6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 121

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 121. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 121- (1) Dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur. Dava dilekçesinin tebliği

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

7 karar eşleşti
4. Hukuk Dairesi, 2022/17073 E., 2023/4990 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
HMK 121. maddesine göre, “Dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye ve
4. Hukuk Dairesi         2022/17073 E.  ,  2023/4990 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2018/534-2021/365 HÜKÜM/KARAR : Kısmen kabul/Bozma Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairenin 14.06.2022 tarihli ve 2022/4084 Esas, 2022/8782 Karar sayılı ilamıyla hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Kararın düzeltilmesi davacı vekili tarafından istenilmekle; kesinlik, süre, karar düzeltme şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda; karar düzeltme dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: Daire kararında yer alan açıklamalara göre, 6217 sayılı Kanunun 30 uncu maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440 ıncı maddesinde sayılan sebeplerden hiçbirisine uygun olmayan karar düzeltme isteminin REDDİNE, Aynı Kanunun 442/3 ve 4421 sayılı Kanunun 4/b-1 maddeleri gereğince takdiren 1.470,00 TL para cezasının karar düzeltme isteyen davacıdan alınarak Hazineye gelir kaydedilmesine, Aşağıda dökümü yazılı red harcının karar düzeltme isteyen davacıya yükletilmesine, 05.04.2023 tarihinde üye ... ve ...'ün karşı oyu ve oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Davacı vekili 17.04.2013 tarihli dava dilekçesinde; davacı şirketin davalılardan...'den 326.715,41 TL alacaklı olduğunu, bu alacaklar için İstanbul 13. ve 20. İcra Müdürlüğünde icra takibi başlatıldığını ve takiplerin kesinleştiğini, davalı ... Candemir'in borcun doğumdan sonra Kocaeli ili Darıca ilçesi Darıca Mahallesi 128 ada 1 parsel de kayıtlı 2 nolu bağımsız bölümü ve anlaşmalı olarak boşandığı eski eşi diğer davalı ...'e İstanbul ili Pendik ilçesi Kurtköy Mahallesi 3983 ada ve 18 parsel sayılı 3 nolu bağımsız bölümü devrettiğini belirterek, İİK. 278 maddesi uyarınca İstanbul 13. İcra Müdürlüğü'nün 2012/22395 ve İstanbul 20. İcra Müdürlüğü'nün 2012/18455 sayılı dosyaları kapak hesabı olan 326.715,41 TL bedel yönünden tasarrufun iptaline ve icra dosyaları üzerinden dava konusu her iki taşınmazın haczi ve cebri satış yetkisi verilmesine karar verilmesin talep ve dava etmiştir. Üçüncü kişi davalı ... ise cevap dilekçesinde taşınmazı 120.000,00 TL aldığını ve delil olarak da 25.05.2012 tarihli Gayrimenkul Satışının Koşullarının Belirlenmesine Yönelik Ön Sözleşmeye dayandığını ve davanın reddini talep etmiştir. Yapılan yargılama neticesinde mahkemece 2013/198 Esas 2015/120 Karar sayılı ilamı ile davanın reddine karar verilmiştir. Davanın reddine dair verilen hükmün süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesi'nin 06.06.2017 tarihli 2015/9903 Esas 2017/6416 Karar ilamı ile "... dava konusu 2 nolu bağımsız bölüm 01.06.2012 tarihinde borçlu tarafından davalı ...'a satıldığı anlaşılmaktadır. Taşınmazın akit tablosundaki satış değeri 16.000,00 TL olup bilirkişi satış tarihindeki değerini 80.000,00 TL olarak tesbit etmiştir. Davalı ... vekili taşınmazın müvekkili tarafından 120.000,00 TL alındığını idda etmiş ise de bu miktar ödemenin yapıldığına ilişkin belge sunulmamış sadece emlakçı ile yapılan ön sözleşme metni sunulmuştur. Emlakçı ve davalı ... vekilinin imzasını içeren bu belge her zaman düzenlenmesi mümkün olup satışın 120.000,00 TL üzerinden yapıldığını ispatlayıcı nitelikte değildir. Bu halde İİK'nun 278/3-2. maddesine göre ivazlar arasında fahiş fark bulunduğundan bu taşınmaz ile ilgili davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. .... 2. Dava konusu 1 nolu bağımsız bölüm tapuda 26.07.2011 tarihinde borçlu tarafından davalı ...'e devredilmiş, devre ilişkin boşanma davası 06.06.2011 tarihinde açılmıştır. Takiplere konu alacak ise 29.03.2012 tarihinde doğmuştur. Tasarrufun iptali davasının görülebilmesi için gerekli olan tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması koşulu gerçekleşmemiş olması nedeni ile bu taşınmaz yönünden davanın ön koşul yokluğundan reddine karar verilerek anılan davalı yararına maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, esastan red kararı verilerek nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi de hatalı olmuştur." gerekçesi ile bozulmuştur. Mahkemece; Yargıtay 17. Hukuk Dairesi'nin 06.06.2017 tarihli 2015/9903 Esas 2017/6416 Karar sayılı bozma ilamına uyulmasına karar verilerek, dava konusu 2 no'lu bağımsız bölüm 01.06.2012 tarihinde borçlu tarafından davalı ...'a satılmış, taşınmazın akit tablosundaki satış değeri 16.000,00 TL olup bilirkişi satış tarihindeki değerini 80.000,00 TL olarak tespit etmiştir. Davalı ... vekili taşınmazın müvekkili tarafından 120.000,00 TL alındığını iddia etmiş ise de, bu miktar ödemenin yapıldığına ilişkin belge sunulmamış sadece emlakçı ile yapılan ön sözleşme metni sunulmuştur. Davalı vekili bozma sonrasında ise makbuz ve birtakım mesaj içerikleri sunmuş olup, emlakçı ve davalı ... vekilinin imzasını içeren bu belgeler her zaman düzenlenmesi mümkün olup satışın 120.000,00 TL üzerinden yapıldığını ispatlayıcı nitelikte olmadığını, bozma sonrası sunulan hesap ekstreleri ise açıklamalı olmayıp ispatlayıcı niteliği bulunmadığını, bu halde İİK'nun 278/3-2. maddesine göre ivazlar arasında fahiş fark bulunduğundan bu taşınmaz ile ilgili davanın kabulüne karar verilmiştir. Dava konusu 1 no'lu bağımsız bölüm tapuda 26.07.2011 tarihinde borçlu tarafından davalı ...'e devredilmiş, devre ilişkin boşanma davası 06.06.2011 tarihinde açılmıştır. Takiplere konu alacak ise 29.03.2012 tarihinde doğmuştur. Tasarrufun iptali davasının görülebilmesi için gerekli olan tasarrufun borcun doğmundan sonra yapılmış olması koşulu gerçekleşmemiş olması nedeni ile bu taşınmaz yönünden davanın ön koşul yokluğundan reddine karar verilmiştir. Bu karar davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiş olup Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 14.06.2022 Tarih, Esas No: 2022/4084 , Karar No: 2022/8782 ilamı ile: “Mahkemece bilirkişi raporu ile belirlendiği üzere taşınmazın gerçek rayiç değerinin 80.000,00 TL olmasına rağmen tapuda düşük gösterilmesi, davalı tarafın ödemelerini belgelendirememesi gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş ise de varılan sonuç dosya kapsamı ve mevcut delil durumuna uygun düşmemektedir. Tapudaki satış bedeli dışında yapılan ödemelerin davalı 3.kişi tarafından devir tarihi veya devir tarihine yakın tarihli banka hesap hareketleri, banka ödemesi, kredi kullanımı gibi delillerle ispatlanması mümkün olup bu belgelerdeki meblağların tapudaki bedele eklenerek bedel farkının varlığının buna göre değerlendirilmesi gerekir. Somut olayda; dava konusu taşınmaz tapuda 01.06.2012 tarihinde 16.000,00 bedelle davalı borçlu tarafından davalı 3. kişi ...’a satılmış, satış işlemi ...’a vekaleten kardeşi ...tarafından gerçekleşmiştir. Bilirkişi tarafından bu taşınmazın rayiç bedeli 80.000,00 TL olarak belirlenmiştir. Davalı 3. kişi vekili bozmadan sonra, satış günü yani 01.06.2012 tarihinde satışı vekaleten gerçekleştiren üçüncü kişinin kardeşi Ünal Kırlar’ın hesabından 120.000,00 TL çekildiğine ilişkin dekont örneklerini dosyaya sunmuştur. Dairemiz uygulamasına göre de bankadan çekilen bu paranın borçluya ödenen para olduğu kabul edilerek bu durumda taşınmazın bilirkişi tarafından belirlenen rayiç değer olan 80.000,00 TL ile davalı 3. kişi tarafından ödendiği ispat edilen 120.000,00 TL arasında bedel farkı bulunmadığı anlaşıldığından, bu davalı yönünden de davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olmuştur.” Gerekçesi ile mahkeme kararını bozmuştur. Davacı vekili süresi içinde verdiği karar düzeltme dilekçesinde bozma kararından sonra verilen banka dekontunun dikkate alınamayacağını hesaptan çekilen paranın borçluya ödenip ödenmediğinin araştırılmadığı bu nedenle Dairenin kararının kaldırılarak mahkemenin kabul kararının onanmasına karar verilmesini talep edilmiştir. Sayın Çoğunluk “Daire kararında yer alan açıklamalara göre, 6217 sayılı Kanunun 30 uncu maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440 ıncı maddesinde sayılan sebeplerden hiçbirisine uygun olmayan karar düzeltme isteminin REDDİNE” Karar vermiş ise de verilen bu karara katılmıyoruz. Şöyle ki: Dava Hukuk Muhakemeleri Kanununun yürürlük tarihi olan 01.10.2011 tarihinden sonra açılmış olup davaya Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) uygulanacaktır. HMK’da dava ve cevap dilekçesinde bulunması gereken hususlar, delillerin nasıl ve hangi süre içinde gösterileceği ve sunulacağı hususları ayrıntılı ve açıkça düzenlenmiştir. HMK 194. maddesine göre, “Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar. Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur.” Bu maddeye göre taraflar dayandıkları vakıaları anlaşılır bir şekilde somutlaştırmalı aynı zamanda hangi vakıayı hangi deliller ile ispat edeceğini açıkça belirtmek zorundadır. HMK 129. maddesinin birinci fıkrası (e) bendine göre “Savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği” cevap dilekçesinde yer alması gereken hususlardandır. Maddenin ikinci fıkrasına göre, “121 inci madde hükmü cevap dilekçesi hakkında da uygulanır.” HMK 121. maddesine göre, “Dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur.” HMK’nın 194, 129/e ve 129/2 yollaması ile 121. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde davalı cevap dilekçesinde savunmasını dayandırdığı vakıaları hangi deliller ile ispat edeceğini göstermek ve cevap dilekçesi ile birlikte sunmak zorundadır. (Yargıtay HGK 16.11.2016 Tarih, 2014/1226 Esas 2016/1057 Karar aynı yöndedir.) Somut davada davalı cevap dilekçesinde taşınmazın 120.000,00 TL bedelle alındığını savunarak delil olarak 25.05.2012 tarihli Gayrimenkul Satışının Koşullarının Belirlenmesine Yönelik Ön Sözleşmesine dayanmıştır. Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin bozmasından sonra satış günü yani 01.06.2012 tarihinde satışı vekaleten gerçekleştiren davalı üçüncü kişinin kardeşi Ünal Kırlar’ın hesabından 120.000,00 TL çekildiğine ilişkin dekont örnekleri sunulmuştur. Yargıtay 17. Hukuk Dairesi her ne kadar karar düzeltmeye esas bozma kararında bu dekontun dikkate alındığında taşınmazın rayiç değeri ile borçluya ödenen miktar arasında fark olmadığı bu nedenle davanın reddi gerektiği belirtilmiş ise de öncelikle bozma kararından sonra sunulan dekont HMK 194, 129/e ve 129/2 ile 121. maddelerine göre süresinde sunulmadığı için savunmaya esas alınamaz. Dolayısıyla, bu delil davanın en başından beri var olduğu hâlde yargılama aşamasında ileri sürmeyen davalının, kararın temyizi aşamasında yeni delil dosyaya sunarak bu delil doğrultusunda değerlendirme yapılmasını talep etmesi mümkün değildir. Aksinin kabulü hukuk yargılamasının temel ilke ve esasları ile bağdaşmaz. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.02.2022 Tarih, 2021/518 Esas, 2022/153 Karar sayılı ilamı aynı yöndedir.) Diğer taraftan borçlu tarafından üçüncü kişi davalıya satılan taşınmazın gerçek satış bedeli ile borçluya ödenen miktar arasında fahiş fark olup olmadığını tapu satış bedeli ve üçüncü kişinin borçluya tapu satış bedeli üstünde yaptığı ödemeleri yazılı belge ile ispatı ile değerlendirilir. Somut davada tapuda satış bedeli 16.000,00 TL olarak gösterilmiş bilirkişi ise satış tarihinde ki taşınmazın rayiç değerinin 80.000,00 TL olduğu tespit edilmiştir. Üçüncü kişi davalı taşınmazı 120.000,00 TL satın aldığını cevap dilekçesinde ifade etmiştir. Delil olarak da 25.05.2012 tarihli Gayrimenkul Satışının Koşullarının Belirlenmesine Yönelik Ön Sözleşmeye dayanmıştır. Bu belge her zaman düzenlenebileceği gibi üçüncü kişi davalının borçluya ödeme yaptığını gösteren bir belge niteliğinde değildir. Keza temyiz aşamasında sunulan dekont her ne kadar esas alınmaması gerekir ise de; biran için esas alınmış olsa dahi bu dekont taşınmazı alan üçüncü kişinin kardeşinin hesabından satış tarihinde 120.000,00 TL çekildiğini göstermekte olup bu belge davalı üçüncü kişinin borçluya bu parayı ödediğini hiçbir zaman göstermez. Görüldüğü gibi bu para çekme işlemi borçludan taşınmazı satın alan üçüncü kişinin hesabından çekilen bir para olmadığı gibi kardeşinin hesabından çekilen bu paranın borçluya davaya konusu taşınmaz için ödendiği hususunda da bir belge sunulmadığına göre mahkemenin temyiz aşamasında sunulan dekontun dikkate alınmayacağı ve tapu satış bedeli ile satış tarihinde ki gerçek rayiç değeri arasında ki fahiş fark bulunduğu gerekçe ile tasarrufun iptali talebini kabul kararı doğru olup davacının karar düzeltme talebinin bu gerekçeler ile kabul edilerek mahkeme kararının onanması gerekirken karar düzeltme talebinin reddine ilişkin çoğunluk görüşüne katılmamaktayız.

Diğer kararlar (4)

18. Hukuk Dairesi, 2014/9219 E., 2014/16186 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varKüçükçekmece 2. Sulh Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
ere inkar tazminatına hükmedilmesini istemiş, mahkemece davacıya takibe konu işletme defteri ve projesi ile kat malikleri kurulu kararlarını sunması için kesin süre verildiğini ancak bu belgelerin mahkemeye sunulmadığını gerekçe göstererek HMK.nun 121/7. maddesi gereğince davanın usulden reddine karar verilmiş hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
18. Hukuk Dairesi         2014/9219 E.  ,  2014/16186 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Küçükçekmece 2. Sulh Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 19/02/2014 NUMARASI : 2013/497-2014/123 Dava dilekçesinde, aidat borcunu ödemeyen davalı hakkında yapılan icra takibine karşı ileri sürülen itirazın iptali istenilmiştir. Mahkemece davanın usulden reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Y A R G I T A Y K A R A R I Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının kat maliki olmasına rağmen apartmana ait aidat ve ortak giderleri ödemediğini, hakkında icra takibi yapıldığını ancak itiraz ettiğini ileri sürerek itirazının iptali ile alacağın %40'ından az olmamak üzere inkar tazminatına hükmedilmesini istemiş, mahkemece davacıya takibe konu işletme defteri ve projesi ile kat malikleri kurulu kararlarını sunması için kesin süre verildiğini ancak bu belgelerin mahkemeye sunulmadığını gerekçe göstererek HMK.nun 121/7. maddesi gereğince davanın usulden reddine karar verilmiş hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. HMK.nun 121. maddesine göre dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarının veya örneklerinin mahkemeye verilmesi, başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar içinse bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur. Dosyadaki bilgi ve belgelere göre mahkemece 18.11.2013 tarihinde davacı vekiline çıkarılan ihtarda takibe konu aidatları içerir kat malikleri kurulu kararları, işletme defteri ve varsa işletme projesinin hazırun cetvelinin, davacının yönetici olduğuna dair belgenin sunulması istenilmiş, davacı vekili tarafından da 27.11.2013 tarihli havale dilekçesi ile kat malikleri kurulu kararı hazırun cetveli, geçici bütçe, ayrıntılı işletme hesabı işletme hesabı defterinin sureti ve imza sirküleri sunulmuştur. Buna göre sunulan bu belgeler doğrultusunda bir araştırma yapılıp gerektiğinde bilirkişiden rapor alınarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçe ile davanın usulden reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir. Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 13.11.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2022/14350 E., 2023/446 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi
tam metni aç
2-Davalı kurum vekili cevap dilekçesinde; 6100 sayılı Hukuk Mahkemeleri Kanunu'nun 121. maddesine göre dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, Mahkemeye veri
10. Hukuk Dairesi         2022/14350 E.  ,  2023/446 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/1160 E., 2022/1627 K. DAVALILAR :1- Anadolu ... Otomotiv Sanayii ve Ticaret A.Ş. vekili Avukat ... 2- ... vekili Avukat ... DAVA TARİHİ : 20.10.2021 KARAR : Esastan Ret İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 2. İş Mahkemesi SAYISI : 2021/323 E., 2022/142 K. Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali ve sürekli iş göremezlik geliri bağlanması istemi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili, dava dilekçesinde; davalı şirket nezninde 20.02.2004 tarihinde Trim bölümünde montaj elemanı olarak çalışmaya başladığını, İş yerindeki tüm istasyonlarda çalışmış ancak ağırlıklı olarak cam montaj ve sökme işlemini manuel şekilde gerçekleştirdiğini, müvekkilinin günde 100-120 kez otobüslerin 20-80 kg ağırlığındaki camlarını tezgah üzerinden alıp başının üzerine kaldırarak monte ettiğini, Müvekkilinin bu işlemi yapmak için gerekli platformun sağlanmasını talep etmişse de işverence bu talebi dikkate alınmadığını, Otobüs içindeki boruların montajını yapmak için diz çökerek havalı el aletleriyle delme ve sıkma işi yaptığını, bu nedenle de ellerinde ve dizlerinde ağrılar ve sinir sıkışmaları meydana geldiğini, ... 1. İş Mahkemesinin 2018/97 Esas sayılı dosyasında müvekkilinin meslek hastalığından dolayı maddi ve manevi tazminat davası açıldığını, ... Meslek Hastalıkları Hastanesinin düzenlemiş olduğu 16.10.2015, 03.06.2016, 19.10.2017 tarihli raporlarda müvekkilinin Bilateral Karpal Tünel Sendromu, İmpingement Sendromu, Servikal Disk Bozuklukları, İntervertebral Disk Bozuklukları (Lomber) arızalarının mesleki olduğunun belirtildiğini, 05.04.2019 tarihli Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespitine İlişkin Sağlık Kurulu Raporuna göre; müvekkilinin maluliyetinin %67 olarak belirlendiğini ve bu maluliyet oranı üzerinden kendisine maaş bağlandığını, daha sonra SGK 13.04.2021 tarihli raporu ile müvekkilinin maluliyetinin %0 olduğuna karar verdiğini, İşbu karara karşı taraflarınca 15.12.2020 tarihli dilekçe ile itiraz edildiğini, itizarları sonucunda dosya Yüksek Sağlık Kuruluna sevk edildiğini ve Yüksek Sağlık Kurulu tarafından itirazlarının reddedildiğini, Sosyal Güvenlik Kurumunun 18.05.2021 tarihli cevabi yazısında Yüksek Sağlık Kurulu tarafından maluliyet oranının %0 olarak tespit edilmesi nedeniyle peşin sermaye değeri bağlanılamadığının belirtildiğini, öte yandan ... 1. İş Mahkemesinin 2018/97 Esas sayılı dosyasında müvekkilinin maluliyet oranına karşı itirazlarını yineleyerek müvekkilinin maluliyetinin tespiti için dosyanın Adli Tıp Kurumuna sevki ile yeniden maluliyet raporu düzenlenmesinin talep edildiğini, Adli Tıp İkinci Üst Kurulunun 40968900-101.01.01/2020/108470-2760 sayılı, 18.08.2021 tarihli raporu ile müvekkilinin maluliyet oranının %51 olarak tespit edildiğini, Sosyal Güvenlik Kurumunun bağlayacağı gelire ilişkin peşin sermaye değeri ... 1. İş Mahkemesinin 2018/97 Esas sayılı dosyasında hesaplanacak maddi tazminatı etkileyeceğinden işbu davayı açma zorunluluğu doğduğunu belirterek müvekkilinin geçirdiği davaya konu meslek hastalığı sonucunda oluşan maluliyet oranının Adli Tıp İkinci Üst Kurulunun 40968900-101.01.01/2020/108470-2760 sayılı 18.08.2021 tarihli raporu doğrultusunda %51 olduğunun tespiti ile kurum işleminin iptaline, müvekkiline maluliyet oranına göre maluliyet aylığı bağlanmasına karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1-Davalı ... Otomotiv San. ve Tic. A.Ş. cevap dilekçesinde; davacı şahısın davalı iş yerinde 20.02.2004 tarihinden itibaren sigortalı olması sebebi ile, 506 sayılı Kanun'un 53/B maddesi kapsamında malüliyet aylığı almaya hak kazanamadığı tespit edilmiş olup, yapılan işlem kanuna ve esasa uygun olduğunu, 506 sayılı Kanun'un 53/B maddesinde "Bu Kanun kapsamında ilk defa çalışmaya başladıkları tarihte mevcut hastalık veya arızası bulunanlar bu hastalık veya arızasının malul sayılmayı gerektirecek düzeyde olmadığını Kurum veya Kurum dışındaki hastanelerden işe girmeden önce alınmış, usulüne uygun sağlık raporu ve dayanağı tıbbi belgelerle kanıtlamakla yükümlüdürler. Sigortalı olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihte, malul sayılmayı gerektirecek derecede hastalık ve arızalarının bulunduğu önceden veya sonradan tespit edilen sigortalılar bu hastalık veya arızaları nedeni ile malullük sigortası yardımlarından yararlanamazlar." şeklinde düzenleme mevcut olduğunu, Nitekim Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 2015/6913 Esas, 2016/2297 karar ve 18.02.2016 tarihli ilamında özetle "Davacı, kurum işleminin iptaliyle malullük oranın % 84 olduğunun tespitiyle mallullük aylığı almaya hak kazandığına karar verilmesini istemiştir. Bu Kanun kapsamında ilk defa çalışmaya başladıkları tarihte mevcut hastalık veya arızası bulunanlar bu hastalık veya arızasının malul sayılmayı gerektirecek düzeyde olmadığını Kurum veya Kurum dışındaki hastanelerden işe girmeden önce alınmış, usulüne uygun sağlık raporu ve dayanağı tıbbi belgelerle kanıtlamakla yükümlüdürler. Sigortalı olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihte, malul sayılmayı gerektirecek derecede hastalık ve arızalarının bulunduğu önceden veya sonradan tespit edilen sigortalılar bu hastalık veya arızaları nedeni ile malullük sigortası yardımlarından yararlanamazlar.” düzenlemesi yer almaktadır. Somut olayda, davacının SSK kapsamındaki sigortalılığının 12.07.2005 tarihinde başladığı ve davacının maluliyet başlangıç tarihinin 02.04.1997 tarihi olduğu, maluliyetini gerektirir rahatsızlığı ile sigortalı çalışmaya başladığı anlaşıldığından 5510 sayılı Kanun'un 25. maddesi ve 506 Sayılı Kanun'un 53. maddesi gereğince maluliyet aylığı bağlanmasının mümkün olmadığı, ayrıca 5510 Sayılı Kanun'un geçici 10. maddesinde yer alan 15 yıl sigortalılık ve 3600 gün prim ödeme şartlarının da davacı bakımından oluşmadığı görülmektedir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekir." mezkür yargıtay ilamı doğrultusunda davacı tarafından açılan davanın reddine karar verilmesini savunduğu anlaşılmıştır. 2-Davalı kurum vekili cevap dilekçesinde; 6100 sayılı Hukuk Mahkemeleri Kanunu'nun 121. maddesine göre dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, Mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer almasının zorunlu olduğunu, davacı "Belgelerin birlikte verilmesi" kuralını düzenleyen bu hükme aykırı hareket ettiğini ve dava dilekçesinde belirttiği ekleri taraflarına tebliğ ettirmediğini, Yargıtayın yerleşik kararlarına göre iş kazası ve meslek hastalığının tespiti ile iş göremezlik oranının tespiti için açılan davalarda SGK’nın da hasım olarak gösterilmesinin gerektiğini, husumet itirazında bulunduklarını, anılan usulü eksiklik nedeni ile de davanın reddinin gerektiğini, davacının meslekte kazanma gücü kaybı oranının %0 olduğunu, müvekkili şirket nezdinde çalıştığı hiçbir bölüm meslek hastalığına yakalanmasına neden olacak nitelikte olmayıp iddia edilen hastalık meslek hastalığı olmadığı gibi müvekkili nezdinde ifa edilen işten kaynaklı da olmadığını, davacının 20.02.2004-30.11.2017 tarihleri arasında müvekkiline ait işyerinde çalıştığını, dava dilekçesinde belirtilen meslek hastalığı tanımlamasına ve bu nedenle zarara uğranıldığı iddialarına itiraz ettiklerini, davacı Montaj İşçiliği-A- görev tanımı ile çalışmakta olup yaptığı işin meslek hastalığına sebep olmasının kesinlikle mümkün olmadığını, ...'nun 2004 yılından beri fabrikalarında çalıştığını, bunun 3 senesin de yeni araç dizaynı ve imalatı yapılan Prototip atölye de, diğer sürelerde de Midibüs trim bölümün de çalıştığını, bu bölüm ürettikleri midibüslerin iç aksamlarının ( kontrol paneli, döşeme, koltuk, aydınlatma-ısıtma elemanları, cam, perde vb.) montajının yapıldığı bölüm olduğunu, yaklaşık 115 kişi bu hatta çalıştığını ve hattın 17 istasyondan oluştuğunu, günlük üretimlerinin 8 -11 araç arası değiştiğini, davacının yaptığı işin meslek hastalığına sebep olması kesinlikle mümkün olmadığını, aksi halde 15-20 yıldır fabrikada personelin tamamının benzer şekilde boyun ağrısı, bel ağrısı hastalığına yakalanması gerektiğini, böyle bir tek vaka dahi söz konusu olmadığını, davacının müvekkili ... Otomotiv San. ve Tic. AŞ nezdinde çalıştığı dönemde yaptığı iş otomotiv montaj işçiliği olup çalışma ortamı kesinlikle meslek hastalığına yakalanmasına sebep olabilecek nitelikte olmadığını, bu nedenle davacı tarafça ortaya atılan asılsız ve mesnetsiz iddiaları kabul etmediklerini, davanın reddini talep ettiklerini, davacının iddia ettiği hastalığın çalışma şartlarına bağlı olmaksızın da ortaya çıkan hastalıklardan olup öncelikle davacının tıbbi geçmişinin araştırılmasını, yaptığı işle ve çalıştığı ortamla ilişkisi bulunmadığının tespitinin gerektiğini, nitekim davacıya ait işyeri özlük dosyası içerisinde sunulan ... Kocaeli Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü İzmit Sosyal Güvenlik Merkezinin 18.05.2021 tarihli yazısında davacının sürekli iş göremezlik derecesinin %0 olarak tespit edildiğini, yine Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunun 10.03.2021 tarihli ve 20221/4152 Sayılı raporunda davacının meslekte kazanma gücü kaybı oranın %0 olduğuna karar verildiğini, dava dilekçesinde bahsi geçen Adli Tıp Üst Kurulunun 18.08.2021 tarihli Adli Tıp İkinci Üst Kurulu tarafından hazırlanan 40968900-101.01.01/2020/108470-2760 sayılı Adli Tıp Mütalaası'na itirazlarını sunduklarını ve itirazları doğrultusunda denetime elverişli, somut olayın özelliklerine uygun rapor tanzimi için dosyanın alanında uzman üniversite hastanelerinden oluşturulacak heyete sevk edilmesinin talep edildiğini, davacının meslek hastalığı iddialarının gerçeği yansıtmadığını, davacının bu iddialarını ispat edemediğini, Müvekkili işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi aldığını, koruma araç ve gereçlerini noksansız olarak bulundurduğunu, bu kapsamda müvekkili şirketin İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü'nün 59. maddesi gereğince meslek hastalıklarının meydana gelmesine sebep olan işlerde çalışanların maruz bulundukları tehlike ve zararlara karşı alınacak genel koruyucu tüm tedbirleri almakta ve bu tedbirlere uyulup uyulmadığına ilişkin denetlemelerini ve yükümlülüklerini harfiyen yerine getirdiğini, Müvekkili şirketin çalışanları ve adaylarına eğitmen tarafından ergonomi ölçümlerinin yapıldığını, burada kısaca bel/boyun çevirme açıları, el sıkma gücü, ayak bileği kaldırma gibi kriterlerde ölçümleri alındığını belirterek haksız ve mesnetsiz davanın reddine karar verilmesini savunduğu anlaşılmıştır. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile meslek hastalığından dolayı ... 1. İş mahkemesinde atk raporları aldırılmış olup, mahkemece yeniden rapor aldırılmamıştır. Aldırılan raporlar uyarınca davacıda görülen Bilateral Karpal Tünel Sendromu ve İmpingement Sendromu Arızalarının meslek hastalığı olduğu ve maluliyetinin 07.12.2019 dan itibaren %51 (yüzdeellibir) olduğunun tespitine karar verilmiştir. Ancak davacının maaş bağlanması talebi yönünden ise, maluliyet tespitine ilişkin mahkememizce verilen kararın kesinleşmesinden sonra kurumun maaş bağlamaması durumu ortaya çıkar ise davacının bu talebini ileri sürmesi mümkün olup, şu aşamada hukuki yarar bulunmadığından bu talebin reddine karar verilerek, davanın kısmen kabul, kısman reddi ile, Adli Tıp 2. Üst Kurulunun 40968900-101.01.01/2020/108470-2760 sayılı 18.08.2021 tarihli raporuna göre davacıda görülen Bilateral Karpal Tünel Sendromu ve İmpingement Sendromu Arızalarının meslek hastalığı olduğunun kabulü ile maluliyetinin 07.12.2019 dan itibaren %51 (yüzdeellibir) olduğunun tespitine, karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri 1-Davalı ... Otomotiv San. ve Tic. A.Ş istinaf dilekçesinde Hukuki dinlenilme haklarının ihlal edildiğini, yeniden bilirkişi incelemesi yapılması taleplerinin dikkate alınmadığını, ispat hakları hiçe sayılarak hüküm kurulduğunu, eksik inceleme ile deliller toplanmadan karar verildiğini, davacının çalışma gücü ve meslekte kazanma gücü kaybı bulunmadığını, Adli Tıp ikinci üst kurulu raporunda delillerin değerlendirilmesinde hataya düşüldüğünü, davacının çalıştığı görevlerin hiçbirisinin meslek hastalığına sebep olabilecek nitelikte olmadığını, çalışma sırasında kullanılan “havalı tabanca” gibi araç-gereçlerin “bilateralkarpal tünel sendromu ve impingementsendromu”na sebebiyet vermeyecek mahiyette olduğunu belirterek istinaf talebinde bulunmuştur. 2-Davalı Kurum Başkanlığı istinaf dilekçesinde: Somut olayda, davacının SSK kapsamındaki sigortalılığının 12.07.2005 tarihinde başladığını ve davacının maluliyet başlangıç tarihinin 02.04.1997 tarihi olduğunu, maluliyetini gerektirir rahatsızlığı ile sigortalı çalışmaya başladığı anlaşıldığından 5510 Sayılı Kanun'un 25. maddesi ve 506 sayılı Kanun'un 53. maddesi gereğince maluliyet aylığı bağlanmasının mümkün olmadığını, ayrıca 5510 sayılı Kanun'un geçici 10. maddesinde yer alan 15 yıl sigortalılık ve 3600 gün prim ödeme şartlarının da davacı bakımından oluşmadığını, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini belirterek istinaf talebinde bulunmuştur. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile İlk Derece Mahkemesince hükme esas alınan raporların ATK tarafından düzenlendiği, Mahkemece somut davada usul ve yasaya uygun şekilde Yargıtay 10.ve (kapatılan) 21.Hukuk Dairelerinin bu tür davalar için itirazın giderilmesine ilişkin belirlediği esas ve usul çerçevesinde ATK 3. İhtisas kurulundan rapor aldırıp, bu rapor ile YSK raporu arasında çelişkinin giderilmesi için ATK 2. Üst Kurulundan rapor aldırarak bu şekilde çelişkiyi giderdiği, Adli Tıp Kurumu mevzuatı gereğince ATK 2. Üst Kurulu raporuna karşı gidilebilecek başka bir mercii olmadığından ve bu kurul tarafından düzenlenen rapor denetime elverişli, dosya kapsamında bulunan önce tüm rapor ve belgeler doğru şekilde değerlendirilerek düzenlenmiş olmakla raporda herhangi bir eksiklik olmadığından mahkemece bu rapora itibar edilerek davalı sigortalının iş kazası sonrası uğradığı maluliyet oranının tespitinde usul ve yasaya bir aykırılık bulunmadığı, davalının itirazının yerinde olmadığı değerlendirilmiştir ve davalıların istinaf başvurularının HMK 353/1-b.1 maddesi gereğince ayrı ayrı esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1- Davalı ... Otomotiv San. ve Tic. A.Ş dilekçesinde; İlk Derece Mahkemesinin kurduğu hüküm Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun temel ilkelerinden biri olan “hukuki dinlenilme hakkını” ihlal ettiğini, İlk Derece Mahkemesi var olan deliller arasındaki çelişkiye rağmen yeniden bilirkişi inceleme talebimizi reddettiğini, ispat hakkını hiçe sayarak hüküm kurduğunu ve Bölge Adliye mahkemesi de bu hukuki hatayı devam ettirdiğini, Yüksek Sağlık Kurulu raporunda da belirtildiği üzere davacının meslekte kazanma gücü kaybının bulunmadığını davanın reddine karar verilmesi gerektiğini belirterek kararı temyiz etmiştir. 2- Davalı Kurum temyizi; 510 sayılı Kanun'un 25. maddesi ve 506 sayılı Kanun'un 53. maddesi gereğince maluliyet aylığı bağlanmasının mümkün olmadığını belirterek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, Kurum işleminin iptali ve sürekli iş göremezlik geliri bağlanması istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri ile 5510 sayılı Kanun'un 14, 58 ve 95. inci maddesi hükümleridir. 3. Değerlendirme 1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup feri müdahil Kurum vekilinin temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler ve ATK 2. üst Kurulunun 01.01.2020 tarihli raporunda Kişide tespit edilen Bilateral Karpal Tünel Sendromu ve İmpingement Sendromunu arızalarının mevcut belgelere göre mesleki olduğunun kabulü gerektiği, Darıca Farabi Eğitim ve Araştırma Hastanesinin Sol Omuz MRG tetkikinin çekim tarihi olan 07.12.2019’dan itibaren E cetveline (yaşına) göre %51.0 (yüzdeellibirnoktasıfır) oranında meslekte kazanma gücünden kaybetmiş sayılacağına dair raporu ile dosyada yer alan tüm bilgi ve belgelerin incelenmesinde kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz eden ilgiliye yükletilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 18.01.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. ...
Hukuk Genel Kurulu, 2020/700 E., 2022/207 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
HMK, yargılamanın farklı aşamalarında, dayanılan belgelerin mahkemeye ibraz ile ilgili hükümler sevk etmiştir. Yukarıda da açıklandığı üzere dilekçeler aşamasında 121. maddede;
Hukuk Genel Kurulu         2020/700 E.  ,  2022/207 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 28. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı nezdinde şoför olarak çalıştığını, ihtarname ile ödenmesini talep ettiği alacakların ödenmediğinden iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğini, ücret bordrolarındaki imzaların bazılarının müvekkiline ait olmadığını, bazı bordroların müvekkilinin arkadaşları, bazılarının ise muhasebeciler tarafından imzalandığını ileri sürerek kıdem tazminatı, fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def’înde bulunduklarını, davacı haklı neden olmaksızın iş sözleşmesini feshettiğinden kıdem tazminatına hak kazanmadığını, fazla çalışma yapması durumunda ve ayrıca çalıştığı genel tatil günlerine ait ücretlerinin bordrolarda tahakkuk yapılarak ödendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Ankara 28. İş Mahkemesinin 03.05.2016 tarihli ve 2016/75 E., 2016/199 K. sayılı kararı ile; davacı işçi ücret alacaklarının eksik ödenmesi sebebiyle iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğinden kıdem tazminatına hak kazandığı, 2013 yılından beri devam eden yargılamada davalı işveren tarafından sunulan ücret bordrolarında davacı işçinin imzasının bulunmaması sebebi ile tanık beyanlarına göre fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin hesaplandığı, bilirkişi ek raporunda bordrolarda tahakkuk ettirilen ve ödenen miktarların mahsup edildiği, davalı işveren tarafından ıslahtan sonra imzalı ücret bordroları sunulmuş ise de, bordro asıllarını incelenmesinde, imzaların açık bir şekilde birbirinden farklılık arz ettiği, bordroların karar aşamasına kadar dosyaya sunulmamasının haklı bir nedeni ortaya konulmayıp davayı uzatmaya yönelik olduğu, bu nedenle itibar edilmediği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Ankara 28. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 26.11.2019 tarihli ve 2016/22754 E., 2019/21565 sayılı kararı ile; davalının sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra “…2-Taraflar arasındaki uyuşmazlık karar aşamasında sunulan bordro asılları üzerinden davacının itirazı nedeniyle imza incelemesi yapılıp yapılmayacağı konusundadır. Somut olayda, davacı fazla mesai ve genel tatil çalışması yaptığını iddia etmiş, davalı ise davacının fazla çalışma ve genel tatil ücretlerinin imzalı bordrolarda tahakkuk ettirilerek ödendiğini savunmuştur. Davacının, davalı tarafından sunulan tüm bordrolardaki imzaların incelenmesi gerektiği yönündeki imza itirazı üzerine mahkemece 08/10/2015 tarihli duruşmada davalı vekiline bordro asıllarının sunulması için 2 haftalık süre kesin süre verilmiş, davalı vekili ilgili belge asıllarını verilen süre geçtikten sonra dosyanın karar bağlandığı 03/05/2016 tarihli duruşmada dosyaya sunmuştur. Mahkemece sunulan bordrolardaki imzaların bariz şekilde farklı olduğu, ayrıca gerekçesiz şekilde karar aşamasına kadar bordro asıllarının sunulmadığı, karar aşamasında sunulmasının davaya uzatmaya yönelik olduğu gerekçesi ile imza incelemesi yapılmadan dosya kapsamına göre hüküm kurulmuş ise de, davalı vekili çalışan işçi sayısının çokluğu ve bordroların belirli arşivlerde saklanmış olması nedeniyle tüm aramalara rağmen verilen sürede bordro asıllarının bulunamadığını, bulunduğunda sunma hakkını saklı tuttuklarını beyan etmiş ve karar verilmeden önce uyuşmazlık konusu bordro asıllarını dosyaya sunmuştur. O halde, davalı tarafından borcun ödendiği savunmasına dayalı olarak sunulan ve davacı tarafından imza itirazında bulunulan bordro asılları üzerinden imza incelemesi yaptırılarak, varılacak sonuca ve tüm dosya kapsamına göre talep konusu edilen alacaklar hakkında bir karar verilmesi gerekir. Mahkemece belirtilen hususlar gözetilmeden yazılı gerekçe imza incelemesi yapılmadan verilen karar hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Ankara 28. İş Mahkemesinin 30.06.2020 tarihli ve 2020/56 E., 2020/160 K. sayılı kararı ile; davalı vekiline imzalı bordro asıllarını sunması için ihtar içeren kesin sürenin verildiği duruşma günü ile kararın verildiği tarihe kadar 6 ay 25 gün süre geçtiği, bu zaman aralığı içerisinde bir duruşma daha yapıldığı, davalı vekili bilirkişi raporu alınmadan önce imzalı bordro fotokopilerini sunduğuna göre asıllarının da kendisinin ulaşabileceği bir yerde bulunduğu, buna rağmen kesin sürede ibraz edilmediği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda basit yargılama usulünü düzenleyen hükümler arasında bozma kararında belirtilen şekilde "...bulduğunda sunma hakkını saklı tutma..." gibi bir usul hükmünün bulunmadığı, imzalı bordroların asıllarının sunulmamasının davalının yargılamayı uzatma amacından kaynaklandığı, işletmenin büyüklüğünün mücbir bir sebep olmadığı, kaldı ki imzalı bordronun borcun ödendiği savunması olarak kabul edilemeyeceği gibi borcun ortaya çıkmasını engelleyen belge olduğu, bu nedenle ibrazının süreye bağlı olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, dosyaya fotokopisi ibraz edilen fazla çalışma ücreti ve genel tatil ücreti tahakkuku içeren imzalı ücret bordrolarına karşı davacı vekilince imza itirazında bulunulduğu gözetildiğinde, davalı vekili tarafından kararın verildiği 03.05.2016 tarihli duruşmada ibraz edilen ücret bordrosu asıllarının kanuni süresi içerisinde sunulup sunulmadığı ile borcun ödendiği savunması olarak kabul edilip edilemeyeceği; buradan varılacak sonuca göre bordro asılları üzerinde imza incelemesi yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Direnmeye konu uyuşmazlığın niteliği dikkate alınarak öncelikle adil yargılanma hakkı başlığı altında hukukî dinlenilme hakkı kavramının, devamında basit yargılama usulü ve delil gösterme ile ispat ve belge delili üzerinde durulmalı, bu hususlarla ilgili açıklamalar yapıldıktan sonra somut uyuşmazlığın değerlendirilmesine geçilmelidir. A. Adil Yargılanma Hakkı 13. Hukuk devletinin bir gereği olarak bireyler hakları ihlâl edildiği ya da tehlikeye düştüğü durumda, hukukî korunma için devlete başvurmak zorunda olup kendiliğinden hak arama yetkisine sahip değildirler. Bireylere tanınan bu hak, devletin anayasal teminatı altındadır. 14. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin 1. fıkrası “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmünü düzenlemiş olup, hak arama özgürlüğü adı altında hukukî koruma (korunma) talebine yönelik anayasal teminatı bireylere vermektedir. 15. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur (Gökhan Ateş, B. No: 2017/32699, 12.01.2021, § 23). 16. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrasında ise usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı ifade edilmiştir. 17. Bu bağlamda ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesinde adil yargılanma hakkı ayrıntılı şekilde yer almış olup, Sözleşmenin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin 1. fıkrası; “Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenmiştir. 18. Gerek Anayasa gerekse AİHS düzenlemelerine koşut olarak düzenlenen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) “Hukuki dinlenilme hakkı” başlıklı 27. maddesinde; "(1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir." hükmüne yer verilmiştir. 19. Hukukî dinlenilme hakkının temel unsurları maddede tek tek belirtilmiş, böylece uygulamada bu temel yargısal hak konusundaki tereddütlerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. 20. Bu unsurlardan ilki “bilgilenme hakkı”dır. Bu çerçevede, öncelikle tarafların gerek yargı organlarınca gerek karşı tarafça yapılan işlemler konusunda bilgilendirilmeleri zorunludur. Kişinin kendisinden habersiz yargılama yapılarak karar verilmesi, kural olarak mümkün değildir. Hak sahibinin kendisi ile ilgili yargılama ve yargılamanın içeriği hakkında tam bir şekilde bilgi sahibi olması sağlanmalıdır. Tarafın bilgi sahibi olmadığı işlemler, belge ve bilgiler yargılamada esas alınamaz. Bilgilenmenin şekli bakımından, hukukî dinlenilme hakkına uygun davranılmalı, ilgilinin bilgilenmesi şeklen değil, gerçek anlamda sağlanmaya çalışılmalıdır. 21. Bu hakkın ikinci unsuru, “açıklama ve ispat hakkı”dır. Taraflar, yargılamayla ilgili açıklamada bulunma, bu çerçevede iddia ve savunmalarını ileri sürme ve ispat etme hakkına sahiptirler. Her iki taraf da bu haktan eşit şekilde yararlanır. Bu durum "silahların eşitliği ilkesi" olarak da ifade edilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre silahların eşitliği ilkesi, davanın bir tarafını, diğer taraf karşısında belirli bir dezavantaj içine sokmayacak şartlar altında, her bir tarafın deliller de dahil olmak üzere, davasını ortaya koymak için makul ve kabul edilebilir olanaklara sahip olması zorunluluğu şeklinde ifade edilmiştir (İnceoğlu, Sibel; Adil Yargılanma Hakkı, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi-4, 2018, s. 115). 22. Anayasa Mahkemesine göre ise silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usule ilişkin haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelmekte; bu usul güvencesinin, uyuşmazlığın her iki tarafına da savunmasının temel dayanağı olan delilleri sunma imkânı tanınmasını kapsadığı ifade edilmektedir (Ali Tulumcu, B. No: 2017/18458, 10.02.2021, § 34). 23. Adil yargılanma hakkının içinde yer alan ve silahların eşitliği ilkesinin tamamlayıcısı diğer bir hak ise, “çelişmeli (çekişmeli) yargılama hakkı”dır. Çekişmeli yargılama ilkesinin anlamı, bir hukuk ya da ceza davasında tüm taraflara, mahkemenin kararını etkilemek amacıyla ulusal yargının bağımsız bir mensubu tarafından bile olsa gösterilen kanıtlar ve sunulan görüşlerle ilgili bilgiye sahip olma ve bunlarla ilgili görüş bildirebilme hakkının tanınmasıdır (Doğru, Osman/ Nalbant, Atilla: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (Açıklama ve Önemli Kararlar), C.1., 2012, s. 637). 24. Hukukî dinlenilme hakkının üçüncü unsurunu, “tarafların iddia ve savunmalarını yargı organlarının tam olarak dikkate alıp değerlendirmesi” oluşturmaktadır. Bu değerlendirmenin de kararların gerekçesinde yapılması gerekir (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Hükümet gerekçesi madde 32). 25. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesine göre mahkemelerin, tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi vardır. Dolayısıyla mahkemelerce, yargılamanın taraflarınca ileri sürülen iddialar ve gösterilen deliller gereği gibi incelemek zorundadır. 26. Nitekim Anayasa Mahkemesi, genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın yürütülebilmesi için silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ışığında taraflara iddialarını sunmak hususunda uygun olanakların sağlanmasının şart olduğunu; taraflara, tanık delili de dâhil olmak üzere delillerini sunma ve inceletme noktasında da uygun imkânların tanınması gerektiğini; bu anlamda delillere ilişkin dengesizlik veya hakkaniyetsizlik iddialarının da yargılamanın bütünü ışığında değerlendirilmesinin zorunlu olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli hususun, tarafların tanık ve bilirkişi incelemesi de dâhil ortaya koydukları delillerin değerlendirilmesi ve özellikle bu taleplerin reddi hâlinde yargılama makamınca bu karara ilişkin tutarlı şekilde gerekçe gösterilmesi gerektiğini vurgulamıştır (Emine Yıldız, B. No: 2014/12324, Karar Tarihi: 01.02.2017, § 34). 27. Bununla birlikte AİHM, ulusal mahkemelerin, davanın taraflarınca öne sürülen iddiaların ve sunulan delillerin kabulünde takdir yetkisine sahip olduklarını; fakat bu yetkiyi kararlarında gerekçe göstererek haklılaştırmakla yükümlü olduklarını vurgulamaktadır. Suominen/Finlandiya kararında, bir hukuk davasının hazırlık duruşmasında başvurucu tarafından sunulan deliller listesinden sadece ikisinin kabul edilmesi ve bu konuda hiçbir gerekçe gösterilmemesi gerekçeli karar hakkı bakımından ihlâl verilmesine neden olmuştur (İnceoğlu, s. 171.) B. Basit Yargılama Usulü ve Delil Gösterme 28. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda iki temel yargılama usulü düzenlenmiştir. Bunlar; yazılı (m. 118-186) ve basit (m. 316-322) yargılama usulleridir. Davanın açıldığı mahkemeye veya uyuşmazlığın niteliğine göre uygulanacak yargılama usulü farklılık göstermektedir. 29. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Basit yargılama usulüne tabi dava ve işler” başlıklı 316. maddesinin (g) bendi; “Diğer kanunlarda yer alan ve yazılı yargılama usulü dışındaki yargılama usullerinin uygulanacağı belirtilen dava ve işler” şeklindeki düzenleme ile hangi dava ve işlerin basit yargılama usulüne tabi olduğunu açıklamıştır. 30. Mülga 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesinde iş mahkemelerinde şifahi yargılama usulü uygulanacağı; 15. maddesinde ise bu Kanunda açıklık olmayan hâllerde Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren ve 450. maddesi ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nu (HUMK) yürürlükten kaldıran HMK’nın 447/1. maddesi uyarınca diğer kanunların sözlü yahut seri yargılama usulüne atıf yaptığı hâllerde, bu Kanun’daki basit yargılama usulü ile ilgili hükümlerin uygulanacağını düzenlemiş, aynı Kanun’un 316 vd. maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir. 31. Bu usul, daha çabuk sonuçlandırılması gereken, daha kısa bir incelemeye ihtiyaç duyan ve daha kolay bir inceleme ile sonuçlandırılabilecek dava ve işler için kabul edilmiş basit ve seri bir yargılama usulüdür. 32. Bu yargılama usulünde, dava ve davaya cevap verilmesi yazılı yargılama usulünde olduğu gibi dilekçe ile olur (m.317/1). Cevap süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır. Ancak, mahkeme duruma göre bu sürede cevap dilekçesi verilmesi zor ise bu süre içinde başvurulmak kaydıyla davalıya, bir defaya mahsus olarak ve iki haftayı geçmeyecek ek bir süre verebilir (m.317/2). Belirtmek gerekir ki, 28.07.2020 tarihli ve 31199 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un (7251 sayılı Kanun) 31. maddesi ile bu fıkrada yer alan “davalıya, bir defaya mahsus” ibaresi “davalıya, cevap süresinin bitiminden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak” şeklinde değiştirilmiştir. 33. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 317. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, basit yargılama usulünde, dava ve cevap dilekçesi dışında cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi verilemez. Bu çerçevede, taraflar dilekçeleriyle birlikte tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek, ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayacak bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorundadırlar (m. 318). Dilekçe sayısı, bu usulde görülecek işlerin basit olması ve kısa sürede karara bağlanmasını sağlamak amacıyla sınırlandırıldığından birer defa dilekçe vermek durumunda olan tarafların daha dikkatli davranmaları gerekmektedir. 34. Basit yargılama usulünde iddia ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı, yazılı yargılama usulünden farklı olarak dava açılmasıyla ve cevap dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlar (m.319). 35. Bu noktada, kısaca ön inceleme aşamasından bahsetmek yararlı olacaktır. 36. Yargılamanın gereksiz yere uzamasının engellenmesi, mahkemenin ve tarafların yargılamada gereken hazırlığı davanın başında yapmasının sağlanması bakımından Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile dilekçelerin verilmesinden sonra ve tahkikat aşamasından önce gelmek üzere “ön inceleme” adıyla yeni bir yargılama aşaması kabul edilmiştir. 37. Ön inceleme aşaması (m. 140), yargılamada özel bir öneme sahiptir. Bu aşamanın başarısı, esasen bu duruşmaya doğru bir şekilde hazırlanılması ve yapılması gereken işlemlerin mahkemece ve taraflarca doğru bir şekilde yapılmasına bağlıdır (Yılmaz, Ejder: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, 4. Baskı, Ankara 2021, s.2994 vd.). 38. Ön inceleme, dilekçeler aşaması ile tahkikat aşaması arasında ayrı ve bağımsız bir aşama olacak şekilde, beş yargılama aşamasından biri olarak öngörülmüştür. Bu aşamada ilk itirazlar ve dava şartları yönünden dosyanın incelemeye tabi tutulması ve tarafların uyuşmazlık içerisinde olduğu konular ile anlaştıkları konuların ayrılarak, delillerin toplandığı ve değerlendirildiği tahkikat aşamasına eksiksiz ve hazır bir şekilde geçilmesi amaçlanmıştır. 39. Bu çerçevede ön inceleme duruşmasında tahkikat işlemleri yapılamaz, tahkikata götüren hazırlık işlemleri yapılır. Tahkikat aşamasından farklı olarak ön inceleme aşamasında işin esasına girilmeyeceğinden, kural olarak delillerin incelenmesi söz konusu olmayacaktır. Bu aşamada delillerin toplanması için hazırlık işlemleri yapılacak ve bu sayede dosyanın tekemmül etmesi sağlanacaktır. 40. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Ön inceleme duruşmasına davet” başlıklı 139. maddesi, yargılama sırasında tamamlanmış işler bakımından uygulanması gereken ve 7251 sayılı Kanunun 13. maddesiyle yapılan değişiklikten önceki hâliyle; “(1)Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden ve yukarıdaki maddelerde belirtilen incelemeyi tamamladıktan sonra, ön inceleme için bir duruşma günü tespit ederek taraflara bildirir. Çıkarılacak davetiyede, duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar yanında, taraflara sulh için gerekli hazırlığı yapmaları, duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda, gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği ve diğer tarafın, onun muvafakati olmadan iddia ve savunmasını genişletebileceği yahut değiştirebileceği ayrıca ihtar edilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 41. 7251 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle yapılan değişiklikle birlikte anılan madde; “(1) Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden ve yukarıdaki maddelerde belirtilen incelemeyi tamamladıktan sonra, ön inceleme için bir duruşma günü tespit ederek taraflara bildirir. (Değişik cümle:22/7/2020-7251/13 md.) Çıkarılacak davetiyede aşağıdaki hususlar ihtar edilir: a) Duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar. b) Tarafların sulh için gerekli hazırlığı yapmaları. c) Duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği. ç) Davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları, bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi hâlinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği.” şeklinde düzenlenmiştir. 42. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 139. maddesinin yeni düzenlemesine bakıldığında, dilekçelerin teatisi aşamasının tamamlanması ve tarafların ön inceleme duruşmasına davet edilmesi yine iki farklı aşama olarak korunmaya devam edilmiştir. Fakat değişiklikle birlikte, eksik delillerin sunulması ve başka yerden getirtilecek delillere ilişkin açıklama yapılması ihtarının artık ön inceleme duruşması davetiyesi ile birlikte yapılacağı düzenlenmiştir. 43. Ön inceleme aşamasına ilişkin genel açıklamalardan sonra basit yargılama usulünde HMK’nın “Ön inceleme ve tahkikat” başlıklı 320. maddesinin; “(1) Mahkeme, mümkün olan hâllerde tarafları duruşmaya davet etmeden dosya üzerinden karar verir. (2) Daha önce karar verilemeyen hâllerde mahkeme, ilk duruşmada dava şartları ve ilk itirazlarla hak düşürücü süre ve zamanaşımı hakkında tarafları dinler; daha sonra tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder. Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe veya arabuluculuğa teşvik eder. Tarafların sulh olup olmadıkları, sulh olmadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanağa yazılır; tutanağın altı hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür.  (3) Mahkeme, tarafların dinlenmesi, delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemlerinin yapılmasını yukarıdaki fıkrada belirtilen duruşma hariç, iki duruşmada tamamlar. Duruşmalar arasındaki süre bir aydan daha uzun olamaz. İşin niteliği gereği bilirkişi incelemesinin uzaması, istinabe yoluyla tahkikat işlemlerinin yürütülmesi gibi zorunlu hâllerde, hâkim gerekçesini belirterek bir aydan sonrası için de duruşma günü belirleyebilir ve ikiden fazla duruşma yapabilir. (4) Basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, dava açılmamış sayılır” şeklinde düzenlendiğini belirtmek gerekmektedir. 44. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 322. maddesi atfı ile basit yargılama usulünde de uygulama alanı bulan HMK’nın “Ön İnceleme duruşması” başlıklı 140. maddesinin, 7251 sayılı Kanunun 14. maddesi ile değiştirilmeden önceki 5. fıkrasına göre; ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir. Yapılan değişiklikle ise 5. fıkra; “139 uncu madde uyarınca yapılan ihtara rağmen dilekçelerinde gösterdikleri belgeleri sunmayan veya belgelerin getirtilmesi için gerekli açıklamayı yapmayan tarafın bu delillere dayanmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 45. Burada vurgulanması gereken husus özellikle 140. maddede “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır. HMK’nın 140. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere taraflar, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirilecekse, bunu belirtmek zorundadırlar. Şayet taraflar, bu konuda yapmaları gereken işlemleri eksik bırakmışlarsa, tahkikata başlamadan önce taraflara son kez kısa bir süre verilerek bu eksiklikleri tamamlamaları düşünülmüştür. Taraflar bu şanslarını da doğru kullanamazlarsa artık tahkikat mevcut delillerle yürütülecek ve tarafların o delile dayanmaktan vazgeçtikleri kabul edilecektir. 46. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 140/5. maddesi, ön inceleme duruşmasında dahi, dava ve cevap dilekçesinde gösterilmiş olmayan belgenin ikamesine izin vermemiştir. Zira şeklî gerçeği arayan özel hukuk yargılamasında, ilişkinin maddi gerçeği değil, özel hukukun biçtiği kalıplara uygunluğu incelenecektir. Böyle bir kalıbı ispat eden belgeyi delil olarak zikretmeyen tarafın, hak arama özgürlüğünü doğru biçimde kullandığından söz edilemez. Hakkını etkin biçimde kullanma çabasını başlangıçta göstermeyen tarafın, sonradan belgeyi delil olarak kullanmak istemesi, uyuşmazlığın netleşmesini de çözümünü de geciktirecektir. Üstelik böyle bir belgenin dava veya cevap dilekçesinde zikredilmiş olması, uzlaşmayı kolaylaştırabilecekken, bu imkân da kaybedilmiş olacaktır. Böyle olunca, uyuşmazlığın süratle çözümlenmesinden beklenen kamu yararı zedelenecektir. O hâlde, dava ve cevap dilekçelerinde gösterilmemiş bulunan belge delillerinin, ön inceleme duruşması da dâhil olmak üzere sonradan ikame edilmesi, ancak 145. maddede belirtilen şartlarla mümkündür. 47. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun sisteminde, uyuşmazlık döneminde yürürlükte bulunan HMK’nın 140/5. maddesi dikkate alındığında ön inceleme duruşmasında tayin edilen kesin süreye uyulmaması, vazgeçme yaptırımına bağlanarak, davayı uzatıcı bu kötüniyetli davranışlar engellenmeye çalışılmıştır. Zira dilekçelere eklenip sunulmamış, daha sonra ön incelemede ek olarak bildirilen süre içinde de verilmemiş delillere, tahkikat içinde kural olarak dayanılamaz. Tahkikatın amacı, kural olarak, delil toplamak değil, delilleri incelemek ve değerlendirmektir; aksi hâlde tahkikat tamamlanamaz ve yargılama uzar. 48. Ancak istisnaen belirli koşulların gerçekleşmesi kaydıyla taraflar gerek ön inceleme gerekse de tahkikat aşamasında yeni delil gösterebilme olanağına sahiptirler. Nitekim bu husus, HMK’nın “Sonradan delil gösterilmesi” başlığını taşıyan 145. maddesinde “(1) Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 49. Tarafların Kanun’da belirtilen süreden sonra delil gösteremeyeceklerine ilişkin kurala getirilen istisnanın, dava ve cevap dilekçelerinde hiç delil bildirmeyen, ön inceleme aşamasında veya çıkarılacak davetiye üzerine delillerini sunmayan veya toplanması için gerekli işlemleri yapmayan tarafın tahkikat aşamasında delil bildirme haklarının olduğu şeklinde anlaşılması mümkün değildir. 50. Bu kapsamda delilin sonradan sunulması, o delile daha önceden ulaşılamamasına ya da o delilin varlığı hakkında mazur görülebilir bir bilgisizliğe, bir engellemeye vs. dayanıyorsa mümkündür. Tarafın salt ihmalkârlığı, yeterince araştırmaması, davayı uzatma amacı, davayı önemsememesi, kötü niyeti gibi hususlarla o delili sunmaması hâlinde sonradan delil sunulması kabul edilemez, artık o delilden vazgeçmiş sayılır (Atalay, Oğuz; Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, Cilt II, 15. Bası, İstanbul 2017, s.1760). 51. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 31. maddesi gereğince hâkim de, davayı aydınlatma ödevi uyarınca maddi ya da hukukî açıdan belirsiz gördüğü hususlar açısından ihtiyaç duyduğu takdirde taraftan yeni delil göstermesini isteyebilir. 52. Görüldüğü üzere, HMK’nın sistematiği içinde tahkikat aşamasına geçilmezden evvel tarafların uyuşmazlık konularının ve bu uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin en başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. 53. Ön inceleme aşamasında tarafların anlaşıp anlaşamadıkları konuları belirleyen ve hangi vakıaların uyuşmazlık konusu olduğunu tespit eden ve bunu tutanağa geçiren mahkemenin, tahkikat aşamasında yapacağı faaliyet (iş), uyuşmazlık konusu olayları incelemek, bunlar hakkında tarafların gösterdiği delilleri, ileride vereceği hükme esas almak üzere ispat hukuku kurallarına göre değerlendirmektir (Yılmaz, s. 901). 54. Taraflar, tahkikat aşamasında kural olarak iddia ve savunmalarını genişletip değiştiremezler; yani yeni vakıa ileri süremezler ve eski vakıaların yerine yeni vakıalar ikame edemezler. Bunun yapılabilmesi ancak karşı tarafın açık muvafakati, bunun mümkün olmaması durumunda da ıslah suretiyle gerçekleştirilebilir. 55. Kanun koyucunun, belli şartların varlığı hâlinde, taraflara yargılamanın daha sonraki aşamalarında delil ileri sürebilmeleri için istisnai bir düzenleme getirmesinin gerekçesi, adil yargılanma hakkının bir unsurunu oluşturan “hukukî dinlenilme hakkı”dır (Yılmaz, s.3032). 56. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 322. madde yollamasıyla uygulanması mümkün olan HMK’nın 145. maddesindeki koşulların bulunması hâlinde, sonradan gösterilen delillerin basit yargılama usulünde de incelenmesi mümkündür. C. İspat ve Belge Delili 57. Bilindiği üzere, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (HMK m. 187/1). 58. Vakıa (olgu), kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylardır (03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı). 59. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 189. maddesinin 1. fıkrasında da belirtildiği üzere “Taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir.”. Madde gerekçesine göre de, “...ispat hakkı kavramı, kanunî sınırları belirtilmek suretiyle, bir davanın her iki tarafına da tanınmış olmaktadır. Böylece ispat, bu maddede taraflar bakımından sadece bir yük olmanın ötesinde aynı zamanda kanunî bir hak olarak düzenlenmiştir.”. 60. Belirtmek gerekir ki, sadece taraflarca ileri sürülen ve dayanılan vakıalar, ispatın konusunu oluşturur. Taraflarca getirilen vakıaların hukuki nitelendirmesini yapmak hâkime ait ise de kural olarak taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları hâkim araştıramaz ve bunların ispatını da isteyemez. Usul hukukumuza hâkim olan ve HMK'nın 25. maddesinde düzenlenen "Taraflarca getirilme ilkesi" uyarınca kanunda öngörülen istisnalar dışında hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. 61. Nitekim bu ilkeye uygun olarak HMK'nın "Dava dilekçesinin içeriği" başlıklı 119. maddesinin 1. fıkrasının (e) bendinde "Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri"nin gösterilmesi gerektiği düzenlendiği gibi, "Cevap dilekçesinin içeriği" başlıklı 129. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinde de "Davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri"nin bulunması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Görüldüğü üzere, davacı dava dilekçesinde talep sonucunu haklı göstermeye yarayan yani davanın temelini oluşturan maddi vakıaları yazmak zorundadır. Aynı ilke uyarınca davalı da cevap dilekçesinde savunmasının dayanağını oluşturan vakıaları sunmak zorundadır. Böylece davacı iddiasını, davalı da savunmasını somutlaştırmış olacaktır. 62. Uygulamada genel geçer ifadelerle somut vakıalara dayanmadan davaların açılıp yürütülmesinin önüne geçmek amacıyla HMK'da yeni bir düzenleme yapılmış ve 194. maddenin 1. fıkrasında "Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar." hükmüne yer verilmiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında ise somutlaştırma yükünün delillerle ilişkisi ortaya konulmuş ve tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmek zorunda oldukları düzenlenmiştir (HMK m. 194/2). 63. Bu aşamada, belge delili üzerinde de kısaca durmak yararlı olacaktır. 64. Türk Hukuk Lûgatında belge “Bir gerçeği doğrulayan yazı, fotoğraf, resim, film vb. (Kanıt)” olarak tanımlanmıştır (Türk Hukuk Lûgatı Türkçe-Türkçe Cilt I, Ankara 2021, s. 147). 65. Öncelikle belirtmek gerekir ki, mülga HUMK’da yer almayan “belge” kavramı ilk kez HMK’nın “İspat ve Deliller” başlıklı dördüncü kısmının “Belge ve Senet” başlıklı ikinci bölümünde düzenlenmiştir. HMK’nın “Belge” başlıklı 199. maddesi “Uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir.” şeklindedir. 66. “Belge” bir üst kavram olarak senet kavramını da içermektedir. Buna göre, ilişkin olduğu vakıaları ispata elverişli her türlü bilgi taşıyıcısı belge olarak nitelendirilir (Atalı, Murat/Ermenek, İbrahim/Erdoğan, Ersin: Medeni Usul Hukuku, 4. Baskı, Ankara 2021, s.520). Kanun koyucunun belgeyi tanımlamasının sebebi senet ile diğer belgelerin birbirine karıştırılmasının önüne geçmektedir. HMK m. 199 hükmüne belgeler sayılırken, bunların en tipik (rastlanır) olanlarına yer verilmiştir. Burada sınırlı bir sayımdan kaçınılmasının sebebi, bu konuda olası gelişmelere engel olmamaktır (Görgün, Şanal/ Börü, Levent/Kodakoğlu, Mehmet: Medenî Usul Hukuku, 10. Baskı, Ankara 2021, s. 485). 67. Bir kimsenin vücuda getirdiği, bir hukukî işlemi ya da vakıayı konu alan ve kendi aleyhine delil teşkil eden yazılı belgeye ise “senet” denir (Tanrıver, Süha: Medeni Usûl Hukuku Cilt I, Ankara 2021, s.914). Bu noktada, senetle belge arasındaki ayırıma da dikkat çekmek gerekir. Özellikle iradenin dış âlemde varlık kazanmasını sağlayan şey, çok genel anlamıyla belge olarak kabul edilebilir; ancak her belge kanun anlamında belge sayılmaz. Örneğin; fotokopi, faks metinleri birer belgedir, ancak senet sayılmaz. Buna karşılık, HMK’nın 200. maddesinde sayılan unsurları içeren senet, aynı zamanda bir belgedir. Demek ki, belge 199. maddede sayılanlar yanında senedi de kapsayan bir üst kavramdır (Erdönmez, Güray; Pekcanıtez Usûl Medeni Usûl Hukuku, Cilt II, 15. Bası, İstanbul 2017, s.1772). 68. Bir tarafın delil olarak dayandığı belgeyi mahkemeye ibraz etmesi, hem ispat hakkının (delil gösterme ve delile ulaşma hakkının) bir parçası, hem de delil gösterme yükünün bir sonucudur. HMK, yargılamanın farklı aşamalarında, dayanılan belgelerin mahkemeye ibraz ile ilgili hükümler sevk etmiştir. Yukarıda da açıklandığı üzere dilekçeler aşamasında 121. maddede; ön inceleme aşamasında 140. maddenin 5. fıkrasında; tahkikat aşamasında ise 145. maddede belgelerin ibrazı ile ilgili düzenlemeler mevcuttur. 69. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Mahkemece belge aslının istenmesi ve geri verilmesi” başlıklı 216. maddesinde ise; “(1) Belgenin sadece örneğinin mahkemeye verildiği durumlarda, mahkeme kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine belgenin aslının verilmesini de isteyebilir. (2) Belgenin aslını elinde bulunduran taraf, üçüncü kişi veya resmî makamlar, istenmesi hâlinde bunu mahkemeye vermek zorundadır. (3) Mahkeme, belge aslının verilmesi durumunda, belgenin saklanması için gerekli tedbirleri alır veya istendiğinde tekrar verilmek üzere belgeyi ibraz edene geri verebilir. (4) Taraflardan biri elindeki belgenin aslını mahkemeye verirse, bu belgenin geri verilmesini talep edebilir. Bu takdirde hâkim, belgenin aslının verilip verilmeyeceğine karar verir. Geri verilmesine karar verildiğinde, aslına uygun olduğu mahkeme mührü ve yazı işleri müdürünün imzasıyla onanmış örneği dosyaya konur.” düzenlemesine yer verilmiştir. Özellikle belge suretinin tereddütlü olması hâlinde aslının görülmesi ve incelemesi gerekmektedir. D. Somut Olayın Değerlendirilmesi 70. Somut uyuşmazlıkta davacı vekili, ücret bordrolarındaki imzaların bazılarının müvekkiline ait olmadığını, bazı bordroların müvekkilinin arkadaşları, bazılarının ise muhasebeciler tarafından imzalandığını ileri sürmüş, davalı vekili ise davacının fazla çalışma yapması durumunda ve ayrıca çalıştığı genel tatil günlerine ait ücretlerim tahakkuk yapılarak ödendiğini savunmuştur. 71. Davalı işveren vekili cevap dilekçesinde delil olarak işyeri şahsi sicil dosyası ile ücret bordrolarına da dayandığını belirtmiş, mahkemece de tensip tutanağında belirtilen bu belgelerin istenilmesine dair ara karar oluşturulmuştur. 72. Öncelikle belirtmek gerekir ki, imzalı ücret bordrosunda tahakkuk bulunan fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının ödendiği varsayılır. İşçinin imzasını içermeyen ücret bordrolarında fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti tahakkuku yer alması ve tahakkukta yer alan miktarların karşılığının banka hesabına ödenmesi hâlinde ise bordrolarda yer alan fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti ödeme tutarları hesaplamadan mahsup edilmelidir. Buna göre, somut olay bakımından ücret bordrolarının ilgili aya ait fazla çalışma ile ulusal bayram ücretinin ödendiği savunmasına ilişkin olarak sunulduğu açıktır. 73. Diğer taraftan, davalı vekili tarafından kanuni süre içerisinde işyeri şahsi sicil dosyası ile ücret bordrolarının fotokopi şeklinde dosyaya ibraz edildiği, ücret bordrolarının bir kısmında fazla çalışma ücreti ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti tahakkuk ettirildiği, bordroların altında imza yer almakla birlikte davacı vekilinin imza itirazında bulunduğu görülmüştür. 74. Mahkemece davacı tarafın imza itirazında bulunması üzerine 08.10.2015 tarihli duruşmada “Davalı vekiline bordro asıllarını sunmak üzere 2 haftalık süre verilmesine” dair ara karar kurulduğu, davalı vekilince 22.10.2015 tarihli dilekçe ile davacıya ait bordro asıllarının müvekkilinin arşivinden temin edilemediği, bunun için araştırmanın devam ettiği; 05.11.2015 havale tarihli dilekçe ile de bordro asıllarının temin edilmesi hâlinde ibraz hakkını saklı tuttuklarını, müvekkilinin yaklaşık on bin çalışanının bulunduğu, belirli zaman aralıklarında belirli arşivlerde muhafaza edilmesi nedeniyle imzalı bordroların bulunamadığı belirtilerek dilekçe ekinde imzasız bordro örneklerinin sunulduğu, bankaya yazılan müzekkere sonrasında da davacıya ait hesap özetinin dosya içerisine alındığı anlaşılmaktadır. 75. Bununla birlikte, mahkemece 04.02.2016 tarihli duruşmada imzasız bordrolarda tahakkuk bulunan ve banka kayıtları ile ödendiği anlaşılan fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin mahsup edilerek bakiye alacakları gösteren ek bilirkişi raporu alınması yönünde ara karar kurulmuş ve ek raporun taraf vekillerine tebliğ edilmesinden sonra davalı vekili 03.05.2016 tarihli dilekçesiyle rapora karşı itirazları ile birlikte davacıya ait imzalı ücret bordrolarının asıllarını ibraz ederek aynı tarihli duruşmada da beyanlarını yinelemiş, mahkemece bordro asıllarının incelemesinde imzaların birbirinden farklılık arz ettiği tutanağa geçirilmek suretiyle yargılama sona erdirilerek karar verilmiştir. 76. Öncelikle ifade etmek gerekir ki, davalı vekili tarafından iki haftalık süre geçtikten sonra bordro asıllarının sunulması üzerine mahkemece yukarıda açıklanan gerekçe ile ücret bordrosu asılları dikkate alınmaksızın sonuca gidilmiş ise de, kanuni süresi içerisinde sunulan cevap dilekçesinde ücret bordrolarına delil olarak dayanıldığından ve bordroların fotokopileri dosyaya ibraz edildiğinden söz konusu belgelerin delil olarak dikkate alınması gerektiği açıktır. 77. Öte yandan davacı tarafından imza itirazında bulunulmasına göre belge asıllarının ibrazına ihtiyaç duyulduğundan, mahkemece bu durumda davalı tarafa kanuni sonuçları ihtar edilmek suretiyle kesin süre verilmesi gerekirken bu hususa riayet edilmediği görülmektedir. Bu anlamda olmak üzere, her ne kadar bozma kararında davalı vekiline iki haftalık kesin süre verildiği belirtilmiş ise de, duruşma tutanağından da açıkça anlaşıldığı üzere davalı vekiline kesin süre verilmemiştir. 78. Açıklanan bu maddi ve hukukî olgular karşısında, mahkemece davalı vekiline kanuni sonuçları açık ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde ihtar edilerek kesin süre verilmediğinden, borcun ödendiği savunmasına dayalı olarak sunulan ücret bordrosu asıllarının delil ibrazı bakımından kanuni süre içinde sunulduğu kabul edilmeli ve bordro asılları üzerinde imza incelemesi yaptırılarak oluşacak sonuca ve dosya kapsamına göre karar verilmelidir. 79. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 24.02.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
14. Hukuk Dairesi, 2017/1625 E., 2020/7891 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSulh Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Yargılama gideri tutarı, hangi tarafa ve hangi oranda yükletildiği ve dökümü hüküm altında gösterilir ( HMK m. 332 / 1, 2 ). Somut olayda; davacı vekili aldığı yetkiyle İİK'nun 121. maddesine dayanarak 349 ada 11 parsel sayılı taşınmaz hakkında ortaklığın giderilmesi davası açmıştır.
14. Hukuk Dairesi         2017/1625 E.  ,  2020/7891 K. "İçtihat Metni" 14. Hukuk Dairesi MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 06/10/2015 gününde verilen dilekçe ile ortaklığın giderilmesi talebi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 04/11/2015 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı vekili ve bir kısım davalılar vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: \_ K A R A R \_ Dava, İİK'nun 121. maddesi uyarınca alınan yetki belgesine dayalı olarak alacaklı tarafından açılan ortaklığın giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, haczedilen payın cebri icra yoluyla doğrudan satışı istenebileceğinden hukuki yarar yokluğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hükmü, davacı vekili ve bir kısım davalılar vekili temyiz etmiştir. 1)Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve dosya kapsamına göre davacı vekili ve bir kısım davalılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 2)Davacı vekili ve bir kısım davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; Tarafların, davanın görülmesi ve sonuçlandırılması için ödedikleri paraların tümüne yargılama giderleri denir. Keşif giderleri, tanık ve bilirkişiye ödenen ücret ve giderler, yargılama sırasında yapılan diğer tüm giderler, vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekalet ücreti yargılama giderleri kapsamındadır (HMK m 323). Kural olarak yargılama giderleri davada haksız çıkan yani aleyhine hüküm verilen tarafa yükletilir (HMK m 326). Yargılama giderlerine mahkemece resen hükmedilir. Yargılama gideri tutarı, hangi tarafa ve hangi oranda yükletildiği ve dökümü hüküm altında gösterilir ( HMK m. 332 / 1, 2 ). Somut olayda; davacı vekili aldığı yetkiyle İİK'nun 121. maddesine dayanarak 349 ada 11 parsel sayılı taşınmaz hakkında ortaklığın giderilmesi davası açmıştır. Mahkemece, 5403 sayılı Kanunun 8. maddesinde 30.04.2014 tarih, 6537 sayılı Kanunun 4. maddesiyle yapılan ve 15.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren değişiklikle "Tarım arazileri Bakanlıkça belirlenen büyüklüklerin altında ifraz edilemez, hisselendirilemez, Hazine taşınmazlarının satış işlemleri hariç olmak üzere pay ve paydaş adedi arttırılamaz." düzenlemesi yapıldığından artık asgari tarımsal arazi büyüklüklerinin altındaki arazilerde paydaş dışındaki 3. şahıslara satış ve devri mümkün hale geldiği gerekçesiyle alacaklı davacının haczedilen payı doğrudan icra yoluyla satışını sağlayabileceği belirtilerek hukuki yarar yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir. 5403 sayılı Kanunun 8. maddesinde 30.04.2014 tarih, 6537 sayılı Kanunun 4. maddesiyle yapılan ve 15.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren değişikliklikten sonra paydaş dışındaki 3. şahıslara dava konusu taşınmazların satışı mümkün hale gelmiştir. Dava 26/02/2015 tarihinde, kanun değişikliği yürürlüğe girdikten sonra açıldığından davacı alacaklının ortaklığın satış suretiyle giderilmesini talep etme hakkı bulunmamaktadır. Mahkemece kendisini vekille temsil ettiren davalılar lehine maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken bu hususta hüküm kurulmamış olması doğru değil ise de bu husus kararın bozulmasını ve yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden HUMK'nun 438/7 maddesi gereğince hüküm sonucunun aşağıdaki şekilde düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekili ve bir kısım davalılar vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine; (2) numaralı bent uyarınca davacı vekili ve bir kısım davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hüküm sonucuna 4. madde olarak "Davalılar kendilerini vekille temsil ettirdiklerinden karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT uyarınca belirlenen 1.500,00TL maktu vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalılara verilmesine" cümlesinin eklenmesi suretiyle düzeltilmesine, hükmün DEĞİŞTİRİLMİŞ ve DÜZELTİLMİŞ bu şekliyle ONANMASINA, peşin yatırılan harcın yatırana iadesine, 30.11.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Davalı Şirket (S), aleyhine açılan bir ticari alacak davasında cevap dilekçesini sunacaktır. Şirket vekili, savunmanın dayanağı olan bazı faturaların şirket arşivinde olduğunu, ancak bir kısmının ise gümrük müdürlüğü dosyasında bulunduğunu tespit etmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre, cevap dilekçesine eklenecek belgeler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A) Davalının elinde bulunan belgelerin asıllarının veya örneklerinin dilekçeye eklenmesi zorunludur.
B) Başka yerlerden getirtilecek belgeler için bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması gerekir.
C) Belgelerin eklenmemesi halinde mahkemece davalıya eksikliği gidermesi için 1 haftalık kesin süre verilir.
D) Belgelerin cevap dilekçesine eklenmemesi, cevap dilekçesinin hiç verilmemiş sayılmasına neden olan zorunlu bir unsurdur.
E) Cevap dilekçesine, davacı sayısı kadar örnek eklenmesi zorunluluğu bulunmaktadır.