6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 216

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 216. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 216- (1) Belgenin sadece örneğinin mahkemeye verildiği durumlarda, mahkeme kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine belgenin aslının verilmesini de isteyebilir. (2) Belgenin aslını elinde bulunduran taraf, üçüncü kişi veya resmî makamlar, istenmesi hâlinde bunu mahkemeye vermek zorundadır. (3) Mahkeme, belge aslının verilmesi durumunda, belgenin saklanması için gerekli tedbirleri alır veya istendiğinde tekrar verilmek üzere belgeyi ibraz edene geri verebilir. (4) Taraflardan biri elindeki belgenin aslını mahkemeye verirse, bu belgenin geri verilmesini talep edebilir. Bu takdirde hâkim, belgenin aslının verilip verilmeyeceğine karar verir. Geri verilmesine karar verildiğinde, aslına uygun olduğu mahkeme mührü ve yazı işleri müdürünün imzasıyla onanmış örneği dosyaya konur. Belge aslının ibrazı usulü

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

5 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2334 E., 2019/443 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
Bu nedenlerle, mahkemece yapılacak iş, davacı vekiline fotokopisini ibraz ettiği belge aslını sunmak üzere HMK'nın 216. maddesi hükmü doğrultusunda işlem yapılmalı, ibraz edildiğinde de, HMK'nın 208.
Hukuk Genel Kurulu         2017/2334 E.  ,  2019/443 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 3. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın sıfat yokluğu nedeniyle reddine dair verilen 20.01.2015 tarih ve 2013/859 E., 2015/34 K. sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 02.06.2015 tarih ve 2015/2301 E., 2015/3004 K. sayılı kararı ile bozulmuş, davalı vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 18.05.2016 tarih ve 2015/4993 E., 2016/2895 K. sayılı kararı ile “…Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan ayıp sebebiyle uğranılan zararın tazmini istemiyle açılmış, mahkemece davanın husumet nedeniyle dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Dairemizin ilâmıyla, "dava dilekçesi ekinde mahkemeye sunulan ve 10 parselde yer alan konut inşaatının dolu kalıp beton işçiliğinin yapımına ilişkin olan sözleşmenin başlığında yüklenici olarak (Küçük Kardeşler İnşaat Sanayi ve Dış Tic. Ltd.Şti.) gösterilmiş, sözleşme Kemal Küçük tarafından imzalanmıştır. Delil tespit dosyasında da aynı sözleşme mevcuttur. Sözleşmenin davalı şirket adına Kemal Küçük tarafından imzalandığı tespit raporuna itiraz dilekçesi içeriğinden de anlaşılmakta olup, davada şirketi temsilen Kemal Küçük Hasım gözetilerek açıldığından işin esasına girilerek sonucuna göre karar verilmesi ve davanın husumet yönünden reddine karar verilmesi doğru olmadığı gibi, husumet nedeniyle reddedildiği halde karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin 7. maddesine aykırı olarak davalı yararına maktu vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekirken nispi vekâlet ücreti tayin edilmesi de kabul şekli bakımından doğru olmamıştır."gerekçesiyle bozulmuş, davalı vekili bu kez karar düzeltme isteminde bulunmuştur. Dosyanın bu kez yapılan incelenmesinde, iki sözleşmenin sunulduğu, davalı vekilinin sunmuş olduğu ve dairemizin bozma ilâmında davacı vekili tarafından fotokopisi mahkemeye sunulan tarihsiz sözleşmenin başlığında yüklenici olarak davalı şirket olarak gösterilmiştir. Diğer sözleşmenin aslı ise 03.07.2014 tarihli celsede davalı tarafından mahkemece sunulmuş ve emanete alındığı anlaşılmıştır. Davacı vekili tarafından fotokopisi sunulan belgenin aslının varlığı konusunda bir açıklamada bulunulmamıştır. Uyuşmazlığın çözümlenebilmesi için fotokopisi olan belge asıllarının sunulması ve her iki belgenin karşılaştırılması ve sıhhatinin tartışılarak sonuca varılması gerekmektedir. Bu nedenlerle, mahkemece yapılacak iş, davacı vekiline fotokopisini ibraz ettiği belge aslını sunmak üzere HMK'nın 216. maddesi hükmü doğrultusunda işlem yapılmalı, ibraz edildiğinde de, HMK'nın 208. maddesine uygun araştırma yapılmalı ve her iki sözleşme aslı karşılaştırılarak, imza, yazı ve ilaveler konusunda taraf beyanları alınıp, husumet konusu açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu husus açıklığa kavuşturulmadan husumet yönünden yapılan değerlendirme yeterli olmamıştır. Kararın bu gerekçeyle bozulması gerekirken az yukarıda açıklanan gerekçeyle bozulduğu anlaşılmakla, Dairemizin 02.06.2015 gün ve 2015/2301 Esas, 2015/3004 Karar sayılı bozma kararı kaldırılarak açıklanan bu gerekçeyle bozulması uygun bulunmuştur.…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, alacak istemine ilişkindir. Davacı vekili, yanlar arasında imzalanan sözleşme ile müvekkili şirket tarafından sözleşmede belirtilen arsa üzerinde yapılan inşaatın beton işlerinin yapımının davalı şirket tarafından üstlenildiğini, kanalizasyon bağlantısı için ASKİ’ye başvuru yapıldığını, başvuru sonunda biri arsa dışında diğeri de yapılan inşaatın içerisinde olmak üzere iki adet kanalizasyon logarının yapılması hususunda izin alındığını, inşaat ile logarlar arasındaki kanalizasyon borularının davalı şirket tarafından döşendiğini ancak döşenen boruların üzerine beton konulmadan toprak dolgusu yapılması nedeniyle toprağın yaptığı baskı sonucunda alttaki boruların kırılarak müvekkili şirketin zarara uğradığını, yaptırılan tespit sonucu zararın 30.986,00TL olarak belirlendiğini ileri sürerek, tespit edilen zararın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacının dayandığı sözleşmenin taraflarının Semra Karamukoğlu ile Kemal Küçük olduğu hâlde davanın şirket tarafından açıldığını, sözleşmenin konusunun beton kalıp işçiliğine ilişkin olduğunu ve kanalizasyon borularını döşeme işini içermediğini, Kemal Küçük’ün sözleşmedeki beton kalıp işinin yüklenicisi olup edimini yerine getirdiğini, kanalizasyon borusu döşenmesinin beton kalıp işinin tesliminden sonra yaptırıldığını ancak söz konusu işin müvekkili şirket ve Kemal Küçük tarafından yapılmadığını, husumet itirazında bulunduklarını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davacının sunduğu sözleşmenin altında yüklenici olarak Kemal Küçük'ün isim ve imzası, başlık kısmında yüklenici olarak davalı şirketin ismi bulunduğu, davalının sunduğu sözleşmenin altında ise Kemal Küçük'ün isim ve imzası olduğu, davacının akdi ilişkiyi ispat etmesi gerektiği, davalı şirketin temsilcisi Kemal Küçük ise de sözleşmenin altında Kemal Küçük ismi ile imzası olduğu, şirketi temsilen sözleşmeyi imzaladığı da yazmadığından bu sözleşmeye göre taraflar arasında akdi ilişki kurulduğunun kabul edilemeyeceği, davacıya yemin delilinin hatırlatıldığı ve davalı şirket yetkilisi Kemal Küçük’ün söz konusu işi kendisinin üstlendiğini, şirket olarak inşaatta herhangi bir iş yapılmadığını beyan ettiği, davacının akdi ilişkiyi ispat edemediği gerekçesiyle davanın sıfat yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece önce sözleşmenin başlığında yüklenici olarak Küçük Kardeşler İnşaat Sanayi ve Dış Tic. Ltd. Şti.’nin gösterildiği, sözleşmenin Kemal Küçük tarafından imzalandığı, tespit dosyasında da aynı sözleşmenin olduğu, sözleşmenin davalı şirket adına Kemal Küçük tarafından imzalandığının tespit raporuna itiraz dilekçesi içeriğinden de anlaşıldığı, davanın şirketi temsilen Kemal Küçük hasım gösterilerek açıldığı gerekçesiyle davanın sıfat yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle bozulmuş, davalı vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine önceki bozma kararı kaldırılarak yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenlerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, davacı vekilinin sunduğu sözleşme örneğinin başlık kısmında, yüklenici olarak davalı şirketin unvanı ve adresinin el yazısı ile yazılı olduğu, sağ alt tarafında ise yüklenici olarak Kemal Küçük’ün isim ve imzası, sol alt tarafında işveren olarak davacı şirketin kaşesi ile üstünde imza bulunduğu, davalı vekilince aslı sunulan sözleşmenin başlık kısmında, yüklenici isim ve adresi yazılı olmayıp sözleşmenin sağ alt tarafında yüklenici olarak Kemal Küçük’ün ve işveren olarak Semra Karamıkoğlu’nun isim, soy isim ve imzası bulunduğu, Kemal Küçük’ün davalı şirketin yetkilisi olmasına rağmen şirket adına bu imzayı attığına dair herhangi bir kayıt veya kaşe bulunmadığı, bu durumda, davacının sözleşmenin davalı şirket adına yetkilisinin imzaladığını ispat edemediği, akdi ilişkinin Kemal Küçük ile kurulduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda yanlar arasında akdi ilişkinin ispatı noktasında Özel Daire bozma kararında belirtilen şekilde araştırma yapılmasının gerekip gerekmediği, varılacak sonuca göre sıfat yokluğu nedeniyle davanın reddine dair verilen kararın yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Öncelikle eser sözleşmesine ilişkin yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Sözleşme ve dava tarihinde yürürlükte olan ve uygulanması gereken Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 470. maddesinde eser sözleşmesi; “Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.” şeklinde tanımlanmıştır. Bir sözleşme ilişkisinin kurulabilmesi için sözleşme yapmaya ehil (ehliyet) olanlar arasında, öneri ve kabulün gerçekleşmesi, yani tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamaları (tarafların anlaşması), sözleşme içeriği ve amacının kanunda kesin hükümsüzlük yaptırımına tabi tutulmamış yani yasaklanmamış (meşru içerik) ve sözleşmenin kanunda öngörülen biçimi varsa buna uyularak (şekil) yapılması, sözleşmenin genel unsurlarıdır. Sözleşmeye ilişkin bu temel unsurlar yanında her sözleşme türünün kendine özgü unsurları bulunmaktadır. Eser sözleşmesinin de kendine özgü olan iki temel unsuru vardır. Bunlar eser ve bedeldir. Bu sözleşme ile bir taraf (yüklenici) istenen özellikte sonucu (eser) meydana getirmeyi, diğer taraf (iş sahibi) ise bu çalışma karşılığında ivaz ödemeyi (bedel) üstlenmektedir. Eser sözleşmesinde tarafların edimleri birbirinin karşılığını oluşturmakta olduğundan tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmedir. Ayrıca niteliği itibariyle sürekli bir sözleşme olmayıp ani edimli bir sözleşmedir. Eser sözleşmesi tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamaları ile kurulur ve sözleşmenin geçerliliği kanunda aksi öngörülmedikçe hiçbir şekle bağlı değildir. Ancak, sözlü yapılan sözleşme inkâr edildiği taktirde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 200. maddesi uyarınca yazılı delille ispata ilişkin kuralların gözetilmesi gerekir. Somut uyuşmazlıkta, davacı şirket tarafından dava dilekçesi ekinde örneği sunulan ve 42567 ada 10 parselde yer alan konut inşaatının dolu kalıp beton işçiliğinin yapımına ilişkin eser sözleşmesinin başlık kısmında yüklenici olarak Küçük Kardeşler İnşaat Sanayi ve Dış Tic. Ltd. Şti. gösterildiği ve sözleşmenin Kemal Küçük tarafından imzalandığı anlaşılmaktadır. Davalı vekilince mahkemenin 03.07.2014 tarihli celsesinde aslı sunulan sözleşmenin altında ise Kemal Küçük'ün isim ve imzası olduğu ayrıca sözleşmenin başlık kısmında yüklenici kısmının boş olduğu görülmektedir. 6100 sayılı HMK’nın “Yazı ve imza inkârı başlıklı” 208. maddesi, (1) Taraflardan biri, kendisi tarafından düzenlendiği iddia edilen bir belgedeki yazı veya imzayı inkâr etmek isterse, sahtelik iddiasında bulunmalıdır; aksi hâlde belge, aleyhine delil olarak kullanılır. (2) Bir belgenin sahteliği iddia edildiğinde, belgenin mahkemeye verildiği tarih yazılıp mühürlenerek, saklanması için mahkemece gerekli tedbirler alınır. (3) Bir belgenin sahteliğini iddia eden kimse, bunu aynı mahkemede ön sorun şeklinde ileri sürebileceği gibi, bu konuda ayrı bir dava da açabilir,…” şeklinde düzenlenmiş olup, bir senette yer alan yazının veya imzanın inkâr edilmesi durumunda 6100 sayılı HMK’nın 208. maddesinin birinci ve üçüncü fıkrası anlamında “sahtecilik iddiası” söz konusu olur. Yazı inkârı, belgenin ya da senedin metin kısmında imza sahibinin iradesi dışında ve gerçeğe aykırı bir değişiklik olduğu iddiası anlamına gelir. Senetteki yazının inkâr edilmesi, senedin yazı kısmında (metninde) tahrifat yapıldığı, senedin metin kısmındaki yazının, senedi tanzim ettiği iddia olunan kişiye, imza sahibine ait olmadığı şeklinde gündeme gelebilir (Pekcanıtez H./ Özekes M./ Akkan M./ Korkmaz H.T.: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, Cilt II, İstanbul 2017, s. 1793). 6100 sayılı HMK’nın “Mahkemece belge aslının istenmesi ve geri verilmesi” başlıklı 216/1. maddesi, “Belgenin sadece örneğinin mahkemeye verildiği durumlarda, mahkeme kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine belgenin aslının verilmesini de isteyebilir.” şeklinde düzenlenmiştir. Dosya içerisinde taraflarca sunulan iki sözleşme bulunmakta olup, davacı vekilince örneği sunulan sözleşme ile davalı vekili tarafından aslı sunulan sözleşmede yüklenicinin kim olduğu noktasında farklı düzenlenmeler bulunmaktadır. Bu durumda uyuşmazlığın çözümlenebilmesi için 6100 sayılı HMK’nın 216/1. maddesi uyarınca davacı vekilinden dosya içerisinde örneği sunulan sözleşme aslının istenmesi gerekmektedir. Özel Dairenin bozma kararı sonrasında davacı vekilinin temyiz dilekçesinde 23.11.2016 tarihli dilekçe ekinde sözleşme aslını sundukları yönündeki beyanları da dikkate alınmak suretiyle sözleşme aslının sunulması hâlinde 6100 sayılı HMK’nın 208. maddesi uyarınca araştırma yapılarak her iki sözleşmede bulunan imza ve yazılara ilişkin tarafların da isticvap edilmek suretiyle beyanları alınarak sözleşmelerin geçerliliği tartışılmak suretiyle sıfat konusunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Açıklanan nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi uyarınca uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma neden ve kapsamına göre davacı vekilinin hükmedilen vekâlet ücretine ilişkin temyiz itirazlarının ŞİMDİLİK İNCELENMESİNE YER OLMADIĞINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı Kanun'un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 11.04.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2017/496 E., 2021/208 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Öte yandan HMK’nın 216/1. maddesinde, belgenin sadece örneğinin mahkemeye verildiği durumlarda, mahkemenin kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine belgenin aslının verilmesini de isteyebileceği belirtilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2017/496 E.  ,  2021/208 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “alacak ve tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 3. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 15. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilleri ile davalının 06.10.2010 tarihinde sözlü olarak mutfak tesisat ve banyo dekorasyonu imalatının yapımı konusunda anahtar teslim 63.000TL bedel üzerinden anlaştıklarını, davalıya toplam 62.500TL ödediklerini, ancak davalının işi süresinde, eksiksiz ve ayıpsız şekilde bitirip teslim etmediğini, yaptırdıkları tespit sonucu düzenlenen raporda eksik ve kusurlu imalatın oranının %10, noksan iş bedelinin 6.250TL olarak belirlendiğini, davalı yüklenicinin yaptırdığı tespit sonucu alınan raporda da eksik ve kusurlu işlerden dolayı sözleşme bedeli 63.000TL’nin %10’u olan 6.300TL nefaset kesintisi hesaplandığını ileri sürerek 6.300TL nefaset kesintisi ile 6.250TL noksan imalat bedeli olmak üzere toplam 12.550TL maddi tazminatın, ayrıca davalının eksik ve kusurlu imalatlarından dolayı müvekkillerinin kişilik haklarının ağır derecede zedelendiğinden bahisle her bir davacı için ayrı ayrı 5.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili; davada Tüketici Mahkemesinin görevli olduğunu, davacılar ile sözlü anlaşmaları olmadığını, 06.12.2010 tarihli yazılı sözleşmeye göre KDV hariç toplam 63.000TL bedelle imalatların yapımını üstlendiğini, ayrıca ilâve işler ve malzeme satışı için davacı iş sahipleri ile 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli iki adet sözleşme imzaladığını, edimini eksiksiz ve kusursuz biçimde tam olarak yerine getirdiğini, gerçekleştirdiği imalatlar karşılığında davacıların kendisine hâlen 35.452TL borçlu oldukları gibi manevi zararlarının da bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. İstanbul Anadolu 15. Asliye Ticaret Mahkemesinin 31.12.2013 tarihli ve 2013/304 E., 2013/504 K. sayılı kararı ile; dava 6335 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce açıldığı için Tüketici Mahkemesinin görevli olmadığı gerekçesiyle davalının görev itirazının yerinde görülmediği, davacının dayandığı ve davalı tarafından da kabul edilen dava konusu sözlü anlaşmanın 06.12.2010 tarihli 63.000TL’lik sözleşme olduğu, yapılan imalat karşılığı 62.500TL ödendiğinin her iki tarafın kabulünde ve ihtilafsız olduğu, davalının gerçekleştirdiği imalatlardan dolayı davacıların 6.250TL eksik iş bedeli ve 6.300TL nefaset kesintisi olmak üzere toplam 12.550TL maddi tazminata hak kazandıkları, davalının dosyaya sunduğu 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli belgelerin taraflarca imzalanmış sözleşme mahiyetinde olmadığı, cevap dilekçesinde bunların hangi davacı tarafından niçin verildiği açıklanmadığı gibi belge asıllarının da sunulmadığı, davacılar aleyhine açılan karşı dava ya da birleşen davanın bulunmadığı, davalının 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli listelerde belirtilen imalatlarla ilgili alacak talebi varsa bunu davacılar aleyhine açacağı ayrı bir davada talep edebileceği, bu davada savunma ve def’i olarak ileri süremeyeceği, ayrıca davacıların manevi zararlarını ispatlayamadıkları gerekçesiyle maddi tazminat talebinin 6.300TL nefaset farkı ve 6.250TL noksan imalat bedeli nedeniyle 12.550TL üzerinden kabulüne, manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 16.02.2015 tarihli ve 2014/2365 Esas, 2015/720 Karar sayılı kararı ile; “…Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanmış olup eksik ve ayıplı imalât nedeniyle eksik ve ayıpların giderim bedeli ile manevi tazminat alacağının tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece maddi tazminat talebinin kabulüne, manevi tazminat isteminin reddine dair verilen karar, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. 1-Davacılar vekili 04.04.2014 tarihinde Uyap Bilişim Sistemine kaydedilen temyize cevap dilekçesinde katılma yoluyla temyiz isteminde bulunmuş ise de; dilekçesi temyiz defterine kayıtlı olmadığı gibi temyiz harcı da yatırılmadığı, bu arada temyiz süresi de geçmiş bulunduğundan davacı vekilinin temyiz dilekçesinin süre yönünden reddi gerekmiştir. Davalı yüklenici vekilinin temyiz itirazlarına gelince; 2-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı yüklenici vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 3-Davacı iş sahipleri tarafından Kadıköy 3. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2011/203 D.iş sayılı delil tespit dosyasında yaptırılan tespit sonrasında düzenlenen bilirkişi raporunda eksik ve kusurlu imalâtın %10 olup, beyan edilen 62.500,00 TL toplam iş bedeli baz alındığında bu bedelin 6.250,00 TL olacağı, aynı Mahkeme'nin 2011/200 D.iş delil tespit dosyasında, yüklenici tarafından yaptırılan delil tespiti sonrası düzenlenen bilirkişi raporunda ve ek raporunda sözleşme konusu işlerdeki eksik ve kusurlu imalâtların nesafetfarkı olarak %10 oranında olup, sözleşmede belirlenen 63.000,00 TL toplam iş bedeli göz önüne alındığında bu bedelin 6.300,00 TL olacağı hesaplanmıştır. Dosya üzerinde mahkemece yaptırılan inceleme sonucu düzenlenen 02.09.2013 tarihli teknik bilirkişi raporunda da sözleşme konusu işle ilgili, eksik ve kusurlu işlerin 06.12.2010 tarihli sözleşmeyle kararlaştırılan 63.000,00 TL’nin %10’u oranında nesafetkesintisini gerektirmekte olduğu belirtilerek, bunun miktarı da 6.300,00 TL olarak hesaplamaya katılmıştır. Davadan önce taraflarca ayrı ayrı yaptırılan delil tespitlerinde eksik ve kusurlu iş ayrımı yapılmaksızın bunların tamamı için %10 nesafet kesintisi yapılması belirlendiği ve bu belirleme mahkemece yaptırılan inceleme sonucu düzenlenen bilirkişi raporunda da benimsendiği, bu nesafet kesintisi dışında, eksik işlerle ilgili ayrıca giderim bedeli hesaplanmadığından mahkemece 06.12.2010 tarihli sözleşmedeki iş bedelinden eksik ve kusurlu işler nedeniyle sadece 6.300,00 TL %10 oranındaki nesafet kesintisi karşılığı maddi tazminata hükmedilmesi gerekirken bu husus gözden kaçırılarak ayrıca eksik işlerin giderim bedeline de hükmedilmesi doğru olmamıştır. Davalı cevap dilekçesi ve aşamalardaki savunmalarında dosyaya sunduğu 24.12.2010 ve 12.01.2011tarihli sözleşme ve belgeler ile 06.12.2011tarihli sözleşme dışında ilave imalâtlar yaptığı ve malzemeler sattığını savunmuştur. Davalı yüklenicinin bu savunması fazla imalâtın asıl sözleşme konusu işle ilgili olarak yapıldığının ileri sürülmesi nedeniyle mahsup itirazı niteliğindedir. Mahsup itirazının karşı dava şeklinde ya da cevap süresi içinde def’i olarak ileri sürülmesi zorunlu olmadığından yargılamanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkemelerce de görevi gereği kendiliğinden gözönünde tutulur. Bu durumda mahkemece, öncelikle 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli davalı yüklenici tarafından davacı iş sahipleri adına düzenlenen belgelerin altındaki imza konusunda davacı iş sahiplerinin beyanı alınıp, inkâr edilmesi durumunda belge asılları yükleniciye ibraz ettirilip sıhhatleri konusunda yöntemine uygun araştırma yapılması, bu belgelerin davacı iş sahipleri açısından bağlayıcı olması durumunda bu belgeler dikkate alınarak, bu belgelerin bağlayıcı olmaması halinde bu belgeler dikkate alınmaksızın, mahallinde konusunda uzman bilirkişi marifetiyle keşif yapılarak delil tespit dosyalarındaki bulgulardan da yararlanılarak davalı yüklenicinin asıl sözleşme dışında fazla imalât ve malzeme satışının olup olmadığı tespit ve bunların yapıldıkları tarihteki mahalli piyasa rayiçlerine göre bedeli hesaplattırılıp, varsa sözleşme dışı fazla imalât ve satılan mal bedeline 06.12.2010 tarihli sözleşme bedeli eklenip bulunacak miktardan eksik ve kusurlu işler nesafetbedeli 6.300,00 TL ile ihtilâfsız 62.500,00 TL ödeme düşülerek sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken bu hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi doğru olmamış, bozulması uygun görülmüştür. ...” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. İstanbul Anadolu 3. Asliye Ticaret Mahkemesinin 09.10.2015 tarihli ve 2015/524 E., 2015/738 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçelerinin yanında davalının 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli belgelerin asıllarını dosyaya sunmadığı, davacıların bu belgeleri kabul etmediği ve belgelerin sözleşme mahiyetinde olmadığı, davalının anılan belgelerdeki fazla imalat savunmasında samimi olması hâlinde davacılar aleyhine karşı dava açabileceği, takas/mahsup def’inde bulunabileceği, bu itibarla eldeki davada savunma ve def’i olarak ileri süremeyeceği, davacıların eksik imalat tutarı 6.250TL ve nefaset farkından dolayı da 6.300TL olmak üzere toplam 12.550TL talep edebileceği, manevi tazminatın ispatlanamadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davanın konusu ve her iki tarafın kabulünde olan 06.12.2010 tarihli ‘‘Mutfak ve Banyo Proje Sözleşmesi’’ uyarınca davalı tarafından gerçekleştirilen imalatta eksik ve kusurlu işler nedeniyle sözleşme bedeli 63.000TL’nin %10’u oranındaki 6.300TL nefaset kesintisi dışında davacı iş sahiplerinin ayrıca 6.250TL eksik işlerin giderim bedelini talep edip edemeyeceği; davalı yüklenici şirketin 06.12.2010 tarihli sözleşmenin muhteviyatı işlere ilâve olarak fazla imalat yaptığı ve malzeme sattığına yönelik savunmasına dayanak olarak dosyaya sunduğu 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli ‘‘İlâve işler sözleşmesi’’ başlıklı belgelerin davacıları bağlayıcı olup olmadığı; davalı yüklenici şirketin fazla imalat savunmasını ayrıca karşı dava ya da birleşen dava açmaksızın, bu davada savunma ve mahsup itirazı şeklinde ileri sürüp süremeyeceği hususlarına ilişkindir. III. GEREKÇE A) Davalının göreve yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; 12. Bilindiği üzere, hukuki yarar dava şartı olduğu kadar, temyiz istemi için de aranan bir şarttır. Yerel mahkemenin ilk kararında davalının görev itirazının reddine karar verilmiş, karar, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Özel Dairenin 16.02.2015 tarih ve 2014/2365 Esas, 2015/720 Karar sayılı kararı ile ikinci bentte davalı yüklenici vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine karar verildiği anlaşılmakla, mahkemece davalının görev itirazının reddi yönünden verilen hüküm kesinleşmiş olmakla uyuşmazlık konusu olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle davalı vekilinin göreve ilişkin direnme kararını temyizde hukuki yararı bulunmadığından bu husus hakkında temyiz itirazının hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir. B) Davalının diğer temyiz itirazlarının değerlendirilmesinde; 13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 14. Borç ilişkisini kuran en önemli kaynak sözleşmedir. Her sözleşme, taraflar arasında bir hukuki ilişki meydana getirir, bu ilişkiye “sözleşmeye dayalı=akdi ilişki” denir. 15. Borç doğuran sözleşmelerden birisi olan “Eser sözleşmesi’’, uyuşmazlığın çıktığı tarihte yürürlükte olan ve uygulanması gereken mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 355. maddesinde ‘istisna akdi’ olarak adlandırılmış olup, "istisna bir akittir ki onunla bir taraf (müteahhit), diğer tarafın (iş sahibi) vermeği taahhüt eylediği semen mukabilinde bir şey imalini iltizam eder" şeklinde ifade edilmiş; 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 470. maddesinde de, "Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir." şeklinde tanımlanmıştır. Sözleşme ve dava tarihinde yürürlükte bulunan mülga BK’da düzenlenen eser sözleşmesi hükümlerinin somut olayda uygulanması gerekir. 16. Eser sözleşmeleri iki tarafa karşılıklı borç yükleyen bir tür iş görme sözleşmesidir. Yüklenici, iş sahibine karşı yüklendiği özen borcu nedeniyle eseri yasa ve sözleşme hükümlerine, fen, teknik ve sanat kurallarına uygun olarak yaparak ve zamanında tamamlayarak iş sahibine teslim etmekle yükümlüdür. 17. BK’nın "Akitlerin şekli, I-Umumi kaide ve emrolunan şekillerin şümulü" başlıklı 11. maddesinin 1. fıkrasında "Akdin sıhhati, kanunda sarahat olmadıkça hiç bir şekle tabi değildir" düzenlemesi ile sözleşmelerin geçerliliğinin, kanunda aksi öngörülmedikçe hiçbir şekle bağlı olmadığı ifade edilmiştir. Aynı Kanunun ‘‘Rükünleri’’ başlıklı 13. maddesinin 1. fıkrasında (TBK 14. madde) "Tahriri olması icabeden akitlerde, borç deruhte edenlerin imzaları bulunmak lâzımdır." düzenlemesine yer verilmiştir. 18. Sözleşmeler ve bu arada eser sözleşmeleri de -kural olarak- hiçbir şekle bağlı değildir. Dolayısıyla, yasada aksi öngörülmedikçe, eser sözleşmeleri, sözlü veya yazılı yahut resmî biçimde yapılabilir. Her ne biçimde yapılırsa yapılsınlar, geçerlidirler. Yalnız, sözlü olarak yapılan sözleşmelerin, ileride bir uyuşmazlık çıkması ve taraflardan birinin bu sözlü sözleşmeyi veya bazı hükümlerini yadsıması (inkâr) hâlinde, diğer taraf bu sözleşmeyi kanıtlama (ispat) zorluğu ile karşı karşıya kalabilir. Bu nedenle hiçbir şekle bağlı olmayan eser sözleşmelerinin yazılı yapılması, kanıtlama kolaylığı sağlar. Nitekim, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 200/I. (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 288/I.) maddesi; bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukukî işlemlerin yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle kanıtlanması gereğine işaret etmiştir (Selimoğlu, Y. E. : Eser Sözleşmesi, Ankara 2017, s. 68). 19. Öte yandan eser sözleşmesinde "ayıp" ve "eksik iş" ile eksik ve kusurlu imalattan dolayı yapılması gereken "nefaset kesintisi" kavramlarına ilişkin genel açıklamaların yapılmasında da fayda vardır. 20. Ayıp, yüklenicinin meydana getirip iş sahibine teslim ettiği eserdeki sözleşmeye ve fenne aykırılıklardır. Başka bir anlatımla ayıp, sözleşmede kararlaştırılan ve beklenen amaca göre bulunması gereken bazı vasıfların bulunmaması ya da bulunmaması gereken bazı bozuklukların bulunması şeklinde tanımlanmaktadır. 21. Eksik iş ise; eser sözleşmelerinde yapılıp teslim edilen eserde yapılması kararlaştırılan bazı iş ve işlemlerin yapılmamış ya da olması gereken bazı işlerin yapılmamış olmasıdır. Gerek BK’nın gerekse TBK’nın eser sözleşmesine ilişkin özel maddeleri arasında, eksik işlere ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. BK'nın 359-363. maddeleri (TBK’nın 474-478. maddeleri) ayıplı işler hakkında uygulanır. Eksik işler bu maddelerin kapsamında olmadığından bu hükümler eksik işlere uygulanamaz. 22. BK'nın 359/1. maddesine göre iş sahibinin eserin tesliminden sonra işlerin olağan akışına göre geç sayılmayacak bir süre içinde eseri muayene edip varsa ayıplarını yükleniciye bildirmesi gerekir. Ayıp hâlinde iş sahibinin hakları BK'nın 360. maddesinde (TBK 475. maddesi) düzenlenmiştir. Bu maddeye göre iş sahibinin seçimlik hakları; sözleşmeden dönme, eseri alıkoyup ayıp oranında bedelden indirim yapılmasını isteme veya ayıbın giderilmesini talep etme haklarıdır. 23. Nefaset kesintisi eserdeki ayıp önemli derecede değil ise, başka bir ifadeyle ayıp eseri kabulden kaçınmayı haklı kılacak derecede önemli bulunmuyorsa, BK’nın 360. maddesine göre eserin değerini düşüren nitelikte ise, iş sahibinin eksik ve ayıplı imalat karşılığında sözleşme bedelinden indirim yapılmasını isteme hakkının karşılığıdır. Eserin iş sahibince kabulüne mâni olmayan noksan imalatların tamamlanma bedelleri ile ayıplı ve kusurlu imalatlar için kesilecek bedel nefaset kesintisi olarak kabul edilmektedir. 24. Bu genel açıklamalardan sonra mahsup konusuna ilişkin düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır: Mahsup, bir alacağı doğuran olayla ilgili olarak alacaklının elde ettiği bazı menfaatlerin ya da borçlunun katlandığı bazı külfetlerin, bu alacaktan indirilmesini ifade eder. Meselâ, bir malı sahibine iade ile yükümlü zilyedin o mal için yaptığı bazı masraflar, o maldan elde ettiği semerelerin bedeline mahsup edilir (MK. m. 907). Bunun gibi, haksız fiilden zarar gören kimsenin bu fiilden elde ettiği bir menfaat olmuşsa, böyle bir menfaat uğranılan zarara mahsup edilir. Görülüyor ki bu olaylarda karşılıklı alacaklar yoktur; sadece, alacağın net miktarını bulmak için yapılan bir hesap ameliyesi bahis konusu olmaktadır (Akman S./Burcuoğlu H./Altop A.: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, s. 1013). 25. Mahsup yenilik doğuran bir hakkın kullanılması olmayıp sadece alacağın gerçek miktarını belirlemek üzere yapılan bir işlemdir. Burada ayrı ve müstakil iki alacak bulunmamaktadır. Mahsup savunmasını, alacak miktarının indirilmesinde yararı olan herkes ileri sürebilir ve borcu sona erdiren durum olması nedeniyle hâkim tarafından resen nazara alınır. 26. HMK’nın “Karşı dava açılabilmesinin şartları” başlıklı 132/1. maddesi; “Karşı dava açılabilmesi için; a) Asıl davanın açılmış ve hâlen görülmekte olması, b) Karşı davada ileri sürülecek olan talep ile asıl davada ileri sürülen talep arasında takas veya mahsup ilişkisinin bulunması yahut bu davalar arasında bağlantının mevcut olması, şarttır” şeklinde düzenlenmiştir. 27. Gerek iki dava arasında bağlantı bulunması hâlinde, gerekse takas veya mahsup iddiasıyla karşı dava açılması hâlinde, karşı dava açılmasında genel bir dava şartı olan hukuki yarar aranacaktır. Davalının alacağı, davacının alacağından daha düşük ise karşı dava açmak yerine talebini asıl davada sadece savunma olarak ileri sürmelidir. Savunma olarak ileri sürülebilecek hususların ayrı dava konusu yapılmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. Nitekim bu ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 18.04.2019 tarihli ve 2017/15-2073 E., 2019/479 K. sayılı kararında da açıklanmıştır. 28. Öte yandan HMK’nın 216/1. maddesinde, belgenin sadece örneğinin mahkemeye verildiği durumlarda, mahkemenin kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine belgenin aslının verilmesini de isteyebileceği belirtilmiştir. 29. Tüm bu açıklamalar doğrultusunda somut olay değerlendirildiğinde; davadan önce her iki tarafın ayrı ayrı yaptırdığı delil tespit raporlarında, eksik ve kusurlu iş bedeli ayrımı yapılmaksızın taraflar arasında imzalanan ve hem davacı iş sahiplerinin hem de davalı yüklenici şirketin kabulünde olup, ihtilaf konusu olmayan 06.12.2010 tarihli sözleşme bedeli 63.000TL’nin %10’u oranında nefaset kesintisi yapılarak 6.300TL nefaset bedeli saptanmış, noksan imalatlar ile ilgili ayrıca giderim bedeli hesaplanmamıştır. Bu hâlde yerel mahkemece 06.12.2010 tarihli sözleşme bedelinden eksik ve kusurlu işler nedeniyle sadece 6.300TL nefaset kesintisi yapılarak, noksan işlerin giderim bedeli karşılığı da bu tutar içinde yer aldığından eksik işler nedeniyle ayrıca bir bedele hükmedilmemesi gerektiği anlaşılmaktadır. 30. BK’nın 13/1. maddesinde yazılı şekle tabi sözleşmede borç altına girenin imzasının bulunması yeterli görülmüş olup, yazılı şekle tabi olmayan sözleşmeler yönünden sözleşmenin yazılı biçimde tanzim edilmesi geçerlilik şartı değil ise de; akdi ilişkinin senetle ispatı bakımından bu kuraldan yararlanılması gerekli olduğundan, yazılı şekle tabi olmayan eser sözleşmesinde davalının varlığını iddia ettiği sözleşme ilişkisi bakımından sunulan belgelerdeki imzanın davacılara ait olması hâlinde, bu belgeler üzerinde bulunan imza ile akdi ilişki, sözleşmeye göre yapılacak işlerin kapsamı ve kararlaştırılan bedelin ne olduğu ispatlanmış olacaktır. 31. Bu kapsamda yerel mahkemece, Özel Dairenin bozma kararında açıklandığı üzere davalı yüklenici tarafından davacı iş sahipleri adına düzenlenen ve dosyaya fotokopileri sunulan ilâve işler ve malzeme satışına ilişkin 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli belgelerin altında bulunan imza konusunda davacı iş sahiplerinin beyanının alınması, imzanın inkârı hâlinde HMK’nın 216. maddesi uyarınca davalı yükleniciye belge asılları ibraz ettirilerek sıhhatlerinin araştırılması, bu belgelerin davacıları bağlayıcı olduğu anlaşılırsa bu belgeler dikkate alınarak, belgelerin davacı iş sahiplerini bağlayıcı olmaması durumunda ise bu belgeler gözetilmeksizin mahallinde konusunda uzman bilirkişi ya da bilirkişiler kurulu marifetiyle keşif yapılarak delil tespit dosyalarında saptanan veriler de değerlendirilmek suretiyle davalının 06.12.2010 tarihli asıl sözleşme dışında fazla imalatı ve malzeme satışının olup olmadığının belirlenmesi, şayet sözleşme harici ilâve işler varsa, bu işlerin bedelinin yapıldığı yıl serbest piyasa rayiçlerine göre hesaplattırılması ve hâsıl olacak sonuca göre hüküm kurulması gerekir. 32. Mahsuplaşma itiraz olup, bir davada taraflarca açıkça ileri sürülmese dâhi, hâkim dava dosyasına yansıyan belgelerden mahsup itirazının varlığını anladığı takdirde, bunları kendiliğinden dikkate almalıdır. Dava konusu somut olayda davalı yüklenici fazla imalat ve malzeme satışı savunmasına ilişkin 24.12.2010 ve 17.01.2011 tarihli ‘‘İlâve işler sözleşmesi’’ başlıklı belgelerini dosyaya ibraz etmiş olup, bu belgeler sunulmamış olsaydı bile, davalı asıl sözleşme dışında başka işler yaptığını belirterek mahsup itirazını ortaya koyduğundan; mahkemece ayrıca birleşen dava ya da karşı dava açılmasına gerek olmaksızın, davalı tarafça ilâve olarak yapıldığı ileri sürülen fazla imalat ve malzeme satışı ile ilgili yöntemine uygun biçimde araştırma ve inceleme yapılarak, gerçekleştirildiği saptanan fazla imalat ve malzeme satışı bakımından davalı yüklenicinin mahsup itirazına konu alacağının bulunup bulunmadığının tespit edilmesi mümkün ve gereklidir. 33. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki belge ve delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 34. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1) Yukarıda III -A maddesinde yazılı nedenlerle davalı vekilinin göreve yönelik temyiz itirazlarının hukuki yarar yokluğundan REDDİNE , 2) Yukarıda III-B maddesinde açıklanan nedenlerle davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı, 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 04.03.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2020/700 E., 2022/207 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Mahkemece belge aslının istenmesi ve geri verilmesi” başlıklı 216. maddesinde ise;
Hukuk Genel Kurulu         2020/700 E.  ,  2022/207 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 28. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı nezdinde şoför olarak çalıştığını, ihtarname ile ödenmesini talep ettiği alacakların ödenmediğinden iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğini, ücret bordrolarındaki imzaların bazılarının müvekkiline ait olmadığını, bazı bordroların müvekkilinin arkadaşları, bazılarının ise muhasebeciler tarafından imzalandığını ileri sürerek kıdem tazminatı, fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def’înde bulunduklarını, davacı haklı neden olmaksızın iş sözleşmesini feshettiğinden kıdem tazminatına hak kazanmadığını, fazla çalışma yapması durumunda ve ayrıca çalıştığı genel tatil günlerine ait ücretlerinin bordrolarda tahakkuk yapılarak ödendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Ankara 28. İş Mahkemesinin 03.05.2016 tarihli ve 2016/75 E., 2016/199 K. sayılı kararı ile; davacı işçi ücret alacaklarının eksik ödenmesi sebebiyle iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğinden kıdem tazminatına hak kazandığı, 2013 yılından beri devam eden yargılamada davalı işveren tarafından sunulan ücret bordrolarında davacı işçinin imzasının bulunmaması sebebi ile tanık beyanlarına göre fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin hesaplandığı, bilirkişi ek raporunda bordrolarda tahakkuk ettirilen ve ödenen miktarların mahsup edildiği, davalı işveren tarafından ıslahtan sonra imzalı ücret bordroları sunulmuş ise de, bordro asıllarını incelenmesinde, imzaların açık bir şekilde birbirinden farklılık arz ettiği, bordroların karar aşamasına kadar dosyaya sunulmamasının haklı bir nedeni ortaya konulmayıp davayı uzatmaya yönelik olduğu, bu nedenle itibar edilmediği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Ankara 28. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 26.11.2019 tarihli ve 2016/22754 E., 2019/21565 sayılı kararı ile; davalının sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra “…2-Taraflar arasındaki uyuşmazlık karar aşamasında sunulan bordro asılları üzerinden davacının itirazı nedeniyle imza incelemesi yapılıp yapılmayacağı konusundadır. Somut olayda, davacı fazla mesai ve genel tatil çalışması yaptığını iddia etmiş, davalı ise davacının fazla çalışma ve genel tatil ücretlerinin imzalı bordrolarda tahakkuk ettirilerek ödendiğini savunmuştur. Davacının, davalı tarafından sunulan tüm bordrolardaki imzaların incelenmesi gerektiği yönündeki imza itirazı üzerine mahkemece 08/10/2015 tarihli duruşmada davalı vekiline bordro asıllarının sunulması için 2 haftalık süre kesin süre verilmiş, davalı vekili ilgili belge asıllarını verilen süre geçtikten sonra dosyanın karar bağlandığı 03/05/2016 tarihli duruşmada dosyaya sunmuştur. Mahkemece sunulan bordrolardaki imzaların bariz şekilde farklı olduğu, ayrıca gerekçesiz şekilde karar aşamasına kadar bordro asıllarının sunulmadığı, karar aşamasında sunulmasının davaya uzatmaya yönelik olduğu gerekçesi ile imza incelemesi yapılmadan dosya kapsamına göre hüküm kurulmuş ise de, davalı vekili çalışan işçi sayısının çokluğu ve bordroların belirli arşivlerde saklanmış olması nedeniyle tüm aramalara rağmen verilen sürede bordro asıllarının bulunamadığını, bulunduğunda sunma hakkını saklı tuttuklarını beyan etmiş ve karar verilmeden önce uyuşmazlık konusu bordro asıllarını dosyaya sunmuştur. O halde, davalı tarafından borcun ödendiği savunmasına dayalı olarak sunulan ve davacı tarafından imza itirazında bulunulan bordro asılları üzerinden imza incelemesi yaptırılarak, varılacak sonuca ve tüm dosya kapsamına göre talep konusu edilen alacaklar hakkında bir karar verilmesi gerekir. Mahkemece belirtilen hususlar gözetilmeden yazılı gerekçe imza incelemesi yapılmadan verilen karar hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Ankara 28. İş Mahkemesinin 30.06.2020 tarihli ve 2020/56 E., 2020/160 K. sayılı kararı ile; davalı vekiline imzalı bordro asıllarını sunması için ihtar içeren kesin sürenin verildiği duruşma günü ile kararın verildiği tarihe kadar 6 ay 25 gün süre geçtiği, bu zaman aralığı içerisinde bir duruşma daha yapıldığı, davalı vekili bilirkişi raporu alınmadan önce imzalı bordro fotokopilerini sunduğuna göre asıllarının da kendisinin ulaşabileceği bir yerde bulunduğu, buna rağmen kesin sürede ibraz edilmediği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda basit yargılama usulünü düzenleyen hükümler arasında bozma kararında belirtilen şekilde "...bulduğunda sunma hakkını saklı tutma..." gibi bir usul hükmünün bulunmadığı, imzalı bordroların asıllarının sunulmamasının davalının yargılamayı uzatma amacından kaynaklandığı, işletmenin büyüklüğünün mücbir bir sebep olmadığı, kaldı ki imzalı bordronun borcun ödendiği savunması olarak kabul edilemeyeceği gibi borcun ortaya çıkmasını engelleyen belge olduğu, bu nedenle ibrazının süreye bağlı olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, dosyaya fotokopisi ibraz edilen fazla çalışma ücreti ve genel tatil ücreti tahakkuku içeren imzalı ücret bordrolarına karşı davacı vekilince imza itirazında bulunulduğu gözetildiğinde, davalı vekili tarafından kararın verildiği 03.05.2016 tarihli duruşmada ibraz edilen ücret bordrosu asıllarının kanuni süresi içerisinde sunulup sunulmadığı ile borcun ödendiği savunması olarak kabul edilip edilemeyeceği; buradan varılacak sonuca göre bordro asılları üzerinde imza incelemesi yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Direnmeye konu uyuşmazlığın niteliği dikkate alınarak öncelikle adil yargılanma hakkı başlığı altında hukukî dinlenilme hakkı kavramının, devamında basit yargılama usulü ve delil gösterme ile ispat ve belge delili üzerinde durulmalı, bu hususlarla ilgili açıklamalar yapıldıktan sonra somut uyuşmazlığın değerlendirilmesine geçilmelidir. A. Adil Yargılanma Hakkı 13. Hukuk devletinin bir gereği olarak bireyler hakları ihlâl edildiği ya da tehlikeye düştüğü durumda, hukukî korunma için devlete başvurmak zorunda olup kendiliğinden hak arama yetkisine sahip değildirler. Bireylere tanınan bu hak, devletin anayasal teminatı altındadır. 14. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin 1. fıkrası “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” hükmünü düzenlemiş olup, hak arama özgürlüğü adı altında hukukî koruma (korunma) talebine yönelik anayasal teminatı bireylere vermektedir. 15. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesinin 1. fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur (Gökhan Ateş, B. No: 2017/32699, 12.01.2021, § 23). 16. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrasında ise usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı ifade edilmiştir. 17. Bu bağlamda ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesinde adil yargılanma hakkı ayrıntılı şekilde yer almış olup, Sözleşmenin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin 1. fıkrası; “Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenmiştir. 18. Gerek Anayasa gerekse AİHS düzenlemelerine koşut olarak düzenlenen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) “Hukuki dinlenilme hakkı” başlıklı 27. maddesinde; "(1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. (2) Bu hak; a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, b) Açıklama ve ispat hakkını, c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir." hükmüne yer verilmiştir. 19. Hukukî dinlenilme hakkının temel unsurları maddede tek tek belirtilmiş, böylece uygulamada bu temel yargısal hak konusundaki tereddütlerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. 20. Bu unsurlardan ilki “bilgilenme hakkı”dır. Bu çerçevede, öncelikle tarafların gerek yargı organlarınca gerek karşı tarafça yapılan işlemler konusunda bilgilendirilmeleri zorunludur. Kişinin kendisinden habersiz yargılama yapılarak karar verilmesi, kural olarak mümkün değildir. Hak sahibinin kendisi ile ilgili yargılama ve yargılamanın içeriği hakkında tam bir şekilde bilgi sahibi olması sağlanmalıdır. Tarafın bilgi sahibi olmadığı işlemler, belge ve bilgiler yargılamada esas alınamaz. Bilgilenmenin şekli bakımından, hukukî dinlenilme hakkına uygun davranılmalı, ilgilinin bilgilenmesi şeklen değil, gerçek anlamda sağlanmaya çalışılmalıdır. 21. Bu hakkın ikinci unsuru, “açıklama ve ispat hakkı”dır. Taraflar, yargılamayla ilgili açıklamada bulunma, bu çerçevede iddia ve savunmalarını ileri sürme ve ispat etme hakkına sahiptirler. Her iki taraf da bu haktan eşit şekilde yararlanır. Bu durum "silahların eşitliği ilkesi" olarak da ifade edilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre silahların eşitliği ilkesi, davanın bir tarafını, diğer taraf karşısında belirli bir dezavantaj içine sokmayacak şartlar altında, her bir tarafın deliller de dahil olmak üzere, davasını ortaya koymak için makul ve kabul edilebilir olanaklara sahip olması zorunluluğu şeklinde ifade edilmiştir (İnceoğlu, Sibel; Adil Yargılanma Hakkı, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi-4, 2018, s. 115). 22. Anayasa Mahkemesine göre ise silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usule ilişkin haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelmekte; bu usul güvencesinin, uyuşmazlığın her iki tarafına da savunmasının temel dayanağı olan delilleri sunma imkânı tanınmasını kapsadığı ifade edilmektedir (Ali Tulumcu, B. No: 2017/18458, 10.02.2021, § 34). 23. Adil yargılanma hakkının içinde yer alan ve silahların eşitliği ilkesinin tamamlayıcısı diğer bir hak ise, “çelişmeli (çekişmeli) yargılama hakkı”dır. Çekişmeli yargılama ilkesinin anlamı, bir hukuk ya da ceza davasında tüm taraflara, mahkemenin kararını etkilemek amacıyla ulusal yargının bağımsız bir mensubu tarafından bile olsa gösterilen kanıtlar ve sunulan görüşlerle ilgili bilgiye sahip olma ve bunlarla ilgili görüş bildirebilme hakkının tanınmasıdır (Doğru, Osman/ Nalbant, Atilla: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (Açıklama ve Önemli Kararlar), C.1., 2012, s. 637). 24. Hukukî dinlenilme hakkının üçüncü unsurunu, “tarafların iddia ve savunmalarını yargı organlarının tam olarak dikkate alıp değerlendirmesi” oluşturmaktadır. Bu değerlendirmenin de kararların gerekçesinde yapılması gerekir (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Hükümet gerekçesi madde 32). 25. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesine göre mahkemelerin, tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi vardır. Dolayısıyla mahkemelerce, yargılamanın taraflarınca ileri sürülen iddialar ve gösterilen deliller gereği gibi incelemek zorundadır. 26. Nitekim Anayasa Mahkemesi, genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın yürütülebilmesi için silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ışığında taraflara iddialarını sunmak hususunda uygun olanakların sağlanmasının şart olduğunu; taraflara, tanık delili de dâhil olmak üzere delillerini sunma ve inceletme noktasında da uygun imkânların tanınması gerektiğini; bu anlamda delillere ilişkin dengesizlik veya hakkaniyetsizlik iddialarının da yargılamanın bütünü ışığında değerlendirilmesinin zorunlu olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli hususun, tarafların tanık ve bilirkişi incelemesi de dâhil ortaya koydukları delillerin değerlendirilmesi ve özellikle bu taleplerin reddi hâlinde yargılama makamınca bu karara ilişkin tutarlı şekilde gerekçe gösterilmesi gerektiğini vurgulamıştır (Emine Yıldız, B. No: 2014/12324, Karar Tarihi: 01.02.2017, § 34). 27. Bununla birlikte AİHM, ulusal mahkemelerin, davanın taraflarınca öne sürülen iddiaların ve sunulan delillerin kabulünde takdir yetkisine sahip olduklarını; fakat bu yetkiyi kararlarında gerekçe göstererek haklılaştırmakla yükümlü olduklarını vurgulamaktadır. Suominen/Finlandiya kararında, bir hukuk davasının hazırlık duruşmasında başvurucu tarafından sunulan deliller listesinden sadece ikisinin kabul edilmesi ve bu konuda hiçbir gerekçe gösterilmemesi gerekçeli karar hakkı bakımından ihlâl verilmesine neden olmuştur (İnceoğlu, s. 171.) B. Basit Yargılama Usulü ve Delil Gösterme 28. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda iki temel yargılama usulü düzenlenmiştir. Bunlar; yazılı (m. 118-186) ve basit (m. 316-322) yargılama usulleridir. Davanın açıldığı mahkemeye veya uyuşmazlığın niteliğine göre uygulanacak yargılama usulü farklılık göstermektedir. 29. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Basit yargılama usulüne tabi dava ve işler” başlıklı 316. maddesinin (g) bendi; “Diğer kanunlarda yer alan ve yazılı yargılama usulü dışındaki yargılama usullerinin uygulanacağı belirtilen dava ve işler” şeklindeki düzenleme ile hangi dava ve işlerin basit yargılama usulüne tabi olduğunu açıklamıştır. 30. Mülga 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesinde iş mahkemelerinde şifahi yargılama usulü uygulanacağı; 15. maddesinde ise bu Kanunda açıklık olmayan hâllerde Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Ancak 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren ve 450. maddesi ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nu (HUMK) yürürlükten kaldıran HMK’nın 447/1. maddesi uyarınca diğer kanunların sözlü yahut seri yargılama usulüne atıf yaptığı hâllerde, bu Kanun’daki basit yargılama usulü ile ilgili hükümlerin uygulanacağını düzenlemiş, aynı Kanun’un 316 vd. maddeleri gereğince iş davaları için basit yargılama usulü benimsenmiştir. 31. Bu usul, daha çabuk sonuçlandırılması gereken, daha kısa bir incelemeye ihtiyaç duyan ve daha kolay bir inceleme ile sonuçlandırılabilecek dava ve işler için kabul edilmiş basit ve seri bir yargılama usulüdür. 32. Bu yargılama usulünde, dava ve davaya cevap verilmesi yazılı yargılama usulünde olduğu gibi dilekçe ile olur (m.317/1). Cevap süresi, dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren iki haftadır. Ancak, mahkeme duruma göre bu sürede cevap dilekçesi verilmesi zor ise bu süre içinde başvurulmak kaydıyla davalıya, bir defaya mahsus olarak ve iki haftayı geçmeyecek ek bir süre verebilir (m.317/2). Belirtmek gerekir ki, 28.07.2020 tarihli ve 31199 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un (7251 sayılı Kanun) 31. maddesi ile bu fıkrada yer alan “davalıya, bir defaya mahsus” ibaresi “davalıya, cevap süresinin bitiminden itibaren işlemeye başlamak, bir defaya mahsus olmak” şeklinde değiştirilmiştir. 33. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 317. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, basit yargılama usulünde, dava ve cevap dilekçesi dışında cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesi verilemez. Bu çerçevede, taraflar dilekçeleriyle birlikte tüm delillerini açıkça ve hangi vakıanın delili olduğunu da belirterek bildirmek, ellerinde bulunan delillerini dilekçelerine eklemek ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de bunların bulunabilmesini sağlayacak bilgilere dilekçelerinde yer vermek zorundadırlar (m. 318). Dilekçe sayısı, bu usulde görülecek işlerin basit olması ve kısa sürede karara bağlanmasını sağlamak amacıyla sınırlandırıldığından birer defa dilekçe vermek durumunda olan tarafların daha dikkatli davranmaları gerekmektedir. 34. Basit yargılama usulünde iddia ve savunmanın genişletilmesi ve değiştirilmesi yasağı, yazılı yargılama usulünden farklı olarak dava açılmasıyla ve cevap dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlar (m.319). 35. Bu noktada, kısaca ön inceleme aşamasından bahsetmek yararlı olacaktır. 36. Yargılamanın gereksiz yere uzamasının engellenmesi, mahkemenin ve tarafların yargılamada gereken hazırlığı davanın başında yapmasının sağlanması bakımından Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile dilekçelerin verilmesinden sonra ve tahkikat aşamasından önce gelmek üzere “ön inceleme” adıyla yeni bir yargılama aşaması kabul edilmiştir. 37. Ön inceleme aşaması (m. 140), yargılamada özel bir öneme sahiptir. Bu aşamanın başarısı, esasen bu duruşmaya doğru bir şekilde hazırlanılması ve yapılması gereken işlemlerin mahkemece ve taraflarca doğru bir şekilde yapılmasına bağlıdır (Yılmaz, Ejder: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, 4. Baskı, Ankara 2021, s.2994 vd.). 38. Ön inceleme, dilekçeler aşaması ile tahkikat aşaması arasında ayrı ve bağımsız bir aşama olacak şekilde, beş yargılama aşamasından biri olarak öngörülmüştür. Bu aşamada ilk itirazlar ve dava şartları yönünden dosyanın incelemeye tabi tutulması ve tarafların uyuşmazlık içerisinde olduğu konular ile anlaştıkları konuların ayrılarak, delillerin toplandığı ve değerlendirildiği tahkikat aşamasına eksiksiz ve hazır bir şekilde geçilmesi amaçlanmıştır. 39. Bu çerçevede ön inceleme duruşmasında tahkikat işlemleri yapılamaz, tahkikata götüren hazırlık işlemleri yapılır. Tahkikat aşamasından farklı olarak ön inceleme aşamasında işin esasına girilmeyeceğinden, kural olarak delillerin incelenmesi söz konusu olmayacaktır. Bu aşamada delillerin toplanması için hazırlık işlemleri yapılacak ve bu sayede dosyanın tekemmül etmesi sağlanacaktır. 40. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Ön inceleme duruşmasına davet” başlıklı 139. maddesi, yargılama sırasında tamamlanmış işler bakımından uygulanması gereken ve 7251 sayılı Kanunun 13. maddesiyle yapılan değişiklikten önceki hâliyle; “(1)Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden ve yukarıdaki maddelerde belirtilen incelemeyi tamamladıktan sonra, ön inceleme için bir duruşma günü tespit ederek taraflara bildirir. Çıkarılacak davetiyede, duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar yanında, taraflara sulh için gerekli hazırlığı yapmaları, duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda, gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği ve diğer tarafın, onun muvafakati olmadan iddia ve savunmasını genişletebileceği yahut değiştirebileceği ayrıca ihtar edilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 41. 7251 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle yapılan değişiklikle birlikte anılan madde; “(1) Mahkeme, dilekçelerin karşılıklı verilmesinden ve yukarıdaki maddelerde belirtilen incelemeyi tamamladıktan sonra, ön inceleme için bir duruşma günü tespit ederek taraflara bildirir. (Değişik cümle:22/7/2020-7251/13 md.) Çıkarılacak davetiyede aşağıdaki hususlar ihtar edilir: a) Duruşma davetiyesine ve sonuçlarına ilişkin diğer hususlar. b) Tarafların sulh için gerekli hazırlığı yapmaları. c) Duruşmaya sadece taraflardan birinin gelmesi ve yargılamaya devam etmek istemesi durumunda gelmeyen tarafın yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemeyeceği. ç) Davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları, bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi hâlinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği.” şeklinde düzenlenmiştir. 42. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 139. maddesinin yeni düzenlemesine bakıldığında, dilekçelerin teatisi aşamasının tamamlanması ve tarafların ön inceleme duruşmasına davet edilmesi yine iki farklı aşama olarak korunmaya devam edilmiştir. Fakat değişiklikle birlikte, eksik delillerin sunulması ve başka yerden getirtilecek delillere ilişkin açıklama yapılması ihtarının artık ön inceleme duruşması davetiyesi ile birlikte yapılacağı düzenlenmiştir. 43. Ön inceleme aşamasına ilişkin genel açıklamalardan sonra basit yargılama usulünde HMK’nın “Ön inceleme ve tahkikat” başlıklı 320. maddesinin; “(1) Mahkeme, mümkün olan hâllerde tarafları duruşmaya davet etmeden dosya üzerinden karar verir. (2) Daha önce karar verilemeyen hâllerde mahkeme, ilk duruşmada dava şartları ve ilk itirazlarla hak düşürücü süre ve zamanaşımı hakkında tarafları dinler; daha sonra tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları tek tek tespit eder. Uyuşmazlık konularının tespitinden sonra hâkim, tarafları sulhe veya arabuluculuğa teşvik eder. Tarafların sulh olup olmadıkları, sulh olmadıkları takdirde anlaşamadıkları hususların nelerden ibaret olduğu tutanağa yazılır; tutanağın altı hazır bulunan taraflarca imzalanır. Tahkikat bu tutanak esas alınmak suretiyle yürütülür.  (3) Mahkeme, tarafların dinlenmesi, delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemlerinin yapılmasını yukarıdaki fıkrada belirtilen duruşma hariç, iki duruşmada tamamlar. Duruşmalar arasındaki süre bir aydan daha uzun olamaz. İşin niteliği gereği bilirkişi incelemesinin uzaması, istinabe yoluyla tahkikat işlemlerinin yürütülmesi gibi zorunlu hâllerde, hâkim gerekçesini belirterek bir aydan sonrası için de duruşma günü belirleyebilir ve ikiden fazla duruşma yapabilir. (4) Basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, dava açılmamış sayılır” şeklinde düzenlendiğini belirtmek gerekmektedir. 44. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 322. maddesi atfı ile basit yargılama usulünde de uygulama alanı bulan HMK’nın “Ön İnceleme duruşması” başlıklı 140. maddesinin, 7251 sayılı Kanunun 14. maddesi ile değiştirilmeden önceki 5. fıkrasına göre; ön inceleme duruşmasında, taraflara dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları için iki haftalık kesin süre verilir. Bu hususların verilen kesin süre içinde tam olarak yerine getirilmemesi hâlinde, o delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılmasına karar verilir. Yapılan değişiklikle ise 5. fıkra; “139 uncu madde uyarınca yapılan ihtara rağmen dilekçelerinde gösterdikleri belgeleri sunmayan veya belgelerin getirtilmesi için gerekli açıklamayı yapmayan tarafın bu delillere dayanmaktan vazgeçmiş sayılmasına karar verilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 45. Burada vurgulanması gereken husus özellikle 140. maddede “dilekçelerinde gösterdikleri” ibaresinin kullanılmış olmasıdır. HMK’nın 140. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere taraflar, delil olarak dayandıkları belgeleri dilekçelerine ekleyerek vermek ya da başka yerden getirilecekse, bunu belirtmek zorundadırlar. Şayet taraflar, bu konuda yapmaları gereken işlemleri eksik bırakmışlarsa, tahkikata başlamadan önce taraflara son kez kısa bir süre verilerek bu eksiklikleri tamamlamaları düşünülmüştür. Taraflar bu şanslarını da doğru kullanamazlarsa artık tahkikat mevcut delillerle yürütülecek ve tarafların o delile dayanmaktan vazgeçtikleri kabul edilecektir. 46. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 140/5. maddesi, ön inceleme duruşmasında dahi, dava ve cevap dilekçesinde gösterilmiş olmayan belgenin ikamesine izin vermemiştir. Zira şeklî gerçeği arayan özel hukuk yargılamasında, ilişkinin maddi gerçeği değil, özel hukukun biçtiği kalıplara uygunluğu incelenecektir. Böyle bir kalıbı ispat eden belgeyi delil olarak zikretmeyen tarafın, hak arama özgürlüğünü doğru biçimde kullandığından söz edilemez. Hakkını etkin biçimde kullanma çabasını başlangıçta göstermeyen tarafın, sonradan belgeyi delil olarak kullanmak istemesi, uyuşmazlığın netleşmesini de çözümünü de geciktirecektir. Üstelik böyle bir belgenin dava veya cevap dilekçesinde zikredilmiş olması, uzlaşmayı kolaylaştırabilecekken, bu imkân da kaybedilmiş olacaktır. Böyle olunca, uyuşmazlığın süratle çözümlenmesinden beklenen kamu yararı zedelenecektir. O hâlde, dava ve cevap dilekçelerinde gösterilmemiş bulunan belge delillerinin, ön inceleme duruşması da dâhil olmak üzere sonradan ikame edilmesi, ancak 145. maddede belirtilen şartlarla mümkündür. 47. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun sisteminde, uyuşmazlık döneminde yürürlükte bulunan HMK’nın 140/5. maddesi dikkate alındığında ön inceleme duruşmasında tayin edilen kesin süreye uyulmaması, vazgeçme yaptırımına bağlanarak, davayı uzatıcı bu kötüniyetli davranışlar engellenmeye çalışılmıştır. Zira dilekçelere eklenip sunulmamış, daha sonra ön incelemede ek olarak bildirilen süre içinde de verilmemiş delillere, tahkikat içinde kural olarak dayanılamaz. Tahkikatın amacı, kural olarak, delil toplamak değil, delilleri incelemek ve değerlendirmektir; aksi hâlde tahkikat tamamlanamaz ve yargılama uzar. 48. Ancak istisnaen belirli koşulların gerçekleşmesi kaydıyla taraflar gerek ön inceleme gerekse de tahkikat aşamasında yeni delil gösterebilme olanağına sahiptirler. Nitekim bu husus, HMK’nın “Sonradan delil gösterilmesi” başlığını taşıyan 145. maddesinde “(1) Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir.” şeklinde düzenlenmiştir. 49. Tarafların Kanun’da belirtilen süreden sonra delil gösteremeyeceklerine ilişkin kurala getirilen istisnanın, dava ve cevap dilekçelerinde hiç delil bildirmeyen, ön inceleme aşamasında veya çıkarılacak davetiye üzerine delillerini sunmayan veya toplanması için gerekli işlemleri yapmayan tarafın tahkikat aşamasında delil bildirme haklarının olduğu şeklinde anlaşılması mümkün değildir. 50. Bu kapsamda delilin sonradan sunulması, o delile daha önceden ulaşılamamasına ya da o delilin varlığı hakkında mazur görülebilir bir bilgisizliğe, bir engellemeye vs. dayanıyorsa mümkündür. Tarafın salt ihmalkârlığı, yeterince araştırmaması, davayı uzatma amacı, davayı önemsememesi, kötü niyeti gibi hususlarla o delili sunmaması hâlinde sonradan delil sunulması kabul edilemez, artık o delilden vazgeçmiş sayılır (Atalay, Oğuz; Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, Cilt II, 15. Bası, İstanbul 2017, s.1760). 51. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 31. maddesi gereğince hâkim de, davayı aydınlatma ödevi uyarınca maddi ya da hukukî açıdan belirsiz gördüğü hususlar açısından ihtiyaç duyduğu takdirde taraftan yeni delil göstermesini isteyebilir. 52. Görüldüğü üzere, HMK’nın sistematiği içinde tahkikat aşamasına geçilmezden evvel tarafların uyuşmazlık konularının ve bu uyuşmazlıkların çözümü için ileri sürdükleri delillerin daha işin en başında belirlenerek tahkikatın etkin bir şekilde yapılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. 53. Ön inceleme aşamasında tarafların anlaşıp anlaşamadıkları konuları belirleyen ve hangi vakıaların uyuşmazlık konusu olduğunu tespit eden ve bunu tutanağa geçiren mahkemenin, tahkikat aşamasında yapacağı faaliyet (iş), uyuşmazlık konusu olayları incelemek, bunlar hakkında tarafların gösterdiği delilleri, ileride vereceği hükme esas almak üzere ispat hukuku kurallarına göre değerlendirmektir (Yılmaz, s. 901). 54. Taraflar, tahkikat aşamasında kural olarak iddia ve savunmalarını genişletip değiştiremezler; yani yeni vakıa ileri süremezler ve eski vakıaların yerine yeni vakıalar ikame edemezler. Bunun yapılabilmesi ancak karşı tarafın açık muvafakati, bunun mümkün olmaması durumunda da ıslah suretiyle gerçekleştirilebilir. 55. Kanun koyucunun, belli şartların varlığı hâlinde, taraflara yargılamanın daha sonraki aşamalarında delil ileri sürebilmeleri için istisnai bir düzenleme getirmesinin gerekçesi, adil yargılanma hakkının bir unsurunu oluşturan “hukukî dinlenilme hakkı”dır (Yılmaz, s.3032). 56. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 322. madde yollamasıyla uygulanması mümkün olan HMK’nın 145. maddesindeki koşulların bulunması hâlinde, sonradan gösterilen delillerin basit yargılama usulünde de incelenmesi mümkündür. C. İspat ve Belge Delili 57. Bilindiği üzere, dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir. İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir (HMK m. 187/1). 58. Vakıa (olgu), kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylardır (03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı). 59. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 189. maddesinin 1. fıkrasında da belirtildiği üzere “Taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahiptir.”. Madde gerekçesine göre de, “...ispat hakkı kavramı, kanunî sınırları belirtilmek suretiyle, bir davanın her iki tarafına da tanınmış olmaktadır. Böylece ispat, bu maddede taraflar bakımından sadece bir yük olmanın ötesinde aynı zamanda kanunî bir hak olarak düzenlenmiştir.”. 60. Belirtmek gerekir ki, sadece taraflarca ileri sürülen ve dayanılan vakıalar, ispatın konusunu oluşturur. Taraflarca getirilen vakıaların hukuki nitelendirmesini yapmak hâkime ait ise de kural olarak taraflarca ileri sürülmeyen vakıaları hâkim araştıramaz ve bunların ispatını da isteyemez. Usul hukukumuza hâkim olan ve HMK'nın 25. maddesinde düzenlenen "Taraflarca getirilme ilkesi" uyarınca kanunda öngörülen istisnalar dışında hâkim, iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. 61. Nitekim bu ilkeye uygun olarak HMK'nın "Dava dilekçesinin içeriği" başlıklı 119. maddesinin 1. fıkrasının (e) bendinde "Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri"nin gösterilmesi gerektiği düzenlendiği gibi, "Cevap dilekçesinin içeriği" başlıklı 129. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinde de "Davalının savunmasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri"nin bulunması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Görüldüğü üzere, davacı dava dilekçesinde talep sonucunu haklı göstermeye yarayan yani davanın temelini oluşturan maddi vakıaları yazmak zorundadır. Aynı ilke uyarınca davalı da cevap dilekçesinde savunmasının dayanağını oluşturan vakıaları sunmak zorundadır. Böylece davacı iddiasını, davalı da savunmasını somutlaştırmış olacaktır. 62. Uygulamada genel geçer ifadelerle somut vakıalara dayanmadan davaların açılıp yürütülmesinin önüne geçmek amacıyla HMK'da yeni bir düzenleme yapılmış ve 194. maddenin 1. fıkrasında "Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar." hükmüne yer verilmiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında ise somutlaştırma yükünün delillerle ilişkisi ortaya konulmuş ve tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmek zorunda oldukları düzenlenmiştir (HMK m. 194/2). 63. Bu aşamada, belge delili üzerinde de kısaca durmak yararlı olacaktır. 64. Türk Hukuk Lûgatında belge “Bir gerçeği doğrulayan yazı, fotoğraf, resim, film vb. (Kanıt)” olarak tanımlanmıştır (Türk Hukuk Lûgatı Türkçe-Türkçe Cilt I, Ankara 2021, s. 147). 65. Öncelikle belirtmek gerekir ki, mülga HUMK’da yer almayan “belge” kavramı ilk kez HMK’nın “İspat ve Deliller” başlıklı dördüncü kısmının “Belge ve Senet” başlıklı ikinci bölümünde düzenlenmiştir. HMK’nın “Belge” başlıklı 199. maddesi “Uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir.” şeklindedir. 66. “Belge” bir üst kavram olarak senet kavramını da içermektedir. Buna göre, ilişkin olduğu vakıaları ispata elverişli her türlü bilgi taşıyıcısı belge olarak nitelendirilir (Atalı, Murat/Ermenek, İbrahim/Erdoğan, Ersin: Medeni Usul Hukuku, 4. Baskı, Ankara 2021, s.520). Kanun koyucunun belgeyi tanımlamasının sebebi senet ile diğer belgelerin birbirine karıştırılmasının önüne geçmektedir. HMK m. 199 hükmüne belgeler sayılırken, bunların en tipik (rastlanır) olanlarına yer verilmiştir. Burada sınırlı bir sayımdan kaçınılmasının sebebi, bu konuda olası gelişmelere engel olmamaktır (Görgün, Şanal/ Börü, Levent/Kodakoğlu, Mehmet: Medenî Usul Hukuku, 10. Baskı, Ankara 2021, s. 485). 67. Bir kimsenin vücuda getirdiği, bir hukukî işlemi ya da vakıayı konu alan ve kendi aleyhine delil teşkil eden yazılı belgeye ise “senet” denir (Tanrıver, Süha: Medeni Usûl Hukuku Cilt I, Ankara 2021, s.914). Bu noktada, senetle belge arasındaki ayırıma da dikkat çekmek gerekir. Özellikle iradenin dış âlemde varlık kazanmasını sağlayan şey, çok genel anlamıyla belge olarak kabul edilebilir; ancak her belge kanun anlamında belge sayılmaz. Örneğin; fotokopi, faks metinleri birer belgedir, ancak senet sayılmaz. Buna karşılık, HMK’nın 200. maddesinde sayılan unsurları içeren senet, aynı zamanda bir belgedir. Demek ki, belge 199. maddede sayılanlar yanında senedi de kapsayan bir üst kavramdır (Erdönmez, Güray; Pekcanıtez Usûl Medeni Usûl Hukuku, Cilt II, 15. Bası, İstanbul 2017, s.1772). 68. Bir tarafın delil olarak dayandığı belgeyi mahkemeye ibraz etmesi, hem ispat hakkının (delil gösterme ve delile ulaşma hakkının) bir parçası, hem de delil gösterme yükünün bir sonucudur. HMK, yargılamanın farklı aşamalarında, dayanılan belgelerin mahkemeye ibraz ile ilgili hükümler sevk etmiştir. Yukarıda da açıklandığı üzere dilekçeler aşamasında 121. maddede; ön inceleme aşamasında 140. maddenin 5. fıkrasında; tahkikat aşamasında ise 145. maddede belgelerin ibrazı ile ilgili düzenlemeler mevcuttur. 69. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Mahkemece belge aslının istenmesi ve geri verilmesi” başlıklı 216. maddesinde ise; “(1) Belgenin sadece örneğinin mahkemeye verildiği durumlarda, mahkeme kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine belgenin aslının verilmesini de isteyebilir. (2) Belgenin aslını elinde bulunduran taraf, üçüncü kişi veya resmî makamlar, istenmesi hâlinde bunu mahkemeye vermek zorundadır. (3) Mahkeme, belge aslının verilmesi durumunda, belgenin saklanması için gerekli tedbirleri alır veya istendiğinde tekrar verilmek üzere belgeyi ibraz edene geri verebilir. (4) Taraflardan biri elindeki belgenin aslını mahkemeye verirse, bu belgenin geri verilmesini talep edebilir. Bu takdirde hâkim, belgenin aslının verilip verilmeyeceğine karar verir. Geri verilmesine karar verildiğinde, aslına uygun olduğu mahkeme mührü ve yazı işleri müdürünün imzasıyla onanmış örneği dosyaya konur.” düzenlemesine yer verilmiştir. Özellikle belge suretinin tereddütlü olması hâlinde aslının görülmesi ve incelemesi gerekmektedir. D. Somut Olayın Değerlendirilmesi 70. Somut uyuşmazlıkta davacı vekili, ücret bordrolarındaki imzaların bazılarının müvekkiline ait olmadığını, bazı bordroların müvekkilinin arkadaşları, bazılarının ise muhasebeciler tarafından imzalandığını ileri sürmüş, davalı vekili ise davacının fazla çalışma yapması durumunda ve ayrıca çalıştığı genel tatil günlerine ait ücretlerim tahakkuk yapılarak ödendiğini savunmuştur. 71. Davalı işveren vekili cevap dilekçesinde delil olarak işyeri şahsi sicil dosyası ile ücret bordrolarına da dayandığını belirtmiş, mahkemece de tensip tutanağında belirtilen bu belgelerin istenilmesine dair ara karar oluşturulmuştur. 72. Öncelikle belirtmek gerekir ki, imzalı ücret bordrosunda tahakkuk bulunan fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının ödendiği varsayılır. İşçinin imzasını içermeyen ücret bordrolarında fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti tahakkuku yer alması ve tahakkukta yer alan miktarların karşılığının banka hesabına ödenmesi hâlinde ise bordrolarda yer alan fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti ödeme tutarları hesaplamadan mahsup edilmelidir. Buna göre, somut olay bakımından ücret bordrolarının ilgili aya ait fazla çalışma ile ulusal bayram ücretinin ödendiği savunmasına ilişkin olarak sunulduğu açıktır. 73. Diğer taraftan, davalı vekili tarafından kanuni süre içerisinde işyeri şahsi sicil dosyası ile ücret bordrolarının fotokopi şeklinde dosyaya ibraz edildiği, ücret bordrolarının bir kısmında fazla çalışma ücreti ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti tahakkuk ettirildiği, bordroların altında imza yer almakla birlikte davacı vekilinin imza itirazında bulunduğu görülmüştür. 74. Mahkemece davacı tarafın imza itirazında bulunması üzerine 08.10.2015 tarihli duruşmada “Davalı vekiline bordro asıllarını sunmak üzere 2 haftalık süre verilmesine” dair ara karar kurulduğu, davalı vekilince 22.10.2015 tarihli dilekçe ile davacıya ait bordro asıllarının müvekkilinin arşivinden temin edilemediği, bunun için araştırmanın devam ettiği; 05.11.2015 havale tarihli dilekçe ile de bordro asıllarının temin edilmesi hâlinde ibraz hakkını saklı tuttuklarını, müvekkilinin yaklaşık on bin çalışanının bulunduğu, belirli zaman aralıklarında belirli arşivlerde muhafaza edilmesi nedeniyle imzalı bordroların bulunamadığı belirtilerek dilekçe ekinde imzasız bordro örneklerinin sunulduğu, bankaya yazılan müzekkere sonrasında da davacıya ait hesap özetinin dosya içerisine alındığı anlaşılmaktadır. 75. Bununla birlikte, mahkemece 04.02.2016 tarihli duruşmada imzasız bordrolarda tahakkuk bulunan ve banka kayıtları ile ödendiği anlaşılan fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin mahsup edilerek bakiye alacakları gösteren ek bilirkişi raporu alınması yönünde ara karar kurulmuş ve ek raporun taraf vekillerine tebliğ edilmesinden sonra davalı vekili 03.05.2016 tarihli dilekçesiyle rapora karşı itirazları ile birlikte davacıya ait imzalı ücret bordrolarının asıllarını ibraz ederek aynı tarihli duruşmada da beyanlarını yinelemiş, mahkemece bordro asıllarının incelemesinde imzaların birbirinden farklılık arz ettiği tutanağa geçirilmek suretiyle yargılama sona erdirilerek karar verilmiştir. 76. Öncelikle ifade etmek gerekir ki, davalı vekili tarafından iki haftalık süre geçtikten sonra bordro asıllarının sunulması üzerine mahkemece yukarıda açıklanan gerekçe ile ücret bordrosu asılları dikkate alınmaksızın sonuca gidilmiş ise de, kanuni süresi içerisinde sunulan cevap dilekçesinde ücret bordrolarına delil olarak dayanıldığından ve bordroların fotokopileri dosyaya ibraz edildiğinden söz konusu belgelerin delil olarak dikkate alınması gerektiği açıktır. 77. Öte yandan davacı tarafından imza itirazında bulunulmasına göre belge asıllarının ibrazına ihtiyaç duyulduğundan, mahkemece bu durumda davalı tarafa kanuni sonuçları ihtar edilmek suretiyle kesin süre verilmesi gerekirken bu hususa riayet edilmediği görülmektedir. Bu anlamda olmak üzere, her ne kadar bozma kararında davalı vekiline iki haftalık kesin süre verildiği belirtilmiş ise de, duruşma tutanağından da açıkça anlaşıldığı üzere davalı vekiline kesin süre verilmemiştir. 78. Açıklanan bu maddi ve hukukî olgular karşısında, mahkemece davalı vekiline kanuni sonuçları açık ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde ihtar edilerek kesin süre verilmediğinden, borcun ödendiği savunmasına dayalı olarak sunulan ücret bordrosu asıllarının delil ibrazı bakımından kanuni süre içinde sunulduğu kabul edilmeli ve bordro asılları üzerinde imza incelemesi yaptırılarak oluşacak sonuca ve dosya kapsamına göre karar verilmelidir. 79. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 24.02.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
15. Hukuk Dairesi, 2016/4111 E., 2016/4238 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
O halde mahkemece yapılması gereken iş; davacı tarafın aşamalarda dayandığı 14.08.2013 tarihli dosyada fotokopisi bulunan belgenin gerektiğinde aslının ibrazı için 6100 sayılı HMK'nın 216. maddesi hükmü gereğince davacı tarafa uygun süre verilip belge aslının ibrazının sağlanması, belgenin doğruluğu ve sıhhati gerektiğinde taraflar HMK'nın 169 ve devamı maddeleri hükümleri gereği isticvap edilmek
15. Hukuk Dairesi         2016/4111 E.  ,  2016/4238 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi :Asliye Hukuk Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: - K A R A R - Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan bakiye iş bedelinin tahsili amacıyla yürütülen icra takibine itirazın iptâli talebinden ibarettir. Davacı yüklenici, davalı ise iş sahibidir. Davacı yüklenici vekili, müvekkilinin müteahhitlik ve inşaat işleri ile uğraştığını, davalı ile davalıya ait dairenin tadilat işlerinin yapılması konusunda anlaştıklarını, aralarında sözleşme yapıldığını, davacının işi yaptığını, toplam 140.400,00 TL iş bedelinden bakiye 57.400,00 TL borç kaldığını, davalının bu borcu kabul ettiğini, borcun ödenmemesi üzerine davalı aleyhine .... 7. İcra Müdürlüğü'nün 2015/10852 Esas sayılı takip dosyası ile icra takibi yaptıklarını, borçlunun itirazı üzerine takibi durduğunu, itirazın iptâli ile takibin devamına ve %20'den az olmamak üzere icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep etmiş, davalı iş sahibi vekili ise; taraflar arasında herhangi bir sözleşmenin bulunmadığını, davacının kızı ... ile tadilat sözleşmesi yapıldığını, davanın usulden reddi gerektiğini, ayrıca müvekkili tarafından 86.000,00 TL ödendiğini, iş bedelinin kalmadığını, davanın reddini savunmuş mahkemece yapılan yargılama sonucunda aktif husumet yokluğu nedeniyle davacının reddine karar verilmiş, verilen karar davacı vekili tarafından yasal süresi içinde temyiz edilmiştir. .... İcra Müdürlüğü'nün 2015/10852 Esas sayılı takip dosyası incelendiğinde; davacı alacaklı tarafından davalı borçlu aleyhine 57.400,00 TL asıl alacağın tahsili amacıyla icra takibi yapıldığı ödeme emrinin borçluya 09.12.2015 tarihinde tebliğ edildiği, davalı borçlunun 14.12.2015 tarihli dilekçesi ile takibe itiraz ettiği, itiraz üzerine takibin durduğu anlaşılmıştır. Davacı, taraflar arasında eser sözleşmesi düzenlendiğini ve bu sözleşmeye göre bakiye iş bedelini bulunduğunu iddia ederek takip yapmış itiraz üzerine eldeki davayı açmıştır. Takip talebi ve dava dilekçesi ekine tarafların imzasını taşıyan 14.08.2013 tarihli 57.400,00 TL bakiye borç kaldığını belirleyen belgeyi eklemiştir. Davalı taraf ise taraflar arasında sözleşme bulunmadığını ibraz edilen sözleşmenin 2. sayfasındaki imzanın davalı müvekkiline ait olmadığını savunmaktadır. Davalının belge altındaki imzayı inkâr etmesine rağmen bu belge üzerinde herhangi bir inceleme yapılmaksızın davanın usulden reddedilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir. O halde mahkemece yapılması gereken iş; davacı tarafın aşamalarda dayandığı 14.08.2013 tarihli dosyada fotokopisi bulunan belgenin gerektiğinde aslının ibrazı için 6100 sayılı HMK'nın 216. maddesi hükmü gereğince davacı tarafa uygun süre verilip belge aslının ibrazının sağlanması, belgenin doğruluğu ve sıhhati gerektiğinde taraflar HMK'nın 169 ve devamı maddeleri hükümleri gereği isticvap edilmek ve imzaya itiraz edilmesi halinde bilirkişi incelemesi yaptırmak, alınacak rapora itiraz edilmesi halinde Adlî Tıp Kurumundan rapor alınmak suretiyle araştırılmalı ve bundan sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek varılacak sonuca göre hüküm kurmaktan ibaret olmalıdır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 12.10.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.
15. Hukuk Dairesi, 2014/5604 E., 2015/2895 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
O halde mahkemece yapılması gereken iş; davacı tarafın aşamalarda dayandığı 22.03.2013 tarihli “sözleşme” başlıklı belgenin ibrazı için 6100 sayılı HMK'nın 216. maddesi hükmü gereğince davacı tarafa uygun süre verilip belge aslının ibrazının sağlanması, belgenin doğruluğu ve sıhhati gerektiğinde taraflar HMK'nın 169 ve devamı maddeleri hükümleri gereği isticvap edilmek suretiyle araştırılmalı ve b
15. Hukuk Dairesi         2014/5604 E.  ,  2015/2895 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi :Ticaret Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: - K A R A R - Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan bakiye iş bedelinin tahsilini sağlamak amacıyla yürütülen icra takibine itirazın iptâli davasıdır. Davacı yüklenici, davalı ise iş sahibidir. Davacı vekili; müvekkili ile davalı iş sahibi arasında 22.03.2013 tarihli eser sözleşmesinin düzenlendiğini ve davacı yüklenici müvekkilinin üzerine düşen edimlerini yerine getirdiğini, bakiye iş bedeli olan 6.648,27 Euronun ödenmediğini, bu bedelinin tahsili amacıyla... İcra Müdürlüğü'nün 2013/10437 Esas sayılı icra dosyası ile takibe geçtiklerini, davalı borçlunun haksız ve yersiz şekilde takibe itiraz ettiğini iddia ederek itirazın iptâlini ve % 20 'den aşağı olmamak üzere inkâr tazminatına karar verilmesini talep etmiş, davalı iş sahibi vekili ise, yetkili icra müdürlüğününü....İcra Müdürlüğü olduğunu, borcun ödendiğini savunmuş, mahkemece yapılan yargılama sonucunda davanın reddine karar verilmiş, verilen karar davacı vekili tarafından yasal süresi içerisinde temyiz edilmiştir. ... İcra Müdürlüğü'nün 2013/10437 Esas sayılı takip dosyası incelendiğinde; alacaklı davacı tarafından borçlu davalı aleyhine 6.648,27 Euro asıl alacak ve 110,20 Euro işlemiş faiz olmak üzere toplam 6.758,47 Euro üzerinden ilâmsız takip yapıldığı, ödeme emrinin borçluya 12.09.2013 tarihinde usulüne uygun tebliğ edildiği ve borçlu davalının 18.09.2013 tarihli dilekçesi ile borca itiraz ettiği, itiraz üzerine takibin durdurulduğu ve 1 yıllık yasal süresi içerisinde itirazın iptâli davasının açıldığı anlaşılmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonucu, davalı borçlunun icra dairesinin yetkisine itirazı değerlendirilerek usulüne uygun yetkili icra dairesinde yapılmış icra takibi bulunmadığından bahisle dava usulden reddedilmiştir. Davacı tarafın dava dilekçesine ekli olarak dayandığı ve temyiz dilekçesine de ekli olarak sunduğu 22.03.2013 tarihli “ sözleşme” başlıklı belgeye mahkemece davalı tarafın imzasını taşımadığından bahisle itibar edilmediği açıklanarak hüküm kurulmuş olup bu belgenin yeterli şekilde değerlendirildiğinden söz edilemez. Davacı tarafın dava dilekçesine ekli olarak sunduğu sözleşme davalının imzasını taşımıyor iken, yine davacı tarafça temyiz dilekçesine ekli olarak sunulan aynı sözleşme davalı şirketin imzasını taşımaktadır. O halde mahkemece yapılması gereken iş; davacı tarafın aşamalarda dayandığı 22.03.2013 tarihli “sözleşme” başlıklı belgenin ibrazı için 6100 sayılı HMK'nın 216. maddesi hükmü gereğince davacı tarafa uygun süre verilip belge aslının ibrazının sağlanması, belgenin doğruluğu ve sıhhati gerektiğinde taraflar HMK'nın 169 ve devamı maddeleri hükümleri gereği isticvap edilmek suretiyle araştırılmalı ve bundan sonra sözleşmenin 9. maddesinde yer alan yetki şartı değerlendirilerek varılacak sonuca göre hüküm kurmaktan ibaret olmalıdır. Aksine yorum ve düşüncelerle davacı tarafın dayandığı belgenin sıhhati araştırılmaksızın değerlendirme yapılarak hüküm kurulması doğru olmamıştır. SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 27.05.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Usul Hukuku

Belge aslının mahkemeye ibrazı ile ilgili kurallardan hangisi yanlıştır?

A) Mahkeme kendiliğinden belgenin aslını isteyebilir.
B) Belge aslı verildiğinde mahkeme saklanması için tedbir alır.
C) Belge aslı hiçbir durumda sahibine geri verilemez.
D) Belgenin aslı yerine onaylı örneği de dosyaya konulabilir.
E) Resmi makamlardan da belge aslı istenebilir.