Hukuk Muhakemeleri Kanunu 110. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 110- (1) Davacı, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır.
Terditli dava
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
84 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2023/328 E., 2023/1290 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varYargıtay 4. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla)
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Davaların yığılması” kenar başlıklı 110 uncu maddesinde;
Hukuk Genel Kurulu 2023/328 E. , 2023/1290 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla)
SAYISI : 2021/86 E., 2022/26 K.
KARAR : Davanın esastan reddine
1. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı Yargıtay 4. Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonunda, davalı ... yönünden davanın esastan reddine, davalı ... aleyhine açılan davanın yargı yolu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir.
2. Karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi
4. Davacı vekili İstanbul 13. Asliye Hukuk Mahkemesine sunduğu dava dilekçesinde; müvekkilinin 19.03.2010–11.01.2012 tarihleri arasında sahibi olduğu ... Alışveriş merkezinde bulunan ... Eczanesine verilen 19.03.2010 tarihli ruhsatın iptali için İstanbul Eczacı Odasının iptal davası açtığını, İstanbul 5. İdare Mahkemesinde görev yapan ihbar olunanlar tarafından 08.07.2011 tarihli ve 2010/627 Esas, 2011/1146 Karar sayılı karar ile ruhsatnamenin iptaline karar verildiğini, kararın davalı Valilik ve yanında müdahil olan davacı tarafından temyiz edildiğini, Danıştay 15. Dairesi tarafından kararın 24.02.2015 tarihinde bozulduğunu, yeniden yapılan yargılama sonunda 20.10.2016 tarihinde ruhsatname verilmesi işleminin hukuka uygun olduğu sonucuna varılarak davanın reddine karar verildiğini, akabinde Danıştaya başvurulması sonucunda kararın onandığını ve bu karara karşı karar düzeltme isteminin de reddedilerek kararın kesinleştiğini, ruhsatnamenin iptaline ilişkin davanın reddi kararının kesinleşmesiyle ilk verilen iptal kararının haksız ve hukuka aykırı olduğunun ortaya çıktığını ve davalılar İstanbul Eczacı Odası ve İdare Mahkemesinin haksız fiil teşkil edecek mevzuata aykırı tutum, iddia ve kararları nedeniyle müvekkilinin mülkiyet ve çalışma hakkının ihlâl edildiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL maddi ve 100.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı
5. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı süresinin dolduğunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 46 ncı maddesindeki şartların oluşmadığını, tazminata hükmedilebilmesi için hukuka aykırılığın olması yanında bir zararın oluşması ve kusurun varlığının aranması gerektiğini, olayda bu unsurların hiçbirinin bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
6. Davalı Türk Eczacılar Birliği 1. Bölge İstanbul Ecza Odası vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin bir kamu kuruluşu olarak hukuka aykırı olarak gördüğü işlemlerin iptali talebiyle idareye ve yargı yoluna başvurma hak ve ehliyetine sahip olduğunu, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, 6100 sayılı Kanun’un 47 nci maddesi uyarınca görevli mahkemenin Yargıtayın ilgili Dairesi olduğunu, aksi hâlde dahi yetkili mahkemenin Ankara Asliye Hukuk mahkemeleri olduğunu, zamanaşımı süresinin dolduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
7. Fer’î Müdahil ... beyanında; 6100 sayılı Kanun’un 46 ncı maddesindeki sorumluluk şartlarının oluşmadığını, haksız fiil sorumluluğunun hiçbir şekilde söz konusu olamayacağını belirterek davanın reddini savunmuştur.
8. Davanın İstanbul 13. Asliye Hukuk Mahkemesinde açıldığı, anılan mahkemenin 01.06.2021 tarihli ve 2020/307 Esas, 2021/293 Karar sayılı kararı ile görevsizlik kararı verilerek dosya Özel Daireye gönderilmiştir.
Özel Daire Kararı
9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 05.04.2022 tarihli ve 2021/86 Esas, 2022/26 Karar sayılı kararı ile;
“…Dava, hakimlerin hukuki sorumluluğuna dayalı olarak maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
İstanbul 5. İdare Mahkemesi’nin 2010/627 esas sayılı dosya örneklerinin getirtilerek incelenmiştir.
Dosya kapsamından davanın ilk olarak İstanbul 13. Asliye Hukuk Mahkemesinde görüldüğü, anılan mahkemenin 01/06/2021 gün ve 2020/307 esas 2021/293 karar sayılı ilamı ile görevsizlik kararı verilerek dosya Dairemize geldiği anlaşılmaktadır…….
…….Somut olayda, sorumluluğa dayanak yapılan olgular, davalılar İstanbul Ecza Odası ve İdare Mahkemesinin haksız fiil teşkil edecek mevzuata aykırı tutum, iddia ve kararları nedeniyle mülkiyet ve çalışma hakkının ihlal edildiği iddialarıdır.
Davalılardan kamu kuruluşu olan İstanbul Eczacı Odasının hizmet kusuru nedeniyle tazminat istendiği anlaşılmakla anılan davalı yönünden açılan davanın yargı yolu nedeniyle usulden reddine karar vermek gerekmiştir.
Yargılama faaliyeti sebebiyle ... aleyhine açılan davaya gelince; tazminat istemi, yasa yolları düzenlenmiş bulunan yargısal işlem ve kararlara ilişkindir. Davacının iddiası ve gelişim biçimi itibariyle hukuki süreç işlemiştir. Davacı, HMK 46. maddede sayılan sınırlı hukuki sorumluluk nedenlerinin eldeki davada gerçekleştiğini kanıtlayamamıştır.Hal böyle olunca anılan davalıya yönelik davanın da esastan reddine karar vermek gerekmiştir.
Öte yandan HMK’nun 49. maddesi uyarınca, davanın esastan reddi halinde disiplin para cezasına hükmedilmesi gerektiğinden, bu konuda dava konusu olayın gelişim biçimi ve dosyaya yansıyan olgular göz önünde bulundurulmuş, 1.000,00-TL disiplin para cezasının verilmesinin uygun olacağı değerlendirilerek aşağıdaki hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM : Yukarıda gösterilen nedenlerle;
1-Davalı hazine aleyhinde açılan davanın HMK'nun 46. maddesindeki şartlar oluşmadığından davanın esastan reddine,
2-Davalı ... aleyhinde açılan davanın yargı yolu nedeniyle usulden reddine,
3-Davalı hazine aleyhinde açılan dava nedeniyle HMK'nun 49.maddesine göre takdiren 1.000,00-TL disiplin para cezasının davacıdan tahsiline ve hazineye gelir kaydedilmesine,
4-Alınması gereken 80,70-TL maktu karar ve ilam harcının peşin alınan 1.878,53-TL'den mahsubuna, kalan 1.797,83-TL'nin istek halinde davacıya iadesine,
5-Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Ücret Tarifesi uyarınca maddi ve manevi tazminat talepleri yönünden 7.425,00'er TL olmak üzere 14.850,00-TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalılardan hazineye verilmesine,
6-Yine karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Ücret Tarifesi uyarınca maddi ve manevi tazminat talepleri yönünden 7.425,00'er TL olmak üzere 14.850,00-TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalılardan İstanbul Ecza Odası'na verilmesine,
7-Yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına,…” karar verilmiştir.
Kararın Temyizi
10. Özel Daire kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. ÖN SORUN
11. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle; davacının dava dilekçesinde, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 10.000,00 TL maddi ve 100.000,00 TL manevi tazminat talep ettiği, Özel Dairece davanın reddine karar verildiği, kararın verildiği 05.04.2022 tarihinde, temyiz kesinlik sınırının 6100 sayılı Kanun’un 362 nci maddesi gereğince 107.090,00 TL olduğu gözetildiğinde, temyizde kesinlik sınırının belirlenmesinde hükmedilen maddi ve manevi tazminat tutarlarının ayrı ayrı mı yoksa toplamlarının mı dikkate alınması gerektiği, buradan varılacak sonuca göre manevi tazminat miktarı yönünden temyize konu edilen kararın miktar itibari ile temyizi kabil nitelikte olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir.
III. GEREKÇE
Ön Sorun yönünden
12. Ön sorunun çözümü için konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır.
13. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Davaların yığılması” kenar başlıklı 110 uncu maddesinde;
“Davacı, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır.” hükmüne yer verilmiştir.
14. Gerekçesi açısından bugün de geçerliliğini koruyan 07.02.1945 tarihli ve 1944/19 Esas, 1945/4 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere; dava dilekçesinin talep sonucu bölümünde davacı, neye karar verilmesini (başka bir ifade ile davalının neye mahkûm edilmesini) istediğini açıkça yazar. Şüphesiz talebin birden fazla kalemleri kapsaması hâlinde de davacının talep sonucu, asıl talep ve yardımcı (fer'î) talepler olmak üzere iki bölümden oluşur. Davacının birden fazla davasını aynı dava dilekçesi ile açması hâlinde, bu durum “objektif dava birleşmesi” olarak tanımlanır ve davacının, her davaya ait talep sonucunu açıkça ve ayrı ayrı göstermesi gerekir.
15. Doktrinde objektif dava birleşmesi ya da kümülatif dava yığılması olarak adlandırılan bu kurum, 6100 sayılı Kanun’da “davaların yığılması” terimi benimsenerek düzenlenmiştir. Davaların yığılmasının usul ekonomisine ve çelişkili kararlar verilmesini engellemeye hizmet ettiği kabul edilmektedir.
16. Davacının aynı davalıya karşı olan birbirinden bağımsız birden fazla talebini, aralarında bir derecelendirme ilişkisi yani aslilik-fer'îlik ilişkisi kurmadan aynı dava dilekçesinde ileri sürmesine davaların yığılması denir. Bu dava çeşidinde taleplerin tümü birbirinden bağımsız, eş değer ve aynı derecede öneme sahiptir. Her bir talep farklı edimlerin gerçekleştirilmesine yönelmiştir.
17. Önemle vurgulanmalıdır ki; kesinlik sınırının belirlenmesi kamu düzenindendir ve kesinlik sınırı belirlenirken davanın değeri esas alınır. Davanın değeri ise genel anlamıyla, bir davadaki taleplerin toplamıdır.
18. Birleştirilen davalarda, kesinlik sınırı her dava için ayrı ayrı belirlenir (Kuru B., Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, İstanbul 2001, s. 4514).
19. İhtiyarî dava arkadaşlığında, kesinlik sınırı her dava arkadaşının davası için ayrı ayrı belirlenir (Kuru, s. 4514).
20. Karşılık davada, kesinlik sınırı asıl dava ve karşılık dava için ayrı ayrı belirlenir (Kuru, s. 4514).
21. Somut olayda davacı aynı olaydan kaynaklanan zarar nedeniyle davalı Hazineye karşı olan birden fazla talebini (maddi ve manevi tazminat) aynı davada birleştirmiştir. Objektif dava birleşmesi olarak adlandırılan bu durumda taleplerin her biri ayrı dava olmakla birlikte, tek bir eylemden kaynaklandığından ve görünüşte tek bir hüküm bulunduğundan temyizde kesinlik sınırının tespiti için temyiz edilen maddi ve manevi tazminat tutarlarının toplamları esas alınmalıdır.
22. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, davanın maddi ve manevi tazminat istemini içerdiği, her iki istemin davaların yığılmasına konu olsa bile, her birinin ayrı dava olma özelliğini yitirmediği, maddi ve manevi tazminat istemlerinin ayrı kalemler olduğu, çoğu zaman tahkikatlarının ve delillerinin toplanma aşamalarında da farklılık bulunduğu, maddi ve manevi tazminata hükmedilebilme koşullarında da farklılık olduğu, maddi ve manevi tazminat taleplerinin iki ayrı dava olduğu, kesinlik sınırının belirlenmesinde maddi ve manevi tazminat miktarlarının ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği, bu nedenle manevi tazminat talebi yönünden temyize konu edilen kararın miktar itibari ile temyizi kabil nitelikte olmadığı belirtilmişse de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından yukarıda açıklanan nedenlerle benimsenmemiştir.
23. Hâl böyle olunca yukarıda belirtilen sebeplerle; aynı olaydan kaynaklanan davalarda temyizde kesinlik sınırının belirlenmesinde maddi ve manevi tazminat istemlerinin toplamlarının dikkate alınması gerektiği, bu nedenle fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak talep edilen ve Özel Dairece reddedilen maddi ve manevi tazminat miktarlarının toplamı göz önünü alındığında, davacı vekili tarafından temyize konu edilen kararın manevi tazminat yönünden de temyizi kabil nitelikte olduğuna oy çokluğuyla karar verilerek ön sorun aşılmış ve işin esasına geçilmiştir.
Esas Yönünden
24. Dava, 6100 sayılı Kanun’un 46 ncı maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.
25. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46 ncı maddesinde sorumluluk nedenleri sınırlı olarak sayılmıştır. Anılan maddede “(1) Hâkimlerin yargılama faaliyetinden dolayı aşağıdaki sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir:
a) Kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.
b) Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması.
c) Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması.
ç) Duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması.
d) Duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması.
e) Hakkın yerine getirilmesinden kaçınılmış olması.” düzenlemesi bulunmaktadır.
26. Somut olayda 6100 sayılı Kanun’un 46 ncı maddesinde sınırlı sayıda belirtilen sorumluluk sebeplerinden hiçbiri bulunmadığından ve hâkimlerin yargılama faaliyetinden dolayı tazminat şartları oluşmadığından Özel Dairece davanın reddine karar verilmesi yerindedir.
27. Hâl böyle olunca, yapılan açıklamalara, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bilgi ve belgelere, Daire kararında açıklanan gerektirici nedenlere, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun olduğu tespit edilen Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın onanması gerekir.
III. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın ONANMASINA,
Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,
20.12.2023 tarihinde oy birliğiyle kesin olarak karar verildi.
"K A R Ş I O Y"
Sayın çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık, 6100 sayılı HMK'nın 110 uncu maddesi kapsamında birden fazla talebin aynı dava dilekçesi ile birlikte dava konusu yapılması, bir başka ifade ile “davaların yığılması” hâlinde kanun yolu denetimi açısından dava değerinin her bir dava için ayrı ayrı mı, yoksa toplam taleplerin mi esas alınacağı noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle ilgili mevzuatın neler olduğuna bakılacaktır.
HMK'nın “İstinaf yoluna başvurulabilen kararlar” başlıklı madde 341- (1) …
(2) Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/41 md.) Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir.
(3) Alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda üç bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. 24/11/2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanunun 41 inci maddesi ile bu maddenin ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarında yer alan “binbeşyüz” ibareleri “üç bin” şeklinde değiştirilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 24/2/2022 tarihli ve E.:2021/34, K.:2022/21 sayılı Kararı ile bu fıkranın birinci cümlesi “kamulaştırma bedelinin tespitine ilişkin davalar” yönünden iptal edilmiştir.
(4) Alacağın tamamının dava edilmiş olması durumunda, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü üç bin Türk Lirasını geçmeyen taraf, istinaf yoluna başvuramaz.
(5) İlk derece mahkemelerinin diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtaya başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlarına karşı, bölge adliye mahkemelerine başvurulabilir.
“Temyiz edilemeyen kararlar” başlıklı madde 362- (1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz: a) Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar…..
(2) Birinci fıkranın (a) bendindeki kararlarda alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, kırk bin Türk Liralık kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. Alacağın tamamının dava edilmiş olması hâlinde, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü kırk bin Türk Lirasını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Ancak, karşı taraf temyiz yoluna başvurduğu takdirde, diğer taraf da düzenleyeceği cevap dilekçesiyle kararı temyiz edebilir.
“Davaların Yığılması” başlıklı madde 110- (1) Davacı, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır.
HMK Madde 110 Gerekçesi
Bu maddede, Türk hukuk uygulamasında son derece önemli bir yeri bulunan kümülatif dava yığılması Tasarıda benimsenen adıyla “davaların yığılması” kurumu düzenlenmiştir.
Davacının, aynı davalıya karşı olan birbirinden bağımsız birden fazla talebini, aralarında bir derecelendirme ilişkisi yani aslîlik–ferîlik ilişkisi kurmadan aynı dava dilekçesinde ileri sürmesine davaların yığılması denir. Bu dava çeşidinde taleplerin tümü birbirinden bağımsız, eşdeğer ve aynı derecede öneme sahiptir. Her bir talep farklı edimlerin gerçekleştirilmesine yönelmiştir. Görünüşte tek dava, gerçekte ise talep sayısınca dava mevcuttur. Yine, görünüşte tek hüküm, gerçekte ise talep sayısınca hüküm mevcuttur. Mahkeme, taleplerin tümü hakkında ayrı ayrı karar vermek ve bunları hüküm fıkrasında göstermek zorundadır. Mahkemenin, taleplerin tümü hakkında tek ve aynı şekilde karar verme zorunluluğu yoktur. Dava şartları, her bir talep bakımından ayrı ayrı belirlenir. Ayrıca, birlikte ileri sürülen talepler arasında hukukî veya ekonomik bir bağın bulunması da şart değildir.
Davaların yığılmasının varlığı hâlinde, tek müşterek olan husus, delillerin ikâmesi ile tahkikat aşamasıdır. Sözü edilen kurum, son işaret edilen nokta sebebiyle usul ekonomisi ilkesinin gerçekleştirilmesine büyük ölçüde katkıda bulunur.
Maddede ayrıca, davaların yığılmasının yani kümülatif dava yığılmasının koşullarının neler olduğu da gösterilmiştir. Buna göre, davaların yığılmasının yani kümülatif dava yığılmasının ortaya çıkabilmesi için varlığı gereken koşullar şunlardır:
a) Davacının aynı davalıya karşı ileri sürebileceği birden fazla talep olacak,
b) Birlikte ileri sürülen taleplerin tümü aynı yargı çeşidi içinde yer alacak,
c) Talepler arasında bir aslîlik–ferîlik ilişkisi kurulmamış olacak,
ç) Taleplerin tümü bakımından geçerlilik taşıyan bir ortak yetkili mahkeme bulunacak.
7036 sayılı Kanunun
madde 7- (1) İş mahkemelerinde basit yargılama usulü uygulanır. (2) Davaların yığılması hâlinde, her bir talebe ilişkin vakıalar bakımından ispat yükü ve deliller ayrı ayrı değerlendirilir.
Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin M.10…
(4) Manevi tazminat davasının, maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda; manevi tazminat açısından avukatlık ücreti ayrı bir kalem olarak hükmedilir.
Yargıtay Hukuk Daireleri örnek kararları:
1. Hukuk Dairesinin; 2022/7148 Esas, 2023/3922 Karar 04.07.2023 tarihli tapu iptal tescil ve ecrimisile ilişkin kararı “muris muvazaası hukuki nedenine dayalı olarak pay oranında açılan tapu iptali-tescil ve ecrimisil davalarında, davacılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmayıp ihtiyari dava arkadaşlığı bulunduğundan, dava değerinin davayı açan mirasçı veya mirasçıların her birinin payına isabet eden değer olacağı, ayrıca tapu iptal-tescil ve ecrimisil davalarının ayrı davalar olması nedeniyle temyize esas dava değerinin ayrı ayrı değerlendirileceği açıktır.”
2. Hukuk Dairesinin; 2022/2241 Esas, 2023/1661 Karar 06.04.2023 tarihli mal rejimi ve ziynet eşyasına ilişkin kararı “Somut olayda, davacı-davalı kadının asıl dava dilekçesinde birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürerek dava açtığı, diğer bir deyişle davaların yığılması şeklinde davacı-davalı kadının ziynet eşyaları ve mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklı iki ayrı bağımsız davasının bulunduğu anlaşılmakla, asıl davada her bir dava için ayrı ayrı vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekirken, kabul oranına göre davacı-davalı kadın lehine tek vekâlet ücretine hükmedilmesi de hatalı olmuş, bozmayı gerektirmiştir.”
2. Hukuk Dairesinin; 2014/17431 Esas, 2015/10118 Karar 13.05.2015 tarihli kararı “a-Davacı tarafından açılan boşanma davasının kabulüne, ziynet alacağı talebinin ise reddine karar verilmiş; davacı bu hükmü temyiz etmemiş, hükmün davalı tarafından, boşanma hükmü yönünden temyiz edilmesi üzerine, davacı, temyiz dilekçesine cevabında, ziynet alacağı talebinin reddine ilişkin itirazlarını bildirerek katılma yoluyla temyiz isteğinde bulunmuştur. Ziynet alacağı davası, bağımsız bir dava niteliğindedir. Bağımsız nitelikteki davalardan biri hakkında taraflardan birinin temyizi, o tarafın temyiz etmediği dava yönünden, diğer tarafa katılma yoluyla temyiz hakkı vermez. Davacı, ziynet alacağı davası hakkında verilen hükmü temyiz etmediğine göre, davalının boşanma davasına ilişkin temyizi üzerine, temyize cevabında artık ziynet alacağı davası hakkında kurulan hükme karşı temyiz itirazlarını ileri sürme hakkını kaybetmiştir. Bu sebeple davacının, ziynet alacağı kararına ilişkin katılma yoluyla temyiz isteğinin reddine karar verilmesi gerekmiştir.”
3. Hukuk Dairesinin; 2022/5172 Esas, 2022/6989 Karar sayılı 26.09.2022 tarihli kararı “ Davaların yığılması söz konusu olduğunda, görünüşte tek dava, gerçekte ise talep sayısınca dava mevcuttur. Her bir talep için dava dilekçesinde vakıaların ayrı ayrı belirtilmesi ve ispat edilmesi gerekir. Mahkeme de her bir talep hakkında ayrı ayrı inceleme yapacaktır, taleplerden birinin kabulüne diğerinin ise reddine karar verebilir. Yani, görünüşte tek hüküm, gerçekte ise talep sayısınca hüküm mevcuttur. Mahkeme, taleplerin tümü hakkında ayrı ayrı karar vermek ve bunları hüküm fıkrasında göstermek zorundadır. Mahkemenin, taleplerin tümü hakkında tek ve aynı şekilde karar verme zorunluluğu yoktur. Dava şartları, her bir talep bakımından ayrı ayrı belirlenir (Pekcanıtez Usul, Medeni Usul Hukuku, C. II, İstanbul 2017, s.1093). Davanın değeri ise genel anlamıyla, bir davadaki taleplerin toplamıdır. Somut olayda davacı aynı olaydan kaynaklanan zarar nedeniyle davalılara karşı olan birden fazla talebini (maddi vemanevi tazminat) aynı davada birleştirmiştir. Objektif dava birleşmesi olarak adlandırılan bu durumda taleplerin her biri ayrı dava olmakla birlikte, görünüşte tek bir hüküm bulunduğundan temyizde kesinlik sınırının tespiti için temyiz edilen maddi ve manevi tazminat tutarlarının toplamları esas alınmalıdır.” demektedir.
4. Hukuk Dairesinin; 2021/8172 Esas, 2022/1849 Karar sayılı 08.02.2022 tarihli kararında “ihtiyari dava arkadaşı olan davacıların her birinin destekten yoksun kalma tazminatı talebinde bulunmuş olması, her birinin davasının diğerinden bağımsız olması ve aralarında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunanların usul ekonomisi ilkesi dikkate alınarak birlikte dava açtıkları durumda da esasen birden fazla dava olduğu dikkate alınarak her bir davacı yönünden lehine hükmedilen tazminat miktarına göre ayrı ayrı vekalet ücreti verilmesi, gerekirken yazılı şekilde hükmedilen tazminat toplamı üzerinden tek vekalet ücretine hükmedilmesi doğru olmamıştır.”
Yine aynı Dairenin; 2021/23732 Esas, 2022/12941 Karar sayılı 25.10.2022 tarihli kararında “2-Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davacılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmadığı, aralarında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunanların usul ekonomisi ilkesi dikkate alınarak birlikte dava açtıkları durumda da esasen birden fazla dava olduğu dikkate alınarak her bir davacı yönünden lehine hükmedilen tazminat miktarına göre kendisini vekille temsil ettiren davacı taraf lehine; reddedilen her bir dava yönünden de kendisini vekille temsil ettiren davalı taraf lehine ayrı ayrı vekalet ücreti takdir edilmesi gerekmektedir.
Somut olayda, mahkemece her bir davacı yönünden kabul edilen manevi tazminat tutarları dikkate alınarak kendisini vekille temsil ettiren davacılar yararına ayrı ayrı vekalet ücreti takdiri gerekirken kabul edilen toplam manevi tazminat miktarı üzerinden tek bir vekalet ücretine hükmedilmesi ve reddedilen her bir dava (manevi) yönünden de kendisini vekille temsil ettiren davalı Ceylan Eroğul lehine ayrı ayrı vekalet ücreti takdiri gerekirken reddedilen toplam manevi tazminat miktarı üzerinden tek bir vekalet ücretine hükmedilmesi doğru değil bozma nedeni ise de; bu yanılgıların giderilmesi yargılamanın tekrarını gerektirir nitelikte görülmediğinden, kararın 6100 sayılı HMK'nın 370/2. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir.”
5. Hukuk Dairesinin; 2023/2048 Esas, 2023/9811 Karar sayılı 26.10.2023 tarihli kararında “Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili ve ecrimisil istemine ilişkin davada…
Karar tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 362 nci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi gereğince, miktar veya değeri her paydaş için 107.090,00 TL'yi geçmeyen davalara ilişkin olarak Bölge Adliye Mahkemesi kararları kesin olup, bu kararlar aleyhine temyiz yoluna başvurulamaz.
Mahkemece hükmedilen ecrimisil bedeli Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihi itibarıyla kesinlik sınırı olan 107.090,00 TL’nin altında kalmaktadır. Bu nedenle; hükmedilen ecrimisil bedeli yönünden davalı idare vekilinin temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekmiştir.”
6. Hukuk Dairesinin; 2022/4673 Esas, 2023/3134 Karar sayılı 04.10.2023 tarihli kararında; “Miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 362 nci maddesi uyarınca temyiz edilemez. Temyize konu edilen miktarın kesinlik sınırının altında kalması hâlinde anılan Kanunun 366 ncı maddesi atfıyla aynı Kanunun 352 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir.
Dosya içeriğine göre hüküm altına alınan ve davalı vekilince temyize konu edilen maddi tazminat miktarı 90.286,03 TL ve manevi tazminat miktarı 30.000,00 TL olup, maddi ve manevi tazminat taleplerinin aynı dava dilekçesinde ve birlikte ileri sürülmesi halinde dahi davaların yığılması ilkesi gereğince müstakil dava niteliği değişmeyeceğinden her bir talep ayrı ayrı değerlendirilmekle, Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihi itibari ile temyiz kesinlik sınırı olan 107.090,00 TL’ nin altında kalmaktadır.”
7. Hukuk Dairesinin; 2023/8 Esas, 2023/1504 Karar sayılı 14.03.2023 tarihli kararında “Kural olarak ecrimisil davalarında, davacılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmadığı, objektif dava birleşmesinin söz konusu olduğu, her bir davacının ayrı ayrı dava açarak ecrimisil talep etme hakkı olduğundan temyiz sınırının her davacı için ayrıca belirlenmesi gerekir.”
8. Hukuk Dairesinin; 2018/12070 Esas, 2020/5407 Karar sayılı 24.09.2020 tarihli kararında “Dava ecrimisil ve alacak istemine ilişkindir.
1. Davalılar vekilinin ecrimisil bedeline ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde,
Bilindiği üzere; 1086 sayılı HUMK'un 5219 sayılı Yasa ile değişik 427/2. maddesi uyarınca 01.01.2014 tarihinden itibaren 1.890,00 TL'den az olan davalara ait yerel mahkeme kararlarına karşı temyiz yoluna gidilemeyeceği öngörülmüştür. Karar davalılar vekilince temyiz edilmiş ise de davalılar F. T., M. T. ve Ş. T. aleyhine hükmedilen toplam ecrimisil tutarının (1.645,59 TL) temyiz kesinlik sınırı olan 1.890,00 TL'nin altında kaldığı açıktır.”
10. Hukuk Dairesinin; 2022/9862 Esas, 2023/10020 Karar sayılı 19.10.2023 tarihli kararında “Dava maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir…
1.Miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 362 nci maddesi uyarınca temyiz edilemez. Temyize konu edilen miktarın kesinlik sınırının altında kalması hâlinde anılan Kanun’un 366 ncı maddesi atfıyla aynı Kanun’un 352 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nu 110 uncu maddesi kapsamında dava yığılması (objektif dava birleşmesi) kapsamında her bir talebin ayrı bir dava olduğu ve ayrı ayrı hüküm ve sonuç doğuracağı açıktır.
2.Dosya içeriğine göre, Bölge Adliye Mahkemesinin 30.03.2022 tarihli kararında davacı lehine 40.000,00 TL manevi tazminata hükmedildiği ve bu tutarın Bölge Adliye Mahkemesi karar tarihi itibari ile kesinlik sınırı olan 107.090 TL’nin altında kaldığı anlaşıldığından, davalının bu kısma yönelik temyiz itirazlarının aşağıdaki şekilde reddine karar verilmiştir….
maddi tazminat talepleriyle ilgili temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenlerin, kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı görülmüştür.”
11. Hukuk Dairesinin; 2016/14880 Esas, 2018/6034 Karar sayılı 04.10.2018 tarihli kararında “ Dava, hava taşımacılığından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir…Davacılar, esasen ayrı ayrı dava edebilecekleri ve her biri ayrı bir davaya konu olabilecek maddi ve manevi tazminat taleplerini tek bir dava içerisinde talep etmiştir. Davacıların davalıya karşı ileri sürebileceği farklı istemlerini tek bir davada ileri sürmesi mümkün olup, bu duruma objektif dava birleşmesi denilmektedir. Objektif dava birleşmesi söz konusu olduğunda, yukarıda anılan kanun hükmüyle belirlenen kesinlik sınırının, hükmedilen toplam tutara göre değil, davacı ve talep başına hükmedilen tutara göre belirlenmesi gerekmektedir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, davalı aleyhine kabul edilen ve her bir davacı için ayrı ayrı hükmedilen maddi ve manevi tazminat tutarlarının temyiz kesinlik sınırı altında kaldığı anlaşılmaktadır. Kesin olmayan kararlarının temyiz istemleri hakkında mahkemece bir karar verilebileceği gibi, 01.06.1990 gün, ¾ sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca Yargıtay tarafından da temyiz isteminin reddine karar verilebileceğinden, davalı vekilinin temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.”
HGK'nın; 2019/768 Esas, 2021/361 Karar sayılı 30.03.2021 tarihli kararında “17. Gerekçesi açısından bugün de geçerliliğini koruyan 07.02.1945 tarihli ve 1944/19E.,1945/4 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere; dava dilekçesinin talep sonucu bölümünde davacı, neye karar verilmesini (başka bir ifade ile davalının neye mahkum edilmesini) istediğini açıkça yazar. Kuşkusuz talebin birden fazla kalemleri kapsaması hâlinde de davacının talep sonucu, asıl talep ve yardımcı (fer'i) talepler olmak üzere iki bölümden oluşur. Davacının birden fazla davasını aynı dava dilekçesi ile açması hâlinde, bu durum "objektif dava birleşmesi" olarak tanımlanır ve davacının, her davaya ait talep sonucunu açıkça ve ayrı ayrı göstermesi gerekir (Kılıç, Açıklamalı İçtihatlı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Ankara 2011, C.I, s. 1454).
18. Doktrinde objektif dava birleşmesi ya da kümülatif dava yığılması olarak adlandırılan bu kurum, HMK’da “davaların yığılması” terimi benimsenerek düzenlenmiştir. Davaların yığılmasının usul ekonomisine ve çelişkili kararlar verilmesini engellemeye hizmet ettiği kabul edilmektedir.
19. Davacının aynı davalıya karşı olan birbirinden bağımsız birden fazla talebini, aralarında bir derecelendirme ilişkisi yani aslilik-fer’ilik ilişkisi kurmadan aynı dava dilekçesinde ileri sürmesine davaların yığılması denir. Bu dava çeşidinde taleplerin tümü birbirinden bağımsız, eş değer ve aynı derecede öneme sahiptir. Her bir talep farklı edimlerin gerçekleştirilmesine yönelmiştir.
20. Davaların yığılması söz konusu olduğunda, görünüşte tek dava, gerçekte ise talep sayısınca dava mevcuttur. Her bir talep için dava dilekçesinde vakıaların ayrı ayrı belirtilmesi ve ispat edilmesi gerekir. Mahkeme de her bir talep hakkında ayrı ayrı inceleme yapacaktır, taleplerden birinin kabulüne diğerinin ise reddine karar verebilir. Yani, görünüşte tek hüküm, gerçekte ise talep sayısınca hüküm mevcuttur. Mahkeme, taleplerin tümü hakkında ayrı ayrı karar vermek ve bunları hüküm fıkrasında göstermek zorundadır. Mahkemenin, taleplerin tümü hakkında tek ve aynı şekilde karar verme zorunluluğu yoktur.
Dava şartları, her bir talep bakımından ayrı ayrı belirlenir (Pekcanıtez Usul, Medeni Usul Hukuku, C. II, İstanbul 2017, s.1093 ).
21. Önemle vurgulanmalıdır ki; kesinlik sınırının belirlenmesi kamu düzenindendir ve kesinlik sınırı belirlenirken davanın değeri esas alınır. Davanın değeri ise genel anlamıyla, bir davadaki taleplerin toplamıdır.
22. Birleştirilen davalarda, kesinlik sınırı her dava için ayrı ayrı belirlenir (Kuru B., Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, İstanbul 2001, s. 4514).
23. İhtiyarî dava arkadaşlığında, kesinlik sınırı her dava arkadaşının davası için ayrı ayrı belirlenir (Kuru, B.; s. 4514).
24. Karşılık davada, kesinlik sınırı asıl dava ve karşılık dava için ayrı ayrı belirlenir (Kuru, B.; s. 4514).
25. Somut olayda davacı aynı olaydan kaynaklanan zarar nedeniyle davalıya karşı olan birden fazla talebini (maddi ve manevi tazminat) aynı davada birleştirmiştir. Objektif dava birleşmesi olarak adlandırılan bu durumda taleplerin her biri ayrı dava olmakla birlikte, görünüşte tek bir hüküm bulunduğundan temyizde kesinlik sınırının tespiti için temyiz edilen maddi ve manevi tazminat tutarlarının toplamları esas alınmalıdır.” demektedir.
Gerek HGK'nın gerekse özel dairelerin kararları doğrultusunda davaların yığılması bakımından kısaca şu sonuçları çıkarabiliriz.
1-Bu dava çeşidinde taleplerin tümü birbirinden bağımsız, eşdeğer ve aynı derecede öneme sahiptir.
2-Görünüşte tek dava, gerçekte ise talep sayısınca dava vardır. Her bir davanın ispat şekli farklı olabilir. Özellikle birden fazla hukuki sebebe dayalı tapu iptal tescil, müdahalenin meni ile birlikte açılan ecrimisil, maddi tazminat ile birlikte açılan manevi tazminat, boşanma ve buna ekli tazminat istekleri v.b.
3-Mahkeme her bir talep hakkında ayrı ayrı karar vermek ve bunları hüküm fıkrasında göstermek zorundadır.
4-Dava şartları her bir talep bakımından ayrı ayrı belirlenir.
5-Tek müşterek husus delillerin ikâmesi ve tahkikat aşamasıdır. Başkaca ortak bir nokta olmak zorunda değildir.
6-Özellikle maddi ve manevi tazminatın birlikte istenmesi hâlinde her bir talep için ayrı ayrı vekâlet ücretine hükmedilmelidir.
7-Manevi tazminat bakımından istinaf incelemesinde değer söz konusu değildir, temyiz incelemesinde ise böyle bir muafiyet bulunmamaktadır.
Yukarıda da belirtildiği üzere gerek Yargıtay özel daireleri, gerekse Hukuk Genel Kurulu, davaların yığılması (objektif dava birleşmesi)na ilişkin kuralları doğru olarak koymuştur. Ne var ki buradan hareketle maddi ve manevi zararlara ilişkin taleplerin aynı dilekçe ile birlikte istenmesi hâlinde, bu talepler bakımından davaların yığılması kabul edilmekle beraber temyiz kesinlik sınırının tespitinde gerek 3. Hukuk Dairesi, gerekse HGK farklı sonuca ulaşmaktadır. Davanın tüm aşamalarında bağımsız bir dava olan herhangi bir talebin, temyiz aşamasında dava değeri esas alındığında bağımsızlığını kabul etmeyerek, birlikte görüldüğü davanın değerine eklemlemenin mantığını anlamak tarafımca mümkünolmamıştır. Ayrıca HGK'nın ilgili kararında sayın çoğunluk bu uygulamanın yasal dayanağını da doyurucu bir şekilde ortaya koyamamıştır. Karar içeriğinde anlatılanların hemen hemen tamamı davaların yığılması ilkesine uygun iken “Davanın değeri ise genel anlamıyla, bir davadaki taleplerin toplamıdır.” şeklindeki cümlenin belirlenen ilkelere uygun düştüğünü söylemek mümkün olmayacaktır.
Diğer yandan, bilindiği ve yukarıda Dairelerce istikrarlı bir şekilde vurgulandığı üzere objektif dava birleşmesinde her bir talep ayrı dava konusu yapılıp ayrı bir dosya ile de takip edilebilecek, gerekirse bu ayrı dosyalar birleştirilecek veya lüzumu hâlinde tefrik edilerek ayrı dosyalar hâlinde görülebilecektir.
Taleplerden her birinin ayrı dosyalar ile dava konusu yapılması hâlinde temyiz kesinlik sınırı talep edilen dava değeri olup, bir başka dosyanın dava değeri ile toplanması mümkün olmadığı gibi, bu dosyaların birleşmesi hâlinde dahi, birleşen her bir dosyanın dava değeri ayrı ayrı ele alınacak ve temyiz kesinlik sınırı buna göre belirlenecektir. Birlikte açılan davaların tefriki hâlinde de aynı kural geçerli olacaktır. Hâl böyle iken aynı dilekçe ile birlikte istenip davaların yığılması kurumuna tâbi olan taleplerden maddi ve manevi talebin dava değerlerinin toplamını esas almak, ilgililer bakımından bir takım eşitsizliklere sebep olacak ve bu da “yargı önünde eşitlik” ilkesine aykırılık teşkil edecektir.
Örneklendirecek olursak;
a- Bir kişinin aynı anda haksız saldırısına uğrayan iki kişiden biri fazlaya ilişkin haklarını saklı tururak 100,00 TL maddi tazminat ile 10.000,00 TL de manevi tazminat istemesi hâlinde bu şahsın talebinin reddi hâlinde temyiz yolu açık olacaktır. Diğer şahıs ise maddi tazminat istemeyerek yalnız 200.000,00 TL manevi tazminat istese ve bu talep reddedilse, temyiz yolu kapalı olacağı için temyiz denetiminden mahrum kalacaktır.
b-Yine bir kişinin saldırısına uğrayan iki kişinin her biri ayrı ayrı dava açarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 100,00 TL maddi 10.000,00 TL de manevi tazminat istesinler. Bu şahısların davaları ayrı ayrı mahkemelerde görülsün ve mahkemelerden biri maddi ve manevi tazminata ilişkin davayı tefrik ederek ayrı dosyalar hâline getirip görmek suretiyle maddi tazminatı sonuçlandırıp manevi tazminat bakımından yargılamaya devam etsin. Bu davada maddi tazminat bakımından sonuçlanan dava fazlaya ilişkin haklar saklı tutulduğu için temyiz denetiminden geçecek, manevi tazminata ilişkin dava ise tefrik edilmesi nedeniyle temyiz denetiminden geçemeyecek, temyiz talebi değerden reddedilecektir. Diğer mahkeme ise davaları tefrik etmediği için temyiz aşamasında maddi ve manevi tazminat toplamı esas alınacak, maddi tazminat bakımından fazlaya ilişkin haklar saklı tutulduğu için manevi tazminat talebi de temyiz incelemesine tâbi olacaktır. Malumdur ki bu eşitsizliği, manevi tazminat talebinin reddine ilişkin kararın temyiz isteği, değerden reddedilen davacıya anlatmak mümkün olmayacaktır.
c-Yine aynı şekilde fazlaya ilişkin hakları saklı tutularak 1.000,00'er TL maddi ve 10.000,00'er TL manevi tazminat talep eden ve aynı dilekçe ile birlikte dava açan iki şahsın dosyaları Yargıtaya geldiğinde, davacılardan biri maddi tazminat talebine ilişkin temyiz isteğinden vazgeçse, bu temyiz talebi feragat nedeniyle, manevi tazminat talebine ilişkin temyiz talebi de kesinlik nedeniyle reddedilecek, diğer davacının manevi tazminat isteğine ilişkin temyiz talebi incelenecek, belki de manevi tazminat talebinin reddinin yerinde olmadığı gerekçesiyle bozma yapılabilecektir.
d-Aynı haksız saldırı sonucu aynı davalıya karşı aynı dilekçe ile birlikte dava açan mağdurlardan biri “fazlaya ilişkin haklarım saklı kalmak kaydıyla maddi ve 5.000,00 TL manevi tazminat talep ediyorum” dese, diğeri de maddi tazminattan bahsetmeyerek “50.000,00 TL manevi tazminat istiyorum” dese, her iki davacının da davalarının reddi hâlinde Hukuk Genel Kurulunun bu uygulaması karşısında ilk davalının temyiz talebi kabul edilerek incelenecek, ikinci davacının ise temyiz talebi kesinlik nedeniyle reddedilecektir. Zira davacılar arasında ihtiyarî dava arkadaşlığı vardır. Hele hele temyiz incelemesi hâlinde bir de “ manevi tazminatın kabulü gerekirken” diye bozma yapılması hâlinde davacılar açısından bu çelişkiyi anlatmak hiç mümkün olmayacaktır. Böyle bir durumda olması gereken manevi tazminat açısından her iki davacının talebinin de miktarın temyiz sınırı altında kalması nedeniyle reddi olmalıdır.
Bu örneklerde de görüldüğü üzere yasal düzenlemelerden uzaklaşarak takdiri değerlendirmelerle, temyiz sınırın belirlenmesinde maddi ve manevi taleplerin toplamı esas alınarak temyiz incelemesi yapmak vatandaşların yargı önünde eşitliği ilkesini bozacak yargıya olan güvenini de sarsacaktır.
Taleplerin birlikte değerlendirilmesinin Yargı yolu bakımından güvence olduğu, bu nedenle lehe değerlendirme yapılması gerektiği yönündeki görüşe gelince, bilindiği üzere temel hak ve hürriyetler kanunla sınırlandırılırlar. HMK'nın 341 inci maddesi istinaf kanun yolu bakımından, 362 nci maddesi ise temyiz kanun yolu bakımından sınırlama getirmiştir. Bu yasa maddelerinin Anayasaya aykırılığı da ileri sürülmemiştir. Bir kanun hükmü Anayasa Mahkemesince iptal edilmediği sürece herkese eşit olarak uygulanmalı, davacılar açısından, özellikle kanun yolu denetiminde, kesinlik sınırı açısından takdiri bir uygulama ile eşitsizlik yaratılmamalı, vatandaşın yargıya ve adalete olan ... duygusu sarsılmamalıdır.
Açıklanan bu nedenlerle maddi ve manevi tazminat taleplerinin davaların yığılması kurumu çerçevesinde birlikte ileri sürülmesi hâlinde dahi ayrı ayrı davalar olmaları nedeniyle temyiz kesinlik sınırı bakımından da ayrı ayrı değerlendirilerek manevi tazminata ilişkin temyiz talebinin kesinlik nedeniyle reddedilmesi düşüncesinde olduğumdan Sayın Çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne katılmıyorum.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2043 E., 2019/1303 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı Kanun'un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı sayısı kadar dava bulundu
Hukuk Genel Kurulu 2017/2043 E. , 2019/1303 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi
Taraflar arasındaki “işçilik alacakları” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Uşak 2. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.09.2013 tarihli ve 2013/409 E., 2013/47 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 10.03.2015 tarihli ve 2013/34728 E., 2015/9474 K. sayılı kararı ile;
“…Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili, davanın belirsiz alacak davası olduğunu belirterek, davacının iş sözleşmesinin haksız şekilde işverence feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin, fazla çalışma, hafta tatili ve genel tatil alacaklarını istemiştir.
Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili, davacının iş devamsızlık haklı sebebine dayanılarak feshedildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalının iş sözleşmesini fesihte haksız olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Temyiz:
Kararı davalı temyiz etmiştir.
Gerekçe:
1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışındaki tüm temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2-Taraflar arasında öncelikle çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için gerekli şartları taşıyıp taşımadığı noktasında toplanmaktadır.
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.
6100 sayılı Kanunun 107. maddesine göre,
"(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
(3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir."
Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından, esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi üzerinde durularak ihdas edilmiş ve nihayetinde kanunlaşmıştır.
Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafca belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.
Madde gerekçesinde "Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.
Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir.
6100 sayılı Kanun'un 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de "karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneği bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)" belirlenebilme hali açıklanmıştır.
Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.
Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır (H. Pekcanıtez, Belirsiz Alacak Davası, Ankara 2011, s. 45; H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 448). Sadece alacak miktarının taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Çünkü, zaten uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkâna sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlenmesi objektif olarak mümkün, ancak belirlyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde ispatı (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü, bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.
Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 225).
Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Belirsiz alacak davası, bu davaya ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak belirlenmesi gerekir.
Hakime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı hallerde (Örn: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md 50, 51,56), hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hale gelebileceğinden, davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul edilmelidir. Örneğin, iş hukuku uygulamasında, Yargıtayca, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının yazılı belgelere ve iş yeri kayıtlarına dayanmayıp, tanık anlatımlarına dayanması halinde, hesaba esas alınan süre ve alacağın miktarı nazara alınarak takdir edilecek uygun oranda hakkaniyet indirimi yapılması gerekliliği kabul edilmektedir. Bu halde, tanık anlatımlarına dayanılarak hesaplanan alacak miktarından hakimin takdir yetkisine bağlı olarak yapılacak indirim oranı baştan belirli olmadığından, alacak belirsiz kabul edilmelidir.
6100 sayılı Kanun ile birlikte, yukarıda belirtilen çerçevede belirsiz alacak davası açma imkanı tanınarak belirsiz alacaklar bakımından hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı sınırlandırılmakla birlikte, tamamen kaldırılmamıştır.
Zaman zaman, 6100 sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür.
Kanunun kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin 6100 sayılı Kanun'un 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır. Çünkü, belirsiz alacak davasında zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir. Oysa kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği prensibi gereği, anılan maddeyle kısmi davaya ilişkin düzenleme yapıldığı düşünülerek ve Kanundaki sınırlamalara dikkat edilerek kısmi dava açılabilecektir.
Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir. Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanunun 119/1-ğ maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü, dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usûl bakımından imkan yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır (H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 454). Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanunun 119/1-ğ maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanunun 119/2 maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir (Dairemizin 31.12.2012 tarih 2012/30463 esas 2012/30091 karar sayılı kararı).
6100 sayılı Kanun'un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı sayısı kadar dava bulunduğu kabul edildiğinden ve aynı Kanunun 297/2. maddesi uyarınca da her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir.
Tüm bu açıklamalar sonucunda şunu belirtmek gerekir ki, iş hukukundan kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz alacak davası şeklinde belirleme yapmak kural olarak doğru ve mümkün değildir. Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların bağlıdır. Eğer bu şartlar varsa, iş hukukunda da belirsiz alacak davası açılabilir, yoksa açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 414). Keza aynı şey kısmî dava için söz konusudur.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu somut olayın özellikleri dikkate alınarak belirsiz alacak davası yönünden yapılan değerlendirmede;
Davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı şüphesizdir. Fazla çalışma, hafta tatili ve genel tatil alacakları yönünden, davacı haftada kaç saat fazla çalışma yaptığını, hangi hafta tatillerinde ve genel tatillerde çalıştığını belirleyebilmekte ise de hakimin hesaplanan miktardan hangi oranda takdiri indirim yapacağını bilebilecek durumda değildir. Bu nedenle fazla çalışma, hafta tatili ve genel tatil alacakları belirsiz alacak davasına konu edilebilir. Uyuşmazlık konusu kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin alacağı bakımından, talep içeriğinden açıkça anlaşıldığı üzere, davacı çalışma süresini, en son ödenen ücreti, alması gerektiğini iddia ettiği aylık ücret miktarını, hak kazandığı yıllık izin süresini ve kaç gün ücretli izin kullandığını belirleyebilmektedir. Tazminat hesaplamasına esas alınacak aylık ücrete ek para veya parayla ölçülebilen sosyal menfaatleri de belirleyebilecek durumdadır. Bu halde kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin alacakları, belirsiz alacak değildir. Dava konusu edilen alacakların gerçekte belirlenebilir olmaları ve belirsiz alacak davasına konu edilemeyecekleri anlaşılmakla, kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin alacakları yönünden hukuki yarar yokluğundan davanın usulden reddi gerekirken yazılı şekilde esasa girilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.
3- Davacı işçinin fazla çalışma yapıp yapmadığı hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusudur.
Somut olayda; davacının fazla çalışma talebi tanık anlatımlarına göre hesaplanıp hüküm altına alınmıştır. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda; davacının haftada yirmidört saat fazla çalışma yaptığı kabul edilerek hesaplama yapılmıştır. Davalı işverene ait otobüslerin şehirler arası yolcu taşıma işinde servis görevlisi olarak çalışan davacı işçi yönünden; taraf iddia ve savunmaları, tanık anlatımları, çalışılan iş yeri ve yapılan işin niteliği, çalışma süresince kullanılan ara dinlenmeler ve dosyadaki tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi ile davacının günde üç, haftada on sekiz saat fazla çalışma yaptığının kabulü dosya içeriğine daha uygun düşecektir. Bu sebeple; davacının haftada onsekiz saat fazla çalışma yaptığı kabul edilerek hesaplama yapılmak üzere kararın bozulması gerekmiştir....”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava; işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.
Davacı vekili; müvekkilinin davalı iş yerinde 09.03.2011-26.05.2012 tarihleri arasında şehirlerarası yolcu otobüslerinde araç kabul görevlisi olarak asgari ücret ile çalıştığını, bu süre içerisinde genellikle İzmir-Ankara-Eskişehir seferlerinde görev aldığını, her seferde en az 24 saat, en çok da arka arkaya 3-4 gün araçta kaldığını, bu çalışma karşılığı ücretlerinin ödenmediğini, yıllık izinlerinin de kullandırılmadığını, iş yerinde yemek sosyal yardımı sağlandığından bunun da hesaplamalarda dikkate alınması gerektiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile fazla çalışma, hafta tatili, genel tatil ve yıllık ücretli izin alacaklarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili; davacının müvekkili nezdinde kabin memuru (host) olarak 09.03.2011 tarihinde işe başladığını, dava dilekçesinde belirtilen sefer sürelerinin en fazla 9 saat sürdüğünü, araçtaki dinlenme sürelerinin çalışma süresinden sayılamayacağını, her sefer için 3 kabin memuru görevlendirildiğinden fazla çalışma yapmasının mümkün olmadığını, yemek yardımının sağlanmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece; davacının davalıya ait iş yerinde 09.03.2011-26.05.2012 tarihleri arasında asgari ücret ile araç kabul görevlisi olarak çalıştığı, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haklı neden olmaksızın feshedildiği, davacının haftanın 6 günü günlük 4,5 saat fazla çalışma yaptığının tanık beyanlarından anlaşıldığı, bilirkişi raporunun dosya içeriğine uygun olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Mahkemece; belirsiz alacak davası ile ilgili açıklamalarda bulunulduktan ve bazı Yargıtay kararlarına değinildikten sonra, giydirilmiş ücretin ne kadar olduğu konusunda çekişme olduğu, davalı tarafça ısrarla iş yerinde yemek uygulamasının bulunmadığının savunulduğu, yapılan yargılama ve verilen kararda yemek yardımı payının giydirilmiş ücrete eklendiği, bu nedenle kıdem tazminatı ile yıllık ücretli izin alacağının belirlenebilir bir alacak olmadığından davacının hukuki yararının bulunduğu; çalışılan iş yeri, yapılan işin niteliği, davacının vardiyasız ve tek başına çalışıyor olması, herkesçe bilinen davalı şirketin otobüs seferlerinin sayısı ve sıklığı ile özellikle davacıyla aynı koşullarda çalışan tanık anlatımları sonucunda davacının haftanın 6 günü günlük 4,5 saat fazla çalışma yaptığı gerekçeleriyle önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda,
1-Dava konusu kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin alacağının belirsiz alacak olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının belirsiz alacak davası olarak eldeki davayı açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı,
2- Şehirlerarası yolcu taşımacılığı işinde servis elemanı (host) olarak çalışan davacının günde 3 saat mi yoksa 4,5 saat mi fazla çalışma yaptığı noktalarında toplanmaktadır.
I- Belirsiz alacak davası yönünden;
1- Genel olarak
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle belirsiz alacak davasının hukuki niteliğinden bahsetmekte yarar bulunmaktadır.
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 107. maddesiyle mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.
6100 sayılı Kanun'un 107. maddesinde yer alan,
"1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
2-Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.
3-Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." şeklindeki hüküm ile belirsiz alacak davası düzenlenmiştir.
Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır.
Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır.
Madde gerekçesinde; "Bu davanın kabul edilmesinin artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek “etkin hukukî koruma”nın gündeme gelmiş olmasının da bunu gerektirdiği belirtildiği gibi, hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilecektir. Belirsiz alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukukî ilişki ile asgarî bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir. Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Belirsiz alacak veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hâle gelmişse, davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin varolduğu hâllerde yalnızca tespit yahut kısmi eda ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir. Alacaklı, yalnızca eda davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi eda ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahiptir. Hak arama özgürlüğünün (Any. m. 36, İHAS. m. 6) özünde varolan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamaz. Esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her eda davasının temelinde bir külli tespit unsuru vardır. Başka deyimle eda hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kıstaslar kabul edilmiştir.
Bu kıstaslar, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin;
1-Davacının kendisinden beklenememesi,
2-Bunun olanaksız olması,
3-Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir.
Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usul ekonomisi ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek yargılama giderlerine katlanma ve dava konusu hakkın zamanaşımına uğrama riskini azaltmasıdır.
Usul hukukunun maddi hukuk içinde gerçekleşen hakkın talep edilebilirliğini, tespitini belirli kurallara bağlayan hukuk dalı olması nedeniyle maddi hukuk için araç olduğu unutulmamalıdır. O nedenle iş yargılaması kuralları ve bu anlamda Hukuk Muhakemeleri Kanunu kurallarının iş ve sosyal güvenlik hukukuna hizmet ederken, bu hukukun ilkelerini de göz ardı etmemesi gerekecektir.
İşçilik alacakları bakımından, dava konusu edilen alacağın belirli olup olmadığı ile ilgili olarak davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenememesi kıstası ile açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması kıstasının birlikte değerlendirip sonuca gidilmesi gerekir.
Kural olarak kişinin alacağını belirleyebilmesi için aynı zamanda belgeye bağlama yetkisinin olması veya bu konuda belge düzenlenip kendisine verilmesi gerekir.
4857 sayılı İş Kanunu'nun (İş Kanunu/Kanun) 8. maddesinin 3. fıkrası ile işverene yazılı sözleşme yapılmayan hâllerde en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih hâlinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belgeyi işçiye verme yükümlülüğü getirilmiştir.
Kanun'un 32/2. maddesi ile ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakın kural olarak Türk parası ile iş yerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödeneceği, çalıştırdığı işçilerin söz konusu alacaklarını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişilerin özel olarak açılan banka hesapları dışında bu alacakları ödeyemeyeceği belirtilmiştir.
4857 sayılı İş Kanunu'nun 37. maddesi ile işverene iş yerinde veya bankaya yaptığı ödemelerde işçiye ücret hesabını gösterir imzalı veya iş yerinin özel işaretini taşıyan bir pusula verme yükümlülüğü hükme bağlanmıştır. Söz konusu pusulada ödemenin günü ve ilişkin olduğu dönem ile fazla çalışma, hafta tatili, bayram ve genel tatil ücretleri gibi asıl ücrete yapılan her çeşit eklemeler tutarının ve vergi, sigorta primi, avans mahsubu, nafaka ve icra gibi her çeşit kesintilerin ayrı ayrı gösterilmesi zorunluluğu hüküm altına alınmıştır.
Kanun’un “Yıllık ücretli izin uygulaması” başlıklı 56. maddesinin 6. fıkrasının son cümlesi uyarınca, işveren, iş yerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izinlerini gösterir izin kayıt belgesi tutmak zorundadır.
Yine Kanun'un 67. maddesinde, günlük çalışmanın başlama ve bitiş saatleri ile dinlenme saatlerinin işyerlerinde işçilere duyurulacağı; 75. maddesinde ise işverene çalıştırdığı her işçi için işçinin kimlik bilgilerinin yanında, İş Kanunu'nun ve diğer kanunlar uyarınca düzenlemek zorunda olduğu her türlü belge ve kayıtları saklamak ve bunları istendiği zaman yetkili memur ve mercilere göstermek zorunda olduğu bir özlük dosyası düzenlemesi gerektiği yükümlülükleri getirilmiştir.
Söz konusu düzenlemelere bakıldığında işçi işveren arasındaki iş ilişkisinde belgeye bağlama görev ve yetkisinin işçide değil, işverende olduğu görülmektedir.
İş sözleşmesinde iş görme edimini yerine getiren ve belge düzenleme yetkisi ve yükümlülüğü bulunmayan işçinin, alacaklarını belirleyebilmesi için işveren tarafından düzenlenen kanuna uygun belgelere ihtiyacı vardır. Diğer yandan iş ilişkisindeki alacak kalemlerinin hesaplanmasında çıplak ücret ya da giydirilmiş ücrete göre hesaplanan farklı alacak türleri bulunmaktadır. Örneğin kıdem tazminatı, giydirilmiş ücretten hesaplanırken, diğer işçilik alacakları (fazla çalışma, hafta tatili, yıllık ücretli izin alacakları gibi) çıplak ücretten hesaplanmaktadır. Giydirilmiş ücrete, işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler de dâhil edilmektedir. Özellikle ücrete dâhil edilecek menfaatlerin iş yerinde süreklilik arz edip arz etmediği de çoğunlukla taraflar arasında tartışma konusu edilmektedir. Bu nedenle eğitim düzeyi ve sosyal durumları birbirinden farklı olan işçilerin alacağını tam ve kesin olarak belirleyebilmelerini beklemek mümkün değildir. Bunun için yukarda bahsedilen iki kriter birlikte değerlendirilerek, dava konusu edilen işçilik alacağının belirli olup olmadığına karar verilmesi gerekmektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.12.2012 tarihli ve 2012/9-838 E., 2012/715 K. sayılı kararında belirtildiği üzere işçilik alacaklarının özelliği dikkate alınarak alacakların belirli olduğunu söylemek mutlak olarak doğru olmadığı gibi aksinin kabulü de doğru değildir. Aynı şekilde bu nedenle talep konusu işçilik alacaklarının belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesi daha doğru olacaktır.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.06.2015 tarihli ve 2015/22-1156 E., 2015/1598 K.; 22.06.2016 tarihli ve 2016/22-874 E., 2016/824 K.; 17.01.2018 tarihli ve 2016/22-2181 E., 2018/24 sayılı kararlarında da aynı ilkeler kabul edilmiştir.
Öte yandan işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusunda Yargıtay'ın iş davalarına bakan 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu içtihatları arasında ortaya çıkan farklılığın giderilmesi için Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan değerlendirme sonucunda 15.12.2017 tarihli ve 2016/6 E., 2017/5 K. sayılı kararı ile "İşçilik alacaklarının çok çeşitli tür, nitelik ve kapsamda olması, somut olayın özelliklerine göre oldukça değişkenlik göstermesi, hatta aynı tür işçilik alacaklarında dâhi somut olayın özellikleri itibariyle işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusunda soyut ve genel nitelikte, her bir olayda geçerli olacak ölçüde bir karar alınamayacağından içtihadı birleştirmeye gerek olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmış ve sonuç olarak içtihadı birleştirmeye gerek olmadığı" yönünde karar verilmiştir.
Yeri gelmişken davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) şeklinde açılan işçilik alacakları istemli davalarda, davanın belirsiz alacak davası olup olmadığı belirlenirken her bir alacak yönünden ayrı ayrı mı yoksa alacaklardan birinin belirsiz olması hâlinde talep konusu diğer alacakların da belirsiz alacak olarak kabul edilip edilmeyeceği üzerinde de durulması gerekmektedir.
Davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) 6100 sayılı HMK’nın 110. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; davacı, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilecektir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır.
İşçilik alacakları genellikle davaların yığılması şeklinde açılmaktadır. Başka bir deyişle aynı dava dilekçesinde aynı davalıya karşı birden fazla işçilik alacağı talep edilmekte, böylece söz konusu talepler yönünden delillerin ikamesi ve tahkikat aşaması ortak yürütülmektedir.
Davaların yığılması ile amaçlanan, yargılamanın en kısa ve ucuz şekilde yapılması (usul ekonomisi) yanında çelişkili karar verilmesinin de önlenmesidir.
Davaların yığılmasından söz edilebilmesi için, birlikte ileri sürülen talepler arasında hukuki veya ekonomik bir bağın bulunması da şart değildir (Pekcanıtez, H.: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, 15. Bası, C. II, İstanbul 2017, s. 1094). Bununla birlikte davaların yığılması şeklinde açılan işçilik alacaklarının birbiri ile bağlantılı alacaklar olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Başka bir deyişle talep konusu her alacağın hesaplanıp hüküm altına alınabilmesi için ortak hesaplama aracı olarak işçinin çalışma süresi ile ücret seviyesi dikkate alınmalıdır.
Eldeki davanın açılış tarihi dikkate alındığında, 6100 sayılı HMK’nın geçici 3. maddesi ile bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) temyize ilişkin hükümlerinin uygulanacağı, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında da, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454. madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı açıktır. Bu bağlamda 1086 sayılı Kanun’un 427. maddesinde mahkemece verilen nihai kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabileceği belirtilmiş, mal ve alacak davalarında hüküm altına alınan miktarın değerine göre temyiz edilip edilemeyeceği düzenlenmiştir. Öte yandan davaların yığılması şeklinde açılan işçilik alacaklarına ilişkin davalarda, temyiz kanun yoluna başvurulması hâlinde, uyuşmazlığın toplam miktarı gözetilmelidir.
2- Somut olayın değerlendirilmesi
Eldeki davada davacı vekili, dava dilekçesinde kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin alacağı yanında bir kısım işçilik alacaklarının da davalıdan tahsilini talep etmiş, asgari ücret alan müvekkilinin davalı iş yerinde yemek sosyal yardımından da yararlandığını, dolayısıyla yemek yardımının da hesaplamalara esas ücretin tespitinde dikkate alınması gerektiğini ifade etmiştir.
Mahkemece, davacının davalı iş yerinde 09.03.2011-26.05.2012 tarihleri arasında asgari ücretle çalıştığı kabul edilerek sonuca gidilmiştir. Ayrıca davacının, davalı iş yerinde yemek sosyal yardımından da yararlandığı belirtilerek, yemek yardımı maliyetinin işçinin giydirilmiş ücretinin tespitinde dikkate alındığı görülmüştür.
Uyuşmazlık konusu olan kıdem ve ihbar tazminatlarının hesabına esas olan ücret, giydirilmiş ücret olup, giydirilmiş ücrete işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler de dâhil edilmektedir. Bu kapsamda yemek sosyal yardımının tazminat hesabında göz önünde tutulacağı kuşkusuzdur.
4857 sayılı İş Kanunu’nun 8/3. maddesinde işveren açıkça işçiye varsa ücret eklerini gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlü tutulmuştur. Bu kapsamda işveren tarafından Kanun'un kendisine yüklediği yükümlülükleri yerine getirerek gerekli belgeleri işçiye teslim ettiğine dair dosyaya bir delil sunulmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda işçinin alacağını belirleyecek verilerin elinde bulunduğundan söz etmek mümkün değildir.
Öyle ise, dava konusu edilen kıdem ve ihbar tazminatlarının belirlenebilmesi için işverende bulunan bilgi ve belgelere ihtiyaç duyulduğundan, anılan alacakların belirlenebilir olduğundan bahsedilemeyecektir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25.09.2018 tarihli ve 2015/22-856 E., 2018/1350 K.; 07.03.2018 tarihli ve 2015/22-2283 E., 2018/421 K.; 09.05.2018 tarihli ve 2015/22-569 E., 2018/1017 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler kabul edilmiştir.
Yıllık ücretli izin alacağı yönünden ise; yıllık ücretli izinleri gösterir izin kayıt belgesinin işveren tarafından tutulmasının zorunlu olması, işçinin kullanmadığı veya kalan yıllık izinlerinin belirlenmesinin işveren tarafından sunulacak bu kayıtlara bağlı olması karşısında davacının kalan izni ile ilgili olarak elinde davalı işverenden sadır bir belge bulunmadığı sabittir. Bunun yanında davaların yığılması şeklinde açılan ve malvarlığına ilişkin davalardan olan eldeki işçilik alacakları davasında; alacakların birbiri ile bağlantılı olması, kanun yoluna başvurulduğunda kesinlik sınırının her bir alacak talebi yönünden ayrı ayrı değil toplam alacak miktarı dikkate alındığından; talep konusu alacaklardan biri ya da birkaçının belirsiz alacak olduğunun tespiti hâlinde talep konusu diğer alacakların da belirsiz alacak olarak kabul edileceği sonucuna varılmıştır.
Hâl böyle olunca yıllık ücretli izin alacağının da belirsiz alacak olduğu kabul edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; yemek sosyal yardımının giydirilmiş ücrete eklenmek suretiyle kıdem ve ihbar tazminatının hesaplanması karşısında bu alacakların belirsiz alacak olduğu ancak yıllık ücretli izin alacağının belirsiz alacak olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, zira davacının çalışma süresinin ihtilafsız olup 09.03.2011-26.05.2012 tarihleri arasında çalıştığı, en son aldığı ücretin de ihtilafsız olup asgari ücret olduğu, davacının dava dilekçesinde hak etmiş olduğu yıllık izinlerini kullanmadığını iddia ettiği, davacının çalışma süresine göre sadece 14 günlük ücretli yıllık izin süresinin bulunduğu, davacının çalışma süresini ve en son aldığı ücreti bilmesi nedeniyle brüt asgari ücretten yıllık izin ücretinin ne kadar olduğunu hesaplayarak bilebilecek durumda olduğu, dava konusu yaptığı taleplerinden bir veya birkaçının belirsiz alacak davasına konu olması durumunda, dava dilekçesindeki tüm taleplerin belirsiz alacak olduğu yönündeki çoğunluk görüşüne katılmanın mümkün olmadığı, kural olarak davaların yığılmasında talep sayısınca dava bulunduğu, bu tür davalarda taleplerin bir kısmının belirsiz bir kısmının belirli alacak olabileceği, dava şartlarının da her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği, somut olayda taleplerden yıllık ücretli izin alacağının belirlenebilir alacak olduğu, dava dilekçesindeki diğer taleplerden kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla çalışma gibi alacakların belirsiz alacak davasına konu olabileceğinden dolayı kesin ve net olarak belirlenebilecek yıllık ücretli izin alacağının da belirsiz alacak davasına konu olabileceğini kabul etmenin mümkün olmadığı, bu nedenle direnme kararının yıllık ücretli izin alacağı yönünden Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
Sonuç olarak mahkemenin direnme kararı yerindedir.
Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre davanın esasına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
II- Fazla çalışma alacağı yönünden
Gerek mülga 1475 sayılı İş Kanunu, gerekse hâlen yürürlükte bulunan 4857 sayılı İş Kanunu’nda fazla çalışmanın ispatı ile ilgili olarak özel bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle fazla çalışmanın ispatı genel hükümlere tabidir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.”.
Dolayısıyla fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi kural olarak, bu iddiasını ispat etmek zorundadır.
Fiili bir olgu söz konusu olduğundan kural olarak işçi, fazla çalışma yaptığını her türlü delille ispat edebilir.
İşçinin imzasını taşıyan bordro, sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği varsayılır.
Fazla çalışmanın ispatı konusunda iş yeri kayıtları, özellikle iş yerine giriş çıkışı gösteren belgeler, iş yeri iç yazışmaları delil niteliğindedir. Ancak, fazla çalışmanın bu tür yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda tarafların dinletmiş oldukları tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada göz önüne alınabilir. İşçinin fiilen yaptığı işin niteliği ve yoğunluğuna göre de fazla çalışma olup olmadığı araştırılmalıdır.
Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2013/22-2392 E., 2015/1518 K.; 09.12.2015 tarihli ve 2015/22-1474 E., 2015/2854 K.; 29.06.2016 tarihli ve 2015/22-1444 E., 2016/869 K.; 06.12.2017 tarihli ve 2015/22-1315 E., 2017/1542 K.; 14.02.2018 tarihli ve 2015/22-1597 E., 2018/227 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir.
Hemen belirtelim ki, fazla çalışma alacağından indirim yapılması konusunda yasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu uygulama Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ile benimsenmiştir. Yargıtay kararlarında istikrarlı olarak işçinin uzun süre aynı şekilde çalışmasının hayatın olağan akışına aykırı olacağı, işçinin izinli, mazeretli ve tatil günlerinde dinlenme hakkını kullanmadan yıllarca sürekli çalıştığının düşünülemeyeceği göz önüne alınarak hüküm altına alınan fazla çalışma alacağından dosya içeriğine uygun bir indirim yapılması gerektiği kabul edilmiştir. Aksine bir kabul yani “takdiri indirim” adı altında indirim oranının tamamen mahkemece takdir edilmesi gerektiği düşüncesi, uygulama ile varılmak istenen amaç ile bağdaşmayacağı gibi işçinin hakkına ulaşamaması tehlikesine de yol açabilecektir.
İşçinin, ulusal bayram ve genel tatil günleri, yıllık izinli, mazeret izinli vs. sebeple çalışamadığı günler yılın yaklaşık olarak 1/3’üne tekabül ettiğinden kural olarak yapılacak indirimde bu oranın esas alınması isabetli olacaktır. Ancak işçinin hesaplanan fazla çalışma ve tatil çalışmalarında yıllık izin, mazeret izni ve tatil günleri dikkate alınmış ise indirimin daha az oranda yapılması gerekecektir.
Açıklanan nedenlerle fazla çalışma alacağından yapılacak indirimin “hakkaniyet indirimi” ya da “takdiri indirim “olarak nitelendirilmesi doğru olmayacaktır. İndirim, işçinin yılın belli dönemlerinde çalışmadığı karinesine dayalı olduğundan “karineye dayalı makul bir indirim” ifadesinin kullanılmasının daha doğru olacağı sonucuna varılmıştır. Hukuk Genel Kurulunun 06.12.2017 tarihli ve 2015/9-2698 E., 2017/1557 K.; 17.01.2018 tarihli ve 2015/9 (7)-907 E., 2018/23 K. ile 07.02.2018 tarihli ve 2015/9-3555 E., 2018/84 K. sayılı kararlarında da aynı ilke benimsenmiştir.
O hâlde fazla çalışmaların yazılı belgelere, işveren kayıtlarına veya kesin delillere değil, tanık anlatımına dayalı olması durumunda mahkemece, indirimi öngören bir yasal düzenleme olmasa da işçinin uzun süre her gün fazla çalıştırıldığına ilişkin kabulün hayatın olağan akışına ve insan doğasına uygun düşmeyeceği, yaşam tecrübelerine göre hiç hastalanmadan veya evlenme, doğum, ölüm, özel işleri gibi mazereti çıkmadan yıllarca sürekli çalıştığının kabul edilemeyeceği, iş yerindeki üretim faaliyeti ve işçinin üstlendiği işin niteliği dikkate alınmadan sürekli iş gördürüldüğünün varsayılamayacağı; işçinin ara dinlenmesi, hafta tatili, yıllık izin, ulusal bayram ve genel tatil günlerinde hiç dinlenme hakkını kullanmadan çalıştığının düşünülemeyeceği karinesi göz önünde tutularak, hesaplanan tatil ve fazla çalışma alacaklarından makul bir indirim yapılması gerektiği hususu değerlendirilmelidir.
Nitekim fazla çalışma iddiasının takdiri delil ile kanıtlanması durumunda indirim yapılması gerekeceği hususu Hukuk Genel Kurulunun 04.02.2009 tarihli ve 2009/9-2 E., 2009/48 K.; 04.11.2009 tarihli ve 2009/9-419 E., 2009/475 K.; 05.05.2010 tarihli ve 2010/9-239 E., 2010/247 K.; 06.04.2011 tarihli ve 2010/9-748 E., 2011/60 K.; 27.04.2011 tarihli ve 2011/9-41 E., 2011/237 K.; 14.11.2012 tarihli ve 2012/9-844 E., 2012/794 K.; 19.06.2013 tarihli ve 2012/9-1685 E., 2013/852 K.; 30.10.2013 tarihli ve 2013/9-254 E., 2013/1504 K. ve 29.01.2016 tarihli ve 2015/22-1616 E., 2016/28 K., 07.02.2018 tarihli ve 2015/9-3555 E., 2018/184 K.; 12.12.2018 tarihli ve 2015/22-2360 E., 2018/1904 K. sayılı kararlarında da aynen benimsenmiştir.
Yukarıdaki açıklanan bu maddi ve hukuki olgular ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı vekili, müvekkilinin davalıya ait şehirlerarası yolcu taşımacılığı yapan otobüslerde araç kabul görevlisi olarak çalıştığını, genellikle İzmir-Ankara-Eskişehir seferlerinde görev aldığını, her seferde en az 24 saat, en çok da arka arkaya 3-4 gün araçta kaldığını ileri sürerek fazla çalışma alacağının hüküm altına alınmasını talep etmiştir.
Davalı vekili ise, sefer sürelerinin en fazla 9 saat sürdüğünü, personelin sürekli değişerek çalıştığını, araçtaki dinlenme sürelerinin çalışma süresinden sayılamayacağını, otobüste birden fazla araç içi hizmet görevlisi bulunduğunu ve vardiyalı olarak yolculara hizmet verdiklerini savunarak davacının fazla çalışması bulunmadığını ifade etmiştir.
Taraflarca imzalanan iş sözleşmesine göre, personelin istendiği zaman fazla çalışma yapmayı kabul edeceği düzenlenmiştir.
Dinlenen davacı tanıklarından ..., her otobüste 2 şoför ve 1 hostun görev yaptığını, çalışma süresinin en az 24 saat olup, işlerin yoğun olduğu yaz mevsiminde bu saat 3-4 günü de bulabileceğini; ... ise benzer şekilde beyanda bulunup 24 saatten daha uzun çalıştıklarını; ... de, her otobüsün tek bir hostla sefere çıktığını, çalışma şekline göre 3-4 gün seferde kalan bir hostun 1 gün dinlendiğini beyan etmişlerdir.
Başka bir dava dosyasında dinlenen ancak davalı vekilince beyanlarının eldeki dava dosyası için de dikkate alınması gerektiğinden bahisle ibraz edilen davalı tanığı Mehmet Karataş ise, hostların 15 gün çalışıp 15 gün istirahat ettiklerini, işin yoğun olduğu hafta sonları, okulların açıldığı dönem, resmî tatil günleri yoğunluk olduğundan hostların 17 gün çalışabileceğini beyan etmiştir.
Hükme esas alınan bilirkişi raporunda, genel tanık anlatımlarından, davacının davalı iş yerinde host olarak çalıştığı, Uşak-İzmir, Uşak-Ankara ve İzmir-Ankara otobüs seferlerindeki araçlarda host görevlisi olarak bulunduğu, seferin birinin tamamlanmasından sonra davacının diğer sefere devam ettiği, haftada sadece 1 gün Uşak’da kalıp dinlendiği, haftanın 6 günü ve genel tatillerde de aynı şekilde çalışmayı sürdürdüğünün anlaşıldığı, her ne kadar tanıklar davacının 24 saat araçta bulunduğunu belirtmiş ise de, uykuda, yemekte ve sefer aralarında geçen süreler dikkate alındığında, Yargıtay’ın 14 saatten fazla çalışma yapılamayacağı, bu durumda dahi 2 saatlik ara dinlenmesi düşülmesi gerektiği şeklindeki kararları da göz önünde bulundurularak davacının haftanın 6 günü günlük 4,5 saat fazla çalışma yaptığı tespiti ile fazla çalışma alacağının hesaplandığı görülmüştür.
Esasen davacının fazla çalışma yaptığı konusunda ihtilaf bulunmamakta olup, yapılan bu fazla çalışmanın süresi uyuşmazlık konusunu oluşturmaktadır. Bu bağlamda davacının fazla çalışma yaptığı davacı tanık beyanlarından anlaşılmaktadır. Ayrıca davacının çalıştığı iş yeri, yapılan işin niteliği de göz önünde bulundurulmalıdır. Öte yandan davacının çalışma şekli ve süresine ilişkin davalı işveren tarafından herhangi bir kayıt ibraz edilmemesi nedeniyle vardiyalı çalıştığının ispat edilemediği de görülmüştür. Bu nedenle, davacı tanık beyanlarına göre davacının vardiyasız ve tek başına çalıştığının da kabulü gerekmektedir.
Hâl böyle olunca; davacı tanıklarının beyanları, yapılan işin niteliği, davacının otobüs seferlerinde tek başına host olarak çalışmış olması nedenleriyle davacının günlük 4,5 saat fazla çalışma yaptığının kabulü gerekmektedir.
Bu nedenle mahkemece davacının günlük 4,5 saat fazla çalışma yaptığına ilişkin direnme kararı yerindedir.
Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre davanın esasına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
SONUÇ: 1-Yukarıda (I) nolu başlık altında belirtilen nedenlerle kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık ücretli izin alacağının belirsiz alacak olduğuna ilişkin direnme uygun bulunduğundan davalı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 22. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, kıdem ve ihbar tazminatları yönünden oy birliği ile, yıllık ücretli izin alacağı yönünden ise oy çokluğuyla,
2- Yukarıda (II) nolu başlık altında belirtilen nedenlerle fazla çalışma alacağına ilişkin direnme kararı uygun bulunduğundan davalı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 22. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE oy birliği ile, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 05.12.2019 tarihinde kesin olarak karar verildi.
KARŞI OY
Hukuk Genel Kurulunun önüne gelen uyuşmazlık konusu, davacının yıllık ücretli izin alacağını belirsiz alacak davası olarak açıp açamayacağına ilişkindir.
Alacaklı olduğunu ileri süren kişinin belirsiz alacak davası açabilmesi için talep sonucunu gerçekten belirlemesinin mümkün olmaması ya da bunun objektif olarak imkansız olması gerekmektedir.
Alacağın belirli olup olmadığı talep sonucunun belirlenmesine ilişkindir. Yargılama sırasındaki ispat sorunlarının konuyla bir ilgisi bulunmamaktadır.
Belirsiz alacak davası, özel ve istisnai bir davadır, mümkün olduğunca dar uygulanması kabul edilmelidir. Neredeyse bütün işçilik alacaklarına ilişkin davalarda bilirkişi raporu alınarak sonuca gidildiği, sırf bu nedenle ve hesap raporu alındığı için alacağın belirsiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Genellikle hesap raporu alınan bilirkişiler avukat bilirkişileri olup dava konusu kıdem ve ihbar tazminatı ve yıllık izin ücreti alacaklarını hesaplama bakımından davacı vekilinden bir farklarının olduğunu düşünmek de doğru değildir. Yani avukat bilirkişinin hesaplayabildiğini dosyasında somut verileri dikkate alarak davacı taraf rahatlıkla hesaplayabilir. Zaten kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin ücreti alacaklarını hesaplayıp hesaplayamama belirsiz alacak davası açmak için bir gerekçe olamaz.
İşçi lehine yorum ilkesi bir maddi iş hukuku ilkesi olup, yargılama hukukunda uygulanmaz. Yargı kararları ile işçinin ekonomik bakımdan zayıflığı ve kayıt dışılık gibi gerekçelerle kanunda öngörülenin dışında yeni bir yargılama usulü kabul edilmemelidir.
Belirsiz alacak davası istisnai bir dava türü olup ancak şartları varsa açılabilmektedir.
Somut olaydaki uyuşmazlık, yıllık izin ücreti alacağının belirsiz alacak olarak açılıp açılamayacağı noktasında toplanmaktadır. Davacının çalışma süresi ihtilafsız olup 09.03.2011-26.05.2012 tarihleri arasında çalışmıştır. Davacının en son aldığı ücrette ihtilafsız olup asgari ücrettir. Davacı dava dilekçesinde hak etmiş olduğu yıllık izinlerini kullanmadığını iddia etmiştir. Davacının ihtilafsız olan çalışma süresinde, hiç kullanmamış olduğu, sadece bir yıla ait 14 günlük yıllık izin süresini bilebilecek durumdadır. Yine en son aldığı ücrette asgari ücret olarak ihtilafsız olup davacının bilgisi dahilindedir. Bu durumda davacı son brüt asgari ücretten yıllık izin ücretinin ne kadar olduğunu hesaplayarak bilebilecek durumdadır.
Genel Kurulda yapılan görüşmeler sırasında, davacının dava konusu yaptığı taleplerinden bir veya birkaç tanesinin belirsiz alacak davasına konu olması durumunda, dava dilekçesindeki tüm taleplerinin belirsiz alacak olacağı ileri sürülmüştür. Sayın çoğunluğun bu görüşüne katılmak mümkün değildir. Davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) HMK’nın 110. maddesinde düzenlenmiştir. HMK 110. maddesinde “Davacı, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır.” şeklinde düzenleme mevcuttur. Davaların yığılması, aynı davalıya karşı olan birbirinden bağımsız birden fazla talebini, aralarında bir derecelendirme ilişkisi yani aslilik-ferilik ilişkisi kurmadan, aynı dava dilekçesinde ileri sürmesidir ve davacı, bir çok talebini tek bir dava dilekçesiyle talep etmektedir. Aslında kural olarak talep sayısınca dava mevcut olup yapılan yargılamada her bir talep hakkında olumlu veya olumsuz karar verilir. Bu tür davalarda taleplerin bir kısmı belirli, bir kısmı belirsiz alacak davası konusu olabilir. Dava şartlarının da her bir talep açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Yine yargılama sonucunda her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerekir. Bu durumda dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir.
Somut olayda, yukarıda belirtildiği gibi taleplerden yıllık izin ücreti alacağı belirlenebilir bir alacaktır. Dava dilekçesindeki diğer taleplerden kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla mesai gibi alacaklar belirsiz alacak davasına konu olabileceğinden dolayı kesin ve net olarak belirlenebilecek yıllık izin ücreti alacağının da belirsiz alacak davasına konu olabileceğini kabul etmek mümkün değildir. Yıllık izin ücreti alacağı, belirlenebilir bir alacak olduğundan bu talebin belirsiz alacak davası olarak açılmış olması nedeniyle usulden reddi gerekirken yıllık izin ücreti alacağını da belirsiz alacak davası olarak kabulü ile esasına ilişkin inceleme yapılarak karar verilmiş olması açık yasal düzenlemelere aykırıdır.
Bu hususta Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ile Yargıtay 22. Hukuk Dairesi kararları aynı doğrultuda ve istikrarlıdır. Yargıtay 9. H.D.’nin 03.05.2018 tarih 2015/16710 esas 2018/9840 karar sayılı ilamında; “davacının, aynı davalıya karşı olan birbirinden bağımsız birden fazla talebini, aralarında bir derecelendirme ilişkisi yani aslilik-ferilik ilişkisi kurmadan aynı dava dilekçesinde ileri sürmesine davaların yığılması denir (HMK. Mad.110). Birden fazla istemin yer aldığı ve işçi-işveren uyuşmazlıklarında işçinin işçilik alacakları için açtığı davanın örnek teşkil ettiği bir dava türüdür. Davacı birçok talebini, tek bir dava dilekçesi ile talep etmektedir. Aslında kural olarak talep sayısınca dava mevcuttur. Davacı her bir talebi için dava dilekçesinde olguları (vakıaları) ayrı ayrı belirtilmek ve ispat yükü kendisinde ise ispat etmek zorundadır. Yapılan yargılamada her bir talep hakkında ayrı ayrı inceleme yapılır. Yargılama sonunda da her biri hakkında olumlu veya olumsuz karar verilir. İşte davaların yığılması halinde, davacının isteklerinin bir kısmı belirli bir kısmı belirsiz alacak davası konusu olabilir. Bu durumda talep edilen alacaklardan açıkça belirli olan ve tartışmalı olmayanlar için belirsiz alacak davası veya kısmi dava ile talepte bulunulamaz. Bu nedenle dava şartlarının da her talep açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Bir talep için dava şartının yokluğu, dava şartı olan ve gerçekleşen talepler içinde davanın usulden reddini gerektirmez.” denilerek belirsiz alacak davasına konu olabilecek taleplerle belirlenebilir alacak taleplerinin aynı dava dilekçesi ile açılabileceğini ve bu durumda belirlenebilir alacak taleplerinin belirsiz alacak olarak kabul edilemeyeceği davacının isteklerinin bir kısmının belirsiz bir kısmının da belirlenebilir olabileceğine karar vermiştir. Yargıtay 9. H.D.’nin 07.05.2018 tarih 2017/6943 esas, 2018/10129 karar sayılı ilamı da aynı yöndedir.
Yargıtay 22. Hukuk Dairesi de 07.11.2019 tarih 2017/24999 esas, 2019/20484 karar sayılı ilamında “6100 sayılı Kanun’un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) halinde, talep sayısı kada dava bulunduğu kabul edildiğinden ve aynı Kanunun 297/2. maddesi uyarınca da her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alcak olup olmadığının her bir talep bakımındın ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir.” şeklindeki kararıyla her bir talebin belirsiz alacak belirlenebilir alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
Dava konusu taleplerden yıllık izin ücreti belirlenebilir bir alacak olduğundan, diğer dava konusu yapılan talepler belirsiz alacak da olsa, yıllık izin alacağını belirsiz alacak haline getirmeyeceğinden, Mahkemece yıllık izin ücreti alacağı yönünden hukuki yarar dava şartı yokluğundan reddine karar verilmesi gerektiğine ilişkin Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin bozma ilamı bu gerekçeyle yerinde olup, Mahkemenin yıllık izin ücretinin belirsiz alacak olduğuna ilişkin kararının bozulması gerekirken, onanmasına ilişkin saygıdeğer çoğunluğun görüşüne katılmamaktayım.
11. Hukuk Dairesi, 2023/6879 E., 2024/7980 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Bölge Adliye Mahkemesince, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 110 uncu maddesi uyarınca, davacının, aynı davalıya karşı birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürmesinin mümkün olduğu (objektif dava birleşmesi), böyle hallerde her bir asli talep yönünden ayrı vekalet ücretinin değerlendirilmesi gere
11. Hukuk Dairesi 2023/6879 E. , 2024/7980 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi
SAYISI :2021/1296 Esas, 2023/1213 Karar
HÜKÜM :Esastan ret
İLK DERECE MAHKEMESİ :Ankara 3. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi
SAYISI :2020/305 E., 2021/218 K.
Taraflar arasındaki markaya tecavüzün tespiti, men'i ve ref'i ile haksız rekabetin tespiti, men'i ve ref'i, davalıya ait 2015/62895 sayılı markanın hükümsüzlüğü, ticaret ünvanının terkini, davalıya ait ... alan adının iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun reddine, davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildi. Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip, gereği düşünüldü.
KARAR
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Türkiye'de 2006/45225, 2013/45142, 2014/98166, 2014/ 55963 ve 2019/91317 sayılı "...+şekil" ve "AL-..." kelime ibareli marka tescilleri bulunduğunu, ''...'' alan adının müvekkili adına tescilli olduğunu, “...” markasının Paris Sözleşmesi ve 6769 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tanınmış marka olduğunu, davalının 29 uncu sınıfta tescilli 2015/62895 sayılı "..." markasının müvekkili markası ile aynı ve ayırt edilemeyecek düzeyde benzer olduğunu, aynı tür ve benzer malları kapsadığını, davalı yanın gerek ticaret unvanı gerek alan adı kullanımlarında "..." ibaresini kullandığını, davalı "..." markasının sahibi olsa da, www.aldurrafoods.com alan adı üzerinden faaliyet gösterdiğini, kullanımlarını da bu şekilde gerçekleştirdiğini, davalıya ait dava dışı 2015/32344 sayılı marka başvurusu müvekkilinin markası mesnet gösterilerek re'sen reddedildiğinden davacı markasından haberdar olmamasının hayatın olağan akışı ile bağdaşmayacağını, davalının ürün kataloğunda müvekkilinin marka logosuna da yer verilerek referanslar arasında belirtilmiş olduğunu, müvekkilinin ticaret unvanı da olan "..." ibaresi üzerinde öncelik hakkı bulunduğunu, davalının kullanımlarının müvekkilinin marka hakkına tecavüz teşkil ettiğini, haksız rekabet oluşturduğunu, davalının markasını tescilli olduğu şekilde değil, davacı markası ile aynı olacak şekilde kullandığını, bunun tespiti için www.aldurrafoods.com, www.ektraprivatelabel.com ve ... alan adları üzerinde bilirkişi incelemesi yapılmasının önem arz ettiğini ileri sürerek, davalının müvekkilinin marka hakkına vaki tecavüzünün tespitine, men ve ref'ine, haksız rekabetin tespiti, men ve ref'ine, davalı adına kayıtlı 2015/62895 sayılı "..." marka tescilinin hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine, davalının ticaret unvanının hükümsüzlüğü ile davalıya ait ... alan adının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; TÜRKPATENT kayıtlarında davacının tanınmış markasının bulunmadığını, davacının "Al-...+şekil" ve "...+ŞEKİL" kelime ve şekil markaları mevcut iken tanınmışlığa dayanak gösterilen belgelerdeki kullanımların farklı olduğunu, hangi marka ve sınıf için tanınmışlık iddiasında bulunulduğunun belirsiz olduğunu, müvekkili Alldurra’nın 13.01.2015 tarihinde kurulduğunu ve kurulduğu tarihten itibaren Türkiye'de üretilen gıda ürünlerini yurt dışına ihraç ettiğini, davacının ... alan adının iptaline ilişkin talebinin davalı şirketi ilgilendirmediğini, “www.aldurrafoods.com” web sitesinde davacı şirketin 32 inci sınıf mallar yönünden üretim, satış, ihraç ve marka kullanımı bulunmadığını, www.aldurrafoods.com alan adının 30.12.2014 tarihinden itibaren kullanmaya başlandığını, www.archive.org üzerinden incelendiğinde, web sitesinde ... Foods ibaresi ile kastedilen www.aldurrafoods.com alan adından hareketle ve davalı şirketin kılavuz sözcüğü olan Alldurra ibaresinin okunuşuna yer verilmesinden ibaret olduğunu, ... Foods ibaresi ile 29 ve 30. sınıf ürünlerin değil, davalı şirketin tanıtımının yapıldığını, davacının aynı sektörde yer almasına ve yurt dışında aynı alıcılara hitap etmesine rağmen 30.12.2014 tarihinde alınmış olan bu alan adının aradan geçen 5 yıldan fazla sürede terkinini talep etmemiş olması ve dava tarihine kadar sessiz kalmış olması karışışında davacının alan adı terkinine yönelik talebinin hakkın kötüye kullanılması olduğunu, davacının Türkiye'de markasını tescil ettirmesine rağmen, Türkiye'de acentesi, şubesi ve temsilcisi olmadığı gibi Türkiye'deki alıcılara yönelik fiili veya kendi internet sitesi üzerinden bir satışı da bulunmadığını, müvekkili şirketin de Türkiye’de faaliyeti olmadığını, müvekkili bakımından ancak www.aldurrafoods.com alan adında yer alan ... ibaresine ve ticaret unvanında yer alan Alldurra ibaresine yaklaştırma söz konusu olduğunu, "... foods" ibaresi ile davacı markası ve davacının sunduğu belgelerde yer alan "...+şekil" ibaresi karşılaştırıldığında, genel görünüm itibariyle benzerliğin ve karıştırılma ihtimalinin mevcut olmadığını, davalı şirketin "...+şekil" markasının 29.07.2015 tarihinden itibaren koruma altında olduğunu, 29.09.2016 tarihli kullanım davalı şirket markasının koruma tarihinden sonra olduğundan bu kullanımın tescil kapsamında, hukuka uygun kullanım kabul edilmesi gerektiğini, tescilli ... markasının La ... şeklinde kullanmasının da markanın ayırt edici özelliği bozulmadan kullanım olduğunu, davalı şirketin 2015/62985 sayılı ... markasının 29. sınıfa ait malları kapsarken, davacının 2006/45225, 2013/45142, 2014/98166 sayılı malları farklı mal ve hizmetlerle ilgili olduğundan hükümsüzlük nedeni yapılamayacağı, 2019/91317 numaralı markanın başvuru tarihi, davalı şirket markasının tescilinden sonra olduğundan hükümsüzlük değerlendirmesinde dikkate alınmasının mümkün bulunmadığını, davacının 29. sınıfta tescilli 2014/55963 sayılı "Al-...+şekil" markası ile davalının "...+şekil" markası bütünsel olarak karşılaştırması yapıldığında işaretlerin benzer olmadığını, ticaret unvanı hükümsüzlüğü için dayanılan 2014/55963 sayılı davacı markasının yayın tarihinin 12.12.2014 olduğunu, müvekkilinin kuruluş tarihinin 13.01.2015 olduğunu, taraf şirketler arasında ticari ilişki bulunmadığını, davalı şirketin ... ibaresini markasal kullanımı olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesince, davalı markasında yer alan 29 uncu sınıftaki emtialarının davacının ... tescil numaralı markasındaki 29 uncu sınıf ile aynı tür olduğu, 30 uncu sınıftaki “Kahve, kakao; kahve veya kakao esaslı içecekler, çikolata esaslı içecekler. Makarnalar, mantılar, erişteler. Pastacılık ve fırıncılık mamulleri, tatlılar. Bal, arı sütü, propolis. Yiyecekler için çeşni/lezzet vericiler, vanilya, baharatlar, domates sosları dahil olmak üzere soslar. Mayalar, kabartma tozları. Toz şeker, kesme şeker, pudra şekeri. Çaylar, buzlu çaylar. Şekerlemeler, çikolatalar, bisküviler, krakerler, gofretler. Sakızlar. Dondurmalar, yenilebilir buzlar. Tuz. Pekmez” ürünleri ile benzer, ilişkili olduğu, davacının 2014 98166 tescil numaralı markasında yer alan 43 üncü sınıftaki ''Yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri''nin davalının markasındaki 29 uncu sınıf mallarla ilişkili olduğu, davalı markası ile davacının hükümsüzlüğe mesnet markası arasında bütüncül değerlendirme sonucunda marka ve işaretler arasında ilişkilendirme de dahil karıştırılma/benzerlik ihtimalinin bulunduğu, davacı markalarının tanınmışlığını ispata yönelik dosya içerisinde yeterli delile rastlanılmadığı, davacının tescilli markasından doğan hakların, ilgili tüketici nezdinde karıştırılma ihtimaline yol açması nedeniyle davalı tarafça ihlal edildiği, alan adları yönünden 29.06.2016 tarihinde “AL ...” ibareli kullanımların bulunduğu, dava açıldıktan sonra alan adına ilişkin 25.11.2020 tarihinde güncelleme olduğu ve www.aldurrafoods.com alan adı yerine http://extraprivatelabel.com adresine yönlendirildiği, site içerisine girildiğinde referanslar bölümünde davacı markasına aynen yer verildiği, ... alan adı yönünden de davacı markasına yanaştığı, davacının markasının serisi, yeni bir versiyonu gibi algılanabileceği, yine satışı yapılan zeytinyağı, konserve yaprak ürünlerinin davacının tescili kapsamında bulunan 29 uncu sınıftaki “Yenilebilir bitkisel yağlar. Kurutulmuş, konservelenmiş, dondurulmuş, pişirilmiş, tütsülenmiş, salamura edilmiş her türlü meyve ve sebzeler” emtiaları ile aynı, aynı tür, benzer olduğu, ticaret unvanı ile davacı markasının benzer olduğu ve davalı ana sözleşmesinde yer alan amaç ve konunun davacı markası kapsamında tescilli mallarla aynı, aynı tür olduğu, davacının ... tescil numaralı markasının koruma tarihinin başvuru tarihi olan 03.07.2014 olduğu, davalı ticaret unvanının tescil tarihinin ise 14.01.2015 olduğu, tarih itibariyle ticaret unvanının terkininin gerektiği, davalı tarafın “...+şekil” şeklindeki markasal kullanımlarının ve internet sitesinde davacı markasına yer vermesinin davacı adına tescilli 2014/55963 sayılı "Al-..." markası ile haksız rekabet oluşturduğu gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne, 2015/62895 sayılı markanın hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine, davalının www.aldurrafoods.com, www.extraprivatelabel.com ve ... internet sitesinin davacı markalarına yer vermesinin marka hakkından doğan haklara tecavüz ve haksız rekabet teşkil ettiğinin tespitine, men ve ref'ine, davalının ticaret ünvanının terkinine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince istinaf edilmiştir.
IV. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI
Bölge Adliye Mahkemesince, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun 110 uncu maddesi uyarınca, davacının, aynı davalıya karşı birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürmesinin mümkün olduğu (objektif dava birleşmesi), böyle hallerde her bir asli talep yönünden ayrı vekalet ücretinin değerlendirilmesi gerektiği, ne var ki somut olayda marka hakkına tecavüzün ve haksız rekabetin tespiti, men'i, ticaret unvanı terkini ve marka hükümsüzlüğüne ilişkin istemin tek bir davanın konusunu oluşturduğu, maddi ve manevi tazminat talep edilmediği, bu nedenle vekille temsil olunan davacı yararına tek vekalet ücretine hükmedilmesinin yerinde olduğu, ancak mahkemece davalının ticaret unvanının ALLDURRA olduğu, davacının “...” ve “...” esas unsurlu markaları ile bütünsel anlamda benzerlik ihtiva ettiği, davalı markasında yer alan ikinci “L” harfinin davalının markasını farklılaştırmaya yeterli olmadığı, davalının ana sözleşmesinde yer alan amaçlarının, davacının 2013 45142 tescil numaralı markasının kapsamındaki 31. sınıf emtialar ile aynı, aynı tür olduğu, yine davacının ... tescil numaralı markasında yer alan 29. ve 30. sınıftaki emtialarla davalı faaliyetlerinin aynı, aynı tür, benzer olduğu gerekçesiyle davalının ticaret unvanının terkinine karar verilmiş ise de, davalı vekilinin sessiz kalma yoluyla hak kaybına ilişkin savunması üzerinde durulmadığı, 10.01.2017 tarihli RG.'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve iş bu davanın açıldığı 02.10.2020 tarihi itibariyle olaya uygulanması gereken 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nun 7/3. maddesi "Aşağıda belirtilen durumlar, işaretin ticaret alanında kullanılması hâlinde, ikinci fıkra hükmü uyarınca yasaklanabilir" hükmünü, anılan fıkranın (e) bendi ise "İşaretin ticaret unvanı ya da işletme adı olarak kullanılması." hükmünü havi olduğu, aynı Yasa'nın 29/1-a maddesi uyarınca da marka sahibinin izni olmaksızın, markayı 7. maddede belirtilen biçimlerde kullanmak fiili, marka hakkına tecavüz sayılacağı, o halde SMK.'nın 7/3. maddesine göre tescilli bir marka hakkı sahibinin, markasının ticaret unvanı veya işletme adı olarak kullanılmasını yasaklayabilmesi ve bu durumun SMK.'nın 29/a maddesi uyarınca marka hakkına tecavüz sayılabilmesi için, bu kullanımın "ticaret alanında" gerçekleşmesi ve marka sahibinin izni olmadan, aynı Yasa'nın 7/2. maddesinde belirtilin fiillerin işlenmesinin şart olduğu, ticaret unvanının temel işlevinin bir taciri diğer tacirlerden ayırt etmek olduğu, markanın temel işlevinin ise malı ya da hizmeti ayırt etmesi, malın ya da hizmetin kaynağı ve kalitesi konusunda tüketiciye garanti vermesi olduğu, markanın işletmenin sahibini, ürünün üreticisini, hizmetin sağlayıcısını gösterme işlevi, kural olarak olmadığı, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 12.12.2007 tarihli 2007/11-965 E.- 2007/961 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere "Marka da ticari unvan da "ayırt edici işaretlerdir". Marka, bir teşebbüsün ürün ve hizmetlerini, rakiplerinkinden ayırmaya yönelik olup; ticari unvan ise, tacirlerin ticari işletmesine ilişkin muamelelerinde, icrasında kullanmak zorunda olduğu ismidir. Her ikisi de ayırt edici işaret olarak kullanılmaları nedeniyle "ayırt edicilik" kapasitesine sahiptir. Bu nedenle, tescil sırasında bu ibarenin serbest olması, yani üçüncü şahsın ibare üzerinde hukuken ileri sürebileceği bir hakkının bulunmaması gerekir". Yine aynı kararda belirtildiği üzere "TTK 41. maddesi gereğince davalı tüm ticari iş ve evraklarında ticari unvanı kullanmak ve tescil olunan ticaret unvanını ticari işletmenin giriş cephesine herkes tarafından kolayca görülebilecek bir yerine yazılması zorunluluğunun olduğu, böylece davacı hizmet markası davalı ise ticari unvan olarak aynı ayırt edici işareti işyerinin giriş cephesine yerleştireceklerinden tüketicinin üniversite veya okulların orijinini karıştırması kaçınılmaz olacaktır". O halde ticaret unvanının özellikle hizmet sınıfındaki ticarî faaliyetlerde kullanılması halinde, unvan sadece bir taciri diğer tacirlerden ayırmayacak, bundan başka mallar ve özellikle hizmetler için "ayırt edicilik" fonksiyonunu da yerine getireceği, buradan da anlaşılacağı üzere, ticaret unvanı ile markanın işlevleri farklı ise de bu işlev farkının kesin olmadığı, TTK.'nın 18/1 hükmüne göre her tacirin bir ticaret unvanı seçmek ve kullanmak zorunda olduğu, TTK.'nın 39/2. bendinde de unvanın işletmenin girişinde gösterilmesinin zorunlu kılındığı, ancak unvanın işletmenin görülebilecek bir yerine yazılacak olması, özellikle hizmet sunan işletmeler bakımından, ticaret unvanının marka fonksiyonlarını da ifa etmesi sonucunu ortaya çıkardığı, ticaret unvanı hizmet sunan işletmelerde marka gibi kullanılmakta, bu nedenle de tüketici gözünde unvan ve markanın fonksiyonlarının karıştırılması ihtimali ciddi şekilde artmakta, hizmet alanında faaliyet gösteren işletmeler, tüketicilerle yakın ilişki içerisinde bulunduklarından, birçok halde unvan, tüketiciler gözünde marka olarak algılanmakta, bu da kaçınılmaz bir sonuç olarak marka hakkının ihlalini ortaya çıkardığı, ticaret unvanı ve işletme adı kullanımıyla marka arasında, mal ve hizmetlerin ticari kaynağına yönelik bir ilişkilendirme veya karıştırma ihtimali varsa, marka sahibinin yasaklama yetkisini kullanabileceği, ne var ki, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 14.06.2012 tarih, 2010/8788 Esas, 2012/10516 Karar sayılı ilamında açıklandığı üzere, marka hakkı sahibinin, hareket tarzı ile hakkın ihlaline zımnen müsaade ettiği hallerde, markayı uzunca bir süre izinsiz kullanan kişinin bu kullanımına artık karşı çıkamayacağı, hukuka aykırı davranışın önlenmesine veya hukuka aykırı duruma son verilmesine ilişkin talebin kullanılmasını çok geciktiren kimsenin MK'nun 2. maddesinde anlamını bulan dürüstlüğe aykırı davranıp davranmadığının değerlendirilmesinin zorunlu olduğu, zira, haklı başka bir gerekçe olmadığı sürece, uzun süre tecavüze sessiz kalarak üçüncü kişiler nezdinde güven yaratan kişilere dava açma hakkının tanınmaması gerektiği, somut olayda da, davalının "ALLDURRA" ibareli ticaret unvanının 14.01.2015 tarihinde tescil edildiği, davalı tarafından sunulan davacı ile yapılan ticarete ilişkin e-mail yazışmalarının aidiyeti tespit edilememiş ise de, ibraz edilen fatura içeriklerine göre 2015 yılında taraflar arasında davalının ticaret unvanı ve "..." ibaresi kullanılmak suretiyle alışveriş yapıldığı ve 2016 yılında da ticaretin devam ettiği, bu nedenle davacının davalının kullanımlarından haberdar olmasına karşın tescil tarihinden dava tarihine kadar beş yıldan uzun bir süre karşı çıkmaması nedeniyle sessiz kalma yolu ile hak kaybına uğradığının kabulü ile davacının ticaret unvanı terkini isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile (ticaret unvanındaki ilgili ibare yerine) ticaret unvanının tümüyle terkinine karar verilmesi usul ve yasaya uygun olmadığı gerekçesi ile davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin diğer istinaf itirazlarının reddine, davalı vekilinin yukarıda açıklanan istinaf başvurusunun kabulü il İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın kısmen kabulüne, 2015/62895 sayılı markanın hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine, davalının www.aldurrafoods.com, www.extraprivatelabel.com ve ... internet sitesinin davacı markalarına yer vermesinin marka hakkından doğan haklara tecavüz ve haksız rekabet teşkil ettiğinin tespitine, men ve ref'ine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiş, karar taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
V. TEMYİZ İNCELEMESİ
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Dava,markaya tecavüzün tespiti, men'i ve ref'i ile haksız rekabetin tespiti, men'i ve ref'i, davalıya ait 2015/62895 sayılı markanın hükümsüzlüğü, ticaret ünvanının terkini, davalıya ait ... alan adının iptali istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.
2.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanun'un 110 uncu maddesi.
3. Değerlendirme
İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik olarak yapılan istinaf başvurusu üzerine 6100 sayılı Kanun'un 355 vd. maddeleri kapsamında yöntemince yapılan inceleme sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince esastan verilen nihai kararda, dosya kapsamına göre saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kurallarına aykırı bir yön olmadığı gibi aynı Kanun'un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ve 371 inci maddelerinin uygulanmasını gerektirici nedenlerin de bulunmamasına göre usul ve yasaya uygun Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir.
VI.SONUÇ: Yukarda açıklanan nedenlerle, tarafların temyiz itirazlarının reddi ile Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, aynı Kanun'un 372 nci maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz eden taraflara ayrı ayrı yükletilmesine, 18.11.2024 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2023/12085 E., 2024/2591 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
"Temyiz incelemesinin kapsamı" açısından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 369, 370 ve 371 maddeleri, "Dava yığılması" yönünden HMK'nın 110 uncu maddesi, "Davanın geri alınması" yönünden HMK'nın 123 üncü maddesi, "Bilirkişi raporuna itiraza" ilişkin 281 inci maddesi, "Tazminat miktarının tayin ve tespiti" açısından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 417 nci ve 114 üncü maddesi delaletiyle
10. Hukuk Dairesi 2023/12085 E. , 2024/2591 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi
SAYISI : 2023/358 E., 2023/574 K.
KARAR : Kısmen kabul, kısmen ret
Taraflar arasındaki iş kazasında vefat eden sigortalının hak sahiplerinin tazminat isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda Dairemizce Bölge Adliye Mahkemesi kararının ortadan kaldırılarak İlk Derece Mahkemesince verilen kararın bozulması üzerine İlk Derece Mahkemesince bozma ilamına uyularak yapılan yargılama neticesinde davanın kısmen kabul ve kısmen reddine karar verilmiştir.
Kararın davacılar vekili ile davalı ... Elektrik Üretim Maden San ve Tic A.Ş. vekili tarafından duruşma istemli temyiz edildiği ancak her bir tazminat alacağının miktarı itibariyle duruşmaya tabi olmadığı gözetilerek duruşma isteminin reddine karar verilerek; süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
1.Davacılar vekili asıl dava dosyasının 30.01.2017 tarihli dava dilekçesinde özetle; müvekkillerinin murisi ...’ın davalıların bakır madeni tesisi işletmesinde kamyon şoförü olarak çalışmakta iken 17.11.2016 tarihinde meydana gelen göçük sebebiyle 16 işçi gibi toprak altında kalarak vefat ettiğini, iş kazasının meydana gelmesinde kusurun tamamen iş güvenliği tedbirlerini almayan davalı işverenlerde olduğunu, müteveffanın olayda kusurunun bulunmadığım belirterek, fazlaya ilişkin haklan saklı kalmak üzere müteveffanın eşi ... ve çocukları ..., ... ve ... için destekten yoksun kalma tazminatı olarak 1.000,00 TL'şer maddi tazminat ile manevi tazminat olarak müteveffanın eşi lehine 500.000,00 TL, çocukları ..., ... ve ... için 200.000 TL'şer , babası Alaattin ile annesi Yıldız için 200.000 TL'şer ve kardeşleri için 100.000 TL'şer manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiştir.
2. Davacı vekili birleşen dosyanın 30.06.2017 tarihli dava dilekçesinde özetle; asıl dosyada dava konusu edilen aynı iş kazasında müvekkili Muhammed Salih'in cenin olduğunu belirerek aynı iş kazasından kaynaklı destekten yoksunluk nedeniyle 1.000,00 TL maddi tazminat ile 200.000 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiştir.
3. Davacı vekili 15.05.2019 tarihli talep artırım dilekçesinde; 09.05.2019 tarihli celsede hesaba yönelik itirazlarının reddedilip talep artırım için süre verilmiş olması nedeniyle maddi tazminata ilişkin fazlaya dair talep hakları saklı kalmak üzere eş ... lehine 292.008.96 TL, birleşen dosyada davacı çocuk Muhammed Salih lehine 61.121,47 TL maddi tazminatın hüküm altına alınmasını talep etmiştir.
II. CEVAP
1.Davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. ve Tic. A.Ş. vekili cevap dilekçesinde özetle; iş kazasının meydana gelmesinde müvekkile yüklenecek herhangi bir kusur bulunmadığını, talep edilen manevi tazminat tutarlarının fahiş olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
2. Davalı (Tasfiye Halinde) ... Yapı ve Madencilik San. Tic. Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesinde özetle; kazaya neden olan heyelanın oluşumunda müvekkil şirkete yüklenecek herhangi bir kusur bulunmadığını, müvekkil şirketin kazada yakınlarını kaybeden tüm ailelere olduğu gibi davacı aileye de 20.000,00 TL maddi yardım yaptığını, davacılar tarafından talep edilen manevi tazminatların fahiş olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİNİN İLK KARARI
İlk Derece Mahkemesinin14.01.2020 tarih ve 2017/56 Esas-2020/35 Karar sayılı kararında özetle: “Asıl davanın kısmen kabul ve kısmen reddi ile eş ... lehine 292.008,96 TL maddi ve 170.000,00 TL manevi, çocuklar lehine 150.000,00 TL'şer manevi, anne ve baba lehine 110.000 TL'şer manevi, kardeşler lehine 40.000 TL'şer manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalılardan tahsiline davacı çocukların maddi tazminat istemlerinin reddine, birleşen davanın kısmen kabul ve kısmen reddi ile davacı ... lehine 61.121,47 TL maddi ve 150.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalılardan tahsiline karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili ile davalılardan ... Elektrik Üretim Madencilik San ve Tic A.Ş. vekili istinaf başvurusunda bulunmuşlardır.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 22.03.2022 tarih ve 2021/991 Esas - 2022/315 Karar sayılı ilamıyla “Davacılar vekili ile davalı ... Elektrik Üretim Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. vekilinin istinaf başvurularının 6100 sayılı HMK'nın 353/1-b/1. bendi uyarınca esastan reddine” karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili ile davalı ... Elektrik Üretim Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş. temyiz isteminde bulunmuştur.
2.Dairemizin14/03/2023 tarih ve 2022/7843 E-2023/2430 K sayılı ilamında özetle; " Taraf vekillerinin sair temyiz itirazları bu aşamada incelenmeksizin somut olayda, yargılamanın devamı sırasında Ticaret Sicil Gazetesinin 15.08.2018 tarihli nüshasında yayımlanan ilana göre davalılardan (Tasfiye Halinde) ... Yapı ve Madencilik Sanati Ticaret Limited Şirketinin İstanbul Ticaret Siciline 09.08.2018 tarihinde tescil edilen 01.07.2018 tarihli Genel Kurul Kararına göre Ticaret Sicilinden terkin edildiğinin anlaşılmasına ve anılan davalı şirketin iş bu dava nedeniyle ihya edildiğini gösterir kaydın dosya kapsamında bulunmadığı anlaşılmakla, iş bu davalı şirketin bağlı olduğu İstanbul Ticaret Sicil Müdürlüğünden iş bu terkin kaydının olup olmadığı usulünce araştırılıp söz konusu durumun varlığı halinde davacı tarafa anılan şirketi ihya etmesi için önel vermek, giderek ihya davası sonucuna göre anılan davalı yönünden de usulüne uygun şekilde taraf teşkili sağlanarak yargılama yapılması gerektiğine" işaretle kararın bozulmasına karar verilmiştir.
B. İlk Derece Mahkemesince Bozmaya Uyularak Verilen Karar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararında özetle; "Mahkememizce bozma kapsamında yapılan 26.07.2023 tarihli duruşmada davacılar vekili tarafından ihya davası açmayacakları beyan edilmiştir.her ne kadar davalılar söz konusu olayın meydana gelmesinde kendilerinin herhangi bir kusuru bulunmadığını iddia ederek davanın reddine karar verilmesini talep etmiş olsalar da, gerek mahkememize ait dava dosyası kapsamında alınan bilirkişi raporunda, gerek davacı tarafından sunulan iki adet kusur bilirkişi raporunda kusur raporunda kusur oranları konusunda farklılıkar yer alsa da, davanın müştereken ve müteselsil sorumluluk kapsamında açıldığı, iş kazasının meydana gelmesinde kusuru bulunanlar arasındaki kusur dağılımının ilerde kendi aralarında açılabilecek rücu davasında yeniden değerlendirilmesinin mümkün bulunmasına, göre Mahkememizce aldırılan bilirkişi raporuna itibar edilebilmesi gerekmiştir. Mahkememizce 18.02.2019 tarihli bilirkişi hesap raporunda; Müteveffanın eşi ... Butumak'ın destek zararının 292.008,96 TL oğlu ... ...'ın destek zararının 61.121,47 TL olduğu bildirilmiştir. ..... kızı ..., ..., ... ..... için destek zararı bilirkişi tarafından hesaplanmamıştır. Aldırılan hesap raporunun, usul ve yasaya uygun, denetlenebilir, hüküm kurmaya elverişli, olduğu kanaatine varıldığından hükme esas alınmıştır. Dava konusu olayda davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş. ile davalı ... Yapı ve Madencilik San. Tic. Ltd. Şti. arasında imzalanan sözleşmenin kapsamının davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş.'ye ait bakır işletmesinin cevher yatağı üzerindeki örtü tabakasının dekapajı ve ara cevher üretimi işi olduğu, verilen işin niteliğinin, ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş'nin asıl işlerine nazaran yardımcı iş niteliğinde olduğu, işverene yardımcı işin verilmesinde bir sınırlamada yapılmadığı, anlaşıldığından davalılar arasındaü asıl işveren – alt işveren ilişkisinin mevcut olduğu sonucuna varılmıştır.Davacılar ..., ..., ... maddi tazminat talep etmişler ise de, SGK tarafından bağlanan gelirin ilk PSD' si ile bu davacıların destekten yoksun kalma tazminatlarının karşılandığı anlaşılmakla bu davacılar açısından talep edilen maddi tazminat talebinin reddine karar vermek gerekmiştir. Mahkememizce yapılan değerlendirme sonucunda, söz konusu kazanın son zamanların en çok can kaybı ile sonuçlanan iş kazası olması, davacılar ve toplum nezdinde meydana getirdiği derin acı, iş bu kaza sırasında 16 işçinin hayatını kaybetmiş olması, söz konusu kazanın meydana gelmesinde davacılar murisi ve diğer işçilerin herhangi bir kusurunun bulunmaması, davalıların kusurunun ve iş bu kusura bağlı olarak meydana gelen kazanın sonucunun ağırlığı, ağır iş güvenliği ihlalleri tazminat tutarının caydırıcılık uyandıran oranda olması gerektiği, gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda gözetildiğinde davacı lehine uygun bir manevi tazminata hükmetmek gerekmiştir" gerekçeleriyle "Asıl ve birleşen davada davanın kısmen kabul ve kısmen reddi ile davanın davalı tasfiye halinde ... Yapı ve Madencilik Sanayi Ticaret Ltd Şirketi yönünden taraf ehliyeti yokluğundan davanın reddine, Asıl davada; Eş ... lehine 292.008,96 TL maddi ve 170.000,00 TL manevi, çocuklar lehine 150.000,00 TL'şer manevi, anne ve baba lehine 110.000 TL'şer manevi, kardeşler lehine 40.000 TL'şer manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş.'den tahsiline, birleşen davada kısmen kabul ve kısmen reddi ile davacı ... lehine 61.121,47 TL maddi ve 150.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş.'den tahsiline karar verilmiştir.
Mahkemenin 23.08.2023 tarihli hükmün tamamlanmasına dair kararıyla; asıl dosyada maddi tazminat isteminde bulunan ..., ..., ... için talep edilen maddi tazminat taleplerinin reddine kararverilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar ve davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş. vekili temyiz isteminde bulunmuş, Mahkemenin 18.10.2023 tarihli ek kararıyla davacılar vekiline temyiz giderlerinin yatırılmasına dair 05.10.2023 tarihli muhtıranın 10.10.2023 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen verilen kesin süre içerisinde muhtıra gereklerinin yerine getirilmediğinden temyiz başvurusunda bulunmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilmiş, davacılar vekilinin iş bu ek karara karşı süresi içerisinde temyiz başvurusunda bulunduğu anlaşılmıştır.
B. Temyiz Sebepleri
1.Davacılar vekili ek kararı temyiz dilekçesinde özetle; temyiz başvurusu için taraflarına tebliğ edilen muhtıra gereğince temyiz harçları yatırılmış olmasına karşın temyiz başvurusundan vazgeçmiş sayılmasına dair karar verilmesinin hatalı olduğunu beyanla ek kararın bozulmasını talep etmiştir.
2.Davacılar vekili asıl kararı temyiz dilekçesinde özetle; olayda davalıların %100 kusurlu olduğunu.... en son almış olduğu net ücret 5.500,00 TL olduğu halde iş bu dosyada emsal ücret araştırmasının yetersiz şekilde araştırılarak hükme esas ücretin az belirlendiğini, manevi tazminat miktarlarının az olduğunu davalı şirketlerin işçileri 12 saat çalıştırarak 16 işçinin ölümüne sebep olan iş kazasına maruz bıraktıkları, manevi tazminat miktarlarının caydırıcılığının da olmadığı, talep edilen manevi tazminatların tamamına hüküm edilmesi gerekirken hukuk ve vicdan ile bağdaşmayan az miktarların manevi tazminat olarak hüküm edilmesi kabul edilemeyeceğini, reddolan manevilerden ret vekalet ücreti takdir edilmemesi gerektiğini, davacılar ..., ... ve ... yönünden dava açıldıktan sonra davalı ... elektrik tarafından ödeme yapıldığı için maddi tazminat hesaplanmadığı dolayısı ile davanın reddedilmediği sulh ile sonuçlandığı dolayısı ile davalılar lehine vekalet ücretine hüküm edilmemesi gerekirken hüküm edilmesi hukuka aykırı olduğununu önceki kararın davalı ... elektirik yönünden vekalet ücreti yönünden temyiz edilmemiş olması nedeniyle ret vekalet ücreti yönünden usuli kazanılmış hakkın ihlal edildiğini beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir.
3. Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; olayda kaçınılmazlığın etkisi bulunduğuna dair uzman mütalaaları ile birlikte İstanbul Anadolu 23. İş Mahkemesinin 2017/63 E. sayılı dosyasında bilirkişi raporu bulunduğu halde kaçınılmazlığın varlığı iş bu dosyada tartışılmadan müvekkilinin %100 kusur oranında sorumlu tutulmasının hatalı olduğunu, ücret tespitinin hatalı olduğunu, anne ve baba lehine tazminat hesabının içtihatlara uygun yapılmadığını, hüküm altına alınan manevi tazminatların fahiş olduğunu beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, sigortalının vefatı nedeniyle hak sahiplerinin maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
"Temyiz incelemesinin kapsamı" açısından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 369, 370 ve 371 maddeleri, "Dava yığılması" yönünden HMK'nın 110 uncu maddesi, "Davanın geri alınması" yönünden HMK'nın 123 üncü maddesi, "Bilirkişi raporuna itiraza" ilişkin 281 inci maddesi, "Tazminat miktarının tayin ve tespiti" açısından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 417 nci ve 114 üncü maddesi delaletiyle 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55 ve 56 ncı maddeleri ile "Anne ve babanın destek tazminat alacağı" açısından 22.06.2018 tarih 2016/5 E-2018/6 K sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, "olayın iş kazası olarak tespiti ile SGK yönünden sonuçları" için 5510 sayılı Kanun'un 13, 16, 19, 20 ve 21 inci maddeleri, İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin alınacak tedbirler bakımından işyerinin nitelik ve kapsamına göre 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu maddeleri, "Usuli kazanılmış hak" yönünden 04.02.1959 gün ve 13/5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile 09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararıdır.
3. Değerlendirme
A) Davacılar vekilinin temyiz başvurusundan vazgeçmiş sayılmasına dair ek karara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
1.Davacılar vekilinin asıl kararı süresi içerisinde temyiz ettiği ve kendisine 10.10.2023 tarihinde tebliğ edilen muhtıra üzerine de muhtırada belirtilen harç ve giderleri 06.10.2023 tarihinde yatırdığı halde mahkemenin 18.10.2023 tarihli ek kararıyla temyiz başvurusunda bulunmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olmuştur.
2.Her ne kadar Mahkemenin anılan kararın hatalı olduğunu tespit ederek 19.10.2023 e-imza tarihli bir ek karar vererek temyiz başvurusundan vazgeçmiş sayılmasına dair iş bu ek kararın iptaline dair bir ek karar vermiş olduğu anlaşılmakta ise de HMK 366 ncı maddesi delaletiyle temyiz aşamasında uygulanma imkanı olan HMK'nın 346 ncı maddesi gereğince 18.10.2023 tarihli ek kararın kanun yolu başvurusu halinde incelenebileceği bu kapsamda mahkemece kararın iptaline dair re'sen verilen kararın yok hükmünde olduğu, nitekim anılan karara karşı davacı vekilinin de süresi içerisinde temyiz başvurusunda bulunduğu gözetilerek davacılar vekilinin temyiz başvurusundan vazgeçmiş sayılmasına dair ek kararın bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
B) Davacılar vekilinin müvekkillerinden ..., ..., ..., ..., ..., , ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... yönünden kısmen reddolan manevi tazminat istemleri ile iş bu davacılar yönünden davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş. Aleyhine kısmen kabul edilen manevi tazminat hükümlerine iş bu davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde:
1.Miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 362 nci maddesi uyarınca temyiz edilemez. Temyize konu edilen miktarın kesinlik sınırının altında kalması hâlinde anılan Kanun’un 366 ncı maddesi atfıyla aynı Kanun’un 352 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir.
2.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 110 uncu maddesi kapsamında dava yığılması (objektif dava birleşmesi) kapsamında her bir talebin ayrı bir dava olduğu ve ayrı ayrı hüküm ve sonuç doğuracağı açıktır.
3. Somut olayda Dairemizce verilen Bölge Adliye Mahkemesi kararının ortadan kaldırılarak İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına dair karara uyan İlk Derece Mahkemesinin 26.07.2023 tarihli kararında manevi tazminat istemleri yönünden asıl ve birleşen davada çocuklar ..., ..., ..., ..., lehlerine 200.000,00 TL'şer manevi tazminat talep edildiği, mahkemece 150.000 TL'şer manevi tazminata hükmedildiği, anne ve baba ..., Alaattin Batumak lehlerine 200.000,00 TL'şer manevi tazminat talep edildiği, mahkemece 110.000 TL'şer manevi tazminata hükmedildiği, kardeşler ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... lehlerine 100.000,00 TL'şer manevi tazminat talep edildiği, mahkemece 40.000 TL'şer manevi tazminata hükmedildiği, bozma üzerine karar veren İlk Derece Mahkemesi kararları için HMK'da belirelnmiş ayrı bir temyiz kesinlik sınırı olmadığından karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan HMK'nın 362 nci maddesinde belirtilen temyiz kesinlik sınırının uygulanması gerektiği ve bu sınırın 238.730,00 TL olduğu dikkate alındığında anılan manevi tazminat hükümlerinin ayrı ayrı birer dava olarak, birbirlerinden ve maddi tazminat hükümlerinden ayrı kesinlik sınırı altında kalması nedeniyle temyizen incelenmelerinin mümkün olmaması nedeniyle anılan bu hükümlere yönelik temyiz itirazlarının miktardan reddine karar verilmiştir.
B) Davacılar vekilinin müvekkillerinden ... yönünden kısmen reddolan maddi ve manevi tazminat istemleri ile ... ... yönünden kısmen reddolan maddi tazminat istemi ile ..., ..., ... yönünden reddolan maddi tazminat istemlerine, davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş. vekilinin davacı ... yönünden kısmen kabul edilen maddi ve manevi tazminat istemleri ile ... ... yönünden kısmen kabul edilen maddi tazminat hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde:
1.Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle hükme esas alınan kusur raporundaki tespitlere göre davacı ve davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş. vekilinin temyiz dilekçesindeki kusura yönelik itirazlarının yerinde olmadığı, bozma kararı ile hükmün fer'ileri ile beraber ortadan kalkmış olması nedeniyle vekalet ücretinin karar tarihindeki yeni tarifeye göre belirlenmesinin usuli kazanılmış hak ihlali olarak değerlendirilemeyeceği gözetildiğinde; davacılar ve davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş. vekilinin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
a. İhya edilmeyen şirket hakkında verilecek kararın niteliği yönünden;
2.Davadan vazgeçme davanın geri alınması olarak HMK'nın 123 üncü maddesinde düzenlenmiş olup; anılan hükümde davacı, hüküm kesinleşinceye kadar, ancak davalının açık rızası ile davasını geri alabilir. Bu takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilir. Düzenlemesi yer almaktadır.
3. Somut olayda davalı ... Yapı ve Madencilik Sanayi Ticaret Ltd. Şti.'nin tasfiye halinde olduğu ve tasfiyeyi takiben İstanbul Ticaret Siciline 09.08.2018 tarihinde tescil edilen 01.07.2018 tarihli şirket Genel Kurul Kararına göre Ticaret Sicilinden terkin edildiği, Dairemizin önceki bozma kararında bu duruma işaretle davacı vekiline şirketi ihya etmesi için dava açmak üzere önel verilmesi yönünden kararın usulden bozulduğu, bozma üzerine davacı vekilinin beyanlarında anılan şirketin ihyasına yönelik dava açmayacaklarını beyan etmiş olması karşısında, anılan davalı şirketin ihya ile tüzel kişiliğini kazanmamış olması nedeniyle davalı şirket hakkında karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olmuştur.
b. Manevi tazminat miktarları yönünden;
4.Gerek mülga BK’nun 47 ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı TBK’nun 56 ncı maddesinde hakimin bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene veya ölenin yakınlarına manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verebileceği öngörülmüştür. Hakimin manevi zarar adı ile zarar görene veya ölenin yakınlarına verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir.
5.Manevi tazminat davalarında, gelişmiş ülkelerde artık eski kalıplardan çıkılarak caydırıcılık unsuruna da ağırlık verilmektedir. Gelişen hukukta bu yaklaşım, kişilerin bedenine ve ruhuna karşı yöneltilen haksız eylemlerde veya taksirli davranışlarda tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranlarda manevi tazminat takdir edilmesi gereğini ortaya koymakta; kişi haklarının her şeyin önünde geldiğini önemle vurgulamaktadır.
6.Bu ilkeler gözetildiğinde; aslolan insan yaşamıdır ve bu yaşamın yitirilmesinin yakınlarında açtığı derin ızdırabı hiçbir değerin telafi etmesi olanaklı değildir. Burada amaçlanan sadece bir nebze olsun rahatlama duygusu vermek; öte yandan da zarar veren yanı da dikkat ve özen göstermek konusunda etkileyecek bir yaptırımla, caydırıcı olabilmektir.(HGK 23.6.2004, 13/291-370)
7. Somut olayda sigortalının Siirt İli ... ilçesi .... Köyünde, asıl işveren ... Elektirik San Tic A.Ş.’nin alt işvereni ... Yapı Madencilik Ltd. Şti. işçisi olarak, açık maden ocağında çalışması esnasında ocağın üst kademelerindeki toprak örtüsünün sigortalı ile birlikte çalışan işçilerin üzerine kayması şeklinde gerçekleşen iş kazasında 16 sigortalının vefat ettiği söz konusu olayın özelliği gözetildiğinde kazalıların yakınları ile beraber toplumun tamamında derin bir üzüntü meydana getirdiği, bu kapsamda maden kazası gibi toplumu derinden etkileyen facialarda hüküm altına alınan manevi tazminat tutarları değerlendirilirken manevi tazminatın caydırıcılık unsurunun öne çıkması gerektiği gözetilerek, davacı eş ... lehine hüküm altına alınan 170.000,00 TL'lik manevi tazminatların az olduğu açıktır.
8. Bu durumda mahkemece yapılacak iş yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda davacı davacı eş ... lehine istemle sınırlı hakkaniyete uygun birer manevi tazminata hükmetmekten ibarettir.
c. Maddi tazminat hesabına esas alınacak ücret ile anne ve baba lehine hüküm altına alınacak maddi tazminat miktarı yönünden;
9. Gerek destek kaybından kaynaklı hak sahiplerinin, gerekse iş göremezlikten kaynaklı sigortalının maddi tazminat alacağının hesaplanmasında, gerçek ücretin esas alınması ön koşuldur. Çalışma yaşamında daha az vergi ya da sigorta pirimi ödemek amacıyla zaman zaman iş sözleşmesi veya ücret bordrolarında gösterilen ücretlerin gerçeği yansıtmadığı görülmektedir.
10.Gerçek ücretin ise; öncelikle toplu iş sözleşmesi ile imzalı bordrolara, bunların yokluğu halinde ise işçinin kıdemi ve yaptığı işin özelliği ve niteliğine göre işçiye ödenmesi gereken ücrete göre tespit edileceği, işyeri veya sigorta kayıtlarına geçmiş olan miktarın ücret olarak değerlendirilemeyeceği, Yargıtay’ın yerleşmiş görüşlerindendir.
11. Öte yandan taraflar arasında işçi alacağına ilişkin görülen davada tespit edilen ücretin tazminat davasında hesaba esas alınacak ücret açısından kesin delil mahiyetinde olmayıp, kuvvetli delil mahiyetinde olduğu, davacının yaptığı işe göre alacağı ücretin Dairenin kökleşmiş içtihatları çerçevesinde TÜİK, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı rayiç ücretleri ile ilgili iş kolundaki meslek odalarından getirilecek emsal ücretler gözetilerek belirlenmesi gerektiği, sendikasız işçi için sendikalardan bildirilen ücretin de dikkate alınamayacağı gözden kaçırılmamalıdır.
12. Somut olayda, davacılar desteği sigortalı ...'ım maden sahasında kamyon şoförü olarak çalıştığı kabul edilerek Çevre ve Şehircilik bakanlığı rayiç ücret tespitleri dikkate alınarak 1,47 kat üzeriden hesap yapıldığı davacı ve davalı vekillerinin anılan rapora itiraz ettiği mahkemece bu itirazlar dikkate alınmaksızın davacıya maddi tazminat istemini artırmak üzere süre verildiği ve verilen sürede sunulan dilekçe dikkate alınarak karar verilmiş ise de varılan sonuç usule uygun olmamıştır.
13. Bu açıklamalar doğrultusunda mahkemece yapılacak iş, davacının olay tarihinde yaptığı iş ve işin niteliğine göre alabileceği ücreti Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile beraber TÜİK, ve meslek odalarından (sendikalı ise bağlı olduğu sendikadan getirtilecek Toplu İş Sözleşmesine göre) belirlemek, yapılacak hesaptan davalı tarafça yapılan ödemeyi davacı taraf lehine oluşan usuli kazanılmış hakka göre hesapta belirtildiği üzere yalın şekilde tenzil ederek davacıların belirlenecek maddi tazminatları hakkında taleple bağlılık ilkesini de göz önünde bulundurmak şartıyla hüküm altına almaktan ibarettir.
d. Ödemenin verilecek kararda değerlendirilmesi ve vekalet ücretleri yönünden;
14. Davacılardan Eş ... ve çocuklardan ..., ... ve ...'a davanın açıldığı 30.01.2017 tarihinden sonra davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş. tarafından toplam 200.000,00 TL ödenmesi noktasında kısmi sulh protokolü düzenlendiği ve ödenen bu miktarların hükme esas alınan hesap raporunda dikkate alındığı anlaşılmakta ise de, yapılan ödemenin dava tarihinden sonra yapıldığı anlaşılmaktadır.
15. O halde Mahkemece HMK'nın 331/1 inci maddesi kapsamında davanın konusuz kalması sebebiyle tazminat alacakları bu ödemeler ile karşılananlar yönünden karar verilmesine yer olmadığına karar verip, davanın açıldığı tarihtek haklılık durumlarına göre lehlerine yargılama gideri ve vekalet ücreti takdirine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde ret kararı verilmesi ve yargılama gideri ve vekalet ücreti ile sorumlu tutulmaları hatalı olmuştur. takdir ve hükmeder.
16. Asıl davada davacılar birden fazla olsa da tek bir vekille temsil edilmek suretiyle dava açmış oldukları anlaşılmaktadır. Bu durumda birlikte dava açan ve tek vekille temsil edilen davacıların davasının kabulüne veya kısmen kabulüne karar verilmesi haliyle ilgili, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde bir düzenleme bulunmamakla birlikte, tarifenin 3/1 inci maddesinde; avukatlık ücretinin belirlenmesinde, avukatın emeği, çabası, işin önemi niteliği ve davanın süresi göz önünde tutulacağı; aynı maddenin 2 nci fıkrasında ise, müteselsil sorumluluk da dahil olmak üzere, birden fazla davalı aleyhine açılan davanın reddinde, ret sebebi ortak olan davalılar vekili lehine tek; ret sebebi ayrı olan davalılar vekili lehine ise, her ret sebebi için ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunacağı belirtilmiştir. Anılan maddenin amacına ve içtihatı birleştirme kararına hakim olan ilke birlikte gözetildiğinde, birden fazla davacının birlikte dava açması ve tek vekille temsil edilmeleri halinde, davanın kabul edilen bölümü üzerinden davacılar yararına tek , reddolan bölümü üzerinden davacılar aleyhine tek vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği açıktır.
17. Somut olayda; asıl davada davacıların tek bir vekille temsil edilmelerine karşın kısmen kabul ve kısmen reddolan kısımlar yönünden her bir davacı için ayrı ayrı kabul ve ret vekalet ücretine hükmedilmesi de doğru olmamıştır.
18. Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin, eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
19.O halde, davacılar ve davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş. vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve İlk Derece Mahkemesince verilen karar bozulmalıdır
VI. KARAR:
Açıklanan sebeplerle;
A) Davacılar vekilinin İlk Derece Mahkemesinin muhtıra gereğince temyiz harç ve giderlerinin süresinde yatırılmadığı gerekçesiyle temyiz başvurusundan vazgeçmiş sayılmasına ilişkin 18.10.2023 tarihli ek karara yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile EK KARARIN BOZULMASINA,
B) Davacılar vekilinin müvekkillerinden ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... yönünden kısmen reddolan manevi tazminat istemleri ile iş bu davacılar yönünden davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş. aleyhine kısmen kabul edilen manevi tazminat hükümlerine iş bu davalı vekilinin temyiz itirazlarının MİKTARDAN REDDİNE,
C) 1. Davacılar vekilinin müvekkillerinden ... yönünden kısmen reddolan maddi ve manevi tazminat istemleri ile ... ... yönünden kısmen reddolan maddi tazminat istemi ile ..., ..., ... yönünden reddolan maddi tazminat istemlerine, davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş. Vekilinin davacı ... yönünden kısmen kabul edilen maddi ve manevi tazminat istemleri ile ... ... yönünden kısmen kabul edilen maddi tazminat hükmüne yönelik temyiz itirazları nedeniyle İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
2.Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde davacılara ve davalı ... Elektrik Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş.'ne iadesine,
3. Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine,
12.03.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2022/2836 E., 2023/5708 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı HMK Geçici 3/2 maddesi delaletiyle uygulama imkanı bulan 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 1086 sayılı HUMK’nun 427 ilâ 444 üncü maddeleri, 6100 sayılı HMK'nun 110 uncu maddesi, kaza tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 417, 49,50,51,52,53,55 ve 56 ncı maddeleri, 4857 sayılı İş Kanunun 77 nci maddesi ile 6631 sayılı İş Sağlığ
10. Hukuk Dairesi 2022/2836 E. , 2023/5708 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi
SAYISI : 2021/316 E., 2021/547 K.
HÜKÜM/KARAR : Kısmen Kabul Kısmen Ret
Taraflar arasında iş kazasından maddi ve manevi tazminat istemi davasında mahkemece verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairemizce kararının bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemece bozma kararına uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın kısmen kabul ve kısmen reddine karar verilmiştir.
Mahkeme kararı davacılar ile davalılardan ... vekilleri tarafından temyiz edilmiş olmakla; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili dava dilekçesinde özetle; 15.08.2013 tarihinde orman kesim bölgesinde traktör boş iken dar olan yolda yapılan manevra sırasında traktörün yuvarlanması neticesinde sigortalı ...'ın vefatı nedeniyle destekten yoksun kalan müvekkillerinin her biri için belirsiz alacak davası niteliğinde şimdilik 1.000,00 TL maddi tazminat ile eşi ... için 50.000,00 TL, çocukları ..., ...için 35.000,00'er TL, annesi ... ve babası ... için 25.000,00'er TL, kardeşi ... için de 20.000,00 TL manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiş yargılamanın devamında, maddi tazminat istemini eş için 124.975,83 TL'ye, çocuklardan ...için 21.397,51 TL'ye anne için 14.620,60 TL'ye arttırmış diğer müvekkilleri yönünden artırımda bulunmamıştır.
II. CEVAP
1.Davalı ... vekili cevap dilekçesinde özetle; olayın iş kazası olmadığını, çalışma sahası ve çalışma saatleri arasında ve işverene ait olan bir araçta meydana gelmediğini, husumet itirazlarının bulunduğunu, esas yönünden ise olayın tamamen müteveffanın kendi kusuru ile meydana geldiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
2. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde özetle; davaya konu olayın haksız fiile dayanan tazminat talebi olması nedeni ile davanın Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmesi gerektiğini, yine husumet nedeniyle davanın reddi gerektiğini, esasa girilecek olması halinde ise yapılan işlemlerde müvekkil idarenin sorumluluğu ve kusuru bulunmadığından idareleri açısından davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
III. BOZMA ÖNCESİ VE BOZMA KARARI
A) İlk Mahkeme Kararı
Mahkemenin 26.02.2016 tarih ve 2014/177 Esas, 2016/101 Karar sayılı ilk kararında özetle; 20.05.2015 tarihli bilirkişi heyeti raporuna göre davalı ... ın % 50, sigortalı ... ın ise olayda % 50 oranında kusurlu bulundukları, davalı ... idaresinin kusurunun bulunmadığı, davacı tarafa SGK tarafından ödenen peşin sermaye bedelleri dikkate alındığında; bu bedellerin hesaplanan miktarlardan daha fazla olduğu anlaşılmakla davacı tarafın maddi tazminat taleplerinin reddine, lkenin ekonomik koşulları tarafların sosyal ve ekonomik durumları paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu olayın ağırlığı olay tarihi gözetilerek davacı eş ... için 15.000,00 TL, davacı çocuklardan...için 10.000,00 TL ve ...için 10.000,00 TL, davacı annesi ... için 5.000,00 TL ve babası için 5.000,00 TL ve kardeşi davacı ... için de 2.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren değişen oranlarda yasal faizi ile davalılardan müteselsilen tahsiline fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir.
B) İlk Bozma Kararı
Kararın davacılar ile davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (kapatılan) 21.Hukuk Dairesinin 07.11.2017 tarih ve 2016/8180 Esas, 2017/8970 Karar sayılı ilamında özetle; tarafların sair temyiz itirazları incelenmeksizin Kurumca davacılara bağlanan gelirlerin ilk peşin sermaye değerlerinin rücu edilebilecek kısımlarının maddi tazminat miktarlarından tenzil ederek çıkacak sonuca göre bir karar verilmesi, davacı anne ve baba yararına ayrı ayrı hükmedilen 5.000,00 TL, davacı eş yararına hükmedilen 15.000,00 TL, davacı çocuklar yararına ayrı ayrı hükmedilen 10.000,00 TL manevi tazminat tutarlarının az olduğu belirtilerek mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir.
C) İkinci Mahkeme Kararı
Mahkemenin 10.03.2020 tarih ve 2018/9 Esas, 2020/69 Karar sayılı ikinci kararında özetle; Kurumca bağlanan gelirlerin ilk peşin değerinin ve filli ödemelerin rücu edilebilecek kısmı hesaplanarak, bilirkişi raporunda belirlenen zarar tutarından indirilmek suretiyle, sigortalının eşi ... lehine 118.871,31 TL, çocuk ...lehine 18.345,25 TL, anne ... lehine 11.834,47 TL ve baba ... (mirasçıları) lehine 18.145,22-TL maddi tazminatın kaza tarihi olan 15/08/2013 tarihi itibariyle işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, çocuk...ve kardeş ...'nin maddi tazminat taleplerinin ayrı ayrı reddine, manevi tazminat talepleri yönünden;sigortalının eşi ... için 25.000 TL, davacı oğlu ...için 20.000 TL, davacı oğlu...için 20.000 TL, davacı anne için 15.000 TL, davacı baba (mirasçıları) için 15.000 TL davacı kardeş için 2.000 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 15.08.2013 tarihi itibariyle işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir.
D) İkinci Bozma Kararı
Kararın davacılar ve davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 13.04.2021 tarih ve 2020/7558 Esas, 2021/5201Karar sayılı ilamında özetle; taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının reddiyle; Orman İşletme Müdürlüğünün iş kazasının gerçekleşmesine bir dâhilinin bunmadığı gibi davalı ... ile bu davalı arasındaki ilişkinin asıl – alt işveren ilişkisi olmadığı anlaşılmakla; davalı ... yönünden davanın reddine karar verilmesi, maddi tazminatın tespiti noktasında davacı baba tarafından Türk Borçlar Kanununun 50 nci maddesi hükmüne göre; ölen sigortalının gelirinden kendisine sürekli destekte bulunduğu ileri sürülüp, Türk Borçlar Kanununun 55 inci maddesine göre maddi delillerle hesaplanabilir sürekli ve düzenli fiili bir desteğin varlığı kanıtlanamadığından hesap bilirkişiden alınan ve davacılar vekilinin 18.12.2019 tarihli talep artırım dilekçesinin dayanağını oluşturan 31.05.2019 tarihli hesap raporu doğrultusunda davacı eş, anne ve çocukların maddi tazminat alacakları hakkında karar vermek, davacı baba için de hakkaniyete uygun makul bir maddi tazminatın belirlenerek, taleple bağlı olarak bu davacı yönünden de maddi tazminata hükmedilmesi, davacı baba yönünden talep artırımında bulunulmadığı halde talep aşılarak karar verilmesinin hatalı olduğuna işaretle karar bozulmuştur.
IV. SON BOZMA KARARI SONRASI YARGILAMA SÜRECİ VE KARAR
Bozma kararına uyan Mahkemece yukarıda tarih ve sayısı belirtilen son kararda özetle; 23.06.2015 havale tarihli bilirkişi heyet raporunda davalı ...'ın dava konusu kazada %50 oranında kusurlu olduğu, müteveffa ...'ın dava konusu kazada %50 oranında kusurlu olduğu ve davalı ... Genel Müdürlüğünün kusurlu olmadığının belirtildiği anlaşılmakla anılan davalı aleyhine açılan davanın reddine, davalı ... aleyhine açılan dava yönünden ise bozmaya uygun olarak; sigortalının eşi ... lehine 124.975,83 TL, çocuk ...lehine 21.397,51 TL, anne ... lehine 14.620,60 TL ve baba ... (mirasçıları) lehine 1.000,00 TL maddi tazminatın kaza tarihi olan 15.08.2013 tarihi itibariyle işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, çocuk...ve kardeş ...'nin maddi tazminat taleplerinin ayrı ayrı reddine, manevi tazminat talepleri yönünden; sigortalının eşi ... için 25.000 TL, davacı oğlu ...için 20.000 TL, davacı oğlu...için 20.000 TL, davacı anne için 15.000 TL, davacı baba (mirasçıları) için 15.000 TL davacı kardeş için 2.000 TL manevi tazminatın kaza tarihi olan 15.08.2013 tarihi itibariyle işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar ve davalılardan ... vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
1. Davacılar vekili temyiz dilekçesinde özetle; davalı ... kusurunun az kabul edildiği kusur raporuna itibar edilmesinin hatalı olduğu, işçilerin güvenli bir şekilde çalışmaları için gerekli önlemleri almadığını, İşçiyi koruyacak bir araç temin edilmemesi nedeniyle işverenin kusurunun daha ağır kabul edilmesi gerektiğini, müteveffanın ehliyetsiz olduğu bilinmesine rağmen iş makinesi kullandırıldığını, müteveffa oğlu ...’ın işaretçi olma yeterliliği olmayan 17 yaşında bir lise öğrencisi olduğu halde müteveffaya %50 kusur verilmesinin hatalı olduğunu, kazanın müteveffanın oğlu davacı ... gözü önünde gerçeklemiş olması nedeniyle ...’ın duyduğu üzüntü ve ızdırabın fazla olduğunu, ölümle birlikte çocukların baba, anne ve babanın çocuk, kardeşin ve eşin duydukları manevi kayıplara göre manevi tazminatların az olduğunu, orman emvali satışının dikiliden yapılmış olmasının davalı ... Müdürlüğünün asıl işveren sıfatını ortadan kaldırmayacağını beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir.
2. Davalı ... vekili temyiz dilekçesinde özetle; davaya konu olayla ilgili yürütülen soruşturma neticesinde müvekkili hakkında takipsizlik kararı verildiğini, sigortalının olay günü müvekkiline ait olmayan araçla çalışma saatleri haricinde gerçekleşen kazadan sorumlu tutulamayacağını, olay anında kullanılan aracın muayenesinin dolduğu, müteveffanın sürücü ehliyeti olmamasına rağmen aracı kullanması nedeniyle tam kusurlu olduğu halde kusur raporunda müvekkiline ve müteveffaya %50’şer kusur vermesinin hatalı olduğunu beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, iş kazasında vefat eden sigortalının, hak sahiplerinin maddi ve manevi tazminata hak kazanıp kazanamadığına ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı HMK Geçici 3/2 maddesi delaletiyle uygulama imkanı bulan 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 1086 sayılı HUMK’nun 427 ilâ 444 üncü maddeleri, 6100 sayılı HMK'nun 110 uncu maddesi, kaza tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 417, 49,50,51,52,53,55 ve 56 ncı maddeleri, 4857 sayılı İş Kanunun 77 nci maddesi ile 6631 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu maddeleri, manevi tazminatın belirlenmesi yönünden 26.06.1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile usuli kazanılmış hak yönünden 04.02.1959 gün ve 13/5 sayılı ile 09/05/1960 gün ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarıdır.
3. Değerlendirme
a) Davalı ... vekilinin davacı baba ... mirasçıları lehine hükmedilen maddi tazminat ile davacı kardeş ... lehine hükmedilen manevi tazminata yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde
1.Miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 427 nci maddesi uyarınca temyiz edilemez. Temyize konu edilen miktarın kesinlik sınırının altında kalması hâlinde anılan Kanun’un 432/4 üncü maddesi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir.
2.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nu 110 uncu maddesi kapsamında dava yığılması (objektif dava birleşmesi) kapsamında her bir talebin ayrı bir dava olduğu ve ayrı ayrı hüküm ve sonuç doğuracağı açıktır.
3.Mahkemenin 25.11.2021 tarihli kararıyla baba ... lehine 1.000,00 TL maddi tazminata, kardeş ... lehine 2.000,00 TL manevi tazminata hükmedildiği, hükmedilen bu tazminatların birbirlerinden ve diğer tazminat hükümlerinden bağımsız ayrı birer dava olarak karar tarihi itibari ile kesinlik sınırı olan 4.270,00 TL’nin altında kaldığı anlaşıldığından davalının bu hükümlere yönelik temyiz itirazlarının kesinlikten reddine karar verilmiştir.
b) Davacılar vekilinin tüm hükümlere, davalı ... vekilinin ise (a) bendi haricindeki maddi ve manevi tazminat hükümlerine yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
1. Temyiz olunan nihai kararların bozulması 1086 sayılı Kanun'un 428 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2. Temyizen incelenen Mahkeme kararının bozmaya uygun olduğu, kararda ve kararın gerekçesinde hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bozmaya uyulmakla karşı taraf yararına kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin ise yeniden incelenmesine hukukça imkân bulunmadığı gözetilerek, temyiz edenlerin sıfatlarına, temyiz kapsam ve nedenlerine göre, anılan hükümlere yönelik davacılar ve davalı ... vekillerinin temyiz itirazlarının reddiyle bu hükümlerin onanmasına karar verilmiştir
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle
1.Davalı ... vekilinin davacı baba ... mirasçıları lehine hükmedilen maddi tazminat ile davacı kardeş ... lehine hükmedilen manevi tazminata yönelik temyiz itirazlarının miktardan REDDİNE,
2. Davacılar vekilinin tüm hükümlere, davalı ... vekilinin ise 1 nolu bentte belirtilen hükümler haricindeki maddi ve manevi tazminat hükümlerine yönelik temyiz itirazlarının temyiz kapsam ve nedenlerine göre reddiyle Mahkeme kararının ONANMASINA,
3. Aşağıda yazılı temyiz harçlarının temyiz edenlere yükletilmesine,4. Dosyanın kararı verene Mahkemeye gönderilmesine,
23.05.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Medeni Usul Hukuku
Objektif dava birleşmesi (Davaların yığılması) kurumunun şartları arasında aşağıdakilerden hangisi yer almaz?
A) Davacının aynı davalıya karşı birden fazla talebi olması
B) Taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması
C) Talepler arasında aslilik-ferilik ilişkisi bulunması
D) Taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması
E) Taleplerin birbirinden bağımsız olması
Bu maddeyle ilgili 5 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.