6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 135

Türk Borçlar Kanunu 135. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 135- Alacaklı ve borçlu sıfatlarının aynı kişide birleşmesiyle borç sona erer. Ancak, üçüncü kişilerin alacak üzerinde önceden mevcut olan hakları birleşmeden etkilenmez. Birleşme geçmişe etkili olarak ortadan kalkarsa, borç varlığını sürdürür. Taşınmaz rehni ve kıymetli evraka ilişkin özel hükümler saklıdır. E. İfa imkânsızlığı I. Genel olarak

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

7 karar eşleşti
10. Hukuk Dairesi, 2023/6618 E., 2024/1867 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSakarya Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi
İş kazası ve meslek hastalığından işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Kanun’un 146-161 inci (818 sayılı Kanun’un 125-140) maddelerinde düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
10. Hukuk Dairesi         2023/6618 E.  ,  2024/1867 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/2751 E., 2022/239 K. KARAR : Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ : KDZ.Ereğli 1. İş Mahkemesi SAYISI : 2011/604 E., 2021/352 K. Taraflar arasında meslek hastalığından kaynaklı maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davanın kısmen kabul ve kısmen reddine karar verilmiştir. Kararın davacı ... davalı vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince davalı vekilinin istinaf başvurusunun kesinlikten, davacı vekilinin istinaf başvurusunun ise esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle; dosyanın duruşmaya tabi işlerden olduğu anlaşılmakla murafa yapılmak üzere tayin olunan 14.02.2023 Salı günü için yapılan tebligatlar üzerine murafalı temyiz eden davacı adına Av. ... ile davalı adına Av..... geldiler. Gelenlerin yüzlerine karşı duruşmaya başlanarak, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra duruşmaya son verilerek aynı gün yapılan incelemede noksan tespit edilen hususların ikmali için dosyanın mahalline geri çevrilmesine karar verildikten, noksan ikmal edilerek dosya dairemize gelmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA 1.Davacı vekili 12.05.2011 tarihli asıl dava dilekçesinde özetle; sigortalı ...’in 1985- 2009 yılları arasında davalı ... Ereğli Demir ve Çelik A.Ş.’de çalışması nedeniyle meslek hastalığı olarak tespit edilen işitme kaybı rahatsızlığı nedeniyle 26.11.2010 tarihinde %20,2 oranında sürekli iş göremezliğe uğraması nedeniyle 1,00 TL maddi tazminat alacağının 26.11.2010 tarihinden itibaren davalıdan tahsilini talep etmiştir. 2. Davacı vekili 20.08.2021 tarihli ıslah dilekçesiyle dava dilekçesinde %20,2 olarak belirttikleri sürekli iş göremezlik oranını %32,2 olarak ıslah ettiklerini beyan etmiştir. 3. Davacı vekili 20.08.2021 tarihli birleşen dava dilekçesinde; aynı sigortalının sürekli iş göremezlik oranının 08.04.2021 tarihinde onanan sürekli iş göremezlik oranının tespiti ve gelir bağlanması istemli dava neticesinde %32,2 olarak tespit edildiğini bu orana göre hesap edilen 118.154,00 TL maddi ve 80.000 TL manevi tazminatın meslek hastalığı tespit tarihi olan 01.12.2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsilini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili asıl dava dilekçesine cevap dilekçesinde özetle; davacının çalıştığı işten dolayı meslek hastalığına tutulduğunun Kurum Sağlık Kurulu tarafından tespit edilmesinin zorunlu olduğunu, mesleki hastalığı işten ayrıldıktan sonra meydana gelmiş ve sigortalı olarak çalıştığı işten kaynaklanmış ise sigortalının bu kanunla sağlanan haklardan yararlanabilmesi için, eski işinden fiilen ayrılmasıyla hastalığın meydana çıkması için 6 aydan daha uzun bir zamanın geçmemiş olmasının şart olduğunu, davacının 31.03.2009 tarihinde müvekkili işyerinden ayrılmış olduğundan 6 aylık yükümlülük süresinin geçtiğini, Sosyal Sigortalar Sağlık İşlemleri Tüzüğü Meslek Hastalıkları Listesi E-3 Gürültü Sonucu İşitme Kaybı Bölümünde belirtilen hususlara göre, davacının çalıştığı müvekkili işyerinde, gürültü şiddetinin 85 desibeli aşmadığından sözkonusu hastalığın meslek hastalığı sayılamayacağını, müvekkili işverenin gürültülü işyerlerinde yapılan çalışmalar için İş Sağlığı ve Güvenliği ile ilgili gerekli her türlü önlemi aldığını, meslek hastalığının kesin tanısı için işyerinde sağlığa zarar verecek derecede gürültü bulunduğunun saptanmasının gerektiğini, bu şekilde bir saptamanın müvekkili işyerinde yapılmadığını, davacının dosyaya sunduğu sağlık raporunun mevzuata aykırı bir şekilde düzenlendiğinin açık olduğunu, söz konusu raporun davacının iddiasına dayanak olamayacağını, müvekkili şirkette tüm işçilerin her yıl periyodik sağlık muayenesinden geçirildiğini, davacının da işe girdiği tarihten itibaren bu kontrollere tabi tutulduğunu, söz konusu kontrol sonuçlarından yararlanılmadan düzenlenen raporun bu nedenle de dayanak olamayacağını, yapılan periyodik muayenelerde davacının kulakları ile ilgili herhangi bir sağlık probleminin bulunmadığını belirterek, davanın reddini talep etmiştir. 2. Davalı vekili ıslah dilekçesine süresi içerisinde sunduğu 03.09.2021 tarihinde zamanaşımı def'inde bulunmuştur. 3. Davalı vekili birleşen dava dilekçesine süresi içerisinde sunduğu 15.09.2021 tarihli cevep dilekçesi ile asıl davaya sunduğu cevap dilekçesini tekrarla zamanaşımı def'in de bulunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARLARI İlk Derece Mahkemesi kararında özetle;" Karadeniz Ereğli 2. İş Mahkemesinin 2019/265 E. 2020/101 K. sayılı dosyasında alınan ve istinaf ve Yargıtay incelemesinden geçerek kesinleşen kararında dayanılan ATK 2. Üst Kurulu 24.12.2019 üst yazı tarihli raporunda açıkça davacının %32,2 maluliyetinin 21.07.2009 tarihinden itibaren var olduğunun bildirilmesi karşısında, davacının maluliyetinde gelişen ve değişen bir durum olmadığının anlaşıldığı, ayrıca Mahkememizce alınan 01.02.2018 tarihli ATK 2. Üst Kurulu raporunda da Sağlık Kurulu, Yüksek Sağlık Kurulu ve ATK 3. İhtisas Kurulu raporları arasındaki farkın odyometri testlerinin subjektif testler olmaları nedeniyle her bir incelemenin teknik nedenlerle farklı olabilmesi durumundan kaynaklandığının belirtildiği, ilgili raporda da görüldüğü üzere farklı maluliyet oranlarının davacının maluliyetindeki gelişen ve değişen durumdan değil ölçüm testlerinin değerlendirilmesindeki öznellikten doğduğu Mahkememizce tespit edilmiş; dava konusu talep edilen maddi tazminat bakımından davacının meslek hastalığı tespit tarihi 21.07.2009 olduğundan 10 yıllık zamanaşımı süresinin 21.07.2019 tarihinde dolduğu, davacı vekilinin ise ıslah dilekçesi ile ek dava dilekçesini 21.07.2019 tarihinden sonra sunduğu, davalı vekilinin hem ıslah dilekçesine hem de birleştirilen ek davaya cevap dilekçesinde zamanaşımı definde bulunduğu gözetilerek zamanaşamına uğramayan 1,00 TL maddi tazminatın kabulüne karar verilmiş, bu miktarın kısmen kabulüne ilişkin aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur. Diğer yandan davacı yanın manevi tazminat istemine ilişkin olarak yapılan değerlendirme sonucunda ise; davacının manevi tazminat talebinin de on yıllık zamanaşımı süresi dolduğundan reddine karar verilerek davanın kısmen kabulüne karar verildiği anlaşılmıştır. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ... davalı vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri 1.Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; Mahkemenin, müvekkilinin esasen %32,2 maluliyetinin 21.07.2009 tarihinden itibaren zaten var olduğunu ancak maluliyetinin değişiklik göstermesinin nedeni olarak "Davacının maluliyetinin gelişen ve değişen durumdan kaynaklanmayıp, Yüksek SağlıK Kurulu ve ATK 3. İhtisas kurulu raporları arasındaki farkın, odyometri testlerinin subjektif testler olmaları nedeniyle her bir incelemenin teknik nedenlerle farklı olabilmesi durumundan kaynaklandığı" şeklinde açıklandığını, bu şekildeki teknik bir konunun taraflarınca bilinmemesinin müvekkili aleyhine yorumlanamayacağını, kendileri ile birlikte Mahkemenin de bu farkın nedeninin 19.03.2018 tarihindeki Adli Tıp Üst Kurulu raporu ile öğrendiğini, bu kapsamda zamanaşımının öğrenme tarihinden itibaren başladığının kabulü gerektiğini, kusur oran ve aidiyetinin hatalı tespit edildiğini, hesap raporunda kamu düzeni kapsamında yeni asgari ücretlerin re'sen uygulanması gerektiğini, manevi tazminat istemlerinin de kabulü gerektiğini beyanla kararın kaldırılmasını talep etmiştir. 2. Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davacının rahatsızlığının meslek hastalığı olmadığından müvekkili şirketin sorumlu tutulamayacağını, müvekkilinin iş sağlığı ve güvenliği konusunda gerekli tedbirleri aldığını müvekkiline kusur atfedilemeyeceğini, beyanla kararın kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile İlk Derece Mahkemesince 1,00 TL maddi tazminatın kabulüne ilişkin olarak verilen kararın kabul edilen miktar açısından istinaf kanun yoluna başvurma sınırının altında olduğu anlaşılmakla davalı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nun 341 ve 352 nci maddeleri gereğince kesinlik sebebi ile reddine karar verilmesi gerektiğini, davacıya sürekli iş göremezlik tayinine esas alınan meslek hastalığı bakımından dosya kapsamına göre değişen ve gelişen bir durumun söz konusu olmadığı, meslek hastalıklarında zamanaşımının meslek hastalığının tespit tarihinden başlayacağı, bu duruma göre somut olayda davacının meslek hastalığının ilk kez tespit edildiği 29.04.2011 tarihi dikkate alındığında 20.08.2021 ek dava tarihinde yasanın öngördüğü 10 yıllık sürenin geçtiği, hal böyle olunca, süresi içerisinde davalı tarafından ileri sürülen zamanaşımı def'inin kabul edilerek ek dava konusu maddi ve manevi tazminat talebinin reddine karar verilmesinin usul ve yasaya uygun olduğunu, davacı vekili tarafından hükme esas alınan hesap raporuna itirazda bulunulmuş ise de, raporun incelenmesinde hesaplamaya esas alınan unsurların dosya kapsamına ve yerleşik Yargıtay içtihatlarına uygun olduğu anlaşıldığından davacının bu yöndeki istinaf itirazlarının da reddi gerektiğine işaretle davalı vekilinin istinaf itirazlarının HMK'nun 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; Bölge Adliye Mahkemesince, İlk Derece Mahkemesince açıklanan gerekçesinin tekrar edildiğini, ayrıca Yüksek Sağlık Kurulu İle Adli Tıp 3.İhtisas Kurulu Arasındaki raporlar arasındaki farkın odyometri testlerinin subjektif testler olmaları nedeniyle her iki incelemenin teknik nedenlerler farklı olabilmesi durumundan kaynaklandığının belirtildiği, farklı malüliyet oranlarının davacının malüliyetindeki gelişen ve değişen durumdan değil ölçüm testlerinin değerlendirilmesi meslek hastalığının tespit tarihi 21.07.2009 olduğundan 10 yıllık zamanaşımı süresinin 21.07.2019 tarihinde dolduğu gerekçesiyle davanın reddine karar vermesinin hatalı olduğunu, müvekkilinin sürekli iş göremezlik oranının Adli Tıp Kurumu raporları ile tespit edildiğinden bu rapor tarihinin dikkate alınması gerektiğini, sürekli iş göremezlik oranı kesinleşmeden zamanaşımının başladığının kabul edilemeyeceğini, sürekli iş göremezlik oranının Yargıtay onama kararıyla belirlendiğini, Bölge Adliye Mahkemesince taleplerine rağmen duruşma yapılmadan karar verilmesinin savunma hakkının ihlali niteliğinde olduğunu beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, sigortalının meslek hastalığı neticesinde sürekli iş göremezliğe uğraması nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir 2. İlgili Hukuk "Temyiz incelemesinin kapsamı" açısından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleridir. "Zamanaşımı" açısından meslek hastalığının tespiti tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanun’un 125-140 ıncı maddeleri ile yargılama sırasında yürülüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanun’un 146-161 inci maddeleridir. 3. Değerlendirme 1. İş kazası ve meslek hastalığından işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Kanun’un 146-161 inci (818 sayılı Kanun’un 125-140) maddelerinde düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. 2. Nitekim 818 sayılı Kanun’un 125 inci maddesine göre “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir”. Yine 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı maddesinde benzer bir düzenleme ile “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü yer almaktadır. Kanun koyucu hem 818 sayılı Kanun’un 125 inci maddesi hem de 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı maddesi ile alacak haklarının tabi olacağı genel zamanaşımı süresini düzenlemiş olup aksine bir yasal düzenleme olmayan hâllerde on yıllık sürenin uygulanması gerektiği açıktır. İş kazası hâlinde de zamanaşımı süresine yönelik ayrı bir düzenleme bulunmadığından 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı (818 sayılı Kanun md.125) maddesine göre on yıllık zamanaşımı süresi uygulanacaktır. 3. Türk Borçlar Kanunu’nun 149 uncu maddesi (818 sayılı Kanun md.128 ) uyarınca ise zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Muacceliyet, bir borç ilişkisinde alacaklının edimi isteyebileceği ve borçlunun da bu isteme uyarak edimi ifa etmekle yükümlü olduğu anı belirler. Bir başka deyişle söz konusu anda borç ifa kabiliyeti kazanır ve alacaklı yine o anda edimi kabul etmekle yükümlü olur. Bir alacağın ya da borcun muaccel olması, ilke olarak edimin ifası için öngörülmüş bulunan vadenin dolmasıyla gerçekleşir. 4. Gelinen bu noktada iş kazası ve meslek hastalığından kaynaklanan tazminat talepleri yönünden zamanaşımının hangi tarih itibariyle başlayacağının belirlenmesi gerekmekte olup bu hususun tespitinde, zarar ve zararın öğrenilme tarihinin önemi açıktır. 5. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açılmasına ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hâl ve şartların öğrenilmiş olması demektir. Zararın öğrenilmesi, zarar verici olayın değil zararın varlığı, niteliği, unsurları ve kapsamının kesin olarak bilinmesi demektir. Zarar verici eylemin sonuçları ve zarar tam olarak ortaya çıkmadıkça zarar görenin zararı öğrendiğinden söz edilemez. HGK'nın 05.06.2002 tarihli ve 2002/4-470 Esas, 2002/477 Karar sayılı kararı da aynı yöndedir. 6. Hukuka aykırı bir eylem işlenilmesine karşın onun doğuracağı zarar henüz ortaya çıkmamış, zararın ortaya çıkması için eylem tarihinden itibaren bir takım etkenlerin gerçekleşmesi veya belli bir zamanın geçmesi gerekiyor ise, zararın bütün unsurlarıyla birlikte öğrenilmesi mümkün değildir. Oysa ki, zarar görenin mahkeme önünde ciddi bir dava açarak tazminat isteminde bulunabilmesi ve bu istemini objektif bir şekilde destekleyen, etkili gerekçelerini ortaya koyabilmesi için oluşan zararın niteliğini, kapsamını ve bütün unsurlarını öğrenmesi gerekir. Aksi hâlde doğal olarak zamanaşımı süresi de işlemeye başlamayacaktır. 7. Bazı hâllerde, gerek zararı doğuran eylem veya işlemin ne olduğu ve kim tarafından gerçekleştirildiği ve gerekse zararın kapsam ve miktarı aynı anda ve tam bir açıklıkla belirlenebilir. Böyle durumlarda, zarar görenin uğradığı zararın varlığını, zarar verenin kim olduğunu, kapsam ve miktarının neden ibaret bulunduğunu öğrendiği andan itibaren, zarar verenden bunun tazminini isteme hakkının doğacağı ve bu hakkına ilişkin yasal zamanaşımı süresinin de o tarihte başlayacağı açıktır. 8. Buna karşılık ortaya çıkan zarar, kendi özel yapısı içerisinde sonradan değişme eğilimi gösteriyor, zararı doğuran eylem veya işlemin doğurduğu sonuçlarda (zararın nitelik veya kapsamında) bir değişiklik ortaya çıkıyor ise artık "gelişen durum" ve dolayısıyla gelişen bu durumun zararın nitelik ve kapsamı üzerinde ortaya çıkardığı değişiklikler (zarardaki değişme) söz konusu olacaktır. Böyle hâllerde zararın kapsamını belirleyecek husus, gelişmekte olan bu durumdur ve bu gelişme sona ermedikçe zarar henüz tamamen gerçekleşmiş olmayacağı için zamanaşımı süresi bu gelişen durumun durduğunun veya ortadan kalktığının öğrenilmesiyle birlikte işlemeye başlayacaktır (HGK'nın 06.11.2002 tarihli ve 2002/4-882 Esas, 2002/874 Karar sayılı kararı). 9. Nitekim HGK'nun 14.02.2024 tarih ve 2018/(21)10-906 E- 2024/104 K sayılı ilamında da belirtildiği üzere "geçirdiği iş kazası nedeniyle davacıda oluşan meslekte kazanma gücü kayıp oranı gördüğü tedaviler sonrası aradan geçen zaman içerisinde değişmemiş olsa bile sürekli iş göremezlik oranının kesin olarak belirlendiği tarihin dikkate alınması gerekmektedir. Zira meslekte kazanma gücü kayıp oranı iş kazasından dolayı talep edilecek maddi tazminatın sınırlarının belirlenmesi için gereklidir." 10. Somut olay incelendiğinde; davaya konu meslek hastalığı iddiasıyla ilgili Kocatepe Sosyal Güvenlik Merkezinin 03.05.2011 tarihli raporuna göre davacının 26.11.2010 tarihinde tespit edilen "bilateral hafif sinirsel işitme kaybının" mesleki olup sürekli iş göremezlik oranının %20,2 olarak tespit edildiği ve 26.11.2012 tarihinde kontrol muayenesinin öngörüldüğü, kontrol neticesinde aynı merkez tarafından düzenlenen 16.12.2012 tarihli raporda sigortalının meslek hastalığının iyileştiği belirtilerek sürekli iş göremezlik oranı tayinine yer olmadığına karar verilerek kontrol muayenesinin kaldırıldığı, davacı itirazı üzerine SGK Yüksek Sağlık Kurulunun 07.06.2013 ve Adli Tıp 3. İhtisas Kurulunun 26.05.2014 tarihli raporlarında da aynı kanaatin benimsenerek sürekli iş göremezlik oranı tayinine yer olmadığının tespit edildiği, davacı itirazı üzerine alınan Adli Tıp 3. İhtisas Kurulunun 13.02.2017 tarihli raporda ise; 2009 yılına kadarki odyometrik inceleme ve peryodik muayeneleri doğal olduğu, Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nin 26.11.2010 tarihli raporunda odyometride sağ AC/BC 40/35, sol AC/BC 38/32 bilateral hafif sinirsel işitme kaybı tarif edildiği, yapılan odyometrik incelemede tariflenen sensörinoral işitme kaybının mevut bilimsel veriler ışığında iyileşme ihtimalinin olmadığı, odyometrik incelemelerin subjektif bir test olmaları nedeniyle her bir incelemenin teknik nedenlerle farklı olabileceği, Kurulumuzda yapılan 03.08.2016 tarihli odyometrik incelemede hastanın işitme eşiklerinin normal olmadığı, yüksek frekanslarda daha fazla olmak üzere ortalama sağ kulakta 59 dB sol kulakta 52 dB işitme kaybı tespit edildiği, işitme kaybının kontrolasyonu ve şekli itibariyle mesleki işitme kaybı şekli ile uyumlu olduğu, bulgularına işaretle % 32.2 oranında meslekte kazanma gücünden kaybetmiş sayılacağı, SGK'nın raporu ile oluşan farkın kurulca yapılan odyometrik incelemede bulunan saf ses ortalamalarının farklı olmasından kaynaklandığı belirtildiği, davacı tarafından Karadeniz Ereğli 2. İş Mahkemesinde açılan dava dosyasında alınan Adli Tıp 2. Üst Kurulunun 28.11.2019 tarihli raporuyla da meslek hastalığı nedeniyle iş göremezlik oranının %32,2 olarak belirlendiği ve Mahkemenin 19.02.2020 tarih ve 2019/265 E - 2020/101 K ile sürekli iş göremezlik oranının %32,2 olarak tespit edildiği ve iş bu kararın Dairemizin 08.04.2021 tarih ve 2021/268 E- 2021/4998 K sayılı ilamıyla onanarak kesinleştiği anlaşılmaktadır. 11. Bu açıklamalara göre davacı vekilinin mesleki olduğunu iddia ettiği işitme kaybı nedeniyle sürekli iş göremezlik oranının %32,2 olduğunu ilk kez Adli Tıp Kurumunun 13.02.2017 tarihli raporuyla öğrendiği ve giderek aynı oranın tespit davası kapsamında Adli Tıp 2. Üst Kurulundan alınan 28.11.2019 tarihli raporla doğrulandığı ve sürekli iş göremezlik oranın %32,2 olarak tespitine dair Mahkeme kararının 08.04.2021 tarihinde onama ilamıyla kesinleştiği gözetildiğinde, davacı vekilinin 20.08.2021 tarihli ıslah ve birleşen davasının zamanaşımına uğradığından bahsedilemeyeceğinden davacının ıslah ve birleşen davası kapsamındaki tazminat istemleri değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve kanuna aykırı olmuştur. 12. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları ile dikkate alınarak bozma sebebine göre bu aşamada sair temyiz itirazları incelenmeksizin, davacı vekilinin istinaf itirazlarının esastan reddine dair Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesince verilen hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir. VI. KARAR: Açıklanan sebeplerle; 1-a) Davacı vekilinin bu aşamada sair temyiz itirazları incelenmeksizin İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, b) İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, 2. Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde davacıya iadesine, 3. Dairemizde icra edilen duruşmada davacı kendisini vekille temsil ettirmiş olmakla karar tarihindeki Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi dikkate alınarak 17.100 TL vekalet ücretinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, 4. Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 27.02.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

10. Hukuk Dairesi, 2023/3794 E., 2024/8883 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
İş kazalarında işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Kanun’un 146-161 inci (818 sayılı Kanun’un 125-140) maddelerinde düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
10. Hukuk Dairesi         2023/3794 E.  ,  2024/8883 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi SAYISI : 2021/184 E., 2022/195 K. KARAR : Kısmen kabul Taraflar arasında iş kazasından kaynaklı sürekli iş göremezlik nedeniyle tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesince verilen bozma kararına uyularak hükümde belirtilen gerekçelerle, davanın kısmen kabul ve kısmen reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, yapılan incelemede; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin davalı ... İnşaat Mühendislik ve Mim. San. Tic. Ltd. Şti.'nin işçisi olarak diğer davalı ... Proje İnşaat A.Ş.'ne ait işyerinde tesisatçı olarak çalışmakta iken 20.01.2010 tarihinde geçirmiş olduğu iş kazası sonucu malul kaldığını, iş bu kazanın meydana gelmesinde müvekkiline atfedilebilecek hiçbir kusur bulunmadığını, kusurun tamamının gerekli iş güvenliği tedbirlerini almayan, alınan tedbirlere riayeti sağlamayan davalı işverenlikte olduğunu belirterek, fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 1.000,00-TL maddi tazminat alacağının iş kazasının vuku bulduğu 20.01.2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiş, yargılamanın devamında 26.05.2021 tarihli dilekçesiyle maddi tazminat istemini 25.000 TL'ye artırırken, başvurma harcını da yatırmak suretiyle manevi tazminat istemini 5.000 TL olarak talep etmiştir. II. CEVAP 1.Davalı ... İnşaat Mühendislik ve Mim. San. Tic. Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesi ile davacının müvekkili şirketin yüklenici sıfatıyla yürüttüğü bir işin yapılması sırasında bu işte çalışmak üzere 6 ay süreli sözleşmeyle işe alındığını, SGK primlerinin ödendiğini, yapacağı iş nedeniyle kullanılması gereken kişisel koruyucu donanım malzemelerinin kendisine teslim edildiğini ve nasıl kullanılacağına ilişkin bilgi verildiğini, davacının işçi sağlığı ve iş güvenliği talimatnamesini okuduğunu ve teslim aldığını, çalışmak üzere 30.10.2009 tarihinde işe alındığı şantiyede işin sona erdiğini, müvekkili şirketin bu adresteki işyerinin 28.02.2010 tarihinde kapandığını ve davacının bu sebeple işten çıkışının SGK'ya bildirildiğini, davacının çalışmaya devam etmek istediğini belirtmesi üzerine bu kez 28.03.2010 tarihinde merkez ofis adresinde işe başladığını ancak istirahat süresinin uzatıldığına ilişkin rapor aslı getirilmediğini ve davacının da işinin başında olmadığı dikkate alınarak 22.05.2010 tarihinde iş akdine son verildiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. 2.Davalı ... Proje İnş. Turz. San. Tic. A.Ş. vekili cevap dilekçesi ile müvekkili şirketin işyeri kayıtları incelendiğinde davacının müvekkili şirkette çalışmadığının anlaşıldığını, davacının diğer davalı ... İnşaat'ın çalışanı olduğunu, ... İnşaat'ın müvekkili şirket ile yüklenici sözleşmesi yaptığını, davacının müvekkili çalışanı olmadığı için müvekkiline husumet tevcih edilemeyeceğini, dava dilekçesinde davacının nasıl bir kaza geçirdiği ve maluliyetinin ne olduğunun açık olmadığını, müvekkili şirketin eğer bir kaza olmuş ise bile bunda herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. BOZMA ÖNCESİ VE BOZMA KARARI A) İlk Mahkeme Kararı Mahkemenin 31.03.2016 tarih, 2013/195 Esas, 2016/105 Karar sayılı kararı ilk kararında özetle; Davalı ... Proje İnşaat Turizm San. ve Tic. A.Ş.'nin asıl işveren diğer davalı ... İnşaat Müh. ve Mimarlık San. Tic. Ltd. Şti.'nin ise alt işveren olarak faaliyet gösterdiği inşaat işyerinde mekanik tesisat işçisi olarak görev yapmış olan davacının 20.01.2010 tarihinde iskeleden düşerek yaralandığı, hükme esas alınan 29.07.2013 tarihli bilirkişi raporunda meydana gelen kaza sebebiyle davalı ... İnşaat'ın %40, diğer davalının %20, davacının ise %40 oranında kusurlu olduklarının belirtildiği, alınan raporun ve belirlenen kusur oranlarının dosyada mevcut tahkikat raporu ve olayın oluş şekli ile uyum arzettiği, davacının maluliyet oranının tespiti yönünden yapılan tahkikat sonucunun beklenildiği, Bağcılar Sosyal Güvenlik Merkezi tarafından gönderilen yazı cevabına göre davacının İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından düzenlenen 23.07.2014 tarih ve 1945 sayılı sağlık kurulu raporunda 15.06.2010 tarihinden itibaren çalışır kararı verildiğinden maluliyet işlemlerinin başlatılmadığının ve 23.01.2010 - 10.03.2010 tarihleri arası 47 gün karşılığı 749,25-TL geçici iş göremezlik ödeneği ödendiğinin bildirildiği, maddi tazminat hesabı için dosyanın tevdii edildiği bilirkişi tarafından düzenlenen raporda davacının nihai maddi zararının 541,97-TL olup, kurum tarafından ödenen geçici iş göremezlik ödeneği ile maddi zararının karşılandığının belirtildiği anlaşılmakla davanın reddine karar verilmiştir. B) Bozma Kararı Kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 21.Hukuk Dairesinin 19.03.2018 tarih ve 2016/18303 E- 2018/2432 K sayılı ilamında özetle; "somut olayda, davacının sürekli iş göremezlik oranının Kurumca tespit edilmediği anlaşılmaktadır. O halde mahkemece yapılacak iş; davacı sigortalının sürekli iş göremezlik oranının tespit edilip edilmediğini Sosyal Güvenlik Kurumu'ndan sormak, Kurumdan gelecek belgelere göre sürekli iş göremezlik oranına ilişkin çelişki oluşması halinde yukarıda açıklanan usüle göre resen tespit etmek ve sürekli iş göremezlik oranı kesinleştikten sonra dosyadaki tüm delilleri bir bütün halinde değerlendirerek bir karar verilmekten ibarettir." gerekçeleriyle kararın bozulmasına karar verilmiştir. IV. BOZMA KARARI SONRASI YARGILAMA SÜRECİ VE KARAR Bozma kararına uyan Mahkemece yukarıda tarih ve sayısı belirtilen son kararda özetle; "tüm dosya kapsamı, celp ve ibraz edilen belgeler, tanık beyanları, bilirkişi raporları hep birlikte değerlendirildiğinde; davanın iş kazası nedeniyle maddi manevi tazminat talepli olduğu, mahkememizce verilen davanın reddine ilişkin kararın Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 2016/18303 esas sayılı kararı ile bozulduğu, Yüksek Sağlık Kurulunca 11.11.2011 tarihli raporda maluliyetin yüzde 0 belirlendiği, 13.04.2020 tarihli raporda da tespitin değişmediği maluliyetin gerekmediğine karar verildiği, mahkememizce dosyanın Adli Tıp Kurumuna gönderildiği, ATK tarafından hazırlanan raporda davacının yeniden muayenesinin talep edildiği, davacının muayenesi sonucu hazırlanan 06.11.2020 tarihli raporda yüzde 2.2 oranında meslekte kazanma gücünden kaybetmiş sayılacağı ve başkasının sürekli bakımına muhtaç olmadığının tespit edildiği, Yüksek Sağlık Kurulu ve Adli Tıp Kurumu raporları arasında çelişki meydana gelmesi sebebiyle dosyanın ATK üst kurula gönderildiği, 20.01.2022 tarihli raporda maluliyet oranının yüzde 1.1 olarak belirlendiği ve başkasının sürekli bakımına muhtaç olmadığının belirlendiği anlaşılmakla maluliyetin bu şekilde kesinleştiği kanaatine varılmıştır. Mahkememizce dosya hesap bilirkişisine tevdii edilmiş hazırlanan 17.10.2022 tarihli rapor güncel içtihatlara ve kanun hükümlerine uygun bulunarak hükme esas alınmıştır. Davanın kısmi dava olarak 02.04.2010 tarihinde açıldığı, kazanın 20.01.2010 tarihinde meydana geldiği, ıslah dilekçesinin 26.05.2021 tarihinde verildiği anlaşılmaktadır. Islah dilekçesine karşı davalının zamanaşımı itirazı mahkememizce değerlendirilmiştir." gerekçeleriyle "davanın kısmen kabulü ile, 1.000,00 TL maddi tazminatın olay tarihi olan 20.01.2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya ödenmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine, manevi tazminat talebi yönünden karar verilmesine yer olmadığına," karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; Islahın zamanaşımından reddinin hatalı olduğunu, daire emsal karaları kapsamında ıslahın zamanaşımına uğramadığını, Davalı ... Proje Şirketinin ıslaha karşı zamanaşımı defi olmamasına karşın zamanaşımı def’i varmış gibi kabul edilmesinin hatalı olduğunu beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, sigortalının iş kazası neticesinde sürekli iş göremezliğe uğraması nedeniyle maddi ve manevi tazminata ilişkin olmakla beraber temyiz itirazlarının maddi tazminata ilişkin istemin ıslahın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplandığı anlaşılmaktadır. 2. İlgili Hukuk "Temyiz incelemesi" açısından 6100 sayılı HMK Geçici 3/2 maddesi delaletiyle uygulama imkanı bulan 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 1086 sayılı HUMK’nun 427 ilâ 444 üncü maddeleri, "Tazminat alacaklarının belirlenmesi ve sorumluluk" açısından zararın gerçekleştiği tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanununun 332 ve 98 inci maddeleri ile giderek aynı kanunun 41,42,43,44,45 ve 47 nci maddeleri, öte yandan 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunun 2 ve 7 nci maddeleri gereğince uygulanma imkanı bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 55 ve 420.maddesi hükümleri, "Olayın iş kazası olarak tespiti ile SGK yönünden sonuçları" açısından iş kazası tarihinde yürürlükte bulunan 5510 sayılı Kanun'un 13, 16, 19, 20 ve 21 inci maddeleri, "Zamanaşımı" açısından kaza tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanun’un 125-140 ıncı maddeleri ile yargılama sırasında yürülüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanun’un 146-161 inci maddeleridir. 3. Değerlendirme 1. İş kazalarında işverenin sorumluluğu sözleşmeye aykırılığa dayandığından 6098 sayılı Kanun’un 146-161 inci (818 sayılı Kanun’un 125-140) maddelerinde düzenlenen zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. 2. Nitekim 818 sayılı Kanun’un 125 inci maddesine göre “Bu kanunda başka suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir”. Yine 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı maddesinde benzer bir düzenleme ile “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü yer almaktadır. Kanun koyucu hem 818 sayılı Kanun’un 125 inci maddesi hem de 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı maddesi ile alacak haklarının tabi olacağı genel zamanaşımı süresini düzenlemiş olup aksine bir yasal düzenleme olmayan hâllerde on yıllık sürenin uygulanması gerektiği açıktır. İş kazası hâlinde de zamanaşımı süresine yönelik ayrı bir düzenleme bulunmadığından 6098 sayılı Kanun’un 146 ncı (818 sayılı Kanun md.125) maddesine göre on yıllık zamanaşımı süresi uygulanacaktır. 3. Türk Borçlar Kanunu’nun 149 uncu maddesi (818 sayılı Kanun md.128 ) uyarınca ise zamanaşımı, alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Muacceliyet, bir borç ilişkisinde alacaklının edimi isteyebileceği ve borçlunun da bu isteme uyarak edimi ifa etmekle yükümlü olduğu anı belirler. Bir başka deyişle söz konusu anda borç ifa kabiliyeti kazanır ve alacaklı yine o anda edimi kabul etmekle yükümlü olur. Bir alacağın ya da borcun muaccel olması, ilke olarak edimin ifası için öngörülmüş bulunan vadenin dolmasıyla gerçekleşir. 4. Gelinen bu noktada iş kazasından kaynaklanan tazminat talepleri yönünden zamanaşımının hangi tarih itibariyle başlayacağının belirlenmesi gerekmekte olup bu hususun tespitinde, zarar ve zararın öğrenilme tarihinin önemi açıktır. 5. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açılmasına ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hâl ve şartların öğrenilmiş olması demektir. Zararın öğrenilmesi, zarar verici olayın değil zararın varlığı, niteliği, unsurları ve kapsamının kesin olarak bilinmesi demektir. Zarar verici eylemin sonuçları ve zarar tam olarak ortaya çıkmadıkça zarar görenin zararı öğrendiğinden söz edilemez. HGK'nın 05.06.2002 tarihli ve 2002/4-470 Esas, 2002/477 Karar sayılı kararı da aynı yöndedir. 6. Hukuka aykırı bir eylem işlenilmesine karşın onun doğuracağı zarar henüz ortaya çıkmamış, zararın ortaya çıkması için eylem tarihinden itibaren bir takım etkenlerin gerçekleşmesi veya belli bir zamanın geçmesi gerekiyor ise, zararın bütün unsurlarıyla birlikte öğrenilmesi mümkün değildir. Oysa ki, zarar görenin mahkeme önünde ciddi bir dava açarak tazminat isteminde bulunabilmesi ve bu istemini objektif bir şekilde destekleyen, etkili gerekçelerini ortaya koyabilmesi için oluşan zararın niteliğini, kapsamını ve bütün unsurlarını öğrenmesi gerekir. Aksi hâlde doğal olarak zamanaşımı süresi de işlemeye başlamayacaktır. 7. Bazı hâllerde, gerek zararı doğuran eylem veya işlemin ne olduğu ve kim tarafından gerçekleştirildiği ve gerekse zararın kapsam ve miktarı aynı anda ve tam bir açıklıkla belirlenebilir. Böyle durumlarda, zarar görenin uğradığı zararın varlığını, zarar verenin kim olduğunu, kapsam ve miktarının neden ibaret bulunduğunu öğrendiği andan itibaren, zarar verenden bunun tazminini isteme hakkının doğacağı ve bu hakkına ilişkin yasal zamanaşımı süresinin de o tarihte başlayacağı açıktır. 8. Buna karşılık ortaya çıkan zarar, kendi özel yapısı içerisinde sonradan değişme eğilimi gösteriyor, zararı doğuran eylem veya işlemin doğurduğu sonuçlarda (zararın nitelik veya kapsamında) bir değişiklik ortaya çıkıyor ise artık "gelişen durum" ve dolayısıyla gelişen bu durumun zararın nitelik ve kapsamı üzerinde ortaya çıkardığı değişiklikler (zarardaki değişme) söz konusu olacaktır. Böyle hâllerde zararın kapsamını belirleyecek husus, gelişmekte olan bu durumdur ve bu gelişme sona ermedikçe zarar henüz tamamen gerçekleşmiş olmayacağı için zamanaşımı süresi bu gelişen durumun durduğunun veya ortadan kalktığının öğrenilmesiyle birlikte işlemeye başlayacaktır (HGK'nın 06.11.2002 tarihli ve 2002/4-882 Esas, 2002/874 Karar sayılı kararı). 9. Nitekim HGK'nun 14.02.2024 tarih ve 2018/(21)10-906 E- 2024/104 K sayılı ilamında da belirtildiği üzere "geçirdiği iş kazası nedeniyle davacıda oluşan meslekte kazanma gücü kayıp oranı gördüğü tedaviler sonrası aradan geçen zaman içerisinde değişmemiş olsa bile sürekli iş göremezlik oranının kesin olarak belirlendiği tarihin dikkate alınması gerekmektedir. Zira meslekte kazanma gücü kayıp oranı iş kazasından dolayı talep edilecek maddi tazminatın sınırlarının belirlenmesi için gereklidir." 10. Somut olay incelendiğinde; davaya konu 20.01.2010 tarihli iş kazası nedeniyle SGK Sağlık Kurulunun 20.05.2019 tarihli raporunda iş göremezlik oranının %0 olarak belirlendiği, davacı vekilinin itirazı üzerine Yüksek Sağlık Kurulunun 13.04.2020 tarihli raporunda iş göremezlik oranının %0 olarak belirlendiği, davacı vekilinin itirazı üzerine Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesinin 06.11.2020 tarihli raporunda iş göremezlik oranının %2,2 olarak belirlendiği, davalı ... Şirketi vekilinin itirazı üzerine Adli Tıp Kurumu 2. Üst Kurulunun 20.01.2022 tarihli raporunda sürekli iş göremezlik oranının %1 olarak belirlendiği anlaşılmaktadır. 11. Mahkeme kararında ıslah talebinin, kaza tarihinden sonra 10 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde sunulmadığı ileri sürülerek davalılar vekillerinin zamanaşımı def'ilerinin kabulüyle davanın reddine karar verilmiş ise de varılan sonuç hatalı olmuştur. 12. Bu açıklamalara göre mahkemece yapılacak iş, davacının sürekli iş göremezlik oranın Adli Tıp Kurumu 2. Üst Kurulunca düzenlenen 20.01.2022 tarihli raporuyla kesin olarak bilinebilir hale geldiği, bu oranın iş kazasından dolayı talep edilecek maddi tazminatın sınırlarının belirlenmesi için gerekli olduğundan zararın öğrenildiği tarih dikkate alındığında ıslah dilekçesi ile talep edilen maddi tazminatın zamanaşımına uğradığından söz etmek mümkün olmadığından ayrıca 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK'nun 177/2 nci maddesinde bozmadan sonra ıslaha cevaz veren yasal düzenlemenin varlığı kapsamında ıslahla talep olunan maddi tazminat isteminin esası değerlendirilerek taraf talep ve itirazları gözetilerek sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir. 13. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları dikkate alınarak bozma sebebine göre bu aşamada sair temyiz itirazları incelenmeksizin, mahkemece verilen hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir. VI. KARAR: Açıklanan sebeplerle; 1. Davacı vekilinin maddi tazminat hükmüne yönelik temyiz itirazları nedeniyle sair temyiz itirazları bu aşamada incelenmeksizin HUMK'nun 428 inci maddesi gereğince Mahkeme kararının BOZULMASINA, 2. Temyiz harcının istem halinde ilgiliye iadesine, 3. Dosyanın kararı veren Mahkemeye gönderilmesine, 23.09.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2016/1048 E., 2020/998 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
Kanunun buradaki amacı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 135. maddesi gereğince alacaklı ve borçlunun birleşmesi sonucunu nasıl borç sona eriyorsa, iş kazası ve meslek hastalığı sonucu sigortalının ölmesi durumunda hak sahiplerine ölüm geliri bağlamasından dolayı Kurum tarafından tekrar rücu yapılmasının eng
Hukuk Genel Kurulu         2016/1048 E.  ,  2020/998 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “rücuen tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kocaeli 1. İş Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı ... (SGK/Kurum) vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı ... vekili dava dilekçesinde; Kurum sigortalısı ...’ın eşi davalı ...'ın kullandığı ... plakalı araçta 03.08.2011 tarihinde yolcu olarak bulunduğu sırada ...'ın direksiyon hâkimiyetini kaybederek bariyerlere çarpması sonucu gerçekleşen trafik kazası nedeniyle yaralandığını, sigortalıya geçici iş göremezlik ödeneği kapsamında ödeme yapıldığını, davalı ...’ın olayda tam kusurlu olduğunu, davalı ... şirketi tarafından ... plakalı araç için zorunlu mali sorumluluk sigortası düzenlendiğini, sigortalı ...’a 3.661,39TL geçici iş göremezlik ödeneği verildiğini ileri sürerek 5510 sayılı Kanun’un 21, 39 ve 76. maddeleri kapsamında 3.661,39TL'nin onay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ve yargılama gideri ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı ... Anonim Şirketi vekili; ... plakalı aracın 22.05.2011-22.05.2012 tarihleri arasında zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesi ile sigortalandığını, davaya konu olayın iş kazası veya meslek hastalığı olmadığını, rücuya konu edilemeyeceğini, ayrıca 5512 sayılı Kanun’un 21. maddesindeki düzenleme gereğince sigortalıya yapılan ödemenin en fazla yarısının kusur oranında istenebileceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı ...; olay günü aracının önünde seyreden tırın yanlış şerit değiştirmesi neticesinde düz yolda tek taraflı kaza yaptığını, eşinin ve kendisinin ağır yaralandığını, araçlarının pert olduğunu, Kurumun talep ettiği miktarın sigorta şirketinden alınması gerektiğini belirterek kendisi yönünden davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 7. Kocaeli 1. İş Mahkemesinin 12.03.2015 tarihli ve 2013/769 E., 2015/64 K. sayılı kararı ile; Kurum sigortalısı ...'ın olay tarihinde eşi olan ...'ın yönetimindeki araçta yolcu olarak bulunduğu sırada 03.08.2011 tarihinde gerçekleşen trafik kazası sonucu yaralandığı, sigortalının hak sahibi olan davalı ...'ın olayın meydana gelmesinde kusuru olduğu ancak ... yönünden hak sahibi sıfatı bulunması nedeniyle Kurum zararını ödemekle sorumlu tutulamayacağı ve ...'ın kusurlu olması dolayısıyla zorunlu mali mesuliyet sigortası kapsamında davalı ... şirketinin sorumluluğunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 8. Kocaeli 1. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ... vekili tarafından temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 28.04.2015 tarihli ve 2015/9033 E., 2015/8075 K. sayılı kararı ile; "...Dava, trafik kazası geçirerek yaralanan sigortalı ...'a yapılan geçici iş göremezlik ödemeleri nedeniyle meydana gelen Kurum zararının tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, ilâmda belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir. 1-Dosya kapsamı, toplanan deliller ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı avukatının aşağıda belirtilen temyiz itirazları dışında kalan, sair temyiz itirazlarının reddine 2-Dava, 03.08.2011 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucu yaralanan sigortalı ...'a ödenen geçici iş göremezlik ödemelerinin davalı sürücü ve sigorta şirketinden tahsili istemine ilişkin olup, davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Yasa'nın 21/4. maddesidir. Mahkemece, 5510 sayılı Yasa'nın 21. maddesinin son cümlesi uyarıca, tazmin sorumlusu 3. kişinin aynı zamanda sigortalının eşi olması nedeniyle rücû engeli bulunduğu kabul edilerek davanın reddine karar verilmişse de; anılan düzenleme; " iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölümlerde, bu Kanun uyarınca hak sahiplerine bağlanacak gelir ve verilecek ödenekler için, iş kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kusuru bulunan hak sahiplerine veya iş kazası sonucu ölen kusurlu sigortalının hak sahiplerine, Kurumca rücû edilmez" hükmü öngörülmüş olup, sigortalının ölmediği gözetildiğinde, anılan düzenlemenin eldeki davada uygulama yeri bulunmadığı açıktır. Öte yandan; davalının kullandığı otomobil ... tarafından, davalı ... şirketine kaza tarihini kapsayacak şekilde zorunlu mali mesuliyet sigorta poliçesi ile sigortalanmıştır. Bilindiği üzere zorunlu mali mesuliyet sigortasında sigortacı, KTK 91. maddesiyle, işletenin aynı Yasa'nın 85/1. maddesinde öngörülen hukuki sorumluluğunu üzerine almış bulunmaktadır. Anılan maddeye göre, bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına sebep olursa işletenin bu zarardan sorumlu olacağı hükme bağlanmış bulunmaktadır. Sigortacının bu kapsamdaki sorumluluğunu sınırlayan aynı Yasa'nın 92/a maddesinde işletenin bu yasa uyarınca eylemlerinden sorumlu olduğu kişilere karşı yöneltebileceği tüm zarar talepleri zorunlu mali mesuliyet sigortası kapsamı dışında tutulmuştur. Zorunlu mali mesuliyet sigortasının asıl amacı, işletenin 3. kişilere karşı olan hukuki sorumluluğunu güvence altına almak olduğuna göre, işletenin, diğer bir deyişle zorunlu mali mesuliyet sigortası yaptıranın ve onun emir ve talimatıyla hareket eden kişilerin eylemleri sonucu, işletende veya işletenin emir ve talimatıyla hareket eden kişilerde meydana gelen zararları güvence altına almayacaktır. Zarar gören sigortalının açamayacağı davayı, hâlefi sıfatıyla Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığının da açamaması gerekirken, mahkemenin davalı ... şirketi aleyhine açılan davanın reddi gerektiğinden, Mahkemece, sigorta şirketi hakkında verilen ret kararının bu gerekçeyle yerinde olduğu anlaşılmıştır. Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilerek, davalı ... yönünden davanın kabulü gerekirken, reddine karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. O hâlde, davacı avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır..." gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 10. Kocaeli 1. İş Mahkemesinin 06.10.2015 tarihli ve 2015/196 E., 2015/311 K. sayılı kararı ile; sigortalıyı ve hak sahiplerini korumaya yönelik olan düzenlemelerin dar yorumlanmasının kanunun amacına uygun olmadığı gerekçesiyle ve önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 11. Direnme kararı süresi içinde davacı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Kurum tarafından ... için yapılan geçici iş göremezlik ödeneğinin tahsiline ilişkin eldeki rücuen tazminat davasında, kusuru ile sebebiyet verdiği trafik kazasında aynı zamanda eşi olan sigortalı ...’ın yaralanmasına sebep olan ...’ın 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanun’un 21/4. maddesi kapsamında sorumlu tutulup tutulmayacağı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 13. 5510 sayılı Kanun Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda Kurumun rücu hakkı farklı konumdaki sigortalıları da içerecek şekilde 21, 23, 39 ve 76. maddelerinde düzenlenmiştir. Dava konusu uyuşmazlık ise 5510 sayılı Kanun'un 21. maddesinde “İş kazası ve meslek hastalığı ile hastalık bakımından işverenin ve üçüncü kişilerin sorumluluğu” başlığı altında; “İş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine bu Kanun gereğince yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene ödettirilir. İşverenin sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınır. İş kazasının, 13 üncü maddenin ikinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sürede işveren tarafından Kuruma bildirilmemesi hâlinde, bildirim tarihine kadar geçen süre için sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik ödeneği, Kurumca işverenden tahsil edilir. Çalışma mevzuatında sağlık raporu alınması gerektiği belirtilen işlerde, böyle bir rapora dayanılmaksızın veya eldeki rapora aykırı olarak bünyece elverişli olmadığı işte çalıştırılan sigortalının, bu işe girmeden önce var olduğu tespit edilen veya bünyece elverişli olmadığı işte çalıştırılması sonucu meydana gelen hastalığı nedeniyle, Kurumca sigortalıya ödenen geçici iş göremezlik ödeneği işverene ödettirilir. İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara rücû edilir. İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık; kamu görevlileri, er ve erbaşlar ile kamu idareleri tarafından görevlendirilen diğer kişilerin vazifelerinin gereği olarak yaptıkları fiiller sonucu meydana gelmiş ise, bu fiillerden dolayı haklarında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunanlar hariç olmak üzere, sigortalı veya hak sahiplerine yapılan ödemeler veya bağlanan gelirler için kurumuna veya ilgililere rücû edilmez. Ayrıca, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölümlerde, bu Kanun uyarınca hak sahiplerine bağlanacak gelir ve verilecek ödenekler için, iş kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kusuru bulunan hak sahiplerine veya iş kazası sonucu ölen kusurlu sigortalının hak sahiplerine, Kurumca rücû edilmez.” Şeklinde düzenlenmiştir. 14. 5510 sayılı Kanun’un 21. maddesinin dördüncü fıkrasında iş kazası, meslek hastalığı ve hastalık nedeniyle sigortalıya yapılan ödemeler üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, bu ödemelerin 3. kişiden alınacağı açıkça belirtilmiştir. Yine Kanun’un 21. maddesinin beşinci fıkrasında bir üst fıkra için istisna oluşturacak hâller sınırlı şekilde belirtilmiştir. Kanun açıkça iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölümlerde, bu Kanun uyarınca hak sahiplerine bağlanacak gelir ve verilecek ödenekler için, iş kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kusuru bulunan hak sahiplerine veya iş kazası sonucu ölen kusurlu sigortalının hak sahiplerine, Kurumca rücu edemeyeceğini belirtmiştir. Kanunun buradaki amacı 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 135. maddesi gereğince alacaklı ve borçlunun birleşmesi sonucunu nasıl borç sona eriyorsa, iş kazası ve meslek hastalığı sonucu sigortalının ölmesi durumunda hak sahiplerine ölüm geliri bağlamasından dolayı Kurum tarafından tekrar rücu yapılmasının engellenmesidir. 15. 5510 sayılı Kanun’un 21. maddesinin 5. fıkrasında sadece iş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle sigortalının ölmesi durumunda kusuru bulunan hak sahiplerine rücu edilemeyeceği belirtilmiştir. Başka bir deyişle hastalık sigortası kapsamında yapılan geçici iş göremezlik ödeneği istisna kapsamına alınmamıştır. İstinasların dar yorumlanması hukukun genel ilkeleri arasında olmakla birlikte, Kanun’un 21. maddesinin dördüncü fıkrasındaki düzenleme emredici bir düzenlemedir. Bu kısımda yeri gelmiş iken emredici hukuk kurallarının özelliğini belirtmekte yarar bulunmaktadır. Emredici nitelikte hüküm, hiçbir kimsenin, hiçbir makamın, hiçbir tarafın aksi tasarrufta bulunmayacağı, kesin olarak uygulamak zorunda olunan kanun hükümleridir. Rücu davalarının yasal dayanağı olan 5510 sayılı Kanun’un 21. maddesinin de düzenlenme amacı ve sosyal güvenlik hukukunun özelliği göz önüne alındığında, emredici nitelikte bir madde olduğu konusunda şüphe bulunmamaktadır. Mahkeme emredici düzenlemelerin gereğini yerine getirmek zorunda olup, bu gibi emredici hükümlerin dışında bir uygulamayla sonuca gidilmesi mümkün değildir. 16. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, sosyal güvenlik hukukun geniş yorumlanması gerektiği, Kanunda ölüm hâlinde Kurum tarafından rücu yapılmasının yasaklandığını, bu durumda yaralanma hâlinde evleviyetle rücunun mümkün olmadığı ve direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, Kurul çoğunluğu tarafından bu görüş benimsenmemiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı ... vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 02.12.2020 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY 1. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki temel uyuşmazlık “Kurum tarafından sigortalı için yapılan geçici iş göremezlik ödeneğinin tahsiline ilişkin eldeki rücuen tazminat davasında, kusuru ile sebebiyet verdiği trafik kazasında aynı zamanda eşi olan sigortalının yaralanmasına sebep olan eşinin üçüncü kişi sıfatı ile 5510 sayılı Kanun’un 21/4. maddesi kapsamında sorumlu tutulup tutulmayacağı” noktasında toplanmaktadır. 2. Yerel mahkemenin “Kurum sigortalısının olay tarihinde eşinin yönetimindeki araçta yolcu olarak bulunduğu sırada gerçekleşen trafik kazası sonucu yaralandığı, sigortalının hak sahibi olan eşinin olayın meydana gelmesinde kusuru olduğu, ancak kurum sigortalısı yönünden hak sahibi sıfatı bulunması nedeniyle Kurum zararını ödemekle sorumlu tutulamayacağı ve eşin kusurlu olması dolayısıyla zorunlu mali mesuliyet sigortasında sigortacının da sorumlu tutulmasının mümkün olmadığı” gerekçesiyle davanın reddine dair kararın davalı kurum tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece “Yerel mahkeme tarafından 5510 sayılı Kanun’un 21. maddesinin son cümlesi uyarıca, tazmin sorumlusu 3. kişinin aynı zamanda sigortalının eşi olması nedeniyle rücû engeli bulunduğu kabul edilerek davanın reddine karar verilmesinin hatalı olduğu, söz konusu düzenlemenin iş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle ölümlerde uygulanabileceği, eldeki davada ise sigortalının ölmediği, davalı ... şirketi yönünden verilen red kararının yerinde olduğu, ancak sigortalı kazaya neden olan eş yönünden davanın kabulü gerektiği” belirtilerek karar bozulmuştur. 3. Yerel mahkemenin “5510 sayılı Yasa'nın 21/4. maddesinde, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelen iş kazası, meslek hastalığı ve hastalıktan dolayı sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemelerin zarara sebep olan üçüncü kişilerden rücu edilerek alınabileceği düzenlendiği, aynı maddenin 5. fıkrasında, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu ölümlerde, bu Yasa uyarınca hak sahiplerine bağlanacak gelir ve verilecek ödenekler için, iş kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesinde kusuru bulunan hak sahiplerine veya iş kazası sonucu ölen kusurlu sigortalının hak sahiplerine Kurumca rücu edilemeyeceği düzenlemesine yer verildiği, aynı Yasa'nın 39/1. maddesinde üçüncü bir kişinin kastı nedeniyle malul veya vazife malulü olan sigortalıya veya ölümü hâlinde hak sahiplerine, bu Yasa uyarınca bağlanacak aylığın başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı için Kurumca zarara sebep olan üçüncü kişilere rücu edileceği düzenlemesi yapıldığı, aynı Yasa'nın 3. maddesinin 1. fıkrasının 7. bendinde, sigortalının veya sürekli iş göremezlik geliri ile malullük, vazife malullüğü veya yaşlılık aylığı almakta olanların ölümü hâlinde, gelir veya aylık bağlanmasına veya toptan ödeme yapılmasına hak kazanan eş, çocuk, ana ve babasının hak sahibi olduğu düzenlemesine yer verildiği, davalının 2005 yılından beri kurum sigortalısının eşi olduğu, sigortalının geçici iş göremez duruma gelmesinde kusurlu olan hak sahibine rücu edileceğine ilişkin herhangi bir düzenlemenin bulunmadığı, geçici iş göremezlik durumuna göre daha ağır bir sonuç olan ve Kurumun daha fazla zarar olasılığının bulunduğu sigortalının ölümü olayında dahi olayda kusuru olan hak sahibine rücu edilemeyeceği yönündeki düzenlemenin her bakımdan daha hafif bir sonuç olan geçici iş göremezlik durumunda uygulanmamasının hukuk düzeni tarafından korunamayacağı, çoğun içinde azın da bulunduğu, sigortalıya Kurum tarafından verilen geçici iş göremezlik ödeneğinin sigortalı ile aynı evde yaşayan eşinden tahsil edilmesinin dolaylı olarak sigortalıdan tahsili anlamına geldiği, bunun ise yasal düzenlemenin ruhuna aykırı olduğu, sigortalıyı ve hak sahiplerini korumaya yönelik olan düzenlemenin dar yorumlanmasının hukuksal olmadığı” gerekçesi ile verdiği direnme kararının kurum tarafından temyizi üzerine çoğunluk görüşü ile Özel Daireni bozma gerekçesi benimsenerek “5510 sayılı kanunun 24/3 maddesindeki rucüya ilişkin düzenlemenin iş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle ölümlerde uygulanabileceği, eldeki davada ise sigortalının ölmediği, davalı ... şirketi yönünden verilen red kararının yerinde olduğu, ancak sigortalı kazaya neden olan eş yönünden davanın kabulü gerektiği” gerekçesi ile bozulmasına karar verilmiştir. 4. Çoğunluk görüşü aşağıda açıklanan gerekçeler sosyal güvenlik hakkının niteliği, sigortalı lehine yorum ilkeleri dikkate alındığında isabetli değildir. 5. Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin sosyal bir hukuk devleti olduğu, Anayasa'nın 49. maddesinde, “Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” denilmekte, 60. maddesinde ise, “Herkesin, sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu, Devletin, bu güvenliği sağlayacak tedbirleri almak ve teşkilatı kurmakla yükümlü olduğu” belirtilmiştir. Sosyal devlet; bireylere belirli bir sosyal güvenlik hakkı ve asgari gelir düzeyi öngören, sağlık ve refah hizmetlerinden serbestçe yararlanma ve belirli bir yaşa kadar eğitim olanağı sunan, bir takım sosyal riskleri önleyici tedbirler alan devlet anlayışıdır. Sosyal devlet olmanın bir gereği ve sonucu, sosyal güvenlik hakkının tüm bireylere sağlanması ve güvence altına alınmasıdır. Sosyal güvenlik hakkı vazgeçilmez bir anayasal haktır ve kamu düzenindendir. 6. İş ve Sosyal Güvenlik Hukukunun temel ilkelerinden birisi de, işçi-sigortalı lehine yorum ilkesidir. İş hukukunun temel prensipleri arasında yer alan işçinin korunması ilkesinin bir sonucu olan işçi lehine yorum ilkesi, sosyal güvenlik hukukunda kendini sigortalı lehine yorum şeklinde göstermektedir. Sosyal güvenlik hukukunda genel amaç, bu haktan olabildiğince fazla kesimin yararlanabilmesi yani kapsamının genişletilmesidir. Diğer bir ifadeyle bu hukukun uygulanmasında esas alınacak temel ilkelerden birisi de şartlar elverdiği ölçüde sigortalı lehine yorum yapılmasıdır. Dolayısıyla, hukuk kuralı uygulanırken anayasada güvence altına alınan en temel haklardan biri olan sosyal güvenliğin esas ilkelerinden (sosyal güvenliğinin kapsamının ve uygulama alanının kişiler ve riskler açısından genişletilmesi) hareket ederek sigortalı lehine yoruma başvurulması yanlış olmayacaktır. Bu kapsamda, yorum yöntemi seçilirken tek bir yorum yönteminden hareket etmek yerine; bu hukuk dalının genel niteliği ve amacı da göz önüne alınarak yoruma başvurmak daha sağlıklı sonuçlar verecektir. Sosyal Sigortalar Mevzuatında, kanun hükümleri uygulanırken “Sosyal sigortalar hukukundaki sigortalı lehine yorum ilkesi ile istisnaların dar yorumlanması esasından hareket edilmesi” gerekir. 7. Diğer taraftan Hukuk Genel Kurulu’nun 03.02.2010 tarih, 2010/58 Esas, 2010/10-20 Karar sayılı kararında açıklandığı üzere; başkasına ait bir borç nedeniyle alacaklıyı tatmin eden kişinin, onun haklarını kanunda belirtilen durumda ve tatmin ettiği oranda kendiliğinden elde etmesine hâlefiyet denir. Rücu hakkı ise başkasına ait borcu yerine getiren kişinin mal varlığında meydana gelen kaybı gidermeyi amaçlayan tazminat niteliğinde bir istem hakkıdır. Gerçekte de; halefiyet ve rücu, aynı amaca, zarar görenin (alacaklının) tatmin edilmesine yönelik birbiri ile çok yakından ilgili iki hukuksal kurum olarak görülmektedir. Nitekim; her ikisinde de, başkalarına ait borcu yerine getiren kişinin, asıl borçluya karşı bir alacak elde etmesi ve bu hakka dayanarak borçludan bir istemde bulunması bu sonucu doğrulamaktadır. Bir borcu yerine getiren kimsenin alacaklının haklarına halef olabilmesi için halefiyetin kanunda açıkça öngörülmüş bulunması gerekir. Kanunda açıkça öngörülmediği sürece bir halefiyetin doğması mümkün değildir. halefiyet kanununda belirtilmiş belirli durumlarda doğar. Diğer bir anlatımla halefiyet hâlleri sınırlı sayıda olma (numerus clausus) kuralına bağlıdır. Kanunda açıkça öngörülmediği sürece bir halefiyetin doğması mümkün değildir. 8. 5510 sayılı Genel Sağlık ve Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 39/1 maddesine göre “Üçüncü bir kişinin kastı nedeniyle malûl veya vazife malûlü olan sigortalıya veya ölümü hâlinde hak sahiplerine, bu Kanun uyarınca bağlanacak aylığın başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı için Kurumca zarara sebep olan üçüncü kişilere rücû edilir". Maddenin ikinci fıkrasına göre ise “Malûllük, vazife malûllüğü veya ölüm hâli, kamu görevlilerinin veya er ve erbaşlar ile kamu idareleri tarafından görevlendirilen diğer kişilerin vazifelerinin gereği olarak yaptıkları fiiller sonucu meydana gelmiş ise, bu fiillerden dolayı haklarında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunanlar hariç olmak üzere, sigortalı veya hak sahiplerine yapılan ödemeler veya bağlanan aylıklar için Kurumca, kurumuna veya ilgililere rücû edilmez.". Aynı Kanunun iş kazası ve meslek hastalığında rücu hükümlerini düzenleyen 21. maddesine göre “İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara rücû edilir(21/4). İş kazası, meslek hastalığı ve hastalık; kamu görevlileri, er ve erbaşlar ile kamu idareleri tarafından görevlendirilen diğer kişilerin vazifelerinin gereği olarak yaptıkları fiiller sonucu meydana gelmiş ise, bu fiillerden dolayı haklarında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunanlar hariç olmak üzere, sigortalı veya hak sahiplerine yapılan ödemeler veya bağlanan gelirler için kurumuna veya ilgililere rücû edilmez (21/5).". 9. Görüldüğü gibi ister iş kazası veya meslek hastalığı olsun, isterse kastı veya kusuru ile olsun düzenlemede sigortalı ölmüş ise hak sahiplerine yapılan ödemeler rücu edilememektedir. Burada hak sahibinin üçüncü kişi olmadığı açıktır. Yerel mahkemenin gerekçesinde açıkladığı gibi sigortalının ölümü hâlinde ölüme sebepte olsa hak sahibi olan eşe kurumun meydana gelen zararı rücu etme olanağı bulunmadığı hâlde, yaralanmada aksine bir yorumla eşin üçüncü kişi kabul edilerek kurum zararının tahsilini istemek, sosyal güvenlik hakkının özüne, sigortalı lehine yorum ve dar yorum ilkelerine aykırıdır. Sigortalı eşin üçüncü kişi kabul edilerek bu şekilde rücu etme, aslında sonuç itibari ile sigortalıya bir ödeme yapılmadığı sonucunu doğuracak ve dolaylı olarak da sigortalının sosyal güvenlik hakkının ihlaline neden olacak bir uygulama olacaktır. Ayrıca açıklandığı üzere halefiyet sınırlı sayıda olma kuralına, kısaca dar yoruma tabidir. Sigortalı eşin üçüncü kişi kabul edilerek, sigortalıya ödenen geçici iş göremezlik ödeneğinin istenmesi, halefiyet esasına da aykırıdır. 10. Sonuç itibari ile sigortalı eşin yaralanmasına neden olan eşi, üçüncü kişi değildir. Sigortalı lehine ve dar yorum ilkeleri göz ardı edilerek, sosyal güvenlik hakkının dolaylı olarak ihlaline neden olmuştur. Yerel mahkemenin direnme kararının onanması görüşünde olduğumdan, sayın çoğunluğun bozma gerekçesine katılınmamıştır.
Hukuk Genel Kurulu, 2015/3555 E., 2018/184 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 133/2 maddesi (6098 Sayılı TBK.154/2) hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Yasanın 135 inci maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2015/3555 E.  ,  2018/184 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal (Kapatılan) 2. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 02.08.2011 gün ve 2010/212 E., 2011/494 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 26.11.2013 gün ve 2011/43849 E., 2013/30780 K. sayılı kararı ile; "…A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, davalı Milangaz Şirketine ait LPG dağıtım işinde yurt içi tanker şoförü olarak çalışırken, işverence haksız şekilde işten çıkarıldığını ve tazminatlarının eksik ödendiğini belirterek, kıdem-ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti, fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti ve genel tatil ücreti alacaklarının ödetilmesini istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının asgari ücret ve prim üzerinden çalıştığını ve akit sona erince tüm tazminatlarının ödendiğini belirterek, davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının kıdem tazminatı ve ihbar tazminatının gerçek ücret üzerinden ödenmediği, davacının yüksek miktarda prim aldığı ve primlerin fazla çalışma alacağını da karşıladığı, ancak hafta tatilleri ve genel tatillerde çalıştığı sonucuna varılarak, fazla çalışma ücreti talebinin reddine, diğer taleplerin rapor doğrultusunda kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı taraflar temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2-Taraflar arasında, işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır. Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir. Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır. Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanunu’nda, gerekse Borçlar Kanunu’nda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanunu’nun 125 inci maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu’nun 146 ıncı maddesinde de genel zamanaşımı 10 yıl olarak belirlenmiştir. Tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanunu’nun; 5 inci maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2 maddesindeki maddi ve manevi tazminat, 28 inci maddedeki belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri on yıllık zamanaşımına tabidir. Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet akdinin feshedildiği tarihtir. Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar. İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır. İşçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava 818 sayılı Borçlar Kanununun 125 inci maddesi (6098 Sayılı TBK.146) uyarınca on yıllık zaman aşımına tabidir. 4857 sayılı Kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı Yasada ücret alacaklarıyla ilgili olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacaklar, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 126/1 maddesi (6098 Sayılı TBK.147) uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir. Yıllık izin ücreti iş sözleşmesinin feshi ile muaccel olup dönemsel bir nitelik taşımadığından, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu uygulaması yönünden 10 yıllık genel zamanaşımına tabidir. İşverence işçiye fazladan ödenen ücret ve ücret eklerinin geri alınmasında da uyuşmazlığın temelinde sözleşme ilişkisi olmakla zamanaşımı süresi beş yıl olarak uygulanmalıdır. Dairemizin kararları da bu yöndedir (Yargıtay 9.HD. 27.02.2012 gün, 2009/43216 E, 2012/6010 K. ). Kanundaki zamanaşımı süreleri, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 127 nci maddesi (6098 Sayılı TBK.148) gereğince tarafların iradeleri ile değiştirilemez. İş sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve iş sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 05.07.2000 gün ve 2000/9-1079 E, 2000/1103 K). Sözleşmeden doğan alacaklarda, zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK.128). Borçlar Kanunu’nun 101 inci maddesi uyarınca, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez. 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nun 128 inci maddesinde zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda başlayacağı kuralını getirmiştir. Aynı yönde düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 151 inci maddesinde yer almaktadır. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 131 inci maddesi gereğince, asıl alacak zaman aşımına uğradığında faiz ve diğer ek haklar da zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Türk Borçlar Kanunu’nun 152 inci maddesi de aynı doğrultudadır. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 133/2 maddesi (6098 Sayılı TBK.154) uyarınca, alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 132/4 maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında" zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiştir. Bu maddenin iş sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Hizmetçiden kastedilen, kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 153/ 4 üncü maddesinde daha açık bir düzenlemeye yer verilerek, zamanaşımının, ev hizmetlileri yönünden hizmet ilişkisi süresince işlemeyeceği öngörülmüştür. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 133 üncü maddesinde (6098 Sayılı TBK.154) zamanaşımını kesen nedenler gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), zamanaşımını kesen nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 133/2 maddesi (6098 Sayılı TBK.154/2) hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Yasanın 135 inci maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikâyette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin, şikâyet üzerine bölge çalışma müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını keser. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 134 üncü maddesi hükmü, "Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil olmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı kat edilmiş olunca diğerlerine karşı da kat edilmiş olur." kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser. Benzer bir düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu’nun 155 inci maddesinde yer almaktadır. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 139’uncu maddesinde (6098 saylı TBK.160), zamanaşımından feragat düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7 nci maddesinde, iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447 inci maddesi ile sözlü yargılama usulü kaldırılmış, aynı yasanın 316 ve devamı maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir. Sözlü yargılama usulünün uygulandığı dönemde zamanaşımı def'i ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir. Ancak 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlükte olduğu dönemde 319 uncu madde hükmü uyarınca savunmanın değiştirilmesi yasağı cevap dilekçesinin verilmesiyle başlayacağından, zamanaşımı defi cevap dilekçesi ile ileri sürülmelidir. 01.10.2011 tarihinden sonraki dönemde ilk oturuma kadar zamanaşımı definin iler sürülmesi ve hatta ilk oturumda sözlü olarak bildirilmesi mümkün değildir. Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, 1086 sayılı HUMK hükümlerinin uygulandığı dönemde, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamada, 317/2 ve 319. maddeler uyarınca ıslah dilekçesinin davalı tarafa tebliği üzerine iki haftalık süre içinde ıslaha konu kısımlar için zamanaşımı definde bulunulabileceği kabul edilmelidir. Cevap dilekçesinde zamanaşımı defi ileri sürülmemiş ya da süresi içince cevap dilekçesi verilmemişse ilerleyen aşamalarda 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 141/2 maddesi uyarınca zamanaşımı defi davacının açık muvafakati ile yapılabilir. 1086 sayılı HUMK yürürlükte iken süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı define davacı taraf süre yönünden hemen ve açıkça karşı çıkmamışsa (suskun kalınmışsa) zamanaşımı defi geçerli sayılmakta iken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun uygulandığı dönemde süre geçtikten sonra yapılan zamanaşımı definin geçerli sayılabilmesi için davacının açıkça muvafakat etmesi gerekir. Başka bir anlatımla 01.10.2011 tarihinden sonraki uygulamalar bakımından süre geçtikten sonra ileri sürülen zamanaşımı define davacı taraf muvafakat etmez ise zamanaşımı defi dikkate alınmaz. Zamanaşımı definin cevap dilekçesinin ıslahı yoluyla ileri sürülmesi de mümkündür (Yargıtay HGK. 04.06.2011 gün, 2010/ 9-629 E. 2011/ 70. K.). Somut olayda davacı, bilirkişi raporu doğrultusunda talebini ıslah etmiş, davalı vekili ıslahtan sonra yöntemince zamanaşımı def’inde bulunmuştur. Mahkemece, davalının zamanaşımı def’inin değerlendirilmemesi hatalıdır. 3- Somut olayda, davacı işçinin hafta tatili ve genel tatil ücreti isteklerinin kabulüne karar verilmiştir. Hafta tatili ve genel tatil çalışmaların uzun bir süre için hesaplanması ve miktarın yüksek çıkması halinde Yargıtay’ca son yıllarda hakkaniyet indirimi yapılması gerektiği istikrarlı uygulama halini almıştır (Yargıtay 9.HD. 11.2.2010 gün, 2008/17722 E, 2010/3192 K; Yargıtay, 9.HD. 18.7.2008 gün, 2007/25857 E, 2008/20636 K.). Ancak fazla çalışmanın tanık anlatımları yerine yazılı belgelere ve işveren kayıtlarına dayanması durumunda böyle bir indirime gidilmemektedir. Dairemizin önceki kararlarında; fazla çalışma ile hafta tatili ve genel tatil ücretlerinden yapılan indirim, kabul edilen fazla çalışma süresinden indirim olmakla, davalı tarafın kendisini avukatla temsil ettirmesi durumunda reddedilen kısım için davalı yararına avukatlık ücretine hükmedilmesi gerektiği kabul edilmekteydi (Yargıtay 9.HD. 11.02.2010 gün 2008/17722 E, 2010/3192 K.). Ancak, işçinin davasını açtığı veya ıslah yoluyla dava konusunu arttırdığı aşamada, mahkemece ne miktarda indirim yapılacağı işçi tarafından bilenemeyeceğinden, Dairemizce 2011 yılı itibarıyla maktu ve nispi vekâlet ücretlerinin yüksek oluşu da dikkate alınarak konunun yeniden ve etraflıca değerlendirilmesine gidilmiş, bu tür indirimden kaynaklanan ret sebebiyle davalı yararına avukatlık ücretine karar verilmesinin adaletsizliğe yol açtığı sonucuna varılmıştır. Özellikle seri davalarda indirim sebebiyle kısmen reddine karar verilen az bir miktar için dahi her bir dosyada zaman zaman işçinin alacak miktarını da aşan maktu avukatlık ücretleri ödetilmesi durumu ortaya çıkmaktadır. Yine daha önceki kararlarımızda, yukarıda değinildiği üzere fazla çalışma alacağından yapılan indirim sebebiyle ret vekâlet ücretine hükmedilmekle birlikte, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 161/son, 325/son, 43 ve 44 üncü maddelerine göre, yine 5953 sayılı Yasada öngörülen yüzde beş fazla ödemelerden yapılan indirim sebebiyle reddine karar verilen miktar için avukatlık ücretine hükmedilmemekteydi. Bu durum uygulamada hakkaniyete aykırı sonuçlara neden olduğundan ve konuyla ilgili olarak Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nde de herhangi bir kurala yer verilmediğinden, Dairemizce eski görüşümüzden dönülmüş ve fazla çalışma alacağından yapılan indirim nedeniyle reddine karar verilen miktar bakımından, kendisini vekille temsil ettiren davalı yararına avukatlık ücretine hükmedilemeyeceği kabul edilmiştir. Somut olayda, davacının hafta tatili ve genel tatil ücreti alacakları tanık beyanına göre hesaplanmış, mahkemece bu alacaklar hüküm altına alınırken 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 43, 44. maddelerine göre ½ oranında hakkaniyet indirimi yapılmıştır. Mahkemece söz konusu alacaklar için uygulanan hakkaniyet indirimi oranı, hakkın özünü etkileyecek düzeyde ve yüksektir. Mahkemece, hafta tatili ücreti ve genel tatil ücreti alacaklarında makul bir oranda hakkaniyet indirimi yapılmaması hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir..." gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin davalı işverene ait LPG dağıtım işinde yurtiçi tanker şoförü olarak çalışırken haksız şekilde işten çıkarıldığını, tazminatlarının eksik ödendiğini, kullanılmayan ve karşılığı ödenmeyen yıllık izin ücreti alacağının bulunduğunu, hafta tatillerinin kullandırılmadığını, fazla çalışma yapıp ulusal bayram ve genel tatil günlerinde de çalıştığı hâlde karşılığı ücretlerinin ödenmediğini ileri sürerek bir kısım işçilik alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili davacının iş sözleşmesinin sektördeki daralma nedeniyle feshedildiğini, tazminatlarının ödendiğini, davacının haftalık yasal çalışma süresini aşan fazla çalışmasının bulunmadığını, haftanın yedi günü, tüm resmî ve dini bayramlarda çalışıldığı iddiasının asılsız ve genel hayat tecrübelerine aykırı olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davacının kıdem tazminatı ve ihbar tazminatının gerçek ücret üzerinden ödenmediği, davacının yüksek miktarda prim aldığı ve primlerin fazla çalışma alacağını da karşıladığı, ancak hafta tatilleri ve genel tatillerde çalışan davacının aldığı maaş ve prim durumu da dikkate alındığında fazla çalışması hâlinde daha fazla prim alacağı söz konusu olacağından hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil alacağından 1/2 indirime gidilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Hüküm taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece ilk kararda bildirilen gerekçelerle ve 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 43’üncü ve 44’üncü maddelerinin (6098 sayılı TBK md. 51 ve 52) açık olduğu, davacının çalışma şekli, süresi, yaşı, ustalığı, feshin şekli, sebebi, çalışmanın sona erdiği tarih, ispat için sunulan delillerin sübuta etkisi, yargılamada bizzat delillerin hâkim tarafından müşahade edilmesi, miktar vs hususlar nazara alınarak ilgili yasal düzenlemeye uygun indirim yapıldığı, Özel Dairenin hafta ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinden hiçbir sebep göstermeden tanık beyanları nazara alınarak yapılan indirimin fazla olduğu yönündeki değerlendirmesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacının hüküm altına alınan hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinden 1/2 oranında yapılan indirimin hakkın özünü ortadan kaldıracak oranda olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesine geçilmeden önce, mahkemece bozma öncesi kararda davacının hüküm altına alınan hafta ve genel tatil ücreti alacaklarından yapılan indirim konusunda 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 43 ve 44’üncü maddeleri gerekçe gösterilmediği hâlde, bozma kararında maddi hataya dayalı olarak “818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 43, 44. maddelerine göre” ifadesinin yer aldığı, bu nedenle söz konusu ifadenin bozma kararından çıkarılması gerektiği kabul edilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir. Öncelikle fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil alacaklarından yapılacak indirim için “takdiri indirim” ya da “hakkaniyet indirimi” kavramlarının kullanılmasının doğru olup olmadığı hususunun irdelenmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere fazla çalışma ve tatil ücreti alacaklarından indirim yapılması konusunda yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu uygulama Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ile benimsenmiştir. Yargıtay kararlarında istikrarlı olarak işçinin uzun süre aynı şekilde çalışmasının hayatın olağan akışına aykırı olacağı, işçinin izinli, mazeretli ve tatil günlerinde dinlenme hakkını kullanmadan yıllarca sürekli çalıştığının düşünülemeyeceği göz önüne alınarak hüküm altına alınan fazla çalışma ve tatil ücreti alacaklarından dosya içeriğine uygun bir indirim yapılması gerektiği kabul edilmiştir. Aksine bir kabul yani “takdiri indirim” adı altında indirim oranın tamamen mahkemece takdir edilmesi gerektiği düşüncesi, uygulama ile varılmak istenen amaç ile bağdaşmayacağı gibi işçinin hakkına ulaşamaması tehlikesine de yol açabilecektir. İşçinin, ulusal bayram ve genel tatil günleri, yıllık izinli, mazeret izinli vs. sebeple çalışamadığı günler yılın yaklaşık olarak 1/3’üne tekabül ettiğinden kural olarak yapılacak indirimde bu oranın esas alınması isabetli olacaktır. Ancak işçinin hesaplanan fazla çalışma ve tatil çalışmalarında yıllık izin, mazeret izni ve tatil günleri dikkate alınmış ise indirimin daha az oranda yapılması gerekecektir. Açıklanan nedenlerle fazla çalışma ve tatil alacaklarından yapılacak indirimin “hakkaniyet indirimi” ya da “takdiri indirim “olarak nitelendirilmesi doğru olmayacaktır. İndirim, işçinin yılın belli dönemlerinde çalışmadığı karinesine dayalı olduğundan “karineye dayalı makul bir indirim” ifadesinin kullanılmasının daha doğru olacağı kuşkusuzdur (HGK’nun 06.12.2017 tarih 2015/9-2698 E.-2017/1557 K. sayılı kararı). Diğer taraftan, fiili bir olgu söz konusu olduğundan, kural olarak işçi tatil çalışmalarını ve fazla çalışma yaptığını her türlü delille, bu bağlamda tanıkla da ispat edilebilir. İspat konusunda iş yeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları ve benzeri belgeler delil niteliğindedir. Ancak çalışmanın bu tür yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda, tarafların dinletmiş oldukları tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekmektedir. Ne var ki, işyerinde çalışma düzenini bilmeyen ve bilmesi mümkün olmayan tanıkların anlatımlarına değer verilemez. Öte yandan, yapılan tatil ve fazla çalışmaların yazılı belgelere, işveren kayıtlarına veya kesin delillere değil tanık anlatımına dayalı olması durumunda mahkemece, indirimi öngören bir yasal düzenleme olmasa da işçinin uzun süre her gün fazla çalıştırılmasının ya da bütün tatil günlerinde çalıştığının kabulünün hayatın olağan akışına ve insan doğasına uygun düşmeyeceği, yaşam tecrübelerine göre hiç hastalanmadan veya evlenme, doğum, ölüm, özel işleri gibi mazereti çıkmadan yıllarca sürekli çalıştığının kabul edilemeyeceği, işyerindeki üretim faaliyeti ve işçinin üstlendiği işin niteliği dikkate alınmadan sürekli iş gördürüldüğünün varsayılamayacağı; işçinin ara dinlenmesi, hafta tatili, yıllık izin, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde hiç dinlenme hakkını kullanmadan çalıştığının düşünülemeyeceği karinesi göz önünde tutularak, hesaplanan tatil ve fazla çalışma alacaklarından makul bir indirim yapılması gerektiği hususu değerlendirilmelidir. Nitekim fazla çalışma iddiasının takdiri delil ile kanıtlanması durumunda indirim yapılması gerekeceği hususu Hukuk Genel Kurulu'nun 04.02.2009 gün ve 2009/9-2 E., 2009/48 K.; 04.11.2009 gün ve 2009/9-419 E., 2009/475 K.; 05.05.2010 gün ve 2010/9-239 E., 2010/247 K.; 06.04.2011 gün ve 2010/9-748 E., 2011/60 K.; 27.04.2011 gün ve 2011/9-41 E., 2011/237 K.; 14.11.2012 gün ve 2012/9-844 E., 2012/794 K.; 19.06.2013 gün ve 2012/9-1685 E., 2013/852 K. ve 30.10.2013 gün ve 2013/9-254 E., 2013/1504 K.: 29.01.2016 gün ve 2015/22-1616 E., 2016/28 K. sayılı kararlarında da aynen benimsenmiştir. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut uyuşmazlık incelendiğinde, hükme esas alınan bilirkişi raporunda davacı tanıklarının beyanlarına göre yurt içi tanker şoförü olarak çalışan davacının hafta tatili kullanmadığı, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde de çalışma yaptığı kabul edilerek hesaplama yapıldığı, mahkemece hesaplanan bu miktarlar üzerinden 1/2 oranında indirim yapılarak anılı alacakların hüküm altına alındığı anlaşılmıştır. Tatil günlerinde çalışma olgusu yazılı belge ile değil tanık beyanları ile kanıtlandığından indirim yapılmasında bir yanlışlık yoktur. Ancak indirim oranının 1/2 olarak belirlenmesi Yargıtay’ın istikrar kazanmış uygulaması ile bağdaşmadığı gibi davacının hakkına ulaşmasına engel teşkil edecek nitelikte fazla olduğundan isabetsizdir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, davacının tanker operatörü-şoför olarak çalışıp sabit ücret yanında km başına prim aldığı, davacı tanığının dini ve milli bayramlarda çalışıldığı ancak bugünlerde primlerin çift tarife olarak ödendiğini beyan ettiği, bilirkişi raporundaki ulusal bayram ve genel tatil ücreti ile hafta tatili alacağı hesaplamalarının ise hatalı olduğu, bayram tatili çalışmalarında çift prim alındığından hesaplamanın sabit ücret üzerinden yapılmasının ayrıca zamsız kısım km başına yapılan ödemelerle karşılandığından hafta tatili ücretinin de %150 zamlı ücret yerine %50 zam kısmına göre hesaplanması gerektiği, mahkemece bayram ve hafta tatili alacaklarından yapılan indirimin ise bilinen gerekçe ile değil davacının aldığı ücret ve prim durumu dikkate alınarak fazla çalışması hâlinde daha fazla prim alacağının söz konusu olacağı gerekçesiyle yapıldığı, bu durumda yapılan 1/2 indirimin davacının lehine olduğu ancak hesaplamaların belirtilen şekilde yapılması hâlinde de davacı aleyhine bir durum ortaya çıkacağından, usuli kazanılmış hak dikkate alınmak suretiyle direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Açıklanan nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile 1- Özel Dairenin bozma kararında geçen “.. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 43,44. maddelerine göre” ifadesinin maddi hataya dayalı olarak yazıldığı anlaşıldığından bozma kararından çıkarılmasına, maddi hatanın bu şekilde giderilmesine, 2-Direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 07.02.2018 gününde oy çokluğu ile karar verildi.
23. Hukuk Dairesi, 2016/6724 E., 2017/478 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Mahkemece iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; TMK'nın 881 ve TBK'nın 135. maddeleri uyarınca ipoteğin tapuya tescil ile geçerlilik kazanacağı, ipoteğin temin ettiği borcun sona ermesi halinde ipoteğin de sona ermesinin gerektiği, taşınmaz ihalesinin haczin neticesi olduğu, icra dosyasında ipotek bedelinin dava dışı borçlu
23. Hukuk Dairesi         2016/6724 E.  ,  2017/478 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. - K A R A R - Davacı vekili, dava konusu sıra cetvelinde birinci sırada ipotek alacaklısı davalıya, ikinci sırada ise müvekkline yer verildiğini, bedeli paylaşıma konu taşınmaz üzerinde ipotek alacaklısı olan borçlunun, 19.09.2011 tarihinde ipotek alacağı karşılığında taşınmazı devraldığını, bu tarihten sonra borçlunun hem ipotek alacaklısı hem de taşınmaz maliki olduğunu, bu nedenle ipotek alacağının ortadan kalkmış olduğunu, müvekkilince taşınmaz üzerine 27.02.2012 tarihinde konulan haciz sırasında taşınmaz üzerinde geçerli bir ipotek alacağı kalmadığını, icra müdürlüğünün 19.08.2013 tarihinde dava dışı borçlu ...'ın davalı ...'ya ipotek alacağının temliki işlemini dikkate alarak bu alacağa ilk sırada yer vermesinin hatalı olduğunu, ortadan kalkan bir ipotek alacağının temlikinin mümkün olmadığını, bu işlem yeni bir ipotek tesisi kabul edilse dahi 19.08.2013 tarihinde temlik edilmiş olduğu kabul edilerek tüm hacizlerden sonra sıra cetvelinde yer alması gerektiğini, ayrıca ipoteğin temliki işleminin muvazaalı olduğunu, zira borçlu ...'dan taşınmazı ...'ın ondan da ...'nın satın aldığını, ipotekli ve hacizli bir taşınmazın bu şekilde satın alınmasının ve ipoteğin temliki bedelinin temlikten üç gün önce borçlu hesabına yatırılmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu ileri sürerek, sıra cetvelinin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin taşınmazın tapu kayıtlarına itimat ederek ipotek hakkını tamamen yasal yollardan devraldığını, ipotek hakkı ile taşınmaz mülkiyetinin aynı kişide olmasına engel bir durumun bulunmadığını, bu durumda malik lehine rehin hakkı olduğunu, ancak bu halde alacağın kendiliğinden son bulmadığını, ipotek alacağının sona ermesi için ipotek bedelinin ipotek alacaklısına ödenmiş olması gerektiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; TMK'nın 881 ve TBK'nın 135. maddeleri uyarınca ipoteğin tapuya tescil ile geçerlilik kazanacağı, ipoteğin temin ettiği borcun sona ermesi halinde ipoteğin de sona ermesinin gerektiği, taşınmaz ihalesinin haczin neticesi olduğu, icra dosyasında ipotek bedelinin dava dışı borçlu ...'a ödenmesi ile ipoteğin temlik edilmesinde mevzuata aykırılık olmadığı, tapu maliki ile ipotek alacaklısının aynı kişi olduğu dönemde taşınmazın haczedilmesi halinde hacizden sonraki ipotek alacağının devredilmesinin haciz alacaklısına karşı ileri sürülemeyeceği, ipoteğin davalıya temlik edildiği, davanın ispatlanamadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. Dava, muvazaalı satış nedeniyle ipotek alacağının geçerli olmaması iddiasına dayalı sıra cetvelinin iptali istemine ilişkindir. İpotek lehine tesis edilen alacaklı daha sonra taşınmazın maliki olursa alacaklı borçlu sıfatının birleşmesi halinde olduğu gibi ipotek sona ermez, bu durumda ipotek uyur. Diğer bir deyişle ipotek şeklen mevcut olup, hükümleri askıdadır. İpotek lehdarı malikin taşınmazı elden çıkarması halinde ipotek yeniden hüküm ifade etmeye başlayacaktır. İpoteğin uyuduğu dönemde malikin (ipotek lehdarı) borcundan dolayı taşınmaza haciz konması halinde satım ile hüküm ifade etmeye başlayan ipotek bu hacizlerin önüne geçemeyecektir. Bu nedenle ipoteğin uyuduğu dönemde taşınmaz üzerine malikin borcu nedeniyle konulan hacizler yönünden ipoteğin tesis tarihi borçlunun (ipotek lehdarı, malik) taşınmazı elden çıkarma tarihi olarak kabul edilmelidir. Aksinin kabulü ipoteğin uyuduğu dönemde malikin borcu nedeniyle taşınmaza haciz koyan tüm alacaklıları mağdur edecektir. Somut olayda ipotek alacaklısı olan dava dışı borçlunun, taşınmazı devralarak malik olduğu 19.09.2011 tarihinde, ipotek alacaklısı ile taşınmaz maliki sıfatları birleşmiş olup bu tarihten itibaren ipotek uyumaktadır. Davacı tarafça ipoteğin şeklen varolduğu bu dönemde, malik olan borçludan olan alacağı nedeniyle 27.02.2012 tarihinde taşınmaz üzerine haciz konulmuştur. Borçlunun, taşınmazı 17.05.2012 tarihinde üçüncü kişiye satıp devretmesi ile hükümleri askıda olan ipotek yeniden hüküm ifade etmeye başlamıştır. İpoteğin; yeniden hüküm ifade etmeye başladığı satış tarihinden önce taşınmaz üzerine konulan haciz alacaklılarına karşı ileri sürülerek bu alacaklıların durumu ağırlaştırılamaz. Satışın muvazaalı yapılmış olup olmamasının sonuca etkisi yoktur. Hacizden doğan haklar ipoteği temlik alan 3. kişiye karşıda ileri sürülebilir. Bu durumda mahkemece, ipteğin hükümlerinin askıda olduğu dönemde davacı tarafça konulan haczin, ipotekten önce tatmin edilmesi gerektiği nazara alınarak sıra cetvelinin düzenlenmesi gerekirken, yazılı şekilde ve yanılgılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 20.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Borçlar Hukuku Genel Hükümler

Müteveffa (M), tek mirasçısı olan oğlu (O)'ya, bedelini daha sonra ödemesi koşuluyla antika bir saat satmış ve saati teslim etmiştir. (M)'nin vefatı üzerine (O)'ya intikal eden terekenin aktifinde, bu satıştan kaynaklanan 150.000 TL'lik alacak hakkı da bulunmaktadır. Mirası henüz reddetmemiş olan (O)'nun saat bedeline ilişkin borcunun akıbeti hakkında, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümlerine göre aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

A) Alacaklı ve borçlu sıfatlarının aynı kişide toplanması nedeniyle borç, birleşme yoluyla sona ermiştir.
B) Borç, (O)'nun mirası kabul ettiğini açıkça beyan etmesine kadar askıda kalır ve bu süre zarfında ifası istenemez.
C) Alacak hakkı terekenin bir parçası olduğundan, (O)'nun borcu terekeye karşı devam eder ve terekenin tasfiyesi sırasında dikkate alınır.
D) Borç birleşme ile sona ermiş olsa da, (O)'nun mirası reddetme ihtimaline binaen borç ilişkisi kendiliğinden yenilenmiş sayılır.
E) (O) tek mirasçı olduğundan, babasına olan borcu ifası vicdani bir yükümlülük olan eksik borca dönüşmüştür.

Bu maddeyle ilgili 4 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol