Hukuk Muhakemeleri Kanunu 313. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 313- (1) Sulh, görülmekte olan bir davada, tarafların aralarındaki uyuşmazlığı kısmen veya tamamen sona erdirmek amacıyla, mahkeme huzurunda yapmış oldukları bir sözleşmedir.
(2) Sulh, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri uyuşmazlıkları konu alan davalarda yapılabilir.
(3) Dava konusunun dışında kalan hususlar da sulhun kapsamına dâhil edilebilir.
(4) Sulh, şarta bağlı olarak da yapılabilir.
Sulhun zamanı
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
5 karar eşleşti
6. Hukuk Dairesi, 2022/5111 E., 2023/148 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
maddesi, 6100 sayılı HMK 313, 314, 315. maddeleri
6. Hukuk Dairesi 2022/5111 E. , 2023/148 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
HÜKÜM/KARAR : Red
Taraflar arasında İlk Derece Mahkemesinde görülen asıl ve birleşen kayıt kabul davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece İlk Derece Mahkemesi kararı hakkında gönderme kararı verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesince gönderme kararına uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; asıl ve birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararı asıl ve birleşen davada davalı vekili tarafından ek karar yönünden temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Asıl ve birleşen 2012/493 E. davada davacılar vekili, müvekkillerinin davalı müflisten 2.311.862,76 TL alacaklı olduklarını, alacak kayıt talebinde bulunduklarını ileri sürerek, 2.311.862,76 TL’nin alacağın davalı müflisin iflas masasına kayıt ve kabulüne karar verilmesini, birleşen 2012/493 E. sayılı davada, iflas idaresinin alacak kayıt talebinin reddine asıl davadan sonra karar verdiğini, hak kaydı olmaması için kayıt kabul talebinde bulunduklarını ileri sürerek, 2.311.862,76 TL’nin alacağın davalı müflisin iflas masasına kayıt ve kabulüne karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
II. CEVAP
Asıl ve birleşen davada davalı vekili, davacının alacağının bulunmadığını, zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerinin geçtiğini, alacaklı olduğuna dair belge ve bilgi sunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin 11.11.2015 tarihli ve 2011/924 Esas, 2015/927 Karar sayılı kararıyla, taraflar arasındaki ilişkinin açık olmadığı, davalı müflisin defterlerinde davacı tarafa borçlu olduğuna dair herhangi bir kayıt bulunmadığı, davacı tarafın sunduğu belgelerin alacağın masaya kaydı için yeterli ve somut belgeler olarak görülmediği gerekçesiyle, asıl davanın reddine, birleşen davanın HMK’nın 114/1.ı, 115 maddeleri uyarınca derdestlik dava şartı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmiştir.
IV. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Mahkeme kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davalarda davacılar vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
B. Temyiz Gerekçeleri
Davacı vekili, alacağın resmi belgelerle sabit olduğunu, kararın gerekçe bölümü ile hüküm bölümü arasında çelişki olduğunu, bilirkişi raporları arasında çelişkilerin bulunduğunu belirterek mahkeme kararının bozularak iadesi talebiyle temyiz yoluna başvurmuştur.
C. Gönderme Kararı
Dairemizin 13.10.2021 tarih ve 2021/757 Esas, 2021/821 Karar sayılı kararıyla, 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun’un 29’uncu maddesi ile HMK’nın 310'uncu maddesine eklenen 3'üncü fıkraya göre, ‘‘Feragat veya kabul, dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı feragat veya kabul hususunda ek karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir'' hükmünü içerdiği gerekçesiyle, davalı ... idare memurunun davayı kabul iradesi doğrultusunda gerekli araştırma yapılarak ek karar verilebilmesi için dosyanın yerel mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.
V. İLK DERECE MAHKEMESİ EK KARARI
İlk Derece Mahkemesi 16.09.2022 tarihli ek kararında, iflas idare memurunun iflas masasını münferiden temsile yetkili olduğu ve 26.07.2019 tarihinde yapılan alacaklılar toplantısında da kendisine bu konuda ayrıca yetki verildiği, iflas idare memurunun kabul beyanının geçerli ve usulüne uygun olduğu gerekçesiyle, asıl ve birleşen davanın kabulü ile, 2.311.862,76 TL alacağının iflas masasına kayıt ve kabulüne karar verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Mahkeme ek kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davada davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
B. Temyiz Nedenleri
Davalı vekili, davalı ... ile davacı arasındaki, masanın 28,29,70,71,73 sırasına kaydı talep edilen alacaklarla ilgili ihtilafların sulhen çözümü amacıyla İstanbul Tuzla ilçesi 8384 ada 3 parsel, Pendik ilçesi 2334 ada 89 parsel ile Tuzla ilçesi 1029 parselin 1/2’sinin davacıya devredildiğini, taraflar arasındaki uyuşmazlığın sulhen çözüldüğünden davacının davadan feragat etmesi gerektiğinden mahkeme kararının bozularak iadesi talebiyle temyiz yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe
C.1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Dava, 2004 sayılı İİK’nun 235.maddesi uyarınca açılmış kayıt kabul davasıdır.
C.2. İlgili Hukuk
2004 sayılı İİK’nın 235. maddesi, 6100 sayılı HMK 313, 314, 315. maddeleri
C.3. Değerlendirme
Yargılamanın devamı sırasında tarafların sulh olması HMK 313 ve devamı maddelerine göre mümkündür. Davalı tarafından tarafların dava konusunda sulh sözleşmesi yaptığı ve sulh gereğince edimlerin yerine getirildiğini iddia etmiş ancak bu konuda araştırma yapılmadan dava sonuçlandırılmıştır. Bu durumda mahkemece davalının iddia ettiği sulh sözleşmesi ve bu sözleşme uyarınca edimlerin yerine getirilip getirilmediği hususları araştırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeple;
İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine,
19.01.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
7. Hukuk Dairesi, 2021/1043 E., 2022/1266 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
HMK. 313. maddesi ve devamındaki düzenlemelere göre, sulhun bir sözleşme olduğu açıkça belirtildiği halde, olayımızda tarafların birlikte katıldıkları tek bir metnin bulunmadığı, bu haliyle ayrı ayrı yapılan açıklamaları ihtira eden dilekçenin, zapta geçiri
7. Hukuk Dairesi 2021/1043 E. , 2022/1266 K.
"İçtihat Metni"
7. Hukuk Dairesi
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
...
Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 04/02/2010 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil talebi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın sulh protokolü doğrultusunda kabulüne dair verilen 16/06/2016 günlü hükmün Yargıtayca duruşmalı olarak incelenmesi bir kısım davalılar vekili tarafından istenilmekle, tayin olunan 22/02/2022 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden bir kısım davalılar vekili Av. ... geldi. Karşı taraftan gelen olmadı. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelenin sözlü açıklamaları dinlenildi. Açık duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Bilahare dosya ve içeriğindeki tüm kağıtlar incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
K A R A R
Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve dosya içeriğine göre, mahkeme kararı ve dayandığı gerekçeler usul ve yasaya uygun bulunduğundan yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edene yükletilmesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 22/02/2022 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
(Muhalif)
KARŞI OY
Davacı vekili tarafından açılan tapu iptali ve tescile ilişkin davada ilk derece mahkemesince verilen “sulhe dayalı kabul” kararının davalılar vekili tarafından temyizi üzerine, Dairemizin sayın çoğunluğunun onama görüşüne karşılık olarak muhalefet görüşü aşağıda açıklanmıştır.
1. İlk derece mahkemesi sulh protokolünü esas alarak protokolün onaylanmasına ve bu doğrultuda binadaki muhtelif dairelerin kime ait olduğu hususlarını tek tek hüküm fıkrasına geçirmiş ve devamında her bir taraf için davalılar adına kayıtlı hisselerin bir bölümünün iptal ve ayrı ayrı davacı adına tesciline karar vermiş, yargılama giderlerini taraflar üzerine bırakmış, vekalet ücreti takdir etmemek suretiyle 16/06/2016 tarihli kararını tesis etmiştir.
2. Öncelikle tarafların bir gün önceki tarihli ayrı ayrı dilekçe tanzim ederek duruşma gününden önce mahkemeye sundukları ve özellikle bir kısım davalı vekilinin yokluğunda duruşma açılarak bu beyanları tutanağına geçirmiş ve duruşmanın daha önce belirlenen 11/10/2012 tarihine bıraktığı, normal duruşma günü ve devamında gelen 28/12/2012 tarihli duruşmada hazır bulunan bir kısım davalı vekili, yokluklarında yapılan işlemlerin hiçbirisini kabul etmediklerini müvekkillerinin mağdur edildiklerini açıklayarak itirazlarını bildirmiştir.
3. Bu kısa açıklamalar ve son celsedeki beyanlara bakıldığında özellikle bir kısım davalı tarafın sözleşmeleri-beyanları kabul etmedikleri gibi, ayrıca HMK. 315/1 maddesinde belirtilen şekilde “tarafların birlikte sulhe göre karar verilmesi yönünde” bir taleplerinin olmadığı belirgindir.
4. Bu durumda mahkemenin “protokolün onaylanması, sulh anlaşmasının hüküm kısmına işlemesi” uygulaması usulsüzdür. Çünkü aynı maddesinin son cümlesine göre bir anlaşma olmadığı için, mahkemece sadece “KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA KARAR” verebileceği açık olmakla, neticeten mahkemenin ulaştığı sonucun bu açıklamalar itibariyle hatalı ve yanlış olduğu, sulhe göre karar vermesi mümkün bulunmadığı için, kararın öncelikle bu usul hatasından dolayı bozulması gerekirdi.
5. Dosyadaki yargılama hatalarının sayılamayacak kadar çokluğu sebebiyle yine usul ve esas yönünden yanlışları izah etmeye çalışacağız.
6. Bir kısım davalıların avukat olduğu ve halen görevinde devam ettiği hususu dikkate alındığında, hakimin, daha önce verilen duruşma gününden önce, haber vermeksizin, özellikle davalıların kendilerini savunma haklarını kısıtlayarak sulh protokolünü zapta geçirmesi hatalıdır.
7. Esasen sulh protokolü denilen belgeler taraflarca ayrı ayrı imzalanmış, tek bir yazı formatı ile tek kalemden çıktığı açıkça belli olan belgelerdir.
8. HMK. 313. maddesi ve devamındaki düzenlemelere göre, sulhun bir sözleşme olduğu açıkça belirtildiği halde, olayımızda tarafların birlikte katıldıkları tek bir metnin bulunmadığı, bu haliyle ayrı ayrı yapılan açıklamaları ihtira eden dilekçenin, zapta geçirilmesi ile bir sözleşmenin kurulmuş sayılamayacağı da açıktır Çünkü beyanlar ortak bir imza ile zapta geçirilmemiştir.
9. Mahkeme hakimi 18/09/2012 tarihinde duruşma tutanağına geçirdiği beyanlar yönünden, bu beyanların kuvvetini yeterli bulmamış olacak ki, bir kısım davalı vekilinin itirazı üzerine araştırma yapmaya başlamış, çok sayıda belge toplanması, bilirkişi raporu alınması sonrası yaklaşık 4 yıl sonra tekrar eski duruma dönerek sulhe dair beyanları dikkate almıştır.
10. Esasen geçerli bir sulh, “İlgili bulunduğu davayı sona erdirir ve kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurur” hükmü gereğince tarafları bağlayacağı açıktır. Ancak bir kısım davalı vekili ilk katıldığı duruşmada bu beyanları kabul etmediğini ve özellikle aşırı yararlanma halinin mevcut bulunduğu itirazı, sebebiyle mahkemenin bu itirazı dikkate alarak uzun bir araştırma sürecini başlattığı açık olduğuna göre, hüküm kısmına geçirilen anlaşma hususunun, ilk baştan beri tartışmalı olduğu belirgindir.
11.Çok sayıda bilirkişi raporlarına karşı tarafların ayrı ayrı beyanlarda bulundukları, özellikle heyet raporlarında sulhteki paylaşım ile davalıların miras payları arasında nispetsizlik bulunduğu ve uyumsuzluk bulunduğu açıklanmış ve özellikle davacı vekilinin ilginç bir beyanı duruşma zaptına geçirilmiştir.
12. Buna göre bilirkişi raporunun okunduğu 13/03/2014 tarihli duruşmada, söz alan davacı vekilinin “Fen bilirkişi raporunda tespit edilen 13.962,08 TL meblağın arsa payı farkı olarak ... ’e ödenmesi hususunda bir itirazımız yoktur. Müvekkile payına düşen miktar 5.540,56 TL yi ödemeyi kabul ediyoruz." açıklamasını yaparak, imzası ile tasdik ettiği açıktır. Böylece gerek bilirkişiler ve gerekse davacı vekili beyanı ile, sulh beyanları yönünden, bir oransızlık- aşırılık bulunması karşısında esasen 18/09/2012 tarihli duruşmadaki beyanların dikkate alınmaması gerekirken, aksine düşünce ile bu açıklamalar gereğince olaya uygun olmayan hüküm kurulması bozmayı gerektirir.
13. Ayrıca kendisini vekille temsil ettirmeyen davalı ... 29/07/2010 tarihli duruşmada bizzat açılan davayı kendi yönünden kabul etmiş ve imzası ile tasdik etmiş olmakla bu şahsın kabul beyanı da görmezden gelinmiş ve buna dair hüküm kurulmamıştır.
14. Yine mahkemece esas alınan sulhe dair açıklamalarda, taşınmazın bazı bağımsız bölümlerinin yer almadığı bilirkişilerce belirlendiği halde, tarafların ortak iradesi bulunmadığı halde bu tip yerlerin (dükkan vs.) paylaşıma dahil edilmesi de açık bir usulsüzlüktür.
15. Bilirkişiler ısrarla edimler arası bir uyum bulunmadığını bildirmelerine ve ısrar etmelerine rağmen, bu uyumsuzluk aşırı-yararlanma hallerinin nasıl aşıldığı hususu da izaha muhtaçtır.
16- Bunların dışında kabul yönünden de, bir kısım davalılar vekili için vekalet ücreti talim edilmemesi hususuda usule aykırıdır. Çünkü gerçek kişi taraflar arasında yapıldığı belirtilen ancak şekli tartışmalı olan sulh sözleşmesinde, bir kısım davalı vekilinin yer almadığı, bundan dolayı vekalet ücretinden açıkça vazgeçtiğine dair imzalı bir beyanı bulunmadığı halde, lehine vekalet ücreti takdir edilmemesi HMK. ve Avukatlık Kanunu hükümlerine aykırı olmakla kararın bu yöndende bozulması gerektiği kanaati açıklanmıştır.
Neticeten yukarıda açıklanan konular ve değinilmeyen diğer hususlar itibariyle, davanın sulh protokolü adlı belgeler üzerinden sonuçlandırılması usul ve esasa aykırıdır. Belgelerin şekli ve içeriği tartışılmamış, davacı vekilinin kabul beyanı dikkate alınmamış, davalılar vekilinin itirazlarına rağmen sulh açıklamalarının hüküm kısmına eksik, hatalı bir şekilde geçirilmiş olması karşısında, gerek resen tespit edilen ve gerekse bir kısım davalılar vekilinin şimdilik bu yönlere ilişkin tespit edilen kanuna aykırılıklar dikkate alınarak hükmün bozulması gerektiği görüşünde bulunduğum için, sayın çoğunluğun onama görüşüne katılamıyorum.
...
7. Hukuk Dairesi, 2021/3967 E., 2022/4008 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varBursa Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Öte yandan, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 307 ila 315. maddelerinde düzenlenmiş olan feragat kurumu davaya son veren taraf işlemlerinden olup, bu durumda mahkemece feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir.
7. Hukuk Dairesi 2021/3967 E. , 2022/4008 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... (Çanakkale) Asliye Hukuk Mahkemesi
Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 31/03/2016 gününde verilen dilekçe ile elatmanın önlenmesi ve ecrimisil talebi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 24/01/2018 günlü hükmün istinaf yoluyla incelenmesi davalı ... vekili tarafından talep edilmiştir. Bursa Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi'nce istinaf talebinin esastan reddine dair verilen kararın davalı ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
K A R A R
Dava, elatmanın önlenmesi, eski hale getirme ve ecrimisil talebine ilişkindir.
Davacı, kendisinin İstanbul’da hekimlik yapması sebebiyle dava konusu yerin bulunduğu Çanakkale’nin ... ilçesine sürekli geldiğini, 2010 yılında geldiğinde maliki olduğu davaya konu 496, 2443 ve 2444 parsel sayılı taşınmazlar üzerinde davalılardan UEDAŞ tarafından trafo kurulduğunu ve elektrik direklerinin çekildiğini, yine diğer davalı belediye tarafından da birtakım ağaçlar dikildiğini ve biber ekilerek tonlarca hasat alındığını öğrendiğini, bu nedenle taşınmazlarının yerini gösterir şekilde kazıklar diktiğini ancak sonra bu kazıkların çıkarılmış olduğunu gördüğünü, davalıların kendisinin ürün elde etmesine mani olduklarını belirterek; elatmanın önlenmesini, eski hale getirilmesini ve şimdilik 15.000,00 TL ecrimisilin ödenmesini talep etmiştir.
Davalılardan UEDAŞ vekili, davacının iddialarının yersiz olduğunu, davacıya ait olan taşınmazlar üzerinde trafo ve elektrik direklerinin bulunmadığını, bahse konu trafoların özel müşterilerin mülkiyetinde olduğunu, trafoları tesis edenlerin dava dışı ... ve ... Belediyesi olduğunu, işletme ve bakımlarının da onlar tarafından yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Hükmü davalı ... vekili temyiz etmiştir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 683. maddesinde; malikin hukuk düzeninin sınırları içerisinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, tasarrufta bulunma, yararlanma yetkilerine sahip olduğu, malını haksız olarak elinde bulunduran kişiye karşı her türlü elatmanın önlenmesi davası açabileceği öngörülmüştür.
Haksız bir eylem olan elatmanın varlığı her türlü delil ile ispatlanabilir. Dava konusu taşınmazlara haksız elatıldığını ispat yükü davacı taraftadır. Hal böyle olunca, davalıların haksız bir kullanımının var olup olmadığının duraksamaya yer vermeyecek şekilde belirlenmesi gerekir.
Somut olaya gelince; 6360 sayılı Kanunun 2. maddesi gereği ... Belediyesi’nin tüzel kişiliği ortadan kalktığından tüm mal varlığı İl Özel İdaresine devredilmiş mahkemece 11. oturumda bu kuruma yönelik talep tefrik edilmiş olup, eldeki dava İl Özel İdaresine yöneliktir. Ancak yargılama esnasında davacı, ... yönünden ecrimisil talebinden feragat ettiğini bildirmiştir. Mahkemece her ne kadar davanın kabulü ile, “dava konusu taşınmazın fenni bilirkişi ...'ın 30/05/2017 havale tarihli raporunda ... Köyü 496 parselde yer alan A harfi ile gösterilen 2.430,66 m2'lik kısım, ... Köyü 2443 parselde yer alan C harfi ile gösterilen 4.452,66 m2'lik kısım ile ... Köyü 2444 parselde yer alan F harfi ile gösterilen 627,73 m2'lik kısmına davalı tarafça yapılan müdahalenin men’ine, toplam 7.510,55 m2 tecavüzlü alanlarda bulunan ağaçların kaldırılması suretiyle taşınmazların eski hale getirilmesine, davacının ecrimisil talebi yönünden karar verilmesine yer olmadığına” dair karar verilmiş ise de, dosya içerisinde bulunan ve hükme esas alınan raporlar arasındaki çelişki giderilmeden, ayrıca elatmanın davalı ... görevlileri veya onların aracılığı ile gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği tereddüte mahal bırakmayacak şekilde tespit edilmeden, tarafların delilleri toplanmadan hüküm kurulmuş olup, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.
Öte yandan, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 307 ila 315. maddelerinde düzenlenmiş olan feragat kurumu davaya son veren taraf işlemlerinden olup, bu durumda mahkemece feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir. Davacı davalı ... yönünden ecrimisil talebinden feragat ettiğinden, bu talep yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken mahkemece yasal dayanağı olmadan “...davacının ecrimisil talebi yönünden karar verilmesine yer olmadığına...” şeklinde hüküm kurulması doğru olmamakla birlikte, bu yanlışlığın giderilmesine yönelik temyiz itirazı bulunmadığından, yapılan hataya işaret etmekle yetinilmiştir.
SONUÇ: Davalı vekili tarafından temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı 6100 sayılı HMK'nin 373/1. maddeleri uyarınca KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi kararının yukarıda belirtilen nedenlerle BOZULMASINA, dosyanın İLK DERECE MAHKEMESİNE, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE, peşin harcın temyiz edenlere iadesine, 02.06.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2022/7764 E., 2022/9438 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 3. HUKUK DAİRESİ
tam metni aç
Maddede, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan hak üzerindeki anlaşmanın yargılamaya etkisi olduğundan, sadece mahkeme içi sulh düzenlenmiştir.” (6100 sayılı HMK'nın Hükümet gerekçesi madde 313).
3. Hukuk Dairesi 2022/7764 E. , 2022/9438 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 3. HUKUK DAİRESİ
İLK DERECE MAHKEMESİ : İSTANBUL ANADOLU 15. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasında ilk derece mahkemesinde görülen menfi tespit davasının reddine dair verilen karar hakkında bölge adliye mahkemesi tarafından yapılan istinaf incelemesi sonucunda; davacı tarafın istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden davanın kabulüne yönelik olarak verilen karar, davalı vekilince temyiz edilmiş; Dairece temyiz incelemesi için gönderilen dava hakkında davalı vekili tarafından sulh sözleşmesinin imzalandığının bildirilmiş olması nedeniyle, sulh hakkında ek karar verilmek üzere dosyanın bölge adliye mahkemesine iadesi üzerine; bölge adliye mahkemesince 06/07/2022 tarihli ek karar ile sulh hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, bu kez davalı vekili tarafından ek karar temyiz edilmiş olmakla; dosya içerisindeki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı; davalının yakın arkadaşı ile kısa bir süre güzellik salonunun işletilmesine yönelik ortaklık yaptığını, ortaklığın sona ermesiyle birlikte dava dışı ortağın ortaklık payı alacağının 199.000 TL olarak hesaplandığını, işbu bedel tutarında tanzim ettiği bonoyu davalıya teslim ettiğini, davalının bono bedelinin tahsili amacıyla hakkında icra takibi başlattığını, takibin hukuka aykırı olarak kesinleştirildiğini, takibe konu alacağın tamamını taksitler halinde davalı vekiline ödediğini, haricen yaptığı ödemelerin icra dosyasına yansıtılmaması nedeniyle takibin haksız olarak devam ettiğini ileri sürerek; takip nedeniyle davalıya borçlu olmadığının tespitini talep etmiştir.
Davalı; davacının iddialarının gerçeği yansıtmadığını, daha önce davacıya borç olarak verdiği paranın tahsili amacıyla hakkında icra takibi başlattığını, ancak alacağının ödenmediğini, ödeme iddiasının yazılı delille ispat edilmesi gerektiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.
İlk derece mahkemesince; davalı tarafından davacının hesabına gönderilen 100.000 TL'nin davacıya ödünç olarak verildiğinin havale açıklamasından anlaşıldığı, buna karşılık davacının ödeme iddiasını ispat edemediği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
İlk derece mahkemesi kararına karşı, davacı tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur.
Bölge adliye mahkemesince; davada ispat yükünün davalıda olduğu, davalının savunmasını ispat edemediği gerekçesiyle, davacının istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden esas hakkında; davanın kabulü ile davaya konu icra takibi nedeniyle davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine dair verilen karar, davalı vekili tarafından temyiz edilmiş, Dairece verilen 24/03/2022 tarihli ve 2021/8634 E. - 2022/2743 K. sayılı kararla; davalı vekili tarafından temyiz aşamasında ibraz edilen dilekçe ile tarafların “sulh” oldukları ve bu hususta sulh protokolünün düzenlendiğinin bildirildiği, temyiz incelemesi aşamasında ortaya çıkan sulh hakkında karar verme yetkisinin hükmü veren mahkemeye ait olduğundan bahisle, sulh hususunda ek karar verilmek üzere dosyanın bölge adliye mahkemesine geri çevrilmesine karar verilmesi üzerine, bölge adliye mahkemesince 06/07/2022 tarihli ek karar ile sulh protokolünün davacı tarafından kabul edilmediği gerekçesiyle, sulh konusunda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş; bu kez 06/07/2022 tarihli ek karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1) Sulh, bir sözleşme olarak mahkeme dışında da yapılabilir; buna, mahkeme dışı sulh denir. HMK’da mahkeme dışı sulh düzenlenmemiştir.
“Tarafların mahkeme dışında yapacakları sulh, kuruluş ve etkileri bakımından kural olarak bir maddi hukuk işlemidir. Mahkeme dışı sulh borçlar hukukunun konusu olduğundan, bu maddede düzenleme dışı bırakılmıştır. Taraflardan birinin, mahkeme dışı sulh sözleşmesinin yapıldığı ve bu sözleşmeye uygun olarak mahkemece bir karar verilmesi gerektiği yolundaki iddia ve talebi, diğer tarafça kabul edilmediği takdirde, onun varlığının ve kapsamının iddia eden tarafça ispatlanması gerekecektir. Maddede, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan hak üzerindeki anlaşmanın yargılamaya etkisi olduğundan, sadece mahkeme içi sulh düzenlenmiştir.” (6100 sayılı HMK'nın Hükümet gerekçesi madde 313).
Mahkeme dışı sulh sözleşmesi, dava devam ederken yapılsa bile, kendiliğinden görülmekte olan davayı etkilemez; burada iki ihtimal vardır:
Taraflar mahkeme dışında yapmış oldukları sulh sözleşmesini mahkemeye verirler ve buna göre sulh olduklarını bildirirlerse, bu husus tutanağa geçirilir, taraflara okunur ve imza ettirilir. Bu halde, mahkeme dışı sulh, mahkeme içi sulhe dönüşür.
Taraflar (ikisi birlikte) mahkeme dışında sulh olduklarını davaya bakan mahkemeye bildirmezlerse (veya taraflardan biri böyle bir sulh sözleşmesini inkar ederse), mahkeme dışındaki sulh sözleşmesine dayanan taraf, bunu mahkemede ispat etmekle yükümlüdür (Kuru, Baki, Medeni Usul Hukuku Cilt 2, Yetkin Yayıncılık, Ankara: 2020, s.1104).
HMK’nın “Sulhun etkisi” başlığı altında düzenlenen 315 inci maddesinde ise ; “Sulh ilgili bulunduğu davayı sona erdirir ve kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurur. Mahkeme, taraflar sulhe göre karar verilmesini isterlerse, sulh sözleşmesine göre; sulhe göre karar verilmesini istemezlerse, karar verilmesine yer olmadığına karar verir.
İrade bozukluğu ya da aşırı yararlanma hallerinde sulhun iptali istenebilir.” şeklinde düzenleme yapılmıştır.
“...tüm sözleşmelerde olduğu gibi, tarafların iradelerini sakatlayan, hata, hile ve ikrah gibi bir sebebin varlığı durumunda veya sulh sözleşmesindeki hükümlerin, zor durumda olan taraf için gabin teşkil ettiği hallerde, söz konusu sözleşmeyi ortadan kaldırmak isteyen tarafın, borçlar hukukundaki kurallar çerçevesinde, sulhün iptali için dava açması mümkündür. Ortada mahkemece verilmiş bir hüküm bulunmadığından, kesin hüküm niteliğindeki sulhün, iradeyi sakatlayan sebeplere veya gabine dayanılarak iptali için ayrı bir dava açılması gerekecektir.” (HMK'nın Hükümet gerekçesi madde 315).
Öte yandan; HMK'nın " Ön sorunun ileri sürülmesi " başlığı altında düzenlenen 163 üncü maddesinde ise ; " Yargılama sırasında, davaya ilişkin bir ön sorun ortaya çıkarsa, ilgili taraf, bunu dilekçe vermek suretiyle yahut duruşma sırasında sözlü olarak ileri sürebilir." şeklinde düzenleme yapılmıştır.
Somut olayda; temyiz aşamasında davalı tarafça ibraz edilen "sulh ve ibra anlaşması" başlıklı 31/05/2021 tarihli sözleşme içeriğinden anlaşıldığı üzere, tarafların mahkeme dışında sulh oldukları, protokolün davacı asil ile davalı vekili tarafından imzalandığı, ancak davacı tarafça dosyaya sunulan 05/05/2022 tarihli dilekçe ile iradesi sakatlanarak imzalatılan işbu protokolün kendisini bağlamayacağı yönünde beyanda bulunulduğu anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca, bölge adliye mahkemesince; yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular çerçevesinde, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına tabi olmadan, iradeyi sakatlayan sebeplere dayanılarak sulhun geçersizliğinin her zaman ileri sürülebileceği gibi aynı davada da savunma yoluyla ileri sürülebileceği dikkate alınıp, davacının sulh protokolünün irade sakatlığı nedeniyle geçersiz olduğuna yönelik iddiasının ön sorun olarak incelenip, iddiaya ilişkin deliller toplanılarak, hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken; davacı tarafça sulh protokolünün kabul edilmediği yönündeki yanılgılı değerlendirme sulh konusunda karar verilmesine yer olmadığına dair verilen 06/07/2022 tarihli ek karar usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.
2) Bozma nedenine göre davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle 6100 sayılı HMK'nın 371 inci maddesi uyarınca temyiz olunan bölge adliye mahkemesinin 06/07/2022 tarihli EK KARARININ BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, aynı Kanun'un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca dava dosyasının kararı veren bölge adliye mahkemesine gönderilmesine, 13/12/2022 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
7. Hukuk Dairesi, 2021/882 E., 2022/799 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Diğer taraftan, HMK'nın 313/4. maddesine göre sulh sözleşmesi şarta bağlı olarak yapılabilir ise de davalı şirket tarafından verilmesi taahhüt edilen mesken ve işyeri niteliğindeki bağımsız bölümlerin parsel ve bağımsız bölüm numaraları da belirlenmek suretiyle 22.01.2015 tarihli
7. Hukuk Dairesi 2021/882 E. , 2022/799 K.
"İçtihat Metni"
7. Hukuk Dairesi
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
ASIL DAVADA
BİRLEŞTİRİLEN DAVADA
Asıl ve birleştirilen davada davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 26/03/2014 ve 07/08/2014 günlerinde verilen dilekçeler ile önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin bozma ilamına uyularak yapılan muhakeme sonunda; asıl ve birleştirilen davanın reddine dair verilen 10/10/2019 günlü hükmün Yargıtayca duruşmalı olarak incelenmesi asıl davada davacı vekili, karşı taraftan davalı vekili tarafından istenilmekle tayin olunan 08/02/2022 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden asıl davada davacı vekili Av. ... ile karşı taraftan davalı- birleştirilen dava davalısı vekili Av. ... geldiler. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi. Açık duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Bilahare dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:
\_ K A R A R \_
Asıl ve birleştirilen dava, önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Asıl ve birleştirilen davada davacı vekilleri, müvekkillerinin paydaşı olduğu dava konusu 1863 ada 6 ve 7; 2738 ada 2, 3 ve 4 parsel sayılı taşınmazlarda 07.08.2012, 09.08.2012, 27.12.2012, 27.08.2013 ve 25.09.2013 tarihlerinde davalıya satılan hisselerin önalım hakları nedeniyle müvekkilleri adına tesciline karar verilmesini talep etmişlerdir. Asıl davada davacı vekili bedelde muvazaa iddiasında bulunmuş ve 09.05.2019 tarihli duruşmada dava konusu hisselerin tüm takyidatlardan ari olarak müvekkili adına tescilini istemiştir.
Davalı vekili, resmi senetlerde gösterilen satış bedelinin gerçek değerin çok altında olduğunu, önalım bedelinin keşfen belirlenmesi gerektiğini, dava tarihi ile satış tarihi arasında 1 yıldan fazla zaman geçtiğini ve tapuda gösterilen satış bedeline itibar edilemeyeceğini beyan ederek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, asıl ve birleştirilen davanın feragat nedeniyle reddine dair verilen ilk kararın taraflarca temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 23.02.2016 tarih, 2015/14235 Esas, 2016/2067 Karar sayılı ilamıyla, “Davacılar, sözleşme doğrultusunda feragat ettiklerini belirtmişler, sözleşme içeriği ve beyanlar itibariyle feragatin, davalı ile anlaşma ihtimali nedeniyle olduğu anlaşılmaktadır. Davadan feragat ile dava konusu uyuşmazlık esastan sona erdiğinden şarta bağlı feragat geçerli değildir. Bu nedenle asıl ve birleştirilen davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmesi hatalıdır. Diğer taraftan, HMK'nın 313/4. maddesine göre sulh sözleşmesi şarta bağlı olarak yapılabilir ise de davalı şirket tarafından verilmesi taahhüt edilen mesken ve işyeri niteliğindeki bağımsız bölümlerin parsel ve bağımsız bölüm numaraları da belirlenmek suretiyle 22.01.2015 tarihli sözleşmenin niteliği, uyuşmazlığı çözümleyecek nitelikte olup olmadığı açıklığa kavuşturularak sonucuna göre bir karar verilmelidir.” gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir. Karar düzeltme istemi ise Dairenin 12.09.2017 tarih, 2016/12537 Esas, 2017/6098 Karar sayılı ilamıyla reddedilmiştir.
Mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda; asıl ve birleştirilen davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmü, asıl dava davacı vekili ile davalı vekili temyiz etmiştir.
1-Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve dosya kapsamına göre davalı vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.
2.Asıl dava davacı vekilinin temyiz itirazlarına gelince;
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun “Devir Hakkının Kısıtlamaları” üst başlığı altında “Yasal önalım hakkı” kenar başlıklı 732. maddesinde, “Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler.” hükmünü içermektedir.
Aynı Kanunun 734. maddesinde ise, “Önalım hakkı, alıcıya karşı dava açılarak kullanılır. Önalım hakkı sahibi, adına payın tesciline karar verilmeden önce, satış bedeli ile alıcıya düşen tapu giderlerini, hakim tarafından belirlenen süre içinde hakimin belirleyeceği yere nakden yatırmakla yükümlüdür.” hükmü yer almaktadır.
Önalım hakkının kullanılmasıyla bu hakkı kullanan paydaş ile alıcı arasında kapsam ve şartları satıcı ile davalı arasında yapılan sözleşmenin aynı olan bir satım ilişkisi kurulmuş olduğundan önalım bedeli, tapuda gösterilen satış bedeli ile davalı tarafından ödenen harç ve masrafların toplamından ibarettir.
Dava konusu payın satışına ilişkin hukuki işlemin tarafı olan davalı, kimse kendi muvazaasına dayanarak lehine hukuki sonuç doğmasını isteyemeyeceğinden ve davacı bu hukuki işlemde 3. kişi durumunda olduğundan davacıya karşı bedelde muvazaa iddiasında bulunamaz. Diğer taraftan önalım hakkını kullanan paydaşa karşı, sözleşmenin taraflarından biri (alıcı) tarafından satış bedelinde muvazaa bulunduğunun ve gerçekte bedelin daha fazla olduğunun ileri sürülmesi hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir.
Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelince; asıl ve birleştirilen davada davacılar tarafından dava konusu 1863 ada 6 ve 7; 2738 ada 2, 3 ve 4 parsel sayılı taşınmazlarda 07.08.2012, 09.08.2012, 27.12.2012, 25.09.2013, 27.08.2013 tarihli satış işlemleriyle davalıya satılan hisselere yönelik önalım hakkına dayalı olarak tapu iptali ve tescil isteminde bulunulmuştur. Davalı ise, gerçek satış bedelinin tapuda gösterilenden daha yüksek olduğunu ileri sürerek bedelde muvazaa iddiasında bulunmuştur.
Mahkemece, sulh sözleşmesinin ifasının mümkün olmadığı ve dava konusu hisselerin satış tarihleri üzerinden bir yıldan fazla süre geçtiği, sulh sözleşmesinde davacıya 4 adet daire ile 2 adet dükkan verilmesinin kararlaştırıldığı, tapu harç ve giderlerinden kurtulmak amacıyla asgari seviyede gösterilen tapudaki değere itibar edilemeyeceği gerekçesiyle davalının bedelde muvazaa iddiası kabul edilmiş ise de, davalı tarafından satış bedelinin tapuda gösterilen miktardan fazla olduğu yasal delillerle kanıtlanamamıştır. Öte yandan, yukarıda da belirtildiği üzere, davalı dava konusu taşınmazlardaki pay satışlarına ilişkin satış akitlerinin tarafı olduğundan ve hiç kimse kendi muvazaasına dayanamayacağından davalının bedelde muvazaa iddiasında bulunması açıkça hakkın kötüye kullanılmasıdır. Bu durumda mahkemece, davalının bedelde muvazaa iddiası kabul edilerek, belirlenen önalım bedelinin verilen kesin süre içerisinde depo edilmesine ilişkin ara karara uyulmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi açık bir yanılgıya dayanmaktadır.
O halde mahkemece, davacı tarafa dava konusu payların tapudaki satış bedelleri ile davalı tarafından ödenen harç ve masraflardan oluşan önalım bedelini depo etmek üzere uygun bir süre verilerek oluşacak sonuca göre işin esası hakkında bir karar verilmelidir.
Mahkemece, değinilen hususlar gözetilmeksizin yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bent uyarınca asıl dava davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA,Yargıtay duruşma vekalet ücreti 3.815,00TL'nin davalıdan alınarak asıl dava davacısı ...’ya verilmesine, peşin yatırılan harcın iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08.02.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
(Muhalif)
KARŞI OY
Ana ve birleştirilen davalarda, şufa hakkına dayalı olarak tapu iptali ve tescil isteminde bulunulmuştur.
İlk derece mahkemesince davanın usulden reddi kararı sonrası, Yüksek Yargıtay 14. Hukuk Dairesi kararı bozmuş, bilahare yapılan karar düzeltme talebide reddedilmiştir. İlk derece mahkemesi bozma kararına uyarak gerekli araştırmayı yaparak sulh ile ilgili elle tutulur bir çözümün bulunmadığını tespit ederek, davacılara, belirlemiş olduğu satış bedeli ve eklentilerini yatırmaları için kesin mehil vermiştir.
Davacıların kesin mehil süresi içinde eksik olan 1,977,226,48 TL yatırmamaları sonucu, mahkemece her iki davanın da reddine karar verildiği, hükmün asıl dava davacısı ve davalı şirket tarafından temyizi üzerine dairemizce gerekli incelemenin yapılması sonucu sayın çoğunluk tarafından yukarıda benimsenen gerekçelerle bozma kararı verildiği açıktır.
Sayın çoğunluğun gerekçeleri dışında esasen muhalif görüş olarak bizde bozma kararı verilmesi kanaatinde bulunmakta isek de, neticeden farklı gerekçelerle bozma kararı verilmesi kanaatindeyiz.
Sayın çoğunluk kısaca depo edilmesi gereken bedelin tapuda işlem sırasında gösterilen bedel ve eklentilerinden oluşması gerektiği ve davalı alıcının bedelin tapuda düşük gösterildiği ve yeniden değerlendirme yapılması itirazını kabul etmediği, bu durumu davalıya karşı hakkın kötüye kullanılması olarak benimsediği açıktır.
Olayımızda toplam 5 adet parselde 2012 ve 2013 yılında yapılan hisse satışlarından dolayı, davalı alıcıya karşı önalım talebinin 26/03/2014 tarihinde ileri sürüldüğü, yargılamaların bugüne kadar devam ettiği açıktır.
Davalı tarafından 2012 ve 2013 yılında edinilen hisse satışları sırasında, tapuda gösterilen bedellerin düşük olduğundan bahisle, mahkemece gerçek değerin belirlenmesi yönünde talepde bulunulduğu, bu amaçla keşiflerin yapılarak bilirkişi raporlarının alındığı belirgin olup, bozma sonrası mahkemenin bu savunmalardan etkilenerek, tapuda yazılı olan miktarı değil, kendince hesapladığı yüksek bir rakamı esas alarak depo kararı aldığı, bir anlamda Yargıtayın yerleşik uygulaması dışına çıkarak davalının bedelde muvazaa iddiasına değer verdiği açıktır.
Sayın çoğunluk Yargıtayın yerleşik uygulamasına dayanarak davalının itirazlarının hakkın kötüye kullanılması niteliğine vurgu yaparak, bunun dinlenemeyeceğini belirtmektedir.
Genel uygulamada muvaaza iddiası ileri sürüldüğünde Yargıtayca ve dairemizce ikili bir ayrım yapılarak davalı alıcının iddiası genelde kabul görmemekte, davacının bedelin yüksek gösterildiğine yönelik muvaaza iddiası ise araştırmaya değer görülerek inceleme yapılması ve delillerin toplanarak gerçek bedelin belirlenmesi tasvip görmektedir.
Bu ikili durum esasen kendi içinde çelişki taşımaktadır. Çünkü kanun koyucu TMK 734/2 maddesinde ayrım yapmaksızın “satış bedeli,” tabirini kullanmakta olup buradaki miktarın savunma yapan tarafın durumuna göre değiştirilmesi en azından hakkaniyete uygun değildir.
Gerek Yargıtay uygulamalarında gerekse doktrinde tapuda işlem yapan tarafların daha az vergi vb. ödemek amacıyla satış bedelinin düşük gösterdikleri ve böylece daha az vergi ödedikleri genel bir kabul görmekte ve bu durum nerede ise olağan karşılanmaktadır.
Düşük vergi verme durumunun tespiti halinde kanun koyucu bununla ilgili gerek eksik verginin alınması, gerekse ceza alınması yönünde yaygın bir uygulamasının varlığı da açıktır.
Sözleşmenin esaslı unsurlarından olan bedel ilgili olarak muvazaa durumunun, Yargıtay uygulaması ile esaslı bir unsur olarak görülmediği tespiti de açık bir çelişkidir. Çünkü muvazaa hususu esasen açık bir kanun hükmü ile belirlenmiş değildir. Esasen 818 sayılı Borçlar Kanununun 18. maddesi ve bilahare yürürlüğe giren 6098 sayılı kanunun 19. maddesinden hareketle genel muvazaa, muris muvazası, inançlı işlem gibi birçok konu yazılı içtihatlar ile düzenlemeye çalışılmıştır.
Yargıtayın genel uygulamasında muvazaa halinde sözleşmenin geçersizliği gündeme gelmekte iken şufa davalarına bakan dairelerin bu konu ile ilgili uygulamalarında bedelde düşüklük veya fazla miktar belirlenmesi halinde, genel uygulamalardan ayrılınmak suretiyle sözleşme ayakta tutulmaktadır. Bu durum yukarıda açıklanan çelişkili davranma konularına yeni bir durum daha eklemektedir.
Davalının bedelin düşük gösterildiği savunması esasen tapuda yapılan ve tamamlanan satış akdi ile ilgili bir husustur. Hisse satan kişi ile alıcı davalı arasındaki satışta hiçbir ihtilaf olmasa bile kamu, düşük bedeli tespit ettiğinde vergi cezası uygulamakta ve alacağını her iki taraftan alabilmektedir.
Satıcı 3. kişi ile alıcı arasında düşük bedel ile alım-satım sonrası taraflar arasında ihtilaf çıkmasıda mümkündür. Örneğin alım-satım sebebiyle bedelin eksik ödendiği iddiasında, bu husus dava konusu olabilmekte ve yine Yargıtay uygulaması sonucu uygun delillerle gerçek bedelin ne olduğu belirlenerek, bunun sonucunda tapuda yazılı miktarın dışında gerçek bedel üzerinden, eksik kalan kısım için alacak davaları kabul edilebilmektedir.
Konumuza dönecek olursak, satış akdinin taraflarının bedelde muvazaa iddiaları-savunmalarının dinlenmesinin önünün kesilmesi hakkaniyetli değildir.
Yargıtayın yerleşik içtihatları davalının, bedelin düşük gösterilmesi sebebiyle gerçek değerin belirlenmesi talebini ayrıca “hakkın kötüye kullanılması” olarak gördükleride açıktır. Oysa bu bir ön kabuldür. Bu konuda hiçbir delil toplanmamakta, ayrıca bu konunun araştırılması yönünde bir bozma gerekçeside oluşturulmamaktadır.
Hakkın kötüye kullanılması ön kabulünde “HAK nedir, bu hak nasıl kötüye kullanılmıştır, bu gibi sorular öğretide de sorulmaktadır.
Davalı alıcının düşük vergi vb. ödemek amacıyla tapudaki satış sırasında bedelin düşük gösterildiği savunmasını, davacıya karşı ileri sürmesinde ve bunu ispatlamak istemesinde, kötüye kullanılan bir hak var mıdır? Bu hususun tartışılması gerekir. Çünkü, satım akdi taraflarının gerçek amacının önalım hakkını kullanmak isteyen kişiyi aldatmak olmadığı, olsa olsa kamuya yönelik bir davranışlarının bulunduğu söylenebilir.
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi 07/09/2020 tarihli kararında esasen satış bedeli kavramına bir anlamda yorum getirerek, tapudaki satış akdi sırasında belirlenen bedeli değil daha sonra tapuda yapılan düzeltme beyanı ve buna bağlı olarak ödenen cezai işlem sonucu belirlenen yeni bedelin esas alınmasını açıklayarak farklı bir karar verdiği görülmüştür.
Bu durumda davalının, şufa hakkı kullanılmadan önce tapuda bedel ile ilgili hususu düzeltmesi ve eksik harcı yatırması sonrası, düzeltilmiş bedelin davada esas alınması uygulaması ile; davalı-alıcı tarafından ileri sürülen muvazaa savunmasının desteklendiği, değer verildiği açıktır.
Böylece ön kabul şeklinde “hakkın kötüye kullanılması," şeklinde davalı talebinin reddinin yerinde olmadığı, bu hususun tartışılması, gerektiğinde davalı delillerinin de toplanması gerekeceği aşikardır.
Toplayacak olursak, Yargıtay uygulamasının eşit ve hakkaniyetli olması açısından, davalı-alıcının tapuda düşük bedel gösterildiği savunmasının dikkate alınması, aynen davacı tarafın bedelde muvazaa itirazı gibi değerlendirilerek gösterilecek delillerin toplanması ve neticeden gerçek bedelin belirlenmesinin daha hakkaniyetli olacağı açıktır.
Esasen 4921 sayılı Harçlar Kanununun 16. maddesi hükmüne göre de, şufa gibi tapu iptali ve tescile ilişkin davalarda gayrimenkulün değerinin esas alınmasına ilişkin genel düzenleme de yukarıdaki görüşlerimizi desteklemektedir. Çünkü dava dilekçesinde değer gösterilse bile ihtilaf halinde, mahkemece resen taşınmazın değerinin belirlenmesi hususu Yargıtayın muhtelif kararlarında sıkça belirtildiğine göre, bu kanun hükmünün bu olayımızda da uygulanması gerekmektedir.
Aksi halde hem devletin eksik harç almasına yol açılmakta, hem de taraflar için farklı uygulama esasları benimsenmek suretiyle, özellikle davalı-alıcının zarar görmesine mahkemeler eliyle yol açılmaktadır.
Mevcut davalarda uygulamanın bir şekilde davalı aleyhine devamı halinde, özellikle mahkeme eliyle davacının haksız-sebepsiz zenginleşmesine yol açılacağı, bununda genel olarak hakkaniyete-hukuka aykırı olacağı da açıktır.
Konuyu özetlediğimizde davalı-alıcının bedelin düşük gösterilmesi sebebiyle, mahkemece gerçek bedelin belirlenmesi ve bunun üzerinden depo kararı tesisi talebi-itirazı genel olarak yerindedir. Bu konunun esasen davacının herhangi bir hakkına tecavüz etmediği, hakkın kötüye kullanılmadığı, sonradan tapuda yapılan düzeltmelerin bile Yargıtayca dikkate alınması karşısında davalının itirazının dinlenmesi ve delillerinin toplanması gerektiği açık olmakla; genelde bunu gözeten yerel mahkeme gerekçesi yerindedir. Bundan dolayı çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.
Davamıza özgü inceleme yapıldığında esasen davacının iyi niyetli olmadığı, hakkını kötüye kullandığı da ayrı bir husustur. Çünkü imzasını inkar etmediği 22/01/2015 tarihli belgede hem kendi hissesi hem de şufa talebi sonucu alacağı hisse toplamı üzerinden “4 daire ve 2 dükkan” karşılığı davalı ile anlaşma yapmış, böylece elde etmek istediği hisselerin ne kadar değerli olduğunu itiraf etmiştir. Çünkü tapuda yazan hisse devir bedellerinin toplamı ile karşılığında almak istediği 6 adet bağımsız bölümün değerleri arasında herhangi bir inceleme yapılmamış ise de, olağan hayat deneyimleri itibariyle büyük bir farkın bulunduğu, şufa hakkı kullanımı ile davacının büyük bir kar elde edeceği görülmektedir.
Bu anlaşma henüz hayata geçmemiş ise de, bu olayda davacının ne derece de kazançlı olduğu açık olup, davalının itirazı dinlenmediği takdirde, davalının da bu dava sebebiyle büyük zarar göreceği açık olduğu için, bu tespitimiz gereğince davalı şirket itirazının dinlenmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Yukarıda açıkladığımız gerekçeler ışığında davalının, tapuda bedelin düşük gösterilmesi sonucu gerçek bedelin yeniden belirlenmesi isteği yerinde olup, mahkemece de doğru yolda bir usul belirlendiği halde varılan sonuç yanlış olmuştur.
Çünkü davalı delillerinin toplanması sonucu gerçek bedel belirlenerek bu değer ve masraflar üzerinde depo kararı verilmesi gerekirken, ne şekilde bulunduğu belli olmayan bir miktar üzerinden depo kararı yanlış olmuştur. Gerekçede bile miktarın nasıl bulunduğu anlaşılmamakta olup, buna dair düzenlenen depo kararı da hatalıdır. Bundan dolayı usulünce satış bedelleri belirlenmeli ve bulunacak miktarın depo tarihine kadar hesaplanacak faizi ile birlikte bir banka hesabına yatırılması ve verilecek süre sonrası, gerekli karar verilmesi gerekirken, bütün bu açıklamalara riayet etmeden düzenlenen ara kararı sonrası mevcut şekilde davanın reddine karar verilmesi hatalıdır.
Neticeten davalının itirazları doğrultusunda usule aykırı ara kararı ile tesis edilen red kararının bozulması, bozma gereğince mahkemece gerekli incelemenin yukarıdaki gerekçeler ışığında yapılarak yeniden ara kararı verilip, bunun sonucuna göre karar tesis edilmesi açıklaması doğrultusunda muhalefet görüşü açıklanmıştır.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Medeni Usul Hukuku
Sulh sözleşmesi ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
A) Sulh, mahkeme huzurunda yapılan bir sözleşmedir.
B) Dava konusunun dışında kalan hususlar sulhun kapsamına dahil edilemez.
C) Sulh, şarta bağlı olarak da yapılabilir.
D) Sulh, ilgili bulunduğu davayı sona erdirir ve kesin hüküm gibi sonuç doğurur.
E) Taraflar sulhe göre karar verilmesini isterlerse mahkeme sulh sözleşmesine göre karar verir.
Bu maddeyle ilgili 4 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.