Hukuk Muhakemeleri Kanunu 352. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 352- (Değişik: 20/7/2017-7035/28 md.)
(1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince dosya üzerinde yapılacak ön inceleme sonunda aşağıdaki durumlardan birinin tespiti hâlinde öncelikle gerekli karar verilir:
a) İncelemenin başka bir dairece veya bölge adliye mahkemesince yapılmasının gerekli olması
b) Kararın kesin olması
c) Başvurunun süresi içinde yapılmaması
ç) Başvuru şartlarının yerine getirilmemesi
d) Başvuru sebeplerinin veya gerekçesinin hiç gösterilmemesi
(2) Ön inceleme heyetçe veya görevlendirilecek bir üye tarafından yapılır ve ön inceleme sonunda karar heyetçe verilir.
(3) Eksiklik bulunmadığı anlaşılan dosya incelemeye alınır.
Duruşma yapılmadan verilecek kararlar[48]
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
100 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2023/350 E., 2024/285 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSakarya Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvuru dilekçesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341/2, 346 ve 352/1 inci maddeleri gereğince reddine karar verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu 2023/350 E. , 2024/285 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/1255 E., 2022/780 K.
KARAR : Davanın reddine
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 24.03.2022 tarihli ve
2021/4154 Esas, 2022/2396 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki kadastro öncesi nedene dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvuru dilekçesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341/2, 346 ve 352/1 inci maddeleri gereğince reddine karar verilmiştir.
Bu karara karşı davalı vekili tarafından temyiz başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin 03.12.2019 tarihli ek kararı ile; 6100 sayılı Kanun’un 366 ncı maddesi delaletiyle aynı Kanun’un 346 ncı maddesi gereğince başvurunun kesin kararın temyizine yönelik olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin temyiz isteminin reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesinin ek kararının davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda ek karar kaldırılarak Bölge Adliye Mahkemesi kararı bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili; Çaycuma ilçesi, Dereköseler Köyü, 146 ada 2 ve 4 parsel sayılı taşınmazlara ait kadastro tespitinin hatalı ve yolsuz tescil niteliği taşıdığını, 4 parsel sayılı taşınmazda murisleri ..., ... ve ... eşit olarak hak sahibiyken murislerinden kendilerine intikal ettiğini, muristen kalan bir kısım yerlerini öncesinde taksim ettiklerini ancak dava konusu 146 ada 4 parsel sayılı taşınmazın taksim dışı bırakıldığını, taşınmazdaki zilyetliklerinin nizasız ve fasılasız yüz yılı aşkın süredir devam ettiğini, 146 ada 2 parsel sayılı taşınmazın da taksimde ... ve ...'a eşit olarak bırakıldığını, ancak zeminde fiilen yol olarak kullanılan alanın davalının taşınmazı içinde tapuya kayıt ve tescil edildiğini ileri sürerek 4 parsel sayılı taşınmazın tapusunun iptali ile altı hisse kabul edilerek üç hissesinin davacı ... adına, bir hissesinin davacı ... adına, bir hissesinin ... adına, bir hissesinin de ... adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini; 2 parsel sayılı taşınmazda ise arz üzerinde gösterilecek bölümün ayrılarak tapu kaydının iptali ile iptal edilen kısmın iki hisse kabul edilerek eşit olarak davacı ... ile davalı ... adlarına yol vasfı ile kayıt ve tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekilli; davanın kadastro tespit tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren on yıllık hak düşürücü süre dolduktan sonra açıldığını, ayrıca müşterek muristen gelen taşınmazların taksim edildiğini, taşınmazların kendi zilyetliğinde olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin 09.05.2019 tarihli ve 2017/153 Esas, 2019/175 Karar sayılı kararıyla; yapılan keşifte dinlenen mahalli bilirkişiler ve tanık beyanları ile 146 ada 4 parsel sayılı taşınmazın öncesinde tarafların atalarının kendilerince, daha sonra da harman yeri olarak zilyetliğinde bulunduğunu, herhangi bir miras taksim sözleşmesinin ispatlanmadığı, bu hâliyle 146 ada 4 parsel sayılı taşınmazda yolsuz tescilin bulunduğu; yine 146 ada 2 parsel sayılı taşınmaza dahil olan 05.12.2018 havale tarihli fen bilirkişi raporundaki krokide A harfiyle gösterilen alanın davacılardan ... ve davalının ortak kullanımında olduğu ancak davalının zilyetliğinin söz konusu olmadığı, A harfiyle gösterilen alanın yol olarak kullanılabilmesi için her iki tarafın da emek harcadığı, bu hâliyle bu alanın de tescilinin yolsuz olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
1. Bölge Adliye Mahkemesinin 07.11.2019 tarihli ve 2019/1082 Esas, 2019/994 Karar sayılı kararı ile; davalı vekilinin istinaf başvurusunun miktar itibariyle kesin karara ilişkin olduğu gerekçesiyle başvuru dilekçesinin 6100 sayılı Kanun’un 341/2, 346 ve 352/1 inci maddeleri gereğince reddine karar verilmiştir.
2. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiş ancak Bölge Adliye Mahkemesinin 03.12.2019 tarihli ek kararı ile; 6100 sayılı Kanun’un 366 ncı maddesi delaletiyle aynı Kanun’un 346 ncı maddesi gereğince başvurunun kesin kararın temyizine yönelik olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin temyiz isteminin reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin 03.12.2019 tarihli ek kararına karşı süresi içinde davalı vekilince temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile;
“…Değerlendirme
Bahsi geçen 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin gerekçesinde de açıkça belirlendiği üzere, bu madde ile mevzu davaların mülkiyet hakkına doğrudan tesirinden ötürü ehemmiyeti gereği miktar ve değerine bakılmaksızın kanun yolu incelemesine tabi tutulması suretiyle etkin denetim mekanizması oluşturulması amaçlanmıştır.
Anayasa ve AİHS ile güvence altına alınan adil yargılama hakkı kapsamında mahkeme kararlarına karşı kanun yolu başvurusunda bulunma hakkı, hukuki belirlilik ilkesi, etkin denetim mekanizmasının oluşturulması gayesi ve 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin düzenleme amacı bir arada değerlendirildiğinde, tereddüde yol açan usul hükümlerinin aşırı şekilci olarak uygulanması neticesinde yasanın denetim yollarının kullanımını önemli ölçüde etkileneceğinden, kanun yolu başvuru aşamalarının süren usul işlemlerinden olduğu, hükmün kesinleşinceye kadar geçirdiği derecâtın bir bütünü oluşturduğu hususları da göz önüne alındığında, 3402 sayılı Yasa'nın Ek 6. maddesinin henüz kanun yolu aşamasında olan dava dosyalarına, yürürlük tarihinden bağımsız olarak sirayet edeceği hususunun tereddütsüz olduğu anlaşılmaktadır.
Somut olayda, Bölge Adliye Mahkemesince dava değeri istinaf ve temyiz incelemesine ilişkin parasal sınırın altında kaldığı gerekçesiyle kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılmış olan eldeki tapu iptali ve tescil davasında, istinaf dilekçesinin ek karar ile reddine karar verilmiş olması yukarıda değinilen yasal düzenlemeye aykırıdır. Şu halde, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken dava değeri dikkate alınarak istinaf dilekçesinin reddine karar verilmesi hatalıdır,…” gerekçesiyle davalı vekilinin değinilen yön itibariyle yerinde görülen temyiz itirazının kabulü ile Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin temyiz dilekçesinin reddine ilişkin 03.12.2019 tarihli ek kararının kaldırılmasına, 6100 sayılı Kanun’un 371/1-a maddesi uyarınca Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 07.11.2019 tarihli kararının bozulmasına, dosyanın kararı veren Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesine gönderilmesine oy çokluğuyla karar verilmiştir.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki karar gerekçesine ilâveten; 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun Ek madde 6 ile “Kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 12/01/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabilir” şeklinde düzenleme yapıldığı, böylece Kadastro Mahkemelerinden veya kadastro öncesi nedenlere dayalı olarak açılan davalara ilişkin genel mahkemelerden verilen kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda, 6100 sayılı Kanun'un 341/2 ve 362/1-a maddesinde düzenlenen kesinlik sınırına istisna getirildiği, ancak 6100 sayılı Kanun'un 448 inci maddesi uyarınca tamamlanmış işlemleri etkilememek koşuluyla derhal uygulanma ilkesi geçerli olduğundan bu değişikliğin derdest davalara uygulanması gerektiği, 3402 sayılı Kanun'un Ek 6 ncı maddesinin geriye yürüyeceğine dair herhangi bir düzenleme yapılmadığına göre tamamlanmış işlemlere uygulanamayacağı, yürürlük tarihinde derdest bulunan davalara uygulanması gerektiği, ilk derece mahkemesi kararının verildiği anda değer itibariyle istinaf veya temyiz sınırının altında kaldığından kesin olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili; Özel Daire bozma kararının yerinde olduğunu belirterek direnme kararının bozulmasını istemiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ilk derece mahkemesince verilen karara karşı davalı vekilinin istinaf dilekçesinin Bölge Adliye Mahkemesince 6100 sayılı Kanun’un 341/2, 346 ve 352/1 maddeleri kapsamında reddine karar verilmesinin ardından 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na eklenen Ek Madde 6 hükmünün yürürlüğe girmiş olması karşısında, 3402 sayılı Kanun’un Ek Madde 6 hükmünün somut olaya uygulanıp uygulanamayacağı, buradan varılacak sonuca göre ilk derece mahkemesince verilen kararın miktar itibariyle kesin nitelikte olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının (Anayasa) 13 ve 36 ncı maddeleri,
2. 6100 sayılı Kanun'un 341 ve 448 inci maddeleri ile ek madde 1 hükmü,
3. 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi,
4. 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü.
2. Değerlendirme
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
2. Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36 ncı maddesinin birinci fıkrasında herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş olup anılan maddede düzenlenen hak arama özgürlüğü, yargılama usulüne ilişkin güvencelerle hakkaniyete uygun yargılama yapılmasını hedefleyen ve demokratik toplumda vazgeçilmez nitelikte olan adil yargılanma hakkını da kapsayan geniş bir içeriğe sahiptir.
3. Hak arama, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı ve insan onuru kavramıyla yakından ilgilidir. Bu nedenle demokratik hukuk düzenlerinde hakların korunmasını ve hak ihlallerinin giderilmesini temin edebilecek hukuki yollar öngörülmüştür. Nitekim Anayasa Mahkemesi (AYM) de kararlarında hak arama özgürlüğünün hukuk devletinin başlıca ölçütü ve demokrasinin vazgeçilmez koşullarından biri olduğunu ifade etmiştir (AYM 19.09.1991 tarih ve 1991/2 Esas, 1991/30 Karar; 25.11.2015 tarih ve 2014/86 Esas, 2015/109 Karar, 01.10.2020 tarih ve 2020/21 Esas, 2020/53 Karar). Bu doğrultuda Anayasanın 40 ıncı maddesinde hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
4. Anayasanın 36 ncı maddesinde güvence altına alınan yargı mercileri önünde hak arama özgürlüğü, hakların korunmasını amaç edinen vazgeçilmez meşru yöntemlerin başında gelmektedir. Anayasadaki temel hakların korunmasında önemli bir teminat olan yargısal hak arama yolu, hakların korunmasında en etkili ve güvenceli yoldur. Hak arama özgürlüğünün kapsamının belirlenmesinde adalet ve hukuk devleti gibi temel anayasal ilkelerin de gözönünde bulundurulması gerekir. Bu doğrultuda hak arama özgürlüğünün amacının hak ihlalinin önlenerek kişiye hakkının teslim ve adaletin tesis edilmesi olduğu söylenebilir. Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, kanunun açıkça hatalı veya keyfi uygulanmasına ilişkin istisnalar dışında yargılama sonucunda verilen hükmün adil olup olmadığı veya hukuki açıdan isabetli olup olmadığı hususlarını içermemektedir. Bu itibarla adil yargılanma hakkının davanın taraflarına sağladığı tüm usul güvencelerine uyulmuş olsa bile yargılama sonucunda verilen hükmün hatalı olması mümkündür. Diğer bir ifadeyle adil yargılanma hakkının güvencelerine riayet edilmiş olsa da hâkimin gerek maddi vakıaların değerlendirilmesinde gerekse hukuk kurallarının uygulanmasında yanılgıya düşmesi ve buna bağlı olarak hukuka aykırı hüküm vermesi söz konusu olabilmektedir. Böyle kararlara ilgililerin veya toplumun katlanmasını istemek adalete olan güveni sarsar ve hukuk devletini zedeler. Bu nedenle hak arama özgürlüğünden yararlanılabilmesi bakımından adil ve isabetli olmadığı düşünülen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından denetlenmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Anayasa açısından bu gereklilik, özel olarak düzenlenen hak arama özgürlüğünün kapsamı ve mahiyetinden kaynaklanmaktadır (AYM 27.12.2018 tarih ve 2018/71 Esas, 2018/118 Karar).
5. Anayasanın 154 ve 155 inci maddelerinin de mahkeme kararlarının kural olarak denetlenmesi gerektiği düşüncesiyle düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anayasanın 36, 154 ve 155 inci maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasanın mahkemelerce verilen hükmün bir başka yargı mercii tarafından denetlenmesini talep etme hakkını yargılamanın konusuna göre herhangi bir kısıtlamaya tâbi olmaksızın Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamında güvenceye kavuşturduğu görülmektedir. Dolayısıyla hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, konusu bir suç isnadına dayanan ya da medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin olan tüm yargılamalar için geçerlidir.
6. Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamındaki hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, kişinin aleyhine verilen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından gözden geçirilmesini ve denetlenmesini isteyebilmesini teminat altına almaktadır. Bununla birlikte hükmün denetlenmesini talep etme hakkının tabiatı itibariyle devletin kanuni düzenleme yapmasını gerektirdiği açıktır. Kişilerin ne şekilde bu haktan yararlanacakları ve bu hakkın temini bakımından nasıl bir sistemin kurulacağı hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır.
7. Hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ilişkin kanuni düzenlemelerde bu denetimin sadece hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığı hususuyla mı sınırlı olacağı yoksa bunun yanında maddi olguların değerlendirilmesini de mi kapsayacağı hususu kanun koyucunun takdir yetkisindedir. Bu bağlamda mahkeme hükmünün denetiminin maddi olguların değerlendirilmesini de kapsaması gerektiğine dair bir anayasal zorunluluk bulunmamaktadır. Denetimi yapacak yargı mercinin hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığına yönelik bir denetim yapma yetkisi ile donatılması, hükmün denetlenmesini talep etme hakkının sağlanmasına ilişkin anayasal yükümlülüğün yerine getirilmesi bakımından yeterli görülebilir.
8. Bunun yanında hükmün denetlenmesini talep etme hakkının niteliği dikkate alındığında bu hakkın mutlak bir hak olarak kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla bu hak kanun koyucu tarafından bazı sınırlamalara tâbi tutulabilir. Ancak bu sınırlandırmaların Anayasa'nın 13 üncü maddesinde öngörülen ölçütlere uygun olarak yapılması gerekir. Nitekim aynı esaslar Anayasa Mahkemesinin 24.02.2022 tarihli ve 2021/34 Esas, 2022/21 Karar sayılı kararında da benimsenmiştir.
9. Adil yargılanma hakkı çerçevesinde adli yargı sistemi içerisinde görülen hukuk davalarında hükmün denetlenmesini talep hakkının kullanımına dair düzenleme, 6100 sayılı Kanun'da mevcut olup anılan hükümlerde hukuk davalarında kanun yollarına başvuru hakkının hangi koşul ve şekillerde kullanılacağı, bu hakkın temininde nasıl bir yol izleneceği ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
10. Adli yargıda İlk Derece Mahkemelerinin nihai kararlarına karşı kural olarak istinaf yolu öngörülmüştür. 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinde istinaf yoluna başvurulabilen kararlar düzenlenmiştir. Anılan maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararların kesin olduğu öngörülmüştür. Kuralda belirtilen parasal sınır, anılan Kanun’un ek 1 inci maddesinin birinci fıkrası gereğince her yıl yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanmaktadır. Buna göre uyuşmazlık konusu İlk Derece Mahkemesince verilen 2019 yılı itibariyle bu sınır 4.400,00 TL olup 2019 yılı itibariyle bu miktarın altındaki değerde mal varlığına ilişkin davalarda verilen kararlar kesin niteliktedir.
11. Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek madde 6 hükmüne göre; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
12. Anılan maddenin gerekçesinde; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararların miktar veya değerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna tabi olup olmadığıyla ilgili uygulamada tereddütlerin bulunduğu belirtilerek bu tereddütlerin giderilmesi amacıyla bu davalarda verilen kararların miktar veya değeri dikkate alınmaksızın istinaf veya temyiz incelemesine açık olduğunun hükme bağlandığı belirtilmiştir.
13. Gerçekten 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesi, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'ndan (1086 sayılı Kanun) farklı olarak tüm malvarlığı davalarında istinaf sınırı olarak belirli bir miktarı öngörmüş olup bu hususta hukuk davaları arasında herhangi bir ayrım yapmamış, hükmün kadastro işlemlerinden doğan davalarda ne şekilde uygulanacağı konusunda açık bir hüküm ihdas etmemiştir. Hükümdeki bu belirsizlik, 6100 sayılı Kanun'un yürürlüğü sonrasında uygulamada kadastro işlemlerinden doğan davalarda bir takım tereddütlere sebebiyet vermiş, İlk Derece Mahkemeleri bakımından 6100 sayılı Kanun'da belirtilen kesinlik sınırının altındaki kararlara karşı kanun yolunun açık olup olmadığı hususunda 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğe kadar yorum farklılıkları ortaya çıkmıştır. Kadastro işlemleri sonucu ortaya çıkan uyuşmazlıklardan doğan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özellikler, bu yorum farklılıklarının oluşumunda önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır.
14. Gelinen aşamada; 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin uygulanması sırasında ortaya çıkan tereddütlere vaki etkisi sebebiyle, 3402 sayılı Kanun çerçevesinde kadastro faaliyetinin niteliği ile aynı Kanun'dan kaynaklanan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özelliklerin üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
15. Kadastro faaliyeti ile amaçlanan, taşınmaz malların sınırlarının ve hukuki durumlarının belirlenerek tapu sicilinin oluşturulmasıdır. Nitekim 3402 sayılı Kanun'un 1 inci maddesinde bu amaç “Bu Kanunun amacı, ülke koordinat sistemine göre memleketin kadastral veya topoğrafik kadastral haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukuki durumlarını tespit etmek suretiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun öngördüğü tapu sicilini kurmak, mekânsal bilgi sisteminin alt yapısını oluşturmaktır" şeklinde ifade edilmiştir. Bu kapsamda kadastro faaliyetleri ile gerçek hak durumuna uygun şekilde yapılacak tespitlerle taşınmazların hukuki ve fiili durumlarının açık bir biçimde belirlenmesi öngörülmüştür.
16. Tapu sicili, taşınmazlar üzerindeki mevcut hakları göstermek, bunların tesis ve devirlerini sağlamak için tutulan resmî bir sicildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 997 ve devamı maddelerinde düzenlenen tapu sicili, ana ve yardımcı sicillerden oluşan ve çeşitli defter ile belgeleri kapsayan bir bütündür. Zira, tapu sicilinin en önemli unsuru tapu kütüğü olmakla birlikte tek başına kütük kaydının bir taşınmazın geometrik ve hukuki durumunu göstermeye yeterli olduğu söylenemez. Bu anlamda devletin yetkili kıldığı memurlar tarafından tutulan defter, belge ve planlar; taşınmazın malikini, taşınmazı takyit eden sınırlı ayni hakları, konumunu, yüzölçümünü, miktarını, türünü ve şeklini, yine varsa taşınmazla ilgili bazı şahsi haklar ile devir ve temlik hakkı üzerindeki kısıtlamaları da gösterir.
17. Kural olarak taşınmazlar üzerindeki ayni haklar tescille kazanılır (4721 sayılı Kanun md. 705/1). Tescil, tapu kütüğünde ayni hakka ilişkin kaydı ifade eden teknik bir terimdir. Tapu sicilinin taşınmazlar üzerindeki ayni hakları gösterebilmesi için öncelikle taşınmazın tapu siciline kaydı gerekmektedir. Çünkü 4721 sayılı Kanun'un 1000/1 inci maddesinde, her taşınmaza kütükte bir sayfa açılacağı belirtilerek, tapu sicilinin oluşturulmasında "ayni sistem" adı verilen sistem kabul edilmiştir. Bu sistemi kadastrosu yapılmamış yerlerde uygulama imkânı bulunmadığından ülke topraklarının kadastrosunun sağlıklı bir şekilde yapılması, tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların çap kaydının oluşturularak tapulanması yüksek seviyede önem arz eden bir husustur.
18. Bu çerçevede kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanması ve bu işlerden doğan uyuşmazlıkların gerçek durumu gösterir tapu sicili oluşturma gayesine uygun şekilde çözülmesi de "ayni sistemin" doğru ve yararlı bir şekilde faaliyet göstermesi için zorunludur. Belirlenen bu amaç kapsamında kadastro işlemlerinden doğan ve 3402 sayılı Kanun'un uygulama alanı bulduğu uyuşmazlıklar ile ilgili yapılacak yargılamalarda 3402 sayılı Kanun'da belirtilen amaç göz önüne alınmalıdır. Nitekim bu amaç çerçevesinde kadastro işlemleriyle ilgili davalarda hâkim, taraflarca getirilme ilkesinin uygulandığı davalara bakan hâkimlerden farklı olarak bir kısım yetkilere sahiptir. Kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda hukuk davalarına egemen genel ilkelerden ve usul kurallarında da bir kısım ayrılmalar ve belirli koşullarda yargılamalarda resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu durumlar gözlenmektedir. Kadastro mahkemesinde görülen davalarda belirli koşullarda resen araştırma yetkisinin geçerli olması, şüphesiz 3402 sayılı Kanun'un gerçeğe uygun tapu sicili oluşturulması şeklinde ifade edilebilen amacına uygundur.
19. Kadastro işlemleri ile bu işlemlerden doğan davaların yargılaması sırasında uygulanacak kuralların kendine özgü nitelikleri nazara alındığında, ülke toprakları üzerinde gerçekleştirilecek kadastro çalışmaları ile hem taşınmazların sınırlarının tayini hem de bu taşınmazlar üzerindeki hakların doğru bir şekilde tespiti sonrasında tapu sicilinin oluşturulmasında, hak sahibi şahıslar yanında bir ölçüde kamu yararının da mevcut olduğu söylenebilir. Zira 3402 sayılı Kanun'un genel sistematiği içerisinde kadastro çalışmalarının sağlıklı ilerlemesi ve tapu sicilinin gerçeğe uygun olarak tutulması için kadastro komisyonlarına ve mahkemeye tanınan yetkiler ile belirli durumlarla alakalı olarak yargılamalarda resen araştırma ilkesinin uygulanacağının düzenlenmesi, tapu sicilinin doğru tutulmasındaki kamu yararının göz önüne alındığını göstermek bakımından önemlidir.
20. Kadastro işlemlerinden doğan davaların belirtilen özellikleri ışığında; kadastro işlemleri sırasında, işleme konu taşınmaz üzerindeki hakkın ihlal edildiği iddiasıyla açılan davalarda, verilen kararın doğru olmadığına dair iddia bakımından denetlenmesini talep etme hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesi kapsamında devreye girer. Aynı zamanda kadastro davalarının hizmet ettiği kamusal yarar göz önüne alındığında; kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalarda verilen kararların üst mahkemelerce denetlenmesi, kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanıp gerçeğe uygun tapu sicilinin oluşumu yönünden gerekli ve yararlıdır.
21. Ayrıca kadastro işlemlerinden doğan davalarda uyuşmazlık, taşınmazın değerinden ziyade taşınmaz üzerindeki hakların ve bu hakların sınırlarının tespiti ile tapu sicilinin gerçek duruma uygun olarak oluşturulmasıyla ilgilidir. Anılan yönüyle bu tür davalar; uyuşmazlık konusunu belirli bir değer yahut miktar olarak esas alan diğer dava türlerinden ayrılmakla dava konusu taşınmazın değerine dair tartışmalar, yargılama sırasında 3402 sayılı Kanun'un sistematiği gereği geri planda yer almaktadır.
22. Bunun yanında bu tür davalarda 3402 sayılı Kanun'un 36/2 nci maddesi gereğince dava harcı, yargılama giderlerinin tespit ve hesaplanmasında ilgili taşınmaz mala ait son beyan dönemi emlak vergisi değerinin esas alınacağı düzenlenmiştir. Aynı maddenin altıncı fıkrası gereğince kadastrosu yapılan yerlerde, emlak vergisi değeri belli olmayan taşınmaz mallara, kadastro ve dava harcı ile yargılama giderlerine esas olmak üzere kadostro komisyonunca kıymet takdir edileceği düzenlenmiştir. Ancak bu hükümler, hâkimin dava konusu taşınmazın değerini serbestçe takdir etme kuralının varlığı karşısında yol gösterici bir mahiyet arz etmekle birlikte belirlenen bu değerlerin mevcut ekonomik koşullarda her zaman gerçeği yansıtmayacağı kabul edilmelidir.
23. Bu nedenle kadastro işlemlerinden doğan davalara konu taşınmazın değeri esas alınarak verilen kararların miktar itibariyle kesinliğinin tayini, hakkaniyete uygun olmayan neticelerin ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Bu itibarla; 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile yapılan değişiklik öncesinde kadastro işlemlerinden doğan davalar ile ilgili olarak 6100 sayılı Kanun'un 341/2 nci maddesinde yer alan istinaf sınırı uygulamasında yorum farklılıklarına dayalı bir kısım tereddütler hasıl olmuş ve bu durumun açıklığa kavuşturulması amacıyla 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü ihdas edilmiştir.
24. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün geçmişe etkisi hakkında bir düzenleme bulunmasa da; hükmün gerekçesinden anlaşılacağı üzere madde hükmünde belirtilen davalar yönünden kanun yolu incelemesine dair uygulamada ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi amacının, hükmün zaman bakımından uygulanması sırasında göz önüne alınmasını gerektirmektedir.
25. Bu anlamda adil yargılanma hakkı kapsamında kanun yoluna başvurma hakkının sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerde Anayasanın 13 üncü maddesi gereğince ölçülük ve sınırlama sebeplerine uygunluk mevcut olmalıdır. Zira hükmün denetlenmesini talep etme hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfiliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olması gerekir. Bu durum Anayasanın 2 nci maddesinde düzenlenen hukuk devletinin bir gereği olup sınırlamayı içeren kanunda bulunması anayasal anlamda gerekli olan tüm nitelikler aynı zamanda hukuki güvenliğin tesisi bakımından elzemdir.
26. Buradan hareketle, 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün, düzenlemede belirtilen davaların niteliği göz önüne alındığında yürürlük tarihinden önce derdest olan davalara da uygulanması mümkündür. Zira anılan düzenleme, bir usul kurumu olan kanun yollarına dair hükümler içerse de verilen kararların denetlenmesini talep hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkından kaynaklanmaktadır. Bunun yanında maddede belirtilen davaların bünyelerinde barındırdığı özellikler sebebiyle verilen kararların denetlenmesi, kamu yararı bakımından da önem arz etmektedir. Bu kapsamda tereddüte yol açan usul kurallarının Anayasada güvence altına alınmış temel haklara, hukuki güvenlik ile hukuki belirlilik ilkelerine aykırı olacak surette aşırı şekilci olarak uygulanması hakkaniyete aykırı durumların ortaya çıkmasına sebebiyet vereceğinden 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün zaman bakımından uygulanmasında hem maddede belirtilen davaların nitelikleri hem de adil yargılanma hakkına dair sağlanan güvenceler gözden uzak tutulmamalıdır.
27. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Bölge Adliye Mahkemesince, istinaf dilekçesinin reddine dair karara dayanak olarak dava konusu taşınmazların yapılan keşif sonrasında belirlenen değerlerinin esas alındığı ve istinaf başvurusunda bulunan davalı vekilinin bu taşınmazlardaki payı nispetinde yapılan hesaplama neticesinde anılan davalı yönünden İlk Derece Mahkemesi kararının kesin olduğunun belirtildiği anlaşılmaktadır.
28. Oysa ki yukarıda yapılan açıklamalar ile dava konusu taşınmazların fiziki ve hukuki durumlarının tespit edilerek tapu siciline doğru bir şekilde kaydedilmesindeki kamu yararı dikkate alındığında, taşınmazların parasal değerlerinin herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Aksinin kabulü, doğru tespit edilip edilmediği denetlenmeyen ve davanın niteliği gereği taraflar arasında esas çekişme konusu olmayan taşınmaz değerleri esas alınarak kararın kanun yolu vasıtasıyla denetlenmesini talep hakkı engellenmek suretiyle adil yargılanma hakkının ihlâline neden olur.
29. Davanın bünyesinde barındırdığı tüm bu özellikler nedeniyle verilen kararın denetlenmesini talep etme hakkının Anayasa'nın 36 ncı maddesi kapsamında güvence altına alınması, hukuki güvenlik, hukuki belirlilik ve hakkaniyet gereğidir. Nitekim 6100 sayılı Kanun'un 341/2 nci maddesindeki düzenleme ile alakalı kadastro işlemlerinden doğan davalarda kesinlik sınırının ne yönden belirleneceğinin açık bir biçimde belirlenmemiş olması sonucu ortaya çıkan bir takım tereddütler, 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek madde 6 hükmü ile ortadan kaldırılmıştır. Bu anlamda 3042 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü, geçmiş dönemdeki farklı yorumları nihayete erdirip miktar itibariyle kesinlik sınırının kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda uygulanmayacağını açık bir biçimde düzenlemiştir.
30. Bu itibarla 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün, davanın bünyesindeki kendine has özellikleri ile verilecek kararın etki edeceği kamusal menfaat ve 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün amacı göz önüne alındığında, adil yargılanma hakkının ve hukuki güvenliğin tesisi için somut olayda uygulanması, maddenin ihdas amacı ile hakkaniyet gereğidir. Dolayısıyla İlk Derece Mahkemesince verilen kararın, temyiz kanun yolu aşamasında yürürlüğe giren 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü karşısında miktar itibariyle kesin hüküm niteliğine haiz olduğu söylenemeyeceğinden bu karara karşı istinaf kanun yolu açıktır.
31. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün geçmişe etkili olarak düzenlenmediği, bu sebeple somut olayda uygulanamayacağı, 6100 sayılı Kanun'un 448 inci maddesi kapsamında İlk Derece Mahkemesince kararın verilmesi ile usul işleminin tamamlandığı, kararın verildiği tarihte miktar itibariyle kesin olduğu, dolayısıyla İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurulamayacağı, temyiz sınırı bakımından taşınmazlarla ilgili bir ayrımın mevcut olmadığı, kesin olan bir kararın doğuracağı usuli kazanılmış hakkın nazara alınması gerektiği, kanun koyucu tarafından tanınmayan kanun yoluna başvuru hakkının yargı kararlarıyla tanınamayacağı, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
32. Hâl böyle olunca; Bölge Adliye Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
29.05.2024 tarihinde yapılan ikinci görüşmede, oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
''K A R Ş I O Y''
Dava, kadastro öncesi hukuki nedene dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Uyuşmazlığa konu İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği tarih itibarıyla yürürlükte olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 341 inci maddesinin 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun (7251 sayılı Kanun) ile yapılan değişiklik öncesindeki hâline göre miktar veya değeri bin beş yüz Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesin olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Kanun’un 34 üncü maddesi ile yapılan değişiklik sonrası 6100 sayılı Kanun’un 341 inci madde hükmü, bugünkü şeklini almış olup buna göre miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. İstinaf sınırına ilişkin bu miktar, 6100 sayılı Kanun’un Ek madde 1 hükmü kapsamında uyuşmazlığa konu İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği 2019 yılı itibarıyla 4.400,00 TL olarak belirlenmiştir.
Yine 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na (3402 sayılı Kanun) eklenen ek madde 6 hükmü gereğince; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı miktar veya değere bakılmaksızın 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü, içeriği ve niteliği itibarıyla usul hukukuna ilişkin bir kuralı düzenleme altına almaktadır. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun’da yapılan bu değişikliğe ilişkin kanun gerekçesinde uygulamadaki tereddütlerin giderilmesinin amaçlandığı ve maddede sayılan davalarda verilen kararların miktar ve değerine bakılmaksızın istinaf ve temyiz kanun yolu incelemesine tabi olduğu belirtilmiş ise de; hem madde hükmü hem de madde gerekçesinde düzenlemenin yürürlüğü ile ilgili herhangi bir açıklamaya yer verilmemiştir.
Buradan hareketle 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü, yürürlüğe girmiş olduğu tarih itibarıyla tamamlanmış işlemlere uygulanmamak kaydıyla düzenlemede belirtilen davalara derhâl uygulanacaktır. Zira usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin usul hükümlerinin derhâl yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır.
Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır. Hemen belirtilmelidir ki dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır.
Bir usul işlemi yargılama sırasında yapılmaya başlanıp tamamlandıktan sonra yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü usule ilişkin kanunlar, aksine ilişkin bir düzenleme öngörülmediği takdirde genel olarak hemen etkili olup uygulanırlar.
Yapılan açıklama ve ilkelere uygun olarak 6100 sayılı Kanun’un “Zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448/1 inci maddesi de “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır” hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde yeni usul hükümlerinin tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna veya hükümlere göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır.
Dolayısıyla 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü de, maddede belirtilen niteliği haiz davalarda tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanacaktır. Buradan hareketle 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girdiği tarihten önce, maddede belirlenen uyuşmazlık türleri hakkında verilen hükümler de karar tarihleri itibarıyla tamamlanmış bir usul işlemi niteliğini haiz olduklarından ve anılan Kanun’un ek madde 6 hükmünün bir usul kuralı niteliği göz önüne alındığında; 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesi gereğince bu kararlara 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün uygulanması mümkün değildir.
Bu sebeple 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün yürürlük tarihinden önce verilmiş olan ve madde hükmü kapsamındaki malvarlığına ilişkin davalar yönünden verilen kararlara yönelik olarak yapılacak olan istinaf ve temyiz kanun yolu incelemelerinde öncelikle 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi kapsamında miktar itibarıyla temyiz ve istinaf kanun yollarına ilişkin sınırların gözetilmesi ve belirlenen miktarlar altında kalan malvarlığına ilişkin uyuşmazlıklar bakımından verilen kararın miktar itibarıyla kesin hüküm niteliğinde olduklarının kabulü zorunludur.
Aksinin kabulü hâlinde verildiği tarih itibarıyla kesin olan ve davanın tarafları arasındaki uyuşmazlığı kesin olarak nihayete erdiren kesin hükmün sahip olduğu değişmezlik ve dokunulmazlık nitelikleri zedelenir. Zira kesin hükmün taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü ile hukuki durumlarının kati bir şekilde belirlenmesinde sahip olduğu nihai etki, aynı zamanda bir hukuk sisteminin olmazsa olmazı olan hukuki güvenlik ve hukuki öngörülebilirlik ilkelerinin gereğidir. Anılan ilkeler sebebiyle kesin hüküm, çözüme ulaştırdığı uyuşmazlığın kapsamı içerisindeki hususlarla ilgili olarak değişmezlik ve dokunulmazlık sıfatlarını bünyesinde barındırır. Bu nitelikleri sayesinde kesin hükmün kapsamındaki hususlar başka bir davanın inceleme konusu olamayacak şekilde muhafaza edilir.
Dolayısıyla düzenleme şekli itibarıyla geçmişe etkili olmayan bir başka deyişle bir geçiş hükmü içermeyen, 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün, yürürlüğe girmesinden önce verilen ve 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi gereği miktar itibarıyla kesin olan kararlara uygulanarak kesin hükmün değişmezlik ve dokunulmazlık vasıflarına verilecek zarar, aynı zamanda ve dolayısıyla hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerini de zedeleyecektir.
Yapılan bu açıklamalar ışığında somut uyuşmazlık incelendiğinde; 7251 sayılı Kanun ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girdiği 28.07.2020 tarihinden önce İlk Derece Mahkemesince 09.05.2019 tarihinde davanın kabulüne karar verildiği, bu karara karşı davalı vekilince yapılan istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin 07.11.2019 tarihli kararı ile davalı vekilinin istinaf başvuru dilekçesinin 6100 sayılı Kanun’un 341/2, 346 ve 352/1 inci maddeleri gereğince reddine karar verildiği, Bölge Adliye Mahkemesince verilen bu karara karşı davalı vekilince gerçekleştirilen temyiz başvurusunun ise Bölge Adliye Mahkemesi tarafından 03.12.2019 tarihli ek karar ile reddine karar verildiği sabittir. Ayrıca işbu dava malvarlığına ilişkin olup istinaf başvurusunda bulunan davalı yönünden hüküm altına alınan malvarlığının değeri 4.136,31 TL’dir.
Bu itibarla İlk Derece Mahkemesince 09.05.2019 tarihinde tesis edilen hüküm tamamlanmış bir usul işlemi olup verildiği tarih itibarıyla 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi kapsamında miktar itibarıyla kesin hüküm niteliğini haizdir. Dolayısıyla ve 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesi gereğince; 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren ve düzenlenme şekli itibarıyla geçmişe etkili olmayan 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün, 09.05.2019 tarihli İlk Derece Mahkemesince tesis edilen kesin hükmüne uygulanamayacağı açıktır. Bu sebeple uyuşmazlık konusu İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı miktar yönünden istinaf kanun yolu kapalıdır.
Tüm bu nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararının onanması gerektiği kanaatiyle direnme kararının Özel Dairenin bozma kararındaki nedenlerle bozulmasına dair değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
''K A R Ş I O Y''
Dava, kadastro öncesi sebebe dayalı asliye hukuk mahkemesinde açılmış tapu iptal-tescil davasıdır.
Sayın çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık, temyiz incelemesine konu kararın değer itibariyle verildiği anda kesin olup olmadığı, bir başka ifadeyle olağan yasa yolu incelemesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Yasa yoluna ilişkin hükümler 6100 sayılı HMK da düzenlendiğine göre aynı yasanın 448 inci maddesi “Zaman bakımından uygulanma” başlığıyla “ Bu kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır.” demektedir.
Diğer yandan 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun Ek Madde 6 ise “…kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar miktar veya değerine bakılmaksızın 12/01/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabilir.” şeklindedir. Söz konusu bu düzenleme 22.07.2020 tarihli 7251 sayılı yasanın 53 üncü maddesi ile getirilmiştir. Yürürlük tarihi ise 28.07.2020'dir.
6100 sayılı HMK’nın geçici 3 üncü maddesi ise “ Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur…” şeklinde düzenlenmiştir.
1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427/2 nci maddesi ise “ miktar veya değeri bir milyar lirayı geçmeyen taşınır mal ve alacak davalarına ilişkin nihai kararlar kesindir” demek suretiyle gayrımenkullere ilişkin uyuşmazlıklarda değere bakılmaksızın temyiz yolunun açık olduğu belirtilmiştir.
HMK’nın “İstinaf yoluna başvurulabilen kararlar” başlıklı 341/2 nci maddesi ile “Miktar veya değeri 5.390,00 Türk Lirasını geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir.”(değer karar tarihine göre güncellenmiştir) şeklinde düzenleme yapılmıştır.
HMK’nın Temyiz edilemeyen kararlar başlıklı 362 nci maddesinin 1-a bendi ise “Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dahil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar.” demek suretiyle temyiz sınırını belirlemiştir. Bu miktarın her yıl yeniden değerleme suretiyle arttırıldığı izahtan varestedir.
Bölge adliye mahkemeleri ise bilindiği üzere 20.07.2016 tarihinde faaliyete başlamıştır.
Bu yasal düzenlemeler karşısında çözümlenmesi gereken husus; Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçtiği 20.07.2016 ile Kadastro Yasası'nın Ek 6 ncı maddesinin yürürlüğe girdiği 28.07.2020 tarihi arasında hüküm altına alınan ve miktar itibariyle verildiği anda yasa yolu kapalı olan uyuşmazlıklar açısından Ek 6 ncı maddenin uygulanıp uygulanmayacağı, bir başka ifade ile verildiği anda kesin olan bu kararlara karşı olağan yasa yolunun mümkün olup olmadığı hususudur.
Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçtiği tarihten sonra 1086 sayılı HUMK’un 427/2 maddesinin uygulanmasının mümkün olmadığı yine 6100 sayılı HMK’nın Geçici 3 üncü maddesinin açık hükmüdür. 6100 sayılı yasada istinaf ve temyiz sınırı için gayrımenkuller açısından bir ayrım yapılmamıştır.
3402 sayılı Yasa'nın Ek 6 ncı maddesinin geriye yürüyeceğine dair herhangi bir düzenleme de bulunmamaktadır. Genel kural, özel hukuk yargılamasına ilişkin kanun hükümlerinin yürürlük tarihinden sonra sonuç doğurmasıdır.
Kadastro Kanunu Ek 6 ncı maddenin gerekçesinde, her ne kadar uygulamada tereddütler bulunduğundan bahsetmekte ise de bu gerekçeden Kanunun yürürlüğünden önce kesinleşmiş kararlara uygulanacağı sonucunu çıkarmak mümkün değildir.
Verildiği anda değer itibariyle istinaf veya temyiz sınırının altında kalan kararların o anda kesinleştiğinde ise şüphe yoktur. Bir kararın kesinleşmesi, ya verildiği anda miktar itibariyle kanun yoluna kapalı olması veya kanunda açıkça kesin olduğunun belirtilmesi nedeniyle, ya da kanun yolları tüketilmek suretiyle olur. Verildiği anda kesin olan hüküm bakımından artık yargılama bitmiştir. Yargılama süreci biten bir uyuşmazlık için olağan yasa yolu incelemesi mümkün değildir. Kesinlik, yargılamanın devamına engel bir durumdur. Hüküm verildiği anda kesin olduğu için artık tamamlanmış bir usulü işlem söz konusudur. Bu nedenle HMK 448 inci maddesi gereğince Kadastro Kanunu’nun Ek 6 ncı maddesinin tamamlanmış işlemlere uygulanması mümkün değildir. Ayrıca kesin olan bu kararın, lehine olan taraf bakımından usulü kazanılmış hak doğuracağı da unutulmamalıdır. Usulü kazanılmış hak ilkesi kamu düzeninden olup usul hukukunun en önemli ilkelerinden biridir.
Prof. Dr. Baki KURU “ Miktar veya değeri temyiz (kesinlik) sınırını geçmeyen menkul (taşınır) mal ve alacak davalarına ilişkin nihai kararlar kesindir.” (HUMK hükümlerine göre) derken Hukuk Muhakemeleri Usulü 2001 altıncı baskı 4981 inci sayfasında “ Kanundan ötürü verildiği anda kesin olan bir karar temyiz edilirse, temyiz talebi (esasına girilmeden) mesmu olmadığından dolayı reddedilir. Fakat Yargıtay, böyle bir (kesin) kararı yanlışlıkla bozarsa, bu bozma kararı ve mahkemenin bundan sonra yaptığı işlemler geçersizdir (yok sayılır)” demektedir.
Prof.Dr. Ramazan Arslan, Prof.Dr. Ejder Yılmaz, Prof.Dr. Sema Taşpınar Ayvaz, Doç.Dr. Emel Hanağası MEDENİ USUL HUKUKU DERS KİTABINDA özetle;
Medeni Usul Hukuku Kurallarının Zaman Bakımından Uygulanması başlığı altında;
“Hiç kimsenin, gelecekte yürürlüğe girecek bir kanuna göre davranışını düzenlemesi beklenemez. O nedenle özel (maddi) hukuk bakımından, kural olarak, uyuşmazlığın ortaya çıktığı tarihte yürürlükte olan kanun değil, ilişkinin, işlemin veya olayın gerçekleştiği tarihte yürürlükte olan kanun uygulama bulur. Kanunun geçmişe yürümesi veya geçmişe uygulanmaması adı verilen bu durum, kazanılmış haklara saygının bir ifadesidir. Çünkü ilgililerin o kanunlarla hak kazandıkları, dolayısıyla bu hakların ihlal edilmemesi gerektiği kabul edilmektedir. O hâlde kamu hukukunda derhal uygulama ilkesi geçerli olmakla birlikte, tamamlanmış işlem veya durumların yeni kanundan etkilenmemesi; hukuk devleti ve hukuki güvenliğin gereği olarak görülmektedir. Kanunların derhal uygulanması, geçmişe uygulanması değildir.Çünkü, tamamlanmış hukuki durum veya işlemlerin sarsılmaması esastır. Bu bakımdan yeni kanunun lehe veya aleyhe olması önem taşımaz.”,
Olağan Kanun Yolları başlığı altında ;“ …olağan kanun yolu, henüz kesinleşmemiş olan nihai kararlar için tanınmış bir yoldur.”
Belli Parasal Sınırı (İstinaf Sınırını) Geçme Şartı başlığı altında; “Kanun koyucu, ilk derece mahkemelerinin her türlü nihai kararına karşı istinaf yolunu açmamıştır. Miktar veya değeri, Kanunun (md. 341/2) aradığı belirli bir tutarı geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararlar kesin olup, bunlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz. Nitekim temyiz sistemimiz (HMK 362/1-a; HUMK 427) bakımından da mevcut bulunan benzeri hükmün, Anayasaya aykırılığı gerekçesiyle açılan davada Anayasa Mahkemesi, 20.01.1986 günlü ve 23/02 sayılı kararında ‘bu sınırın konulmasıyla davaların hızlandırılması ve Yargıtayın iş yükünün bir ölçüde azaltılmasının amaçlandığı, bu sınırlamanın kamu yararına yönelik olduğu ve hak arama hürriyetinin de kamu yararı dikkate alınarak sınırlanabileceği” gerekçesiyle, anılan hükmün Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir.
Kanunun (341/2) belirlediği parasal sınır, “malvarlığı davaları” içindir. Malvarlığı davaları terimi, taşınır ve taşınmaz mal davalarıyla her türlü alacak davasını da kapsar”
Şekli Anlamda Kesinliğin Meydana Gelmesi başlığıyla;“ bazı kararlar (hükümler) verildikleri anda (şekli anlamda) kesindir. Bunlar, istinaf yoluna götürülemeyen (HMK 341, 362, HUMK 427) kararlardır. ..şekli anlamda kesinleşen karara karşı, artık olağan kanun yollarına gidilemez.” demektedir.
Sayın çoğunluk, Anayasa ile hüküm altına alınan hak arama hürriyeti ve Yasa Koyucunun amacından bahsederek, yasa yolu aşamasında yürürlüğe giren kanunun geriye yürütüleceğini ileri sürmüştür.
Bilindiği üzere Anayasa gereğince hak ve hürriyetler kanunla sınırlanabilir (m.13). Nitekim Yasa Koyucu HMK’nın 341 ve 362 nci maddeleri ile bunu sınırlamış, yukarıda belirtildiği üzere Anayasa Mahkemesi de bu sınırlamayı uygun bulmuştur. Diğer yandan Kadastro öncesi sebep dışında açılan tapu iptal ve tescil başta olmak üzere bütün mal varlığı davalarına ilişkin hükümler bakımından Yargıtay istinaf ve temyiz sınırının uygulanmasında bir duraksama yaşamamıştır.
Yasa Koyucu ilgili yasanın kesinleşmiş uyuşmazlıklara da uygulanacağı yönünde bir düzenleme yapmadığı gibi, Kanunun gerekçesinde belirtilen “tereddüt” ifadesinden de bu yasanın geriye yürüyeceği anlamı çıkarılamayacaktır. Ancak yürürlük tarihinden sonra verilen kararlar bakımından tereddütün giderildiğinde şüphe yoktur.
Kanunun gerekçesinden ve genel ifadelerle hak arama hürriyetinden bahsederek kanunların zaman bakımından uygulanmasına ilişkin özel hukukun temel ilkelerinin ihlalini doğru bulmak mümkün değildir.
Somut uyuşmazlığa gelince, keşfen belirlenen dava konusu taşınmaz değerinin karar tarihi itibariyle istinaf kesinlik sınırının altında kaldığı anlaşılmaktadır. Ek 6 ncı madde, mahkeme kararının temyizi aşamasında yürürlüğe girmiştir. Bu nedenle Bölge Adliye mahkemesi tarafından, ilk derece mahkemesi kararının istinaf talebinin değerden reddi yönünde verdiği kararın ve bu kararın temyizi üzerine vermiş olduğu temyiz talebinin reddine ilişkin ek kararın yerinde olduğu düşüncesiyle ve Bölge Adliye Mahkemesinin isabetli olarak ortaya koyduğu direnme gerekçesiyle temyiz talebinin değerden reddine ilişkin ek kararının onanması gerektiği düşüncesiyle, Sayın Çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2023/1041 E., 2024/283 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTrabzon Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf dilekçesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341/2, 346/1 ve 352/1-b maddeleri gereğince usulden reddine karar verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu 2023/1041 E. , 2024/283 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
EK KARAR TARİHİ : 16.09.2020
SAYISI : 2022/1737 E., 2022/1586 K.
KARAR : Davanın usulden reddine
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 05.09.2022 tarihli ve
2021/4951 Esas, 2022/5379 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki kadastro öncesi nedene dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf dilekçesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341/2, 346/1 ve 352/1-b maddeleri gereğince usulden reddine karar verilmiştir.
Bu karara karşı davalı vekilinin temyiz başvurusunun da Bölge Adliye Mahkemesinin 16.09.2020 tarihli ek kararı ile reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesinin ek kararının davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda Bölge Adliye Mahkemesince verilen ek karar kaldırılarak Bölge Adliye Mahkemesi kararı bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili; Rize ili, İkizdere ilçesi, Yerelma Köyünde bulunan 116 ada 3 parsel sayılı taşınmazın müvekkillerine murisleri ... oğlu ...'dan intikal ettiğini, murisin 01.03.1976 tarihinde vefat etmesi üzerine söz konusu taşınmazın murisin oğulları ... ... ve ... ... tarafından kullanıldığını, ... ve ...'nın ölümünden sonra da torunları tarafından zilyetliğin sürdürüldüğünü, muris ... her ne kadar Hasanoğulları ailesinden gelmekte ise de köyde yaşanan husumet nedeniyle soyadını "..." olarak değiştirdiğini, murisin amcasının çocuğunun olmaması nedeniyle arazilerini paylaştırdığını, dava konusu taşınmazı ise murise verdiğini, bununla ilgili Osmanlıca senetlerin olduğunu, müvekkillerinin taşınmaz üzerindeki zilyetliklerinin neredeyse dört kuşak öncesine dayandığını, tüm bu süre boyunca davalının ve üst soyunun dava konusu taşınmaz ile herhangi bir ilişkisi olmadığı hâlde kadastro çalışmaları sırasında bu yerin hatalı olarak davalı ... adına tespit gördüğünü ileri sürerek davalı adına kayıtlı bulunan dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile tüm mirasçılar adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; dava konusu taşınmazı kullandığı iddia edilen kök muris ... aleyhine açılan davada İkizdere Asliye Hukuk Mahkemesinin 1962/1 Esas, 1962/18 Karar sayılı kararı ile müdahalenin men'ine karar verildiğini, mahkeme kararı ile men edilen bir yerin işgal yoluyla miras bırakılamayacağını, dayanılan Osmanlıca senetlerin Rize Sulh Hukuk Mahkemesinin 08.02.1939 tarihli men'i müdahale kararı ile geçersiz olduğuna hükmedildiğini, davacıların iddialarını kadastro çalışmaları sırasında kadastro memurlarına ilettiklerini ancak mahkeme kararları nedeniyle kadastro memurlarınca dinlenmediğini, dava konusu taşınmazın müvekkilin amcasının ölümü üzerine müvekkilin babası Mevlüt ...'e intikal ettiğini, bu husus kanıtlandığı için çekişmeli yerin müvekkili adına tespit gördüğünü belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin 11.03.2020 tarihli ve 2017/136 Esas, 2020/44 Karar sayılı kararı ile; dava konusu taşınmaz zilyetliğinin davacıların murisinde olduğu, 1976 yılında murisin vefatından sonra mirasçılarının taşınmaz zilyetliğini kadastro tespit tarihinden önce en az yirmi yıl boyunca malik sıfatıyla sürdürdüğü, İkizdere Asliye Hukuk Mahkemesinin 1962/1 Esas, 1962/18 Karar sayılı kararının müdahalenin men'ine ilişkin olduğu ve kararın eldeki davada kesin hüküm niteliği taşımayacağı, ayrıca zilyetliğin nizasız oluşu bakımından kadastro tespit tarihi olan 06.08.2007 tarihinden yirmi yıl önceki sürecin incelenmesi gerektiği, buna göre 06.08.1987 tarihinden önceki davaların zilyetlikle kazanma şartlarının oluşmasına engel olmayacağı gerekçesiyle davanın kabulü ile dava konusu 116 ada 3 parsel sayılı taşınmazın davalı adına olan tapu kaydının iptaline, dava konusu taşınmaz 360 pay kabul edilerek muris ... mirasçıları adına miras payları oranında tesciline karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
1. Bölge Adliye Mahkemesinin 17.07.2020 tarihli ve 2020/261 Esas, 2020/249 Karar sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın toplam değerinin 5.104,84 TL olduğu, değere karşı taraflarca bir itiraz ileri sürülmediği, dava değerinin hükmün verildiği tarih itibariyle öngörülen istinaf kesinlik sınırının altında kaldığı ve kesin nitelikte olduğu gerekçesiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 341/2, 346/1 ve 352/1-b maddeleri gereğince davalı vekilinin istinaf dilekçesinin usulden reddine kesin olmak üzere karar verilmiştir.
2. Bölge Adliye Mahkemesi kararının davalı vekili tarafından temyizi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince verilen 16.09.2020 tarihli ve 2020/261 Esas, 2020/249 Karar sayılı ek karar ile; kararın miktar itibariyle kesin olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin temyiz başvurusunun 6100 sayılı Kanun'un 362/1-a maddesi ile 366 ncı madde yollamasıyla 346 ncı maddesi gereğince usulden reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına ve 16.09.2020 tarihli ek kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "... Anayasa’nın 36. maddesi’nin 1. fıkrası uyarınca herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı yahut davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir; yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde de herkesin kişisel hak ve yükümlülükleriyle ilgili her türlü iddiasını mahkeme huzuruna taşıma hakkı teminat altına alınmıştır. Mahkeme kararlarına karşı kanun yoluna başvuru hakkı adil yargılanma hakkının saç ayaklarındandır. Bu anlamda mahkemeye erişim hakkı kapsamında uyuşmazlığın etkin şekilde sonuçlandırılması ancak kanun yolu denetimi ile mümkündür. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararlarının denetim mekanizmasını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar, erişim hakkını ihlal edebilir.
28/07/2020 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 22/07/2020 tarihli ve 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesi ile "Kadastro mahkemesinin veya askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar ve değere bakılmaksızın 12/01/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabilir." hükmü getirilmiştir.
7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin gerekçesinde de açıkça belirlendiği üzere, bu madde ile mevzu davaların mülkiyet hakkına doğrudan tesirinden ötürü ehemmiyeti gereği miktar ve değerine bakılmaksızın kanun yolu incelemesine tabi tutulması suretiyle etkin denetim mekanizması oluşturulması amaçlanmıştır.
Anayasa ve AİHS ile güvence altına alınan adil yargılama hakkı kapsamında mahkeme kararlarına karşı kanun yolu başvurusunda bulunma hakkı, hukuki belirlilik ilkesi, etkin denetim mekanizmasının oluşturulması gayesi ve 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin düzenleme amacı bir arada değerlendirildiğinde, tereddüte yol açan usul hükümlerinin aşırı şekilci olarak uygulanması neticesinde yasal denetim yollarının kullanımı önemli ölçüde etkileneceğinden, kanun yolu başvuru aşamalarının süren usul işlemlerinden olduğu, hükmün kesinleşinceye kadar geçirdiği derecatın bir bütünü oluşturduğu hususları da göz önüne alındığında, 3402 sayılı Yasa’nın Ek 6. maddesinin henüz kanun yolu aşamasında olan dava dosyalarına, yürürlük tarihinden bağımsız olarak sirayet edeceği hususunun tereddütsüz olduğu anlaşılmaktadır.
Değerlendirme
Bölge Adliye Mahkemesi tarafından işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken kesin karara karşı istinaf talebinde bulunulamayacağı gerekçesiyle istinaf talebinin reddine karar verilmesi hatalı olduğu gibi davalı vekilinin istinaf talebinin reddine dair karara yönelik temyiz talebinin 16/09/2020 tarihli ek karar ile reddine karar verilmesinde de isabet bulunmamaktadır..." gerekçesiyle Bölge Adliye Mahkemesinin 16.09.2020 tarihli ek kararının kaldırılmasına ve istinaf talebinin usulden reddine dair kararının bozulmasına, 6100 sayılı Kanun'un 373 üncü maddesi uyarınca istinaf incelemesi yapılması için dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçesine ek olarak, karar tarihi itibariyle kesin olarak verilen kararın sonradan çıkarılan Kanun ile yasa yoluna tâbi hâle gelip gelmediği hususunun öncelikle usul hukukuna ait bir konu olduğu, bu durumun kanunların geriye yürümezliği ilkesi ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 448 inci maddesinde kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanacağının düzenlendiği, kanun koyucu tarafından 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un (7251 sayılı Kanun) 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu'na (3402 sayılı Kanun) eklenen ek madde 6 hükmünün yürürlük tarihinden önce verilen kararlara da tesir edeceği yönünde bir düzenlemeye yer verilmediği, 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek madde 6 hükmünün 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe girdiği, eldeki davada ise İlk Derece Mahkemesince 11.03.2020 tarihinde ve Bölge Adliye Mahkemesince 17.07.2020 tarihinde karar verildiği, ek madde 6 hükmünün yürürlük tarihinden önce verilen mahkeme kararının 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince kesin olduğu, ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girme tarihinden önce verilen kararlara tesir etmeyeceği, aksine bir yorumun kesin hüküm sonucunu ortadan kaldıracağı ve hukuki güvenlik hakkını zedeleyeceği, İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği anda değer itibariyle istinaf veya temyiz sınırının altında kalmış olduğundan kesin nitelikte olması nedeniyle Bölge Adliye Mahkemesinin istinaf dilekçesinin değer yönünden reddine ilişkin kararı ve bu karara yönelik temyiz talebinin reddine ilişkin ek kararın isabetli olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili; dava konusu taşınmazın karar tarihi itibariyle değerinin 5.104,84 TL'nin üzerinde olduğunu, zira aynı taşınmazla ilgili İkizdere Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/11 Esas sayılı dosyasında yapılan keşif sonucunda düzenlenen 25.05.2010 tarihli bilirkişi raporunda dava konusu taşınmazın 2010 yılı itibariyle değerinin 6.748,48 TL olarak tespit edildiğini, bu yönüyle kararın istinaf sınırı altında olamayacağını, somut olayda İlk Derece Mahkemesince hükme esas alınan bilirkişi raporunda taşınmazın 2016 yılına göre değerinin 5.104,84 TL olarak hesaplandığını ancak istinaf kanun yolu yönünden parasal sınırın karar tarihindeki değere göre uygulanması gerektiğini, kadastro öncesi nedene dayalı davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlara karşı miktar veya değere bakılmaksızın istinaf veya temyiz yoluna başvurulabileceğini, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun ek 6 ncı maddesinin dikkate alınması gerektiğini, her ne kadar direnme kararında sonradan yürürlüğe giren usul hükmünün geçmişe tesir etmeyeceğinden bahsedilmişse de eldeki davanın kesinleşmediğini ve kanun yolu aşamasında olduğunu, usule ilişkin kurallar derhâl uygulanma ilkesine tabi olduğundan derdest olan eldeki davada miktar ve değere bakılmaksızın istinaf veya temyiz yoluna başvurulabileceğini ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava değerinin 10.000,00 TL olarak gösterildiği, yargılama sırasında davaya konu edilen taşınmaz değerinin 5.104,84 TL olarak belirlendiği ve taraflarca bu değere itiraz edilmediği kadastro öncesi hukuki nedene dayalı tapu iptali ve tescili talebine ilişkin eldeki davada, İlk Derece Mahkemesince verilen karara karşı davalı vekilinin istinaf dilekçesinin Bölge Adliye Mahkemesince 6100 sayılı Kanun’un 341/2, 346/1 ve 352/1-b maddeleri kapsamında reddine karar verilmesini müteakip 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girmiş olması karşısında, 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün somut olaya uygulanıp uygulanamayacağı, buradan varılacak sonuca göre İlk Derece Mahkemesince verilen kararın miktar itibariyle kesin nitelikte olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının (Anayasa) 13 ve 36 ncı maddeleri,
2. 6100 sayılı Kanun'un 341 ve 448 inci maddeleri ile ek madde 1 hükmü,
3. 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi,
4. 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü,
2. Değerlendirme
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
2. Anayasanın "Hak arama hürriyeti" başlıklı 36 ncı maddesinin birinci fıkrasında herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş olup anılan maddede düzenlenen hak arama özgürlüğü, yargılama usulüne ilişkin güvencelerle hakkaniyete uygun yargılama yapılmasını hedefleyen ve demokratik toplumda vazgeçilmez nitelikte olan adil yargılanma hakkını da kapsayan geniş bir içeriğe sahiptir.
3. Hak arama, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı ve insan onuru kavramıyla yakından ilgilidir. Bu nedenle demokratik hukuk düzenlerinde hakların korunmasını ve hak ihlallerinin giderilmesini temin edebilecek hukuki yollar öngörülmüştür. Nitekim Anayasa Mahkemesi de kararlarında hak arama özgürlüğünün hukuk devletinin başlıca ölçütü ve demokrasinin vazgeçilmez koşullarından biri olduğunu ifade etmiştir (Anayasa Mahkemesi 19.09.1991 tarih ve 1991/2 Esas, 1991/30 Karar; 25/11/2015 tarih ve 2014/86 Esas, 2015/109 Karar; 01.10.2020 tarih ve 2020/21 Esas, 2020/53 Karar). Bu doğrultuda Anayasanın 40 ıncı maddesinde hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
4. Zira Anayasanın 36 ncı maddesinde güvence altına alınan yargı mercileri önünde hak arama özgürlüğü, hakların korunmasını amaç edinen vazgeçilmez meşru yöntemlerin başında gelmektedir. Anayasadaki temel hakların korunmasında önemli bir teminat olan yargısal hak arama yolu, hakların korunmasında en etkili ve güvenceli yoldur. Hak arama özgürlüğünün kapsamının belirlenmesinde adalet ve hukuk devleti gibi temel anayasal ilkelerin de gözönünde bulundurulması gerekir. Bu doğrultuda hak arama özgürlüğünün amacının hak ihlalinin önlenerek kişiye hakkının teslim ve adaletin tesis edilmesi olduğu söylenebilir. Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, kanunun açıkça hatalı veya keyfi uygulanmasına ilişkin istisnalar dışında yargılama sonucunda verilen hükmün adil olup olmadığı veya hukuki açıdan isabetli olup olmadığı hususlarını içermemektedir. Bu itibarla adil yargılanma hakkının davanın taraflarına sağladığı tüm usul güvencelerine uyulmuş olsa bile yargılama sonucunda verilen hükmün hatalı olması mümkündür. Diğer bir ifadeyle adil yargılanma hakkının güvencelerine riayet edilmiş olsa da hâkimin gerek maddi vakıaların değerlendirilmesinde gerekse hukuk kurallarının uygulanmasında yanılgıya düşmesi ve buna bağlı olarak hukuka aykırı hüküm vermesi söz konusu olabilmektedir. Böyle kararlara ilgililerin veya toplumun katlanmasını istemek adalete olan güveni sarsar ve hukuk devletini zedeler. Bu nedenle hak arama özgürlüğünden yararlanılabilmesi bakımından adil ve isabetli olmadığı düşünülen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından denetlenmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Anayasa açısından bu gereklilik, özel olarak düzenlenen hak arama özgürlüğünün kapsamı ve mahiyetinden kaynaklanmaktadır (AYM 27.12.2018 tarih ve 2018/71 Esas, 2018/118 Karar).
5. Öte yandan Anayasanın 154 ve 155 inci maddelerinin de mahkeme kararlarının kural olarak denetlenmesi gerektiği düşüncesiyle düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anayasanın 36, 154 ve 155 inci maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasanın mahkemelerce verilen hükmün bir başka yargı merci tarafından denetlenmesini talep etme hakkını yargılamanın konusuna göre herhangi bir kısıtlamaya tâbi olmaksızın Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamında güvenceye kavuşturduğu görülmektedir. Dolayısıyla hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, konusu bir suç isnadına dayanan ya da medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin olan tüm yargılamalar için geçerlidir.
6. Nitekim Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamındaki hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, kişinin aleyhine verilen bir hükmün başka bir yargı merci tarafından gözden geçirilmesini ve denetlenmesini isteyebilmesini teminat altına almaktadır. Bununla birlikte hükmün denetlenmesini talep etme hakkının tabiatı itibarıyla devletin kanuni düzenleme yapmasını gerektirdiği açıktır. Kişilerin ne şekilde bu haktan yararlanacakları ve bu hakkın temini bakımından nasıl bir sistemin kurulacağı hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır.
7. Hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ilişkin kanuni düzenlemelerde bu denetimin sadece hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığı hususuyla mı sınırlı olacağı yoksa bunun yanında maddi olguların değerlendirilmesini de mi kapsayacağı hususu kanun koyucunun takdir yetkisindedir. Bu bağlamda mahkeme hükmünün denetiminin maddi olguların değerlendirilmesini de kapsaması gerektiğine dair bir anayasal zorunluluk bulunmamaktadır. Denetimi yapacak yargı mercinin hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığına yönelik bir denetim yapma yetkisi ile donatılması, hükmün denetlenmesini talep etme hakkının sağlanmasına ilişkin anayasal yükümlülüğün yerine getirilmesi bakımından yeterli görülebilir.
8. Bunun yanında hükmün denetlenmesini talep etme hakkının niteliği dikkate alındığında bu hakkın mutlak bir hak olarak kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla bu hak kanun koyucu tarafından bazı sınırlamalara tâbi tutulabilir. Ancak bu sınırlandırmaların Anayasanın 13 üncü maddesinde öngörülen ölçütlere uygun olarak yapılması gerekir. Nitekim aynı esaslar Anayasa Mahkemesinin 24.02.2022 tarihli ve 2021/34 Esas, 2022/21 Karar sayılı kararında da benimsenmiştir.
9. Adil yargılanma hakkı çerçevesinde adli yargı sistemi içerisinde görülen hukuk davalarında hükmün denetlenmesini talep hakkının kullanımına dair düzenleme, 6100 sayılı Kanun'da mevcut olup anılan hükümlerde hukuk davalarında kanun yollarına başvuru hakkının hangi koşul ve şekillerde kullanılacağı, bu hakkın temininde nasıl bir yol izleneceği ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
10. Adli yargıda ilk derece mahkemelerinin nihai kararlarına karşı kural olarak istinaf yolu öngörülmüştür. 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinde istinaf yoluna başvurulabilen kararlar düzenlenmiştir. Anılan maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararların kesin olduğu öngörülmüştür. Kuralda belirtilen parasal sınır, anılan Kanun’un ek 1 inci maddesinin birinci fıkrası gereğince her yıl yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanmaktadır. Buna göre eldeki davada İlk Derece Mahkemesince 11.03.2020 tarihinde nihai karar verilmiş olup, yeniden değerleme oranı neticesinde 2020 yılı itibariyle istinaf kesinlik sınırı 5.390,00 TL'ye çıkartılmıştır. 2020 yılı için bu miktarın altındaki değerde malvarlığı davalarına ilişkin verilen kararlar kesin niteliktedir.
11. Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek madde 6 hükmüne göre; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
12. Anılan maddenin gerekçesinde; kadastro mahkemelerinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararların miktar veya değerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna tâbi olup olmadığıyla ilgili uygulamada tereddütlerin bulunduğu belirtilerek bu tereddütlerin giderilmesi amacıyla bu davalarda verilen kararların miktar veya değeri dikkate alınmaksızın istinaf veya temyiz incelemesine açık olduğunun hükme bağlandığı belirtilmiştir.
13. Gerçekten 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesi, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'ndan (1086 sayılı Kanun) farklı olarak tüm malvarlığı davalarında istinaf sınırı olarak belirli bir miktarı öngörmüş olup bu hususta hukuk davaları arasında herhangi bir ayrım yapmamış, hükmün kadastro işlemlerinden doğan davalarda ne şekilde uygulanacağı konusunda açık bir hüküm ihdas etmemiştir. Hükümdeki bu belirsizlik, 6100 sayılı Kanun'un yürürlüğü sonrasında uygulamada kadastro işlemlerinden doğan davalarda bir takım tereddütlere sebebiyet vermiş, ilk derece mahkemeleri bakımından 6100 sayılı Kanun'da belirtilen kesinlik sınırının altındaki kararlara karşı kanun yolunun açık olup olmadığı hususunda 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğe kadar yorum farklılıkları ortaya çıkmıştır. Kadastro işlemleri sonucu ortaya çıkan uyuşmazlıklardan doğan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özellikler, bu yorum farklılıklarının oluşumunda önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır.
14. Gelinen aşamada; 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin uygulanması sırasında ortaya çıkan tereddütlere vaki etkisi sebebiyle, 3402 sayılı Kanun çerçevesinde kadastro faaliyetinin niteliği ile aynı Kanun'dan kaynaklanan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özelliklerin üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
15. Kadastro faaliyeti ile amaçlanan, taşınmaz malların sınırlarının ve hukuki durumlarının belirlenerek tapu sicilinin oluşturulmasıdır. Nitekim 3402 sayılı Kanun'un 1 inci maddesinde bu amaç "Bu Kanunun amacı, ülke koordinat sistemine göre memleketin kadastral veya topoğrafik kadastral haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukukî durumlarını tespit etmek suretiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun öngördüğü tapu sicilini kurmak, mekânsal bilgi sisteminin alt yapısını oluşturmaktır" şeklinde ifade edilmiştir. Bu kapsamda kadastro faaliyetleri ile gerçek hak durumuna uygun şekilde yapılacak tespitlerle taşınmazların hukuki ve fiili durumlarının açık bir biçimde belirlenmesi öngörülmüştür.
16. Tapu sicili, taşınmazlar üzerindeki mevcut hakları göstermek, bunların tesis ve devirlerini sağlamak için tutulan resmî bir sicildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 997 ve devamı maddelerinde düzenlenen tapu sicili, ana ve yardımcı sicillerden oluşan ve çeşitli defter ile belgeleri kapsayan bir bütündür. Zira, tapu sicilinin en önemli unsuru tapu kütüğü olmakla birlikte tek başına kütük kaydının bir taşınmazın geometrik ve hukuki durumunu göstermeye yeterli olduğu söylenemez. Bu anlamda devletin yetkili kıldığı memurlar tarafından tutulan defter, belge ve planlar; taşınmazın malikini, taşınmazı takyit eden sınırlı ayni hakları, konumunu, yüzölçümünü, miktarını, türünü ve şeklini, yine varsa taşınmazla ilgili bazı şahsi haklar ile devir ve temlik hakkı üzerindeki kısıtlamaları da gösterir.
17. Kural olarak taşınmazlar üzerindeki ayni haklar tescille kazanılır (4721 sayılı Kanun md. 705/1). Tescil, tapu kütüğünde ayni hakka ilişkin kaydı ifade eden teknik bir terimdir. Tapu sicilinin taşınmazlar üzerindeki ayni hakları gösterebilmesi için öncelikle taşınmazın tapu siciline kaydı gerekmektedir. Çünkü 4721 sayılı Kanun'un 1000/1 inci maddesinde, her taşınmaza kütükte bir sayfa açılacağı belirtilerek tapu sicilinin oluşturulmasında "ayni sistem" adı verilen sistem kabul edilmiştir. Bu sistemi kadastrosu yapılmamış yerlerde uygulama imkânı bulunmadığından ülke topraklarının kadastrosunun sağlıklı bir şekilde yapılması, tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların çap kaydının oluşturularak tapulanması yüksek seviyede önem arz eden bir husustur.
18. Bu çerçevede kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanması ve bu işlerden doğan uyuşmazlıkların gerçek durumu gösterir tapu sicili oluşturma gayesine uygun şekilde çözülmesi de "ayni sistemin" doğru ve yararlı bir şekilde faaliyet göstermesi için zorunludur. Belirlenen bu amaç kapsamında kadastro işlemlerinden doğan ve 3402 sayılı Kanun'un uygulama alanı bulduğu uyuşmazlıklar ile ilgili yapılacak yargılamalarda 3402 sayılı Kanun'da belirtilen amaç göz önüne alınmalıdır. Nitekim bu amaç çerçevesinde kadastro işlemleriyle ilgili davalarda hâkim, taraflarca getirilme ilkesinin uygulandığı davalara bakan hâkimlerden farklı olarak bir kısım yetkilere sahiptir. Kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda hukuk davalarına egemen genel ilkelerden ve usul kurallarında da bir kısım ayrılmalar ve belirli koşullarda yargılamalarda resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu durumlar gözlenmektedir. Kadastro mahkemesinde görülen davalarda belirli koşullarda resen araştırma yetkisinin geçerli olması, şüphesiz 3402 sayılı Kanun'un gerçeğe uygun tapu sicili oluşturulması şeklinde ifade edilebilen amacına uygundur.
19. Kadastro işlemleri ile bu işlemlerden doğan davaların yargılaması sırasında uygulanacak kuralların kendine özgü nitelikleri nazara alındığında, ülke toprakları üzerinde gerçekleştirilecek kadastro çalışmaları ile hem taşınmazların sınırlarının tayini hem de bu taşınmazlar üzerindeki hakların doğru bir şekilde tespiti sonrasında tapu sicilinin oluşturulmasında, hak sahibi şahıslar yanında bir ölçüde kamu yararının da mevcut olduğu söylenebilir. Zira 3402 sayılı Kanun'un genel sistematiği içerisinde kadastro çalışmalarının sağlıklı ilerlemesi ve tapu sicilinin gerçeğe uygun olarak tutulması için kadastro komisyonlarına ve mahkemeye tanınan yetkiler ile belirli durumlarla alakalı olarak yargılamalarda resen araştırma ilkesinin uygulanacağının düzenlenmesi, tapu sicilinin doğru tutulmasındaki kamu yararının göz önüne alındığını göstermek bakımından önemlidir.
20. Kadastro işlemlerinden doğan davaların belirtilen özellikleri ışığında; kadastro işlemleri sırasında, işleme konu taşınmaz üzerindeki hakkın ihlâl edildiği iddiasıyla açılan davalarda, verilen kararın doğru olmadığına dair iddiasıyla denetlenmesini talep etme hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesi kapsamında devreye girer. Aynı zamanda kadastro davalarının hizmet ettiği kamusal yarar göz önüne alındığında; kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalarda verilen kararların üst mahkemelerce denetlenmesi, kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanıp gerçeğe uygun tapu sicilinin oluşumu yönünden gerekli ve yararlıdır.
21. Ayrıca kadastro işlemlerinden doğan davalarda uyuşmazlık, taşınmazın değerinden ziyade taşınmaz üzerindeki hakların ve bu hakların sınırlarının tespiti ile tapu sicilinin gerçek duruma uygun olarak oluşturulmasıyla ilgilidir. Anılan yönüyle bu tür davalar; uyuşmazlık konusunu belirli bir değer yahut miktar olarak esas alan diğer dava türlerinden ayrılmakla dava konusu taşınmazın değerine dair tartışmalar, yargılama sırasında 3402 sayılı Kanun'un sistematiği gereği geri planda yer almaktadır.
22. Bunun yanında bu tür davalarda 3402 sayılı Kanun'un 36 ncı maddesinin ikinci fıkrası gereğince dava harcı, yargılama giderlerinin tespit ve hesaplanmasında ilgili taşınmaz mala ait son beyan dönemi emlak vergisi değerinin esas alınacağı düzenlenmiştir. Aynı maddenin altıncı fıkrası gereğince kadastrosu yapılan yerlerde, emlak vergisi değeri belli olmayan taşınmaz mallara, kadastro ve dava harcı ile yargılama giderlerine esas olmak üzere kadastro komisyonunca kıymet takdir edileceği ifade edilmiştir. Ancak bu hükümler, hâkimin dava konusu taşınmazın değerini serbestçe takdir etme kuralının varlığı karşısında yol gösterici bir mahiyet arz etmekle birlikte belirlenen bu değerlerin mevcut ekonomik koşullarda her zaman gerçeği yansıtmayacağı kabul edilmelidir.
23. Bu nedenle kadastro işlemlerinden doğan davalara konu taşınmazın değeri esas alınarak verilen kararların miktar itibariyle kesinliğinin tayini, hakkaniyete uygun olmayan neticelerin ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Bu itibarla; 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile yapılan değişiklik öncesinde kadastro işlemlerinden doğan davalar ile ilgili olarak 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan istinaf sınırı uygulamasında yorum farklılıklarına dayalı bir kısım tereddütler hasıl olmuş ve bu durumun açıklığa kavuşturulması amacıyla 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü ihdas edilmiştir.
24. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün geçmişe etkisi hakkında bir düzenleme bulunmasa da; hükmün gerekçesinden anlaşılacağı üzere madde hükmünde belirtilen davalar yönünden kanun yolu incelemesine dair uygulamada ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi amacının, hükmün zaman bakımından uygulanması sırasında göz önüne alınmasını gerektirmektedir.
25. Bu anlamda adil yargılanma hakkı kapsamında kanun yoluna başvurma hakkının sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerde Anayasanın 13 üncü maddesi gereğince ölçülülük ve sınırlama sebeplerine uygunluk mevcut olmalıdır. Zira hükmün denetlenmesini talep etme hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfiliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olması gerekir. Bu durum Anayasanın 2 nci maddesinde düzenlenen hukuk devletinin bir gereği olup sınırlamayı içeren kanunda bulunması anayasal anlamda gerekli olan tüm nitelikler aynı zamanda hukuki güvenliğin tesisi bakımından elzemdir.
26. Buradan hareketle, 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün, düzenlemede belirtilen davaların niteliği göz önüne alındığında yürürlük tarihinden önce derdest olan davalara da uygulanması mümkündür. Zira anılan düzenleme, bir usul kurumu olan kanun yollarına dair hükümler içerse de verilen kararların denetlenmesini talep hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkından kaynaklanmaktadır. Bunun yanında maddede belirtilen davaların bünyelerinde barındırdığı özellikler sebebiyle verilen kararların denetlenmesi, kamu yararı bakımından da önem arz etmektedir. Bu kapsamda tereddüte yol açan usul kurallarının Anayasada güvence altına alınmış temel haklara, hukuki güvenlik ile hukuki belirlilik ilkelerine aykırı olacak surette aşırı şekilci olarak uygulanması hakkaniyete aykırı durumların ortaya çıkmasına sebebiyet vereceğinden 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün zaman bakımından uygulanmasında hem maddede belirtilen davaların nitelikleri hem de adil yargılanma hakkına dair sağlanan güvenceler gözden uzak tutulmamalıdır.
27. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Bölge Adliye Mahkemesince istinaf dilekçesinin reddine dair karara dayanak olarak dava konusu taşınmazın değerinin esas alındığı ve İlk Derece Mahkemesi kararının kesin olduğunun belirtildiği anlaşılmaktadır.
28. Oysaki yukarıda yapılan açıklamalar ile dava konusu taşınmazın fiziki ve hukuki durumunun tespit edilerek tapu siciline doğru bir şekilde kaydedilmesindeki kamu yararı dikkate alındığında, taşınmazın parasal değerinin herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Aksinin kabulü doğru tespit edilip edilmediği denetlenmeyen ve davanın niteliği gereği taraflar arasında esas çekişme konusu olmayan taşınmaz değeri esas alınarak kararın kanun yolu vasıtasıyla denetlenmesini talep hakkı engellenmek suretiyle adil yargılanma hakkının ihlaline neden olur.
29. Davanın bünyesinde barındırdığı tüm bu özellikler nedeniyle verilen kararın denetlenmesini talep etme hakkının Anayasanın 36 ncı maddesi kapsamında güvence altına alınması, hukuki güvenlik, hukuki belirlilik ve hakkaniyet gereğidir. Nitekim 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile alakalı kadastro işlemlerinden doğan davalarda kesinlik sınırının ne yönden belirleneceğinin açık bir biçimde belirlenmemiş olması sonucu ortaya çıkan birtakım tereddütler, 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek madde 6 hükmü ile ortadan kaldırılmıştır. Bu anlamda 3042 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü, geçmiş dönemdeki farklı yorumları nihayete erdirip miktar itibariyle kesinlik sınırının kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda uygulanmayacağını açık bir biçimde düzenlemiştir.
30. Bu itibarla 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün, davanın bünyesindeki kendine has özellikleri ile verilecek kararın etki edeceği kamusal menfaat ve 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün amacı göz önüne alındığında, adil yargılanma hakkının ve hukuki güvenliğin tesisi için somut olayda uygulanması, maddenin ihdas amacı ile hakkaniyet gereğidir. Dolayısıyla İlk Derece Mahkemesince verilen kararın, temyiz kanun yolu aşamasında yürürlüğe giren 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü karşısında miktar itibariyle kesin hüküm niteliğini haiz olduğu söylenemeyeceğinden bu karara karşı istinaf kanun yolu açıktır.
31. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün geçmişe etkili olarak düzenlenmediği, bu sebeple somut olayda uygulanamayacağı, 6100 sayılı Kanun'un 448 inci maddesi kapsamında İlk Derece Mahkemesince kararın verilmesi ile usul işleminin tamamlandığı, kararın verildiği tarihte miktar itibariyle kesin olduğu, dolayısıyla İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurulamayacağı, temyiz sınırı bakımından taşınmazlarla ilgili bir ayrımın mevcut olmadığı, kesin olan bir kararın doğuracağı usuli kazanılmış hakkın nazara alınması gerektiği, kanun koyucu tarafından tanınmayan kanun yoluna başvuru hakkının yargı kararlarıyla tanınamayacağı, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
32. Hâl böyle olunca; Bölge Adliye Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
22.05.2024 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
...
...
"K A R Ş I O Y"
Dava, kadastro tespitine itiraz ile tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Uyuşmazlığa konu İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği tarih itibariyle yürürlükte olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341 inci maddesinin 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik öncesindeki hâline göre miktar veya değeri 1.500,00 TL'yi geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararların kesin olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un (7251 sayılı Kanun) 34 üncü maddesi ile yapılan değişiklik sonrası 6100 sayılı Kanun’un 341 inci madde hükmü, bugünkü şeklini almış olup buna göre miktar veya değeri 3.000,00 TL’yi geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. İstinaf sınırına ilişkin bu miktar, 6100 sayılı Kanun’un ek madde 1 hükmü kapsamında uyuşmazlığa konu İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği 2020 yılı itibariyle 5.390,00 TL olarak belirlenmiştir.
Yine 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na (3402 sayılı Kanun) eklenen ek madde 6 hükmü gereğince; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü, içeriği ve niteliği itibariyle usul hukukuna ilişkin bir kuralı düzenleme altına almaktadır. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun'da yapılan bu değişikliğe ilişkin kanun gerekçesinde uygulamadaki tereddütlerin giderilmesinin amaçlandığı ve maddede sayılan davalarda verilen kararların miktar ve değerine bakılmaksızın istinaf ve temyiz kanun yolu incelemesine tâbi olduğu belirtilmiş ise de; hem madde hükmü hem de madde gerekçesinde düzenlemenin yürürlüğü ile alakalı herhangi bir açıklamaya yer verilmemiştir.
Buradan hareketle 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü, yürürlüğe girmiş olduğu tarih itibariyle tamamlanmış işlemlere uygulanmamak kaydıyla düzenlemede belirtilen davalara derhâl uygulanacaktır. Zira usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin usul hükümlerinin derhâl yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır.
Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhâl uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır. Hemen belirtilmelidir ki dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır.
Bir usul işlemi yargılama sırasında yapılmaya başlanıp tamamlandıktan sonra yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü usule ilişkin kanunlar, aksine ilişkin bir düzenleme öngörülmediği takdirde genel olarak hemen etkili olup uygulanırlar.
Yapılan açıklama ve ilkelere uygun olarak 6100 sayılı Kanun’un "Zaman bakımından uygulanma" başlığını taşıyan 448/1 inci maddesi de "Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır" hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde yeni usul hükümlerinin tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna veya hükümlere göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır.
Dolayısıyla 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü de, maddede belirtilen niteliği haiz davalarda tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanacaktır. Buradan hareketle 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girdiği tarihten önce, maddede belirlenen uyuşmazlık türleri hakkında verilen hükümler de karar tarihleri itibariyle tamamlanmış bir usul işlemi niteliğini haiz olduklarından ve anılan Kanun'un ek madde 6 hükmünün bir usul kuralı niteliği göz önüne alındığında; 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesi gereğince bu kararlara 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün uygulanması mümkün değildir.
Bu sebeple 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün yürürlük tarihinden önce verilmiş olan ve madde hükmü kapsamındaki malvarlığına ilişkin davalar yönünden verilen kararlara yönelik olarak yapılacak olan istinaf ve temyiz kanun yolu incelemelerinde öncelikle 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesi kapsamında miktar itibariyle temyiz ve istinaf kanun yollarına ilişkin sınırların gözetilmesi ve belirlenen miktarlar altında kalan malvarlığına ilişkin uyuşmazlıklar bakımından verilen kararın miktar itibariyle kesin hüküm niteliğinde olduklarının kabulü zorunludur.
Aksinin kabulü hâlinde verildiği tarih itibariyle kesin olan ve davanın tarafları arasındaki uyuşmazlığı kesin olarak nihayete erdiren kesin hükmün sahip olduğu değişmezlik ve dokunulmazlık nitelikleri zedelenir. Zira kesin hükmün taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü ile hukuki durumlarının kati bir şekilde belirlenmesinde sahip olduğu nihai etki, aynı zamanda bir hukuk sisteminin olmazsa olmazı olan hukuki güvenlik ve hukuki öngörülebilirlik ilkelerinin gereğidir. Anılan ilkeler sebebiyle kesin hüküm, çözüme ulaştırdığı uyuşmazlığın kapsamı içerisindeki hususlarla alakalı olarak değişmezlik ve dokunulmazlık sıfatlarını bünyesinde barındırır. Bu nitelikleri sayesinde kesin hükmün kapsamındaki hususlar başka bir davanın inceleme konusu olamayacak şekilde muhafaza edilir.
Dolayısıyla düzenleme şekli itibariyle geçmişe etkili olmayan bir başka deyişle bir geçiş hükmü içermeyen, 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün, yürürlüğe girmesinden önce verilen ve 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesi gereği miktar itibariyle kesin olan kararlara uygulanarak kesin hükmün değişmezlik ve dokunulmazlık vasıflarına verilecek zarar, aynı zamanda ve dolayısıyla hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerini de zedeleyecektir.
Yapılan bu açıklamalar ışığında somut uyuşmazlık incelendiğinde; 7251 sayılı Kanun ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girdiği 28.07.2020 tarihinden önce İlk Derece Mahkemesince 11.03.2020 tarihinde davanın kabulüne karar verildiği, bu karara karşı davalı vekilince yapılan istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesince 17.07.2020 tarihli karar ile istinaf dilekçesinin reddine karar verildiği, Bölge Adliye Mahkemesince verilen bu karara karşı davalı vekilince gerçekleştirilen temyiz başvurusunun ise yine Bölge Adliye Mahkemesince 16.09.2020 tarihli ek karar ile reddine karar verildiği sabittir. Ayrıca işbu dava malvarlığına ilişkin olup istinaf başvurusunda bulunan davalı yönünden hüküm altına alınan malvarlığının değeri 5.104,84 TL'dir.
Bu itibarla İlk Derece Mahkemesince 11.03.2020 tarihinde tesis edilen hüküm tamamlanmış bir usul işlemi olup verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi kapsamında miktar itibariyle kesin hüküm niteliğini haizdir. Dolayısıyla ve 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesi gereğince; 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren ve düzenlenme şekli itibariyle geçmişe etkili olmayan 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün, 11.03.2020 tarihli İlk Derece Mahkemesince tesis edilen kesin hükmüne uygulanamayacağı açıktır. Bu sebeple uyuşmazlık konusu İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı miktar yönünden istinaf kanun yolu kapalıdır.
Tüm bu nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararının onanması gerektiği kanaatiyle direnme kararının Özel Dairenin bozma kararındaki nedenlerle bozulmasına dair Değerli Çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
"K A R Ş I O Y"
Dava, kadastro tespitine itiraz davasıdır. Bölge Adliye Mahkemesince; dava değerinin 5.104,84 TL olarak gösterildiği, kararların kesin olması nedeniyle istinaf yoluna başvurulamayacağı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nın 341/2 ve 352 nci maddeleri gereğince reddine karar verilmiş davacı vekilinin bu karara yönelik temyiz talebi de yine dava değeri itibariyle kararın temyizi kabil olmadığı gerekçesiyle ek karar ile reddedilmiş, ek karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Özel Dairece, Anayasa ve AİHS ile güvence altına alınan adil yargılama hakkı kapsamında mahkeme kararlarına karşı kanun yoluna başvuru hakkı, hukuki belirlilik ilkesi, etkin denetim mekanizmasının oluşturulması gayesi ve 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek 6 ncı maddesinin düzenleme amacı bir arada değerlendirildiğinde, tereddüte yol açan usul hükümlerinin aşırı şekilci olarak uygulanması neticesinde yasal denetim yolları kullanımını önemli ölçüde etkileyeceğinden, kanun yolu başvuru aşamalarının süren usul işlemlerinden olduğu, hükmün kesinleşinceye kadar geçirdiği derecatın bir bütün oluşturduğu hususları da göz önüne alındığında, 3402 sayılı Yasanın ek 6 ncı maddesinin henüz kanun yolu aşamasında olan dava dosyalarına, yürürlük tarihinden bağımsız olarak uygulanacağı belirtilerek istinaf isteminin miktardan red kararının bozulmasına karar verilmişir.
İstinaf mahkemesince, verildiği anda kesin nitelikte olan kararlara karşı kanun yoluna başvurulmasının davayı derdest hâle getirmeyeceği, bu nedenle Kadastro Kanunu’nun ek 6 ncı maddesinin verildiği anda kesin nitelikteki kararlara uygulanma imkânının bulunmadığı, belirtilerek eldeki davada ilk derece mahkemesi kararının verildiği tarih itibariyle kesin nitelikte olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Olayımızda uygulanması gereken 3402 sayılı Kanunun ek madde 6 “…kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar …..miktar veya değerine bakılmaksızın Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabilir.” şeklindedir. Söz konusu bu düzenleme 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu hüküm tipik “usul hukuku” hükmüdür. Dolayısıyla yürürlüğe girdiği tarihte tamamlanmamış derdest olan davalarda uygulanabilir.
Öte yandan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427/2 nci maddesi, “miktar veya değeri bir milyar lirayı geçmeyen taşınır mal ve alacak davalarına ilişkin nihai kararlar kesindir.” hükmü, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihi olan 20.07.2016 tarihine kadar, geçerlidir.
Anılan düzenlemeler karşısında çözümlenmesi gereken husus; bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçtiği 20.07.2016 tarihi ile Kadastro Kanunu’nun ek 6 ncı maddesinin yürürlüğe girdiği 28.07.2020 tarihi arasında hüküm altına alınan ve miktar itibariyle verildiği anda yasa yolu kapalı olan uyuşmazlıklar açısından 3402 sayılı Yasanın ek 6 ncı maddenin uygulanıp uygulanmayacağı, bir başka ifade ile verildiği anda kesin olan bu kararlara karşı temyiz yolunun mümkün olup olmadığı hususudur.
Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçtiği tarihten sonra 1086 sayılı HUMK’nun 427/2 nci maddesinin uygulanmasının mümkün olmadığı, HMK’nın geçici 3 üncü maddesinin açık hükmüdür. HMK'nın temyiz sınırı için gayrimenkuller açısından bir ayrım yapmamıştır. 3402 sayılı Kanunu'n ek 6 ncı maddesinin yürürlük tarihi ile ilgili bir hüküm bulunmadığına göre, usul hükmü olan 3402 sayılı Yasanın ek 6 ncı maddesi sadece yürürlüğe girdiği tarihte derdest davalara uygulanmalıdır.
Somut olayda kararın verildiği tarihte istinaf veya temyiz sınırının altında kalan kararların kesin olduğundan şüphe yoktur. Verildiği anda kesin olan hüküm bakımından artık yargılama bitmiştir. Yargılama süreci biten bir uyuşmazlık için istinaf ve temyiz incelemesi mümkün değildir. Kesinlik, yargılamanın devamına engel bir durumdur. Hüküm verildiği anda kesin olduğu için artık tamamlanmış bir usulü işlem söz konusudur. HMK'nın 448 inci maddesi gereğince Kadastro Kanunu’nun ek 6 ncı maddesinin tamamlanmış işlemlere uygulanması mümkün değildir. Ayrıca kesin olan bir karar, lehine olan taraf açısından “usulü kazanılmış hak” doğuracağından ve usulü kazanılmış hak, kamu düzenini ve hukuki güvenliği ilgilendiren bir hukuki kurum olduğundan resen gözetilmesi gerekir. Öte yandan kanun koyucunun tanımadığı istinaf ve temyiz hakkının yargı kararıyla tanınmasının da mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bu nedenlerle direnme hükmünün onanması gerekirken bozulmasına dair Sayın Çoğunluğun kararına muhalifim.
"K A R Ş I O Y"
Dava, kadastro öncesi sebebe dayalı asliye hukuk mahkemesinde açılmış tapu iptal-tescil davasıdır.
Sayın Çoğunluk ile aramızda oluşan uyuşmazlık, temyiz incelemesine konu kararın değer itibariyle verildiği anda kesin olup olmadığı, bir başka ifadeyle olağan yasa yolu incelemesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Yasa yoluna ilişkin hükümler 6100 sayılı HMK'da düzenlendiğine göre aynı yasanın 448 inci maddesi “Zaman bakımından uygulanma” başlığıyla “Bu kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır.” demektedir.
Diğer yandan 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun Ek madde 6 ise “…kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar …..miktar veya değerine bakılmaksızın 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabilir.” şeklindedir. Söz konusu bu düzenleme 22.07.2020 tarihli 7251 sayılı yasanın 53 üncü maddesi ile getirilmiştir. Yürürlük tarihi ise 28.07.2020 dir.
6100 sayılı HMK’nın geçici 3 üncü maddesi ise “Bölge adliye mahkemelerinin …göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanun'un temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur…” şeklinde düzenlenmiştir.
1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427/2 nci maddesi ise “ miktar veya değeri bir milyar lirayı geçmeyen taşınır mal ve alacak davalarına ilişkin nihai kararlar kesindir” demek suretiyle gayrımenkullere ilişkin uyuşmazlıklarda değere bakılmaksızın temyiz yolunun açık olduğu belirtilmiştir.
HMK’nın “İstinaf yoluna başvurulabilen kararlar” başlıklı 341/2 nci maddesi ile “Miktar veya değeri 5.390,00 Türk Lirasını geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir.” (Değer karar tarihine göre güncellenmiştir.) şeklinde düzenleme yapılmıştır.
HMK’nın temyiz edilemeyen kararlar başlıklı 362 nci maddesinin 1-a bendi ise “Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dahil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar.” demek suretiyle temyiz sınırını belirlemiştir. Bu miktarın her yıl yeniden değerleme suretiyle arttırıldığı izahtan varestedir.
Bölge adliye mahkemeleri ise bilindiği üzere 20.07 2016 tarihinde faaliyete başlamıştır.
Bu yasal düzenlemeler karşısında çözümlenmesi gereken husus; Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçtiği 20.07. 2016 ile Kadastro Yasasının ek 6 ncı maddesinin yürürlüğe girdiği 28.07. 2020 tarihi arasında hüküm altına alınan ve miktar itibariyle verildiği anda yasa yolu kapalı olan uyuşmazlıklar açısından ek 6 ncı maddenin uygulanıp uygulanmayacağı, bir başka ifade ile verildiği anda kesin olan bu kararlara karşı olağan yasa yolunun mümkün olup olmadığı hususudur.
Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçtiği tarihten sonra 1086 sayılı HUMK’nun 427/2 nci maddesinin uygulanmasının mümkün olmadığı yine 6100 sayılı HMK’nın geçici 3 üncü maddesinin açık hükmüdür. 6100 sayılı yasada istinaf ve temyiz sınırı için gayrımenkuller açısından bir ayrım yapılmamıştır.
3402 sayılı Yasanın ek 6 ncı maddesinin geriye yürüyeceğine dair herhangi bir düzenleme de bulunmamaktadır. Genel kural, özel hukuk yargılamasına ilişkin kanun hükümlerinin yürürlük tarihinden sonra sonuç doğurmasıdır.
Kadastro Kanunu ek 6 ncı maddesinin gerekçesinde, her ne kadar uygulamada tereddütler bulunduğundan bahsetmekte ise de bu gerekçeden Kanunun yürürlüğünden önce kesinleşmiş kararlara uygulanacağı sonucunu çıkarmak mümkün değildir.
Verildiği anda değer itibariyle istinaf veya temyiz sınırının altında kalan kararların o anda kesinleştiğinde ise şüphe yoktur. Bir kararın kesinleşmesi, ya verildiği anda miktar itibariyle kanun yoluna kapalı olması, veya kanunda açıkça kesin olduğunun belirtilmesi nedeniyle, ya da kanun yolları tüketilmek suretiyle olur. Verildiği anda kesin olan hüküm bakımından artık yargılama bitmiştir. Yargılama süreci biten bir uyuşmazlık için olağan yasa yolu incelemesi mümkün değildir. Kesinlik, yargılamanın devamına engel bir durumdur. Hüküm verildiği anda kesin olduğu için artık tamamlanmış bir usulü işlem söz konusudur. Bu nedenle HMK'nın 448 inci maddesi gereğince Kadastro Kanunu’nun ek 6 ncı maddesinin tamamlanmış işlemlere uygulanması mümkün değildir. Ayrıca kesin olan bu kararın, lehine olan taraf bakımından usulü kazanılmış hak doğuracağı da unutulmamalıdır. Usulü kazanılmış hak ilkesi kamu düzeninden olup usul hukukunun en önemli ilkelerinden biridir.
Prof. Dr. Baki KURU “Miktar veya değeri temyiz (kesinlik) sınırını geçmeyen menkul (taşınır) mal ve alacak davalarına ilişkin nihai kararlar kesindir.” (HUMK hükümlerine göre) derken Hukuk Muhakemeleri Usulü 2001 Altıncı baskı 4981. sayfasında “ Kanundan ötürü verildiği anda kesin olan bir karar temyiz edilirse, temyiz talebi (esasına girilmeden) mesmu olmadığından dolayı reddedilir. Fakat, Yargıtay, böyle bir (kesin) kararı yanlışlıkla bozarsa, bu bozma kararı ve mahkemenin bundan sonra yaptığı işlemler geçersizdir (yok sayılır)” demektedir.
Prof. Dr. Ramazan Arslan, Prof. Dr. Ejder Yılmaz, Prof. Dr. Sema Taşpınar Ayvaz, Doç. Dr. Emel Hanağası MEDENİ USUL HUKUKU DERS KİTABINDA özetle;
Medeni Usul Hukuku Kurallarının Zaman Bakımından Uygulanması başlığı altında;
“Hiç kimsenin, gelecekte yürürlüğe girecek bir kanuna göre davranışını düzenlemesi beklenemez. O nedenle özel (maddi) hukuk bakımından, kural olarak, uyuşmazlığın ortaya çıktığı tarihte yürürlükte olan kanun değil, ilişkinin, işlemin veya olayın gerçekleştiği tarihte yürürlükte olan kanun uygulama bulur. Kanunun geçmişe yürümesi veya geçmişe uygulanmaması adı verilen bu durum, kazanılmış haklara saygının bir ifadesidir. Çünkü ilgililerin o kanunlarla hak kazandıkları, dolayısıyla bu hakların ihlal edilmemesi gerektiği kabul edilmektedir… O hâlde kamu hukukunda derhâl uygulama ilkesi geçerli olmakla birlikte, tamamlanmış işlem veya durumların yeni kanundan etkilenmemesi; hukuk devleti ve hukuki güvenliğin gereği olarak görülmektedir…Kanunların derhâl uygulanması, geçmişe uygulanması değildir. Çünkü, tamamlanmış hukuki durum veya işlemlerin sarsılmaması esastır. Bu bakımdan yeni kanunun lehe veya aleyhe olması önem taşımaz.”,
Olağan Kanun Yolları başlığı altında; “ …olağan kanun yolu, henüz kesinleşmemiş olan nihai kararlar için tanınmış bir yoldur.” ,
Belli Parasal Sınırı (İstinaf Sınırını) Geçme Şartı başlığı altında; “Kanun koyucu, ilk derece mahkemelerinin her türlü nihai kararına karşı istinaf yolunu açmamıştır. Miktar veya değeri, Kanunun (md. 341/2) aradığı belirli bir tutarı geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararlar kesin olup, bunlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz…. Nitekim temyiz sistemimiz (HMK 362/1-a; HUMK 427) bakımından da mevcut bulunan benzeri hükmün, Anayasaya aykırılığı gerekçesiyle açılan davada Anayasa Mahkemesi, 20.01.1986 günlü ve 23/02 sayılı kararında ‘bu sınırın konulmasıyla davaların hızlandırılması ve Yargıtayın iş yükünün bir ölçüde azaltılmasının amaçlandığı, bu sınırlamanın kamu yararına yönelik olduğu ve hak arama hürriyetinin de kamu yararı dikkate alınarak sınırlanabileceği’ gerekçesiyle, anılan hükmün Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir.
Kanunun (341/2) belirlediği parasal sınır, “malvarlığı davaları” içindir. Malvarlığı davaları terimi, taşınır ve taşınmaz mal davalarıyla her türlü alacak davasını da kapsar”
Şekli Anlamda Kesinliğin Meydana Gelmesi başlığıyla “bazı kararlar (hükümler) verildikleri anda (şekli anlamda) kesindir. Bunlar, istinaf yoluna götürülemeyen (HMK 341, 362, HUMK 427) kararlardır. ..şekli anlamda kesinleşen karara karşı, artık olağan kanun yollarına gidilemez” demektedir.
Sayın Çoğunluk, Anayasa ile hüküm altına alınan hak arama hürriyeti ve Yasa Koyucunun amacından bahsederek, yasa yolu aşamasında yürürlüğe giren kanunun geriye yürütüleceğini ileri sürmüştür.
Bilindiği üzere Anayasa gereğince hak ve hürriyetler kanunla sınırlanabilir (md.13). Nitekim Yasa Koyucu HMK’nın 341 ve 362 nci maddeleri ile bunu sınırlamış, yukarıda belirtildiği üzere Anayasa Mahkemesi de bu sınırlamayı uygun bulmuştur. Diğer yandan Kadastro öncesi sebep dışında açılan tapu iptal ve tescil başta olmak üzere bütün mal varlığı davalarına ilişkin hükümler bakımından Yargıtay istinaf ve temyiz sınırının uygulanmasında bir duraksama yaşamamıştır.
Yasa Koyucu ilgili yasanın kesinleşmiş uyuşmazlıklara da uygulanacağı yönünde bir düzenleme yapmadığı gibi, Kanunun gerekçesinde belirtilen “tereddüt” ifadesinden de bu yasanın geriye yürüyeceği anlamı çıkarılamayacaktır. Ancak yürürlük tarihinden sonra verilen kararlar bakımından tereddütün giderildiğinde şüphe yoktur.
Kanunun gerekçesinden ve genel ifadelerle hak arama hürriyetinden bahsederek kanunların zaman bakımından uygulanmasına ilişkin özel hukukun temel ilkelerinin ihlalini doğru bulmak mümkün değildir.
Somut uyuşmazlığa gelince, keşfen belirlenen dava konusu taşınmaz değerinin karar tarihi itibariyle istinaf kesinlik sınırının altında kaldığı anlaşılmaktadır. EK 6 ncı madde, mahkeme kararının istinafı aşamasında yürürlüğe girmiştir. Bu nedenle Bölge adliye mahkemesi tarafından istinaf talebinin değerden reddi ve bu kararın temyizi üzerine vermiş olduğu temyiz talebinin reddine ilişkin ek kararın yerinde olduğu düşüncesiyle ve Bölge Adliye Mahkemesinin isabetli olarak ortaya koyduğu direnme gerekçesiyle temyiz talebinin değerden reddine ilişkin ek kararının onanması gerektiği düşüncesiyle, Sayın Çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
9. Hukuk Dairesi, 2020/2165 E., 2021/3596 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Hukuk Dairesi
tam metni aç
uyarınca kararın tebliğinden itibaren bir hafta içinde daireye verilecek dilekçe ile itiraz yolu açık olmak üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 352 madde uyarınca dosya üzerinde yapılan ön inceleme sonucu karar vermiştir.
9. Hukuk Dairesi 2020/2165 E. , 2021/3596 K.
"İçtihat Metni"
BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ : ... Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ : TAZMİNAT
1- İlk Derece Mahkemesince 21.03.2019 tarih 2017/214 esas ve 2019/ 96 karar sayılı davacısı ..., davalısı ... Metal San. ve Tic. A.Ş olan davada; kıdem ve ihbar tazminatının kabulüne ilişkin verilen karara karşı davalı şirket yetkilisi tarafından 20.04.2019 tarihli gerekçeli istinaf dilekçesi ile adli yardım talepli olarak istinaf başvurusunda bulunulmuştur.
2- ... Bölge Adliye Mahkemesi 10.Hukuk Dairesi; davalı ... Metal Sanayi ve Ticaret A.Ş.'nin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 334/2 bendinde belirtilen kamuya yararlı dernek ve vakıf statüsünde olmadığı, dosya içerisinde yer alan 29.06.2018 tarihli mali müşavirlik rapor tarihi, istinaf harç ve masraf tutarı gözönüne alındığında davalı şirketin kanun yoluna başvuru giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olduğu yönünde kanaat oluşmadığı gerekçesi ile 20.06.2019 tarih 2019/ 1934 esas ve 2019/772 sayılı kararı ile adli yardım talebinin reddine, kararın kesinleşmesi ile davalı tarafından harç ve giderlerin yatırılması yönünde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 344. maddesi uyarınca gerekli işlemlerin yapılarak dosyanın ikmal edilip yeniden istinaf incelemesi için Daireye gönderilmek üzere mahkemesine geri çevrilmesine, adli yardım red kararı yönünden, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 337/2 md. uyarınca kararın tebliğinden itibaren bir hafta içinde daireye verilecek dilekçe ile itiraz yolu açık olmak üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 352 madde uyarınca dosya üzerinde yapılan ön inceleme sonucu karar vermiştir.
3-Davalı şirket yetkilisi tarafından 17.07.2019 tarihli adli yardım talebinin reddine ilişkin karardan rücu edilmesi, istinaf incelemesinin duruşmalı yapılmasını istediği dilekçesi üzerine; ... Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi tarafından 2019/ 1 Degişik İş sayı ile yapılan inceleme sonucu; mali müşavirlik rapor tarihinin 29.06.2018 olması, itiraz dilekçesine, mali müşavirden alınma 03.05.2019 tarihli rapor eklendiği, mali duruma ilişkin rapor üzerinden bir yıl geçmesi, bir yıl sonra yine benzer bir rapor alınması, bu süre içinde şirketin faal olduğu, 2016 yılından beri davalının bir çok kez adli yardım talep ettiği, ilk derece mahkemesince hüküm altına alınan istinaf edilen miktar dikkate alındığında ödeme gücünden yoksunluk halini ispat edemediği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 335. maddesinde sayılan muafiyet ve haklardan yararlandırılması talebinin reddi yönünden ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi tarafından verilen red kararının doğru olduğu gerekçesi ile davalı şirketin adli yardım talebinin reddi kararına karşı yaptığı itirazın reddine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 336. vd maddeleri gereği 23.07.2019 tarihinde kesin olmak üzere karar vermiştir.
4- Davalı şirket tarafından 08.08.2019 tarihli adli yardım reddi kararından rücu edilerek kabulüne karar verilmesini istediği dilekçesi üzerine; ... Bölge Adliye Mahkemesi 10.Hukuk Dairesi 05.09.2019 tarihli ek kararında; 20.06.2019 tarihli 2019/1934 esas ve 2019/772 karar sayılı adli yardım talebinin reddine ilişkin kararın itiraz üzerine kesinleştiğini, şirketin anonim şirket statüsünde sermaya şirketi olduğu, davalı şirket hakkında verilmiş bir iflas kararı veya konkordato ilanı kararı bulunmadığı, şirketin halen aktif olduğu, 31.07.2019 tarihli mali müşavir raporunun adli yardım kararı verilmesi için yeterli olmadığı, adli yardım talebinin reddine karar verilmesinde isabetsizlik bulunmadığı, adli yardımın reddi kararından rücu edilmesi ve adli yardımın kabulüne karar verilmesi taleplerinin reddine, şirket tarafından harç ve giderlerin yatırılması noktasında 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 344. md uyarınca gerekli işlemlerin yapılarak dosyanın ikmal edilip yeniden istinaf incelemesi için Daireye gönderilmek üzere mahkemesine geri çevrilmesine, kararın İlk Derece Mahkemesince tebliğine, dosya üzerinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 352. madde uyarınca yapılan inceleme sonucu kesin olmak üzere karar vermiştir.
5-Dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderildiği, 19.09.2019 tarihli istinaf başvuru ve karar harcını yatırması için davalı şirket adına muhtıra düzenlendiği, davalı tarafın harç tahsil müzekkeresinin iptalini istediği 24.09.2019 tarihli dilekçenin; ... Bölge Adliye Mahkemesi 10.Hukuk Dairesinin 05.09.2019 tarihli ek kararı ile adli yardım talebinin reddine karar verildiği ve bu kararın kesin olduğu anlaşılmakla İlk Derece Mahkemesince işlem yapılmaksızın dosyasına konulmasına karar verilmiştir.
6- Davalı şirket yetkilisi tarafından 05.09.2019 tarihli adli yardım talebinin reddine dair verilen ek karardan rücu edilmesini aksi görüş halinde kararın itirazi kabil olmak üzere karar verilmesini istediği dilekçe ve ardından 01.10.2019 tarihli ... Bölge Adliye Mahkemesi Başkanlar Kuruluna Bölge Adliye Mahkemeleri 10. Hukuk Dairesinin ve 1. Hukuk Dairesinin adli yardım talebinin reddine ilişkin verilen kararları yönünden adli yardım ve duruşma talepli olarak uyuşmazlığın giderilmesini istemiştir.
7- Gönderilen muhtıraya rağmen istinaf harç ve giderlerinin yatırılmaması sebebi ile... İş Mahkemesi'nin 2017/214 esas ve 2019/ 96 sayılı 14.10.2019 tarihli karar ile davalı tarafın istinaf isteminden vazgeçmiş sayılmasına karar verilmiştir.
8-Davalı tarafın 21.10.2019 tarihli İlk Derece Mahkemesinin davalı tarafın istinaf isteminden vazgeçmiş sayılmasına ilişkin karara karşı adli yardım ve rücu talepli yapılan istinaf başvurusu üzerine; ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi tarafından 18.11.2019 tarihinde (karar kısmında 18.11.2019 sonuç kısmında 20.11.2019 yazılı) 2019/ 3618 esas ile yapılan inceleme sonucu; 14.10.2019 tarihli istinaf isteminden vazgeçmiş sayılmasına ilişkin ek karara karşı istinaf yasa yoluna başvurulduğunu, daha önce asıl karara karşı istinafı sırasında adli yardım talebinin reddedildiğini, bu kez ek karara karşı istinaf yoluna başvurulduğunu, adli yardım talebinin yeniden değerlendirilmeye alındığını, davalı şirketin Hukuk Muhakemeleri Kanunu 334. madde uyarınca kamuya yararlı dernek ve vakıf statüsünde olmadığını, şirket yetkilisi ile aynı soyadı taşıyan mali müşavir tarafından düzenlenen 03.05.2019 tarihli özel amaçlı mali müşavirlik raporun davalı şirketin adli yardım talebinden yararlanması için yeterli olmadığını, şirketin halen faal ve hakkında iflas konkordato kararı bulunmadığını, istinaf harç ve masraf tutarının 165.70 TL olduğunu, kanun yoluna başvuru giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olduğu yönünde kanaat oluşmadığından adli yardım talebinin reddi ile istinaf harçlarının tamamlanması için Hukuk Muhakemeleri Kanunu 344 md uyarınca işlem yapılmasına bu nedenle dosyanın İlk Derece Mahkemesine geri çevrilmesine, dosya üzerinden yapılan inceleme sonucu itirazı kabil olmak üzere karar verilmiştir.
9- 05.12.2019 tarihinde ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi'nin 2019/3618 esas sayılı ara kararı ile asıl kararın istinafı sırasında adli yardım talebinin reddine ilişkin karar verildiği, bu kez ek karara karşı (ek kararın İlk Derece Mahkemesinin 14.10.2019 tarihli davalı tarafın istinaf isteminden vazgeçmiş sayılmasına karar olduğu anlaşılmakla) istinaf yoluna başvurulmuş olduğu, adli yardım talebinin yeniden değerlendirilmeye alındığı, ödeme gücünden yoksun olduğu yönünde kanaat oluşmadığından Hukuk Muhakemeleri Kanunu 337.2 md. uyarınca reddine karar verildiği, kararın tebliğ edilmesi gerektiği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 337. md. uyarınca davalıya tebliğ ve istinaf işlemleri bakımından yapılacak masrafların ilerde haksız çıkacak taraftan karşılanmak üzere suçüstü ödenediğinden karşılanmasına dosya üzerinde yapılan inceleme sonucu tarafların yokluğunda karar verilmiştir.
10- Davalı şirket yetkilisi tarafından 16.12.2019 tarihli adli yardım talepli, ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesinin (18.11.2019) 20.11.2019 tarihli ve 2019/ 3618 esas sayılı adli yardım talebinin reddine ilişkin karara ilişkin itiraz etmesi üzerine ... Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi'nin 2019/ 3 değişik iş ile yaptığı inceleme sonucu; mali müşavirlik raporunun davalı şirketin adli yardım talebinden yaranlanması için yeterli bulunmadığı, şirketin faal olduğu, istinaf harç ve tutarlarının 165.70 TL olduğu dikkate alınarak, kanun yoluna başvuru giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olduğu yönünde kanaat oluşmadığı, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 335. maddesinde sayılan muafiyet ve haklardan yararlandırılması talebinin reddi yönünden ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi tarafından verilen red kararının doğru olduğu gerekçesi ile davalı şirketin adli yardım talebinin reddi kararına karşı yaptığı itirazın reddine 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 336. vd maddeleri gereği 18.12.2019 tarihinde karar vermiştir.
11- Davalı şirketin 06.01.2020 tarihli ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi'nin adli yardım talebinin reddine ilişkin karardan rücu ve adli yardım talepli dilekçesinde itirazların kesin olarak reddedildiğini, karardan rücu edilerek hatadan dönülmesini istediği; ardından 26.12.2019 tarihli dilekçesi ile ... Bölge Adliye Mahkemesi Başkanlar Kuruluna Bölge Adliye Mahkemeleri 10.Hukuk Dairesinin ve 1. Hukuk Dairesinin adli yardım talebinin reddine ilişkin verilen kararları yönünden adli yardım ve duruşma talepli olarak uyuşmazlığın giderilmesini istemiştir.
12-... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi 2019/ 3618 esas ve 2020/69 karar sayılı 22.01.2020 tarihli kararı ile; İlk Derece Mahkemesinin 14.10.2019 tarihli davalı tarafın istinaf isteminden vazgeçmiş sayılmasına ilişkin ek kararına karşı adli yardım talepli olarak istinaf başvurusu yapıldığı, adli yardım talebinin reddedildiği, itiraz üzerine kesinleştiği, istinaf harç ve giderlerini yatırması için muhtıra gönderilmesi gerektiği, yatırılmaması halinde istinaf başvurusunun yapılmamış sayılmasına karar verilmesi gerektiği, mahkeme ek kararına karşı istinaf kanun yoluna başvuru yapıldığı ancak istinaf harç ve giderlerinin yatırılmadığının anlaşıldığını, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 344 md uyarınca davalı tarafa 1 hafta kesin süre içinde 148.60 TL istinaf kanun yoluna başvurma harcı 54.40 TL eksik istinaf karar harcı olmak üzere toplam 203,00 TL harcı yatırması için muhtıra yapılmalı, eksik harcın yatırılması halinde dava dosyasının Daireye gönderilmesi, yatırılmaması halinde ise istinaf başvurusu yapılmamış sayılmasına karar verilmesi gerektiği, belirtilen eksikliğin yerine getirilmesi için dava dosyasının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 334 ve. 352/1-ç md. uyarınca yerel mahkemesine geri çevrilmesine, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucu kesin olmak üzere karar verilmiştir.
13-Bu karar üzerine davalı şirket yetkilisi 14.02.2020 tarihli dilekçesi ile ihtarlı sürenin durdurulması ve adli yardım talepli olarak, Bölge Adliye Mahkemesinin 22.01.2020 tarihli kararına karşı Yargıtaya gönderilmek üzere temyiz başvurusunda bulunmuş, ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi ara kararı ile, 22.01.2020 tarihli ilam ile adli yardım talebinin reddine ilişkin kararın kesinleştiğini, bu sebeple karşılanamayan yargılama harç giderlerinin tamamlatılması için dosyanın geri çevrilmesine karar verildiğini, akabinde Daire kararı doğrultusunda ... İş Mahkemesince 29.01.2020 tarihli ve 2017/214 esas sayılı dosyasında bir hafta kesin süre içinde eksikliklerin tamamlatılması hakkında muhtıra gönderildiğini, tüm dayanak emsal Anayasa Mahkemesi ilamlarına rağmen adli yardım taleplerinin usul ve yasaya aykırı olarak reddedildiğini, harç ve giderlerin tamamlatılması için verilen geri çevirme kararının da hatalı olduğundan bahis ile Dairenin 22.01.2020 tarihli dosyanın İlk Derece Mahkemesine geri çevrilmesine ilişkin kararın bozulması için temyiz yoluna başvurduklarını belirttiğini, Dairenin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 344 ve 352/1-ç maddeleri geri çevirme kararının kesin olarak verildiğini, 7036 sayılı İş Kanunu'nun 9. maddesi atfıyla 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 263/1-ç ve f maddeleri gereği temyizi mümkün olmadığından itiraz üzerine kesinleşmiş olduğu gerekçesi ile 22.01.2020 tarihli 2019/ 3618 esas ve 2020/69 karar sayılı ilamın temyizi mümkün olmadığından ve itiraz üzerine kesinleşmiş olduğundan davalı şirket yetkilisinin temyiz talebinin ve bir haftalık ihtaratlı sürenin durdurulması talebinin reddi gerektiği belirtilerek, gider avansı olmadığından ara kararın davalıya tebliği bakımından masrafların ilerde haksız çıkacak taraftan karşılanmak üzere suçüstü ödenediğinden karşılanmasına, evrak üzerinden yapılan inceleme sonucu Yargıtay'da temyiz yolu açık olmak üzere 21.02.2020 tarihinde temyiz başvuru talebinin reddine dair karar vermiştir.
14- İlk Derece Mahkemesince davalı tarafa 29.01.2020 tarihinde gönderilen ve 14.02.2020 tarihinde tebliğ edilen muhtıraya rağmen istinaf harç ve giderlerinin yatırılmaması sebebi ile ...İş Mahkemesi, 2017/214 esas ve 2019/ 96 karar sayılı 28.02.2020 tarihli kararı ile davalı tarafın ek kararı istinaf isteminden vazgeçmiş sayılmasına karar verilmiştir.
15-Davalı şirket yetkilisi tarafından ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesinin 22.01.2020 tarihli ve temyiz başvuru talebinin reddi kararı adli yardım talepli olarak 06.03.2020 tarihinde temyiz edilmiştir.
16- Davalı şirket yetkilisi tarafından 20.03.2020 tarihli adli yardım talepli adli yardım talebi hakkında verilen ve kesinleşen kararlar arasında uyuşmazlığın giderilmesini istediği dilekçesi üzerine ... Bölge Adliye Mahkemesi Başkanlar Kurulu 25.06.2020 tarihli 2020/ 1 sayılı kararı ile ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi'nin 20/06/2019 tarih ve 2019/1934 esas 2019/772 karar sayılı ve 18/11/2019 tarih ve 2019/3618 esas sayılı adli yardım talebinin reddine dair kararları ile Yargıtay 8. Hukuk Dairesi'nin 20/01/2020 tarih ve 2017/17174 esas ve 2020/342 karar sayılı kararı, ... İcra Ceza Mahkemesi'nin 04/03/2020 tarih ve 2020/105 esas sayılı kararı, ... Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi'nin 2020/603 esas sayılı kararı, ... Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi'nin 26/04/2018 tarih ve 2018/35 esas sayılı karaları arasında uyuşmazlık bulunduğu ileri sürülerek Yargıtay ilgili dairesine başvurulması istenmiş ise de, uyuşmazlık bulunduğu ileri sürülen adli yardıma ilişkin kararların itiraza tabi ara karar niteliğindeki kararlardan olması, adli yardım taleplerinin her bir dosya yönünden somut olaya göre değerlendirilmesinin gerekmesi ve her bir kararda tarafların ve dava konularının farklı olması nedeni ile 5235 sayılı Kanunun 35.maddesi gereğince Yargıtay ilgili Hukuk dairesine başvurulmasına gerek olmadığına ve taleplerin reddine karar verilmiştir.
... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi'nin adli yardım talepli istinaf başvurusuna ilişkin adli yardım talebinin reddi kararının itiraz üzerine kesinleştiği ve temyizi mümkün olmadığına ilişkin 21.02.2020 tarih 2019/3618 esas-2020/69 karar sayılı temyiz başvuru talebinin reddi kararı süresi içinde davalı şirket yetkilisi tarafından temyiz edilmiş olmakla,
Davalı ... Metal Sanayi ve Ticaret A. Ş. yetkilisi tarafından yapılan Adli Yardım talepli temyiz başvurusu üzerine Mahkemece dosya içerisine alınan belgeler 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 334. maddesi kapsamında değerlendirildiğinde; davalı ... Metal Sanayi ve Ticaret A.Ş.'nin bu dosyanın temyizine özgü olarak adli yardıma müstehâk olduğu anlaşıldığından, adli yardım talebinin kabulü ile temyiz incelemesinin (ilerde haksız çıkacak taraftan tahsil edilmek üzere) harçsız yapılmasına karar verildi.
Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 334. madde ile 340. maddeler arasında adli yardım konusu düzenlenmiştir. Aynı Kanunun 337/2 maddesi; (Değişik: 11/4/2013-6459/ 23 md.) Adli yardım talebinin reddine ilişkin kararlara karşı, tebliğinden itibaren bir hafta içinde kararı veren mahkemeye dilekçe vermek suretiyle itiraz edilebilir. Kararına itiraz edilen mahkeme, itirazı incelemesi için dosyayı o yerde adli yardım talebi yapılan hukuk mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için birinci daireye, o yerde adli yardım talebi yapılan hukuk mahkemesinin tek dairesi bulunması hâlinde ise aynı işlere bakmakla görevli en yakın mahkemeye gönderir. İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar kesindir. Adli yardım talebi reddedilirse, ödeme gücünde sonradan gerçekleşen ciddi bir azalmaya dayanılarak tekrar talepte bulunulabilir. " şeklinde düzenlenmiştir.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 334/2 maddesinde; kamuya yararlı dernek vakıfların iddia ve savunmalarında haklı göründükleri ve mali açıdan zor duruma düşmeden gerekli giderleri kısmen veya tamamen ödemeyecek durumda oldukları takdirde adli yardımdan yararlanabileceği düzenlenmiştir.
Somut uyuşmazlıkta; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 334/2. maddesi uyarınca, kamuya yararlı dernek ve vakıflar dışındaki tüzel kişiler adli yardım talebinde bulunamaz. Ancak davalı ... Metal Sanayi ve Ticaret Anonim Şirket yetkilisi tarafından yapılan adli yardım talebi ile dosya içerisine alınan belgeler ve aynı tüzel kişi için Anayasa Mahkemesi 2018/13056 Başvuru numarası, 17.07.2019 tarihli kararında ve Yargıtay 8. Hukuk Dairesi'nin 20.01.2020 tarih 2017/ 17174 esas ve 2020/ 342 sayılı kararında adli yardım şartları kabul edildiğinden Dairemizce davalı şirketin temyiz incelemesi yönünden adli yardım talebinde bulunma şartlarına haiz olduğunu kabul etmek gerekmiştir.
Diğer yandan; adli yardım talebinin reddi kararı itiraza tabi karar niteliğinde olduğundan adli yardım talebinin her bir dosya yönünden somut olaya göre değerlendirilmesi gerekir. Davalı şirket yetkilisinin adli yardım talepli istinaf başvurusunda ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi tarafından adli yardım talebinin reddine ilişkin verdiği kararın ... Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince itiraz üzerine incelenmek sureti ile kesinleştiği anlaşılmaktadır. İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 337/2 maddesi uyarınca kesin olduğundan; Bölge Adliye Mahkemesinin 21.02.2020 tarih 2019/3618 esas-2020/69 karar sayılı temyiz başvuru talebinin reddine ilişkin kararının ONANMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, 04.02.2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2024/10 E., 2024/478 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTrabzon Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Kararın davacı tereke temsilcisi tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341, 346/1 ve 352/1-b maddeleri gereğince usulden reddine karar verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu 2024/10 E. , 2024/478 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2023/40 E., 2023/231 K.
KARAR : Davanın usulden reddine
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 14.11.2022 tarihli ve 2021/5189 Esas, 2022/7487 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki kadastro öncesi nedene dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davacı tereke temsilcisi tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341, 346/1 ve 352/1-b maddeleri gereğince usulden reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı tereke temsilcisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davacı tereke temsilcisi tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı ... (... oğlu) dava dilekçesinde; Araklı ilçesi Çamlıktepe köyünde yapılan kadastro çalışmaları sırasında 31 ada (doğrusu 301 ada) 21 ve 302 ada 7 parsel sayılı taşınmazların davalı amcası ... adına tespit gördüğünü, tespit işleminin hatalı olduğunu, toplanacak deliller ile durumun ortaya çıkacağını ileri sürerek dava konusu taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile muris babası İsmail Bektaş (doğrusu ... Bektaş) adına tesciline karar verilmesini istemiş, yargılama aşamasında maddi hatayı düzelterek babası ... Bektaş adına tescil talebinde bulunmuştur.
II. CEVAP
Davalı ... (İsmail oğlu) cevap dilekçesinde; kadastro çalışması sırasında mahalli bilirkişi beyanları uyarınca dava konusu taşınmazların adına tespit gördüğünü, muris babası İsmail Bektaş'tan kalan taşınmazların haricen taksim edildiğini ve tüm mirasçıların payını aldığını, iptalin söz konusu olması durumunda sadece dava konusu taşınmaz kayıtlarının değil muris babasından kalan tüm tapu kayıtlarının iptali gerektiğini, davacının ... Bektaş’ın mirasçısı olduğunu, ancak ...’nın diğer mirasçılarının davada yer almadığını, usul eksikliği bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuş, 02.04.2018 tarihinde yapılan keşif sırasında dava konusu 301 ada 21 sayılı parsel yönünden gösterdiği sınırlar doğrultusunda davayı kabul ettiğini beyan etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
1. Yargılama sırasında Araklı Sulh Hukuk Mahkemesinin 05.01.2015 tarihli ve 2014/537 Esas, 2015/2 Karar sayılı kararı ile muris ... Bektaş’ın terekesini eldeki davada temsil etmek üzere davacı ...’ın atanmasına karar verilmiş olup, tereke temsilcisi huzurunda davaya devam olunmuştur.
2. İlk Derece Mahkemesinin 12.03.2020 tarihli ve 2014/200 Esas, 2020/255 Karar sayılı kararıyla; keşif sırasında davalı tarafın imzalı beyanı ile dava konusu 301 ada 21 sayılı parsel yönünden gösterdiği sınırlar doğrultusunda davayı kabul ettiği, kabul beyanının kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurduğu, diğer dava konusu 302 ada 7 sayılı parsel yönünden ise davacının iddiasını ispat etmesi gerektiği, mahalli bilirkişi beyanlarına göre bir tespit yapılamadığı, yapılan keşif, alınan teknik bilirkişi raporu ve dinlenen tanık beyanları uyarınca davacının dayandığı 10.03.1968 tarihli satış senedinin araziye uygulanamadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile dava konusu 301 ada 21 parsel sayılı taşınmazın 06.06.2018 tarihli fen bilirkişi rapor krokisinde (A) harfi ile gösterilen 242,47 m2’lik kısmının davalı adına olan tapu kaydının iptaline ve davacının murisi ... Bektaş adına tesciline, dava konusu 302 ada 7 parsel sayılı taşınmaz yönünden davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı tereke temsilcisi istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 24.09.2020 tarihli ve 2020/247 Esas, 2020/336 Karar sayılı kararıyla; 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinin iki numaralı bendi uyarınca karar tarihi olan 2020 yılı için kesinlik sınırının 5.390,00 TL olduğu, davacı tarafın dava konusu 302 ada 7 parsel sayılı taşınmaz yönünden dayandığı satış senedi kapsamında kalan kısmı için dava açtığı, bu kısımların fen bilirkişi raporuna ekli krokide (C) harfi ile gösterilen 107,93 m2’lik ve (D) harfi ile gösterilen 48,64 m2’lik yerler olduğu, ziraat bilirkişi raporunda ise bu kısımların toplam değerinin 1.753,57 TL olarak belirlendiği, bu değere taraflarca bir itirazda bulunulmadığı, davacının reddedilen bu kısımlar için istinaf yoluna başvurduğu, istinafa konu edilen 1.753,57 TL’nin hükmün verildiği tarih itibarıyla Kanun’da öngörülen kesinlik sınırının altında kaldığı, İlk Derece Mahkemesince verilen kararın hüküm tarihinde miktar itibarıyla kesin olduğu, her ne kadar 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na ek madde 6 hükmü eklenmiş ise de bu hükmün geçmişe dönük olarak uygulanamayacağı, miktar yönünden kesin olan ve verildiği tarih itibarıyla hüküm doğurmaya başlayan kararların sonradan yapılan Kanun değişikliğiyle istinaf ve temyiz incelemesine konu edilemeyecekleri gerekçesiyle davacının istinaf başvurusunun 6100 sayılı Kanun’un 341, 346/1 ve 352/1-b maddeleri gereğince usulden reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı tereke temsilcisi temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; ''...3.3.1. 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin gerekçesinde de açıkça belirlendiği üzere, bu madde ile mevzu davaların mülkiyet hakkına doğrudan tesirinden ötürü ehemmiyeti gereği miktar ve değerine bakılmaksızın kanun yolu incelemesine tabi tutulması suretiyle etkin denetim mekanizması oluşturulması amaçlanmıştır.
3.3.2. Anayasa ve AİHS ile güvence altına alınan adil yargılama hakkı kapsamında mahkeme kararlarına karşı kanun yolu başvurusunda bulunma hakkı, hukuki belirlilik ilkesi, etkin denetim mekanizmasının oluşturulması gayesi ve 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin düzenleme amacı bir arada değerlendirildiğinde, tereddüte yol açan usul hükümlerinin aşırı şekilci olarak uygulanması neticesinde yasanın denetim yollarının kullanımını önemli ölçüde etkileneceğinden, kanun yolu başvuru aşamalarının süren usul işlemlerinden olduğu, hüküm kesinleşinceye kadar geçirdiği derecatın bir bütünü oluşturduğu hususları da göz önüne alındığında, 3402 sayılı Yasa'nın Ek 6. maddesinin henüz kanun yolu aşamasında olan dava dosyalarına, yürürlük tarihinden bağımsız olarak sirayet edeceği hususunun tereddütsüz olduğu anlaşılmaktadır.
3.3.3. Somut olayda, Bölge Adliye Mahkemesince kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılmış olan eldeki tapu iptali ve tescil davasında işin esası incelenerek bir karar verilmesi gerekirken dava değeri nedeniyle istinaf talebinin usulden reddine karar verilmesi hatalıdır'' gerekçesiyle karar bozulmuştur.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, karar tarihi itibarıyla kesin olarak verilen kararın sonradan çıkarılan Kanun ile yasa yoluna tâbi hâle gelip gelmediği hususunun öncelikle usul hukukuna ait bir konu olduğu, kanunların geriye yürümezliği ilkesi ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği, somut olayda ilk derece mahkemesi karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan Kanun hükümlerinin incelendiği, 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün yürürlük tarihinden önce verilen kararlara tesir edip etmeyeceğinin tartışma konusu olduğu, kanun koyucu tarafından bu yasal değişikliğin yürürlük tarihinden önce verilen kararlara da tesir edeceği yönünde bir düzenleme yapılmadığı, yine 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesinde bu Kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanacağının kararlaştırıldığı, usul hükümlerine ilişkin derhal uygulanırlık ilkesinin geçerli olduğu, bu kapsamda usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığının önem arz ettiği, usul işlemi tamamlandıktan sonra yürürlüğe giren usul hükmünün tamamlanmış işleme uygulanma olanağının bulunmadığı, bu hâliyle karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinin ikinci bendi uyarınca ilk derece mahkemesi kararının kesin olduğu belirtilerek direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Direnme kararına karşı süresi içinde davacı tereke temsilcisi temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı tereke temsilcisi; direnme kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu, eksik inceleme ile karar verildiğini, dava konusu taşınmazların muris babası ... Bektaş'a ait olduğunu, bu durumun mahalli bilirkişi ve tanık beyanları ile kanıtlandığını ileri sürerek direnme kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kadastro öncesi hukuki nedene dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkin eldeki davada, İlk Derece Mahkemesinin davanın kısmen kabul kısmen reddine ilişkin 12.03.2020 tarihli kararının davacı tereke temsilcisi tarafından istinaf edilmesini müteakip 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe girmiş olması ve Bölge Adliye Mahkemesinin 24.09.2020 tarihli kararı ile davacı tereke temsilcisinin istinaf dilekçesinin kararın miktar itibarıyla kesin olarak verilmiş olduğu gerekçesiyle 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi uyarınca reddine karar verildiği gözetildiğinde, 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün somut olaya uygulanıp uygulanamayacağı, buradan varılacak sonuca göre ilk derece mahkemesince verilen kararın miktar itibarıyla kesin hüküm niteliğini haiz olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının (Anayasa) 13 ve 36 ncı maddeleri
2. 6100 sayılı Kanun'un 341 ve 448 inci maddeleri ile Ek 1 inci maddesi
3. 3402 sayılı Kanun'un Ek 6 ncı maddesi (7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile eklenen)
2. Değerlendirme
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
2. Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36 ncı maddesinin birinci fıkrasında herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş olup anılan maddede düzenlenen hak arama özgürlüğü, yargılama usulüne ilişkin güvencelerle hakkaniyete uygun yargılama yapılmasını hedefleyen ve demokratik toplumda vazgeçilmez nitelikte olan adil yargılanma hakkını da kapsayan geniş bir içeriğe sahiptir.
3. Hak arama, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı ve insan onuru kavramıyla yakından ilgilidir. Bu nedenle demokratik hukuk düzenlerinde hakların korunmasını ve hak ihlâllerinin giderilmesini temin edebilecek hukuki yollar öngörülmüştür. Nitekim Anayasa Mahkemesi (AYM) de kararlarında hak arama özgürlüğünün hukuk devletinin başlıca ölçütü ve demokrasinin vazgeçilmez koşullarından biri olduğunu ifade etmiştir (AYM 19.09.1991 tarihli ve 1991/2 Esas, 1991/30 Karar; 25.11.2015 tarih ve 2014/86 Esas, 2015/109 Karar, 01.10.2020 tarihli ve 2020/21 Esas, 2020/53 Karar). Bu doğrultuda Anayasanın 40 ıncı maddesinde hak ve özgürlükleri ihlâl edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
4. Anayasanın 36 ncı maddesinde güvence altına alınan yargı mercileri önünde hak arama özgürlüğü, hakların korunmasını amaç edinen vazgeçilmez meşru yöntemlerin başında gelmektedir. Anayasadaki temel hakların korunmasında önemli bir teminat olan yargısal hak arama yolu, hakların korunmasında en etkili ve güvenceli yoldur. Hak arama özgürlüğünün kapsamının belirlenmesinde adalet ve hukuk devleti gibi temel anayasal ilkelerin de gözönünde bulundurulması gerekir. Bu doğrultuda hak arama özgürlüğünün amacının hak ihlâlinin önlenerek kişiye hakkının teslim ve adaletin tesis edilmesi olduğu söylenebilir. Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, kanunun açıkça hatalı veya keyfi uygulanmasına ilişkin istisnalar dışında yargılama sonucunda verilen hükmün adil olup olmadığı veya hukuki açıdan isabetli olup olmadığı hususlarını içermemektedir. Bu itibarla adil yargılanma hakkının davanın taraflarına sağladığı tüm usul güvencelerine uyulmuş olsa bile yargılama sonucunda verilen hükmün hatalı olması mümkündür. Diğer bir ifadeyle adil yargılanma hakkının güvencelerine riayet edilmiş olsa da hâkimin gerek maddi vakıaların değerlendirilmesinde gerekse hukuk kurallarının uygulanmasında yanılgıya düşmesi ve buna bağlı olarak hukuka aykırı hüküm vermesi söz konusu olabilmektedir. Böyle kararlara ilgililerin veya toplumun katlanmasını istemek adalete olan güveni sarsar ve hukuk devletini zedeler. Bu nedenle hak arama özgürlüğünden yararlanılabilmesi bakımından adil ve isabetli olmadığı düşünülen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından denetlenmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Anayasa açısından bu gereklilik, özel olarak düzenlenen hak arama özgürlüğünün kapsamı ve mahiyetinden kaynaklanmaktadır (AYM 27.12.2018 tarih ve 2018/71 Esas, 2018/118 Karar).
5. Anayasanın 154 ve 155 inci maddelerinin de mahkeme kararlarının kural olarak denetlenmesi gerektiği düşüncesiyle düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anayasanın 36, 154 ve 155 inci maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasanın mahkemelerce verilen hükmün bir başka yargı mercii tarafından denetlenmesini talep etme hakkını yargılamanın konusuna göre herhangi bir kısıtlamaya tâbi olmaksızın Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamında güvenceye kavuşturduğu görülmektedir. Dolayısıyla hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, konusu bir suç isnadına dayanan ya da medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin olan tüm yargılamalar için geçerlidir.
6. Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamındaki hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, kişinin aleyhine verilen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından gözden geçirilmesini ve denetlenmesini isteyebilmesini teminat altına almaktadır. Bununla birlikte hükmün denetlenmesini talep etme hakkının tabiatı itibarıyla Devletin kanuni düzenleme yapmasını gerektirdiği açıktır. Kişilerin ne şekilde bu haktan yararlanacakları ve bu hakkın temini bakımından nasıl bir sistemin kurulacağı hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır.
7. Hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ilişkin kanuni düzenlemelerde bu denetimin sadece hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığı hususuyla mı sınırlı olacağı yoksa bunun yanında maddi olguların değerlendirilmesini de mi kapsayacağı hususu kanun koyucunun takdir yetkisindedir. Bu bağlamda mahkeme hükmünün denetiminin maddi olguların değerlendirilmesini de kapsaması gerektiğine dair bir anayasal zorunluluk bulunmamaktadır. Denetimi yapacak yargı mercinin hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığına yönelik bir denetim yapma yetkisi ile donatılması, hükmün denetlenmesini talep etme hakkının sağlanmasına ilişkin anayasal yükümlülüğün yerine getirilmesi bakımından yeterli görülebilir.
8. Bunun yanında hükmün denetlenmesini talep etme hakkının niteliği dikkate alındığında bu hakkın mutlak bir hak olarak kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla bu hak kanun koyucu tarafından bazı sınırlamalara tâbi tutulabilir. Ancak bu sınırlandırmaların Anayasa'nın 13 üncü maddesinde öngörülen ölçütlere uygun olarak yapılması gerekir. Nitekim aynı esaslar Anayasa Mahkemesinin 24.02.2022 tarihli ve 2021/34 Esas, 2022/21 Karar sayılı kararında da benimsenmiştir.
9. Adil yargılanma hakkı çerçevesinde adli yargı sistemi içerisinde görülen hukuk davalarında hükmün denetlenmesini talep hakkının kullanımına dair düzenleme, 6100 sayılı Kanun'da mevcut olup anılan hükümlerde hukuk davalarında kanun yollarına başvuru hakkının hangi koşul ve şekillerde kullanılacağı, bu hakkın temininde nasıl bir yol izleneceği ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
10. Adli yargıda İlk Derece Mahkemelerinin nihai kararlarına karşı kural olarak istinaf yolu öngörülmüştür. 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinde istinaf yoluna başvurulabilen kararlar düzenlenmiştir. Anılan maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararların kesin olduğu öngörülmüştür. Kuralda belirtilen parasal sınır, anılan Kanun’un ek 1 inci maddesinin birinci fıkrası gereğince her yıl yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanmaktadır. Buna göre uyuşmazlık konusu hakkında İlk Derece Mahkemesince kararın verildiği 2020 yılı itibarıyla bu sınır 5.390,00 TL olup 2020 yılı için bu miktarın altındaki değerde olan mal varlığına ilişkin davalarda verilen kararlar kesin niteliktedir.
11. Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek 6 ncı maddesine göre; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
12. Anılan maddenin gerekçesinde; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararların miktar veya değerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna tabi olup olmadığıyla ilgili uygulamada tereddütlerin bulunduğu belirtilerek bu tereddütlerin giderilmesi amacıyla bu davalarda verilen kararların miktar veya değeri dikkate alınmaksızın istinaf veya temyiz incelemesine açık olduğunun hükme bağlandığı belirtilmiştir.
13. Gerçekten 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesi, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'ndan (1086 sayılı Kanun) farklı olarak tüm mal varlığı davalarında istinaf sınırı olarak belirli bir miktarı öngörmüş olup bu hususta hukuk davaları arasında herhangi bir ayrım yapmamış, hükmün kadastro işlemlerinden doğan davalarda ne şekilde uygulanacağı konusunda açık bir hüküm ihdas etmemiştir. Hükümdeki bu belirsizlik, 6100 sayılı Kanun'un yürürlüğü sonrasında uygulamada kadastro işlemlerinden doğan davalarda bir takım tereddütlere sebebiyet vermiş, İlk Derece Mahkemeleri bakımından 6100 sayılı Kanun'da belirtilen kesinlik sınırının altındaki kararlara karşı kanun yolunun açık olup olmadığı hususunda 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğe kadar yorum farklılıkları ortaya çıkmıştır. Kadastro işlemleri sonucu ortaya çıkan uyuşmazlıklardan doğan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özellikler, bu yorum farklılıklarının oluşumunda önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır.
14. Gelinen aşamada; 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin uygulanması sırasında ortaya çıkan tereddütlere vaki etkisi sebebiyle, 3402 sayılı Kanun çerçevesinde kadastro faaliyetinin niteliği ile aynı Kanun'dan kaynaklanan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özelliklerin üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
15. Kadastro faaliyeti ile amaçlanan, taşınmaz malların sınırlarının ve hukuki durumlarının belirlenerek tapu sicilinin oluşturulmasıdır. Nitekim 3402 sayılı Kanun'un 1 inci maddesinde bu amaç “Bu Kanunun amacı, ülke koordinat sistemine göre memleketin kadastral veya topoğrafik kadastral haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukuki durumlarını tespit etmek suretiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun öngördüğü tapu sicilini kurmak, mekânsal bilgi sisteminin alt yapısını oluşturmaktır" şeklinde ifade edilmiştir. Bu kapsamda kadastro faaliyetleri ile gerçek hak durumuna uygun şekilde yapılacak tespitlerle taşınmazların hukuki ve fiili durumlarının açık bir biçimde belirlenmesi öngörülmüştür.
16. Tapu sicili, taşınmazlar üzerindeki mevcut hakları göstermek, bunların tesis ve devirlerini sağlamak için tutulan resmî bir sicildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 997 ve devamı maddelerinde düzenlenen tapu sicili, ana ve yardımcı sicillerden oluşan ve çeşitli defter ile belgeleri kapsayan bir bütündür. Zira, tapu sicilinin en önemli unsuru tapu kütüğü olmakla birlikte tek başına kütük kaydının bir taşınmazın geometrik ve hukuki durumunu göstermeye yeterli olduğu söylenemez. Bu anlamda devletin yetkili kıldığı memurlar tarafından tutulan defter, belge ve planlar; taşınmazın malikini, taşınmazı takyit eden sınırlı ayni hakları, konumunu, yüzölçümünü, miktarını, türünü ve şeklini, yine varsa taşınmazla ilgili bazı şahsi haklar ile devir ve temlik hakkı üzerindeki kısıtlamaları da gösterir.
17. Kural olarak taşınmazlar üzerindeki ayni haklar tescille kazanılır (4721 sayılı Kanun md. 705/1). Tescil, tapu kütüğünde ayni hakka ilişkin kaydı ifade eden teknik bir terimdir. Tapu sicilinin taşınmazlar üzerindeki ayni hakları gösterebilmesi için öncelikle taşınmazın tapu siciline kaydı gerekmektedir. Çünkü 4721 sayılı Kanun'un 1000/1 inci maddesinde, her taşınmaza kütükte bir sayfa açılacağı belirtilerek, tapu sicilinin oluşturulmasında "ayni sistem" adı verilen sistem kabul edilmiştir. Bu sistemi kadastrosu yapılmamış yerlerde uygulama imkânı bulunmadığından ülke topraklarının kadastrosunun sağlıklı bir şekilde yapılması, tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların çap kaydının oluşturularak tapulanması yüksek seviyede önem arz eden bir husustur.
18. Bu çerçevede kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanması ve bu işlerden doğan uyuşmazlıkların gerçek durumu gösterir tapu sicili oluşturma gayesine uygun şekilde çözülmesi de "ayni sistemin" doğru ve yararlı bir şekilde faaliyet göstermesi için zorunludur. Belirlenen bu amaç kapsamında kadastro işlemlerinden doğan ve 3402 sayılı Kanun'un uygulama alanı bulduğu uyuşmazlıklar ile ilgili yapılacak yargılamalarda 3402 sayılı Kanun'da belirtilen amaç göz önüne alınmalıdır. Nitekim bu amaç çerçevesinde kadastro işlemleriyle ilgili davalarda hâkim, taraflarca getirilme ilkesinin uygulandığı davalara bakan hâkimlerden farklı olarak bir kısım yetkilere sahiptir. Kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda hukuk davalarına egemen genel ilkelerden ve usul kurallarında da bir kısım ayrılmalar ve belirli koşullarda yargılamalarda resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu durumlar gözlenmektedir. Kadastro mahkemesinde görülen davalarda belirli koşullarda resen araştırma yetkisinin geçerli olması, şüphesiz 3402 sayılı Kanun'un gerçeğe uygun tapu sicili oluşturulması şeklinde ifade edilebilen amacına uygundur.
19. Kadastro işlemleri ile bu işlemlerden doğan davaların yargılaması sırasında uygulanacak kuralların kendine özgü nitelikleri nazara alındığında, ülke toprakları üzerinde gerçekleştirilecek kadastro çalışmaları ile hem taşınmazların sınırlarının tayini hem de bu taşınmazlar üzerindeki hakların doğru bir şekilde tespiti sonrasında tapu sicilinin oluşturulmasında, hak sahibi şahıslar yanında bir ölçüde kamu yararının da mevcut olduğu söylenebilir. Zira 3402 sayılı Kanun'un genel sistematiği içerisinde kadastro çalışmalarının sağlıklı ilerlemesi ve tapu sicilinin gerçeğe uygun olarak tutulması için kadastro komisyonlarına ve mahkemeye tanınan yetkiler ile belirli durumlarla alakalı olarak yargılamalarda resen araştırma ilkesinin uygulanacağının düzenlenmesi, tapu sicilinin doğru tutulmasındaki kamu yararının göz önüne alındığını göstermek bakımından önemlidir.
20. Kadastro işlemlerinden doğan davaların belirtilen özellikleri ışığında; kadastro işlemleri sırasında, işleme konu taşınmaz üzerindeki hakkın ihlâl edildiği iddiasıyla açılan davalarda, verilen kararın doğru olmadığına dair iddia bakımından denetlenmesini talep etme hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesi kapsamında devreye girer. Aynı zamanda kadastro davalarının hizmet ettiği kamusal yarar göz önüne alındığında; kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalarda verilen kararların üst mahkemelerce denetlenmesi, kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanıp gerçeğe uygun tapu sicilinin oluşumu yönünden gerekli ve yararlıdır.
21. Ayrıca kadastro işlemlerinden doğan davalarda uyuşmazlık, taşınmazın değerinden ziyade taşınmaz üzerindeki hakların ve bu hakların sınırlarının tespiti ile tapu sicilinin gerçek duruma uygun olarak oluşturulmasıyla ilgilidir. Anılan yönüyle bu tür davalar; uyuşmazlık konusunu belirli bir değer yahut miktar olarak esas alan diğer dava türlerinden ayrılmakla dava konusu taşınmazın değerine dair tartışmalar, yargılama sırasında 3402 sayılı Kanun'un sistematiği gereği geri planda yer almaktadır.
22. Bunun yanında bu tür davalarda 3402 sayılı Kanun'un 36 ncı maddesinin ikinci fıkrası gereğince dava harcı, yargılama giderlerinin tespit ve hesaplanmasında ilgili taşınmaz mala ait son beyan dönemi emlak vergisi değerinin esas alınacağı düzenlenmiştir. Aynı maddenin altıncı fıkrası gereğince kadastrosu yapılan yerlerde, emlak vergisi değeri belli olmayan taşınmaz mallara, kadastro ve dava harcı ile yargılama giderlerine esas olmak üzere kadastro komisyonunca kıymet takdir edileceği düzenlenmiştir. Ancak bu hükümler, hâkimin dava konusu taşınmazın değerini serbestçe takdir etme kuralının varlığı karşısında yol gösterici bir mahiyet arz etmekle birlikte belirlenen bu değerlerin mevcut ekonomik koşullarda her zaman gerçeği yansıtmayacağı kabul edilmelidir.
23. Bu nedenle kadastro işlemlerinden doğan davalara konu taşınmazın değeri esas alınarak verilen kararların miktar itibarıyla kesinliğinin tayini, hakkaniyete uygun olmayan neticelerin ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Bu itibarla; 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile yapılan değişiklik öncesinde kadastro işlemlerinden doğan davalar ile ilgili olarak 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan istinaf sınırı uygulamasında yorum farklılıklarına dayalı bir kısım tereddütler hasıl olmuş ve bu durumun açıklığa kavuşturulması amacıyla 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı madde ihdas edilmiştir.
24. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin geçmişe etkisi hakkında bir düzenleme bulunmasa da; hükmün gerekçesinden anlaşılacağı üzere madde hükmünde belirtilen davalar yönünden kanun yolu incelemesine dair uygulamada ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi amacının, hükmün zaman bakımından uygulanması sırasında göz önüne alınmasını gerektirmektedir.
25. Bu anlamda adil yargılanma hakkı kapsamında kanun yoluna başvurma hakkının sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerde Anayasanın 13 üncü maddesi gereğince ölçülük ve sınırlama sebeplerine uygunluk mevcut olmalıdır. Zira hükmün denetlenmesini talep etme hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfiliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olması gerekir. Bu durum Anayasanın 2 nci maddesinde düzenlenen hukuk devletinin bir gereği olup sınırlamayı içeren kanunda bulunması anayasal anlamda gerekli olan tüm nitelikler aynı zamanda hukuki güvenliğin tesisi bakımından elzemdir.
26. Buradan hareketle, 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin, düzenlemede belirtilen davaların niteliği göz önüne alındığında yürürlük tarihinden önce derdest olan davalara da uygulanması mümkündür. Zira anılan düzenleme, bir usul kurumu olan kanun yollarına dair hükümler içerse de verilen kararların denetlenmesini talep hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkından kaynaklanmaktadır. Bunun yanında maddede belirtilen davaların bünyelerinde barındırdığı özellikler sebebiyle verilen kararların denetlenmesi, kamu yararı bakımından da önem arz etmektedir. Bu kapsamda tereddüte yol açan usul kurallarının Anayasada güvence altına alınmış temel haklara, hukuki güvenlik ile hukuki belirlilik ilkelerine aykırı olacak surette aşırı şekilci olarak uygulanması hakkaniyete aykırı durumların ortaya çıkmasına sebebiyet vereceğinden 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin zaman bakımından uygulanmasında hem maddede belirtilen davaların nitelikleri hem de adil yargılanma hakkına dair sağlanan güvenceler gözden uzak tutulmamalıdır.
27. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Bölge Adliye Mahkemesince, istinafa gelinen kısmın değeri olan 1.753,57 TL’nin hükmün verildiği tarih itibarıyla Kanun’da öngörülen 5.390,00 TL'lik kesinlik sınırının altında kaldığı, İlk Derece Mahkemesince verilen kararın hüküm tarihinde miktar itibarıyla kesin olduğu, her ne kadar 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na ek madde 6 hükmü eklenmiş ise de bu hükmün geçmişe dönük olarak uygulanamayacağı, miktar yönünden kesin olan ve verildiği tarih itibarıyla hüküm doğurmaya başlayan kararların sonradan yapılan Kanun değişikliğiyle istinaf ve temyiz incelemesine konu edilemeyecekleri gerekçesiyle davacı tereke temsilcisinin istinaf başvurusunun usulden reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
28. Oysa ki yukarıda yapılan açıklamalar ile dava konusu taşınmazın fiziki ve hukuki durumunun tespit edilerek tapu siciline doğru bir şekilde kaydedilmesindeki kamu yararı dikkate alındığında, taşınmazın parasal değerinin herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Aksinin kabulü, doğru tespit edilip edilmediği denetlenmeyen ve davanın niteliği gereği taraflar arasında esas çekişme konusu olmayan taşınmaz değeri esas alınarak kararın kanun yolu vasıtasıyla denetlenmesini talep hakkı engellenmek suretiyle adil yargılanma hakkının ihlâline neden olur.
29. Davanın bünyesinde barındırdığı tüm bu özellikler nedeniyle verilen kararın denetlenmesini talep etme hakkının Anayasanın 36 ncı maddesi kapsamında güvence altına alınması, hukuki güvenlik, hukuki belirlilik ve hakkaniyet gereğidir. Nitekim 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile alakalı kadastro işlemlerinden doğan davalarda kesinlik sınırının ne yönden belirleneceğinin açık bir biçimde belirlenmemiş olması sonucu ortaya çıkan birtakım tereddütler, 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek 6 ncı madde ile ortadan kaldırılmıştır. Bu anlamda 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesi, geçmiş dönemdeki farklı yorumları nihayete erdirip miktar itibarıyla kesinlik sınırının kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda uygulanmayacağını açık bir biçimde düzenlemiştir.
30. Bu itibarla 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin, davanın bünyesindeki kendine has özellikleri ile verilecek kararın etki edeceği kamusal menfaat ve hükmün amacı göz önüne alındığında, adil yargılanma hakkının ve hukuki güvenliğin tesisi için somut olayda uygulanması, maddenin ihdas amacı ile hakkaniyet gereğidir. Dolayısıyla İlk Derece Mahkemesince verilen kararın, kanun yolu aşamasında yürürlüğe giren 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü karşısında miktar itibarıyla kesin olduğu söylenemeyeceğinden bu karara karşı istinaf kanun yolu açıktır.
31. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün geçmişe etkili olarak düzenlenmediği, bu sebeple somut olayda uygulanamayacağı, 6100 sayılı Kanun'un 448 inci maddesi kapsamında İlk Derece Mahkemesince kararın verilmesi ile usul işleminin tamamlandığı, kararın verildiği tarihte miktar itibarıyla kesin olduğu, dolayısıyla İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurulamayacağı, temyiz sınırı bakımından taşınmazlarla ilgili bir ayrımın mevcut olmadığı, kesin olan bir kararın doğuracağı usuli kazanılmış hakkın nazara alınması gerektiği, kanun koyucu tarafından tanınmayan kanun yoluna başvuru hakkının yargı kararlarıyla tanınamayacağı, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
32. Hâl böyle olunca; Bölge Adliye Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davacı tereke temsilcisinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
25.09.2024 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
"K AR Ş I O Y"
Dava, kadastro öncesi nedene dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Uyuşmazlığa konu İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği tarih itibariyle yürürlükte olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 341 inci maddesinin 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik öncesindeki hâline göre miktar veya değeri 1.500,00 TL’yi geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararların kesin olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un (7251 sayılı Kanun) 34 üncü maddesi ile yapılan değişiklik sonrası 6100 sayılı Kanun’un 341 inci madde hükmü, bugünkü şeklini almış olup buna göre miktar veya değeri 3.000,00 TL’yi geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. İstinaf sınırına ilişkin bu miktar, 6100 sayılı Kanun’un ek madde 1 hükmü kapsamında uyuşmazlığa konu İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği 2020 yılı itibariyle 5.390,00 TL olarak belirlenmiştir.
Yine 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na (3402 sayılı Kanun) eklenen ek madde 6 hükmü gereğince; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü, içeriği ve niteliği itibariyle usul hukukuna ilişkin bir kuralı düzenleme altına almaktadır. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun’da yapılan bu değişikliğe ilişkin kanun gerekçesinde uygulamadaki tereddütlerin giderilmesinin amaçlandığı ve maddede sayılan davalarda verilen kararların miktar ve değerine bakılmaksızın istinaf ve temyiz kanun yolu incelemesine tâbi olduğu belirtilmiş ise de; hem madde hükmü hem de madde gerekçesinde düzenlemenin yürürlüğü ile alakalı herhangi bir açıklamaya yer verilmemiştir.
Buradan hareketle 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü, yürürlüğe girmiş olduğu tarih itibariyle tamamlanmış işlemlere uygulanmamak kaydıyla düzenlemede belirtilen davalara derhâl uygulanacaktır. Zira usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin usul hükümlerinin derhâl yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır.
Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhâl uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır. Hemen belirtilmelidir ki dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır.
Bir usul işlemi yargılama sırasında yapılmaya başlanıp tamamlandıktan sonra yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü usule ilişkin kanunlar, aksine ilişkin bir düzenleme öngörülmediği takdirde genel olarak hemen etkili olup uygulanırlar.
Yapılan açıklama ve ilkelere uygun olarak 6100 sayılı Kanun’un “Zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448/1 inci maddesi de “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır” hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde yeni usul hükümlerinin tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna veya hükümlere göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır.
Dolayısıyla 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü de, maddede belirtilen niteliği haiz davalarda tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanacaktır. Buradan hareketle 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girdiği tarihten önce, maddede belirlenen uyuşmazlık türleri hakkında verilen hükümler de karar tarihleri itibariyle tamamlanmış bir usul işlemi niteliğini haiz olduklarından ve anılan Kanun’un ek madde 6 hükmünün bir usul kuralı niteliği göz önüne alındığında; 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesi gereğince bu kararlara 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün uygulanması mümkün değildir.
Bu sebeple 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün yürürlük tarihinden önce verilmiş olan ve madde hükmü kapsamındaki mal varlığına ilişkin davalar yönünden verilen kararlara yönelik olarak yapılacak olan istinaf ve temyiz kanun yolu incelemelerinde öncelikle 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi kapsamında miktar itibariyle temyiz ve istinaf kanun yollarına ilişkin sınırların gözetilmesi ve belirlenen miktarlar altında kalan mal varlığına ilişkin uyuşmazlıklar bakımından verilen kararın miktar itibariyle kesin hüküm niteliğinde olduklarının kabulü zorunludur.
Aksinin kabulü hâlinde verildiği tarih itibariyle kesin olan ve davanın tarafları arasındaki uyuşmazlığı kesin olarak nihayete erdiren kesin hükmün sahip olduğu değişmezlik ve dokunulmazlık nitelikleri zedelenir. Zira kesin hükmün taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü ile hukuki durumlarının kati bir şekilde belirlenmesinde sahip olduğu nihai etki, aynı zamanda bir hukuk sisteminin olmazsa olmazı olan hukuki güvenlik ve hukuki öngörülebilirlik ilkelerinin gereğidir. Anılan ilkeler sebebiyle kesin hüküm, çözüme ulaştırdığı uyuşmazlığın kapsamı içerisindeki hususlarla alakalı olarak değişmezlik ve dokunulmazlık sıfatlarını bünyesinde barındırır. Bu nitelikleri sayesinde kesin hükmün kapsamındaki hususlar başka bir davanın inceleme konusu olamayacak şekilde muhafaza edilir.
Dolayısıyla düzenleme şekli itibariyle geçmişe etkili olmayan bir başka deyişle bir geçiş hükmü içermeyen, 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün, yürürlüğe girmesinden önce verilen ve 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi gereği miktar itibariyle kesin olan kararlara uygulanarak kesin hükmün değişmezlik ve dokunulmazlık vasıflarına verilecek zarar, aynı zamanda ve dolayısıyla hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerini de zedeleyecektir.
Yapılan bu açıklamalar ışığında somut uyuşmazlık incelendiğinde; 7251 sayılı Kanun ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girdiği 28.07.2020 tarihinden önce İlk Derece Mahkemesince 12.03.2020 tarihinde davanın kısmen kabul kısmen reddine karar verildiği, bu karara karşı davacı tereke temsilcisi tarafından yapılan istinaf başvurusunun Bölge Adliye Mahkemesince 24.09.2020 tarihli karar ile 6100 sayılı Kanun’un 341, 346/1 ve 352/1-b maddeleri gereğince usulden reddedildiği sabittir. Ayrıca işbu dava mal varlığına ilişkin olup, istinaf başvurusunda bulunan davacı tereke temsilcisi yönünden talebe konu olan ve reddedilen mal varlığı değerinin [dava konusu 302 ada 7 parsel sayılı taşınmazın 06.06.2018 tarihli fen bilirkişileri raporunda (C) harfi ile gösterilen 107,93 m2’lik ve (D) harfi ile gösterilen 48,64 m2’lik kısımları] davacı tarafça itiraza uğramayan 08.06.2018 tarihli bilirkişi raporunda toplam 1.753,57 TL olduğu keşfen saptanmıştır.
Bu itibarla İlk Derece Mahkemesince 12.03.2020 tarihinde tesis edilen hüküm tamamlanmış bir usul işlemi olup verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi kapsamında miktar itibariyle kesin hüküm niteliğini haizdir. Dolayısıyla ve 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesi gereğince; 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren ve düzenlenme şekli itibariyle geçmişe etkili olmayan 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün, 12.03.2020 tarihli İlk Derece Mahkemesince tesis edilen kesin hükmüne uygulanamayacağı açıktır. Bu sebeple uyuşmazlık konusu İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı miktar yönünden istinaf kanun yolu kapalıdır.
Tüm bu nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararının onanması gerektiği kanaatiyle direnme kararının Özel Dairenin bozma kararındaki nedenlerle bozulmasına dair değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
Hukuk Genel Kurulu, 2022/1043 E., 2023/864 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varErzurum Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf dilekçesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341/2 ve 352 nci maddeleri gereğince reddine karar verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu 2022/1043 E. , 2023/864 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/522 E., 2022/931 K.
KARAR : Davanın reddine
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 15.02.2022 tarihli ve
2021/3895 Esas, 2022/1166 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf dilekçesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341/2 ve 352 nci maddeleri gereğince reddine karar verilmiştir.
Bu karara karşı davacı vekilinin temyiz başvurusunun da Bölge Adliye Mahkemesinin 20.11.2019 tarihli ek kararı ile reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesinin ek kararının davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda Bölge Adliye Mahkemesince verilen ek karar kaldırılarak Bölge Adliye Mahkemesi kararı bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkilinin babası ... ... mirasçıları adına iştirak hâlinde tespit gören 124 ada 2 parsel sayılı taşınmazın bir kısmının 124 ada 1 parsel sayılı taşınmaz içerisinde bırakıldığını, tapunun bu şekilde hatalı oluştuğunu ileri sürerek yargılama sırasında tespit edilecek bölümün tapu kaydının iptali ile müvekkilinin murisi ... ... mirasçıları adına payları oranında tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili, davaya konu yerin uzun yıllardır davalı tarafından kullanıldığını, sınırların kadastro tutanakları ile belirlendiğini, Ardanuç Asliye Hukuk Mahkemesince de müdahalenin menine karar verildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin 29.05.2019 tarihli ve 2019/50 Esas, 2019/532 Karar sayılı kararıyla; iddianın ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
V. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur
B. Gerekçe ve Sonuç
1. Bölge Adliye Mahkemesinin 18.10.2019 tarihli ve 2019/2491 Esas, 2019/783 Karar sayılı kararı ile; dava değerinin dava dilekçesinde 4.000,00 TL olarak gösterildiği, yargılama aşamasında davaya konu edilen yerin değerinin 3.179,16 TL olarak belirlendiği ve taraflarca bu değere itiraz edilmediği, 2019 yılında karara bağlanan, dava değeri 4.400,00 TL'nin altındaki kararların kesin olması nedeniyle istinaf yoluna başvurulamayacağı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı Kanun'un 341/2 ve 352 nci maddeleri gereğince miktardan reddine karar verilmiştir.
2. Bölge Adliye Mahkemesi kararının davacı vekili tarafından temyizi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince verilen 20.11.2019 tarihli ek karar ile, istinaf dilekçesinin kesin olarak reddine karar verilmiş olması nedeniyle davacı vekilinin temyiz isteminin reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına ve 20.11.2019 tarihli ek kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...3.3.1 Bahsi geçen 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin gerekçesinde de açıkça belirlendiği üzere, bu madde ile mevzu davaların mülkiyet hakkına doğrudan tesirinden ötürü ehemmiyeti gereği miktar ve değerine bakılmaksızın kanun yolu incelemesine tabi tutulması suretiyle etkin denetim mekanizması oluşturulması amaçlanmıştır.
3.3.2 Anayasa ve AİHS ile güvence altına alınan adil yargılama hakkı kapsamında mahkeme kararlarına karşı kanun yolu başvurusunda bulunma hakkı, hukuki belirlilik ilkesi, etkin denetim mekanizmasının oluşturulması gayesi ve 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin düzenleme amacı bir arada değerlendirildiğinde, tereddüte yol açan usul hükümlerinin aşırı şekilci olarak uygulanması neticesinde yasanın denetim yollarının kullanımını önemli ölçüde etkileneceğinden, kanun yolu başvuru aşamalarının süren usul işlemlerinden olduğu, hükmün kesinleşinceye kadar geçirdiği derecatın bir bütünü oluşturduğu hususları da göz önüne alındığında, 3402 sayılı yasanın Ek 6. maddesinin henüz kanun yolu aşamasında olan dava dosyalarına, yürürlük tarihinden bağımsız olarak sirayet edeceği hususunun tereddütsüz olduğu anlaşılmaktadır.
3.3.3 Somut olayda, Bölge Adliye Mahkemesince dava değeri temyiz incelemesine ilişkin parasal sınırın altında kaldığı gerekçesiyle kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılmış olan eldeki tapu iptali ve tescil davasında, temyiz dilekçesinin ek karar ile reddine karar verilmiş olması yukarıda değinilen yasal düzenlemeye aykırıdır. Şu halde, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken dava değeri nedeniyle istinaf talebinin ve temyiz dilekçesinin reddine karar verilmesi hatalıdır..." gerekçesiyle davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesinin 20.11.2019 tarihli ek kararının kaldırılmasına ve istinaf talebinin reddine dair kararının bozulmasına, aynı Kanun'un 373 üncü maddesi uyarınca istinaf incelemesi yapılması için dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki karar gerekçesinin yanında, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na 22.07.2020 tarihli 7251 sayılı Kanunla eklenen Ek 6 ncı maddenin 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe girdiği, bu yasal düzenleme ile 6100 sayılı Kanun'un 341/2 nci ve 362/1-a maddesinde düzenlenen kesinlik sınırına istisna getirildiği ve 6100 sayılı Kanun'un 448 inci maddesi uyarınca tamamlanmış işlemleri etkilememek koşuluyla derhal uygulama ilkesi geçerli olduğundan derdest davalara uygulanabileceği, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na Ek 6 ncı maddesinin geriye yürüyebileceğine ilişkin bir yasal düzenleme bulunmadığı, Bölge Adliye Mahkemelerinin faaliyete geçtiği 20.07.2016 tarihinden sonra 6100 sayılı Kanun'un istinafa ilişkin hükümleri yürürlüğe girdiğinden ve bu düzenlemelerde de malvarlığına ilişkin davaların parasal sınırın altında kalması hâlinde kesin nitelikte bulunduğuna ilişkin yasal düzenlemenin aksine bir düzenleme bulunmadığı, hüküm tarihi itibariyle belirlenen (4.400,00 TL) parasal sınırın altında bulunan taşınmazın aynını etkileyecek malvarlığına ilişkin davada, ilk derece mahkemesinin kararının kesin nitelikte olduğu, verildiği anda kesin nitelikteki kararlara karşı kanun yoluna başvurulmasının davayı derdest hâle getirmeyeceği, bu nedenle Kadastro Kanunu’nun Ek 6 ncı maddesinin verildiği anda kesin nitelikteki kararlara uygulanma imkânının bulunmadığı, açıklanan nedenlerle eldeki davada ilk derece mahkemesi kararının tarihi itibarıyla kesin nitelikte olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; ilk derece mahkemesi kararının kesin olmadığını, istinaf yasa yolunun açık olduğunu, dolayısıyla o kararın kesin olduğundan bahsedilemeyeceğini, kesin olmadığı iddia edilen karar için istinaf ve temyiz başvuruları sırasında yürürlüğe giren yasanın kesinleşmemiş dosya için uygulanabileceğini, davanın esas yönünde de haksız şekilde reddedildiğini, her iki tarafın da bozma kararına uyulması isteğine rağmen direnme kararı verildiğini, davanın açılmış olduğu 2017 yılında karar verilmesi hâlinde kesinlik sınırının üstünde kalacağını, yargılamanın uzamasının davacı aleyhine yorumlanmaması gerektiğini, davanın taşınmazın aynına ilişkin olduğunu, alacak davası olmadığını, kararın hukuka aykırı olduğunu belirterek direnme kararının bozulmasını talep etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava değerinin 4.000,00 TL olarak gösterildiği, yargılama sırasında davaya konu edilen taşınmaz değerinin 3.179,16 TL olarak belirlendiği ve taraflarca bu değere itiraz edilmediği çekişmesiz olan kadastro öncesi hukuki nedene dayalı tapu iptali ve tescili talebine ilişkin eldeki davada, İlk Derece Mahkemesince verilen karara karşı davacı vekilinin istinaf dilekçesinin Bölge Adliye Mahkemesince 6100 sayılı Kanun’un 341/2 ve 352 nci maddeleri kapsamında reddine karar verilmesini müteakip 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek Madde 6 hükmünün yürürlüğe girmiş olması karşısında, 3402 sayılı Kanun’un Ek Madde 6 hükmünün somut olaya uygulanıp uygulanamayacağı, buradan varılacak sonuca göre İlk Derece Mahkemesince verilen kararın miktar itibariyle kesin hüküm niteliğini haiz olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 13 ve 36 ncı maddeleri,
2. 6100 sayılı Kanun'un 341 ve 448 inci maddeleri ile Ek madde 1 hükmü,
3. 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi,
4. 3402 sayılı Kanun'un Ek madde 6 hükmü,
2. Değerlendirme
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
2. Anayasa'nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36 ncı maddesinin birinci fıkrasında herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş olup anılan maddede düzenlenen hak arama özgürlüğü, yargılama usulüne ilişkin güvencelerle hakkaniyete uygun yargılama yapılmasını hedefleyen ve demokratik toplumda vazgeçilmez nitelikte olan adil yargılanma hakkını da kapsayan geniş bir içeriğe sahiptir.
3. Hak arama, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı ve insan onuru kavramıyla yakından ilgilidir. Bu nedenle demokratik hukuk düzenlerinde hakların korunmasını ve hak ihlallerinin giderilmesini temin edebilecek hukuki yollar öngörülmüştür. Nitekim Anayasa Mahkemesi de kararlarında hak arama özgürlüğünün hukuk devletinin başlıca ölçütü ve demokrasinin vazgeçilmez koşullarından biri olduğunu ifade etmiştir (AYM 19.09.1991 tarih ve 1991/2 Esas, 1991/30 Karar; 25/11/2015 tarih ve 2014/86 Esas, 2015/109 Karar, 01.10.2020 tarih ve 2020/21 Esas, 2020/53 Karar). Bu doğrultuda Anayasa’nın 40 ıncı maddesinde hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
4. Anayasa’nın 36 ncı maddesinde güvence altına alınan yargı mercileri önünde hak arama özgürlüğü, hakların korunmasını amaç edinen vazgeçilmez meşru yöntemlerin başında gelmektedir. Anayasa’daki temel hakların korunmasında önemli bir teminat olan yargısal hak arama yolu, hakların korunmasında en etkili ve güvenceli yoldur. Hak arama özgürlüğünün kapsamının belirlenmesinde adalet ve hukuk devleti gibi temel anayasal ilkelerin de gözönünde bulundurulması gerekir. Bu doğrultuda hak arama özgürlüğünün amacının hak ihlalinin önlenerek kişiye hakkının teslim ve adaletin tesis edilmesi olduğu söylenebilir. Anayasa’nın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, kanunun açıkça hatalı veya keyfi uygulanmasına ilişkin istisnalar dışında yargılama sonucunda verilen hükmün adil olup olmadığı veya hukuki açıdan isabetli olup olmadığı hususlarını içermemektedir. Bu itibarla adil yargılanma hakkının davanın taraflarına sağladığı tüm usul güvencelerine uyulmuş olsa bile yargılama sonucunda verilen hükmün hatalı olması mümkündür. Diğer bir ifadeyle adil yargılanma hakkının güvencelerine riayet edilmiş olsa da hâkimin gerek maddi vakıaların değerlendirilmesinde gerekse hukuk kurallarının uygulanmasında yanılgıya düşmesi ve buna bağlı olarak hukuka aykırı hüküm vermesi söz konusu olabilmektedir. Böyle kararlara ilgililerin veya toplumun katlanmasını istemek adalete olan güveni sarsar ve hukuk devletini zedeler. Bu nedenle hak arama özgürlüğünden yararlanılabilmesi bakımından adil ve isabetli olmadığı düşünülen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından denetlenmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Anayasa açısından bu gereklilik, özel olarak düzenlenen hak arama özgürlüğünün kapsamı ve mahiyetinden kaynaklanmaktadır (AYM 27.12.2018 tarih ve 2018/71 Esas, 2018/118 Karar).
5. Anayasa’nın 154 ve 155 inci maddelerinin de mahkeme kararlarının kural olarak denetlenmesi gerektiği düşüncesiyle düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anayasa’nın 36, 154 ve 155 inci maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasa’nın mahkemelerce verilen hükmün bir başka yargı mercii tarafından denetlenmesini talep etme hakkını yargılamanın konusuna göre herhangi bir kısıtlamaya tâbi olmaksızın Anayasa’nın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamında güvenceye kavuşturduğu görülmektedir. Dolayısıyla hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, konusu bir suç isnadına dayanan ya da medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin olan tüm yargılamalar için geçerlidir.
6. Anayasa’nın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamındaki hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, kişinin aleyhine verilen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından gözden geçirilmesini ve denetlenmesini isteyebilmesini teminat altına almaktadır. Bununla birlikte hükmün denetlenmesini talep etme hakkının tabiatı itibarıyla devletin kanuni düzenleme yapmasını gerektirdiği açıktır. Kişilerin ne şekilde bu haktan yararlanacakları ve bu hakkın temini bakımından nasıl bir sistemin kurulacağı hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır.
7. Hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ilişkin kanuni düzenlemelerde bu denetimin sadece hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığı hususuyla mı sınırlı olacağı yoksa bunun yanında maddi olguların değerlendirilmesini de mi kapsayacağı hususu kanun koyucunun takdir yetkisindedir. Bu bağlamda mahkeme hükmünün denetiminin maddi olguların değerlendirilmesini de kapsaması gerektiğine dair bir anayasal zorunluluk bulunmamaktadır. Denetimi yapacak yargı merciinin hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığına yönelik bir denetim yapma yetkisi ile donatılması, hükmün denetlenmesini talep etme hakkının sağlanmasına ilişkin anayasal yükümlülüğün yerine getirilmesi bakımından yeterli görülebilir.
8. Bunun yanında hükmün denetlenmesini talep etme hakkının niteliği dikkate alındığında bu hakkın mutlak bir hak olarak kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla bu hak kanun koyucu tarafından bazı sınırlamalara tâbi tutulabilir. Ancak bu sınırlandırmaların Anayasa’nın 13 üncü maddesinde öngörülen ölçütlere uygun olarak yapılması gerekir. Nitekim aynı esaslar Anayasa Mahkemesinin 24.02.2022 tarihli ve 2021/34 Esas, 2022/21 Karar sayılı kararında da benimsenmiştir.
9. Adil yargılanma hakkı çerçevesinde adli yargı sistemi içerisinde görülen hukuk davalarında hükmün denetlenmesini talep hakkının kullanımına dair düzenleme, 6100 sayılı Kanun'da mevcut olup anılan hükümlerde hukuk davalarında kanun yollarına başvuru hakkının hangi koşul ve şekillerde kullanılacağı, bu hakkın temininde nasıl bir yol izleneceği ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
10. Adli yargıda ilk derece mahkemelerinin nihai kararlarına karşı kural olarak istinaf yolu öngörülmüştür. 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinde istinaf yoluna başvurulabilen kararlar düzenlenmiştir. Anılan maddenin 2 nci fıkrasının birinci cümlesinde miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararların kesin olduğu öngörülmüştür. Kuralda belirtilen parasal sınır, anılan Kanun’un ek 1 inci maddesinin birinci fıkrası gereğince her yıl yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanmaktadır. Buna göre uyuşmazlık konusu İlk Derece Mahkemesince verilen 2019 yılı itibarıyla bu sınır 4.400,00 TL olup 2019 yılı için bu miktarın altındaki değerde mal varlığına ilişkin davalarda verilen kararlar kesin niteliktedir.
11. Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen Ek madde 6 hükmüne göre; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
12. Anılan maddenin gerekçesinde; kadastro mahkemelerinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararların miktar veya değerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna tâbi olup olmadığıyla ilgili uygulamada tereddütlerin bulunduğu belirtilerek bu tereddütlerin giderilmesi amacıyla bu davalarda verilen kararların miktar veya değeri dikkate alınmaksızın istinaf veya temyiz incelemesine açık olduğunun hükme bağlandığı belirtilmiştir.
13. Gerçekten 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesi, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'ndan (1086 sayılı Kanun) farklı olarak tüm malvarlığı davalarında istinaf sınırı olarak belirli bir miktarı öngörmüş olup bu hususta hukuk davaları arasında herhangi bir ayrım yapmamış, hükmün kadastro işlemlerinden ... davalarda ne şekilde uygulanacağı konusunda açık bir hüküm ihdas etmemiştir. Hükümdeki bu belirsizlik, 6100 sayılı Kanun'un yürürlüğü sonrasında uygulamada kadastro işlemlerinden ... davalarda bir takım tereddütlere sebebiyet vermiş, ilk derece mahkemeleri bakımından 6100 sayılı Kanun'da belirtilen kesinlik sınırının altındaki kararlara karşı kanun yolunun açık olup olmadığı hususunda 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğe kadar yorum farklılıkları ortaya çıkmıştır. Kadastro işlemleri sonucu ortaya çıkan uyuşmazlıklardan ... davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özellikler, bu yorum farklılıklarının oluşumunda önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır.
14. Gelinen aşamada; 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin uygulanması sırasında ortaya çıkan tereddütlere vaki etkisi sebebiyle, 3402 sayılı Kanun çerçevesinde kadastro faaliyetinin niteliği ile aynı Kanun'dan kaynaklanan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özelliklerin üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
15. Kadastro faaliyeti ile amaçlanan, taşınmaz malların sınırlarının ve hukuki durumlarının belirlenerek tapu sicilinin oluşturulmasıdır. Nitekim 3402 sayılı Kanun'un 1 inci maddesinde bu amaç “Bu Kanunun amacı, ülke koordinat sistemine göre memleketin kadastral veya topoğrafik kadastral haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi veya harita üzerinde belirterek hukuki durumlarını tespit etmek suretiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun öngördüğü tapu sicilini kurmak, mekansal bilgi sisteminin alt yapısını oluşturmaktır" şeklinde ifade edilmiştir. Bu kapsamda kadastro faaliyetleri ile gerçek hak durumuna uygun şekilde yapılacak tespitlerle taşınmazların hukuki ve fiili durumlarının açık bir biçimde belirlenmesi öngörülmüştür.
16. Tapu sicili, taşınmazlar üzerindeki mevcut hakları göstermek, bunların tesis ve devirlerini sağlamak için tutulan resmî bir sicildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 997 ve devamı maddelerinde düzenlenen tapu sicili, ana ve yardımcı sicillerden oluşan ve çeşitli defter ile belgeleri kapsayan bir bütündür. Zira, tapu sicilinin en önemli unsuru tapu kütüğü olmakla birlikte tek başına ... kaydının bir taşınmazın geometrik ve hukuki durumunu göstermeye yeterli olduğu söylenemez. Bu anlamda devletin yetkili kıldığı memurlar tarafından tutulan defter, belge ve planlar; taşınmazın malikini, taşınmazı takyit eden sınırlı ayni hakları, konumunu, yüzölçümünü, miktarını, türünü ve şeklini, yine varsa taşınmazla ilgili bazı şahsi haklar ile devir ve temlik hakkı üzerindeki kısıtlamaları da gösterir.
17. Kural olarak taşınmazlar üzerindeki ayni haklar tescille kazanılır (4721 sayılı Kanun md. 705/1). Tescil, tapu kütüğünde ayni hakka ilişkin kaydı ifade eden teknik bir terimdir. Tapu sicilinin taşınmazlar üzerindeki ayni hakları gösterebilmesi için öncelikle taşınmazın tapu siciline kaydı gerekmektedir. Çünkü 4721 sayılı Kanun'un 1000/1 inci maddesinde, her taşınmaza kütükte bir sayfa açılacağı belirtilerek tapu sicilinin oluşturulmasında "ayni sistem" adı verilen sistem kabul edilmiştir. Bu sistemi kadastrosu yapılmamış yerlerde uygulama imkânı bulunmadığından ülke topraklarının kadastrosunun sağlıklı bir şekilde yapılması, tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların çap kaydının oluşturularak tapulanması yüksek seviyede önem arz eden bir husustur.
18. Bu çerçevede kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanması ve bu işlerden ... uyuşmazlıkların gerçek durumu gösterir tapu sicili oluşturma gayesine uygun şekilde çözülmesi de "ayni sistemin" doğru ve yararlı bir şekilde faaliyet göstermesi için zorunludur. Belirlenen bu amaç kapsamında kadastro işlemlerinden ... ve 3402 sayılı Kanun'un uygulama alanı bulduğu uyuşmazlıklar ile ilgili yapılacak yargılamalarda 3402 sayılı Kanun'da belirtilen amaç göz önüne alınmalıdır. Nitekim bu amaç çerçevesinde kadastro işlemleriyle ilgili davalarda hakim, taraflarca getirilme ilkesinin uygulandığı davalara bakan hakimlerden farklı olarak bir kısım yetkilere sahiptir. Kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda hukuk davalarına egemen genel ilkelerden ve usul kurallarında da bir kısım ayrılmalar ve belirli koşullarda yargılamalarda resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu durumlar gözlenmektedir. Kadastro mahkemesinde görülen davalarda belirli koşullarda resen araştırma yetkisinin geçerli olması, şüphesiz 3402 sayılı Kanun'un gerçeğe uygun tapu sicili oluşturulması şeklinde ifade edilebilen amacına uygundur.
19. Kadastro işlemleri ile bu işlemlerden ... davaların yargılaması sırasında uygulanacak kuralların kendine özgü nitelikleri nazara alındığında, ülke toprakları üzerinde gerçekleştirilecek kadastro çalışmaları ile hem taşınmazların sınırlarının tayini hem de bu taşınmazlar üzerindeki hakların doğru bir şekilde tespiti sonrasında tapu sicilinin oluşturulmasında, hak sahibi şahıslar yanında bir ölçüde kamu yararının da mevcut olduğu söylenebilir. Zira 3402 sayılı Kanun'un genel sistematiği içerisinde kadastro çalışmalarının sağlıklı ilerlemesi ve tapu sicilinin gerçeğe uygun olarak tutulması için kadastro komisyonlarına ve mahkemeye tanınan yetkiler ile belirli durumlarla alakalı olarak yargılamalarda resen araştırma ilkesinin uygulanacağının düzenlenmesi, tapu sicilinin doğru tutulmasındaki kamu yararının göz önüne alındığını göstermek bakımından önemlidir.
20. Kadastro işlemlerinden ... davaların belirtilen özellikleri ışığında; kadastro işlemleri sırasında, işleme konu taşınmaz üzerindeki hakkın ihlâl edildiği iddiasıyla açılan davalarda, verilen kararın doğru olmadığına dair iddiasıyla denetlenmesini talep etme hakkı, Anayasa'nın 36 ncı maddesi kapsamında devreye girer. Aynı zamanda kadastro davalarının hizmet ettiği kamusal yarar göz önüne alındığında; kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalarda verilen kararların üst mahkemelerce denetlenmesi, kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanıp gerçeğe uygun tapu sicilinin oluşumu yönünden gerekli ve yararlıdır.
21. Ayrıca kadastro işlemlerinden ... davalarda uyuşmazlık, taşınmazın değerinden ziyade taşınmaz üzerindeki hakların ve bu hakların sınırlarının tespiti ile tapu sicilinin gerçek duruma uygun olarak oluşturulmasıyla ilgilidir. Anılan yönüyle bu tür davalar; uyuşmazlık konusunu belirli bir değer yahut miktar olarak esas alan diğer dava türlerinden ayrılmakla dava konusu taşınmazın değerine dair tartışmalar, yargılama sırasında 3402 sayılı Kanun'un sistematiği gereği geri planda yer almaktadır.
22. Bunun yanında bu tür davalarda 3402 sayılı Kanun'un 36/2 nci maddesi gereğince dava harcı, yargılama giderlerinin tespit ve hesaplanmasında ilgili taşınmaz mala ait son beyan dönemi emlak vergisi değerinin esas alınacağı düzenlenmiştir. Aynı maddenin altıncı fıkrası gereğince kadastrosu yapılan yerlerde, emlak vergisi değeri belli olmayan taşınmaz mallara, kadastro ve dava harcı ile yargılama giderlerine esas olmak üzere kadostro komisyonunca kıymet takdir edileceği ifade edilmiştir. Ancak bu hükümler, hakimin dava konusu taşınmazın değerini serbestçe takdir etme kuralının varlığı karşısında yol gösterici bir mahiyet arz etmekle birlikte belirlenen bu değerlerin mevcut ekonomik koşullarda her zaman gerçeği yansıtmayacağı kabul edilmelidir.
23. Bu nedenle kadastro işlemlerinden ... davalara konu taşınmazın değeri esas alınarak verilen kararların miktar itibarıyla kesinliğinin tayini, hakkaniyete uygun olmayan neticelerin ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Bu itibarla; 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile yapılan değişiklik öncesinde kadastro işlemlerinden ... davalar ile ilgili olarak 6100 sayılı Kanun'un 341/2 nci maddesinde yer alan istinaf sınırı uygulamasında yorum farklılıklarına dayalı bir kısım tereddütler hasıl olmuş ve bu durumun açıklığa kavuşturulması amacıyla 3402 sayılı Kanun'un Ek madde 6 hükmü ihdas edilmiştir.
24. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun'un Ek madde 6 hükmünün geçmişe etkisi hakkında bir düzenleme bulunmasa da; hükmün gerekçesinden anlaşılacağı üzere madde hükmünde belirtilen davalar yönünden kanun yolu incelemesine dair uygulamada ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi amacının, hükmün zaman bakımından uygulanması sırasında göz önüne alınmasını gerektirmektedir.
25. Bu anlamda adil yargılanma hakkı kapsamında kanun yoluna başvurma hakkının sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerde Anayasa'nın 13 üncü maddesi gereğince ölçülük ve sınırlama sebeplerine uygunluk mevcut olmalıdır. Zira hükmün denetlenmesini talep etme hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfiliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olması gerekir. Bu durum Anayasa'nın 2 nci maddesinde düzenlenen hukuk devletinin bir gereği olup sınırlamayı içeren kanunda bulunması anayasal anlamda gerekli olan tüm nitelikler aynı zamanda hukuki güvenliğin tesisi bakımından elzemdir.
26. Buradan hareketle, 3402 sayılı Kanun'un Ek madde 6 hükmünün, düzenlemede belirtilen davaların niteliği göz önüne alındığında yürürlük tarihinden önce derdest olan davalara da uygulanması mümkündür. Zira anılan düzenleme, bir usul kurumu olan kanun yollarına dair hükümler içerse de verilen kararların denetlenmesini talep hakkı, Anayasa'nın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkından kaynaklanmaktadır. Bunun yanında maddede belirtilen davaların bünyelerinde barındırdığı özellikler sebebiyle verilen kararların denetlenmesi, kamu yararı bakımından da önem arz etmektedir. Bu kapsamda tereddüte yol açan usul kurallarının Anayasa'da güvence altına alınmış temel haklara, hukuki güvenlik ile hukuki belirlilik ilkelerine aykırı olacak surette aşırı şekilci olarak uygulanması hakkaniyete aykırı durumların ortaya çıkmasına sebebiyet vereceğinden 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün zaman bakımından uygulanmasında hem maddede belirtilen davaların nitelikleri hem de adil yargılanma hakkına dair sağlanan güvenceler gözden uzak tutulmamalıdır.
27. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Bölge Adliye Mahkemesince, istinaf dilekçesinin reddine dair karara dayanak olarak dava konusu taşınmazın değerinin esas alındığı ve İlk Derece Mahkemesi kararının kesin olduğunun belirtildiği anlaşılmaktadır.
28. Oysaki yukarıda yapılan açıklamalar ile dava konusu taşınmazın fiziki ve hukuki durumunun tespit edilerek tapu siciline doğru bir şekilde kaydedilmesindeki kamu yararı dikkate alındığında, taşınmazın parasal değerinin herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Aksinin kabulü, doğru tespit edilip edilmediği denetlenmeyen ve davanın niteliği gereği taraflar arasında esas çekişme konusu olmayan taşınmaz değeri esas alınarak kararın kanun yolu vasıtasıyla denetlenmesini talep hakkı engellenmek suretiyle adil yargılanma hakkının ihlaline neden olur.
29. Davanın bünyesinde barındırdığı tüm bu özellikler nedeniyle verilen kararın denetlenmesini talep etme hakkının Anayasa'nın 36 ncı maddesi kapsamında güvence altına alınması, hukuki güvenlik, hukuki belirlilik ve hakkaniyet gereğidir. Nitekim 6100 sayılı Kanun'un 341/2 nci maddesindeki düzenleme ile alakalı kadastro işlemlerinden ... davalarda kesinlik sınırının ne yönden belirleneceğinin açık bir biçimde belirlenmemiş olması sonucu ortaya çıkan birtakım tereddütler, 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen Ek madde 6 hükmü ile ortadan kaldırılmıştır. Bu anlamda 3042 sayılı Kanun'un Ek madde 6 hükmü, geçmiş dönemdeki farklı yorumları nihayete erdirip miktar itibariyle kesinlik sınırının kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda uygulanmayacağını açık bir biçimde düzenlemiştir.
30. Bu itibarla 3402 sayılı Ek madde 6 hükmünün, davanın bünyesindeki kendine has özellikleri ile verilecek kararın etki edeceği kamusal menfaat ve 3402 sayılı Kanun'un Ek madde 6 hükmünün amacı göz önüne alındığında, adil yargılanma hakkının ve hukuki güvenliğin tesisi için somut olayda uygulanması, maddenin ihdas amacı ile hakkaniyet gereğidir. Dolayısıyla İlk Derece Mahkemesince verilen kararın, temyiz kanun yolu aşamasında yürürlüğe giren 3402 sayılı Kanun'un Ek madde 6 hükmü karşısında miktar itibariyle k
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Medeni Usul Hukuku
Bölge Adliye Mahkemesi hukuk dairesi, dosya üzerinde yaptığı ön incelemede aşağıdakilerden hangisini incelemez?
A) Kararın kesin olup olmadığını.
B) Başvurunun süresinde olup olmadığını.
C) Başvuru sebeplerinin haklı olup olmadığını.
D) Başvuru şartlarının yerine getirilip getirilmediğini.
E) Başvuru sebep ve gerekçelerinin gösterilip gösterilmediğini.
Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.