6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 96

Türk Borçlar Kanunu 96. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 96- Sözleşmenin hükümlerinden veya özelliğinden ya da durumun gereğinden tarafların aksini kastettikleri anlaşılmadıkça borçlu, edimini sürenin sona ermesinden önce ifa edebilir. Ancak, kanun veya sözleşme ya da âdet gereği olmadıkça borçlu, erken ifada bulunması sebebiyle indirim yapamaz. VI. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde 1. İfada sıra

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

4 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2017/583 E., 2020/137 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTüketici Mahkemesi
maddesi ve buna paralel düzenleme içeren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 96. maddesinde düzenlenmiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2017/583 E.  ,  2020/137 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Tüketici Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki birleştirilerek görülen “alacak” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bursa 1. Tüketici Mahkemesince verilen kısmen kabule ilişkin karar davacı tarafın temyizi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı, asıl dava dilekçesinde, 27.06.2011 tarihinde davalı bankadan almış olduğu konut kredisi nedeniyle dosya masrafı adı altında 2.000TL’nin, birleşen dava dilekçesinde ise konut kredisinin yapılandırılması sırasında yapılandırma ücreti olarak kesilen 2.400TL’nin haksız olarak tahsil edildiğini ileri sürerek bu bedellerin kesinti tarihlerinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili kesintilerin sözleşme ve mevzuat hükümlerine uygun olduğunu savunarak asıl ve birleşen davanın reddini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. Bursa 1. Tüketici Mahkemesinin 27.02.2014 tarihli ve 2013/1340 E., 2014/284 K. sayılı kararı ile; yaptığı zorunlu iş ve işlemlerden doğan masraflarını talep edebileceği kabul edilen davalı bankanın, konut kredisinin kullandırılması sırasında tahsis ücreti adı altında tahsil ettiği 2.000TL zorunlu masrafı bulunduğunu ispat edemediği, davacının bu yönden isteminin haklı olduğu, birleşen dava ile talep edilen erken ödeme ücreti yönünden yapılan değerlendirmede ise, taraflar arasındaki sözleşmede 0.92 faiz oranı ve 120 ay vade kararlaştırılmışken davacının 17.05.2013 tarihinde verdiği dilekçe ile yeniden yapılandırma talebinde bulunduğu ve talebinin yerinde bulunması hâlinde sözleşmenin 18. maddesinde kararlaştırılan %2 oranında yapılandırma komisyonunu ödemeyi taahhüt ettiği, bu çerçevede imzalanan ikinci sözleşme ile aylık faizin 0.70’e düşürülerek taksit sayısının da 72 ay olarak düzenlendiği, bu sözleşme ile başlangıçta davacının ödemesi gereken faiz tutarı toplam 88.521,36TL iken, 37.885,87TL’ye düştüğü, yapılandırma talebini kabul etme zorunluluğu olmayan bankanın %2 komisyon karşılığında tüketicinin istemi çerçevesinde işlem yaptığı, yapılan ikinci sözleşme açıkça tüketici lehine olduğundan bu sözleşmedeki erken ödeme ücreti düzenlemesinin haksız şart olarak kabul edilemeyeceği, ahde vefa ilkesinin de bunu gerektirdiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile kredi tahsis ücreti adı altında kesilen 2.000TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, 2.400TL yapılandırma ücretinin iadesine ve faize yönelik sair taleplerin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 11.09.2014 tarihli ve 2014/30547 E., 2014/26581 K. sayılı kararı ile; “…Davacı, davalı bankadan konut kredisi kullandığını, asıl davada davalı banka tarafından dosya masrafı adı altında kendisinden 2.000TL, birleşen davada ise çektiği kredinin % 2'si oranında 2.400TL kesinti yapıldığını ileri sürerek asıl davada 2.000TL'nın, birleşen davada 2.400TL'nın kesinti tarihlerinden itibaren gecikme faizi ile tahsilini istemiştir. Davalı davanın reddini dilemiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne, kredi tahsis ücreti adı altında tahsil edilen 2000TL'nın dava tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan tahsiline, 2.400TL yapılandırma ücretinin iadesine ilişkin talebi ile faize yönelik sair taleplerinin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2- Konut Finansman Kredileri 4077 sayılı Yasanın 10/B maddesinde düzenlenmiş olup, anılan maddede "Tüketici konut finansman kuruluşuna borçlandığı toplam miktarı önceden ödeyebileceği gibi aynı zamanda bir ya da birden çok ödemeyi vadesinden önce yapabilir. Her iki durumda da konut finansman kuruluşu vadesinden önce ödenen taksitler için gerekli faiz indirimini yapmakla yükümlüdür. Ödenen miktara göre faiz indiriminin ve kredinin tüketiciye yıllık maliyet oranının hesaplanmasında Bakanlık tarafından çıkarılan ilgili yönetmelik hükümleri uygulanır. Faiz oranının sabit olarak belirlenmesi hâlinde, sözleşmede yer verilmek suretiyle bir ya da birden fazla ödemenin vadesinden önce yapılması durumunda konut finansmanı kuruluşu tarafından tüketiciden erken ödeme ücreti talep edilebilir. Erken ödeme ücreti gerekli faiz indirimi yapılarak hesaplanan ve tüketici tarafından konut finansmanı kuruluşuna erken ödenen tutarın %2'sini geçemez. Oranların değişken olarak belirlenmesi hâlinde tüketiciden erken ödeme ücreti talep edilemez" hükmü yer almakta olup, yasal düzenlemeye uygun olarak çıkartılan Konut Finansmanı Sisteminde Erken Ödeme İndirimi ve Yıllık Maliyet Oranı Hesaplama Usul ve Esasları Hakkındaki Yönetmeliğin 4’ncü maddesinde Erken ödeme işlemi tanımlanmıştır buna göre; "Erken ödeme; tüketicinin konut finansmanı kuruluşuna borçlandığı toplam tutarı veya vadesi gelmemiş bir veya birden çok taksidin vadesinden önce ödemesini" ifade etmektedir. Anılan yönetmeliğin T bendinde ise komisyon işlemi tanımlanmış olup, buna göre; "Komisyon; geri ödeme planında her bir taksit tutarında ana para, faiz ve her türlü kamusal yükümlülükler haricinde ayrı bir kalem olarak yer alan ve konut finansman kuruluşunun gelir olarak tahsil edeceği tutarları" ifade etmektedir denilmiştir. Yönetmeliğin “ı” bendinde "Ödeme planı; tüketiciye tahsis edilen konut finansmanı geri ödemesinde esas alınacak taksit , tutar ve vadeleri ile birlikte ana para, faiz, fon, vergi ve diğer masrafların ayrı ayrı belirtildiği tablodur." hükmünü içermektedir. Davalı banka tarafından, yeniden yapılandırma komisyonunun taraflarca imzalanan sözleşme içeriğine uygun olarak tahsil edildiği, tüketicinin bu husustaki kabul iradesinin sözleşmeye yansıtıldığı belirtilerek davanın reddine karar verilmesi talep edilmiş ise de; davacının kullandığı kredinin sabit taksitli ve sabit faiz oranlı konut finansman kredisi olmakla birlikte faiz oranlarındaki düşüş nedeniyle yeni faiz oranları üzerinden ödeme miktarları ve tarihlerinin yeniden yapılandırılmasına dair işlemin, yukarıda belirtilen mevzuat kapsamında erken ödeme niteliğinde olmadığı, hâl böyle olunca yasanın aradığı şartlar gerçekleşen somut olayda bulunmadığından bankanın ücret veya komisyon adı altında bir alacağının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bunun yanında, dairemizin yerleşik kararlarında da vurgulandığı üzere, kredi veren bankayı yeniden yapılandırmaya zorlamak yasal olarak mümkün olmayıp bankanın kendi inisiyatifi ile yapılandırma işlemini kabul ettiğinin anlaşılmış olmasına göre, borç yapılandırmasını kabul eden bankanın, yapılandırma komisyonu adı altında yeniden ücret talep etmesinin yasaya aykırı olduğu anlaşılmakla, mahkemece birleşen davada davacının yapılandırma komisyonunun iadesi noktasındaki talebinin de kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” şeklindeki gerekçe ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı: 9. Mahkemenin 17.02.2015 tarihli ve 2014/689 E., 2015/268 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeler ve somut olayda bozma kararında bahsi geçen yönetmeliğin değil, “Konut Finansmanı Kapsamındaki Kredilerin Yeniden Finansmanına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” hükümlerinin uygulanması gerektiği, bu düzenlemede de kredinin yapılandırılması hâlinde erken ödeme cezası alınamayacağına ilişkin hüküm bulunmadığı da belirtilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; konut kredisi sözleşmesinin kredi faiz oranı ve taksit sayısının azaltılması suretiyle yapılandırıldığı olayda davalı bankanın erken ödeme komisyonu adı altında bedel tahsil etmesinin mevzuat hükümleri ile taraflar arasındaki sözleşmeye uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle mevzuat hükümler ışığında konuyla ilgili kavramlar hakkında açıklama yapılması yerinde olacaktır. 13. Konut kredisi sözleşmeleri, başka bir anlatımla konut finansmanı, tüketicilere çoğunlukla uzun vadeye yayılan ödeme imkânı sağlayan, konut edinme amaçlı sözleşmelerdir. Yürürlük tarihi itibariyle somut olayda uygulanması gereken 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun konuyla ilgili 10/B maddesinde tanımlanmayan bu sözleşmeler 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 38/A maddesinde “konut edinmeleri amacıyla tüketicilere kredi kullandırılması, konutların finansal kiralama yoluyla tüketicilere kiralanması, sahip oldukları konutların teminatı altında tüketicilere kredi kullandırılmasıdır” şeklinde tanımlanmış, maddenin devam cümlesinde ise bu kapsamdaki kredilerin “yeniden finansmanı” amacıyla kullandırılan kredilerin de konut finansmanı kapsamında olduğu açıklanmıştır. 14. Vade süreci boyunca ekonomik ve sair hususlarda gelişen kişisel veya genel değişiklikler, sözleşmedeki ilk koşulların tüketicilerle bankalar arasında yeniden müzakeresini ve değiştirilmesini gündeme getirmektedir. Bilhassa son dönemlerde kredi faiz oranlarındaki zamana bağlı ve hatta bankalar arası uygulama farklılıklarından doğan değişmeler, tüketicilerde ödeme koşullarını güncelleme ihtiyacı doğurabilmektedir. Bu bağlamda tüketici, kredi borcunu kendi kaynaklarıyla yahut kendisine daha iyi koşullar sağlayan başka bir bankadan temin edeceği kredisi ile tamamen ödeyerek kapatabilir, kısmen ödeme yoluyla borcun bir bölümünden daha avantajlı şekilde kurtulabilir ya da bizzat sözleşme âkidi olan banka ile yeniden müzakere yoluna giderek faiz nevi, tutarı ve taksit süresine ilişkin yeni kararlaştırmalarda bulunabilir. Süreye bağlı ödemenin kararlaştırıldığı sözleşmelerde borcun sürenin tamamlanmasından önce ifa edilmesi hâli 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 80. maddesi ve buna paralel düzenleme içeren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 96. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, sözleşmenin hükümlerinden veya özelliğinden ya da durumun gereğinden tarafların aksini kastettikleri anlaşılmadıkça, borçlu edimini sürenin sona ermesinden önce ifa edebilir. Ancak bu durumda kanun veya sözleşme ya da âdet gereği olmadıkça borçlu, erken ifada bulunması sebebiyle indirim yapamayacaktır. 15. 4077 sayılı Kanun’un 10/B maddesinin 13. bendine göre de “Tüketici, konut finansmanı kuruluşuna borçlandığı toplam miktarı önceden ödeyebileceği gibi aynı zamanda bir ya da birden çok ödemeyi vadesinden önce yapabilir” ancak hemen yukarıda belirtilen borçlar hukuku kaidesinin istisnasını öngören kanun koyucu maddenin devam cümlesinde “Her iki durumda da konut finansmanı kuruluşu, vadesinden önce ödenen taksitler için gerekli faiz indirimini yapmakla yükümlüdür” şeklindeki düzenleme ile, erken ödeme yapan tüketici lehine faiz miktarından indirim yapılmasını zorunlu kılmıştır. 16. Konut kredisi sözleşmeleri tarafların tercihine göre değişken veya sabit faizli şekilde tesis edilebilir. Sabit faizli konut kredisi sözleşmelerinde taksitlerin kararlaştırılan vadeden önce ödenmesi durumunda uygulacak hüküm ise Kanun’un 10/B maddesinin 14. bendi düzenlemesidir. Buna göre “sözleşmede yer verilmek suretiyle, bir ya da birden fazla ödemenin vadesinden önce yapılması durumunda konut finansmanı kuruluşu tarafından tüketiciden erken ödeme ücreti talep edilebilir. Erken ödeme ücreti gerekli faiz indirimi yapılarak hesaplanan ve tüketici tarafından konut finansmanı kuruluşuna erken ödenen tutarın yüzde ikisini geçemez.” 17. Erken ödeme konusu 31.05.2007 tarihli, 26538 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Konut Finansmanın Sisteminde Erken Ödeme İndirimi ve Yıllık Maliyet Oranı Hesaplama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik’in 5 vd. maddelerinde de açıklanmış, bankaların tüketiciden hangi koşullarda erken ödeme ücreti talep edebileceği ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. 18. Kredi faizleri düştüğünde tüketicinin kendi imkânları yahut başka bir bankadan kullanılan krediyle finansman sağlayarak borcunu ödemesi hâlinde erken ödemeye ilişkin yukarıda açıklanan hükümlerin uygulanacağında tereddüt bulunmamaktadır. Tereddüt, kanun koyucunun kullandığı “erken ödeme” kavramı ile somut uyuşmazlığın konusu olan yapılandırma yahut başka bir anlatımla yeniden finansman kavramının aynı hukuki nitelikte olup olmadığı konusunda doğduğundan gelinen aşamada yeniden finansman sözleşmelerinin hukuki mahiyetinin ve buna göre tabi olacağı mevzuat hükümlerinin ortaya konulması gerekir. 19. Yeniden finansman ile ilgili olarak 4077 sayılı Kanun’da herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu kavram 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 38/A maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde düzenlenmiş olup yukarıda da bahsedildiği üzere bu tip sözleşmelerin konut finansmanı mahiyetinde olduğundan bahsedilmektedir. 20. 2499 sayılı Kanun’un 38/A ve 4077 sayılı Kanun’un çıkarılacak yönetmeliklere ilişkin 31. maddesine dayanılarak hazırlanan, 29.09.2007 tarihli, 26658 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan “Konut Finansmanı Kapsamındaki Kredilerin Yeniden Finansmanına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” in 5. maddesi düzenlemesi ise şu şekildedir: “Yeniden finansman, konut finansmanı sözleşmesi hükümlerinde; a) Kredi faiz oranında değişiklik yapılması. b) Kredinin vadesinde değişiklik yapılması. c) Konut finansmanı sözleşmesinde belirtilen faiz türünde değişiklik yapılması. ç) Aynı ev teminat gösterilerek birden fazla konut kredisi alınmışsa bunların tek konut kredisi ile birleştirilmesi, d) Konut finansmanı kuruluşunda değişiklik yapılması. e) Konut finansmanı sözleşmesinde belirtilen para biriminde değişiklik yapılması, nedeniyle konut finansmanı kuruluşu ve tüketicinin mutabakatı ile yapılacak değişiklikleri kapsar.” 21. Gerek 2499 sayılı Kanun’un doğrudan konut finansmanı sözleşmelerine atfı gerekse açıklanan bu Yönetmelik hükümlerine göre yeniden finansman; konut finansman sözleşmelerinin faiz oranında, vadesinde, faiz türünde, finansman kuruluşunda yahut kararlaştırılan para biriminde yapılacak değişikliklere ilişkin olarak banka ile tüketici arasında yeni koşullara göre ve mutabakatla oluşan, tüketicinin bir önceki durum ile karşılaştırma yapılarak bilgilendirildiği (26658 sayılı Yönetmelik, m.6) ve bu konuda tüketicinin yazılı izninin alınmasının zorunlu olduğu (m.7) sözleşmelerdir. 22. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere yeniden finansmanın temeli karşılıklı mutabakattır. Başka bir anlatımla, bankaların tüketicilerin yapılandırma talebini kabul etme zorunluluğu bulunmamaktadır. İlk bakışta yapılandırma işleminin daha çok tüketici lehine olduğu düşünülebilirse de bankalar da müşterilerini kaybetmeyerek bu işlemden faydanlanmak istediklerinden çoğunlukla yapılandırma taleplerini olumlu karşılamaktadırlar. 23. Tüm bu açıklamalar göstermektedir ki, teknik anlamda erken ödeme ile yeniden finansman farklı kavramlar olup bankaların yeniden finansman sözleşmelerinde doğrudan 4077 sayılı Kanun’un 10/B maddesi çerçevesinde erken ödeme ücreti ücreti talep imkânı bulunmamaktadır. 24. Kâr amacı güden ticari kuruluşlar olduğundan bankaların mevzuat hükümleri çerçevesinde ve belgelendirmek koşuluyla zorunlu masraflar gibi bedelleri tüketiciden talep etmesi tabii ise de yeniden finansman sözleşmelerinde de tüketicinin 4077 sayılı Kanun’un 10/B maddesininin ilk iki fıkrasında yer alan “Konut finansmanı kuruluşları tüketicilere sözleşme öncesinde kredi veya finansal kiralama işlemleri ile ilgili genel bilgiler vermek ve tüketiciye teklif ettikleri kredi veya finansal kiralama sözleşmesinin koşullarını içeren Sözleşme Öncesi Bilgi Formu vermek zorundadır. Tüketici teklifi kabul edip etmemekte serbesttir.” ve “Sözleşme Öncesi Bilgi Formunun tüketiciye verilmesini takip eden bir iş günü geçmeden imzalanan sözleşme geçersizdir.” şeklindeki düzenlemesi çerçevesinde bilgilendirilmesi ve mutabakat ortamının sağlanması suretiyle onayının alınması gerektiği gözden kaçırılmamalıdır. 25. Bu noktada bankalar ile tüketicileri sıklıkla karşı karşıya getiren haksız şart meselesi gündeme gelmektedir. Zira tüketiciler yapılandırma taleplerinin kabulü karşılığında kendilerinden haksız bedel tahsil edildiğini ileri sürerken bankalar da işlemin hukuka ve sözleşme hükümlerine uygun olduğunu, haksız şartın varlığından bahsedilemeyeceğini savunmaktadırlar. 26. Hâl böyle olunca tüketici hukukunda haksız şart kavramının irdelenmesi yerinde olacaktır. 27. Tüketici sözleşmelerindeki haksız şartlar 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 6. maddesinde (6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, m. 5) düzenlenmiştir. 28. Bu maddedeki tanıma göre “Satıcı veya sağlayıcının tüketiciyle müzakere etmeden, tek taraflı olarak sözleşmeye koyduğu, tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyi niyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme koşulları haksız şarttır.” 29. Madde metninden de anlaşılacağı üzere tüketici sözleşmelerinde genel işlem koşullarının kanun koyucunun müdahalesini gerektirir uygunsuzlukta olduğunun, başka bir anlatımla haksız şart teşkil ettiğinin kabul edilebilmesi için birtakım koşullar gereklidir: Bunlar tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilmiş olma ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizlik yaratma koşullarıdır. 30. Anılan maddenin üçüncü fıkrasında tüketici ile müzakere edilmeme kavramı “Eğer bir sözleşme şartı önceden hazırlanmışsa ve özellikle standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketici içeriğine etki edememişse, o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir.” şeklindeki anlatımla açıklanmıştır. 31. Sözleşmeye müzakere edilmeden konulan bir hükmün haksızlığını denetleyen hâkimin ana ölçütü dürüstlük kuralıdır. Tüketici ile müzakere edildiği ispatlanan bir hükmün, tüketici aleyhine dengesizliğe neden olduğu anlaşılsa dahi, haksız şart olarak nitelendirilmesi mümkün olmayacaktır (Karadağ, Ö.: Tüketici Sözleşmelerinde Haksız Şartlar, Ankara 2014, s. 141). 32. Tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan bu tip düzenlemelerin yaptırımı kanun koyucu tarafından yukarıda bahsi geçen maddenin ikinci fıkrasında “tüketici için bağlayıcı değildir” denilmek suretiyle ortaya konulmuştur. 33. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 18.04.2019 tarihli ve 2017/13-623 E., 2019/488 K. sayılı kararında da aynı hususlara değinilmiştir. 34. Tüm bu açıklamalar ışığında Hukuk Genel Kurulu önüne gelen Yerel Mahkeme ve Özel Daire arasındaki uyuşmazlık değerlendirildiğinde; faiz oranlarının düşmesi üzerine davacı tüketicinin başvurusu davalı banka tarafından kabul edilmiş, taraflar ilk konut kredisi sözleşmesinin bakiye borcunun daha düşük faiz oranı ve daha kısa vadeyle ödenmesini sağlayan 17.05.2013 tarihli sözleşmeyi imzalamışlardır. Yukarıda ayrıntıları ile açıklandığı üzere bu durumun 4077 sayılı Kanun anlamında erken ödeme olarak kabul edilemeyeceği açıktır. Konut kredisi sözleşmeleriyle aynı kurallara tabi olan yeniden finansman sözleşmelerinde, Kanun’un 10/B maddesinin 14. bendi çerçevesinde erken ödeme ücreti istenemez ise de, tacir olan bankanın bir kısım masraflarını talep edebilmesi mümkündür. Ancak bunun için tüketicinin mevzuat hükümlerine uygun şekilde bilgilendirilmesi, bilgilendirmede belirtilen yeni koşullarla ilgili olarak tarafların karşılıklı mutabakata varması ve tüketicinin açık yazılı onayının alınması, ihtilaf vuku bulduğu takdirde ise masraf adı altında kesilen bedellerin gerçeği yansıtıp yansıtmadığının ortaya konulması için bankanın ispat yükünü yerine getirmesi gereklidir. Somut olayda yeniden finansmana ilişkin sözleşmede tüketiciden tahsil edilecek masraf ve komisyon miktarına ilişkin herhangi bir açıklama yer almamaktadır. Tüketiciye her iki sözleşmenin koşullarını karşılaştırır yazılı bildirim yapılmamış, sözleşmede genel işlem koşulları bulunduğuna ilişkin bilgilendirme formları dahi sözleşme ile aynı tarihte imzalanmıştır. Tüketici elinden yine sözleşme anında alınan, komisyon adı altında kesilmesine rıza gösterdiğine ilişkin yazılı belgenin de karşılıklı mutabakla belirlendiği sonucuna varılamayacağından tüketici için bağlayıcı olmadığı kabul edilmelidir. Hâl böyle olunca davalı bankanın konut kredisinin yeniden finansmanı sırasında tahsil ettiği komisyon bedeline ilişkin talep yönünden davanın kabulü yerine reddine karar verilmesi hatalıdır. 35. Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, dava tarihlerinin direnme kararının başlık kısmında hatalı şekilde 24.12.2014 olarak yazılmış olması mahallinde düzeltilebilecek maddi hata niteliği taşıdığından bozma nedeni yapılmamıştır. 36. Sonuç itibariyle Hukuk Genel Kurulunca benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup hükmün bozulmasını gerektirir. IV. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; Davacının temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 13.02.2020 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Diğer kararlar (3)

6. Hukuk Dairesi, 2014/12607 E., 2015/8920 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varMersin 3. Sulh Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Dava tarihinde yürürlükte bulunan TBK.nun 112. (818 sayılı Borçlar Yasasının 96.) maddesine göre alacaklının, borçludan borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi nedeniyle tazminat isteyebilmesi için, bu yüzden bir zarara uğramış olması gerekir.
6. Hukuk Dairesi         2014/12607 E.  ,  2015/8920 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Mersin 3. Sulh Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 08/07/2014 NUMARASI : 2012/291-2014/992 Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı alacak davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü. Dava, kiracı tarafından kiralananın teslim edilmemesi nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece davalılar C.. Ö.., V.. Ö.. ve D.. Ö.. yönünden davanın reddine, davalı A.. Ö.. yönünden kısmen kabulü ile 21.050 TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm davalılar A.. Ö.., C.. Ö.. ve V.. Ö.. vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili dava dilekçesinde müvekkilinin davalıların murisi ile 10.08.2008 başlangıç tarihli kira sözleşmesi yaptıklarını, davaya konu taşınmazı hiç kullanamadığını, taşınmazın davalılarca kullanıldığını belirterek 30.000 TL tazminat talebinde bulunmuştur. Davalılar davacının dayandığı kira sözleşmesinin muris babaları tarafından imzalanmadığını, davacının bu zamana kadar taşınmazda kiracı olduğunu hiç ileri sürmediğini, arada husumet çıkınca bu yola giriştiğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece davacının dayandığı 10.08.2008 tarihli kira sözleşmesi yönünden imza incelemesi yapılmış, sözleşme altındaki imzanın muris M. Ö.'e ait olmadığı ancak davalı mirasçı A.. Ö..'e ait olduğu tespit edildiğinden davanın davalı A.. Ö.. yönünden kısmen kabulü ile 21.050 TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Dava tarihinde yürürlükte bulunan TBK.nun 112. (818 sayılı Borçlar Yasasının 96.) maddesine göre alacaklının, borçludan borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi nedeniyle tazminat isteyebilmesi için, bu yüzden bir zarara uğramış olması gerekir. Sözleşmeden kaynaklanan zarar müspet zarar olacağı gibi, menfi zarar da olabilir. Müspet zarar; borçlu edayı gereği gibi ve vaktinde yerine getirseydi alacaklının mameleki ne durumda olacak idiyse, bu durumla eylemli durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla, müspet zarar, sözleşmenin hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesinden doğan zarardır: kuşkusuz kâr mahrumiyetini de içine alır. Kâr kaybı, kardan mahrum kalma karşılığı meydana gelen zarardır. Genelde sözleşmeyi kusuruyla fesheden taraftan istenir. Aslında kâr kaybı açısından kârdan yoksun kalan tarafın malvarlığında kusurlu fesihten önce ve sonra bir değişiklik yoktur. Burada kârdan yoksun kalan kusurlu fesih yüzünden mal varlığında ileride meydana gelecek çoğalmadan mahrum kalır. Kâr kaybı zararının müspet zarar kapsamında bulunduğu şüphesizdir. Ancak mahkemece kâr kaybı hesabı yapılırken davacı kiracının dava konusu kiralanan ile aynı vasıf ve özelliklere sahip başka bir taşınmazı aynı şartlarda ne kadar sürede kiralayabileceği bilirkişi aracılığıyla tespit edilerek bu süre ile sınırlı olarak kâr kaybı alacağına hükmedilmesi gerekir. Menfi zarar ise, uyulacağı ve yerine getirileceğine inanılan bir sözleşmenin hüküm ifade etmemesi ve yerine getirilmemesi yüzünden güvenin boşa çıkması dolayısıyla uğranılan zarardır. Başka bir anlatımla sözleşme yapılmasaydı uğranılmayacak olan zarardır. Menfi zarar borçlunun sözleşmeye aykırı hareket etmesi yüzünden sözleşmenin hüküm ifade etmemesi dolayısıyla ortaya çıkar. Davacı, davalılar tarafından taşınmaza hiç alınmadığını ileri sürmüş, davalılar da davacının taşınmazı hiç kullanmadığını, kira sözleşmesinin varlığının bilinmediğini savunmuşlardır. Davalı kiraya veren A.. Ö.. kiralananı davacıya teslim etmeyerek TBK.nun 301. (818 Sayılı Borçlar Kanunu'nunun 249.) maddesinde düzenlenen kiralananın kullanıma hazır halde teslim edilmesi yükümlülüğünü yerine getirmemiştir. Bu durumda kiracı kusursuz olduğunu kanıtlayamayan kiraya veren davalıdan menfi veya müspet zararlarını isteyebilir. Mahkemece ziraat bilirkişisinden rapor alınarak, davacının 10.08.2008-21.03.2012 tarihlerini kapsayan dönemde 21.050 TL gelir elde edebileceğine ilişkin raporu doğrultusunda karar verilmiş ise de dava dilekçesinden davacının müspet zarar mı yoksa menfi zarar mı talep ettiği anlaşılamamaktadır. Mahkemece yukarıda açıklanan ilkeler ışığında davacıdan menfi zarar mı yoksa müspet zarar mı talep ettiği sorularak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde tazminat hesap edilmesi doğru değildir. Hüküm bu nedenlerle bozulmalıdır. SONUÇ:Yukarıda yazılı nedenlerle davalıların temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 22/10/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2013/1502 E., 2015/879 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
maddesi (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu mad.79) uyarınca değerlendirme yapılarak karar verilmiş ise de 5510 sayılı Kanunun 96. maddesi de sebepsiz zenginleşmede geri verme konusuna ilişkin özel bir düzenleme niteliğindedir.
Hukuk Genel Kurulu         2013/1502 E.  ,  2015/879 K. * YERSİZ ÖDENEN AYLIKLARIN İSTİRDATI * YAŞLILIK AYLIĞI ALAN KİŞİLERİN KAMUYA AİT İŞYERİNDE ÇALIŞMALARI HALİNDE YAŞLILIK AYLIKLARININ KESİLMESİ * YASALARIN ÇATIŞMASI * SOSYAL SİGORTALAR VE GENEL SAĞLIK SİGORTASI KANUNU (5510) Madde 96 * BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 63 * SOSYAL SİGORTALAR KANUNU(MÜLGA) (506) Madde 121 * SOSYAL SİGORTALAR KANUNU(MÜLGA) (506) Madde 84 * SOSYAL SİGORTALAR KANUNU(MÜLGA) (506) Madde 80 "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki “yersiz ödenen aylıkların istirdadı” davasında yapılan yargılama sonunda; Hatay 1. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 01.06.2011 gün ve 2009/278 E., 2011/242 K. sayılı kararın incelenmesinin davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 18.10.2012 gün ve 2011/12318 E., 2012/19545 K. sayılı ilamı ile; (…Dava, Bağ-Kur'dan yaşlılık aylığı bağlandıktan sonra, 5335 sayılı Yasa kapsamında bulunan kamu işyerinde çalışan sigortalıya yersiz ödenen yaşlılık aylıklarının tahsili istemine ilişkin olup, mahkemece, davalının çalıştığını bildiği halde, aylık bağlayan ve ödeyen Kurumun hatalı olması ve sigortalının iyiniyetli bulunmasına göre, Borçlar Kanunu hükümlerine göre davalının iade yükümlülüğünün bulunmadığına karar verilmiş ise de; Mahkemenin bu kararının, yanılgılı değerlendirmeye dayalı olduğu anlaşılmaktadır. Davanın yasal dayanağı, 01.10.2008 günü yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 96. maddesidir. Anılan Kanunun "Yersiz ödemelerin geri alınması" başlıklı 96. maddesinin birinci fıkrasında, "Kurumca işverenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakta olanlara ve bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunlarm bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu Kanun kapsamındaki her türlü ödemeler; a)Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden, b)Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamı, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren yirmidört ay içinde yapılacak ödemelerde faizsiz, yirmidört aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre sonundan, itibaren hesaplanacak olan kanuni faizi ile birlikte, ilgililerin Kurumdan alacağı varsa bu alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır." hükmü öngörülmüştür. Söz konusu Kanunun geçici maddelerinde, yersiz ödemelerin tahsili konusunda önceki hükümlerin uygulanması gereğine işaret eden herhangi bir kural da bulunmadığından, sonuç olarak 96'ncı madde düzenlemesinin, Kurumun yersiz ödemeden kaynaklanan alacaklarına ilişkin süregelen uyuşmazlıklara uygulanması zorunlu olduğu gibi, bu konuda 818 sayılı Borçlar Kanununun, geri verilmesi gereken tutarın belirlenmesinde genel hüküm niteliğinde bulunan 63'üncü maddesinin de gözetilmesi gerekmektedir. Anılan maddeye göre; haksız olarak (nedensiz) bir edinimde bulunan kimse, onun geri alınması zamanında elinden çıkmış olduğunu kanıtladığı tutar oranında ret ve geri vermekle yükümlü değil ise de, haksız edinimde bulunan, o şeyi kötü niyetle elden çıkarmış veya onu elden çıkarırken sonradan ret ve geri vermeye zorunlu tutulacağını biliyor ise ret ve geri vermekle yükümlüdür. Bir başka anlatımla; iyi niyetli zenginleşen, sebepsiz zenginleşme konusunun kendisinden istendiği tarihten önce elinden çıktığını iddia ve ispat ettiği miktar oranında ret ve geri vermeyle yükümlü olmayacak, buna karşın; zenginleşen, zenginleşme anında veya sonrasında mal varlığındaki artışın geçerli bir hukuki sebebe dayanmadığını biliyor veya bilmesi gerekiyor ise, kötü niyetli sayılacaktır. Ayrıca belirtilmelidir ki; 5510 sayılı Kanunun 96'ncı maddesi, sebepsiz zenginleşmede geri verme konusuna ilişkin özel bir düzenleme niteliğinde olup, zamanaşımı hükmü olarak tanımı ve yorumlanması olanaksızdır. Yukarıdaki açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde; 5335 sayılı Kanuna göre, kamu işyerinde çalışan sigortalının aylığının kesilmesi zorunluluğu bulunmakla birlikte, yaşlılık aylığı talebi sırasında çalıştığını saklamayan davacının iyiniyetli olduğu, ve Kurumun kendi hatasından kaynaklanarak yaşlılık aylığı bağladığı belirgindir. Bu bakımdan, davalının sorumluluğu noktasında 5510 sayılı Kamımın 96'ncı maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında irdeleme vc uygulama yapılması gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi usul vc yasaya aykın olup, bozma nedenidir. O halde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli vc hüküm bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, yersiz ödenen aylıkların tahsili istemine ilişkindir. Davacı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili, Bağ-Kur sigortalılık süreleri ile SSK kapsamında Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü işyerinde geçen hizmetleri birleştirilerek 01.01.2005 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlanan davalının anılan işyerinden ayrılmayıp çalışmaya devam ettiğinin anlaşılması nedeniyle yaşlılık aylığının 01.01.2005 tarihi itibarı ile kesildiğini belirterek, davalıya fuzulen ödenen aylıkların faizi ile birlikte tahsilini istemiştir. Davalı vekili; davalının çalışmakta iken emekli olmasının Kurumca sağlandığını, çalışması devam ederken yaşlılık aylığı alamayacağının sonradan bildirildiğini, Kurum işlemine gerekçe olan 3335 sayılı Kanun'un 2. maddesinin 27.04.2005 tarihinde yürürlüğe girdiğini, davacı Kurum başlangıçta kendisine bilgi vermediği için davalının bir kusuru olmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, 3335 sayılı Kanun'un özel kanun olduğu, yaşlılık aylığı alan kişilerin kamuya ait işyerinde çalışmaları halinde yaşlılık aylıklarının kesileceğinin öngörüldüğü, bu kanun hükmüne uygun olarak davacı Kurumun davacının yaşlılık aylıklarını kesmesi gerekirken davalının dilekçesi ile davacı Kuruma bilgi vermesine kadar yaşlılık aylığının kesilmediğini, kanunu bilmemek mazeret sayılmaz kuralının davanın iki tarafı için de geçerli olduğu, davalının cüzi yaşlılık aylığı alan ve SSK'ya tabi işçi olarak çalışarak geçimini sağladığını ve iyi niyetli olduğu çalışmalarını saklamadığı, 3335 sayılı Kanun'un 27.04.2005 tarihinde yani davalıya yaşlılık aylığı bağlandıktan sonra yürürlüğe girdiği ve 30. maddesinin halen yürürlükte olduğu, davacı Kurumun 3335 sayılı Kanun'un 30. maddesi uyarınca davalıyı uyarması; ya çalışmaya devam ederek yaşlılık aylığının kesilmesi ya da çalışmayı bırakarak yaşlılık aylığını alması için tercihini sorması gerektiğini, sonuç olarak davalının iyi niyetli olduğu herhangi bir kusurunun da bulunmadığı kabul edilerek Borçlar Kanunu'nun 63/1. maddesi ile 27.01.1973 tarih ve 1972/6 E. 1973/2 K. sayılı İBK kararı karşısında ödenmiş olan aylıkların geri istenmeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenlerle bozulmuştur. Mahkemece, davalının çalışmasını saklamadığı iyi niyetli olduğu ve hukuk düzeninin iyi niyeti koruması gerektiği gerekçesiyle ilk kararda direnilmiştir. Özel Daire bozma ilamı ve direnme kararının kapsamı itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 506 sayılı Kanun uyarınca yaşlılık aylığı almakta iken kamu kurumunda çalışan davalıya ödenen aylıkların 5335 sayılı Kanun kapsamında geri istenip istenemeyeceği; varılacak sonuca göre, davalı hakkında 5510 sayılı Kanun'un 96. maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Öncelikle yersiz ödeme haline gelen aylıkların istirdadına ilişkin uyuşmazlığın ve bununla ilgili sosyal güvenlik mevzuatının değerlendirilmesi gerekmektedir. Konuya ilişkin ilk düzenleme (Mülga) 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununda yer almaktadır. Kanunun “Sigorta Yardımlarının Haczedilemeyeceği, Yanlış Ve Yersiz Ödemelerin Tahsili” başlıklı 121. maddesi; “Bu kanun gereğince bağlanacak gelir veya aylıklar ve sağlanacak yardımlar, nafaka borçları ve bu Kanunun 80'inci Maddesine göre takip ve tahsili gereken alacaklar dışında, haciz veya başkasına devir ve temlik edilemez. (Ek fıkra:29.07.2003-4958/47 md.) Ancak, yanlış ve yersiz ödendiği anlaşılan her türlü gelir, aylık ve sigorta yardımları 84'üncü Maddenin son fıkrası saklı kalmak kaydıyla, ilgililerin sonraki her çeşit istihkaklarından kesilmek suretiyle geri alınır. Kurumun genel hükümlere göre takip hakkı saklıdır…” hükmünü içermektedir. Diğer taraftan, 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile 506 sayılı Kanunun anılan hükmü yürürlükten kaldırılmış ve konu 5510 sayılı Kanun'un 96. maddesinde düzenlenmiştir. 5510 sayılı Kanun'un 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren “Yersiz Ödemelerin Geri Alınması” başlıklı 96. maddesinde de; “…Kurumca işverenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakta olanlara ve bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu Kanun kapsamındaki her türlü ödemeler; a)Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden, b)Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamı, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren yirmidört ay içinde yapılacak ödemelerde faizsiz, yirmidört aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre sonundan,  itibaren hesaplanacak olan kanunî faizi ile birlikte, ilgililerin Kurumdan alacağı varsa bu alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır…” hükmü yer almaktadır. Yerel mahkemece mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 63. maddesi (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu mad.79) uyarınca değerlendirme yapılarak karar verilmiş ise de 5510 sayılı Kanunun 96. maddesi de sebepsiz zenginleşmede geri verme konusuna ilişkin özel bir düzenleme niteliğindedir. Bu aşamada uyuşmazlığın çözümü için mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 63. madde hükmünün somut olayda uygulama yeri olup olmadığı hususunun da açıklığa kavuşturulmasında yarar vardır. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun, geri verilmesi gereken tutarın belirlenmesinde genel hüküm niteliğinde bulunan 63’üncü maddesi uyarınca; iyi niyetli zenginleşen, sebepsiz zenginleşme konusunun kendisinden istendiği tarihten önce elinden çıktığını iddia ve ispat ettiği miktar oranında ret ve geri vermekle yükümlü olmayacaktır. Buna karşın; zenginleşenin, zenginleşme anında veya sonrasında mal varlığındaki artışın geçerli bir hukuki sebebe dayanmadığını biliyor veya bilmesi gerekiyor olması halinde, kötü niyetli sayılacağında da kuşku bulunmamaktadır. 5510 sayılı Kanun'un 96. maddesiyle, sebepsiz zenginleşmede geri verme konusunda genel hüküm niteliğindeki mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 63. maddesine nazaran, özel bir düzenleme getirilmiştir. Şu duruma göre, karşımıza aynı konu hakkında bir tarafta genel kanunda kabul edilen yasa kuralı, bir tarafta da özel bir yasal düzenleme çıkmaktadır. Bu nedenle sorunun normlar hiyerarşisi kurallarına göre çözümlenmesi gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır. "Yasaların çatışması" olarak da adlandırılan bu gibi durumlarda; sonraki norm, öncekinin yerini alır (Lex Pasterior deraget priori); özel kanun, genel kanundan önce gelir (Lex specialis per generalem non deregatur); açık anlamlı norm, kapalı anlamlı normdan önce gelir biçiminde kabul edilen temel ilkelerden yararlanılarak sonuca ulaşılmalıdır. Uyuşmazlık konusu somut olayda, belirtilen ilkeler doğrultusunda yapılan değerlendirmede; 5510 sayılı Kanun'un mülga 818 sayılı Borçlar Kanununa göre özel nitelikte olduğu, bu kapsamda 5510 sayılı Kanun'un 96. maddesi hükmünün sebepsiz zenginleşme nedeniyle yersiz ödemelerin Kuruma iadesi konusunda özel nitelikte düzenleme içerdiği açıktır. Bu durumda özel kanun niteliğindeki 5510 sayılı Kanun'u özel düzenleme içeren 96. maddesi hükmünün genel nitelikteki mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 63. maddesi hükmüne nazaran uygulama önceliğine sahip olduğu tartışmasızdır. O halde, Mahkemece yukarıda yapılan açıklamaların ışığında özel kanun niteliğindeki 5510 sayılı Kanun'un 96. maddesinin değerlendirilmesi suretiyle karar verilmesi gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 05.10.2011 gün ve 2011/10-476 E., 2011/584 K. ve 15.06.2011 gün ve 2011/21-362 E., 2011/409 K. sayılı kararlarında da aynı ilke benimsenmiştir. Hukuk Genel Kurulundaki görüşme sırasında davalının iyiniyetli olduğu, iyiniyetin hukuk düzenince korunması gerektiği, mahkemenin red kararının onanması gerektiği görüşü dile getirilmiş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmiştir. Açıklanan nedenlerle, Mahkemece 5510 sayılı Kanun'un 96. maddesi hükmü gözetilerek yapılacak değerlendirme ve varılacak sonuç ile iade yükümünün kapsamı konusunda bir karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçelerle, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. S O N U Ç :   Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı Sosyal Güvenlik Kurumu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun'un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,  25.02.2015 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2015/12204 E., 2015/16980 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara 5. İş Mahkemesi
tam metni aç
Uyuşmazlık konusu somut olayda, belirtilen ilkeler doğrultusunda yapılan değerlendirmede; 5510 sayılı Kanunun 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununa göre özel nitelikte olduğu, bu kapsamda 5510 sayılı Kanunun 96. maddesi hükmünün sebepsiz zenginleşme nedeniyle yersiz ödemelerin Kuruma iadesi konusunda özel nitelikte düzenleme içerdiği açıktır.
10. Hukuk Dairesi         2015/12204 E.  ,  2015/16980 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi : Ankara 5. İş Mahkemesi Tarihi : 10.03.2015 No : 2014/1955-2015/203 Dava, davalıya yersiz olarak ödendiği belirtilen aylıkların 5335 sayılı Yasanın 30. maddesine göre istirdadı istemine ilişkindir. Mahkemece, bozmaya uyularak ilamda belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir Hükmün, davacı Kurum vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi. Dosyadaki bilgi ve belgelerden; 01.05.1994 tarihinden itibaren 506 sayılı Kanun kapsamında yaşlılık aylığı alan davacının 23.06.1997 tarihinden itibaren Çevre Bakanlığı Çevre Kirliliğini Önleme ve Kontrol Genel Müdürlüğünde, ardından da Avrupa Birliği Dış İlişkiler Daire Başkanlığı’nda 657 sayılı Kanuna tabi kamu personeli olarak çalıştığı ve Kurum tarafından 5335 sayılı Kanunun 30. maddeleri gereğince 01.01.2005- 20.10.2009 tarihleri arasında yersiz ödenen 30.439, 38 TL’nin davacıdan 15.09.2009 tarihli Kurum yazısı ile istendiği anlaşılmaktadır. Uyuşmazlığın yasal dayanağı; 5277 sayılı 2005 Mali Yılı Bütçe Kanununun 25. maddesinin (f) fıkrasının ikinci ve üçüncü paragrafları ile 5335 sayılı Yasanın 30/2. maddesidir. 01.01.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5277 sayılı Bütçe Kanununun 25. maddesinin (f) fıkrasının ikinci ve üçüncü paragrafları “...Her hangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanlar bu aylıkları kesilmeksizin; genel bütçeye dahil daireler, katma bütçeli idareler, döner sermayeler, fonlar, belediyeler, il özel idareleri, belediyeler ve il özel idareleri tarafından kurulan birlik ve işletmeler, sosyal güvenlik kurumları, bütçeden yardım alan kuruluşlar ile özel kanunla kurulmuş diğer kamu kurum, kurul, üst kurul ve kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bunların bağlı ortaklıkları ile müessese ve işletmelerinde ve sermayesinin %50’sinden fazlası kamuya ait olan diğer ortaklıklarda her hangi bir kadro, pozisyon veya görevde çalıştırılamaz ve görev yapamazlar. Diğer kanunların emeklilik veya yaşlılık aylığı almakta iken emeklilik veya yaşlılık aylıkları ve/veya diğer tazminatları kesilmeksizin atanmaya, çalıştırılmaya veya görevlendirilmeye izin veren hükümleri ile, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun ek 11. maddesine göre alınmış Bakanlar Kurulu kararları 2005 yılında uygulanmaz.” düzenlemesini içermektedir. Bütçe Kanunu ile yapılan bu düzenleme sonrasında kanun koyucu; bütçe kanunlarına bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamayacağına ilişkin Anayasa’nın 161. maddesi hükmünü gözeterek, bütçe kanunlarında yer almaması gereken hükümlerin temizlenmesi amacıyla çıkardığı 27.04.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5335 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 29. maddesinin (c) bendi ile; 5277 sayılı Kanunun 25. maddesinde yer alan hükmü yürürlükten kaldırmış, ancak, aynı düzenlemeyi anılan kanunun 30. maddesi ile yeniden getirmiş ve bu madde 27.04.2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Diğer taraftan, 5277 sayılı Kanunun 25. maddesinin Anayasaya aykırılığı iddiası ile açılan dava sonucunda, 28.12.2005 gün 2005/146-105 sayılı kararla; anılan maddenin (f) fıkrasının ikinci ve üçüncü paragraflarının Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline karar verilmiş, aynı yönde yapılan başka bir başvuru üzerine de anılan mahkemenin 29.11.2005 gün 2005/6-93 sayılı kararı ile 5277 sayılı Yasanın 25. maddesinin (f) fıkrasının, 21.4.2005 günlü 5335 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 29. maddesinin (c) fıkrasıyla yürürlükten kaldırıldığına ve 25. maddenin (f) fıkrasına yönelik Anayasaya aykırılık iddiasına ilişkin konusu kalmayan istemler hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiş, aynı düzenlemeyi içeren 5335 sayılı Kanunun 30. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının Anayasaya aykırılığı iddiasıyla açılan dava sonucunda ise 03.04.2007 gün 2005/52 Esas 2007/35 Karar sayılı hükümle, anılan kanun maddesinin Anayasaya aykırı olmadığına ve iptal isteminin reddine karar verilmiştir. 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 105. maddesinde sayılan uygulanmayacak hükümler arasında 5335 sayılı Kanunun 30. maddesinin yer almaması, Anayasanın 153. maddesinin “iptal kararları geriye yürümez” hükmünü içermesi karşısında; her hangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanların, bu aylıkları kesilmeksizin her hangi bir kadro, pozisyon veya görevde çalıştırılmayacakları ve görev yapamayacaklarına dair düzenlemenin 01.01.2005 tarihinden başlamak suretiyle yürürlükte olduğu belirgindir. Anılan yasal düzenlemeye aykırı biçimde çalışılması durumunda; çalışanların, fiilen çalıştıkları dönemdeki emeklilik veya yaşlılık aylıklarının Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından kesilmesi ve yersiz aylıkların istirdadı gerekir. Nitekim, Hukuk Genel Kurulu’nun 27.05.2009 gün ve 2009/21-168 E., 2009/218 K.; 01.12.2010 gün ve 2010/10-586 E., 2010/615 K.; 06.04.2011 gün ve 2010/21-726 E., 2011/68 K. ve 05.10.2011 gün ve 2011/10-476 E., 2011/584 K., 21.03.2012 gün ve 2012/10-20 E., 2012/235 K., 15.06.2011 gün ve 2011/21-362 E., 2011/409 K., 06.07.2011 gün ve 2011/21-402 E. 2011/472 K. sayılı kararlarında da aynı ilke benimsenmiştir. Davacının, uyuşmazlık konusu olmayan dava dışı kamu kurumunda 01.01.2005 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı kesilmeksizin çalışmasının, yukarıda açıklandığı üzere 5277 ve 5335 sayılı Kanunlar ile getirilen yasal düzenlemelere aykırı olması nedeniyle, 506 sayılı Kanun kapsamında aldığı yaşlılık aylıklarının 01.01.2005 tarihi itibariyle kesilmesine ilişkin Kurum işleminde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Yersiz ödemelerin geri alınmasına ilişkin konuya gelince; 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile 506 sayılı Kanunun anılan hükmü yürürlükten kaldırılmış ve konu 5510 sayılı Kanunun 96. maddesinde düzenlenmiştir. 5510 sayılı Yasanın 96. maddesinde “Kurumca işverenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakta olanlara ve bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu Kanun kapsamındaki her türlü ödemeler; a) Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden, b) Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamı, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren yirmidört ay içinde yapılacak ödemelerde faizsiz, yirmidört aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre sonundan, itibaren hesaplanacak olan kanunî faizi ile birlikte, ilgililerin Kurumdan alacağı varsa bu alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır. Alacakların yersiz ödemelere mahsubu, en eski borçtan başlanarak borç aslına yapılır, kanunî faiz kalan borca uygulanır.” denilmekle kurumca yersiz ödemelerin geri alınmasına ilişkin esas ve usuller belirlenmiştir. İlke olarak, her yasa yürürlüğe girdiği andan itibaren derhal hukuksal sonuçlarını doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucu da, yasaların yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkilemeyeceği, başka bir anlatımla geriye yürümeyecekleridir. Ancak devam eden uyuşmazlıklarda,tamamlanmamış hukuki durumlara yeni yasa veya düzenleyici kural “derhal yürürlüğe girme” niteliği nedeniyle uygulanacak ve hukuki sonuçlarını doğuracaktır. Bu gibi durumlarda yasaların geriye yürümesi değil ani etkisi söz konusudur. Ne var ki, sosyal güvenlik hukukunun ilgi alanı kamusal olup otoritesi kamu düzenini ilgilendirmektedir. Bu nedenle sosyal güvenlik hukuku ile ilgili yasalar yürürlüğe girdiği andan itibaren derhal hukuksal sonuçlarını doğurur. Öte yandan 5510 sayılı Yasa öncesi mevzuata bakıldığında, 506 sayılı Yasanın 121. maddesinde yersiz ödemelerin kayıtsız şartsız iadesinin öngörüldüğü, yersiz ödeme halinde iade yükümünün kapsamının farklı hukuki durumlara özgü olarak değişiklik göstermediği görülmektedir. Ancak, 5510 sayılı Yasanın 96. maddesi ile 506 Yasada yer almayan yeni bir düzenleme getirilmiş, sebepsiz zenginleşmenin iyi niyetle veya kötü niyetle gerçekleşmesine bağlı olarak istirdadı mümkün ödeme miktarları belirlenmiştir. Dolayısıyla 5510 sayılı Kanun ile ödeme yükümünün kapsamı sigortalının iyiniyetli veya kötüniyetli oluşunun tespitine göre farklılaştırılarak, kayıtsız şartsız iade öngören 121. madde hükmüne göre lehe bir düzenleme getirildiği açıktır. Sosyal güvenlik hukukunun yukarıda açıklanan niteliği karşısında sigortalı lehine düzenleme getiren 5510 sayılı Kanunun anılan hükmünün devam etmekte olan uyuşmazlıklarda uygulanması gerekmektedir. Ayrıca, 5510 sayılı Yasanın geçici maddelerinde, yersiz ödemelerin tahsili konusunda önceki hükümlerin uygulanması gereğini öngören herhangi bir kural da yer almamaktadır. 5510 sayılı Kanunun geçici maddelerinde, önceki hükümlerden hangilerinin uygulanamayacağı belirtilmek suretiyle uygulama düzenlenmiş olup; yersiz ödemelerin tahsili konusunda önceki hükümlerin uygulanması gereğine işaret eden herhangi bir kural bulunmadığından ve bu düzenleme sigortalı yararına olduğundan, sonuç olarak söz konusu 96’ncı madde düzenlemesinin açıklanan nedenler karşısında da, Kurumun yersiz ödemeden kaynaklanan alacaklarına ilişkin süregelen uyuşmazlıklara uygulanması gerekir. Yapılan açıklamaların ışığında somut olayın değerlendirilmesinde, Hukuk Genel Kurulu tarafından ve Dairemizce devam etmekte olan uyuşmazlıkların çözümünde 5510 sayılı Kanunun 96. maddesinin değerlendirilmesi ve uygulanması gerektiği ilkesi benimsenmiştir. Diğer taraftan, Mahkemece 5510 sayılı Kanunun 96. maddesi uyarınca sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilerek, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 77 ve devamı maddeleri değerlendirilmek suretiyle karar verilmiştir. Bu nedenle uyuşmazlığın çözümünde Borçlar Kanunun anılan madde hükümlerinin uygulama yeri olup olmadığı hususunun da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun, geri verilmesi gereken tutarın belirlenmesinde genel hüküm niteliğinde bulunan 79’uncu maddesi uyarınca iyi niyetli zenginleşen, sebepsiz zenginleşme konusunun kendisinden istendiği tarihten önce elinden çıktığını iddia ve ispat ettiği miktar oranında ret ve geri vermeyle yükümlü olmayacaktır. Buna karşın; zenginleşenin, zenginleşme anında veya sonrasında mal varlığındaki artışın geçerli bir hukuki sebebe dayanmadığını biliyor veya bilmesi gerekiyor olması halinde, kötü niyetli sayılacağında da kuşku bulunmamaktadır. Yerel mahkemece 5510 sayılı Kanunun 96. maddesinde sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması gerektiğinin belirtildiği gerekçesiyle, Borçlar Kanunun 79. ve 82. maddesi uyarınca değerlendirme yapılarak karar verilmiş ise de 5510 sayılı Kanunun 96. maddesi de sebepsiz zenginleşmede geri verme konusuna ilişkin özel bir düzenleme niteliğindedir. Şu duruma göre, karşımıza, aynı konu hakkında bir tarafta genel kanunda kabul edilen yasa kuralı, bir tarafta özel nitelikte kanunda yeralan düzenleme çıkmaktadır. Bu nedenle sorunun normlar hiyerarşisi kurallarına göre çözümlenmesi gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır. "Yasaların çatışması" olarak da adlandırılan bu gibi durumlarda; a)Sonraki norm, öncekinin yerini alır (Lex Pasterior deraget priori),b)Özel Kanun, genel kanundan önce gelir (Lex specialis per generalem non deregatur). c)Açık anlamlı norm, kapalı anlamlı normdan önce gelir, biçiminde kabul edilen temel ilkelerden yararlanılarak sonuca ulaşılmaktadır. Uyuşmazlık konusu somut olayda, belirtilen ilkeler doğrultusunda yapılan değerlendirmede; 5510 sayılı Kanunun 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununa göre özel nitelikte olduğu, bu kapsamda 5510 sayılı Kanunun 96. maddesi hükmünün sebepsiz zenginleşme nedeniyle yersiz ödemelerin Kuruma iadesi konusunda özel nitelikte düzenleme içerdiği açıktır. Bu durumda özel kanun niteliğindeki 5510 sayılı Kanunun özel düzenleme içeren 96. maddesi hükmünün genel nitelikteki 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 79. maddesi hükmüne nazaran uygulama önceliğine sahip olduğu tartışmasızdır. O halde, Yerel Mahkemece yukarıda yapılan açıklamaların ışığında özel kanun niteliğindeki 5510 sayılı Kanunun 96. maddesinin değerlendirilmesi suretiyle karar verilmesi gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkemece öncelikle, 5510 sayılı Kanunun 96. maddesi kapsamında araştırma ve inceleme yapılarak, yersiz ödemenin davacı sigortalının kasıtlı ve kusurlu davranışından mı, davalı Sosyal Güvenlik Kurumunun hatalı işleminden mi kaynaklandığı; eş söyleyişle davacının sebepsiz zenginleşmede iyiniyetli olup olmadığı hususlarının belirlenmesi; ardından da yine 5510 sayılı Kanunun 96. maddesi hükmü gözetilerek yapılacak değerlendirme ve varılacak sonuç ile davacının 01.01.2005-20.10.2009 tarihleri arasında almış olduğu yersiz yaşlılık aylıklarının iadesine ilişkin borcunun kapsamı konusunda bir karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçelerle, davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. O hâlde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. S O N U Ç : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 15.10.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.