Hukuk Muhakemeleri Kanunu 188. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 188- (1) Tarafların veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıalar, çekişmeli olmaktan çıkar ve ispatı gerekmez.
(2) Maddi bir hatadan kaynaklanmadıkça ikrardan dönülemez.
(3) Sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrar tarafları bağlamaz.
İspat hakkı
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
22 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2021/5165 E., 2023/2569 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesi
6100 sayılı Kanun'un 188 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre maddi bir hatadan kaynaklanmadıkça ikrardan dönülmesi mümkün olmayıp ikrar, ıslah ile dahi geçersiz kılınamaz.
11. Hukuk Dairesi 2021/5165 E. , 2023/2569 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2018/2614 Esas, 2021/1036 Karar
HÜKÜM : Ret
Taraflar arasındaki marka hükümsüzlüğü davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin başvurusunun esastan reddine, davalı vekilinin başvurusunun ise kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, esas hakkında yeniden hüküm tesis edilmek suretiyle 2005/30653 sayılı marka hakkındaki dava bakımından karar verilmesine yer olmadığına, davaya konu diğer markalar hakkındaki davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Kırım bölgesinde yetişen “CABERNET SOUVJGNON” adlı siyah üzümden elde edilen ve konsantre gıda takviyesi olarak kullanılan “ENOANT” isimli ürünün tüm haklarına sahip olduğunu, bu ürünü 90'lı yılların sonu itibarı ile seri üretime konu ederek Ukrayna, Rusya, Azerbaycan gibi ülkelere ihraç etmeye başladığını ve ENOANT (Kiril alfabesinde yazıldığı şekliyle EHOAHT ya da ЭHOAHT ) markasını, 23.01.2001 tarihinde Ukrayna ve Rusya'da adına tescil ettirdiğini, 15.06.2005 tarihinden itibaren WIPO nezdinde marka olarak tescil ettirdiğini, ürünün müvekkili ve müvekkilinden doğrudan mal temin eden çeşitli firmalar tarafından 2001 yılından itibaren Türkiye'ye de ihraç edildiğini, ihraç edilen ürünün şişe ve kutularında Latince ENOANT yazdığını, ürünün onkoloji dalında çalışan doktor ve tüm eczane depolarında tanındığını, davalı tarafından da 2003 tarihinden beri aralıklarla bu ürünün davacıdan ya da ürünü sattıkları Kabba isimli Ukrayna şirketinden veya diğer şirketlerden satın alınarak ithal edildiğini, 2013 yılından itibaren ürünün Türkiye’den ithali için herhangi bir sipariş olmaması üzerine durumu araştıran müvekkilinin davalının 2003/30653 sayılı "EONAT", 2006/52756 sayılı "ENONAT", 2013/81802 sayılı "ЭHOAHT" ve 2013/81793 sayılı "EHOAHT" markalarını adına tescil ettirdiğini öğrendiğini, söz konusu markanın müvekkiline ait olduğunu bilen davalının kötü niyetli olduğunu, "ENONAT" ibaresinin Kiril alfabesindeki yazım şekli olan "ЭHOAHT" ve "EHOAHT" ibarelerini de tescile konu ederek bu marka ve ürünü kendisine mal etmeye ve müvekkilinin Türkiye'deki ticari faaliyetlerini engellemeye çalıştığını, müvekkili markasının gerek Türkiye'de gerekse de dünya çapında tanınmış olduğunu ileri sürerek davalı adına tescilli 4 adet markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın 5 yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığını, davacının sessiz kalma yoluyla hak kaybına uğradığını, müvekkili şirket ortağının dava konusu EONAT isimli ürünü bir iş ziyareti sebebiyle gittiği Kırım Özerk Cumhuriyeti'nde 2001 yılında tanıdığını, ürünün çeşitli faydalarını görerek Türkiye'ye ithal etmek istediğini ve mümessillik için davacı firmaya başvurduğunu, davacının mümessillik talebinin hemen kabul ettiğini ancak kendilerinin ihracat yapmayı bilmediklerini, bu işleri organize edecek personelleri bulunmadığı için ürünü müvekkiline Yalta'da teslim edeceklerini bildirdiklerini, bunun üzerine müvekkilinin Ukranya'da mukim Kabba isimli bir firmayla anlaşarak ürünü bu firmadan ithal etmeye başladığını, bu suretle ürünün Türkiye mümessili olan müvekkilinin 2002 yılından itibaren ürünü tanıtmak için çok yoğun bir şekilde faaliyette bulunduğunu ve bu çalışmalar sonucunda ürünü ülkemizde tanınır hale getirdiğini ve 12.05.2003 tarihinde www.eonat.net alan adını adına tescil ettirdiğini, müvekkilinin marka ve alan adını tescil ettirmeden önce davacı firmaya ürünün Türkiye'de marka olarak tescil ettirilmesi gerektiğini defaten ilettiğini ancak küçük ölçekli bir işletme olan davacının bu hususu önemsemeyip gereksiz gördüğünü, bu durum üzerine markayı korumasız bırakmayan istemeyen müvekkilinin basiretli bir tacir olarak ürünü marka olarak tescil ettirdiğini ve yatırım yaptığı markayı koruma altına altına aldığını, müvekkilinin Eonat markasının özellikle ülkemizdeki gerçek hak sahibi olduğunu, zira markanın tanınması ve maruf hale getirilmesi için çok yoğun emek ve sermeye harcadığını, davacının en başından itibaren marka ve alan adı tescilinden haberdar olduğunu zira müvekkilinin bu hususu davacıya defaten bildirdiğini, davacının ürünün dünya çapında tanınır olduğu ve ülkemizde de kendisi tarafından yapılan faaliyetlerle tanınmış hale getirildiği şeklindeki beyanlarının gerçeği yansıtmadığını zira davacının ürünü Türkiye'den başka bir ülkeye satmadığını, ürünü ülkemizde tanınır hale getirenin de müvekkili olduğunu savunarak davanın reddini istemiş, 26.02.2018 tarihli ıslah dilekçesiyle; cevap dilekçesini ıslah ettiğini bildirerek müvekkilinin ENONAT isimli ürünü resmi bir kurum olan Magaraç Enstitüsü'nce üretildiği dönemde bir başka Türk şirketi olan Kabba firması aracılığıyla ithal ettiğini, bu sırada davacı şirketin varlığından dahi haberdar olmadığını, davacı şirket ile müvekkili arasında doğrudan bağlantıyı gösteren hiçbir yazışma, sözleşme ve belge bulunmadığını, esasen müvekkilinin ilk ithal yaptığı dönemde davacı şirketin henüz kurulmamış olduğunu, dosyada mübrez vekaletnameden davacı şirketin 07.10.2014 tarihinde kurulduğunun anlaşıldığını, bu durumun davacının 2001 tarihli marka tescilini de şüpheli hale getirdiğini, kaldı ki davacının Rusya ve İngiltere'deki tescilinin "ЭHOAHT" ibaresine ilişkin olup EONAT ibaresinin halen davacı adına tescilli olmadığını, ürünün 2007 ila 2013 yılları arasındaki ithalatının ve tanıtımının müvekkilinin yan kuruluşu olan Doğal Gıda...Ltd. Şti. isimli şirket tarafından yapıldığını, bu şirket tarafından yapılan tanıtım faaliyetlerinin de dikkate alınması gerektiğini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalı şirketin, davacı şirkete aidiyetini bildiği ENOANT ürününü Türk Patent ve Marka Kurumu (TPMK) tescil başvurusu yapmadan önce ithal ettiğinin ispatlandığı, uygulamada markanın aidiyetinin başka bir şirkete ait olduğunu bilerek kendi adına tescil yaptırmanın başlı başına kötü niyetin varlığına işaret etttiği, öte yandan ENOANT ürününün Kril alfabesinde yazılış tarzı olan EHOAHT ya da ЭHOAHT şekillerini de marka olarak 2013 yılında davalının kendi adına tescil ettirmiş olması hususları bir arada değerlendirildiğinde davalının tescilde iyi niyetli olmadığı, bu açıdan davalının sessiz kalma yoluyla hak kaybı savunmasında bulunamayacağı, bilirkişi raporundan davacı markasının tanınmış marka olmadığının anlaşıldığı bu nedenle davalının davacının faaliyet göstermediği sınıflarda marka tescilinde bulunabileceği, dosyada toplanan tüm deliller ve hükme dayanak alınan son bilirkişi raporu ile birlikte incelendiğinde davacının üzerinde gerçek hak sahibi olduğu ancak tanınmış olmayan markası yönünden belirli sınıflar yönünden hükümsüzlük isteminin kabülünün gerektiği, diğer sınıflar yönünden ise davacı markası tanınmış olmadığından davacının faaliyette bulunmadığı alanlar yönünden hükümsüzlük isteminin reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 2003/30653 sayılı marka hakkındaki davanın reddine, diğer markalar hakkındaki davanın ise kısmen kabulü ile markaların kararda tek tek gösterilen mal ve hizmetler bakımından kısmen hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili ve katılma yoluyla davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
1.Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; kötü niyetli tescilin söz konusu olmadığını, Yargıtay uygulamasında "aynı sektörde bulunan tacirlerin, tanınmış markaları kendi adlarına tescil ettirmesi halinde" kötü niyet karinesinin varlığının kabul edildiğini, müvekkilinin bu ürünü henüz daha davacı şirketinin varlığından dahi haberdar değilken ve henüz kurulmamışken, resmi bir kurum olan Magaraç Enstitüsü’nce üretildiği sıralarda ve adı geçen Enstitü tarafından ihracat işlemlerinin nasıl yapılacağı dahi bilinmediğinden, bir başka Türk şirketi olan Kabba şirketi vasıtasıyla ülkemize ithalini gerçekleştirdiğini ve yatırım yaptığını, hiçbir şekilde davalı şirketin adı ve unvanı ürün üzerinde kullanılmadığını, davacının markasının tanınmış olmadığı gibi, markayı ülkemizde tanıtan ve uzun yıllardır emek ve para harcayan tarafın müvekkili olduğunu, davacı ile müvekkil arasında hiçbir zaman bir distribütörlük veya ticari mümessillik veya vekillik sözleşmesi bulunmadığını, müvekkilinin, markanın kullanılmaya başlandığı tarihlerde davacının “ENOANT” ibaresi üzerinde hak sahibi olup olmadığını bilmediğini, bilmesinin de mümkün bulunmadığını, kaldı ki salt başka bir markanın varlığından haberdar olmanın da kötü niyetin varlığı için tek başına yeterli olmadığını, Mahkemece verilen kararın ülkesellik prensibine aykırı olduğunu, ülkesellik prensibinin hiçbir istisnasının huzurdaki davada uygulanamayacağını, ENOANT ibaresinin davacı adına herhangi bir ülkede tescilli olmadığını, dava dosyasına ibraz edilen belgelerin incelenmesinde 23 Ocak 2001 rüçhan tarihli Rusya Federasyonu’ndan alınmış marka tescil belgesinde markanın ENOANT olarak değil “ЭHOAHT” olarak 537999 no ile tescil edildiğini,WIPO nezdinde yapılan başvuru ile İngiltere seçilmek suretiyle 15 Haziran 2005 tarihinde tescil edilen markanında “ЭHOAHT” olduğunu, ENOANT olarak tescil edilmediğini, 2013/81793 sayılı EHOAHT ile 2013/81802 sayılı ЭHOAHT ibareli markalar bakımından henüz zamanaşımı süresi dolmamış ise de, 2006/52756 tescil sayılı ENOANT markasının tescili üzerinden yaklaşık 10 yıllık bir süre geçmekle, bu marka bakımından zamanaşımı süresi dolduğunu, sessiz kalma yoluyla hak kaybı gerçekleştiğini, müvekkilinin ENOANT markasının 11.11.2003 tarihinde başvurulmak suretiyle 5. sınıfta adına tescil ettirdiğini, 10 yıl müddetle yoğun bir şekilde kullandığını, 2006 yılında bu kez 05, 29 ve 32. sınıflarda yine ENOANT kelime markası için tescil başvurusunda bulunduğunu ve ilk tescil edilen 2003/30653 sayılı markayı bahsi geçen ikinci başvuru nedeniyle süresi dolduktan sonra yenilemediğini, Mahkemece müddet olan bu marka hakkında hüküm kurulmasının yanlış olduğunu, ancak 2003 yılından itibaren dava tarihine kadar yaklaşık 13 yıl boyunca markayı fiilen kullandığını ve tanıtımı için de yatırım yaptığını, davacının dava dilekçesinde 2013, cevaba cevap dilekçesinde ise 2015 yılında öğrendiğini bildirdiği markaların varlığından, bundan çok daha önce haberdar olması gerektiğini, davacının müvekkilin markaları gibi, tescilli alan adlarından da haberi olmadığını ileri sürmesinin mümkün olmadığını, zamanaşımından farklı bir hukuki kavram olan sessiz kalma yoluyla hak kaybının, tüm markalar bakımından gerçekleşmesine rağmen, mahkemece bu savunmanın da reddine karar verilmesinin hukuka aykırı olduğunu belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir.
2. Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; İlk Derece Mahkemesince davalının kötü niyetli olduğu kabul edilmesine rağmen kötü niyetin bölünmesi suretiyle kısmen kabul kararı verilmesinin doğru olmadığını belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davaya konu 2003/30653 sayılı "ENOANT" markasının koruma süresi içerisinde yenileme işlemi yapılmadığından müddet olduğu ve bu marka hakkındaki davanın konusuz kaldığı, davacı tarafın Türkiye'de tescilli markası bulunmadığı, "ЭHOAHT" ibareli markanın 15.01.2003 tarihinden itibaren 05/35 ve 41. sınıflarda yer alan mallar için Rusya'da ve 15.06.2005 tarihinden itibaren WIPO nezdinde davacı adına tescil edildiği, davacı markasının tanınmış marka olduğu ispatlanamadığı gibi markanın tanınmış olmadığının İlk Derece Mahkemesinin de kabulünde olduğu, davacı vekilinin, ürününün 2001-2002 yılından itibaren Türkiye'ye ihraç edilerek satıldığını, davalının da müvekkilinden yada müvekkilinin ürününü satan şirketlerden temin ederek Türkiye'de ürünü sattığını ileri sürdüğü ancak markasını taşıyan ürünleri 2001-2002 yıllarında Türkiye'ye ihraç ettiği ve sattığına dair fatura ve ihraç belgelerini sunmadığı, davalı vekilinin cevap dilekçesinde, ENOANT markalı üzüm ekstresini 2001 yılında Kırım Özerk Cumhuriyetinde resmi bir kurum olan MAGARRACH (Magaraç) Enstitüsü’nce yapılan Konferansta tanıdığını, mümessillik almak için davacıya başvurduğunu, davacının ise ihracat yapmayı bilmediklerinden Yalta/Kırım'da teslim edebileceklerini söylediğini, kendilerinin de Ukrayna'da yerleşik KABBA Ltd. Şti.'den bu ürünü almaya başladıklarını beyan ettiği ve faturalar ile ithalat beyannameleri sunduğu, davacı vekilinin davalının 2003 yılından itibaren Ukrayna menşeili Kabba Şirketinden ürün temin ettiğini kabul ettiği ancak ürünü Kabba şirketine kendisinin sattığını beyan ettiği ancak bu hususu ispat eder nitelikte delil sunamadığı, dava dilekçe ekinde sunulan 10.10.2003 tarihli gümrük belgesinde davacının unvanının yazılı olmadığı, Kabba şirketi ve davalının adının yazılı olduğu, markanın ülkeselliği prensibi gereğince, davacı tarafça markanın Türkiye'de davalının tescil tarihlerinden önce ilk defa fiilen kullanılarak hak sahibi olunduğu ispatlanamadığından, davacı tarafın kullanımdan kaynaklanan öncelik hakkının bulunmadığı, davalı tarafın tescilden ve kullanımdan kaynaklanan öncelik hakkının bulunduğu, davalı tarafın dilekçelerindeki beyanlarından, marka tescil tarihleri itibarıyla, davacının üzüm ekstresi üzerinde ENOANT markasının, Kiril alfabesi ile yazılı şeklinin kullanıldığını bildiği anlaşılıyorsa da, taraflar arasında, ticari mümessillik, distrübütörlük gibi bir ticari ilişki bulunmadığı gibi, ENOANT markasının ilk olarak tescil başvurusunun yapıldığı tarihte de davacı markasının tanınmış marka olmadığı, sırf başkasına ait yurt dışında tescilli markanın aynısı yada çok benzerinin aynı sınıf mal ve hizmetlerde tescil edilmesinin Yargıtay'ın emsal kararlarında da açıklandığı üzere, davalının kötü niyetli olduğunu göstermeyeceği, davalının bu markaları kötüniyetli tescil ettirdiğini gösteren somut veriler bulunmamasına rağmen, mahkemenin davalının kötüniyetli olduğunun tespiti kararının yerinde olmadığı, davalının markanın tescilinden itibaren tanıtım faaliyetlerine giriştiği, fuarlara katıldığı, markayı bilfiil ve aralıksız olarak (2007-2010 yıllarında kurucu ortakları Vedat Akyol ve Osman Zafer Aksu olan dava dışı Doğal Gıda Katkı, Sağlık ve Kozmetik Ürünleri Pazarlama Tanıtım Ltd.Şti. tarafından olmak üzere) ithal ettiği ürünler üzerinde kullandığı, bu nedenle markayı yedekleme, davacının Türkiye'de markasını tescil ettirmesi yada kullanmasını önleme, şantaj yapma gibi amaçlarla tescil ettirmediğinin anlaşıldığı, kötüniyet koşullarının bulunmadığı, davacının 2003/30653 sayılı ENOANT markası ile 2006/52756 sayılı ENOANT markası yönünden, 5 yıllık dava açma süresini geçirdiği, davacı adına tescilli 2006/52756 sayılı ENOANT markasının 05/29/32. sınıflarda tescilli olduğu, hükümsüzlüğe konu 2013/81802 sayılı ЭHOAHT markası ve 2013/81793 sayılı ЭHOAHT markasının, aynı sınıf ve alt sınıflarda ve ENOANT ibaresinin Kiril alfabesiyle yazılması sureti ile elde edildiği anlaşılmakla, davalı tarafça markanın ayırt edici unsurlarının değiştirilmeksizin seri markalar oluşturulmak istendiği, davalı aynı sınıflarda tescilli 2006/52756 sayılı ENOANT markasından kaynaklanan müktesep hakkından faydalanacağından hükümsüzlük koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin başvurusunun esastan reddine, davalı vekilinin başvurusunun ise kısmen kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, esas hakkında yeniden hüküm tesis edilmek suretiyle 2003/30653 sayılı marka hakkındaki dava konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığına, davaya konu diğer markalar hakkındaki davanın ise reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; Bölge Adliye Mahkemesi gerekçesinin aksine davalının markayı bir fiil ve aralıksız kullanmadığını ve davaya konu markaları yedekleme amacıyla tescil ettirdiğini zira davalının 12 yıllık süreç boyunca davaya konu üründen sadece 31.805 adet ithal ettiği gibi markaya yaptığı yatırımın da sadece 5.440,49 TL olduğunu, davalının 2006 ila 2013 yılları arasında ürünü ithal dahi etmediğini, dava dışı Doğal Gıda...Ltd. Şti. tarafından yapıldığı iddia edilen fuar katılımlarını davalıya mal edilmesi ve ona göre hüküm kurulmasının son derece hatalı olduğunu, kaldı ki dava dışı şirketin ticari defterleri ve sunulan belgelerin de bilirkişilerce incelediği ancak Enoant markasına yönelik belgeli herhangi bir kanıta ulaşılmadığı, bilirkişi raporlarında, dava dışı şirketin katıldığını iddia ettiği fuarlara "Enoant" ürünü için katıldığına yönelik herhangi bir belgeye rastlanmadığı belirtilmesine rağmen davalının beyanına itibar edilerek karar verilmesinin doğru olmadığını, davalının müvekkiline ait markanın ülkemizde kullanılmasını engelleme kastı bulunduğunu, müvekkiliyle aralarındaki sözleşmeler doğrultusunda markaya konu ürünleri ülkemizde satan firmalara karşı suç duyurusunda bulunmasının bunun en büyük göstergesi olduğunu, davalının kötü niyetine ve amacına yönelik diğer bir hususun da daha önce dosyaya sundukları, davalının işbu dava açıldıktan sonra kendi kurduğu "enoant.com" sitesinden alınan görseller olduğunu, söz konusu görsellerde açıkça görüleceği üzere müvekkilinin Türkiye’ye ihraç ettiği ürünün kutu ve şişelerinde ENOANT ve kiril alfabesindeki şekliyle ЭHOAHT ibarelerinin yazdığı, bunun yanında müvekkil, şirketin adının da açıkça görüldüğü, (РЕССФУД), bu beyandan sonra davalının apar topar ilgili görselleri siteden kaldırdığını, davalının açıkça sadece ENOANT markasını değil, müvekkilinin şişe ve kutu tasarımını da sanki kendisininmiş gibi internet sayfasında pazarlama yoluna gitttiğini, yargılama sürecinde görüşlerine başvurulan üç bilirkişi heyetince de davalının kötü niyetli olduğu sonucuna ulaşıldığını, müvekkilinin ihraç ettiği ürünlerin üzerinde yazan ЭHOAHT ve EHOAHT ibarelerin de davalı tarafından marka olarak tescil ettirilmesinin tesadüf olmadığını ve açıkça davalının kötü niyetini gösterdiğini belirterek kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, davaya konu markaların hükümsüz kılınması koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası, 370 ve 371 inci maddeleri ile aynı Kanun'un 188 inci maddesi, 556 sayılı Markaların Korunması Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararnamenin (556 sayılı KHK) 8 inci maddesinin ikinci fıkrası ile aynı KHK'nın 35 ve 42 nci maddeleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 2 nci maddesi.
3. Değerlendirme
1.Dava, kötü niyet, gerçek hak sahipliği ve tanınmışlık hukuki sebeplerine dayalı marka hükümsüzlüğü istemine ilişkin olup Bölge Adliye Mahkemesince, yazılı gerekçeyle İlk Derece Mahkemesinin davanın kısmen kabulüne dair kararının kaldırılmasına ve esas hakkında yeniden hüküm tesis edilmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.
2.Davalı vekili, yukarıda özetlenen cevap dilekçesinde; müvekkilinin davaya konu "Eonat" markasının davacıya ait olduğunu bildiğini hatta davacının Türkiye mümessili olmak istediğini, davacı şirketin ithalat yapmayı bilmemesi sebebiyle ürünü, davacının yönlendirmesiyle başka bir firmadan satın alarak ithal ettiğini, ürünü ülkemiz piyasasına bu suretle soktuktan sonra "Eonat" markasına ciddi tutarlarda yatırım yaptığını ve belli bir tanınmışlık seviyesine ulaştırdığını, tüm bu gelişmelerden sonra davacıya başvurarak ürünü ülkemizde marka olarak tescil ettirmesini istediğini ancak davacının buna yanaşmadığını, bunun üzerine yatırımını korumak amacıyla "Eonat" ibaresini kendi adına marka olarak tescil ettirdiğini, davacının en başından bu yana marka tescilinden haberdar olduğunu belirtmiş, akabinde mahkemeye hitaben sunduğu 26.02.2018 tarihli ıslah dilekçesiyle ise cevap dilekçesini ıslah ettiğini bildirerek savunmasını değiştirmiş, müvekkilinin "Eonat" isimli markanın davacıya ait olduğunu bilmediğini hatta davacı şirketin varlığından dahi haberdar olmadığını, ürünün Magaraç isimli bir enstitüye ait olduğunu savunmuştur.
3.Bölge Adliye Mahkemesince, davalının ıslah dilekçesiyle değiştirip geliştirdiği savunmasına itibar edilerek yazılı gerekçeyle davalının kötü niyetli olmadığı sonucuna ulaşılmış ise de davalı yan, cevap dilekçesiyle, "Eonat" isimli markanın davacıya ait olduğunu bildiğini hatta davacının Türkiye mümessili olmak istediğini ikrar etmiştir. 6100 sayılı Kanun'un 188 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre maddi bir hatadan kaynaklanmadıkça ikrardan dönülmesi mümkün olmayıp ikrar, ıslah ile dahi geçersiz kılınamaz. ( Baki Kuru, Burak Aydın, Medeni Usul Hukuk El Kitabı C.II., Ankara, İkinci Baskı, 2021, s.1213) Davalı yan, cevap dilekçesindeki ikrar niteliğindeki beyanlarının maddi bir hatadan kaynaklandığını ispat edemediğine ve ikrar edilen vakıalar çekişmeli olmaktan çıktığına ( 6100 sayılı Kanun'un 188 inci maddesinin birinci fıkrası) göre somut uyuşmazlığın ve özellikle de davalının kötü niyetli olup olmadığının cevap dilekçesinde ikrar edilen vakıalara göre çözüme kavuşturulması gerekmektedir.
4.HGK’nın 29.06.2022 tarih, 2020/11-699 E., 2022/1093 K. sayılı ilamında da belirtildiği üzere, gerek 556 sayılı KHK’da gerekse de 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nda hangi hâllerde kötü niyetli marka başvurusunun söz konusu olduğu belirtilmemiştir. Ancak genel olarak kötü niyetli marka başvurusu; hak sahibi olmadığını bilmesine rağmen dürüstlük kuralına aykırı şekilde tescil için başvuruda bulunulması veya başvurunun tescil ettirilmesi olarak tanımlanabilir. Bu kapsamda başvuru sahibinin markanın aynısının veya benzerinin bir başkası tarafından kullanıldığını bilmesi veya bilmesi gerekmesi hâli, kötü niyetin varlığında önem kazanmaktadır. Örneğin, gerçek hak sahibi olmamakla birlikte başkasının ticaretinde kullandığı tescilsiz bir işareti, kendisinin hak sahibi olmadığını bile bile tescili için başvuruda bulunan kimse kötü niyetli sayılacaktır. Yine başkası tarafından kullanılan bir markanın aynısını veya benzerini bilerek ve haklı bir neden olmaksızın sırf rakibini engellemek amacı taşıyan engelleme markaları kötü niyetli marka başvurusu olarak değerlendirmelidir. Ayrıca başkasının markasından haksız olarak yararlanmak veya gerçekte kullanılmayıp yedekleme ve marka ticareti yapmak ya da şantaja yönelik başvuruda bulunmak ve tescil ettirmek de kötü niyetli olarak kabul edilmelidir. Görüldüğü üzere kötü niyetli marka başvurusu hâli her somut olay kapsamında ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husustur. Bu kapsamda marka hükümsüzlüğü davalarında kötü niyet iddiası ileri sürülmüş ise 4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesi gereğince kötü niyetin korunması söz konusu olamayacağından her somut olayın özellikleri göz önüne alınarak açıkça kötü niyetle gerçekleştirildiği belirlenen marka tescilinin hükümsüzlüğüne karar verilmelidir.
5. Yapılan açıklamalar ve davalının cevap dilekçesiyle ikrar ettiği vakıalar ışığında, davalının davaya konu markaları kötü niyetli olarak tescil ettirip ettirmediğinin incelenmesine gelince, somut olayda, davalının davaya konu markanın davacıya ait olduğunu bildiği hatta davacının Türkiye'de ticari mümessilliğini yapmak amacıyla "Eonat" markasını taşıyan ürünleri dava dışı Kabba şirketi aracılığıyla davacıdan dolaylı olarak ithal edip sattığı kendi ikrarıyla sabittir. Davalı, "Eonat" ibaresini, bu ibarenin gerek Latin Alfabesi gerekse de Kril alfabesindeki yazım şekilleriyle adına tecil ettirmiş olup ( dava konusu 2013/81802 sayılı marka davacı adına yurt dışında tescilli olan "ЭHOAHT" ibaresini aynen içermekte ve münhasıran bu ibareden oluşmaktadır.) davaya konu 2003/30653 sayılı marka, süresinde yenilenmeyip müddet hale gelmiştir. Bunun yanında, davalı her ne kadar davacının marka tescilinden haberdar olduğunu ve bu hususa muvafakat ettiğini savunmuşsa da davacı, bu iddiayı yalanlamış davalı ise bu savunmasını ispat eder herhangi bir delil sunamamıştır. Zikredilen hususlar hep bir arada gözetilecek olursa davalının başkasına ait olduğunu bildiği markayı gerçekte kullanma amacı olmaksızın kendi adına mal etmek, davacının bu markayla ülkemizde ticaret yapmasını engellemek ve yedekleme amacıyla adına marka olarak tescil ettirdiğinin ve tescilde kötü niyetli olduğunun kabulü gerekir.
6. Bu itibarla, Bölge Adliye Mahkemesince, davalının marka tescilinde kötü niyetli olduğu, kötü niyetin varlığı halinde sessiz kalma yoluyla hak kaybının söz konusu olmayacağı ve kötü niyetin bölünemeyeceği, 556 sayılı KHK'nın 8 inci maddesinin ikinci fıkrası ve aynı KHK'nın 42 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi ile ticari vekil veya temsilcisinin marka sahibinin izni olmaksızın markayı adına tescil ettirmesinin bir nispi ret ve hükümsüzlük sebebi olarak öngörüldüğü gözetilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeye dayalı olarak yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
02.05.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2406 E., 2021/99 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla)
tam metni aç
Hem mahkeme dışında ikrar hem de mahkeme önünde ikrar mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) düzenlenmesine rağmen olay ve dava tarihi itibariyle somut uyuşmazlıkta uygulanması gereken 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) sadece mahkeme önünde ikrar düzenlenmiş, mahkeme dışı ikrar ise düzenlenmemiştir. HMK’nin 188/1 maddesi;
Hukuk Genel Kurulu 2017/2406 E. , 2021/99 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla)
1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Fethiye 2. Asliye Hukuk Mahkemesince (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; davalının müvekkiline olan borcunu ödemek amacıyla lehtarı bulunduğu 21.09.2009 keşide ve 19.10.2009 vade tarihli, 85.000,00TL bedelli bonoyu ciro yoluyla imzalayarak verdiğini, anılan bononun vadesinde ödenmemesi üzerine dava dışı keşideci ve davalı aleyhine icra takibi başlatıldığını, ancak davalının takip konusu bonodaki imzaya itiraz ettiğini, Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesinin 08.04.2010 tarihli ve 2009/1394 E., 2010/366 K. sayılı dosyasında davalının senedin tanzim tarihinden yıllar öncesine ait imza örnekleri ile bilirkişi incelemesi yaptırıldığını ve imzanın davalıya ait olmadığı kanaatini içeren rapor uyarınca takibin durdurulduğunu, oysa davalı tarafından imzanın müvekkilinin gözü önünde atıldığını ve imzanın davalıya ait olduğunu, bunun usulüne uygun şekilde yapılacak imza incelemesi ile ortaya çıkacağını ileri sürerek 85.000,00TL'nin bononun vade tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; müvekkili ile davacı arasında herhangi borç ilişkisi bulunmadığını, dava konusu bono üzerindeki imza ve yazıya itiraz ettiklerini, İcra Hukuk Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda imzanın müvekkiline ait olmadığının ortaya çıktığını, ayrıca imzanın sahteliği hususunda bononun keşidecisi hakkında şikayetleri üzerine kamu davası da açıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. Fethiye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) 11.11.2014 tarihli ve 2014/112 E., 2014/446 K. sayılı kararı ile; davacının davalı ile aralarında borç ilişkisi bulunduğunu ileri sürdüğü, oysa davacı tarafından dava konusu bono nedeniyle bononun keşidecisi olan ...’ın yargılandığı ceza dosyasındaki tanık beyanında; davalıyı tanımadığını ve aralarında herhangi bir borç ilişkisi bulunmadığını, bonoda ciranta olarak davalının imzası bulanmasına rağmen senedi davalıdan değil dava dışı keşideciden aldığını belirttiği, yine anılan ceza dosyasında bulunan bilirkişi raporu ile bonodaki imzanın davalıya ait olmadığının tespit edildiği gerekçesiyle davanın reddine ve davacı kötü niyetli olarak hiçbir hakkı olmadığı hâlde davanın açılmasına sebebiyet verdiğinden HMK'nın 329. maddesi uyarınca davalının vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekalet ücretinin takdiren 1.500,00TL kısmının davacı tarafça karşılanmasına ve davacı hakkında 500,00TL disiplin cezasına hükmedilmesine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 02.06.2015 tarihli ve 2015/2187 E. 2015/7536 K. sayılı kararı ile; “…1- Dava, bonoya dayalı alacak davası olup, mahkemece yukarıda özetlenen gerekçe ile davanın reddine karar verilmiştir. Ancak, her ne kadar dava konusu senetteki imzaya itiraz üzerine Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesi'nin 2009/1394 E., 2010/366 K. sayılı dosyasında tamamı senedin tanzim tarihinden yıllar öncesine ait davalının imza örnekleri üzerinden yapılan inceleme neticesinde imzanın davalıya ait olmadığına karar verilmiş ise de, yapılan bu inceleme yeterli bulunmamaktadır. Davacı senet üzerindeki ciranta imzasının davalıya ait olması nedeniyle senet bedelinden hamil olan kendisine karşı sorumlu olduğunu iddia ederek işbu davayı açmış ve mahkemece de bu iddia nedeniyle davalının imza örnekleri alınmış ise de, bilahare bilirkişi incelemesi yapılmadan karar verilmiştir. Ancak, keşidecinin yargılandığı Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2011/509 E-2013/607 K. sayılı dosyasında görülen ceza davasında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği de göz önünde bulundurulduğunda, ciranta imzasının dava dışı keşideci tarafından atıldığı da kabul edilemeyecektir. Bu durumda, mahkemece davalının senedin düzenleme tarihine yakın tarihte atılan başka kurum ve kuruluşlardaki imzaları da celp edilmek suretiyle 3 kişilik bilirkişi heyeti ya da Adli Tıp'dan rapor aldırılıp imzanın davalıya ait olup olmadığı kesin bir şekilde belirlenerek sonucuna göre bir karar vermek gerekirken eksik incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.
2- Bozma sebep ve şekline göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Fethiye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) 20.10.2015 tarihli ve 2015/282 E., 2015/353 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının dava konusu bononun keşidecisi olan ...’ın yargılandığı ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen ceza dosyasındaki tanık beyanı ile anılan ceza dosyasındaki ve icra mahkemesindeki bilirkişi raporları karşısında bonodaki imzanın davalıya ait olup olmadığı hususunda tekrar imza incelemesi yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Dava, bonoya dayalı alacak istemine ilişkindir.
13. Uyuşmazlık itibari ile öncelikle “ikrar” kavramı hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır.
14. İkrar, görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve kendisi aleyhine hukuki sonuç doğurabilecek nitelik taşıyan maddi vakıanın doğruluğunu kabul etmesidir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. II, Ankara, 2001, s. 2037 vd.; Postacıoğlu, İlhan E./Altay, Sümer: Medenî Usul Hukuku Dersleri, İstanbul, 2014, s. 595 vd.; Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, C. 1- 2, İstanbul 2000, s. 628 vd.). Başka bir deyişle ikrar, açıklayan tarafından hasmının karara bağlanmasını istediği hakkın veya hukuki durumun meydana gelmesine esas olan ve hasmınca ileri sürülen maddi olayların tümünün veya bir bölümünün doğru olduğunun bildirilmiş olması demektir.
15. İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Başka bir deyişle sadece tarafların iddia ve savunmalarını dayandırdıkları maddi vakıalar ikrara konu teşkil edebilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi, karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar.
16. İkrar, yapıldığı yere göre “mahkeme dışında ikrar” ve “mahkeme önünde ikrar” olmak üzere ikiye ayrılır. Mahkeme dışında ikrar, bir tarafın karşı taraf veya başka kişiler veyahut da (idari) kurumlar önünde karşı tarafın ileri sürdüğü bir vakıayı kabul etmesidir. Mahkeme dışı ikrar takdiri delil niteliğinde olup, hâkim tarafından bunu doğrulayacak delilin veya belirtinin (emarenin) bulunması hâlinde hükme esas alınabilir. Hem mahkeme dışında ikrar hem de mahkeme önünde ikrar mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) düzenlenmesine rağmen olay ve dava tarihi itibariyle somut uyuşmazlıkta uygulanması gereken 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) sadece mahkeme önünde ikrar düzenlenmiş, mahkeme dışı ikrar ise düzenlenmemiştir. HMK’nin 188/1 maddesi; “Taraflar veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıalar, çekişmeli olmaktan çıkar ve ispatı gerekmez” hükmünü haizdir. Buna göre mahkeme önünde ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve yargılama içinde, mahkemeye karşı tek taraflı açık bir irade beyanı ile sözlü veya yazılı olarak yapılması gerekir. İkrarın yapılmasıyla birlikte artık o vakıa, taraflar arasında çekişmeli olmaktan çıkar ve bunun sonucu olarak ispatı gerekmez.
17. İkrarın taraf usul işlemi olması ve mahkeme önünde yapılması nedeniyle yetkisiz veya görevsiz mahkemede veyahut da bir başka mahkemede (davada) yapılması hâllerinde de ikrar geçerliliğini koruyacaktır. Burada önemli olan husus önünde ikrar edilen kurumun, mahkeme niteliği taşımasıdır. Bu sebeple ihtiyati tedbir ve delil tespiti dosyalarındaki ikrarlar ile keşif tutanağındaki ikrarlar da mahkeme önünde ikrar olarak değerlendirilir.
18. Bununla birlikte ceza davasındaki (mahkemesindeki) ikrar da hukuk davasında geçerlidir (Kuru, s. 2047). Dolayısıyla hukuk davasında iddia edilen veya savunulan bir vakıanın ceza davası sırasında hukuk davasının taraflarınca kabul edilmesi yönündeki beyanları, hukuk davası için HMK’nin 188. maddesi gereğince mahkeme önünde ikrar niteliğindedir. Öte yandan ceza davası neticesinde sanık hakkında, kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi de sonucu değiştirmeyecek, ceza davasındaki ikrar hukuk davasında hâkimi bağlayacaktır. Zira hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kesin bir mahkûmiyet kararı olmadığı için ortada ceza hukuku anlamında kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmadığından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. (TBK) [818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 53.] maddesi gereğince hukuk hâkimini bağlamayacak; ancak hukuk hâkimi ceza yargılaması sırasında elde edilen; tanık beyanı, taraf ikrarı ve belge gibi delillere dayanabilecektir.
19. Bu aşamada somut olay itibariyle “geriye ciro” kavramından da bahsedilmesi gerekmektedir.
20. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) 778/1-a maddesi atfıyla bonolara da uygulanması gereken 681/3 maddesi gereğince; ciro, poliçeyi kabul etmiş olsun veya olmasın muhataba, düzenleyene veya poliçeyle borç altına girmiş olanlardan herhangi birine yapılabilir. Bu kimseler poliçeyi yeniden ciro edebilirler. Poliçe o ana kadar poliçe ilgilisi olmayan bir kişiye ciro edilebileceği gibi, daha önce poliçe ilgilileri arasına katılmış bir kimseye de ciro edilebilir. İşte senedin bu şekilde daha evvel poliçe borçlusu durumuna girmiş bulunan kimselere avdetine yol açan ciroya geriye ciro denilmektedir (Öztan, Fırat: Kıymetli Evrak Hukuku, Ankara, 1997, s. 636). Bonoda düzenleyenin geriye ciroyla senedi iktisap etmesi hâlinde “alacaklı” ve “borçlu” sıfatı aynı kişide birleşecek ise de anılan madde 6098 sayılı TBK’nin 135. (818 sayılı BK’nin 116.) maddesinde belirtilen alacaklı ve borçlu sıfatının birleşmesi hâlinde borcun düşeceğine ilişkin düzenlemenin istisnasını oluşturmaktadır. Bu durumda bononun geriye ciro ile iktisabı hâlinde senedi devralan, devretmeden önceki durumuna geri dönmekte ve bunun sonucunda senedi elinden çıkarmadan önce içinde bulunduğu duruma dönmektedir. Başka bir deyişle senedin düzenleyene geriye ciro edilmesi hâlinde keşideci kimseye başvuramayacak, senedin cirantaları borçtan kurtulacaktır. Ancak senedi geriye ciro ile devralan kişi, bunu bir başkasına ciro ile devredebilecektir.
21. Hemen belirtilmesi gerekir ki, 6102 sayılı TTK’nin 778/1-a maddesi atfıyla bonolara da uygulanması gereken 686/1 maddesi gereğince; bir poliçeyi elinde bulunduran kişi, son ciro beyaz ciro olsa da kendi hakkı müteselsil ve birbirine bağlı cirolardan anlaşıldığı takdirde yetkili hamil sayılır. Buna göre bononun yetkili hamilinin kim olduğu ciro zincirine göre belirlenir ve düzgün bir ciro zinciri ile bonoyu elinde bulunduran kişi bononun yetkili hamili sayılır. Düzgün ciro zincirinden kasıt ise, ilk cironun lehtar tarafından yapıldığı, ardından sırasıyla bir sonraki cironun cirantasının bir önceki ciroda lehine ciro yapılan olduğu, bu şekilde “müteselsil ve birbirine bağlı” cirolarla son cironun bonoyu elinde bulunduran kişiye (hamile) ulaştığı ciro silsilesidir. Ciro zincirinde çizilmiş cirolar varsa silsilede bunlar hiç yokmuş gibi değerlendirme yapılır. Şayet silsile içinde beyaz cirolar varsa bu olasılıkta da beyaz ciro silsilede sonrada gelen cironun cirantasına yapılmış sayılır. Senedi düzgün ciro ile elinde bulunduran kişi, şeklen hak sahibi görünen kişi olup, bu kişi aynı zamanda bonodan doğan hakları kullanma yetkisine de sahiptir.
22. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı vekili lehtar konumunda olan davalının dava konusu bonoyu müvekkilinin gözü önünde cirolayarak müvekkiline verdiğini, her ne kadar Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesinin 2009/1394 E. sayılı dosyasındaki bilirkişi incelemesinde bonodaki ciranta imzanın davalıya ait olmadığı tespit edilmiş ise de usulüne uygun imza incelemesi yapıldığında imzanın davalıya ait olduğunun görüleceğini ileri sürmüş; davalı vekili ise müvekkili ile davalı arasında herhangi bir borç ilişkisi bulunmadığını, müvekkili tarafından böyle bir bononun imzalanmadığını savunmuştur.
23. Dava konusu bono nedeniyle keşideci aleyhine açılan Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/509 E. sayılı ceza davasında, eldeki davanın açılmasından ve davalının cevap dilekçesini vermesinden sonra davacı ... tanık sıfatıyla beyanda bulunmuştur. Anılan ceza davasında yer alan beyanında davacı; davalıyı tanımadığını ve aralarında herhangi bir borç ilişkisi bulunmadığını, bonoda ciranta olarak davalının imzası bulunmasına rağmen senedi davalıdan değil dava dışı keşideciden (sanıktan) aldığını belirtmiştir. Dolayısıyla davacının ceza davasındaki bu beyanı, davalının savunmasına konu vakıaların mahkeme önünde ikrar edildiği anlamına gelmektedir.
24. Ayrıca davacının söz konusu ikrarı ile taraflar arasında hukuki ilişkinin bulunmadığı hususu da kabul edildiğinden, bonoda ciranta olarak görünen davalının bonoyu geriye ciro ile düzenleyene verdiği, düzenleyenin de bonoyu tekrar tedavüle sokarak davacıya verdiği, her ne kadar lehtarın cirosunun beyaz ciro olması nedeniyle davacı bonoda şeklen hamil olarak gözükse de anılan ikrarı karşısında 6102 sayılı TTK’nin 686. maddesine uygun bir ciro zincirinin bulunmadığı, bu itibarla ciro zincirinin kopuk olduğu ve bu hususu ikrar eden davacı hamilin herhâlde davalıya başvuramayacağı aşikardır.
25. Öte yandan ikrarın yapılmasıyla birlikte artık ciranta imzasının davalıya ait olup olmadığı hususunun ispatı gerekmez ise de; dosya kapsamında yer alan Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesinin 2009/1394 E. sayılı dosyasındaki ve Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/509 E. sayılı dosyasındaki bilirkişi raporlarında davalının imzasının usulüne uygun şekilde incelendiği, tatbike medar imzalar arasında bononun düzenleme tarihine yakın belgelerin de yer aldığı ve netice de imzanın davalıya ait olmadığının tespit edildiği, bu hâliyle bilirkişi raporlarının birbirini doğruladığı anlaşılmaktadır. Bu durumda ciranta imzasının davalıya ait olmadığı kabul edilmeli ve artık tekrar imza incelemesi yapılmasına da gerek bulunmamalıdır.
26. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davacının Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/509 E. sayılı ceza dosyasında taraf olmadığı, bu nedenle anılan ceza dosyasında yer alan tanık beyanının ikrar olarak kabul edilemeyeceği, mahkemenin bu yöne ilişkin direnme kararının yerinde olmadığı, ancak dosya kapsamında yer alan Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesinin 2009/1394 E. sayılı dosyasındaki ve Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/509 E. sayılı dosyasındaki bilirkişi raporlarında davalının imzasının usulüne uygun şekilde incelenmesi nedeniyle imza incelemesine yönelik tekrar bilirkişi raporu alınmasına gerek olmadığı, mahkemenin bu yöne ilişkin direnme kararının yerinde olduğu, bu nedenle direnme kararının sadece bu değişik gerekçeyle onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
27. O hâlde direnme kararının yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçelerle onanması gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA,
Gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliği tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.02.2021 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.
14. Hukuk Dairesi, 2013/1846 E., 2013/3790 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
* HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Madde 188
14. Hukuk Dairesi 2013/1846 E. , 2013/3790 K.
* İNANÇ SÖZLEŞMESİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİL
* İNANÇ SÖZLEŞMESİNİN İFA EDİLEBİLİRLİĞİ
* TARIM ARAZİLERİNİN İFRAZI ŞARTLARI
* İNANÇ SÖZLEŞMESİNİN ŞARTLARI VE İSPAT KÜLFETİ
* HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Madde 188
* HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Madde 202
* HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Madde 225
* TOPRAK KORUMA VE ARAZİ KULLANIMI KANUNU (5403) Madde 8
"İçtihat Metni"
Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 21.06.2010 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 29.05.2012 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
K A R A R
Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Davalı, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmü, davalı vekili temyiz etmiştir.
İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.
İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.
İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.
İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.
İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.
Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202. Maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.
Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m.225 vd) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.
Bu ilkeler ışığında somut olaya gelince; dosya içerisindeki 28.02.2006 tarihli “SÖZLEŞME” başlıklı belge ile dava konusu payın satın alındığı tarihte her ikisi adına pay tescilinin mümkün olmaması sebebiyle yarısının Nalan Alpüren'e ait olduğunu kabul eden davalı adına tescil yapıldığı, yine davalı tarafından bu yerin ileride satılması halinde yarı hisseye tekabül eden satış bedelinin de davacıya ait olduğu taahhüt edilerek, sözleşmenin davacı ve davalı tarafından imzalandığı anlaşılmıştır.
Davaya konu olayda, Dairemizin yukarıda açıklanan ilkelerinde ifade edildiği şekilde bir inanç sözleşmesinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Bu inanç sözleşmesi gereğince tapu iptali ve tescile karar verilebilmesi için davacının adına tescilini istediği payın ana taşınmazdan ifrazının da mümkün olması gerekir. Ancak; 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununun 5578 sayılı Kanunla değişik 8. maddesi ile; Tarım arazileri, doğal özellikleri ve ülke tarımındaki önemine göre, nitelikleri mutlak tarım arazileri, özel ürün arazileri, dikili tarım arazileri ve marjinal tarım arazileri olarak sınıflandırılmış; belirlenen parsel büyüklüğünün mutlak tarım arazileri ve özel ürün arazilerinde 2 hektar, dikili tarım arazilerinde 0,5 hektar, örtü altı tarımı yapılan arazilerde 0,3 hektar ve marjinal tarım arazilerinde 2 hektardan küçük olamayacağı, tarım arazilerinin bu büyüklüklerin altında ifraz edilemeyeceği, bölünemeyeceği veya küçük parsellere ayrılamayacağı, kural olarak tarım arazilerinin, belirlenen büyüklükteki parsellerden daha küçük parçalara bölünemeyeceği, bölünemez büyüklükteki tarım arazilerinin mirasa konu olmaları ve üzerlerinde her ne şekilde gerçekleşmiş olursa olsun birlikte mülkiyetin mevcut olması durumunda, bu arazilerin ifraz edilemeyeceği, payların üçüncü şahıslara satılamayacağı, devredilemeyeceği veya rehnedilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.
Bu nedenle; yukarıda belirtilen bölünemez büyüklükteki tarım arazilerinde oluşmuş hisselerin üçüncü şahıslara satılması devredilmesi yasaklanmakta olup bölünemez büyüklükte ve birlikte mülkiyetin söz konusu olduğu tarım arazilerinin, paydaşlarının veya iştirakçilerinin tamamının birlikte katılımı ile üçüncü kişiye satışı yapılabilir, devredilebilir.
Mahkemece, 28.02.2006 tarihli inanç sözleşmesine konu taşınmazın belirlenen tarımsal niteliğinin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı İl veya İlçe Müdürlüğünden sorulup görüşü alındıktan sonra tescilin mümkün olup olmadığı belirlenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. 28.02.2006 tarihli sözleşmeye konu payın arazinin büyüklüğü itibariyle belirlenen tarımsal niteliğine göre satışının mümkün olmadığının anlaşılması halinde tapu iptali ve tescil davasının reddi, aksi halde kabul kararı verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın istek halinde iadesine, 14.03.2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
7. Hukuk Dairesi, 2023/3401 E., 2024/3625 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varKayseri Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (6100 sayılı Kanun’un 188 inci maddesi ile 225 nci maddesi v.d) yemin gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır.
7. Hukuk Dairesi 2023/3401 E. , 2024/3625 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/1710 E., 2023/7 K.
DAVA TARİHİ : 07.10.2019
KARAR : İstinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına
İLK DERECE MAHKEMESİ : Nevşehir 2. Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2019/435 E., 2021/580 K.
Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil, mümkün olmadığı takdirde tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın taraflarca istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin ilk olarak kayınpederi ...'nin babası olan ... ile yaptığı 15.04.1979 tarihli taşınmaz satış sözleşmesine istinaden 17 adet altın karşılığında Nevşehir ili, ... Köyü, Köy içi mevkiinde bulunan taşınmazı ve üzerindeki evi satın aldığını, sonrasında aynı taşınmazın 26.03.1981 tarihli sözleşme ile yaklaşık 17 altın karşılığında müvekkilinin eşinin dayısı olan ...'e satıldığını, daha sonra ...'nin müvekkiline paranızı harcamayın ben size tarla alayım diye söyleyerek söz konusu altınlarını alarak iş bu 17 adet tam altın karşılığında dava konusu 164 ada 10 parsel sayılı taşınmazın 1/3 hissesini müvekkilinin ad ve hesabına satın aldığını, ancak taşınmazı kendi adına tescil ettirdiğini, sürekli taşınmazı devredeceğini söylemesine rağmen 16.01.2016 tarihinde vefat ettiğini ve dava konusu taşınmazı devredemediğini müvekkilinin ne taşınmazı ne de altınlarını alamadığını belirterek 164 ada 10 parsel sayılı taşınmazın 1/3 hissesinin tapu kaydının iptali ile müvekkilinin adına tescilini, tapu iptali ve tescilin mümkün olmaması halinde müvekkilinin alacağı olan 17 adet tam altının (gremse) aynen yahut bugünkü değeri üzerinden mislen davalılardan alınarak müvekkiline verilmesini talep ve dava etmiştir.
II. CEVAP
1. Davalı ... cevap dilekçesinde; muris ...’ nin davacının bahsettiği altınları alarak kendi adına bir taşınmaz almadığını, taşınmaz alım satımının ancak tapuda gerçekleştirilebileceğini, tapu dışında başkaca alım satım yapılmasının mümkün olmadığını, sözü edilen sözleşmelerin gayri menkul satışı ile ilgili her hangi bir belge niteliği taşımadığını, davacı tarafın altınlarının murise verilmesiyle ilgili delil niteliğine sahip bir belge olmadığını, tanık dinlenmesine muvafakatinin bulunmadığını, davacı tarafın murise verdiğini iddia ettiği altınları ancak yazılı belge ile ispat edilebileceğini, satış sözleşmesinin geçerli olduğunun düşünülmesi halinde bile davacının alacağına dayanak gösterdiği sözleşmelerin zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
2. Davalılar ... ve ... ortak dilekçelerinde; davacının dava dilekçesinde bahsettiği sözleşmelerde muris ...’nin taraf olmadığını, muris ...’nin davacının bahsettiği gibi altınları alarak kendi adına taşınmaz almadığını, taşınmaz alım satımının ancak tapuda gerçekleştirilebileceğini, davacı tarafın altınlarını muris ...’ye verilmesiyle ilgili delil niteliğine sahip belge olmadığını, davacının tanık dinletmesi talebine muvafakatlarının olmadığını, satış sözleşmelerinin gerçek ve geçerli olduğunun düşünülmesi halinde dahi sözleşmelerin zamanaşımına uğradığını dile getirerek davanın reddini ileri sürmüştür.
3. Davalı ... cevap dilekçesinde; davacı tarafın davasını kabul ettiğini, kabulü neticesinde dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile “davacının tapu iptal ve tescil talebi yönünden dosya kapsamından murisin taşınmazı davacının altınları ile satın aldığının sabit olduğu, ancak tapu kaydının muris adına kayıtlı olduğu, tapu devrinin sadece resmi şekilde düzenlenebileceği gözetildiğinde tapu iptal ve tescil davasının kanıtlanamadığı, bedel iadesine yönelik davacı talebi yönünden ise; taraflar arasındaki yakın akrabalık ilişkisi nedeniyle tanıkla davanın ispat edilebileceği, keşif esnasında dinlenen tanıkların beyanlarından taşınmazın davacının vermiş olduğu 17 adet gremse altın ile alındığının ispatlandığı, bu hususta taşınmazı satın alan diğer paydaş ...'nin de beyanının mevcut olduğu, davacının vermiş olduğu 17 adet altının bedelinin bilirkişi tarafından 79.050,00 TL olarak belirlendiği” gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacının tapu iptali ve tescil talebinin reddine, 17 adet gremse altının bedeline ilişkin talebinin kabulü ile 79.050,00 TL bedelin davalılardan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ve davalılar ... ve ... istinaf başvurusunda bulunmuşlardır.
B. İstinaf Sebepleri
1. Davacı vekili istinaf dilekçesinde; tapu iptali ve tescil davasının kanıtlanamadığı gerekçesinin hukuka aykırı olduğunu, yakın akraba oldukları için tanık beyanının davanın ispatında yeterli olduğunu, tapu iptali ve tescil talebinin kabul edilmemesi halinde altınların aynen iadesine karar verilmesi gerekirken bedel iadesine karar verilmiş olmasının enflasyon gereği hakkaniyete aykırı olduğunu belirterek kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
2. Davalılar ... ve ... istinaf dilekçesinde; hükmün eksik inceleme sonucu verilmiş olup usul ve yasaya aykırı olduğunu, yargılamada usulü hatalar yapılarak karar verildiğini ileri sürerek kararın kaldırılmasını istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge adliye mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile Mahkemece davacının tapu iptali ve tescil talebi, satış işlemi resmi şekilde yapılmadığından ve kanıtlanamadığından reddedilmiş olmasına rağmen mülkiyet hakkı kadastro işleminden önceye dayandığı dava konusu taşınmazın 1981 yılında satın alındığı, 1999 yılında kadastro işlemi yapıldığı, eldeki davanın ise 07.10.2019 tarihinde açıldığından tapu iptali ve tescil talebi yönünden Kadastro Kanunu'nun 14 üncü maddesinde yer alan hak düşürücü sürenin geçtiği davalılardan Yusuf, Sultan ve Zeki'nin zamanaşımı itirazı, davalı ...'nın kabulünün bulunduğu, davacının talebinin altının iadesi olduğu, altının alım gücünü ifa tarihinde de koruduğu, Mahkemece davacının altının iadesi talebinin kabul eden Mustafa yönünden aynen kabulüne karar verilmesi gerekirken, dava tarihindeki parasal karşılığına karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak davanın ... yönünden kabulü ile; 17 gremse altının davalı ...'den tahsil edilerek davacıya verilmesine, diğer davalılara yönelik tapu iptali ve tescil davasının hak düşürücü süre nedeniyle reddine, terditli talepleri olan taşınmaz bedeli talebinin zamanışımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge adliye mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde; istinaf dilekçesindeki beyanlarını tekrarlayarak, davalıların usulüne uygun zamanaşımı itirazında bulunmadığını belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, inançlı işleme dayalı tapu iptali ve tescil, mümkün olmadığı takdirde tazminat istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri,
2. İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca; ancak yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.
3. Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı Kanun’un 202 nci maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.
4. Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (6100 sayılı Kanun’un 188 inci maddesi ile 225 nci maddesi v.d) yemin gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması hâlinde hâkimin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09.12.2015 tarih ve 2014/14-516 Esas, 2015/2838 Karar sayılı kararı da bu doğrultudadır.
5. İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı) 125 inci maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.
3. Değerlendirme
1. Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
09.09.2024 tarihinde kesin olmak üzere oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2024/392 E., 2024/802 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi
tam metni aç
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 187, 188, 189 ve 190 ıncı maddeleri.
3. Hukuk Dairesi 2024/392 E. , 2024/802 K.
"İçtihat Metni"
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/1748 E., 2022/1441 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 9. Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2018/263 E., 2020/409 K.
Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.
Kararın taraf vekillerince istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkilinin Özel Sorgun Güven Hastanesi olarak halen Yozgat İli Sorgun İlçesinde faaliyet gösterdiğini, taraflar arasında sağlık hizmeti satım alım sözleşmesi yapıldığını, hizmet bedellerinin davalı Kurum tarafından sözleşme gereği ödendiğini, davacı şirketin Aralık 2017 dönemine ait hak edişlerinden Kurumun %28,3550 oranında ve 180.023,79 TL kesinti uygulaması yaptığını, kesintinin haksız olduğunu belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla bilirkişi tespitinden sonra arttırılmak üzere şimdilik 10.000 TL kesintinin iptaline ve davacıya ödenmesine karar verilmesini talep etmiş, 23.09.2020 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 113.123,23 TL'ye yükseltmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili, hastalara yeşil alandan fatura edilmek yerine kırmızı alan (acil hal) olarak işlem yapıldığı için hastalardan Kurum adına alınması gereken katılım payının alınmadığını, bu durumun Kurum adına zarar oluşturduğunu, kadın hastalıkları ve doğum bölümünden yapılan kesintilerin ana sebebinin hastaların şikâyetleri, muayene bulguları, tanılar ile örtüşmeyen tetkik ya da mükerrer sayıda tetkik yapılması olduğunu, çocuk sağlığı ve hastalıkları grubunda klinikle uyumsuz tetkik ve uygunsuz mükerrer sayıda antibiyotik kullanıldığının görüldüğünü, iç hastalıkları bölümünde yapılan kesintilerin ana sebebinin hastaların şikayetleri, muayene bulguları, tanıları, öncesinde yapılması gereken tetkiklerin yapılmaması, tetkiklerin gereğinden çok fazla istenmesi ve takip işlemleri ile istenen ileri tetkiklerin uyumlu olmaması olduğunu belirterek, davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; denetlenmeye elverişli bilirkişi heyet raporu, dosyadaki bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilmesi sonrasında davacının davasının kabulü ile, 113.123,23 TL'nin 10.000 TL'sinin dava tarihinden 103.123,23 TL'sine ıslah tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuşlardır.
B. İstinaf Sebepleri
1. Davacı istinaf dilekçesinde; davalı Kurum tarafından yapılan tıbbi yönden uygunluk denetimi ve buna binaen yapılan hak edişten kesintilerin Danıştay kararlarına aykırılık teşkil ettiğini, tarafından yürütülen faaliyetlerin kamu hizmeti niteliğinde olduğunu, kesintiler ve bunlara ilişkin gerekçelerin hukuk devleti ilkesine aykırılık içerdiğini, davaya konu idari işlemin ölçülülük ilkesine aykırı olduğunu ileri sürerek, Mahkemenin kısmen kabul kararının kaldırılarak davanın ve talebin tamamen kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.
2. Davalı vekili süre tutum dilekçesinde; verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini ileri sürerek; İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; dosyadaki yazılara, kararın dayandığı bilgi ve belgelere, özellikle istinaf olunan İlk Derece Mahkemesi kararında yazılı gerekçelere göre, yerinde bulunmayan bütün istinaf sebeplerinin reddi ile taraf vekillerinin istinaf başvurularının ayrı ayrı esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır.
B. Temyiz Sebepleri
1. Davalı vekili istinaf dilekçesinde ileri sürmediği itirazları temyiz dilekçesinde ileri sürerek, Sağlık Uygulama Tebliği dikkate alındığında, hastaların acil servis başvuruları acil hal (kırmızı alan) kabul edilmemiş, ancak hastane bu tür hastaları yeşil alandan fatura edip bedelini almak yerine, kırmızı alandan fatura ederek daha fazla ücret talebine neden olduğu, bu nedenle de kesinti gerçekleştiği, bununla birlikte hastalara çok ciddi tanılar konulmasına rağmen reçete yazılmaması ve hastaların bu tanılarla gönderilmesi, sonrada hastaların bu tanılarla ilgili başka doktorlara başvurup tedavi almamaları nedeniyle kesintiler yapıldığı, hastalardan kurum adına alınması gereken katılım payının alınmadığını, kurum adına zarar oluştuğunu, Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümünde ayaktan ve yatan hasta grubuna ait yapılan kesintilerin ana sebebinin hastaların şikayetleri, muayene bulguları, tanılar ile örtüşmeyen tetkik ya da mükerrer sayıda tetkik yapılması olduğunu, yine Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları grubunda ayaktan ve yatan hasta gruplarında klinikle uyumsuz tetkik ve uygunsuz/mükerrer sayıda antibiyotik kullanıldığını, İç Hastalıkları bölümünden ayaktan ve yatan hasta gurubuna ait yapılan kesintilerin ana sebebinin hastaların şikayetleri, muayene bulguları, tanıları, öncesinde yapılması gereken tetkiklerin yapılmaması, tetkiklerin olması/yapılması gereğinden çok daha fazla istenmesi ve takip işlemleri ile istenen ileri tetkiklerin uyumlu olmaması sebebiyle dava konusu kesintilerin yapıldığını, yapılan işlemlerin haklı olduğunu ileri sürerek; kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
2. Davacı vekili, davada 180.023,79 TL üzerinden tam kabul kararı verilmesi gerektiğini ileri sürerek; kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, uygulanan haksız kesinti bedelinin davalıdan tahsili istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6 ncı maddesi.
2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 187, 188, 189 ve 190 ıncı maddeleri.
3. Değerlendirme
1. Dosyanın incelenmesinde; davalı vekilinin Bölge Adliye Mahkemesinde sadece süre tutum dilekçesi verdiği, daha sonra ise istinaf dilekçesi vermediği, temyiz aşamasında ileri sürülen itirazların da kamu düzeninden olmadığı anlaşıldığından, istinaf aşamasında ileri sürülmeyen itirazların temyiz aşamasında dikkate alınmaması sebebiyle, davalı vekilinin temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü itirazların reddi gerekmektedir.
2. Davacı vekili, dava dilekçesinde dava değerini 10.000 TL olarak göstermiş, 23.09.2020 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 113.123,23 TL'ye yükseltmiş olduğundan, Mahkemece ıslah edilen bedel üzerinden verilen tam kabul kararında usul ve yasaya aykırılık görülmemiştir.
3. Temyizen incelenen karar, tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre, taraf vekillerince ileri sürülen temyiz itirazlarının reddi ile kararın onanması gerekmektedir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle,
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
27.02.2024 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Medeni Usul Hukuku
(A) ile (B) arasındaki alacak davasında, (A) iddiasını ispatlamak için sulh görüşmeleri sırasında (B)'nin borcu kabul ettiğine dair beyanlarını mahkemeye sunmuştur.
Bu durumla ilgili aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi doğrudur?
A) (B)'nin beyanı mahkeme dışı ikrar sayılır ve takdiri delildir.
B) Sulh görüşmeleri sırasındaki ikrar tarafları bağlamaz, delil olarak kullanılamaz.
C) Bu beyan kesin delil teşkil eder ve (B) aleyhine hüküm kurulur.
D) (B) bu beyanı maddi hata sonucu yaptığını ispatlarsa beyan geçersiz olur.
E) Sulh görüşmeleri alenidir, dolayısıyla tanıkla ispat edilebilir.
Bu maddeyle ilgili 8 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.