6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 192

Türk Borçlar Kanunu 192. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 192- Alacaklı, alacağını borcu ifaya yönelik olarak devretmekle birlikte borca mahsup edilecek miktarı belirlememişse devralan, ancak borçludan aldığı veya gereken özeni gösterseydi alabilecek olduğu miktarı, kendi alacağına mahsup etmek zorundadır. 3. Sorumluluğun kapsamı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

2 karar eşleşti
20. Hukuk Dairesi, 2015/12079 E., 2015/11410 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Anadolu 15. Asliye Hukuk Mahkemesi
Alacağın temliki, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 183-194. maddeleri arasında düzenlenmiştir.
20. Hukuk Dairesi         2015/12079 E.  ,  2015/11410 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Anadolu 15. Asliye Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 18/06/2015 NUMARASI : 2015/27 D.iş E. – 2015/28 K. Taraflar arasında görülen dava sırasında alacağı temlik alan feri müdahil tarafından reddi hâkim yoluna başvurulmuştur. Red talebini inceleyen merci tarafından verilen kararın Yargıtayca incelenmesi alacağı temlik alan feri müdahil vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya içindeki tüm belgeler incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Taraflar arasında görülen dava sırasında, alacağı temlik alan fer'i müdahil vekili 21.05.2015 tarihli dilekçe ile özetle; [... davalı H.m. B.'nin bu dosyanın alacağını E.. Ö..'a temlik etmesi sonucu icra dosyasında E.. Ö..'un alacaklı olarak kabul edilmesi nedeni ile, alacağı temlik alan olarak bu dosyaya fer'i müdahil olarak dilekçe verdiklerini, fer'i müdahil olarak dilekçe vermelerinin nedeninin o tarihte hem davalının hem de alacağı temlik alan E.. Ö..'un vekilliğini üstlenmeleri olduğunu, fer'i müdahil olarak davaya devam etmelerinde bir kayıplarının olmayacağının düşünüldüğünü, ancak davalının alacağın temlikinden sonra kötünüyetli olarak kendilerini vekillikten azlettiğini, bu azilden dolayı kendilerinin davalı olarak davada yer almamalarının gerektiğini, hâkimin, redde konu tutum ve ara kararları ile açıkça davacı tarafı tutarak; "....nasılsa fer'i müdahilin temyiz hakkı yok... davalı vekilini de azletti... fer'i müdahilin dava sebebi ile bağımsız hareketleri kısıtlı... davacı lehine karar versem dahi fer'i müdahil bir şey yapamaz...." şeklinde bir düşünce ile davanın kabulüne ait alt yapıyı hazırlama yönündeki yansızlığını ortaya koyduğunu, davalının alacağı fer'i müdahil olarak davaya katılan E.. Ö..'a devrettiğinden artık bu davada taraf sıfatının kalmadığını, alacağı temlik alan E.. Ö..'un davalı sıfatını kazandığını, 30.04.2015 tarihinde dosyaya gelen takipsizlik kararının hâkim tarfından davacıyı korumak maksatlı olarak kasden gizlendiğini, bu takipsizlik kararı o duruşmada okunsa idi senedin hile ile verilmiş olacağı iddiası çürütülmüş olacağından davacı tarafından icra veznesine yatırılan paranın alacaklısına ödenmemesi husundaki tedbirin kaldırılmasına karar verilmesi gerekeceğini, hâkimin duruşma esnasında davacı vekilinin takipsizlik dosyasının dosya arasında olduğunu belirtmesine rağmen ısrarla dosyada takipsizlik dosyasının olmadığını belirttiğini, duruşma sonrası dosya incelendiğinde takipsizlik dosyasının dosya içerisinde olduğunun görüldüğünü, hâkimin duruşma tutanağına kasden takipsizlik dosyasının gelip gelmediği ile ilgili bilgi yazmadığını, davacı vekilinin (kamu davası açıldığına dair) doğru olmayan beyanına itibar ederek, hilenin varlığını kabul edip tanık dinlenmesine karar verdiğini, duruşmanın ertelendiği güne kadar hile varmış gibi işlem yapıldığından tedbirin kaldırılmadığını, hâkimin kamu davası açılmış dahi olsa bu davanın kesinleşmesini bekledikten sonra hile iddiasını değerlendirmesi gerektiğini, tedbir kararının icra dosyası incelenmeden ve gerekçe gösterilmeden verildiğini, davacının hile iddiasında bulunması için gerekli süreyi çoktan geçirdiğini ve mahkemenin hakdüşürücü sürenin geçtiğini re'sen incelemesi gerektiği halde hâkimin kanunlara aykırı davaranarak bu hususu hiç incelemediğini, hâkimin davacı vekiline senetle ilgili açılmış bir kamu davası olup olmadığını sorarak davacı vekiline yol gösterdiğini, böylece hâkimin tarafsızlığından şüpheyi gerektiren önemli sebeplerin bulunduğunu...] belirterek redd-i hâkim yoluna başvurmuştur. Reddedilen hâkim tarafından, fer'i müdahilin taraf olmayıp ancak yanında katıldığı tarafla birlikte hareket edebileceği, davalının reddi hakim talebi olmadığından fer'i müdahilin de hakimi red hakkı olmadığı, talebin reddi gerektiği yönünde görüş bildirilmesi üzerine, dosyayı inceleyen merci tarafından redd-i hâkim talebinin reddine, redd-i hâkim talebinde bulunan hakkında 500,00.-TL disiplin para cezasına hükmedilmesine karar verilmiş, hüküm, alacağı temlik alan fer'i müdahil tarafından temyiz edilmiştir. Dosyanın incelenmesinde; H.. S.. tarafından, borçlu olmadığının tesbiti ve takibin iptaline karar verilmesi istemli davanın 10/11/2014 tarihinde açıldığı, İstanbul Anadolu İcra Müdürlüğünün 2014/14323 E. sayılı dosyasında yer alan 23.07.2014 tarihli alacağın temliki sözleşmesiyle H.. B..'nin borçlu H.. S..'den olan alacağını E.. Ö..'a devrettiği, alacağı temlik alan E.. Ö..'un, vekili aracılığıyla, 30.04.2015 tarihinde yapılan "ön inceleme duruşması"ndan itibaren "mahkemenin kabulüyle fer'i müdahil olarak" davada yer aldığı anlaşılmaktadır. Alacağın temliki, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 183-194. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Alacağın temliki ile alacak hakkı bunu devralan 3. kişiye geçer. Böylece devralan daha önce temlik edene ait olan alacak hakkını kesin olarak iktisap eder; bunun üzerinde “tasarruf etme” yetkisini kazanır. Temlik eden alacaklının da bu aşamadan sonra artık tasarruf hak ve yetkisi bulunmadığından (kalmadığından) bu alacağa dayalı olarak herhangi bir hukuki işlem yapması mümkün değildir. Bu durumda temlik işlemi ile temlik eden, borç ilişkisinden çıkar ve onun yerine alacaklı sıfatıyla alacağı devralan 3. kişi geçer. Alacakla ilgili her türlü (dava açma, takip yapma, temlik etme... gibi) hukuki işlemler bu 3. kişi tarafından yapılır. Somut olayda; alacak üzerindeki tasarruf yetkisi, takibe başlandıktan sonra dosya alacağını temlik alan E.. Ö..'a geçmiş olup, temlik eden H.. B..'nin alacak üzerinde artık tasarruf hak ve yetkisi kalmadığından, davada husumetin E.. Ö..'a tevcih edilerek devam edilmesi gerekmektedir. Mahkemece, E.. Ö..'un davada fer'i müdahilliğine karar verilmesi, taraf sıfatı bakımından önem taşımayıp, E.. Ö..'un, vekili aracılığıyla, 30.04.2015 tarihinde yapılan "ön inceleme duruşması"ndan itibaren davada yer aldığı da gözetilerek, davadaki taraf sıfatı durumunun mahkemece (HMK m. 124 hükümleri de nazara alınarak) yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bilindiği üzere, hâkimin tarafsız kalamayacağı varsayılan veya tarafsızlığından kuşku duyulabilecek hallerde, hâkimin kendi mahkemesinin yetki ve görevine giren belli bir dayaya bakamayacağı (bakmasının yasak olduğu) (HMK m.34) kabul edilmiştir. Buna karşılık, hâkimin reddi halleri kanunda belirtilmiş (HMK m.36) ise de, bu belirtme (sayma) tahdidi değildir. Bu ve buna benzer hallerde, hâkimin tarafsızlığından kuşku duyulmaktadır; fakat, burada hâkimin davaya bakması yasak olmayıp, hâkim davaya bakmaktan çekilmek zorunda değildir. İleri sürülen ret sebebinin başka bir hâkim veya mahkeme tarafından incelenip kabul edilmesinden sonra, hâkimin o davaya bakamayacağı belli olur. İncelenen dosya kapsamına göre, alacağın temliki ve davada yer alması itibariyle davanın tarafı durumuna gelen E.. Ö.. vekilinin dilekçesinde hakimin reddi için ileri sürülen hususlar, HMK’nın 36. maddesi kapsamında, hâkimin tarafsızlığından kuşku duyulmasını gerektirecek hâller olarak değerlendirilemez. Açıklanan nedenlerle yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edene yükletilmesine19/11/2015 günü oy birliği ile karar verildi.

Diğer kararlar (1)

23. Hukuk Dairesi, 2014/1970 E., 2014/7747 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Anadolu 10. Asliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
(TBK'nın 183-195) maddelerinde düzenlenmiştir.
23. Hukuk Dairesi         2014/1970 E.  ,  2014/7747 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Anadolu 10. Asliye Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 05/11/2013 NUMARASI : 2010/271-2013/257 Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacılar vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. -K A R A R- Davacılar vekili, davacılardan K.. K.. ile davalı yüklenici arasında imzalanan 03.07.1991 tarihli arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde kararlaştırılan teslim tarihinden 18 sonra davalının inşaatı bitirebildiğini, ancak projeye aykırı imalat nedeniyle iskân ruhsatının alınamadığını ileri sürerek, davacı K.. K.. ve ondan daire satın alan diğer davacılar yönünden toplam 14 adet bağımsız bölüm için 15.000,00 TL gecikme tazminatı ile yüklenicinin projeye aykırı olarak fazladan yaptığı bağımsız bölümlerden elde ettiği kira gelirinden davacıların paylarına karşılık şimdilik 5.000,00 TL kira alacağının avans faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacı K.. K.. dışındaki davalıların inşaat sözleşmesinde taraf olmadığından dava haklarının olmadığını, inşaatın sözleşmede kararlaştırılan tarihten evvel bitirilerek davacılara teslim edildiğini, davacıların ayıba ilişkin muayene ve ihbar yükümlülüklerini yerine getirmediğini, sözleşme tarihi ile dava tarihi arasında zamanaşımı süresinin de dolduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma, kısmen benimsenen bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre; davalı yüklenicinin eseri süresinden önce teslim ettiğini kanıtlayamadığı, inşaat sözleşmesinde teslimin iskân şartına bağlandığı, iskân alınarak teslim gerçekleşmediğinden zamanaşımı süresinin işlemeye başlamadığı, davacılardan H.. K.. ve Ö.. K.. 'nun bağımsız bölümleri iktisap tarihlerinin kira ve gecikme tazminatı talebine esas 26.09.1993 -26.09.1995 tarihlerinden sonra olduğundan aktif dava ehliyetlerinin olmadığı, diğer davacı yönünden ise, projeye aykırı ve kaçak olan yapılardan dolayı gecikme tazminatı ve kira istenemeyeceği gerekçesiyle, davacılar H.. K.. ve Ö.. K.. yönünden aktif dava ehliyeti yokluğu sebebiyle, davalı K.. K.. yönünden esastan davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacılar vekili temyiz etmiştir. 1)Davacılar vekilinin gecikme tazminatına yönelik hükme ilişkin temyiz itirazları yönünden ; Davacı H.. K.. ve Ö.. K..'nun arsa sahibinin halefi olarak bu davayı açabilmesi için, arsa sahibi K.. K.. ile davalı arasında yapılan 03.07.1991 tarihli, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan hakların satıcı arsa sahibi tarafından davacılara temlik edilmesine ilişkin dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan BK’nın 163. (6098 sayılı TBK m. 184/1) maddesi hükmüne uygun, yazılı temlik sözleşmesi sunulmalıdır. Alacağın temliki ve borcun nakli BK'nın 162 ila 181. (TBK'nın 183-195) maddelerinde düzenlenmiştir. Temlik, alacağın ona bağlı bütün (yan ve öncelik) hakları ile birlikte devralana geçmesini sağlar ve bu işlem yapılırken borçlunun rızasının alınması gerekmez. Temlik, hatta borçlunun muhalefetine rağmen geçerli olarak doğar ve hükümlerini hasıl eder. Borçlunun temlikten sonraki asıl muhatabı artık alacağı temellük eden (devralan) kişidir. Bu itibarla borçlunun borçtan kurtulabilmesi için temlik işleminden sonra borcunu devralan kimseye ifa etmesi gerekir. Kural budur. Şu hale göre temlik anına kadar borçlu temlikin dışında iken, temlik anından itibaren evvelki alacaklı temlik işleminin dışına çıkmaktadır. Temlikin, temlik alanla borçlu (yüklenici) arasında bazı ilişkilerin doğmasına neden olduğu çok açıktır. Zira temlik alan evvelki alacaklının yerine geçmiş borçludan (yükleniciden) ifayı istemek, gerektiğinde de borçluyu ifaya zorlamak onun hakkı olmuştur. Yüklenici ile arsa payı devri karşılığı inşaat yapım sözleşmesi bulunan arsa sahibinden, sözleşmede arsa sahibine bırakılan bağımsız bölümü satın alan üçüncü kişilerin, yükleniciyi (borçluyu) ifaya zorlayabilmesi için öncelikle temlik işlemini ve işlemin sıhhatini kanıtlaması gerekir. Fakat temlik işlemi kanıtlanmış olunsa da yukarıda açıklandığı üzere ifa talebinin muhatabı olan yüklenici ifaya derhal uymak zorunda değildir. Gerçekten BK'nın 167. maddesine göre ''Borçlu temlike vakıf olduğu zaman temlik edene karşı haiz olduğu def'ileri, temellük edene karşı dahi dermeyan edebilir.'' Buna göre temliki öğrenen borçlu temlik olmasaydı önceki alacaklıya karşı ne tür def'iler ileri sürebilecekse, aynı def'ileri yeni alacaklıya (temlik alan üçüncü kişiye) karşı da ileri sürebilir hale gelir. Temlikin konusu önceki arsa sahibinin arsa payı devri karşılığı yüklenici ile yaptığı sözleşme uyarınca hak kazandığı gerçek alacak ne ise o olacağından, temlik eden arsa sahibinin yükleniciden hak kazanmadığını üçüncü kişiye temlik etmesi yüklenici bakımından önemsizdir. Diğer taraftan, arsa sahibi yükleniciye karşı öncelikli edimini tamamen veya kısmen yerine getirmeden kazanacağı şahsi hakkı üçüncü kişiye temlik etmişse, üçüncü kişi BK'nın 81. (TBK'nın 97.) maddesinden yararlanma hakkı bulunan yükleniciyi ifaya zorlayamaz. Öte yandan, arsa sahibi, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca kendisine isabet eden bağımsız bölümleri yükleniciden teslim alıp kabul ettikten sonra üçüncü kişilere satmış ise; yeni mâlik üçüncü kişi, yükleniciye karşı hiçbir talepte bulunamaz. Çünkü, yüklenici edimini arsa sahibine karşı yerine getirip inşaatı teslim etmekle borcundan kurtulur. Üçüncü kişi ancak, satıcısı olan eski mâlik arsa sahibinden, satış sözleşmesi nedeniyle istemde bulunabilir. BK'nın 163. (TBK'nın 184/1.) maddesi uyarınca, alacağın temliki kapsamında sözleşmeden doğan hakkın hiçbir temliki, yazılı biçimde yapılmış olmadıkça geçerli olmaz. Arsa sahibinin arsadaki paylarını ya da bağımsız bölümleri başkalarına devretmiş olması, sözleşmeden kaynaklanan haklarını ayrıca yazılı olarak temlik etmiş olmadıkça, bu hakların devri anlamına gelmez. (YHGK'nın 26.03.2008 tarih 15-279 E., 2008/277 K. sayılı ilamı bu yöndedir.) Somut olayda, davacılar H.. K.. ve Ö.K. tarafından bu doğrultuda yazılı bir temlik sözleşmesi sunulmamış ise de, arsa sahibi K.. K..'nun adı geçen davacılar ile birlikte dava açarak talepte bulunmuş olmaları gözetildiğinde, arsa sahibi K.. K.. tarafından arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan haklarını, diğer davacılara sattığı daireler yönünden temlik ettiğinin, dolayısıyla adı geçen davacıların devraldıkları daireler yönünden arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine dayalı olarak talepte bulunabileceklerinin kabulü gerekir. Öte yandan davacı K. K. ile davalı arasında imzalanan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin 6. maddesinde, inşaat ruhsatının alınmasından itibaren 18 ay içinde inşaatın teslim edileceği kararlaştırılmış olup, inşaat ruhsatının 26.03.1992 tarihinde alındığı, buna göre inşaatın teslim edilmesi gereken tarihin 26.09.1993 olduğu, davacılar vekilince inşaatın bu tarihten 18 ay daha geç bitirildiği iddia edildiğinden, bilirkişi kurulunca 26.09.1993 ila 26.09.1995 dönemi için gecikme tazminatı talep edildiğinin tespiti isabetli olup, uyuşmazlık dışıdır. Kural olarak düzenlemesi dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 818 sayılı BK'nın 355. vd. maddelerinde yer alan eser sözleşmesinin bir türü olan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde, inşaatın kararlaştırılan tarihte tesliminin gerçekleştirilememesi durumunda yüklenici borçlu temerrüde düşer ve arsa sahibinin anılan yasanın 106/2. maddesince seçimlik hakkı doğar. Arsa sahibi bu seçimlik hakkını, geciken ifayı beklemek ve gecikme tazminatını istemek olarak kullanmış ise sözleşmeyi feshetmeden, ileride olası eksik-ayıplı işlere ilişkin alacağının muacceliyetini fiili teslime erteleyerek, gecikme tazminatı alacağını her ay sonu itibariyle talep veya dava ederek, eserin teslimini bekleyebilir. Başka bir anlatımla, bu alacaklarını talep veya dava etmek için eserin yüklenici tarafından teslimini beklemek zorunda değildir. Dairemizin yerleşik uygulaması da bu yöndedir. Nitekim, eldeki davada geciken süredeki zararın tazmini istenmektedir. Bir alacağın ifa olanağı, başka bir anlatımla dava edilebilme hakkı doğmadan, o alacak yönünden, zamanaşımı başlamaz. Nitekim, BK’nın 128. maddesi, zamanaşımının alacağın muaccel (dava edilebilir veya istenebilir) olduğu tarihten başlayacağını açık bir şekilde belirtmiştir. Gecikme tazminatı alacağına ilişkin zamanaşımı, o alacakların muaccel oldukları ay sonlarından mı, yoksa teslime kadar tümü için fiilî teslim tarihinden mi başlayacaktır? Zamanaşımının, eserin tesliminde başlatılmasını öngören BK’nın 363. maddesi, gecikme tazminatına değil, kusura ve dolayısıyla eksik işlere ilişkin olup, madde metninde bu açıkça belirtilmiştir. Bu kural doğrudur; zira, ayıplı ve eksik işler alacağı, ancak teslim tarihinde muaccel (dava edilebilir) hale gelir. Çünkü, ayıp ve eksik işlerin parasal karşılıklarını istemek için, BK’nın 106/2. maddesinde belirtilen ilk seçimlik hak doğrultusunda, eserin teslimini beklemek gerekir ki, eser teslim edilir edilmez mutâd sürede o eseri muayene edip, eksik-ayıplı işler var mı, yok mu, varsa parasal karşılıklarının ne olduğu tesbit edilebilsin. Sonuç olarak kira tazminatında zamaşımı süresi bağımsız bölümün teslim edilmesi gereken tarihten itibaren başlar. O halde arsa sahibi gecikilen her ay için zararını davayla isteyebileceğine göre her geçen ay zararı o ayın sona ermesiyle istenebilir (muaccel) hale gelir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nin 02.05.1989 gün ve 3941/2261 sayılı ilamı ile Dairemizin 13.02.2013 tarih ve 2012/6798 E., 2013/787 K., 20.09.2013 tarih ve 2731 E., 5618 K.; 13.03.2014 tarih ve 2013/8510 E., 2014/1907 K., 26.03.2014 tarih ve 2013/7952 E., 2014/2300 K. sayılı ilamları da bu yöndedir. Nitekim, dava tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı BK'nın 129. (TBK'nın 150.) maddesi, varılan bu sonuca paralel bir düzenleme içermektedir. ''Arsa sahibi ifayı bekliyor ise, yüklenici sözleşmedeki yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadır. Sözleşme ifa ile sonuçlanmamışsa, zamanaşımı süresi işlemeye başlamaz. O halde, gecikme tazminatı istemleri yönünden zamanaşımının başlangıç tarihi, sözleşmeye göre yüklenicilerin edimlerini yerine getirerek davacıya ait bağımsız bölümleri teslim tarihidir.'' şeklinde bir sonuca varılamaz ve BK'nın 106/2. maddesinden bu yönde bir sonuç çıkartmak mümkün değildir. Öte yandan, 6100 sayılı HMK'nın dava şartlarını düzenleyen 114/1-d maddesindeki dava ehliyeti, fiil ehliyetinin medeni usûl hukukunda büründüğü şeklidir. Fiil ehliyetine sahip olan bütün gerçek ve tüzel kişiler dava ehliyetine de sahiptir. Aynı Kanun'un 114/1-e maddesindeki dava takip yetkisi, davada taraf olan kişinin o davayı kendi adına yürütebilme ve talep sonucu hakkında kendi adına hüküm alabilme yetkisidir (HMK md. 53). Sözü edilen kurum, şeklî taraf kuramının kabulünün sonucu olarak ortaya çıkmış ve sözü edilen kuramı tamamlamak amacıyla geliştirilmiştir. Davayı takip yetkisi, maddi hukuktaki tasarruf yetkisinin usul hukundaki karşılığını oluşturur. Ayrıca, bu kavram, davada taraf olmadığı hâlde kanun gereği taraf gibi davranmakla görevli kılınmış olanların hukukî konumlarının açıklanmasında başvurulan bir kavram konumundadır. Kural olarak taraf ehliyeti ve dava ehliyeti bulunan kişinin dava takip yetkisi vardır. Ancak bazı istisnai durumlarda davada taraf olarak gösterilen kişinin taraf ve dava ehliyeti olmasına rağmen dava takip yetkisi olmayabilir. Örn: Hakkında iflas kararı verilen kişinin taraf olduğu hukuki davalarda da istisnai durumlar dışında davayı takip yetkisi iflas idaresine aittir. Taraf sıfatı (husumet) ise, maddi hukuka göre belirlenen, bir subjektif hakkı dava etme yetkisini ya da bir subjektif hakkın davalı olarak talep edilebilme yetkisini gösteren bir kavramdır. Taraf ehliyeti; davada taraf olabilme, usulî hukuki ilişkinin süjesi olabilme ehliyetidir. Taraf ehliyetine sahip olan kişi, davada davacı veya davalı olabilecektir. Bu nedenle, taraf ehliyeti usûli bir kavramdır. Taraf ehliyetine sahip olabilmek için medeni hukuktaki hak ehliyetine sahip olmak gerekir. HMK'nın 50. maddesine göre, medeni haklardan yararlanma ehliyetine sahip olan, taraf ehliyetine de sahiptir. Buna göre tüm insanlar, hak ehliyetine ve dolayısıyla taraf ehliyetine sahiptir. Dava ehliyeti ise, medeni hakları kullanma ehliyetine göre belirlenir. (HMK md. 51) Fiil ehliyetine sahip olan kişi, dava ehliyetine de sahiptir ve davayı yürütebilir, usûl işlemlerini yapabilir. Reşit olan ve temyiz kudretine sahip olan kişiler fiil ehliyetine sahiptir. Taraf ehliyeti, dava ehliyeti ve dava takip yetkisi davanın taraflarının kişilikleriyle ilgili olduğu halde, taraf sıfatı dava konusu subjektif hakka ilişkindir. Davacı tarafta yer alan taraf için aktif dava sıfatı, davalı tarafta yer alan taraf için pasif taraf sıfatından söz edilebilir. Uygulamada, "sıfat" yerine "husumet" terimi de kullanılmaktadır. Sıfat dava şartı olmayıp, itirazdır. Çünkü bir kimsenin hak sahibi veya borçlu olup olmadığı davanın esasına girildikten sonra tespit edilebilir. Bu durumda ise dava esastan ret veya kabul edilir. Oysa, dava şartları davanın esasına girilmesini engelleyen niteliktedir. Ancak sıfat bir itiraz olduğundan, hâkim diğer itirazlar gibi taraf sıfatını da dava dosyasından anlayabildiği sürece kendiliğinden nazara alır. Sıfat, davada taraflardan birinin davaya konu subjektif dava hakkının bulunup bulunmadığı ile ilgili bir husustur. Tarafların sıfatının yargılama sonuna kadar devam etmesi zorunludur. Bu husus mahkemece re'sen gözönünde bulundurulmalıdır. Bir davada, taraflardan birinin, davacı ya da davalı sıfatının (aktif ya da pasif husumet ehliyetinin) olmadığı belirlenirse, artık bu davanın esasının çözümüne girilmeden, davanın husumet yokluğundan reddi gerekir. Bir kişinin belli bir davada davalı sıfatını haiz olup olmadığı şeklinde nitelendirilen husumetin ileri sürülme zamanı yasa ile kabul edilen bir ilk itiraz olmadığı gibi davalı tarafından ileri sürülmesi gerekli bir def'i de değildir. Davanın her aşamasında ileri sürülmesi mümkün veya mahkemece vakıf olunduğu takdirde re'sen nazara alınması gerekli hukuki bir durumdur. Somut olayda kira tazminatı istenen dönem ve dava tarihi dikkate alındığında mahkemece, BK'nın 126/4. maddesindeki zamanaşımı süresinin dolduğu gözetilerek, davacı K.. K.. yönünden bu istek kalemine ilişkin davanın zamanaşımı nedeniyle reddine, diğer davacılar yönünden ise esastan reddine karar verilmesi gerekirken, davacı K.. K.. yönünden zamanaşımının hukuki teslimle başlayacağının kabulü ile zamanaşımı süresinin henüz dolmadığı gerekçesine dayanılması, diğer davalılar yönünden ise dava ehliyetlerinin bulunduğu gözardı edilerek adı geçen davacıların davalarının dava ehliyeti yokluğu sebebiyle reddine karar verilmesi doğru olmamış ise de, verilen karar sonucu itibarıyla doğru olduğundan davacılar vekilinin gecikme tazminatına yönelik temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2)Davacılar vekilinin, yüklenicinin projeye aykırı olarak fazladan inşa edip kiraya verdiği bağımsız bölümlerin kira gelirinin payları oranında tahsili istemine ilişkin hükme yönelik temyiz itirazlarına gelince; Mahkemece, davalının projeye aykırı şekilde fazladan inşa ettiği bölümlerin kiraya verilmesi nedeniyle, kira tazminatının tahsili istemlerinin reddine ilişkin hükmünün gerekçesi HMK'nın 297/1-c maddesine uygun oluşturulmamış ise de bu istemi de içerecek şekilde "binanın kaçak yapı olduğu gerekçesiyle " davanın reddine karar verilmiştir. Yukarıda 1 numaralı bentte açıklandığı üzere taraflar arasındaki inşaat sözleşmesi geçerli ise, yüklenicinin inşa ettiği yapı kaçak ta olsa arsa sahibi sözleşmeye dayanarak kira tazminatı isteyebilir. Bu durumda mahkemece, sözleşmenin geçerli olduğu gözetilerek, davacıların sözleşme dışı ve projeye aykırı olarak fazladan inşa edilen bağımsız bölümlerin kiraya verilmesi sebebiyle kira tazminatı istemine ilişkin uyuşmazlığın esası incelenip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken bu istemle ilgili herhangi bir tartışma ve değerlendirme yapılmaksızın yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi HMK 'nın 297/1-c maddesi hükmüne aykırı olmuştur. 3-Kabule göre de, mahkemece davacılar H.. K.. ve Ö.. K..'nun aktif dava ehliyetinin bulunmadığı kabul edildiğine göre, 6100 sayılı HMK'nın dava şartlarını düzenleyen 114/1-d ve 115. maddeleri uyarınca davanın usulden reddine karar verilmesi gerekekirken yazılı şekilde hüküm kurulması da doğru olmamıştır. Öte yandan, karar tarihi itibariyle yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin 3/2. maddesi, "Müteselsil sorumluluk da dahil olmak üzere, birden fazla davalı aleyhine açılan davanın reddinde, ret sebebi ortak olan davalılar vekili lehine tek, ret sebebi ayrı olan davalılar vekili lehine ise her ret sebebi için ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunur." hükmü, aynı tarifenin 7/2. maddesinde ise "Davanın dinlenebilmesi için kanunlarda öngörülen ön şartın yerine getirilmemiş olması ve husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmesinde, davanın görüldüğü mahkemeye göre Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde yazılı miktarları geçmemek üzere üçüncü kısımda yazılı avukatlık ücretine hükmolunur" hükmü düzenlenmiştir. Bu durumda mahkemece, davacı K.. K..' nun davasının esastan, diğer davacıların davalarının ise aktif dava ehliyeti yokluğundan reddine karar verildiğine göre, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin 7/1 ve 3/2. maddeleri uyarınca red sebebi aynı olan davacılar H.. K.. ve Ö.. K..'nun 1.320,00 TL nisbi vekalet ücretinden sorumlu tutulması gerekirken, davası esastan reddedilen davacı K.. K..'nun sorumlu olduğu vekalet ücretinden adı geçen davacı gibi sorumlu tutulmaları da doğru olmamıştır. SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, davacılar yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.12.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.