6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 129

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 129. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 129- (1) Cevap dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur: a) Mahkemenin adı. b) Davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri; davalı yurt dışında ise açılan dava ile ilgili işlemlere esas olmak üzere yurt içinde göstereceği bir adres. c) Davalının Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası. ç) Varsa, tarafların kanuni temsilcilerinin ve davacı vekilinin adı, soyadı ve adresleri. d) Davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri. e) Savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği. f) Dayanılan hukuki sebepler. g) Açık bir şekilde talep sonucu. ğ) Davalının veya varsa kanuni temsilcisinin yahut vekilinin imzası. (2) 121 inci madde hükmü cevap dilekçesi hakkında da uygulanır. Cevap dilekçesinde eksiklik bulunması

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

39 karar eşleşti
4. Hukuk Dairesi, 2022/17073 E., 2023/4990 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
HMK 129. maddesinin birinci fıkrası (e) bendine göre “Savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği” cevap dilekçesinde yer alması gereken hususlardandır.
4. Hukuk Dairesi         2022/17073 E.  ,  2023/4990 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2018/534-2021/365 HÜKÜM/KARAR : Kısmen kabul/Bozma Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairenin 14.06.2022 tarihli ve 2022/4084 Esas, 2022/8782 Karar sayılı ilamıyla hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Kararın düzeltilmesi davacı vekili tarafından istenilmekle; kesinlik, süre, karar düzeltme şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda; karar düzeltme dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: Daire kararında yer alan açıklamalara göre, 6217 sayılı Kanunun 30 uncu maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440 ıncı maddesinde sayılan sebeplerden hiçbirisine uygun olmayan karar düzeltme isteminin REDDİNE, Aynı Kanunun 442/3 ve 4421 sayılı Kanunun 4/b-1 maddeleri gereğince takdiren 1.470,00 TL para cezasının karar düzeltme isteyen davacıdan alınarak Hazineye gelir kaydedilmesine, Aşağıda dökümü yazılı red harcının karar düzeltme isteyen davacıya yükletilmesine, 05.04.2023 tarihinde üye ... ve ...'ün karşı oyu ve oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Davacı vekili 17.04.2013 tarihli dava dilekçesinde; davacı şirketin davalılardan...'den 326.715,41 TL alacaklı olduğunu, bu alacaklar için İstanbul 13. ve 20. İcra Müdürlüğünde icra takibi başlatıldığını ve takiplerin kesinleştiğini, davalı ... Candemir'in borcun doğumdan sonra Kocaeli ili Darıca ilçesi Darıca Mahallesi 128 ada 1 parsel de kayıtlı 2 nolu bağımsız bölümü ve anlaşmalı olarak boşandığı eski eşi diğer davalı ...'e İstanbul ili Pendik ilçesi Kurtköy Mahallesi 3983 ada ve 18 parsel sayılı 3 nolu bağımsız bölümü devrettiğini belirterek, İİK. 278 maddesi uyarınca İstanbul 13. İcra Müdürlüğü'nün 2012/22395 ve İstanbul 20. İcra Müdürlüğü'nün 2012/18455 sayılı dosyaları kapak hesabı olan 326.715,41 TL bedel yönünden tasarrufun iptaline ve icra dosyaları üzerinden dava konusu her iki taşınmazın haczi ve cebri satış yetkisi verilmesine karar verilmesin talep ve dava etmiştir. Üçüncü kişi davalı ... ise cevap dilekçesinde taşınmazı 120.000,00 TL aldığını ve delil olarak da 25.05.2012 tarihli Gayrimenkul Satışının Koşullarının Belirlenmesine Yönelik Ön Sözleşmeye dayandığını ve davanın reddini talep etmiştir. Yapılan yargılama neticesinde mahkemece 2013/198 Esas 2015/120 Karar sayılı ilamı ile davanın reddine karar verilmiştir. Davanın reddine dair verilen hükmün süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesi'nin 06.06.2017 tarihli 2015/9903 Esas 2017/6416 Karar ilamı ile "... dava konusu 2 nolu bağımsız bölüm 01.06.2012 tarihinde borçlu tarafından davalı ...'a satıldığı anlaşılmaktadır. Taşınmazın akit tablosundaki satış değeri 16.000,00 TL olup bilirkişi satış tarihindeki değerini 80.000,00 TL olarak tesbit etmiştir. Davalı ... vekili taşınmazın müvekkili tarafından 120.000,00 TL alındığını idda etmiş ise de bu miktar ödemenin yapıldığına ilişkin belge sunulmamış sadece emlakçı ile yapılan ön sözleşme metni sunulmuştur. Emlakçı ve davalı ... vekilinin imzasını içeren bu belge her zaman düzenlenmesi mümkün olup satışın 120.000,00 TL üzerinden yapıldığını ispatlayıcı nitelikte değildir. Bu halde İİK'nun 278/3-2. maddesine göre ivazlar arasında fahiş fark bulunduğundan bu taşınmaz ile ilgili davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. .... 2. Dava konusu 1 nolu bağımsız bölüm tapuda 26.07.2011 tarihinde borçlu tarafından davalı ...'e devredilmiş, devre ilişkin boşanma davası 06.06.2011 tarihinde açılmıştır. Takiplere konu alacak ise 29.03.2012 tarihinde doğmuştur. Tasarrufun iptali davasının görülebilmesi için gerekli olan tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması koşulu gerçekleşmemiş olması nedeni ile bu taşınmaz yönünden davanın ön koşul yokluğundan reddine karar verilerek anılan davalı yararına maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, esastan red kararı verilerek nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi de hatalı olmuştur." gerekçesi ile bozulmuştur. Mahkemece; Yargıtay 17. Hukuk Dairesi'nin 06.06.2017 tarihli 2015/9903 Esas 2017/6416 Karar sayılı bozma ilamına uyulmasına karar verilerek, dava konusu 2 no'lu bağımsız bölüm 01.06.2012 tarihinde borçlu tarafından davalı ...'a satılmış, taşınmazın akit tablosundaki satış değeri 16.000,00 TL olup bilirkişi satış tarihindeki değerini 80.000,00 TL olarak tespit etmiştir. Davalı ... vekili taşınmazın müvekkili tarafından 120.000,00 TL alındığını iddia etmiş ise de, bu miktar ödemenin yapıldığına ilişkin belge sunulmamış sadece emlakçı ile yapılan ön sözleşme metni sunulmuştur. Davalı vekili bozma sonrasında ise makbuz ve birtakım mesaj içerikleri sunmuş olup, emlakçı ve davalı ... vekilinin imzasını içeren bu belgeler her zaman düzenlenmesi mümkün olup satışın 120.000,00 TL üzerinden yapıldığını ispatlayıcı nitelikte olmadığını, bozma sonrası sunulan hesap ekstreleri ise açıklamalı olmayıp ispatlayıcı niteliği bulunmadığını, bu halde İİK'nun 278/3-2. maddesine göre ivazlar arasında fahiş fark bulunduğundan bu taşınmaz ile ilgili davanın kabulüne karar verilmiştir. Dava konusu 1 no'lu bağımsız bölüm tapuda 26.07.2011 tarihinde borçlu tarafından davalı ...'e devredilmiş, devre ilişkin boşanma davası 06.06.2011 tarihinde açılmıştır. Takiplere konu alacak ise 29.03.2012 tarihinde doğmuştur. Tasarrufun iptali davasının görülebilmesi için gerekli olan tasarrufun borcun doğmundan sonra yapılmış olması koşulu gerçekleşmemiş olması nedeni ile bu taşınmaz yönünden davanın ön koşul yokluğundan reddine karar verilmiştir. Bu karar davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiş olup Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 14.06.2022 Tarih, Esas No: 2022/4084 , Karar No: 2022/8782 ilamı ile: “Mahkemece bilirkişi raporu ile belirlendiği üzere taşınmazın gerçek rayiç değerinin 80.000,00 TL olmasına rağmen tapuda düşük gösterilmesi, davalı tarafın ödemelerini belgelendirememesi gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş ise de varılan sonuç dosya kapsamı ve mevcut delil durumuna uygun düşmemektedir. Tapudaki satış bedeli dışında yapılan ödemelerin davalı 3.kişi tarafından devir tarihi veya devir tarihine yakın tarihli banka hesap hareketleri, banka ödemesi, kredi kullanımı gibi delillerle ispatlanması mümkün olup bu belgelerdeki meblağların tapudaki bedele eklenerek bedel farkının varlığının buna göre değerlendirilmesi gerekir. Somut olayda; dava konusu taşınmaz tapuda 01.06.2012 tarihinde 16.000,00 bedelle davalı borçlu tarafından davalı 3. kişi ...’a satılmış, satış işlemi ...’a vekaleten kardeşi ...tarafından gerçekleşmiştir. Bilirkişi tarafından bu taşınmazın rayiç bedeli 80.000,00 TL olarak belirlenmiştir. Davalı 3. kişi vekili bozmadan sonra, satış günü yani 01.06.2012 tarihinde satışı vekaleten gerçekleştiren üçüncü kişinin kardeşi Ünal Kırlar’ın hesabından 120.000,00 TL çekildiğine ilişkin dekont örneklerini dosyaya sunmuştur. Dairemiz uygulamasına göre de bankadan çekilen bu paranın borçluya ödenen para olduğu kabul edilerek bu durumda taşınmazın bilirkişi tarafından belirlenen rayiç değer olan 80.000,00 TL ile davalı 3. kişi tarafından ödendiği ispat edilen 120.000,00 TL arasında bedel farkı bulunmadığı anlaşıldığından, bu davalı yönünden de davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olmuştur.” Gerekçesi ile mahkeme kararını bozmuştur. Davacı vekili süresi içinde verdiği karar düzeltme dilekçesinde bozma kararından sonra verilen banka dekontunun dikkate alınamayacağını hesaptan çekilen paranın borçluya ödenip ödenmediğinin araştırılmadığı bu nedenle Dairenin kararının kaldırılarak mahkemenin kabul kararının onanmasına karar verilmesini talep edilmiştir. Sayın Çoğunluk “Daire kararında yer alan açıklamalara göre, 6217 sayılı Kanunun 30 uncu maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440 ıncı maddesinde sayılan sebeplerden hiçbirisine uygun olmayan karar düzeltme isteminin REDDİNE” Karar vermiş ise de verilen bu karara katılmıyoruz. Şöyle ki: Dava Hukuk Muhakemeleri Kanununun yürürlük tarihi olan 01.10.2011 tarihinden sonra açılmış olup davaya Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) uygulanacaktır. HMK’da dava ve cevap dilekçesinde bulunması gereken hususlar, delillerin nasıl ve hangi süre içinde gösterileceği ve sunulacağı hususları ayrıntılı ve açıkça düzenlenmiştir. HMK 194. maddesine göre, “Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar. Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur.” Bu maddeye göre taraflar dayandıkları vakıaları anlaşılır bir şekilde somutlaştırmalı aynı zamanda hangi vakıayı hangi deliller ile ispat edeceğini açıkça belirtmek zorundadır. HMK 129. maddesinin birinci fıkrası (e) bendine göre “Savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği” cevap dilekçesinde yer alması gereken hususlardandır. Maddenin ikinci fıkrasına göre, “121 inci madde hükmü cevap dilekçesi hakkında da uygulanır.” HMK 121. maddesine göre, “Dava dilekçesinde gösterilen ve davacının elinde bulunan belgelerin asıllarıyla birlikte harç ve vergiye tabi olmaksızın davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek, mahkemeye verilmesi ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması zorunludur.” HMK’nın 194, 129/e ve 129/2 yollaması ile 121. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde davalı cevap dilekçesinde savunmasını dayandırdığı vakıaları hangi deliller ile ispat edeceğini göstermek ve cevap dilekçesi ile birlikte sunmak zorundadır. (Yargıtay HGK 16.11.2016 Tarih, 2014/1226 Esas 2016/1057 Karar aynı yöndedir.) Somut davada davalı cevap dilekçesinde taşınmazın 120.000,00 TL bedelle alındığını savunarak delil olarak 25.05.2012 tarihli Gayrimenkul Satışının Koşullarının Belirlenmesine Yönelik Ön Sözleşmesine dayanmıştır. Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin bozmasından sonra satış günü yani 01.06.2012 tarihinde satışı vekaleten gerçekleştiren davalı üçüncü kişinin kardeşi Ünal Kırlar’ın hesabından 120.000,00 TL çekildiğine ilişkin dekont örnekleri sunulmuştur. Yargıtay 17. Hukuk Dairesi her ne kadar karar düzeltmeye esas bozma kararında bu dekontun dikkate alındığında taşınmazın rayiç değeri ile borçluya ödenen miktar arasında fark olmadığı bu nedenle davanın reddi gerektiği belirtilmiş ise de öncelikle bozma kararından sonra sunulan dekont HMK 194, 129/e ve 129/2 ile 121. maddelerine göre süresinde sunulmadığı için savunmaya esas alınamaz. Dolayısıyla, bu delil davanın en başından beri var olduğu hâlde yargılama aşamasında ileri sürmeyen davalının, kararın temyizi aşamasında yeni delil dosyaya sunarak bu delil doğrultusunda değerlendirme yapılmasını talep etmesi mümkün değildir. Aksinin kabulü hukuk yargılamasının temel ilke ve esasları ile bağdaşmaz. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.02.2022 Tarih, 2021/518 Esas, 2022/153 Karar sayılı ilamı aynı yöndedir.) Diğer taraftan borçlu tarafından üçüncü kişi davalıya satılan taşınmazın gerçek satış bedeli ile borçluya ödenen miktar arasında fahiş fark olup olmadığını tapu satış bedeli ve üçüncü kişinin borçluya tapu satış bedeli üstünde yaptığı ödemeleri yazılı belge ile ispatı ile değerlendirilir. Somut davada tapuda satış bedeli 16.000,00 TL olarak gösterilmiş bilirkişi ise satış tarihinde ki taşınmazın rayiç değerinin 80.000,00 TL olduğu tespit edilmiştir. Üçüncü kişi davalı taşınmazı 120.000,00 TL satın aldığını cevap dilekçesinde ifade etmiştir. Delil olarak da 25.05.2012 tarihli Gayrimenkul Satışının Koşullarının Belirlenmesine Yönelik Ön Sözleşmeye dayanmıştır. Bu belge her zaman düzenlenebileceği gibi üçüncü kişi davalının borçluya ödeme yaptığını gösteren bir belge niteliğinde değildir. Keza temyiz aşamasında sunulan dekont her ne kadar esas alınmaması gerekir ise de; biran için esas alınmış olsa dahi bu dekont taşınmazı alan üçüncü kişinin kardeşinin hesabından satış tarihinde 120.000,00 TL çekildiğini göstermekte olup bu belge davalı üçüncü kişinin borçluya bu parayı ödediğini hiçbir zaman göstermez. Görüldüğü gibi bu para çekme işlemi borçludan taşınmazı satın alan üçüncü kişinin hesabından çekilen bir para olmadığı gibi kardeşinin hesabından çekilen bu paranın borçluya davaya konusu taşınmaz için ödendiği hususunda da bir belge sunulmadığına göre mahkemenin temyiz aşamasında sunulan dekontun dikkate alınmayacağı ve tapu satış bedeli ile satış tarihinde ki gerçek rayiç değeri arasında ki fahiş fark bulunduğu gerekçe ile tasarrufun iptali talebini kabul kararı doğru olup davacının karar düzeltme talebinin bu gerekçeler ile kabul edilerek mahkeme kararının onanması gerekirken karar düzeltme talebinin reddine ilişkin çoğunluk görüşüne katılmamaktayız.

Diğer kararlar (4)

6. Hukuk Dairesi, 2024/3601 E., 2025/385 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Sayın çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık; davanın hangi hukuki sebebe dayandığının tam olarak anlaşılamaması halinde HMK'nın 33. m. gereğince hukuki sebebin hakim tarafından mı, yoksa HMK'nın 119 ve 129. maddeleri gereğince taraflarca mı belirlenmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır.
6. Hukuk Dairesi         2024/3601 E.  ,  2025/385 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi SAYISI : 2024/837 E., 2024/1055 K. ŞİKAYETÇİ : Zirat Banakası A.Ş. vekili Avukat ... ŞİKAYET OLUNANLAR : 1- Siemens Fnansal Kiralama A.Ş. vekili Avukat ... 2- Yapı Kredi Faktoring A.Ş. vekili Avukat ... 3- ... vekili Avukat ... İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 40. İcra Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2023/554 E., 2024/60 K. Bölge Adliye Mahkemesi kararı şikayet olunan Yapı Kredi Faktoring A.Ş. vekili ve şikayet olunan Büyük Mükellefler Vergi Dairesi vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü. I. ŞİKAYET Şikayetçi vekili şikayet dilekçesinde; şikayetçi banka tarafından, şikayet dışı borçluyla imzalanan kredi sözleşmesinin teminatı olarak 3. kişilerdeki hak ve alacaklarının temlik alındığını, şikayet olunanlar tarafından temlik sözleşmesinden sonra bu hak ve alacaklara haciz konularak sıra cetvelinde pay ayrıldığını, bu hak ve alacakların kendilerine ait olduğunu öne sürerek sıra cetvelinin iptali ile paylaştırmaya konu alacakların şikayetçi bankaya ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Şikayet olunan Siemens Finansal Kiralama AŞ. vekili cevap dilekçesinde; borçlu ile üçüncü kişiler arasında akdedilen ticari sözleşmelerde temlik yasağı bulunduğu için şikayetçi bankanın sunduğu temlik sözleşmesinin bu borçlulara karşı geçersiz olduğunu ileri sürerek şikayetin reddine karar verilmesini talep etmiştir. Şikayet olunan Vergi Dairesi Başkanlığı vekili cevap dilekçesinde; şikayetçinin İcra ve İflas Kanunu'nun 142/1. fıkrası gereğince şikayet yetkisinin bulunmadığını, icra hukuk mahkemelerinin görevsiz olduğunu, genel mahkemelerin görevli olduğunu belirterek şikayetin reddini talep etmiştir. Şikayet olunan Yapı Kredi Fak. A.Ş. vekili cevap dilekçesinde; şikayetçinin şikayet hakkının bulunmadığını, şikayet konusunun alacağın varlığına ilişkin olduğunu, mahkemenin yetkisiz ve görevsiz olduğunu, dosyanın asliye hukuk mahkemesine gönderilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile sıra cetveline konu alacağın 2015 yılında temlik edildiği, sıra cetvelinde pay ayrılan alacaklıların haciz tarihlerinin ise 06/02/2018, 05/02/2018 ve 12/02/2018 tarihleri olduğu, paylaşıma konu bedel üzerine henüz haciz konulmadan, söz konusu paylaşım bedelinin şikayet eden üçüncü kişi tarafından alacağın temliki suretiyle devralındığı gerekçesiyle şikayetin kabulü ile sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir. IV. İSTİNAF İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde şikayet olunanlar ... ve Yapı Kredi Faktoring A.Ş. vekilleri tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri Şikayet olunan ... ve şikayet olunan Yapı Kredi Fak. A.Ş. vekilleri temyiz dilekçelerinde; şikayetçinin iddiasının, sıra cetveline konu alacağın aslında borçluya ait olmayıp temlik sözleşmesine göre kendisine ait olduğuna yönelik olması sebebiyle şikayete istihkak iddiasına özgü usullere göre bakılması gerekirken sıra cetveline şikayet olarak bakılmasının hatalı olduğunu ve üçüncü kişiyle borçlu arasındaki sözleşmelerde temlik yasağı olması nedeniyle temlikin geçersiz olduğunu beyan etmişlerdir. B. Değerlendirme ve Gerekçe Şikayetçinin talebi, borçlunun 3. kişiden olan hak ve alacaklarının 30.09.2015 tarihinde kendisine temlik edildiğini, dolayısıyla şikayet olunanların 2018 yılında kendisine temlik edilen alacak üzerinde haczinin geçersiz olduğunu belirterek sıra cetvelinin iptalidir. Şikayetçinin bu talebi, İİK’nın 97 maddesinde düzenlenmiş olan üçüncü şahsın istihkak iddiası mahiyetindedir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 31. ve 33. maddelerinde; “Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.” “Hâkim, Türk hukukunu re'sen uygular.” düzenlemeleri mevcuttur. Bu maddeler uyarınca hakimin davayı aydınlatma ödevi çerçevesinde bir davada vakıaları getirmek taraflara, hukuki niteleme ise hakime aittir. Bu itibarla hukuki tavsifin 3. kişinin istihkak iddiası prosedürü çerçevesinde görülmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde temyiz edenlere iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 06.02.2025 tarihinde oy çokluğuyla ile karar verildi. (Muhalif) MUHALEFET ŞERHİ Sayın çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık; davanın hangi hukuki sebebe dayandığının tam olarak anlaşılamaması halinde HMK'nın 33. m. gereğince hukuki sebebin hakim tarafından mı, yoksa HMK'nın 119 ve 129. maddeleri gereğince taraflarca mı belirlenmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. Bilindiği üzere bir davada hukuki sebep, o davanın hangi kurallara göre çözüleceğinin, hangi kanunun hangi maddelerinin uygulanacağının tespiti noktasında önem arzetmektedir. 6100 sayılı HMK'nın 33. maddesi “ Hakim, Türk hukukunu re'sen uygular” derken aynı yasanın dava dilekçesinin içeriğini düzenleyen 119. maddesinin 1-g maddesi “Dayanılan hukuki sebepler”, cevap dilekçesininin içeriğini düzenleyen 129. maddesinin 1-f maddesi “Dayanılan hukuki sebepler” diyerek, davanın hukuki sebebinin açıkça taraflarca gösterilmesi gerektiğini hüküm altına almıştır. Davanın taraflarınca, hukuki sebep açıkça gösterilmemişse hakim tarafından HMK'nın 31. maddesi ile kendisine verilen “Hakimin davayı aydınlatma ödevi” çerçevesinde tarafları dinleyerek bir sonuca ulaşılmalıdır. Bu hukuki düzenlemeler ortada iken HMK'nın 33. maddesi esas alınmak suretiyle hukuki sebebin resen hakim tarafından belirlenmesinin istenmeyen sonuçlar doğurabileceği gözden ırak tutulmamalıdır. Aynı sonuca ulaşabilmek için birden fazla hukuki sebebe dayanmanın mümkün olduğu hallerde, dilekçelerde açıklık bulunmaması halinde hakimin hukuki sebebi resen belirlemesi durumunda, davanın sonucu aleyhine olan tarafı her zaman dayandığı hukuki sebebin bir başka sebep olduğunu ileri sürebilecektir. Diğer yandan HMK'nın 31. maddesinin uygulanması derece mahkemesi hakiminin yetkisindedir. Bu nedenle sayın çoğunluğun gerekçede hem HMK'nın 31. maddesinden bahsedip hem de davanın hukuki sebebini istihkak olarak belirlemesi de kendi içinde çelişkilidir. İşte bu sakıncaların ortadan kaldırılabilmesi için HMK'nın yukarıda bahsedilen açık hükümleri gereğince hukuki sebebin, davanın taraflarına açıklattırılarak sonuca gidilmesi gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun aksi yönde oluşan gerekçesine katılmıyorum.
11. Hukuk Dairesi, 2022/2050 E., 2023/2157 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Kural olarak zamanaşımı def'inin süresi içerisinde verilen cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir (HMK 129 md).
11. Hukuk Dairesi         2022/2050 E.  ,  2023/2157 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi HÜKÜM : Ret Taraflar arasındaki alacak davasının bozma ilamına uyularak yapılan yargılaması sonucunda Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Mahkeme kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı şirketin yurt dışında birçok ülkede yatırılan paraların istenildiği her an geri çekilebileceği ve karşılığında yüksek oranda faiz verileceği garantisi ile müvekkilinin davalı tarafa para verdiğini, ancak ödenen paranın bir türlü geri alınamadığını ileri sürerek ödenen paranın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; husumet, zamanaşımı ve hak düşürücü süreden davanın reddi gerektiğini, şirkete sermaye olarak verilen paranın geri istenemeyeceğini, davacının iddialarının asılsız olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. III. MAHKEME KARARLARI, BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Mahkemece Verilen Karar Mahkemece 10.01.2019 tarihli ve 2018/99 E., 2019/28 K. sayılı kararı ile davanın reddine karar verilmiş ve bu karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. B. Bozma Kararı Dairemizin 17.02.2020 tarihli ve 2019/1227 E., 2020/1404 K. sayılı kararıyla yargılama aşamasında yürürlüğe giren 7194 sayılı Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un (7194 sayılı Kanun) 41 inci maddesinin değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilerek mahkeme kararı bozulmuştur. C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacının yabancı mahkemede açtığı dava ile haksız fiili öğrendiği, davanın 2014 yılında 2 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; yabancı mahkeme ile eldeki davanın taraflarının ve konularının farklı olduğunu, davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğini belirterek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, taraflar arasında geçerli ortaklık ilişkisi kurulmadığından bahisle bu amaçla verilen paranın iadesi istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (818 sayılı Kanun) 41 inci, 55 inci ve 60 ıncı maddeleri, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı Kanun) 321 inci ve 336 ncı maddeleri 2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 22.04.2022 tarihli ve 2021/7 E., 2022/2 K. sayılı kararı 3. Değerlendirme 1.Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazları yerinde değildir. 2.Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 22.04.2022 tarih, 2021/7 E. ve 2022/2 K. sayılı kararıyla mudilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihinin esas alınması gerektiğine karar verilmiştir. İçtihadı birleştirme kararları konularıyla sınırlı, gerekçeleri ile açıklayıcı, aydınlatıcı, yol gösterici, sonuçlarıyla bağlayıcı soyut kararlardır. Bu itibarla off shore alacakların tahsiline ilişkin davalar bakımından verilen işbu içtihadı birleştirme kararının gerekçesi, somut uyuşmazlık bakımından da açıklayıcı ve yol gösterici mahiyette olup zamanaşımı hususunun bu bakış açısı ile değerlendirilmesi elzemdir. 3. 818 sayılı Kanun, 11.01.2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 647 nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış, 6098 sayılı Kanun ise 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5 inci maddesinin birinci fıkrası; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanım hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden haşlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. Buna göre 818 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Haksız fiilden doğan tazminat davasının tabi olduğu zamanaşımı süreleri ve başlangıçları 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde genel zamanaşımı hükümlerinden ayrı olarak düzenlenmiştir. Zamanaşımı sürelerinin ve başlangıçlarının düzenlendiği 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ilk iki fıkrası; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur.” şeklinde düzenleme içermektedir. 4. Görüldüğü üzere 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde haksız fiillerle ilgili olarak üç farklı zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bunlardan ilki zarar görenin zararı ve faili (sorumlu kişiyi) öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık zamanaşımı süresidir. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması açısından “öğrenme” ölçütü esas alınmış, bu ölçüt hem  zarar hem de fail açısından aranmıştır. Bu nedenle bir yıllık zamanaşımı süresi bu iki  husustan hangisi daha sonra öğrenilmişse o hususun öğrenilme tarihinden itibaren işlemeye başlar. Başka bir deyişle bu iki hususun birlikte gerçekleşmesi gerekmekte olup sadece birinin öğrenilmesi zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için yeterli olmamaktadır. Bir yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı öğrenme gibi subjektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “nispi zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. Öte yandan bir yıllık sürenin başlaması bakımından zararın öğrenilmiş sayılması için zararın varlığını, niteliğini ve temel unsurlarını belirleyecek bilgilerin dava açacak derecede öğrenilmiş olması yeterlidir. 5. 818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden ikincisi ise bir yıllık nispi zamanaşımı süresini, herhalde zarar verici fiilin gerçekleştiği (vuku bulduğu) tarihten itibaren on yıl ile sınırlandıran on yıllık zamanaşımı süresidir. On yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı objektif nitelikte olan zarar verici fiilin gerçekleştiği tarihtir. Bununla birlikte eğer zarar verici fiil süregelen bir nitelik taşıyorsa on yıllık zamanaşımı süresinin de fiilin tamamlandığı tarihten itibaren işlemeye başlaması gerekir. On yıllık zamanaşımı sürenin başlangıcı haksız fiilin gerçekleştiği (veya tamamlandığı) tarih gibi objektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “mutlak zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. On yıl içinde zarar ve sorumlu kişi öğrenilemediği için bir yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlamamış olsa dahi haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl geçmişse tazminat davası açma hakkı zamanaşımına uğrar. Buna karşılık on yıllık süre içinde zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıllık süre dolmuşsa artık azami nitelikteki on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin bir önemi kalmaz, bir yıllık süre dolduğunda zamanaşımı gerçekleşmiş olur (Havutçu, ...: Haksız Fiil Sorumluluğunda Zamanaşımı Sürelerinin Başlangıcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, C.12, s. 58.). Görüldüğü üzere bir yıllık zamanaşımı süresi ile on yıllık zamanaşımı süresi arasındaki en önemli fark sürelerin başlama anlarıdır. Bir yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlarken on yıllık zamanaşımı süresi zararın ve  failin öğrenilip öğrenilmediğine bakılmaksızın haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. Zararın sonradan meydana gelmesi de sürenin işlemeye başladığı anı değiştirmemektedir. 6. 818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden bir diğeri ise ceza davası zamanaşımı süresidir. Buna göre cezayı gerektiren haksız fiiller bakımından ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörülmüşse tazminat talepleri için de bu zamanaşımının uygulanması gerekmektedir. Ancak haksız fiillere ceza kanunlarındaki zamanaşımının uygulanabilmesi için haksız fiilin cezalandırılabilir olması ve bu fiil için ceza kanunlarında öngörülen zamanaşımının haksız fiillere uygulanan nispi veya mutlak zamanaşımından uzun olması gerekmektedir. Buradaki ceza kanunlarındaki zamanaşımı ifadesinden anlaşılması gereken ise ceza kanunlarındaki dava zamanaşımıdır. Zira 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasının düzenlenme amacı, ceza yargılaması yapılabildiği sürece aynı fiilden kaynaklanan zararların tazmininin istenebilmesidir. Bir fiilin ceza yargılamasına konu olup olmamasında belirleyici olan süre ise dava zamanaşımı süresidir. Haksız fiil olarak nitelendirilen davranışlar içerdikleri hukuka aykırılık ve kusur unsurlarına bağlı olarak ceza kanunlarına göre de suç teşkil edebilirler. Dolayısıyla aynı davranış hem ceza yargılamasının hem de tazminat davasının konusunu oluşturabilir. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile fail, hukuka aykırı bir fiilinden dolayı ceza kanunlarına göre cezalandırılabildiği sürece bu fiil nedeniyle uğranılan zararın telafisi de failden istenebilir. Gerçekten de fail için daha ağır sonuçlar doğuran ceza yargılamasına izin verilirken aynı fiil nedeniyle faile karşı tazminat davası açılamaması yerinde olmayacaktır. 7. Ceza davası zamanaşımının uygulanabilmesi için tazminat sorumluluğuna neden olan fiilin ceza kanunlarına göre suç oluşturması ve cezayı gerektirmesi yeterli olup ayrıca haksız fiilin faili hakkında ceza davası açılmış olması veya mahkumiyet kararı verilmiş olması, hatta soruşturma yapılması gerekli değildir. Bu nedenle tazminat davasına bakan hakim zamanaşımı defi ile karşılaştığında, davanın esasına girmeden önce fiilin cezayı gerektirir bir fiil olup olmadığını ceza hukuku ilkelerine göre kendisi değerlendirecek, fiilin suç niteliğinde olduğu kanaatine ulaşırsa ceza zamanaşımını dikkate alacaktır (Tekinay, S. Sulhi/Akman, Sermet/Burcuoğlu, Haluk/Altop, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, s. 723.) 8. Hemen belirtilmelidir ki ceza davası zamanaşımı süresinin başlangıcı 818 sayılı Kanun hükümlerine göre değil, ceza kanunu hükümlerine göre belirlenir. Buna göre ceza davası zamanaşımının uygulandığı durumlarda zamanaşımı süresi, zararın ve failin öğrenildiği  tarihten itibaren değil, suç teşkil eden fiilin işlendiği (veya fiilin tamamlandığı) tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Ceza kanunu hükümleri, sadece ceza davasının zamanaşımının süresi ve başlangıç noktası bakımından uygulanacak olup zamanaşımın durması ve kesilmesine ilişkin nedenler ve sonuçları hakkında 818 sayılı Kanun hükümleri uygulanacaktır (Antalya, O. Gökhan: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. II, İstanbul 2017, s. 515). 9. Ceza davası zamanaşımı süresinin amacı gözetildiğinde, daha uzun olmak şartıyla bu sürenin hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresi hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresi açısından uygulanması gerekir. On yıldan fazla ceza davası zamanaşımı süresinin söz konusu olduğu bir durumda artık nispi ve mutlak zamanaşımı süresi dikkate alınmayacaktır. Bu durumda ceza davası zamanaşımı süresi hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresinin hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin yerini alacak, tazminat davası en geç bu sürenin sonuna kadar açılabilecektir. Öte yandan ceza davası zamanaşımı süresi bir yıllık nispi zamanaşımı süresinden uzun ancak on yıllık mutlak zamanaşımı süresinden kısa ise bu durumda sadece nispi zamanaşımı süresinin yerine uygulanma imkanına sahip olacaktır. (Tekinay/Akman Burcuoğlu/Altop, s. 725.). Zarar gören, zarar ve faili ne zaman öğrenmiş olursa olsun on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin geçmemiş olması şartıyla ceza davası zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. Bununla birlikte ceza davası zamanaşımı süresi dolmuş olsa dahi zarar gören on yıllık mutlak zamanaşımı süresi içerisinde zarar ve faili öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık nispi zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. 10. Dairemizden geçen emsal dosyalardan anlaşılacağı üzere davalı şirket hakkında düzenlenen Sermaye Piyası Kurulu (SPK) raporlarında, hisse senetlerinin izinsiz halka arz edildiği, sermaye artırım kararı verilmesine ilişkin genel kurul toplantısından önce halka arz işlemine başlandığı, Yimpaş Grubu şirketleri tarafından yasal kayıtlara aktarılması zorunlu hususların yerine getirilmediği, muhasebe kayıtlarında gerçeğe aykırı kayıtlar bulunduğu, kâr ve zarar kalemlerinin gerçeği yansıtmaktan uzak olduğu, hisse devir sözleşmelerinde bazı kişilerin ortaklık pay defterinde gözükmediği, kanun dışı yollardan para toplandığı belirtilmiş, bu kapsamda içinde davalı şirket yöneticisinin de bulunduğu sanıklar hakkında Yozgat 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2006/253 E. sayılı davasında ihraç edilecek hisse senetlerinin SPK'ya kaydettirilmesi aşaması tamamlanmadan halka arz işlemine başlandığı, pay bedellerinin usulsüz tahsil edildiği belirlenerek mahkumiyet kararı verilmiş, Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 13.06.2007 tarihli ilamı ile onanmış, Yozgat 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2006/121 E. sayılı dosyasında SPK'dan izin alınmadan hisse senetleriyle ilgili aracılık faaliyetinde bulunulduğu iddiasıyla dava açılmış, sanıklar hakkında verilen mahkumiyet kararları Yargıtay 7. Ceza Dairesinin ilamı ile zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca usulüne uygun olarak defterlerin tutulmaması nedeniyle davalı şirket yöneticisi hakkında mahkumiyet kararı verildiği anlaşılmıştır. Yozgat 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 2009/188 E., 2011/475 K. sayılı dosyasında ise davalı şirket yöneticileri hakkında hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan İsviçre Federal Soruşturma Hakimliğince yapılan ihbar üzerine kamu davası açıldığı, mahkemece yapılan yargılama sonucunda davalı şirket yöneticilerinin İsviçre'de bulunan Yimpaş Group A.G.'ye ait paraları davalı şirkete ve Yimpaş Grubu şirketlerine aktardıklarından bahisle hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan netice itibarıyla 5 yıl hapis ve 2.500,00 TL adli para cezası verildiği, kararın temyiz edildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 17.01.2012 tarihli tebliğnamesine göre hükmün onanmasının talep edildiği ancak Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 28.03.2012 tarihli ve 2012/721 E. ve 2012/33114 K. sayılı bozma ilamı ile tüm sanıklar hakkındaki davanın zamanaşımı nedeniyle düşmesine karar verildiği ve kararın bu şekilde kesinleştiği anlaşılmıştır. 11. Bu itibarla davalıların eyleminin haksız fiil niteliğinde olduğu, süresi içerisinde zamanaşımı definde bulunulduğu, işbu davada zamanaşımı yönünden davacı lehine usuli kazanılmış hak bulunmadığı, cezanın üst sınırına göre ceza zamanaşımı süresinin 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102 nci maddesinin dördüncü fıkrası ve 104 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 5 yıl, uzamış zamanaşımı süresinin ise 7,5 yıl olduğu, davacının 2000 yılında davalı şirkete para yatırdığı buna karşın eldeki davanın 2014 yılında 7.5 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı anlaşılmıştır. Şu halde mahkemece 7.5 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken davacının yabancı mahkemede açtığı dava ile faili ve zararı öğrendiği, bu tarihten itibaren de 2 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirir. Ne var ki bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3 üncü maddesi ve 5236 sayılı Kanun’un geçici 2 nci maddesi yollamasıyla 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 5236 sayılı Kanun’un 16 ncı maddesi ile değiştirilmeden önceki 438 inci maddesinin yedinci fıkrası gereğince mahkeme kararının değişik gerekçe ile düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir. V. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Davacı vekilin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. Davacı vekilinin 2 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı için davanın reddi gerektiği yönündeki mahkeme gerekçesine yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının gerekçe değişikliği suretiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgiliye iadesine, Dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 10.04.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. (Karşı Oy) KARŞI OY Zamanaşımı, borcun nisbi bir sona erme sebebi olup, borçlu istemediği takdirde geçen zaman nedeniyle alacaklının alacağını dava yoluyla takip ve tahsil etme imkanının ortadan kalkmasıdır. Zamanaşımı, hukuki niteliği itibariyle maddi hukuktan kaynaklanan bir def'i (6098 sayılı TBK 161 md.) olup usul hukuku bakımından ise bir savunma aracıdır. Kural olarak zamanaşımı def'inin süresi içerisinde verilen cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir (HMK 129 md). Süresinde ileri sürülen zamanaşımı def'i nedeniyle, mahkemece ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra ancak tahkikata başlamadan önce hakim zamanaşımı def'ini inceleyerek karar verecektir (HMK 142 md). Davalının süresinde ileri sürmüş olduğu zamanaşımı def'i hakkında hiçbir karar verilmeden davanın esası hakkında karar verilmesi doğru değildir (Yargıtay 13. H.D. 01.10.2013 gün 8995-23979, Yargıtay 4. H.D. 17.04.2018 gün 9353-3056, Yargıtay 15. H.D. 16.02.2017 gün 5442-626 vs.). Ancak bu hususun bozma nedeni olabilmesi için, hakkındaki dava esastan red edilen ve zamanaşımı def'ini cevap dilekçesinde yasal sürede ileri süren davalının bu yönde temyize gelmesi gerekmektedir. HMK 361/2 maddesinde de ifade edildiği üzere, davada haklı çıkmış olan tarafında (aleyhindeki dava esastan red edilen) hukuki yarar bulunmak şartıyla (zamanaşımı def'i) şartıyla temyiz yoluna başvurması mümkündür. Davalının, davanın esastan reddine ilişkin kararı, hukuki yararına rağmen zamanaşımı yönünden temyiz etmemiş olması durumunda, artık bu yönden davacı yararına usulü müktesep hak doğmuş olur ki, davacının temyizi üzerine, Yargıtayca bu aşamadan sonra kararın zamanaşımı yönünden bozulması mümkün değildir. Oluşan usuli müktesep hakka rağmen, kararın Yargıtayca zamanaşımı yönünden bozulmasının hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Zira usuli müktesep hakkın, yeni çıkan bir kanun veya Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı dışında başkaca bir istisnası bulunmamaktadır. Diğer taraftan, zamanaşımı def'ine rağmen davanın esastan reddi kararının davalı tarafından temyiz edilmemesi, sadece davacı tarafından temyize getirilmesi ve kararı davacı temyizine göre bozulması durumunda 09.05.1960 gün 21/9 sayılı İ.B.K vurgulandığı üzere, mahkemece bozma kararına uyulmasıyla davacı yararına usulü müktesep hak doğmuştur. Usule ait müktesep hak müessesesi Usul Kanunu'nun dayandığı ana esaslardan olup kamu düzeni ile ilgilidir. Bu durumda davacının temyizine göre kararın bozulması ve mahkemece bozmaya uyulmasından sonra artık mahkemenin geri dönerek zamanaşımı nedeniyle davayı red etmesi mümkün değildir. Bu hal usuli kazanılmış hakkın açık bir ihlalidir. Somut uyuşmazlıkta, davalının esasa cevap süresi içerisine zamanaşımı def'ini ileri sürmesine rağmen mahkemece dava esastan red edilmiş, karar davacı tarafından temyiz edilmiş, Dairece kararın davacı lehine bozulması üzerine yerel mahkemece bozma ilamına uyularak yazılı şekilde davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Davalı esastan red kararını, zamanaşımı def'i nedeniyle temyiz etmediğinden davacı lehine usuli kazanılmış hak doğmuştur. Bu aşamadan sonra artık bozma üzerine zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi mümkün değildir. Diğer taraftan davacı temyizi üzerine yerel mahkeme kararı bozulduğundan, bozmaya uyan mahkemece bozma gerekleri yerine getirileceğinden, bu halde de davacı yararına usuli müktesep hak oluşacağından zamanaşımı nedeniyle davanın reddi bu nedenle de mümkün değildir. Açıklanan nedenlerle, davalının zamanaşımına yönelik tüm temyiz itirazlarının reddi ile diğer temyiz itirazlarının incelenmesi gerekirken yazılı şekilde davacının usuli müktesep haklarını ihlal eden gerekçe ile kararın düzeltilerek onanmasına ilişkin sayın çoğunluk görüşüne karşıyım.
11. Hukuk Dairesi, 2022/2051 E., 2023/2158 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Kural olarak zamanaşımı def'inin süresi içerisinde verilen cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir (HMK 129 md).
11. Hukuk Dairesi         2022/2051 E.  ,  2023/2158 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi HÜKÜM : Ret Taraflar arasındaki alacak davasının bozma ilamına uyularak yapılan yargılaması sonucunda Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Mahkeme kararı, davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı şirketin yurt dışında birçok ülkede yatırılan paraların istenildiği her an geri çekilebileceği ve karşılığında yüksek oranda faiz verileceği garantisi ile müvekkilinin davalı tarafa para verdiğini, ancak ödenen paranın bir türlü geri alınamadığını ileri sürerek ödenen paranın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalılar vekili cevap dilekçesinde; husumet, zamanaşımı ve hak düşürücü süreden davanın reddi gerektiğini, şirkete sermaye olarak verilen paranın geri istenemeyeceğini, davacının iddialarının asılsız olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. III. MAHKEME KARARLARI, BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Mahkemece Verilen Karar Mahkemece 10.01.2019 tarihli ve 2015/914 E., 2019/27 K. sayılı kararı ile davanın reddine karar verilmiş ve bu karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. B. Bozma Kararı Dairemizin 17.02.2020 tarihli ve 2019/1225 E., 2020/1406 K. sayılı kararıyla yargılama aşamasında yürürlüğe giren 7194 sayılı Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un (7194 sayılı Kanun) 41 inci maddesinin değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilerek mahkeme kararı bozulmuştur. C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacının yabancı mahkemede açtığı dava ile haksız fiili öğrendiği, davanın 2013 yılında 2 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; yabancı mahkeme ile eldeki davanın taraflarının ve konularının farklı olduğunu, davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğini belirterek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, taraflar arasında geçerli ortaklık ilişkisi kurulmadığından bahisle bu amaçla verilen paranın iadesi istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (818 sayılı Kanun) 41 inci, 55 inci ve 60 ıncı maddeleri, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı Kanun) 321 inci ve 336 ncı maddeleri 2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 22.04.2022 tarihli ve 2021/7 E., 2022/2 K. sayılı kararı 3. Değerlendirme 1.Dosyadaki yazılara, Mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalılar ... ve Yimpaş Holding A.Ş. vekilinin davalı şirket hakkında 7194 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerektiğine yönelik temyiz itirazının reddi gerekir. 2.Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 22.04.2022 tarih, 2021/7 E. ve 2022/2 K. sayılı kararıyla mudilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihinin esas alınması gerektiğine karar verilmiştir. İçtihadı birleştirme kararları konularıyla sınırlı, gerekçeleri ile açıklayıcı, aydınlatıcı, yol gösterici, sonuçlarıyla bağlayıcı soyut kararlardır. Bu itibarla off shore alacakların tahsiline ilişkin davalar bakımından verilen işbu içtihadı birleştirme kararının gerekçesi, somut uyuşmazlık bakımından da açıklayıcı ve yol gösterici mahiyette olup zamanaşımı hususunun bu bakış açısı ile değerlendirilmesi elzemdir. 3. 818 sayılı Kanun, 11.01.2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 647 nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış, 6098 sayılı Kanun ise 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5 inci maddesinin birinci fıkrası; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanım hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden haşlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. Buna göre 818 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Haksız fiilden doğan tazminat davasının tabi olduğu zamanaşımı süreleri ve başlangıçları 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde genel zamanaşımı hükümlerinden ayrı olarak düzenlenmiştir. Zamanaşımı sürelerinin ve başlangıçlarının düzenlendiği 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ilk iki fıkrası; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur.” şeklinde düzenleme içermektedir. 4. Görüldüğü üzere 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde haksız fiillerle ilgili olarak üç farklı zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bunlardan ilki zarar görenin zararı ve faili (sorumlu kişiyi) öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık zamanaşımı süresidir. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması açısından “öğrenme” ölçütü esas alınmış, bu ölçüt hem  zarar hem de fail açısından aranmıştır. Bu nedenle bir yıllık zamanaşımı süresi bu iki  husustan hangisi daha sonra öğrenilmişse o hususun öğrenilme tarihinden itibaren işlemeye başlar. Başka bir deyişle bu iki hususun birlikte gerçekleşmesi gerekmekte olup sadece birinin öğrenilmesi zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için yeterli olmamaktadır. Bir yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı öğrenme gibi subjektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “nispi zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. Öte yandan bir yıllık sürenin başlaması bakımından zararın öğrenilmiş sayılması için zararın varlığını, niteliğini ve temel unsurlarını belirleyecek bilgilerin dava açacak derecede öğrenilmiş olması yeterlidir. 5. 818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden ikincisi ise bir yıllık nispi zamanaşımı süresini, herhalde zarar verici fiilin gerçekleştiği (vuku bulduğu) tarihten itibaren on yıl ile sınırlandıran on yıllık zamanaşımı süresidir. On yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı objektif nitelikte olan zarar verici fiilin gerçekleştiği tarihtir. Bununla birlikte eğer zarar verici fiil süregelen bir nitelik taşıyorsa on yıllık zamanaşımı süresinin de fiilin tamamlandığı tarihten itibaren işlemeye başlaması gerekir. On yıllık zamanaşımı sürenin başlangıcı haksız fiilin gerçekleştiği (veya tamamlandığı) tarih gibi objektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “mutlak zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. On yıl içinde zarar ve sorumlu kişi öğrenilemediği için bir yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlamamış olsa dahi haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl geçmişse tazminat davası açma hakkı zamanaşımına uğrar. Buna karşılık on yıllık süre içinde zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıllık süre dolmuşsa artık azami nitelikteki on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin bir önemi kalmaz, bir yıllık süre dolduğunda zamanaşımı gerçekleşmiş olur (Havutçu, ...: Haksız Fiil Sorumluluğunda Zamanaşımı Sürelerinin Başlangıcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, C.12, s. 58.). Görüldüğü üzere bir yıllık zamanaşımı süresi ile on yıllık zamanaşımı süresi arasındaki en önemli fark sürelerin başlama anlarıdır. Bir yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlarken on yıllık zamanaşımı süresi zararın ve  failin öğrenilip öğrenilmediğine bakılmaksızın haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. Zararın sonradan meydana gelmesi de sürenin işlemeye başladığı anı değiştirmemektedir. 6. 818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden bir diğeri ise ceza davası zamanaşımı süresidir. Buna göre cezayı gerektiren haksız fiiller bakımından ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörülmüşse tazminat talepleri için de bu zamanaşımının uygulanması gerekmektedir. Ancak haksız fiillere ceza kanunlarındaki zamanaşımının uygulanabilmesi için haksız fiilin cezalandırılabilir olması ve bu fiil için ceza kanunlarında öngörülen zamanaşımının haksız fiillere uygulanan nispi veya mutlak zamanaşımından uzun olması gerekmektedir. Buradaki ceza kanunlarındaki zamanaşımı ifadesinden anlaşılması gereken ise ceza kanunlarındaki dava zamanaşımıdır. Zira 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasının düzenlenme amacı, ceza yargılaması yapılabildiği sürece aynı fiilden kaynaklanan zararların tazmininin istenebilmesidir. Bir fiilin ceza yargılamasına konu olup olmamasında belirleyici olan süre ise dava zamanaşımı süresidir. Haksız fiil olarak nitelendirilen davranışlar içerdikleri hukuka aykırılık ve kusur unsurlarına bağlı olarak ceza kanunlarına göre de suç teşkil edebilirler. Dolayısıyla aynı davranış hem ceza yargılamasının hem de tazminat davasının konusunu oluşturabilir. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile fail, hukuka aykırı bir fiilinden dolayı ceza kanunlarına göre cezalandırılabildiği sürece bu fiil nedeniyle uğranılan zararın telafisi de failden istenebilir. Gerçekten de fail için daha ağır sonuçlar doğuran ceza yargılamasına izin verilirken aynı fiil nedeniyle faile karşı tazminat davası açılamaması yerinde olmayacaktır. 7. Ceza davası zamanaşımının uygulanabilmesi için tazminat sorumluluğuna neden olan fiilin ceza kanunlarına göre suç oluşturması ve cezayı gerektirmesi yeterli olup ayrıca haksız fiilin faili hakkında ceza davası açılmış olması veya mahkumiyet kararı verilmiş olması, hatta soruşturma yapılması gerekli değildir. Bu nedenle tazminat davasına bakan hakim zamanaşımı defi ile karşılaştığında, davanın esasına girmeden önce fiilin cezayı gerektirir bir fiil olup olmadığını ceza hukuku ilkelerine göre kendisi değerlendirecek, fiilin suç niteliğinde olduğu kanaatine ulaşırsa ceza zamanaşımını dikkate alacaktır (Tekinay, S. Sulhi/Akman, Sermet/Burcuoğlu, Haluk/Altop, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, s. 723.) 8. Hemen belirtilmelidir ki ceza davası zamanaşımı süresinin başlangıcı 818 sayılı Kanun hükümlerine göre değil, ceza kanunu hükümlerine göre belirlenir. Buna göre ceza davası zamanaşımının uygulandığı durumlarda zamanaşımı süresi, zararın ve failin öğrenildiği  tarihten itibaren değil, suç teşkil eden fiilin işlendiği (veya fiilin tamamlandığı) tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Ceza kanunu hükümleri, sadece ceza davasının zamanaşımının süresi ve başlangıç noktası bakımından uygulanacak olup zamanaşımın durması ve kesilmesine ilişkin nedenler ve sonuçları hakkında 818 sayılı Kanun hükümleri uygulanacaktır (Antalya, O. Gökhan: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. II, İstanbul 2017, s. 515). 9. Ceza davası zamanaşımı süresinin amacı gözetildiğinde, daha uzun olmak şartıyla bu sürenin hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresi hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresi açısından uygulanması gerekir. On yıldan fazla ceza davası zamanaşımı süresinin söz konusu olduğu bir durumda artık nispi ve mutlak zamanaşımı süresi dikkate alınmayacaktır. Bu durumda ceza davası zamanaşımı süresi hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresinin hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin yerini alacak, tazminat davası en geç bu sürenin sonuna kadar açılabilecektir. Öte yandan ceza davası zamanaşımı süresi bir yıllık nispi zamanaşımı süresinden uzun ancak on yıllık mutlak zamanaşımı süresinden kısa ise bu durumda sadece nispi zamanaşımı süresinin yerine uygulanma imkanına sahip olacaktır. (Tekinay/Akman Burcuoğlu/Altop, s. 725.). Zarar gören, zarar ve faili ne zaman öğrenmiş olursa olsun on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin geçmemiş olması şartıyla ceza davası zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. Bununla birlikte ceza davası zamanaşımı süresi dolmuş olsa dahi zarar gören on yıllık mutlak zamanaşımı süresi içerisinde zarar ve faili öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık nispi zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. 10. Dairemizden geçen emsal dosyalardan anlaşılacağı üzere davalı şirket hakkında düzenlenen Sermaye Piyası Kurulu (SPK) raporlarında, hisse senetlerinin izinsiz halka arz edildiği, sermaye artırım kararı verilmesine ilişkin genel kurul toplantısından önce halka arz işlemine başlandığı, Yimpaş Grubu şirketleri tarafından yasal kayıtlara aktarılması zorunlu hususların yerine getirilmediği, muhasebe kayıtlarında gerçeğe aykırı kayıtlar bulunduğu, kâr ve zarar kalemlerinin gerçeği yansıtmaktan uzak olduğu, hisse devir sözleşmelerinde bazı kişilerin ortaklık pay defterinde gözükmediği, kanun dışı yollardan para toplandığı belirtilmiş, bu kapsamda içinde davalı şirket yöneticisinin de bulunduğu sanıklar hakkında Yozgat 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2006/253 E. sayılı davasında ihraç edilecek hisse senetlerinin SPK'ya kaydettirilmesi aşaması tamamlanmadan halka arz işlemine başlandığı, pay bedellerinin usulsüz tahsil edildiği belirlenerek mahkumiyet kararı verilmiş, Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 13.06.2007 tarihli ilamı ile onanmış, Yozgat 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2006/121 E. sayılı dosyasında SPK'dan izin alınmadan hisse senetleriyle ilgili aracılık faaliyetinde bulunulduğu iddiasıyla dava açılmış, sanıklar hakkında verilen mahkumiyet kararları Yargıtay 7. Ceza Dairesinin ilamı ile zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca usulüne uygun olarak defterlerin tutulmaması nedeniyle davalı şirket yöneticisi hakkında mahkumiyet kararı verildiği anlaşılmıştır. Yozgat 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 2009/188 E., 2011/475 K. sayılı dosyasında ise davalı şirket yöneticileri hakkında hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan İsviçre Federal Soruşturma Hakimliğince yapılan ihbar üzerine kamu davası açıldığı, mahkemece yapılan yargılama sonucunda davalı şirket yöneticilerinin İsviçre'de bulunan Yimpaş Group A.G.'ye ait paraları davalı şirkete ve Yimpaş Grubu şirketlerine aktardıklarından bahisle hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan netice itibarıyla 5 yıl hapis ve 2.500,00 TL adli para cezası verildiği, kararın temyiz edildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 17.01.2012 tarihli tebliğnamesine göre hükmün onanmasının talep edildiği ancak Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 28.03.2012 tarihli ve 2012/721 E. ve 2012/33114 K. sayılı bozma ilamı ile tüm sanıklar hakkındaki davanın zamanaşımı nedeniyle düşmesine karar verildiği ve kararın bu şekilde kesinleştiği anlaşılmıştır. 11. Bu itibarla davalıların eyleminin haksız fiil niteliğinde olduğu, süresi içerisinde zamanaşımı definde bulunulduğu, işbu davada zamanaşımı yönünden davacı lehine usuli kazanılmış hak bulunmadığı, cezanın üst sınırına göre ceza zamanaşımı süresinin 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102 nci maddesinin dördüncü fıkrası ve 104 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 5 yıl, uzamış zamanaşımı süresinin ise 7,5 yıl olduğu, davacının 1999, 2000 ve 2001 yıllarında davalı şirkete para yatırdığı buna karşın eldeki davanın 2013 yılında 7.5 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı anlaşılmıştır. Şu halde mahkemece 7.5 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken davacının yabancı mahkemede açtığı dava ile faili ve zararı öğrendiği, bu tarihten itibaren de 2 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirir. Ne var ki bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3 üncü maddesi ve 5236 sayılı Kanun’un geçici 2 nci maddesi yollamasıyla 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 5236 sayılı Kanun’un 16 ncı maddesi ile değiştirilmeden önceki 438 inci maddesinin yedinci fıkrası gereğince mahkeme kararının değişik gerekçe ile düzeltilerek onanmasına karar vermek gerekmiştir. V. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Davacı vekilin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. Davacı vekilinin 2 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı için davanın reddi gerektiği yönündeki mahkeme gerekçesine yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının gerekçe değişikliği suretiyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 10.04.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. (Karşı Oy) KARŞI OY Zamanaşımı, borcun nisbi bir sona erme sebebi olup, borçlu istemediği takdirde geçen zaman nedeniyle alacaklının alacağını dava yoluyla takip ve tahsil etme imkanının ortadan kalkmasıdır. Zamanaşımı, hukuki niteliği itibariyle maddi hukuktan kaynaklanan bir def'i (6098 sayılı TBK 161 md.) olup usul hukuku bakımından ise bir savunma aracıdır. Kural olarak zamanaşımı def'inin süresi içerisinde verilen cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir (HMK 129 md). Süresinde ileri sürülen zamanaşımı def'i nedeniyle, mahkemece ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra ancak tahkikata başlamadan önce hakim zamanaşımı def'ini inceleyerek karar verecektir (HMK 142 md). Davalının süresinde ileri sürmüş olduğu zamanaşımı def'i hakkında hiçbir karar verilmeden davanın esası hakkında karar verilmesi doğru değildir (Yargıtay 13. H.D. 01.10.2013 gün 8995-23979, Yargıtay 4. H.D. 17.04.2018 gün 9353-3056, Yargıtay 15. H.D. 16.02.2017 gün 5442-626 vs.). Ancak bu hususun bozma nedeni olabilmesi için, hakkındaki dava esastan red edilen ve zamanaşımı def'ini cevap dilekçesinde yasal sürede ileri süren davalının bu yönde temyize gelmesi gerekmektedir. HMK 361/2 maddesinde de ifade edildiği üzere, davada haklı çıkmış olan tarafında (aleyhindeki dava esastan red edilen) hukuki yarar bulunmak şartıyla (zamanaşımı def'i) şartıyla temyiz yoluna başvurması mümkündür. Davalının, davanın esastan reddine ilişkin kararı, hukuki yararına rağmen zamanaşımı yönünden temyiz etmemiş olması durumunda, artık bu yönden davacı yararına usulü müktesep hak doğmuş olur ki, davacının temyizi üzerine, Yargıtayca bu aşamadan sonra kararın zamanaşımı yönünden bozulması mümkün değildir. Oluşan usuli müktesep hakka rağmen, kararın Yargıtayca zamanaşımı yönünden bozulmasının hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Zira usuli müktesep hakkın, yeni çıkan bir kanun veya Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı dışında başkaca bir istisnası bulunmamaktadır. Diğer taraftan, zamanaşımı def'ine rağmen davanın esastan reddi kararının davalı tarafından temyiz edilmemesi, sadece davacı tarafından temyize getirilmesi ve kararı davacı temyizine göre bozulması durumunda 09.05.1960 gün 21/9 sayılı İ.B.K vurgulandığı üzere, mahkemece bozma kararına uyulmasıyla davacı yararına usulü müktesep hak doğmuştur. Usule ait müktesep hak müessesesi Usul Kanunu'nun dayandığı ana esaslardan olup kamu düzeni ile ilgilidir. Bu durumda davacının temyizine göre kararın bozulması ve mahkemece bozmaya uyulmasından sonra artık mahkemenin geri dönerek zamanaşımı nedeniyle davayı red etmesi mümkün değildir. Bu hal usuli kazanılmış hakkın açık bir ihlalidir. Somut uyuşmazlıkta, davalının esasa cevap süresi içerisine zamanaşımı def'ini ileri sürmesine rağmen mahkemece dava esastan red edilmiş, karar davacı tarafından temyiz edilmiş, Dairece kararın davacı lehine bozulması üzerine yerel mahkemece bozma ilamına uyularak yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı esastan red kararını, zamanaşımı def'i nedeniyle temyiz etmediğinden davacı lehine usuli kazanılmış hak doğmuştur. Bu aşamadan sonra artık bozma üzerine zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi mümkün değildir. Diğer taraftan davacı temyizi üzerine yerel mahkeme kararı bozulduğundan, bozmaya uyan mahkemece bozma gerekleri yerine getirileceğinden, bu halde de davacı yararına usuli müktesep hak oluşacağından zamanaşımı nedeniyle davanın reddi bu nedenle de mümkün değildir. Açıklanan nedenlerle, davalının zamanaşımına yönelik tüm temyiz itirazlarının reddi ile diğer temyiz itirazlarının incelenmesi gerekirken yazılı şekilde davacının usuli müktesep haklarını ihlal eden gerekçe ile kararın bozulmasına ilişkin sayın çoğunluk görüşüne karşıyım.
11. Hukuk Dairesi, 2022/3512 E., 2023/2159 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Kural olarak zamanaşımı def'inin süresi içerisinde verilen cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir (HMK 129 md).
11. Hukuk Dairesi         2022/3512 E.  ,  2023/2159 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Asliye Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) SAYISI : 2021/48 Esas, 2021/469 Karar HÜKÜM : Kabul Taraflar arasındaki geçerli ortaklık ilişkisi kurulmadığının tespiti ve alacak davasının bozma ilamına uyularak yapılan yargılaması sonucunda Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme kararı, Yargıtayca duruşma istemli olarak davalılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne, dava konusu meblağ 44.020,00 TL'nin altında bulunduğundan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) geçici 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası delaletiyle uygulanması gereken 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 3156 sayılı Kanun ile değişik 438 inci maddesi gereğince duruşma isteğinin reddine karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı şirketin yurt dışında birçok ülkede yatırılan paraların istenildiği her an geri çekilebileceği ve karşılığında yüksek oranda faiz verileceği garantisi ile müvekkilinin davalı tarafa para verdiğini, ancak ödenen paranın bir türlü geri alınamadığını ileri sürerek taraflar arasında geçerli bir ortaklık ilişkisi bulunmadığının tespitine ve ödenen paranın davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalılar vekili cevap dilekçesinde; husumet, zamanaşımı ve hak düşürücü süreden davanın reddi gerektiğini, şirkete sermaye olarak verilen paranın geri istenemeyeceğini, davacının iddialarının asılsız olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. III. MAHKEME KARARLARI, BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Mahkemece Verilen Karar Mahkemece 21.03.2019 tarih, 2018/400 E. ve 2019/127 K. sayılı karar ile davanın kabulüne karar verilmiş, davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. B. Bozma Kararı Dairemizin 17.02.2020 tarih, 2019/2757 E. ve 2020/1592 K. sayılı kararıyla yargılama aşamasında yürürlüğe giren 7194 sayılı Dijital Hizmet Vergisi ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un (7194 sayılı Kanun) 41 inci maddesinin değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilerek mahkeme kararı bozulmuştur. C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla davalı şirketin 7194 sayılı Kanun'un 41 inci maddesi kapsamına girmediği, davacının zararından şirket yöneticisi ...'ın da haksız fiil hükümleri uyarınca müştereken ve müteselsilen sorumluluklarının bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. IV. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalılar vekili temyiz dilekçesinde özetle; anonim şirket ortaklarının sermaye olarak şirkete verdiklerini şirketten geri isteyemeyeceğini, hak düşürücü süre ve zamanaşımı sürelerinin dolduğunu, davalı ...'ın uyuşmazlık konusu olaydan dolayı herhangi bir sorumluluğunun bulunmadığını, davalı şirketin 7194 sayılı Kanun'un 41 inci maddesi kapsamında olduğunu bu nedenle karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi gerektiğini ileri sürerek kararın bozulmasına karar verilmesini istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, taraflar arasında geçerli ortaklık ilişkisi kurulmadığının tespiti ve bu amaçla verilen paranın iadesi istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (818 sayılı Kanun) 41 inci, 55 inci ve 60 ıncı maddeleri, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı Kanun) 321 inci ve 336 ncı maddeleri 2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 22.04.2022 tarihli ve 2021/7 E., 2022/2 K. sayılı kararı 3. Değerlendirme 1.Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalılar vekilinin davalı şirket hakkında 7194 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerektiğine yönelik temyiz itirazının reddi gerekir. 2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun, 22.04.2022 tarih, 2021/7 E. ve 2022/2 K. sayılı kararıyla mudilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihinin esas alınması gerektiğine karar verilmiştir. İçtihadı birleştirme kararları konularıyla sınırlı, gerekçeleri ile açıklayıcı, aydınlatıcı, yol gösterici, sonuçlarıyla bağlayıcı soyut kararlardır. Bu itibarla off shore alacakların tahsiline ilişkin davalar bakımından verilen işbu içtihadı birleştirme kararının gerekçesi, somut uyuşmazlık bakımından da açıklayıcı ve yol gösterici mahiyette olup zamanaşımı hususunun bu bakış açısı ile değerlendirilmesi elzemdir. 3. Bir hakkın belli bir süre içinde ileri sürülememesi sebebiyle dava yoluyla elde edilebilme imkanının kalmaması veya kanunda öngörülen sürenin geçmesi sonucu bir hakkın kullanılmasının mümkün olmaması zamanaşımı kurumunu ifade etmektedir (Türk Hukuk Kurumu: Türk Hukuk Lügatı, C. I, Ankara 2021, s. 1244). Zamanaşımı, borçluya borcunu ödememe imkanını veren ayrıca alacaklıyı alacağını zamanında istemeye teşvik eden bir kurumdur. Başka bir deyişle zamanaşımı kurumu hukuki güvenlik ilkesinin bir sonucu olarak alacaklıyı alacağını zamanında ileri sürmeye zorlamaktadır. Zira alacaklının alacağını kanunda öngörülen süre içerisinde ileri sürmeyip hareketsiz kalması, alacağın tahsili için ciddi bir iradeye sahip olunmadığı hususunda borçluda bir güven uyandırır. 4. Zamanaşımı bir maddi hukuk kurumu olmadığından borcu sona erdiren değil, var olan bir hakkın talep edilmesini engelleyen bir savunma aracıdır. Bu niteliği itibarıyla da zamanaşımı alacağın varlığını değil, talep edilebilirliğini ortadan kaldırır. Başka bir deyişle kanunun öngördüğü zamanaşımı süresinin dolması, hakkın varlığını sona erdirmemekte fakat dava yoluyla hakkın ileri sürülmesi durumunda borçlunun bir karşı hakka (defi hakkına) dayanarak ileri sürülen hakkı sürekli olarak engellemesi söz konusu olmaktadır. Borçlu, zamanaşımı defini ileri sürerek alacak hakkı zamanaşımına uğradığı için edimi ifa etme zorunda olmadığını ifade etmektedir. Bununla birlikte eğer davalı zamanaşımı defini ileri sürmezse hakim bu durumu resen nazara alamayacak ve şartlar mevcutsa alacağa hükmedebilecektir. Ancak zamanaşımı defini ileri süren tarafın bu hakkını dürüstlük kuralına aykırı olacak şekilde kullanmaması gerekir. Aksi halde hakkın kötüye kullanılması sözkonusu olur. Başka bir deyişle borçlunun zamanaşımı defini ileri sürmesi dürüstlük kuralına aykırı olmadığı sürece hakkın kötüye kullanılması yasağı gündeme gelmez (Akyol, Şener: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, İstanbul 2006, s. 65). 5. Zamanaşımı süreleri genel olarak yalnızca alacak hakları için öngörülmüş olup bu hakların zamanaşımı sürelerine tabi tutulmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Özellikle uzun yıllar boyunca talep edilmemiş olan alacak hakkının ya elde edilmiş ya da ifa dışındaki bir nedenle sona ermiş olması, uzun yıllar boyu ifanın kanıtı olan belgeleri saklamasının borçludan beklenemeyecek olması, ifa talebiyle karşılaşan borçlunun borcunu ifa etmiş olsa bile ifayı ispat etmesinin neredeyse olanaksız olması ve bu durumda borçlunun hukuken korunmasının gerekmesi, hukuk düzeninin istikrar kazanmış durum ve ilişkilere dokunmak istememesi, hukuki güvenlik ilkesi ve geçmişte kalan olaylardan dolayı uyuşmazlığın sürdürülmesinde kamu yararı bulunmaması bu nedenler arasında yer almaktadır (Erdem, Mehmet: Özel Hukukta Zamanaşımı, İstanbul 2010. s. 16.) 6. 818 sayılı Kanun, 11.01.2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 647 nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış, 6098 sayılı Kanun ise 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5 inci maddesinin birinci fıkrası; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanım hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden haşlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. Buna göre 818 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Haksız fiilden doğan tazminat davasının tabi olduğu zamanaşımı süreleri ve başlangıçları 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde genel zamanaşımı hükümlerinden ayrı olarak düzenlenmiştir. Zamanaşımı sürelerinin ve başlangıçlarının düzenlendiği 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ilk iki fıkrası; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur.” şeklinde düzenleme içermektedir. 7. Görüldüğü üzere 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde haksız fiillerle ilgili olarak üç farklı zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bunlardan ilki zarar görenin zararı ve faili (sorumlu kişiyi) öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık zamanaşımı süresidir. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması açısından “öğrenme” ölçütü esas alınmış, bu ölçüt hem  zarar hem de fail açısından aranmıştır. Bu nedenle bir yıllık zamanaşımı süresi bu iki  husustan hangisi daha sonra öğrenilmişse o hususun öğrenilme tarihinden itibaren işlemeye başlar. Başka bir deyişle bu iki hususun birlikte gerçekleşmesi gerekmekte olup sadece birinin öğrenilmesi zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için yeterli olmamaktadır. Bir yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı öğrenme gibi subjektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “nispi zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. Öte yandan bir yıllık sürenin başlaması bakımından zararın öğrenilmiş sayılması için zararın varlığını, niteliğini ve temel unsurlarını belirleyecek bilgilerin dava açacak derecede öğrenilmiş olması yeterlidir. 8. 818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden ikincisi ise bir yıllık nispi zamanaşımı süresini, herhalde zarar verici fiilin gerçekleştiği (vuku bulduğu) tarihten itibaren on yıl ile sınırlandıran on yıllık zamanaşımı süresidir. On yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı objektif nitelikte olan zarar verici fiilin gerçekleştiği tarihtir. Bununla birlikte eğer zarar verici fiil süregelen bir nitelik taşıyorsa on yıllık zamanaşımı süresinin de fiilin tamamlandığı tarihten itibaren işlemeye başlaması gerekir. On yıllık zamanaşımı sürenin başlangıcı haksız fiilin gerçekleştiği (veya tamamlandığı) tarih gibi objektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “mutlak zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. On yıl içinde zarar ve sorumlu kişi öğrenilemediği için bir yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlamamış olsa dahi haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl geçmişse tazminat davası açma hakkı zamanaşımına uğrar. Buna karşılık on yıllık süre içinde zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıllık süre dolmuşsa artık azami nitelikteki on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin bir önemi kalmaz, bir yıllık süre dolduğunda zamanaşımı gerçekleşmiş olur. (Havutçu, Ayşe: Haksız Fiil Sorumluluğunda Zamanaşımı Sürelerinin Başlangıcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, C.12, s. 58.) 9. Görüldüğü üzere bir yıllık zamanaşımı süresi ile on yıllık zamanaşımı süresi arasındaki en önemli fark sürelerin başlama anlarıdır. Bir yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlarken on yıllık zamanaşımı süresi zararın ve  failin öğrenilip öğrenilmediğine bakılmaksızın haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. Zararın sonradan meydana gelmesi de sürenin işlemeye başladığı anı değiştirmemektedir. 10. 818 sayılı Kanun'un 60 ncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden bir diğeri ise ceza davası zamanaşımı süresidir. Buna göre cezayı gerektiren haksız fiiller bakımından ceza kanunlarında daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörülmüşse tazminat talepleri için de bu zamanaşımının uygulanması gerekmektedir. Ancak haksız fiillere ceza kanunlarındaki zamanaşımının uygulanabilmesi için haksız fiilin cezalandırılabilir olması ve bu fiil için ceza kanunlarında öngörülen zamanaşımının haksız fiillere uygulanan nispi veya mutlak zamanaşımından uzun olması gerekmektedir. Buradaki ceza kanunlarındaki zamanaşımı ifadesinden anlaşılması gereken ise ceza kanunlarındaki dava zamanaşımıdır. Zira 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasının düzenlenme amacı, ceza yargılaması yapılabildiği sürece aynı fiilden kaynaklanan zararların tazmininin istenebilmesidir. Bir fiilin ceza yargılamasına konu olup olmamasında belirleyici olan süre ise dava zamanaşımı süresidir. 11. Haksız fiil olarak nitelendirilen davranışlar içerdikleri hukuka aykırılık ve kusur unsurlarına bağlı olarak ceza kanunlarına göre de suç teşkil edebilirler. Dolayısıyla aynı davranış hem ceza yargılamasının hem de tazminat davasının konusunu oluşturabilir. 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile fail, hukuka aykırı bir fiilinden dolayı ceza kanunlarına göre cezalandırılabildiği sürece bu fiil nedeniyle uğranılan zararın telafisi de failden istenebilir. Gerçekten de fail için daha ağır sonuçlar doğuran ceza yargılamasına izin verilirken aynı fiil nedeniyle faile karşı tazminat davası açılamaması yerinde olmayacaktır. 12. Ceza davası zamanaşımının uygulanabilmesi için tazminat sorumluluğuna neden olan fiilin ceza kanunlarına göre suç oluşturması ve cezayı gerektirmesi yeterli olup ayrıca haksız fiilin faili hakkında ceza davası açılmış olması veya mahkumiyet kararı verilmiş olması, hatta soruşturma yapılması gerekli değildir. Bu nedenle tazminat davasına bakan hakim zamanaşımı defi ile karşılaştığında, davanın esasına girmeden önce fiilin cezayı gerektirir bir fiil olup olmadığını ceza hukuku ilkelerine göre kendisi değerlendirecek, fiilin suç niteliğinde olduğu kanaatine ulaşırsa ceza zamanaşımını dikkate alacaktır (Tekinay, S. Sulhi/Akman, Sermet/Burcuoğlu, Haluk/Altop, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, s. 723.) 13. Hemen belirtilmelidir ki ceza davası zamanaşımı süresinin başlangıcı 818 sayılı Kanun hükümlerine göre değil, ceza kanunu hükümlerine göre belirlenir. Buna göre ceza davası zamanaşımının uygulandığı durumlarda zamanaşımı süresi, zararın ve failin öğrenildiği  tarihten itibaren değil, suç teşkil eden fiilin işlendiği (veya fiilin tamamlandığı) tarihten itibaren işlemeye başlayacaktır. Ceza kanunu hükümleri, sadece ceza davasının zamanaşımının süresi ve başlangıç noktası bakımından uygulanacak olup zamanaşımın durması ve kesilmesine ilişkin nedenler ve sonuçları hakkında 818 sayılı Kanun hükümleri uygulanacaktır (Antalya, O. Gökhan: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. II, İstanbul 2017, s. 515). 14. Ceza davası zamanaşımı süresinin amacı gözetildiğinde, daha uzun olmak şartıyla bu sürenin hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresi hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresi açısından uygulanması gerekir. On yıldan fazla ceza davası zamanaşımı süresinin söz konusu olduğu bir durumda artık nispi ve mutlak zamanaşımı süresi dikkate alınmayacaktır. Bu durumda ceza davası zamanaşımı süresi hem bir yıllık nispi zamanaşımı süresinin hem de on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin yerini alacak, tazminat davası en geç bu sürenin sonuna kadar açılabilecektir. Öte yandan ceza davası zamanaşımı süresi bir yıllık nispi zamanaşımı süresinden uzun ancak on yıllık mutlak zamanaşımı süresinden kısa ise bu durumda sadece nispi zamanaşımı süresinin yerine uygulanma imkanına sahip olacaktır. (Tekinay/Akman Burcuoğlu/Altop, s. 725.). Zarar gören, zarar ve faili ne zaman öğrenmiş olursa olsun on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin geçmemiş olması şartıyla ceza davası zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. Bununla birlikte ceza davası zamanaşımı süresi dolmuş olsa dahi zarar gören on yıllık mutlak zamanaşımı süresi içerisinde zarar ve faili öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık nispi zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açabilecektir. 15. Dairemizden geçen emsal dosyalardan anlaşılacağı üzere davalı şirket hakkında düzenlenen Sermaye Piyası Kurulu (SPK) raporlarında, hisse senetlerinin izinsiz halka arz edildiği, sermaye artırım kararı verilmesine ilişkin genel kurul toplantısından önce halka arz işlemine başlandığı, Yimpaş Grubu şirketleri tarafından yasal kayıtlara aktarılması zorunlu hususların yerine getirilmediği, muhasebe kayıtlarında gerçeğe aykırı kayıtlar bulunduğu, kâr ve zarar kalemlerinin gerçeği yansıtmaktan uzak olduğu, hisse devir sözleşmelerinde bazı kişilerin ortaklık pay defterinde gözükmediği, kanun dışı yollardan para toplandığı belirtilmiş, bu kapsamda içinde davalı şirket yöneticisinin de bulunduğu sanıklar hakkında Yozgat 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2006/253 E. sayılı davasında ihraç edilecek hisse senetlerinin SPK'ya kaydettirilmesi aşaması tamamlanmadan halka arz işlemine başlandığı, pay bedellerinin usulsüz tahsil edildiği belirlenerek mahkumiyet kararı verilmiş, Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 13.06.2007 tarihli ilamı ile onanmış, Yozgat 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2006/121 E. sayılı dosyasında SPK'dan izin alınmadan hisse senetleriyle ilgili aracılık faaliyetinde bulunulduğu iddiasıyla dava açılmış, sanıklar hakkında verilen mahkumiyet kararları Yargıtay 7. Ceza Dairesinin ilamı ile zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca usulüne uygun olarak defterlerin tutulmaması nedeniyle davalı şirket yöneticisi hakkında mahkumiyet kararı verildiği anlaşılmıştır. Yozgat 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 2009/188 E., 2011/475 K. sayılı dosyasında ise davalı şirket yöneticileri hakkında hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan İsviçre Federal Soruşturma Hakimliğince yapılan ihbar üzerine kamu davası açıldığı, mahkemece yapılan yargılama sonucunda davalı şirket yöneticilerinin İsviçre'de bulunan Yimpaş Group A.G.'ye ait paraları davalı şirkete ve Yimpaş Grubu şirketlerine aktardıklarından bahisle hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan netice itibarıyla 5 yıl hapis ve 2.500,00 TL adli para cezası verildiği, kararın temyiz edildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 17.01.2012 tarihli tebliğnamesine göre hükmün onanmasının talep edildiği ancak Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 28.03.2012 tarihli ve 2012/721 E. ve 2012/33114 K. sayılı bozma ilamı ile tüm sanıklar hakkındaki davanın zamanaşımı nedeniyle düşmesine karar verildiği ve kararın bu şekilde kesinleştiği anlaşılmıştır. 16. Bu itibarla davalıların eyleminin haksız fiil niteliğinde olduğu, süresi içerisinde zamanaşımı definde bulunulduğu, işbu davada zamanaşımı yönünden davacı lehine usuli kazanılmış hak bulunmadığı, cezanın üst sınırına göre ceza zamanaşımı süresinin 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102 nci maddesinin dördüncü fıkrası ve 104 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca 5 yıl, uzamış zamanaşımı süresinin ise 7,5 yıl olduğu, davacının 30.05.2000 tarihinde davalı şirkete para yatırdığı buna karşın eldeki davanın 11.01.2008 tarihinde 7,5 yıllık zamanaşımı süresinden sonra açıldığı gözetilerek mahkemece zamanaşımı sebebiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış, bu nedenle kararın bozulmasına karar vermek gerekmiştir. V. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1.Davalılar vekilinin davalı şirket hakkında 7194 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerektiğine yönelik temyiz itirazının REDDİNE, 2. Mahkeme kararının BOZULMASINA, Bozma sebebine göre davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgiliye iadesine, Dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 10.04.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. K A R Ş I O Y Zamanaşımı, borcun nisbi bir sona erme sebebi olup, borçlu istemediği takdirde geçen zaman nedeniyle alacaklının alacağını dava yoluyla takip ve tahsil etme imkanının ortadan kalkmasıdır. Zamanaşımı, hukuki niteliği itibariyle maddi hukuktan kaynaklanan bir def'i (6098 sayılı TBK 161 md.) olup usul hukuku bakımından ise bir savunma aracıdır. Kural olarak zamanaşımı def'inin süresi içerisinde verilen cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir (HMK 129 md). Süresinde ileri sürülen zamanaşımı def'i nedeniyle, mahkemece ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra ancak tahkikata başlamadan önce hakim zamanaşımı def'ini inceleyerek karar verecektir (HMK 142 md). Davalının süresinde ileri sürmüş olduğu zamanaşımı def'i hakkında hiçbir karar verilmeden davanın esası hakkında karar verilmesi doğru değildir (Yargıtay 13. H.D. 01.10.2013 gün 8995-23979, Yargıtay 4. H.D. 17.04.2018 gün 9353-3056, Yargıtay 15. H.D. 16.02.2017 gün 5442-626 vs.). Ancak bu hususun bozma nedeni olabilmesi için, hakkındaki dava esastan red edilen ve zamanaşımı def'ini cevap dilekçesinde yasal sürede ileri süren davalının bu yönde temyize gelmesi gerekmektedir. HMK 361/2 maddesinde de ifade edildiği üzere, davada haklı çıkmış olan tarafında (aleyhindeki dava esastan red edilen) hukuki yarar bulunmak şartıyla (zamanaşımı def'i) şartıyla temyiz yoluna başvurması mümkündür. Davalının, davanın esastan reddine ilişkin kararı, hukuki yararına rağmen zamanaşımı yönünden temyiz etmemiş olması durumunda, artık bu yönden davacı yararına usulü müktesep hak doğmuş olur ki, davacının temyizi üzerine, Yargıtayca bu aşamadan sonra kararın zamanaşımı yönünden bozulması mümkün değildir. Oluşan usuli müktesep hakka rağmen, kararın Yargıtayca zamanaşımı yönünden bozulmasının hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Zira usuli müktesep hakkın, yeni çıkan bir kanun veya Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı dışında başkaca bir istisnası bulunmamaktadır. Diğer taraftan, zamanaşımı def'ine rağmen davanın esastan reddi kararının davalı tarafından temyiz edilmemesi, sadece davacı tarafından temyize getirilmesi ve kararı davacı temyizine göre bozulması durumunda 09.05.1960 gün 21/9 sayılı İ.B.K vurgulandığı üzere, mahkemece bozma kararına uyulmasıyla davacı yararına usulü müktesep hak doğmuştur. Usule ait müktesep hak müessesesi Usul Kanunu'nun dayandığı ana esaslardan olup kamu düzeni ile ilgilidir. Bu durumda davacının temyizine göre kararın bozulması ve mahkemece bozmaya uyulmasından sonra artık mahkemenin geri dönerek zamanaşımı nedeniyle davayı red etmesi mümkün değildir. Bu hal usuli kazanılmış hakkın açık bir ihlalidir. Somut uyuşmazlıkta, davalının esasa cevap süresi içerisine zamanaşımı def'ini ileri sürmesine rağmen mahkemece dava esastan red edilmiş, karar davacı tarafından temyiz edilmiş, Dairece kararın davacı lehine bozulması üzerine yerel mahkemece bozma ilamına uyularak yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı esastan red kararını, zamanaşımı def'i nedeniyle temyiz etmediğinden davacı lehine usuli kazanılmış hak doğmuştur. Bu aşamadan sonra artık bozma üzerine zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmesi mümkün değildir. Diğer taraftan davacı temyizi üzerine yerel mahkeme kararı bozulduğundan, bozmaya uyan mahkemece bozma gerekleri yerine getirileceğinden, bu halde de davacı yararına usuli müktesep hak oluşacağından zamanaşımı nedeniyle davanın reddi bu nedenle de mümkün değildir. Açıklanan nedenlerle, davalının zamanaşımına yönelik tüm temyiz itirazlarının reddi ile diğer temyiz itirazlarının incelenmesi gerekirken yazılı şekilde davacının usuli müktesep haklarını ihlal eden gerekçe ile kararın bozulmasına ilişkin sayın çoğunluk görüşüne karşıyım.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Davalı Şirket (S), aleyhine açılan bir ticari alacak davasında cevap dilekçesini sunacaktır. Şirket vekili, savunmanın dayanağı olan bazı faturaların şirket arşivinde olduğunu, ancak bir kısmının ise gümrük müdürlüğü dosyasında bulunduğunu tespit etmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre, cevap dilekçesine eklenecek belgeler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A) Davalının elinde bulunan belgelerin asıllarının veya örneklerinin dilekçeye eklenmesi zorunludur.
B) Başka yerlerden getirtilecek belgeler için bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamanın dilekçede yer alması gerekir.
C) Belgelerin eklenmemesi halinde mahkemece davalıya eksikliği gidermesi için 1 haftalık kesin süre verilir.
D) Belgelerin cevap dilekçesine eklenmemesi, cevap dilekçesinin hiç verilmemiş sayılmasına neden olan zorunlu bir unsurdur.
E) Cevap dilekçesine, davacı sayısı kadar örnek eklenmesi zorunluluğu bulunmaktadır.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol