6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 90

Türk Borçlar Kanunu 90. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 90- İfa zamanı taraflarca kararlaştırılmadıkça veya hukuki ilişkinin özelliğinden anlaşılmadıkça her borç, doğumu anında muaccel olur. II. Süreye bağlı borç 1. Aya ilişkin sürelerde vade

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

4 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2021/7474 E., 2023/1547 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 331, 370 ve 371 inci maddeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 90 ıncı maddesi, Döner Sermaye İşletmeler Bütçe ve Muhasebe Yönetmeliği'nin 22 nci maddesi
11. Hukuk Dairesi         2021/7474 E.  ,  2023/1547 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi SAYISI : 2019/916 Esas, 2021/974 Karar HÜKÜM : Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 1. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2017/543 E., 2019/51 K. Taraflar arasındaki sözleşmeden kaynaklı alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davacı ile davalı arasında Kamu İhale Kanunu uyarınca tıbbi malzeme alım sözleşmesi yapıldığını, 1997 yılından beri ortopedi ve beyin cerrahi konusunda implant satış ve pazarlaması yapan davacının 2000 yılından beri sözleşme ile sağlık kurumlarına ürün sattığını, son dönemlerde davacı ile aralarında sıkıntılar yaşandığını ve davacının 2015-2016 yıllarında dilekçe ekinde sunulan listede ismi geçen hastaların tedavisinde kullanılmak için malzemeyi davalıya verdiğini, ancak davalının 101 adet fatura toplamı 343.189,44 TL'yi ödemediğini ileri sürerek alacağın temerrüt tarihlerinden itibaren faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; nakit sıkıntısı nedeniyle ödemelerin geciktiğini, ödemelerin muhasebe yönetmeliğine göre yapıldığını, davacının alacağının 340.472,63 TL olduğunu, 3.376.12 TL damga vergisinin mahsup edilmesi gerektiğini faiz oranın yasal faiz olması gerektiğini savunarak kabul edilen 340.472,63 TL dışındaki talebin ve avans faizi talebinin reddine karar verilmesini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacının alacağının 340.472.63 TL olduğu, davalı taraf ön inceleme duruşmasından önce dilekçe ile bu miktarı kabul ettiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile ile, 340.472,63 TL'nın dava tarihinden itibaren işleyen yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, geri kalan miktar yönünden talebin reddine, vekalet ücretinin yarısına hükmedilmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; nakit sıkıntısı nedeniyle ödemeler Döner Sermaye Bütçe ve Muhasebe Yönetmeliğine göre yapıldığını, ilgili Yönetmeliğin 22 nci maddesinin ödemelerin yapılmasında öncelik sırası belirlemiş olduğundan, nakit mevcudunun tüm ödemeleri karşılayamaması halinde nakitlerin bazı öncelikli haller saklı kalmak kaydıyla kayıt alınma sırasına göre ödendiğini belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı tarafından satış faturaların başlangıç kayıt tarihinin 10.6.2015, son faturanın ise 9.3.2017 tarihli olduğu, taraflar arasında imzalanan 1.1.2016 tarihli sözleşmenin 11 inci maddesinin ödeme koşullarına ilişkin olup, faturaların kabulünden itibaren 270 günlük süre içinde imkanlar dahilinde ödeneceği şeklinde düzenlendiği, buna göre davacının alacağının sözleşme hükümlerine göre muaccel olduğu, her ne kadar davalı vekili tarafından Döner Sermaye İşletmeler Bütçe ve Muhasebe Yönetmeliği'nin "ödemelerin yapılmasında öncelik" başlıklı 22 nci maddesi hükmüne göre yapıldığı ileri sürülmüş ise de bahse konu hükmün, alacağın muacceliyetine ilişkin bir düzenleme içermediği gibi sözleşmede yazılı en son ödeme süresinin de geçtiği, alacaklının mahkemeye başvurarak alacağını hüküm altına aldırmasına da engel oluşturmadığı anlaşıldığından mahkemece davalının da kabulünde olan 340.472,63 TL alacağa hükmedilmesinde bir isabetsizlik görülmediği gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü hususları tekrar ederek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, taraflar arasında akdedilen sözleşmeden kaynaklı alacak istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 331, 370 ve 371 inci maddeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 90 ıncı maddesi, Döner Sermaye İşletmeler Bütçe ve Muhasebe Yönetmeliği'nin 22 nci maddesi 3. Değerlendirme 1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davalı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Davalı harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 14.03.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (3)

Hukuk Genel Kurulu, 2021/355 E., 2022/1225 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, ceza mahkemesinde verilen mahkumiyet kararının hukuk hâkimini bağlamayacağı, her ne kadar TBK’da düzenleme var ise de Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında temel hak ve özgürlükler yönünden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) daha öncelikli olduğu, AİHS kapsamında ifade özgürlüğü kapsamında ceza dosyasında mahkumiyet kararı verilen ifadelerin
Hukuk Genel Kurulu         2021/355 E.  ,  2022/1225 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının 02.12.2014 tarihinde müvekkiline ait telefonuna hakaret içerikli mesajlar gönderdiğini, yapılan şikâyetler üzerine soruşturma başlatıldığını ve ... Asliye Ceza Mahkemesi'nin 03.12.2015 tarihli ve 2015/76 E., 2015/565 K. sayılı kararı ile davalının sesli, yazılı veya görüntülü bir ileti ile hakaret suçunu işlediği sabit bulunarak adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiğini, verilen kararın 03.12.2015 tarihinde kesinleştiğini, ayrıca davalı tarafından sosyal medya ile buna benzer yerlerde yazılı ve sesli müvekkili aleyhine küçük düşürücü beyanlarda bulunulduğunu, müvekkilinin yaşananlar karşısında toplumdaki itibarının zedelenerek huzur ve sükununun bozulduğunu, duyduğu elem ve üzüntüden dolayı manevi zarara uğradığını ileri sürerek 10.000TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; yüksek mühendis ve aynı zamanda ... İli’nde faaliyet gösteren ... adlı işyerinin sahibi olan müvekkilinin davacı ile iş ilişkisi içine girdiğini, davacının taşeron firma yetkililerinden karşılıksız faydalanma taleplerinde bulunduğunun öğrenilmesi ile davalının bu haksız tahrikler karşısında sosyal medyada özel hesabından davacıya sitemlerini ilettiğini, ancak davacının olayı ceza mahkemesine intikal ettirdiğini belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 31.05.2016 tarihli ve 2016/42 E., 2016/443 K. sayılı kararı ile; davalının davacının cep telefonuna "bu kadar pislik bir yere kadar gizlenebilirdi, ... O kadar rezil işlere bulaşmışsın ki " "...ta o kadar dini ve islami içerikli paylaşımlar yaparak kendini temize çıkartmaya çalışsan da içinde bulunduğun toplum bir gün gerçekleri öğrenecekti" şeklindeki mesajlar gönderdiğinin sabit olduğu, ceza mahkemesince verilen mahkumiyet kararının temyiz yolu kapalı kesin olarak verilmesi nedeniyle hukuk hâkimini bağlamayacağı, davaya konu mesajlarda kullanılan ifadelerin eleştiri mahiyetinde olup davalının değer yargısını içerdiği, kullanılan sözlerin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 25.09.2019 tarihli ve 2017/1346 E., 2019/4162 K. sayılı kararı ile; “…6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 74. maddesi (818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 53. maddesi) uyarınca hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin beraat kararı ile bağlı değil ise de hem ilmi, hem de kökleşmiş yargı kararlarında ceza mahkemesince belirlenen maddi olgunun hukuk hâkimini bağlayacağı kabul edilmektedir. ... Asliye Ceza Mahkemesinin 2015/76 esas ve 2015/565 karar sayılı dosyasının incelenmesinde; davalının hakaret suçundan adli para cezası ile cezalandırılmasına kesin olarak karar verildiği anlaşılmaktadır. Somut olayda; Ceza Mahkemesinin, maddi vakıanın (haksız fiilin) sanık (davalı) tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin tespiti ve sonucunda verdiği kesin mahkûmiyet hükmü, taraflarca temyiz edilmeksizin kesin olsa da hukuk hâkimini bağlar. (TBK 74) Bu itibarla mahkemece, davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yersiz gerekçeyle istemin tümden reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekir…” gerekçesi ile karar oy çokluğu ile bozulmuştur. Direnme Kararı 9. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.02.2020 tarihli ve 2019/338 E., 2020/65 K. sayılı kararı ile; her ne kadar kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı var ise de Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde davaya konu mesajda yer alan sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceği, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesi gereği dosyada tazminatı gerektirecek bir haksız fiilin varlığı kabul edilemeyeceği, hukukî birliği sağlamak adına kişilik hakkına saldırı teşkil etmediği kabul edilen ifadeler nedeniyle, salt ceza mahkemesi kararının kesin olması gerekçesiyle uygun bir manevi tazminata hükmedilmesinde kamusal ya da hukukî bir fayda bulunmadığı gibi kamu vicdanını incitici bir sonuç hasıl olacağı, davaya konu ifadelerin aleni bir şekilde değil cep telefonuna mesaj atmak suretiyle davacıya iletildiği, bozma sonrası davalının beyan ettiği üzere taraflar arasında önceye dayalı husumet bulunduğu, davalının savunmalarında davacının iftiraları nedeniyle gözaltına alınıp tutuklandığı ve beraat ettiğini ileri sürdüğü de dikkate alındığında söz konusu ifadelerin ağır eleştiri, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, kişilik hakkını zedeler mahiyette bir ifadenin söz konusu olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının hakaret suçundan kesin nitelikte adli para cezası ile cezalandırılmasına dair ceza dosyasında verilen kararın hukuk hâkimini bağlayıp bağlamayacağı, buradan varılacak sonuca göre somut olayda davacının kişilik haklarına saldırının bulunduğu kabul edilerek davalının manevi tazminatla sorumlu tutulmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından; ceza mahkemesi kararlarının hukuk davasına etkisi, eş söyleyişle ceza mahkemesinin hangi kararlarının hukuk mahkemelerini bağlayacağı konusunu düzenleyen kurallar üzerinde durulması gerekmektedir. 13. Ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesi davasına etkisi, hukukumuzda 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) “Ceza Hukuku İle Medeni Hukuk Arasında Münasebet” başlıklı 53. maddesinde “Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet karariyle de mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez.” hükmü ile yer almıştır. 14. Benzer düzenlemeyle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 74. maddesinde “Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz.” hükmü öngörülmüştür. 15. Bu açık hüküm karşısında; ceza mahkemesince verilen beraat kararı, kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve yükletilme yeterliği, illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır. Ancak, hemen belirtilmelidir ki, gerek öğretide ve gerekse Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır. Nitekim aynı ilkeler Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27.04.2011 tarihli ve 2011/17-50 E., 2011/231 K. sayılı kararı ile de aynen benimsenmiştir. 16. Vurgulamakta yarar vardır ki, hukuk usulü bir şekil hukukudur. Davanın açılması, itirazların ileri sürülmesi, tanıkların ve diğer delillerin bildirilmesi belirli süre koşullarına bağlı kılındığı gibi, ikinci tanık listesi verilememesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı gibi, yargılamanın süratle sonuçlandırılması gayesi ile belirli kısıtlamalar getirilmiştir. Bunun sonucunda, hukuk hâkimi şekli gerçeği arayacak, maddi gerçek öncelikli hedef olmayacaktır. Ancak ceza hâkimi bunun tersine, öncelikli hedef olarak maddi gerçeğe ulaşmaya çalışacaktır. O hâlde ceza mahkemesinin maddi nedensellik bağını (illiyet ilişkisi) tespit eden kesinleşmiş hükmünün hukuk hâkimini bağlamasına, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi bir engel oluşturmaz (Hukuk Genel Kurulunun 16.09.1981 tarihli 1979/1-131 E., 1981/587 K.; 27.04.2011 tarihli ve 2011/17-50 E., 2011/231 K. sayılı kararları). 17. Öte yandan, Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir (Hukuk Genel Kurulunun 11.10.1989 tarihli ve 1989/11-373 E., 1989/472 K.; 27.04.2011 tarihli ve 2011/17-50 E., 2011/231 K.; 09.04.2014 tarihli ve 2013/4-1008 E., 2014/490 K. sayılı kararları). 18. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davaya konu mesajlar nedeniyle davalının ... Asliye Ceza Mahkemesinin 03.12.2015 tarihli 2015/76 E. ve 2015/565 K. sayılı kararı ile hakaret suçundan adli para cezası ile cezalandırılmasına kesin olarak karar verildiği anlaşılmaktadır. 19. Yukarıda açıklandığı üzere 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi) gereğince ceza mahkemesince belirlenen maddi vakıanın sanık olan davalı tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin tespit ve bu tespit sonucunda hakaret suçundan verilen kesin mâhkumiyet hükmü hukuk hâkimi yönünden bağlayıcıdır. Bu nedenle mahkemece, davalının hakaret eylemi sebebiyle kişilik haklarına saldırı gerçekleştirdiğinin kabulü ile davacı yararına uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekmektedir. 20. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, ceza mahkemesinde verilen mahkumiyet kararının hukuk hâkimini bağlamayacağı, her ne kadar TBK’da düzenleme var ise de Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında temel hak ve özgürlükler yönünden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) daha öncelikli olduğu, AİHS kapsamında ifade özgürlüğü kapsamında ceza dosyasında mahkumiyet kararı verilen ifadelerin değerlendirilmesi gerektiği, hukuk hâkiminin, esasen ifade özgürlüğü kapsamında kaldığını tespit ettiği bir olayda, ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının bağlayıcılığını esas alarak tazminata hükmetmesi hâlinde ifade özgürlüğünü değerlendirme dışı bırakmak suretiyle hukuka aykırı davranmış olacağının kabulü ile mesaj içeriklerinin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği gerekçesiyle direnme kararının değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ile; mesajlar içeriklerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, ancak mesaj içeriklerinin eleştiri mahiyetinde olup kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği gerekçesiyle direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüşse de açıklanan bu görüşler Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 21. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 22. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 04.10.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. -KARŞI OY - Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir (TBK 74/1). Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz (TBK 74/2). Bu hükmün sonucu olarak hukuk hâkimi gerek beraat kararı olsun, gerekse mahkumiyet kararı olsun ceza mahkemesinin sabit kabul ettiği olgularla bağlıdır. Bağlı olunan olgular salt sabit kabul edilen vakıalar olmayıp, bu vakıaların hukuka aykırılığının tespiti de hukuk hâkimini bağlayacaktır. Ceza hâkimi sabit kabul ettiği vakıanın suç olduğunu belirtip bir hukuka aykırılık tespiti yapmış iken hukuk hâkiminin bu vakıanın hukuka aykırı olmadığı şeklinde bir sonuca varabileceği düşünülemez. Zira daha ağır bir sonuç olarak suçun işlendiği sabit kabul edilirken aynı eylem ile daha hafif bir sonuç olan haksız fiilin de işlendiğinin evveliyetle kabulü gerekecektir. Aksinin kabulü hukuk güvenliğini sarsacaktır. Bu hükmün kapsamını belirlerken temel hak ve hürriyetlerin niteliği ve sınırlanması üzerinde de durmak gerekir. Temel hak ve hürriyetlerle ilgili olarak Anayasada: Herkesin, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu (12/1) bu hak ve hürriyetlerin, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiği (12/2) düzenlenmiştir. Bu temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasıyla ilgili olarak ise 13. maddede; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” hükmü bulunmaktadır. Hukuku kendiliğinden uygulamakla yükümlü olan hâkim (HMK 33/1) bu kuralları yorumlayıp, kapsam belirleyerek uygularken temel hak ve hürriyetlerin kapsamına da uygun bir yorum ve değerlendirme yapmalı sınırlayan açık bir kanun hükmü olmadıkça bunları sınırlayan ortadan kaldıran bir sonuç doğuracak şekilde bir yorum ve sonuca neden olmamalıdır. Aksine yapılacak bir müdahale, Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşulları yerine getirmediği müddetçe temel hak ve hürriyetin düzenlendiği Anayasa maddesinin ihlâlini teşkil edecektir. Yukarıda değinildiği gibi hukuk hâkimi ceza mahkemesinin sabit kabul ettiği olgularla ve bu kapsamda hukuka aykırılık tespitiyle kural olarak bağlı ise de bu tespitin hukuk davasına konu olaya aynen alınması temel hürriyetlerden birisinin açık kanun hükmü olmadan ortadan kaldırılması sınırlanması sonucunu doğuracaksa temel hak ve hürriyetin korunmasına öncelik verilerek uygulama yapılmalıdır. Zira bir kanun hükmü açık bir sınırlama getirmemişse artık bu hükmün temel hak ve hürriyetleri dahi sınırlayacak bir kapsama sahip genişlikte olabileceği düşünülemez. Aksinin kabulü hâlinde doğrudan temel hak ve hürriyetlerle ilgili olmayan bir kanun hükmüne, temel hak ve hürriyetleri dahi sınırlayan bir kapsam çizilmiş olacaktır. Bu ise Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşulları yerine getirmeyen bir sınırlama ve uygulama sonucunu doğuracaktır. Somut uyuşmazlıktaki önemi nedeniyle ifade özgürlüğü ile başkalarının şöhret veya haklarının korunması üzerinde de durulmalıdır. Anayasanın 17. maddesinde, herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, 26. maddesinde ise herkesin, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir ifade hürriyetiyle ilgili olan maddenin ikinci fıkrasında bu hakkın sırılanabileceği hâller gösterilmiş ve bunlar arasında başkalarının şöhret veya haklarının korunması da sayılmıştır. Sözü edilen Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden ve bu bağlamda ifade özgürlüğünü kullananların uyması gereken görev ve sorumluluklardan biri de başkalarının şöhret veya haklarının korunmasıdır. Bireyin şeref ve itibarı, kişisel kimliğinin ve manevi bütünlüğünün bir parçasını oluşturur ve Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasının korumasından faydalanır (Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kararı Kenan Gül, § 52). Devlet, bireyin şeref ve itibarına keyfî olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemekle yükümlüdür. (Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kararı, Önder Balıkçı § 44). Devletin bireylerin maddi ve manevi varlığının korunması ile ilgili pozitif yükümlülükleri çerçevesinde şeref ve itibarın korunması hakkı ile diğer tarafın Anayasa’da güvence altına alınmış olan ifade özgürlüğünden yararlanma hakkı arasında adil bir denge kurması gerekir (Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuru Kararı, Kenan Gül, §§ 54, 55; Şeyma Fenercioğlu, §§ 45, 46). Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; tazminat talebine konu edilen sözler davalının davacıya gönderdiği telefon mesajlarıdır. Telefon mesajı tespit tutanağında mesaj içerikleri tespit edilmiştir. 02.12.2014 tarihinde saat 9:54’te gönderilen birinci mesaj içeriği; “ O gizlediğin kocaman “Gerçeklerin” bir gün ortaya çıkacağını hiç düşünmemiştin değil mi, ama demiştim ya bu kadar pislik bir yere kadar gizlenebilirdi … Allah seni ıslah etsin o kadar rezil işlere bulaşmışsn ki.” şeklindedir. Aynı tarihte saat 9:59’da gönderilen mesaj ise; “...ta o kadar dini ve İslami içerikli paylaşımlar yaparak kendini temize çıkarmaya çalışsan da, içinde bulunduğun toplum bir gün o gerçekleri öğrenecekti” içeriğini taşımaktadır. Bu mesajlarda isnat edilen olguların ne olduğu açıklanmamış ise de rezil işlere bulaşmak şeklinde olgu isnadı yapıldığından değer yargısı ifade etmeyi aşan bir paylaşım yapılmıştır. Ayrıca mesaj doğrudan isnatta bulunulana gönderildiğinden tarafların aralarındaki hukukî ilişkiler kapsamında bu isnatların ne olduğunu bilebilecek durumda oldukları anlaşılmaktadır. Değer yargısı ifadesinde bunun temellendirilmesi ve bazı olgulara bağlanması aranmaz ise de olgu isnat edilmesi hâlinde bunu isnat edenden bu olguları temellendirip asgari ölçüde de olsa delillendirmesi beklenir. Davalının gönderdiği her iki mesaj bir bütün olarak değerlendirildiğinde davalı davacıya, temellendirip delil sunamadığı olguları davacıya isnat etmekle ifade hürriyetinin sınırlarını aşmış ve davacının şöhret ve itibarına zarar vermiştir. Burada sınırları aşılmış ifade hürriyetine değil kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı kapsamında şöhret ve itibara zarar verilmiş olması öncelenerek sonuca gidilmelidir. Bu mesaj içeriklerinin çekildiği vakıası ve bu vakıanın hukuka aykırılığı tespit edilerek verilen mahkumiyet hükmü de gözetildiğinde davalının eylemi davacının kişilik haklarını zedelediğinden manevi tazminat koşulları gerçekleşmiştir. Ceza mahkemesi kararının TBK 74. madde hükmüne göre bağlayıcı kabul edilmesi korunması gerekli bir temel hak ve hürriyetin zedelenmesi sonucunu doğurmadığından bu kararın hukuk hâkimini de bağladığı kabul edilmelidir. Mahkemece ceza mahkemesi kararının, kanun yolu incelemesine tabi olmayan kesin nitelikte bir karar olması gerekçe gösterilerek bağlayıcı olmadığı kabul edilmiş ise de TBK 74. madde , ceza mahkemesi kararının ne şekilde kesinleştiğini nazara alan bir hüküm olmayıp ceza mahkemesince verilen kesinleşmiş bir karar olup olmadığını esas alan bir düzenlemedir. Açıklanan nedenlerle uygun miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken mahkemece yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır Tüm bu nedenlerle değişik gerkçeyle direnme hükmünün bozulması gerektiği görüşünde olduğumuzdan doğrudan ceza mahkemesi kararının bağlayıcı olduğu gerekçesiyle bozma yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz. -KARŞI OY- Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davalının davacının cep telefonuna dava konusu edilen mesajları gönderdiğinin sabit olduğu, ceza mahkemesinde verilen mahkumiyet kararının kesin nitelikte temyiz yolu kapalı olarak verilmesi sebebiyle bağlayıcı olamayacağı, bu kapsamda davaya konu edilen mesajlarda yer alan ifadelerin eleştiri mahiyetinde olup davalının değer yargısını içermekle kişilik haklarına saldırı oluşturmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, davacının temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda “…Ceza Mahkemesinin, maddi vakıanın (haksız fiilin) sanık (davalı) tarafından gerçekleştirildiğine ilişkin tespiti ve sonucunda verdiği kesin mahkûmiyet hükmü, taraflarca temyiz edilmeksizin kesin olsa da hukuk hâkimini bağlar (TBK 74). Bu itibarla mahkemece, davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yersiz gerekçeyle istemin tümden reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun değildir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Mahkemece direnme kararı verilmesi ve bu kararın davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunca yapılan inceleme sonucunda direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen gerekçelerle bozulmasına karar verilmiş olup, kararın aşağıda açıkladığımız gerekçe ile onanması düşüncesiyle sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyoruz. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olmaz (Handyside/Birleşik Krallık/Başvuru No: 5493/72, 07/12/1976, parag. 49). 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın 17. maddesi gereğince, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibarına üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek Devletin görevleri arasındadır. Anayasa'nın 17. maddesi gereğince kişilik hakları korunurken aynı zamanda Anayasa'nın 26. maddesi gereğince ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili bir biçimde korunmasını sağlama yükümlülüğü sebebiyle yarışan haklar arasında adil bir denge kurulması zorunludur. Bu denge kurulurken Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında hakkın özüne dokunulmamalı, demokratik toplum düzeninin gerekleri ve sınırlama amacı ile aracı arasındaki ölçü gözetilmelidir (AYM; Nilgün Halloran, B. No: 2012/1184, 16/7/2014, par.43). Bu anlamda; mahkemenin dayandığı gerekçelerin, ifade özgürlüğünü kısıtlama bakımından “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine uygun olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koyup koyamadığı konusunda denetlenmesi gerekir. Mahkeme, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasına yönelik olarak tazminata karar verirken düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan, korunması gereken bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermelidir (AYM; Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, par.114). Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 74. (818 sayılı BK 53) maddesi uyarınca hukuk hâkimi; zarar verenin kusurunun olup olmadığı ve ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hususlarında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle ve ayrıca ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla bağlı değildir. Aynı hükümde ayrıca, kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin ceza mahkemesi kararlarının da hukuk hâkimini bağlamayacağı öngörülmektedir. Özel Daire bozma kararında davalı hakkındaki kesin nitelikte verilen mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı salt bu nedenle davacı yararına uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği gerekçesine dayanılmıştır. İfade özgürlüğünün niteliği gereği; ceza yargılamasında eylemin suç olduğu kabul edilse dahi, görmekte olduğu somut davada hukuk hâkimi bağımsız olarak davaya konu edilen sözleri değerlendirerek bir sonuca varmalıdır. Aksinin kabulü ile ceza yargılamasında varılan sonucun benimsenmesi hâlinde ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı arasındaki adil dengeyi sağlama konusunda hukuk hâkiminin hiçbir inisiyatifi kalmayacaktır. Nitekim doktrinde; TBK’nın 74. maddesinde haksız fiilin yalnızca kusur unsurundan söz edilmesine dayanılarak, diğer unsurlar bakımından hukuk hâkiminin ceza hâkiminin kararı ile bağlı olduğu sonucuna varılamayacağı, maddede sadece kusur unsurundan söz edilmesinin örnek niteliğinde olduğu, hukuk hâkiminin ceza mahkemesinin mahkûmiyet ve beraat kararı ile bağlı olmaksızın haksız fiilin tüm unsurlarını yeniden inceleyebileceği, ancak hukuk hâkiminin ceza mahkemesi kararından ayrılmak istediğinde bunun gerekçelerini göstermek zorunda olduğunu benimseyen görüşler de mevcuttur (F. Eren, Borçlar Hukuku, 17. Baskı, Ankara,2014, s.827). Ayrıca şu hususu belirtmek gerekir ki; kanun koyucu esasen ceza ve hukuk yargılaması sonucu verilen kararların bağlayıcılığı üzerine çok keskin bir çizgi çizmemiştir. Hukuk hâkiminin ceza yargılamasında verilen kesin nitelikteki sonuçla bağlı olmasının esas amacı hukukî güvenlik ilkesinin bir gereğidir. Aynı eyleme aynı hukuk düzeni içerisinde iki farklı sonuç bağlanması hukuk güvenliğini zedeler. Ancak hukuk ve ceza yargılamalarının ulaşmak istedikleri sonuç aynı olmadığı gibi verdikleri kararların konuları ve tarafları aynı olmadığı için aynı etkiyi doğurması düşünülemez. Gerçekten ceza yargılamasının amacı suçun işlenip işlenmediğini, işlenmiş ise verilecek cezanın belirlenmesini ceza hukukunun kendi prensipleri içerisinde yürütülmesini gerekli kılar. Hâlbuki tazminat hukuku özelinde hukuk yargılaması farklı değerlendirmelerle sonuca ulaşır. Hukuk yargılamasında hukuka aykırı eylem belirlenir. Bu eylemin zarara neden olup olmadığı, olmuş ise davalının kusurunun bulunup bulunmadığı ya da kusura bakılmaksızın sorumlu olup olmadığı, zarar ile kusur arasında uygun illiyet bağının bulunup bulunmadığı değerlendirilerek sonuca ulaşılır. Dolayısıyla hukuk ve ceza yargılamalarını aynı ilkelere tabî tutarak aynı sonuca ulaşmaları beklenmemelidir. TBK’nın 74. maddesi esasında hukuk hâkiminin bağımsızlığı prensibini ortaya koymaktadır. Buna göre hukuk hâkimi kararını verirken bağımsızdır ve ceza yargılaması sonucundan serbest hareket etmelidir. Bu prensip hâkimin takdir yetkisinin sonucu olup sınırsız da değildir. Gerçekten maddi hakikate ulaşmayı prensip edinen ceza yargılamasında, olayın sübutuna ilişkin varılan kanaat ile suçun işlendiği yönündeki kesinleşmiş kanı, hukuk hâkimini kesin delil veya kesin hüküm nedeniyle bağlayacaktır. Bunun aksini kabul etmek hukuka güveni zedeler. Diğer yandan belirtilmelidir ki; somut olayda salt ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının, hukuk hâkimini bağlayacağı gerekçesi ile tazminata hükmedildiğinde hükmolunan tazminata ilişkin karar aleyhine bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru hâlinde, ifade özgürlüğünün ihlâl edildiği sonucuna varılabilecek ve bu durum yeniden yargılama sebebi sayılabilecektir. Çünkü Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, TBK’nın ilgili hükmünden üstün nitelikte bir norm olarak karşımıza çıkmaktadır. Anılan Anayasa hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin temel hak ve özgürlüklere ilişkin yorum ve uygulamaları yargı mercilerini bağlayıcı niteliktedir. Bu durumda hukuk hâkimi tarafından TBK'nın 74. maddesi gereğince kesinleşmiş ceza mahkûmiyeti nedeniyle zorunlu olarak karar verildiği savunulamaz. Şu hâlde hukuk hâkimi, salt ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının bağlayıcılığını esas alarak tazminata hükmettiğinde, ifade özgürlüğünü değerlendirme dışı bırakmak suretiyle hukuka aykırı davranmış olacaktır. Tüm bu nedenlerle; hukuk mahkemesince ifade özgürlüğü yönünden bir değerlendirme yapılmaksızın, yalnızca ceza mahkemesince kesin olarak verilmiş olan mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesi ile manevi tazminata hükmedilmesi ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte olup, bu konudaki değerlendirmenin hukuk hâkimi tarafından yapılması gerekmektedir. Somut olayda davalı tarafından davacının cep telefonuna gönderilen mesajlarda yer alan ifadelerin kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği ceza mahkemesince verilmiş mahkûmiyet hükmünden ayrı olarak değerlendirilmelidir. Bu kapsamda yapılan değerlendirmede ise; dava konusu olan mesajlardaki ifadelerin davacının şahsına yönelik olmayıp taraflar arasında geçmişten gelen anlaşmazlıklardan dolayı davalı tarafından davacının davranışları ve yaptığı işleri kastedilerek kullanıldığı anlaşılmaktadır. Dava konusu ifadelerin bir kısmı yakışıksız olmakla birlikte eleştiri sınırları içinde olup bir kısmının ise değer yargısı içerdiği ve dolayısıyla kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmadığı, yasal düzenlemeler ve AİHM içtihatları karşısında ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi ve direnme kararının bu gerekçe ile onanması düşüncesinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun bozma şeklindeki görüşüne katılamıyoruz.
Hukuk Genel Kurulu, 2018/1121 E., 2021/1409 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
Benzer yöndeki hüküm 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun/TBK) 90. maddesinde de yer almaktadır.
Hukuk Genel Kurulu         2018/1121 E.  ,  2021/1409 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “Kurum işleminin iptali ve tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Diyarbakır 1. İş Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı Kurumun 18.09.2015 tarih ve 48036339 sayılı yazısı ile dava dışı sigortalı Ramazan Sadıç'ın Diyarbakır 1. İş Mahkemesinde açtığı hizmet tespiti davası sonunda kesinleşen karar uyarınca 1973 günlük hizmet için işe giriş bildirgesi ile dönem bordrolarının düzenlenerek Kuruma verilmesinin aksi takdirde belgelerin re'sen düzenleneceğinin bildirildiğini, bu bildirimden sonra müvekkilinin Kurum nezdinde eczane sözleşmesinden kaynaklanan alacağından 40.032,92TL tutarında kesinti yapıldığını, bu kesintinin dayanağı sorulduğunda dava dışı sigortalı Ramazan Sadıç ile ilgili yapılan işlem sonucunda tahakkuk ettirilen 1997/8 ilâ 2004/8 dönemine ait prim alacağının tahsiline ilişkin olduğunun bildirildiğini, usulüne uygun takip başlatılmadan yapılan kesintinin hukuka aykırı olduğunu, ayrıca borcun zamanaşımına uğradığını ileri sürerek müvekkilinin davalı Kurum nezdinde doğmuş olan alacağından kesinti yapılmasına ilişkin Kurum işleminin iptaline ve Kuruma borçlu olmadığının tespiti ile kesintinin faizi ile birlikte istardatına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK/Kurum) vekili cevap dilekçesinde; Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin 2013/1299 E. sayılı davasında verilen karara istinaden 1997/8 ilâ 2004/8 dönemine ait prim borçlarının 10.11.2015 tarihinde tahsil edildiğini, 5510 sayılı Kanun’un 93. maddesinde Kurumun prim ve diğer alacaklarının ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tâbi olduğunun hükme bağlandığını, Kurumun prim ve diğer alacakları mahkeme kararı sonucunda doğmuş ise mahkeme kararının kesinleşme tarihinden itibaren zamanaşımının başlayacağını, söz konusu tahakkuk işleminin mahkeme kararına dayanılarak yapıldığından zamanaşımı itirazının yerinde olmadığını, Kurum işleminin hukuka uygun olduğu belirtilerek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin 15.06.2016 tarihli ve 2015/1728 E., 2016/998 K. sayılı kararı ile; Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin 17.06.2014 tarihli ve 2013/1299 E, 2014/603 K. sayılı kararıyla dava dışı sigortalı Ramazan Sadıç'ın 05.08.1997–22.11.1999 ve 27.05.2001–01.08.2004 tarihleri arasındaki hizmetlerinin tespitine karar verildiği, verilen kararın Yargıtay 21. Hukuk Dairesi tarafından onanarak kesinleşmesi üzerine davalı Kurum tarafından ilgili döneme ilişkin prim alacaklarının tahsili yoluna gidildiği, Kurum alacakları yönünden mahkeme kararının kesinleştiği tarihten itibaren zamanaşımının işlemeye başlayacağı, bu kapsamda hizmet süresine ait tahakkuk ettirilen primlerin 5510 sayılı Kanun’un 93/2. maddesine göre mahkeme ilamının kesinleştiği tarihten itibaren zamanaşımı süresi dolmadan davacının Kurum neznindeki alacağından kesilerek tahsil edildiği bu nedenle Kurum işleminin hukuka uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 8. Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesinin 15.03.2018 tarihli ve 2016/17417 E., 2018/2354 K. sayılı kararı ile; “..Dosyadaki kayıt ve belgelerden, Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin 17/06/2014 tarih 2013/1299 Esas ve 2014/603 Karar sayılı kararı ile dava dışı Ramazan Sadıç'ın 05/08/1997-22/11/1999 ve 27/05/2001-01/08/2004 tarihleri arasında davacıya ait eczane işyerinde çalıştığının tespitine karar verildiği ve kararın Dairemizin 22/12/2014 tarihli Onama İlamı ile kesinleştiği, Kurum tarafından davacıya yazılan 29/07/2015 tarihli yazı ile söz konusu döneme ilişkin olarak prim belgelerinin düzenlenerek Kuruma verilmesinin istendiği, davacı tarafından belgelerin süresinde düzenlenmemesi nedeniyle Kurum tarafından resen düzenlendiği ve tahakkuk ettirilen pirmlerin davacının eczane sözleşmesine göre Kurumdan olan alacağından mahsup yapılmak suretiyle tahsil edildiği anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık, Kurum alacağına uygulanacak tahsil zamanaşımı süresinin hangi tarihte başlayacağı noktasında toplanmaktadır. Başka bir ifadeyle prim borçlarına ilişkin olarak, zamanaşımı def'i yönünden hangi tarihte yürürlükte bulunan mevzuatın uygulanacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle mevzuatın incelenmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Hemen belirtelim ki, zamanaşımının başlangıcının ve buna bağlı olarak, somut uyuşmazlıkta uygulanacak kanun hükmünün saptanmasında, muacceliyet anının belirlenmesi önem taşımaktadır. Muacceliyet, bir borç ilişkisinde, alacaklının edimi isteyebileceği ve borçlunun da bu isteme uyarak, edimi ifa etmekle yükümlü olduğu anı belirler. Bir başka deyişle, söz konusu anda borç, ifa kabiliyeti kazanır ve alacaklı yine o anda edimi kabul etmekle yükümlü olur. Bir alacağın ya da borcun muaccel olması, ilke olarak edimin ifası için öngörülmüş bulunan vadenin dolmasıyla gerçekleşir. Borcun ifası için öngörülen vade; kanundan, işin özelliklerinden ya da dürüstlük kuralından çıkarılamıyorsa, bu durumda, 818 sayılı BK m. 74 hükmü gereğince, borcun “hemen ifa ve derhal icrası talep edilebilir” hükmü uygulama bulacaktır. 506 sayılı Kanun’un 80. maddesi, prim borcunun en geç ertesi ayın sonuna kadar Kuruma ödeneceğini hükme bağlamıştır. 506 sayılı Kanun’un 80. maddesi ile, prim borcunun vadesinin belirlenmiş olması karşısında, kurum alacağının anılan tarihte muacceliyet kesbedeceği belirgindir. Öte yandan, Kurumun prim alacaklarına ilişkin zamanaşımı hükümlerindeki değişikliklerin ve yürürlük tarihlerinin açıklığa kavuşturulmasında zorunluluk bulunmaktadır. Bilindiği üzere, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu (SSK)’nun “Primlerin ödenmesi” başlığını taşıyan 80. maddesinin 08.12.1993 gün ve 3917 sayılı Kanun’la değiştirilmesinden önceki dönemde yerleşik uygulama uyarınca; prim alacağı ve gecikme zamları yönünden, anılan Kanun’da zamanaşımı süresine ve başlangıcına ilişkin özel bir düzenleme bulunmadığından Kurum alacağının zamanaşımı yönünden genel hükümlere tabi olduğu, buna göre, zamanaşımı süresinin 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca on yıl olduğu ve zamanaşımının başlangıç tarihi aynı kanunun 128. maddesi hükmüne göre, alacağın muaccel olduğu tarih olarak kabul edilmekteydi. 506 sayılı Kanun'un 80. maddesine göre, her aya ait prim borcu ertesi ayın sonuna kadar ödenmesi gerektiğinden, zamanaşımının başlangıcı; her prim ayı bakımından o aya ilişkin ödeme süresinin sona erdiği tarih olup, ay be ay ödenmesi gereken prim borcu ertesi ayın sonunda muaccel hale gelmektedir. Borçlar Kanunu'nun 132 vd maddeleri burada da aynen geçerlidir. 506 sayılı Kanun’un 80. maddesinde 01.12.1993 gün ve 3917 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik ile anılan madde; “…Kurumun, süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 21.7.1953 tarih ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Kurum, söz konusu Kanunun uygulanmasında Maliye Bakanlığı, diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen yetkileri kullanır…” şeklinde düzenlenmiştir. 3917 sayılı Kanun’un yürürlük tarihine kadar olan dönemde, SSK prim alacakları İcra İflas Kanunu hükümlerine göre tahsil edilmek iken, anılan Kanun’la yapılan düzenleme ile 3917 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğin yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden itibaren, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde; 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına başlanmıştır. 6183 sayılı Kanun’un “Tahsil zamanaşımı” başlıklı 102. maddesi uyarınca; “Amme alacağı, vadesinin rastladığı takvimi yılını takib eden takvim yılı başından itibaren 5 yıl içinde tahsil edilmezse zamanaşımına uğrar.”. Anılan düzenlemeler karşısında, 08.12.1993 tarihinden itibaren Kurumun prim alacaklarının tahsilinde zamanaşımı yönünden 6183 sayılı Kanun’da düzenlenen beş yıllık zamanaşımı süresi uygulanmaya başlanmış ve sürenin başlangıcı, alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını izleyen yıl başı olarak belirlenmiştir. Açıklanan düzenleme bu kez 30.09.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4958 sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu'nun 38. maddesiyle yeniden değiştirilerek; prim alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Kanun'un 51. maddesi hariç, diğer maddelerinin uygulanacağı belirtilmiş, sonrasında bu maddede 06.07.2004 tarihinde yürürlüğe giren 24.06.2004 tarih ve 5198 sayılı Kanun’un 11. maddesi ile bu konuda yeniden bir düzenleme yapılarak; 506 sayılı Kanun’un 80. maddesinin beşinci fıkrası; “…Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 ve 102 nci maddeleri hariç, diğer maddeleri uygulanır. Kurum, söz konusu Kanunun uygulanmasında Maliye Bakanlığı, diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen yetkileri kullanır...” şeklinde düzenlenmiştir. Anılan düzenleme uyarınca, 5198 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 06.07.2004 tarihinden itibaren Kurum alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun’un zamanaşımı düzenleyen 102. maddesinin uygulanamayacağı hükme bağlanarak, 3917 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikten önceki genel hükümlere ve dolayısıyla on yıllık zamanaşımı dönemine geri dönülmüştür. Yukarıda açıklanan mevzuat hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, zamanaşımı süresi bakımından, 08.12.1993 günü öncesine ve 06.07.2004 sonrasına ilişkin prim ve diğer alacaklar yönünden Kurumun alacak hakkı, Borçlar Kanunu'nun 125. maddesinde öngörülen (10) yıllık zamanaşımı süresine tabi olup, zamanaşımının başlangıç tarihi, anılan Kanun'un 128. maddesi gereğince alacağın muaccel olduğu tarihtir ve zamanaşımının kesilmesi ile durmasına ilişkin 132. ve ardından gelen maddelerindeki düzenlemeler de uygulama alanı bulmaktadır. 08.12.1993 – 05.07.2004 dönemine ait prim ve diğer alacaklar yönünden ise, 6183 sayılı Kanun'un “Tahsil zamanaşımı” başlığını taşıyan 102. ve ardından gelen maddeleri uygulanmakta, anılan madde hükmüne göre (5) yıl olan zamanaşımı süresinin başlangıcı da, alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını izleyen yıl başı olarak kabul edilmelidir. Konu son olarak 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 88 ve 93. maddesi ile düzenlenmiştir. 5510 sayılı Kanun’un “Primlerin ödenmesi” başlığını taşıyan 88. maddesinin on altıncı fıkrasında, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Kanun'un 51., 102. ve 106. maddeleri hariç, diğer maddelerinin uygulanacağı bildirildikten sonra, yine 5510 sayılı Kanun’un 17.04.2008 gün ve 5754 sayılı Kanun’un 56 maddesi ile değişik “Devir, temlik, haciz ve Kurum alacaklarında zamanaşımı” başlıklı 93. maddesinin ikinci fıkrası, “…(Değişik ikinci fıkra: 17/4/2008-5754/56 md.) Kurumun prim ve diğer alacakları ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tâbidir. Kurumun prim ve diğer alacakları; mahkeme kararı sonucunda doğmuş ise mahkeme kararının kesinleşme tarihinden, Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca yapılan tespitlerden doğmuş ise rapor tarihinden, kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden doğmuş ise bu soruşturma, denetim ve inceleme sonuçlarının Kuruma intikal ettiği tarihten veya bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, kamu idareleri ile kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşlardan alınan bilgi ve belgelerden doğmuş ise bilgi ve belgenin Kuruma intikal ettiği tarihten itibaren, zamanaşımı on yıl olarak uygulanır…” şeklinde düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere 5510 sayılı Kanun'un 93. maddesi ile zamanaşımı süresi ile ilgili olarak özel bir düzenleme getirilmiş, Kurumun prim ve diğer alacaklarının on yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğu, sürenin başlangıcının ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başı olduğu belirtilmiştir. 5510 sayılı Kanun’un 93. maddesi muacceliyet tarihinin belirlenmesinde, dolayısıyla zamanaşımı süresinin başlangıcının tesbitinde, Borçlar Kanunu'nun uygulanmasına son vermiştir. Maddenin yürürlüğe girdiği 01.10.2008 tarihinden sonraki primler için zamanaşımı başlangıcı ödeme dönemini takip eden yılbaşından itibaren başlayacaktır. Genel olan bu tanımlama dışında istisnai olarak 93. maddenin ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde önceki düzenlemelerden farklı olarak zamanaşımının başlangıç tarihi, özel durumlardan doğan prim ve diğer alacaklar yönünden ayrıca ve ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Buna göre; Kurumun prim ve diğer alacakları, mahkeme kararı sonucunda doğmuş ise, mahkeme kararının kesinleşme tarihinden, Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca yapılan tespitlerden doğmuş ise, rapor tarihinden, kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden doğmuş ise, bu soruşturma, denetim ve inceleme sonuçlarının Kuruma intikal ettiği tarihten veya bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, kamu idareleri ile kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşlardan alınan bilgi ve belgelerden doğmuş ise bilgi ve belgenin Kuruma intikal ettiği tarihten itibaren, zamanaşımı süresinin başlatılması gerekecektir. Bu aşamada uyuşmazlığın çözümünde 5510 sayılı Kanun'un 93/2. maddesinde yer alan ve zamanaşımı başlangıcına ilişkin özel düzenlemelerin; 5510 sayılı Kanun'un yürürlük tarihinden öncesine ilişkin prim borçları yönünden esas alınıp alınamayacağı hususunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Yukarıda da açıklandığı üzere, 5510 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden önceki mevzuatta, 506 sayılı Kanun'un 80. maddesinde ve 6183 sayılı Kanun'da prim ve diğer alacakların doğmasındaki farklı durumlara göre zamanaşımı başlangıcı yönünden özel bir düzenlemenin yer almadığı, 5510 sayılı Kanun'un 93. maddesinin ikinci fıkrasıyla, 506 sayılı Kanun'da öngörülmeyen yeni bir düzenleme getirilerek, prim ve diğer alacakların doğmasındaki özel durumlarda zamanaşımının hangi tarihten başlayacağı belirlenmiş bulunmakla, genel olarak kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı ve zamanaşımına ilişkin olarak 5510 sayılı Kanun'da 93. maddenin geriye yürüyeceğine olanak veren bir düzenlemenin bulunmaması/bulunmadığı gözetildiğinde, zamanaşımı hükmü içeren anılan maddenin geçmişe yönelik uygulanamayacağı benimsenmelidir. Sonuç olarak belirtilmelidir ki, Kurumun süresi içerisinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsil zamanaşımı, diğer bir ifade ile zamanaşımının süresi ve başlangıç tarihi; alacağın doğduğu, tahakkuk ettirildiği (muaccel olduğu) tarihte yürürlükte bulunan kurallara göre belirlenir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 20.09.2006 gün ve 2006/21-546 E. 2006/565 K. ile 20.12.2006 gün ve 2006/21-806 E. 2006/814 K. 06.12.2013 gün ve 2013/10-433 E. ve 2013/1649 K. ve yine Anayasa Mahkemesinin 30.11.2007 gün ve 2006/61 E. 2007/91 K. 17.01.2008 gün ve 2007/21 E. 2008/90 K. sayılı kararları). Açıklanan ilkeler, hizmet tespiti davası ile tespitine karar verilen hizmet sürelerine ilişkin Kurumun prim alacaklarının tabi olduğu zamanaşımı süresinin belirlenmesinde de aynen geçerlidir. Buna göre, hizmet tespiti davası sonucunda Kurumca tahakkuk ettirilen prim borçlarının; tespitine karar verilen hizmetin geçtiği tarihte doğmuş olması, mahkeme kararının prim borcunun doğumuna değil varlığının tespitine yönelik olması, prim borcunun tespit kararına konu devrelere tahakkuk ettirilmesi ve gecikme zammının tespitine karar verilen tarihler itibariyle başlatılması ile 5510 sayılı Kanun’un 93/2. maddesinde yer alan zamanaşımı başlangıcının hizmet tespiti davasının kesinleştiği tarih olduğuna ilişkin özel nitelikli düzenlemenin anılan Kanun’un yürürlük tarihinden öncesine uygulanmasının mümkün olmaması hususları da gözetildiğinde, hizmet tespiti davası ile tespitine karar verilen hizmet sürelerine ilişkin Kurumun prim alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı hususu, alacağın doğduğu, tahakkuk ettirildiği (muaccel olduğu) tarihte yürürlükte bulunan kurallara göre belirlenmelidir. İşveren tarafından bildirilmemiş sürelere ilişkin olarak açılan hizmet tespiti davası neticesinde, hizmetlerin tespitine karar verildiğinde, tespiti yapılan hizmet süresinin primlerini ödeme yükümlülüğü yönünden yukarıda belirtilen kronolojik dönemlere bağlı olarak işverenden bu primleri talep hakkının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı tespit edilebilecektir. Kaldı ki, önceki mevzuata göre başlayan ve işleyen zamanaşımı süresi, hizmet tespiti davası ile kesilmediğine göre, bu davanın sonuçlanması ile, işverenin yeni mevzuatla getirilen yeni bir zamanaşımı süresine yeniden tabi tutulması hak ve nesafet kurallarına da uygun olmayacaktır. Somut uyuşmazlığın incelenmesinde, hizmet tespiti davası ile 1997/8-1999/11 ve 2001/5-2004/8 dönemleri için bildirilmeyen hizmetlerin tespitine karar verildiği, anılan mahkeme kararının onanmak suretiyle kesinleştiği, mahkeme kararıyla tespiti yapılan günler bakımından davacıdan sigortalı için eksik prim ve işsizlik sigortası primi borçları ile ilgili olarak Kurumdan olan alacağından mahsup işlemi yapıldığı, davacı işverenin zamanaşımı def'ine dayanarak açtığı eldeki davada, mahkemece 5510 sayılı Kanun’un 93. maddesi uyarınca kurum alacağının dayanağının mahkeme ilamı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Yukarıdaki açıklamaların ışığında somut uyuşmazlık değerlendirildiğinde, mahkemece tespitine karar verilen ve 01.10.2008 tarihinden önceki dönemlere ait hizmet sürelerine ilişkin prim alacakları yönünden zamanaşımı süresi ve başlangıcının primlerin ait oldukları (muaccel oldukları) dönemde yürürlükte bulunan mevzuat hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle mahkemece, Kurumun süresi içerisinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı belirlenirken, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu tarihte yürürlükte bulunan kurallara göre belirlenmesi gerektiği ilkesi gözetilmek suretiyle, 2004/5 ve öncesi dönemler bakımından 5 yıllık zamanaşımı süresinin, 2004/6 ve sonrası dönemler bakımından ise 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanacağı belirlenerek sonucuna göre karar verilmelidir. Mahkemece, zamanaşımı süresinin "borcun muaccel olduğu tarih" yerine, hizmet tespiti kararının kesinleştiği tarihten başlatılması suretiyle eksik ve yanılgılı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır..” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin 11.07.2018 tarihli ve 2018/279 E., 2018/584 K. sayılı kararı ile; söz konusu prim borcunun mahkeme kararından sonra muaccel olduğu, Kurumun prim alacağının da mahkeme kararının kesinleşmesinden sonra doğduğu gerekçesi ve önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; prim alacakları yönünden zamanaşımı süresi ve başlangıcının primlerin ait oldukları (muaccel oldukları) dönemde yürürlükte bulunan mevzuat hükümleri kapsamında mı yoksa 5510 sayılı Kanun’un 93/2. maddesi uyarınca mı değerlendirilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Hemen belirtelim ki, zamanaşımının başlangıcının ve buna bağlı olarak, somut uyuşmazlıkta uygulanacak kanun hükmünün saptanmasında, muacceliyet anının belirlenmesi önem taşımaktadır. 13. Muacceliyet, bir borç ilişkisinde, alacaklının edimi isteyebileceği ve borçlunun da bu isteme uyarak edimi ifa etmekle yükümlü olduğu anı belirler. Bir başka deyişle, söz konusu anda borç, ifa kabiliyeti kazanır ve alacaklı yine o anda edimi kabul etmekle yükümlü olur. Bir alacağın ya da borcun muaccel olması, ilke olarak edimin ifası için öngörülmüş bulunan vadenin dolmasıyla gerçekleşir. Borcun ifası için öngörülen vade; kanundan, işin özelliklerinden ya da dürüstlük kuralından çıkarılamıyorsa, bu durumda, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 74. madde hükmü gereğince borcun “hemen ifa ve derhal icrası talep edilebilir” hükmü uygulama alanı bulacaktır. Benzer yöndeki hüküm 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun/TBK) 90. maddesinde de yer almaktadır. 14. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun (506 sayılı Kanun) konuya ilişkin 80. maddesi, prim borcunun en geç ertesi ayın sonuna kadar Kuruma ödeneceğini hükme bağlamış olup; kurum alacağının anılan tarihte muacceliyet kesbedeceği belirgindir. 15. Gelinen bu noktada uyuşmazlığın çözümünde uygulanacak kanun hükmünün belirlenebilmesi için; Kurumun prim alacaklarına ilişkin zamanaşımı hükümlerindeki değişikliklerin ve yürürlük tarihlerinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. 16. Bilindiği üzere, 506 sayılı Kanun’un “Primlerin ödenmesi” başlığını taşıyan 80. maddesinin 01.12.1993 tarihli ve 3917 sayılı Kanunla değiştirilmesinden önceki dönemde yerleşik uygulama uyarınca; prim alacağı ve gecikme zamları yönünden, anılan Kanun’da zamanaşımı süresine ve başlangıcına ilişkin özel bir düzenleme bulunmadığından, Kurum alacağının zamanaşımı yönünden genel hükümlere tâbi olduğu, buna göre, zamanaşımı süresinin 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca on yıl olduğu ve zamanaşımının başlangıç tarihi 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 128. maddesi hükmüne göre, alacağın muaccel olduğu tarih olarak kabul edilmekteydi. 17. Belirtilmelidir ki, prim zamanaşımı, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 128. maddesine göre, alacağın muaccel olduğu tarihte başlar. 506 sayılı Kanun'un 80. maddesine göre, her aya ait prim borcunun ertesi ayın sonuna kadar ödenmesi gerektiğinden, zamanaşımının başlangıcı; her prim ayı bakımından o aya ilişkin ödeme süresinin sona erdiği tarih olup, ay be ay ödenmesi gereken prim borcu ertesi ayın sonunda muaccel hâle gelmektedir. Bu dönemde zamanaşımının kesilmesi ve durdurulması, bu konuda bir özellik göstermez. Borçlar Kanunu'nun 132 ve ardından gelen maddeleri burada da aynen geçerlidir (Çenberci, Mustafa: Sosyal Sigortalar Kanunu Şerhi, Olgaç Matbaası, 1977, s. 641). 18. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 80. maddesinde 01.12.1993 tarihli ve 3917 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik ile anılan madde; “…Kurumun, süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 21.7.1953 tarih ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Kurum, söz konusu Kanunun uygulanmasında Maliye Bakanlığı, diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen yetkileri kullanır…” şeklinde düzenlenmiştir. 19. 3917 sayılı Kanun’un yürürlük tarihine kadar olan dönemde, Kurumun prim alacakları İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre tahsil edilmekte iken, anılan Kanunla yapılan düzenleme ile 3917 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğin yürürlüğe girdiği 08.12.1993 tarihinden itibaren Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun (6183 sayılı Kanun) hükümlerinin uygulanmasına başlanmıştır. 20. 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un “Tahsil zamanaşımı” başlıklı 102. maddesi uyarınca; “Amme alacağı, vadesinin rastladığı takvimi yılını takip eden takvim yılı başından itibaren 5 yıl içinde tahsil edilmezse zamanaşımına uğrar”. 21. Anılan düzenlemeler karşısında, 08.12.1993 tarihinden itibaren Kurumun prim alacaklarının tahsilinde zamanaşımı yönünden 6183 sayılı Kanun’da düzenlenen beş yıllık zamanaşımı süresi uygulanmaya başlanmış ve sürenin başlangıcı, alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını izleyen yılbaşı olarak belirlenmiştir. 22. Açıklanan düzenleme bu kez 30.09.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4958 sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu'nun 38. maddesiyle yeniden değiştirilerek; prim alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Kanun'un 51. maddesi hariç, diğer maddelerinin uygulanacağı belirtilmiş, sonrasında bu maddede 06.07.2004 tarihinde yürürlüğe giren 24.06.2004 tarihli ve 5198 sayılı Kanun’un 11. maddesi ile bu konuda yeniden bir düzenleme yapılarak; 506 sayılı Kanun’un 80. maddesinin 5. fıkrası; “…Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 ve 102 nci maddeleri hariç, diğer maddeleri uygulanır. Kurum, söz konusu Kanunun uygulanmasında Maliye Bakanlığı, diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen yetkileri kullanır...” şeklinde düzenlenmiştir. 23. Anılan düzenleme uyarınca, 5198 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 06.07.2004 tarihinden itibaren Kurum alacaklarının tahsilinde 6183 sayılı Kanun’un zamanaşımı düzenleyen 102. maddesinin uygulanmayacağı hükme bağlanarak, 3917 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki genel hükümlere ve dolayısıyla on yıllık zamanaşımı dönemine geri dönülmüştür. 24. Yukarıda açıklanan mevzuat hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, zamanaşımı süresi bakımından 08.12.1993 tarihi öncesine ve 06.07.2004 tarihi sonrasına ilişkin prim ve diğer alacaklar yönünden Kurumun alacak hakkı, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 125. maddesinde öngörülen (10) yıllık zamanaşımı süresine tâbi olup, zamanaşımının başlangıç tarihi, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 128. maddesi gereğince alacağın muaccel olduğu tarihtir ve zamanaşımının kesilmesi ile durmasına ilişkin 132 ve ardından gelen maddelerindeki düzenlemeler de uygulama alanı bulmaktadır. 08.12.1993–06.07.2004 dönemine ait prim ve diğer alacaklar yönünden ise, 6183 sayılı Kanun'un “Tahsil zamanaşımı” başlığını taşıyan 102 ve ardından gelen maddeleri uygulanmakta, anılan madde hükmüne göre (5) yıl olan zamanaşımı süresinin başlangıcı da, alacağın vadesinin rastladığı takvim yılını izleyen yılbaşı olarak kabul edilmelidir. 25. Konu son olarak 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun (5510 sayılı Kanun) 88 ve 93. maddeleri ile düzenlenmiştir. 26. 5510 sayılı Kanun’un “Primlerin ödenmesi” başlığını taşıyan 88. maddesinin 16. fıkrasında, Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Kanun'un 51, 102 ve 106. maddeleri hariç, diğer maddelerinin uygulanacağı belirtildikten sonra, yine 5510 sayılı Kanun’un 17.04.2008 tarihli ve 5754 sayılı Kanun’un 56. maddesi ile değişik “Devir, temlik, haciz ve Kurum alacaklarında zamanaşımı” başlıklı 93. maddesinin 2. fıkrası, “…(Değişik ikinci fıkra: 17/4/2008-5754/56 md.) Kurumun prim ve diğer alacakları ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başından başlayarak on yıllık zamanaşımına tâbidir. Kurumun prim ve diğer alacakları; mahkeme kararı sonucunda doğmuş ise mahkeme kararının kesinleşme tarihinden, Kurumun denetim ve kontrolle görevli memurlarınca yapılan tespitlerden doğmuş ise rapor tarihinden, kamu idarelerinin denetim elemanlarınca kendi mevzuatı gereğince yapacakları soruşturma, denetim ve incelemelerden doğmuş ise bu soruşturma, denetim ve inceleme sonuçlarının Kuruma intikal ettiği tarihten veya bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, kamu idareleri ile kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşlardan alınan bilgi ve belgelerden doğmuş ise bilgi ve belgenin Kuruma intikal ettiği tarihten itibaren, zamanaşımı on yıl olarak uygulanır…” hükmüne yer verilmiştir. 27. Görüldüğü üzere 5510 sayılı Kanun'un 93. maddesi ile zamanaşımı süresi ile ilgili olarak özel bir düzenleme getirilmiş, Kurumun prim ve diğer alacaklarının on yıllık zamanaşımı süresine tâbi olduğu, sürenin başlangıcının ödeme süresinin dolduğu tarihi takip eden takvim yılı başı olduğu belirtilmiştir. 28. Bu durumda Kurumun süresi içerisinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsil zamanaşımı, diğer bir ifade ile zamanaşımının süresi ve başlangıç tarihi; alacağın doğduğu, tahakkuk ettirildiği (muaccel olduğu) tarihte yürürlükte bulunan kurallara göre belirlenecektir. 29. Nitekim HGK’nın 18.02.2015 tarihli ve 2013/10-1475 E.-2015/831 K.; 07.06.2017 tarihli ve 2015/10-327 E.-2017/1070 K; 04.04.2018 tarihli ve 2015/21-982 E.-2018/679 K. ile 16.09.2020 tarihli 2017/10(21)-2463 E., 2020/616 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir. 30. Somut olayda dava dışı sigortalının Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin 17.06.2014 tarihli ve 2013/1299 E.-2014/603 K. sayılı kararı ile 05.08.1997–22.11.1999 ve 27.05.2001–01.08.2004 tarihleri arasında davacıya ait eczane işyerinde çalıştığı tespit edilmiş, karar Yargıtay 21. Hukuk Dairesince onanarak kesinleşmiştir. Kurum tarafından 29.07.2015, 14.08.2015 ve 18.09.2015 tarihli yazılar ile mahkeme kararına istinaden tespitine karar verilen dönemler yönünden davacıdan aylık ve dört aylık dönem bordroları ile prim hizmet belgeleri ve işe giriş bildirgesinin düzenlenerek Kuruma verilmesi istenmiş, belgelerin ibraz edilmemesi üzerine re'sen ek prim ve hizmet belgeleri ile 05.08.1997 ve 27.05.2001 tarihli işe giriş bildirgeleri düzenlenerek davacının Kurum nezdinde doğan alacağından tahakkuk ettirilen prim borcu karşılığı 40.032,92TL kesinti yapılması üzerine eldeki dava açılmıştır. 31. Bu durumda yukarıda yapılan açıklamalara, somut olaya ilişkin maddi ve hukukî olgulara göre; Diyarbakır 1. İş Mahkemesinin 17.06.2014 tarihli ve 2013/1299 E.-2014/603 K. sayılı kararı ile tespitine karar verilen ve 01.10.2008 tarihinden önceki hizmet sürelerine ilişkin prim alacakları yönünden zamanaşımı süresi ve başlangıcının, primlerin ait oldukları (muaccel oldukları) dönemde yürürlükte bulunan mevzuat hükümleri kapsamında değerlendirilerek Kurumun süresi içerisinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı belirlenmelidir. 32. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır. 33. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 16.11.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
6. Hukuk Dairesi, 2021/494 E., 2021/1469 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Kaldı ki yapı ruhsatının alınacağı tarih sabit olmadığından arsa sahipleri bu nedenle sözleşmeden dönebilmeleri için yükleniciye ihtar göndermeleri de zorunludur (TBK.m.90).
6. Hukuk Dairesi         2021/494 E.  ,  2021/1469 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi İLK. DRC. MHK. : Kırşehir 1. Asliye Hukuk Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı olan bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen kararın temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü. - K A R A R - Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve HMK 355. maddedeki kamu düzenine aykırılık halleri resen gözetilmek üzere istinaf incelemesinin, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılacağı kuralına uygun biçimde inceleme yapılıp karar verilmiş ve verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiş olmasına göre yerinde olmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edenden alınmasına, 6100 sayılı HMK 373. madde hükümleri gözetilerek dosyanın ilk derece mahkemesine, karardan bir örneğin ise bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine, 15.11.2021 gününde oy çokluğuyla karar verildi. - MUHALEFET ŞERHİ - Taraflar arasında 06.05.2015 tarihinde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi yapılmıştır. Sözleşmeye göre yapı ruhsatı alındıktan sonra 20 ayda inşaat tamamlanacaktır. Yüklenicinin sözleşmeden ruhsat alımı için yaptığı işlemler dosyada mevcuttur. Özellikle çap alımı için müracaat sırasında Belediyeye ait 3,92 m2 lik yerin arsaya dahil edilmesi gerektiği hususunun önceden yüklenicinin bilmesi gerektiği beklenemez. Buna rağmen bilirkişi raporlarında belirtildiği gibi yüklenicinin azledilinceye kadar gecikmesi sadece 47 gündür. Arsa sahipleri 16.8.2016 da yükleniciye verdikleri vekâletten azletmişler, iki gün sonra da 18.8.2016 tarihinde de sözleşmeyi feshettiklerini bildirmişlerdir.TBK nın 473. maddesinde “Yüklenicinin işe zamanında başlamaması veya sözleşme hükümlerine aykırı olarak işi geciktirmesi ya da işsahibine yüklenemeyecek bir sebeple ortaya çıkan gecikme yüzünden bütün tahminlere göre yüklenicinin işi kararlaştırılan zamanda bitiremeyeceği açıkça anlaşılırsa, işsahibi teslim için belirlenen günü beklemek zorunda olmaksızın sözleşmeden dönebilir.” Hükmü mevcuttur. Somut olayda yüklenici işe başlamış ve bilirkişi raporlarına göre yapı ruhsatı alma hususunda 47 gün geciktiği kabul edilse bile, kalan 18 ay 13 günlük sürede rahatlıkla işi tamamlayabileceğinden TBK nın 473. maddesinde “yüklenicinin işi kararlaştırılan zamanda bitiremeyeceği açıkça anlaşılırsa” koşulu gerçekleşmediğinden arsa sahiplerinin sözleşmeden dönme koşulu gerçekleşmemiştir. Kaldı ki yapı ruhsatının alınacağı tarih sabit olmadığından arsa sahipleri bu nedenle sözleşmeden dönebilmeleri için yükleniciye ihtar göndermeleri de zorunludur (TBK.m.90). Görüldüğü gibi, arsa sahiplerinin sözleşmeyi geriye etkili feshetmelerinde yasal koşullar oluşmadığı ve haksız oldukları için yüklenicinin kar kaybını da karşılamakla yükümlüdürler. Dosya içeriği, hayatın gerçekleriyle örtüşmeyen ve bir biriyle çelişen raporlar yerine yeni bilirkişiden alınacak ve yüklenicinin sözleşmenin haksız feshi nedeniyle yoksun kaldığı net karın ne olduğu hususunda alınacak rapora göre bir karar verilmesi gerekir. Anılan gerekçelerle yerel mahkeme kararını bozması gerekirken, Sayın çoğunluğun kararın onanmasına dair karara muhalifim.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Borçlar Hukuku Genel Hükümler

Grafik tasarımcısı (G), yeni kurulan bir teknoloji şirketi olan (Ş) için bir logo tasarlamış ve teslim etmiştir. Taraflar, ücret konusunda anlaşmış olsalar da ödemenin ne zaman yapılacağına dair sözleşmelerinde herhangi bir hükme yer vermemişlerdir. (G), logoyu teslim ettikten bir hafta sonra faturayı (Ş)'ye göndermiş ve ödeme talep etmiştir. Bu olayda, (Ş)'nin ücret ödeme borcunun muacceliyeti hakkında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'na göre aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

A) Borç, alacaklı (G)’nin borçlu (Ş)’ye fatura göndererek yaptığı muacceliyet bildirimi ile istenebilir hâle gelir.
B) Ticari hayatın gerekleri ve hukuki ilişkinin niteliği gereği, bu tür borçlar ancak fatura tebliğinden itibaren makul bir ödeme süresi sonunda muaccel olur.
C) Taraflarca ifa zamanı kararlaştırılmadığından ve hukuki ilişkinin özelliğinden de aksine bir sonuç çıkmadığından, ücret borcu hizmetin ifa edilmesiyle birlikte doğduğu anda muaccel olur.
D) Taraflar arasında ifa gününe ilişkin bir anlaşma bulunmadığından, ifa zamanının tespiti için hâkimin müdahalesi ve bir gün belirlemesi gerekir.
E) Ücret borcunun muacceliyeti, ancak alacaklının borçluyu temerrüde düşürmek amacıyla yapacağı geçerli bir ihtardan sonra başlar.