAKKI TANINMASI GEREKİP GEREKMEDİĞİ * TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 58 * CEZA MUHAKEMESİ KANUNU (CMK) (5271) Madde 226 "İçtihat Metni" Kasten yaralama suçundan sanık Adalet K'nin 5237 sayılı TCY’nın 86/2, 86/3-a ve 62. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, cezanın anılan Yasanın 58. maddesi uyarınca mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin, Niğde 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 11.09.2008 gün ve 269-409 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 21.11.2011 gün ve 16495-18092  sayı ile; “Sanığa, 5271 sayılı CMK'nun 226. maddesi hükmü gereğince ek savunma hakkı tanınmadan iddianamede gösterilmeyen 5237 sayılı TCK'nun 58. maddesine göre cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine tabi olarak çektirilmesine karar verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay C.Başsavcılığı ise 26.01.2012 gün ve 51762 sayı ile; “…06.05.2008 tarihli iddianamede, TCK'nun 58. maddesinin uygulanması istenmemesine karşın, ekinde sabıka kaydı yer almaktadır. Dosya kapsamında sanığa ait sabıkasına konu ilamın kesinleşme ve infaz şerhini havi örneği denetime olanak verecek şekilde getirtilmiştir. 11.09.2008 tarihli karar duruşmasında sanığa adli sicil kayıtları okunmuş, sanığa sorulmuş, sanık doğru ve kendisine ait olduğunu belirtmiştir. Ayrıca dosyadaki tüm bilgi ve belgeler okunarak, duruşmanın bitirileceği ihtarı yapılarak, sanıktan esas hakkındaki savunması sorulmuştur. Sonuç itibariyle, iddianamede TCK'nun 58. maddesinin uygulanması istenmemesine karşın sanığa CMK'nun 226. maddesi gereğince ek savunma hakkı tanınmadan bu madde uygulanmışsa da, sanığa duruşma sırasında sabıka kaydının okunduğu, sanığın da okunan kaydın kendisine ait olduğunu belirttiği anlaşılmakla, mahkeme kararının onanması yerine bozulmasına karar verilmesi isabetli bulunmamaktadır” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire bozma kararının kaldırılarak, yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi talebinde bulunmuştur. Dosya, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İnceleme, sanık hakkında kasten yaralama suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında iddianamede uygulanması talep olunmayan 5237 sayılı TCY'nın 58. maddesinin uygulanması için 5271 sayılı CYY'nın 226. maddesi uyarınca ek savunma hakkı verilmesi gerekip gerekmediğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; Sanık hakkında eşe karşı kasten yaralama ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından kamu davası açıldığı, iddianame içeriğinde sanık hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanması talep edilmediği gibi, sevk maddeleri arasında da 5237 sayılı TCY’nın 58. maddesine yer verilmediği, 11.09.2008 günlü duruşmada, nüfus ve adli sicil kaydının sanığa okunduğu, sanığın okunan belgelerinin doğru ve kendisine ait olduğunu beyan ettiği, Tekerrüre esas alınan ilamın kesinleşme şerhli suretinin dosya içerisinde bulunduğu, Aynı duruşmada esas hakkındaki görüşünü bildiren iddia makamının sanık hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanmasını talep etmediği, Yerel mahkeme hükmünü temyiz eden sanığın, temyiz dilekçesinde hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanmaması gerektiğine ilişkin bir itirazının bulunmadığı, Anlaşılmaktadır. 5237 sayılı TCY’nın ek savunma hakkına yer verilen “Suçun niteliğinin değişmesi” başlıklı 226. maddesi; “1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. 2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. 3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. 4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır” şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin açık düzenlemesinden de anlaşılacağa üzere, iddianamede gösterilen eylemin hukuki niteliğinin değişmesi ya da cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hallerin ilk defa duruşma sırasında ortaya çıkması halinde, anılan maddenin birinci fıkrası uyarınca sanık veya müdafiine ek savunma hakkı verilmesi gerekmektedir. Savunma hakkı, 1982 Anayasasının 36. maddesinde "Temel Haklar ve Ödevler" başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlığı altında; "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir" şeklinde düzenlenmiş olup, bu hakkın “temel hak” niteliğine uygun olarak, savunma hakkının verilmemesi veya sanığın savunma hakkının kısıtlanması halinde, hüküm daima hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, sanığın ceza yargılamasındaki en önemli haklarından birisi de; yargılamanın her aşamasında göz önünde bulundurulması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın, herhangi bir nedenle sınırlandırılması olanaklı değildir. Nitekim 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 308/8. maddesine göre de savunma hakkının kısıtlanması mutlak bozma nedenlerindendir. Savunma hakkının sınırlandırılamayacağı temel ilke olmakla birlikte, yasa koyucunun, yargılamanın uzamasını önlemek, gereksiz emek ve gider kaybına neden olmamak ve usul ekonomisi açısından bazı sınırlamalara gittiği de bir gerçektir. Ancak bu sınırlamalar istisna olup, bu gibi hallerde dahi, Usul Yasamız bazı koşulların varlığını aramaktadır. Öte yandan, Ceza Genel Kurulunun 16.12.1997 gün ve 300-317 sayılı kararında da belirtildiği üzere,  savunma hakkının sınırlandığından söz edebilmek için, savunmanın hükmü etkileyecek nitelik taşıması ve yargılaması yapılan fiile ilişkin olması gerekir. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi için tekerrür kurumunun da incelenmesi gerekmektedir. Tekerrür, 765 sayılı TCY’sında cezanın artırım nedeni olarak öngörülmüş iken, yeni sistemde koşullu salıverilme süresini de etkileyecek şekilde bir infaz rejimi kurumu olarak düzenlenmiştir. 5237 sayılı TCY’nın 58. maddesi uyarınca önceden işlenen suçtan dolayı verilen hükmün kesinleşmesinden sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, sanık hakkında tekerrür hükümleri uygulanacaktır. Tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki hükmün kesinleşmesi ve ikinci suçun kesinleşmeden sonra işlenmesi yeterli olup, cezanın infaz edilmiş olmasına gerek bulunmamaktadır. Ancak yasa koyucu tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki cezanın infaz edilmesi koşulunu aramadığı halde, infazdan sonra belirli bir sürenin geçmesi halinde tekerrür hükümlerinin uygulanmayacağını hüküm altına almıştır. Buna göre, beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet halinde cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, beş yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasına mahkûmiyet halinde ise cezanın infaz tarihinden itibaren üç yıl geçmekle tekerrür hükümleri uygulanmayacaktır. Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Somut olayda suçun hukuki niteliğinin değişmesi söz konusu olmayıp, 5271 sayılı CYY'nın 226. maddesinin birinci fıkrasının uygulanmasını gerektirecek bir durum bulunmadığından ve 5237 sayılı TCY’nda güvenlik tedbirleri arasında sayılan tekerrür hükümleri sanık hakkında uygulandığından, anılan maddenin ikinci fıkrası kapsamında uyumazlığın çözümü gerekmektedir. Tekerrüre esas oluşturacak nitelikte hükümlülüğü bulunan sanık hakkında 5237 sayılı TCY’nın 58. maddesinde düzenlenmiş olan ve güvenlik tedbirleri arasında sayılan tekerrür hükümlerinin uygulanmasını gerektiren durum ilk defa duruşmada ortaya çıkan bir hal değildir. Çünkü tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı verilen hükmün kesinleşmesinden sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, diğer bir anlatımla yasada aranan diğer koşulların da varlığı halinde sanığın sabıkalı olması halinde uygulanmaktadır ki, sanık önceden işlediği bir suçtan dolayı hakkında bir mahkumiyet kararı verildiğini ve bu kararın kesinleştiğini, kısacası sabıkalı olduğunu bilmektedir. Nitekim, 11.09.2008 günlü duruşmada, nüfus kaydı ile birlikte adli sicil kaydı da okunan sanık, okunan belgelerinin doğru ve kendisine ait olduğunu belirtmiş, belge içeriklerinin doğru olmadığına ilişkin herhangi bir savunmada da bulunmamıştır. Dolayısıyla, adli sicil kaydı duruşmada okunmuş olup, tekerrüre esas hükümlülüğünü ve adli sicil kaydını kabul eden, içeriğine yönelik olarak herhangi bir itirazda bulunmayan ve temyiz dilekçesinde de hakkında tekerrür hükümlerinin uygulanmaması gerektiğine ilişkin bir açıklamada bulunmayan sanık, tekerrür hükümlerinin uygulanmasını gerektiren sabıkalılık halini önceden bildiğinden, bu durumun ilk defa duruşmada ortaya çıktığından söz etmek olanaklı değildir. Ancak, adli sicil kaydının sanığa okunup, diyeceklerinin sorulmaması halinde, adli sicil kaydında yer alan ve tekerrüre esas alınan ilamın kendisine ait olup olmadığı yönünde sanığa savunma hakkı verilmediğinden, bu durumda savunma hakkının sınırlandırılması nedeniyle yerel mahkeme hükmünün bozulması gerekebilecektir. Zira, sanığın adli sicil kaydında gözüken ve tekerrüre esas alınan mahkumiyet kararına konu olan suç, sanığın kimlik bilgilerini kullanan başka bir kişi tarafından işlenmiş olabilir ki, bu durumda sanığın hiç bilgisi olmaksızın tekerrüre esas nitelikte sabıka kaydı meydana gelmiş olacaktır. Diğer taraftan, tekerrür hükümlerinin uygulanmasını gerektiren sabıkalılık halini önceden bildiği anlaşılan sanığa ek savunma hakkı verilmesi halinde, savunmasında herhangi bir değişiklik olmayacağı gibi, mahkemece varılan sonuç da değişmeyecektir. Ayrıca, yerel mahkeme tarafından tekerrür hükümlerinin uygulanmasında usul ve yasaya aykırılık yapıldığının tespiti halinde, bu aykırılık temyiz edildiği takdirde Özel Daire tarafından bozma konusu yapılacaktır. Bu nedenle, 5237 sayılı TCY'nın 58. maddesi uyarınca tekerrür hükümlerini uygulayan yerel mahkemece sanığa ek savunma hakkı verilmemesi usul ve yasaya uygun olup, Özel Daire bozma kararı isabetsizdir. Bu itibarla, haklı nedene dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve usul ve yasaya uygun olan yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi M. Kaya; “Taraflar resmi nikahlı karı koca olup, olay günü aralarında çıkan tartışmada sanığın müştekiyi basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde eşini darp ettiğinden dolayı hakkında kamu davası açılmıştır. Düzenlenen iddianame içinde tekerrürden bahsedilmemiş, ancak yargılama aşamasında sanığın sorgusu yapıldıktan sonra, sabıka kaydı sanığa okunmuş, kendisine ait olup olmadığı sorulmuş, sanıkta kendisine ait olduğunu bildirmiştir. Daha son ra bu sabıka kaydının tekerrüre esas olabilecek bir sabıka kaydı olduğu anlaşılmış ancak sanığın ek savunması  sorulmamıştır. 1-Önce sanığın sabıka kaydı okunup, diyeceklerinin sorulmasının, ek savunma sayılıp sayılmayacağı sorununu haletmemiz gerekmektedir. Bir sabıka kaydının okunmasına ilişkin belgeler okunduktan sonra infaz aşamasında cezasının arttırılabileceği hususu izah edilmemiş, tekerrürden bahis edilmemiştir. Açıklamalar sabıka kaydının kendisine ait olup olmadığı ile yetinmiştir, mevcut sabıka kaydının sanığa ait olduğunun kabul edilmesi ile tekerrürün aradığı tüm şartların oluştuğu anlamına gelmez. Her hangi bir sabıka kaydının varlığı, tekerrür için aranan sayısız şartlardan sadece biridir. Bir sanığın sadece bir sabıka kaydının mevcut bulunması ona tekerrür uygulanması için yeterli değildir. Örneğin sanığın yaptığı araştırma sonucunda, sabıka kaydında geçen cezanın temyizi kabil olmayan bir adli para cezasından ibaret bulunduğunu veya taksirle işlenen bir suç olduğunu veya verilen hükmün yabancı mahkemelerden verilen bir hüküm olduğunu veya üç yıldan fazla bir süre önce cezanın infaz edilmiş olduğunu veya sanığın ilk suçu işlediği tarihte 18 yaşından küçük olduğunu veya kimlikteki ad ve soyadı kendisine ait olduğunu ancak anne baba adlarının farklı olduğunu kendisine ait olmadığını veya kayıtların kendisine ait olduğunu ancak mahkemede hiç yargılanmadığını ispat etmesi halinde bu sabıka kaydı tekerrüre esas olmayacaktır. Bu konuda sanığın savunma hakkını kullanması için, ayrıca tekerrürle cezalandırılacağının kendisine bildirilmesi ve ek savunma hakkı verilmelidir. Talep ettiğinde ek savunmasını hazırlaması için kendisine ayrıca sürede verilmelidir. Ceza Muhakemesi Kanunun temel kurallarından biride, iddia ve savunma erkindeki silahların eşitliği kuralıdır. Bu ek savunma hakkı da bu erkin bir parçasıdır. Tekerrürden dolayı, sanığın cezasının arttırılması veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirinin  uygulanması halinde, yeni doğan bu iddiaya karşılık, sanığa, savunma hakkı tanınmalıdır. Bu savunma hakkını sanığın elinden alıp onun yerine kendimizi koyarak,  sanık savunsa ne diyecek mantığı ile olaya yaklaşamayız. Hukuk dili yıkıcı değil, yapıcı olmalı, hukuk aktörleri çatışmadan ziyade huzurlu bir anlayışa hizmet etmelidir. Geçmişimizde farklılığımızdan korkarak, sebepsiz, savunmasız aylarca müteferrikada kalıp, işkencede ölen insanların  acı sonuçlarını tekrar yaşatmamak için, hukukun kılcal damarlarını, tüm fertlere uygulamalıyız. Güç ve kuvvetin hukuktan daha üstün olduğunu iddia eden görüşlerin, yeniden ortaya çıkmaması için, keyfi kararlardan kurtulmak için, hukukun tüm kurallarına bağlı, insan haklarına saygılı, hukuksal bir barışa kavuşmamız gerekmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunun asıl amacı doğrulara ve gerçeklere ulaşmak için insanların hak ve özgürlüklerini adil yargılanma hakkına uygun biçimde gerçekleştirmektir. Bunun için tüm deliller belli bir sisteme bağlanmıştır. Örneğin, söz sırayla, katılana, Cumhuriyet savcısına ve sanığa verilir. Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir. Bu kesin bir usul kuralıdır. Bu usul kuralına uymamız gerekir. Uymazsak ne olur dersek, sonunda  hukuk yok olur. Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, uygulamada, bir sabıka kaydının doğru olup olmadığının sanığa sorulmamasını bir bozma sebebi saymaktayız. Sanık sabıka kaydının doğruluğunu beyan ettikten sonra, bu sefer sanığa bu sabıkadan dolayı hakkında tekerrür uygulanacağı, cezaevinde kalacağı sürenin artacağı bildirilerek ek savunması alınarak buna karşı diyeceklerinin de  sorulması gerektiği ortadadır. 2-Tekerrür bir cezanın arttırılması mı, yoksa güvenlik tedbiri mi. Ceza Muhakemesi Kanunun 226. Maddesi de aynen şöyledir. (1) Sanık, suçun hukuki niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir halde bulundurulmadıkça, iddianamede kanuni unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkum edilemez. (2) Cezanın arttırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulan¬masını gerektirecek haller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. (3) Ek savunma verilmesini gerektiren hallerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. (4)Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır. Maddenin ikinci fıkrasından anlaşıldığı gibi, iddianamede bulunmayan daha sonra duruşma sırasında ortaya çıkan iki ayrı nedenden dolayı sanığa ek savunma hakkı verilmektedir. Birincisi : Sanığın cezasının arttırılması halinde, sanığa  ek savunma hakkı tanınır. İkincisi ise : Cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin sanığa uygulanması halinde, sanığa ek savunma hakkı tanınır. a - Sanığın cezasının arttırılması halinde, ek savunma hakkı tanınması: Kanun maddesinde belirtildiği gibi, olayımızda tekerrür, iddianamede bulunma¬maktadır. Tekerrür duruşma sırasında ortaya çıkmıştır. İkinci maddede belirtildiği gibi ek savunma verilmesi için, cezanın arttırılmasını gerektirecek hallerden birinin bulunması gerekmektedir. Tekerrür de sanığın özgürlüğünü kısıtlayan ve infaz aşamasında sanığın cezasını arttıran bir nedendir. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun koşullu salıverme ile ilgili 107. maddesinin 2. fıkrası aynen şöyledir. Ağırlaştırılmış hapis cezasına mahkum edilmiş olanlar otuz yılını, müebbet hapis cezasına mahkum edilenler yirmi dört yılını, diğer süreli hapis cezalarına mahkum edilmiş olanlar cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıvermeden yararlanabilirler. Mükerrirlere özgü infaz rejimi ile ilgili  108. maddesinin 1. fıkrası ise aynen şöyledir. Tekerrür halinde işlenen suçtan dolayı mahkum olunan Ağırlaştırılmış hapis cezasının 39 yılını, müebbet hapis cezasının 33 yılını, süreli hapis cezasının dörtte üçünün infaz kurumunda iyi halli olarak çekilmesi halinde,koşullu salıvermeden yararlanabilirler. Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, sanığa tekerrür uygulanmadığı takdirde, cezasının üçte ikisini ceza evinde çekecektir. Tekerrür uygulandığı takdirde ise cezasının dörtte üçünü ceza evinde çekmesi gerekmektedir. Sanığın  5 ay hapis cezası bulunduğundan tekerrür uygulanmasa idi 3 ay 10 gün ceza evinde kalacak. Tekerrür uygulandığına göre 3 ay 22 gün ceza evinde kalacaktır. Görüldüğü gibi tekerrür uygulanması ile sanığın özgürlüğü daha fazla kısıtlanmakta, ceza evinde kalacağı süre 12 gün artmaktadır. Ayrıca cezanın infazından sonra en az bir yıldan 5 yıla kadar denetimli serbestlik tedbiri de uygulanacaktır. Cezası ağırlaştırılmış müebbet hapis olsa idi 9 yıl daha fazla yatacak, müebbet hapis cezası olsa 9 yıl daha fazla yatacak, bu kadar ağır özgürlüğün kısıtlanması karşısında CMK'nın 226. maddesinin 2. fıkrası gereğince sanığın cezasının arttırılması hallerinden biri kabul edilerek ek savunma hakkı verilmesi gerektiği ortadadır. CGK'nun 17.04.2007 tarih  71/98 esas sayılı kararında belirtildiği gibi tekerrür Ceza kanunumuzun güvenlik tedbirleri bölümünde yer almakta ise de, güvenlik tedbiri kabul edilmeyerek  maddi ceza hukuku içinde özgürlüğü kısıtlayan bir ceza olarak kabul edilmiştir. Bununla ilgili karar aynen şöyledir. Tekerrür  güvenlik tedbirlerine ilişkin bölümde yer almakta ise de,tekerrür hak yoksunlukları gibi hükümlülüğün yasal sonucu olmadığını, maddi ceza hukukuna ilişkin bulunduğunu tekerrür nedeniyle hükümlünün ceza evinde kalacağı süreye eklenecek sürenin belirlenmesi gerektiğinden, mahkumiyet hükmünde açıkça hangi hüküm nedeniyle kişinin mükerrir sayıldığı ve hangi mahkumiyetin tekerrüre esas alındığının belirtilmesi gerekmekte  olup aleyhe temyiz bulunmaması halinde 1412 sayılı CMUK'nın  326/son maddesi gereğince sanık lehine kazanılmış hak oluşturur. Bu karardan da anlaşıldığı gibi, tekerrür güvenlik tedbirlerine ilişkin bölümde yer almakta ise de,güvenlik tedbirlerinde kazanılmış hak bulunmadığından,tekerrür  sanığın özgürlüğünü kısıtlaması nedeniyle,maddi ceza hukuku bölümüne dahil edilmiş ve sanık lehine kazanılmış hak oluşturmaktadır. Ayrıca 5237 sayılı kanunun 7. maddesinin 3. Fıkrası aynen şöyledir. Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır. Madde içeriğinden anlaşıldığı gibi, tekerrürün uygulanması bir infaz kurumu rejimi içinde düzenlenmişse de infaz kanunu derhal uygulandığı halde, infaz kanununun içinde bulunan tekerrür uygulanması, maddi ceza hukuku kapsamına girdiğinden derhal infaz aşamasında sanıklara hemen uygulanamamakta, bu infaz kanununun çıktığı 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlara  uygulanabilmektedir. Tekerrürde, yeni yürürlüğe giren ceza kanunları gibidir. Sanık aleyhine bir durum getirmeleri halinde yürürlükten sonraki suçlara uygulanır. Önceki suçlara uygulanamaz. Tekerrürün cezalardan hiçbir farkı yoktur. O halde tekerrür uygulanması, sanığa hapis yolunu gösterdiğine göre, cezadan bir farkı bulun¬mamaktadır. Bu husus sanığa anlatılıp savunmasını yapabilecek bir halde bulundurulmadıkça bu kişi mevcut yasalarca sorgusuz mahkum edilemez. b- Cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin sanığa uygulanması açısından olaya baktığımızda. Tekerrürü, özgürlüğü kısıtlayan bir ceza  olarak kabul etmediğimiz takdirde, tekerrür güvenlik tedbirlerinin kapsamına girmektedir. CMK'nın 226. maddenin 2. fıkrası cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek haller duruşma sırasında ortaya çıktığında ek savunma hakkı uygulanır. Ceza Kanunun genel hükümler kısmının, güvenlik tedbirleri bölümü sekiz maddeden ibarettir. O maddeler şunlardır. 53.madde  Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma, 54.madde  Eşya müsaderesi 55.madde  Kazanç müsaderesi 56.madde Çocuklara özgü güvenlik tedbirleri 57.madde Akıl hastalıklarına özgü güvenlik tedbirleri 58.madde Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlar 59.madde Sınır dışı edilme Tekerrürü cezanın arttırılması olarak kabul etmediğimiz takdirde,tekerrürü cezaya ek olarak  güvenlik tedbirlerinden biri olarak kabul etmek zorundayız. Bunun duruşma sırasında ortaya çıkması halinde ek savunma hakkı uygulanması gerekmektedir. Bizim olaya baktığımızda, tekerrür iddianamede bulunmamaktadır.Duruşma sırasında ortaya çıkmıştır. Ya sanığın cezasının arttırıldığını kabul edeceğiz veya sanığın cezasına ek olarak tekerrür uygulandığını ve bunu güvenlik tedbiri olarak kabul edeceğiz. Bu her iki halde de ek savunma hakkı verilmesi gerekmektedir. Ayrıca  3. Fıkrada belirtildiği gibi ek savunmasını hazırlaması için süre talep etme hakkı vardır. Bu hak tanınmamıştır. 4.fıkrada belirtildiği gibi bu ek savunma hakkından sanık gibi onun müdafiine de ek savunma hakkı verilmemiştir. Her zaman olaylara sadece kendimizi düşünerek, odamızın anahtar deliğinden  dünyayı görmeye kalkışamayız, pencereden  olaylara kuşbakışı bakarak, sanığın yerine kendimiz geçerek, sanki hakkımızda müebbet cezası verilmiş buna ek olarak  tekerrür uygulandığını ve ceza evinde kalacağımız sürenin 9 yıl daha arttığını, buna karşılık  ek savunma hakkımızın bize tanınmadığını düşünelim. Bu takdirde terazinin dengesine inanamayız. İsyan etmek gelir içimizden. 23.04.2008 tarihinde suç işlenmiştir. 5237 sayılı Yasada zamanaşımı süresi uzatılmıştır. Karar bozulsa idi, bozma  kararından itibaren, zamanaşımı süresinin dolması için 8 yıllık bir sürenin geçmesi gerekmekte idi. Bu kadar uzun bir süre bulunduğu halde bu usul bozması sanıktan esirgenmemeliydi. Tüm bu ihtimaller hep birlikte değerlendirildiğinde, sanığa ek savunma hakkının tanınması düşüncesi ile itirazın reddi gerektiği kanaatinde olduğumdan çoğunluk görüşüne katılmamaktayım” düşüncesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi Ş. Aktı; “Tekerrür kurumu 765 sayılı TCK'nun 81 ve devamı maddelerinde cezanın artırılmasını gerektiren maddi ceza hukuku kurumu olarak düzenlenmişken 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nun 1. kitap 3. kısım  yaptırımlar başlıklı 2. bölümündeki  güvenlik tedbirleri arasında yer almıştır. 5237 sayılı TCK'nun tekerrürü düzenleyen 58.  maddesinde tekerrür nedeniyle cezanın artırılması kabul edilmemiştir. Bu madde hükmü ile tekerrürün sonucu olarak 3. fıkrada, seçimlik ceza öngörülen hallerde, hapis cezasına hükmolunacağı, 6. fıkrasında ise, tekerrür halinde hükmolunan cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı öngörülmüştür. Yeni Ceza Kanununda tekerrürün düzenlendiği bölüm itibariyle bir güvenlik tedbiri olduğunu, seçimlik cezalar yönünden hapis cezasının uygulanmasını gerektirmesi nedeniyle maddi ceza hukukunu ilgilendirdiğini, sonuçları bakımından ise bir infaz hukuku kurumu olduğunu söylemek mümkündür. Savunma hakkı ile ilgili olarak, mükerrirler yönünden uygulandığında mükerrir olmayanlara göre daha ağır sonuçlar doğurduğu yasa koyucu tarafından kabul edilen bu kurumun savunma ve ek savunma yönünden gözardı edilecek bir kurum olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim yasa koyucu ek savunma hakkını düzenleyen 5271 sayılı CMK'nun 226/1 fıkrasında, suçun hukuki niteliğinin değişmesi halinde sanığa ek savunma hakkı verilmesi gerektiğini belirttikten sonra, 2. fıkrasında “cezanın artırılmasına veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek haller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır” demek suretiyle ek savunma verilmesi zorunlu olan durumları belirlemiştir. CMK. 226/1 ve 2. fıkra hükümleri emredici nitelikte olup, iddianamede ve C. Savcısının esas hakkında mütaalasında tekerrürden bahsedilmemiş olması durumunda sanığa eksavunma hakkı tanınması zorunludur. İddianamenin tanzimi sırasında veya sonradan celp edilen tekerrüre esas adli sicil(sabıka) kaydının duruşma sırasında sanığa okunması ve sanığın okunan kaydın kendisine ait olduğunu söylemiş olması ek savunma yerine geçecek midir? Bu soruya olumlu cevap vermek mümkün değildir. Zira, her şeyden önce sabıka kaydının duruşmada okunması CMK'nun 209. madde hükmü gereği kaydın duruşmada okunması zorunlu belgelerden olması nedeniyledir. Ek savunma ise aynı yasanın beşinci kısmının 2. bölümünde düzenlenmiş olup, ifade ve sorgunun tarzıyla ilgili yasanın 147-148 maddelerindeki usullere tabi tutulmuş, altıncı kısmın 1. bölümünde ise, sanığın savunma için müdafii seçimi, görevlendirilmesi ve müdafiin görev ve yetkileri düzenlenmiştir. Ek savunma da bir savunma olduğundan, CMK'nundaki savunmaya ilişkin bu hükümlerin ek savunma hakkının kullandırılması sırasında nazara alınması gerektiği konusunda duraksama olmaması gerekir. Tekerrüre esas sabıka kaydının duruşmadan önce dosyada bulunması durumunda, mükerrirlik durumunun ilk defa duruşmada ortaya çıkan bir durum olmadığı, bu nedenle ek savunmaya da gerek olmayacağı ileri  sürülmüş ise de; Her sanık yargılandığı sırada önceden suç işlediğini bilecek durumda olmakla birlikte, Adli sicil kaydındaki mahkumiyetin hukuki ve teknik sonuçlarını, tekerrüre esas teşkil edip etmeyeceğini bilmesi mümkün değildir. Uygulamada çoğu kez uygulayıcıların bile yanıldığı ve tereddüte düştükleri mükerrirlik konusunda sanığın uzman bir hukukçu gibi düşünmesini beklemek doğru bir yaklaşım tarzı değildir. Diğer taraftan, adli sicil kaydında yer alan mahkumiyetin tekerrüre esas teşkil edip etmeyeceğinin uygulayıcılar tarafından araştırılarak tespiti gereken durumlarda sanığa bu hususta hiç bir hakkın tanınmamış olması hakkaniyetle bağdaşmaz. Sanık nasıl olsa mükerrir olduğunu bilmektedir, bu nedenle ek savunmaya gerek yoktur, ek savunma verilmiş olsa bile sanık ne diyecek? Nasıl olsa sonuç değişmeyecek şeklindeki bir soru ve yaklaşım tarzı hukuki olmaktan uzaktır. Bu görüşün kabulü halinde, bir kimseyi öldürmeyi planlayan ve elverişli vasıta kullandığı halde sonucu gerçekleştiremeyen fail hakkında öldürmeye teşebbüs suçundan kamu davası açması gerekirken C. Savcılığınca yaralamak suçundan kamu davasının açılması halinde mahkemece öldürmeye teşebbüsten hüküm kurulurken sanığa ek savunma hakkı tanınmaması gerekecektir. Böyle bir uygulama savunma hakkının kısıtlanması anlamına geleceği gibi hak ve adaletle bağdaşmaz bir durumdur. Ek savunmada, sanığın okunan sabıka kaydı ile ilgili olarak, mahkemede “okunan kayıt doğrudur, bana aittir, bir diyeceğim yoktur” şeklinde beyanda bulunması da bir savunmadır. Sanık daha ayrıntılı savunma yapabileceği gibi susma hakkını kullanmış olsa bile sanığın her çeşit savunmasına saygı duyulmalı ve  ek savunmaya imkan verilmelidir. Bu nedenlerle, mükerrir olan sanık hakkında yaptırım olarak güvenlik tedbirinin uygulanmasını, infaz aşamasında daha fazla ceza çekmesini öngören ve çok ağır sonuçlar ortaya koyan tekerrür konusunda 5271 sayılı CMK'nun 226. maddesinin 2. fıkra hükmü uyarınca ek savunma hakkı tanınması gerektiği düşüncesiyle, ek savunma verilmesinin gerekmediğine ilişkin çoğunluk görüşüne karşıyım” görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanı ve altı Genel Kurul Üyesi ise; benzer düşüncelerle itirazın reddi gerektiği yönünde karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, 1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 21.11.2011 gün ve 16495-18092  sayılı  bozma kararının   KALDIRILMASINA, 3- Usul ve yasaya uygun olan Niğde 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 11.09.2008 gün ve 269-409 sayılı hükmünün ONANMASINA, 4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 24.04.2012 günü yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 08.05.2012 günü yapılan ikinci müzakerede  oyçokluğuyla karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Sanık Emre hakkında "Nitelikli Hırsızlık" suçundan dava açılmıştır. Duruşma aşamasında toplanan deliller doğrultusunda mahkeme, fiilin hırsızlık değil, cebir ve tehdit kullanılarak gerçekleştirilen bir "Yağma" suçu olduğunu değerlendirmektedir. Bu durumda Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca mahkemenin izlemesi gereken usul aşağıdakilerden hangisidir?

A) Mahkeme iddianamede gösterilen suçla bağlıdır, yağma suçundan hüküm kuramaz.
B) Mahkeme görevsizlik kararı vererek dosyayı Cumhuriyet savcılığına iade eder.
C) Suçun hukuki niteliğinin değiştiği sanığa bildirilerek ek savunma hakkı tanınır ve yeni nitelendirmeye göre hüküm kurulur.
D) Mahkeme ek savunmaya gerek duymaksızın doğrudan yağma suçundan mahkumiyet kararı verir.
E) Mahkeme, iddianamedeki vasıf ile bağlı olduğu için sanığa hırsızlıktan ceza verip hükmü kesinleştirir.

Bu maddeyle ilgili 4 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol