Ceza Muhakemesi Kanunu 249. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 249 – (1) Bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada tüzel kişinin organ veya temsilcisi, katılan veya savunma makamı yanında yer alan sıfatıyla duruşmaya kabul edilir.
(2) Bu durumda, tüzel kişinin organ veya temsilcisi bu Kanunun katılana veya sanığa sağladığı haklardan yararlanır.
(3) Birinci fıkra hükmü, sanığın aynı zamanda tüzel kişinin organ veya temsilcisi sıfatını taşıması hâlinde uygulanmaz.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bazı Suçlara İlişkin Muhakeme
Seri muhakeme usulü
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
3 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2022/330 E., 2023/75 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
Cumhuriyet savcıları kovuşturmaya yer olmadığına karar verirlerse, Kurul kendisine tebliğ edilecek bu kararlara karşı Ceza Muhakemesi Kanununa göre itiraza yetkilidir." şeklinde düzenlenmiştir. Mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinde Kanun'un konusu ve amacının;
Ceza Genel Kurulu 2022/330 E. , 2023/75 K.
"İçtihat Metni"
YARGITAY DAİRESİ : 11. Ceza Dairesi
I. HUKUKÎ SÜREÇ
Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan sanıklar ..., ... ve ...'un, ayrı ayrı ikişer kez TCK'nın 55/2 ve 52. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis ve 15.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve hapis cezalarının TCK'nın 51/2. maddesi uyarınca koşullu ertelenmesine ilişkin ... 11. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 13.11.2012 tarihli ve 1504-2359 sayılı hükümlerin sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 15. Ceza Dairesince 27.02.2014 tarih ve 31342-3700 sayı ile; "Olay tarihinde ... Menkul Kıymetler AŞ'nin yönetim kurulu başkanı olan sanık ... ile adı geçen şirketin ortağı ve müşteri temsilcisi olan diğer sanıkların, katılanlar tarafından yatırım amaçlı olarak şirket hesabına aktarılan paraları müşteri emir formlarında sahtecilik yapmak suretiyle şirket hesabından izinsiz çekip borsada hisse senedi almak suretiyle katılanları zarara uğrattıklarının iddia ve kabul olunması karşısında; iddianamede sahtecilik suçundan da kamu davası açıldığı gözetilerek eylemlerin 5237 sayılı TCK'nın 158/1-h, 207/1. maddelerinde öngörülen tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasındaki dolandırıcılığı ve özel belgede sahtecilik suçunu oluşturup oluşturmayacağına ilişkin delillerin takdir ve değerlendirmesinin üst dereceli ağır ceza mahkemesine ait olduğu gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yargılamaya devamla yazılı şekilde sanıkların mahkûmiyetlerine hükmolunması," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Bozmaya uyan ... 11. Asliye Ceza Mahkemesinin 20.03.2014 tarihli ve 110-78 sayılı görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği ... 12. Ağır Ceza Mahkemesince 01.10.2014 tarih ve 4-79 sayı ile sanıkların, ayrı ayrı ikişer kez TCK'nın 158/1-h ve 52. maddeleri uyarınca 2 yıl hapis, 1412 sayılı CMUK'nın 326. maddesi uyarınca kazanılmış hakları gözetilerek 1 yıl hapis ve 15.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve hapis cezalarının TCK'nın 51/2. maddesi uyarınca koşullu ertelenmesine karar verilmiştir.
Bu hükümlerin de sanıklar müdafileri ve katılan ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 15. Ceza Dairesince 02.07.2015 tarih ve 10729-28059 sayı ile;
"Sanıkların aşamalardaki değişmeyen ifadelerinde atılı suçlamaları kabul etmemeleri, bilirkişi raporuna göre ... Menkul Kıymetler AŞ Alım Satım Aracılık Çerçeve Sözleşmesinde (16. sayfasında) ve iddia olunan suça konu müşteri emir formalarında bulunan imzaların katılanlara ait olması, Sermaye Piyasası Kurulu tarafından düzenlenen raporda, aracı kurum tarafından alınan hisse senetlerinin (sanıkların) kendisi veya başkası menfaatine kullanılmasının söz konusu olmadığının belirtilmesi,
Ayrıca Dairemizin 13.0l.2014 tarih ve 2012/11956 Esas, 2014/53 Karar ile 12.09.2013 tarih ve 2013/4364 Esas, 2013/13131 Karar sayılı ilâmlarında olduğu gibi, sanıkların eylemlerinin, Aracılık Faaliyetlerinde Belge ve Kayıt Düzeni Hakkındaki Tebliğ, Menkul Kıymetler Borsası Yönetmeliğine ve olay tarihinde mer'i 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47/A maddesine aykırı ise de; anılan hükümlere aykırı davranılması hâlinde sorumluluğu bulunan aracı şirket adına idari para cezasına hükmedileceğinin düzenlendiği dikkate alındığında; Anayasanın, suç ve cezalara ilişkin esaslar başlığı altında düzenlenen 38. maddesinde; kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamayacağı; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemeyeceği ve hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamayacağının güvence altına alındığı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 7. maddesine göre de; hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamayacağının ve aynı şekilde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir cezanın verilemeyeceğinin düzenlenmiş olduğunun anlaşılması karşısında; Anayasa, AİHS ve kanuni düzenlemeler dikkate alındığında bir kısım hisse senetlerinin emir formları tanzim edilmeden alınmasının katılanlar ile aracı kurum arasında düzenlenen çerçeve sözleşmeye aykırılık teşkil etmesi, bu hâliyle sanıklar ile katılanlar arasındaki ihtilafın hukuki nitelikte olduğu ve nitelikli dolandırıcılık ve özel belgede sahtecilik suçlarının unsurları itibariyle oluşmadığı gözetilmeden, sanıkların yüklenen suçlardan ayrı ayrı beraatleri yerine yazılı şekilde mahkûmiyetlerine hükmolunması,
Kabule göre de;
Sanıklar hakkında şarta bağlı erteleme hükümleri uygulanmış ise de Dairemizin 10.04.2013 tarihli ve 2011/23252 Esas, 2013/6583 Karar ile 27.01.2015 tarihli ve 2013/7574 Esas 2015/1326 Karar sayılı kararlarında da belirtildiği üzere '5237 sayılı Kanun'un 51/2. maddesine göre, cezanın ertelenmesi, mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi koşuluna bağlı tutulabileceği, koşul gerçekleşinceye kadar cezanın infaz kurumunda çektirilmesine devam edileceği, koşulun yerine getirilmesi hâlinde, hâkim kararıyla hükümlü infaz kurumundan derhâl salıverileceği hükmüne yer verildiği, malvarlığına yönelik bazı suçlarda etkin pişmanlığı düzenleyen aynı Kanun'un 168. maddesinde, failin, azmettirenin veya yardım edenin etkin pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme ya da tazmin suretiyle tamamen gidermesi hâlinde mağdurun rızası aranmaksızın, kısmî geri verme veya tazmin hâlinde ise mağdurun rıza göstermesi koşuluyla ve etkin pişmanlığın gerçekleştiği yargılama aşaması dikkate alınarak ceza indirimi öngörüldüğü, öte yandan aynen geri verme veya tazmin tedbiri aynı Kanun'un 51. maddesinde bir koşul olarak gösterilmiş ise de, yasal bir indirim nedeninin, bundan yararlanmama iradesini ortaya koyan failin cezasını etkisiz kılacak biçimde aynen tazmin tedbir şartına bağlı tutulması imkânının bulunmadığı, böyle bir uygulamanın, mağdurun zararını soruşturma veya kovuşturma aşamalarında gidermeyen faillere yeni bir olanak tanırken, soruşturma veya kovuşturma aşamalarında zararı ödeyen sanık veya sanıklar aleyhine ve adalete aykırı bir sonuç doğuracağı, maddenin düzenleniş amacının da bu şekilde yorumlanamayacağı gözetilmeyerek etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmayan sanık hakkında ertelemenin, mağdurun uğradığı zararın giderilmesi şartına tabi tutulması," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 26.07.2015 tarih ve 10020 sayı ile;
"Yüksek Yargıtay 15. Ceza Dairesi ile Cumhuriyet Başsavcılığımız arasındaki görüş farklılığı, iddia, mahkemenin tespit ve kabulü ile Yüksek Yargıtay 15. Ceza Dairesi kararında kabul edilen eylemlerin nitelendirilmesine ilişkindir. Şöyle ki;
...
Olay tarihinde yürürlükte olan 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47/A maddesinde bu Kanun'a dayanılarak yapılan düzenlemelere, belirlenen standart ve formlara ve Kurulca alınan genel ve özel nitelikteki kararlara aykırı hareket ettiği tespit edilen gerçek kişiler ve tüzel kişilere, Kurul tarafından idarî para cezası verileceği öngörülmüş, 30.12.2012 tarih ve 28513 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan ve aynı gün yürürlüğe giren 30.12.2012 gün ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 139. maddesi ile 30.07.1981 tarihli ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu tümüyle yürürlükten kaldırılıp 6362 sayılı Yasa'nın 103. maddesinde, bu Kanun'a dayanılarak yapılan düzenlemelere, belirlenen standart ve formlara ve Kurulca alınan genel ve özel nitelikteki kararlara aykırı hareket eden kişilere Kurul tarafından yirmi bin Türk Lirasından iki yüz elli bin Türk Lirasına kadar idari para cezası verilir. Ancak, yükümlülüğe aykırılık dolayısıyla menfaat temin edilmiş olması hâlinde verilecek idari para cezasının miktarı bu menfaatin iki katından az olamayacağı öngörülmüş ise de idari para cezası uygulanması hâli, Aracılık Faaliyetlerinde Belge ve Kayıt Düzeni Hakkındaki Tebliğ'in 9. maddesine, Menkul Kıymetler Borsası Yönetmeliği'nin 29. maddesine belirlenen yükümlülüklere uyulmaması halleri ile sınırlıdır.
Sermaye Piyasası Kurulunun 13.08.2009 tarihli raporunda, aracı kurumun hisse senedi alım satım emri verme, ordino ve diğer belgeleri imzalama, nakit ve menkul kıymet yatırma ve çekme, virman işlemi yapma gibi geniş yetkiler içeren vekâletname ile işlem yapılamayacağı hükmünün ihlal edildiğini ve buna göre idari işlem yapılmasının öngörülmesi,
... Menkul Kıymetler Borsası Teftiş ve Gözetim Kurulunun 03.09.2009 tarihli Uyuşmazlık Disiplin İncelemesi Raporunda tespit edilen;
- 09.10.2008 - 14.11.2008 tarihleri arasında gerçekleştirilen işlemlere ait müşteri emir formlarının müşterilerin imzaları alınarak düzenlenmeyip günlük toplu olarak çıktısı alınarak yatırımcılara imzalattırıldığı,
- 26.11.2008 tarihli ordinoların ya sonradan ya da boş olarak yatırımcılara imzalattırıldığı,
- El yazısıyla doldurulmuş 26.11.2008 tarihli ordinoların üzerinde müteselsil sıra numaralarının bulunmadığı, İMKB Yönetmeliğinin 28. maddesinde belirtilen emrin verildiği yer, tarih, saat ve dakika bilgilerinin olmadığı,
- 21.11.2008 - 25.11.2008 ve 27.11.2008 - 17.12.2008 tarihlerinde gerçekleştirilen işlemlerde müşteri emir formlarının hiçbir biçimde ibraz edilmediği,
- Katılanların hesaplarında 22, 23 ve 24.10.2008 tarihlerinde nakit giriş-çıkışlarına ilişkin alındı ve ödendi belgelerinin hiçbir biçimde ibraz edilemediği tespit edilmesi ve İMKB Yönetmeliği uyarınca işlem yapılmasının istenmesi,
... Kriminal Polis Laboratuvarı grafoloji uzmanınca düzenlenen 06.11.2009 tarihli bilirkişi raporunda tespit edilen; aracı firmadan el konulan çerçeve sözleşmesi ve ordinolar üzerindeki imzaların katılanlara ait olduğu ancak yazı, rakam ve harflerin müştekiler eli mahsulü olmadığının belirlenmesi,
Yargılama aşamasında uzman üç kişilik bilirkişi heyetince düzenlenen 02.11.2011 tarihli bilirkişi raporunda tespit edilen;
- Katılanlar...ait olduğu belirtilerek dosyaya sunulan suçlama konusu emir alımlarının toplu şekilde ve alındığı tarihten sonra toplu şekilde imzalatıldığı, bu durumu kurum çalışanı.... konuşmalarının da teyit ettiği,
- El yazısı ile düzenlenen matbu ordinoların sonradan veya boş olarak yatırımcılara düzenletildiği, üzerinde bulunması gereken sıra numarasının müteselsilen takip etmesi gerekirken, hiç sıra numarasının bulunmadığı,
- 21.11.2008, 25.11.2008, 27.11.2008 tarihlerinde gerçekleştirilen işlemlerden yatırımcıların hiçbir şekilde haberdar olmadıkları, bu konuda müşteri imzalı yazılı emirlerin de sunulamadığı yönündeki tespit ve kabul karşısında; katılan... ...'i daha önceden tanıyan ve birikimlerinden haberdar olan sanık ...Çolak'ın, tasarruflarının kardeşi sanık ...'ın yönetim kurulu başkanı olduğu ... Menkul Kıymetler aracılığıyla değerlendirmeleri hususunda ikna edip, 09.10.2008 tarihinde ... Bankası Ulus Şubesindeki ... Menkul Kıymetleri AŞ hesabına aktarılmasını sağlayıp, herhangi bir borsa işlemi için talimat almadığı, sözleşme imzalanmadığı ve paralarının repoda değerlendirileceği yönünde taahhütte bulunduğu halde 09.10.2008'den 21.11.2008 tarihine değin yoğun biçimde "EMNİS" hisse senedi alışı gerçekleştirildiği, hisse senetlerinin alımından bir süre sonra ..... ile ortak tanıdıkları eski ... Menkul Kıymetler çalışanı ... vasıtasıyla alım satıma aracılık çerçeve sözleşmesi ve müşteri emir formlarının (ordino), tarihsiz ve doldurulmamış şekilde katlanlarca imzalanmasını sağlayıp hisse alım satım işlemlerinin 26.11.2008 ile 27.11.2008 - 17.12.2008 tarih aralığında da sürdürüldüğü, katılanlara ait hesaplarda ödendi alındı belgeleri olmaksızın nakit giriş ve çıkışlarının yapıldığı, sanıkların ilk aşamada katılanlardan aldıkları tarihsiz ve imzasız özel belge niteliğinde olan sözleşme ve bir kısım müşteri emir formlarını, müşteri temsilcisi sıfatıyla katılanlar ile hiç yüz yüze görüşmeyen ...'daki şirket merkezinden ... şubesine hiç gelmeyen, şirket çalışanı sanık ...'un imzası da eklenmek suretiyle önceki işlem tarihine göre tarih atıp düzenlemek suretiyle sanıkların fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek, 'Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasındaki dolandırıcılık ve özel belgede sahtecilik' suçlarını işledikleri, suçların yasal unsurlarının oluştuğu, sanıkların ayrı ayrı cezalandırılmaları yönünde verilen mahkûmiyet kararlarının onanması gerektiği," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
Yargıtay (Kapatılan) 15. Ceza Dairesinin 21.01.2016 tarihli ve 14777-719 sayılı kararı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve 30.01.2020 tarih ve 228-46 sayı ile;
"...Dosyanın, ... 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 01.10.2014 tarihli ve 4-79 sayılı gerekçeli kararının vekilliğinin devam ettiğinin belirlenmesi hâlinde Av. ...'a, devam etmediğinin belirlenmesi hâlinde ise katılan ...'e usulüne uygun olarak tebliğinin sağlanması için Yerel Mahkemeye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi edilmesine," karar verilmiştir.
Yerel Mahkemece gerekçeli kararın katılan ...'e 24.06.2020 tarihinde tebliği üzerine adı geçen katılanın vekili Av. ... tarafından verilen 30.06.2020 tarihli temyiz dilekçesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 19.08.2020 tarihli ve 65687 sayılı "Onama" istemli ek tebliğnamesi ile dosyanın gönderildiği Yargıtay (Kapatılan) 15. Ceza Dairesince 23.12.2020 tarih ve 8975-12900 sayı ile;
"...Sanıkların aşamalardaki değişmeyen savunmalarında atılı suçlamaları kabul etmemeleri, bilirkişi raporuna göre ... Menkul Kıymetler AŞ Alım Satım Aracılık Çerçeve Sözleşmesinde (16. sayfasında) ve iddia olunan suça konu müşteri emir formalarında bulunan imzaların katılanlara ait olması, Sermaye Piyasası Kurulu tarafından düzenlenen raporda, aracı kurum tarafından alınan hisse senetlerinin (sanıkların) kendisi veya başkası menfaatine kullanılmasının söz konusu olmadığının belirtilmesi,
Ayrıca Dairemizin 12.09.2013 tarih ve 2013/4364-2013/13131 E-K sayılı ilâmı ile 13.0l.2014 tarih ve 2012/11956-2014/53 E-K sayılı ilâmında da olduğu gibi, sanıkların eylemlerinin, suç tarihlerinde yürürlükte olan Aracılık Faaliyetlerinde Belge ve Kayıt Düzeni Hakkındaki Tebliğe, Menkul Kıymetler Borsası Yönetmeliğine ve yine suç tarihlerinde mer'i 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47/A maddesine aykırı ise de; anılan hükümlere aykırı davranılması hâlinde sorumluluğu bulunan aracı şirket adına idari para cezasına hükmedileceğinin düzenlendiği dikkate alındığında; Anayasanın, suç ve cezalara ilişkin esaslar başlığı altında düzenlenen 38. maddesinde; kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamayacağı; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemeyeceği ve hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamayacağının güvence altına alındığı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 7. maddesine göre de; hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamayacağının ve aynı şekilde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir cezanın verilemeyeceğinin düzenlenmiş olduğunun anlaşılması karşısında; Anayasa, AİHS ve kanuni düzenlemeler dikkate alındığında bir kısım hisse senetlerinin emir formları tanzim edilmeden alınmasının katılanlar ile aracı kurum arasında düzenlenen çerçeve sözleşmeye aykırılık teşkil etmesi, bu hâliyle sanıklar ile katılanlar arasındaki ihtilafın hukuki nitelikte olduğu ve nitelikli dolandırıcılık ile özel belgede sahtecilik suçlarının unsurları itibariyle oluşmadığı gözetilmeden, sanıkların yüklenen suçlardan ayrı ayrı beraatleri yerine yazılı şekilde mahkûmiyetlerine hükmolunması,
Kabule göre de;
1) Sanıklar hakkında şarta bağlı erteleme hükümleri uygulanmış ise de, Dairemizin 10.04.2013 tarih ve 2011/23252-2013/6583 E-K sayılı ilâmı ile 27.01.2015 tarih ve 2013/7574-2015/1326 E-K sayılı ilâmında da belirtildiği üzere 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 51/2. maddesine göre, cezanın ertelenmesi, mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi koşuluna bağlı tutulabileceği, koşul gerçekleşinceye kadar cezanın infaz kurumunda çektirilmesine devam edileceği, koşulun yerine getirilmesi hâlinde, hâkim kararıyla hükümlünün infaz kurumundan derhâl salıverileceği hükmüne yer verildiği, malvarlığına yönelik bazı suçlarda etkin pişmanlığı düzenleyen aynı Kanun'un 168. maddesinde, failin, azmettirenin veya yardım edenin etkin pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme ya da tazmin suretiyle tamamen gidermesi hâlinde mağdurun rızası aranmaksızın, kısmî geri verme veya tazmin hâlinde ise mağdurun rıza göstermesi koşuluyla ve etkin pişmanlığın gerçekleştiği yargılama aşaması dikkate alınarak ceza indirimi öngörüldüğü, öte yandan aynen geri verme veya tazmin tedbiri aynı Kanun'un 51. maddesinde bir koşul olarak gösterilmiş ise de, yasal bir indirim nedeninin, bundan yararlanmama iradesini ortaya koyan failin cezasını etkisiz kılacak biçimde aynen tazmin tedbir şartına bağlı tutulması imkânının bulunmadığı, böyle bir uygulamanın, mağdurun zararını soruşturma veya kovuşturma aşamalarında gidermeyen faillere yeni bir olanak tanırken, soruşturma veya kovuşturma aşamalarında zararı ödeyen sanık veya sanıklar aleyhine ve adalete aykırı bir sonuç doğuracağı, maddenin düzenleniş amacının da bu şekilde yorumlanamayacağı gözetilmeyerek etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmayan sanıklar hakkında ertelemenin, mağdurların uğradığı zararın giderilmesi şartına tabi tutulması,
2) Sanıklar hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan kurulan hükümlerde uygulama maddeleri olarak; sübut bulduğu kabul edilen nitelikli dolandırıcılık suçunun temas ettiği 'TCK'nın 158/1-h' maddesi ile sanıkların ceza miktarları bakımından kazanılmış haklarının gözetildiği sırada 'CMUK'nın 326/son' maddesi gösterilmeyerek 5271 sayılı CMK'nın 232/6. maddesine muhalefet edilmesi,
3) 1136 sayılı Kanun'un 168 ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin 13. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, sanıkların mahkûmiyetine hükmedilmesi hâlinde kendisini vekille temsil ettiren katılan ... lehine maktu avukatlık ücretine hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Bozmaya uyan ... 12. Ağır Ceza Mahkemesinin 29.04.2021 tarihli ve 27-190 sayılı kararı ile nitelikli dolandırıcılık suçundan sanıkların ayrı ayrı beraatlerine ilişkin verilen hükümlerin, Cumhuriyet savcısı, sanık ... müdafisi ve katılanlar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 15. Ceza Dairesince 23.03.2022 tarih ve 40361-4965 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.
II. İTİRAZ SEBEPLERİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 22.04.2022 tarih ve 81952 sayı ile;
"Sanıklar hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan beraat hükmünün yerinde olup olmadığı, mahkûmiyetleri gerekip gerekmediği hususu itirazımızın özünü oluşturmaktadır.
Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi açısından dolandırıcılık suçu üzerinde ayrıntısıyla durulmalıdır.
A- Dolandırıcılık Suçu:
5237 sayılı TCK'nın 'Dolandırıcılık' başlıklı 157. maddesinde;
'Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir' şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş olup, 158. maddesinde ise suçun nitelikli hâlleri sayılmıştır.
Dolandırıcılık suçunun maddi unsurunun hareket kısmı, 765 sayılı TCK'nın 503. maddesinde bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapma olmasına karşın, 5237 sayılı TCK'nın 157. maddesinde hileli davranışlarla bir kimseyi aldatma şeklinde ifade edilmiş, 765 sayılı Kanun'da yer alan desise kavramına 5237 sayılı Kanun'da yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.
Mal varlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da, nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.
Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece mal varlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlâl edildiği vurgulanmıştır.
5237 sayılı TCK'nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.
Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.
Hile, Türk Dili Kurumu sözlüğünde; 'birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika' (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s. 891) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; 'Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır... Hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez' biçiminde tanımlanmıştır.
Öğretide de hile ile ilgili olarak; 'Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir' (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s.453), 'Hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir' (... Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, ... 2011, Beta Yayınevi, 2.Bası, Cilt I. s. 456) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.
Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler gözönünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkanlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.
Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: 'Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir' (Veli ... Özbek/Koray Doğan/Pınar Bacaksız/İlker ..., Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, ... 2012, Seçkin Yayınevi, 4. bası s.650), 'Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır' (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler 6. Baskı, s.343), 'Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir' (... Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, ... 2011, Beta Yayınevi, 2. Bası, Cilt I. s.462) Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği yolunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.
Uyuşmazlık konusunu ilgilendiren tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenen dolandırıcılık suçu ise, suç ve karar tarihi itibarıyla TCK'nun 158. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde; '(1)Dolandırıcılık suçunun;... h- Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenmesi hâlinde, iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur' şeklinde düzenlenmiştir.
Bu maddenin gerekçesinin ilgili bölümlerinde ise, 'Ticari faaliyeti meslek olarak icra eden kişilerin güvenilirliğini sağlamak amacıyla, dolandırıcılık suçunun tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenmesi, bu suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir' açıklamalarına yer verilmiştir.
TCK'nun 158. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendi uyarınca tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında, kooperatif yöneticilerinin de kooperatifin faaliyeti kapsamında dolandırıcılık suçunu işlemeleri nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Ticari faaliyeti meslek olarak icra eden kişilerin güvenilirliğinin en üst düzeyde olması gereği, toplumsal hayatta ihtiyaç duyulan kişiler arasındaki dürüstlük ve güvenirliliğe ticari hayatın daha çok muhtaç olması nedeniyle, böyle bir artırım nedeni öngörülmüştür.
Anılan bentte iki tür suç öngörülmüştür. Bunlardan birisi ticari faaliyet sırasında dolandırıcılık; diğeri ise, kooperatifin faaliyeti kapsamında dolandırıcılıktır. Bu suç, özgü bir suçtur. Bu suçu ancak, tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişiler ya da kooperatif yöneticileri işleyebilir. Bunların dışındakilerin bu suçu işleyebilme olanağı bulunmamaktadır. Örneğin, esnafın veya tacir sıfatı, şirket yöneticisi ya da şirket adına hareket eden kişi özelliği bulunmayan gerçek kişiler, kooperatif denetçileri ve üyeleri bu suçu işleyemezler.
Bu nitelikli hâlin oluşması için, failin tacir ya da şirket yöneticisi veya şirket adına hareket eden kimse olması yeterli değildir. Aynı zamanda aldatıcı nitelikteki eylemin, ticari faaliyetleri sırasında gerçekleştirilmiş olması gerekir.
B) Sermaye Piyasası Kanununa Muhalefet Suçu;
Mülga 2499 sayılı Kanun'un suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan 'Cezai Sorumluluk' başlıklı 47. maddesi;
'Diğer kanunlara göre daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde:..'
47/A maddesinde bu Kanuna dayanılarak yapılan düzenlemelere, belirlenen standart ve formlara ve Kurulca alınan genel ve özel nitelikteki kararlara aykırı hareket ettiği tespit edilen gerçek kişiler ve tüzel kişilere, Kurul tarafından idarî para cezası verileceği öngörülmüş,
30.12.2012 tarih ve 28513 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan ve aynı gün yürürlüğe giren 30.12.2012 gün ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 139. maddesi ile 30.07.1981 tarihli ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu tümüyle yürürlükten kaldırılıp 6362 sayılı Yasa'nın 103. maddesinde, bu Kanun'a dayanılarak yapılan düzenlemelere, belirlenen standart ve formlara ve Kurulca alınan genel ve özel nitelikteki kararlara aykırı hareket eden kişilere Kurul tarafından yirmi bin Türk Lirasından iki yüz elli bin Türk Lirasına kadar idari para cezası verilir. Ancak, yükümlülüğe aykırılık dolayısıyla menfaat temin edilmiş olması hâlinde verilecek idari para cezasının miktarı bu menfaatin iki katından az olamayacağı öngörülmüş ise de idari para cezası uygulanması hali, Aracılık Faaliyetlerinde Belge ve Kayıt Düzeni Hakkındaki Tebliğin 9. maddesine, Menkul Kıymetler Borsası Yönetmeliğinin 29. maddesine belirlenen yükümlülüklere uyulmaması halleri ile sınırlıdır.
Sermaye Piyasası Kurulunun 13.08.2009 tarihli raporunda, aracı kurumun hisse senedi alım satım emri verme, ordino ve diğer belgeleri imzalama, nakit ve menkul kıymet yatırma ve çekme, virman işlemi yapma gibi geniş yetkiler içeren vekaletname ile işlem yapılamayacağı hükmünün ihlal edildiğini ve buna göre idari işlem yapılmasının öngörülmesi,
... Menkul Kıymetler Borsası Teftiş ve Gözetim Kurulunun 03.09.2009 tarihli Uyuşmazlık Disiplin İncelemesi Raporunda tespit edilen;
- 09.10.2008 - 14.11.2008 tarihleri arasında gerçekleştirilen işlemlere ait müşteri emir formlarının müşterilerin imzaları alınarak düzenlenmeyip günlük toplu olarak çıktısı alınarak yatırımcılara imzalattırıldığı,
- 26.11.2008 tarihli ordinoların ya sonradan ya da boş olarak yatırımcılara imzalattırıldığı,
- El yazısıyla doldurulmuş 26.11.2008 tarihli ordinoların üzerinde müteselsil sıra numaralarının bulunmadığı, İMKB Yönetmeliğinin 28. maddesinde belirtilen emrin verildiği yer, tarih, saat ve dakika bilgilerinin olmadığı,
- 21.11.2008 - 25.11.2008 ve 27.11.2008 - 17.12.2008 tarihlerinde gerçekleştirilen işlemlerde müşteri emir formlarının hiçbir biçimde ibraz edilmediği,
- Katılanların hesaplarında 22, 23 ve 24.10.2008 tarihlerinde nakit giriş-çıkışlarına ilişkin alındı ve ödendi belgelerinin hiçbir biçimde ibraz edilemediği tespit edilmesi ve İMKB Yönetmeliği uyarınca işlem yapılmasının istenmesi,
... Kriminal Polis Laboratuvarı grafoloji uzmanınca düzenlenen 06.11.2009 tarihli bilirkişi raporunda tespit edilen; aracı firmadan el konulan çerçeve sözleşmesi ve ordinolar üzerindeki imzaların katılanlara ait olduğu ancak yazı, rakam ve harflerin müştekiler eli mahsulü olmadığının belirlenmesi,
Yargılama aşamasında uzman üç kişilik bilirkişi heyetince düzenlenen 02.11.2011 tarihli bilirkişi raporunda tespit edilen;
- Katılanlar S. Nesrin ... ve ... ait olduğu belirtilerek dosyaya sunulan suçlama konusu emir alımlarının toplu şekilde ve alındığı tarihten sonra toplu şekilde imzalatıldığı, bu durumu kurum çalışanı...Sarak ile Dilşad Yıldız'ın konuşmalarının da teyit ettiği,
- El yazısı ile düzenlenen matbu ordinoların sonradan veya boş olarak yatırımcılara düzenletildiği, üzerinde bulunması gereken sıra numarasının müteselsilen takip etmesi gerekirken, hiç sıra numarasının bulunmadığı hususları birlikte değerlendirildiğinde;
Sanıklardan ...'ın ....Yönetim Kurulu Başkanı olduğu, kardeşi ...'ın ise şirketin uzun zaman genel müdürlüğünü yaptığı, ...'ın müşteki Sebahat ... Barman ile tanıştıkları, sanık ...'ın müşteki Sebahat ... Barman ve kızı Dilşad ...'in paralarının olduğunu bildiği, yine bir arkadaş grubu ile sanık ... ve müşteki Sebahat ... Barman'ın olduğu bir ortamda sanık ...'ın müştekiye parasını kar getiren sağlam bir hisse senedine yatırmasını söylediği, müştekiyi ikna ettikten sonra müşteki Sebahat ... Barman ve kızı Dilşad ...'in paralarını önce repoya daha sona karlı ve sağlam hisse senedi araştırılmasının yapılmasına ve kendisinin de bu işin uzmanı olduğunu söyledikten sonra yardım ve telkinleri ile müşteki Sebahat ... Barman'ın 180.000 USD, Dilşad ...'in 200.000 USD'yi TL'ye çevirerek ... Bankası Ulus Şubesi'ne 248.000 TL ve 276.000 TL'yi yatırdıkları ve beklemede kaldıkları, her iki müştekinin her üç sanığa her hangi bir talimat vermedikleri halde müştekilere ait paranın her nasılsa ... Menkul Kıymetler AŞ hesabına aktardıkları,
Bu işlemlerden sonra müştekilerin paralarının ... Bankası Ulus Şubesinden talimatsız ve sözleşmesiz şirkete aktarma işini meşrulaştırmak için sanık ... ile müştekilerin ortak tanıdıkları olan ve ... Menkul Kıymetler AŞ eski çalışanı ... vasıtası ile müştekilerden görüşmek için randevu alındığı ve hazırlanan alım satıma aracılık çerçeve sözleşmesi ... tarafından götürülerek müştekilerin evlerinde müştekilerin sanık ...'a duydukları güven nedeniyle tarihsiz ve yazısız bir kısım belgelerin müştekilere imzalattırıldığı, müştekilerin sanıklara usulüne uygun herhangi bir yazılı veya sözlü talimat verilmeden şikâyetçilerin hesaplarından 09.10.2008'den 21.11.2008 arasında yoğun biçimde "EMNİS" hisse senedi alımının gerçekleştirildiği ve daha sonraki tarihlerde işlemlerin devam ettiği, müşteri emir formlarında şirkette çalışan sanık ...'un müşteki temsilcisi sıfatıyla imzalarının mevcut olduğu bu durumda sanıkların müştekilerden ilk aşamada aldıkları yazısız ve imzasız kâğıtları yapılan müşteri emir formlarının önceki işlem tarihine göre sahte düzenledikleri,
Olay tarihinde ... Menkul Kıymetler AŞ'nin yönetim kurulu başkanı olan sanık ... ile adı geçen şirketin ortağı ve müşteri temsilcisi olan diğer sanıklar ... ve ...'un katılanlar tarafından yatırım amaçlı olarak şirket hesabına aktarılan paraları müşteri emir formlarında sahtecilik yapmak suretiyle şirket hesabından izinsiz çekip borsada hisse senedi almak suretiyle katılanları zarara uğrattıkları böylece 5237 sayılı TCK'nın 158/1-h maddesinde öngörülen tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasındaki dolandırıcılık suçunu işledikleri bu nedenle mahkûmiyetleri yerine yazılı şekilde beraat kararı verilmesinin yerinde olmadığı ve hükmün bozulması gerektiği," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesince 18.05.2022 tarih ve 2737-9212 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSU
Sanıklar hakkında özel belgede sahtecilik suçundan verilen düşme kararı Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme sanıklara atılı nitelikli dolandırıcılık suçundan kurulan beraat hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı nitelikli dolandırıcılık suçunun yasal unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.
IV. OLAY VE OLGULAR
İncelenen dosya kapsamından;
Türkiye ... Bankası ... Ulus Şubesinin 09.10.2008 tarihli ve 18672 sayılı, "Şubelerarası Para Transferi" başlıklı dekontuna göre; gönderici sıfatıyla katılan ...'in alıcı ... Menkul Kıymetler AŞ'nin ... Borsa Şubesinde bulunan 27938 numaralı hesabına 248.000 TL havale yaptığı, dekontun açıklama kısmında "40805 Sebahat ... (OTM-43/A) Havale Gönderildi." bilgilerine yer verildiği,
Türkiye ... Bankası ... Ulus Şubesinin 09.10.2008 tarihli ve 18671 sayılı, "Şubelerarası Para Transferi" başlıklı dekontuna göre; gönderici sıfatıyla katılan (Dilşad Yıldız) ...'in alıcı ... Menkul Kıymetler AŞ'nin ... Borsa Şubesinde bulunan 27938 numaralı hesabına 276.000 TL havale yaptığı, dekontun açıklama kısmında "40806 Dilşad Yıldız (OTM-43/A) Havale Gönderildi." bilgilerine yer verildiği,
... Menkul Kıymetler AŞ tarafından düzenlenen 09.10.2008 tarihli, 2956 ve 2957 numaralı iki adet Alım Satıma Aracılık Çerçeve Sözleşmelerine göre; sözleşmelerin ... Menkul Kıymetler AŞ ile yatırımcı sıfatıyla katılanlar arasında hisse senedi alım satım ve işlemleri ile ilgili olarak imzalandığı, işlemlerin normal, fon, kredi ve gün içi olmak üzere dört bölüme ayrıldığı, yatırımcının emri verirken bu dört işlem türünden birini seçmek zorunda olduğu, normal işlemin yatırımcının mevcut cari bakiyesini kullanarak yaptığı işlemler; fon işleminin yatırımcının T+2 takas tarihinde ödeme taahhüdünde bulunarak yaptığı işlemler; kredili işlemin yatırımcının kredi kullanarak yaptığı işlemler ve gün içi işlemin ise gün içerisinde satma taahhüdü ile alınan ve gün sonunda kapatılması zorunlu olan ve yatırımcı tarafından kapatılmadığı takdirde resen şirket tarafından kapatılan işlemler olduğu, yatırımcının alış veya satışı yapılacak hisse senetleri için yazılı veya sözlü olarak, faks veya telefon yoluyla ya da internet üzerinden emir verilebileceği, telefonla verilen emirlerde ses kaydı alınacağı, yazılı emirlerde kural olarak elektronik ortamda oluşturulan ve ordino diye adlandırılan standart formların kullanılacağı, teknik arıza gibi herhangi bir nedenden dolayı ordinoların elektronik ortamda oluşturulamaması hâlinde yatırımcının aynı bilgileri içeren ve bu amaçla kullanılan matbu ordinoyu yazılı olarak düzenlemek zorunda olduğu, sözleşmenin feshi hâlinde şirketin yatırımcının hesabında bulunan sermaye piyasası araçlarını yatırımcının talimatı doğrultusunda iade etmekle yükümlü olduğu, sözleşmenin süresiz olarak düzenlendiği ve taraflarca okunup içeriği hakkında tam bir anlaşma sağlanarak 09.10.2008 tarihinde yürürlüğe girdiği,
Katılan ...'e ait 09.10.2008 tarihli ve 40805 hesap numaralı müşteri ordinosuna göre; ilk işlem olarak aynı gün saat 16.58'de 4,14 TL birim fiyat üzerinden 2.500 adet "EMNIS" hisse senedi alındığı, gün içerisinde de 4,14 TL birim fiyatından 2.500 adet, 4,16 TL birim fiyatından 2.500 adet, 4,20 TL birim fiyatından 2.500 adet, 4,20 TL birim fiyatından 2.500 adet, 4,22 TL birim fiyatından 2.500 adet ve 4,22 TL birim fiyatından 2.500 adet olmak üzere toplam 73.200 TL tutarında "EMNIS" hisse senedi alındığı, işlemlerin türünün gün içi, emirlerin şeklinin yazıyla ve temsilcinin sanık ... olduğu,
Katılan (Dilşad Yıldız) ...'e ait 09.10.2008 tarihli ve 40806 hesap numaralı müşteri ordinosuna göre; ilk işlem olarak aynı gün saat 16.57'de 4,16 TL birim fiyat üzerinden 2.500 adet "EMNIS" hisse senedi alındığı, gün içerisinde de 4,16 TL birim fiyatından 2.500 adet, 4,16 TL birim fiyatından 2.500 adet, 4,18 TL birim fiyatından 2.500 adet, 4,18 TL birim fiyatından 2.500 adet, 4,22 TL birim fiyatından 2.500 adet ve 4,22 TL birim fiyatından 2.500 adet olmak üzere toplam 73.200 TL tutarında "EMNIS" hisse senedi alındığı, işlemlerin türünün gün içi, emirlerin şeklinin yazıyla ve temsilcinin sanık ... olduğu,
Katılan ...'e ait 26.11.2008 tarihli ve 40805 hesap numaralı müşteri ordinosuna göre; ilk işlem olarak saat 09.52'de 3,30 TL birim fiyat üzerinden 2.500 adet "EMNIS" hisse senedi satıldığı, gün içerisinde de 3,30 TL birim fiyatından 2.500 adet, 3,30 TL birim fiyatından 2.500 adet, 3,10 TL birim fiyatından 2.500 adet (altı defa), 3,04 TL birim fiyatından 2.500 adet (iki defa) "EMNIS" hisse senedi satıldığı, işlemlerin türünün gün içi, emirlerin şeklinin yazıyla ve temsilcinin sanık ... olduğu,
Katılan (Dilşad Yıldız) ...'e ait 26.11.2008 tarihli ve 40806 hesap numaralı müşteri ordinosuna göre; ilk işlem olarak saat 09.51'de 3,34 TL birim fiyat üzerinden 1.000 adet "EMNIS" hisse senedi satıldığı, gün içerisinde de 3,32 TL birim fiyatından 1.000 adet "EMNIS" hisse senedi satıldığı, 3,06 TL birim fiyatından 2.500 ve 528 adet "EMNIS" hisse senedi satıldığı, işlemlerin türünün gün içi, emirlerin şeklinin yazıyla ve temsilcinin sanık ... olduğu,
... Menkul Kıymetler AŞ tarafından katılan ...'e ait 40805 numaralı hesaba ilişkin olarak 25.01.2010 tarihinde düzenlenen hesap özetine göre; hesapta 17.11.2008 tarihinde 47.847 lot "EMNIS" hisse senedi, 4.000 lot "MERKO" hisse senedi bulunduğu, 18.11.2008 tarihinde 48.290 lot "EMNIS" hisse senedi, 0 lot "MERKO" hisse senedi bulunduğu ve 18.11.2008 tarihi itibarıyla hesabın TL karşılığının (overall) 431.613,90 TL olduğu, 19.11.2008 tarihinde yine 48.290 lot "EMNIS" hisse senedi, 0 lot "MERKO" hisse senedi bulunmasına rağmen 19.11.2008 tarihi itibarıyla hesabın TL karşılığının (overall) 383.324,81 TL olduğu,
... Menkul Kıymetler A.Ş. tarafından katılan (Dilşad Yıldız) ...'e ait 40806 numaralı hesaba ilişkin olarak 25.01.2010 tarihinde düzenlenen hesap özetine göre; hesapta 17.11.2008, 18.11.2008 ve 19.11.2008 tarihlerinde 49.113 lot "EMNIS" hisse senedi bulunduğu ancak hesabın TL karşılığının (overall) 17.11.2008 tarihinde 385.824,42, 18.11.2008 tarihinde 434.937,47 ve 19.11.2008 tarihinde ise 385.824,52 TL olduğu,
... Menkul Kıymetler AŞ vekili Av. Arzu Demir imzalı ve 17.12.2008 tarihli ihtarnameye göre; ihtar edenin ... Menkul Kıymetler AŞ ve muhatabın katılan ... olduğu, katılan ...'in ... Menkul Kıymetler AŞ ile imzaladığı 09.10.2008 tarihli ve 2956 sayılı alım satıma aracılık çerçeve sözleşmesi gereğince ve 5549 sayılı Kanun uyarınca son 3 aylık döneme ait elektrik, su, telefon faturası veya ikametgah ilmuhaberi gibi adresini teyit edici mahiyetteki belgelerin teslim edilmesinin istenildiği,
Sarıyer 2. Noterliğinin 26.12.2008 tarihli ve 13192 yevmiye sayılı ihtarnamesine göre; ihtar edenlerin katılanlar ve muhatabın ... Menkul Kıymetler AŞ olduğu, hâlen katılanların hesaplarında bulunan bakiye tutarlar ile katılanların talimatı olmadan yapılan işlemlerle harcanan tutarın ve verilen zararın muhatap tarafından katılanlara iade edilmesinin istenildiği, ... Menkul Kıymetler AŞ vekili Av. Arzu Demir imzalı ve 03.01.2009 tarihli cevabi ihtarnameye göre de; katılanların hesaplarındaki mevcut bakiyenin yapılan hisse alım satım işlemleri sonucunda oluşmasına rağmen katılanların talimatı ile hesaplarında yapılan işlemleri kabul etmemeleri nedeniyle bakiyenin ihtilaflı hale geldiği ve bu nedenle ... Menkul Kıymetler AŞ'nin katılanlara borçlu olmadığının tespitine yönelik hukuk mahkemesinde dava açıldığı hususlarının bildirildiği,
Dosyadaki bilgi ve belgelere göre; katılan ...'e 2008 yılı Ekim ayı hesap ekstresinin bekleme müddeti sonunda iade edildiği, 2008 yılı Kasım ayı hesap ekstresinin dağıtıma çıkarıldığı ancak tebliğine ilişkin evrakın dosyada mevcut olmadığı, 2008 yılı Aralık ayı hesap ekstresinin 14.01.2009 tarihinde tebliğ edildiği; katılan ...'a 2008 yılı Ekim ayı hesap ekstresinin 19.11.2008 tarihinde tebliğ edildiği, 2008 yılı Kasım ayı hesap ekstresinin dağıtıma çıkarıldığı ancak tebliğine ilişkin evrakın dosyada mevcut olmadığı, 2008 yılı Aralık ayı hesap ekstresinin ise bekleme müddeti sonunda iade edildiği,
... 9. Noterliğinin 16.12.2008 tarihli ve 29166 yevmiye numaralı ihtarnamesine göre; muhatap sıfatıyla katılan ...'e 15.11.2008 tarihinde gönderilen hesap ekstrelerinin tebliğ edilemediği ve iade edildiği, 06.12.2008 tarihli ekstrenin hâlen kabul edilmediği belirtilerek 3 gün içerisinde hesap ekstreleri hakkında mutabakat sağlanması gerektiğinin bildirildiği, tebligat görevlisi 07.12.2008 tarihinde adrese gittiğinde muhatabın adreste olduğu hâlde kapıyı açmadığından evrakın muhtara bırakılarak 2 nolu haber kağıdının adresin kapısına yapıştırılıp blok görevlisine haber verildiği,
... 9. Noterliğinin 17.12.2008 tarihli ve 29562 yevmiye numaralı ihtarnamesine göre; muhatap sıfatıyla katılan ...'a 19.10.2008 tarihinden 21.11.2008 tarihine kadar yapılan işlemlerde imzanın muhataba ait olup olmadığı hususunda oluşan tereddüt nedeniyle bu konuda beyanda bulunması, hesap ekstreleri hakkında mutabakat sağlanması gerektiğinin bildirildiği, tebligat görevlisi 19.12.2008 tarihinde adrese gittiğinde muhatabın işe gittiğinin komşusu Halil ... tarafından beyan edilmesi üzerine evrakın muhtara bırakılarak 2 nolu haber kağıdının adresin kapısına yapıştırılıp komşusuna haber verildiği,
Sermaye Piyasası Kurulunun 2011 tarihli, 11057 sayılı ve Yatırımcıları Koruma Fonu'na hitaben yazısına göre; ... Menkul Kıymetler AŞ'nin faaliyetlerinin 02.12.2011 tarihi ve 19.30 saati itibarıyla sürekli olarak durdurularak sahip olduğu yetki belgelerinin iptal edilmesine ve ... Menkul Kıymetler AŞ'nin Sermaye Piyasası Kanunu'nun 46/h maddesi uyarınca tedrici tasfiyesine karar verildiği,
Grafoloji ve sahtecilik uzmanı bilirkişi tarafından düzenlenen 06.11.2009 tarihli raporda; katılan ...'e ilişkin olarak 09.10.2009 tarihli Alım Satıma Aracılık Çerçeve Sözleşmesi, Karşılıklı Taahhütname, SMS Şifre Taahhütnamesi, Müşteri Bilgi Formu ve Sermaye Piyasası İşlemleri Risk Bildirim Formu ile 09.10.2008, 10.10.2008, 13.10.2008, 14.10.2008, 15.10.2008, 16.10.2008, 17.10.2008, 20.10.2008, 21.10.2008, 22.10.2008, 23.10.2008, 24.10.2008, 27.10.2008, 28.10.2008, 31.10.2008, 04.11.2008, 05.11.2008, 06.11.2008, 14.11.2008 ve 26.11.2008 tarihli Müşteri Ordinosu başlıklı belgelerdeki imzaların katılan ...'in eli mahsulü oldukları, Alım Satıma Aracılık Çerçeve Sözleşmesindeki 09.10.2008 tarih yazısının ise katılan ...'in eli ürünü olmadığı; katılan ...'a ilişkin olarak 09.10.2009 tarihli Alım Satıma Aracılık Çerçeve Sözleşmesi, Karşılıklı Taahhütname, SMS Şifre Taahhütnamesi, Müşteri Bilgi Formu ve Sermaye Piyasası İşlemleri Risk Bildirim Formu ile 09.10.2008, 10.10.2008, 13.10.2008, 14.10.2008, 15.10.2008, 16.10.2008, 17.10.2008, 20.10.2008, 21.10.2008, 22.10.2008, 23.10.2008, 24.10.2008, 27.10.2008, 28.10.2008, 30.10.2008, 31.10.2008, 03.11.2008, 04.11.2008, 05.11.2008 ve 26.11.2008 tarihli Müşteri Ordinosu başlıklı belgelerdeki imzaların katılan ...'ın eli mahsulü olduklarının tespit edildiği,
... Menkul Kıymetler Borsası Teftiş Kurulu Başkanlığınca düzenlenen 03.09.2009 tarihli Uyuşmazlık Disiplin İncelemesine göre; katılanlar tarafından 09.10.2008 tarihli olarak imzalanan alım satıma aracılık çerçeve sözleşmelerinin üzerlerinde SYM-GM-V8-5313 18.11.2008 ve SYM-GM-V8-5314 18.11.2008 ibarelerinin yazılı olduğu, sözleşmelerin ... Menkul Kıymetler AŞ'nin muhasebe programına 18.11.2008 tarihinde taranarak yüklendiği, ancak sözleşmelerin, üzerlerinde bulunan 09.10.2008 tarihi sonrasında düzenlendiği yönünde bir tespite ulaşılamadığı, söz konusu sözleşmeler ile katılanlar Nesrin ve Alisa Dilşad'ın ... Menkul Kıymetler AŞ nezdinde sırasıyla 40805 ve 40806 numaralı hesapları açtırdıkları ve hesap ekstreleri incelendiğinde hesaplardaki ilk işlemin 09.10.2008 tarihinde olduğu, bu tarihte katılan ...'in hesabına 248.000 TL, katılan ...'ın hesabına 276.000 TL nakit girişi yapıldığı, aynı gün katılan ...'in hesabına 41.733 TL tutarında 9.969 adet ve katılan ...'ın hesabına da 48.185 TL tutarında 11.501 adet "EMNIS" kodlu hisse senedi alışı gerçekleştirildiği, 21.11.2008 tarihine kadar yoğun olarak "EMNIS" hisse senedinde olmak üzere işlemler yapıldığı, bu tarihe kadar olan işlemlerin tamamına ait imzalı ordinoların ibraz edildiği, 21.11.2008 ve 25.11.2008 tarihlerinde "EMNIS" hisse senedinde gerçekleştirilen işlemlere ait müşteri emir formlarının ise ibraz edilmediği, ardından 26.11.2008 tarihinde katılan ...'in hesabındaki "EMNIS" hisse senedi bakiyesi olan 28.684 adet ve katılan ...'ın hesabındaki "EMNIS" hisse senedi bakiyesi olan 37.028 adet satış işleminin gerçekleştirildiği, işlemlere ait müşteri emir formlarının de ibraz edilmediği, her iki yatırımcının hesabında 27.11.2008-17.12.2008 tarih aralığında "EMNIS" kodlu hisse senedi dışındaki hisselerde alım satım işlemleri yapılmış olup bu işlemlere ait müşteri emir formlarının ibraz edilmediği, 19.12.2008 tarihi itibarıyla hisse senedi stoku bulunmayan her iki hesaptan katılan ...'e ait olan hesapta 183.423 TL ve katılan ...'a ait hesapta ise 167.636 TL tutarında nakit bakiye bulunduğu, yapılan işlemler neticesinde katılan ...'in hesabında 64.577 TL ve katılan ...'ın hesabında 108.364 TL olmak üzere söz konusu iki hesapta toplam 172.941 TL'lik değer kaybının meydana geldiği, her iki yatırımcının hesabında bulunan söz konusu nakitlerin 19.12.2008 tarihten itibaren vadeli mevduatta değerlendirildiği, katılanların cari hesapları incelendiğinde, her iki hesaptan 22.10.2008 tarihinde Nakit Ödenen açıklamasıyla sırasıyla 40.000 TL ve 145.000 TL; 23.10.2008 tarihinde aynı açıklamayla 104.000 TL ye 62.000 TL çıkış işlemi yapıldığı, çıkış yapılan bu tutarların yani sırasıyla 144.000 TL ve 207.000 TL'nin bu defa Nakit Tahsil Edilen açıklamasıyla 24.10.2008 tarihinde hesaplara alacak kaydedildiği, söz konusu bu işlemlere ilişkin tahsilat/tediye makbuzlarının ibraz edilmediği, ... Menkul Kıymetler AŞ tarafından katılanlara hesap ektstresi gönderildiği, 09.10.2008-14.11.2008 döneminde gerçekleştirilen işlemlere ait olarak ibraz edilen ve bilgisayar ortamında düzenlenmiş olan müşteri emir formlarının emirlerin alındığı esnada katılanların imzalarını havi olarak düzenlenmeyip günlük toplu olarak çıktısı alınarak katılanlara imzalatıldığı, 26.11.2008 tarihli ordinoların da, müşteri emir formlarına benzer biçimde emirlerin alınması esnasında değil ya sonradan ya da boş olarak katılanlara imzalatıldığı, 21.11.2008 ve 25.11.2008 tarihleri ile 27.11.2008-17.12.2008 döneminde gerçekleştirilen işlemlere ilişkin olarak katılanların imzalarını havi müşteri emir formlarının ve katılanların hesaplarında yapılan nakit giriş/çıkışlarına ilişkin katılanların imzasını havi Nakit Alındı ve Nakit Ödendi belgelerinin ibraz edilmediği, raporun Sermaye Piyasası Kuruluna ve ... Menkul Kıymetler Borsası Disiplin Komitesine iletildiği,
Sermaye Piyasası Kurulunca düzenlenen 13.08.2009 tarihli rapora göre; sanıklar ... ve Mürşit'in ... Menkul Kıymetler AŞ'nin sırasıyla %52 ve %45 pay oranlarına sahip büyük ortakları oldukları, sanık ...'ın yönetim kurulu başkanı, sanık ...'in ise genel müdür olarak görev yaptığı, katılanlar vekili Av. ... tarafından 31.12.2008 tarihinde iletilen şikâyet dilekçesinde yer alan hususlara ilişkin ... Menkul Kıymetler AŞ nezdindeki belgelerin incelenmesinde, katılanlar ile ayrı ayrı 09.10.2008 tarihinde imzalanmış Alım Satımına Aracılık Çerçeve Sözleşmelerinin bulunduğu, katılan ...'in hesabında 13.10.2008 tarihinden 17.12.2008 tarihine, katılan ...'ın hesabında 13.10.2008 tarihinden 16.12.2008 tarihine kadar hisse senedi alım satım işlemi gerçekleştirildiği, 13.10.2008 tarihinden 20.11.2008 tarihine kadar olan hisse senedi alım satım işlemleri için emirlerin katılanlar tarafından verildiğini tevsik edici nitelikte imzalı müşteri emir formlarının bulunduğu, ancak bu tarihten sonra 26.11.2008 tarihi dışındaki 21.11.2008, 25.11.2008, 27.11.2008, 01-03.12.2008, 05.12.2008, 12.12.2008 ve 17.12.2008 tarihlerinde gerçekleşen işlemlere ilişkin müşteri emir formlarında imza bulunmadığı, şirketin ... ... Şubesi sorumlusu tanık...Sarak'ın katılanlarla 20.11.2008 tarihinden sonra yapılan işlemlere ilişkin müşteri emir formlarını imzalatmak için yaptığı ve kayıt altına alınan telefon görüşmesinde;
"İlknur Sarak: Bende imzalamanız gereken ordinolar var. Ben ... şube müdürüyüm. ... Bey'le göndersem onları imzalayıp bana gönderebilir misiniz?
...: Şimdi ne oluyor? Ne zaman satıyoruz bunları?
İlknur Sarak: Şimdi şöyle söyleyeyim.
...: Ne zaman nakde döneceğiz yani?
İlknur Sarak: Şöyle söyleyeyim Dilşad Hanım, hesap numaranız 40806. Bakıyorum işlemlerinizi ben girmediğim için... hesabınızda 10.000 lot Merko gözüküyor. Duyuyor musunuz beni?
...: Duyuyorum ama dediklerinizi anlamıyorum ben sorumun cevabım bekliyorum, siz konuşacaksınız sonunda ben sorumun cevabını alacağım diye bekliyorum. Şimdi bu söylediklerinizden anlamıyorum ben, hiç daha önce hisse senedi oynamadığım için, benim sorum şu, ne zaman biz nakde döneceğiz?
İlknur Sarak: Yani şimdi hesabınızda 10.000 lot Merko var, eğer onu satarsanız 15.400 YTL'lik bir hisse senedi var gerisi nakitti. Eğer bunu satarsanız nakde dönmüş olursunuz.
...: Ne kadar var nakitte şu anda?
İlknur Sarak: Şu anki satış fiyatıyla 167.059 sizin hesabınız.
...: Toplam?
İlknur Sarak: 40806
...: Toplam?
İlknur Sarak: Evet, overall'unuz...
...: Ben 276 milyar yatırmıştım, o zaman bayağı bir zararda gözüküyorum, değil mi?
İlknur Sarak: Öyle gözüküyor, sanırım.
...: Anladım, yani 276 milyarım şu anda 167, ne kadar oldu dediniz?
İlknur Sarak: Şu an 167.059 overall'unuz Dilşad Hanım
...: Ben hiçbir şey imzalamıyorum bu saatten sonra. Ben Mürşit Bey'le görüşeceğim. Siz yoksunuz arada.
İlknur Sarak: Zaten ben bu konularla direk değilim. Bakın. Şimdi eğer siz bu ordinoyu imzalamazsanız...
...: İmzalamıyorum. 276 milyar yatırdım, benim şu an param ne kadar, bir daha söyleyin.
İlknur Sarak: Şimdi bakın bu takdirde olması gereken şey, yani, eğer imzalamazsanız işlemlerin iptal edilmesi gerekiyor mevzuata göre.
...: ... Biz senin lafınla bir tane pul almayız. ...'a, 20 senelik arkadaşlığa, dostluğa 200.000 dolar para bankadan çekilip aynen bunların hepsi kayıtlarda var.
...Biz hayatımızda borsanın 'b'sini bilmeyiz, bunu bilen insanlar da var, ne gerekirse o olur. Mürşit'in ben de cep telefonunda mesajları var.
...Ne imzası biz o zaman da imza atmıyorduk ama Mürşit Bey imza at dedi. Attık. Mürşit şunu şöyle yap dedi. Yaptık. Dedik ki bu ..., bizim 20 senelik dostumuz. Kocaman ... Menkul Değerler'in sahibi. Biz 200.000'er dolar paramızı bozdurduk, aynı gün iki dakika sonra bunlara yatırdık.
...Bize dediğinizde %50 kar edeceksiniz diye bu işe sokuldu. Kendisinin almış olduğu, ... Menkul Değerler'in 2.000 liraya almış olduğu eminis, meminis biz bunları bilmeyiz. Biz bilmeyiz ki eminis nedir. Hayatımızda, benim yaşım 57, hayatımda borsanın kapısından geçmedim. Mürşit Bey bana ben kefilim dedi. Sen bana veriyorsun dedi.
...
İlknur Sarak: Ben sizi dinledim, beni bir dakika dinler misiniz? Bakın ben ... ... Şubesinde çalışıyorum. ... Şube sorumlusuyum. İsmim İlknur. Sizinle daha önce de görüşmedik. Ama şöyle, bakın, burası kurumsal bir şirket, genel müdürlüğümüz ...'da, biliyorsunuz ve biz...
...: Genel müdürünüz hangisi sizin?
İlknur Sarak: Genel Müdürlüğümüz ...'da.
...: Ne? İsmi ne?
İlknur Sarak: Genel Müdürümüzden mi bahsediyorsunuz? ....
...: Ee tamam işte, sabahtan beri konuşacağım.
İlknur Sarak: Yani tamam bakın bu şirket işleyişi, iç denetim, bu tür şeyleri, mevzuatı, mevzuat gereği benim size imzalamak üzere ordinoyu göndermem gerekiyor. Eğer siz bunu imzalamazsanız zaten işlemler iptal olacak. Ve burada satış işlemleri var en son, yani bu işlemlerin iptal edilmesi gerekecek ve bunda bayağı ciddi bir zararınız olacak. Onu isterseniz, karar sizindir, takdir sizindir. Ben bunu size söylemekle ve iletmekle yükümlüyüm görevim gereği." şeklinde konuşmaların geçtiği, yapılan değerlendirmede;
1- Aracı kurum yetkililerinin, katılanların hisse senedi alım satım işlemlerinde inisiyatif kullandıklarının, yani alım satım kararlarının aracı kurum yetkilileri tarafından verildiğinin ve gerçekleşen işlemlere ilişkin olarak hazırlanan müşteri emir formlarına katılanların imzaları alınmak suretiyle, müşteri onayının temin edilmesi yönünde bir uygulama yürütüldüğünün, katılanlar ile aracı kurum arasında hisse senedi alım satım işlemlerine yönelik yazılı olmayan bir vekalet ilişkisi kurulduğunun anlaşılması nedeniyle aracı kurum hakkında Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47/A maddesi gereğince, asgari idari para cezası tutarında (15.000 TL) idari para cezası uygulanmasının uygun olacağı,
2- 21.11.2008, 25.11.2008, 27.11.2008, 01-03.12.2008, 05.12.2008, 12.12.2008 ve 17.12.2008 tarihlerinde katılanlara ait hesaplarda gerçekleşen hisse senedi alım satım işlem emirlerinin ilgili katılanlar tarafından verildiğini tevsik edici nitelikte aracı kurum nezdinde tevsik edici bir kayıt bulunmadığı dikkate alınarak, aracı kurum hakkında Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47/A maddesi gereğince, asgari idari para cezası tutarında (15.000 TL) idari para cezası uygulanmasının uygun olacağı,
3- Aracı kurum yetkilileri tarafından katılanlar bilgilendirilerek onlar adına karar verilmek suretiyle hisse senedi işlemlerinin gerçekleştirildiği, somut olayda Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47/I-A-5 maddesinde öngörüldüğü şekilde aracı kuruma tevdi edilen hisse senetlerinin kendisi veya başkası menfaatine kullanılmasının söz konusu olmadığı ve bu nedenle, ilgili Kanun maddesi kapsamında tanımlanan suç fiillerinin oluşmadığı kanaatine ulaşıldığı,
4- Katılanların hesaplarında 22.10.2008, 23.10.2008 ve 24.10.2008 tarihli nakit giriş/çıkışlarına ilişkin ödendi ve alındı belgelerinin aracı kurum tarafından ibraz edilmemesi nedeniyle, aracı kurumun uyarılmasının uygun olacağı bilgilerine yer verildiği,
Dosyada CD'si mevcut olan ve ... ... Şubesi sorumlusu tanık...Sarak'ın katılanlarla yaptığı telefon görüşmesinin yukarıda bahsedilen Uyuşmazlık Disiplin İncelemesine dahil edilmeyen 4.32. saniyesinden sonrasının incelenmesinde katılan ...'in; "Ha bugün bana dese ki evini sat gönder, ben ona parayı gönderirim Mürşit beye. Siz araya girmeyin, Mürşit '... sonrası ben sana döneceğim.' dedi. Dönmezse ... beye durumu anlatacağım, eminim ki ... bey beni anlayacaktır. Mürşit beyin sesi de var bende, 'Bana güvenin en ufak bir risk yok beni bilirsin.' diye. Ben bilmem Emnis battı çıktı o ... Menkul Değerlerdir. O bu işi yapıyor, onun işi bu, 'Merak etme benim işim bu.' dedi. Bende sesli mesajları var, bunların hepsini ... bey görsün, ben tanımam, ben battı bilmem.
Mürşit bey bana en fazla diyebilir ki 'Kar ettiniz de kar edemediniz.' Peki ver bakayım 200'er bin dolarımızı kuruş kuruş o günkü. Bankadan çektik. Kızımın ofis parası bu. Biz Mürşit beye 'Bir ay olmak üzere ofisi alalım mı borca girip, bir aksilik olur mu?', 'Hayır sen bir ay on gün sonraya kefil ol al.'
Biz bir ay sonra 130.000 Dolar bankadan krediyle borç para aldık. Şimdi biz bunu ödeyemezsek bu para gelip oraya girmezse. Biz ne düşündük dedik ki nasılsa bu para artacak. Eğer 100.000 Dolar, 100.000 Dolar artar. Böylece ofisi kredisiz alırız dedik. Ama bir ay on gün geçince Mürşit bana dedi ki (bak gireyim mi girmeyeyim mi) 'Sen gir.' dedi. Bunları da inkâr etmiyor artık o kadar da yapmıyor, Allah razı olsun, Ben de girdim. Şimdi kalkıp da bankaya, evin, malın sahibine 'Biz kâğıt aldık, benim arkadaşım var, bana kâğıt al dedi, manipüle manipüle bir boklar bir şeyler ..., ne olacaksa olacaktı, sen bana bırak benim işim bu dedi.' deyip de ben böyle, böyle bir şey denir mi manyak mısın derler bana zaten bunu ben diyemem.
Mürşit beye kibar kibar deyin ki, ben olsaydım Mürşit beyin yerinde şerefim üzerine para önemli değil biz burda bir anne kızız, ben bunu asla Nesrin'e söylemezdim. Ben en fazla Nesrin derdim 'Ya bekleyeceksiniz kar etmek için biraz piyasa bozuk'. ...Biz ona söyledik bak dedik piyasa bozuk dünya batıyor. 'Siz bana bırakın.' peki kardeşim şimdi benim söylediklerimi bana tıp tıp paran senin ben kendim hisse aldım paran senin battı mı diyecek? Ben bunu dinler miyim?
Bak benim param batar ama bunun bedelini hep beraber öderiz. Hepimiz manşet oluruz. 20 yıllık dostluk biter. 58 yaşındayım ben. Benim 35 senelik emeğim bu para. Kızıma bir ofis alayım diye biriktirdim. Ofis ekmek teknesi. ...Şimdi para batsın diye mi gönderdim ben?
Mürşit bu kâğıtları aynen alacaktı kendisi. Biz ona bankada duran 380.000 kayıtlı dolarımızı gönderdik. 180.000'i benim, 200.000'i kızımın. Mürşit'in yapması gereken 380.000 Dolar para alır kendi özel hesabından o satar bir dairesini bize. Alır o kâğıtları üç ayda altı ayda bir senede eski hâline iki misline çıkartır. Bu Mürşit'in yapması gerekendir.
İlknur hanım biz bir yere imza atmıyoruz. Ve eğer Mürşit bana dönsün evet bu ... bitmiştir, dostluk bitmiştir derse biz ne gerekirse güveni, hizmeti, emniyeti suistimal, bir şey çıkmasa bile ne gerekirse Dilşad avukat. ...Ben dedim Mürşit'e söyledim benden sonra senin paranı gönderecek diye. Peki anne dedi. Ben dedi kar mar istemiyorum ben paramı istiyorum anne dedi. Artık yeter dedi. ...Beni arasın Mürşit. Sen bana 'Borsaya gel gir Nesrin hanım.' demedin, bana Mürşit söyledi. 'Bana parayı ver sen karışma.' diyen bana Mürşit. Ben parayı veriyorum, bir şeye karışmıyorum, paramı gerisin geri istiyorum, kar istemiyorum. Kendi paramızı istiyoruz, biz kar istemiyoruz. Mürşit'e aynen böyle söylersin, benle konuşan Mürşit. Aynen söylediklerimi söyleyin, tamam." dediği,
Sermaye Piyasası Kurulunun 11.12.2009 tarihli ve 1055 sayılı kararı ile;
1- Seri: V, No: 46 sayılı Tebliğ'in 58. maddesinin (k) maddesine aykırı olarak, aracı kurum ile yatırımcılar ... ve (Dilşad Yıldız) ... arasında hisse senedi alım satım işlemlerine yönelik yazılı olmayan bir vekalet ilişkisi kurulmuş olması nedeniyle Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47/A maddesi gereğince, aracı kurum hakkında 15.000 TL idari para cezası uygulanmasına,
2- Seri: V, No: 6 sayılı Tebliği'in müşteri emirlerinin alınması ve düzenlenmesine ilişkin 9. maddesine aykırı olarak, 21.11.2008, 25.11.2008, 27.11.2008, 01-03.12.2008, 05.12.2008, 12.12.2008 ve 17.12.2008 tarihlerinde katılanlar ... ve (Dilşad Yıldız) ...'e ait hesaplarda gerçekleşen hisse senedi alım satım işlem emirlerinin katılanlar tarafından verildiğini tevsik edici nitelikte aracı kurum nezdinde bir kayıt bulunmadığı dikkate alınarak, Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47/A maddesi gereğince, aracı kurum hakkında 15.000 TL idari para cezası uygulanmasına,
3- Katılanların 22.10.2008, 23.10.2008 ve 24.10.2008 tarihli nakit giriş/çıkışlara ilişkin ödendi ve alındı belgelerinin düzenlenmemiş olmasının Seri: V, No: 6 sayılı Tebliğ'in 5. maddesine aykırılık teşkil etmesi nedeniyle, konu hakkında daha önce uyarısı bulunmayan Aracı Kurum'un uyarılmasına,
Karar verildiği,
Prof. Dr. H. Fuat Çelebioğlu, Yrd. Doç. Dr. Vesile Sonay Evik ve emekli banka müdürü Selçuk Arpat tarafından düzenlenen 02.11.2011 tarihli üç kişilik bilirkişi raporunda; alım-satım emirlerinin katılanların rızası ve bilgisi dâhilinde gerçekleşmediği, katılanların iradesinin aksine somut olayda zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunulduğu ve bu nedenle hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun maddi unsurun gerçekleşmiş olduğu, aynı şekilde hisse senedi alım satım işlemlerinde ordinolarda yer alan imza dışındaki kısımların özellikle de alım miktarına (tutar) ve hangi hissenin alınacağına ilişkin bilgilerin büyük önem arz ettiği, zira gerçekleştirilen işlemlerden (hangi hisseden ne kadar alındığından, satıldığından) yatırımcıların haberdar olup olmadıklarının ancak bu bilgilerle ispatlanabileceği, suçun manevi unsurunun somut olayda mevcut olup olmadığı değerlendirmesinin ise delillerin vasıtasızlığı ilkesinden hareketle bizzat mahkemece yapılması gerektiği kanaatine varıldığı,
... 10. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2011/476 esas sayılı dosyasında ... Menkul Kıymetler AŞ vekili tarafından katılanlar aleyhinde 02.01.2009 tarihinde açılan menfi tespit davasında; 02.01.2009 tarihi itibariyle katılan ...'in hesap bakiyesinin 188.396,54 TL, katılan ...'ın hesap bakiyesinin ise 175.242,57 TL olduğu, dünya ve Türkiye borsalarında yaşanan finansman krizi nedeniyle katılanların işlem yaptıkları hisse senetlerinde düşüş meydana geldiği, katılanların da bu şekilde düşüşten dolayı zarara uğradıklarını, katılanların uğramış oldukları bu zararı gönderdikleri ihtarname ile aracı kurumdan talep ettikleri, oysa bu taleplerin yerinde olmadığı belirtilerek davanın kabulü ile katılan ...'e 59.603,46 TL ve katılan ...'a 100.757,43 TL olmak üzere aracı kurumun toplam 160.360,84 TL kadar borçlu olmadığının tespitine karar verilmesinin ve ... 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2009/118 esas sayılı dosyasında katılanlar tarafından ... Menkul Kıymetler AŞ aleyhinde 26.02.2009 tarihinde açılan alacak davasında ise; hisse senedi alım satım aracılık sözleşmesi gereğince katılanların rızaları ve talepleri dışında yapılan işlemler sebebiyle uğradıkları zararın tahsilinin istenildiği, her iki dosyanın birleştirildiği ve alınan bilirkişi raporunda, katılanların hesaplarında 20.11.2008- 17.12.2009 döneminde gerçekleştirilen tüm işlemlerin vekaletsiz ... görme kapsamında değerlendirilerek katılanları bağlamayacağı ve hesapların 20.11.2008 tarihine döndürülmesi gerektiği, 21.11.2008-17.12.2008 döneminde gerçekleştirilen hisse alım satımlarının hiç yapılmamış kabul edilmesi gerektiğinin belirtildiği, yapılan yargılama sonucunda da ... 10. Asliye Ticaret Mahkemesince 06.03.2013 tarih ve 476-87 sayı ile menfi tespit davasının reddine, alacak davasının kabulüne ve katılan ...'e 149.053,67 TL, katılan ...'a ise 163.924,75 TL ödenmesine karar verildiği, temyiz üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince 19.02.2014 tarih ve 18652-3199 sayı ile reddedilen asıl davada maktu karar ve ilam harcı alınması gerektiğinin ve kabul edilen birleşen davada ise Yatırımcıları Koruma Fonu'na devredilen aracı kurum ... Menkul Kıymetler AŞ'nin usulsüz işlemler ile katılanları zarara uğrattığının anlaşıldığı ancak Yatırımcıları Koruma Fonu'nun bir ticari şirket olmayıp bir kamu kuruluşu olması nedeniyle yaptığı işlemlerin ticari nitelikte sayılıp aleyhine avans faizi uygulanamayacağının gözetilmemesi isabetsizliklerinden bozulmasına karar verildiği,
Tedrici Tasfiye Hâlinde ... Menkul Kıymetler AŞ'yi temsilen Özgür Bülbül ve Kağan Şar imzalı katılan ...'e hitaben düzenlenen 29.06.2015 tarihli ve 2973 sayılı yazıya göre; ... Menkul Kıymetler AŞ hakkında ... 10. Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan 2011/476 esas sayılı davanın 25.05.2015 tarihli duruşmasında mahkeme tarafından Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 2014/3199 sayılı kararına uyulması yönünde karar verildiği, Mahkemenin söz konusu uyma kararı ile davanın gecikme faizi hariç olmak üzere 163.924,75 TL'lik asıl alacağa ilişkin kısmının kesinleştiği belirtilerek söz konusu ödemenin yapılabilmesi için banka hesabının yazılı olarak bildirilmesinin istenildiği,
Tedrici Tasfiye Hâlinde ... Menkul Kıymetler AŞ'yi temsilen Özgür Bülbül ve Kağan Şar imzalı katılan ...'e hitaben düzenlenen 29.06.2015 tarihli ve 2974 sayılı yazıya göre; ... Menkul Kıymetler AŞ hakkında ... 10. Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan 2011/476 esas sayılı davanın 25.05.2015 tarihli duruşmasında mahkeme tarafından Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 2014/3199 sayılı kararına uyulması yönünde karar verildiği, Mahkemenin söz konusu uyma kararı ile davanın gecikme faizi hariç olmak üzere 149.053,67 TL'lik asıl alacağa ilişkin kısmının kesinleştiği belirtilerek söz konusu ödemenin yapılabilmesi için banka hesabının yazılı olarak bildirilmesinin istenildiği,
... 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2009/356 esas sayılı dosyasında; davacı olan katılanların hisse senedi alım satımı için davalı ... Menkul Kıymetler AŞ nezdinde hesap açtırarak toplam 524.000 TL para yatırdıkları, ancak katılanların talimatı ve izni olmadan usulsüz alım satımlar yapıldığı ve hesapta kalan 363.639,11 TL'nin katılanlara ödenmediği belirtilerek anılan bedelin temerrüt faizi ile birlikte tahsilinin talep ve dava edildiği, Mahkemece 05.11.2009 tarih ve 356-490 sayı ile davanın kabulüne, 363.639,11 TL'nin 03.01.2009 tarihinden itibaren avans oranları üzerinden işleyecek faizi ile birlikte davalı ... Menkul Kıymetler AŞ'den alınarak 188.396,54 TL'sinin katılan ...'e, 175.242,57 TL'sinin katılan Dilşat'a ödenmesine karar verildiği, hükmün temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 01.12.2011 tarihli ve 5253-16239 sayılı kararı ile onandığı,
... Menkul Kıymetler AŞ'nin devredildiği Yatırımcıları Koruma Fonu'nun sanık ... müdafisi Av. ...'a hitaben 27.11.2012 tarihli ve 5215 sayılı cevabi yazısına göre; 27.09.2012 tarihinde katılan ...'e 288.702 TL anapara, 42.042,23 TL faiz olmak üzere toplam 330.744,23 TL, katılan ...'a ise 268.544,63 TL anapara, 39.106,81 TL faiz olmak üzere toplam 307.651,44 TL ödeme yapıldığı ve bu ödemelere ilişkin Vakıflar Bankasına ait 27.09.2012 tarihli dekontların yazı ekinde gönderildiği,
Anlaşılmaktadır.
Katılan ... savcılıkta; Hukukçular Sitesi'ndeki evini sattığını, kızı olan katılan ...'ın da büro almak üzere para biriktirdiğini, uzun yıllardır tanıdığı sanık ... ile ...'dan ...'a geldiğinde fırsat buldukça görüştüklerini, sanık ...'in kardeşi olan sanık ...'ı da tanıdığını, sanık ...'in son dönemde borsada kazanç sağlayabileceklerini ve ortağı olduğu ... Menkul Kıymetler AŞ'ye kendisinin ve kızının para yatırmasını ısrarla istemeye başladığını, borsaya yabancı olduğu için önce bu teklife sıcak bakmadığını, ancak ısrarı üzerine kabul ettiklerini ve 09.10.2008 tarihinde kendisinin 180.000 Dolar, kızının da 200.000 Dolar birikimlerini TL'ye çevirip ... Bankası Ulus Şubesinde sanık ...'in bildirdiği hesaba yatırdıklarını, ancak borsada hisse senedi alıp almayacaklarına henüz karar vermemiş olduklarını ve sözleşme de imzalamadıklarını, parayı yatırdıktan 9-10 gün sonra sanık ...'in arayarak sözleşme yapmaları gerektiğini söylediğini, ertesi gün ... isimli bir şirket çalışanının matbu bir sözleşmeyi evine getirdiğini, kendisinin kesinlikle geçmişe yönelik evrak imzalayamayacağını söylediğini, sözleşmede tarih olmadığını, kendisinin de imzayı atarken tarih yazmadığını, kızının da aynı biçimde sözleşmeyi imzaladığını, birkaç gün sonra sanık ...'in yine arayarak sözleşmede bazı eksiklikler olduğunu söylediğini, yine ... isimli çalışanın evine geldiğini, imzaladığı önceki sözleşmeyi yırtıp yeni bir sözleşme imzaladığını, bu sözleşmede de tarih bulunmadığını, daha sonra herhangi bir talimat vermediği hâlde paranın hesaba yatırılmasından 5 dakika sonra piyasada bilinmeyen muhtemelen kendilerine ait ya da kendi zararlarını telafi etmek amacıyla adını bile duymadığı kâğıtlara yatırıldığını ve büyük miktarlarda zarar ettiklerini öğrendiğini, telefonla aradığı sanık ...'ın, sanık ...'in borsada yasaklı olduğunu ve esasen şirketin ortağı olmadığını söylediğini, sanık ... ile de görüştüğünü "Yasal yollara başvurma, ben sana 2 ay içerisinde paranı vereceğim." dediğini,
Mahkemede; sanık ...'u tanımadığını ve hiç görmediğini, sanık ...'in "Nesrin sen de borsadan hisse senedi alsana, bankaya iki kuruş faizle gıdım gıdım para artmaz, paranızı repo faize yatırın, hisse senetlerini çevreden sorun, hangi hisse senetleri sağlamdır kazandırır bir araştırma yapın, ben bu konunun uzmanıyım bana da sorarsınız." dediğini, parayı yatırdıktan 15-16 gün sonra sanık ...'in arayarak "Nesrin bazı belgeleri imzalamanız lazım." dediğini, ... isimli çalışanın getirdiği kâğıtları imzaladığını ancak kâğıtların çok boş yerleri olduğunu, kâğıtları okuduğu kadarıyla paranın kendisine ait olduğuna dair bölümlerini imzaladığını, herhangi bir kimseye yetki veya vekalet vermediğini, sonra borsadan kâğıtlar gelmeye başladığını ve paralarının borsaya yatırıldığını anladıklarını, eve borsa ile ilgili belgeler geldikten kısa bir süre sonra da sanık ...'ın eve telefon açtığını ve "Sakın üzülmeyin böyle bir şey yaptık ancak borsa düştü zarar ettiniz, ben iki ay içerisinde paranızı faizi ile birlikte ödeyeceğim, bana süre ver." deyip kendisinden bir de vekaletname istediğini ancak vermediğini, Sermaye Piyasası Kurulunun kendilerine ... Menkul Kıymetler AŞ'de duran nakit paralarını ödediğini, ancak inisiyatifleri dışında kullanılan miktarı ödemediğini,
Katılan ... savcılıkta; annesinin tanıdığı olan sanık ...'in ısrarları üzerine annesi ile birlikte paralarını yatırmaya razı olduklarını, fakat sanık ...'e özellikle ilk aşamada kağıda para yatırmak istemediğini söylediğini, sanık ...'in de paranın repoda gecelik faizde bekleyeceği garantisini verdiğini, 09.10.2008 tarihinde parayı yatırdıktan sonra 21.10.2008 tarihinde eve getirilen sözleşmeyi imzaladığını, sözleşme dışında birçok evrak daha imzaladığını, hatta boş kâğıt bile imzaladığını, güvendikleri için bunu sorun etmediğini, kısa bir süre sonra uygun bir ofis bulunca parasını çekip bu ofisi almak istediğini, sanık ...'in herhangi bir sorun olmadığını söyleyip "Paranı hemen göndereceğim." dediğini ancak kendisini oyaladığını, araştırdığında parası ile borsada işlem yaptıklarını, sözleşmeyi yırtıp sahte imzayla yeni bir sözleşme düzenlediklerini, herhangi bir talimat vermediği hâlde şirketin ... şubesinde yazılı talimat verilmiş gösterildiğini öğrendiğini,
Mahkemede; borsadan kâğıt gelince parasının borsaya konulduğunu öğrendiğini, sanık ...'i aradığını, ancak cevap vermediğini, şirketin sahibinin sanık ... olduğunu sonradan öğrendiğini, halbuki sanık ...'in kendisini şirket sahibi olarak tanıttığını, sanıkların istedikleri zaman uğramış oldukları zararı karşılamalarının mümkün olduğunu, SPK'nın hisse senedi alınmayan ve kullanılmamış nakit parayı ödediğini ancak hisse senedi alınan miktarın ödenmediğini,
Tanık...Sarak; 2002-2010 tarihleri arasında ... Menkul Kıymetler AŞ'nin ... Şubesinde broker olarak çalıştığını, 2008 yılı Ağustos ayında ...'daki genel müdürlükten bir yetkilinin arayıp katılanların imzalayacakları evraklar olduğunu söylediğini, katılanları aradığını, katılan ...'in yirmi yıldır sanık ...'i tanıdığını, borsadan anlamadığını, ona güvenerek parasını yatırdığını, bir şey gerekiyorsa kendisini sanık ...'in araması gerektiğini söyleyip belgeleri imzalamayı kabul etmediğini,
Tanık ...; ... Menkul Kıymetler AŞ'nin ... Şubesinde 1993-2003 tarihleri arasında çalıştığını, emekli olduktan sonra da sanık ...'in zaman zaman telefonla arayıp bazı şirket işlemlerini yaptırdığını, katılan ... ile aralarında imzalanacak evrak olduğunu söyleyip götürmesini rica ettiğini, katılan ...'i arayıp randevu aldığını, katılanın Ulus'taki evine gittiğini, katılanların evrakın bir kısım yerlerini imzaladıklarını, sözleşmede bazı hususları anlayamadıklarını, ayrıca katılan ...'ın adının yanlış yazıldığını söyleyip "Mürşit ile görüşelim evrakları öyle gönderelim." dediklerini, birkaç gün sonra yeniden katılan ...'in evine gittiğini, katılan ...'in "Ben eksik kısımları tamamlayıp göndereceğim." dediğini, götürdüğü evrakları incelemediğini, üzerinde tarih olup olmadığını bilmediğini, zarfın kapalı olduğunu ve katılan ...'e de kapalı biçimde teslim ettiğini, katılan ...'e ikinci kez sözleşme götürmediğini,
İfade etmişlerdir.
Sanık ... aşamalarda; ... Menkul Kıymetler AŞ'nin ortağı olduğunu, bir dönem genel müdürlüğünü de yaptığını ancak suç tarihinde genel müdür olmadığını, katılanları uzun yıllardır tanıdığını, borsada yatırım yapmak istediklerini söyleyen katılanlar adına uygun bir komisyonla hesap açılması için ... şirketindeki yetkililerden ricada bulunduğunu, yapılan hisse alım satım işlemlerinin hepsinin yazılı talimat verilerek gerçekleştirildiğini, bir dönem 500.000 TL olan yatırımlarının 900.000 TL'ye kadar çıktığını, bu dönemde itirazları olmadığını, borsada düşüşler olunca zarar etmeleri sebebi ile şikâyetçi olduklarını, kendisinin herhangi bir şekilde yetkisi ve görevi olmadığını ve bu nedenle üzerime atılı suçlamayı kabul etmediğini,
Sanık ... aşamalarda; ... Menkul Kıymetler AŞ'nin yönetim kurulu başkanı olduğunu, şirketin yaklaşık 30.000 kayıtlı müşterisinin bulunduğunu, katılanlar ile ilgili hususları yargılama sürecinde öğrendiğini, suçlamayı kabul etmediğini,
Sanık ... aşamalarda; ... Menkul Kıymetler AŞ'de genel müdürlük personeli olarak görev yaptığını, gün içerisinde yüzlerce müşterinin emirlerini yerine getirdiğini, telefon veya ordino sistemi ile verilen talimat üzerine işlem yaptıklarını, yapılan bu işlemleri müşterilerin anlık olarak görebildiklerini, katılanların bilgisi dışında bir işlem yapılmasının söz konusu olmadığını,
Savunmuşlardır.
V. GEREKÇE
A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenmesi bakımından öncelikle dolandırıcılık suçunun unsurlarının açıklanmasında yarar bulunmaktadır.
Dolandırıcılık suçu TCK'nın 157. maddesinde; "Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir." şeklinde düzenlenmiş, 158. maddesinde ise suçun nitelikli hâlleri sayılmıştır.
Mal varlığının yanında irade özgürlüğünün de korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Fail kendisi veya başkasına yarar sağlamak amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar yapmalı, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile eylem arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve zarar da nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenecek ekonomik bir zarar olmalıdır.
Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu diğer mal varlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece mal varlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlal edildiği vurgulanmıştır.
5237 sayılı TCK'nın 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş olmasına göre, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesi gerekmektedir.
Kanun koyucu anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.
"Hile", Türk Dili Kurumu sözlüğünde; "Birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika" (Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, s. 891.) şeklinde, uygulamadaki yerleşmiş kabule göre ise; "Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez." biçiminde tanımlanmıştır.
Öğretide de hile ile ilgili olarak; "Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek ve böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması ve bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eylemlerinde bir hata meydana getirmesidir." (Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler 2004, s. 453.), "Hile, oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir." (... Centel/Hamide Zafer/Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Cilt I, Beta Yayınevi, 4. Baskı, Eylül 2017, ..., s. 502-503.) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.
Yerleşmiş uygulamalar ve öğretideki baskın görüşlere göre ortaya konulan ilkeler göz önünde bulundurulduğunda; hile, maddi olmayan yollarla karşısındakini aldatan, hataya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü eylem olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkânlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durum veya sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapıldığı ve kamu düzenini bozacak nitelikte bulunduğu hallerde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde, sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış bulunuyorsa bu basit şekildeki aldatma, dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için, bu açıklamaların doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte olması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin eklenmiş bulunması gerekir.
Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi noktasında öğretide şu görüşlere de yer verilmiştir: "Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya göre ve mağdurun içinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir." (Veli ... Özbek/Koray Doğan/Pınar Bacaksız, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 15. Baskı, ... 2020, s. 717.), "Hileli davranışın anlamı birtakım sahte, suni hareketler ile gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır." (Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Yetkin Yayınevi, 13. Baskı, ... 2020, s. 439.), "Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ortalama bir insanı hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Bu nedenle, davranışın hile teşkil edip etmediği muhataba ve olaya göre değerlendirilmelidir." (Centel/Zafer/Çakmut, s. 509.).
Esasen, hangi davranışların hileli olup olmadığı konusunda genel bir kural koymak oldukça zor olmakla birlikte, bu konuda olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.
Uyuşmazlık konusunu ilgilendiren tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenen dolandırıcılık suçu ise, suç tarihi itibarıyla TCK'nın 158. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde;
"Dolandırıcılık suçunun;
...
h- Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenmesi hâlinde, üç yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur." şeklinde düzenlenmiştir.
Bu maddenin gerekçesinin ilgili bölümlerinde ise, "Ticari faaliyeti meslek olarak icra eden kişilerin güvenilirliğini sağlamak amacıyla, dolandırıcılık suçunun tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenmesi, bu suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir." açıklamalarına yer verilmiştir.
TCK'nın 158. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendi uyarınca tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında, kooperatif yöneticilerinin de kooperatifin faaliyeti kapsamında dolandırıcılık suçunu işlemeleri nitelikli hâl olarak öngörülmüştür. Ticari faaliyeti meslek olarak icra eden kişilerin güvenilirliğinin en üst düzeyde olması gereği, toplumsal hayatta ihtiyaç duyulan kişiler arasındaki dürüstlük ve güvenirliliğe ticari hayatın daha çok muhtaç olması nedeniyle, böyle bir artırım nedeni öngörülmüştür.
Anılan bentte iki tür suç öngörülmüştür. Bunlardan birisi ticari faaliyet sırasında dolandırıcılık; diğeri ise, kooperatifin faaliyeti kapsamında dolandırıcılıktır. Bu suç, özgü bir suçtur. Bu suçu ancak, tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişiler ya da kooperatif yöneticileri işleyebilir. Bunların dışındakilerin bu suçu işleyebilme olanağı bulunmamaktadır. Örneğin, esnafın veya tacir sıfatı, şirket yöneticisi ya da şirket adına hareket eden kişi özelliği bulunmayan gerçek kişiler, kooperatif denetçileri ve üyeleri bu suçu işleyemezler.
Bu nitelikli hâlin oluşması için, failin tacir ya da şirket yöneticisi veya şirket adına hareket eden kimse olması yeterli değildir. Aynı zamanda aldatıcı nitelikteki eylemin, ticari faaliyetleri sırasında gerçekleştirilmiş olması gerekir.
Diğer taraftan, mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'un suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan "Cezai Sorumluluk" başlıklı 47. maddesinin birinci fıkrasının A-5. Bendi;
"Diğer kanunlara göre daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde:
A) ...
5. Sermaye piyasası kurumlarına, bu Kanunun 13/A ve 13/B maddeleri kapsamındaki teminat sorumlularına ve 38/B ve 38/C maddeleri kapsamındaki fon kuruluna; sermaye piyasası faaliyetleri sebebiyle veya emanetçi sıfatıyla veya idare etmek için veya teminat olarak veyahut her ne nam altında olursa olsun, kayden veya fiziken tevdi veya teslim edilen sermaye piyasası araçları, nakit ve diğer her türlü kıymeti kendisinin veya başkasının menfaatine satan veya rehneden veya her ne şekilde olursa olsun kullanan, gizleyen yahut inkâr eyleyen veyahut bu amaca ulaşmak ya da bu fiillerini gizlemek için bilgisayar ortamında tutulanlar dahil kayıtları tahvil ve tağyir eden ilgili gerçek kişilerle tüzel kişilerin yetkilileri,
...
... iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin günden onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.
B) ...
C) ...
Birinci fıkranın (A), (B) ve (C) bentleri uyarınca verilecek ağır para cezaları üst sınırla bağlı olmaksızın suçun işlenmesi suretiyle temin edilen menfaatin üç katından az olamaz."
Anılan Kanun'un "İdari para cezaları" başlıklı 47/A maddesi;
"Bu Kanuna dayanılarak yapılan düzenlemelere, belirlenen standart ve formlara ve Kurulca alınan genel ve özel nitelikteki kararlara aykırı hareket ettiği tespit edilen gerçek kişiler ve tüzel kişilere, gerekçesi belirtilmek suretiyle Kurul tarafından onbeşbin Türk Lirasından yüzbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.
Kanunun 40/C maddesinin beşinci fıkrasındaki yükümlülüğe uymayan üyelere Türkiye Sermaye Piyasası Aracı Kuruluşları Birliği Yönetim Kurulunca beşbin Türk Lirasından yirmibeşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.
Kanunun 40/D maddesinin beşinci fıkrasındaki yükümlülüğe uymayan üyelere, Türkiye Değerleme Uzmanları Birliği Yönetim Kurulunca bin Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. Birlik, verdiği cezaları ilgiliye tebliğ eder ve tahsil ve gelir kaydı için Yatırımcıları Koruma Fonuna bildirir.
İdarî para cezalarının verilmesini gerektiren fiillerin tekrarı hâlinde, verilen para cezası iki katı, ikinci ve müteakip tekrarlarda üç katı artırılarak uygulanır. Bu cezaların verildiği tarihten itibaren iki yıl içinde idarî para cezası verilmesini gerektiren aynı fiil işlenmediği takdirde önceki cezalar tekrarda esas alınmaz."
Aynı Kanun'un "Cezaların artırılması" başlıklı 48. maddesi;
"Bu Kanun kapsamındaki ihraçcılarla sermaye piyasası kurumlarının yönetim kurulu üyeleri, denetçileri, müdür ve diğer personeli ve yatırım fonu temsilcileri ile sorumlularının ortak-lığın, kuruluşun veya fonun paraları ve diğer malları ile sermaye piyasası araçları, defter, evrak, dosya, kayıt ve diğer belgeleri üzerinde işledikleri suçların genel hükümlere göre belirlenen cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur.",
Anılan Kanun'un "Usul hükümleri" başlıklı 49. maddesi;
"47 nci madde kapsamına giren suçlardan dolayı soruşturma yapılması, Kurul tarafından Cumhuriyet savcılığına yazılı başvuruda bulunulmasına bağlıdır. Bu başvuru ile Kurul aynı zamanda katılan sıfatını kazanır.
Bu Kanuna aykırı fiillerin işlendiğine dair bilgi edinen Cumhuriyet savcıları, Kurulu haberdar ederek durumun incelenmesini isteyebilirler.
Cumhuriyet savcıları kovuşturmaya yer olmadığına karar verirlerse, Kurul kendisine tebliğ edilecek bu kararlara karşı Ceza Muhakemesi Kanununa göre itiraza yetkilidir." şeklinde düzenlenmiştir.
Mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinde Kanun'un konusu ve amacının; tasarrufların menkul kıymetlere yatırılarak halkın iktisadi kalkınmaya etkin ve yaygın bir şekilde katılmasını sağlamak amacıyla; sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içinde çalışmasını, tasarruf sahiplerinin hak ve yararlarının korunmasını, düzenlemek ve denetlemek olduğuna yer verilmiştir. Kanun'un 2. maddesinde de; sermaye piyasası araçları, bu araçların ihracı, halka arzı ve satışı, bunları ihraç veya halka arz edenler, bu Kanun'un 40. maddesi çerçevesinde borsalar ve teşkilatlanmış diğer piyasalar, sermaye piyasası faaliyetleri, sermaye piyasası kurumları ve Sermaye Piyasası Kurulu bu Kanun hükümlerine tabi olduğu belirtilerek Kanun'un kapsamı belirlenmiş, ancak halka açık olmayan anonim ortaklıkların halka arz edilmeyen hisse senedi ihraçları bu Kanun kapsamı dışında olduğu hususu da vurgulanarak bu Kanun'da hüküm bulunmayan hâllerde genel hükümlerin uygulanacağı kabul edilmiştir.
Tasarrufların menkul kıymetlere yatırılarak halkın iktisadi kalkınmaya etkin ve yaygın bir şekilde katılmasını teşvik edip sermaye piyasasına yatırım yapılmasının sağlanması bakımından piyasanın güvenilir, şeffaf, etkin, istikrarlı, adil ve rekabetçi bir ortamda işleyişinin ve gelişmesinin sağlanması gerekmekte, böylece yatırımcıların hak ve menfaatlerinin korunması, aldatılmalarının önlenmesi amacıyla piyasanın olması gerektiği biçimde düzenlenmesi ve denetlenmesi sermaye piyasası hukukundaki düzenlemelerin öncelikli amaçlarındandır.
Sözü edilen yasal düzenlemelerde de açıkça ifade edildiği üzere, tasarrufların etkin ve verimli biçimde milli ekonomiye aktarımının sağlanarak bu yolla iktisadi kalkınmanın sağlanması hedefine ancak sağlıklı işleyen bir sermaye piyasası sistemine sahip olmakla ulaşılabileceği kuşkusuzdur. Bu itibarla ülkelerin kalkınmasında etkin, verimli, şeffaf ve güvenilir biçimde işleyen bir sermaye piyasası sisteminin önemi tartışmasızdır. Bu bağlamda tüm Dünya'da olduğu gibi Ülkemizde de sermaye piyasalarının sağlıklı işlemesine ayrı bir önem verilmiş; piyasaların idari denetim ve gözetimini (regülasyon) gerçekleştirme konusunda öncelikle bağımsız düzenleyici kuruluş sıfatıyla Sermaye Piyasası Kurulu yetkili kılınmıştır. Öte yandan kanun koyucu anılan piyasaların sağlıklı işlemesine verdiği hayati önem sebebiyle belirtilen amacı ihlale yönelik bazı önemli fiilleri ortadan kaldırma gayesi ile son çare (ultima ratio) olmak üzere ceza hukuku araçlarına başvurarak ağır nitelikte ihlaller içeren bazı fiilleri de suç olarak tanımlamıştır.
B. Somut Olayda Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Değerlendirme
Sanıklar ... ve ...'ın ... Menkul Kıymetler AŞ'nin ortakları oldukları, diğer sanık ...'un da bu şirketin ... Şubesinde müşteri temsilcisi olarak görev yaptığı, ...'da oturan ve ... Adliyesinde yazı işleri müdürü olan katılan ... ile sanık ...'in uzun yıllardır birbirlerini tanıdıkları, katılan ...'in sanık ...'e kendisinin ve avukat olan kızı katılan ...'in bankada mevcut birikimlerinden bahsettiği, sanık ...'in de bu birikimlerini borsada değerlendirmeleri yönünde katılan ...'e tavsiyelerde bulunmaya başladığı, katılan ...'in sanık ...'in telkinde bulunmasıyla, katılan ...'ın ise annesi olan katılan ...'in yönlendirmesi ile paralarını borsaya yatırmaya karar verdikleri, 09.10.2008 tarihinde ... Bankası ... Ulus Şubesi aracılığıyla ... Menkul Kıymetler AŞ'nin ... Borsa Şubesi nezdindeki hesabına katılan ...'in 248.000 TL, katılan ...'ın ise 276.000 TL havale yaptıkları, ... Menkul Kıymetler AŞ ile yatırımcı sıfatıyla katılanlar arasında hisse senedi alım satım ve işlemlerine yönelik olarak 09.10.2008 tarihli alım satıma aracılık çerçeve sözleşmelerinin imzalandığı, katılanlar adına ... Menkul Kıymetler AŞ nezdinde açılan hesaplar üzerinden yine ilk olarak 09.10.2008 tarihinde hisse senedi alımı yapılmaya başlandığı, hisse senedi alım satım işlemlerine ilişkin müşteri emir formlarında müşteri temsilcisi olarak sanık ...'ın adı ve soyadının yazılı olduğu ve bu şekilde hisse senedi alım satım işlemlerinin 17.12.2008 tarihine kadar devam ettiği, 19.12.2008 tarihi itibarıyla hisse senedi stoku bulunmayan her iki hesaptan katılan ...'e ait olan hesapta 183.423 TL ve katılan ...'a ait hesapta ise 167.636 TL tutarında nakit bakiye bulunduğu, hisse senedi alım satım işlemleri neticesinde katılan ...'in hesabında 64.577 TL ve katılan ...'ın hesabında 108.364 TL değer kaybı meydana geldiği, yerinde yapılan inceleme sonucunda Sermaye Piyasası Kurulunca düzenlenen raporda 20.11.2008 tarihine kadar olan hisse senedi alım satım işlemlerine ilişkin imzalı müşteri emir formlarının bulunduğunun, ancak bu tarihten sonra 26.11.2008 tarihi dışındaki 17.12.2008 tarihine kadar gerçekleşen işlemlere ilişkin müşteri emir formlarında imza bulunmadığının ve ... ... Şubesi sorumlusu tanık...Sarak'ın katılanlarla 20.11.2008 tarihinden sonra yapılan işlemlere ilişkin müşteri emir formlarını imzalatmak amacıyla kayıt altına alınan bir telefon görüşmesi yaptığının tespit edildiği, ... Menkul Kıymetler Borsası Teftiş Kurulu Başkanlığınca yapılan disiplin incelemesi sonucunda düzenlenen raporda ise 22.10.2008 ve 23.10.2008 tarihinde katılan ...'in hesabından toplam 144.000 TL, katılan ...'ın hesabından 207.000 TL çekildiği ve bu tutarların 24.10.2008 tarihinde hesaplara yeniden yatırıldığı ancak bu işlemlere ilişkin tahsilat/tediye makbuzlarının ibraz edilmediğinin belirtildiği, yapılan incelemeler neticesinde Sermaye Piyasası Kurulunun 11.12.2009 tarihli ve 1055 sayılı kararı ile ... Menkul Kıymetler AŞ hakkında Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47/A maddesi gereğince ilk olarak katılanlar adına hisse senedi alım satım kararlarının ... Menkul Kıymetler AŞ yetkilileri tarafından verilmesi, gerçekleşen işlemlere ilişkin olarak hazırlanan müşteri emir formlarına katılanların imzalarının sonradan alınması ve katılanlar ile aracı kurum arasında hisse senedi alım satım işlemlerine yönelik yazılı olmayan bir vekalet ilişkisi kurulmuş olması nedeniyle 15.000 TL idari para cezası, ikinci olarak 21.11.2008 ve 17.12.2008 tarihleri arasında katılanlara ait hesaplarda gerçekleşen hisse senedi alım satım işlem emirlerinin katılanlar tarafından verildiğine dair belge bulunmaması nedeniyle 15.000 TL idari para cezası ve üçüncü olarak ise katılanların hesaplarında gerçekleşen nakit giriş/çıkışlarına ilişkin ödendi ve alındı belgelerinin ibraz edilmemesi nedeniyle de uyarı cezası verilmesine karar verildiği, katılanların vekilleri aracılığıyla şikâyetçi olmaları üzerine başlatılan soruşturmada sanıkların nitelikli dolandırıcılık suçunu işlediklerinin iddia olunduğu anlaşılan olayda;
Sermaye Piyasası Kurulunca suç tarihinden sonra 02.12.2011 tarihi itibarıyla faaliyetlerinin sürekli olarak durdurularak sahip olduğu yetki belgelerinin iptal edilmesine ve tedrici tasfiyesine karar verilen ... Menkul Kıymetler AŞ'nin suç tarihinde hisse alım satımına yetkili aracı kurum olması, katılanların 09.10.2008 tarihinde adı geçen şirket nezdinde kendi adlarına açılan hesap numaralarına banka aracılığıyla para yatırmaları, para yatırma dekontlarının açıklama kısımlarında katılan ...'in hesap numarasının 40805 ve katılan ...'ın hesap numarasının 40806 olarak gösterilmesi ve bu hesaplara yatırılan paraların sanıklar tarafından başka bir hesaba aktarılmasının da söz konusu olmaması, ... Menkul Kıymetler Borsası Teftiş Kurulu Başkanlığınca düzenlenen raporda katılanların tarihsiz olarak imzaladıklarını iddia ettikleri alım satıma aracılık çerçeve sözleşmelerinin ... Menkul Kıymetler AŞ'nin muhasebe programına 18.11.2008 tarihinde taranarak yüklendiğinin ancak sözleşmelerin üzerlerinde yazılı olan 09.10.2008 tarihi sonrasında düzenlendikleri yönünde bir tespite ulaşılamadığının belirtilmesi nedenleriyle sözleşmelerin imzalanması, katılanlar adına hesap açılması ve katılanların bu hesaplara para yatırmalarının birbirleriyle uyumlu olması, bilirkişi tarafından düzenlenen rapora göre de ibraz edilen sözleşmeler ve müşteri emir formlarında kendi adlarına bulunan imzaların katılanların eli ürünü olduklarının belirlenmesi, katılanların hesaplarında müşteri temsilcisi sıfatıyla sanık ... tarafından 17.12.2008 tarihine kadar yapılan hisse senedi alım satım işlemleri neticesinde katılan ...'in hesabında 64.577 TL ve katılan ...'ın hesabında 108.364 TL zarar oluştuğu, bu işlemlerin bir kısmı için müşteri emir formlarının toplu çıktı alınmak suretiyle katılanlara imzalatıldığı, bir kısmı için ise imzalı müşteri emir formları ile katılanların hesaplarında aynı miktarda nakit çıkışı ve girişine ilişkin belge ibraz edilemediği belirlenmiş ise de bu eylemlerin yetkili ve görevli Sermaye Piyasası Kurulunca değerlendirilerek ... Menkul Kıymetler AŞ hakkında idari para cezaları ve uyarı cezası uygulandığı, ayrıca aynı Kurul tarafından somut olayda hisse senetlerinin sanıkların menfaatine kullanılmasının söz konusu olmadığı ve bu nedenle Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47/I-A-5 maddesinde tanımlanan suç fiillerinin oluşmadığı kanaatine ulaşıldığının belirtilerek sanıklar hakkında Sermaye Piyasası Kanunu'nun 49. maddesi uyarınca suç duyurusunda bulunulmamış olması, dosyadaki bilgi ve belgelere göre katılan ...'e 2008 yılı Ekim ayı hesap ekstresinin bekleme müddeti sonunda iade edildiği, Kasım ayı hesap ekstresinin dağıtıma çıkarıldığı, Aralık ayı hesap ekstresinin 14.01.2009 tarihinde tebliğ edildiği; katılan ...'a 2008 yılı Ekim ayı hesap ekstresinin 19.11.2008 tarihinde tebliğ edildiği, Kasım ayı hesap ekstresinin dağıtıma çıkarıldığı, Aralık ayı hesap ekstresinin ise bekleme müddeti sonunda iade edildiğinin ve bahsedilen tebligat eksikliklerine ilişkin olarak noterlik vasıtasıyla katılanlara ihtarname gönderildiğinin anlaşılması, 18.11.2008 tarihi itibarıyla katılan ...'e ait 40805 numaralı hesabın 431.613,90 TL ve katılan ...'a ait 40806 numaralı hesabın ise 434.937,47 TL tutarına ulaşarak ilk yatırılan tutarların üzerine çıkıp bu tarihten sonra borsalarda meydana gelen genel düşme eğilimi nedeniyle 17.12.2008 tarihi itibarıyla katılanların zarara uğramış olmaları, tanık...Sarak ile yapılan ve mevzuat gereği kayıt altına alınan telefon görüşmesinde katılan ...'ın hesabındaki hisse senetlerinin ne zaman satılacağını sorup nakde dönmeyi istemesi ancak hesabındaki hisse senedinin satılması durumunda nakde döneceğinin ve hesabında zarar meydana geleceğinin söylenmesi üzerine artık hiçbir şey imzalamayacağını söylemek suretiyle; aynı telefon görüşmesine dahil olan katılan ...'in de sanık ...'in kendisini aramasını isteyerek kendilerine "%50 kâr edeceksiniz." denildiğini, sanık ...'in en ufak bir risk olmadığını söylediğini, nasılsa bu para artacağı için kızı olan katılan ...'a avukatlık ofisini kredisiz alabileceklerini düşündüklerini, daha önce hiç hisse senedi almadığı için fiyatının yükselip düşmesinden anlamadığını, parayı batsın diye göndermediklerini, sanık ...'in zararlarını giderip hisse senetlerini kendisinin alması gerektiğini, kendilerinin kâr istemediklerini, yatırdıkları paraları istediklerini söylemek suretiyle hesaplarındaki hisse senedi alım satımlarından ve hisse senetlerinin değerlerinin düştüğünden bilgilerinin olduğunun anlaşılması, katılanların sanıklar aleyhinde değil de ... Menkul Kıymetler AŞ aleyhinde alacak davaları açarak hem zararlarının giderilmesini hem de hesaplarında kalan paraların ödenmesini talep etmeleri üzerine hukuk mahkemelerince katılanlar lehine verilen kararlar sonucunda ... Menkul Kıymetler AŞ'nin devredildiği Yatırımcıları Koruma Fonu tarafından katılan ...'e toplam 330.744,23 TL, katılan ...'a ise toplam 307.651,44 TL ödeme yapılması hususları birlikte nazara alındığında; sanıkların eylemlerinin dolandırıcılık suçunun maddi konusunun hareket unsurunu oluşturan hileli davranış olarak nitelendirilemeyeceği ve sanıklara atılı dolandırıcılık suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
VI. KARAR
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 08.02.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (2)
Ceza Genel Kurulu, 2018/74 E., 2018/86 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
maddesi, CMK’daki genel düzenlemeye paralel olarak Cumhuriyet savcısına soruşturma yetkisi vermiştir ve 2499 sayılı Yasanın 49/2’nci maddesine göre '…Bu Kanuna aykırı fiillerin işlendiğine dair bilgi edinen Cumhuriyet savcıları, Kurulu haberdar ederek durumun incelenmesini isteyebilirler…' şeklinde düzenleme getirmiştir.
Ceza Genel Kurulu 2018/74 E. , 2018/86 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi :Asliye Ceza
2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununa aykırılık suçundan sanıklar ..., ..., ... ve ...'nun 5271 sayılı CMK'nun 223/2-e maddesi gereğince beraatlerine ilişkin, İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 06.07.2011 gün ve 1043-826 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 17.04.2012 gün ve 12736-8459 sayı ile;
"...2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 15/son madde fıkrasında 'Halka açık anonim ortaklıklar; yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak kârını ve/veya mal varlığını azaltamaz' hükmü bulunmakta olup, anılan yasanın 47/A-6 madde fıkrası uyarınca da 'Bu kanunun 15 inci maddesinin son fıkrasında belirtilen işlemlerde bulunarak kârı veya mal varlığı azaltılan tüzel kişilerin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler...'in cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır.
Kanun metninden anlaşılacağı üzere, 'örtülü işlem' kanunda açıkça tanımlanmamış, ancak, '... emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemler...' ifadesi kullanılarak örtülü işlemlere örnek verilmiştir. Bu şekilde örnekleme yoluyla sayma yöntemi, örtülü işlemlerin yalnızca emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat tespit edilmesi halinde suç olarak kabul edilebileceği algısını ortadan kaldırdığı gibi, böyle bir ilişki olmasaydı hiç yapılmayacak veya farklı bir şekilde yapılacak olan muvazaalı işlemlerin de bu madde kapsamında suç olarak değerlendirilmesini mümkün hale getirmiştir. Başka bir anlatımla, ilişkili şirketlerle yapılan işlemlerde sadece emsalinden bariz şekilde farklı fiyat uygulanması değil, normal şartlarda yapılmayacak olan bir işlemin, sırf aradaki ilişkinin/bağlantının varlığından ötürü yapılması halinde de bu madde kapsamında suç olarak değerlendirilmesini gerektirecektir.
Anılan madde hükmü dikkate alındığında, ilişkili şirketlerle yapılan ve halka açık anonim ortaklığın kârını ve/veya mal varlığını azaltan her türlü örtülü/muvazaalı işlemin bu madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, 'emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak' tabirinin yasada yazılı sınırlayıcı olmayan örtülü işlem örneklerinden biri olduğu, bu sebeple örtülü işlemin fiyat farklılığından başka bir şekilde gerçekleşmesi durumunda 'emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat...' ın suçun unsuru olarak kabul edilmesine imkan bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Dosyadaki tüm bilgi ve belgeler incelendiğinde; ...grubu bünyesinde bulunan ve halka açık anonim ortaklık statüsünde olan Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. ve Milliyet Gazetecilik A.Ş. (yeni unvanı ...Gazetecilik A.Ş.) nin gazete kağıdı ve baskı malzemesi ihtiyacı için ithalatı gerçekleştiren yine ...grubu bünyesinde bulunan ...Dış Ticaret ve Mümessillik A.Ş.(1997-2007 dönemi) ile Işıl İthalat İhracat Mümessillik A.Ş.(2006-2007 dönemi)nin bu alımları bir çok kez doğrudan üretici/satıcı firmalar yerine, ...grubunun/ailesinin sahibi olduğu/kontrolü altında bulundurduğu, off-shore ülkelerde kurulu olan ve yine ...grubunda fiili olarak görev yapan kişilerin yönetici olarak göründüğü, personeli ve müştemilatı olmaması sebebiyle herhangi bir operasyonel yetkisi bulunmayan, ithalat sürecine fiili olarak herhangi bir katkısı olmayan ve bir katma değer yaratmayan off-shore şirketler (... Trading Ltd. ve Shawclif Trading Ltd.) gereksiz yere aracı kılınarak üretici/satıcı birim fiyatlarından daha yüksek bedellerle ithal edilmesi neticesinde halka açık anonim ortaklıklar olan Hürriyet ve Milliyet`in kârının/mal varlığının azaltıldığı anlaşılmaktadır.
Somut olayda, gazete kağıdı ve baskı malzemesi alımı/ithalatı işlemlerinde, ...grubunun kontrolünde olan, dolayısıyla halka açık anonim ortaklıklar Hürriyet ve Milliyet ile ilişkili olan yurt dışında kurulu ... Trading Ltd. ve Shawclif Trading Ltd. Şirketlerinin, ikinci bir aracı olarak dolanlı işlemler için kullanıldıkları ve örtülü/muvazaalı işlemler ile halka açık şirketler olan Hürriyet ve Milliyet'in kârının/mal varlığının azaltılarak, örtülü kazanç aktarımı yapıldığı anlaşılmaktadır.
Burada, emsallerinden bariz şekilde farklı fiyat uygulanması hususu aranmayacaktır. Çünkü, normal şartlarda bu off-shore şirketler, (... Trading Ltd. ve Shawclif Trading Ltd.) ...grubunun/ailesinin kontrolü altında/ilişkili olmasaydı hiçbir şekilde ithalata dahil edilmeyeceklerdi. Dolayısıyla, halka açık anonim şirketler olan Hürriyet ve Milliyet'ten ...grubuna/ailesine kaynak aktarımını gizlemek amacıyla ithalat sürecine hiçbir katkısı bulunmayan off-shore şirketlerin dahil edilmesi Sermaye Piyasası Kanunu 15/son madde fıkrası kapsamında başlı başına yeterli örtülü/muvazaalı bir işlemdir. Kaldı ki, bu örtülü işlemler sonucunda ...grubu/ailesi lehine fakat, halka açık anonim ortaklıklar olan Hürriyet ve Milliyet`in aleyhine olarak aktarılan miktarların büyüklüğü dikkate alındığında, normal şartlarda hiçbir şekilde yapılmayacak olan bu işlemlerin, aradaki ilişki/bağlantı nedeni ile yapılması emsallere göre bariz farklılığı da ortaya koymaktadır.
Tüm bu anlatılanlar ve dosya kapsamına göre; sanıkların üzerlerine atılı bulunan suçun maddi ve manevi unsurlarının gerçekleştiği ve atılı suçun sanıklar tarafından işlendiği sabit olduğu halde, mahkemeye sunulan 17.05.2011 tarihli bilirkişi heyet raporunun çoğunluk görüşüne göre; 'halka açık anonim şirketin faaliyetine yönelik ihtiyaç duyulan malzemelerin ilk elden üretici firmalardan temini yerine, bahsi geçen şirket hissedarları ile irtibatlı off-shore firmalarına kazanç aktarmak suretiyle temin edildiği, eylemin halka açık anonim ortaklığın mal varlığını normale göre azaltıcı bir mahiyet taşıdığı, suçun maddi unsurunun işlemin yapıldığı anda tamamlandığı ve emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat unsurunun da gerçekleştiği' belirtilmiş olmasına rağmen, yasal ve yeterli olmayan azınlık görüşüne itibar edilerek, emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat veya bedel uygulandığı yönünde delil bulunmadığı ve atılı suçun unsurlarının oluşmadığı gerekçe gösterilerek, atılı suçun unsurlarında yanılgıya düşülmek suretiyle sanıkların mahkûmiyetleri yerine yazılı gerekçelerle beraatlerine karar verilmesi..." isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel mahkeme ise 02.07.2013 gün ve 1377-463 sayı ile;
"...Yargıtay 7. Ceza Dairesi 2499 sayılı Yasanın 15/son fıkrasındaki düzenlemede yer alan '... emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak...' şeklindeki düzenlemede farklı fiyat, ücret ve bedel ibarelerinin örnekleme amacıyla verildiğini, bunun dışındaki işlemlerin de yasal düzenleme kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, dosyamızdaki somut olayda da bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel gibi işlemlerin aranmasına gerek olmadığını, yurt dışında kurulu off shore şirketlerin ...Grubunun kontrolü altında olan şirketler olmasa hiç bir şekilde ithalat sürecine dahil edilmeyeceklerini, buna göre yapılan işlemlerin üstü örtülü (muvazaalı işlemler) olduğu, suçun oluştuğunu belirterek bozma kararı vermiştir.
2499 sayılı ve daha sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 1. maddesinde kanunun amacı düzenlenmiş olup, buna göre borsada işlem gören halka açık şirketlerin işlem gördüğü sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içerisinde çalışmasını, yatırımcıların hak ve yararlarının korunmasını sağlamaktır. Diğer bir deyimle söz konusu düzenleme ile sermaye piyasasındaki hareketlerin ekonominin doğal işleyişine uygun biçimde sürmesini, bu piyasaya özellikle halka açık şirketlerin yönetimleri ve sermaya piyasasında çalışan kişiler ve alım yapan diğer aracı kurum ve şahıslar tarafından değişik yollarla yapılan piyasanın istikrarını, şirketler arasındaki serbest rekabeti bozan işlemleri denetlemek ve hisse alım satımı yoluyla piyasaya dahil olan yatırımcılarını bu tür hareketlerin etkisinden koruyarak bunların hak ve yararlarını korumak amacıyla düzenleme yapıldığı anlaşılmaktadır.
2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A-6 maddesi, 15/son maddesine yollamada bulunmakta olup, aynı düzenleme 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 110/1-b maddesinde aynı şekilde yeniden düzenlenmiştir.
Söz konusu düzenlemede halka açık şirketin kendisi ile ilişkili bulunduğu, diğer bir şirket veya şahısla emsallerine göre farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak halka açık ortalıkların kârını veya mal varlığını azaltmak suç olarak düzenlenmiştir.
Dosyamızdaki somut olayda ...Gazetecilik A.Ş. yönetiminde olan sanıkların kendileriyle ilişkili olan ...Ticaret A.Ş. ve Işıl İthalat Ticaret A.Ş. adlı şirketlerle 1997-2007 yılları arasında baskı malzemeleri ithalatı işine ilişkin sözleşmeler yaptıkları, söz konusu şirketlerin yönetimlerinin dosyamız sanıkları oldukları hususunda herhangi bir uyuşmazlık yoktur. Ayrıca bu şirketler arasındaki gazete ve baskı malzemelerine ilişkin ithalat işlemleri açık biçimde yapılmış işlemlerdir. Yapılan bilirkişi incelemelerinde söz konusu dönem içerisinde yapılan ithalat işlemlerinde sadece % 4'lük bir kısmın emsallerine göre yüksek bedelli %96'lık kısmın ise emsallerine göre daha düşük bedelli alışlar olduğu saptanmıştır. Dolayısıyla kanunun amacı ve yasa maddesindeki düzenleme gözönüne alındığında sanıklar yönünden suçun oluşabilmesi için, gizli işlemlerle ilişkide bulundukları diğer şirketlere haksız kazanç aktarımı yapılması ve bunun sonucunda borsada işlem gören ...Gazetecilik A.Ş.'nin kârının veya mal varlığının azaltılması ve doğal olarak bunun sonucunda da hisse senedi alım satım yoluyla piyasada işlem yapan küçük yatırımcının zararına bir durumun doğmuş olması gerekir.
Dosyadaki incelemelerden ...Gazetecilik AŞ'nin söz konusu ithalat işleminden herhangi bir şekilde zarar görmediği, kâr veya mal varlığı azalması gibi bir durumun söz konusu olmadığı, küçük yatırımcı aleyhine meydana gelen bir zarar durumunun söz konusu olmadığı görülmektedir.
Bilirkişi raporundaki bir kısım üyeler ve Yargıtay 7. Ceza Dairesi kararında ...Gazetecilik A.Ş. ile diğer şirketlerin ilişkili olmamaları halinde ithalat sürecine dahil edilmeyecekleri yönündeki görüşleri de mahkememizce benimsenmemiştir. Çünkü gerek sanıklar gerekse müdafiileri tarafından sunulan delillerden söz konusu gazete ve baskı malzemelerinin alım işinin bu şekilde ilişkili ve off shore diye tabir edilen şirketlerle yapılmasının vergi muafiyeti, depolama, depoda uzun süre bekletme ve ...Gazetecilik A.Ş.'nin aynı zamanda gazete kağıdı dağıtımı yapması sebebiyle dağıtım ve nakliye gibi konularda şirkete avantaj sağlayıcı ve rekabet gücünü artırıcı şirket lehine olanaklar sunduğu anlaşılmakta olup ilişkili şirketlerin gereksiz yere ithalat sürecine dahil edildikleri fikrinin doğru olmadığı düşünülmüştür.
Öte yandan mahkememizce 2499 sayılı Yasanın 47/6, 6362 sayılı Yasanın 110/1-b maddesindeki düzenlemede örtülü işlem tabirinin içinde emsallerine göre farklı fiyat, ücret ve bedel unsurlarının olması gerektiği anlaşılmaktadır. Çünkü madde metni bir bütün olarak değerlendirildiğinde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunma ile bu tür işlemlerin yapılmasının sonucu halka açık şirketin kârının ve mal varlığının azaltılması unsurlarının tamamen birbiriyle bağlantılı olduğu, diğer bir deyimle madde metnindeki 'gibi' ibaresinin halka açık şirket ile ilişkili diğer şirketler arasındaki değişik ticari faaliyetlerin yapılmasını değil sadece örtülü işlemlerle halka açık ortaklığın kâr veya mal varlığını azaltıcı işlemler bakımından örnekleme olarak düzenlenmiş bir ibaredir. Dolayısıyla halka açık şirket ile ilişkili şirket arasındaki yasa metninde yasaklanan işlemin mutlak surette halka açık şirketin kâr veya mal varlığını azaltıcı nitelikte olması gerekir. Diğer şekilde halka açık ortaklık ile ilişkili şirketlerin her türlü ticari faaliyetinin yasak olması gibi bir durumun kabulü söz konusu olur ki böyle bir durumun yasa tarafından düzenlenmiş olabileceğini kabul etmek mümkün değildir. Yargıtay 7. Ceza Dairesinin bu yöndeki görüşü uygun bulunmamıştır.
Ayrıca 2499 sayılı Yasanın 47/son maddesi incelendiğinde, maddede belirtilen suçun oluşabilmesi için elde edilecek menfaatin kesin biçimde belli olması gerekmekte olup, suç tarihleri itibari ile kâr veya mal varlığı azaltılması suretiyle yatırımcı aleyhine oluşan böyle bir menfaat miktarı da söz konusu değildir..." gerekçesi ile ilk hükümde direnilmesine karar vermiştir.
Bu hükmün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı değerlendiren Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 23.06.2015 gün ve 700-241 sayı ile;
"...1) Sanıklar hakkında usulüne uygun açılmış kamu davasının bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde:
İncelenen dosya kapsamından;
Star Gazetesinin 01.10.2001, 02.10.2001 ve 04.10.2001 tarihli nüshalarında yer alan haberlerde; Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık Anonim Şirketi ve Milliyet Gazetecilik Anonim Şirketi'nin gazete kâğıdı ve baskı malzemesi ithalatlarının off-shore ülkelerde kurulu bulunan paravan şirketler üzerinden yapıldığı, bu şekilde her iki şirketin de zarara uğratıldığı, böylece hem vergi kaçırıldığı hem de halka açık olan bu şirketlerden sözkonusu paravan şirketlere kazanç aktarıldığı, paravan şirketlerin Hürriyet ve Milliyet Anonim Şirketlerinin hakim ortağı olan ...'a ait olabileceği iddialarında bulunulması üzerine Sermaye Piyasası Kurulunca başlatılan inceleme sonucunda, ... Denetleme Dairesince düzenlenen 14.10.2008 tarihli denetleme raporuna istinaden Kurul Karar Organınca 15.10.2008 gün ve 1086 sayı ile;
Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık Anonim Şirketi ile eski ünvanı Milliyet Gazetecilik Anonim Şirketi olan ...Gazetecilik Anonim Şirketi'nin ihtiyacı olan gazete kâğıdı ve baskı malzemelerinin, ...Grubu şirketlerinden ...Dış Ticaret ve Mümessillik Anonim Şirketi tarafından 1997-2007 döneminde doğrudan üretici firmalar yerine kamuoyunda vergi cenneti olarak bilinen off-shore ülkelerde kurulu bulunan, ...ailesinin sahip olduğu/kontrolünde olan, herhangi bir personeli ve müştemilatı bulunmayan, günlük işlemlerini ve faaliyetlerini yine yurt dışında kurulu bulunan ve ...ailesinin kontrolünde olan Falcon Purchasing Services Limited'ten alınan hizmetler aracılığı ile yürüten Eurozone Trading Limited, ... Trading Company Limited ve Shawcliff Trading Limited ünvanlı şirketler üzerinden %30'a varan fiyat farkları ile ithal edilmesi suretiyle maruz kalınan ek maliyetler dolayısıyla hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında işlem gören Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık Anonim Şirketi ile ...Gazetecilik Anonim Şirketi'nin zarara uğratılması hususlarının Sermaye Piyasası Kanunu ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde incelenmesi sonucunda;
Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık Anonim Şirketi ile eski ünvanı Milliyet Gazetecilik Anonim Şirketi olan ...Gazetecilik Anonim Şirketi'nin ihtiyacı olan gazete kâğıdı ve baskı malzemeleri ithalatı işlemlerinin, söz konusu işlemlere fiili olarak herhangi bir katkısı olmayan ve ...ailesinin sahibi olduğu/kontrolünde olan Eurozone Trading Limited, ... Trading Company Limited ve Shawcliff Trading Limited ünvanlı şirketler üzerinden gerçekleştirilmesi suretiyle hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında işlem gören Hürriyet ve ...Gazetecilik aleyhine bahse konu şirketlere haksız olarak menfaat sağlanmasında sorumluluğu bulunduğu değerlendirilen ..., ..., ... ve ... hakkında 5237 sayılı TCK'nun 155. maddesi ile Sermaye Piyasası Kanununun 48. maddesi kapsamında işlem yapılmak üzere, TCK'nun 279. maddesi uyarınca Üsküdar Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmesi nedeniyle ... vekillerince 21.10.2008 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulunulduğu,
Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca 29.12.2008 tarihinde; şüphelilerin savunmalarında Sermaye Piyasası Kurulunca daha önce istenilen belgelerden Eurozone, ... ve Shawcliff ile Clarity ve Falcon şirketlerine ait bilgi ve belgelerin kurula intikal ettirildiğini belirtmeleri nedeniyle, ibraz edilen belgeler üzerinde yapılacak inceleme sonucu ek rapor düzenlenmesinin istenmesi üzerine, Sermaye Piyasası Kurulunca 06.04.2009 tarihli denetleme raporu düzenlenerek Kurul Karar Organının 17.04.2009 gün ve 249 sayılı kararı uyarınca Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, raporda; ibraz edilen belgelerin 14.10.2008 tarihli denetleme raporundaki emniyeti suistimal suçu kapsamında yapılan değerlendirmeyi daha da güçlendirdiğinin belirtildiği,
Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca 29.05.2009 gün ve 19344-1435 sayı ile; ...tavsif edilen eylemde Türk Ceza Kanunu'nda yer alan güveni kötüye kullanma suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı, şüpheliler hakkındaki şikayet ve ihbara konu eylemin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47. maddesinde düzenlenmiş olan örtülü kazanç aktarımı suçu yönünden değerlendirilmesi gerektiği ve bu konuda Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun özel yetki kararı uyarınca İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olduğu belirtilerek yetkisizlik kararı verildiği,
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 01.06.2009 gün ve 32972-8595 sayı ile; 2499 sayılı Kanunun 49/1. maddesine göre aynı Kanunun 47. maddesindeki suçlar nedeniyle soruşturma yapılabilmesinin ancak Sermaye Piyasası Kurulunun açıkça bu suçtan savcılığa başvurusu ile mümkün olacağı, kurulun bu yolda bir başvurusu bulunmadığı gibi eylemi vasıflandırmada da güveni kötüye kullanma suçunda ısrar ettiği, bu durumda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca Sermaye Piyasası Kanununun 47. maddesi kapsamında soruşturma yapılmasının mümkün olmadığı, esasen şüphelilere yükletilen eylemin 2499 sayılı Kanunun 15/son ve 47. maddesi kapsamında değerlendirilmesi görüşüne de katılınmadığı, eylemin Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca güveni kötüye kullanma suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtilerek yetkisizlik kararı ile dosyanın Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği,
Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca 08.06.2009 gün ve 10904 sayı ile; şüpheliler ..., ..., ... ve ... hakkında '...Nihai olarak, Hürriyet ve Milliyet’in gazete kâğıdı ve baskı malzemesi ihtiyacı için ithalat gerçekleştiren ...Dış Ticaret’in, gazete kâğıdı ve baskı malzemesi alımlarını direkt olarak üretici firmalar yerine ...Ailesinin sahibi olduğu/kontrolü altında bulundurduğu ve kamuoyunda 'vergi cenneti' olarak bilinen off-shore ülkelerde kurulu olan ve yine ...Grubunda fiili olarak görev yapan kişilerin yönetici olarak göründüğü, personeli ve müştemilatı olmaması sebebiyle herhangi bir operasyonel yetkisi bulunmayan şirketler (Eurozone, ..., Shawcliff) üzerinden ve üretici firmalar tarafından İstanbul ...Dış Ticaret teslim fiyatlı olarak kesilen faturalara aynı gün veya bir gün sonra işlemlere konu olan gazete kâğıtlarını, üretici firmaların satış fiyatları üzerine yüksek kâr marjı koyarak ...Dış Ticaret’e fatura etmesi şeklinde alım işlemlerinin gerçekleştirildiği kanaatine varılmıştır.
Yukarıda izah edilen işlemler, Sermaye Piyasası Kurulunun 14.10.2008 tarihli denetleme raporu ve 06.04.2009 tarihli ek inceleme raporları kapsamında ve bu kurul tarafından güveni kötüye kullanma suçu olarak tavsif edilerek Başsavcılığımıza suç duyurusunda bulunulmuş ise de; ceza mevzuatımıza göre Cumhuriyet savcıları kurum ve kurullarca yapılan hukuksal tavsiflerle bağlı değildir, delil değerlendirmesi ve hukuksal vasıflandırma Cumhuriyet savcısının takdirindedir.
Türk Ceza Kanununun 155. maddesi, güveni kötüye kullanma suçunu düzenleyen genel norm iken, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 15/son maddesi özel norm niteliğindeki 'örtülü kazanç aktarımı' suçunu düzenlemektedir. Somut olayda; güveni kötüye kullanma suçunun maddi unsuru eylemde 'zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunma' olarak vuku bulması gerekirken, suç duyurusuna konu raporlarda gazete kağıdı ve baskı malzemesi temini dışında bir tasarrufta bulunulmadığı, bu tasarruflar yapılırken paravan şirketler üzerinden ve dolaylı olarak mal alınması nedeniyle kazanç aktarıldığı belirtilmiş olup, incelemeye konu faaliyetler şirket amacı doğrultusunda gerçekleştirilmekle birlikte, kağıt temini yapılırken halka açık olan Hürriyet ve Milliyet’in malvarlığının, paravan şirketler aracılığıyla gurubun halka açık olmayan şirketlerine aktarılması şeklindedir. Bu itibarla, eylemin 'malın zilyedliğin devri amacı dışında kullanılması' değil, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 15/son kapsamındaki 'örtülü işlemlerle halka açık ortaklığın kârını/mal varlığını azaltma' olarak kabulü ve özel normun somut olayda vuku bulduğu, bu özel düzenleme karşısında şüphelilere isnat edilen eylemde genel düzenleme konumdaki güveni kötüye kullanma suçunun oluşmadığı kanaatine varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, güveni kötüye kullanma suçuna yönelik isnatta suçun yasal unsurları oluşmadığı...' gerekçesiyle ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği,
Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca aynı tarihte 10904-1503 sayı ile; '...Ceza Muhakemesi Kanununun 160 vd. maddeleri, bir suçun işlendiği izlenimini edinen Cumhuriyet savcısının derhal soruşturmaya geçeceğine dair amir hükümler içerdiği gibi, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 49/1. maddesi soruşturma yetkisini sınırlamış ise de, aynı yasanın 49/2. maddesi, CMK’daki genel düzenlemeye paralel olarak Cumhuriyet savcısına soruşturma yetkisi vermiştir ve 2499 sayılı Yasanın 49/2’nci maddesine göre '…Bu Kanuna aykırı fiillerin işlendiğine dair bilgi edinen Cumhuriyet savcıları, Kurulu haberdar ederek durumun incelenmesini isteyebilirler…' şeklinde düzenleme getirmiştir.
Sermaye Piyasası Kurulunun suç duyurusuna konu ettiği 14.10.2008 tarihli denetleme raporu ile 06.04.2009 tarihli ek inceleme raporlarında da ‘kazanç aktarımı’ndan defalarca bahsedilmiş olup, raporlarda yer alan hususların 2499 sayılı Yasanın 15/son maddesi kapsamında ... tarafından değerlendirilmesinin talep edileceği kanaati mevcut ise de;
Şüphelilere yönelik örtülü kazanç aktarımı eyleminin, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununa aykırılık oluşturduğu ve bu suçlara yönelik olarak Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 16/10/2001 tarih 24555 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan özel yetki kararı uyarınca Başsavcılığımızın yetkisinin bulunmadığı...' şeklindeki gerekçeyle soruşturma dosyasının yeniden yetkisizlik kararıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği,
... vekillerinin şüpheliler ..., ..., ... ve ... hakkındaki 08.06.2009 tarihli ek kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararın kaldırılması için yaptıkları itiraz başvurusunun, Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanınca 26.06.2009 gün ve 602 sayı ile 'Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının vermiş olduğu karar ve gerekçenin yerinde olduğu' belirtilerek reddedildiği,
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 15.07.2009 tarihinde dosyadaki belgeler Sermaye Piyasası Kuruluna gönderilerek, 2499 sayılı Kanunun 49/2. maddesi uyarınca iddia ve savunma belgelerinin birlikte incelenip değerlendirilmesinden sonra verilecek kararın Başsavcılıklarına gönderilmesinin talep edilmesi üzerine; ... Denetleme Dairesince düzenlenen 18.09.2009 tarihli denetleme raporuna istinaden Kurul Karar Organınca 25.09.2009 gün ve 851 sayı ile; Hürriyet ve Milliyet'in ihtiyacı olan gazete kâğıdı ve baskı malzemelerinin doğrudan üretici/satıcı firmalar yerine, gazete kağıdı ve baskı malzemesi tedarik işlemlerine fiili olarak herhangi bir katkısı bulunmayan ve ...ailesine ait ... Trading Company Limited ve Shawcliff Trading Limited unvanlı şirketler üzerinden üretici/satıcı birim fiyatlarından daha yüksek bedellerle ithal edilmesi neticesinde, hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında işlem gören Hürriyet ve Milliyet'in gazete kağıdı ve baskı malzemesi birim maliyetlerinin makul bir karşı edim olmaksızın yükseltilerek, Hürriyet ve Milliyet'in kârının ve dolayısıyla malvarlığının faiz hariç toplam 33.117.914 TL azaltılmasında sorumluluğu bulunan ..., ..., ..., ... ve soruşturma sırasında bu kişilerin fiillerine iştirak ettiği tespit edilecek diğer şahıslar hakkında SPK'nun 47/1-A-6 maddesi kapsamında işlem yapılmak üzere aynı kanunun 49. maddesi uyarınca suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmesi nedeniyle ... vekillerince 19.10.2009 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına şikayet dilekçesi verildiği,
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 23.12.2009 gün ve 23414-16386 sayı ile; şüpheliler hakkında 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A-5 maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 43/1 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları için iddianame düzenlendiği,
İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesince 31.12.2009 tarihinde 1021 sayı ile; şüphelilere isnat edilen fiile ilişkin olarak emsal fiyat, ücret ve bedel araştırması yapılmadığı, bariz fiyat farkının ne olduğunun gösterilmediği, şüphelilerin mal alımı yaptığı iddia edilen yurt dışındaki şirketlerle ilgili olarak, hangi şirketten hangi tarihlerde, hangi evsafta, ne miktarda ve tutarda mal alımı yapıldığının belirtilmediği, delillerinin gösterilmediği, olay delil ilişkilendirilmesinin yapılmadığı, hangi delillerin şüphelilerin lehine, hangilerinin aleyhe olduğuna dair hiçbir belirlemeye yer verilmediği gerekçeleriyle iddianamenin iadesine karar verildiği, Cumhuriyet savcısının bu karara yönelik itirazı üzerine İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nce 05.01.2010 gün ve 2 sayı ile itirazın kabul edilerek, iddianamenin iadesi kararının kaldırıldığı,
İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi'nce 06.01.2010 tarihinde 40-13 sayı ile; Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca hukuken değiştirilemez, bölünemez ve tek nitelikteki fiilin, iki ayrı suç tipi haline dönüştürülerek, biri yönünden güveni kötüye kullanma suç vasfı ile kovuşturmama kararı verilip, diğeri yönünden ise aynı fiil ve şüpheliler hakkında 2499 sayılı Kanuna muhalefet iddiasına dayalı yetkisizlik kararı verilmesi üzerine Cumhuriyet Savcılığınca tek fiile ilişkin soruşturmanın devam ettirilmesinin hukuken mümkün olmadığı, kesinleşmiş olan kovuşturmama kararının şüphelilere atılı bölünemez nitelikteki fiil hakkında olduğu, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının bölünmüş fiille ilgili yetkisizlik kararından sonra suç tarihi olan 1997-2007 yılları arasındaki döneme ilişkin olarak aynı fiil hakkında yeni maddi delil meydana çıkmadıkça, çıksa dahi kovuşturmama kararına itirazı reddeden mahkeme başkanınca bu hususta karar verilmedikçe veya kovuşturmama kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin karar kanun yararına bozma yolu ile ortadan kaldırılmadıkça, şüpheliler hakkında aynı ve tek fiil hakkında soruşturma evresinin kanunen devam edemeyeceği, Cumhuriyet savcısınca aynı fiil yönünden suç vasfının değiştirilerek soruşturma evresinin devam ettirilmesinin hukuki dayanağının bulunmadığı, yargılamaya devam edilebilmesi için öncelikle kanunda öngörülen soruşturma şartları oluştuktan sonra düzenlenmiş bir iddianame ile açılmış davanın bulunması gerektiği, soruşturma evresi ile ilgili olarak kanuni soruşturma şartlarının bulunmadığı gerekçesiyle, 5271 sayılı CMK'nun 223/8. maddesinin 2. cümlesi gereğince yargılamanın durmasına, 5271 sayılı CMK'nun 172/2 ve 173/6. maddelerine göre Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca gerekli işlemlerin ikmali ve takdiri açısından dosyanın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verildiği,
... vekillerinin bu karara itirazı üzerine İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesince 27.01.2010 tarihinde 112 sayı ile; 5237 sayılı TCK'nun 44. maddesine göre aynı eylemle birden fazla suçun işlenebilmesinin mümkün olduğu, sanıklara yüklenen soruşturmaya konu eylemin hem 5237 sayılı TCK'nun 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçu, hem de 2499 sayılı Kanunun 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanunun 47/A-6 maddesinde yazılı suç kapsamında kalabileceği, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen kovuşturmama kararının, 2499 sayılı Kanuna muhalefet suçundan yapılacak soruşturmaya engel teşkil etmeyeceği, özel usule tabi olan bu soruşturmaya ilişkin olarak ...'nun da yazılı başvurusunun bulunduğu gerekçesiyle İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi'nin yargılamanın durmasına ilişkin kararının kaldırıldığı,
Anlaşılmaktadır.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 'Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar' başlıklı 172. maddesi;
'(1) Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir.
(2) Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz...' şeklinde düzenlenmiş,
Madde gerekçesinde; '1412 sayılı Kanunun 164 üncü maddesinde, yeterli delil bulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi hâlinde, takipsizlik kararı verilmesine dair hüküm yer almaktadır. Tasarı ilk olarak bu işlemi belirlemek üzere 'kovuşturmaya yer olmadığına dair karar' terimini getirmiştir. Soruşturma evresinden kovuşturmaya geçip geçmeme söz konusu olduğundan bu terim değişikliği uygun görülmüştür. Madde ayrıca kamu davasının açılması için şüpheyi haklı kılacak yeterlikte ve kuvvette delil, iz, eser ve emarenin elde edilmemesi ölçütünü kullanmaktadır. Yeterli kuvvette makul şüphe bulunduğu anlaşılacak olursa, kovuşturma evresine geçilecektir.
Maddenin ikinci fıkrasında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra, kamu davasının, aynı eylem ve aynı kişi hakkında açılabilmesi yeni delil, iz, eser ve emarenin meydana çıkmasına veya şüphe nedenlerinin takdirinde ağır hata olmasına bağlanmıştır. Böylece kovuşturmaya yer olmadığına dair kararların zamanaşımı süresince şüphelinin başında, tâbir yerinde ise Demoklesin Kılıcı gibi durması ve onun özgürlükler bakımından bir tehdit oluşturması önlenmek istenmektedir. Bazı usul kanunlarında mahkemelerin beraat kararlarının temyize tâbi tutulmadığı görülüyor.
Bu yeni düzenleme neticesinde, Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığına dair bir karar verdikten sonra yeni delil, iz, eser ve emare bulunmadıkça artık Adalet Bakanı da Cumhuriyet savcısından kamu davası açmasını isteyemeyecektir. Maddenin son fıkrasında yeni delil, iz, eser ve emarenin ne olduğu tanımlanarak uygulama açısından açıklık getirilmiştir' açıklamalarına yer verilmiştir.
Aynı kanunun 'Cumhuriyet savcısının kararına itiraz' başlıklı 173. maddesi;
'(1) Suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi başkanına itiraz edebilir.
(2) İtiraz dilekçesinde, kamu davasının açılmasını gerektirebilecek olaylar ve deliller belirtilir.
(3) Başkan, kararını vermek için soruşturmanın genişletilmesine gerek görür ise bu hususu açıkça belirtmek suretiyle, o yer sulh ceza hakimini görevlendirebilir; kamu davasının açılması için yeterli nedenler bulunmazsa, istemi gerekçeli olarak reddeder; itiraz edeni giderlere mahkum eder ve dosyayı Cumhuriyet savcısına gönderir. Cumhuriyet savcısı, kararı itiraz edene ve şüpheliye bildirir.
(4) Başkan istemi yerinde bulursa, Cumhuriyet savcısı iddianame düzenleyerek mahkemeye verir.
(5) Cumhuriyet savcısının kamu davasının açılmaması hususunda takdir yetkisini kullandığı hâllerde bu madde hükmü uygulanmaz.
(6) İtirazın reddedilmesi halinde; Cumhuriyet savcısının, yeni delil varlığı nedeniyle kamu davasını açabilmesi, önceden verilen dilekçe hakkında karar vermiş olan ağır ceza mahkemesi başkanının bu hususta karar vermesine bağlıdır' şeklinde düzenlenmiş iken,
14.04.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6217 sayılı Kanunun 22. maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan 'ağır ceza mahkemesi başkanına' ibaresi 'ağır ceza mahkemesine', üçüncü ve dördüncü fıkralarında yer alan 'Başkan' ibareleri 'Mahkeme' ve altıncı fıkrasında yer alan 'ağır ceza mahkemesi başkanının' ibaresi 'ağır ceza mahkemesinin' şeklinde değiştirilmiş,
28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 71. maddesiyle de, maddenin birinci fıkrasında yer alan 'ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesine' ibaresi 'ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine' şeklinde; dördüncü fıkrasında yer alan 'Mahkeme' ibaresi 'Sulh ceza hâkimliği' şeklinde ve altıncı fıkrasında yer alan 'ağır ceza mahkemesinin' ibaresi 'sulh ceza hâkimliğinin' şeklinde değiştirilmek suretiyle son şeklini almıştır.
Madde gerekçesinde; 'Madde, Cumhuriyet savcısının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlarına karşı itirazı ve bunun incelenmesi ile görevli mercii ve usulü göstermektedir. Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara karşı maslahata uygunluk sistemini kabul eden ülkelerde de Cumhuriyet savcısının vereceği takipsizlik kararlarına karşı kanun yoluna başvurulabilmesi kabul edilmektedir. Tasarı 175 inci maddesinde kovuşturmaya yer olmadığı hakkındaki kararların, yeni delil, iz, eser ve emare olmadan değiştirilemeyeceğini kabul etmiş bulunduğundan, itiraz olanağı daha fazla önem taşımaktadır.
Madde, itiraz hakkını esasta suçtan zarar gören şikâyetçiye ve şikâyetçisi bulunmayan hâllerde karar veren Cumhuriyet savcısının bağlı olduğu ağır ceza mahkemesi nezdindeki Cumhuriyet başsavcısına vermiş bulunmaktadır. İtiraz süresi, kararın tebliği tarihinden itibaren onbeş gündür. İtiraz mercii, Cumhuriyet savcısının mensup olduğu ağır ceza işlerini gören mahkeme dairesine en yakın bulunan ağır ceza işlerini gören mahkemenin başkanıdır.
İtiraz dilekçesinde, kamu davasının açılmasını haklı gösterebilecek olaylar, delil, iz, eser ve emarelerin gösterilip açıklanması zorunludur. Aksi takdirde işlem hemen ret olunur. Usulüne uygun şekilde düzenlenerek süresi içinde verilmiş dilekçe veya yetkili Cumhuriyet başsavcısının yazısı üzerine başkan kararını vermek için şu işlemleri gerçekleştirebilir:
1. Cumhuriyet savcısından soruşturma dosyasını göndermesini isteyebilir.
2. Bir diyeceği varsa bildirmesi için, bir süre belirleyerek dilekçeyi şüpheliye tebliğ edebilir.
3. Gerekli görürse, soruşturmanın genişletilmesi için sulh ceza hâkimini görevlendirebilir. Ancak bu hâlde, hangi hususta soruşturma yapılacağını görevlendirme kararında göstermelidir.
Bu incelemesi sonunda başkan şu iki karardan birisini verecektir:
1. İstemin geçerli olduğu hususunda kanaat getirecek olursa, kamu davasının yani kovuşturmanın açılmasına karar verecektir.
2. Bu kanaate varamazsa, istemi gerekçeli olarak ret edecektir yani istemin dayandığı hususları neden dolayı geçerli görmediğini kararında belirtecektir. Bu hâlde, istemde bulunan suçtan zarar görmüş şikâyetçi ise adı geçeni giderleri ödemeye mahkûm edecek ve kararını Cumhuriyet savcısına ve şüpheliye bildirecektir.
Maddenin (3) numaralı fıkrasına göre, Cumhuriyet savcısının yeni delil, iz, eser ve emarelerin varlığı nedeniyle kamu davası açması ağır ceza mahkemesi başkanının bu hususta karar vermesi koşuluna bağlanmıştır. Bu düzenlemenin nedeni 175 inci maddede kovuşturma açılmaması kararına bağlanan otoritedir' biçiminde açıklamalarda bulunulmuştur.
Soruşturma evresinin asıl yetkilisi olan Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez ceza muhakemesinin temel amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için soruşturmaya başlayacaktır. Cumhuriyet savcısının görevi maddi gerçeği ortaya çıkartmak ve adil bir yargılama yapılması için gerekli araştırmayı yaparak şüphelinin lehine veya aleyhine olan bütün delilleri toplamaktır.
Kamu davasını açma tekelini elinde bulunduran Cumhuriyet savcısı soruşturma evresinin sonunda toplanan delillere göre suçun işlendiği hususunda yeterli şüpheye ulaştığı takdirde iddianame düzenleyecek ve kamu davasını açacaktır. Buna karşın soruşturma işlemleri tamamlandıktan sonra, kamu davasının açılması için suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma imkanını ortadan kaldıran şüphelinin ölümü, af, zamanaşımı, şikayet süresinin geçmesi, ön ödemenin yerine getirilmesi ve uzlaşmanın sağlanmış olması gibi durumlarda kovuşturmaya yer olmadığına karar verecektir. İddianame toplanan delillere göre suçun işlendiğini gösteren yeterli şüphe oluştuğunda hazırlanacağına göre, elde edilen deliller doğrultusunda hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı ya da failin kusursuzluğu açıkça ortada ise Cumhuriyet savcısı yine kovuşturmaya yer olmadığına karar verebilecektir. Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilecek, karar suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilecektir.
Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar adli-idari nitelikte bir işlem olup başka bir anlatımla karma nitelikte bir karardır. Bu nedenle kişi hakkında verildiği fiile ilişkin olarak beraat kararında olduğu gibi kesin hüküm sonuçlarını doğurmayacaktır. Ancak kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kesin hüküm sonuçlarını doğurmaması, soruşturma makamının bu karardan her zaman keyfi biçimde dönebileceği ve kamu davası açabileceği anlamına da gelmemektedir. Kanuni düzenleme ve madde gerekçesinden de açıkça anlaşıldığı üzere, fail hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra aynı fiile ilişkin olarak yeniden soruşturma yapılabilmesi kanun koyucu tarafından 'yeni delilin meydana çıkması' şartına bağlanmış ve bu husus ceza muhakemesi şartı olarak belirlenmiştir. Nitekim öğretide bu hususun ceza muhakemesi şartı olduğu açıkça vurgulanmıştır. (Bahri Öztürk-Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Özge Sırma-Yasemin Saygılar Kırıt-Özdem Özaydın-Esra Alan Akcan-Efser Erdem, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 65)
Uygulamada yapılan soruşturma sonucunda 'ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar' olarak ifade edilen kararlar da verilmektedir. 'Ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar', soruşturma kapsamında bir kısım fiillerin kamu davası açılmasını gerektirecek nitelikte olmaması, bir kısım fiillerin ise kamu davasının açılmasını ya da yetkisizlik gibi başka kararlar verilmesini gerektirmesi halinde, kamu davası açılmasını gerektirmeyen fiillerden dolayı verilen kararlardır. 'Ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar'ın hukuki niteliği ve sonuçları itibarıyla, verildiği fiile ilişkin olarak kovuşturmaya yer olmadığına dair karardan bir farkı bulunmamaktadır.
Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi için 'fiil' ve 'aynı fiil' kavramları üzerinde durulması gerekmektedir.
Fiil kavramı; ceza muhakemesinde ve maddi ceza hukukunda kullanılan ortak bir kavram olmakla birlikte içerik olarak birbirinden farklılık arz etmektedir. Ceza muhakemesi anlamında fiil, uyuşmazlık konusu olay olup, muhakemenin konusunu oluşturan olayın bütününü ifade etmektedir. Maddi ceza hukukunda ise fiil, belirli bir amaca yönelen, kişinin isteğine göre ve iradesine bağlı, dış dünyada etki doğuran icrai yahut ihmali bir insan davranışıdır.
Ceza muhakemesindeki fiil, maddi ceza hukuku anlamında tek bir fiilden oluşabileceği gibi birden fazla fiilden de oluşabilir. Bu itibarla ceza muhakemesindeki fiil kavramı, maddi ceza hukukundaki fiil kavramından daha geniş bir içeriğe sahiptir. Bununla birlikte, maddi ceza hukuku anlamındaki tek fiilin, ceza muhakemesinde birden fazla fiili oluşturması da mümkün değildir.
Ceza muhakemesinde Cumhuriyet savcısı, yapmış olduğu soruşturma sonucunda kaleme aldığı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar veya iddianame ile uyuşmazlığın konusunu ve sınırlarını ortaya koymaktadır. Ceza muhakemesine konu edilen fiilin aynı olup olmadığının tespitinde de iddianame veya kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda belirtilen olaylar bütününün esas alınması gerekmektedir. Buna göre iddianame ve kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda yer alan fiilin işlendiği yer, fiilin süresi, zamanı, kullanılan araçlar, kullanılma biçimleri belirtilmek suretiyle bireyselleştirilerek tanımlanan olaylar gözönünde bulundurularak fiilin aynı olup olmadığı belirlenecektir. Fiilin aynı olup olmadığının belirlenmesinde Cumhuriyet savcısınca yapılan hukuki nitelendirmenin bir önemi bulunmamaktadır.
Bu aşamada ceza muhakemesine hakim olan 'hukuk devleti', 'adil yargılanma hakkı' ve 'non bis in idem' ilkelerinin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
Hukuk devleti ilkesi; adaletin gerçekleştirilmesinde, devletin kendi koyduğu kurallara kendisinin de bağlı olmasını ifade etmektedir. Hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan devlettir. Başka bir anlatımla hukuki güven ortamının bulunduğu, karar ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı olduğu devlete 'hukuk devleti' denilmektedir.
Hukuk Devleti ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm işlem ve eylemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerektirir. Hukuk devletinin görevlerinden biri de kişinin hukuk güvenliğini sağlamaktır. Hukuk güvenliği, temel hak güvencelerinde korunan ortak değerdir. Bu noktada hukuk devletinin yaratacağı hukuki güven ortamı, sadece normların öngörülebilir olmasını, karar ve işlemlerin yargı denetimine bağlı olmasını değil, aynı zamanda kesin bir hükümle yargılanması sona eren kişinin, tekrar ceza muhakemesine konu olmasını engellemeyi gerektirir. Kişinin iç huzurunu bozan ömür boyu sürebilecek hukuki belirsizlikler hukuk güvenliğini tehdit eden unsurlardır. Diğer bir anlatımla kişinin tekrar yargılanma ihtimali altında yaşaması, hukuk güvenliğini ihlal eden bir durumdur. Bu anlamda kovuşturmaya yer olmadığına dair kararların Cumhuriyet savcısı tarafından her zaman ve koşulsuz olarak yeniden canlandırılabilir olması, zamanaşımı süresince şüphelinin başında 'Demoklesin Kılıcı' gibi durması, bireyin özgürlüklerini ve hukuk güvenliğini tehdit eder niteliktedir. Nitekim bu husus CMK'nun 172. maddesinin gerekçesinde de açıkça belirtilmiştir. Kanun koyucu, kişi özgürlüğünü tehdit eden bu durumu bertaraf edebilmek için kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kesinleşmesinden sonra şüpheli hakkında yeniden soruşturma yapılabilmesini 'yeni delilin meydana çıkması' şartına bağlamıştır. Kanun maddesiyle getirilen bu şart gerçekleşmeden kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen kararın ve bu kararın kişi açısından oluşturduğu hukuki güvenlik alanının geçersiz kılınmasını doğuracak işlemler yapılması, bu kapsamda aynı fiil nedeniyle bu kez kamu davası açılması, kanun koyucunun iradesine açıkça aykırı olacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde hüküm altına alınan 'adil yargılanma hakkı' hukukun üstünlüğü ile adalete erişimi koruyan ve kişilerin ceza muhakemesinin ilk aşaması olan soruşturmanın başından itibaren açık ve adil bir şekilde yargılanmalarını teminat altına alan mutlak bir hak olup, kişilerin hukuk devleti kuralları içinde yargılanmasını öngörür. Adil yargılanma hakkı hukuk devleti ilkesinin bir gereği olup, bireyler için bir hak, devlet için ise bir görevdir. Adil yargılanma hakkının amacı, yargılamanın doğru, hakkaniyete uygun ve adil bir biçimde yerine getirilmesini sağlamaktır. Bu kapsamda bireyler, yargılamanın usul ve esas ilkelerine uygun şekilde başlatılıp, yürütülüp, sonuçlanmasını isteme hakkına sahiptir.
Adil yargılama, ceza muhakemesi hukukunda, sanığa ve mağdura tanınan hakların tümü ve insan hakları ihlal edilmeden yapılan yargılama olarak tanımlanmakta olup, soruşturma ve kovuşturma evrelerinin tamamında geçerli olan bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha önce soruşturma veya kovuşturmaya tâbi tutulmuş olan bireyin, aynı fiilden dolayı tekrar soruşturmaya veya kovuşturmaya tâbi tutulması ve hatta buna tâbi tutulabileceği endişesi taşıması adil yargılanma hakkı ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Bu ilkenin temelinde insan onurunun korunması yatmaktadır. Kişinin daha önce soruşturma ve kovuşturmaya tâbi olduğu fiilden dolayı, önceden kanunla belirlenmiş istisnai şartlar gerçekleşmeden tekrar şüpheli veya sanık statüsüne sokulması, insan olmasından kaynaklanan varlığını yani onurunu zedeleyici niteliktedir.
Öte yandan ceza muhakemesi yapılabilmesi için bir takım 'olmazsa olmaz' (sine qua non) şartlar bulunmaktadır. Bu bağlamda muhakeme yapılabilmesinin şartlarından birisi de 'Non bis in idem' olarak ifade edilen, aynı fiilden dolayı verilmiş bir hükmün veya açılmış bir davanın bulunmamasıdır.
Kanunlarda açıkça yazılı olmadan da uygulanan bir hukuk normu olarak doktrinde de kabul olunan ve muhakeme hukukunun ana ilkelerinden olan 'Non bis in idem' ilkesi; 1412 sayılı CMUK'nun 253. maddesinin üçüncü fıkrasında; 'Aynı konuda, aynı sanık için evvelce verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava var ise davanın reddine karar verilir' şeklinde, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nun 'Duruşmanın sona ermesi ve hüküm' başlıklı 223. maddesinin yedinci fıkrasında ise; 'Aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa davanın reddine karar verilir' şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere, aynı fiil nedeniyle, aynı sanık hakkında önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa, sonradan açılmış olan davanın reddine karar verilecektir.
'Non bis in idem' ilkesine uluslararası sözleşmelerde de yer verilmiş olup, konu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 7 numaralı Ek Protokolünün 'Aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkı' başlıklı 4. maddesinin ilk fıkrasında; 'Hiç kimse bir devletin ceza yargılaması usülune ve yasaya uygun olarak kesin bir hükümle mahkûm edildiği ya da beraat ettiği bir suçtan dolayı aynı devletin yargısal yetkisi altındaki yargılama usulleri çerçevesinde yeniden yargılanamaz veya mahkûm edilemez' şeklinde ifade edilmiştir.
1412 sayılı CMUK'nda soruşturma aşamasına ilişkin 'Non bis in idem' ilkesini karşılayacak bir düzenlemeye yer verilmemiş iken, 5271 sayılı CMK'nun 172. maddesinin 2. fıkrasında 'Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz' denilmek suretiyle 'non bis in idem' ilkesinin ceza soruşturmasını da kapsaması sağlanmıştır.
Görüldüğü gibi 'aynı fiil' ifadesine 5271 sayılı CMK'nun 172/2 ve 223/7. maddelerinde açıkça yer verilmiş, böylece ceza muhakemesinin temel ilkelerinden biri olan aynı fiilden dolayı iki kez yargılama olmaz (non bis in idem) ilkesinin gerek soruşturma aşamasında gerekse kovuşturma aşamasında geçerli olduğu hüküm altına alınmıştır.
Bu ilkenin ihlal edilmesi, kişi bakımından kişisel özgürlüğün ihlali sonucunu doğurmakta, devlet bakımından ise hukuk devleti ilkesini zedelemektedir. Öte yandan 'non bis in idem' ilkesi adil yargılanma hakkının da doğal bir sonucudur.
CMK'nun 172/2. maddesi ve madde gerekçesinden de anlaşıldığı üzere 'non bis in idem' ilkesi, soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararları da kapsamaktadır. Bir başka ifade ile 'non bis in idem' ilkesinin etkisi bakımından soruşturma aşamasında verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararının kovuşturma evresi sonunda verilen hükümden, kanunda belirlenen şartlar gerçekleşmediği sürece kişiye sağladığı hukuki güvenlik alanı açısından farklı olmadığının kabulü gerekmektedir. Buna göre; soruşturma evresi sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilip bu karar kesinleştikten sonra, Cumhuriyet savcısınca kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda sınırları belirlenen fiil (kanunda yer alan ifadeye göre 'aynı fiil') hakkında 'yeni delil meydana çıkmadıkça' kamu davası açılamaz. Nitekim öğretide de; 'non bis in idem' ilkesine soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı da kapsayan geniş bir anlam verilmektedir. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler 9. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2013, s. 953; Neslihan Göktürk, Fikri İçtima, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, s. 270)
Ortaya çıkan bu sonuç karşısında, Cumhuriyet savcısınca verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda açıklanan fiil hakkında, farklı bir hukuki nitelendirme yapılarak (yani aynı fiile ilişkin olarak) soruşturma yapılıp fail hakkında dava açılamaz. Örneğin kasten öldürme suçundan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilen şüpheli hakkında 'yeni delil' meydana çıkmadıkça, bu kez aynı fiil taksirle öldürme suçu olarak nitelendirilmek suretiyle kamu davası açılamaz, zira fiil aynıdır.
Gelinen bu aşamada kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın önleme etkisi üzerinde de durulması gerekmektedir.
Ceza Muhakemesi Kanunu, muhakemeyi soruşturma ve kovuşturma olmak üzere iki ana evreye ayırmıştır. Bir suç işlendiği şüphesini öğrenen Cumhuriyet savcısı, kamu davasını açmaya yer olup olmadığını tespit etmek üzere, maddi gerçeği araştırmak mecburiyetindedir. Soruşturma evresi sonunda Cumhuriyet savcısı, yaptığı araştırma faaliyetlerinin neticesinde bir sonuç çıkarmaktadır. Bu sonuç, kamu davası açılmasına gerek olduğu ya da olmadığı yönünde olacaktır. Soruşturma aşamasında, Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar, muhakeme faaliyeti sonunda, yargılama makamı tarafından verilmiş kararlar olmayıp, adli-idari nitelikte kararlardır. Ancak, bu kararlara itiraz yolunun açık olması nedeniyle itiraz üzerine kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar, mahkeme denetiminden geçerek, yargı halini alır ve yargı otoritesi özelliğini gösterir. Gerek itiraz üzerine kesinleşen, gerekse itiraz edilmeksizin kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar bakımından, yeni delil ortaya çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı Cumhuriyet savcısı aynı işe tekrar el atamayacağından, kesin hükmün önleme etkisine benzer bir hal doğmaktadır.
1412 sayılı CMUK'da Cumhuriyet savcısının verdiği takipsizlik kararları, yargı otoritesi göstermeyen, idari bir karar niteliğinde düzenlendiğinden Cumhuriyet savcısı, bu kararını, kendiliğinden, Adalet Bakanı ve Adalet Müfettişinin talebi ya da ilgilinin isteği üzerine geri alıp soruşturma yapabilmekte ve kamu davası açabilmekteydi. Diğer bir ifadeyle Cumhuriyet savcısı, hiçbir şarta bağlı olmadan, takipsizlik kararından sonra, dava zamanaşımı süresi dolmadan kamu davası açabilmekteydi. Ancak bu düzenleme öğretide hukuk güvenliğine aykırı olduğu düşüncesiyle eleştirilmekte, takipsizlik kararından sonra yeni bir dava açılması için yeni delil şartı aranması gerektiği ileri sürülmekteydi.
Öğretinin bu eleştirileri gözönüne alınarak düzenlenen ve 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nun 172/2. maddesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra, yeni bir delil meydana çıkmadan Cumhuriyet savcısınca kendiliğinden kamu davası açılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Diğer bir ifade ile kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra, meydana yeni bir delil çıkmadığı müddetçe aynı delil ve emarelere dayanarak yeni bir iddianame düzenlenemeyecektir. Kanun koyucu bu düzenleme ile kişilerin hukuk güvenliğini sağlamak istemiştir.
CMK'nun 172/2. maddesinde yer alan 'yeni delil' kavramından ne anlaşılması gerektiğine gelince; kovuşturmaya yer olmadığına dair karardan önce mevcut olan, ancak ele geçirilemeyen, dosyada bulunan ancak Cumhuriyet savcısı tarafından görülmeyen ve değerlendirilmeyen delil, yeni delildir. Yeni bir soruşturmanın başlatılabilmesi için, delilin yeni olmasının yanında, tek başına veya diğer delillerle birlikte bir suçun işlendiğini kuvvetle ispatlama gücüne sahip olması gerekir. Dava açmaya yetecek kadar güçlü elverişlilikte veya kovuşturmama kararının nedenini ortadan kaldırıcı ve ayrıca davanın da açılmasını sağlayacak kuvvette, suç şüphesini kuvvetlendirici nitelikte bulunması gerekir. Bu nitelikte yeni bir delil ortaya çıktığında, Cumhuriyet savcısı işe tekrar el atarak, iddianame düzenleyebilecek, kabulü halinde kamu davası açılmış olacaktır.
Kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz edilmesi üzerine, itiraz reddedildiğinde bu karar kesinleşir. İtirazın reddi üzerine yeni delil olsa dahi, aynı fiilden dolayı Cumhuriyet savcısının kendiliğinden dava açması mümkün değildir. Önceden verilen dilekçe hakkında karar vermiş olan merciin, kamu davasının açılması hususunda karar vermesi gerekir. Diğer bir anlatımla Cumhuriyet savcısınca kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilip karar itiraz edilmeksizin kesinleştiğinde Cumhuriyet savcısının aynı işe tekrar el atması için, yeni bir delilin ortaya çıkması yeterli iken; kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz edilerek itiraz merciine başvurulduğunda; itiraz merciinin kararı ile kovuşturmaya yer olmadığı kararı kesinleşmişse, Cumhuriyet savcısının iddianame düzenlemesi için, (5271 sayılı CMK'nda yargılama makamının kararını Cumhuriyet savcısının kaldırması kabul edilmediğinden) yeni delilin yanında, önceden verilmiş itiraz dilekçesi hakkında karar veren merciin, kamu davasının açılması hususunda, yeniden bir karar vermesi gereklidir. Bu husus kanun koyucu tarafından ceza muhakemesi şartı olarak düzenlenmiştir.
Kanun koyucu, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın dava zamanaşımı süresince bir tehdit oluşturmasını önlemek amacıyla, aynı kişi hakkında, aynı fiilden dolayı tekrar soruşturma başlatmak için yeni delil şartını getirerek, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara 'kesin hüküm' niteliği vermemekle birlikte, kişiler açısından hukuki güvenli alan oluşturarak adeta 'kesin hükmün önleme etkisini yaratan bir hal' olarak düzenlemiştir. Bu suretle, insan haklarını ilgilendiren yönü nedeniyle şüpheliye önemli bir yargısal güvence getirilmiş, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar, kesin hükmün önleyici etkisine benzer sonuçlar doğuran bir karar niteliğine sahip olmuştur. Böylece, kişilere getirilen kanuni teminatla, soruşturma aşamasına tekrar dönülebilir endişesi ortadan kalkmış bulunmaktadır. Nitekim Yargıtay uygulamaları da bu yönde istikrar kazanmıştır.
Cumhuriyet savcısınca verilip denetimden geçmeden kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile merciince itirazın reddedilmesi üzerine kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar arasında, önleme etkisi bakımından bir farklılık bulunmamaktadır. Zira CMK'nun 172/2. maddesinde 'kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra' ifadesi kullanılmakta, yeni bir delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamayacağı ifade edilmektedir.
Nitekim öğretide de; kovuşturmaya yer olmadığı kararının kesin hüküm teşkil etmediği, ancak yeni delil meydana çıkmadıkça aynı fiilden dolayı fail hakkında yeniden soruşturma işlemlerine başlanamayacağı ve kamu davası açılamayacağı, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yapılan itirazın merciince ret edilmesi durumunda ise Cumhuriyet savcısının fail hakkında aynı fiilden dolayı kamu davasını açabilmesinin yeni delilin meydana çıkmasının yanında önceden verilen dilekçe hakkında karar vermiş olan merciin bu hususta karar vermesine bağlı olduğu, bu hususun kanun koyucu tarafından ceza muhakemesi şartı olarak düzenlendiği vurgulanmıştır (Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2014, 2. Bası, s. 833-841; Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 9. Bası, s. 538-543; Tülay Kitapçıoğlu, Ceza Muhakemesi Kanununda Soruşturmanın Sonuçlandırılması, Legal Yayıncılık, İstanbul 2014, 1. Bası, s. 151-156; Bahri Öztürk-Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Özge Sırma-Yasemin Saygılar Kırıt- Özdem Özaydın-Esra Alan Akcan-Efser Erdem, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, 5. Bası, s. 592-596; Cumhur Şahin, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2012, 3. Bası, s. 126-128; Veli Özer Özbek–M.Nihat Kanbur–Koray Doğan–Pınar Bacaksız–İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2012, 4. Bası, s. 506-512; Nurullah Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi, Beta, İstanbul 2010, 18. Bası, s.1169-1180; Asiye Selcen Ataç, Türk Ceza Hukukunda Kesin Hükmün Önleme Etkisi, Doktora Tezi, İstanbul 2010, s.65-73)
Diğer taraftan direnme hükümlerinin temyiz yargılama makamı olan Ceza Genel Kurulunun görevi, denetimini yaptığı hükümde hukuka aykırılık bulunup bulunmamasına göre direnme hükmünü bozmak veya onamaktır. Temyiz incelemesi sırasında Ceza Genel Kurulu, temyiz nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlığı çözecek nitelikte bir karar verecektir. Temyiz edilen hükümde hukuka aykırılık bulunmaması halinde hüküm onanacak, hukuka aykırılık bulunması halinde ise CMUK'nun 321. maddesine göre hüküm bozulacak ya da bozulan hüküm yerine aynı kanunun 322. maddesine göre Ceza Genel Kurulunca davanın esasına hükmedilecektir. Buna göre; Ceza Genel Kurulu temyiz dilekçesinde ileri sürülüp sürülmediğine bakılmaksızın gerek hükümdeki gerekse hükümden önce verilip de hükme tesir eden kararlardaki tüm kanuna aykırılıkları inceleyip, aykırılık tespit etmesi halinde de bozma kararı verme hak ve yetkisine sahiptir. Bu konuyla ilgili olarak getirilen sınırlamalar, 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 326. maddesinin son fıkrasında yer alan, 'Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz' kuralı ile 05.03.1941 gün ve 50-7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, katılanın münhasıran kendi şahsi haklarına hasrettiği temyiz istemi üzerine, sanık lehine bozma yapılamamasıdır. Bu iki istisna dışında, Ceza Genel Kurulunca incelenen ve kanuna aykırılık taşıdığı belirlenen bir hükmün, temyiz edenin sıfatı nazara alınarak, sanık lehine veya aleyhine bozulmasına bir engel bulunmamaktadır.
Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda 08.06.2009 gün ve 10904 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda fiil; 'Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. (Hürriyet) ve ...Gazetecilik A.Ş. (Milliyet)’nin ihtiyacı olan gazete kâğıdı ve baskı malzemeleri ithalatı işlemlerinin, söz konusu işlemlere fiili olarak herhangi bir katkısı bulunmayan ve ...Ailesinin sahibi olduğu/kontrolünde olan Eurozone Trading Limited, ... Trading Company Limited ve Shawcliff Trading Limited ünvanlı şirketler üzerinden gerçekleştirilmesi suretiyle hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında işlem gören Hürriyet ve ...Gazetecilik aleyhine bahse konu şirketlere haksız olarak menfaat sağladıkları' şeklinde anlatılmak ve sanıkların bu fiillerinin 5237 sayılı TCK'nun 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçunu oluşturmadığı belirtilmek suretiyle sanıklar hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, yine Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturmaya konu edilen fiil aynı şekilde anlatıldıktan sonra aynı tarihte bu kez sanıkların fiillerinin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47. maddesinde düzenlenen örtülü kazanç aktarımı suçunu oluşturabileceği gerekçesiyle yetkisizlik kararı verilerek sanıklar hakkında soruşturma yapılmak üzere dosyanın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 08.06.2009 gün ve 10904 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara suçtan zarar gören sıfatıyla Sermaye Piyasası Kurulunca itiraz edilmesi üzerine CMK’nun 173. maddesinin işlem tarihinde yürürlükte bulunan şekli uyarınca itirazı incelemekle görevli en yakın ağır ceza mahkemesi başkanınca itirazın reddine karar verildiği, böylece sanıkların aynı fiillerine ilişkin olarak hem itiraz edilmek suretiyle kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın, hem de yetkisizlik kararının bulunduğu, yetkisizlik kararıyla dosyanın gönderildiği İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca Sermaye Piyasası Kurulundan yeniden görüş istendiği, daha önce sanıkların eylemlerinin TCK'nun 155. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği yönünde iki kez görüş bildiren Sermaye Piyasası Kurulunca bu kez sanıkların eylemlerinin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği görüşüyle aynı kanunun 47/A-6 maddesi uyarınca suç duyurusunda bulunulduğu, bu suç duyurusu üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca sanıkların 2499 sayılı Kanununun 47/A-6 ve TCK'nun 43. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları talebiyle kamu davası açıldığı anlaşılan somut olayda,
Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ve yetkisizlik kararı ile yetkisizlik kararı sonrasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamede sanıklara atfedilen fiilin aynı olması, aynı fiilden dolayı sanıklar hakkında verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın itiraz edilerek kesinleşmesi, yukarıda açıklandığı şekliyle verildiği fiil itibarıyla kişiler açısından hukuki güvenlik alanı oluşturan ve kesin hüküm benzeri sonuç doğuran kovuşturmaya yer olmadığına dair karardan sonra sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı yeniden soruşturma yapılabilmesinin 'yeni delilin meydana çıkmasına' ve CMK'nun 173/6. maddesinde ceza muhakemesi şartı olarak öngörülen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yönelik itiraz dilekçesi hakkında önceden karar veren merciin kararına bağlı olması ve kanun koyucu tarafından bunun ceza muhakemesi şartı olarak öngörülmesi karşısında; aynı fiile ilişkin olarak daha önceden verilip kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar bulunduğu halde Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen yetkisizlik kararı üzerine, CMK'nun 172/2. maddesi anlamında 'yeni delil' meydana çıkıp çıkmadığı açıklığa kavuşturulmadan ve CMK'nun 173/6. maddesinde belirlenen ceza muhakemesi şartı gerçekleşmeden Sermaye Piyasası Kurulunca yapılan farklı hukuki nitelemeye dayanılarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı kamu davası açılması bir hukuk devletinde kanuna, adil yargılanma hakkına ve 'non bis in idem' ilkelerine aykırılık oluşturmaktadır.
Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara vaki itiraz üzerine merciince, itirazın reddine karar verilmesinden sonra Cumhuriyet savcısının CMK’nun 173/6. maddesinde belirtilen şarta uymadan iddianame düzenlemesi nedeniyle usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunmadığından, mahkemece durma kararı verilerek önceden verilen itiraz dilekçesi hakkında karar vermiş olan itiraz merciinin bu hususta karar vermesi beklenip sonucuna göre hüküm kurulması gerektiğinden" sair yönleri incelenmeksizin oyçokluğuyla bozulmasına karar verilmiş,
Genel Kurul Üyeleri ..., ... ve ...; "Sanıklara isnad olunan fiil, halka açık anonim şirketlerden olan Hürriyet ve DDT (Milliyet) A.Ş.'ne, 1997 ilâ 2007 yıllarında, kağıt ve baskı malzemeleri ithalinde, gerekli olmadığı hâlde vergi cenneti olarak nitelendirilen ülkelerde kurulan ve sermayesinin büyük bölümü kendilerine ait şirketleri aracı kılmak suretiyle, adı geçen şirketler ve hissedarların zararına işlem yapmak suretiyle yaklaşık 36 milyon $ haksız kazanç elde etmektir.
...'nca, bu fiil nedeniyle Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na 5237 sayılı TCK'nun 155. ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 48. maddelerinden işlem yapılması gerektiği düşüncesiyle 27.04.2008 ve 21.10.2008 tarihlerinde suç duyurusunda bulunulmuştur.
Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca; 29.05.2009 gün ve 19344-1435 sayılı yetkisizlik kararıyla, ihbar ve şikayete konu olan eylemin 2499 sayılı SPK'nın 15/son maddesi delâletiyle aynı Kanun'un 47/A-6. maddesine muhalefet suçunu oluşturduğu, bu suçun yargılamasının HSYK tarafından yetkilendirilen İstanbul (ihtisas) ilgili asliye ceza mahkemesinde yapılabileceği ve soruşturmasının da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılması gerektiği düşüncesiyle, evrakı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndermiştir.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 01.06.2009 gün ve 32972-8595 sayılı yetkisizlik kararı ile evrakın tekrar Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi üzerine de, 08.06.2009 gün ve 10904-1503 sayılı ikinci yetkisizlik kararıyla, aynı gerekçelerle evrakı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndermiş ve iddia edilen eylemin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A. maddesine muhalefet suçunu oluşturduğunu belirterek güveni kötüye kullanma suçundan ek olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.
Ek kovuşturmama kararına katılan SPK Vekilince itiraz edilmiş, Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 26.06.2009 tarihli kararıyla itiraz reddedilmiştir.
Daha sonra, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ekonomik suçlar bürosu tarafından, SPK'dan(Kurumdan) izin de alınmak suretiyle, diğer bir ifadeyle Kurumun 07.10.2009 tarihinde yaptığı, sanıkların 2499 sayılı SPK'nın 15/son maddesi delâletiyle aynı Kanun'un 47/A-6. maddesinden cezalandırılması istemini içeren başvuruda bulunması üzerine yürütülen soruşturma hitâmında ilgili ihtisas mahkemesine hitâben iddianame düzenlenmiştir.
İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 31.12.2009 tarihinde, eksik soruşturma yapıldığı, delillerin fiil ve faillerle irtibatlandırılmadığı gerekçesiyle 5271 sayılı CMK'nın 170 ve 174. maddeleri uyarınca iddianamenin iadesine karar verilmiş ise de; bu karar aleyhine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vâki itirazı üzerine, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05.01.2010 günlü kararıyla iddianamenin iadesi kararının kaldırılması ve iddianamenin kabulü kararı üzerine iş bu dava açılmıştır.
İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bu kez de, CMK'nın 172/2, 173/3-6 ve 223/8. maddelerine aykırı olarak iddianame düzenlendiği gerekçesiyle durma kararı verilmiş ise de; bu karar aleyhine de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vaki itirazı üzerine, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 27.01.2010 günlü kararıyla ... durma kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.
Yapılan yargılama sonucunda İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 06.07.2011 gün ve 1043-826 sayılı kararıyla sanıkların atılı suçları işlediklerinin sabit olmaması gerekçesiyle beraetlerine karar verilmiştir.
Katılan vekilinin temyizi üzerine; Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 17.04.2012 gün ve 12736-8459 sayılı kararıyla suçun sübuta erdiği gerekçesiyle sanıkların mahkûmiyeti yerine beraetlerine karar verilmesi isabetsizliğinden oybirliğiyle bozulmuştur.
İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi 02.07.2013 gün ve 1377-463 sayılı kararıyla önceki hükümde direnmiş, katılan vekilinin temyizi üzerine Yüksek Ceza Genel Kurulu'na gelmiştir.
Yukarıda özetlendiği veçhile İlk Derece Mahkemesi ile Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesi arasındaki uyuşmazlık suçun sübutuna ilişkin ise de;
Yargıtay Ceza Genel Kurulunda ön sorun olarak ele alınan; Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma sonucunda 08.06.2009 tarihinde ikinci kez 2499 sayılı SPK'nın 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A. maddesine muhalefet suçundan yetkisizlik, ek olarak ta güveni kötüye kullanma suçundan kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi, katılan SPK vekilince yapılan itirazın merciince reddedilmesi karşısında, CMK'nın 172/2 ve 173/6. maddeleri uyarınca sanıklar hakkında 'yeni delil'in meydana çıkıp çıkmadığı ve buna bağlı olarak usulüne uygun bir şekilde açılmış bir kamu davasının bulunup bulunmadığı hususunda çoğunlukla aramızda görüş ayrılığı bulunmaktadır.
Sorunu üç ayrı başlık altında inceleyecek olursak;
1- Ek olarak kovuşturmaya yer olmadığına dair Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca verilen 08.06.2009 günlü kararın niteliği :
Öncelikle, suç tarihi itibariyle yürürlükte ve lehe olan kanun olması münasebetiyle suçun sübutu hâlinde sanıklara uygulanması gereken 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndan kaynaklanan suçlara bakmakla görevli özel yetkili İstanbul mahkemeleri, birer ihtisas mahkemesi olup, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yargı çevresi dışında bulunan Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın bu suçları soruşturma yetki ve görevi bulunmamaktadır.
2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndan kaynaklanan bir suç ihbar veya şikayeti Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na intikal ettiğinde, buna ilişkin evrakın görevsizlik/yetkisizlik kararı ya da fezlekeye bağlı olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na intikal ettirmesi gerekir. 29.05.2009 tarihinde yapılan işlem de budur.
Ancak; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın verdiği karşı yetkisizlik kararıyla evrakın tekrar Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi üzerine, 08.06.2009 tarihinde verilen ikinci yetkisizlik kararının ekinde TCK'nın 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçu yönünden kovuşturmama kararı verilmiş olup, bu işlemlerin yapıldığı tarih itibariyle, Cumhuriyet başsavcılıkları arasında yetki uyuşmazlığının çözümüne ilişkin olarak CMK'nın 161/7. maddesindeki gibi bir düzenleme bulunmamaktadır.
Bu karar; ikinci kez verilen madde itibariyle yetkisizlik (görevsizlik) kararını desteklemek amacıyla gerekçe oluşturma çabasının sonucu verilmiş olup, CMK'nın 172/1. maddesine de uygun değildir.
Ek kovuşturmama kararında; yalnızca soruşturma konusu fiilin TCK'nın 155. maddesine girmediğinin tespiti yapılmış olup, 2499 sayılı SPK'nın 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A. maddesine muhalefet suçuna yönelik olarak 'kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması'na dair bir değerlendirme yoktur. Tam tersine 08.06.2009 günlü yetkisizlik kararı ve eki kovuşturmama kararında ... fiilin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu kapsamına girdiği ve bu suçta soruşturma yapma görevinin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na ait olduğu belirtilmiştir.
Daha sonra ise, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı sanıklar hakkında aynı fiile yönelik olarak yaptığı soruşturma sonrasında 2499 sayılı SPK'nın 47/A maddesine muhalefetten dava açmıştır.
'Aynı konuda biri doğru, diğeri yanlış iki karar aynı zamanda verilmişse, yanlışı yok sayılmalıdır. Meselâ aynı eylem hakkında bir tavsiften kamu davası açılmış, diğer tavsiften açılmamışsa, hatalı olan ikincisini ortadan kaldırmak için vakit kaybedilmemelidir.' (Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Bası, sahife 206 – Kunter / Yenisey / Nuhoğlu) Nitekim, Yüksek Yargıtay CGK 19.04.1978 gün ve 78/1-129 sayılı içtihadıyla yukarıda alıntı yapılan görüş doğrultusunda karar vermiştir.
Öte yandan 2499 sayılı SPK'nın 49/1. maddesi uyarınca, aynı Kanun'un 47/A-6. maddesine muhalefet suçundan soruşturma yapılabilmesi, Kurumun Cumhuriyet başsavcılığına başvuruda bulunmasına, diğer bir ifadeyle Kurum tarafından soruşturma izni verilmesine bağlıdır. Bu husus soruşturma şartıdır. Böyle bir başvuruda bulunulmadan önce verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar yok hükmündedir.
Somut olayda, Kurumun İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvuru tarihi, 07.10.2009 olup, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca verilen ek kovuşturmama kararı ise 08.06.2009 tarihlidir. Ek kovuşturmama kararı, hem Kurumun başvurusundan önce ve hem de soruşturmaya yetkili olmayan Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verildiği için yok hükmünde kabul edilmeli, aynı eylem dolayısıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ihtisas mahkemesine hitâben düzenlediği iddianame yeterli görülmelidir.
Nitekim Yargıtay 4. Ceza Dairesi de, 03.05.2006 günlü ve 433/10350 sayılı kararında, 4483 SK'nın 9. maddesine göre izin alınmadan verilen kovuşturmama kararının hukuki değerden yoksun olduğuna hükmetmiştir.
Esasen Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 17.04.2012 gün ve 12736-8459 sayılı kararıyla suçun sübuta erdiği gerekçesiyle sanıkların mahkûmiyeti yerine beraetlerine karar verilmesi isabetsizliğinden oybirliğiyle bozmakla bu görüşü desteklediğini açıkça ortaya koymuştur.
2- Evreden (safhadan) dönülememesi ilkesi ve ceza yargılamasında verilebilecek kararlar :
'Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi,
Kovuşturma: iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi,' ifade eder.(CMK'nın 2. maddesinin 1. bendinin e ve f bendi hükümleri)
'Evreler sadece zorunlu değildir. Fazla olarak birbirinden ayrılmaları da kesindir. Bu demektir ki kovuşturma evresine geçmiş bir işte artık soruşturma evresine dönülemez ... Keza kovuşturma evresinde verilen bir hüküm bozulduğunda, iş sadece kovuşturma evresine dönebilir. Bu da gösteriyor ki, soruşturma evresi kesin olarak aşılmıştır.' (Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Bası, sahife 637 – Kunter / Yenisey / Nuhoğlu)
Konuyla ilgili olarak 10.06.1942 gün ve 26/16 sayılı İBK'nda da benzer düşüncelere yer verilmiştir.
İzin veya karar alınmadan dava açılmışsa ya da eksik soruşturma söz konusuysa bu eksiklikler mahkemesince giderilip, sonucuna göre karar verilecektir. Ancak; kesinlikle soruşturma evresine dönülemeyecektir.
Somut olayda, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi'ne hitaben düzenlenen iddianame, itiraz üzerine İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05.01.2010 günlü, ... kararıyla kabul edilmiş olup, bu tarihten itibaren kovuşturma evresine geçilmiştir. Artık soruşturma evresine dönülmesi mümkün değildir.
CMK'nın 223. maddesi uyarınca, ceza yargılaması sonucunda verilebilecek nihai kararlar; beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, red ve düşme olup, durma kararları nihai kararlardan değildir.
Ceza yargılamasında davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi mümkün olmadığı gibi, karara bu ad verilmeksizin böyle bir sonuç doğuracak biçimde bozma kararı da verilemez.
3- İtiraz üzerine verilen kararlar ve sonuçları :
Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir. (CMK m. 267).
CMK'nın 223/8. maddesi hükmüne göre, durma kararları itirazı kâbil kararlardandır. Aynı Kanun'un 271/4. maddesine göre de, itiraz üzerine verilen kararlar kesindir.
Kesinleşen kovuşturmama kararı, kesin hüküm etkisini doğurmaz ise de; şüpheli için bir teminat oluşturur. Yeni delil elde edilmedikçe aynı fiilden dolayı dava açılamaz. (CMK m. 172/2). Hatta karar itiraz üzerine kesinleşmiş ise; yeniden dava açılması itiraz mercinin muvafakatına bağlıdır. (CMK m.173/6)
Emredici olan bu hükümler her türlü tartışmadan varestedir. Ancak; somut olayımızda yukarıda açıklandığı üzere;
-Dava konusu fiille ilgili olarak verilmiş bir kovuşturmama kararı bulunmadığı, 2499 sayılı SPK'nın 47/A-6 maddesi kapsamındaki soruşturmanın kesintisiz olarak devam ettiği,
-Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vermiş olduğu ek kovuşturmama kararının hukuki değerden yoksun olduğu, ortadan kaldırılmasına gerek bulunmadığı,
-Kurumun başvurusu üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca düzenlenen iddianamenin usül ve yasaya uygun bulunduğu, açıktır.
Kaldı ki, ön sorun olarak kabul edilen husus; yâni CMK'nın 172/2 ve 173/6. maddeleri hükümlerine aykırı bir şekilde dava açıldığı hususu, ilk derece mahkemesince durma kararına konu edilmiş ise de; itiraz üzerine İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 27.01.2010 günlü kararıyla durma kararı kaldırılmıştır. Bu karar da kesindir.
Yargıtay aşamasında bu husus tekrar inceleme konusu yapılamaz, diye düşünmekteyiz.
Açıklanan nedenlerle; 2499 sayılı SPK'na aykırılık suçunun sabit olduğuna dair Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nin bozma kararı sonrasında sanıkların beraetine dair İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nin direnme hükmünün, sanıklar hakkında usulüne uygun olarak açılmış bir dava olmadığı için, bozulmasına ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyoruz." görüşüyle,
Genel Kurul Üyesi A. Ömeroğlu; "Ceza yargılamasında 'davasız yargılama olmaz'. Türk Ceza Yargılama Sisteminde dava açma tekeli Cumhuriyet savcısına aittir. Benimsenen sisteme göre de, bir suç işlendiğine dair ihbar ya da şikayet üzerine ve ya re'sen bilgi sahibi olan Cumhuriyet savcısı ceza soruşturması başlatır.
Başlatılan bu soruşturma, ya şüpheli hakkında bir suç isnadını içeren iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi, ya kamu davasının açılmasının ertelenmesi (5271 sayılı CMK'nın 176. m) ya da kovuşturmaya yer olmadığına kararı verilmesi ile sona erer.
Kovuşturmaya yer olmadığı kararı bir 'dava açmama' kararıdır. Başka bir tabirle 'soruşturmanın sona erdirilmesi' kararıdır. İdari–Hukuki niteliği itibariyle bu karar bir ceza muhakemesi işlemidir ve doğrudan fiilin aslı ile ilgili olup soruşturma safhasını bitirir.
Kovuşturmaya yer olmadığı kararı 5271 sayılı CMK'nın 172. maddesine göre;
1 - Kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi,
2 - Kovuşturma imkanının bulunmaması,
Bu cümleden olarak,
a-Yargılama şartının gerçekleşmemesi,
b- Eylemin suç teşkil etmemesi,
c- Şahsi cezasızlık sebeplerinin bulunması,
d- Uzlaşma,
e- Ön Ödeme nedeniyle verilebilir.
Zikredilen sebeplere dayanmayan kovuşturmaya yer olmadığı kararı, CMK'nın 172. maddesi anlamında bir kovuşturmaya yer olmadığı kararı değildir.
Kovuşturmaya yer olmadığı kararları CMK'nın 173/6. maddesindeki hal müstesna olmak üzere idari bir karardır ve her zaman geri alınabilir. CMK'nın 173/6. maddesi kapsamında mahkeme/hakim kararı ile onanarak kesinleşen kararlar ise yargısal nitelik taşır. Bu şekilde kesinleşen kararlardan sonra yeni bir delil elde edilip önceki kararı onayan mahkeme/hakimin muvafakatı alınmadan soruşturmaya devam edilemez. Ancak unutulmamalıdır ki bu hal, soruşturmaya son veren CMK'nın 172. maddesi kapsamında tahdidi olarak sayılan sebeplere istinaden verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararları için geçerlidir. Amaç 'aynı fiilden bir kez yargılanılır' ilkesi gereğince şüpheliyi sürekli yargılama tehdidi altında tutmamaktır.
Soruşturma konusu fiilin vasfen ikiye bölünerek bir vasfından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi diğer vasfından ise iddianame düzenlenmesi halinde nasıl hareket edileceği hakkında CMK'da bir düzenleme yoktur.
Yargılama mercii, önüne gelen hukuki uyuşmazlığı çözmek zorunda olduğundan yargılama hukukunda istisnai ve sınırlayıcı hükümler dışında 'kanunilik' ilkesi uygulanmaz ve kıyas dahil her türlü yorum araçları kullanılarak sorun çözülür. Tarihi süreç itibariyle 'suçluyu cezalandırma', 'sanığı koruma' evrelerini geride bırakan ceza yargılamasının amacı 'maddi gerçeği açığa çıkarmak'tır. Bu nedenle sanığı koruma evresinden kaldığı anlaşılan 'sanık lehine yorum' diye bir yorum türü de yoktur.
Bu itibarla mevcut sorun özellikle TCK'nın 44. ve CMK'nın 225 ve 226. maddeleri ile ilgili istikrar kazanmış uygulamalar ışığında çözülmelidir.
Soruşturma konusu fiilin vasfen ikiye bölünerek bir vasfından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi diğer vasfından ise iddianame düzenlenmesi hukuken mümkün değildir. Ancak böyle bir durumda, fiilin aslıyla ilgili olarak yapılan ve sürdürülegelen işleme üstünlük tanınmalıdır. Zira işlem vazeden kurumun iradesinin bu yönde olduğu açıktır.
Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında;
a- Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının 08.06.2009 tarih 2009/10904 sayılı ek Kovuşturmaya Yer Olmadığına dair kararının CMK 172/1. maddesi kapsamında soruşturmayı sona erdiren bir KYOK olmadığından,
b- Zikredilen ve yoklukla malül ek Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararına rağmen soruşturmaya devam edilip sanık hakkında kamu davası açılarak soruşturma konusu fiilin aslı hiç bir aşamada takipsiz bırakılmadığından aynı kanunun 173/6. maddesinin somut olayda uygulama yeri bulunmadığından,
c- Açılan kamu davası safahatında ve sonunda bir çok mercii ve nihayet Yargıtay Yüksek 7. Ceza Dairesinin 17.04.2012 tarih 12736-8459 sayılı ilamı ile denetimden geçirilen usuli eksiklik iddialarının gelinen aşama itibariyle dinlenme imkanı kalmadığından sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum." düşüncesiyle,
Genel Kurul Başkanı ve onsekiz Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 28.10.2015 gün ve 325307 sayı ile;
"...I.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın İtiraz Kanun Yoluna Başvuru Yetkisinin Kapsamı ve Niteliği;
A. Genel Olarak
Mahkemelerin veya hakimlerin verdikleri kararların denetlenmesi adil yargılanma hakkının bir gereği ve muhakeme hukukunun temel bir ilkesidir. Bu denetimi sağlamak amacıyla farklı ülke mevzuatlarında farklı kurumlar ihdas edilmiş, ilk derece mahkemelerince verilen kararların veya kanun yolu muhakemesinde verilen kararların bir biçimde denetlenmesi sağlanmak istenmiştir. Bu denetim gerek ülkede uygulanan hukukun yeknesaklaşması, gerekse ceza muhakemesinin amacına uygun olarak her hangi bir insan hakları ihlaline yol açmaksızın, sanığın ve muhakemenin diğer süjelerinin haklarını koruyarak maddi ve hukuki gerçeğe uygun bir hüküm kurulması amaçlarına hizmet eder. (Vesile Sonay Evik, 'Ceza ve Ceza Yargılaması Hukuku Bağlamında Adil Yargılanma Hakkı', Karşılaştırmalı Güncel Ceza Hukuku Serisi 3, Adil Yargılanma Hakkı ve Ceza Hukuku, (Ed. Kayıhan İçel-Yener Ünver), Seçkin Yay., Ankara 2004, s. 307, Bahri Öztürk/Mustafa Ruhan Erdem, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 12. Baskı, Seçkin Yay., Ankara 2008, s. 65, Nurullah Kunter/Feridun Yenisey/Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 16. Bası, Beta Yay., İstanbul 2008, s. 26-27; Nur Centel/Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Baskı, Beta Yay., İstanbul 2010, s. 6.)
CMUK’nun 322. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen başsavcılığın itirazı kanun yolu, Ceza Dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kararın kendisine verilmesinden itibaren 30 gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebileceği şeklinde kanuna eklenmiş, bu kanun yolu 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesinde Yargıtay Ceza Dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, re’sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde, sanık lehine başvurulması durumunda süre aranmaksızın Ceza Genel Kuruluna itiraz edebileceği şeklinde yer almıştır.
B. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın İtiraz Kanun Yolunun Amacı ve Niteliği;
1. Kanun Yolunun Amacı
Kanun yollarının ortak amacı mahkemelerce verilen kararların hukuka veya maddi gerçeğe uygunluğunun denetlenmesidir. Yargı makamlarınca verilen kararlarda bir yanlışlığın, hukuka aykırılığın bulunması her zaman mümkündür ve bu hukuka aykırılığın veya yanlışlığın ortadan kaldırılması kanun yolu olarak adlandırılan yeni bir yargılama ile mümkün olabilir (Öztekin Tosun, 'Kanunyollarının Ceza Muhakemesi Hukukundaki Yeri', MHAD, Y. 3, S. 4, 1969, s. 7; Kunter/ Yenisey/Nuhoğlu, s. 1370; Feridun Yenisey, 'Temyizin Genişletilmesi Sorunu', İÜHFM, Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’e Armağan, C. 52, S. 1-4, 1987, s. 118.). Ceza muhakemesi hukukunda yargılama makamlarının işlemlerinde ortaya çıkabilecek hataların ortadan kaldırılması, muhakeme faaliyetinin amacı ve kapsamı bağlamında değerlendirilmelidir. Maddi ve hukuki gerçeği muhakeme kurallarına uyarak ortaya çıkarmak zorunda olan bu süreçte, yapılan işlemlerin her zaman bu maddi ve hukuki gerçeğe uygun olması beklenemez. Ancak ideal olan ilk aşamadan itibaren doğru işlemin yapılması ise de muhakeme kanunları, hatalı kararlara karşı, onları düzeltmeye veya ortadan kaldırmaya yarayan yollar da öngörmüşlerdir. Başsavcılığın itirazı veya olağanüstü itiraz olarak adlandırılan kanun yolu da esas itibariyle bu amaca hizmet eder. YCGK'nun veya daireler arasında ortaya çıkan çelişkili kararların bir şekilde denetlenmesi gerekir. Bunun ise her zaman içtihadı birleştirme yoluyla yapılması, daha sonra değiştirilmesinin zorluğu bakımından sakıncalar doğuracaktır. Ayrıca Yargıtayın iş yoğunluğu nedeniyle verebileceği hatalı kararlar bu kanun yolu aracılığıyla denetlenebilecektir. Adaletin tesisi bakımından asıl olan sürat değil isabettir. Bu kanun yolunun gerekliliği konusunda karar verirken iki temel hareket noktası esas alınmalıdır. Bunlardan ilki kanun yoluna ihtiyaç olup olmadığı ikincisi ise kanun yolunun sistemin genel ilkelerine uygunluk taşıyıp taşımadığıdır.
a. İhtiyaç Değerlendirmesi
Yargı mercilerince verilen kararların denetlenmesi gerekliliği konusunda bir tartışma olmamakla birlikte bu denetimin ne ölçüde yapılması gerektiği ihtiyaç değerlendirmesinde belirleyici olacaktır. Denetimin bir noktada artık kesilmesi bir zorunluluktur. Zira aksi durumda hiç bitip tükenmeyen bir denetim muhakemesi ortaya çıkar ki bu yargı erkine duyulan güvenin ortadan kalkması sonucunu doğurur. Yargıtay Ceza Genel Kurulunca direnme üzerine verilen kararların hukuka aykırı olduğunun düşünülmesi durumunda Başsavcılığa, ek bir hükmün denetlenmesi imkânını sağlamak, bu noktada bir ihtiyaca cevap vermektedir. Zat ve mahiyetine göre, açık ve mutlak hukuka aykırılık hallerinde, ceza adaleti ilkelerine uygun olarak Başsavcılığın direnme üzerine verilen YCGK kararlarına CMK'nun 308. maddesindeki hak ve yetkisini kullanılması ceza adaletinin tesisi, yargı kararlarına karşı kamudaki adalet duygusunun yerleşmesi ve mutlak maddi hakikatin gerçekleşmesine fayda sağlayacağı her türlü izahtan varestedir. Esasen başsavcılığın itirazı kanun yolunun çok sıklıkla başvurulan bir yol olmaması Yargıtay bakımından önemli bir ek yük getirmemektedir.
b. Sistemin Genel İlkelerine Uygunluk Değerlendirmesi
Savcıya tanınan itiraz yetkisi bu kapsamda silahların eşitliğini ihlal eder nitelikte değildir. Kanun yolu muhakemesinin tali yeni bir dava olduğu düşünülürse ve savcının kamusal konumu ele alınırsa, burada tanınan yetki başsavcılığa tanınan ikinci bir tali dava açmak yetkisi olarak anlaşılabilir. Dolayısıyla silahların eşitliğine aykırılık teşkil etmez. Silahların eşitliği ilkesini katı ve mutlak bir eşitlik olarak algılamak uygulanabilir değildir. Gerek hukukumuz bakımından gerek Avrupa hukuku bakımından mutlak eşitlikçi bir anlayış imkansız görünmektedir. Gerek soruşturma gerekse kovuşturma aşamasında savcılık makamına tanınan yetkiler düşünüldüğünde bu sonuç ortaya çıkmaktadır. Aksi durumda ceza muhakemesinin medeni muhakemeye veya Kıta Avrupası sisteminin Amerikan sistemine dönüşmeye başladığı sonucu ve sorunu ortaya çıkacaktır.
Bilindiği gibi çelişmeli yargılama, yargılama sırasında sunulan delil, görüş ve mütalaalar hakkında mahkemenin kanaatini etkilemek amacıyla bilgi sahibi olabilmeyi ve bunlar hakkında yorum yapabilme hakkının taraflara tanınmasını ifade etmektedir (İnceoğlu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı, s. 240).
2. Niteliği ve Konusu
5271 sayılı CMK'nun 'Olağanüstü Kanun Yolları' başlığını taşıyan 'Üçüncü Kısım'da (5271 sayılı CMK'nun 308. maddesinde) 'Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtiraz' yolu belirtilmektedir.
Bu yol yüksek mahkemenin verdiği kararlara karşı bir hukuki hataya engel olmak için bir kez daha kararlarını gözden geçirmek için getirilmiş olup, hukuki hatayı asgariye indirmek için düzenlenmiş bulunmaktadır.
Düzenlenen usule göre kararına itiraz edilen Daire, itirazı inceler ve 'yerinde görürse kararını düzeltir', görmezse dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderir.
Bu maddenin düzenleniş biçimi ve getirilmiş olan 'olağanüstü kanun yolu'nun varlık sebebi, hukuki hataya engel olmak amacıyla kararı veren yüksek mahkeme heyetinin bir kez daha kararını gözden geçirmesine imkan vermek içindir. Bir hukuki güvence olarak da gözden geçirmesine rağmen kararında ısrar edenin kararının Ceza Genel Kurulu’na gitmesini sağlamaktadır.
Bu durumda açıkça düzenlenmemiş olsa da, işin mahiyeti gereği, Ceza Genel Kurulu’nun baktığı ve özellikle başkaca bir kanun yolu ile bir başka heyetin önüne gitmesi mümkün olmayan kararlarda, hukuki hata bulunması halinde bu yüksek kurulun gözden geçirmesi için itiraz usulü mümkün ve gerekli olup, bu usulün varlık sebebi nedeniyle düzenlenmiş maddenin ruhunda bulunmaktadır.
Ayrıca yargısal hataya engel olmak için getirilmiş olan olağan ve olağanüstü kanun yollarının varlık gerekçesi karar veren heyetin kararını gözden geçirmesine imkan tanımak içindir. Ceza Genel Kurulu’nun ilk defa baktığı ve karar verdiği hususta, itiraz üzerine bir kez daha bakması, işin mahiyeti gereğidir ve açık bir kanuni düzenlemeyi gerektirmez. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verilmiş itiraz yetkisi, hukuki tutarlılığın sağlanması yönündeki işlevin bir gereğidir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın İtirazında Yargılama Usulü;
1. Başsavcılığın İtirazına Konu Olan Hüküm
Başsavcılığın itirazında aleyhine kanun yoluna başvurulan hüküm aslında Yargıtay Ceza Dairesinin kararıdır. Dairece verilen kararın Başsavcılığa ulaşmasından itibaren Başsavcılık bu kararı Ceza Genel Kuruluna itiraz yoluyla götürebilir. (Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun ile CMK’nun 308. Maddesine ek 3. fıkra daha eklenmiştir. 'Madde 79– 5271 sayılı Kanunun 308 inci maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir. (2) İtiraz üzerine dosya, kararına itiraz edilen daireye gönderilir. (3) Daire, mümkün olan en kısa sürede itirazı inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Ceza Genel Kuruluna gönderir. (4) Ceza Genel Kurulu, hukuka kesin aykırılık halleri saklı kalmak üzere incelemesini itiraz nedenleriyle sınırlı bir şekilde yaparak karar verir.') Bu kararın onama ya da bozma niteliğinde olmasının bir önemi yoktur. Ancak öğretide bozma kararları aleyhine bu yola başvurulamayacağı ifade edilmektedir. Bu görüşün gerekçesi ise bozma durumunda bir hukuka aykırılık bulunsa bile bu konuda yerel mahkemenin yeniden değerlendirme imkânının bulunmasıdır. Kanunda olmayan böyle bir sınırlamanın dayanağı bulunmamaktadır. Gerek onama gerekse bozma kararları bakımından başsavcılığa itiraz yetkisi tanınmıştır. Yerel mahkemece kararın tekrar ele alınacak olması görülen hukuka aykırılığın daha sonraya tehir edilmesi için gerekçe olmamalıdır. Ayrıca bozma kararı verilmesi durumunda hükmün onanması ya da başka yönde bir karar verilmesi gerektiğinin düşünülmesi halinde itiraz yolunun kullanılması mümkündür. Başsavcılığın itirazına konu olan hüküm aslında yerel mahkemenin veya istinaf mahkemesinin hükmü değil Yargıtay Ceza dairesinin hükmüdür. Dolayısıyla verilecek karar da daire kararına ilişkindir. Doğrudan doğruya yerel mahkeme kararına ilişkin değildir.
2. YCGK'nun Direnme Sonucu Verdiği Karar ve Etkileri-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtiraz Yetkisi
YCGK'nun yerel mahkemenin direnme üzerine verdiği karar daire kararına ilişkindir. Genel Kurul önce daire kararına ilişkin hükmünü daha sonra ise bu kararın yerel mahkeme hükmü üzerindeki etkisini ortaya koymalıdır. Yani daire kararının kaldırılması ve yerel mahkeme hükmünün onanması veya bozulması şeklinde sonuç ortaya konacaktır. Başsavcılığın itirazı aslında temyiz yargılamasının bir devamı niteliğinde olduğundan yapılacak inceleme hukuka uygunluk incelemesidir. Daire kararının hukuka uygun bulunması durumunda ise itirazın reddine karar verilmesi gerekmektedir.
Verilen kararın etkileri bakımından ele alınması gereken konu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının direnme üzerine verilen kararlar karşısındaki durumudur. Daha açık ifadeyle yerel mahkemenin direnme üzerine verilen kararlar karşısında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz imkanının bulunup bulunmadığıdır.
Bilindiği gibi, Anayasa’nın 13. maddesine göre hak ve özgürlükler ancak yasa ile sınırlandırılabilir. Ayrıca Anayasada, 'mahkemelerin kuruluş, görev ve yetkileri, işleyişi, yargılama usulleri kanunla düzenlenir' denilmek suretiyle ceza muhakemesi alanında da yasallık ilkesinin geçerli olduğu vurgulanmıştır (Ay m.142).
Bir görüşe göre, ceza muhakemesinde soruşturma işlemlerinin büyük bölümü ve koruma tedbirlerinin tamamı kişinin belirli hak ve özgürlüğüne müdahaleyi gerektirir. Kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin muhakeme kurallarının mutlaka yasa ile düzenlenmesi gerekir. Kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin olmayan muhakeme kurallarında ise yasallık ilkesi geçerli değildir. Bu nedenle ceza muhakemesinde sınırlı bir yasallık ilkesinden söz edilir. Yasallık ilkesinin sınırlı olması, ceza muhakemesinde sınırlı bir kıyas yapılabilmesini ve temel hak ve özgürlüklere ilişkin olmayan konuların düzenleyici işlemlerle düzenlenebilmesi sonucunu doğurur.
Diğer bir görüşe göre ise, ceza muhakemesi faaliyetleri yaptırım üretmeye elverişli olduğundan, ceza muhakemesini ilgilendiren tüm kurumların, şüpheli veya sanığın temel hakkına doğrudan doğruya müdahale teşkil etsin ya da etmesin yasayla düzenlenmesinde yarar vardır. Yani ceza muhakemesinde de sıkı bir yasallık ilkesi geçerlidir.
Kıyas, yasa koyucu tarafından özel olarak düzenlenmemiş bir alandaki boşluğu doldurmak için, özel olarak düzenlemiş alanlardan en çok benzerlik gösteren hukuk kuralını, kural boşluğu bulunan alana uygulamak demektir. Fakat kıyas yoluyla yasa koyucunun bilerek bıraktığı bir boşluk doldurulamaz. Kıyasta, yasada yer almadığı tespit edilen bir husus, yasada yer alan bir husus veya kavrama benzetilerek ya da yasanın ruhundan hareketle yasa normuna dahil edilmektedir.
Ceza muhakemesi hukukunda, yasallık ilkesi hak ve özgürlüklere ilişkin konularla sınırlı olduğundan yani muhakeme hukukunda sınırlı yasallık ilkesi hakim olduğundan kıyas da sınırlıdır. Yani kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin olmayan kurallar kıyas yolu ile genişletilebilirler. Fakat yasallık ilkesi gereğince hak ve özgürlüklere ilişkin alanlarda kıyasa başvurulmamalıdır. Sınırlayıcı hükümler (temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan hükümler kıyas yolu ile genişletilmez.) Örneğin tutuklamanın koşulları yasada tek tek sayılmıştır. Bu koşullar kıyas yoluyla genişletilemez.(CMK m.100). Öte yandan temel ve açık bir hukuka aykırılık hallerinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yasada açıkça gösterilmemiş olan bir itiraz olanağının sağlanması, temel hak ve özgürlüklere müdahale edilmesi bir yana ceza adaletinin sağlanması için zorunlu bir ihtiyaçtır.
Teorik ve pratik olarak direnme ihtimalinin doğması şu koşullarla mümkündür. Ya dairenin onama ya da düzelterek onama kararı itiraz üzerine genel kurulca kaldırılmış ve yerel mahkeme hükmü bozulmuş olabilir. Ya da dairenin bozma kararı itiraz üzerine genel kurulca yerinde görülmüş ve itiraz reddedilmiş olabilir. İtiraz üzerine genel kurulca yapılan inceleme daire kararının incelenmesidir. Dolayısıyla bu aşamada dairenin incelemesi sürmektedir. Öğretide bu durumda direnme kararı verilemeyeceği CMUK'nun 326. maddesine dayanılarak ileri sürülmektedir. (Yurtcan, Ceza Yargılaması Hukuku, s. 758; Aynı yönde Ünver/Hakeri, s. 895) Oysa CMUK’nun 326. maddesinde düzenlenen uyma mecburiyeti sadece bozmadan sonra verilen direnme kararlarına karşı Ceza Genel Kurulu kararlarını kapsamaktadır. Nitekim hükümde de açıkça ısrar üzerine Ceza Genel Kurulu kararlarına uymanın mecbur olduğu ifade edilmektedir. CMK’da 307/3. maddesinde durum benzer biçimde '…direnme üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara karşı direnilemez.' şeklinde ifade edilmiştir. Yargıtay uygulaması da aynı yöndedir. (İtiraz üzerine verilen kararlarla direnme arasında farklar şu şekilde ortaya konmuştur. 'Yerel mahkemelerin direnme kararları ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazı arasında prosedür, dayanak ve hukuki yapı itibariyle farklar mevcuttur. Şöyle ki:
1- İtirazda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı görüşü ile Özel Daire arasında, direnmede ise yerel mahkeme ile Özel Daire kararları arasındaki uyuşmazlık vardır.
2- İtiraz üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı görüşü red veya kabul edilirken, direnmede onama veya bozma kararı verilerek Özel Daire ile yerel mahkeme kararlarından birinin hukuka uygunluğu kabul edilmektedir.
3- İtirazda; itiraz nedenleri, direnmede yerel mahkeme kararındaki gerekçe ve kanıtlar hukuki değerlendirmenin esasını oluşturmaktadır.
4- Direnme kararı tarafların temyizi üzerine incelenmektedir. İtirazda ise, tarafların iradesi dışında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın başvurusu üzerine Ceza Genel Kurulu'nca inceleme yapılmaktadır.
5- İtiraz ve temyiz sürelerinin farklılığı iki kurum arasındaki maddi ayrıcalığı göstermektedir.
6- İtirazda yerel mahkeme ilk kararı, direnmede ise bozma üzerine verilen ikinci karar incelenmektedir.
7- İtirazda, Ceza Genel Kurulu itiraz mercii olarak, direnmede ise açılan bir temyiz davası üzerine inceleme yapılmaktadır.
Ayrıca direnme mahkemeler için bir haktır, istisnai bir yol değildir. CMUK'nun 303. maddesinde yer alan 'itiraz üzerine verilen kararlar kesindir' hükmünün, temyiz faslının 322. maddesinde yer alan Cumhuriyet Başsavcılığı itirazında uygulanma yeri yoktur. Direnme kararı üzerine verilen Ceza Genel Kurulu kararlarına, CMUK'nun 326/1. maddesi gereğince uyma mecburiyeti olduğu halde itiraz üzerine verilen kararlarda böyle bir mecburiyet konulmamıştır. Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazı üzerine verilen Ceza Genel Kurulu kararına karşı yerel mahkemelerin direnme hakları bulunduğundan..' YCGK, E. 1989/1-357, K. 1989/420, T. 25.12.1989, Kazancı İçtihat Bilgi Bankası)
Değinilmesi gereken bir diğer mesele ise halen yürürlükte bulunan CMUK hükümler bağlamında sebeple bağlı olmama bağlamında genel kurul tarafından verilen kararın, gerek dairenin onama veya bozmasından gerekse yerel mahkemenin ulaştığı hukuki sonuçlardan farklı olması durumudur. Özellikle bağlantılı davalar hakkında verilen kararlara karşı başvurulan temyiz incelemesi sırasında fiiller ya da faillerin bir bölümü hakkında verilen onama veya bozma kararlarına karşı yapılan direnme üzerinde genel kurulun farklı gerekçelerle hükmün farklı noktaları üzerinden verdiği kararların yerel mahkemenin daha sonra vereceği karara etkisidir. Her şeyden önce özellikle bağlantılı ceza davaları bakımından her bir davanın ayrı ayrı ele alınması gerektiği tespiti yapılmalıdır. Daha açık ifadeyle her bir davaya ilişkin dairenin ve genel kurulun kararı birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmek durumundadır. Direnme üzerine verilen daire kararlarına karşı Başsavcılığın itiraz yetkisi bulunmalıdır. Yargıtay Başsavcılığı direnme üzerine verilen genel kurul kararına karşı, bağlantılı davaların bir kısmı bakımından itiraz etmek imkanına da sahiptir.
Başsavcılığın itirazı kanun yolu Yargıtay Ceza Daireleri ve İcra İflas işleri ile ilgili dairesinin ceza hukukuna ilişkin hükümlerinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının başvurusu ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunca incelenmesini sağlar. Esasen temyiz kanun yolu ile birlikte ele alındığından temyiz incelemesi kapsamına tali bir hukuka aykırılık incelemesidir. Her ne kadar itiraz olarak adlandırılsa da olağan kanun yolu olan itirazla bir ilgisi yoktur ve itiraza ilişkin hükümlerin başsavcılığın itirazına uygulanması söz konusu olmamalıdır. Başsavcılığın itirazına konu olan kararlar henüz kesinleşmemiş kararlardır. Bu bağlamda Başsavcılığın itirazı kararın kesinleşmesine engel olur. Zira Başsavcılığın itirazı CMUK bakımından tüm başvurularda, CMK bakımından aleyhe başvurularda otuz günlük süre ile sınırlanmıştır. Dolayısıyla hükmün kesinleşmesi bu otuz günlük sürenin başvurusuz geçirilmesi, başvurulmayacağının açıklanması ya da başvuru durumunda ret kararının verilmesine bağlıdır. İtiraz yetkisi, direnmeden sonra verilen Ceza Genel Kurulu kararları bakımından geçerlidir. İtiraz üzerine verilen kararlar esasen daire kararına ilişkindir ve direnmeden sonra verilmiş de değildir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun ilk defa baktığı ve karar verdiği hususta, itiraz üzerine bir kez daha bakması işin mahiyeti gereğidir ve açık bir kanuni düzenlemeyi gerektirmez.
Bu açıklamalar ışığında ilgili kanunlarda açıkça düzenlenmemiş olsa da, işin mahiyeti gereği, Ceza Genel Kurulu’nun baktığı ve özellikle başkaca bir kanun yolu ile bir başka heyetin önüne gitmesi mümkün olmayan kararlarda, hukuki hata bulunması halinde bu yüksek kurulun gözden geçirmesi için itiraz usulü mümkün ve gereklidir.
II. YCGK'nun 23/06/2015 T., E. 2013/7-700, K. 2015/241 Sayılı Kararı'nın İncelenmesi;
1. Olay
"Sanıklara isnad olunan fiil, halka açık anonim şirketlerden olan Hürriyet ve DDT (Milliyet) A.Ş.'ne, 1997 ilâ 2007 yıllarında, kağıt ve baskı malzemeleri ithalinde, gerekli olmadığı hâlde vergi cenneti olarak nitelendirilen ülkelerde kurulan ve sermayesinin büyük bölümü kendilerine ait şirketleri aracı kılmak suretiyle, adı geçen şirketler ve hissedarların zararına işlem yapmak suretiyle yaklaşık 36 milyon $ haksız kazanç elde etmektir.
...'nca, bu fiil nedeniyle Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na 5237 sayılı TCK'nun 155. ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 48. maddelerinden işlem yapılması gerektiği düşüncesiyle 27.04.2008 ve 21.10.2008 tarihlerinde suç duyurusunda bulunulmuştur.
Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca; 29.05.2009 gün ve 19344-1435 sayılı yetkisizlik kararıyla, ihbar ve şikayete konu olan eylemin 2499 sayılı SPK'nun 15/son maddesi delâletiyle aynı Kanun'un 47/A-6. maddesine muhalefet suçunu oluşturduğu, bu suçun yargılamasının HSYK tarafından yetkilendirilen İstanbul (ihtisas) ilgili asliye ceza mahkemesinde yapılabileceği ve soruşturmasının da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılması gerektiği düşüncesiyle, evrakı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndermiştir.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 01.06.2009 gün ve 32972-8595 sayılı yetkisizlik kararı ile evrakın tekrar Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi üzerine de, 08.06.2009 gün ve 10904-1503 sayılı ikinci yetkisizlik kararıyla, aynı gerekçelerle evrakı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndermiş ve iddia edilen eylemin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A maddesine muhalefet suçunu oluşturduğunu belirterek güveni kötüye kullanma suçundan ek olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.
Ek kovuşturmama kararına, katılan SPK vekilince itiraz edilmiş, Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 26.06.2009 tarihli kararıyla itiraz reddedilmiştir.
Daha sonra, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ekonomik suçlar bürosu tarafından, SPK'dan (kurumdan) izin de alınmak suretiyle, diğer bir ifadeyle kurumun 07.10.2009 tarihinde yaptığı, sanıkların 2499 sayılı SPK'nun 15/son maddesi delâletiyle aynı Kanunun 47/A-6. maddesinden cezalandırılması istemini içeren başvuruda bulunması üzerine yürütülen soruşturma hitâmında ilgili ihtisas mahkemesine hitâben iddianame düzenlenmiştir.
İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 31.12.2009 tarihinde, eksik soruşturma yapıldığı, delillerin fiil ve faillerle irtibatlandırılmadığı gerekçesiyle 5271 sayılı CMK'nun 170 ve 174. maddeleri uyarınca iddianamenin iadesine karar verilmiş ise de; bu karar aleyhine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vâki itirazı üzerine, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05.01.2010 günlü kararıyla iddianamenin iadesi kararının kaldırılması ve iddianamenin kabulü kararı üzerine iş bu dava açılmıştır.
İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bu kez de, CMK'nun 172/2, 173/3-6 ve 223/8. maddelerine aykırı olarak iddianame düzenlendiği gerekçesiyle durma kararı verilmiş ise de; bu karar aleyhine de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vaki itirazı üzerine, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 27.01.2010 günlü kararıyla durma kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.
Yapılan yargılama sonucunda İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 06.07.2011 gün ve 1043-826 sayılı kararıyla sanıkların atılı suçları işlediklerinin sabit olmaması gerekçesiyle beraatlerine karar verilmiştir.
Katılan vekilinin temyizi üzerine; Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 17.04.2012 gün ve 12736-8459 sayılı kararıyla suçun sübuta erdiği gerekçesiyle sanıkların mahkûmiyeti yerine beraetlerine karar verilmesi isabetsizliğinden oybirliğiyle bozulmuştur.
İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi 02.07.2013 gün ve 1377-463 sayılı kararıyla önceki hükümde direnmiş, katılan vekilinin temyizi üzerine Yüksek Ceza Genel Kurulu'na gelmiştir.
Yukarıda özetlendiği veçhile ilk derece mahkemesi ile Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesi arasındaki uyuşmazlık suçun sübutuna ilişkin ise de;
Yargıtay Ceza Genel Kurulunda ön sorun olarak ele alınan; Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma sonucunda 08.06.2009 tarihinde ikinci kez 2499 sayılı SPK'nun 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A maddesine muhalefet suçundan yetkisizlik, ek olarak ta güveni kötüye kullanma suçundan kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi, katılan SPK vekilince yapılan itirazın merciince reddedilmesi karşısında, CMK'nun 172/2 ve 173/6. maddeleri uyarınca sanıklar hakkında 'yeni delil'in meydana çıkıp çıkmadığı ve buna bağlı olarak usulüne uygun bir şekilde açılmış bir kamu davasının bulunup bulunmadığı hususundadır.
2. Uyuşmazlık konusuna ilişkin yasal düzenlemelerin incelenmesi
A. Hükmün Konusu
Ceza Yargılama Kanunu’nun 225. maddesinde; hükmün, iddianamede öğeleri (unsurları) açıklanan (gösterilen) suça ilişkin eylem(ler) (fiil) ve sanık (fail) hakkında verilebileceği öngörülmektedir. Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresinin sonunda suçun işlendiğine ilişkin (dair) yeterli kanıta (delile) ulaşıldığı kanısında ise, iddianame adı verilen belgeyi (suçlama belgesini) düzenler ve bunu davayı görecek/yargılamayı yapacak mahkemeye verir (CMK m. 170/2). Cumhuriyet savcısının hazırladığı iddianamenin (suçlama belgesinin), verildiği mahkemece kabulüyle kamu davası açılmış olur (CMK m. 175/1). Aynı zamanda iddianamenin kabulüyle kamu davası açılmış olduğu için, kovuşturma evresi de başlar (CMK m. 175/1).
Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar/eylemlerin, kanıtlarla (mevcut delillerle) ilişkilendirilerek açıklanması gerektiği belirtilmiştir (m. 175/4). Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 225. maddesine göre ise, hükmün konusu, iddianamede öğeleri gösterilen suça ilişkin eylem(ler) (fiiller)dir. Hükmün konusunu, iddianamede sınırları belirtilerek dava konusu yapılan olay/eylem(ler) oluşturur. Bu madde ile ilgili hükümet tasarısı gerekçelerinde de belirtildiği gibi, kamu davasının konusu ile hükmün konusu maddi olay bakımından aynıdır. Mahkeme 'davasız yargılama olmaz' ilkesi uyarınca yargılamayı, iddianamede açıklanan eylem/olay ya da eylemler/olaylar konusunda yapabilir. Mahkeme, sanığın (failin), iddianamede ceza davasının konusu yapılmamış eylemlerini kapsayacak biçimde yargılama yapamaz.
Yargıtay’ın yerleşik görüşüne göre de; hükmün konusu, iddianamede gösterilen eylem ve sanık olan kişiyle sınırlıdır. Mahkemeler, iddianamede gösterilen eylem ya da eylemlerle sınırlı olarak yargılama yapmak zorundadır. Bu nedenle Yargıtay’a göre, verilecek son karar (hüküm), kim hakkında ve hangi eylemden dolayı dava açılmışsa o konuyla sınırlı olacaktır. Dava açıldıktan sonra sanığın yeni suçlarının ortaya çıkması durumunda, Cumhuriyet savcısının yeni bir iddianame düzenlemesi gerekir. Davasız yargılama yapılamaması ilkesi mahkemenin açılmamış bir davaya bakmasını yasaklar. Cumhuriyet savcısı bir eylemden/olaydan dolayı ceza davası açmadıkça, mahkeme o eylemle/olayla/suçla ilgili olarak yargılama yapamaz. Bu ilke, öğretide, 'davacı ve davanın olmadığı yerde, yargıç da yoktur' biçiminde belirtilmektedir. Yine bu ilkeye göre, bir mahkeme, hangi sanık için ve hangi olay(lar)/eylem(ler) iddianamede açıklanmışsa, o sanık ve o eylem(ler)/olay(lar) için yargılama yapılabilir ve hüküm kurulabilir. Böylece, ceza davasının konusu ile hükmün konusu iddianamede açıklanan eylem(ler) ve kişi(ler)dir. Başka bir söyleyişle, ceza davasının/kamu davasının konusu ile hükmün maddi konusunun aynı şeyler olduğunu söyleyebiliriz.
Ancak, ceza davasının/kamu davasının 'hukuki konusu' ile hükmün 'hukuki konusu' aynı olmayabilir. Çünkü mahkeme eylem(leri) nitelendirmede özgürdür. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 170. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendinde Cumhuriyet savcısının düzenleyeceği iddianamede şüphelinin kimliğinin gösterileceği belirtilmiştir.
B. Eylem Kavramı
İddianamede açıklanan eylem ya da eylemler hükmün/ceza davasının konusudur. Ceza davası konusu olarak eylem kavramını tanımlamak zordur. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, eylemden (fiilden) ne anlaşılması gerektiği konusunda açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Ceza yargılaması hukukundaki eylem (fiil) kavramı ile ceza hukukundaki eylem (fiil) kavramı aynı değildir.
Ceza hukukunda suç sayılan eylemin (fiilin) hukuki kavramlar kullanılarak tanımları yapılmıştır. Ceza yargılaması hukukunda 'eylem' (fiil) kavramı, tarihsel olarak failce yaşanmış ve dış dünyaya yansımış olaylardır. Ceza yargılamasının konusu ile ilgili olarak 'eylem' (fiil) deyince ne anlaşılması gerektiği konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır. Tüm görüşlerde ortak olan özellik, eylem (fiil) deyince anlaşılması gereken, daha doğrusu ceza yargılamasının konusu, iddianamede yer alan olay ya da olaylardır. CMK, ceza yargılaması konusunu (uyuşmazlık konusunu) belirlemede ölçütün iddianame olacağını açıkça göstermektedir. Yasaya göre 'Hüküm, ancak iddianamede (…) gösterilen (…) fiil hakkında verilir' (CMK m. 225/1). Görülüyor ki iddianamede belirtilen olay ya da olaylar ceza davasının konusunu oluşturmaktadır. Bu durumda, ceza yargılamasının/hükmün konusu, iddianamede gösterilen eylem(ler)in ne olduğu gözetilerek belirlenecektir. İddianamede gösterilen eylem (fiil) kavramını geniş anlamak gerekir. İddianamede, failce önceden yaşanan tarihsel olayın; bireyselleştirilerek hikaye/tasvir edilip açıklanan dışa yansımış maddi olayın bütününü, ceza yargılamasının/hükmün konusunu oluşturan eylem ya da eylemler olarak kabul etmek gerekir. Başka bir söyleyişle, iddianamede açıklanan maddi olayın bütünü içinde, ceza hukukuna aykırı düşen ve bu nedenle cezalandırılabilir nitelikte olan eylem(ler), davranış(lar) ceza yargılamasının/ hükmün konusu olacaklardır.
Böylece, ceza yargılamasının/hükmün konusunu sınırlayan, iddianamede açıklanan dış dünyaya yansımış, maddi insan davranışlarından oluşan olayların bütünüdür. Yargılama makamı, bunların içinden cezai yaptırım konusu olanları açıklayıp yargılayacaktır. Daha doğrusu, mahkeme, Cumhuriyet savcısının düzenlediği iddianamede açıklanan tarihsel olay içinde kalan, tüm eylem(ler)i/davranış(lar)ı yargılamak zorundadır. İddianamede gösterilen olaylarla bağlantı içinde onun ayrılmaz parçası olan olaylar da, iddianamede gösterilmese de ceza yargılamasının konusunu oluşturur. İddianamede gösterilen olayla sonradan ortaya çıkan olay arasında 'bağlantı bulunup bulunmadığı ya da olayların bir bütünün parçası olup olmadığı yer, zaman, mağdur, nedensellik ilişkisi ve sosyal yönden iç içe geçmişlik gibi' ölçütler gözetilerek belirlenecektir. Hükmün/ceza davasının konusu, iddianamede açıklanan eylem ya da eylemlerdir. Cumhuriyet savcısının iddianame metnindeki, tarihi olay içinde yer alan tüm eylemler yargılamaya ve hükme konu olacaktır. Mahkemece, iddianamede, açıklanan eylemler nesnel (objektif) olarak değerlendirilerek, yargılamanın (uyuşmazlığın) konusu belirlenmelidir. Çünkü cezalandırılabilir nitelikte olan, iddianamedeki eylem(ler), davranış(lar) yargılamanın nesnel (objektif) öğesini oluşturur. Bu nedenle yargılamanın/hükmün konusu, Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, nesnel (objektif) niteliktedir. İddianameyi düzenleyen Cumhuriyet savcısının amacı ya da iradesi gibi öznel (sübjektif) ölçütler gözetilerek yargılamanın (uyuşmazlığın) konusu belirlenemez. Yargıtay’ın yerleşik görüşüne göre, bir olayın açıklanması sırasında başka bir olaydan söz edilmesi o olay hakkında dava açıldığını göstermemekte, dava açılacak olayın açıkça ve bağımsız biçimde gösterilmesi gerekmektedir. Cumhuriyet savcısının iddianamede eylem(ler)i/davranış(lar)ı nitelemesi, yani ceza hukuku karşısında bunlara koyduğu hukuksal tanı (teşhis), geçici nitelikte bir nitelemedir. Bu niteleme, daha doğrusu hukuksal tanı değişir. Çünkü mahkeme eylem(ler)i nitelemede özgürdür (CMK m. 225/2). Ceza yargılamasının konusu iddianamede açıklanan eylem ya da eylemlerdir. Hükmün maddi konusunu da yine iddianamede açıklanan eylem ya da eylemler oluşturur. Ancak, mahkeme, iddia ve savunmaya bağlı kalmaksızın iddianamede açıklanan eylem ya da eylemleri Cumhuriyet savcısının hukuki nitelendirmesinden ayrı bir hukuki nitelendirme sonucu hükmün hukuki konusunu belirleyebilir.
Ceza yargılaması hukuku, 'eylem' kavramını bir 'tarihi (kronolojik) olay' olarak anlar. İddianame ve son soruşturmanın açılması kararında geçmişte yaşanan tarihi olay, eylem ya da eylemler açıklanır. Ancak, 'eylem' yalnızca iddianame ve son soruşturmanın açılması kararında anlatılanlar değildir. Yaşamın olağan akışına göre, failin tüm davranışları iddianamede anlatılan tarihi olay ile ortak ya da birlikte olay olarak algılanabiliyorsa, ceza yargılaması hukuku bunu yine eylem kavramı olarak anlamaktadır. Bu özelliğin her bir olay bakımından ayrı incelenmesi gerekmektedir. Burada gözetilmesi gereken ölçüt, eylemlerin arasında nesnel (objektif) bir bağlantı olmasıdır. Söz konusu olan eylemlerin, aynı zaman içerisinde yapılmış olması gerekli olmadığı gibi, yeterli de değildir.
C. Ceza Yargılamasının Konusu
Ceza yargılamasının konusu deyince, bir ceza davası açıldığı zaman, bu dava ile ilgili olarak mahkemeden ne istendiği, hangi kişi(ler) ya da olay(lar) yargılamaya konu olacak ve hükmün konusunu oluşturacak, bunlar akla gelmektedir. Bu nedenle, ceza yargılamasının konusu bir ceza uyuşmazlığıdır. Ceza yargılamasında, mahkeme, ancak bir ceza davası açıldığında, bu dava yoluyla önüne getirilmiş ceza uyuşmazlığı konusunda yargılama yaparak karar verebilir (CMK m. 225). Davasız yargılama yapılamaması başka bir söyleyişle 'davasız yargı olmaz' ilkesi, mahkemenin açılmamış bir davaya bakmasını yasaklamaktadır. Davasız yargılama yapılamaması ilkesinin iki öğesi (unsuru) bulunmaktadır. Bunlar kişi ve eylem öğeleridir. Ceza yargılamasında, Cumhuriyet savcısı suç işlediği şüphesi ile hangi kişi hakkında ceza davası açmış ise, o kişi hakkında yargılama yapılarak karar verilebilir. Şüpheli ya da sanık sıfatıyla dava açılmamış kişi hakkında yargılama yapılamaz ve karar verilemez. Davasız yargılama yapılamaz ilkesinin ikinci öğesi ise 'eylem' ile ilgilidir. Söz konusu ilke gereği, Cumhuriyet savcısının kamu davasını açmak için düzenlediği, suçlama belgesinde (iddianamede), açıklanan eylem ya da eylemler ile ilgili olaylar yargılamanın konusunu oluşturur ve bu maddi olaylar hakkında son karar (hüküm) verilebilir. Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen ceza davasında, iddianamede açıklanmayan eylem ya da eylemler, ceza yargılamasının konusu yapılamayacağı gibi, bu eylem ya da eylemler hakkında karar da verilemez. Ceza yargılamasının konusu bir ceza uyuşmazlığıdır. Ceza yargılamasının konusunu oluşturan ceza uyuşmazlığının konusu da kişi ve eylem olmak üzere iki öğeden oluşur. İddianamede açıklanan dış dünyaya yansımış maddi olayın bütünü içinde yer alan cezalandırılabilir eylem(ler), davranış(lar) ceza yargılamasının nesnel (objektif) ögesini oluşturmaktadır. Ceza yargılamasının konusunu oluşturan nesnel (maddi olay/eylem) ve öznel (şüpheli ya da sanık-kişi) öğesinin aynı kalması kuraldır.
Bir ceza yargılamasının, bir kesin hüküm (yargı) ile sona ermesinin özelliklerinden biri de, kesin hükmün (yargının) otoritesinin korunması ve değerliliğidir. Bu da kesin hükmün (yargının) yerine getirilebilmesi ve göz önünde tutulabilmesi sonucu aynı suçtan dolayı aynı sanık aleyhine tekrar ceza davası açılamamasıdır (CMK m. 223/7). Bir kimse hakkında aynı eylemden (fiilden) dolayı açılmış bir dava varsa yeni bir dava açılamaz. Yine bir kimse hakkında bir eylemden dolayı yapılan yargılama sonunda verilmiş kesin hüküm (yargı) bulunuyorsa, aynı eylemden dolayı ikinci defa yargılama yapılamaz. Bir kimse hakkında aynı eylemden dolayı bir kez yargılama yapılabilir (Özbek, Veli Özer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara 2006, s.88). Bu tekrar yargılamama ilkesi Latince 'ne (non) bis in idem' olarak adlandırılmaktadır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223. maddesinin 7. fıkrası bunu 'Aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa davanın reddine karar verilir' diye ifade etmiştir. Ne bis in idem ilkesine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7 numaralı ek protokolünde de yer verilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 7 numaralı protokolün 4. maddesinde, 'Hiç kimse, bir devletin yasaları veya ceza yargılaması uyarınca daha önce kesin olarak beraat ettiği (aklandığı) ya da hüküm giydiği (mahkum olduğu) aynı eylemden ötürü aynı devletin ceza mahkemeleri tarafından yeniden yargılanamaz ve cezalandırılamaz' hükmü bulunmaktadır.
Protokol ile aynı devlet içinde iki kez aynı eylemden dolayı ceza yargılaması yapılamayacağı öngörülmektedir. Ayrıca ek protokolde yargılamanın yenilenmesini gerektiren hallerde bu ilkenin davanın yeniden açılmasını engellemeyeceği de belirtilmiştir (m. 4/2). İki kez yargılanmama hakkı, bu ilke uyarınca ulusal düzeyde tanınmış bir haktır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 15. maddesine dayanılarak dahi bu kuraldan ayrılınamayacağını, yalnızca yeni ya da sonradan öğrenilen olaylar ve verilmiş karara etki edecek derecede önemli yargılama hukuku hataları ile yargılamanın yenilenebileceğini kabul etmiştir (m. 4). Tekrar yargılamama (ne bis in idem) ilkesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme’nin 14/7. maddesinde, 'hiç kimse, bir ülkenin yasalarına ve ceza usulüne göre daha önce kesin olarak mahkum olmuş ya da beraat etmişse, aynı fiil için yeniden yargılanamaz ve cezalandırılamaz' şeklinde düzenlenmiştir.
Ceza yargılaması konusunu oluşturan bir eylem/olay hakkında kesin hüküm verilmiş olması durumunda, aynı eylem/olay hakkında yeniden dava açılamaz ve yargılama yapılamaz. Bir ceza davası sonucunda iki şekilde kesin hükme (yargıya) varılabilir. Birincisi, hükme karşı yasa yoluna gidilemeyecekse, 'biçimsel kesinleşme yoluyla' kesin hükme ulaşılmış olur. İkincisi ise, hükümle maddi hukuka ilişkin hukuki sonuçlar, geleceğe yönelik olarak saptanmış ya da reddedilmişse, 'maddi kesinleşme yoluyla' kesin hükme varılmış olur. Örneğin ceza yargılamasında verilen durma kararları, bir uyuşmazlığın hukuki sonuçlarını geleceğe yönelik olarak çözümlemediği için kesin hüküm olarak değerlendirilemez. Maddi anlamda kesin hüküm için, biçimsel kesinleşme daima zorunludur. Ceza yargılaması konusu olan bir uyuşmazlık hakkında kesin hüküm (yargı) bulunduğunu kabul etmek için, 'eylemin aynı', 'kişinin (sanığın) aynı', 'konunun (davanın) aynı' olması gerekir. Yargıtayımız da kesin hükmün söz konusu olabilmesi için kişinin ve eylemin aynı olması gerektiğini kararlarında açıkça vurgulamıştır. Eylem, uyuşmazlık konusu olan olaydır. Eylemin aynı olması, insan davranışı olan olayın aynı olmasıdır. Eylemin hukuksal nitelendirilmesi değildir. Mahkeme, önüne getirilmiş eylemi her bakımdan incelemiş ve ona bir hukuksal tanı koymuştur. Bu demektir ki bütün öteki hukuki nitelendirmelere uymadığını kabul etmiştir. Eylemin aynılığı, iddianame ile bağlantılıdır. İddianamede sınırı çizilen eylem esas alınır. Eylemin nitelendirilmesi değişse de, iddianamede belirtilen olaylar ile bunların içinde olan suçun maddi unsuru, ikinci bir dava konusu yapılamaz. Bir eylemden ceza davası açılmış ise, aynı kişi ve eylem için bir ceza davası daha açılması kabul edilemez. Bu da yargılama birliği ilkesinin bir sonucudur. Uyuşmazlık bir mahkemenin önündedir. Bu mahkeme/yargıç yargılama organı adına yargılama yapmaktadır. Yargının değerlilik otoritesinin bir çeşidi olarak 'Ne bis in idem' diye ifade edilen bu kural yargılama hukukunun ana ilkelerindendir. Kanunlarda açıkça yazılı olmadan da yaşayan hukuk normu olarak uygulanan ve doktrinde de kabul olunan bu ilke 1973 yılında yasamıza girmiştir.
3. Somut olaya ilişkin itirazlarımız ve değerlendirmeler
1- Ek olarak kovuşturmaya yer olmadığına dair Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca verilen 08.06.2009 günlü kararın niteliği:
Öncelikle, suç tarihi itibariyle yürürlükte ve lehe olan kanun olması münasebetiyle suçun sübutu hâlinde sanıklara uygulanması gereken 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndan kaynaklanan suçlara bakmakla görevli özel yetkili İstanbul mahkemeleri, birer ihtisas mahkemesi olup, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yargı çevresi dışında bulunan Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın bu suçları soruşturma yetki ve görevi bulunmamaktadır.
2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndan kaynaklanan bir suç ihbar veya şikayeti Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na intikal ettiğinde, buna ilişkin evrakın görevsizlik/yetkisizlik kararı ya da fezlekeye bağlı olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na intikal ettirmesi gerekir. 29.05.2009 tarihinde yapılan işlem de budur.
Ancak; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın verdiği karşı yetkisizlik kararıyla evrakın tekrar Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi üzerine, 08.06.2009 tarihinde verilen ikinci yetkisizlik kararının ekinde TCK'nun 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçu yönünden kovuşturmama kararı verilmiş olup, bu işlemlerin yapıldığı tarih itibariyle, Cumhuriyet Başsavcılıkları arasında yetki uyuşmazlığının çözümüne ilişkin olarak CMK'nun 161/7. maddesindeki gibi bir düzenleme bulunmamaktadır.
Bu karar; ikinci kez verilen madde itibariyle yetkisizlik (görevsizlik) kararını desteklemek amacıyla gerekçe oluşturma çabasının sonucu verilmiş olup, CMK'nun 172/1. maddesine de uygun değildir.
Ek kovuşturmama kararında; yalnızca soruşturma konusu fiilin TCK'nun 155. maddesine girmediğinin tespiti yapılmış olup, 2499 sayılı SPK'nun 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A maddesine muhalefet suçuna yönelik olarak 'kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması'na dair bir değerlendirme yoktur. Tam tersine 08.06.2009 günlü yetkisizlik kararı ve eki kovuşturmama kararında fiilin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu kapsamına girdiği ve bu suçta soruşturma yapma görevinin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na ait olduğu belirtilmiştir.
Daha sonra ise, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı sanıklar hakkında aynı fiile yönelik olarak yaptığı soruşturma sonrasında 2499 sayılı SPK'nın 47/A maddesine muhalefetten dava açmıştır.
'Aynı konuda biri doğru, diğeri yanlış iki karar aynı zamanda verilmişse, yanlışı yok sayılmalıdır. Meselâ aynı eylem hakkında bir tavsiften kamu davası açılmış, diğer tavsiften açılmamışsa, hatalı olan ikincisini ortadan kaldırmak için vakit kaybedilmemelidir.' (Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Bası, sahife 206 – Kunter/Yenisey/Nuhoğlu) Nitekim, Yüksek Yargıtay CGK 19.04.1978 gün ve 78/1-129 sayılı içtihadıyla yukarıda alıntı yapılan görüş doğrultusunda karar vermiştir.
Öte yandan 2499 sayılı SPK'nun 49/1. maddesi uyarınca, aynı Kanun'un 47/A-6. maddesine muhalefet suçundan soruşturma yapılabilmesi, kurumun Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulunmasına, diğer bir ifadeyle kurum tarafından soruşturma izni verilmesine bağlıdır. Bu husus soruşturma şartıdır. Böyle bir başvuruda bulunulmadan önce verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar yok hükmündedir.
Somut olayda, kurumun İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvuru tarihi, 07.10.2009 olup, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca verilen ek kovuşturmama kararı ise 08.06.2009 tarihlidir. Ek kovuşturmama kararı, hem kurumun başvurusundan önce ve hem de soruşturmaya yetkili olmayan Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verildiği için yok hükmünde kabul edilmeli, aynı eylem dolayısıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ihtisas mahkemesine hitâben düzenlediği iddianame yeterli görülmelidir.
Nitekim Yargıtay 4. Ceza Dairesi de, 03.05.2006 günlü ve 433/10350 sayılı kararında, 4483 SK'nun 9. maddesine göre izin alınmadan verilen kovuşturmama kararının hukuki değerden yoksun olduğuna hükmetmiştir.
Esasen Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nin 17.04.2012 gün ve 12736-8459 sayılı kararıyla suçun sübuta erdiği gerekçesiyle sanıkların mahkûmiyeti yerine beraatlerine karar verilmesi isabetsizliğinden oybirliğiyle bozmakla bu görüşü desteklediğini açıkça ortaya koymuştur.
2- Evreden (safhadan) dönülememesi ilkesi ve ceza yargılamasında verilebilecek kararlar :
'Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi,
Kovuşturma: iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi,' ifade eder.(CMK'nun 2. maddesinin 1. bendinin e ve f bendi hükümleri)
'Evreler sadece zorunlu değildir. Fazla olarak birbirinden ayrılmaları da kesindir. Bu demektir ki kovuşturma evresine geçmiş bir işte artık soruşturma evresine dönülemez ... Keza kovuşturma evresinde verilen bir hüküm bozulduğunda, iş sadece kovuşturma evresine dönebilir. Bu da gösteriyor ki, soruşturma evresi kesin olarak aşılmıştır.' (Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Bası, sahife 637 – Kunter/Yenisey/Nuhoğlu)
Konuyla ilgili olarak 10.06.1942 gün ve 26/16 sayılı İBK'nda da benzer düşüncelere yer verilmiştir.
İzin veya karar alınmadan dava açılmışsa ya da eksik soruşturma söz konusuysa bu eksiklikler mahkemesince giderilip, sonucuna göre karar verilecektir. Ancak; kesinlikle soruşturma evresine dönülemeyecektir.
Somut olayda, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi'ne hitaben düzenlenen iddianame, itiraz üzerine İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05.01.2010 günlü, ... kararıyla kabul edilmiş olup, bu tarihten itibaren kovuşturma evresine geçilmiştir. Artık soruşturma evresine dönülmesi mümkün değildir.
CMK'nun 223. maddesi uyarınca, ceza yargılaması sonucunda verilebilecek nihai kararlar; beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, red ve düşme olup, durma kararları nihai kararlardan değildir.
Ceza yargılamasında davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi mümkün olmadığı gibi, karara bu ad verilmeksizin böyle bir sonuç doğuracak biçimde bozma kararı da verilemez.
3- İtiraz üzerine verilen kararlar ve sonuçları:
Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir. (CMK m. 267).
CMK'nun 223/8. maddesi hükmüne göre, durma kararları itirazı kâbil kararlardandır. Aynı Kanun'un 271/4. maddesine göre de, itiraz üzerine verilen kararlar kesindir.
Kesinleşen kovuşturmama kararı, kesin hüküm etkisini doğurmaz ise de; şüpheli için bir teminat oluşturur. Yeni delil elde edilmedikçe aynı fiilden dolayı dava açılamaz. (CMK m. 172/2). Hatta karar itiraz üzerine kesinleşmiş ise; yeniden dava açılması itiraz mercinin muvafakatına bağlıdır. (CMK m.173/6)
Emredici olan bu hükümler her türlü tartışmadan varestedir.
Ancak; somut olayımızda yukarıda açıklandığı üzere;
-Dava konusu fiille ilgili olarak verilmiş bir kovuşturmama kararı bulunmadığı, 2499 sayılı SPK'nun 47/A-6 maddesi kapsamındaki soruşturmanın kesintisiz olarak devam ettiği,
-Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vermiş olduğu ek kovuşturmama kararının hukuki değerden yoksun olduğu, ortadan kaldırılmasına gerek bulunmadığı,
-Kurumun başvurusu üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca düzenlenen iddianamenin usül ve yasaya uygun bulunduğu açıktır.
Kaldı ki, ön sorun olarak kabul edilen husus; yani CMK'nun 172/2 ve 173/6. maddeleri hükümlerine aykırı bir şekilde dava açıldığı hususu, ilk derece mahkemesince durma kararına konu edilmiş ise de; itiraz üzerine İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 27.01.2010 günlü kararıyla durma kararı kaldırılmıştır. Bu karar da kesindir.
Yargıtay aşamasında bu husus tekrar inceleme konusu yapılamaz.
Ayrıca, ceza yargılamasında 'davasız yargılama olmaz'. Türk Ceza Yargılama Sisteminde dava açma tekeli Cumhuriyet savcısına aittir. Benimsenen sisteme göre de, bir suç işlendiğine dair ihbar ya da şikayet üzerine ve ya re'sen bilgi sahibi olan Cumhuriyet savcısı ceza soruşturması başlatır.
Başlatılan bu soruşturma, ya şüpheli hakkında bir suç isnadını içeren iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi, ya kamu davasının açılmasının ertelenmesi (5271 sayılı CMK'nun 176. m) ya da kovuşturmaya yer olmadığına kararı verilmesi ile sona erer.
Kovuşturmaya yer olmadığı kararı bir 'dava açmama' kararıdır. Başka bir tabirle 'soruşturmanın sona erdirilmesi' kararıdır. İdari–Hukuki niteliği itibariyle bu karar bir ceza muhakemesi işlemidir ve doğrudan fiilin aslı ile ilgili olup soruşturma safhasını bitirir.
Kovuşturmaya yer olmadığı kararı 5271 sayılı CMK'nun 172. maddesine göre;
1 - Kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi,
2 - Kovuşturma imkanının bulunmaması,
Bu cümleden olarak,
a-Yargılama şartının gerçekleşmemesi,
b- Eylemin suç teşkil etmemesi,
c- Şahsi cezasızlık sebeplerinin bulunması,
d- Uzlaşma,
e- Ön ödeme nedeniyle verilebilir.
Zikredilen sebeplere dayanmayan kovuşturmaya yer olmadığı kararı, CMK'nun 172. maddesi anlamında bir kovuşturmaya yer olmadığı kararı değildir.
Kovuşturmaya yer olmadığı kararları CMK'nun 173/6. maddesindeki hal müstesna olmak üzere idari bir karardır ve her zaman geri alınabilir.
CMK'nun 173/6. maddesi kapsamında mahkeme/hakim kararı ile onanarak kesinleşen kararlar ise yargısal nitelik taşır. Bu şekilde kesinleşen kararlardan sonra yeni bir delil elde edilip önceki kararı onayan mahkeme/hakimin muvafakatı alınmadan soruşturmaya devam edilemez. Ancak unutulmamalıdır ki bu hal, soruşturmaya son veren CMK'nun 172. maddesi kapsamında tahdidi olarak sayılan sebeplere istinaden verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararları için geçerlidir. Amaç 'aynı fiilden bir kez yargılanılır' ilkesi gereğince şüpheliyi sürekli yargılama tehdidi altında tutmamaktır.
Soruşturma konusu fiilin vasfen ikiye bölünerek bir vasfından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi diğer vasfından ise iddianame düzenlenmesi halinde nasıl hareket edileceği hakkında CMK'da bir düzenleme yoktur.
Yargılama mercii, önüne gelen hukuki uyuşmazlığı çözmek zorunda olduğundan yargılama hukukunda istisnai ve sınırlayıcı hükümler dışında 'kanunilik' ilkesi uygulanmaz ve kıyas dahil her türlü yorum araçları kullanılarak sorun çözülür. Tarihi süreç itibariyle 'suçluyu cezalandırma', 'sanığı koruma' evrelerini geride bırakan ceza yargılamasının amacı 'maddi gerçeği açığa çıkarmak'tır. Bu nedenle sanığı koruma evresinden kaldığı anlaşılan 'sanık lehine yorum' diye bir yorum türü de yoktur.
Bu itibarla mevcut sorun özellikle TCK'nun 44. ve CMK'nun 225 ve 226. maddeleri ile ilgili istikrar kazanmış uygulamalar ışığında çözülmelidir.
Soruşturma konusu fiilin vasfen ikiye bölünerek bir vasfından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi diğer vasfından ise iddianame düzenlenmesi hukuken mümkün değildir. Ancak böyle bir durumda, fiilin aslıyla ilgili olarak yapılan ve sürdürülegelen işleme üstünlük tanınmalıdır. Zira işlem vazeden kurumun iradesinin bu yönde olduğu açıktır.
Bu açıklamalar ışığında Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının 08.06.2009 tarih 2009/10904 sayılı ek kovuşturmaya yer olmadığına dair kararının CMK'nun 172/1. maddesi kapsamında soruşturmayı sona erdiren bir KYOK olmadığından ve zikredilen ve yoklukla malül ek kovuşturmaya yer olmadığı kararına rağmen soruşturmaya devam edilip sanık hakkında kamu davası açılarak soruşturma konusu fiilin aslı hiç bir aşamada takipsiz bırakılmadığından, aynı Kanunun 173/6. maddesinin somut olayda uygulama yeri bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 23.12.2009 gün ve 23414-16386 sayı ile; sanıklar hakkında 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A-5 maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 43/1 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları için açılan iddianamenin usul ve yasaya uygun olduğu, 5271 sayılı CMK’nun 173/6. maddesinde belirtilen şarta aykırılık oluşturmadığı, usulüne uygun bir kamu davası olduğu" düşüncesiyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.06.2015 gün ve 700-241 sayılı bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme direnme hükmünün; sanıkların üzerlerine atılı bulunan suçun maddi ve manevi unsurlarının gerçekleştiği ve atılı suçun sanıklar tarafından işlendiği sabit olduğu halde, mahkûmiyetleri yerine beraatlerine hükmolunması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine, dosyayı değerlendiren Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 19.01.2016 gün ve 911-1 sayı ile;
"Sanıkların Sermaye Piyasası Kanununa aykırılık suçundan beraatlerine karar verilen somut olayda Yargıtay Ceza Genel Kurulu çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; suçun sübutuna ilişkin ise de, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle;
A- Yerel mahkeme direnme hükmü üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bulunup bulunmadığı,
B- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bulunduğunun kabulü halinde;
1- Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda aynı fiile ilişkin olarak 08.06.2009 tarihinde Sermaye Piyasası Kanununa aykırılık suçundan yetkisizlik, güveni kötüye kullanma suçundan ise ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı suçtan zarar gören ... vekilince yapılan itirazın, merciince reddedilmesi karşısında, CMK’nun 172/2 ve 173/6. maddeleri uyarınca sanıklar hakkında usulüne uygun açılmış kamu davasının bulunup bulunmadığı,
2- Sanıklar hakkında usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunduğunun kabulü halinde;
a) Bozmadan sonra yapılan yargılamada, direnme hükmü kurulurken hazır bulunan sanık ...’a son sözünün sorulmamasının 5271 sayılı CMK'nun 216/3. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığı,
b) Suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Kanunun 110/1-b maddesinde yer alan 'gibi' ibaresinin Anayasa Mahkemesinin 14.11.2013 tarih ve 24-133 sayılı kararıyla iptal edilmesinin sanıkların hukuki durumunu etkileyip etkilemeyeceği,
Buna bağlı olarak somut olayda;
c-1) Sanıklar tarafından gerçekleştirilen ticari işlemlerde 'emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel' uygulamasının bulunup bulunmadığı hususunun araştırılmasının gerekip gerekmediği,
c-2) Soruşturma aşamasında beyanları alınan Şener Mustaoğlu ve Sırrı Topçu ile vergi incelemesi sırasında vergi denetmeni tarafından dinlenen Eylem Gül ile Petrol Ofisi A.Ş.’nin denetimi sırasında SPK uzmanınca dinlenen Tanıl Durkaya’nın yargılama aşamasında tanık olarak beyanlarının alınmasında zorunluluk bulunup bulunmadığı,
c-3) Kağıt ithalatına aracılık eden off-shore şirketlerin ithalat işlemlerine katkısının bulunup bulunmadığının belirlenmesi bakımından bilirkişi incelemesi yapılmasının gerekip gerekmediği,
Hususlarının değerlendirilmesi gerekmektedir.
1) Yerel mahkeme direnme hükmü üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde:
1412 sayılı CMUK ile 5271 sayılı CMK’ndaki düzenlemeler karşılaştırıldığında; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı kurumu, 1412 sayılı CMUK'nda temyize ilişkin hükümler içerisinde düzenlenmişken, 5271 sayılı CMK'nda olağanüstü kanun yolları kısmında yer almıştır. 1412 sayılı CMUK’nun 322/4. maddesi; 'Ceza dairelerinden birinin kararına karşı Cumhuriyet Başmüddeiumumisi, ilamın kendisine verildiği tarihten otuz gün içinde Ceza Umumi Heyetine itiraz edebilir' biçiminde iken, 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi; 'Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re'sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz' şeklinde düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere, 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesinde yer alan 'lehe itirazda süre aranmayacağına' ilişkin cümle dışında madde metinleri benzerlik arz etmektedir.
05.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun 99. maddesiyle, 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesine;
'(2) İtiraz üzerine dosya, kararına itiraz edilen daireye gönderilir.
(3) Daire, mümkün olan en kısa sürede itirazı inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderir' şeklindeki (2) ve (3) numaralı fıkralar eklenmek suretiyle madde son şeklini almıştır.
Temyiz incelemesi sonucu Yargıtay ilgili Ceza Dairesince hükmün onanması ile olağan kanun yolları sona ermektedir. Bu aşamadan sonra ancak 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi uyarınca olağanüstü yasa yolu olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı gündeme gelebilecektir.
5271 sayılı CMK’nun olağanüstü yasa yolları bölümünde yer alıp 308. maddesinde düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazının, Özel Ceza Daire kararlarındaki hukuka aykırılıkların, Ceza Genel Kurulu tarafından giderilmesini isteme ve bu yolla içtihat birliğini sağlama işlevinin yanı sıra kamuoyunun tatminini amaçlayan diğer bir yönü de bulunmaktadır.
5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi uyarınca itiraz kanun yoluna, Yargıtay Ceza Dairelerinden biri tarafından temyiz veya kanun yararına bozma incelemesi sonucu verilen kararlar konu olabilecektir.
Ayrıca 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 366/5. maddesindeki 'Yargıtay İcra ve İflas Dairesinin ceza hükümlerine mütaallik kararları aleyhine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca itiraz olunabilir. Bu itiraz, Ceza Genel Kurulunda İcra ve İflas Dairesinin de iştiraki ile tetkik olunur' biçimindeki düzenleme ile, cezai nitelikte olmak üzere icra ve iflas işleri ile görevli Yargıtay Hukuk Dairesi kararlarına karşı da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi kabul edilmiştir.
1412 sayılı CMUK'nun temyize ilişkin hükümleri arasında yer alan karar düzeltme yoluna 5271 sayılı CMK'nda yer verilmemiş ancak 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanunun 29. maddesiyle 5320 sayılı Kanunun 8. maddesinin birinci fıkrasına eklenen 'Yargıtay ceza daireleri ile Ceza Genel Kurulu kararlarındaki yazıma ilişkin maddi hataların düzeltilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, ilgili ceza dairesi veya Ceza Genel Kuruluna başvurabilir' cümlesiyle sadece yazıma ilişkin maddi hataların düzeltilmesi ile sınırlı olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına ilgili Ceza Dairesi veya Ceza Genel Kuruluna başvuru yetkisi tanınmıştır.
Öte yandan, 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince halen yürürlükte bulunan uyuşmazlıkla ilgili 326/3. maddesinde; 'Yargıtaydan verilen bozma kararına mahkemelerin ısrar hakkı vardır. Israr üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir.' hükmü yer almakta olup, bozma kararı üzerine yerel mahkemece verilen direnme kararının incelenmesi sonucu Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uyma zorunluluğu bulunmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 142. maddesinde, 'Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.' hükmü yer almakta olup kanun yollarına başvurabilmek için bu yolun kanunla düzenlenmiş olması gerekmektedir.
Gerek yerel mahkemelerce verilen direnme kararları üzerine gerekse Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Ceza Dairelerinden birinin kararına karşı itirazı nedeniyle Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi olduğuna ilişkin kanuni bir düzenleme ise bulunmamaktadır.
5271 sayılı CMK'nun 308/1. maddesinde; 'Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı' denilmek suretiyle, itiraz kanun yoluna başvuru yetkisinin sadece ceza dairelerinin kararları ile sınırlanması, öte yandan 5560 sayılı Kanunun 29. maddesiyle 5320 sayılı Kanunun 8. maddesinin birinci fıkrasına eklenen hükümde ise açıkça; 'Yargıtay ceza daireleri ile Ceza Genel Kurulu kararlarındaki' denilerek hem Yargıtay Ceza Dairelerinin hem de Ceza Genel Kurulu kararlarına karşı karar düzeltme yoluna başvurulabileceğinin belirtilmesi göz önüne alındığında, kanun koyucunun Ceza Genel Kurulu kararlarına karşı da olağanüstü itiraz kanun yoluna gidilmesini istemesi halinde karar düzeltme yolunda olduğu gibi bu hususu açıkça madde metninde belirteceği ancak Ceza Genel Kurulunun kararlarına karşı olağanüstü itiraz kanun yolunu kabul etmediği için bu konuda bir düzenleme yapmadığının kabulü gerekmektedir.
5271 sayılı CMK'nun 308. maddesinde düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı kurumunun, olağanüstü bir kanun yolu olması ve istisnai niteliği nedeniyle, maddenin kapsamının kıyas yoluyla genişletilmesi de mümkün değildir.
Nitekim öğretide de; 5271 sayılı CMK'nun 308. maddesinde düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin, sadece Yargıtay Ceza Dairelerinin kararlarına karşı gidilebilen bir kanun yolu olduğu vurgulanmıştır. (Ali Rıza Çınar, Ceza Yargılamasında Olağanüstü Yasayolu Olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtirazı, Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’e Armağan, Ankara 2008, cilt I, s. 629-663; Öztekin Tosun, Ceza Adaleti Reformunun İlkeleri Sempozyumu II, Kanun Yolları, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul 1973, s. 133-139; M. Naci Ünver, Ceza Yargılamasında Yasa Yolları, Ankara 1992, s. 141; Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2015, 3. Bası, s. 959-963; Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul 2015, 12. Bası, s. 830-834; Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 9. Bası, s. 877-882; Veli Özer Özbek–M.Nihat Kanbur–Koray Doğan–Pınar Bacaksız–İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2015, 7. Bası, s. 879-881; Bahri Öztürk-Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Özge Sırma-Yasemin F. Saygılar Kırıt- Özdem Özaydın-Esra Alan Akcan-Efser Erden, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 8. Bası, s. 742-745; Nurullah Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi, Beta Yayınları, İstanbul 2008, 16. Bası, s.1513-1516)
Bu bilgiler ışığında önsorun değerlendirildiğinde;
Gerek yerel mahkemelerce verilen direnme kararlarının temyizi, gerekse Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Yargıtay Ceza Dairelerinden birinin kararına yönelik itirazı üzerine Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi olduğuna ilişkin kanuni bir düzenleme bulunmaması nedeniyle, İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 02.07.2013 gün ve 1377-463 sayılı direnme hükmünün temyiz incelemesi sonucunda Ceza Genel Kurulunca verilen 23.06.2015 gün ve 700-241 sayılı karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının CMK'nun 308. maddesi uyarınca itiraz kanun yoluna başvurma yetkisinin bulunmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun kararına karşı 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi uyarınca itiraz kanun yoluna başvurulamayacağından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının esası incelenmeksizin saptanan ön sorun nedeniyle reddine" oyçokluğuyla karar verilmiş,
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanvekili ve sekiz Genel Kurul Üyesi; "yerel mahkeme direnme hükmü üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bulunduğu" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.06.2015 gün ve 700-241 sayılı bozma kararı ile bu karara Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bulunmadığına ilişkin 19.01.2016 gün ve 911-1 sayılı kararı sonrasında, dosyayı yeni esasına kaydeden yerel mahkemece 15.11.2016 gün ve 349-503 sayı ile;
"...Sanıklar hakkında Sermaye Piyasası Kanununa muhalefet suçundan cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılmış ise de, Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı doğrultusunda;
Sanıklar hakkındaki aynı fiilden dolayı verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yapılan itiraz üzerine, itiraz merci olan İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesi (Kapatılan Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi) tarafından 26.06.2009 tarih 2009/602 müteferrik sayılı karar ile itirazın reddine karar verilmesinden sonra, Cumhuriyet savcısı tarafından CMK'nun 173/6. maddesinde belirtilen şarta uymadan iddianame düzenlenmesi nedeniyle usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunmaması nedeniyle ve kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden, CMK 223/8 maddesi gereğince muhakemenin durmasına,
Dosyanın, İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesi (Kapatılan Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi)'ne gönderilerek, CMK'nun 173/6. maddesi gereğince İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 'Yeni Delil Varlığı' nedeniyle iddianame tanzimine izin verilip verilmeyeceği hususunda karar verilmesi, buna göre usulüne uygun şekilde izin alınarak iddianame düzenlenmesinden sonra dosyanın mahkememize gönderilmesinin istenilmesine,' karar verilmiş,
Dosyanın gönderildiği İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza (Kapatılan Kadıköy 1. Ağır Ceza) Mahkemesince 03.01.2017 gün ve 2016/1445 değişik iş sayı ile;
"Mahkememizin (Kapatılan 1. Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesinin 2009/602 değişik iş) dosyasında kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz üzerine ret kararı verilmiş ise de, yeni delil varlığı nedeni ile sanıklar hakkında yeniden iddianame tanzimine izin verilmesine..." karar verilmiş,
Bu kararın kesinleşmesi üzerine, yargılamaya devam eden yerel mahkemece 04.04.2017 gün ve 46-165 sayı ile;
"...Yargıtay 7. Ceza Dairesi 2499 sayılı Yasanın 15/son fıkrasındaki düzenlemede yer alan '...Emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak...' şeklindeki düzenlemede farklı fiyat, ücret ve bedel ibarelerinin örnekleme amacıyla verildiğini, bunun dışındaki işlemlerin de yasa düzenlemesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, dosyamızdaki somut olayda da bariz şekilde farklı fiyat ücret ve bedel gibi işlemlerin aranmasına gerek olmadığı, yurt dışında kurulu off shore şirketlerin ...Grubunun kontrolü altında olan şirketler olmasa, hiç bir şekilde ithalat sürecine dahil edilmeyeceklerini, buna göre yapılan işlemlerin üstü örtülü (Muvazaalı) işlemler olduğu, suçun oluşmuş olduğunu belirterek bozma kararı vermiştir.
2499 sayılı ve daha sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 1. maddesinde kanunun amacı düzenlenmiş olup, buna göre borsada işlem gören halka açık şirketlerin işlem gördüğü sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içerisinde çalışmasını, yatırımcıların hak ve yararlarının korunmasını sağlamaktır. Diğer bir deyimle söz konusu düzenleme ile sermaye piyasasındaki hareketlerin ekonominin doğal işleyişine uygun biçimde sürmesini, bu piyasaya özellikle halka açık şirketlerin yönetimleri ve sermaye piyasasında çalışan kişiler ve alım yapan diğer aracı kurum ve şahıslar tarafından değişik yollarla yapılan piyasanın istikrarını, şirketler arasındaki serbest rekabeti bozan işlemleri denetlemek ve hisse alım satımı yoluyla piyasaya dahil olan yatırımcıların bu tür hareketlerin etkisinden koruyarak bunların hak ve yararlarını korumak amacıyla düzenleme yapıldığı anlaşılmaktadır.
2499 Sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A-6 maddesi 15/son maddesine yollamada bulunmakta olup, aynı düzenleme 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 110/1-b maddesinde aynı şekilde yeniden düzenlenmiştir.
Söz konusu düzenlemede halka açık şirketin kendisi ile ilişkili bulunduğu, diğer bir şirket veya şahısla emsallerine göre farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak halka açık ortalıkların kârını veya mal varlığını azaltmak suç olarak düzenlenmiştir.
Dosyamızdaki somut olayda ...Gazetecilik A.Ş. yönetiminde olan dosyamız sanıklarının, kendileriyle ilişkili olan ...Ticaret A.Ş. ve Işıl İthalat Ticaret A.Ş. adlı şirketlerle 1997-2007 yılları arasında baskı malzemeleri ithalatı işine ilişkin sözleşmeler yapıldığı, söz konusu şirketlerin yönetimlerinin dosyamız sanıkları oldukları hususunda herhangi bir uyuşmazlık yoktur. Ayrıca bu şirketler arasındaki gazete baskı malzemelerine ilişkin ithalat işlemleri açık biçimde yapılmış işlemlerdir. Yapılan bilirkişi incelemelerinde söz konusu dönem içerisinde yapılan ithalat işlemlerinde sadece % 4'lük bir kısmın emsallerine göre yüksek bedelli % 96'lık kısmın ise emsallerine göre daha düşük bedelli alışlar olduğu saptanmıştır. Dolayısıyla kanunun amacı ve yasa maddesindeki düzenleme gözönüne alındığında sanıklar yönünden suçun oluşabilmesi için, gizli işlemlerle ilişkide bulundukları diğer şirketlere haksız kazanç aktarımı yapılması ve bunun sonucunda borsada işlem gören ...Gazetecilik A.Ş.'nin kârının veya mal varlığının azaltılması ve doğal olarak bunun sonucunda da hisse senedi alım satım yoluyla piyasada işlem yapan küçük yatırımcının zararına bir durumun doğmuş olması gerekir.
Dosyadaki incelemelerden, ...Gazetecilik A.Ş'nin söz konusu ithalat işleminden herhangi bir şekilde zarar görmediği, kâr veya mal varlığı azalması gibi bir durumun söz konusu olmadığı, küçük yatırımcı aleyhine meydana gelen bir zarar durumunun söz konusu olmadığı görülmektedir.
Bilirkişi raporundaki bir kısım üyeler ve Yargıtay 7. Ceza Dairesi kararında, ...Gazetecilik A.Ş. ile diğer şirketlerin ilişkili olmamaları halinde ithalat sürecine dahil edilmeyecekleri yönündeki görüşleri de mahkememizce benimsenmemiştir. Çünkü, gerek sanıklar gerekse müdafiileri tarafından sunulan delillerden söz konusu gazete baskı malzemelerinin alım işinin bu şekilde ilişkili ve OFF SHORE diye tabir edilen şirketlerle yapılmasının vergi muafiyeti, depolama, depoda uzun süre bekletme ve ...Gazetecilik A.Ş.'nin aynı zamanda gazete kağıdı dağıtımı yapması sebebiyle dağıtım ve nakliye gibi konularda şirkete avantaj sağlayıcı ve rekabet gücünü artırıcı, şirket lehine olanaklar sunduğu anlaşılmakla, ilişkili şirketlerin gereksiz yere ithalat sürecine dahil edildikleri fikrinin doğru olmadığı düşünülmüştür.
Öte yandan mahkememizce 2499 sayılı Yasanın 47/6, 6362 sayılı Yasanın 110/1-b maddesindeki düzenlemede örtülü işlem tabirinin içinde emsallerine göre farklı fiyat , ücret ve bedel unsurlarının olması gerektiği anlaşılmaktadır. Çünkü madde metni bir bütün olarak değerlendirildiğinde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunma ile bu tür işlemlerin yapılmasının sonucu halka açık şirketin kârının ve mal varlığının azaltılması unsurlarının tamamen birbiriyle bağlantılı olduğu, diğer bir deyimle madde metnindeki 'gibi' ibaresinin halka açık şirket ile ilişkili diğer şirketler arasındaki değişik ticari faaliyetlerin yapılmasını değil sadece örtülü işlemlerle halka açık ortaklığı kâr veya mal varlığını azaltıcı işlemler bakımından örnekleme olarak düzenlenmiş bir ibaredir. Dolayısıyla halka açık şirket ile ilişkili şirket arasındaki yasa metninde yasaklanan işlemin mutlak surette halka açık şirketin kâr veya mal varlığını azaltıcı nitelikte olması gerekir. Diğer şekilde, halka açık ortaklık ile ilişkili şirketlerin her türlü ticari faaliyetini yasak olması gibi bir durumun kabulü söz konusu olur ki, böyle bir durumun yasa tarafından düzenlenmiş olabileceğini kabul etmek mümkün değildir. Yargıtay 7. Ceza Dairesinin bu yöndeki görüşü uygun bulunmamıştır.
Ayrıca 2499 sayılı Yasanın 47/son maddesi incelendiğinde maddede belirtilen suçun oluşabilmesi için elde edilecek menfaatin kesin biçimde belli olması gerekmekte olup, suç tarihleri itibari ile kar veya mal varlığı azaltılması suretiyle yatırımcı aleyhine oluşan böyle bir menfaat miktarı da söz konusu değildir." gerekçesi ile mahkemenin 2010/1043 esas ve 2011/826 karar sayılı hükmünde direnilmesine, sanıkların ayrı ayrı beraatlerine karar verilmiştir.
Bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 17.12.2017 gün ve 35103 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle, dosyanın gönderildiği Yargıtay 7. Ceza Dairesince 05.02.2018 gün ve 15373-769 sayı ile;
"Dairemizin 17.04.2012 gün ve 2011/12736 Esas, 2012/8459 Karar sayılı ilamı ile İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2010/1043 Esas ve 2011/826 sayılı hükmünün bozulmasına karar verilmiş ve anılan karardan sonra yapılan yargılama sonucu yerel mahkemece verilen direnme hükmü Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 23.06.2015 gün ve 2013/7-700, 2015/241 sayılı ilamı ile bozulmuş olmakla, yerel mahkemece verilen 04.04.2017 günlü hükmün Dairemizin kararına direnme niteliğinde olmadığı gözetilerek yapılan incelemede,
Sanıklar hakkında üzerlerine atılı 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na muhalefet suçundan açılan kamu davası sonucu beraat kararı verilmiş olup, iddianamelerdeki sevk ve nitelendirmeye, hükmün konusuna göre 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 6110 sayılı Yasayla değişik 14. maddesi ile 27.01.2017 tarih ve 29961 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak 01.02.2017 tarihinde yürürlüğe giren Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun işbölümüne ilişkin 20.01.2017 tarih ve 2017/1 sayılı kararı uyarınca, inceleme görevinin Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesine ait bulunduğu" gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş,
Yargıtay 19. Ceza Dairesince ise 19.02.2018 gün ve 1482-1568 sayı ile;
"2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na aykırı davranmak suçlarından sanıklar ..., ..., ... ve ... haklarında yapılan yargılama sonunda beraatlerine dair, İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 04/04/2017 gün ve 2017/46 Esas, 2017/165 Karar sayılı hükümlerin katılan vekili tarafından temyizi üzerine,
Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 17/04/2012 gün ve 2011/12736 Esas, 2012/8459 sayılı kararıyla;
2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 15/son madde fıkrasında ''Halka açık anonim ortaklıklar; yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak kârını ve/veya mal varlığını azaltamaz.' hükmü bulunmakta olup, anılan yasanın 47/A-6 madde fıkrası uyarınca da 'Bu kanunun 15 inci maddesinin son fıkrasında belirtilen işlemlerde bulunarak kârı veya mal varlığı azaltılan tüzel kişilerin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler...'in cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır.
Kanun metninden anlaşılacağı üzere, 'örtülü işlem' kanunda açıkça tanımlanmamış, ancak, '...emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemler...' ifadesi kullanılarak örtülü işlemlere örnek verilmiştir. Bu şekilde örnekleme yoluyla sayma yöntemi, örtülü işlemlerin yalnızca emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat tespit edilmesi halinde suç olarak kabul edilebileceği algısını ortadan kaldırdığı gibi, böyle bir ilişki olmasaydı hiç yapılmayacak veya farklı bir şekilde yapılacak olan muvazaalı işlemlerin de bu madde kapsamında suç olarak değerlendirilmesini mümkün hale getirmiştir. Başka bir anlatımla, ilişkili şirketlerle yapılan işlemlerde sadece emsalinden bariz şekilde farklı fiyat uygulanması değil, normal şartlarda yapılmayacak olan bir işlemin, sırf aradaki ilişkinin/bağlantının varlığından ötürü yapılması halinde de bu madde kapsamında suç olarak değerlendirilmesini gerektirecektir.
Anılan madde hükmü dikkate alındığında, ilişkili şirketlerle yapılan ve halka açık anonim ortaklığın kârını ve/veya mal varlığını azaltan her türlü örtülü/muvazaalı işlemin bu madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, 'emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak tabirinin yasada yazılı sınırlayıcı olmayan örtülü işlem örneklerinden biri olduğu, bu sebeple örtülü işlemin fiyat farklılığından başka bir şekilde gerçekleşmesi durumunda 'emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat...'ın suçun unsuru olarak kabul edilmesine imkan bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Dosyadaki tüm bilgi ve belgeler incelendiğinde; ...grubu bünyesinde bulunan ve halka açık anonim ortaklık statüsünde olan Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. ve Milliyet Gazetecilik A.Ş. (yeni unvanı ...Gazetecilik A.Ş.) nin gazete kağıdı ve baskı malzemesi ihtiyacı için ithalatı gerçekleştiren yine ...grubu bünyesinde bulunan ...Dış Ticaret ve Mümessillik A.Ş.(1997-2007 dönemi) ile Işıl İthalat İhracat Mümessillik A.Ş.(2006-2007 dönemi)nin bu alımları bir çok kez doğrudan üretici/satıcı firmalar yerine, ...grubunun/ailesinin sahibi olduğu/kontrolü altında bulundurduğu, off-shore ülkelerde kurulu olan ve yine ...grubunda fiili olarak görev yapan kişilerin yönetici olarak göründüğü, personeli ve müştemilatı olmaması sebebiyle herhangi bir operasyonel yetkisi bulunmayan, ithalat sürecine fiili olarak herhangi bir katkısı olmayan ve bir katma değer yaratmayan off-shore şirketler (... Trading Ltd. ve Shawclif Trading Ltd.) gereksiz yere aracı kılınarak üretici/satıcı birim fiyatlarından daha yüksek bedellerle ithal edilmesi neticesinde halka açık anonim ortaklıklar olan Hürriyet ve Milliyet`in kârının/mal varlığının azaltıldığı anlaşılmaktadır.
Somut olayda, gazete kağıdı ve baskı malzemesi alımı/ithalatı işlemlerinde, ...grubunun kontrolünde olan, dolayısıyla halka açık anonim ortaklıklar Hürriyet ve Milliyet ile ilişkili olan yurt dışında kurulu ... Trading Ltd. Ve Shawclif Trading Ltd. Şirketlerinin, ikinci bir aracı olarak dolanlı işlemler için kullanıldıkları ve örtülü/muvazaalı işlemler ile halka açık şirketler olan Hürriyet ve Milliyet'in kârının/mal varlığının azaltılarak, örtülü kazanç aktarımı yapıldığı anlaşılmaktadır.
Burada, emsallerinden bariz şekilde farklı fiyat uygulanması hususu aranmayacaktır. Çünkü, normal şartlarda bu off-shore şirketler, (... Trading Ltd. ve Shawclif Trading Ltd.) ...grubunun/ailesinin kontrolü altında/ilişkili olmasaydı hiçbir şekilde ithalata dahil edilmeyeceklerdi. Dolayısıyla, halka açık anonim şirketler olan Hürriyet ve Milliyet'ten ...grubuna/ailesine kaynak aktarımını gizlemek amacıyla ithalat sürecine hiçbir katkısı bulunmayan off-shore şirketlerin dahil edilmesi Sermaye Piyasası Kanunu 15/son madde fıkrası kapsamında başlı başına yeterli örtülü/muvazaalı bir işlemdir. Kaldı ki, bu örtülü işlemler sonucunda ...grubu/ailesi lehine fakat, halka açık anonim ortaklıklar olan Hürriyet ve Milliyet`in aleyhine olarak aktarılan miktarların büyüklüğü dikkate alındığında, normal şartlarda hiçbir şekilde yapılmayacak olan bu işlemlerin, aradaki ilişki/bağlantı nedeni ile yapılması emsallere göre bariz farklılığı da ortaya koymaktadır.
Tüm bu anlatılanlar ve dosya kapsamına göre; sanıkların üzerlerine atılı bulunan suçun maddi ve manevi unsurlarının gerçekleştiği ve atılı suçun sanıklar tarafından işlendiği sabit olduğu halde, mahkemeye sunulan 17.05.2011 tarihli bilirkişi heyet raporunun çoğunluk görüşüne göre; 'halka açık anonim şirketin faaliyetine yönelik ihtiyaç duyulan malzemelerin ilk elden üretici firmalardan temini yerine, bahsi geçen şirket hissedarları ile irtibatlı off-shore firmalarına kazanç aktarmak suretiyle temin edildiği, eylemin halka açık anonim ortaklığın mal varlığını normale göre azaltıcı bir mahiyet taşıdığı, suçun maddi unsurunun işlemin yapıldığı anda tamamlandığı ve emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat unsurunun da gerçekleştiği' belirtilmiş olmasına rağmen, yasal ve yeterli olmayan azınlık görüşüne itibar edilerek, emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat veya bedel uygulandığı yönünde delil bulunmadığı ve atılı suçun unsurlarının oluşmadığı gerekçe gösterilerek, atılı suçun unsurlarında yanılgıya düşülmek suretiyle sanıkların mahkûmiyetleri yerine yazılı gerekçelerle beraatlerine karar verilmesi, nedeniyle bozulmuştur.
Bozma üzerine yerel mahkemece önceki hükümlerde direnilmesine karar verilmiştir.
İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 02/07/2013 tarih ve 2012/1377 Esas, 2013/463 Karar sayılı direnme kararına konu dava dosyası yeniden incelenmek üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmekle;
Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 23/06/2015 gün ve 2013/7-700 Esas, 2015/241 sayılı kararıyla;
İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 02.07.2013 gün ve 1377-463 sayılı direnme hükmünün, sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara vaki itiraz üzerine merciince, itirazın reddine karar verilmesinden sonra Cumhuriyet savcısının CMK’nun 173/6. maddesinde belirtilen şarta uymadan iddianame düzenlemesi nedeniyle usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunmadığından, mahkemece durma kararı verilerek önceden verilen itiraz dilekçesi hakkında karar vermiş olan itiraz merciinin bu hususta karar vermesi beklenip sonucuna göre hüküm kurulması, nedeniyle sair yöneleri incelenmeksizin bozulmuştur.
Bozma üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca bu karara itiraz edilmiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19/01/2016 gün ve 2015/911 Esas, 2016/1 sayılı kararıyla;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının, Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına karşı 5271 sayılı CMK'nun 308. maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz kanun yoluna başvurma yetkisi bulunmaması, nedeniyle esası incelenmeksizin reddine karar verilmiştir.
Bozma üzerine yerel mahkemece tekrar önceki hükümlerde direnilmesine karar verilmiştir.
İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 04/04/2017 tarih ve 2017/46 Esas, 2017/165 Karar sayılı direnme kararına konu dava dosyası yeniden incelenmek üzere Yargıtay 7. Ceza Dairesine gönderilmekle;
Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 05/02/2018 gün ve 2017/15373 Esas, 2018/769 sayılı kararıyla;
Sanıklar hakkında üzerlerine atılı 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na muhalefet suçundan açılan kamu davası sonucu beraat kararı verilmiş olup, iddianamelerdeki sevk ve nitelendirmeye, hükmün konusuna göre 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 6110 sayılı Yasayla değişik 14. maddesi ile 27.01.2017 tarih ve 29961 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak 01.02.2017 tarihinde yürürlüğe giren Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun işbölümüne ilişkin 20.01.2017 tarih ve 2017/1 sayılı kararı uyarınca, inceleme görevi Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesine ait bulunması, nedeniyle görevsizlik kararı verilmiştir.
Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nin 05.02.2018 gün ve 2017/15373 Esas, 2018/769 Karar sayılı görevsizlik ilamında ve önceki bozma kararında herhangi bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşıldığından kararın düzeltilmesine yer olmadığına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 02.12.2016 gün ve 29906 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 36. maddesiyle değişik 307. maddesinin üçüncü fıkrası gereğince direnme kararını incelemek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesine..." karar verilerek Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununa aykırı davranmak suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle, direnme hükmünün Yargıtay Ceza Genel Kurulunca bozulması ve yerel mahkemece bozma gereğince işlem yapılmasından sonra, önceki Özel Daire kararına karşı direnilmesinin yeni hüküm olup olmadığı, yeni hüküm olmadığının kabulü halinde direnmenin mümkün olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Ceza Genel Kurulunun uyum ve kararlılık gösteren içtihatları uyarınca; Ceza Genel Kurulunun bozma kararı ile direnme hükmü tümüyle ortadan kalkmış olup yerel mahkeme artık yeni ve değişik bir karar vermekte serbesttir. Bozmaya uyularak verilen kararlar da yeni bir karar olup hukuken direnme niteliğinde olmadığından, Ceza Genel Kurulunca incelenmesi mümkün değildir.
Ceza Genel Kurulunun bozma kararına uyulduktan sonra verilen kararın yeniden ve doğrudan Ceza Genel Kurulunca incelenmesi, direnme üzerine Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymanın zorunlu olduğuna ilişkin 1412 sayılı CMUK'nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 326. maddesine de aykırıdır. Doğrudan doğruya Ceza Genel Kurulunca inceleme yapılması, yerel mahkeme kararına direnme niteliği kazandıracak ve direnme üzerine verilen Ceza Genel Kurulu kararlarına karşı yerel mahkemelerin direnme yetkisi olmadığına dair temel ilke zedelenecektir.
İncelenen dosya kapsamından;
Sanıkların Sermaye Piyasası Kanununa muhalefet suçundan beraatlerine ilişkin 02.07.2013 tarihli direnme hükmünün Ceza Genel Kurulunca; sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara vaki itiraz üzerine merciince itirazın reddine karar verilmesinden sonra Cumhuriyet savcısının CMK’nun 173. maddesinin altıncı fıkrasında belirtilen şarta uymadan iddianame düzenlemesi nedeniyle usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunmadığından, mahkemece durma kararı verilerek itiraz dilekçesi hakkında karar vermiş olan itiraz merciinin bu husustaki kararı beklenip sonucuna göre hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasından sonra yerel mahkemece bozma kararı doğrultusunda işlem yapılarak muhakemenin durmasına ve yeni delil varlığı nedeniyle iddianame düzenlenmesine izin verilip verilmeyeceği hususunda karar verilmek üzere dosyanın İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesine (Kapatılan Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi) gönderilmesine karar verildiği, İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesince, 03.01.2017 tarihinde, yeni delil varlığı nedeniyle sanıklar hakkında iddianame düzenlenmesine izin verilmesine karar verildiği, bu kararın kesinleşmesinden sonra yerel mahkemece yapılan yargılama sonucunda sanıkların atılı suçtan beraatlerine hükmolunduğu anlaşılmaktadır.
Bu nedenlerle, yerel mahkemenin son uygulaması direnme kararı niteliğinde olmayıp, eylemli uyma sonucu verilen yeni hüküm niteliğinde olduğundan, bu hükmün Özel Dairece incelenmesi gerekmektedir.
Bu itibarla, dosyanın temyiz itirazlarının incelenmesi için Yargıtay 19. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Dosyanın, temyiz incelemesi yapılması için Yargıtay 19. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 13.03.2018 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
19. Ceza Dairesi, 2016/12980 E., 2017/5711 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Nitekim CMK da bu kavramı benimsemiş, 79, 144, 205, 249, 269 ve 331. maddelerinde “makam itibariyle süje” olanların erk ve ödevlerinden söz etmiştir.
19. Ceza Dairesi 2016/12980 E. , 2017/5711 K.
"İçtihat Metni"
6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun'a muhalefet suçundan şüpheliler ..., ... ve ... haklarında yapılan soruşturma evresi sonucunda Giresun Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 18/01/2016 tarihli ve 2015/546 soruşturma, 2016/200 Esas, 2016/182 sayılı iddianamenin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 174. maddesi gereğince iadesine dair Giresun 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 20/01/2016 tarihli ve 2016/53 sayılı kararına yönelik itirazın reddine ilişkin Giresun Ağır Ceza Mahkemesi'nin 30/03/2016 tarihli ve 2016/125 değişik iş sayılı kararı aleyhine Adalet Bakanlığı'nın 28/07/2016 gün ve 94660652-105-28-5543-2016-Kyb sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ekindeki dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 02/09/2016 gün ve KYB.2016-319392 sayılı ihbarnamesi ile dairemize gönderilmekle okundu.
Anılan ihbarnamede;
Dosya kapsamına göre; Giresun 2. Asliye Ceza Mahkemesince, iddianameye konu eylemle ilgili olarak Giresun Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2014/1480 sayılı dosyası üzerinden soruşturma yürütülerek 16/01/2015 tarihli ve 2015/178 sayılı kovuşturmaya yer olmadığı kararının verildiği, bu karardan sonra yeni delil meydana çıkmadan aynı fiilden dolayı kamu davası açılamayacağı, dosyada daha önceden bulunan delilin değerlendirme dışı bırakılmasının yeni delil sayılamayacağı gerekçesiyle iddianamenin iadesine karar verilmiş ise de; anılan kararın Cumhuriyet Başsavcısı tarafından reddedilecekken sehven onaylandığı, bu hususta tutanak tutulup, düzeltme formu düzenlenerek gerekli yazışmaların yapılmasına rağmen teknik aksaklıklar nedeniyle düzeltme işleminin yapılamadığı, kaldı ki kararın müşteki ve şüphelilere tebliğ edilmediğinden kovuşturmaya yer olmadığı kararının da kesinleşmediği, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 170/2. maddesinde yer alan "Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet Savcısı, bir iddianame düzenler." hükmü uyarınca Cumhuriyet savcısının dava açmasının zorunlu olduğu ve suçun hukukî nitelendirilmesinin de Cumhuriyet Savcısına ait olduğu, bu durumda mahkemece, iddianamede gösterilen olaylarla ilgili olarak ibraz edilen deliller ve yargılama sırasında ibraz edilebilecek deliller birlikte değerlendirilerek yargılama sonucuna göre bir karar verilmesi gerekeceği cihetle, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediği gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla gereği görüşülüp düşünüldü;
Giresun Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 16/01/2015 tarih, 2014/1480 soruşturma, 2015/178 sayılı kararıyla şüpheliler hakkında 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun'a muhalefet suçundan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, ilgili kararın UYAP sisteminde tanımlı olan Başsavcı'nın görüldü ve onay işlemi kapsamında Giresun Cumhuriyet Başsavcısı tarafından onaylandığı ve ilgili kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın taraflara tebliğe uygun hale geldiği anlaşılmıştır. Giresun Cumhuriyet Başsavcısı tarafından 20/01/2015 tarihinde UYAP uygulamaları düzeltme talep formu tanzim edilerek; 2014/1480 soruşturma nolu dosyada Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılan görüldü işlemi sırasında, verilen kovuşturmaya yer olmadığına
dair kararın eksik soruşturma nedeniyle iade edilecekken, sehven iade et butonu yerine onay butonuna basıldığı belirtilerek kapanan dosyanın açık hale getirilmesi talep edilmiştir. 21/01/2015 tarihinde UYAP uzman kullanıcısının cevabı yazısında; kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın silinmesi işleminin UYAP sisteminde mümkün olmadığı belirtilmiştir. Giresun Cumhuriyet Başsavcısı tarafından 23/01/2015 tarihinde yukarıda belirtilen hususları açıklayan ve eksik yapılan soruşturmanın tamamlanması için tutanak tanzim edilmiş ve ilgili tutanak, önceki karar ve eklerinden oluşan evraklar soruşturmaya kayıt edilerek soruşturma safhası yeniden başlatılmıştır. Eksik yapılan soruşturma işlemleri tamamlandıktan sonra Giresun Başsavcılığınca 18/01/2016 tarih, 2015/546 soruşturma, 2016/200 esas sayılı iddianamesiyle şüpheliler hakkında kamu davası açılmıştır. Giresun 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 20/01/2016 tarih, 2016/53 sayılı iddianame değerlendirme kararında; kovuşturmaya yer olmadığı kararın itiraz veya sair bir şekilde kaldırılmadığı, CMK'nın 172/2 maddesinde kovuşturmaya karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadan aynı fiilden dolayı kamu davası açılamayacağının belirtildiği, Giresun Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2015/546 sayılı soruşturma dosyasında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği tarihte dosyada mevcut olan delilin değerlendirme dışı bırakıldığı iddiasıyla yeni delil saymanın usul ve yasaya aykırı olduğu, kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği tarih itibariyle dosyada mevcut olmayan ve sonradan ortaya çıkan yeni bir delil bulunmadan kamu davası açılamayacağından bahisle iddianamenin iadesine karar verilmiştir. Giresun Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianamenin iadesi kararına karşı yapılan itirazın, Giresun Ağır Ceza Mahkemesi'nin 30/03/2016 tarih, 2016/125 değişik iş nolu kararıyla reddedildikten sonra kesin nitelikteki red kararına karşı CMK 309. maddesi uyarınca kanun yararına bozulması isteminde bulunulmuştur.
Kanun yararına bozma talebine konu edilen karara konu uyuşmazlık, iddianamenin iadesi kararına karşı yapılan itiraz üzerine merci tarafından verilen red kararının hukuka uygun olup olmadığına ilişkindir. Uyuşmazlığın çözümü için somut olayda iddianamenin iadesi kararına gerekçe oluşturan “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkıp çıkmadığı” olgusunun ortaya konulması önem taşımakta ise de bu bağlamda öncelikle Giresun Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 16/01/2015 tarih ve 2015/178 sayılı kovuşturmaya yer olmadığı kararının hukuken geçerli olup olmadığının tespiti gerekir.
1. Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı ve Niteliği
Bilindiği üzere, ceza muhakemesi hukuku suç soruşturması ve kovuşturmasının tabi olduğu ilkeleri belirleyen kurallar bütünüdür. Ceza muhakemesi hukukunun gayesi, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması, demokratik hukuk devleti ilkesinin gereklerinin yerine getirilmesinin ve nihayet hukuk barışının sağlanmasıdır. Bu bağlamda ceza muhakemesi sürecinde yürütülecek tüm muhakeme işlemlerinin belirtilen temel amaçlara ulaşma hedefine yönelmiş olması gerektiği kuşkusuzdur.
Kovuşturmaya yer olmadığı (kovuşturmama) kararı, kovuşturmaya yetkili makamın kovuşturmaya başlamayacağını, yani başlangıçta şüphelendiği kişiye hiç suç isnad etmeyeceğini bildiren yazılı işlemidir (Nurullah Kunter/ Feridun Yenisey/ Ayşe Nuhoğlu: Ceza Muhakemesi Hukuku, Onsekizinci baskı, İstanbul 2010, s. 1173). CMK’ya göre kovuşturmaya yer olmadığı kararını kovuşturmaya yetkili makam olan Cumhuriyet Savcısı verir (md. 172/1). Cumhuriyet Savcısının verdiği bu karar “kesin hüküm etkisi” göstermektedir. Gerçekten kesinleşmiş bir kovuşturmaya yer olmadığı kararının varlığı ile ceza muhakemesi sona ermekte, yeni delil ortaya çıkması veya İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararıyla “etkin soruşturma yapılmadan bu kararın verildiğinin tespit edilmesi” halleri gerçekleşmeden muhakeme yeniden dirilmemektedir. CMK’nın 172/2. maddesindeki “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz” şeklindeki temel ilke, bu kararın söz edilen niteliğinin açık bir ifadesidir.
Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra geri alınması şeklinde bir yol CMK sisteminde kabul edilmemiş olup, bu karara karşı başvurulabilecek tek hukuki çare doktrinde “kovuşturma davası” olarak da adlandırılan “itiraz” denetim yoludur (CMK md. 173).
2. Ceza Muhakemesinde Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar
Kesin hüküm etkisi gösteren kovuşturmaya yer olmadığına dair karar, bir ceza muhakemesi işlemi olup bu işlemi yapmaya kimin yetkili olduğunu ve hukuken geçerlilik şartlarını irdeleyeceğiz.
3. Ceza Muhakemesinde Süjelik Anlamında İddia Makamı
Ceza muhakemesi faaliyeti kollektif olup, bu sürece katılanlara (kural olarak) şahısları bakımından değil işgal ettikleri makam dolayısıyla erk ve ödevler tanınmıştır. “Makam itibariyle süjelik” olarak ifade edilen bu durum erklerin ve ödevlerin şahıslardan gelmeyip, işgal edilen yerden geldiğini; muhakemede şahısların değil makamın nazara alındığını göstermektedir (Kunter/ Yenisey/ Nuhoğlu, s. 139). Bu anlamda “makam itibariyle süje” o makam adına hareket edebilen, ceza muhakemesi işlemi yapabilen kişi anlamındadır. Nitekim CMK da bu kavramı benimsemiş, 79, 144, 205, 249, 269 ve 331. maddelerinde “makam itibariyle süje” olanların erk ve ödevlerinden söz etmiştir. Kısacası, kollektif bir faaliyet olan ceza muhakemesini iddia, savunma ve yargılama makamları oluşturmakta olup, bunların her üçü de makam itibariyle süjedir. Erkler ve ödevler kendilerinden gelmeyip, işgal edilen yerden gelince aynı muhakemeye birden çok savcının farklı zamanlarda katılabilmesi, aynı şüpheli veya sanığın birden çok müdafi tarafından savunulabilmesi de mümkün olabilmektedir.
4. Ceza Muhakemesinde Süjelik Anlamında Cumhuriyet Başsavcısı ve Savcısı İlişkisi
İddia (savcılık) makamı bir kül, bütün olarak ifade edilmektedir. Bu anlamda ceza muhakemesi faaliyetinin yürütülmesi kural olarak Cumhuriyet savcıları tarafından yerine getirilmektedir. Cumhuriyet başsavcısı ile savcılar arasındaki ilişki ise “bölünmezlik ilkesi” adı altında açıklanmakta; savcılık teşkilatı kendi içinde hiyerarşik yapıya sahip bir bütün olarak adlandırılmaktadır (Öztekin Tosun: Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri Cilt I, Genel Kısım 2. Bası İstanbul 1976, s. 443-444. Nur Centel/ Hamide Zafer: Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, İstanbul 2016, s. 122). Bölünmezlik ilkesi anlamında savcılar bir bütün içinde kaynaşmakta, makam (savcılık) itibariyle süjelik ilkesinden hareketle her bir savcı tek başına ceza muhakemesi faaliyetine katılabilmekte; muhakeme işlemi gerçekleştirebilmektedir.
5. Mevzuatımızda Cumhuriyet Başsavcısı ve Savcısı İlişkisi
Ceza Muhakemesi Kanunu Cumhuriyet Başsavcısı ile Cumhuriyet Savcıları arasındaki ilişki konusunda bir düzenleme getirmeyerek ceza muhakemesi hukukunda “makam itibariyle süjelik” ilkesine verdiği önemi ortaya koymuştur.
Öte yandan, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 5/1. maddesinde “… ağır ceza Cumhuriyet Başsavcıları, merkezdeki Cumhuriyet Savcıları ile bağlı ilçe Cumhuriyet Başsavcıları ve Cumhuriyet Savcıları üzerinde, gözetim ve denetim hakkına sahiptir” hükmü yer almaktadır.
Benzer şekilde 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemeleri'nin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un "Cumhuriyet Başsavcısının Görevleri" başlıklı 18. maddesine göre,
“Cumhuriyet başsavcısının görevleri şunlardır:
1. Cumhuriyet Başsavcılığını temsil etmek,
2. Başsavcılığın verimli, uyumlu ve düzenli bir şekilde çalışmasını sağlamak, iş bölümünü yapmak,
3. Gerektiğinde adli göreve ilişkin işlemleri yapmak, duruşmalara katılmak ve kanun yollarına başvurmak,
4. Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak.
Ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısının; ağır ceza mahkemesinin yargı çevresinde görevli Cumhuriyet başsavcıları, Cumhuriyet Başsavcı vekilleri, Cumhuriyet savcıları ile bağlı birimler üzerinde gözetim ve denetim yetkisi vardır.
Asliye ceza mahkemesi Cumhuriyet başsavcısının o yer yargı çevresinde görevli Cumhuriyet savcıları ile bağlı birimler üzerinde gözetim ve denetim yetkisi vardır."
5235 sayılı Kanunun "Cumhuriyet Savcısının Görevleri" başlıklı 20. maddesine göre ise; "Cumhuriyet savcısının görevleri şunlardır:
1. Adli göreve ilişkin işlemleri yapmak, duruşmalara katılmak ve kanun yollarına başvurmak,
2. Cumhuriyet başsavcısı tarafından verilen adli ve idari görevleri yerine getirmek,
3. Gerektiğinde Cumhuriyet başsavcısına vekâlet etmek,
4. Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak.
Aynı yerde görev yapan Cumhuriyet başsavcı vekili bulunmadığında, Cumhuriyet Başsavcısına vekâlet edecek olanı Cumhuriyet başsavcısı belirler."
İddia görevinin idariliği ilkesi gereğince dava açma ve yürütme görevleri idari nitelikte kabul edilmektedir (Tosun, s. 228-229). Bu anlamda Cumhuriyet Başsavcılarına Cumhuriyet Savcıları üzerinde tanınan “gözetim ve denetim” yetkisinin ilk bakışta bu idari yetki kapsamında bulunduğu akla gelebilecektir. Ancak unutulmamalıdır ki CMK’da suç soruşturmasını yürütme yetkisi doğrudan ve bizzat Cumhuriyet Savcılarına verilmiştir. Gerçekten CMK’da tam 212 defa “Cumhuriyet Savcısı” ndan söz edilmesine rağmen sadece 3 maddede Cumhuriyet başsavcısından söz edilmektedir (md. 92: gözaltı işlemlerinin denetimi, md. 161: Cumhuriyet Savcısının görev ve yetkileri ve md. 166: Değerlendirme raporu yetkisi başlıklı maddelerde).
CMK’nın 14, 297, 300, 308. maddelerinde ve Yargıtay Kanunu’nun 27. maddesinde ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından söz edilmektedir. Kanun koyucu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına yetki ve görev verdiği durumlarda bunu açıkça belirtmiş Yargıtay Cumhuriyet savcılarına tek başlarına kullanabilecekleri bir yetki tanımamıştır. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Savcıları “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yerine” yani “niyabeten” ceza muhakemesi faaliyeti yürütmektedirler. Halbuki ilk derece mahkemeleri nezdinde görev yapan Cumhuriyet Savcıları yönünden durum böyle değildir. İlk derece mahkemeleri nezdinde görev yapan Cumhuriyet Savcıları niyabeten değil, CMK’dan doğan ve asli nitelikte olan bir yetkiyi kullanmaktadırlar. CMK sistemi ceza muhakemesini yürütme görevini aslen Cumhuriyet Savcısına tanımıştır, Cumhuriyet Başsavcısına bizzat yetki tanıdığı durumları ise söz edilen 92, 161 ve 166. maddelerinde açıkça belirtmiştir. Bu sebeplerle ilk derece mahkemeleri nezdinde görev yapan Cumhuriyet Savcılarının ceza muhakemesi yürütürken kullandığı yetki Yargıtay Cumhuriyet Savcılarının kullandığı yetkiden oldukça farklı olup Kanundan doğan ve asli niteliktedir, Cumhuriyet başsavcısına veya vekiline niyabet etme niteliğinde değildir.
Belirtilen yasal düzenlemelerden de açıkça anlaşılacağı üzere CMK sistemimiz suç soruşturmasında makam itibariyle süje olarak asıl yetkiyi Cumhuriyet Savcısına tanımıştır. Cumhuriyet Başsavcısının gözetim ve denetim yetkisi ise bizatihi suç soruşturmasının yürütülmesine ilişkin bir yetki olmayıp ancak adli teşkilatın işleyişine yönelik 2802 ve 5235 sayılı Kanunlardan doğan ve savcılık makamının idari işleyişine ilişkin konularla sınırlı olan yetkilerdir. Aksini düşünmek suç soruşturmasının içeriğine Cumhuriyet Başsavcılarının bizzat müdahil olmaları, her muhakeme işlemine bizzat onay vermeleri gibi bir düşünceyi akla getirebilecektir ki CMK sistemimizin böyle bir düşünceyi benimsediğini gösteren hiçbir somut dayanak mevcut değildir.
Öte yandan, 1412 sayılı (mülga) CMUK döneminde var olan “Adalet Bakanına Cumhuriyet Savcısına dava aç emri verebilme yetkisi” tanıyan düzenleme 21/07/2004 tarih ve 5219 sayılı Kanun’la yürürlükten kaldırılmış ve CMK’da da bir daha kabul edilmemiştir. Bu itibarla, anayasal devlet düzeni içerisinde yürütmeye yakın olarak nitelendirilse de fonksiyon
olarak adalet organına yakın olarak kabul edilen Cumhuriyet Savcılığı makamının (Centel/ Zafer, s. 118-119) yürüttüğü ceza muhakemesi işlemlerinin içeriğine Cumhuriyet Başsavcısının müdahale etmesine imkan tanıyan bir ceza muhakemesi kuralı mevzuatımızda mevcut değildir. Hal böyle olunca, “hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı” ( Anayasa md. 6) ilkesi uyarınca kanunlarla açıkça verilmeyen bir yetkinin kullanılması da kabul edilemeyecektir.
6. Ceza Muhakemesi İşlemlerinin Geçerliliği ve Denetimi
Ceza muhakemesi hukuku faaliyetleri “ceza muhakemesi işlemi teorisi” adlı bir sistem içinde yürütülür. Bu bağlamda, hukuki işlem ve tabii ki ceza muhakemesi işlemi ruhi unsuru oluşturan irade beyanı ile hareket ve neticeden oluşan maddi unsurdan müteşekkildir. Yazılı bir muhakeme işleminin geçerlilik şartı, işlemi gerçekleştirmiş olanın elinde olan hususları kanunun aradığı şekil ve şartlara uygun olarak yapmasıdır (Kunter/ Yenisey/ Nuhoğlu, s. 172-182). Bu anlamda somut uyuşmazlığın konusunu oluşturan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verme yetkisi CMK’nın 172/1. maddesinde açıkça Cumhuriyet Savcısına verilmiştir. Cumhuriyet Savcısının makam itibariyle süje olarak tek başına gerçekleştireceği bir muhakeme işlemi ile bu kararı verebileceğine kuşku bulunmamaktadır. CMK, bu işlemi geçerlilik şartı olarak sadece “yazılı olma” şartına tabi tutmuş; “görüldü” veya “onay” prosedürü gibi başkaca bir şarta bağlamamıştır. Öte yandan bu kararın taraflara bildirilmesi ise sadece tarafların öğrenmesinin ve itiraz süresinin sağlanması amaçlıdır.
Kısacası, süje itibariyle iddia makamı adına hareket eden bir Cumhuriyet Savcısı tarafından imzalanmış kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ayrıca hiçbir onay, görüldü vb. prosedürüne ihtiyaç duymamaktadır. 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu'nun 5. maddesinde yer verilen; "Güvenli elektronik imza, elle atılan imza ile aynı hukukî sonucu doğurur" ilkesi çerçevesinde Cumhuriyet Savcısı tarafından elektronik imza ile imzalanan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar hiçbir onay işlemine gerek olmadan hukuken geçerli bir ceza muhakemesi işlemi niteliğindedir.
7. Somut Uyuşmazlıkta Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Kararın Geçerliliği
Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar, kesin hüküm etkisi gösteren bir ceza muhakemesi işlemidir. CMK’nun benimsediği makam itibariyle süjelik sistemi ve bölünmezlik ilkesi anlamında, her bir savcı tek başına ceza muhakemesi faaliyetine katılabilmekte; muhakeme işlemi gerçekleştirebilmekte, süjeyi temsil edebilmektedir. Nitekim CMK’nın sürekli “Cumhuriyet Savcısı” na vurgu yapan düzenlemelerinden de açıkça anlaşılacağı üzere sistemimiz suç soruşturmasında makam itibariyle süje olarak asıl yetkiyi Cumhuriyet savcısına tanımıştır. Cumhuriyet Başsavcısının gözetim ve denetim yetkisi ise bizatihi suç soruşturmasının yürütülmesine ilişkin bir yetki olmayıp ancak adli teşkilatın işleyişine yönelik 2802 ve 5235 sayılı Kanunlardan doğan ve savcılık makamının idari işleyişi ile sınırlı olarak tanınmış yetkilerdir. Aksini düşünmek suç soruşturmasının içeriğine Cumhuriyet başsavcılarının bizzat müdahil olmaları, her muhakeme işlemine bizzat onay vermeleri gibi bir düşünceyi akla getirebilecektir ki CMK’nın böyle bir düşünceyi benimsediğini gösteren hiçbir somut dayanak mevcut değildir.
“Ceza muhakemesi işlemi teorisi” sistemi içinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verme yetkisi CMK’nın 172/1. maddesiyle açıkça ve bizatihi Cumhuriyet Savcısına verilmiştir. Cumhuriyet savcısı makam itibariyle süje olarak tek başına gerçekleştireceği bir muhakeme işlemi ile bu kararı verebileceğine kuşku bulunmamaktadır. CMK, bu işlemi geçerlilik şartı olarak sadece “yazılı olma” şartına tabi tutmuş; Cumhuriyet başsavcısı veya vekili tarafından yapılacak “görüldü” veya “onay” prosedürü gibi başkaca bir şarta bağlamamıştır. Bu itibarla somut uyuşmazlıkta Giresun Cumhuriyet Başsavcılığı adına Giresun Cumhuriyet Savcısı Muhammet Uysal (153529) tarafından elektronik imza ile imzalanan 16/01/2015 tarih ve 2015/178 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar başkaca hiçbir işleme gerek olmaksızın hukuken geçerli bir ceza muhakemesi işlemi niteliğindedir. Bir diğer anlatımla, Giresun Cumhuriyet Başsavcısı'nın UYAP sistemi üzerinden yapacağı "onay" veya "iade" işleminin söz edilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar üzerinde hukuken herhangi bir tesiri de olmayacaktır. Cumhuriyet savcılarının ceza muhakemesi yürütürken kullandığı yetki CMK’dan doğan ve asli nitelikte bir yetkidir; Cumhuriyet başsavcısına veya vekiline niyabet etme niteliğinde değildir.
Bu itibarla, Giresun Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 16/01/2015 tarih ve 2015/178 sayılı kovuşturmaya yer olmadığı kararının hukuken geçerli olduğu belirlendikten sonra ikinci olarak “aynı fiilden dolayı kamu davası açılma” şartlarının oluşup oluşmadığının irdelenmesi gereklidir.
Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 172/2. maddesi uyarınca; kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmedikçe ve bu hususta sulh ceza hâkimliğince bir karar verilmedikçe, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamayacaktır.
Somut olayda; Şebinkarahisar ... Basın Yayın Turizm Sanayi Ticaret A.Ş. yetkilileri tarafından RTÜK'ten gerekli izinler alınmadan Giresun il merkezinde ... FM isimli radyo yayını yapıldığı, 6112 sayılı Kanun'a muhalefet suçunun oluşması için 6112 sayılı Kanun'un 33/2. maddesi uyarınca şüphelilerin RTÜK tarafından yapılan uyarılara rağmen izinsiz yayına devam etmesi gerektiği, RTÜK tarafından yapılan uyarının tebliğ tarihinin araştırılarak, bu tarihin kolluk tarafından yayının devam ettiğine ilişkin tespit tarihinden önce olup olmadığı belirlenerek sonucuna göre kamu davası açılması gerektiği, eksik yapılan soruşturmanın tamamlanarak RTÜK tarafından yapılan uyarının tebliğ edilmesine rağmen yayının devam ettiğinin tespitinin yeni delil niteliğinde olmadığı anlaşılmakla;
Kanun yararına bozma istemine konu Giresun Ağır Ceza Mahkemesi'nin 30/03/2016 tarihli ve 2016/125 değişik iş sayılı kararında bir isabetsizlik görülmediğinden, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteminin REDDİNE, 14/06/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Ceza Muhakemesi Hukuku
Bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlardan dolayı yapılan yargılamada, tüzel kişiyi temsil eden organ veya temsilcinin statüsü nedir?
A) Tanık olarak dinlenirler.
B) Katılan veya savunma makamı yanında yer alan sıfatıyla duruşmaya kabul edilirler.
C) Yargılamaya sadece izleyici olarak katılabilirler.
D) Sadece idari para cezası aşamasında söz hakkına sahiptirler.
E) Doğrudan sanık sıfatıyla yargılanırlar.
Bu maddeyle ilgili 2 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.