Hukuk Muhakemeleri Kanunu 329. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 329- (1) Kötüniyetli davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan taraf, yargılama giderlerinden başka, diğer tarafın vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekâlet ücretinin tamamı veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilebilir. Vekâlet ücretinin miktarı hakkında uyuşmazlık çıkması veya mahkemece miktarının fahiş bulunması hâlinde, bu miktar doğrudan mahkemece takdir olunur.
(2) Kötüniyet sahibi davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan taraf, bundan başka beşyüz Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar disiplin para cezası ile mahkûm edilebilir. Bu hâllere vekil sebebiyet vermiş ise disiplin para cezası vekil hakkında uygulanır.
Vekâlet ücretinin taraf lehine hükmedilmesi
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
7 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2021/4773 E., 2023/218 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesi
Asli müdahil vekili 22.12.2020 tarihli dilekçesiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 305/A, 65 inci maddesinin ikinci fıkrası hükümleri uyarınca asli müdahil lehine hükmedilmesi gereken vekâlet ücretine ve 6100 sayılı Kanun'un 329 uncu maddesinin uygulanmasına ilişkin ek karar yazılmasını talep etmiş, Mahkemenin 29.12.2020 tarihli ek kararıyla hükmün esasına yönelik ko
11. Hukuk Dairesi 2021/4773 E. , 2023/218 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :... Bölge Adliye Mahkemesi 16. Hukuk Dairesi
HÜKÜM : Esastan ret
Taraflar arasındaki patentin hükümsüzlüğü davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine ve ek karar talebinin reddine karar verilmiştir.
Ek kararın asli müdahil vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı asli müdahil vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; davalıya ait olan ... numaralı patentin yeni ve buluş basamağına sahip kılan hiçbir unsuru bulunmadığını ileri sürerek dava konusu ... B numaralı incelemesiz patentin hükümsüz kılınarak sicilde terkinine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
1.Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın reddini istemiştir.
2. Asli müdahil vekili, müvekkilinin hükümsüz kılınmak istenenilen patent üzerinde ve bu patente bağlı olan haklara sahip olduğunu, davacının davayı açmakta hukuki yarararı bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile 2008/09200 B sayılı patentin başvuru tarihinin 01.12.2008 tarihi olduğu, bu tarihten itibaren 7 yıllık süre için tescil edildiği, koruma süresi dolan patentin 21.12.2015 tarihinde bültende ilan edildiği, dava konusu patentin koruma süresinin dolduğunu, sahibi adına geçerliliğini yitirdiği, davacı ise davasını 04.04.2017 tarihinde açtığı, davacının dava tarihinde koruma süresi dolan patente karşı dava açtığı anlaşıldığından, hukuki yarar yokluğu gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle dava tarihinde koruma süresi dolan patente karşı hükümsüzlük davası açıldığından hukuki yarar yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir.
Asli müdahil vekili 22.12.2020 tarihli dilekçesiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 305/A, 65 inci maddesinin ikinci fıkrası hükümleri uyarınca asli müdahil lehine hükmedilmesi gereken vekâlet ücretine ve 6100 sayılı Kanun'un 329 uncu maddesinin uygulanmasına ilişkin ek karar yazılmasını talep etmiş, Mahkemenin 29.12.2020 tarihli ek kararıyla hükmün esasına yönelik konularda tavzih ya da ek karar oluşturulmayacağından talebin reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen 29.12.2020 tarihli ek kararına karşı süresi içinde asli müdahil vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Asli müdahil vekili istinaf dilekçesinde özetle; taraflarınca 21.12.2020 tarihinde sunulan dilekçede gerekçeli karardaki eksikliklerin giderilmesi amacıyla 6100 sayılı Kanun'un 305/A maddesi kapsamında bir ek karar yazılması ve bu suretle, 65 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca işbu dava sonucunda asli müdahil lehine hükmedilmesi gereken vekâlet ücretine hükmedilmesi ve 6100 sayılı Kanun'un 329 uncu maddesinin uygulanmasının talep edildiğini ancak ek karar taleplerinin 29.12.2020 tarihli kararı ile hükmün esasına yönelik konularda tavzih ya da ek karar oluşturulamayacağı gerekçesiyle reddedildiğini, yerel mahkemenin red kararının 6100 sayılı Kanun'un 305/A maddesi ile çeliştiğini ileri sürerek yerel mahkeme tarafından verilen 29.12.2020 tarihli kararının kaldırılmasını istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile uyuşmazlığın asli müdahilin lehine vekâlet ücreti hükmedilmesi talebine yönelik olduğu, yargılama sonunda davanın reddine karar verildiği, bu kararın asli müdahil vekiline 21.12.2020 tarihinde tebliğ edildiği, asli müdahil vekilinin 21.12.2020 tarihli talebi üzerine Mahkemece 29/12/2020 tarihli ek kararla vekâlet ücreti hükmedilmesine ilişkin tavzih talebinin reddine karar verildiği, istinafa konu karar mahkemenin 29.12.2020 tarihli ek kararı olduğu, 6100 sayılı Kanun'un 305 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince hüküm fıkrasında taraflara tanınan haklar ve yüklenen borçlar tavzih yoluyla sınırlandırılamayacağı, genişletilemeyeceği, ve değiştirilemeyeceği, dolayısıyla Mahkemece verilen ek kararın usul ve kanuna uygun olduğu gerekçesiyle asli müdahil vekilinin istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asli müdahil vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Asli müdahil vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf başvurularının hatalı ve eksik bir şekilde değerlendirildiğini, ek karar taleplerinin hukuki dayanağını oluşturan 6100 sayılı Kanun'un 305/A hükmüne yer verilmediğini, Mahkemenin ret kararının ve istinaf mahkemesince verilen ret kararının taraflarınca tavzih talebi yapılmış kabulüne dayandığını ancak taraflarınca tavzih talep edilmediğini, 6100 sayılı Kanun'un 305/A maddesi uyarınca ek karar verilmesinin talep edildiğini, 6100 sayılı Kanun'un 65 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca asli müdahale davası ile asıl yargılamanın birlikte yürütülmesi ve karara bağlanmasının esas olduğunu bu kapsamda, İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen gerekçeli kararda asli müdahil müvekkili lehine vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekmekteyken, İlk Derece Mahkemesince bu konuda bir kararın tesis edilmediğini, 6100 sayılı Kanun'un 305/A hükmü uyarınca eksik konularda ek karar verilmesi taleplerinin kabulü gerekirken İlk Derece Mahkemesince bu taleplerinin tavzih talebi gibi değerlendirilerek reddedilmesinin hatalı olduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, asli müdahil lehine ek karar ile vekâlet ücretine hükmedilip edilemeyeceği hususundadır.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Kanun’un (6100 sayılı Kanun) 65 inci, 305/A maddesi.
3. Değerlendirme
İlk Derece Mahkemesince davanın hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmiştir. Asli müdahil vekili 11.11.2020 tarihli gerekçeli kararda müvekkili lehine vekâlet ücreti verilmediği gerekçesiyle 6100 sayılı Kanun’un 305/A maddesi uyarınca ek karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece 29.12.2020 tarihli ek kararı ile hükmün esasına yönelik konularda tavzih ya da ek karar oluşturulamayacağı gerekçesiyle talebin reddine karar verilmiş, ek karara karşı asli müdahil vekilince istinaf talebinde bulunulmuş Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Asli müdahil vekili 6100 sayılı Kanun’un 305/A maddesi uyarınca hükmedilmeyen vekâlet ücreti yönünden hükmün tamamlanmasını talep etmiş, Mahkemece tavzih talep edilmiş gibi değerlendirilerek karar verilmiştir. Bu nedenlerle asli müdahilin davada taraf olduğu da dikkate alınarak vekâlet ücreti yönünden olumlu ya da olumsuz karar verilmemesi doğru görülmemiş, ek kararın kaldırılarak 11.11.2020 tarihli kararın bozulması gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeple;
1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesinin ek kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. İlk Derece Mahkemesinin ek kararının KALDIRILMASINA,
3. İlk Derece Mahkemesinin 11.11.2020 tarihli kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
12.01.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
7. Hukuk Dairesi, 2015/31804 E., 2015/17391 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varKahramanmaraş 2. İş Mahkemesi
tam metni aç
nin gösterilmemesi ve iş yoğunluğuna neden olunması, mahkemenin gereksiz yere meşgul edilmesi, söz konusu hatanın mahkemenin esas, karar sistemi ve düzenini bozma tehlikesi ve ihtimali gibi hususlar,...' gerekçesiyle davacı vekili hakkında HMK 329/2 maddesine göre 500,00 disiplin para cezası uygulanmasına karar verilmiştir.
7. Hukuk Dairesi 2015/31804 E. , 2015/17391 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi : Kahramanmaraş 2. İş Mahkemesi
Tarihi : 28/05/2015
Numarası : 2015/132-2015/170
Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:
Davacı vekili; UYAP sistemindeki sorun nedeniyle 2015/132 esasına kayıtlı davanın sehven açıldığını belirterek dosyanın işlemden kaldırılmasını istemiştir.
Mahkemece, HMK 115. madde uyarınca aynı içerikte davanın derdest olması gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ayrıca davacı vekili hakkında 500,00 TL disiplin para cezasına hükmedilmiştir.
Davacı vekili, UYAP isteminden dava açtıktan sonra sistemde hata oluşmakla Adliye veznesinden davayı tekrar açmak zorunda kaldığını ancak daha sonra sistemde benzer şekilde açılmış iki dava kaydı görülmesi üzerine UYAP üzerinden açılan davanın işlemden kaldırılmasını istediğini beyan etmiştir. Mahkemece '...internet üzerinden dava açarken bu konuda gerekli bilgi sahibi olmadan dikkat ve özenin gösterilmemesi ve iş yoğunluğuna neden olunması, mahkemenin gereksiz yere meşgul edilmesi, söz konusu hatanın mahkemenin esas, karar sistemi ve düzenini bozma tehlikesi ve ihtimali gibi hususlar,...' gerekçesiyle davacı vekili hakkında HMK 329/2 maddesine göre 500,00 disiplin para cezası uygulanmasına karar verilmiştir. HMK 329 maddesinde kötüniyetle veya haksız dava açılmasının sonuçları düzenlenmiş olup somut olayda davacı vekilinin kötüniyetle hareket ettiğini gösteren delil bulunmadığı gibi UYAP sisteminde aynı içerikte açılmış iki dava kaydının olduğunun anlaşılması üzerine, UYAP sisteminden açılan davanın işlemden kaldırılmasını da bizzat davacı vekili talep etmiştir. Şu halde davanın derdestlik sebebiyle reddine karar verilerek mahkeme esasının kapatılması doğru olmakla birlikte, yasal şartları oluşmadığı halde davacı vekili hakkında disiplin para cezasına hükmedilmesi hatalıdır. Bu eksikliğin giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün HMK’nun 370/2. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir.
SONUÇ:Temyiz olunan kararda hüküm fıkrasının 3. bendinin tamamen hükümden çıkartılmasına ve hükmün bu düzeltilmiş şekliyle ONANMASINA, davacıdan temyiz harcı peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına, 01.10.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2022/6556 E., 2023/6842 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesi
tam metni aç
2.Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davacı şirketin dava açma hakkı olmadığını, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 329 uncu maddesi gereğince avukatlık ücreti ile disiplin para cezası ödemeye mahkum edilmesini belirterek kararın bozulmasını istemiştir.
11. Hukuk Dairesi 2022/6556 E. , 2023/6842 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :İstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesi
TARİHİ
SAYISI:2014/207 Esas, 2022/371 Karar
HÜKÜM : Davanın Reddi
Davacılar vekili, davalı vekili
Taraflar arasındaki şirket genel müdürüne açılan sorumluluk davasının bozma ilamına uyularak yapılan yargılaması sonucunda Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararı davacılar vekili, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili dava dilekçesinde; davalının şirket genel müdürü olduğunu, kusurlu, hatalı, tedbirsiz, özensiz ve şirket çalışma prensip ve kurallarına aykırı şekilde hareket ederek şirketin maddi ve manevi zarara uğramasına yol açtığını, zarardan sorumlu olduğunu iddia ile fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydıyla 400.000,00 TL maddi tazminatın ve ticari itibar kaybı sebebiyle 250.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin 17.06.2009 tarihli belirli süreli iş akdi ile 01.09.2009-15.06.2010 tarihleri arasında Genel Müdür/CEO olarak çalıştığını, taraflar arasındaki ilişki ve dava bahse konu iş akdine dayalı olduğunu, bu nedenle huzurdaki davanın İş Mahkemelerinin görev alanına girdiğini, iddia olunan zararın müvekkilinin davacıdan para alması yada haksız kazanç sağlamasından doğmadığını, davacının iddiasının ...'nin yanlış üretim yapması, geç teslim ve sair nedenlerle davacının zarara uğradığı şeklinde olduğunu, yani davacı zarara uğradı ise bu zarara ...'nin yol açtığını buna göre müvekkilinin davanın tarafı olmadığını, davacının ...'nin kusurundan kaynaklanan zararı ...'den talep etme hakkının mevcut olduğunu, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğini, şirket namına dava açmanın murakıplara (denetçilere) ait olduğunu, şirketin müdüre dava açma hakkının bulunmadığını, ibraz edilmiş olan yönetim kurulu tarafından ibraz edilen dönem için atanmış müdür ile dava açılmasının mümkün olmadığını, müvekkilinin lise öğrenimini İngiltere'de tamamladığını, Amerika'da makine mühendisliği üzerine lisans ve yüksek lisans eğitimi aldığını, Toyota ve Karsan gibi en büyük otomotiv şirketlerinde üst düzey yönetici olarak çalıştığını, '... Yönetim Sistemi'ni Türkiye'ye ilk getiren ve uygulayan olduğunu, davacının da müvekkilinin bu nitelikleri nedeniyle müvekkilinden önce danışmanlık hizmeti istediğini, müvekkilinin 2006 Ekim ayından 2009 Eylül ayına kadar danışmanlık hizmeti verdiğini, müvekkilinin davacı şirkete olan katkıları görüldükten sonra Genel Müdür olarak çalışmasının istendiğini, müvekkili ile davacı arasında 5 yıllık belirli süreli iş akdi imzalandığını ve müvekkilinin 01.09.2009'da davacı şirkette Genel Müdür/CEO olarak çalışmaya başladığını, müvekkilinin davacı şirketteki yapıyı değiştirmek için işe alındığını, şirketin aylık üretim adedi 100-150 iken 1 yılın sonunda üretim adedinin 600'e çıktığını, müvekkilinin şirket kurulduğundan bu yana yaşanmamış başarıya imza attığını, bütün bu işlemlerin şirketin tüm yöneticilerinin ve direkt olarak yönetim kurulu başkanı Ömer Çetin Nuhoğlu bilgisi dahilinde gerçekleştiğini, Çetin Nuhoğlu'nun onayı olmadan dışarıdan en basit işlemlerin yapılmasının mümkün olmadığını, hal böyle iken sistemin kurulup artık müvekkiline ve müvekkilinin ekibinde yer alan yüksek maaşlı yöneticilere ihtiyaç kalmadığını düşünen işverenin müvekkilinin ve üst düzey yöneticilerin iş akdine son verdiğini, yönetim kurulu başkanı Çetin Nuhoğlu'nun genel müdürlük görevine geri döndüğünü, işverenin müvekkilini iş akdinden doğan haklarını vermeyip oyaladığını, bunun üzerine müvekkilinin sözleşmeden doğan haklarının ödenmesi için işverene dava açtığını, bilirkişinin raporunda müvekkilinin alacağının 2.133.663,00 TL olarak hesaplandığını, sözü edilen dosyada işverenin şimdi iddia ettiği iddiadan bahsetmediğini, İş Mahkemesindeki dava ile ilgili olarak müvekkili üzerinden baskı yapmak isteyen işverenin 2 yılı sonra hayali senaryo ve sahte raporlar hazırladığını, kâr eden şirketin operasyon ve proje harcamalarını zarar gibi göstermeye çalıştığını, ... firması ile davacı firmanın halen çalıştığını, projenin uygulandığını, ... ile imzalanan satın alma sözleşmesini müvekkilinin imzalamadığını, zaten müvekkilinin tek başına imza yetkisinin bulunmadığını, müvekkilinin 2009 Eylül ayında göreve başladığında ... Dönüşüm Projesi kapsamında yapılacak değişiklikler ile ilgili çok yoğun çalışmalar yapıldığını, bunların Çetin Nuhoğlu ve diğer YK üyeleri ile paylaşıldığını, yani tüm bunlardan yönetimin haberi olduğunu, projeden 2010 Şubat ayında haberdar olunduğunun beyan edilmesinin nasıl bir senaryo oluşturulduğunu ortaya serdiğini, yönetim kurulu başkanı ve diğer yöneticilerin davacının işyerinde bulunan üretim hatlarının sökülerek ... firmasına taşındığından haberimiz yoktu demenin abesle iştigal olduğunu, hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, müvekkilinin uyguladığı ... Yönetim Sisteminin tüm dünyada büyük şirketlerce uygulandığını, davacının müvekkilini bu sistemi kurmak işe aldığını bu sistemin davacının rakipleri olan Schmidt ve Krone tarafından da kullanıldığını, müvekkilinin ... firmasını önceden tanımadığını, işverenin kendi bünyesinde yapılan kaynaklı üretim işini dışarıda yapılmasına karar vermesinden sonra birçok firma ile görüşüldüğünü, ...'nin de bu firmalardan biri olduğunu, davacının bir bayisi ve TEMSA'nın referansı ile ... ile görüşüldüğünü ve şirket yönetiminin bilgisi dahilinde 2010 yılı Nisan ayında ... ile anlaşma yapıldığını; davacının zarar olduğunu iddia ettiği harcamalarının büyük çoğunluğunun hiç gerçekleşmediğini, bir takım harcamaların ise şirketin taşeron kullanarak üretim yapması için gerçekleşen normal harcamalar olduğunu, işverenin kendisinin düzenlediği kayıt ve belgeleri delil olarak gösterdiğini, bu kayıt ve belgelerin delil niteliğinde olmadığını, iddia edilen masraflar ile müvekkilinin eylem ve edimleri arasında illiyet bağı bulunmadığını, ayrıca bir zarar varsa bu ...'nin kusurundan doğmuş ise ...'den talep edilmesi gerektiğini, uğranıldığı iddia edilen zararların müvekkili ile herhangi bir ilgisi bulunmadığını, ...'ye makine ve ekipman taşınması için yapılan ödemeler, ...'den bir hizmet satın alındığını, bu hizmetin satın alınması için bir takım ödemelerin yapılmasının gerektiğini, bu ödemelerin zarar gibi gösterilmeye çalışılmasının kabulünün mümkün olmadığını, şirketin müşterilerine gecikme sebebiyle ödenen maliyetler, bu hususun gerçek dışı olduğunu, davacının bu konuda herhangi bir kayıt sunamadığını, davacının bu yönde ödemiş olduğu bir tazminatın bulunmadığını, davacının yaptığı indirimlerin müvekkilinin sorumluluğunda olmadığını, davacının dosyaya sunduğu hiçbir yazışmayı, belgeyi, kaydı, raporu ve sair şeyleri kabul etmediklerini, hiçbirinin davaya ilişkin iddiaları kanıtlamadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
III. MAHKEME KARARLARI, BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Mahkemece Verilen İlk Karar
Mahkemece 20.03.2013 tarih, 2013/397 E., 2013/48 K. sayılı kararı ile işveren davalının da 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun (5521 sayılı Kanun) 1 inci maddesi uyarınca işçi sayılan kimselerden olduğu, ortak olmayan müdürlerle şirket arasındaki ilişkinin hizmet ilişkisi, görevli mahkemenin ise iş mahkemesi olduğu gerekçesiyle mahkemenin görevsizliğine, dosyanın karar kesinleştiğinde ve talep halinde görevli İstanbul Anadolu İş Mahkemesi'ne gönderilmesine karar verilmiştir. Davacı vekilince temyiz edilmiştir.
B. Bozma Kararı
Dairemizin 17.02.2014 tarih, 2013/12406 E., 2014/2740 K. sayılı kararı ile “.. Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen hususla ilgili olarak, belirtilen madde kapsamında davaya bakma görevi ticaret mahkemelerinin görevinde olması nedeniyle işin esasına girilerek yargılama yapılması gerekirken yazılı gerekçeyle görevsizlik kararı verilmesi yerinde görülmediği..” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar
Mahkemece yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalının 01.09.2009 ile 15.09.2010 tarihleri arasında, davacı şirkette B gurubu imza yetkilisi, Genel Müdür/CEO olarak görev yaptığı, münferit imzası ile 50.000,00 euro kadar borç ve sorumluluk yükleyen iş ve işlemler yönünden yetkili bulunduğu, iş akdinde ise davalının davacı şirket yönetim kurulu başkanına bağlı olarak çalışacağının düzenlendiği, davaya konu, sorumluluk dönemi yönünden davacı şirketin 07.12.2011 tarihli 2010 yılı olağan genel kurul toplantısında, yönetim kurulu üyelerinin ibra edilmesine dair karar verildiği, ne var ki bu kararın davalıyı kapsamadığı, davanın 19.10.2012 tarihinde ikame edildiği, dava tarihi itibariyle 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) yürürlüğe girdiği, ancak davalıya sorumluluk yönünden atfedilen eylemlerin tarihinin ise 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 sayılı Kanun) yürürlükte olduğu, 6102 sayılı Kanun'un müdürün sorumluluğuna ilişkin hükümlerinden farklı olarak, 6762 sayılı Kanun'un 338 inci maddesinde anonim şirket yönetim kurulu üyeleri için ispat yükünün ters çevrilerek kusur esasına dayanan bir sorumluluk öngörüldüğü, yönetim kurulu üyelerinin kusur ve sorumluluklarının bulunmadığını ispat edemedikleri takdirde zarardan sorumlu olduklarının düzenlendiği, buna göre davalının, meydana gelen şirket zararından kusuru olmadığını ispat etmesi durumunda sorumluluktan kurtulabileceği, 6762 sayılı Kanun'un 340 ıncı maddesi atfı ile 309 uncu maddesinin dördüncü fıkrasında, sorumluluk davasının, zararın ve sorumlunun öğrenilmesinden itibaren 2 yıl, her halde zarar doğuran fiilden itibaren 5 yıl içinde zamanaşımına uğrayacağı şeklinde düzenlendiği, davalıya atfedilen zarar iddiası yönünden, zararın öğrenilme tarihinin, en geç davalının işten ayrılma tarihi olan 15.09.2010 tarihi olduğu ve buna göre 2 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu davalı tarafça ileri sürülmüş ise de, bu tarihte var ise zararın ve tutarının öğrenildiğine ilişkin bir tespit yapmanın mümkün olmadığı, davacı şirketçe 2011 yılında hazırlatılan iç denetim raporu ile bu sürenin başladığından zamanaşımı süresinin dolmadığı, davalının davacı şirkette 01.09.2009 ile 15.09.2010 tarihleri arasında, Genel Müdür/CEO olarak görev yaptığı, bu görevi sırasında, kaynaklı ürün üretiminin outsource (dışardan tedarikçi eliyle alınması) işinin, davalı tarafından uygulamaya konulduğu, davalının bu dışardan temin için dava dışı ... firması ile işbirliği yapma kararı aldığı, bu tarihe kadar ...'nin Adapazarı'nda herhangi bir tesisi bulunmadığı, aynı işi yapabilecek kapasite ve yetenekte başka bir şirket aranmadığı, bir karşılaştırma yapılmadığı, ... ile 01.04.2010 tarihinde Satın Alma Sözleşmesi imzalandığı, bu tarih itibariyle ... firmasının Adapazarı'nda davacı firmanın üretim ara aşamasını oluşturan kaynaklı üretim ile ilgili ne bir tesisi ne de personelinin olmadığı, bu şartlarda kaynaklı ürün üretiminin outsource edilmesinin davacı şirkete zarar verdiği ve bu kararı alan davalının gereken projelendirme ve ön hazırlıkları yapmadan bu kararı almasının kusurlu olduğu, bu kusurlu karar neticesinde ise davacı şirketin zarara uğradığının iddia edildiği, davalının davacı şirkette B grubu imza yetkililerinden olup, bu kapsamda münferit imzası ile 50.000,00 euro ve TL karşılığı kadar iş ve işlemler yönünden yetkili bulunduğu, davacı şirket yönetim kurulu başkanına bağlı olarak çalışacağının iş akdinde düzenlendiği, davacı şirketin davalının görev almasından önce ... Enstitü Derneği ile ... üretime dönüş projesi sözleşmesi başlıklı, 01.07.2006 yürürlük tarihli muatabakatı imzalayarak, şirkette ... üretim metoduna geçiş ile ilgili iradesini ortaya koyduğu, davalıyı da bu çerçevede ... üretim sistemini hayata geçirmek üzere genel müdür olarak görevlendirdiği, davacı tarafça sorumluluk atfı kapsamında her ne kadar davacı şirketin iyi şekilde işleyen, herhangi bir aksama olmayan üretim faaliyetleri ile ilgili, üretimi doğrudan etkileyecek bir karar ile “kaynaklı üretim faaliyetini dışarıdan tedarikçi eliyle alınması” çalışması başlattığı ileri sürülmüş ise de, yukarıda anılan sözleşme çerçevesinde davacı şirketin üretim stratejisinde yapısal değişikliğe gitme iradesinde olduğu, yine taraflar arasındaki iş akdine göre de, davalının, ... üretim sistemini hayata geçirmek için işe alındığı tespit edildiği, kaynaklı üretim faaliyetinin dışarıdan tedarikçi eliyle alınması (outsource edilmesi) ve bunun dava dışı ... firması işbirliği ile yapılması konusunda, davalının tek başına karar alıp almadığı, tek başına karar almış ise bu kararın ve uygulamasının özensiz, hatalı ve kusurlu olup olmadığı, davalının tedbirli bir yönetici gibi hareket edip etmediğinin değerlendirilmesi, bundan başka alınan karar neticesinde bir zarar olup olmadığı, varsa ölçülebilir olup olmadığının değerlendirilmesi, yanı sıra zarar ile davalının karar ve uygulamaları arasında illiyet bağının olup olmadığının da tespiti gerektiği, alınan üç kök ve bir ek raporda, yukarıda izah edildiği gibi bir zararın tespit edilmediği, yalnızca 15.11.2017 tarihli ek raporda 1.084.191,00 euro zarardan bahsedildiği, ne var ki 15.11.2017 tarihli bu ek raporda tespit edildiği bildirilen zararın, Haziran 2010-Aralık 2011 dönemine ilişkin olduğu, davalının ise yalnızca 1 yıl 14 gün genel müdür olarak görev yapıp 15.09.2010 tarihinde davalı şirketteki görevinden ayrılmış olması, bundan başka anılan ek raporda, zarar olarak açıklanan tutarın dayanağı olabilecek teklif mektubu, satın alma miktarı, alınan malın kalitesi, satın alma günündeki şirketin ihtiyacı, şirketin finansman ihtiyacı ve/veya fazlası, satın alma personelinin mal tedarikindeki uzmanlığı gibi bir şirketin kâr/zarar etme faktörüne ilişkin açıklamalara yer verilmeksizin liste halinde tutarlara yer verildiği, anılan tutarların denetime elverişli bulunmadığından 15.11.2017 tarihli raporun hükme esas alınmadığı, davalının görev süreci boyunca davacı şirketin kârlılığının arttığı, davacı şirketin incelenen mali verileri ile belirlendiği, bundan başka davacı şirketin ... üretim dönüşüm projesi kapsamında maliyetleri azaltma yoluna gitme çalışması kapsamında, davalıyı da alandaki becerisi için genel müdür olarak görevlendirdiği, bununla birlikte davalının doğrudan yönetim kurulu başkanına bağlı çalışacağının öngörüldüğü birlikte değerlendirildiğinde, kusurlu eylem olarak atfedilen, ... firmasının hiç araştırılmadan, gerekli çalışmalar yapılmadan, davalı tarafından tercih edildiği iddiasının da sübut bulmadığı gerekçesiyle davacının maddi ve manevi tazminat istemini sübut bulmadığından reddine karar verilmiştir.
IV. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili, davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
1.Davacılar vekili temyiz dilekçesinde özetle; müvekkilinin ... üretime geçil iradesinde olmasının, davalıya bu geçişte uzmanı olduğunu iddia ettiği üretim esaslarını doğru uygulamama ve koordinatörü olduğu projeye aykırı davranma hakkını vermediğini, ... Enstitü Derneğinde davalınında aralarında bulunduğu 9 ayrı danışman ve müvekkili şirketin çok sayıda personeli ile birlikte çalışılarak 2008 yılında ... 2011 Projesi Yönetim Yapılanmasının oluşturulduğunu, bir diğer deyişle şirketin 3 yıllık yol haritasının çıkarıldığını, davalının, şirketin detaylıca analizi neticesinde tüm kuralları, esasları, hedefleri belirlenen ... 2011 Projesini iyi bildiğini ve başarılı bir şeklide hayata geçireceğini belirterek genel müdürlüğüne talip olduğunu, müvekkili şirketinde zaten 3 yıllık planda tanımlanmış strateji ve aksiyonları takip edeceği için davalının talebini olumlu karşıladığını, müvekkilinin davalının genel müdür olarak 2009 yılında işe başlaması ile ... üretime sıfırdan başlamadığını, aksine davalı işe başladığında ... üretimin tüm esasları ve müvekkil şirket nezdinde uygulanacak kuralları, işlemleri, projeleri, hedefleri tanımlanmış halde işe başladığını, 2008 yılında ... Üretim Sistemine geçiş ile ilgili toplam 29 çalışma gurubunun kurulduğunu, Mahkemenin ... üretim sistemi ile outsource işini birbirine karıştırdığını, ... üretim sisteminin, üretimden satışa kadar baştan uca tüm süreçleri kapsayan bir model olduğunu, outsource ise, şirket içinde üretilen bir mal ya da hizmetin dışarıdan tedarik edilmesi olduğunu, ... üretim sistemi için bir üretim işinin outsource edilmesinin şart olmadığını, kaynaklı üretimin yapıldığı bölüm, fabrikada üretilen her treylerin muhakkak geçtiği üretim hattı olduğunu, kaynaklı üretimin yapısı itibariyle treyler üretimi yapılan bir fabrikanın omurgası olduğunu, bu bölümde hata ya da eksiklik olması halinde, bunun telafisinin diğer bölümlerde yapılan hatalar gibi kolaylıkla ortadan kaldırılamadığını, davalı tarafından ... üretim esaslarına aykırı şekilde ve bu prensipler uygulanmayarak, ... 2011 Projesi Yönetim Yapılanmasında yer almamasına/ aykırı olmasına rağmen hiçbir anlamda planlama, projelendirme, alt yapı çalışması olmaksızın, müvekkilinin sistemi hazır olmadan, kaynaklı üretimin outsource edilmesi olduğunu, davalının kaynaklı ürünlerin outsourcesunu yaptırdıktan sonra kesin olarak üretime başlanılması talimatı verdiği 01.06.2010 tarihinden tam 6 gün sonra, ... uzmanı tarafından verilen rapora göre, bu outsourcesun bu aşamada yapılamayacağı şeklinde olduğunu, Mahkemece ... uzmanının raporundaki tespitlerin dikkate alınmadığını, tedarikçiye tam ve doğru bilgi aktarabilecek bir sistemin olmadığı böyle bir faaliyetin dışarıdan temin edilmesinin, mevcut durumu kötüleştirdiğini, davalının müvekkili şirkette çalıştığı dönemde yürülükte olan ISO 9001(2008) standardını uygulamadığını, buna ilişkin verilen uzman mütalaasınında nazara alınmadan karar verildiğini, davalı genel müdür, kendisine sunulan sap ve süreç denetim raporunu görmezden gelerek outsource kararı verdiğini, davalının şirketin iç yönergesi olan tedarikçi seçme talımatı ve tedarikçi performans talimatını uygulamadan tedarikçi seçiminde bulunduğunu, davalı tarafından şirketin kaynaklı imalat yapan makine ve ekipmanlarının da sökülerek tedarikçisi ... firmasına kiralanması kararı alındığı için müvekkilin kendi bünyesinde kaynaklı ürün üretemediğini, üretim hattının durma noktasına geldiğini, sorunların giderilememesi nedeniyle yönetim kurulunun şirketi sıkıntıya sokan olayları araştırması talimatı verildiğini ve 27.05.2011 tarihli iç denetim raporunun hazırlandığını, davalının 15.12.2021 tarihli ek bilirkişi raporuna sunduğu, 2010 outsource evrakları ile işn başından beri plansız yapıldığının ikrar ettiğini, bu nedenle davalının kusurlu olduğunu, 2010 outsource eylem planında bir adet dahi ... isimli firmadan tedarik edilecek parçanın tanımlanmadığını, alınmış olan 7 maddede tanımlanan süreçlerden, talimatlardan, prosedürlerden hiçibirinin ... firmasından parça temin edilirken uygulanmadığını, davalı genel müdürün davaya konu olayda kusursuzluğunu ispat edemediği sürece kusurlu kabul edilmesi gerektiğini, davalının ... firması dışında başka firmaları araştırdığına dair tek bir delil sunmadığını, 6762 sayılı Kanun'un 342 nci maddesinde de müdürlerin sorumluluğunun yönetim kurulu üyeleri ile aynı olduğu ve bu müdürlerin sorumluluğunun yönetim kurulu emri ve nezareti altında çalışsalar dahi ortadan kaldırmayacağı şeklinde düzenlendiğini, davalının kusurlu davranışlarının kaynak üretim işini outsource etmeden önce projelendirme yapılmaması, müvekkili şirketin kaynak üretiminin outsource yapmaya hazır olup olmadığının değerlendirilmemesi, outsource'un hayata geçirilme maliyeti, şirkete yapacağı katkılar ya da maliyetler, ne tür risk ve kazançların öngörüldüğü, işlerin ters gitmesi durumunda uygulanacak B planı, hangi alt yapı çalışmalarının gerektiğine dair en ufak çalışma yapılmaması ve ... harici tedarikçilerin değerlendirilmemesi ve doğrudan yeterlilik değerlendirilmesi dahi yapılmaksızın ... seçilmesi gibi outsource yapılmadan önce çözümlenmesi gereken sorunlar çözülmeden işin uygulamaya konması olduğunu bunlara ilişkin çalışmaların yapıldığına ilişkin davalıca yazılı hiç bir delil sunulmadığından kusursuz olduğu ispat edilmeden davalı lehine karar verildiğini, 15.11.2017 tarihli raporun hükme esas alınmamasınında hatalı olduğunu, 04.09.2018 tarihli bilirkişi raporu, 19.10.2020 tarihli bilirkişi raporlarda müvekkili zararlarının belirlenmediğini, 15.12.2021 tarihli ek bilirkişi raporuna göre de sunulunan fatura ve belgelerden bir kısmı değerlendirilmek suretiyle kendi içinde çelişecek rapor hazırlandığını, zarara ait incelemenin yalnızca 15.11.2017 tarihli bilirkişi raporunda belirlendiğini, müvekkilinin zarar kalemlerinin ek işçilik maliyeti, işçilerin fazla mesai ücretleri, ...'ye görevli olarak gönderilen personelin işçilik ve akaryakıt maliyetleri, malzeme gecikmesi ve ham madde taşınması nedeniyle ... için ödenmek zorunda kalınan ilave navlunlar, ...'ye makine ve ekipman taşınması için yapılan ödemeler, malzemeden kaynaklanan zararlardan oluştuğunu, davalının işi ... firmasına devrettikten, ... firmasında üretimi başlattıktan sonra 3 ay sonra 15.09.2010 tarihinde ayrılmasının da zararın meydana gelmesini durdurmayacağını, bu nedenle Haziran 2010-Aralık 2011 tarihleri arasında zararın hesaplanmasının doğru ve hakkaniyete uygun olduğunu, Mahkemece 15.11.2017 tarihli raporda satın alma miktarı, alınan malın kalitesi, satın alma günüdeki şirketin ihtiyacı, şirketin finansman ihtiyacı ve/veya fazlası, satın alma personelinin mal tedarikindeki uzmanlığı gibi bir şirketin kâr veya zarar etme faktörlere ilişkin açıklama olmadığı için hükme esas alınmadığı belirtilmiş ise de müvekkilinin meydana gelen zararların zaten davalı tarafından yapılmadığından dolayı meydana geldiğini ve bu davayı açtıklarını, ayrıca davalının çalıştığı yılda müvekkilinin kârının artmasının nedeninin o yıl çekici pazarının Türkiye'de büyümesine bağlı olarak treyler pazarınında büyümesi nedeniyle olduğunu, müvekkili şirkete ait kâr/net satışlarının yüzdesinde ciddi bir düşüş yaşandığını belirterek kararın bozulmasını istemiştir.
2.Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davacı şirketin dava açma hakkı olmadığını, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 329 uncu maddesi gereğince avukatlık ücreti ile disiplin para cezası ödemeye mahkum edilmesini belirterek kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, davacı şirkette 01.09.2009-15.09.2010 tarihleri arasında 1 yıl 14 gün kadar süre ile Genel Müdür/CEO olarak görev yapmış bulunan davalının, davacı şirkete zarar verdiğinden bahisle, maddi manevi zararın tazmini istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
6762 sayılı Mülga Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 sayılı Kanun) 342 nci maddesi ile 338 inci maddesi ve 309 uncu maddesinin dördüncü fıkrası, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (818 sayılı Kanun) 42 nci maddesi ile 43 üncü maddesinin birinci fıkrası, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 50 nci maddesinin ikinci fıkrası ile 51 inci maddesi.
3.Değerlendirme
Dava, davalı şirket yöneticisi hakkında açılan sorumluluktan kaynaklı tazminat istemine ilişkindir. Davalı müdürün, şirketin müdürlüğünü yapmadan önce davacı şirketlere 2006 Ekim ayından 2009 Eylül ayına kadar danışmanlık hizmeti verdiği, danışmanlık hizmetinin '... Yönetim Sistemi'ne ilişkin olduğu, sonrasında davalının davacı şirkette Genel Müdür/CEO olarak görev yaptığı, bu görevi sırasında, kaynaklı ürün üretiminin dış tedarikçi eliyle yapıldığı anlaşılmıştır. Mahkemece bilirkişi heyetinden alınan kök ve ek raporlarında, davacı şirketin fabrikasının gayet muntazam çalıştığı, dışarıdan hizmet alınmasına ihtiyaç duymadığı, hizmet alınsa bile fabrikanın yakınında bir tedarikçiden üretimi engelleyemeyecek bir şekilde hizmet alınabileceği, diğer bir anlatımla davalı şirket müdürünün kaynaklı üretim işini dışardan alma girişimine yönelik gerekli planlama yapmadan dış kaynaklı üretim hizmeti alındığı ve bu konuda kusurlu olduğu, davalının bu nedenle özen yükümüne aykırı davrandığından şirketin uğramış olduğu zarardan sorumlu olduğu, ancak iddia olunan zararların ne kadar olduğunun tespit edilemediği bildirilmiştir. Her ne kadar davacı şirketlerin zararlarının bilirkişi raporlarında belirlenemediğinden Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ise de, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 50 nci maddesinin ikinci fıkrası (818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (8181 sayılı Kanun) 42 nci maddesi) ile 51 inci maddeleri gereğince uğranılan zararın miktarı tam olarak tespit edilememesi durumunda Hâkim tarafından, olayın oluş şekli, tarafların faaliyet alanı ve ekonomik durumları ile kusurun ağırlığı göz önünde bulundurularak makul bir zarar miktarının hakkaniyete uygun olarak tespiti neticesinde karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmadığından mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
V. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Mahkeme kararının BOZULMASINA,
Bozma sebebine göre davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,
Peşin alınan temyiz karar harcının istekleri hâlinde ilgililere iadesine,
Dosyanın Mahkemesine gönderilmesine,
27.11.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2406 E., 2021/99 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla)
tam metni aç
e anılan ceza dosyasında bulunan bilirkişi raporu ile bonodaki imzanın davalıya ait olmadığının tespit edildiği gerekçesiyle davanın reddine ve davacı kötü niyetli olarak hiçbir hakkı olmadığı hâlde davanın açılmasına sebebiyet verdiğinden HMK'nın 329. maddesi uyarınca davalının vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekalet ücretinin takdiren 1.500,00TL kısmının davacı tarafça karşılanmasına ve dav
Hukuk Genel Kurulu 2017/2406 E. , 2021/99 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla)
1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Fethiye 2. Asliye Hukuk Mahkemesince (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; davalının müvekkiline olan borcunu ödemek amacıyla lehtarı bulunduğu 21.09.2009 keşide ve 19.10.2009 vade tarihli, 85.000,00TL bedelli bonoyu ciro yoluyla imzalayarak verdiğini, anılan bononun vadesinde ödenmemesi üzerine dava dışı keşideci ve davalı aleyhine icra takibi başlatıldığını, ancak davalının takip konusu bonodaki imzaya itiraz ettiğini, Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesinin 08.04.2010 tarihli ve 2009/1394 E., 2010/366 K. sayılı dosyasında davalının senedin tanzim tarihinden yıllar öncesine ait imza örnekleri ile bilirkişi incelemesi yaptırıldığını ve imzanın davalıya ait olmadığı kanaatini içeren rapor uyarınca takibin durdurulduğunu, oysa davalı tarafından imzanın müvekkilinin gözü önünde atıldığını ve imzanın davalıya ait olduğunu, bunun usulüne uygun şekilde yapılacak imza incelemesi ile ortaya çıkacağını ileri sürerek 85.000,00TL'nin bononun vade tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; müvekkili ile davacı arasında herhangi borç ilişkisi bulunmadığını, dava konusu bono üzerindeki imza ve yazıya itiraz ettiklerini, İcra Hukuk Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda imzanın müvekkiline ait olmadığının ortaya çıktığını, ayrıca imzanın sahteliği hususunda bononun keşidecisi hakkında şikayetleri üzerine kamu davası da açıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. Fethiye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) 11.11.2014 tarihli ve 2014/112 E., 2014/446 K. sayılı kararı ile; davacının davalı ile aralarında borç ilişkisi bulunduğunu ileri sürdüğü, oysa davacı tarafından dava konusu bono nedeniyle bononun keşidecisi olan ...’ın yargılandığı ceza dosyasındaki tanık beyanında; davalıyı tanımadığını ve aralarında herhangi bir borç ilişkisi bulunmadığını, bonoda ciranta olarak davalının imzası bulanmasına rağmen senedi davalıdan değil dava dışı keşideciden aldığını belirttiği, yine anılan ceza dosyasında bulunan bilirkişi raporu ile bonodaki imzanın davalıya ait olmadığının tespit edildiği gerekçesiyle davanın reddine ve davacı kötü niyetli olarak hiçbir hakkı olmadığı hâlde davanın açılmasına sebebiyet verdiğinden HMK'nın 329. maddesi uyarınca davalının vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekalet ücretinin takdiren 1.500,00TL kısmının davacı tarafça karşılanmasına ve davacı hakkında 500,00TL disiplin cezasına hükmedilmesine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 02.06.2015 tarihli ve 2015/2187 E. 2015/7536 K. sayılı kararı ile; “…1- Dava, bonoya dayalı alacak davası olup, mahkemece yukarıda özetlenen gerekçe ile davanın reddine karar verilmiştir. Ancak, her ne kadar dava konusu senetteki imzaya itiraz üzerine Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesi'nin 2009/1394 E., 2010/366 K. sayılı dosyasında tamamı senedin tanzim tarihinden yıllar öncesine ait davalının imza örnekleri üzerinden yapılan inceleme neticesinde imzanın davalıya ait olmadığına karar verilmiş ise de, yapılan bu inceleme yeterli bulunmamaktadır. Davacı senet üzerindeki ciranta imzasının davalıya ait olması nedeniyle senet bedelinden hamil olan kendisine karşı sorumlu olduğunu iddia ederek işbu davayı açmış ve mahkemece de bu iddia nedeniyle davalının imza örnekleri alınmış ise de, bilahare bilirkişi incelemesi yapılmadan karar verilmiştir. Ancak, keşidecinin yargılandığı Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2011/509 E-2013/607 K. sayılı dosyasında görülen ceza davasında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği de göz önünde bulundurulduğunda, ciranta imzasının dava dışı keşideci tarafından atıldığı da kabul edilemeyecektir. Bu durumda, mahkemece davalının senedin düzenleme tarihine yakın tarihte atılan başka kurum ve kuruluşlardaki imzaları da celp edilmek suretiyle 3 kişilik bilirkişi heyeti ya da Adli Tıp'dan rapor aldırılıp imzanın davalıya ait olup olmadığı kesin bir şekilde belirlenerek sonucuna göre bir karar vermek gerekirken eksik incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.
2- Bozma sebep ve şekline göre, davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Fethiye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) 20.10.2015 tarihli ve 2015/282 E., 2015/353 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının dava konusu bononun keşidecisi olan ...’ın yargılandığı ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen ceza dosyasındaki tanık beyanı ile anılan ceza dosyasındaki ve icra mahkemesindeki bilirkişi raporları karşısında bonodaki imzanın davalıya ait olup olmadığı hususunda tekrar imza incelemesi yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Dava, bonoya dayalı alacak istemine ilişkindir.
13. Uyuşmazlık itibari ile öncelikle “ikrar” kavramı hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır.
14. İkrar, görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve kendisi aleyhine hukuki sonuç doğurabilecek nitelik taşıyan maddi vakıanın doğruluğunu kabul etmesidir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. II, Ankara, 2001, s. 2037 vd.; Postacıoğlu, İlhan E./Altay, Sümer: Medenî Usul Hukuku Dersleri, İstanbul, 2014, s. 595 vd.; Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, C. 1- 2, İstanbul 2000, s. 628 vd.). Başka bir deyişle ikrar, açıklayan tarafından hasmının karara bağlanmasını istediği hakkın veya hukuki durumun meydana gelmesine esas olan ve hasmınca ileri sürülen maddi olayların tümünün veya bir bölümünün doğru olduğunun bildirilmiş olması demektir.
15. İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Başka bir deyişle sadece tarafların iddia ve savunmalarını dayandırdıkları maddi vakıalar ikrara konu teşkil edebilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi, karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar.
16. İkrar, yapıldığı yere göre “mahkeme dışında ikrar” ve “mahkeme önünde ikrar” olmak üzere ikiye ayrılır. Mahkeme dışında ikrar, bir tarafın karşı taraf veya başka kişiler veyahut da (idari) kurumlar önünde karşı tarafın ileri sürdüğü bir vakıayı kabul etmesidir. Mahkeme dışı ikrar takdiri delil niteliğinde olup, hâkim tarafından bunu doğrulayacak delilin veya belirtinin (emarenin) bulunması hâlinde hükme esas alınabilir. Hem mahkeme dışında ikrar hem de mahkeme önünde ikrar mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda (HUMK) düzenlenmesine rağmen olay ve dava tarihi itibariyle somut uyuşmazlıkta uygulanması gereken 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (HMK) sadece mahkeme önünde ikrar düzenlenmiş, mahkeme dışı ikrar ise düzenlenmemiştir. HMK’nin 188/1 maddesi; “Taraflar veya vekillerinin mahkeme önünde ikrar ettikleri vakıalar, çekişmeli olmaktan çıkar ve ispatı gerekmez” hükmünü haizdir. Buna göre mahkeme önünde ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve yargılama içinde, mahkemeye karşı tek taraflı açık bir irade beyanı ile sözlü veya yazılı olarak yapılması gerekir. İkrarın yapılmasıyla birlikte artık o vakıa, taraflar arasında çekişmeli olmaktan çıkar ve bunun sonucu olarak ispatı gerekmez.
17. İkrarın taraf usul işlemi olması ve mahkeme önünde yapılması nedeniyle yetkisiz veya görevsiz mahkemede veyahut da bir başka mahkemede (davada) yapılması hâllerinde de ikrar geçerliliğini koruyacaktır. Burada önemli olan husus önünde ikrar edilen kurumun, mahkeme niteliği taşımasıdır. Bu sebeple ihtiyati tedbir ve delil tespiti dosyalarındaki ikrarlar ile keşif tutanağındaki ikrarlar da mahkeme önünde ikrar olarak değerlendirilir.
18. Bununla birlikte ceza davasındaki (mahkemesindeki) ikrar da hukuk davasında geçerlidir (Kuru, s. 2047). Dolayısıyla hukuk davasında iddia edilen veya savunulan bir vakıanın ceza davası sırasında hukuk davasının taraflarınca kabul edilmesi yönündeki beyanları, hukuk davası için HMK’nin 188. maddesi gereğince mahkeme önünde ikrar niteliğindedir. Öte yandan ceza davası neticesinde sanık hakkında, kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi de sonucu değiştirmeyecek, ceza davasındaki ikrar hukuk davasında hâkimi bağlayacaktır. Zira hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı kesin bir mahkûmiyet kararı olmadığı için ortada ceza hukuku anlamında kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmadığından 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. (TBK) [818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 53.] maddesi gereğince hukuk hâkimini bağlamayacak; ancak hukuk hâkimi ceza yargılaması sırasında elde edilen; tanık beyanı, taraf ikrarı ve belge gibi delillere dayanabilecektir.
19. Bu aşamada somut olay itibariyle “geriye ciro” kavramından da bahsedilmesi gerekmektedir.
20. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) 778/1-a maddesi atfıyla bonolara da uygulanması gereken 681/3 maddesi gereğince; ciro, poliçeyi kabul etmiş olsun veya olmasın muhataba, düzenleyene veya poliçeyle borç altına girmiş olanlardan herhangi birine yapılabilir. Bu kimseler poliçeyi yeniden ciro edebilirler. Poliçe o ana kadar poliçe ilgilisi olmayan bir kişiye ciro edilebileceği gibi, daha önce poliçe ilgilileri arasına katılmış bir kimseye de ciro edilebilir. İşte senedin bu şekilde daha evvel poliçe borçlusu durumuna girmiş bulunan kimselere avdetine yol açan ciroya geriye ciro denilmektedir (Öztan, Fırat: Kıymetli Evrak Hukuku, Ankara, 1997, s. 636). Bonoda düzenleyenin geriye ciroyla senedi iktisap etmesi hâlinde “alacaklı” ve “borçlu” sıfatı aynı kişide birleşecek ise de anılan madde 6098 sayılı TBK’nin 135. (818 sayılı BK’nin 116.) maddesinde belirtilen alacaklı ve borçlu sıfatının birleşmesi hâlinde borcun düşeceğine ilişkin düzenlemenin istisnasını oluşturmaktadır. Bu durumda bononun geriye ciro ile iktisabı hâlinde senedi devralan, devretmeden önceki durumuna geri dönmekte ve bunun sonucunda senedi elinden çıkarmadan önce içinde bulunduğu duruma dönmektedir. Başka bir deyişle senedin düzenleyene geriye ciro edilmesi hâlinde keşideci kimseye başvuramayacak, senedin cirantaları borçtan kurtulacaktır. Ancak senedi geriye ciro ile devralan kişi, bunu bir başkasına ciro ile devredebilecektir.
21. Hemen belirtilmesi gerekir ki, 6102 sayılı TTK’nin 778/1-a maddesi atfıyla bonolara da uygulanması gereken 686/1 maddesi gereğince; bir poliçeyi elinde bulunduran kişi, son ciro beyaz ciro olsa da kendi hakkı müteselsil ve birbirine bağlı cirolardan anlaşıldığı takdirde yetkili hamil sayılır. Buna göre bononun yetkili hamilinin kim olduğu ciro zincirine göre belirlenir ve düzgün bir ciro zinciri ile bonoyu elinde bulunduran kişi bononun yetkili hamili sayılır. Düzgün ciro zincirinden kasıt ise, ilk cironun lehtar tarafından yapıldığı, ardından sırasıyla bir sonraki cironun cirantasının bir önceki ciroda lehine ciro yapılan olduğu, bu şekilde “müteselsil ve birbirine bağlı” cirolarla son cironun bonoyu elinde bulunduran kişiye (hamile) ulaştığı ciro silsilesidir. Ciro zincirinde çizilmiş cirolar varsa silsilede bunlar hiç yokmuş gibi değerlendirme yapılır. Şayet silsile içinde beyaz cirolar varsa bu olasılıkta da beyaz ciro silsilede sonrada gelen cironun cirantasına yapılmış sayılır. Senedi düzgün ciro ile elinde bulunduran kişi, şeklen hak sahibi görünen kişi olup, bu kişi aynı zamanda bonodan doğan hakları kullanma yetkisine de sahiptir.
22. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı vekili lehtar konumunda olan davalının dava konusu bonoyu müvekkilinin gözü önünde cirolayarak müvekkiline verdiğini, her ne kadar Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesinin 2009/1394 E. sayılı dosyasındaki bilirkişi incelemesinde bonodaki ciranta imzanın davalıya ait olmadığı tespit edilmiş ise de usulüne uygun imza incelemesi yapıldığında imzanın davalıya ait olduğunun görüleceğini ileri sürmüş; davalı vekili ise müvekkili ile davalı arasında herhangi bir borç ilişkisi bulunmadığını, müvekkili tarafından böyle bir bononun imzalanmadığını savunmuştur.
23. Dava konusu bono nedeniyle keşideci aleyhine açılan Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/509 E. sayılı ceza davasında, eldeki davanın açılmasından ve davalının cevap dilekçesini vermesinden sonra davacı ... tanık sıfatıyla beyanda bulunmuştur. Anılan ceza davasında yer alan beyanında davacı; davalıyı tanımadığını ve aralarında herhangi bir borç ilişkisi bulunmadığını, bonoda ciranta olarak davalının imzası bulunmasına rağmen senedi davalıdan değil dava dışı keşideciden (sanıktan) aldığını belirtmiştir. Dolayısıyla davacının ceza davasındaki bu beyanı, davalının savunmasına konu vakıaların mahkeme önünde ikrar edildiği anlamına gelmektedir.
24. Ayrıca davacının söz konusu ikrarı ile taraflar arasında hukuki ilişkinin bulunmadığı hususu da kabul edildiğinden, bonoda ciranta olarak görünen davalının bonoyu geriye ciro ile düzenleyene verdiği, düzenleyenin de bonoyu tekrar tedavüle sokarak davacıya verdiği, her ne kadar lehtarın cirosunun beyaz ciro olması nedeniyle davacı bonoda şeklen hamil olarak gözükse de anılan ikrarı karşısında 6102 sayılı TTK’nin 686. maddesine uygun bir ciro zincirinin bulunmadığı, bu itibarla ciro zincirinin kopuk olduğu ve bu hususu ikrar eden davacı hamilin herhâlde davalıya başvuramayacağı aşikardır.
25. Öte yandan ikrarın yapılmasıyla birlikte artık ciranta imzasının davalıya ait olup olmadığı hususunun ispatı gerekmez ise de; dosya kapsamında yer alan Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesinin 2009/1394 E. sayılı dosyasındaki ve Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/509 E. sayılı dosyasındaki bilirkişi raporlarında davalının imzasının usulüne uygun şekilde incelendiği, tatbike medar imzalar arasında bononun düzenleme tarihine yakın belgelerin de yer aldığı ve netice de imzanın davalıya ait olmadığının tespit edildiği, bu hâliyle bilirkişi raporlarının birbirini doğruladığı anlaşılmaktadır. Bu durumda ciranta imzasının davalıya ait olmadığı kabul edilmeli ve artık tekrar imza incelemesi yapılmasına da gerek bulunmamalıdır.
26. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davacının Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/509 E. sayılı ceza dosyasında taraf olmadığı, bu nedenle anılan ceza dosyasında yer alan tanık beyanının ikrar olarak kabul edilemeyeceği, mahkemenin bu yöne ilişkin direnme kararının yerinde olmadığı, ancak dosya kapsamında yer alan Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesinin 2009/1394 E. sayılı dosyasındaki ve Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/509 E. sayılı dosyasındaki bilirkişi raporlarında davalının imzasının usulüne uygun şekilde incelenmesi nedeniyle imza incelemesine yönelik tekrar bilirkişi raporu alınmasına gerek olmadığı, mahkemenin bu yöne ilişkin direnme kararının yerinde olduğu, bu nedenle direnme kararının sadece bu değişik gerekçeyle onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
27. O hâlde direnme kararının yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçelerle onanması gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA,
Gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliği tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.02.2021 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1640 E., 2019/3 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
nın ödeme emrine itiraz süresi dolmadan 59.365,99TL ödemeyi bildiği halde 01.06.2010 tarihinde tüm borca yapılan itirazın iptali talebi ile hiçbir hakkı olmadığı alacağın tamamına yapılan itirazın iptali talebi ile dava açılması sebebi ile 6100 sayılı HMK nun 329/2 maddesi gereğince 2.000TL para cezası ile cezalandırılmasına,” şeklinde hüküm kurularak kısa kararla gerekçeli karar arasında çelişki
Hukuk Genel Kurulu 2017/1640 E. , 2019/3 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 1. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 20.03.2012 tarihli ve 2010/364 E., 2012/131 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 12.02.2013 tarihli ve 2012/14401 E. 2013/2607 K. sayılı ilamı ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDENLER: Taraf vekilleri
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılan ön inceleme sonunda gereği görüşüldü:
Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hükmün yukarıda başlık bölümünde esas ve numarası belirtilen karar ile bozulması üzerine, mahkemece önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnilmiştir.
Mahkemece, kısa kararda;
“…1-Davanın Kısmen Kabul Kısmen Reddine,
2-Davalı borçlunun Ankara 15. İcra Müdürlüğü'nün 2010/1841 esas sayılı takip dosyasında asıl alacağın 7.549,60TL na yaptığı itirazının iptali ile takibin bu kısım bakımından devamına, fazlaya ilişkin talebin reddine,
3-İİK'nun 67/2.mad.gereğince hesaplan 3.019,8TL icra inkar tazminatının davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,
4-Davalının kötü niyet tazminatı talebinin reddine,” karar verilmesine karşın, gerekçeli kararda;
“…1-Mahkememizin önceki kararında Direnilmesine,
2- Davanın Kısmen Kabul, Kısmen Reddine,
3- Davalı borçlunun Ankara 15. İcra Müdürlüğü'nün 2010/1841 esas sayılı takip dosyasında asıl alacağın 7.549,60TL na yaptığı itirazının iptali ile takibin bu kısım bakımından devamına, fazlaya ilişkin talebin reddine,
4- İİK'nun 67/2.mad.gereğince hesaplan 3.019,8TL icra inkar tazminatının davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,
5- Davalının kötü niyet tazminatı talebinin reddine,
6-Davacının ödeme emrine itiraz süresi dolmadan 59.365,99TL ödemeyi bildiği halde 01.06.2010 tarihinde tüm borca yapılan itirazın iptali talebi ile hiçbir hakkı olmadığı alacağın tamamına yapılan itirazın iptali talebi ile dava açılması sebebi ile 6100 sayılı HMK nun 329/2 maddesi gereğince 2.000TL para cezası ile cezalandırılmasına,” şeklinde hüküm kurularak kısa kararla gerekçeli karar arasında çelişki oluşturulmuştur.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 294/3. maddesi uyarınca kararın tefhimi her halde HMK’nın 297/2. maddesinde belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçilerek okunması suretiyle olur.
Bu durumda gerekçeli kararın, tefhim edilen karar yanlışta olsa buna uygun düzenlenmesi gerekmektedir. Yanlışlık ancak Yargıtay yoluna başvurulması ve kararın bozulması halinde düzeltilebilir. Bu aykırılık kamu düzenine ilişkin olup diğer yönler incelenmeden tek başına bozma sebebi olur. Kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki bulunmasının bozma sebebi yapılması, 10.04.1992 tarihli ve 1991/7-4 K. sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı gereğidir.
Bu nedenle mahkemece yapılacak iş, tefhim edilen kısa karara uygun gerekçeli karar ve buna uygun hüküm oluşturmak olup buna aykırı direnme kararı usul yönünden bozulmalıdır.
SONUÇ: Direnme kararının yukarıda gösterilen nedenden dolayı BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, 17.01.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Medeni Usul Hukuku
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na göre, yargılama giderleri ve kötüniyetli tarafın sorumluluğu hakkında aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
A) Fer’î müdahil olarak davada yer alan kimse, yanında katıldığı taraf haksız çıkarsa, yalnızca fer’î müdahale giderinden sorumlu tutulur.
B) Hüküm üçüncü kişinin katıldığı taraf lehine verilmiş olsa bile, lehine hükmolunan tarafın hal ve davranışı üçüncü kişinin davaya katılmasını gerektirmişse, müdahale gideri lehine hüküm verilen tarafa yükletilebilir.
C) Kötüniyetli davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan taraf, yargılama giderlerinden başka, diğer tarafın vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekâlet ücretinin tamamını veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilebilir.
D) Kötüniyet sahibi davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan taraf, ayrıca disiplin para cezası ile cezalandırılabilir.
E) Kötüniyetle dava açılmasına veya davanın haksız yere uzamasına tarafın vekili sebebiyet vermişse, disiplin para cezası vekil hakkında uygulanamaz, sadece asil hakkında uygulanır.
Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.