Hukuk Muhakemeleri Kanunu 190. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 190- (1) İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.
(2) Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.
Karşı ispat
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
349 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2017/37 E., 2021/512 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
maddesi “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” hükmünü, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190/1. maddesi ise “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.” hükmünü haizdir.
Hukuk Genel Kurulu 2017/37 E. , 2021/512 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir (kapatılan) 8. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; dava dışı şirketin borcuna karşılık keşide ederek müvekkiline verdiği 637514 ve 637515 seri numaralı iki adet çekin ibrazında karşılıksız çıktığını, davalı Bankanın yasal olarak sorumlu olduğu miktarı ödemediğini ileri sürerek davalı Banka’nın ödemekle yükümlü olduğu bedelin gecikme cezası ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı Banka vekili cevap dilekçesinde; keşidecinin müvekkili nezdindeki imzaları ile çekler üzerindeki imzaların birbirini tutmadığını, bu hususun çeklerin arkasına düşülen şerh ile belirtildiğini, bu durumda yasal olarak ödeme yapmamalarının yasal zorunluluk olduğunu, müvekkilinin davacıya herhangi bir borcunun bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkeme Kararı:
6. İzmir (Kapatılan) 8. Asliye Ticaret Mahkemesinin 10.07.2014 tarihli ve 2013/390 E., 2014/255 K. sayılı kararı ile; dosya arasına alınan bilirkişi raporuna göre bankanın ödemekle yükümlü olduğu karşılıkların istenmesine esas olan iki adet Türkiye Garanti Bankası İzmir Toptancılar Çarşısı Şubesine ait 0637514 ve 0637515 numaralı çeklerdeki keşideci şirket imzasının toplanan imza örneklerine göre keşideciye ait olduğunun tespit edilemediği, davalı Bankanın bu sebeple ödeme yapmamakta haklı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 09.02.2015 tarihli ve 2014/16347 E. 2015/1577 K. sayılı kararı ile; “... Dava, karşılığı bulunmayan çekler nedeniyle davalı Bankanın yasal olarak sorumlu olduğu miktarın tahsili istemine ilişkin olup mahkemece, çeklerdeki imzanın keşideciye ait olduğunun tespit edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmişse de dava konusu çeklerdeki imzaların sahte olduğu davalı tarafından ileri sürüldüğüne göre bu hususun ispatının davalı yanda olduğu nazara alınıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken ispat külfeti davacıya yüklenerek yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 11.06.2015 tarihli ve 2015/521 E., 2015/496 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelere ek olarak, dosyada deliller toplanıp çeklerdeki imzalara dair bilirkişi raporu alınarak sonucu itibariyle karar verildiğinden ispat yükünün kimde olduğu hususunun, bilirkişi masraflarının hangi tarafa ait olacağına ilişkin değerlendirme dışında öneminin bulunmadığı, çeklerin davacı elinde olması nedeniyle davalı Bankanın imzayı kimin attığını bilemeyeceği, davalının elindeki imza örnekleriyle yapmış olduğu imza incelemesinin yargılama usulüne uygun olduğu, dosya kapsamı itibariyle araştırılacak başkaca hususun kalmadığı gerekçesiyle direnme karar verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı Banka tarafından, dava konusu çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların sahteliğine ilişkin olarak ileri sürülen savunma karşısında, çeklerdeki imzaların keşideci eli ürünü olup olmadığının açık bir biçimde tespit edilememesi sonucu anılan imzaların sahteliğini ispat külfetinin davalı Bankada olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar vardır.
13. Kıymetli evrak niteliğinden dolayı çekin ödenmek üzere belirli bir yerde ve belirli bir süre içerisinde muhataba ibraz edilmesi zorunludur. Bu hususta dava tarihi itibariyle olaya uygulanması gereken 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) 796 ve devamındaki maddelerinde çekin ibraz süreleri ayrıntılı olarak düzenlenmiş olup, usulüne uygun olarak süresi içerisinde muhatap bankaya ibraz edilen çekin 6102 sayılı TTK’nın 795/2 ve 5941 sayılı Çek Kanunu’nun (5941 sayılı ÇK) 3. maddesinde düzenlenen emredici hükümler uyarınca muhatap banka tarafından ödenmesi gerekmektedir. Çekin karşılığının bulunması durumunda muhatap banka tarafından çek bedeli, çekin karşılığının kısmen yahut tamamen bulunmaması hâlinde ise her bir çek yaprağı için 5941 sayılı ÇK’nın 3/3. maddesi çerçevesinde belirlenen tutarlar ödenir.
14. Ödeme için ibraz edilen çek üzerinde muhatap banka tarafından bir kısım incelemelerin de yapılması zorunludur. Bu anlamda çekin yasal unsurları haiz gerçek bir çek olup olmadığı, süresinde ibraz edilip edilmediği, ibraz edenin meşru hamil olup olmadığı, emre yazılı çeklerde ciro zincirinin muntazam olup olmadığı, keşideciye atfen atılan imzanın keşideci yahut temsilcisine ait olup olmadığı, çekte ayrıca bir tahrifatın bulunup bulunmadığı ve başkaca bir ödeme engeli bulunup bulunmadığı hususlarında inceleme yükümlüğü altında olan muhatap bankanın, gerekli özeni göstererek ödemeye engel bir hususu tespiti hâlinde ödeme yapmaktan kaçınması gerekmektedir. Aksi durumda yapılan ödemeyi keşideciden talep edemeyecektir.
15. Burada uyuşmazlık konusu ile ilgisi nedeniyle çek ödemelerinde muhatap bankaların sorumluluğuna ilişkin yasal düzenlemelerin açıklanması önem arz etmektedir. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun (5411 sayılı BK) 6/1. maddesinde; bir bankanın kurulmasına veya yurt dışında kurulmuş bir bankanın Türkiye'deki ilk şubesinin açılmasına, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun alacağı kararla izin verileceği belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 3. maddesinde; yazılı ya da sözlü olarak veya herhangi bir şekilde, halka duyurulmak suretiyle ivazsız veya bir ivaz karşılığında, istendiğinde ya da belli bir vadede geri ödenmek üzere kabul edilen para, mevduat olarak tanımlanmış ve anılan Kanun’un 60/1. maddesinde; kredi kuruluşları ile özel kanunlarına göre yetkili olanlar dışında hiçbir gerçek veya tüzel kişinin, aslen veya fer'an meslek edinerek mevduat veya katılım fonu kabul edemeyeceği, ticaret unvanları ve kamuya yapacakları açıklamalar ile ilân ve reklamlarında bu izlenimi yaratacak ifade ve deyimleri kullanamayacağı düzenlenmiştir. Ayrıca 5411 sayılı Kanun’un 63. maddesi gereğince halkın parasının bankalarca değerlendirilmesi sırasında halka güven vermek için kredi kuruluşları (mevduat bankaları ile katılım bankaları) tasarruf mevduatı ve gerçek kişilere ait katılım fonlarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından sigorta edileceği açıklanmıştır.
16. Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere bankalar, özel yasa ile kurulan ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanınan, topladıkları mevduatı ve katılım fonlarını sahteciliklere karşı özenle korumak zorunda olan kuruluşlardır. Bankalar sahip oldukları bu vasıfları sebebiyle bankacılık işlemlerinin güvenilen tarafı konumundadırlar. Bu durum, bankaların bir güven kurumu olarak kabul edilmesini ve bankanın sorumluluğunun özel güven sebebiyle ağırlaştırılmasını gerektirir (Battal, A.: Güven Kurumu Nitelendirmesi Işığında Bankaların Hukuki Sorumluluğu, Ankara, 2001, s. 106). O hâlde, bankalar, ağırlaştırılmış sorumluluğun bir gereği olarak objektif özen yükümlülüğü altında bulunmakta olup, buna karşılık hafif kusurlarından dahi sorumludurlar. Ayrıca, bu sorumluluğu kaldırmaya yönelik sözleşmeler de geçerli değildir. Zira sorumsuzluk sözleşmesi hükümlerine sınırlama getiren ve somut olaya uygulanması gereken 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 115/3. ve 116/3. maddeleri gereğince, özel kanun ile kuruldukları ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanındığı için bankaların, hafif kusurlarından dolayı ortaya çıkan sorumluluklarını kaldıran sözleşme hükümleri geçersiz olacaktır.
17. Bu aşamada birer güven kurumu olan bankaların, çekin ibrazı sırasında incelemekle yükümlü oldukları bir hususta kusursuz sorumluluklarını düzenleyen 6102 sayılı TTK’nın 812. maddesi üzerinde durulması gerekmektedir.
18. Anılan madde “Sahte veya tahrif edilmiş bir çeki ödemiş olmasından doğan zarar muhataba ait olur; meğerki, senette düzenleyen olarak gösterilen kişiye, kendisine verilen çek defterini iyi saklamamış olması gibi bir kusurun yüklenmesi mümkün olsun” hükmünü haiz olup bu kapsamda muhatap banka, çekteki keşideciye atfen atılan imzanın gerçek hesap sahibine veya yetkili temsilcisine ait olup olmadığını inceleyerek çekte herhangi bir tahrifatın yapılıp yapılmadığını da kontrol edecektir. Aksi takdirde anılan madde, sahte ve tahrif edilmiş çekin ödenmiş olmasından doğan zararın, muhatap bankaya ait olacağını hükme bağlamış, sahteciliğin inandırıcı olup olmadığı, iğfal kabiliyeti bulunup bulunmadığı gibi hususlar yasal unsurlar arasında sayılmamıştır. Buna göre 6102 sayılı TTK’nın 812. maddesi ile öngörülen sorumluluk muhatap banka açısından kusursuz ve kanundan doğan bir sorumluluk olup ancak keşidecinin kusurunun ağırlığı oranında muhatap bankanın sorumluluktan kurtulacağı öngörülmektedir. Keşideci ile muhatap arasındaki ilişkiye yönelik olan anılan Kanun maddesinin temel amacı; ödeme aşamasında, çeki inceleme ve muhtemel sahtelik veya tahrifatları belirleme imkânına sahip tek kişi olan muhatap banka karşısında çek keşide eden kişilerin korunmasıdır. Hemen belirtilmesi gerekir ki; çekin ödenmek üzere, muhatap bankanın çekle işleyen hesabının bulunduğu şubesinden başka bir şubesine ibraz edilmiş olması da muhatabın 6102 sayılı TTK’nın 812. maddesinde öngörülen özen ve inceleme yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacaktır. Aynı durum çekin takas odasına ibrazı olasılığında da geçerlidir. Dolayısıyla sahte veya tahrif edilmiş çekin takas odasına ibraz edilmesi de muhatabın anılan maddeden kaynaklanan sorumluluğunu bertaraf etmeyecektir.
19. Uyuşmazlığın çözümünde değinilmesi gereken diğer bir husus ise, çekteki keşideciye atfen atılan imzanın sahteliğini ispat yükünün hangi tarafa ait olduğu hususudur. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 6. maddesi “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” hükmünü, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190/1. maddesi ise “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.” hükmünü haizdir. Anılan hükümlerde ispat yükünün belirlenmesine ilişkin temel kural vurgulanmıştır. Buna göre, bir vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran taraf ispat yükünü taşıyacaktır. İspat yükünün belirlenebilmesi için önce ilgili maddi hukuk kuralındaki koşul vakıaların doğru bir şekilde tespit edilmiş olması ve buna uygun somut vakıaların ortaya konulmuş olması gerekir. Her bir vakıa bakımından lehine hak çıkarma çerçevesinde ispat yükü kuralları belirlenir. Ancak kanunda özel olarak ispat yükünün belirlendiği hâllerde, genel kurala göre değil, kanunda belirtilen şekilde ispat yükü belirlenecektir.
20. Bu kapsamda bir senette yer alan yazının veya imzanın inkâr edilmesi durumunda, HMK’nın 208. maddesinin 1. ve 3. fıkrası anlamında bir “sahtelik iddiası” söz konusu olur. HMK’nın 208. maddesine ilişkin gerekçede bu husus “Maddenin kenar başlığında ‘Yazı veya imza inkârı’ ibaresi birlikte kullanılmıştır. Her iki husus uygulamada sahtelik iddiası olarak adlandırılan durumu ifade etmektedir” şeklinde belirtilmiştir (Pekcanıtez H./ Özekes M./ Akkan M./ Korkmaz H.T.: Pekcanıtez Medeni Usul Hukuku, Cilt II, İstanbul 2017, s. 1792). Öte yandan, bir senetteki imzanın inkâr edilmesi hâlinde, mahkemenin imzanın sahte olup olmadığı konusunda araştırma yapması gerekir. Bu araştırma ve incelemenin usulü ise HMK’nın 211. maddesinde; “ (1) Bir belgenin sahteliğinin iddia edilmesi durumunda, bu hususta karşı tarafın açıklamaları da dikkate alınarak, aşağıdaki sıra ile inceleme yapılarak öncelikle karar verilir: a) Hâkim, yazı veya imzayı inkâr eden tarafı isticvap ettikten sonra bir kanaat edinememişse, huzurda bu kişiye yazı yazdırıp imza attırmak suretiyle elde ettiği belge ve diğer delilleri değerlendirir. Hâkim, sahtelik konusunda başka bir incelemeye gerek duymadan karar verebilecek durumda ise gerekçesini açıkça belirtmek suretiyle, senedin sahteliği hakkında bir karar verir. İsticvap için mahkemeye davet edilen taraf, belirtilen günde hazır bulunmadığı takdirde, inkâr etmiş olduğu belgedeki yazı veya imzayı ikrar etmiş sayılır; bu husus kendisine çıkartılacak davetiyede ayrıca ihtar edilir. b) (a) bendi hükmüne göre yaptığı incelemeye rağmen, hâkimde sahtelik konusunda kesin bir kanaat oluşmamışsa, bilirkişi incelemesine karar verir. Bilirkişi incelemesinden önce, mevcutsa, o tarafa ait olan karşılaştırma yapmaya elverişli yazı ve imzalar, ilgili yerlerden getirtilir. Bilirkişi, bu yazı ve imzalarla, o mahkemede elde edilen yazı ve imzaları esas alarak inceleme yapar. Bilirkişi, inceleme için gerekli görürse, kendi huzurunda tarafın yeniden yazı yazması veya imza atmasını mahkemeden talep edebilir.” şeklindeki hükümle gösterilmiştir. Ancak burada, davada taraf olmayan kimselerin isticvabı mümkün olmamakla, bu kimselerin imzalarına dair yapılacak olan incelemede, aynı maddenin (a) bendi uygulama alanı bulamayacağından yine aynı maddenin (b) bendinde belirtilen esaslara göre bir inceleme yapılacaktır. Buna göre, sahtecilik hususunda kesin bir kanaat oluşması için, mevcutsa, ilgili kişiye ait mukayeseye elverişli yazı ve imzalar temin edilip sahtelik iddiasına ilişkin bilirkişi incelemesi yapılması gerekir. Bilirkişi, mahkemede elde edilen yazı ve imzaları esas alarak bir inceleme yapar ve mahkemece sahtelik iddiası bakımından bu inceleme doğrultusunda bir karar verilir.
21. Uyuşmazlık kapsamında değinilmesi gereken son husus ise çeke karşı ileri sürülebilen mutlak def’iler olup bu def’iler, hamil olan herkese karşı ileri sürülebilir. Çekin hükümsüzlüğünü gerektiren def’iler çek ve eklentilerinden anlaşılsın anlaşılmasın bütün ya da bir kısım sorunları bakımından hükümsüz sayılmasını gerektiren def’ilerdir. Bu def’ilerin bir kısmı mutlak, bir kısmı nispi def’i niteliğindedir. Hangisinin mutlak, hangisinin nispi def’i sayılacağı, “görünüşe itimat (güven)”, “iyi niyet” ilkesiyle, “kambiyo senetlerine ilişkin işlemlerdeki emniyetin korunması” ilkelerinden hangisine öncelik tanınacağı sorunuyla ilgilidir. Kanunda öngörülüp açık bir hükümle düzenlenen bu durumların dışında gerek doktrinde ve gerekse de uygulamada “imzanın sahte olması”, “senet metninde sahtekârlık (tahrifat) yapılmış olması”, “borçlunun borçlanma ehliyetinin bulunmaması”, “çekte zorunlu şekil koşullarının bulunmaması”, “imza sahibinin temsil yetkisinin bulunmaması”, “çekin zamanaşımına uğramış bulunması” vb. def'iler çekin hükümsüzlüğüne yönelik olup her hamile (iyi niyetli olsa dahi) karşı ileri sürülebilen mutlak def’i olarak kabul edilmektedir. Bu anlamda muhatap bankanın hamile/alacaklıya karşı çek üzerinde sahtelik/tahrifat iddiası, mutlak def’i niteliğinde olduğundan, bu tür iddiadan kaynaklanan uyuşmazlık mahkemece, sahtelik incelemesine dair yukarıda yapılan açıklamalarda belirlenen esaslar göz önüne alınarak çözüme kavuşturulması gerekir.
22. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı tarafından ödenmek üzere ibraz edilen dava konusu iki adet çek üzerinde davalı Banka tarafından yapılan inceleme sonrasında çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların keşideci eli ürünü olmadığı iddiasıyla, davacıya 5941 sayılı ÇK’nın 3. maddesi anlamında yasal sorumluluk miktarı da dâhil olmak üzere herhangi bir ödemenin yapılmadığı anlaşılmaktadır.
23. Dosya kapsamında yapılan incelemede, çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların keşideci eli ürünü olup olmadığının tespiti için alınan bilirkişi raporunda; mukayeseye esas olarak alınan keşideci imzalarını içeren evrakın, 27.09.2011 tarihli Çek Taahhütnamesi ile ekindeki Çek Beyannamesi, 20.02.2008 tarihli Bankacılık Hizmet Sözleşmesi fotokopisi, Sermaye İşlemleri Risk Bildirim Formu fotokopisi, 12.10.2010 tarihli Genel Kredi Sözleşmesi fotokopisi ve İzmir 5. Noterliğinin 05.04.2007 tarihli ve 5335 yevmiye numaralı imza sirküsü fotokopisinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Anılan evraktaki imzalar esas alınarak yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda düzenlenen 02.06.2014 tarihli raporda ise; dava konusu çekler üzerindeki keşideciye atfen atılan imzaların kısmî olarak benzerlik göstermesine karşın farklılıkların da mevcut olduğu, mukayese imzaların iki farklı türde oluşturulmaları, yetersiz oluşları ve bazılarının da fotokopi olmaları nedeniyle keşideci eli ürünü olup olmadığına dair kesin bir kanaatin belirtilemeyeceği, ancak keşidecinin çek tanzim tarihine yakın tarihte atmış olduğu samimi mukayese imzalarını içeren belgelerin (önceden ödenen sorunsuz çekler, imza sirküleri, beyanname, banka işlemleri vb.) temin edilmesi durumunda olumlu ya da olumsuz bir beyanda bulunulabileceği belirtilmiştir.
24. 6102 sayılı TTK’nın 812. maddesi kapsamında yapılacak incelemede, kusursuz sorumluluğa sahip olan davalı Banka, dava konusu çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların keşideci eli ürünü olmadığının belirlenmesi hâlinde çek hamiline herhangi bir ödeme yapmakla yükümlü olmayacaktır. Buradan hareketle TMK’nın 6. maddesi ile HMK’nın 190/1. maddesi uyarınca uyuşmazlık konusu olayda, çekteki keşideciye atfen atılan imzaların sahte olduğuna ilişkin muhatap banka tarafından ileri sürülen iddianın ispatı, uyuşmazlığın niteliği itibariyle davalı Bankanın lehine bir durum ortaya çıkaracaktır. Başka bir anlatımla muhatap bankanın, ileri sürdüğü sahtelik iddiasının ispatı hâlinde, 5941 sayılı ÇK’nın 3/3. maddesinde belirtilen yasal sorumluluk miktarı da dâhil olmak üzere hamile ödeme yükümlülüğü ortadan kalkacaktır. Bu kapsamda çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların sahteliğine ilişkin iddianın ispatı sonrasında ortaya çıkan hukuki neticeden, muhatap davalı Banka lehine bir hak ortaya çıkacağından bu hususta ispat külfeti, yukarıda anılan yasal düzenlemeler kapsamında davalı Bankaya ait olacaktır. Netice itibariyle TMK’nın 6. maddesi ve HMK’nın 190/1. maddesi gereğince, uyuşmazlık konusu olayda dava konusu çeklere dair ödeme yapmama hakkının varlığının dayanağı olan sahtelik iddiasının davalı Banka tarafından ispatı gerekmektedir.
25. Öte yandan dosya arasına alınan bilirkişi raporunda; uyuşmazlık konusu çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların keşideci eli ürünü olup olmadıkları hususunda somut bir belirleme yapılamamış, söz konusu eksikliğin nedeni olarak mukayeseye esas alınacak nitelikte keşideci imzasını içeren evrakın eksikliğine işaret edilmiştir. Bu hâliyle dosyadaki bilirkişi raporunun hükme esas alınacak nitelikten yoksun olduğu anlaşılmakla birlikte bu husus, anılan raporda dahi detaylı olarak belirtilmiştir.
26. Bu itibarla, dava konusu çeklerdeki imzaların keşideciye ait olduğunu ispat yükü davacı tarafa yüklenerek, eksik inceleme sonucu hükme esas oluşturacak niteliği yoksun bilirkişi raporu nazara alınıp, dava konusu çeklerdeki imzaların keşideci eli ürünü olduğunun tespit edilemediğinden bahisle davanın reddine karar verilmesi, eldeki uyuşmazlığa ilişkin ispat külfetine ve sahtelik incelemesine dair yukarıda detaylı olarak belirtilen tüm kanunî düzenlemelere ve ilkelere aykırılık teşkil etmektedir.
27. Neticeten, iddia, savunma, taraflarca sunulan deliller ve tüm dosya kapsamı itibariyle dava konusu çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların sahteliğine ilişkin uyuşmazlıkta ispat külfetinin, TMK’nın 6. maddesi ile HMK’nın 190/1. maddesi uyarınca davalı Bankada olduğu nazara alınarak, HMK’nın 211/1-b maddesi çerçevesinde bilirkişi raporunda işaret edilen keşidecinin çek tanzim tarihine yakın tarihli, değişik amaçlarla atmış olduğu samimi mukayese imzalarını içeren belge asılları ve davalı tarafından fotokopi olarak sunulan evrakın keşidecinin ıslak imzalarını havi asıllarının teminiyle yapılacak bilirkişi incelemesi sonrasında hâsıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir.
28. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; somut olayda davacının, davalı Bankanın ödeme yükümlülüğünü yerine getirmediğinden bahisle zarara uğradığını ileri sürüp haksız fiil hükümlerine dayalı olarak (TBK m. 49, 818 sayılı Borçlar Kanunu m. 41) alacak talebinde bulunduğu, süresinde ibraz edilen çeklerin ödenmediği takdirde muhatap davalı Bankanın haksız fiil hükümlerine göre sorumlu olacağından zarar ve kusurun ispatının davacı üzerinde olduğu, bu nedenle çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların sahteliğini ispat külfetinin davacı üzerinde bulunduğu, ancak dosyadaki bilirkişi raporunun hükme esas alınacak niteliği haiz olmadığı, imza incelemesine esas belge asıllarının teminiyle HMK’nın 211. maddesi hükümlerine göre denetime elverişli bilirkişi raporu alınarak sonucuna uygun bir karar verilmesi gerektiği, direnme kararının bu farklı gerekçeyle bozulması gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
29. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece verilen direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440/III-1 maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 20.04.2021 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
KARŞI OY
Davacı, dava dışı şirketin borcuna karşılık keşide ederek verdiği iki adet çekin ibrazında karşılıksız çıktığını, davalı Banka’nın yasal olarak sorumlu olduğu miktarı ödemediğini ileri sürerek, davalı bankanın ödemekle yükümlü olduğu bedelin gecikme cezası ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, keşidecinin banka nezdindeki imzaları ile çekler üzerindeki imzaların birbirini tutmadığını, bu hususun çeklerin arkasına düşülen şerh ile belirtildiğini, bu nedenle yasal olarak ödeme yapmamalarının kanuni zorunluluk olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, bilirkişi raporuna göre iki adet çekteki imzanın toplanan imza örneklerine göre keşideciye ait olduğunun tespit edilemediği davalı bankanın bu sebeple ödeme yapmamakta haklı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmün davacı tarafından temyizi üzerine Dairece, dava konusu çeklerdeki imzaların sahte olduğu davalı tarafından ileri sürüldüğüne göre, bu hususun ispatının davalı yanda olduğu nazara alınıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, ispat külfeti, davacıya yüklenerek hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozma kararının yerinde olmadığı belirtilerek direnilmiştir.
Uyuşmazlık, davalı tarafından dava konusu çeklerden keşideciye atfen atılan imzaların sahteliğine ilişkin olarak ileri sürülen savunma karşısında çeklerdeki imzaların keşideci eli ürünü olup olmadığının açık bir biçimde tespit edilememesi sonucu atılan imzaların sahteliğinin ispat külfetinin davalıda olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Çek sözleşmesine göre, muhatabın asli yükümlülüğü, çeki karşılığı nispetinde ödemektir. Muhatap banka süresi içerisinde ibraz edilen ve karşılığı bulunan çeki ödemek zorundadır. Bu sorumluluğu meşru hamil tarafından süresi içerisinde ibraz edilen ve unsurları eksiz olan çek için geçerlidir.
Çek vasfında olmayan veya meşru hamil tarafından ibraz edilmeyen çekten dolayı banka ödeme yapmış ise düzenleyenin zararına katlanacaktır. Banka, çeki ibraz eden kişinin meşru hamil olduğunu tespit etmekle yükümlüdür. Banka senet metninden ve senedin hükümsüzlüğüne ilişkin defileri çeki ibraz eden hamile ileri sürmeyip çek bedelini ödediği takdirde sorumluluğu doğar. Bu nedenle çekin unsurlarının eksiksiz olup olmadığını, çekin sahte ve tahrif edilmiş olup olmadığını, süresinde ibraz edilip edilmediğini araştırmak zorundadır. Sahte veya tahrif edilmiş bir çeki hamiline ödemiş olmasından doğan zarar muhatap bankaya ait olur. Bu nedenle keşidecinin zararının ödemek durumundadır. Bankanın TTK 724. maddesinden kaynaklanan bu sorumluluğu kanundan doğan kusursuz sorumluluk hâlidir. Muhatap banka, bu sorumluluktan sadece sahte ve tahrif edilmiş çeki ödemiş olmasından dolayı, keşidecinin bu kusurun isnadının mümkün olduğu hâllerde, keşidecinin bu kusuru oranında kurtulur. Keşidecinin kusurlu olduğunu ispat edemediği ölçüde, kendisi kusursuz olsa dahi, keşidecinin zararının karşılamakla yükümlüdür. Eş söyleyişle, bankanın ödeme yükümlülüğünü, haklı bir sebep olmaksızın yerine getirmemesi keşideciye karşı kusursuz sorumludur. Somut olayımızda ise; davacı, muhatap bankanın ödeme yükümlülüğünü yerine getirmediğini bu nedenle zarara uğradığını ileri sürerek, bu davayı açtığına göre haksız fiil hükümlerine (BK. 41. madde, TBK 49. madde) dayalı olarak alacağını talep ettiğinin kabulü gerekir. Süresi içerisinde ibraz edilen ve hesapta karşılığı bulunan çek ödenmediği taktirde muhatap haksız fiil nedeni ile sorumlu olacağından zararın ve kusurun ispatı da davacı üzerindedir (Çekte muhatap Bankanın Hukuki Sorumluluğu Abdullah Atilla Bengü Gazi Ünv. Tez. Bkz. Yargıtay Kararları Işığında Çekte Muhatap Bankanın Hukuki Sorumluluğu Yüksek Lisans Tezi Bkz.).
Bu nedenlerle çeklerdeki imzaların sahteliğini ispat külfetinin davalıda olduğuna yönelik sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
Ne var ki, mahkemece dosya içeriğindeki 2.6.2014 tarihli Bilirkişi raporuna itibar edilerek hüküm kurulmuş ise de, bilirkişi raporuna itibar edilemez. Bilirkişinin mukayese esas aldığı 12.10.2010 tarihli Genel Kredi Sözleşmesi ile 05.04.2007 tarihli İzmir 5. Noterliği'nce düzenlenmiş sirküler fotokopi olup, fotokopi belgelere imza incelemesinde itibar edilemez ve bu rapora itibar edilerek hüküm kurulamaz. Bu nedenle imza incelemesine esas alınan belgelerin asılları temin edilerek, HMK 211. madde hükümlerine göre bilirkişi yada bilirkişi kurulundan Yargıtay denetimine uygun elverişli rapor alınarak sonucuna uygun bir karar verilmelidir. Bu değişik gerekçelerle mahkeme kararının bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun çeklerdeki imzaların sahteliğini ispat külfetinin davalıda olduğuna yönelik görüşüne katılamıyorum.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1005 E., 2019/55 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
TMK'nun 6.maddesinde "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür", HMK'nun 190.maddesinde "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir."
Hukuk Genel Kurulu 2017/1005 E. , 2019/55 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Anadolu 17. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 27.02.2014 tarihli ve 2013/223 E., 2014/81 K. sayılı karar taraf vekillerinin temyizi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 02.03.2015 tarihli ve 2014/10196 E., 2015/3165 K. sayılı kararı ile onanmış, bu karara karşı davacı vekilince karar düzeltme yoluna başvurulması üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 03.07.2015 tarihli, 2015/6587 E., 2015/12424 K. sayılı kararı ile:
“...Davacı vekili dilekçesinde, müvekkili olan davacı ile davalı arasında 2.3.2006 tarihinde yapılan adi yazılı sözleşme ile davalının hissedar olduğu taşınmazdaki hissesini davacının satın aldığını, satış bedeli olarak da 58.000 YTL'nin peşin olarak davalı tarafa ödendiğini, davalı tarafından tapuda satış işlemlerini yapmak üzere, dava dışı 3. kişiye vekaletname verildiğini, vekaletnamede taşınmazın pafta numarasının yanlış yazılması nedeni ile satış işleminin gerçekleşemediğini, davalının da vekilini vekaletten azlettiğini, davacı tarafından davalıya gönderilen ihtarname ile 3. kişiye satış işlemlerini yapması konusunda yeniden vekaletname verilmesinin istenildiğini, ancak davalının satış işlemleri için yeni bir vekaletname vermediği gibi, aldığı satış bedelini de iade etmediğini, ödenen bedelin iadesi amacı ile davalı aleyhine icra takibi yaptıklarını, davalının da bu takibe itirazda bulunduğunu beyan ederek, itirazın iptaline ve inkar tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı taraf savunmasında, davacı ile aralarında taşınmaz satışı konusunda sözleşme yaptıklarını, ancak satış bedelinin davacının iddia ettiği gibi 58.000 TL olmadığını, bu bedelin sözleşmenin sonuna sonradan eklendiğini, davacıdan tahsil edilen bedelin 8333 TL olduğunu beyan ederek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile 12.499,50TL ana para ve 590,60TL işlemiş faiz olmak üzere toplam 13.090,10 TL üzerinden itirazın iptaline takibin devamına, anaparaya takip tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine, davacının inkar tazminatı isteğinin işin yargılamayı gerektirdiği nedeni ile reddine,davalının kötü niyet tazminatı isteğinin reddine, karar verilmiş, verilen bu kararın süresi içinde taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairemizin 2.3.2015 gün, 2013/223 E. Ve 2014/81 K. Sayılı kararı ile Onanmasına karar verilmiş, onama kararına karşı da, süresi içinde davacı vekili tarafından karar düzeltme talebinde bulunulmuştur.
Dava konusu uyuşmazlık, geçersiz taşınmaz satışından kaynaklı olarak ödenen satış bedelinin, sebepsiz zenginleşme kurallarına göre iadesi talebinden kaynaklanmaktadır.
Kural olarak tapulu taşınmazın satışına ilişkin sözleşme resmi biçimde yapılmadığı sürece geçersizdir. (TMK'nın 706, BK'nın 213, Tapu Kanunu'nun 26 ve Noterlik Kanunu'nun 60.maddesi) Geçersiz olduğu için de taraflarına hak ve borç doğurmaz. Ancak taraflar verdiklerini haksız iktisap kuralları gereğince geri isteyebilirler. Zira; haklı bir sebep olmaksızın başkası zararına mal edinen kimse onu iade ile yükümlüdür.Somut olayda da, taraflar arasındaki taşınmaz satışına ilişkin sözleşme resmi şekilde yapılmadığı için, geçerli olmadığından, tarafların bu geçersiz sözleşme gereğince birbirlerine verdiklerini iade ile yükümlü olmaları asıldır.
Taraflar arasında "Senet Anlaşması" adı altında düzenlenen 02.03.2006 tarihli belgedeki imzanın davalıya ait olduğu ve davalıya ait taşınmazın davacıya satıldığı konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, geçersiz satış sözleşmesi gereğince ödenen bedelin miktarı konusundadır.
02.03.2006 tarihli "Satış Anlaşması" başlıklı belgede satış bedeli 58.000 TL olarak yazıldığından, bu miktarın sonradan yazıldığının veya gerçek bedeli yansıtmadığının ispat yükü sözleşmenin aksini iddia eden davalıya aittir.
TMK'nun 6.maddesinde "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür", HMK'nun 190.maddesinde "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir."
Dava konusu belgede yazılı olan bedel dışında, davacı tarafından daha az satış bedelinin ödendiğini iddia eden davalı, bu iddiasını ve iddia ettiği satış bedelini ispat ile yükümlüdür.
Bu durumda, mahkemece; davalıya sözleşmenin aslını ve bedel iddiası ile ilgili delillerini ibraz etmesi için mehil verilip, ibraz edilecek delillerin incelenerek, gerekirse davalının cevap dilekçesinde "yemin" deliline dayanması nedeniyle davalının bu konuda davacıya yemin teklif etme hakkının hatırlatılarak oluşacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
Yukarıda anlatılanlar ışığında yapılacak inceleme ile taraflarca isbat edilecek satış bedeli miktarına ve sonucuna göre davacının diğer temyiz itirazları değerlendirilebileceğinden, bozma nedenine göre, davacının diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir...”
gerekçesiylebozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan itirazın iptali istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davalının murislerinden intikal eden tapuda kayıtlı taşınmazdaki hissesini müvekkiline 02.03.2006 tarihli adi yazılı satış sözleşmesi ile 58.000TL karşılığında satmış ve satış bedelini müvekkilinden peşin ve nakit olarak almış olduğunu, satış konusu bu taşınmazla ilgili tapuda gerekli işlemleri yapmak üzere müvekkilinin arkadaşı Arif Ünal’a verilen vekâletnamede ve adi yazılı satış sözleşmesinde taşınmazın pafta numarasını 11 yerine yanlışlıkla 12 olarak bildirildiğinden ve bu paftada böyle bir taşınmaz bulunmadığından davalının vekâlet vermiş olduğu Arif Ünal’ın tapuda hiçbir işlem yapamadığını, davalının Arif Ünal’ı vekillikten azlettiğini, davalıya da doğru olan pafta numarası ile yeniden vekâletname vermesinin ihtarname ile bildirildiğini, ancak davalının vekâletname vermediği gibi, satış bedeli olarak almış olduğu parayı da iade etmediğini, satış bedelinin tahsili amacıyla davalı aleyhine icra takibi başlatıldığını, ancak davalının icra takibine kötü niyetle ve haksız olarak itiraz ederek takibin durduğunu ileri sürerek, icra takibine vaki itirazın iptaline, davalının alacağın %20’si oranında icra inkâr tazminatına mahkûm edilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili davacı ile aralarında taşınmaz satışı konusunda sözleşme yaptıklarını, ancak satış bedelinin davacının iddia ettiği gibi 58.000TL olmadığını, bu bedelin sözleşmenin sonuna sonradan eklendiğini savunarak haksız davanın reddine ve davacının %20 oranında kötü niyet tazminatına mahkûm edilmesine karar verilmesini istemiş; yargılama sırasında yazılı beyanıyla senetteki bedelin 8.333TL olduğunu bildirmiştir.
Yerel Mahkemece uyuşmazlığın, senette ödenen paranın 8.333TL mi yoksa 58.000TL mi olduğu noktasında toplandığını, davacı tarafa yemin teklifine hakkı bulunduğunun hatırlatıldığı, davacının bu hakkını kullanmadığı bu nedenle senet metninin davalının kabulü gibi 8.333TL üzerinden tanzim edildiğinin kabul edilmesi gerektiği, kamulaştırma raporlarının bu aşamada rayiç bedele ilişkin olması sebebi ile dikkate alınamayacağı, tarafların karşılıklı tazminat isteklerinin ise işin yargılamayı gerektirdiği gerekçeleriyle davanın kısmen kabulü ile, asıl alacak 12.499,50TL, işlemiş faiz 590,60TL olmak üzere toplam 13.090,10TL üzerinden itirazın iptaline, takibin devamına, ana paraya takip tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine, davacının icra inkâr tazminatı istemi ile davalının kötü niyet tazminatı isteminin reddine ve fazlaya ilişkin istemlerin reddine karar verilmiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine karar, önce Özel Dairece onanmış; daha sonra davacı vekilinin karar düzeltme talebinde bulunması üzerine onama ilamı kaldırılarak yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle karar bozulmuştur.
Bozma kararına karşı yerel mahkemece, ilk karar gerekçeleri tekrar edilmek suretiyle ispat külfetinin yer değiştirmesinin olanaklı bulunmadığı, TMK’nın 6’ncı maddesi gereğince verdiği paranın miktarını ispatlayacak kişinin davacı taraf olduğu şeklindeki ek gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, 02.03.2006 tarihli adi yazılı satış sözleşmesinde yer alan bedelin aksini ispat etme yükünün hangi tarafa ait olduğu, senette yazılı olan para miktarının sonradan ilave edilip edilmediği ve bunun ispat yüküne etkisi; ispat yükünün sözleşmedeki miktarın aksini savunan davalıya ait olduğu kabul edilirse sözleşmenin aslını ibraz etmesi ve bedel savunmasına ilişkin delillerini sunması için mehil verilerek, cevap dilekçesinde yemin deliline dayanması nedeniyle davalıya yemin teklif etme hakkının hatırlatılmasına gerek olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümünde ispat ve ispat yükü kavramlarının kısaca açıklanması yerinde olacaktır.
İspat; davaya konu yapılan hakkın gerçekten var olup olmadığının anlaşılması, maddî hukukun o hakkın doğumunu veya sona ermesini kendisine bağladığı vakıaların doğru olup olmadığının tespit edilmesi sonucunda mümkün olur. İşte davaya konu hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemidir (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001,6. b., 2.c., s. 1966 ).
Hâkim, davada hangi çekişmeli vakıanın ispat edilmesi gerektiğini tespit ettikten sonra bu vakıaların kimin tarafından ispat edilmesi sorusu ile karşılaşır; buna da ispat yükü denir.
İspat yükü, hayatın olağan akışına aykırı iddia ve savunmada bulunana düşer ve yeri gelmişken belirtmek gerekir ki; kendisine ispat yükü düşen taraf için bu bir yükümlülük (mükellefiyet) değil, sadece bir yüktür (külfettir). Zira taraf kendisi tarafından ispatı gereken bir vakıayı ispat edemezse, karşı taraf (ve mahkeme) onu mutlaka ispat etmesini isteyemez (yükümlülük). Bilâkis, kendisine ispat yükü düşen taraf, o vakıayı ispat edememiş sayılır; mesela, kendisine ispat yükü düşen ve fakat bunu yerine getiremeyen taraf davacı ise, davasını ispat edememiş sayılır ve dava bu sebeple reddedilir (Kuru, s.1972).
Konu ile ilgili genel kural 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 6'ncı maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür”.
Yine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)'nun “İspat yükü” başlığını taşıyan 190’ıncı maddesinin birinci bendi:
“(1) İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir”.
Hükmünü içermektedir.
Nitekim aynı hususlar, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.04.2018 tarihli ve 2017/13-619 E., 2018/919 K. sayılı kararında belirtilmiştir.
Uyuşmazlığın temeli tapuya kayıtlı bir taşınmazın taraflarca adi yazılı sözleşme ile satışına dayanmakta olup, kural olarak tapulu taşınmazın satışına ilişkin sözleşmeler resmî şekilde yapılmadıkları sürece geçersizdir (TMK’nın 706., 818 sayılı Mülga Borçlar Kanunu (BK)’nun 213., Tapu Kanunu’nun 26. ve Noterlik Kanunu’nun 60. maddesi). Geçersiz olduğu için de taraflarına hak ve borç doğurmaz. 818 sayılı BK’nın 61 vd. maddeleri gereğince haklı bir sebep olmaksızın başkası zararına mal edinen kimse onu iade ile yükümlü olduğundan taraflar ancak verdiklerini sebepsiz zenginleşme kuralları gereğince geri isteyebilirler.
Açıklanan bu maddi hukuk kuralları, somut olay ortaya konularak değerlendirildiğinde;
Taraflar arasında 02.03.2006 tarihli “Satış Anlaşması” başlıklı belge altındaki imzanın davalıya ait olduğu ve bu sözleşme ile davalıya ait taşınmazın davacıya satılmak istendiği konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, geçersiz satış sözleşmesi gereğince ödenen bedelin miktarının ne olduğu hususunda ispat yükünün hangi tarafta bulunduğu noktasında toplanmaktadır. Davacı vekili 03.10.2013 tarihli duruşmadaki beyanında, davalı vekilinin ikinci cevabında davalı ...’ya ödenen paranın 8.000 küsur TL olduğunun belirtildiğini, bu bedelin denkleştirilmesini veya dava konusu taşınmazın kamulaştırılmasına ilişkin olarak açılan davalarda belirlenen emsallerin dikkate alınabileceğini bildirmiştir. Yine, 12.11.2013 tarihli duruşmada davacı vekili “Artık karşı tarafla çatışma noktamız.....’nin aldığını kabul ettiği 8.000 küsur TL'nin dava takip tarihine kadarki denkleştirici adalet kuralları gereğince edeceği tutarın hesaplanmasıdır. Esasen talebimiz 58.000TL ödediğimizdir. Çünkü miktar hanesi boş bir adi yazılı belge imzalayan davalı bunun miktar hanesinin aleyhine doldurulacağını bilebilecek durumdadır. Karşı taraf öyle savunuyor, miktar hanesinin sonradan doldurulduğunu yazıyor” şeklinde beyanda bulunmuştur. Mahkemenin yemin teklifinde bulunma hakkını hatırlatması üzerine vermiş olduğu 18.11.2013 tarihli yazılı beyanında ise, satış bedeli hanesi boş olan bir senedi davacıya veren davalı satıcının bu belge üzerine kendisini zarara uğratacak mahiyette ilaveler yapılabileceğini bilmesi gerektiği açığa imza atılmak suretiyle düzenlenen adi satış sözleşmesinin anlaşmaya aykırı doldurulduğu ispat edilmedikçe geçerli bulunduğu, davalı yanın varlığı ve imzası inkâr edilmemiş adi satış sözleşmesi ile bağlı ve sorumlu olduğundan müvekkilinin davalıya yemin teklif etmediğini, davalı vekili ise müvekkilinin almış olduğu satış bedelinin 8.333TL olduğunu ve satış anlaşmasında yazılı olan 58.000TL bedelin anlaşmaya sonradan eklendiğini, sonradan eklenen bu bedele muvafakatlerinin bulunmadığını beyan etmiştir.
Davalı taraf beyanları ile davacı vekilinin çelişkili ifadeleri esas alındığında “Satış Anlaşması” adıyla düzenlenen belgede yer alan “Not: Aldığım bedel 58.000 YTL” şeklindeki ibarenin anlaşmaya sonradan eklendiği, anlaşma metni içinde yer alan ve güven duyulan herhangi bir satış bedelinden bahsetmenin mümkün olmadığı, satış anlaşmasında yer alan imzanın beyaza imza (açığa imza) olarak kabul edilemeyeceği, zira senedin tamamlanmış sayıldığını söyleyebilmek için kurucu bir unsur olan imzanın senet metni oluşturulmadan da atılması hâlinde “beyaza imza” dan söz etmek gerekeceği (Yavaş, M.: Senetle İspat ve Senede Karşı Senetle İspat Kuralları ile Bu Kuralların İstisnaları), ancak somut uyuşmazlıkta senet metninin oluşturulduktan sonra davalı tarafça imzalandığının sabit olduğu, Özel Daire bozma kararında belirtildiği şekilde ispat külfetinin yer değiştirmesi olanaklı bulunmadığından TMK’nın 6’ncı ve HMK’nın 190’ıncı maddeleri gereğince verdiği paranın miktarını ispatlayacak kişinin davacı taraf olduğu kuşkusuzdur.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, davalının satış anlaşması başlıklı belgenin içeriğini ve belgede yer alan imzasını kabul ettiği, tarafların anlaşma imzalanırken satış konusu taşınmazın değerini bilmediklerinden o an miktar yazmadıkları, ancak anlaşmada “Aşağıdaki bedelleri alarak bugünkü vaziyeti ile sattık…hisselerimizin bedellerini nakden ve tamamen aldık” cümlesi ile de bedelin davacı tarafça sonradan doldurulabileceğinin davalı tarafından kabul edildiği, adi yazılı satış sözleşmesinde yer alan bu bedelin aksini ispat etme yükünün TMK’nın 6’ncı ve HMK’nın 190’ıncı maddeleri davalıya ait olduğu, bu nedenle Özel Daire bozma kararının yerinde olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
Hâl böyle olunca, yerel mahkemece ispat yükünün davacı tarafta olduğuna dair verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.
Ne var ki, bozma nedenine göre davanın esasına yönelik davacı vekilinin diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
S O N U Ç : Yukarıda açıklanan gerekçelerle direnme kararı yerinde olup; davacı vekilinin işin esasına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için, dosyanın 3. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440’ıncı maddesine göre kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 31.01.2019 tarihinde ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Dava, sebepsiz zenginleşmeden kaynaklanan itirazın iptaline ilişkindir.
Davacı, taraflar arasında yapılan adi nitelikte (geçersiz) taşınmaz satış sözleşmesi gereğince davalıya ödediği 58.000TL'nin tahsili amacıyla icra takibine girişmiş, davalı ise alınan bedelin 8.333TL olduğunu ancak bunu ödeyeceğini savunmuştur.
Sayın çoğunluk ile aramızda çıkan uyuşmazlık, davanın dayanağı “satış anlaşması” nedeniyle ispat külfetinin kime düştüğü hususundadır.
Bilindiği üzere ispat yükü TMK 6. maddede ve HMK 190. maddelerinde düzenlenmiştir.
“Müddei iddiasını ispatla mükelleftir” genel kuralı ifade eder. Diğer yandan bir belgenin aksini iddia eden bunu ispat etmekle yükümlüdür.
Somut olayda davanın dayanağını teşkil eden belgenin içeriğine taraflarca itiraz edilmemiştir. Davalının itirazı belgeye sonradan eklenen “Aldığım bedel 58.000YTL” ibaresinedir. Belge içeriğine baktığımızda “aşağıdaki bedelleri alarak ...hisselerimizin bedellerini nakten ve tamamen aldık.” ifadelerini içerdiği görülmektedir. Belgenin altı davalı tarafından imzalanmıştır. Belge içeriğine göre kaç para aldığını belgeye yazmak imzalayanın sorumluluğundadır. Ancak bu sorumluluğun yerine getirilmemesi diğer tarafa istediği bedeli yazma hakkı vermez. “Aldığım bedel 58.000YTL” ifadesinin yazı karakteri ve mürekkep rengi, bu eklemenin paraf edilmemiş olması nedeniyle bu ibarenin sonradan yazıldığı anlaşılmaktadır. Ne var ki bu ibarenin sonradan yazıldığının (eklendiğinin) kabul edilmiş olması belge içeriğini geçersiz kılmaz. Belge içeriğinde taşınmaz bedelinin nakten ve tamamen alındığı beyanı davalı tarafından imzalanmıştır. Bu nedenle içeriğin doğru olmadığını davalı iddia ettiğine göre bu husustaki ispat külfeti de davalıya düşecektir.
Yapılması gereken satış anlaşmasının yapıldığı tarihte davalının hissesine düşen taşınmaz bedelinin ne olduğunun tespitinden ibarettir. Ne var ki bu yöne gidilmemiş, davalının kabul ettiği 8.333TL'nin güncellenmesi yoluna gidilmiştir. Davalının belirttiği bedelin kabulü yoluna gidilmesi hâlinde, davalının hiç bir bedel almadığını veya çok cüzi bir bedel aldığını savunması durumunda bunun da kabulü sonucunu doğurur ki bu durumda itiraz edilmeyen altı imzalanan belge içeriğine itibar edilmemesi, nihayetinde de belgenin yok hükmünde sayılmasına sebep olur ki bunun kabulü mümkün değildir.
Davacı vekilinin yargılama aşamasında “karşı tarafla çatışma noktamız.....'nin aldığını kabul ettiği 8.000 küsür TL'nin dava takip tarihine kadar ki denkleştirici adalet kuralları gereğince edeceği tutarın hesaplanmasıdır. Esasen talebimiz 58.000TL ödediğimizdir.” şeklindeki beyanı asıl talebinden vazgeçtiğini göstermeye yeterli değildir. Nitekim davacı vekili bu hususu temyiz sebebi yapmıştır.
Sonuç itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık davanın dayanağı olan belge nedeniyle ispat külfetinin kime düştüğü noktasındadır. Davacı 58.000TL ödediğini ispat edemediği gibi davalı da 8.333TL aldığını ispat edememiştir. Bu durumda uyuşmazlık inkar edilmeyen belge içeriğine göre çözülmelidir. Belge içeriğinin aksini iddia eden davalı ispat külfeti altındadır. Mahkemece taşınmazın anlaşma tarihindeki rayiç bedeli tespit edildikten sonra bu bedel üzerinden uyarlama yapılarak bu oranda talebin kabulü yoluna gidilmelidir. Davalı rayiç bedelden daha azını aldığını iddia ettiğine göre bunu ispat etmelidir. Ancak sonradan eklendiği açık olan 58.000TL'ye ilişkin beyanın kabulü mümkün bulunmadığından bu hususun ispatı ise davacıya düşmektedir.
Açıklanan bu nedenlerle Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin bozmaya ilişkin görüşünün doğru olduğu kanaatinde olduğumdan sayın çoğunluğun onama yönündeki görüşüne katılmıyorum.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
* HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Madde 190
Hukuk Genel Kurulu 2012/13-152 E. , 2012/381 K.
* SATIN ALINAN DAİRENİN AYIPLI TESLİMİ
* AÇIK AYIP
* GİZLİ AYIP
* AYIP İHBARI
* TAZMİNAT DAVASI
* İSPAT YÜKÜ
* BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 198
* BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 207
* BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 231
* HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Madde 187
* HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU (HMK) (6100) Madde 190
* TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUN(MÜLGA) (4077) Madde 4
* TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUN(MÜLGA) (4077) Madde 30
"İçtihat Metni"
Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bakırköy Tüketici Mahkemesince davanın kısmen kabul kısmen reddine dair verilen 31.12.2009 gün ve 2008/175 E., 2009/1001 K. sayılı kararın incelenmesinin davalı vekili ve fer’i müdahil tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 23.09.2010 gün ve 2010/7131-11942 sayılı ilamı ile;
(…Davacı, davalı TOKİ vekili T.C. Ziraat Bankası A.Ş. Galleria şubesi ile 27/07/2006 tarihinde imzaladıkları gayrimenkul satış sözleşmesi ile “İstanbul Halkalı Toplu Konut Projesinden” İstanbul Küçükçekmece/ Halkalı, … nolu daireyi satın aldığını, teslimden önce düzenlenen taşınmaz tespit föyü ile dairede ayıplar ve eksikler tespit edildiğini, sözlü olarak TOKİ ve yüklenici firma yetkililerine söylendiği halde bu ayıpların ve eksiklerin giderilmediğini, dairede başkaca gizli ayıplar ve eksiklerin de bulunduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile, satım tarihindeki KDV, komisyon ve BSMV dahil dairenin ayıpsız toplam değerinden % 30 indirilerek, indirilen miktarın satım sözleşmesinin kurulmuş olduğu tarihten itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte, KDV’nin ödendiği 10.10.2007 tarihi ile dairenin teslim edildiği 15.11.2007 tarihleri arasında 1 ay 5 günlük kira bedeli ve günlük aidat bedeli olmak üzere toplam 886,50-TL zararın ise dava tarihinden itibaren işleyecek Avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, bu olmadığı takdirde vade farkıyla birlikte KDV, komisyon ve BSMV dahil dava tarihi itibari ile dairenin ulaşmış olduğu ayıpsız değerden % 30 indirilerek indirilecek miktarın dava tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı TOKİ, sorumluluğun yüklenici firmaya ait olduğunu, ayıp ihbar mükellefiyetinin yerine getirilmediğini, iddia edilen ayıpların basit onarım ile giderilebilecek nitelikte olduğunu, dairenin TSE standartlarına uygun imal edildiğini ileri sürerek davanın reddini dilemiştir.
Fer’i müdahil K. Konut ..Ltd. Şti, dairenin eksiksiz olarak teslim edildiğini ve yasal süresi içinde ayıp ihbarında bulunulmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, bilirkişi heyeti raporu ve ek raporları esas alınarak, davanın kısmen kabul, kısmen reddi ile 22.545,80-TL’nin 5.000-TL’sinin dava tarihinden 17.545,89-TL’nin 01.06.2009 tarihinden itibaren değişen oranlarda avans faizi ile birlikte davalı Toki’den alınarak davacıya verilmesine, 886,50-TL’lik kira tazminatı ile ilgili davanın reddine karar verilmiş; hüküm davalı TOKİ ve fer’i müdahil K. Konut ..Ltd. Şti tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı TOKİ ve fer’i müdahil K. Konut Ltd. Şti’nin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2-Dava, davacı tarafından satın alınan dairede mevcut ayıplar ve eksikler nedeniyle oluşan değer kaybının ödetilmesi talebine ilişkindir. Davalı, dairede ayıp bulunmadığını ve ayıp ihbarının süresinde yapılmadığını bildirerek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, bilirkişi heyetince düzenlenen rapor ve ek raporlar hükme esas alınarak, tespit edilen açık ve gizli ayıplar nedeniyle davacının satın aldığı dairede oluşan değer düşüklüğüne hükmedilmiştir. Davacının, davalıdan bir daire satın aldığı ve dairenin 12.01.2008 tarihinde davacıya teslim edildiği uyuşmazlık konusu değildir.
4077 sayılı Kanunun 4.maddesinin 2.fıkrası hükmüne göre; tüketici, malın teslimi tarihinden itibaren otuz gün içerisinde açık ayıpları satıcıya bildirmekle yükümlüdür. Tüketici bu durumda, bedel iadesini de içeren sözleşmeden dönme, malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi veya ayıp oranında bedel indirimi ya da ücretsiz onarım isteme haklarına sahiptir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür. Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun’da gizli ayıpların ne kadar sürede satıcıya ihbar edileceğine dair bir hüküm bulunmamaktadır. Öyle olunca, 4077 sayılı TKHK’nun 30. maddesi gereğince, bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde, genel hükümlere göre uyuşmazlığın çözümü gerekli olduğundan, Borçlar Kanunu’nun bu konudaki 198. maddesi uygulanacaktır. Borçlar Kanununun 198. maddesine göre, alıcı, teslim aldığı malı örf ve âdete göre, imkân hâsıl olur olmaz muayene etmek ve satıcının tekeffülü altında olan bir ayıp gördüğü zaman bunu satıcıya derhal ihbar etmekle yükümlüdür. Bunu ihmal ettiği takdirde, satılanı kabul etmiş sayılır. Ancak, satılanda adi bir muayene ile meydana çıkarılamayacak bir ayıp mevcut olup da, bu ayıp sonradan meydana çıkarsa, bu durumu da derhal satıcıya ihbar etmediği takdirde yine satılanı bu ayıp ile birlikte kabul etmiş sayılır. BK’nun 198. maddesinde öngörülen süre içinde ihbar edilmeyen ayıplar için dava açılamaz.
Somut olayda, yargılama aşamasında alınan bilirkişi heyeti raporu ve ek raporlarında ayıpların bir kısmının açık, bir kısmının ise gizli olduğu bildirilmiştir.
Açık ayıplar yönünden temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Somut olayda davacı, dairede gördüğü açık ayıpları 15.11.2007 tarihli “Taşınmaz tespit föyü” ile tespit ettirmiş, ancak daha sonra 12.01.2008 tarihinde imzaladığı “Teslim tutanağı” ile daireyi oturmaya ve kullanmaya müsait bir durumda, eksiksiz ve kusursuz olarak teslim aldığını bildirmiştir. Davacının, teslimden sonra 30 gün içerisinde açık ayıplar yönünden herhangi bir ihbarda bulunmadığı ve ihbar koşulunun yerine getirilmediği anlaşılmaktadır. Bu durumda, davacı, teslim edilen daireyi gözle görülebilen açık ayıpları ile birlikte kabul etmiş sayılır ve açık ayıplar yönünden bir talepte bulunamaz.
Kabule göre de, davacı tarafından taşınmaz tespit föyünde bildirilen ve dairede mevcut bulunan görünür (açık) ayıpların bir kısmının, bilirkişi heyeti rapor ve ek raporlarında gizli ayıp olarak nitelendirilmesi, yine daire duvarlarının eğri yapılmasının açık ayıp olmasına rağmen, gizli ayıp olarak kabul edilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O halde, mahkemenin hükmüne esas aldığı bilirkişi heyeti raporu ve ek raporları, hüküm kurmaya ve Yargıtay denetimine elverişli değildir. Öyle olunca, mahkemece yapılacak iş; yeniden uzman bilirkişiler aracılığıyla inceleme yaptırılıp, davacı tarafından imzalanan taşınmaz tespit föyündeki ayıplı işlerin ve daire duvarlarındaki eğriliğin “açık ayıp” niteliğinde olduğu gözetilerek, bu davada talep edilen ayıplı işlerden hangilerinin açık ayıp, hangilerinin gizli ayıp niteliğinde olduğu ayrı ayrı belirlendikten sonra, açık ayıplar nedeniyle davalının sorumlu olmayacağı kabul edilerek, bu kalem istemler yönünden davanın reddine karar vermekten ibarettir. Mahkemece, bu hususlarda gerekli inceleme ve araştırma yapılmadan, yazılı şekilde açık ayıplar yönünden davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.
Gizli ayıplar yönünden temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Davacı, 12.01.2008 tarihinde daireyi teslim almış, 01.04.2008 tarihinde açtığı bu dava ile ayıplı işler nedeniyle bedel indirimi istemiştir. Mahkemece, davacının gizli ayıpları dava tarihinde öğrendiği, gizli ayıbı daha önce öğrendiğinin ve BK. 198. maddesindeki mutad süre içerisinde öğrendiği halde bildirmediğinin davalı tarafça ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. BK’nun 198.maddesi hükmü ile kendisine yüklenen “derhal ihbar” mükellefiyetini yerine getirip getirmediğini ispat yükü davacıdadır. Mahkemece, ispat yükü ters çevrilerek, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O halde öncelikle, BK. 198. maddesi gereğince, gizli ayıplar yönünden ayıp ihbarının süresinde yapılıp yapılmadığı hususunda tarafların delil ve karşı delilleri sorulmalı, toplanan delillere ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmelidir. Mahkemece, bu konuda gerekli inceleme ve araştırma yapılmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir…)gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davalı TOKİ vekili
Fer’i müdahil K. Konut Ltd. Şti. vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K.2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, davacı tarafından satın alınan dairede mevcut ayıplar ve eksikler nedeniyle oluşan değer kaybının ödetilmesi talebine ilişkindir.
Davacı vekili, müvekkilinin davalı Toplu Konut İdaresi Başkanlığını ile 27.07.2006 tarihinde imzaladığı Halkalı Toplu Konut projesi gayri menkul satış sözleşmesi ile henüz proje aşamasında bulunan İstanbul Küçükçekmece Halkalı 550 Adadaki C2-2 Blok 30 numaralı 132,17 metrekarelik daireyi satın aldığını, dairenin 15.11.2007 tarihinde teslim edildiğini, görünebilir eksikliklerin taşınmaz tespit föyü ile tespit edildiğinde tüm eksikliklerin giderileceğinin söylemesi üzerine aylık ödemelerimin de yüksek olması nedeniyle sözlerine güvenerek tam ve hasarsız teslim aldığına dair bir tutanak imzalamak zorunda kaldığını, ancak, tespit föyünde belirtilen eksiklikler giderilmediği gibi bilahare birçok eksiklikleri (gizli ayıp) daha tespit ettiğini belirterek 22.545,89TL ayıptan kaynaklı bedel farkının sözleşmenin kurulmuş olduğu 27/07/2006 tarihinden itibaren işleyecek avans(ticari) faizi ile birlikte ve kira kaybı nedeniyle de 886,50 YTL'nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı TOKİ vekili, dava konusu dairenin yüklenici firma olan K. Konut İnşaat Ltd. Şti. tarafından imal edilmiş olduğunu, ayıpların davacı tarafından yasal süresinde ihbar edilmediğini, davacının 12.01.2008 tarihli tutanak ile daireyi eksiksiz teslim aldığını kabul ettiğini beyan ederek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
İhbar edilen K. Konut Ltd. Şti. vekili, davacının dava dilekçesinde belirttiği eksikliklerin giderilmesinin her an mümkün olduğunu ve konutun hali hazırda kullanıma elverişli ve tüketicinin faydalanmasına hazır durumda olduğunu, davacının dava konusu yaptığı ve dilekçesinde belirttiği eksikliklerin 4077 sayılı yasanın 4. maddesinde tanımlanan ayıplı mal tanımına girmediğini, müvekkilinin sözleşme gereğince üstlendiği tüm yükümlülüklerini yerine getirdiğini, müvekkilinin muhtelif defalar davacının iddia ettiği hususları gidermek için yaptığı başvuruların sonuçsuz kaldığını, davacının davaya konu olan eksikliklerin giderilmesi için müvekkiline yazılı bir başvuru yapmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, davacının 15.11.2007 tarihli teslim tutanağında açık ayıpları belirttiği, gizli ayıpları ise dava tarihinde öğrendiğini, gizli ayıbın daha önce öğrenildiği ve Borçlar Kanunu’nun 198. maddesindeki mutat süre içerisinde öğrendiği halde bildirmediği konusunun davalı tarafça ispatlanamadığı gerekçesi ile davanın kısmen kabul kısmen reddine dair verdiği karar; Özel Daire’ce yukarıda metni aynen yazılı gerekçe ile bozulmuş; mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Mahkemece, kira alacağına ilişkin talep reddedilmiş ve bozma nedeni yapılmadığından kesinleşmiştir.
Direnme kararını davalı TOKİ vekili ve fer’i müdahil K. Konut Ltd. Şti. vekili temyiz etmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık:
1- Dosyada bulunan 15.11.2007 tarihli “Taşınmaz tespit föyü” ve 12.01.2008 tarihli “Teslim tutanağı” içerikleri ile tüm dosya kapsamına göre davacının davaya konu olan daireyi açık ayıplar ile kabul edip etmediği; burada varılacak sonuca göre açıp ayıplara ilişkin tazminata hükmedilip hükmedilmeyeceği,
2- Gizli ayıplar yönünden, BK’nun 198.maddesi hükmündeki “derhal ihbar” mükellefiyetinin yerine getirilip getirmediği hususunda ispat yükünün hangi yanda olduğu; burada varılacak sonuca göre yeni araştırma yapılamasının gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.
Davanın tüketici mahkemesinde açılmış olması, davacının tüketici olması ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a dayanarak talepte bulunmuş olması karşısında, olayın çözümünde 4077 sayılı “Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun” hükümlerinin uygulanacağında kuşku bulunmamaktadır.
Bu saptamada bulunduktan sonra, öncelikle, uyuşmazlığın temelinde yatan ayıp kavramı üzerinde durmakta yarar vardır;
Tüketici yasası ile ilgili ayıba ilişkin düzenleme, 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesinde yer almaktadır.
Anılan maddenin birinci fıkrasında; “Ambalajında, etiketinde, tanıtma ve kullanma kılavuzunda yer alan veya satıcı tarafından vaat edilen veya standardında tespit edilen nitelik ve/veya niceliğine aykırı olan ya da tahsis veya kullanım amacı bakımından değerini veya tüketicinin ondan beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mal veya hizmetler, ayıplı mal veya ayıplı hizmet olarak kabul edilir.” denilmekte, devam eden fıkralarda ise buna ilişkin biçimsel koşullar sayılmaktadır.
Görüldüğü üzere; Borçlar Kanunun’daki ayıp kavramı ile yukarıda açıklanan 4077 sayılı Kanun’un 4.maddesinde yer alan ayıp kavramları birbiri ile örtüşmektedir.
818 sayılı Borçlar Kanunu’na göre; bir maldaki ayıp; satıcının zikir ve vaat ettiği vasıflarda veya niteliği gereği malda bulunması gereken lüzumlu vasıflarda eksiklik olmak üzere iki türde ortaya çıkabilecektir.
Ayıp; yasa ya da sözleşmede öngörülen unsurlardan birinin veya birkaçının eksikliği ya da olmaması gereken vasıfların olmasıdır.
Ayıp; maddi, hukuki ya da ekonomik eksiklik şeklinde ortaya çıkabilir.
Maddi ayıp; bir malda madden hata bulunmasıdır. Ör: Malın yırtık, lekeli olması gibi,
Hukuki ayıp; malın kullanımının hukuken sınırlandırılmasıdır. Ör: Malın üzerinde takyitler bulunması gibi,
Ekonomik ayıp ise; malın iktisadi vasıflarında eksiklik olmasıdır.
Yukarıda da ayrıntısı ile açıklandığı üzere; malın ayıplı olması halinde taraflara ait hak ve yükümlülüklerin nelerden ibaret olduğu, 4822 sayılı Kanun’la değişik Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 4.maddesinde düzenlenmiş; ayıbın gizli ya da açık olması halleri için ayrı başvuru süreleri getirilmiş; hatta ayıbın ağır kusur veya hile ile gizlenmesi halinde zamanaşımı süresinden yararlanılamayacağı, açıkça ifade edilmiştir (Bkz. 818 sayılı BK. m.207/son; TBK. m. 231/son).
Buna göre; satılan maldaki ayıp açık ayıp niteliğinde ise, 4077 sayılı Kanun’un 4.maddesi uyarınca malın teslim tarihinden itibaren 30 gün içinde; gizli ayıp niteliğinde ise, dava zamanaşımı süresi içinde ve ayıp ortaya çıktıktan sonra derhal (dürüstlük kuralına uygun olan en kısa sürede), ihbar edilmesi; ayıbın açık mı, yoksa gizli mi olduğunun tayininde ise, ortalama (vasat) bir tüketicinin bilgisinin dikkate alınması, gerekmektedir.
Aynı maddenin 4.fıkrasında ise, konut satışlarında zamanaşımı süresi beş yıl olarak öngörülmüştür.
Maddeye göre, tüketici kendisine sağlanan mal ve hizmetle ilgili ayıplı olup olmama konusunda gerekli muayeneyi (denetimi) yapacak ve bu muayene sonucu, mal yada hizmetle ilgili saptadığı ayıpları, mal veya hizmetin sağlanmasından itibaren otuz gün içinde, kendisine mal yada hizmet sağlayan sözleşmenin tarafına bildirecektir; bu bildirim (ayıp ihbarı) ödevi ihmal edildiğinde, tüketici, ayıba dayalı yasal haklarını kaybedecektir. 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 198/2’de ifade edildiği gibi, ayıp ihbarının yapılmaması, tüketicinin ifa konusu mal ya da hizmeti, bulunduğu hal üzere kabul ettiği sonucunu doğuracak ve bu yönde gerçekleşen varsayımın aksi, hiçbir suretle kanıtlanamayacaktır. Buradaki otuz günlük süre, hak düşümü süresidir; bu sürenin, zamanaşımı sürelerinde olduğu gibi durması ya da kesilmesi söz konusu olmayacağı gibi bu sürenin geçtiği hususunu da, hakim, re’sen dikkate alacaktır.
Hukukumuzda ayıp ihbarı kural olarak herhangi bir şekle tabi tutulmamış ve yasadaki ihbar süreleri asgari nitelikte olup, sözleşme ile tüketici lehine uzatılabilir. Ancak tüketici aleyhine kısaltılamaz.
Ayıp ihbarının yasal sürede yapılıp yapılmadığını kimin kanıtlaması gerektiğini bulabilmek için hukukumuzda “ispat yükü”nün nasıl düzenlendiğine bakmak gerekmektedir.
Bir davada çekişmeli olguların kimin tarafından ispat edilmesi gerektiği konusuna, ispat yükü denir.
Her iki taraf da, ispat yükünün kime düştüğünü gözetmeden delil göstermişler ise, bu halde hâkimin ispat yükünün hangi tarafa düştüğünü araştırmasına gerek yoktur. Çünkü hâkim, ilk önce tarafların gösterdikleri delilleri incelemekle yükümlüdür.
İki tarafın (veya bir tarafın) gösterdiği deliller ile davaya ilişkin bütün çekişmeli olgular aydınlanmış ise, yine ispat yükünün hangi tarafa düştüğünü araştırmakta bir yarar yoktur. Buna karşılık, gösterilen delillerin hâkime dava hakkında tam bir kanaat vermemesi halinde, ispat yükünün hangi tarafa düştüğünün tespit edilmesinde yarar vardır. İspat yükü, bu hal için önemlidir.
Delillerin davayı etkileyecek çekişmeli hususlarda gösterileceği ve ispat faaliyetinin çekişmeli vakıalar için söz konusu olduğu hususu göz önünde bulundurulmalıdır(1086 sayılı HUMK m. 238/1; 6100 sayılı HMK m.187/1).
Türk Medeni Kanunun 6. maddesin de, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” Denilmiştir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “İspat yükü” başlıklı 190.maddesinde ise bu düzenlemeye paralel bir düzenleme getirilmiştir.
Anılan madde de, “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.” Denilmiştir.
İspat yükü ilk önce kural olarak davacıya düşer; yani, davacı davasını dayandırdığı olguları ispat etmelidir.
Hâkimin kendisine ispat yükü düştüğünü bildirdiği taraf, uyuşmazlık konusu olguyu ispat edemezse, davayı kaybeder. O taraf, davacı ise davası reddedilir, davalı ise mahkûm edilir.
Kendisine ispat yükü düşmeyen taraf, karşı (kendisine ispat yükü düşen) tarafın iddiasını (olguyu) ispat etmesini bekleyebilir. Kendisine ispat yükü düşen taraf iddiasını ispat edemezse, diğer (kendisine ispat yükü düşmeyen) tarafın onun iddiasının aksini (hilafını) ispat etmesine gerek yoktur; o olgu ispat edilmemiş (yani dava bakımından yok) sayılır.
Somut olay ele alındığında; davacı, davalılardan TOKİ’den 27.07.2006 tarihinde 550 ada C2-2 Blok 30 nolu bağımsız bölümü satın almıştır.
Davacının satın aldığı bağımsız bölümdeki eksik ve ayıplı işlerin taraflar arasında düzenlenen 15.11.2007 tarihli “Taşınmaz Tespit Föyü” başlıklı belgede tespit edildiği, daha sonra 12.01.2008 tarihinde bu belgenin üst kısmına davacı tarafından “dairemi eksiksiz teslim aldım” yazılarak imzalandığı; aynı tarihte yine taraflar arasında düzenlenen “Taşınmaz Teslim Tutanağı” başlıklı belgede ise, “…numaralı konutu yerinde görüp beğenerek, bitmiş durumu ile imza ettiğim gayrimenkul satış sözleşmesindeki esaslar dahilinde teslim aldım. Söz konusu konutun oturmaya ve kullanmaya müsait bir durumda, eksiksiz olduğunu ve görülen hiçbir kusurunun bulunmadığını, görüp tetkik ederek kabul ettiğimi beyan ederim…” şeklinde konutun ayıpsız ve eksiksiz bir halde davacı tarafından teslim alındığı kayıt altına alınmıştır.
Davalı taraf, davacı tarafından yasal sürede ayıp ihbarında bulunulmadığını savunduğundan, ayıp ihbarının süresinde yapıldığının kanıtlanması halinde davacı lehine hak doğacağından, 6100 sayılı HMK’nun 190.maddesine göre ayıp ihbarının süresinde yapıldığını ispatlama yükü davacıya düşmektedir.
Davacının, açık ayıplar yönünden, teslim aldığı bağımsız bölüm nedeniyle, 4077 sayılı Kanun’un 4.maddesi gereğince malın teslim tarihinden itibaren 30 gün içinde davalıya ayıp ihbarında bulunmadığı dosya kapsamı ile sabittir.
Öyle ise, davacının açık ayıplar yönünden istemde bulunmayacağına değinen bozma ilamı yerindedir.
Öte yandan, gizli ayıplar yönünden de, yukarıdaki ispat yükü ilkesi gereğince ayıp ihbarını süresinde yani “derhal” yerine getirdiğini davacının kanıtlaması gerekmektedir.
Hal böyle olunca, mahkemece, 818 sayılı BK.nun 198. maddesi gereğince, gizli ayıplar yönünden ayıp ihbarının süresinde yapılıp yapılmadığı hususunda tarafların delil ve karşı delilleri sorulmalı, toplanan delillere ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmelidir.
Bu nedenle usul ve yasaya aykırı bulunan direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı TOKİ vekilinin ve fer’i müdahil K. Konut Ltd. Şti. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda yazılı ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, aynı Kanunun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 13.06.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2023/3513 E., 2024/5674 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
tam metni aç
alan şirket ve şahısların özel izinle hisse devri yapılabilen enerji sektöründe devraldıkları şirkete ait proje ve izinlerin de doğru olup olmadığını, yürüttüğü projeler ile ilgili bir problem olup olmadığını bilebilecek durumda oldukları, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 190 ıncı maddesi uyarınca ispat yükünün, iddiaya bağlanan hukuki sonuçtan lehine hak çıkaran taraf
11. Hukuk Dairesi 2023/3513 E. , 2024/5674 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2020/162 Esas, 2023/340 Karar
KARAR : Esastan ret
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 12. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2014/288 E., 2019/897 K.
Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip, gereği düşünüldü.
I. DAVA
Davacılar vekili dava dilekçesinde; davalıların ... Enerji şirketinde sahibi olduğu hisseleri farklı oranlarda müvekkillerine 07.07.2010 tarihli hisse devir sözleşmesi ile devir ve temlik ettiklerini, ancak Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2011/608 esasına kayden görülen davada taraf olan ... Enerji şirketi aleyhine verilen karardan dolayı 400.000,00 USD ödeme yapılmak durumunda kalındığını, bahsekonu davaya konu sözleşmenin, davalı tarafça hisse devri sırasında kendilerinden saklandığını, hakkında bilgi verilmediğini, davaya ilişkin bilgilerin devralınan şirket kayıtlarında yer almadığını, davalı tarafın hisselerini sattıkları şirketin taraf olduğu sözleşmelerde yer alan borçları gizlediklerini, sonradan ortaya çıkan sözleşmeler nedeniyle ödenmek zorunda kalınan miktarın müvekkillerinin satın aldıkları şirket hisselerinin değerinden fazla olduğunu ileri sürerek 1.145.973,98 TL'nin 30.06.2014 tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalılar vekili cevap dilekçesinde, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen karara konu sözleşmenin tarafı olmayan davacılar ve müvekkili ... yönünden davanın reddi gerektiğini, bahsekonu davada verilen müteselsil tahsil gereği davacı şirket tarafından kabul edilen miktarın tamamı ödenmişse de fazla ifada bulunanın ödediği miktardan dolayı diğer borçlulara payı oranında rücu edebileceğini, ancak davada tamamının talep edildiğini, davacıların, ... Enerji şirketinin hisselerini alırken sözkonusu davanın davacılarındada olaydan da haberdar olduklarını, ayıpla ilgili iddiaların doğru olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu'nun (EPDK) 19.11.2015 tarihli yazısına göre 20.07.2010 tarihinde ... Enerji şirketi tarafından lisans sahibi oldukları Berat HES ve Yaprak HES ile ilgili olarak ... Enerji şirketi tarafından hisse devri yapılmasının planlandığı belirtilerek izin istendiği, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2011/608 E. sayılı davasının 30.09.2011 tarihinde açıldığı, davanın konusunun 26.04.2010 tarihli sözleşme olduğu, Fındıklı Deresi üzerindeki ... HES, Gevre Çayı üzerindeki Yaprak HES projelerine ilişkin olarak yapılan yargılamada, davacılar tarafından davalılara teslim edilen proje bedelinin ödenmediğinin ileri süürldüğü, 200.000,00 USD'nin o davada davalı CIPS Proje şirketi tarafından, ... Grup Ltd. Şti.'nin hesabına yatırıldığı, sözleşmeye göre projelerin 3. şahsa satılması durumunda alacağın muaccel hale geleceğinin kararlaştırıldığı, EPDK'nın 26.10.2011 tarihli yazısından davada bahsi geçen projelerden Yaprak HES ve ... HES projelerinin lisans sahiplerinin davalılardan ALBE Enerji... Ltd. Şti.ne ait olduğu, diğer HES projesinin ise davalı SİNSON Enerji Üretim şirketine ait olduğu, projelerin lisans sahibi ... Enerji şirketinin şirket paylarını devrederek ortaklık yapısının ve hisse sahiplerinin tamamen değiştiği, bu suretle proje devrinin gerçekleştirildiği, projeler ile ilgili sözleşme gereği davacı tarafa bilgi verilmediği gibi iade de edilmediği, davacı tarafça bakiye 100.000 USD'nin istenebileceği, diğer projenin de davalılardan Sinson Enerji Ltd. Şti.ne ait iken Barbaros Enerji Üretim... Ltd. Şti.ye lisans verildiği, lisansın verildiği tarih olan 02.12.2010 tarihi itibari ile devredilmiş olduğu gerekçesi ile 400.000 USD'nin tahsiline karar verildiği, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan davada geçen teminat senedinin, devredilen şirket kayıtlarında görünmediği, teminat senedinin şirket kayıtlarında görünmeme nedeninin teminat senedinde ... Enerji şirketinin borçlu olarak görünmemesi olduğu, teminat senedinde sadece CIPS Proje ve Makyal İnşaat şirketleri borçlu olarak göründüğü, ... Enerji şirketinin ise sözleşmede taraf olarak yer aldığı, sözleşmenin, herhangi bir ticari kayıtta yer alma zorunluluğu olmadığından devir öncesi bir örneğinin şirkette bulunup bulunmadığının tespiti mümkün olmadığı gibi, davacı tarafça bu durumun kendilerinden kasten gizlendiği ve satış değerinin çok üzerinde ödeme yaptıkları iddiasını destekler herhangi bir delil göstermediği ve iddialarını ispat edemediği, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinde görülen davada hükmedilen 400.000,00 USD karşılığı 1.145.973,98 TL'nin tamamının sorumluluğunun ... Enerji şirketinde olmayıp sözleşmedeki müteselsil sorumluluk gereği tamamının ödendiği, ... şirketinin karara göre kendi sorumluluğu 100.000,00 USD olup kalan 300.000,00 USD'nin sözleşmenin tarafı diğer şirketlere ait olduğu, hal böyle olunca davacı ... Enerji şirketinin 300.000,00 USD'yi rücu ilişkisi içinde diğer davalılardan isteme imkanı olduğu, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 18 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca basiretli iş adamı gibi hareket etmesi gereken davacıların hissesini satın aldıkları şirketi piyasada araştırma sorumluluğunun bulunduğu, hisse devrinden sonra açılan dava nedeni ile ödenen bedelin ayıp oluşturup oluşturmayacağına gelince, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesi kararının gerekçesinde açıklandığı üzere esasen taraflar arasında proje devri yapıldığı, bunun da pay devri yolu ile gerçekleştiği, buna bağlı olarak alacak hakkının muaccel hale geldiği, hisse devralan şirket ve şahısların özel izinle hisse devri yapılabilen enerji sektöründe devraldıkları şirkete ait proje ve izinlerin de doğru olup olmadığını, yürüttüğü projeler ile ilgili bir problem olup olmadığını bilebilecek durumda oldukları, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 190 ıncı maddesi uyarınca ispat yükünün, iddiaya bağlanan hukuki sonuçtan lehine hak çıkaran tarafta olduğu, davacılar vekili her ne kadar ayıbı gizleyen ve bu konuda bilgi vermeyen satıcının bilgilendirme yaptığını ispatla yükümlü olduğunu iddia etmiş ise de, ... Enerji şirketinin yaptığı sözleşmeden kaynaklı alacak/borç ilişkisinin bulunması, tacir olan ... Enerji şirketinin borç altına girdiği bir sözleşmeden doğal olarak kâr elde edeceği bir alacak getirisinin de bulunacağı, 6102 sayılı Kanun'un 18 inci maddesi uyarınca ilgili sözleşmeden kaynaklanan ödeme borcu bulunmasının, beraberinde bir menfaat de bulunacağından, borcun varlığının hisse değerini düşürdüğü kabul edilse de menfaatin hisse değerini artıracağı da gözönünde bulundurulduğunda ayıp olarak kabul edilemeyeceği, dolayısıyla ispat yükünün davalıda olmadığı, davacıların şirketin yaptığı sözleşmeden kasten haberdar edilmedikleri, yapılan sözleşme nedeniyle şirketin hisse değerinin daha düşük olduğu, bu durum gizlenerek daha yüksek değerden hisselerin davacılara satıldığı iddiasının ispatlanamadığı, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesindeki davanın hisse devrinden sonra açıldığı da göz önünde bulundurulduğunda bu sözleşmenin kasten gizlendiği iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacılar vekili istinaf dilekçesinde özetle; Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinde görülen davaya konu sözleşme ile ilgili müvekkillerine hisse devri sırasında bilgi verilmediğini, hisse değerinin yüksek gösterildiğini, davalıların ayıba karşı tekeffülden sorumlu olduğunu, bahsekonu davadaki sözleşme gizlenmese idi hisse bedelinin ödendiği kadar yüksek olmayacağını, ispat yükü ile ilgili hatalı değerlendirme yapıldığını belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalıların ... Enerji şirketindeki hisselerini davacılara 07.07.2010 tarihli noter hisse devir sözleşmeleri ile devrettiği, hisse devirlerine ilişkin davacı .....Ltd. Şti'nin yetkili temsilcisi ... tarafından EPDK Lisans Yönetmeliği'nin 47 nci maddesi uyarınca 20.07.2010 tarihli dilekçe ile talepte bulunulduğu, EPDK tarafından 26.08.2010 tarihli onay kararı verildiği, 30.09.2011 tarihinde Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2011/608 esasına kayden açılan davanın kesinleştiği, hüküm altına alınan 400.000,00 USD karşılığı 1.145.973,98 TL'nin tamamının 30.06.2014 tarihinde ... Enerji şirketi tarafından ödendiği, davacı ... Enerji şirketinin davalısı olduğu Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesindeki dava, işbu davanın tarafları arasındaki 07.07.2010 tarihli hisse devir sözleşmesinden sonra 30.09.2011 tarihinde açılmış ise de o davanın konusunun hisse devir sözleşmesinden önceki bir tarihte 26.04.2010 tarihinde imzalanmış sözleşme olduğu, davacı tarafın enerji/elektrik piyasasında yapacağı basit bir araştırma ile hisselerini devraldığı ... Enerji şirketinin tarafı olduğu söz konusu iki adet HES projesine ait sözleşmenin varlığını öğrenebilecek durumda olduğu, zira davacılarca devralınan ... Enerji şirketinin enerji elektrik şirketi olup, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesindeki davanın dayanağı 26.04.2010 tarihli sözleşme olduğu, EPDK'nın 26.10.2011 tarihli yazısından o davada bahsi geçen projelerden Yaprak HES ve ... HES projelerinin lisans sahibi olduğu anlaşılan ... Enerji Elektrik Elektronik Danışmanlık Müşavirlik Petrol Madencilik Tarım Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. Şti.nin, söz konusu HES projelerinin o davanın davacıları şirketlerce hazırlanarak davalı .....Ltd. Şti.ye sözleşmede kararlaştırılan proje bedeli üzerinden devrine ilişkin olduğu, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesindeki davanın da bahse konu projeler davalılara teslim edildiği halde bakiye proje bedelinin ödenmediği iddiasıyla proje bedelinin tahsili istemiyle açılmış bir alacak davası olduğu, o davada davalı olan eldeki davada davacı olan ve sözleşme konusu HES projelerini teslim aldığı ve EPDK'nin söz konusu yazısından halihazırda bu projelerin lisans sahibi olduğu anlaşılan davacı .....Ltd. A.Ş.'nin (eski .....Ltd. Şti) esasen lisans sahibi olduğu bu projeler sebebiyle hisselerinin davacılar tarafından devralındığı, davacılardan ikisi tüzel kişi olduğundan basiretli tacir gibi davranma yükümlülükleri bulunduğu, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinin kesinleşen kararında belirtildiği üzere o davada davalı ... Enerji şirketinin kendi sorumluluğu 100.000,00 USD olup kalan 300.000,00 USD sözleşmenin tarafı olan davalı diğer şirketlere ait olduğu, bu durumda davacı ... Enerji şirketinin müteselsil sorumluluğu sebebiyle tamamını ödemiş olduğu bakiye proje bedeli olan 400.000,00 USD'nin, iç ilişkide kendi sorumluluğu içinde kalan 100.000,00 USD'sini ödedikten sonra 300.000,00 USD'yi rücu ilişkisi içinde diğer davalılardan isteme hakkına sahip olduğu, davacılarca devralınan .....Ltd. Şti'nin hisse devir bedelinin, kesinleşen mahkeme hükmüne istinaden davacı devralınan .....AŞ'nin (eski unvanı .....Ltd. Şti) lisans sahibi olduğu iki adet HES projeleri bakiye bedeli olarak davacı .....AŞ (eski unvanı .....Ltd. Şti) tarafından kesinleşen Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin söz konusu ilamına istinaden yapılan ödemenin, işbu şirketin hisse devir bedelini ekonomik ayıplı hale getirdiğinin kabulünün mümkün görülmediği gerekçesiyle davacılar istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacılar vekili temyiz dilekçesinde, istinaf aşamasındaki itirazlarını yineleyerek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Dava, hisseleri devrolunan şirketin, devirden önce imzalamış olduğu sözleşmeden doğan edimin ifa edilmemiş olması sebebiyle hisseleri devrolunan şirketin davalısı olduğu davada aleyhine hükmedilen alacağın, hisseleri davacılar tarafından devralınan .....A.Ş. tarafından ödenmiş olmasından dolayı, hisse devrinin ayıplı olduğu iddiasıyla, ödenen bedelin tahsili istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1.6100 sayılı Kanun'un 190, 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.
2. 6102 sayılı Kanun'un 18 inci maddesi.
3. Değerlendirme
1.Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacılar vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edenlere yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
08.07.2024 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
MUHALEFET ŞERHİ
Çoğunlukla ortaya çıkan uyuşmazlık, şirket finansal tabloları ve bilançosunda gösterilmeyen borçların pay bedellerine etkisi olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre söz konusu borçlardan önceki pay sahiplerinin sorumlu olup olmadıkları noktasında toplanmaktadır.
Şirket pay bedellerinin gerçek değeri şirketin net varlıklarına göre belirlenir. Net varlıklara göre tespit edilen pay bedellerine şirketin geleceğe yönelik yatırım ve projelerin pozitif etkisi de değerlendirmede dikkate alınmalıdır. Şirketin malvarlığının belirlenmesinde göz önünde bulundurulması gereken yegane araçlar, şirket paylarının devrinin yapıldığı veya yapılacağı tarihe en yakın tarihteki durumunu gösteren bilançosu, finansal tabloları ve şirketin ileriye yönelik yatırımları ile projeleridir. Diğer bir ifade ile şirket aktiflerinin olası satış değerinin, kapitalizasyon değerinin ve işletme iktisabının kabul ettiği şirketin tüm mal varlıklarını ... alan diğer değerleri dikkate alınarak pay bedelleri belirlenmesi gerekir (TTK m. 493/1 ve 5 ve birinci fıkranın gerekçesinin 5 inci paragrafı).
Pay bedellerinin belirlenmesinde yegane araçlar finansal tablolar ve bilanço olduğundan, bu kurumlara ilişkin Kanun hükümlerinin belirtilmesinde fayda bulunmaktadır. Bu bağlamda, “bilançonun içeriği” kenar başlıklı TTK m. 73 hükmü ile, Türkiye Muhasebe Standartlarında aksi öngörülmemişse bilançoda, duran ve dönem varlıklar, özkaynaklar, borçlar ve dönem ayırıcı hesaplar ayrı kalemler olarak gösterilir ve yeterli ayrıntıya inilerek şemalandırılır. Ayrıca duran varlıklar içinde işletmeye devamlı surette tahsis edilmiş bulunan varlıklara da yer verileceği düzenlenmiştir. TTK’nın “dürüst resim ilkesi” kenar başlıklı 515 inci maddesi ile de, finansal tabloların Türkiye Muhasebe Standartlarına göre şirketin malvarlığını, borç ve yükümlülüklerini, öz kaynaklarını ve faaliyet sonuçlarını tam, anlaşılabilir, karşılaştırılabilir, ihtiyaçlara ve işletmenin niteliğine uygun bir şekilde; şeffaf ve güvenilir olarak; gerçeği dürüst, aynen ve aslına ... surette yansıtılacak şekilde çıkarılacağı düzenlenmiştir.
Bu açıklamadan sonra somut olaya gelince, davacılardan Kolin… A.Ş, ..., ..., ... ve ... ... ... davalıların davacılardan ... … A.Ş’deki hisselerini şirketin ticari belgelerini inceleyip satın aldıklarını, ancak sonradan şirket kayıtlarında gösterilmeyen borcunun ortaya çıktığını, alacaklı tarafından açılan dava sonunda verilen karar gereği borcu ödediklerini, pay devrinden önce doğan ancak şirket kayıtlarında gösterilmeyen şirket borcunun pay bedellerine negatif etkisinin olduğunu ileri sürerek, sonradan ortaya çıkan duruma göre yapılan fazla ödemenin iadesini istemişler, davalılar ise davanın reddini istemişlerdir. İlk derece mahkemesince yazılı gerekçe ile davanın reddine, bölge adliye mahkemesince de davacıların tacir oldukları ve dolayısıyla basiretli davranmaları gerektiği, yapacakları basit bir araştırma ile şirketin durumunu öğrenebileceklerinin de mümkün olduğu hususu belirtilerek istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Somut olayda, payları satışa konu edilen şirketin pay devir sözleşmesinden önce doğmuş olan dava konusu borcu, şirket finansal tabloları ve bilançosunda gösterilmemiş ve dolayısıyla pay bedelleri üzerinde yapılan anlaşmada dikkate alınma imkanı olmamıştır. Bu durumda payları satışa konu şirketin finansal tabloları, bilanço ve dolayısıyla defter ve belgelerinin TTK m. 73 ve m. 515 hükümlerine uygun düzenlenmemiştir. Dolayısıyla anonim şirketlerin ... ilkelerinden olan dürüst resim ilkesine uyulmamıştır. Hal böyle olunca pay satışı yapanların eski borçlardan sorumlu olduklarının düşünülmesi gerekmektedir. Tacirlerin basiretli davranması yönünde ki ... ilke, somut olay bakımından pay satın alanların pay satış tarihine en yakın veya satış tarihi itibariyle düzenlenen şirket finansal tablolarıyla bilançosunun incelenmesi ile sınırlı olması gerekir. Zira, şirketin durumunu gösteren araçlar finansal tablolar ile bilançodur. Dava konusu rücuan alacağın doğumuna sebep olan borcun şirket kayıtlarında gösterilmemesinin sorumluluğu davalılar üzerinde olmalıdır. O neden, şirket ticari belgelerinin incelenmesi dışında pay satın alanlara başka araştırma külfeti yüklemek doğru olamaz. Kaldı ki, davalıların şirketteki paylarını satın alan gerçek kişilerin tacir olduğu yönündeki tespitte doğru değildir. Zira sermaye şirketlerinin gerçek kişi pay sahiplerinin tacir olduğunu düzenleyen bir kanun hükmü de bulunmamaktadır. Bu bağlamda da gerçek kişi davacıların basiretli tacir gibi davranmaları gerektiği yönündeki gerekçede doğru olmamıştır.
Bu durumda somut uyuşmazlıkta sağlıklı sonuca varabilmek için mahkemece yapılması gereken, payları satışa konu şirketin finansal tabloları ve bilançosunun şirketin gerçek durumunu yansıtmadığı ve dolayısıyla dürüst resim ilkesine uygun düzenlenmediği dikkate alınarak, şirket kayıtlarında gösterilmeyen borcun pay satış tarihi itibariyle şirketin net mal varlığına ve dolayısıyla pay bedeline negatif etkisi olduğu varsayımından hareketle, söz konusu borç da dikkate alınarak düzenlenecek bilançoya, o tarih itibariyle varsa şirketin ileriye yönelik yatırım ve projelerine göre pay bedellerinin belirlenmesi ve buna göre varsa davacıların yaptığı fazla ödemelerde bilirkişi vasıtasıyla belirlenip sonucuna göre karar vermekten ibaretken, somut olaya uygun olmayan gerekçeyle ilk derece mahkemesince davanın reddine, bölge adliye mahkemesince de istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesinin doğru olmadığı kanaatiyle kararın BOZULMASI gerektiği görüşünde olduğumdan, sayın çoğunluğun ONAMA yönündeki görüşüne katılmamaktayım.
3. Hukuk Dairesi, 2023/3214 E., 2024/1487 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 19. Hukuk Dairesi
tam metni aç
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 107, 109 ve 190 ıncı maddeleri.
3. Hukuk Dairesi 2023/3214 E. , 2024/1487 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 19. Hukuk Dairesi
Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili ve davalılar vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvuruların ayrı ayrı esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili ve davalılar vekillleri tarafından ayrı ayrı duruşma istemli olarak temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 30.04.2024 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir.
Belli edilen günde gelen davacı asıl ... ile vekilleri Avukat .... Avukat... davalı ... Çiemntosu ve Kireci A.Ş. ve diğerleri vekili Avukat ..., davalı asıl ... ve vekili Avukat ...'ın sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra; işin incelenerek karara bağlanması için uygun görülen saat 14.00'te Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkilinin İstanbul Barosuna bağlı avukat olduğunu, müvekkili ile davalılar arasında 06.12.2013 başlangıç tarihli, 3 yıl süreli, karşılıklı hak ve yükümlülükler içeren bir avukatlık ve danışmanlık sözleşmesi imzalandığını; sözleşme ile müvekkili ve birlikte çalıştığı Global Hukuk Bürosu ekibinin, davalılara, talep etmeleri halinde, istedikleri konularda hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti vereceği, davalıların sahip olduğu, sözleşmede yazılı olan ve sözleşme dışındaki muhtelif taşınmazların satışı hususunda, hukuksal alt yapı oluşturarak, alıcı müşteriler ile müvekkilin bir araya getirileceği, hukuksal çerçevede organizasyon ve danışmanlık hizmeti verileceğinin; davalılardan ... adına İstanbul 14. Aile Mahkemesinin 2010/598 Esas sayılı dosyası ile devam eden boşanma davasının ve bu davaya bağlı olan ve İstanbul 14. Aile Mahkemesinin 2011/772 Esas sayılı dosyası ile devam eden mal paylaşımı davasının takibinin üstlenileceğinin ve bunun karşılığında da davalıların müvekkile sözleşmede ayrı ayrı belirlenen avans, ücret ve masrafları ödeyeceğinin kararlaştırıldığını; bu sözleşme kapsamında müvekkili ve birlikte çalıştığı Global Hukuk Bürosu ekibinin davalılar tarafından vekaletten azledilinceye kadar sözleşmede kendisine yüklenen edimleri tam olarak yerine getirdiğini; ancak davalıların ödeme yükümlülüklerini yerine getirmediklerini; sözleşme varlığını halen devam ettirdiği halde davalıların müvekkilini sadece vekaletten azlettiklerini, sözleşme taraflarca feshedilmemiş olup özellikle davalıların yükümlülükleri açısından halen yürürlükte olduğunu beyan ederek; fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydıyla; müvekkilinin sözleşmeden kaynaklanan alacağının tespiti ile bu alacağın şimdilik; boşanma davasının ücreti olarak 25.000 TL, yıllık aidat ücreti olarak 25.000 TL, avans ücreti olarak 25.000 TL, gayrimenkul satışlarının sözleşme alt yapısını oluşturacak olan organizasyon ve danışmanlık ücreti olarak 25.000 TL olmak üzere toplam 100.000 TL’sinin ödeme tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müşterek ve müteselsilen tahsili ile müvekkiline ödenmesine karar verilmesini talep etmiş; 01.02.2022 tarihli beyan dilekçesi ile; ''belirsiz alacak davası olarak açtığımız davada bilirkişi ve ek bilirkişi raporu ile tespit edilen ve tanık anlatımları ile ispatlanan KDV dahil 75.653,760,08 Amerikan Dolarının dava tarihinden itibaren işleyecek 3095 sayılı kanunun 4/a maddesi uyarınca devlet bankalarının USD cinsinden açılmış bir yıl vadeli mevduat hesabına ödediği en yüksek faizi ile birlikte ve fiili ödeme tarihindeki TL karşılığı'nın davalılardan müşterek ve müteselsilen alınarak, müvekkile ödenmesine karar verilmesini talep ederiz.'' demiştir.
II. CEVAP
Davalılar vekili; davacının, davalılardan müvekkil ... ve müvekkili şirket ...ye hiçbir hukuki hizmet vermediğini, davalı müvekkili ...'un ise boşanma davasının son 3 duruşmasına katıldığını ve nerede ise davanın kaybı ile sonuçlanabilecek fahiş bir hata yaptığını, davacının dayandığı “Avukatlık ve Danışmanlık Sözleşmesi”nin de avukatlık hizmetine ilişkin olmayıp emlak komisyonculuğu, finans danışmanlığı ve komisyonculuğu niteliklerini taşıdığını ve bu durumun 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 11.maddesinde sayılan yasaklı işlerin kapsamına gireceğini, bu nedenle sözleşmenin tümüyle hükümsüz olduğunu; sözleşme hükümsüz olmakla birlikte ayrıca sözleşmede yazılı şart da gerçekleşmediğinden yıllık ödemeye ilişkin talebin kabul edilemeyeceğini; yine sözleşmede taşınmazların 3.000 USD üzerinden bir fiyatla satılması halinde oluşacak farkın %80'inin ilave ücret olarak avukata ödeneceğine ilişkin maddenin de TBK'nın 27 nci maddesinde söz edilen ahlaka aykırılık kavramı içerisinde yer aldığını ve bu durumun da sözleşmeyi kesin hükümsüz hale getirdiğini, talimata aykırı davranışları nedeniyle de davacının azledildiğini savunarak kesin hükümsüzlükle sakat sözleşmeye dayanan davacının haksız taleplerinin reddine karar verilmesini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; somut olayda, davalılarca yapılan azlin sebep belirtilmeden yapılmış olduğu, yine Aile Mahkemesi dosyasında temyizden feragat dilekçesinin asil tarafından sunulması ile arzulanan hukuki sonucun doğmuş olduğu, yargılamanın takipsiz bırakıldığı iddiasının ispatlanamadığı, yine başkaca iddia edilen azil sebepleri ispatlanamadığından azlin haksız olduğu; İstanbul Barosu'ndan sözleşme açısından görüş alındığı, yine bilirkişi incelemesinin de yapılmış olduğu, uyuşmazlığa konu taşınmazlara ilişkin olarak sözleşmede yer alan ifadeler nazara alındığında, taşınmazlara ilişkin olarak yapılacak işlemlerde tam bir temsil yetkisinin verildiği, bu yetkinin hukuki işlemleri de kapsadığı, yine baro tarafından verilen yazı cevabında da Avukatlık Kanunu'na aykırılığın söz konusu olmadığının belirtilmiş olduğu, sözleşmede tarafların anlaştırılması değil taşınmazı satın almak isteyenlerle iletişime geçilmesi hususunda danışmanlık hizmeti verilmesini içerdiği bu yönüyle de sözleşmenin hukuka aykırı olmadığı kanaatine varıldığı;
Sözleşmede yer alan boşanma davasının davacı yan tarafından takip edilmiş olduğu, azlin haklı olduğu ispatlanamadığından, buradaki dava açısından davacının 1 milyon USD talep hakkının olduğu;
Sözleşmenin müvekkillerin yükümlülükleri alt başlıklı B-5 nolu maddesinde yıllık 1 milyon USD danışmanlık ücretinin öngörüldüğü, somut olayda sözleşme davacıdan kaynaklı sebeplerle sona ermediğinden, sözleşmede 3 yıllık sürenin öngörülmüş olduğu da anlaşılmakla, her bir yıl açısından 1 milyon USD davacının alacağının olduğu, sözleşmenin haksız azille sona erdiği de gözetilerek belirli süreli sözleşme kapsamında 3 yıl için 3 milyon USD alacağa hak kazandığı;
Sözleşmenin müvekkillerin yükümlülükleri alt başlıklı B-3 nolu maddesinde Pendik Ballıca'daki taşınmazın satın alınmasında, satılması veya takas edilmesinde 2 milyon USD'nin öngörüldüğü, taşınmazın satın alınmış olduğu görülmekle bu işlemin hukuki alt yapısı ve danışmanlığına ilişkin edim yerine getirilmiş olduğundan 2 milyon USD'ye hak kazanıldığı;
Sözleşmede verilmesi öngörülen 1 milyon USD avansın verildiği hususu ispatlanamadığından 1 milyon USD avans kaynaklı davacı alacağının olduğu;
Sözleşmenin müvekkillerin yükümlülükleri alt başlıklı B-1 nolu maddesinde Bakırköy'de bulunan 2 ayrı taşınmazın m2 birim fiyatının 3.000 USD üzeri değere satılması halinde 10 milyon USD alacağın öngörüldüğü, yine bu işlemin de yerine getirilmiş olduğu, alınan bilirkişi raporu kapsamında sözleşmede yer alan koşulun gerçekleşmiş olduğu, sözleşmede 2 ayrı taşınmazın satılması halinde ibaresinin yer aldığı anlaşılmakla, her iki taşınmaz açısından ayrı ayrı 10 milyon USD'nin öngörülmediği, tek bir ücretin öngörülmüş olduğu anlaşılmakla, sözleşmenin maddesi kapsamında 10 milyon USD alacağın olduğu;
Sözleşmenin müvekkillerin yükümlülükleri alt başlıklı B-2 nolu maddesinde ise edimin belirli bir tutar üzerinde gerçekleşmesi halinde ilave bir ödemenin öngörülmüş olduğu, 30.06.2020 tarihli raporda yapılan hesaplamanın sözleşmenin kapsamına uygun olduğu ve denetime elverişli olduğu, bu bağlamda 3.000 USD üzerindeki tutar üzerinden yapılan hesaplamada Bakırköy'deki taşınmazlar açısından ilave farkın yüzde 80'inin 12.958.966 USD olduğu, sözleşme kapsamında edim yerine getirildiğinden bu tutar açısından da alacağın doğduğu, bu kapsamda toplam 29.958.966 USD alacağa davacının hak kazandığı;
Diğer alacak istemine konu hususlarda ise, dava açıldığında KDV alacağına ilişkin talep olmadığı gibi, yine KDV mal teslimi veya hizmet ifasının tamamlanması ile doğmakta olup, yine KDV beyannamesine bu hususun dahil edildiğinin ispat edilmesi gerekmekte olduğundan, bu hususta herhangi bir ispat faaliyeti yerine getirilmediği gibi, davaya konu talepte de bu hususun belirtilmemiş olduğu nazara alınarak bu husustaki istemin nazara alınmadığı;
Yine, dava dosyasında yer alan Zeytinburnu ilçesinde bulunan taşınmaz açısından ise; tapuya konu işlemler vekalet sözleşmesinden önce gerçekleşmiş olup, işbu taşınmaz yönünden vekalet ilişkisi kurulduktan sonra sözleşme kapsamında gerçekleştirilmiş herhangi bir hizmetin varlığı da ispatlanamadığından buradaki taşınmaz açısından davacının ediminin bulunmadığı ve alacak hakkının doğmadığı, sözleşme kapsamında zamanaşımı süresinin azil ile başlayacağı ve henüz zamanaşımının dolmadığı, sözleşmede yer alan müştereken ve müteselsilen sorumluluğu içeren maddenin de gözetildiği gerekçesiyle, açılan davanın kısmen kabulü ile; 29.958.966,00 USD'nin fiili ödeme günündeki TL karşılığının ve bu miktarın dava tarihinden itibaren 3095 sayılı kanunun 4/a maddesi uyarınca işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davacı vekili ve davalılar vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuşlardır.
B. İstinaf Sebepleri
1. Davacı vekili; yerel mahkemenin KDV alacağına ilişkin red gerekçesinin yerinde olmadığını, dava dilekçesi doğrultusunda tespiti talep edilen belirsiz alacakların bilirkişi raporu ile tespit edildiğini, ancak mahkemenin eksik inceleme ile dava dilekçesinde KDV alacağına ilişkin talepte bulunulmadığı yönünde hatalı şekilde karar verildiğini, Zeytinburnu ilçesinde bulunan ve keşfe gidilen 774 Ada 53 Parsel sayılı taşınmaz açısından sözleşme öncesinde tapuda gerçekleşmiş bir satış yahut malik değiştirici bir işlem olmadığını, sözleşme imzalandığı dönemde malikin Türk Çimentosu ve Kireci A.Ş. olduğunu, yani bu taşınmazın vekalet sözleşmesi öncesinde ve sonrasında Türk Çimentosu ve Kireci A.Ş. üzerine kayıtlı olup, dava konusu sözleşmeden önce taşınmazın satılması yahut el değiştirmesi, yahut tapuda sözleşme ve vekaletten önce yapılmış bir işlemin söz konusu olmadığını, mahkemenin bu taşınmaz yönündeki değerledirmesinin hatalı olduğunu, sözleşmenin müvekkillerin yükümlülükleri başlıklı 1. ve 2. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, Bakırköy ilçesindeki her iki taşınmaz açısından ayrı ayrı 10.000.000 USD ve yine her iki taşınmaz açısından m² birim fiyatlarının 3.000 USD üzerinde işlem görmesi halinde her iki taşınmaz açısından ayrı ayrı aradaki farkın %80 'inin alacak olarak avukata verileceğinin kararlaştırıldığının sözleşmenin yorumundan ve taraf iradelerinden ortaya çıktığını, sayın mahkemenin davacı müvekkil aleyhine hesapladığı vekalet ücreti fazla miktarda olup, mahkemece hükmedilen vekalet ücretinin dava tarihindeki efektif döviz kuru karşılığı Türk Lirası üzerinden karar tarihindeki tarifeye göre hükmedilmesi gerekirken hatalı şekilde karar tarihindeki kur karşılığının hesaplanarak hüküm altına alınmasının usul ve kanuna aykırı bulunduğunu, hem de karar tarihindeki tarifeye göre hesaplanması gerekirken, hatalı şekilde, tarifenin 13. maddesine aykırı olarak, davacı lehine hükmedilenden fazla miktarda karşı taraf vekalet ücreti hesaplanmış olması nedeniyle, kararın istinafen incelenerek bozulması gerektiğini ileri sürerek; İlk Derece Mahkemesi kararın kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
2. Davalılar vekilleri; sözleşmenin geçersiz olduğuna ilişkin savunmalarının mahkemece gerekçesiz şekilde reddedildiğini, davacının davasını kısmi dava olarak açtığını, dava dilekçesinde talebin belirsiz alacak olduğuna ilişkin hiçbir ibare olmadığını, zaten bu davanın belirsiz alacak davası olarak açılamayacağını, davacının ıslah dilekçesi ile davasını belirsiz alacak davasına dönüştürmesine de muvafakatları olmadığını, kısmi davalarda ıslahın zamanaşımı süresi içinde yapılması gerektiğini, davacını ıslah dilekçesinde talep ettiği kısımların zamanaşımı nedeniyle reddi gerekirken kabulüne karar verilmesinin hatalı olduğunu, süresi içinde davacı vekilinin ıslah talebine karşı zamanaşımı savunmasında bulunulduğunu, davacının dava dilekçesinde talebini TBK'nın 99/1 inci maddesi gereğince TL olarak belirttiğini ve seçimini bu yönde yaptığını, bozucun yenilik doğurucu hakkın kullanılması niteliğindeki bu talebin kullanımla sona erdiğini ve sonradan değiştirilmesinin mümkün olmadığını, bilahare bu talebini USD'ye dönüştürmesinin mümkün olmadığını, sözleşmede muğlak ifadelerle tanımlanan taşınmazlardan hangisinin kime ait olduğu, dolayısıyla bir hizmet söz konusu olsa bile kime sunulup kime karşı hangi oranda talep yönlendirilebileceği de değerlendirilmeksizin, tüm kalemlerden her üç davalının müteselsilen sorumlu tutulmasının doğru olmadığını, sözleşmenin genel ahlak kurallarına aykırı olduğu için de geçersiz olduğunu; davalı müvekkillerin, sözleşmeyi feshetmelerinin de takip ettiği davalar bakımından vekaletten azletmelerinin de haklı nedenlere dayandığını, davacıya ödenecek yılık ücretler için, sözleşmede kararlaştırılan ön şartın da gerçekleşmediğini, sözleşmede kararlaştırılan avans ödemesinin ayrı bir alacak kalemi olmadığını, doğması halinde ödenecek alacaklara mahsup edilmek üzere kararlaştırılan bir avans olduğu halde, Mahkemenin doğduğunu düşündüğü diğer alacak kalemlerine dahi mahsup etmeksizin, avans talebine de ayrıca ve müstakilen hükmetmiş olmasının yanlış olduğunu beyan ederek kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; dosya kapsamındaki yazı, belge ve bilgilere, yasaya uygun gerektirici nedenlere, İlk Derece Mahkemesi kararının gerekçesinde dayanılan delillerle, delillerin tartışılması sonucu maddi olay ve hukuki değerlendirmede usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına; incelemenin istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılıp, kamu düzenine herhangi bir aykırılığın da bulunmamasına, alınan bilirkişi raporunun taraf, mahkeme ve istinaf kanun yolu denetimine olanak sağlayacak şekilde düzenlenip, hükme esas alınmaya yeterli olduğu, taraflar arasındaki avukatlık ve danışmanlık sözleşmesini geçerli olduğu, vekalet ücretlerinin doğru hesaplandığı mahkemece verilen kararın yerinde bulunduğu gerekçesiyle davacının ve davalıların istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davacı vekili, davalı ... vekili ve davalılar Türk Çimentosu ve Kireci A.Ş. ve ... vekili temyiz isteminde bulunmuşlardır.
B. Temyiz Sebepleri
1. Davacı vekili; istinaf başvuru dilekçesinde yer alan beyanlarını tekrar ederek ve kararın usul ve kanuna aykırı bulunduğunu, istinaf başvuru harcı ve nisbi harcı ayrıca yatırmayan davalılar ... ve ... yönünden kararın kesinleştirilmesi gerektiğini ileri sürerek; kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
2. Davalı ... vekili ve davalılar Türk Çimentosu ve Kireci A.Ş. ve ... vekili; davalılar vekili tarafından sunulan istinaf başvuru dilekçesinde yer alan beyanları tekrar ederek ve bu beyanlara ek olarak istinaf kararının da gerekçesiz olduğunu ve yargılama aşamasında sunulan hukuki mütalaanın da dikkate alınmadığını beyan ederek, davalı ... vekili ise; kısmi dava olarak açılan ve sonrasında zamanaşımı süresinin dolmasından sonra ıslah talebinde bulunan davacının yatırması gereken harcın artırılan kısmın ıslah tarihindeki değerine göre belirlenmesi gerekirken dava tarihindeki kura göre belirlendiğini ve bu şekilde harcın 14.028.957,46 TL eksik alındığını, yine davacının talebinin kısmen ıslah niteliğinde olduğunu ve HMK'nın 181 inci maddesi gereğince bir haftalık süre verilmesi gerektiği halde mahkemece gelecek celseye kadar süre verildiğini ve davacı vekili tarafından da 01.02.2022 tarihli celseden sonra 25.02.2022 tarihinde tamamlama harcı olarak ödeme yapıldığını, sözleşmede bahsi geçen taşınmazların ... adına hiçbir zaman kayıt ve tescil edilmediğini, dolayısıyla bu taşınmazlar için herhangi bir taahhütte bulunmasının hukuken mümkün olmadığını, yine aynı şekilde davacı avukatın takip ile görevlendirdiğini iddia ettiği davalılardan ...'un boşanma davası ve mal rejiminin tasfiyesi dosyasında müvekkil Zuhal Kurt'un taraf olmadığını, davacı yanca Zuhal Kurt'u temsilen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2014/51300 Soruşturma sayılı dosyası ile şikayet dilekçesi verilmesi dışında Zuhal Kurt adına yürütülen başkaca bir temsil faaliyeti olmadığını, sözleşmenin tarafların müteselsil sorumluluğuna ilişkin bu hükmünün TBK'nun 201 inci maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken borca katılma sözleşmesi olduğunu, anılan sözleşme maddesinin TBK'nın 583/1 maddesindeki şekil şartlarını ihtiva etmediğini, bu nedenle geçerli bir borç doğurucu belge olmadığını, davacının kısmi dava olarak açtığı davasında ıslah edilen kısma dava tarihinden itibaren faiz işletilmesinin doğru olmadığını, yine mahkemenin faiz türünü de karıştırdığını ve 3095 sayılı Kanun'un 4/a bendi gereğince ''yasal faiz'' ifadesini kullandığını beyan ederek kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmişlerdir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, taraflar arasında düzenlenen ''avukatlık ve danışmanlık sözleşmesi'' başlıklı sözleşmeden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 2/1, 11,12 ve 163/2 nci maddeleri.
2. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 19/1 inci ve 26, 27/2, 99, 147/5, 148 inci ve 520 nci maddeleri.
3. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 107, 109 ve 190 ıncı maddeleri.
4. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 6 ncı maddesi.
5. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.07.2021 tarihli, 2021/(22)9-485 E., 2021/971 K. Sayılı kararı.
6. Dairemizin 20.12.2013 tarihli, 2023/2166 E., 2023/3851 K. Sayılı kararı ve Dairemizin 12.02.2024 tarihli, 2023/440 E., 2024/574 K. Sayılı kararı.
7. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 12.11.2019 tarihli ve 2019/296 E., 2019/7125 K. sayılı kararı, 24.09.2020 tarihli ve 2018/5609 E., 2020/3562 K. sayılı kararı, 11.02.2020 tarihli ve 2018/4145 Esas, 2020/1212 Karar sayılı kararı.
3.Değerlendirme
1. HMK'nın 107 nci maddesiyle mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda (HUMK) yer almayan, yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak davası kabul edilmiştir. Buna göre, belirsiz alacak davası; davanın açıldığı tarihte alacağın tutarının ya da değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği ya da bunun olanaksız olduğu durumlarda, alacaklının, hukuksal ilişkiyi ve en az bir tutar ya da değeri belirterek açabileceği dava olarak tanımlanabilir.
Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usul ekonomisi ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek yargılama giderlerine katlanma ve dava konusu hakkın zamanaşımına uğrama riskini azaltmasıdır. Alacak belirsiz olduğundan davacı yargılama sırasında HMK’nın 107/2. maddesi çerçevesinde talep sonucunu artırabilir; bu hâlde davanın ıslahı kurumundan bahsedilemez ve artılan talep yönünden davalının zamanaşımı def’î de dinlenmez. Talep artırımında bulunulmaz ise mahkeme alacağın miktarını tespit etmek ve taleple bağlı kalarak dava dilekçesinde gösterilen değer üzerinden alacağa hükmetmek durumundadır.
Aynı Kanun'un 109 uncu maddesinde ise; kısmi dava, dava çeşitleri arasında düzenlenmiş olup, maddenin birinci fıkrası uyarınca, "Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir".
Kısmi dava ile davacı, mahkemeden sadece dava konusu yaptığı kısmın hüküm altına alınmasını istemektedir. Bu nedenle kısmi dava bakımından dava açılmasına bağlanan sonuçlar, sadece alacağın dava konusu yapılan kısmı bakımından sonuç doğuracaktır. Kısmi dava açılması halinde davaya konu edilmeyen kısmın ayrı bir davayla talep edilmesi veya aynı davada ıslah yoluyla dava konusuna dahil edilmesi mümkündür.
Kısmi dava açılabilmesi için talep konusunun bölünebilir olması gerekli olup, açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmez. Dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğu anlaşılıyor ve istem bölümünde "fazlaya ilişkin haklarını saklı tutması” ya da “alacağın şimdilik şu kadarını dava ediyorum” şeklinde bir ifadeye yer verilmiş ise, bu husus, davanın kısmi dava olarak kabulü için yeterli sayılmaktadır (Hukuk Genel Kurulunun 02.04.2003 tarihli ve 2003/4-260 E., 2003/271 K. sayılı kararı; ayrıca bkz., Pekcanıtez, H.: Medeni Usul Hukuku, C.II, 15. baskı, İstanbul 2017, s.1000).
Bu ilke ve açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı vekilinin dava dilekçesinde “fazlaya ilişkin talep ve dava haklarımız saklı kalmak kaydıyla” şeklinde beyanda bulunarak talepte bulunduğu; ancak, dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası şeklinde açıldığına dair bir beyanı bulunmadığı görülmektedir.
Belirsiz alacak davası niteliği gereği istisnai bir dava türü olmakla davasını belirsiz alacak davası olarak açan kişi bunu açıkça dilekçesinde belirtmelidir.
Her ne kadar, 01.02.2022 tarihli beyan dilekçesinde; davacı vekili ''belirsiz alacak davası olarak açtığımız davada'' şeklinde beyanda bulunmuşsa da davanın türünün bu şekilde değiştirilmesine imkân bulunmamaktadır.
Ayrıca, davacının talepleri taraflar arasında düzenlenmiş sözleşme hükümleri gereği hak kazanıldığı beyan edilen ücretlere ilişkin olup, dava açıldığı tarihte alacağın belirlenmesi mümkün olduğundan, belirsiz alacak davası açılmasına da imkan bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle; mahkemece, davacının davasının kısmi dava olarak kabul edilerek, bu doğrultuda inceleme ve araştırma yapılması gerekirken; belirsiz alacak davası olarak kabulü doğru görülmediğinden bu husus bozmayı gerektirmiştir.
2. Global Hukuk Bürosu adına davacı Avukat ... ile davalılar arasında 06.12.2013 tarihinde ''Avukatlık ve Danışmanlık Sözleşmesi'' başlıklı dava konusu sözleşme imzalanmıştır. 1136 sayılı Kanun'un "avukatlıkla birleşmeyen işler" başlıklı 11 inci maddesine göre "aylık, ücret, gündelik veya kesenek gibi ödemeler karşılığında görülen hiçbir hizmet ve görev, sigorta prodüktörlüğü, tacirlik ve esnaflık veya meslekin onuru ile bağdaşması mümkün olmıyan her türlü iş avukatlıkla birleşemez.".
Kanun'un bu maddesi bir yasaklayıcı hüküm olup, buna göre avukat, aylık, ücret, gündelik veya kesenek gibi ödemeler karşılığında görülen hiçbir hizmet ve görevle uğraşamaz; sigorta prodüktörlüğü, tacirlik, esnaflık veya mesleğin onuru ile bağdaşmayan başka herhangi bir iş yapamaz. Kanunun diğer maddelerinde, hükmün ihlali idari yaptırıma bağlanmıştır.
Simsarlık sözleşmesi, simsarın taraflar arasında bir sözleşme kurulması imkânının hazırlanmasını veya kurulmasına aracılık etmeyi üstlendiği ve bu sözleşmenin kurulması hâlinde ücrete hak kazandığı sözleşme olup (TBK m.520), simsarın edimi, ücret karşılığında görülen (geniş anlamda) bir hizmet olduğundan bahse konu hüküm kapsamında avukatlıkla birleşmeyen işlerdendir. Keza, 1136 sayılı Kanunun 12. maddesinde avukatlıkla birleşen işler arasında da sayılmamıştır.
Simsarlık işi meslek kanununa göre avukata yasak sayılmış ise de, yukarıda açıklandığı üzere yasağın, yapılan borçlandırıcı işlemi (simsarlık sözleşmesini) geçersiz kılıp kılmayacağı bir borçlar hukuku meselesi olup, çözümü hükmün anlam ve amacının yorumlanmasını gerektirir. Yasaklayıcı hükmün takip ettiği amacın gerçekleşmesi ancak, yasaklanan işlemin geçersiz sayılmasıyla sağlanabildiğinden yasağın aynı zamanda işlemi de geçersiz kıldığını kabul etmek gerekir. Ancak TBK'nın 27/2 nci maddesinde düzenlenen sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının hükümsüz olmasının, diğerlerinin geçerliliğini etkilemeyeceğine ilişkin hükmün de göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Yine Avukatlık Kanunu'nun 163/2-son cümlesi; yokluk halleri hariç avukatlık sözleşmesinin bir hükmünün geçersizliği, bu sözleşmenin tümünü geçersiz kılmaz hükmüne amirdir.
Sonuç olarak, somut olayda; taraflar arasında imzalanan ''Avukatlık ve Danışmanlık Sözleşmesi'' başlıklı sözleşmenin ''Global Hukuk Bürosunun Yükümlülükleri'' bölümünde yer alan müvekkillere ait olan gayrimenkullerle ilgili tüm işlemleri, satış, takas, devir vb. işlemlerin organizasyonunda görev alınacağı, gayrimenkullerin satış, devir ve takas edilmesi sonucunda elde edilecek gelirin yeni yatırımlara dönüştürülmesi, yine listesi verilen gayrimenkullerle ilgili satış, devir, takas ve diğer işlemler konusunda danışmanlık hizmeti verilmesi gibi simsarlık sözleşmesi niteliği taşıyan hükümleri ile ''Müvekkillerin Yükümlülükleri'' bölümünde yer alan taşınmazların satımı, takası durumunda avukata ödenecek bedellerin yer aldığı hükümleri davacının avukat olması ve Avukatlık Kanunu'nun 11 inci maddesiyle simsarlığın avukatlıkla birleşmeyen işlerden sayılması nedeniyle hukuka aykırı olduğundan, TBK'nın 27 nci maddesi uyarınca kesin hükümsüz olduğu ve davacının bu hükümler nedeniyle davalılardan herhangi bir talepte bulunamayacağının kabulü ile bu taleplerin reddine karar verilmesi gerekirken, bu husus gözardı edilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması; usul ve kanuna aykırı olup, davalıların bu yöndeki temyiz itirazlarının da kabulü ile kararın bu yönde de bozulması gerekmiştir.
3. Davalıların, azlin haklı olduğuna yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; TMK'nın 6 ncı ve HMK'nın 190 ıncı maddeleri gereği herkes iddiasını ispatla mükellef olup, davalıların davacı avukatın haklı nedenle azledildiği hususunu ispatlayamadığı, davacı avukatın davalı müvekkilleri zararına bir eylemde bulunmadığı ve mahkemenin azlin haksız olduğuna ilişkin değerlendirmesinin yerinde bulunduğu anlaşılmakla; davalıların bu yöndeki temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.
4. Yukarıda 2 numaralı bentte; davacı avukatın sözleşmedeki (simsarlık sözleşmesi mahiyetindeki) taşınmazların satımı, takası vb. hususları içeren maddeleri nedeniyle herhangi bir ücrete hak kazanamayacağı belirtilmekle birlikte, sözleşme tümüyle hükümsüz olmadığından, davacı avukatın müvekkilerinden ... adına takip ettiği boşanma davası nedeniyle sözleşmenin ''Müvekkillerin Yükümlülükleri'' bölümünün 9 numaralı bendinde kararlaştırılan vekalet ücretini talep edebileceği; sözleşmede aynı zamanda müvekkillere hukuki danışmanlık verileceği kararlaştırıldığından bu danışmanlık karşılığı yıllık olarak ödeneceği belirlenen aynı bölümün 5 numaralı bendinde belirtilen yıllık ücreti de talep edebileceği kabul edilmeli; ancak, davacının bu talepleri değerlendirilirken yukarıdaki kabule göre davasının kısmi dava niteliğinde bulunduğunun da gözetilmesi gerekmektedir.
Hemen belirtmek gerekir ki TBK'nın 147 nci maddesi gereğince vekâlet sözleşmesinden kaynaklanan alacaklar 5 yıllık zamanaşımı süresine tabi olup, bu sürenin geçmesi ile zamanaşımına uğrarlar.
Öncelikle yukarıdaki 1.bentte açıklandığı üzere eldeki davanın ''kısmi dava'' niteliğinde bulunduğu, kısmi davalarda zamanaşımının yalnızca başlangıçta talep edilen kısım için kesilip, kalan kısım için işlemeye devam ettiği, vekalet sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı 5 yıl olup, ıslah ile artırılan kısımlar yönünden ıslah tarihi itibariyle zamanaşımı süresinin hem takip edilen boşanma davasından kaynaklı vekalet ücreti alacağı hem de hukuki danışmanlık hizmeti karşılığı sözleşmede yıllık olarak alacağı kararlaştırılan danışmanlık ücreti alacağı yönünden dolduğu ve davalıların süresinde zamanaşımı savunmasında bulunduğu anlaşılmakla; ıslah edilen kısım yönünden davacının talebinin zamanaşımı nedeniyle reddi gerekirken zamanaşımı süresinin geçmediğinin değerlendirilmesi usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirir.
5. Mahkemece, her ne kadar sözleşmede verilmesi öngörülen 1 milyon USD avansın verildiği hususu ispatlanamadığından 1 milyon USD avans kaynaklı davacı alacağının olduğu kabul edilmişse de; sözleşmede de belirtildiği gibi bu kararlaştırmanın avans niteliğinde olduğu ve yıllık belirlenen hukuki danışmanlık ücretinden mahsup edilmesi gerektiği anlaşılmakla, mahkemenin avans niteliğindeki bu kararlaştırmayı ayrı bir ücret olarak değerlendirmesi de usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
6. Yine, yukarıda yer verilen Dairemizin 12.02.2024 tarihli, 2023/440 E., 2024/574 K. Sayılı kararı ve Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin emsal kararlarında da bahsedildiği üzere; TBK'nın 99 uncu maddesi uyarınca, konusu para olan borç ülke parasıyla ödenir. Ancak, ödemenin ülke parası dışında başka bir para birimiyle ödenmesi kararlaştırılmış ise; alacaklı ödemenin bu para birimiyle veya ülke para birimiyle ödenmesini istemede seçimlik hakka sahiptir. Ancak, yenilik doğurucu nitelikteki bu hakkın kullanılmasıyla birlikte hakkı kullanan kişi bu kararından geri dönemez. Somut olayda; dava dilekçesinde açıkça her bir alacak kalemi için TL cinsinden talepte bulunan davacı vekilinin, yargılama sırasında bu tercihinden dönerek ıslah dilekçesi vererek borcun yabancı para üzerinden tahsilini isteyemeyeceği gözetilerek; sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken Mahkemece hatalı değerlendirmeye dayalı olarak yazılı şekilde hem zamanaşımı savunmasına itibar edilmeden hem de yabancı para üzerinden hüküm tesis edilmiş olması usul ve kanuna aykırı olup, kararın bu nedenle de bozulması gerekir.
7. Her ne kadar, davalı ... vekili tarafından boşanma davası nedeniyle kendilerinden talepte bulunulamayacağı belirtilmekte ise de; sözleşmenin ''Müvekkillerin Yükümlülükleri'' bölümünün 10 numaralı bendinde Kurt Grubu oluşturan taraflardan her birinin bu sözleşmeden kaynaklanan yükümlülükleri ile ilgili olarak, avukata karşı müştereken ve müteselsilen sorumlu olduklarını kabul ettikleri ve bu kabulün TBK'nın 128 inci maddesi kapsamında üçüncü bir kişinin fiilini başkasına karşı üstlenmek niteliğinde geçerli bir taahhüt olduğu anlaşılmakla; davalı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.
8. Davacı vekilinin KDV alacağına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde ise; yukarıda da belirtildiği şekilde davanın kısmi dava niteliğinde olduğu, dava dilekçesinde açıkça talep edilmeyen bir hususun sonradan bu şekilde talep edilemeyeceği, mahkemenin bu talep yönünden değerlendirmesinin usul ve kanuna uygun olduğu anlaşılmakla; davacı vekilinin buna ilişkin temyiz itirazlarının da reddine karar verilmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurularının esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 373 üncü maddesi gereğince ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. ''Değerlendirme'' bölümünün 8 numaralı bendinde yazılı gerekçeyle davacı vekilinin KDV alacağına ilişkin temyiz itirazının REDDİNE,
3. ''Değerlendirme'' bölümünün 3 numaralı bendinde yazılı gerekçeyle davalıların azlin haklı olduğuna ilişkin temyiz itirazları ile aynı bölümün 7 numaralı bendinde yazılı gerekçeyle davalı ...'ın temyiz itirazının REDDİNE,
4. İlk Derece Mahkemesi Kararının ''Değerlendirme'' bölümünün 1, 2, 4, 5 ve 6 numaralı bentlerinde yazılı gerekçelerle, 6100 sayılı Kanunu'nun 371 inci maddesi gereğince davalılar lehine BOZULMASINA,
17.100,00 Yargıtay duruşması vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalılara verilmesine,
Peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edenlere iadesine,
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
30.04.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
Türk Medeni Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda düzenlenen ispat yükü ve ispat kurallarına ilişkin temel prensipler göz önüne alındığında, aşağıdaki tespitlerden hangisi hatalıdır?
A) İspat yükünün dağılımına ilişkin genel kural uyarınca, dayandığı vakıanın hukuki sonucundan lehine hak türeten taraf, o vakıanın mevcudiyetini kanıtlamakla yükümlüdür.
B) Kanuni bir karineden faydalanan tarafın ispat yükümlülüğü, karinenin temelini teşkil eden vakıayı ispat etmekle sınırlıdır; bu vakıanın ispatı üzerine karinenin aksini ispat yükü karşı tarafa geçer.
C) İspat yükü kendisine düşmeyen tarafın, ispat yükü taşıyan tarafın iddiasının doğruluğu hususunda hâkimde oluşan kanıyı çürütme amacıyla yürüttüğü karşı ispat faaliyeti, ispat yükünün el değiştirmesi sonucunu doğurur.
D) Kanunun belirli bir delille ispatını emrettiği vakıalar, başka delillerle ispat edilemez ve bu kurala aykırılık mahkemece re'sen dikkate alınır.
E) Hukuka aykırı olarak elde edilmiş deliller, medeni usul hukukunda mutlak bir değerlendirme yasağına tabi olup, bir vakıanın ispatında hâkim tarafından dikkate alınamaz.
Bu maddeyle ilgili 10 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.