Türk Borçlar Kanunu 7. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 7- Ismarlanmamış bir şeyin gönderilmesi öneri sayılmaz. Bu şeyi alan kişi, onu geri göndermek veya saklamakla yükümlü değildir.
5. Bağlayıcı olmayan öneri ve herkese açık öneri
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
23 karar eşleşti
(Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi, 2012/17897 E., 2012/26311 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi (Tüketici Mahkemesi Sıfatıyla)
Diğer yandan, 1.7.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu bu konuda özel bir düzenleme getirmiş olup, Yürürlük yasası olan 6101 Sayılı Yasa'nın 7. Maddesinde yürürlükte olan davalarda dahi uygulanması gereken 6098 Sayılı Yasa'nın 138.
(Kapatılan) 13. Hukuk Dairesi 2012/17897 E. , 2012/26311 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Tüketici Mahkemesi Sıfatıyla)
Taraflar arasındaki uyarlama davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacılar tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR
Davacılar, davalı bankadan japon yeni üzerinden konut kredisi kullandığını, beklenmedik şekilde fahiş artış olduğundan kredi taksit tutarlarının TL cinsinden uyarlanmasına karar verilmesini istemişlerdir.
Davalı davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm; davacılar tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Taraflar arasındaki hukuki ilişkinin 4077 sayılı Tüketicinin korunması Hakkında Kanun Kapsamında kaldığı tartışmasızdır.
4077 sayılı Kanunun 23. maddesinin 3. fıkrasında, tüketici mahkemesi nezdinde tüketiciler, tüketici örgütleri ve bakanlıkça açılacak davaların her türlü harç ve resimden muaf olduğu belirtilmiştir. Bu hüküm tüketicilerin ve tüketici örgütlerinin kolaylıkla dava açmalarını sağlama amacına yönelik olup, bu nedenle
dava açarken bunlar harçtan sorumlu tutulmamışlardır. Yasa koyucunun maddeyi yasaya koyuş amacı nazara alındığında, tüketicilerin açtıkları davanın reddi veya haklarında açılan davanın aleyhlerine neticelenmesi halinde tüketicilerin harçla sorumlu tutulmamaları gerekir. Mal ve hizmet sunan satıcıların ise harçtan sorumlu tutulmamasına ilişkin yasada bir hüküm 2012/17897-26311
yoktur. Satıcı tarafından tüketici hakkında açılan davanın açılışında harç alınması gerektiği gibi, açtığı davanın reddi ve hakkında tüketici tarafından açılan davanın aleyhine sonuçlanması halinde harçla sorumlu tutulması ve kararı temyiz ettiklerinde de temyiz harcının alınması, harçlar kanunun amir hükümleri gereğidir.
Mahkemece, bu yönler gözetilmeksizin yazılı şekilde davacı tüketicilerin harçla sorumlu tutulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. Ne var ki bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, kararın düzeltilerek onanması HUMK.nun 438/7. maddesi gereğidir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan 1.bent gereğince davacıların diğer temyiz itirazlarının reddine, 2.bent gereği kararın hüküm fıkrasının 2 nolu bendinin tamamen karardan çıkarılarak yerine “Davacılar harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına” sözlerinin yazılmasına, hükmün düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 22.11.2012 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
Davacı, Davalı Banka ile aralarında imzalanan kredi sözleşmesi uyarınca 20 yıl vadeli japon yeni üzerinden konut kredisi kullandığını, aylık ödemelerin arttığını ve ödeyemez duruma geldiğini, sözleşmenin uyarlanmasına karar verilmesini dilemiştir.
Davalı, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacının temyizi üzerine Dairemizce onanmıştır. Ne var ki, yüce çoğunluğun onama yönündeki düşüncesine katılamamaktayız. Şöyle ki,
Hukukumuzda sözleşmeye bağlılık ilkesi uygulanmaktadır. Özel hukuk sistemiz kişilerin iradi serbestisi esasını benimsemiş ve eşit düzeydeki kişilerin hukuki ilişkilerini düzenlemeyi amaç edinmiş ve belili sınırlar içinde onların iradelerini öne çıkartıp, kamu düzenine aykırı olmamak koşuluyla istedikleri gibi sözleşme yapabilecekleri öngörülmüştür.
Sözleşme serbestisi içerisinde muhtelif alt başlıklar halinde serbestiler de bulunmaktadır. Bunlar, sözleşme yapıp yapmama serbestisi, sözleşmenin karşı tarafını seçme, şekil serbestisi, sözleşmenin muhtevasını belirleme serbestisi, tip serbestisi, mevcut sözleşmeyi değiştirme veya ortadan kaldırma serbestisi olarak sayılabilir. Sözleşme serbestisi ilkesi yanında hakimin sözleşmeye müdahale konusunda da yasalarımızda bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak Yargıtay 13 Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu uzun zamandan bu yana sözleşmenin değişen hal ve şartlara uydurulması konusunda istikrarlı bir yol benimsemiş ve Hakimin sözleşmeye müdahalesi müessesesi getirilmiş ve zaman içerisinde geliştirilmiştir. Hakimin sözleşmeye müdahalesi için bir takım kriterlerin olması da kaçınılmazdır.
Sözleşmeye Hakimin Müdahalesi için gerekli kriterlerin başında değişen hal ve şartların olağanüstü ve objektif nitelikte olması ve tarafların yüklendikleri edimler arasındaki dengenin aşırı ölçüde bozulmuş olması gelmektedir. Bu durumda hakime sözleşmeye müdahale etme görevi yüklenmiştir. Bu nedenle Hakim bu koşulların bulunup bulunmadığını araştırmakla yükümlü olup, gerekirse bilirkişi incelemesi yapmalı ve uzman bilirkişiden görüş almalıdır. HUMK.nun 275. maddesi gereği hakim uzmanlık gerektiren bir konuda bilirkişiye başvurmalı ve ancak uyuşmazlıkta son sözü Hakim söylemelidir. Bilirkişinin noksan bıraktığı konularda ek rapor alabileceği gibi, yeni bir bilirkişi incelemesi de yaptırabilecektir. Her somut olayın özelliğine göre değişen hal ve şartların bulunup bulunmadığı ve edimler arasındaki dengenin aşırı ölçüde bozulup bozulmadığı ve Dairemizin uzun zamandır uyguladığı işlem temelinin çökmesi halinin varlığı araştırılmalıdır.
Keza, 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK.nun 266. maddesi de, "Mahkeme, çözümü hukuk dışında özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden , bilirkişinin oy ve görüşününün alınmasına karar verir.Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz." düzenlemesi getirilmiş olup, burada da HUMK.nun 275. madesine paralel düzenleme mevcuttur. Mahkemece, bilirkişi incelemesi yapılmamasına gerekçe olarak, "mevcut delillere göre,bilirkişi incelemesi gerekmediği, ve esasa etkili olmayacağı kanaatine varıldığı vurgulanmıştır. Keza, Davacı vekilinin ibraz ettiği bilirkişi raporları da, öngörülebilirlik hususunun farklı ve hatalı değerlendirildiği sonucuna varılmıştır.
Az yukarıda açıklandığı üzere, Mahkeme bilirkişi raporuyla bağlı olmayıp, re'sen yada itiraz halinde ek rapor alabileceği gibi, yeni bir bililirkişi incelemesi yaptırabilecektir. Bu konunun teknik bir bilgiyi gerekip gerektirmediği de esasen tartışılmalıdır. Edimler arasındaki dengesizlik yada işlem temelinin çökmesi gibi konularda Hakim'in hangi objektif verilerden istifade edeceği önemlidir. Burada olduğu gibi, Hakim aktüerya yada istatistik bilirkişilerinden yada bankacılık
konusunda uzman bilirkişilerden yararlanarak karşılaştırma yapmalıdır.
Diğer yandan, 1.7.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu bu konuda özel bir düzenleme getirmiş olup, Yürürlük yasası olan 6101 Sayılı Yasa'nın 7. Maddesinde yürürlükte olan davalarda dahi uygulanması gereken 6098 Sayılı Yasa'nın 138. maddesi aşırı ifa güçlüğü başlığı altında; "Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağünüstü bir durum ve borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinde ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçclu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçlenmesinden doğan haklarıın saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.." demektedir. Bu maddenin gerekçesinde de; sözleşmeye bağlılık(ahde vefa) ilkesinin istisnalarındtan biri olarak kabul edilen, "işlem temelinin çözmesine" ilişkindir. İmkansızlık kavramından farklı olan aşırı ifa güçlüğüne dayanan uyarlama isteminin temeli, Türk Medeni Kanunun 2. maddesinde öngörülen "dürüstlük kuralıdır" demektedir. Şartları var ise, uyarlama istenebilecektir.
Öte yandan, maddenin son fıkrasında aynen; "Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır. Düzenlemesi getirilmiştir. Mahkemenin gerekçesinde Dairemizin önceki kararlarına atıf yapılarak şu ifade kullanılmıştır. "Yargıtay Kararında da belirtildiği ülkemizde daha önce (Nisan 1994 ve Şubat 2001 ) gibi yaşanan kriz ve Türk Lirasının yabancı paralar karşısında sürekli değer kaybettiği bilinen bir gerçektir.Bu durumun sonraki dönemlerde de oluşabileceği kolayca bilinecek ve öngörülebilecek bir durumdur. Buna rağmen Davacının dövizle konut kredisi alması, riskin ve dövizdeki oluşabilecek değişikliklerin sonuçlarını sözleşme yapıldığı andan itibaren kabul ettiği anlamına gelmektedir."
Dava tarihi itibariyle 6098 Sayılı Yasa henüz yürürlükte değil ise de, 6010 Sayılı Yasanın 7. maddesi uyarınca devam eden davalarda da 6098 Sayılı Yasanın 138. maddesi uygulanabileceğinden temyiz aşamasında da bu hususun nazara alınması ve dövizle borçlanmalarda uyarlama istenebileceği gözetilmelidir.Temyiz aşamasında anılan yasa yürürlüktedir. Mahkemece, dövizle borçlanmalarda ekonomik istikrarsızlık mevcut olup, Türk Lirasının değer kaybettiğinin kolayca bilinebilecek ve öngörülebilecek bir husus olduğu vurgulanmıştır. Ancak, bu sonucu varılırken, hangi objektif kriterlerin bulunduğu açıklanmamış, sadece önceki krizler gösterilmiştir. Oysa, ekonomik krizler uzun yıllar etkilerini gösterse de, bu yönde değerlendirme hukuki değildir. Anılan hususun HMK.nun 187/2. maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceği de düşünülmektedir.Herkesce bilinen bir vaka olması gerekir. 2012/17897-26311
1994 ve 2001 yıllarında ekonomik kriz olduğu ve dövizin aniden yükseldiği doğruysa da o tarihlerde henüz ekonomik gelişmeleri izleyemeyecek yaşta olanlardan aynı davranışı beklemek de hayatın olağan akışına ters düşmektedir.
Bu konuda bir de karineler üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır. Bilindiği üzere Hukukta karine; varlığı bilinen olumlu veya olumsuz bir olaydan diğer bir olumlu veya ulumsuz bir olayın bir hukuksal durumun varlığı veya yokluğu sonucunu çıkarılmasına olanak veren bir kural anlaşılmalıdır. Karineler doktrin ve uygulamada asal ve fiili karineler şeklinde ikiye ayrılmaktadır.Fiili karineler genellikle yaşam deneylerinden oluşmaktadır ve Yargıtay kararlarında da hayatın olağan akışı şeklinde belirginleşmektedir. Fiili karineler, bir hukuk kuralına dayanmaksızın, tarafların vakıa iddialarının doğruluğu veya bir delilin değeri hakkında hakimin kanaat oluşturmasına yarayan hayat tecrübesi kurallarına dayanan değer yargılarıdır. Burada varlığı bilinan bir vakıadan hareketle, tecrübe kurallarına dayanan bir değerlendirme sonucu, tartışmalı olan vakıanın gerçeklemiş olduğu kanaatine varılır. Fiili karineler, yaşam deneyi kurallarından hakimin kanaat edinmesini sağlayan karinelerdir. Somut olayda, fiili bir karineden bahsetmek kanımızca mümkün değildir.
Öte yandan konuyu bir de HMK.nun ilgili hükümleri irdelenerek değerlendirilmelidir.
6100 Sayılı HMK.'uyla Usul Hukukumuzda "öninceleme" yenilik olarak getirilmiştir. Önincelemenin de iki şekilde yapılacağı öngörülmüş, Madde 138 .de duruşması öninceleme, madde 139 ve 140'da ise duruşmalı öninceleme düzenlenmiştir. Öninceleme safhasından da önce dosya üzerinde karar verilebilecek bir durum söz konusu ise, duruşma dahi açılmadan karar verilebilecektir. Öninceleme aşamasından sonra ise tahkikat aşaması gelmektedir. Öninceleme aşamasında, Hakimin dava şartlarının tamam olup olmadığı, ilk itirazlar, tarafların temel iddia ve savunmaları, uyuşmazlık noktaları, tarfların ibraz etmeleri gereken deliller ve açıklamalar, tarafların sulh olup olmadıkları ve öninceleme için gerekli hususların tutanağa geçip geçmediği konularında işlemler yapılır ve bu aşama tamamlandıktan sonra davanın tahkikat aşamasına (Madde 143.)'e geçilir. Mahkemece tahkikat yapılmasına gerek bulunmaması kanaatine varıldığı takdirde ise, nihai bir kararla dava sona erdirilebilir.Aksi halde hüküm için tahkikatın yapılması aşamasına geçilir ve daha sonra sözlü yargılama aşamasına geçilir. Öninceleme duruşmasında tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, anca henüz sunmadıkları belgelerin mahkemeye sunulması veya başka yerden getirilmesi gereken belgelerin celbi amacıyla kesin süre verilebilecektir. Kanun koyucunun öninceleme müessesesinin koyuş amacının gerekmediği halde eski alışkanlıkların devam etmesinin önüne geçmek, bu aşama tamamlanmadan ve gerekli kararlar bu aşamada alınmadan tahkikat aşamasına geçilmesini ve tahkikat için duruşma günü belirlenmesini yasaklamıştır. Bu aşamada tanık dinleme, belge inceleme, bilirkişi görüşünü alma, keşif yapma ve yemik teklifi
gibi işlemler yapılamamaktadır. Mahkemece bilikişi incelemesinin de tahkikat safhasında yapılması gerekmektedir. Böylece teknik bir konuda bilirkişi incelemesi yapılmadan karar verilmesi hatalı olacaktır. Öninceleme safhası, yargılamanın gereksiz yere uzamasının engellenmesi ve mahkeme ile tarafların yargılamada gereken hazırlığı davanın başında yapmasının saflanması bakımından Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile dilekçelerin verilmesinden sonra ve tahkikat aşamasından önce gelmek üzere bir aşamadır. Öninceleme aşamasının kabulüyle dilekçelerin karşılıklı verilmesi aşamasının tamamlanmasından sonra ve tarafların ellerinde bulunan delilleri mahkemeye sunmalarından, elde olmayan delillerin ise nereden getirtileceklerinin bildirilmesi ve masrafların ödenmesinden sonra, tüm bu dava malzemesinin inceleneceği tahkikat aşamasına geçilmesi amaçlanmıştır. Bu aşamada zamanaşımı defi ve ilk itirazlar karara baglanır. Gerçi, mahkemece tahkikat aşamasına geçilmişse de, bilirkişi incelemesi yapılmadan emsal bilirkişi raporları gözetilerek karar verilmiştir. Oysa, dosyada mevcut bulunan bilirkişi raporları arasında çelişki mevcut olduğu gibi, her somut olayın özelliği göz ardı edilmemeli ve tüketicinin kullandığı krediye ilişkin tüm veriler toplanmalı ve kredi sözleşmesinden sonraki aşamalar değerlendirilmelidir. Dövizin bazı dönemlerde TL karşısında değer kazanması mümkün olduğu gibi, kimi dönemlerde de, sabit kaldığı bazen de değer kaybettiği unutulmamalıdır.
Somut olayda; Davacı Tüketici, konut kredisi aldığını, sözleşmenin bu borcunu ödemesinin mümkün olmadığını, edimler arasındaki dengenin aleyhte çoğalarak işlem temelinin çöktüğünü, ileri sürmüşse de, az yukarıda açıklandığı üzere, Mahkemece HMK'ya aykırı şekilde, davacı'nın delilleri toplanmadan ve özellikle teknik bir bir konu olması nedeniyle teknik bilirkişi heyeti oluşturulmadan karar verilmiştir. Tüm bu nedenlere Mahkemece taraf delilleri toplanıp, 6101 Sayılı Yasa'nın 7. maddesi ve 6098 Sayılı Yasa'nın 138 maddesi gözetilerek bir değerlendirme yapılması gerekirken davanın reddi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle sayın çoğunluğun onama yönündeki kararına katılmamaktayız.
Diğer kararlar (4)
9. Hukuk Dairesi, 2023/7480 E., 2023/11884 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Mülga 507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanunu'nun 2 nci maddesi, 5362 Sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunu’nun (5362 sayılı Kanun) 3 üncü maddesi, 6098 sayılı Kanun hükümleri. 3. Değerlendirme 1.4857 sayılı Kanun'un 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konul
9. Hukuk Dairesi 2023/7480 E. , 2023/11884 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/2388 E., 2022/2374 K.
KARAR : İstinaf başvurusunun kabulü ile davanın kabulü
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... Anadolu 3. ... Mahkemesi
SAYISI : 2020/24 E., 2022/432 K.
Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davalı vekilince istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı tarafa ait Tuzla-Pendik hattında çalışan ... plakalı minibüste 01.01.2000-30.10.2018 tarihleri arasında şoför olarak çalıştığını, 2000-2008 yılları arasında sigortasız çalıştırıldığını, sigorta primlerinin eksik yatırıldığını, davalı tarafından müvekkilinin hak ve alacakları kendisine tam olarak ödenmeksizin araçların satıldığı söylenip işten çıkarıldığını ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışma ücreti, asgari geçim indirimi, ... bayram ve genel tatil ücreti ile yıllık izin ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının, müvekkili nezdinde geçen ve Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) bildirilmeyen herhangi bir çalışmasının olmadığını, davacının işyerinde 28.01.2008-30.10.2018 tarihleri arasında çalıştığını, ... sözleşmesinin tarafların karşılıklı ve birbirine uygun iradesi ile sona erdiğini, müvekkiline ait Tuzla-Pendik hattında çalışan ... plakalı minibüste çift şoför çalıştığını, farklı vardiyalar ile çalışıldığını, taraflar arasında 30.11.2018 tarihli ibraname imzalandığını, bu ibranamede ibra konusu alacağın türü ve miktarının ... ... sayıldığını, davacıya tamamının ödendiğini savunarak davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesi yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı ile aynı hatta çalışan davacı tanıklarının sarih anlatımlarına itibar edilerek davacının, 01.01.2000-30.10.2018 tarihleri arasında ... plakalı araçta çalıştığının anlaşıldığı, davalı tarafça 30.11.2018 tarihli ibraname sunulmuşsa da incelendiğinde davacının imzası dışındaki kısmın farklı bir kişi tarafından yazıldığının açık olduğu, davacının da isticvabında bu hususu doğruladığı, 18 yıllık çalışması olan davacının 50.000,00 TL karşılığında tüm alacaklarından vazgeçmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu, davacının kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına hak kazandığı, davacının yıllık izinlerinin kullandırıldığını davalının ispatlayamadığı, dinlenen tanıkların beyanlarından davacının haftada 42 saat fazla çalışma yaptığının ve karşılığının ödenmediğinin anlaşıldığı, ... bayram ve genel tatillerde çalıştığının da tanık beyanları ile ispatlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davalı vekili istinaf dilekçesinde; davacının sigortasız dönemde iddia ettiği çalışma için hizmet tespiti davası açılmadıkça SGK kaydındaki çalışma süresinin aşılamayacağını, tespit edilen fazla çalışma ücreti ile ... bayram ve genel tatil ücretinin fahiş olduğunu, ... şoför çalışmadığına ilişkin Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma dosyasının celp edilip incelenmediğini, tanıkla ispatlandığı hâlde indirim de uygulanmadığını belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının ortadan kaldırılması ve davanın reddine karar verilmesi istemi ile istinaf yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; alacak davasında çalışmanın her türlü delille ispatlanabileceği, fazla çalışma ücreti ile ... bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının tanık beyanlarına göre hesaplandığı, davalının bahsettiği soruşturma dosyasının taraflarca getirilme ilkesi gereği dosyaya sunulması gerekirken davalının bunu ihmal ettiğinin anlaşıldığı, işçinin hastalık, mazeret ve başkaca nedenlerle sürekli aynı şekilde çalışması mümkün olmadığından, tanıkla ispatlanan fazla çalışma ücreti ile ... bayram ve genel tatil ücreti alacaklarında dosyaya uygun bir indirim yapılmamasının hatalı olduğu, hükme esas alınan bilirkişi raporunda Mahkemece değer verilen tutarlar üzerinden %30 indirim yapılarak alacağın miktarının tespit edildiği ve taleple bağlı kalınarak hüküm kurulduğu belirtilerek davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili temyiz dilekçesinde; hüküm fıkrasında ıslah tarihinin 02.03.2020 olarak yazılmasının hatalı olduğunu, ... Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının 2021/220025 sayılı soruşturma dosyasının incelenmediğini, incelenmiş olsaydı davacının ... şoför olarak çalışmadığının anlaşılacağını, tanık ifadelerine itibar edilmemesi gerektiğini, eski çalışan O.G'nin açtığı davadan ve eski çalışan B.K'nın imzaladığı ibranameden aynı hatta başka işçilerin de çalıştığının anlaşılacağını, davacının hizmet süresi boyunca 4 saat uykuyla haftalık izin/yıllık izin kullanmadan çalıştığı şeklindeki kabulün hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, zamanaşımı def'inin dikkate alınmadığını belirterek temyiz yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkinin ... kanunları kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve buna göre uyuşmazlığa ... kanunlarının mı yoksa 6098 sayılı ... Borçlar Kanunu (6098 sayılı Kanun) hükümlerinin mi uygulanması gerektiğine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 371 inci maddesi.
2. 4857 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinin ilgili bölümü şöyledir:
"Aşağıda belirtilen işlerde ve ... ilişkilerinde bu Kanun hükümleri uygulanmaz;
...
ı) 507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Kanununun 2 nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde,
..."
3. Mülga 507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanunu'nun 2 nci maddesi, 5362 Sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunu’nun (5362 sayılı Kanun) 3 üncü maddesi, 6098 sayılı Kanun hükümleri.
3. Değerlendirme
1.4857 sayılı Kanun'un 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanun'un uygulanacağı belirtilmiştir.
2. 4857 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendi uyarınca, mülga 507 sayılı Kanun'un 2 nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde 4857 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaz.
3. 507 sayılı Kanun, 21.....2005 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5362 sayılı Kanun'un 76 ncı maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve maddenin ikinci cümlesi ile diğer kanunların 507 sayılı Kanun'a yaptıkları atıfların 5362 sayılı Kanun'a yapılmış sayılacağı açıklanmıştır. Bu durumda 4857 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinde 507 sayılı Kanun'a yapılan atıf, 5362 sayılı Kanun'a yapılmış sayılmalıdır. Bahsi geçen yeni yasal düzenlemede esnaf ve sanatkâr tanımı değiştirilmiştir. 5362 sayılı Kanun'un 3 üncü maddesine göre esnaf ve sanatkâr; ister gezici ister sabit bir mekânda bulunsun, Esnaf ve Sanatkâr ile Tacir ve Sanayiciyi Belirleme Koordinasyon Kurulunca belirlenen esnaf ve sanatkâr meslek kollarına dâhil olup ekonomik faaliyetini sermayesi ile birlikte bedeni çalışmasına dayandıran ve kazancı tacir veya sanayici niteliğini kazandırmayacak miktarda olan, basit usulde vergilendirilenler ve işletme hesabı esasına göre deftere tabi olanlar ile vergiden muaf bulunan meslek ve sanat sahibi kimselerdir. 507 sayılı Kanun'da yazılı olan “geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin” sözcüklerine 5362 sayılı Kanun'da yer verilmemiştir. 5362 sayılı Kanun'un düzenlemesi karşısında, 21.....2005 tarihinden sonraki dönem açısından 4857 sayılı Kanun'un kapsamı belirlenirken, “geçimini münhasıran bu işten sağlama” ölçütü dikkate alınmamalıdır.
4. 5362 sayılı Kanun'daki düzenleme ile esnaf ve tacir ayrımında başka ölçütlere yer verilmiş olup, kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlük yapanların da ekonomik sermayesi, kazancının tacir sanayici niteliğini aşmaması ve vergilendirme gibi ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekecektir. 507 sayılı Kanun döneminde esnaf sayılan kamyoncu, taksici, dolmuşçu gibi kişilerin de bu yeni ölçütler çerçevesinde esnaf sayılmama ihtimali ortaya çıkmaktadır.
5. 5362 sayılı Kanun'un 3 üncü maddesinde belirtilen esnaf ve sanatkâr faaliyeti kapsamında kalan işyerinde üç kişinin çalışması hâlinde, 4857 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinin (ı) bendi uyarınca, bu işyeri ... Kanunu'nun kapsamının dışında kalmaktadır. Maddede üç işçi yerine “üç kişi”den söz edilmiştir. Bu ifade, işyerinde bedeni gücünü ortaya koyan meslek ve sanat erbabını da kapsamaktadır. İşinde bedeni gücü ile çalışmakta olan esnaf dâhil olmak üzere toplam çalışan sayısının üçü aşması durumunda işyeri 4857 sayılı Kanun'a tâbi olacaktır.
6. Somut uyuşmazlıkta; davalı işverene ait minibüste çalışan sayısının tespiti için herhangi bir araştırma yapılmadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla Mahkemece; uyuşmazlık konusu dönemde davalının ekonomik sermayesi ve kazancının esnaf niteliğini aşıp aşmadığı ve hangi usule göre vergilendirildiği tespit edilmeli, fesih tarihi itibarıyla davalı işveren nezdinde çalışan işçi sayısı SGK kayıtları getirtilerek belirlenmeli, işverenin işyerinde kendi bedeni gücü ile bizzat çalışıp çalışmadığı ve esnaf statüsünde olup olmadığı, yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ve ilkeler doğrultusunda araştırılarak davalının esnaf olduğu belirlendiği takdirde uyuşmazlığın ... kanunları kapsamı dışında kaldığı dikkate alınarak uyuşmazlığa 6098 sayılı Kanun'un uygulanmalıdır. Eksik araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.
7. Islah tarihi 02.03.2022 olmasına rağmen, hüküm fıkrasında ıslah tarihinin 02.03.2020 olarak belirtilmesi de mahallinde düzeltilebilecek maddi hata olarak kabul edilmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Bozma sebebine göre davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
13.09.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
9. Hukuk Dairesi, 2019/7722 E., 2021/2390 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... 28. Hukuk Dairesi
tam metni aç
dığı takdirde ise davalı gerçek kişinin gerek 507 sayılı Kanun gerekse bu Kanun’u yürürlükten kaldıran 5362 sayılı Kanun uyarınca esnaf olup olmadığının araştırılması gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre uyuşmazlığın çözümünde Türk Borçlar Kanunu’nun mu yoksa 4857 sayılı İş Kanunu’nun mu uygulanacağı noktalarında toplanmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 8'inci maddesinin birinci fıkr
9. Hukuk Dairesi 2019/7722 E. , 2021/2390 K.
"İçtihat Metni"
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ: ... 28. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ: ALACAK
Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili, davacının davalılardan ...'in maliki olduğu minibüste şoför olarak çalıştığını, minibüsün 30.05.2016 tarihinde diğer davalıya devredildiğini, davacının en son günlük 75,00 TL ücretle çalıştığını, davacının kendi sosyal güvenlik primlerini kendisinin ödediğini, davacının fazla çalışma yaptığını, ayrıca ulusal bayram ve genel tatil günleri ile hafta tatili günlerinde de çalıştığını, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haklı bir neden olmadan feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatı ile birlikte bir kısım işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir.
Davalı Cevabının Özeti:
Davalılar vekili, davacı ile aralarındaki ilişkinin işçi işveren ilişkisi olmadığını, adi ortaklık ilişkisi olduğunu, davalıların araçlarını davacının ise emeğini ortaya koyarak bu adi ortaklığı oluşturduklarını beyan ederek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti:
Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kabulüne karar verilmiştir.
İstinaf Başvurusu:
İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı, davalılar istinaf başvurusunda bulunmuştur.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti:
Bölge Adliye Mahkemesi tarafından, istinaf dilekçesinde bildirilen sebeplerle sınırlı olarak yapılan inceleme sonucunda, davanın kabulüne dair İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve esas yönünden yerinde olduğu gerekçesiyle, davalılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir
Temyiz:
Karar yasal süresi içerisinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Gerekçe:
Uyuşmazlık, işçilik alacakları istemli eldeki davada, minibüs şoförü olan davacı ile araç maliki davalı arasında iş sözleşmesi bulunup bulunmadığı, iş sözleşmesi bulunduğu sonucuna varıldığı takdirde ise davalı gerçek kişinin gerek 507 sayılı Kanun gerekse bu Kanun’u yürürlükten kaldıran 5362 sayılı Kanun uyarınca esnaf olup olmadığının araştırılması gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre uyuşmazlığın çözümünde Türk Borçlar Kanunu’nun mu yoksa 4857 sayılı İş Kanunu’nun mu uygulanacağı noktalarında toplanmaktadır.
4857 sayılı İş Kanunu'nun 8'inci maddesinin birinci fıkrasında iş sözleşmesinin tanımı yapılmıştır. Buna göre, " İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir." Ayrıca aynı Kanunun 2'nci maddesinin birinci fıkrasında da " Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir." hükmüne yer verilmiştir. Türk Borçlar Kanunu (TBK)'nun 393'üncü maddesinde ise "Hizmet sözleşmesi, işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle işgörmeyi ve işverenin de ona zamana veya yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşmedir." şeklinde hizmet (iş) sözleşmesinin tanımı yapılmıştır. Bu tanımlardan yola çıkıldığında iş sözleşmesinin, "iş görme", "ücret" ve "bağımlılık" unsurlarından oluştuğu açıktır.Kira sözleşmesi bir malın kullanımının devredildiği sözleşme türü olup 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 229'uncu maddesinde " Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir." şeklinde tanımlanmıştır. Ürün kirasına ilişkin olarak 6098 sayılı TBK ise aynı hususta 357'nci maddesinde " Ürün kirası kiraya verenin, kiracıya, ürün veren bir şeyin veya hakkın kullanılmasını ve ürünlerin devşirilmesini bedel karşılığında bırakmayı üstlendiği sözleşmedir.Ürüne katılmalı kira, kira bedelinin devşirilecek ürünün belli bir oranı olarak kararlaştırıldığı ürün kirasıdır. Bu oran sözleşmeyle kararlaştırılmamışsa, yerel âdete göre belirlenir."; 358'inci maddesinde ise "Bu ayırımda ürün kirasına ilişkin özel hüküm bulunmadıkça, kira sözleşmesine ilişkin genel hükümler uygulanır." düzenlemelerini içermektedir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 360'ıncı maddesinde kiraya verenin, birlikte kiralanmış taşınır şeyler varsa bunlar da içinde olmak üzere kiralananı sözleşmenin amacına uygun biçimde kullanılmaya ve işletilmeye elverişli bir durumda kiracıya teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlü olduğu belirtilerek düzenlemiştir. Kiraya veren, kiralanan şeyi, kiracının kiralanandan yararlanmasını ve semerelerini toplamasını sağlayacak ya da işletilmesini mümkün kılacak şekilde teslim etmek ve sözleşme süresi boyunca da bu durumda bulunmakla yükümlüdür. Bu kapsamda kiralananın işletilmesi için gerekli tüm malzemeleri, imtiyazları, ruhsatları teslim etmesi şarttır. Hemen belirtmek gerekir ki, ticari bir aracın kullanımının plakası ile birlikte başkasına devredildiği ve aracın bu kişi tarafından kullanıldığı uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.
Bu tür bir ilişkide ruhsat sahibi ile aracı kullanan arasındaki ilişkinin bir ürün (hasılat) kirası mı yoksa, iş ilişkisi mi olduğunun tespiti, hangi hükümlerin uygulanacağının belirlenmesi noktasında önem arz etmektedir. Zira taraflar arasındaki ilişki iş ilişkisi ise İş Kanunu veya bazı hâllerde Borçlar Kanunu'nun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerinin; kira ilişkisi ile Borçlar Kanunu'nun kira sözleşmesine ilişkin düzenlemelerinin uygulanması gerekecektir. Taraflar arasında iş sözleşmesi bulunup bulunmadığının tespitinde görünürdeki işlemler değil, fiili durum önemli olup fiili (gerçek) durum tespit edilerek sonuca gidilmesi gerekir. Taraflar arasında ürün (hasılat) kirasının varlığı bakımından, kira sözleşmesinin sözlü hatta zımni olarak yapılmasının dâhi mümkün olması karşısında mutlaka yazılı kira sözleşmesi yapılması şart değildir. Aksine yazılı bir kira sözleşmesi sunulmuş olsa bile, taraflar arasında iş görme, ücret ve bağımlılık unsurlarını içeren bir iş sözleşmesinin varlığının tespiti hâlinde gerçek fiili durumun iş sözleşmesi olduğunun kabulü gerekecektir.Kira sözleşmesi yapılmış olsa da, işletme ruhsatı devredilmediği sürece, trafik cezalarının ve hasarın davalı adına işlenmesi doğaldır. Taraflar arasında hasılat kirasına yönelik bir anlaşma olsa dahi, gerçek fiili durum hasılat kirasıyken, araç sahibinin işletme ruhsatını devretmemesi uygulamada mümkündür. Sırf işletme ruhsatının devredilmemiş olması, o ilişkiyi hasılat kirası olmaktan çıkarmayacağı gibi, bu ve benzeri durumlarda trafik cezalarının kimin adına kesildiği de kanımızca taraflar arasındaki ilişkinin hukuki niteliğini etkileyebilecek esaslı unsurlardan değildir. Bu tür özellikler, ancak yardımcı ve destekleyici ölçüt olarak kullanılabilir (Baycık, G.: İş İlişkisinin Kurulması, Hükümleri ve İşin Düzenlenmesi Açısından Yargıtay'ın 2016 Yılı Kararlarının Değerlendirilmesi, Yayımlanmamış Tebliğ, s.7).Aynı şekilde kişinin Sosyal Güvenlik Kurumuna 4/1-a'lı olarak bildiriminin yapılmış olması, aradaki ilişkinin iş sözleşmesi olarak nitelendirilmesi için yeterli değildir. Aradaki ilişkinin iş sözleşmesine dayanmamasına rağmen yapılan Sosyal Güvenlik Kurumu bildiriminin gerçeğe aykırı olduğunun tespiti hâlinde Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından iptal edilmesi mümkündür.4857 sayılı Kanun'un 4. maddesinin 1. fıkrasının (ı) bendi uyarınca, "507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanununun 2. maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde bu kanun hükümleri uygulanmaz.507 sayılı Kanun'un 2. maddesinde "İster gezici olsun ister bir dükkan veya bir sokağın belli yerinde sabit bulunsunlar ticari sermayesi ile birlikte vücut çalışmalarına dayanan ve geliri o yer ve gelenek ve teamülüne nazaran tacir niteliğini kazanmasını icap ettirmeyecek miktarda sınırlı olan ve bu bakımdan ticaret sicili ve dolayısıyla ticaret ve sanayi odasına kayıtları gerekmeyen, ayni niteliğe (sermaye unsuru olsun olmasın) sahip olmakla beraber, ayrıca çalıştığı sanat, meslek ve hizmet kolunda bilgi, görgü ve ihtisasını değerlendiren hizmet, meslek ve küçük sanat sahipleriyle bunların yanında çalışanlar ve geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin 1. maddede belirtilen amaçlarla kuracakları dernekler bu kanun hükümlerine tabidir" denilmektedir.507 sayılı Kanun 21.06.2005 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5362 Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunun 76. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve maddenin 2. cümlesi ile diğer yasaların 507 sayılı Kanun'a yaptıkları atıfların 5362 sayılı Kanun'a yapılmış sayılacağı da açıklanmıştır. Bu durumda 4857 sayılı Kanun'un 4. maddesinde 507 sayılı Kanun'a yapılan atıf, 5362 sayılı Kanun'a yapılmış sayılmalıdır. Bahsi geçen yeni kanuni düzenlemede esnaf ve sanatkâr tanımı değiştirilmiştir. Yeni Kanun'un 3. maddesine göre "Esnaf ve sanatkâr: İster gezici ister sabit bir mekânda bulunsun, Esnaf ve Sanatkâr ile Tacir ve Sanayiciyi Belirleme Koordinasyon Kurulunca belirlenen esnaf ve sanatkâr meslek kollarına dâhil olup, ekonomik faaliyetini sermayesi ile birlikte bedenî çalışmasına dayandıran ve kazancı tacir veya sanayici niteliğini kazandırmayacak miktarda olan, basit usulde vergilendirilenler ve işletme hesabı esasına göre deftere tabi olanlar ile vergiden muaf bulunan meslek ve sanat sahibi kimseleri" olarak belirtilmiştir. 507 sayılı yasada yazılı olan "geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin" sözcüklerine yeni yasada yer verilmemiştir. Yeni kanunun düzenlemesi karşısında artık 21.06.2005 tarihinden sonra 4857 sayılı Kanun'un kapsamını belirlerken, "geçimini münhasıran bu işten sağlama" ölçütü dikkate alınmamalıdır.5362 sayılı Kanun'daki düzenleme ile esnaf ve tacir ayrımında başka kriterlere yer verilmiş olup, kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlük yapanların da ekonomik sermayesi, kazancının tacir sanayici niteliğini aşmaması ve vergilendirme gibi ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekecektir. 507 sayılı kanun döneminde esnaf sayılan kamyoncu, taksici, dolmuşçu gibi kişilerin de bu yeni kriterler çerçevesinde esnaf sayılmama ihtimali ortaya çıkmaktadır. Ekonomik faaliyetini daha çok bedeni çalışmasına dayandıran düşük gelirli taksi ve minibüs işletmesi sahiplerinin esnaf olarak değerlendirilmesinin daha doğru olacağını belirtmek gerekir.5362 sayılı Kanun'un 3. maddesinde belirtilen esnaf ve sanatkar faaliyeti kapsamında kalan işyerinde 4857 sayılı Kanun'un 4/ı bendi uyarınca, üç kişinin çalışması halinde bu işyeri iş kanunun kapsamının dışında kalmaktadır. Maddede, üç işçi yerine "üç kişi" den söz edilmiştir. Bu ifade, işyerinde bedeni gücünü ortaya koyan meslek ve sanat erbabını da kapsamaktadır. İşinde bedeni gücü ile çalışmakta olan esnaf dahil olmak üzere toplam çalışan sayısının üçü aşması durumunda işyeri, 4857 sayılı Kanun'a tabi olacaktır.Somut olayda, Mahkemece davacı tanıklarının anlatımı doğrultusunda davacının 31/07/2001-10/08/2017 tarihleri arasında davalılara ait minibüste kesintisiz şekilde şoför olarak çalıştığı, taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu kabul edilerek hesaplanan alacaklar hüküm altına alınmıştır. Davalı taraf, davacı ile aralarında iş sözleşmesi bulunmadığını, aksine adi ortaklık ilişkisi bulunduğunu ileri sürmüş olup, somut olayda taraflar arasındaki ilişkinin iş ilişkisi olup olmadığı belirlenmeden sonuca gidilmesi yerinde değildir. Yargılama sırasında dinlenen tanıklar araç sahibinin minibüste hiç çalışmadığını, sadece davacı ile oğlunun dönüşümlü çalıştığını, ayrıca davacının günlük kazancın içinden kendi yevmiyesini aldıktan sonra kalan kısmını davalıya verdiğini ifade etmiştir. Dosya kapsamındaki Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtları incelendiğinde, davacının davalılar nezdinde çalışmasını gösteren herhangi bir kayıt bulunmadığı, 16.11.2007-01.12.2007 tarihleri arasında dava dışı 17361 sicil numaralı işyerinde çalışması olduğu, 07.06.2011 - 31.06.2016 tarihleri arasında da isteğe bağlı sigorta kaydının olduğu görülmektedir. Davacı taraf da dava dilekçesinde, sigorta primlerini bizzat kendisinin yatırdığını ifade etmiştir. İlk Derece Mahkemesince, Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtları, hizmet döküm cetveli, ticari aracın trafik kayıtlarının celp edildiği, taraf tanıklarının dinlendiği belirtilerek taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu ve davalılara ait işyerinin 4857 sayılı İş Kanununun 4-ı bendi anlamında esnaf işyeri olmadığı sonucuna varılmış ise de, eksik inceleme ile karar verildiği anlaşılmaktadır. Dosya kapsamındaki araç tescil bilgileri, aracın davalılar arasındaki devrine ilişkindir. Davalılara ait aracın ceza ve kaza tutanakları, vergi kayıtları dosyada bulunmamaktadır. Ayrıca yargılama sırasında dinlenen tanıkların davacı ile davalılar arasındaki ilişkinin biçimine yönelik anlatımı da net değildir. Öncelikle davalılara ait aracın kaza ve ceza tutanakları ile vergi tutanakları celp edilmeli, bu kayıtlar birlikte değerlendirilerek tutanakların kimin adına düzenlendiği ve ödemelerin kimin tarafından yapıldığı tespit edilmelidir. Aracın olağan ve olağanüstü giderlerinin kimin tarafından karşılandığı belirlenmeli ve bu suretle işin görülmesinden kaynaklanan ekonomik riskin kimin üzerinde olduğu açıklığa kavuşturulmalıdır. Tanıkların davacı ile davalılar arasındaki ilişkinin tespitine yarar ayrıntılı beyanları alınmalı, davacının minibüsü davalının yönetim ve denetimi altında mı kullandığı ya da aracın işletilmesini davacının kendi adına mı gerçekleştirdiğinin belirlenmesi yönünde ayrıntılı bilgilerine başvurulmalıdır. Tüm bu araştırmalar neticesinde elde edilecek delillerle dosya kapsamında yer alan diğer deliller birlikte değerlendirilerek öncelikle davacı ile davalı arasında iş ilişkisi, başka bir deyişle iş sözleşmesinin bulunup bulunmadığı belirlenmelidir. Bundan sonra yapılacak değerlendirmeye göre, taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu sonucuna varılması hâlinde davalının esnaf odası kaydı ve vergi kayıtları getirtilip dosyaya eklenmelidir. Davalıya ait minibüste kaç şoför çalıştığı, fiilen çalışan başka şoförler olup olmadığı, davalının bizzat çalışıp çalışmadığı vergi kayıtlarına göre esnaf-tacir ayrımına ilişkin parasal sınırlar gözetilerek işyerinin ticari işletme veya esnaf işletmesi niteliğinde olup olmadığı açıklığa kavuşturulmalıdır.Şu hususu da belirtmek gerekir ki, 25/10/2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesinin (a) bendinde, 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarında İş Mahkemelerinin görevli olduğu düzenlenmiştir. Anılan Kanun eldeki davanın açıldığı tarihten sonra yürürlüğe girmiş olup, 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun “Geçiş hükümleri”ni düzenleyen Geçici 1’nci maddesinde “Mülga 5521 sayılı Kanun gereğince kurulan İş Mahkemeleri, bu Kanun uyarınca kurulmuş İş Mahkemeleri olarak kabul edilir. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalar, açıldıkları mahkemelerde görülmeye devam olunur.” hükmü bulunmaktadır. Söz konusu düzenlemenin Kanunun yürürlük tarihinden önce görevsiz olup, sonradan görevli hale gelen mahkemeleri de kapsadığı kabul edilmelidir. Zira Kanunda, mahkemelerin gerçekte Kanunun yürürlük tarihinde görevli olup olmamaları noktasında bir ayrım yapılmamış, aksine Kanunun “yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalar” esas alınarak bu davaların açıldıkları mahkemede görülmeye devam olunacakları ifade edilmiştir. Bu halde, anılan düzenlemeye göre görevli bir mahkeme nasıl sonradan yürürlüğe giren yasal düzenleme ile görevsiz olduğundan bahisle görevsizlik kararı veremeyecek ise, görevsiz bir mahkemenin de görevli hale gelmesi durumunda, eski yasal düzenleme doğrultusunda görevsizlik kararı verememesi gerekir.Açıklanan nedenlerle, uyuşmazlığın 4857 sayılı Kanunun 4. maddesinde sayılan istisnalar arasında olduğunun anlaşılması halinde, dava tarihi itibariyle görevsiz olan İş Mahkemesinin, sonraki tarihte yürürlüğe giren bir düzenleme ile görevli hale geldiğinin anlaşılması halinde dahi, davaya iş mahkemesinde devam edilmesi gerektiği de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu itibarla, yargılama sırasında değişen yasal düzenleme ile mahkemenin görevli hale geldiğinin anlaşılması halinde, görevsizlik kararı verilemez ise de, uyuşmazlığın çözümü için, öncelikle işin esasına uygulanacak Kanunun belirlenmesi zorunlu olduğu gözden kaçırılmamalıdır.Temyiz edilen kararın açıklanan sebeplerle bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı sair yönler incelenmeksizin BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, karardan bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgililere iadesine, 26.01.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
19. Hukuk Dairesi, 2017/4326 E., 2019/1858 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Davaya dayanak yapılan ipotek senedi TBK’nun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden önce düzenlenmiştir. Ancak 6101 sayılı TBK’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 2.ve 7.maddeleri gereğince TBK’nun kamu düzenine ve genel ahlaka ilişkin kuralları gerçekleştikleri tarihe bakılmaksızın görülmekte olan davalarda da uygulanır.
19. Hukuk Dairesi 2017/4326 E. , 2019/1858 K.
"İçtihat Metni"
Davacı-birleşen davada davalı ... vek. Av. ... ile davalı-birleşen davada davacı Yapı ve Kredi Bankası A.Ş. vek. Av. ... arasında görülen dava hakkında ... 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nden verilen 19/01/2016 gün ve 2013/604 E. - 2016/31 K. sayılı hükmün bozulmasına ilişkin Dairemizin 15/02/2017 gün ve 2016/12894 E. - 2017/1143 K. sayılı ilamına karşı davacı-birleşen davada davalı vekili tarafından süresi içinde karar düzeltme yoluna başvurulmuş olmakla dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
-KARAR-
Yargıtay ilamında belirtilen gerektirici sebeplere göre, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440.maddesinde sayılan hallerden hiçbirisine uymayan davacı-birleşen davada davalı vekilinin karar düzeltme isteminin REDDİNE, 27,10-TL harç ve takdiren 384,00-TL para cezasının karar düzeltme isteyen davacı-birleşen davada davalıdan alınarak Hazineye gelir kaydedilmesine, 20/03/2019 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Asıl dava, ipotek senedinde yer alan kefalet kaydının geçersizliğine dayalı menfi tespit davasıdır.
Kural olarak banka kredilerinin teminatı için verilen ipotek senedi tapu sicil müdürlüğünde, kefalet sözleşmesi ise bankada düzenlenip imzalanır.
Banka tarafından verilecek kredi için sınırlı bir teminat vermek isteyen kişiye tapu sicil müdürlüğünde düzenlenen ipotek senedi içine bir kefalet kaydı yerleştirerek imzalatılması halinde bu kefalet kaydı sözleşmenin niteliğine ve işin özelliğine yabancı bir genel işlem şartı olup 6098 sayılı TBK’nun 21/2.maddesi gereğince yazılmamış sayılır.
Ayrıca banka tarafından düzenlettirilen ipotek senedinde kullandırılan krediye sadece ipotek ile sınırlı bir teminat vermek isteyen kişi aleyhine ipotek senedine ayrıca kefalet kaydı eklenmesi dürüstlük kuralına aykırı olarak onun aleyhine ve onun durumunu ağırlaştıracak nitelikte bir genel işlem şartıdır. Bu işlem 6098 sayılı TBK’nun 25.maddesi gereğince yasaklanmış olduğundan, mutlak butlanla batıldır.
Davaya dayanak yapılan ipotek senedi TBK’nun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden önce düzenlenmiştir.
Ancak 6101 sayılı TBK’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 2.ve 7.maddeleri gereğince TBK’nun kamu düzenine ve genel ahlaka ilişkin kuralları gerçekleştikleri tarihe bakılmaksızın görülmekte olan davalarda da uygulanır.
Banka tarafından verilecek bir krediye hem ipotek vererek hem de kefil olarak teminat vermek isteyen kişiye ipotek senedi tapu sicil müdürlüğünde, kefalet sözleşmesi ise bankada imzalatılmalıdır. Nitekim ipotek vermeyen kişiler kefalet sözleşmesini bankada imzalamaktadırlar.
Bir krediye sadece ipotek teminatı veren kişiye tapu sicil müdürlüğünde düzenlenen ipotek senedi içine bir cümle kefalet kaydı eklenerek onun banka kredisine kefil yapılmak istenmesi ipoteğin tesisi amacına aykırıdır.
Böyle bir davranışın bir itibar ve güven müessesesi olan bankalar tarafından yapılmış olması hukuk düzenince kabul edilemez.
Somut olayda TBK’nun 21/1 ve 25.maddeleri gereğince hem yazılmamış sayılma (yokluk), hem de mutlak butlan (hükümsüzlük) nedenleriyle hukuki kıymeti bulunmayan ipotek senedinde yer alan kefalet kaydına değer verilmesi mümkün değildir.
Bu itibarla, yerel mahkemece hukuki kıymeti bulunmayan ipotek senedinde yer alan kefalet kaydına değer verilmeyerek asıl davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddine karar verilmesini ve bu kararın Dairemizce onanmasını doğru bulmadığımdan, davacının asıl davaya yönelik karar düzeltme talebinin kabulü ile Dairemizin onama kararının kaldırılması ve yerel mahkeme kararının bu yönden bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan saygıdeğer çoğunluğun davacının karar düzeltme talebinin reddine ilişkin kararına muhalifim. 20.03.2019
22. Hukuk Dairesi, 2015/34072 E., 2018/14929 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, 408. maddesinde işverenin işi kabuldeki temerrüdü sebebiyle işçinin iş görememesi halinde ücret hakkının olduğu açıklanmıştır.
22. Hukuk Dairesi 2015/34072 E. , 2018/14929 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : ALACAK
Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili, müvekkilinin iş sözleşmesinin haksız nedenle sona erdirildiğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatı ile ek ders ücreti ve ödenmeyen 2014 yılı 7. ve 8. ay bakiye ücret alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili; davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve bilirkişi raporlarına göre, taraflar arasındaki sözleşmenin belirli süreli olduğu gerekçesi ile ihbar tazminatının reddi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Temyiz:
Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.
Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalı vekilinin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışındaki tüm temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2 -Davacının ödenmeyen ek ders ücreti alacağının bulunup bulunmadığı hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusudur.
Davacı davalı işveren ile yaptığı sözleşme hükümleri gereğince 15 saat derse gireceğinin kararlaştırıldığını, 15 saati aşan derslerin ise ek ders olarak ücretlendirileceği halde işverenin 21 saat üzerindeki çalışmaların ek ders olarak karşılığını ödediğini, 6 saatlik kısmın ise ödenmediğini iddia etmiştir. Davacı tanıkları 15 saat ders karşılığı maaşla çalıştıklarını ancak 21 saati aşan ders saatinin ek ders olarak ücretlendirildiğini beyan etmişlerdir. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda davacının haftada 6 saat ayda ise 24 saat ek ders alacaklısı olduğu kabul edilmiş, bordrolarda 24 saatten daha az ek ders tahakkuku olan aylar ders saatinden mahsup edilmiş, 24 saatten fazla ek ders ödemesi yapılan aylar ise hesaplamaya dahil edilmemiştir. Davacı işçi 01.09.2012 – 30.06.2014 tarihleri arasında Türkçe öğretmeni olarak çalışmış ve 01.09.2013 – 01.09.2014 tarihleri arasına ilişkin iş sözleşmesi dava dosyasında mevcut olup haftalık ders saat sayısı 30 olarak belirlenmiş 2012- 2013 yıllarına ilişkin sözleşmeye rastlanmamıştır. Dairemizce aynı gün temyiz incelemesi yapılan 2015/ 34973 Esas sayılı emsal nitelikli dosyada ise 01.07.2012 – 30.06.2013 tarihleri arasını kapsayan iş sözleşmesinde aylık ücret karşılığı 15 ders ücret karşılığı 15 olmak üzere haftalık ders saat sayısı 30 saat olarak belirlenmiştir. Ücret bordrolarında ise her ay olmamakla birlikte farklı saatlerde ek ders saati tahakkuk ettirilmiştir. Dosya içerisinde ders dağıtım çizelgesi, haftalık ders programı, haftalık ders saati veya ek dersleri gösterir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Davacı tanıklarından ... in işveren aleyhine davası olduğu, diğer tanığın ise dava açmayı düşündüğünü beyan ettiği görülmüştür. Salt soyut tanık beyanlarına göre ek ders iddiasının kanıtlanması mümkün değildir. Bu nedenle Mahkemece öncelikle davalı iş yerinden, İl/ İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden ve diğer ilgili yerlerden ders programı, haftalık ders saatlerini ve ek dersleri gösterir çizelgeler, öğretim yıllarına ilişkin ders dağıtım çizelgeleri ve davacının haftalık ders saatleri ile ek ders saatlerini gösterir tüm bilgi ve belgeler temin edilerek haftalık ders saatinin 15 saat olduğu anlaşıldığından, bu saati aşan ek derslerin olduğu tespit edilir ise imzalı bordrolarda ek ders tahakkuku olan dönemler dışlanmalı, bordroda tahakkuk olan ancak bordronun imzasız olması halinde ise tahakkuk ettirilen tutarlarının ödendiğinin ispatlanması halinde, ödenen miktarlar hesaplanan tutardan mahsup edilmeli, ücret bordrosu bulunmayan ve bordro olmasına rağmen ek ders tahakkuku olmayan dönemler bakımından davacının ek ders yaptığı kabul edilerek hesaplama yapılmak suretiyle sonucuna göre bir karar verilmelidir. Eksik inceleme ile yazılı gerekçeyle karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
3-Bakiye ücret alacağının hesaplanması noktası taraflar arasındaki diğer uyuşmazlık konusudur.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, 408. maddesinde işverenin işi kabuldeki temerrüdü sebebiyle işçinin iş görememesi halinde ücret hakkının olduğu açıklanmıştır. İşçinin iş görme edimini yerine getirememesi halinde yapmaktan kurtulduğu giderler ile başka bir işi yaparak kazandığı veya kasten kaçındığı yararlarının indirileceği de hükme bağlanmıştır.
Aynı maddenin ikinci fırkasına göre işçinin, sözleşme kapsamındaki işi yapmaması sebebiyle tasarruf ettiği miktar ile diğer bir işten elde ettiği gelirleri veya kazanmaktan kasten feragat ettiği şeyler kalan süreye ait ücretler toplamından indirilmelidir. Bu konuda gerekli araştırmaya gidilmeli, işçinin sözleşmenin feshinden sonraki dönem içinde başka bir işten gelir elde edip etmediği ya da iş arayıp aramadığı araştırılarak indirim yapılmalıdır.
Somut olayda, davacının bakiye süre alacağı hesaplanırken yasal düzenleme gereği, bu süre içinde elde ettiği gelirlerin hesaplanan miktardan mahsubu gerekmektedir. Davacının belirli süreli iş sözleşmesinin bitim tarihi 01.09.2014 olarak belirlenmiş ancak davalı işverence 30.06.2014 tarihinde feshedilmiştir. Dosyaya sunulan davacıya ait hizmet döküm cetvelinden, davacının bakiye süre alacağı talep ettiği dönemi kapsar şekilde, 07.08.2014 – 26.08.2014 tarihleri arasında 1092754 sicil numaralı iş yerinde çalışmak suretiyle gelir elde ettiği sabittir. Buna rağmen, yapılan hesaplamadan bu gelirin düşülmemesi hatalı olup bozma nedenidir.
O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 18/06/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
Bir yayınevi, daha önce kendisinden hiçbir kitap almamış olan Pelin’e, yeni çıkan bir hukuk serisini "Tanıtım Amacıyla Gönderilmiştir" notuyla kargo yoluyla teslim etmiştir. Pelin kitapları ambalajından çıkarmış ancak herhangi bir ödeme yapmamış veya yayıneviyle iletişime geçmemiştir.
Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen "ısmarlanmamış şeyin gönderilmesi" kuralı uyarınca aşağıdaki durumlardan hangisi doğrudur?
A) Pelin ambalajı açtığı için örtülü bir kabul beyanında bulunmuş sayılır ve kitap bedelini ödemek zorundadır.
B) Ismarlanmamış bir şeyin gönderilmesi öneri sayılmaz; Pelin bu şeyi geri göndermek veya saklamakla yükümlü değildir.
C) Yayınevi, Pelin’in sessiz kalmasını sözleşmenin kurulması için yeterli bir "zımni kabul" olarak nitelendirebilir.
D) Pelin kitapları üçüncü bir kişiye hediye ederse, yayınevine karşı sebepsiz zenginleşme sorumluluğu doğar.
E) Ismarlanmamış şeyin gönderilmesi, niteliği itibariyle bir "öneriye davet" olarak kabul edilir.
Bu maddeyle ilgili 2 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.