Hukuk Muhakemeleri Kanunu 412. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 412- (1) Tahkim sözleşmesi, tarafların, sözleşme veya sözleşme dışı bir hukuki ilişkiden doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların tamamı veya bir kısmının çözümünün hakem veya hakem kuruluna bırakılması hususunda yaptıkları anlaşmadır.
(2) Tahkim sözleşmesi, taraflar arasındaki sözleşmenin bir şartı veya ayrı bir sözleşme şeklinde yapılabilir.
(3) Tahkim sözleşmesi yazılı şekilde yapılır. Yazılı şekil şartının yerine getirilmiş sayılması için, tahkim sözleşmesinin taraflarca imzalanmış yazılı bir belgeye veya taraflar arasında teati edilen mektup, telgraf, teleks, faks gibi bir iletişim aracına veya elektronik ortama geçirilmiş olması ya da dava dilekçesinde yazılı bir tahkim sözleşmesinin varlığının iddia edilmesine davalının verdiği cevap dilekçesinde itiraz edilmemiş olması yeterlidir. Asıl sözleşmenin bir parçası hâline getirilmek amacıyla tahkim şartı içeren bir belgeye yollama yapılması hâlinde de tahkim sözleşmesi yapılmış sayılır.
(4) Tahkim sözleşmesine karşı, asıl sözleşmenin geçerli olmadığı veya tahkim sözleşmesinin henüz doğmamış olan bir uyuşmazlığa ilişkin olduğu itirazında bulunulamaz.
(5) Yargılama sırasında tarafların tahkim yoluna başvurma konusunda anlaşmaları hâlinde, dava dosyası mahkemece ilgili hakem veya hakem kuruluna gönderilir.
Tahkim itirazı
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
6 karar eşleşti
3. Hukuk Dairesi, 2024/273 E., 2024/2169 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla)
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 412 nci maddesi.
3. Hukuk Dairesi 2024/273 E. , 2024/2169 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi (İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla)
SAYISI : 2023/6 E., 2023/9 K.
Taraflar arasındaki hakem kararının iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bölge Adliye Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili, geçersiz tahkim anlaşmasına rağmen uyuşmazlığın TBB Tahkim Merkezinde görüldüğünü, uyuşmazlığın kapsamı itibarıyla 3 aylık kısa sürede hükme bağlanmaya elverişli olmamasına rağmen TBB Tahkim Kurallarındaki 3 aylık süreye riayet etmek adına uyuşmazlığın kısa sürede karara bağlandığını, hakem ve bilirkişi tarafından davalının takip ettiğini iddia ettiği dosya asıllarının tahkim dosyasına celp edilmeksizin yalnızca davalının sunmuş olduğu belgeler üzerinden hazırlanan, dolayısıyla muteber olmayan rapora itibar edilerek eksik inceleme ve adil yargılanma hakkının ihlal edilerek karar verildiğini, devlet mahkemeleri tarafından yapılan yargılamalarda vekalet ücreti alanında uzman kişilerden oldukça detaylı rapor temin edilerek sonuca gidilirken işbu tahkim dosyasında bu alanda uzman olmayan bilirkişi marifetiyle ve 10 gün gibi kısa bir sürede rapor hazırlandığını, yazılı hakem önerilerinin davacı tarafa tebliğ edilmeksizin dosyaya hakem atanmış olması ve yüksek müddeabihli bir uyuşmazlık olması nedeniyle uyuşmazlığa hakem heyetinin bakmasına dair yazılı talepleri kapsamında herhangi bir karar verilmediğini, belirsiz alacak davası açılamayacak olan davada hakemin, davalıya davanın belirsiz alacak olarak açılamayacağını da belirterek ihsas-ı rey yasağını ihlal etmek ve davalıya yönlendirmek suretiyle davasını tam eda ya da kısmi dava olarak seçmesini talep ettiğini ve bunun ardından beyan sonrası yargılamaya devam ettiğini, dava konusu uyuşmazlık kapsamında davalı tarafından sunulan tek taraflı delillerin tarafların eşitliği ilkesini ve hukuki dinlenilme haklarını ihlal ettiği yönündeki itirazlarına rağmen delillerin gereği gibi celp edilmemesi dosyaların tek tek incelenmesini talep ettikleri halde davalı tarafından sunulan ve doğruluğu teyit edilemeyen bilgi ve belgeler üzerinden sonuca varıldığını ileri sürerek Türkiye Barolar Birliği Tahkim Merkezi'nin 2022/42 Esas ve 15.05.2023 tarihli kararının iptalini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili, 20 yılı aşkın süredir tacir olan ve tıp diploması bulunan davacı ...’in, 7 satırdan oluşan tadil metnini okuyup serbest iradesiyle imzaladığını, bunun üzerinden itirazsız 5 ay geçtiğini ve ancak dava açıldıktan sonra irade fesadı iddiasının ileri sürüldüğünü, tadil metninin belge yığını içinde imzalatıldığı iddiasının doğru olmadığını, zira davacılarla tadil tarihinde imzalanan başka bir belgenin bulunmadığını, tahkim anlaşmasının açık, net ve tüm yasal unsurları taşıdığını, davacılar vekilinin tahkim sürecinin başında 30.01.2023 tarihinde imzaladığı görev çizelgesi ve usuli zaman çizelgesi ile tahkim aşamalarını, tahkim merkezinin yetkisini ve 3 süreyi kabul ettiğini, davacılar vekilinin tahkim başvurusuna verdiği cevap dilekçesinde tarafınca sunulan exel ve UYAP belgelerine, dava değerlerine, ıslah tutarlarına, kesinleşme tarihlerine, dekontlara ve banka hareket dökümlerine tek kelime dahi itirazlarının bulunmadığını, dava konusu dava ve işlere itiraz etmeyen, aksine delil sunmayan ve yargılama sürecinde delil celbi dahi istemeyen davacıların bu aşamada bu konularda itiraz haklarının bulunmadığını, ücret talep edilen tüm dosyaların UYAP veri tabanının tamamen indirildiğini ve USB içine konularak kolay anlaşılabilir şekilde exel tablolarıyla tüm belgelerin eşleştirildiğini, tahkim hakemi tarafından taraflara bilirkişi önerme hakkının da tanındığını ve sonuç olarak yetkisini kullanarak bilirkişiyi kendisinin seçtiğini, atanan bilirkişinin son derece yetkin olduğunu ve isabetli hesaplamalar yaptığını, ayrıca tahkim anlaşmasında tek hakem tayini konusunda yazılı mutabakat olduğundan ve aksi tarafınca kabul edilmediğinden sürecin tek hakemle tamamlanmasının da isabetli olduğunu, hakemin oluşturduğu ara karar ile dosyaya açıklık getirmek için süre verildiğini ve verilen ihtara uygun beyan vererek davaya kısmi alacak davası olarak devam ettiğini belirttiğini, 59 sayfadan oluşan gerekçenin yeterli bulunmamasının ciddiyetten uzak olduğunu, kararın fazlasıyla kapsamlı ve detaylı olduğunu, davacıların, ek raporun kısa sürede gelmesine itiraz etmesinin düşündürücü olduğunu, davacılar vekilinin 14.04.2023 tarihli dilekçe ile tahkim süresinin 15 gün uzatılmasını talep ettiklerini, bu talebe kendisinin de muvafakat ettiğini ve tahkim süresinin 15 gün uzatıldığını, yargılama sürecinde duruşma yapıldığını ve bir saati aşkın duruşmada tarafların iddialarını fazlasıyla dile getirdiğini savunarak davanın reddini istemiştir.
III. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; tahkim yargılamasındaki dava ve ıslah dilekçeleri ile davanın ileri sürülüşüne göre, vekalet ücreti alacağının tümünün değil, şimdilik belli bir kısmının dava konusu edildiği, başka bir deyişle davanın kısmi dava olarak açıldığı anlaşıldığından davacılar tarafından ileri sürülen; hakemin, belirsiz alacak davası olarak açılan bir davada, ihsas-ı reyde bulunarak ve davalıyı yönlendirerek davasını seçmesi için talepte bulunduğu ve ardından yargılamaya devam ettiği, bu hususun kamu düzenine aykırılık teşkil ettiği iddiasının yerinde bulunmadığı, maddi ve usul hukuku kurallarına göre değerlendirme yapılarak karar verildiği, taraflara tahkim yargılaması süresince eşit olarak iddia ve savunmalarını ve itirazlarını ileri sürme imkanı tanındığı, taraflarca da bu hakkın kullanılmış olduğu anlaşılmakla, hukuki dinlenilme hakkına aykırı davranılıp karar verildiğinin kabulünün mümkün bulunmadığı, hakemin hukuku doğru uygulayıp uygulamadığı, başka bir ifade ile kararın pozitif hukuk kurallarına göre isabetli olup olmadığı, bir iptal sebebi olmadığından, iş bu davada da inceleme kapsamı dışında olduğu, tarafların 01.01.2013 tarihli avukatlık hizmet sözleşmesi ve aralarındaki tahkim şartını içeren 25.05.2022 tarihli tadil protokolünden kaynaklanan uyuşmazlığın, serbest iradeleri ile Devlet yargısı yerine tahkim yoluyla çözülmesini istemek
suretiyle, maddi hukukun doğru uygulanıp uygulanmayacağı konusundaki riski de kabul etmiş sayılacakları gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacılar vekili; tahkim yargılamasında müvekkillerinin hukuki dinlenilme hakkının ihlal edildiğini, davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığını, hakem tarafından davalıya davasına kısmi dava olarak devam edip etmeyeceğini sorduğunu, davalının davaya kısmi dava olarak devam ettiğini, hakem tarafından söz konusu davanın belirsiz alacak davası olarak açılması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken ayrıca hakemin kendi yazarı olduğu kitapta bu yönde görüşü olduğu halde görüşünü değiştirerek davaya devam ettiğini, hakem kararlarının gerekçeli olmak zorunda olduğunu, taleple bağlılık ilkesine aykırı karar verildiğinden belirsiz alacak davası kapsamında bir hukuki korunma istenmişken davaya kısmi dava olarak devam edilmesinin taleple bağlılık ilkesine dolayısı ile kamu düzenine aykırı karar verilmesi durumu oluştuğunu, yargılama sürecine ilişkin hakem tarafından ortaya konması gereken güncel usuli zaman çizelgesinin bulunmadığını, tahkim yargılamasında eşitlik ilkesine aykırı davranıldığını, davalı avukat tarafından takip edilen işlerin ve dosyaların dava kapsamı içine alınmadığını, bilirkişi tarafından yapılan incelemenin dosya asılları üzerinden yapılmadığını, incelemenin sadece davacının sunduğu belgeler üzerinden yapıldığını, müvekkili tarafından yapılan hakem önerisinin dikkate alınmadığını, uyuşmazlığın tek hakem yerine hakem heyeti tarafından çözümlenmesi talebinin tahkim divanı tarafından karara bağlanmadığını, geçerli tahkim bir sözleşmesinin bulunmadığını, hukuk alanında yetkinliği bulunmayan bir tacirin kendi avukatı tarafından imzalanması istenen tadil protokolünün sonuçları hakkında bilgi sahibi olmasının beklenemeyeceğini, sözleşmenin sonuçlarının kendisine açıklanmadığı bu halde tahkim iradesinin açık ve kesin bir şekilde var olduğundan bahsedilemeyeceğini, iptal davasında ileri sürülen itirazların önemli bir bölümünün Bölge Adliye Mahkemesince dikkate alınmadan karar verildiğini, özellikle gerekçeli karar hakkı ve hukuki dinlenilme hakkının ihlali ile tahkim yargılaması sırasında değerlendirilemeyen taraf talepleri yönünden Bölge Adliye Mahkemesince bir değerlendirme yapılmadan karar verildiğini belirterek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı Tahkim Merkezinde görülen 2022/42 Esas ve 15.05.2023 tarihli kararının iptaline ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 412 nci maddesi.
2. HMK'nın 439 uncu maddesi.
3. Değerlendirme
Temyizen incelenen kararda, taraflar arasında 01.01.2013 tarihli Avukatlık Hizmet Sözleşmesi imzalanmış olup, düzenlenen 25.05.2022 tarihli tadil protokolüyle Avukatlık Hizmet Sözleşmesinin 1 inci maddesindeki bilgilerin değiştirildiği (taraf isimleri), ayrıca iş bu protokol ve sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlıkların TBB Tahkim Merkezi Tahkim Kuralları uyarınca nihai olarak tahkim yoluyla çözümleneceği, tahkim yerinin Ankara olduğu, uyuşmazlığın esasına Türk Hukukunun uygulanacağı, hakem sayısının 1 olduğu, bu protokolün sözleşmenin ayrılmaz parçası olduğu kararlaştırılmıştır. Bu durumda taraflar arasında tahkim şartının geçerli bir şekilde düzenlendiği kabul edilmelidir. Somut olayda tahkim yargılamasındaki dava ve ıslah dilekçeleri ile davanın ileri sürülüşüne göre, vekalet ücreti alacağının tümünün değil, şimdilik belli bir kısmının dava konusu edildiği, başka bir deyişle davanın kısmi dava olarak açıldığı, taraflara tahkim yargılaması süresince eşit olarak iddia ve savunmalarını ve itirazlarını ileri sürme imkanı tanındığı, taraflarca da bu hakkın kullanılmış olduğu, HMK'nın 439/1 inci maddesinde belirtilen iptal sebeplerinin eldeki davada oluşmadığı anlaşılmakla; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun kararın onanması gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeple;
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesince (İlk Derece) verilen 13.12.2023 tarihli ve 2023/6 Esas, 2023/9 Karar sayılı kararın ONANMASINA,
Fazla alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine,
Dosyanın Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 10.09.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
15. Hukuk Dairesi, 2019/1234 E., 2019/3335 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi ... Hukuk Dairesi(İlk Derece)
tam metni aç
HMK’nın 412. maddesinde tahkim sözleşmesi;
15. Hukuk Dairesi 2019/1234 E. , 2019/3335 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi : ... Bölge Adliye Mahkemesi ... Hukuk Dairesi(İlk Derece)
Yukarıda tarih ve numarası yazılı olan Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi’nce verilen kararın temyizen tetkiki davacı vekili tarafından duruşmalı olarak istenmiş, duruşma talebi kabul edilerek 18.06.2019 tarihinde yapılan duruşmaya davacı Vakıf yetkilisi ... ve vekili Avukat ... ile davalı vekili Avukat ... geldi. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar avukatları dinlendikten sonra vaktin darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması başka güne bırakılmıştı. Bu kere dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü:
- K A R A R -
Dava, eser sözleşmesine ilişkin çıkan uyuşmazlıkta verilen hakem kararının iptâli talebine ilişkindir. Davacı (hakem davasının davalısı) vakıf iş sahibi, davalı (hakem davasının davacısı) şirket ise yüklenicidir.
Davacı iş sahibi vekili dava dilekçesinde özetle; taraflar arasında 01.11.2012 tarihinde “... Eğitim ve Sağlık Kampüsü Lösemili Çocuklar Kenti Projesinin Gerçekleştirilmesi Sözleşmesi” düzenlendiğini, sözleşmenin 9. maddesine göre davalının sözleşme konusu işi 18 ayda tamamlaması gerekirken, işin belirtilen sürede bitirilemediğini, bunun üzerine taraflar arasında işin süresinde bitirilememesi nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlığın hakem heyetince çözümlendiğini, hakem heyeti kararının müvekkili vakıf aleyhine olan kısımlarının somut gerçekliğe ve hukuka aykırı olduğunu, hakem heyetinin bu hususlara ilişkin değerlendirme yaparken müvekkili vakfın hukuki dinlenilme hakkını ihlâl ettiği gibi, taraflara eşit davranma ilkesine de aykırı davrandığını, bu kararın iptâline yönelik usule ilişkin iptâl sebeplerinin; a)Hakem heyetinin, yetkisini aşarak ... A.Ş.’nin talebinden fazlasına hükmetmesi: Tahkim yargılamasında davacı ... ... A.Ş.’nin asıl davanın devamı sırasında hakem heyetine sunduğu 11.02.2015 tarihli dilekçe ile muaccel olmayan alacaklarını da ifade eder şekilde, uyuşmazlığa ilişkin tüm alacaklarının tahsilini talep ettiğini, aynı şekilde karşı dava niteliğindeki 10.07.2015 tarihli dilekçesinde de 24-25-26-27-28-29 ve 30 nolu hakkedişler için toplam 7.000.000,00 TL talep ederken, 31 nolu hakedişinin ise daha sonra muaccel hale geleceğini belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 1.000.000,00 TL tutarındaki sabit genel gider ve sabit kârın faiziyle birlikte
tahsilini talep ettiğini, hakem heyetinin ise kararında; tahkim yargılamasında tarafların iddia ve savunmalarını değiştirip genişletebileceklerinin HMK’nın 428/3 maddesi ile hüküm altına alındığı, ... ve ... A.Ş.'nin fesih hakkına sahip oldukları halde kendilerini sözleşme ile bağlı tutarak 16.09.2015 tarihinde geçici kabulü imza altına aldıkları, dahası yargılamanın devamında zaman zaman muaccel olan alacakları karşılıklı ifa ettikleri gerekçelerine dayanarak ... A.Ş.'nin 11.02.2015 ve 10.07.2015 tarihli dilekçelerindeki taleplerinin HMK’nın 428/3 maddesi uyarınca kabul ettiğini, hakem heyetince talebe bağlı kalınmayarak, ... A.Ş.’nin muaccel olmayan alacaklarına dahi hükmedilmesinin HMK’nın 26. maddesine aykırılık teşkil ettiğinden, taleple bağlılık ilkesi kamu düzenine ilişkin bulunduğundan ve bu kapsamda hakem heyeti yetkisini aştığından dava tarihinde muaccel olmayan alacaklara (21-33 arası hakedişler) hükmeden hakem heyeti kararının iptâli gerektiğini, b) Hakem heyeti kararının tahkim süresi içinde verilmemesi: Tahkim yargılaması devam ederken müvekkili Vakıf tarafından hakemlerden ... ve ...'nin reddinin talep edildiğini, hakem heyetinin, iki hakemin reddini talep ettikleri 23.06.2016 tarihi ile taleplerinin reddedildiği 29.09.2016 tarihi arasında tahkim süresinin durduğunun kabulü ile süre hesabı yaptığını, oysa ki tahkim süresinin hesabında, hakemlerin reddinde geçen sürenin dikkate alınmamasının hukuka aykırı olduğunu, hakem heyeti tarafından bu husus dikkate alınmaksızın, hakemlerin reddi halinde tahkim süresinin durduğu varsayılarak tahkim süresi içerisinde karar verilmediğinden, usule aykırı nitelikteki işbu kararın iptâli gerektiğini,c) Hakem heyetinin 10.12.2015 tarihli bilirkişi raporunun geçersiz sayıldığına ilişkin kararının, tarafların eşitliği ve hukuki dinlenilme hakkını ihlâl etmesi: verilen 10.02.2017 tarihli kararda; 10.12.2015 tarihli bilirkişi kurulunda görev alan Prof. Dr. 'in ... vakfının danışmanı olduğu gerekçesi ile bilirkişilik görevinden reddine ve 10.12.2015 tarihli bilirkişi raporunun yok sayılmasına karar verildiğini, ancak hakem heyetinin söz konusu kararının tarafların eşitliği ve hukuki dinlenilme hakkına aykırı olduğunu, ... A.Ş. tarafından yapılan şikayet üzerine yapılan soruşturma sonucunda, somut olaya ilişkin tesis edilen kovuşturmaya yer olmadığı kararının, ... 1. Sulh Ceza Hâkimliği'nin kararı ile kesinleşerek isnat edilen suçun bilirkişiler tarafından işlenmediğinin açıkça ortaya konulduğunu, dolayısıyla ceza hâkimliği kararı ile ortaya konulan bu maddi gerçekliğin hakem heyetince dikkate alınması ve buna bağlı olarak 10.12.2015 tarihli bilirkişi raporuna itibar edilmesi gerekirken aksi yönde hüküm kurulmasının tarafların eşitliği ilkesine aykırı olup, kararın iptâli gerektiğini, esasa ilişkin iptâl sebeplerinin; hakem heyeti kararında ... A.Ş.'nin işin gecikmesindeki rolü gözardı edilerek hukuka aykırı nitelikte karar verilmesi, hakem heyetinin sözleşmede kararlaştırılan ücretin götürü ücret olduğu ve uzayan süreye ilişkin maliyet kalemlerinin tümünün ... A.Ş.'ye eksiksiz ödendiğini dikkate almaksızın ... A.Ş. lehine sabit gidere hükmetmesi, 19 nolu hakedişten kesilen nakit teminat kesintisinin ... A.Ş.'ye iadesine karar verilmesi, müvekkili Vakıf tarafından ikame edilen karşı davanın reddine karar verilmesi olduğunu, hakem heyetinin 10.02.2017 tarihli kararının müvekkili Vakıf aleyhine olan kısımlarının iptâline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı yüklenici vekili cevap dilekçesinde özetle;davacının usule ilişkin iptâl nedenlerine yönelik olarak; 6100 sayılı HMK’nın 439. maddesinde iptâl davası açılabilmesi için gerekli olan şartların tahdidi olarak sayıldığını, 10.02.2017 tarihli hakem kararında iptâl
nedenleri oluşmadığından davanın reddi gerektiğini, hakem kararının tahkim süresi içinde verilmediğine dair iddiaların gerçek dışı olduğunu, iddianın aksine taraflardan birinin hakemleri reddetmesi halinde ya da bir veya birden çok hakemin değiştirilmesinin gerektiği hallerde hakemlerin değiştirilmesi ya da ret kararının mahkemece değerlendirilmesi sürecinin tahkim süresinden sayılmayacağını, nitekim ... 18. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 07.11.2016 tarih ve 2016/423 Esas 2016/488 Karar sayılı kararı ile; taraflardan birisinin reddi hakem talebinde bulunması halinde, tahkim süresinin işlemeyeceğini ortaya koyduğunu, mahkeme kararında, tahkim süresinin 29.12.2016 tarihinde sona ereceği kabul edilerek tahkim süresinin uzatılması talebinde hukuki yarar bulunmadığına karar verildiğini, taraflarınca yapılan başvuru üzerine ... 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 19.12.2016 tarih ve 2016/545 Esas-2016/355 Karar sayılı kararı ile; tahkim yargılama süresinin 29.12.2016 tarihinden itibaren 2 ay süre ile uzatılmasına karar verdiğini, buna göre hakem heyeti kararının 10.02.2017 tarihinde, tahkim süresi içinde verildiğini, davacı iddialarının aksine, bilirkişi ’in tarafsız olmadığının yargılama aşamasında açıkça ortaya çıktığı gibi, gerek ’in dosyaya sunduğu layihadan ve gerekse ...’in iddialarından da onun ...’in danışmanı olduğunun anlaşıldığını, taraflardan birisine yada her ikisine danışmanlık yapan kişinin bilirkişi olamayacağını, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları ve Daire kararlarında, kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararın hukuki bağlayıcılığı olmadığının kabul edildiğini, davacının hakem heyetinin yetkisini aşarak talepten fazlasına hükmedildiğine dair beyanlarının gerçek dışı olduğunu, 10.07.2015 tarihli ... tarafından açılan karşı davaya cevap ve karşı dava dilekçelerinin netice kısmında 24-25-26-27-28-29 ve 30 nolu hakkedişlerden dolayı her bir hakediş için ödenmesi gereken sabit genel gider ve sabit kâr payından dolayı fazlaya ait hakları saklı kalmak kaydıyla toplam 7.000.000,00 TL ve bu miktara muaccel olduğu tarihten dava tarihine kadar fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 156.333,00 TL avans faizi olmak üzere toplam 7.156.333,00 TL ve 7.000.000,00 TL’ye dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi talep edildiğini, yine aynı dilekçe ile 31 nolu hak edişin 05 Ağustos 2015 tarihinde muaccel olacağı, bu tarihe kadar ödeme yapılmaması durumunda fazlaya ait hakları saklı kalmak kaydıyla 1.000.000,00 TL sabit genel gider ve sabit kâr payının ve buna muaccel olduğu tarihten itibaren işleyecek avans faizinin tahsilinin talep edildiğini, burada talep edilen hakediş alacağı toplamının 8.156.333,00 TL olduğunu, hakem heyetinin ise bu tutardan daha az olan 8.161.453,00 TL’ye hükmettiğini, yani hakem heyetinin talepten fazla bir tutara hükmetmediğini, 11.02.2015 tarihli dilekçelerinde ise, HMK’nın 428/3 maddesi gereğince işin geçici kabulü ... tarafından yapıldığından, alacağın tamamının belirlenerek tahsilinin talep edildiğini, bu talebin HMK’nın 428/3 maddesi metnine uygun olduğunu, hakem heyetinin de bu talebi kabul ettiğini, hakemlerin inisiyatifinde bulunan bir konuda hakem heyetinin iddiayı genişlettiğinden yada talepten fazlaya karar verdiğinden söz edilemeyeceğini, 17.10.2016 tarihli dilekçede ise, 31-32-33 nolu hakkedişlerin HMK’nın 428/3 maddesi doğrultusunda ödenmesinin talep edildiğini, hakem heyetinin asıl dava ile ... tarafından açılan davada açılan karşı davada talep edilen hakediş bedelinden daha aza hükmettiğini,davacının esasa ilişkin iptâl nedenlerine yönelik olarak ise; hakem heyeti kararının esasının yerinde olup olmadığının, hukuku doğru uygulayıp uygulamadığının hakem heyeti kararının iptâli istemli davada tartışma konusu yapılamayacağını, ayrıca
davacının esasa ilişkin iptâl sebeplerinin de haksız ve yersiz olduğunu belirterek; davanın reddini savunmuştur.
... Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi'nce ilk derece mahkemesi sıfatıyla iptâl davası değerlendirilmiş ve davanın reddine dair verilen karar iptâl davasının davacısı iş sahibi vekilince yasal süresi içerisinde temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle HMK 439. maddedeki düzenlemeler gözetilmek üzere hakem kararının iptâli talebi, Bölge Adliye mahkemesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla uygun biçimde inceleme yapılıp bir isabetsizlik bulunmaksızın karar verilmiş olmasına, HMK 439. maddesinde yer alan iptâl sebepleri ile sınırlı yapılan incelemede; dava şartları ve hukukun uygulanması bakımından da hükmün bozulmasını gerektirir bir neden bulunmamasına göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.
2-Davacı tarafın diğer temyiz itirazlarının incelenmesinde;davacı iş sahibi ile davalı yüklenici arasında düzenlenen 01/11/2012 tarihli “... Eğitim ve Sağlık Kampüsü-Lösemili Çocuklar Kenti L.Ç.K. Projesinin Gerçekleştirilmesi Sözleşmesi” imzalandığı ve bu sözleşmenin niteliği itibariyle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 470 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi olduğu anlaşılmaktadır. Sözleşmenin “Uyuşmazlıkların Çözümü” başlıklı 46. maddesinde tahkim şartları belirlenmiş; bu sözleşmenin yorumlanması ve/veya uygulanmasından doğabilecek her türlü ihtilâfın üç kişilik bir tahkim kurulu tarafından 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 407-444 hükümleri uyarınca tahkim yolu ile çözüleceği kabul edilmiştir. Davalı (tahkim yargılamasında davacı-birleşen dava davalısı) yüklenici ... A.Ş. tarafından ... 16. Noterliği'nin 26.08.2014 tarih ve 20684 yevmiyeli ihtarı ile kendi hakemini davacı (tahkim yargılamasında davalı-birleşen dava davacısı) iş sahibi ...'e bildirip tebliğ ettiği 28.08.2014 tarihinde tahkim yargılaması süreci başlatılmış, hakem heyeti tarafından ilk toplantı 13.10.2014 tarihinde gerçekleştirilmiş,hakem heyetince yapılan ilk toplantıda, tahkim yerinin ... olarak belirlenmesine, yargılamanın maddi hukuk kuralları ve HMK hükümlerince yürütülmesine, tahkikatın yazılı şekilde yapılmasına, ilk toplantı tarihi olan 13.10.2014 tarihinin tahkim süresinin başlangıcı olduğunun tespitine karar verilmiş ve yapılan tahkim yargılaması sonucunda, hakemler ..., ... ve Prof. Dr. 'den oluşan hakem heyeti uyuşmazlığa ilişkin 10.02.2017 tarihli kararını vermiş,bu karar iptâle ve sonrasında temyize konu edilmiş bulunmaktadır.
Önemine binaen hakem yargılamasına konu uyuşmazlıkta taraf taleplerinin belirlenmesi yerinde olacaktır. Hakem yargılamasında davacı (iptâl dasında davalı ) olan yüklenici şirket vekilinin hakem heyetine verdiği 24.10.2014 tarihli dava dilekçesindeki talepleri; ”.... a)Müvekkil şirketin dava tarihi itibariyle, sözleşmeye uygun hazırlanan ilk 18 hakedişten eksik ödenen 2.134.320,28 TL alacağının TCMB avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasını, b)Projenin geç onaylattırılmasından kaynaklanan ve 1 Mayıs 2014 ile 31 Temmuz 2014 arasındaki süreye tekabül eden 91 günlük süre karşılığı KDV dahil 3.488.333,33 TL' nin (stopaj düşüldükten sonra kalan tutar) TCMB avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasını, c)İnşaat alanının artışı sebebiyle verilmesi gereken ve 1 Ağustos 2014 ile 5 Kasım 2014 arasındaki
süreye tekabül eden 96 günlük süre karşılığı KDV dahil 2.832.000,00 TL alacağının TCMB avans faizli ile birlikte davalıdan tahsilini, fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasını, d) Madde b'de bahsedilen işe geç başlama bedeline dahil olan l9 Nolu hakedişten %5 nakit teminat kesintisi olarak yapılan 155.569,99 TL kesintinin de TCMB avans faizi ile birlikte davalıdan tahsilini, fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasını, e) Yukarıda bahsedilen (a, b, c ve d maddeleri) tüm alacakların doğduğu tarihler nazara alınarak 20.10.2014 tarihi itibariyle hesaplanan toplam TCMB avans faizi tutarı olan 192.441,69-TL (Tablo 1 ve Tablo 2)'nin davalıdan tahsilini, fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasını, f)yasal faizler ve KDV dahil 8.802.665,29 TL olan toplam alacağının talebi ve iş sahibinin karar gecikmeleri ve proje revizyonları hariç 727 gün olarak belirlenmesine, İş Sahibi'nin karar gecikmelerinden ve proje revizyonlarından kaynaklanan gecikmeler nedeniyle geçici kabul tarihine kadar geçecek sürenin de bu süreye eklenmesini ve bu süre için de sabit genel gider ve kârın sözleşmede belirtilen hususlar çerçevesinde ödenmesini g)Sözleşmeye göre işin süresi 540 gün olduğu, kazı ruhsatı geç alındığı statik proje verilmediğinden, hafriyata başlanabilmesi için yapım izin belgelerinin zamanında alınmamasından mütevellit işe başlama süresi 91 gün gecikmiştir. Bu sürenin ve yine iş artışından kaynaklanan 96 günlük sürenin, işin süresi olan 540 güne ilavesiyle işin tamamlanma süresinin; iş sahibinin karar gecikmeleri ve proje revizyonları hariç 727 gün olarak belirlenmesine, iş sahibinin karar gecikmelerinden ve proje revizyonlarından kaynaklanan gecikmeler nedeniyle geçici kabul tarihine kadar geçecek sürenin de bu süreye eklenmesine ..” karar verilmesi talep edilmiş, yine 11.02.2015 tarihli dilekçesi ; “....Dava dilekçemizde alacak kalemlerimiz 4 kalem halinde sıralanmıştır. Bunlar; a)Müvekkil şirket dava tarihi itibariyle sözleşmeye uygun hazırlanan ilk 18 Hakedişten eksik ödenen 2.134.320,28 TL alacağının TCMB avans faizi ile birlikte davalıdan tahsilini, fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasını talep etmiştir. Şimdi ise, iş tümüyle tamamlandığından, bu baptaki tüm alacağımızın hesaplanmasını ve davalıdan tahsilini arz ve talep ettiklerini, b)A Blok' un projesinin geç onaylattırılmasından kaynaklanan ve 1 Mayıs 2014 ile 31 Temmuz 2014 arasındaki süreye tekabül eden 91 günlük süre karşılığı KDV dahil 3.488.333,33 TL'nin (stopaj düşüldükten sonra kalan tutar) TCMB avans faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep ettiklerini şimdi ise, bu baptaki alacağımızın işin tamamlanması nazara alınarak, tümüyle tespit edilerek davalıdan tahsiline karar verilmesini arz ve talep ettiklerini c)İnşaat alanının artışı sebebiyle verilmesi gereken ve 1 Ağustos 2014 ile 5 Kasım 2014 arasındaki süreye tekabül eden 96 günlük süre karşılığı KDV dahil 2.832.000,00 TL alacaklarının TCMB avans faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep ettiklerini, şimdi ise, bu baptaki alacaklarının işin tamamlanmış olması nazara alınarak, tümüyle tespit edilerek davalıdan tahsiline karar verilmesini arz ve talep ettiklerini, d) Madde b'de bahsedilen işe geç başlama bedeline dahil olan l9 Nolu hakedişten %5 nakit teminat kesintisi olarak yapılan 155.569,99 TL kesintinin de TCMB avans faizi ile birlikte davalıdan tahsilini arz ve talep ettiklerini, e)Sözleşmeye göre işin süresi 540 gün olduğu, iş sahibinin sorumluluğunda olan kazı imalatları geç tamamlandığından ve usulüne uygun yapılmadığından, statik proje verilmediğinden mütevellit işe başlama süresi 91 gün geciktiği, bu sürenin ve yine iş artışından kaynaklanan 96 günlük sürenin, işin süresi olan 540 güne ilavesiyle işin tamamlanma süresinin iş sahibinin karar gecikmeleri ve proje revizyonları hariç 727 gün olarak belirlenmesine ve İş Sahibi'nin karar gecikmelerinden ve proje revizyonlarından
kaynaklanan gecikmeler nedeniyle geçici kabul tarihine kadar geçecek sürenin de bu süreye eklenmesine ve alacağımızın belirlenen süreye göre saptanarak davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Yine yüklenicinin 10.07.2015 tarihli birleşen davaya karşı verdiği karşı dava dilekçesindeki talepleri ”..... A)İş sahibinin öncelikli edimlerini zamanında yerine getirmemek, projeleri zamanında çizdirip onaylatmamak, onaylattığı projelerin özensiz hazırlanması nedeniyle tadilatların yapılmasına sebebiyet vermek vb gibi kusurlu davranışları nedeniyle eserin tamamlanması geciktiğinden, taraflar arasında imzalanmış sözleşmenin 3. 9. 11. 31. 35. ve 45. maddelerine göre, 24, 25, 26, 27, 28, 29 ve 30 nolu hak edişlerden dolayı her bir hak ediş için ödenmesi gereken sabit genel gider ve sabit kâr payından dolayı fazlaya ait haklarımız saklı kalmak kaydıyla 1.000.000,00 TL' den toplam 7.000.000,00 TL, bu 7.000.000,00 TL'ye muaccel olduğu tarihten dava tarihine kadar fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla 156.333,00 TL avans faizi ki toplam, 7.156.333,00 TL ve yine 7.000.000,00 TL'ye dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizinin davacı-karşı davalı ...'den tahsiline,B) HMK' nun 428/3 maddesinde, "Taraflar, aksini kararlaştırmış olmadıkça, tahkim yargılaması sırasında iddia veya savunmalarını değiştirebilir veya genişletebilirler...." denilmiştir. Bu doğrultuda müvekkil tarafından 31 nolu hak ediş 5 temmuz 2015 tarihinde ...'e verilmiş ve 5 Ağustos 2015 tarihinde muaccel hale gelecektir. Bu tarihe kadar ödeme yapılmaması durumunda yukarıda arz edilen madde doğrultusunda fazlaya ait haklarımız saklı kalmak kaydıyla 1.000.000,00 TL sabit genel gider ve sabit kâr payının ve buna muaccel olduğu tarihten itibaren işleyecek avans faizinin davacı-karşı davalı ...' den tahsiline, C) Eser iş sahibi tarafından işgal edilmiş ve açılışı yapılarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak inşaat ruhsatları alınmadığından ... Belediyesi tarafından iskan ruhsatı verilmemektedir. Ayrıca Sağlık Bakanlığı'ndan hastane için, Milli Eğitim Bakanlığı'ndan okul için, Turizm Bakanlığı ve yerel idarelerden de otel için açılış izni verilmemektedir. Eser tamamıyla tamamlanıp kullanıma başlandığından, Yüklenicinin iş sahibinden kaynaklı süre kayıplarının hesap edilmesini ve buna bağlı olarak da, talep edebileceğimiz sabit genel gider ve sabit kâr tazminatlarının hesaplanmasına ve bu baptaki alacağımız nedeniyle de fazlaya ait haklarımız mahfuz şimdilik 10.000,00 TL'nin dava tarihinden itibaren TCMB Avans faizi ile birlikte davacı karşı davalı ...'den tahsiline karar verilmesini, yargı giderleri ile ücreti vekâletin karşı tarafa tahmilini saygıyla arz ve talep ediyoruz....şeklindedir.
Yüklenicinin hakemde açtığı davada davalı olan iş sahibi vakıfta 25.06.2015 tarihli birleşen dava dilekçesindeki talepleri; “.... Davamızın kabulü ile ... 'nın davaya konu projenin süresinde bitirilememiş olması ve süresinde teslim edilmemiş olması nedeniyle 600.000,00 TL cezai şart ve Müvekkil Vakıf'a TBK 125. madde gereği tanınan borcun aynen ifası ile birlikte gecikmeden doğan zarar ve alacaklarımızın-işletmeye geç başlanması nedeniyle mahrum kalınan kâr ila dâhil olmak üzere şimdilik 50.000,00 TL'si olmak üzere toplam 650.000,00 TL'nin taraflar arasında imzalanan sözleşmenin teslim tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalı şirketten tahsiline; huzurdaki davanın sayın hakem heyetiniz nezdinde tahkim yargılaması devam eden ve .... A.Ş. tarafından müvekkil Vakfa açılmış olan dava ile birleştirilmesine...”şeklindedir.
Bu talepler kapsamında hakem yargılaması yapan hakem heyeti 10.02.2017 tarihli kararında; “... Asıl davada; A Blok Projesinin geç onaylatılmasından kaynaklanan ve 01.05.2014 ile 31.07.2014 tarihleri arasındaki döneme tekabül eden 91 günlük süreye ilişkin ... A.Ş.'nin 3.488.333,33 TL isteminin reddine hakemlerden ...’nin muhalefetiyle oy çokluğuyla, İnşaat alanı artışından kaynaklanan 96 günlük süre uzatımına ilişkin ... A.Ş.'nin 2.832.000,00 TL isteminin reddine hakemlerden ...’nin muhalefetiyle oy çokluğuyla, ... A.Ş.'nin %5 nakit teminat kesintisine ilişkin olan talebinin kabulüne, 155.569,99 TL’nin ...’den alınarak ... A.Ş.’ye verilmesine, ilk 30 hakedişte noksan ödenen alacaklara ilişkin ... A.Ş.'nin 8.161.453.06 TL isteminin kabulüne, ...’den alınarak ... A.Ş.’ye verilmesine, fazla bulunan 1.626.879.38 TL isteminin reddine, hakemlerden Prof. Dr. ...’in muhalefeti ile oy çokluğu ile, ilk 30 hakedişe ilişkin gecikmeli ödemeler nedeniyle oluşan faize ilişkin ... A.Ş.'nin talebinin kısmen kabulü ile 254.562,20 TL’nin ...’den alınarak ... A.Ş.’ye verilmesine, 120.234.11 TL kısmının reddine, hakemlerden Prof. Dr. ...’in muhalefeti ile oy çokluğu ile, kabul edilen ilk 30 hakediş alacağı olan 8.161.453,06 TL için 10.07.2015 tarihinden itibaren tahsil tarihine kadar TC Merkez Bankasının kısa vadeli avans işlemlerinde uyguladığı oranda faiz yürütülmesine, hakemlerden Prof.Dr. ...’in muhalefeti ile oy çokluğu ile, 31,32 ve 33 Numaralı hakedişlerde ödenmeyen alacaklara ilişkin ... A.Ş.'nin talebinin kabulü ile, 2.108.333,34 TL'nin ...’den alınarak ... A.Ş.'ye verilmesine, bu alacaklardan, 31 nolu hakkedişte noksan ödenen 702.777,78 TL’ye 04/08/2015 tarihinden, 32 nolu hakkedişte noksan ödenen 702.777,78 TL’ye 05.09.2015 tarihinden, 33 nolu hakkedişte noksan ödenen 702.777,78 TL’ye 06.10.2015 tarihinden tahsil tarihine kadar TC Merkez Bankasının kısa vadeli avans işlemlerinde uyguladığı oranda faiz yürütülmesine hakemlerden Prof. Dr. ...’in muhalefeti ile oy çokluğu ile, eserin teslim alınmasına bağlı olarak iş sahibinin süre kayıplarından kaynaklanan sabit genel gider+sabit kâr kayıplarından kaynaklanan ... A.Ş.'nin 10.000,00 TL istemi hakkında yukarıdaki bentlerde karar verildiğinden ayrıca karar verilmesine yer olmadığına oy birliği ile, 05.11.2014 tarih ve 6 sayılı toplantı tutanağı ile verilen ihtiyati tedbirin hüküm kesinleşinceye kadar devamına, hakemlerden Prof. Dr. ...’in muhalefeti ile oy çokluğu ile, kabul edilen 10.679.918,59 TL üzerinden hesaplanan 171.999,19 TL avukatlık ücretinin davalı ... Vakfından alınarak, davacı ... ... A.Ş.’ye verilmesine, reddedilen 6.450.567,44 TL üzerinden hesaplanan 129.705,67 TL avukatlık ücretinin davacı ... ... A.Ş.’den alınarak davalı ... Vakfına verilmesine hakemlerden Prof. Dr. ...’in muhalefeti ile oy çokluğu ile, yapılan yargılama giderlerinin takdiren taraflar üzerinde eşit olarak bırakılmasına, ... tarafından açılan karşı davada; ... Vakfının cezai şarta bağlı 600.000,00 TL’lik talebinin reddine, gecikme tazminatına bağlı 50.000,00 TL’lik talebinin reddine, reddedilen kısım üzerinden takdiren 39.950,00 TL Avukatlık Ücretinin davalı ... Vakfından alınarak davacı ... ... A.Ş.’ye verilmesine hakemlerden Prof. Dr. ...’in muhalefeti ile oy çokluğuyla karar verilmiştir...” kararı verilmiş, bu karara karşı davacı iş sahibi vakıf tarafından iptâl talebinde bulunulmuş ve iptâl talebi bölge adliye mahkemesince reddedilmiş bulunmaktadır.
Davadaki talep ve kararlar ortaya konulduktan sonra yasal dayanaklar üzerinde
durulmasında fayda bulunmaktadır.
6100 sayılı HMK’nın 439/2 maddesinde “...a) Tahkim sözleşmesinin taraflarından birinin ehliyetsiz ya da tahkim sözleşmesinin geçersiz olduğu, b)Hakem veya hakem kurulunun seçiminde, sözleşmede belirlenen veya bu kısımda öngörülen usule uyulmadığı, c)Kararın, tahkim süresi içinde verilmediği, ç)Hakem veya hakem kurulunun, hukuka aykırı olarak yetkili veya yetkisiz olduğuna karar verdiği, d)Hakem veya hakem kurulunun, tahkim sözleşmesi dışında kalan bir konuda karar verdiği veya talebin tamamı hakkında karar vermediği ya da yetkisini aştığı, e)Tahkim yargılamasının, usul açısından sözleşmede veya bu yönde bir sözleşme bulunmaması hâlinde, bu Kısımda yer alan hükümlere uygun olarak yürütülmediği ve bu durumun kararın esasına etkili olduğu, f)Tarafların eşitliği ilkesi ve hukuki dinlenilme hakkına riayet edilmediği, g)Hakem veya hakem kurulu kararına konu uyuşmazlığın Türk hukukuna göre tahkime elverişli olmadığı, ğ)Kararın kamu düzenine aykırı olduğu tespit edilirse, hakem kararları iptâl edilebilir.” hükmü bulunmakta olup, hakem kararlarının iptâli sebepleri 9 bent halinde tahdidi olarak sayılmıştır. Hem iptâl davasını gören mahkeme hemde temyiz incelemesi yapan dairemizin bu kapsamda inceleme yapması gerektiği açıktır. Esasen iptâl davasını ilk derece mahkemesi sıfatıyla gören Bölge Adliye mahkemesi de bu kapsamda inceleme yapmış bulunmaktadır. Bu incelemenin usul ve yasaya uygun yapılıp yapılmadığı temyiz incelemesinin konusudur.
6100 sayılı HMK'nın 24. maddesinde” (1) Hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz. (2) Kanunda açıkça belirtilmedikçe, hiç kimse kendi lehine olan davayı açmaya veya hakkını talep etmeye zorlanamaz. (3) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri dava konusu hakkında, dava açıldıktan sonra da tasarruf yetkisi devam eder.” hükmü bulunmaktadır. Bu hüküm uygulamada “tasarruf ilkesi” olarak adlandırılmakta ve yasal istisnalar haricinde mahkemelerin,tarafların talebi olmadan inceleme ve karar verme yetkisi bulunmadığını ifade etmektedir. Yine bu hüküm gereği her davanın dava tarihine göre değerlendirilmesi zorunlu olup incelemenin dava tarihi itibariyle yapılması gereklidir.
Öte yandan 6100 sayılı HMK'nın 26/1 maddesinde” Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.” hükmü bulunmaktadır. Medeni hukuk yargılamasına hâkim olan ilkelerden biri taleple bağlılık ilkesidir. Bu ilke HMK’nın 26’ncı maddesinde açıkça ifade edilmiştir. Buna göre, hâkim tarafların talepleri ile bağlıdır. Kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde engel yoktur.
Bazı durumlarda hâkim tarafların talebiyle bağlı değildir. Bu durumlar kanunda açıkça belirtilmiştir. Taleple bağlılık ilkesi özü itibariyle hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olduğunu ifade eder. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ilk anlam; tarafın talep etmediği husus hakkında mahkemenin karar veremeyeceğidir. Buna göre tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur. Taleple bağlılık ilkesinin taşıdığı ikinci anlam ise; tarafın talebinden fazlasına mahkemece karar verilememesidir (HMK m.26). Taleple bağlılık
ilkesine yüklenen bu anlam aynı zamanda 24’üncü maddede ifade edilen “tasarruf ilkesi” ve 25’inci maddesinde yer alan “taraflarca getirilme ilkesi” ile de bağlantılı ve uyumludur. Nihayet taleple bağlılık ilkesinin bir diğer anlamı ise; hâkimin talep edilenin dışında, farklı bir şeye karar verememesidir. Talep edilenden farklı bir şeye karar verememe, dilekçenin talep sonucu kısmı ile verilen hükmün sonuç kısmının karşılaştırılması suretiyle tespit edilir.
Bununla birlikte taleple bağlı olma, yargılama sonucunda davacının talep ettiği haktan daha azına sahip olduğunun belirlenmesi durumunda uygulanmaz (HMK m. 26). Talepten azına karar verme “çoğun içinde az da vardır” esasına dayanmaktadır. Bu kural ise davacının talep sonucu ile aynı nitelikte olan daha azına karar vermeyi ifade etmektedir. Nitekim dava açıldığında davacının talebi maddi hukukta karşılığa sahip olduğu oranda mahkemeden hukuki koruma sağlanmasıdır.
6100 sayılı HMK'nın 428.maddesinde” (1) Taraflarca kararlaştırılan veya hakem tarafından belirlenecek süre içinde, davacı tahkim şartını veya sözleşmesiyle birlikte varsa esas sözleşme ile iddiasını dayandırdığı vakıaları ve talebini; davalı ise savunmasını ve dayandığı vakıaları dilekçeyle hakem veya hakem kuruluna sunar. (2) Taraflar dilekçelerine yazılı delillerini ekleyebilir ve ileride sunacakları delilleri gösterebilirler. (3) Taraflar, aksini kararlaştırmış olmadıkça, tahkim yargılaması sırasında iddia veya savunmalarını değiştirebilir veya genişletebilirler. Ancak, hakem veya hakem kurulu, bu işlemin gecikerek yapılmış olduğunu veya diğer taraf için haksız bir şekilde büyük zorluk yarattığını ve diğer durum ve koşulları dikkate alarak, böyle bir değişiklik veya genişletmeye izin vermeyebilir. İddia veya savunma tahkim sözleşmesinin kapsamı dışına çıkacak şekilde değiştirilemez veya genişletilemez. “ hükmü bulunmaktadır.
Bu hükümler devlet yargılamasının ilkeleri (HMK 428 hariç) olduğu gibi tahkim yargılamasında da geçerlidir. Tasarruf ilkesi de mahkemelerde olduğu gibi tahkimde de geçerlidir. Bir dava açılmadan davaya mahkemede bakılamayacağı gibi hakemde de bakılamaz. "Davanın olmadığı yerde hakim de yoktur." ilkesi tahkim yargılaması içinde geçerli olup, bu deyim "Dava ve talep yoksa hakimde yoktur hakem de" şeklinde anlaşılmalıdır. Yine aynı şekilde tahkimde kendiliğinden araştırma ilkesi değil, taraflarca getirilme ilkesi geçerlidir. Taraflar aksini kararlaştırabilir ise de, somut olayımızda böyle bir kararlaştırma da bulunmamaktadır.
Bu yasal dayanak ve anlatımlar ışığında somut olayımıza gelince; hakem yargılamasında davacı (iptâl davasında davalı ) yüklenici şirket vekili 24.10.2014 tarihli dava dilekçesinde ilk 18 hakedişten eksik ödenen hakedişler ile feri taleplerde bulunmuş ve hakem yargılaması devam ederken 11.02.2015 tarihli dilekçesinde dava tarihinde muaccel olmayan alacaklarını da talep etmiş ve nihayet iş sahibi hakem yargılamasında davalı ( iptâl davasında davacı ) vekilinin açtığı davaya karşı dava dilekçesi olarak verdiği 10.07.2015 tarihli dilekçesinde de 24-25-26-27-28-29 ve 30 nolu hakedişler için toplam 7.000.000,00 TL talep ederken, 31 nolu hakedişinin ise daha sonra muaccel hale geleceğini belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 1.000.000,00 TL tutarındaki sabit genel gider ve sabit kârın faiziyle birlikte tahsilini talep etmek suretiyle karşı dava tarihi itibariyle muaccel olmayan bir alacağının da tahsilini istemiştir.
Yargılama yapan hakem heyetince davacı yüklenicinin talep konusu etmediği hakedişler de nazara alınarak tüm hakedişler hesaplamaya katılarak “asıl dava tarihi itibariyle
muaccel olmayan ve karşı davanın da konusu olmayan 22 ve 23 nolu, asıl ve iş sahibinin açtığı davaya karşı açılan karşı dava tarihi itibariyle muaccel olmayan 31, 32 ve 33 numaralı hakedişlerde ödenmeyen alacaklara ilişkin .... A.Ş.'nin talebinin kabulü ile, 2.108.333,34 TL'nin ...’den alınarak ... A.Ş.'ye verilmesine, bu alacaklardan, 31 nolu hakkedişte noksan ödenen 702.777,78 TL’ye 04.08.2015 tarihinden, 32 nolu hakkedişte noksan ödenen 702.777,78 TL’ye 05.09.2015 tarihinden, 33 nolu hakkedişte noksan ödenen 702.777,78 TL’ye 06.10.2015 tarihinden tahsil tarihine kadar TC Merkez Bankasının kısa vadeli avans işlemlerinde uyguladığı oranda faiz yürütülmesine..” karar verilmesi az yukarıda anlatılan tasarruf ilkesi ve taleple bağlılık ilkesine aykırı olmuş bu şekilde dava ve karşı dava tarihinde muaccel olmayan bir alacak için tahsil hükmü kurulmuştur. Talep olmayan bir konuda karar verilmesi Dairemizin yerleşmiş içtihatlarında ve Hukuk Genel Kurulu içtihatlarında sürekli vurgulanan ve vazgeçilmez ilke olarak belirlenen durum olarak karşımıza çıkmaktadır (Örnek;Dairemizin 09.01.2019 tarih,2018/1701 Esas,2019/78 karar sayılı kararı, Hukuk Genel Kurulu'nun 22.11.2017 tarih, 2015/9-3383 Esas, 2017/1436 karar ve 25.09.2018 tarih, 2017/3112 Esas, 2018/1343 Karar sayılı kararları ).
Hakem heyetinin talep olmayan konuda taleple bağlılık ilkesine aykırı şekilde karar verdiğinin kabul edilmesinden sonra hakem yargılaması ve temyiz incelemesi ilkeleri açısından bu hususun temyiz incelemesinde nazara alınıp alınamayacağı üzerinde durulmalıdır.
Az yukarıda zikredilen yasal hükümler de belirtildiği gibi iptâl davasının bölge adliye mahkemelerince ilk derece sıfatıyla görülüp, temyiz halinde de Yargıtay tarafından hakem kararının iptâli talebinin HMK 439 madde kapsamında değerlendirmeye tabi tutulacağı açıktır. Bir başka deyişle hakem kararı HMK 439. maddede sayılan 9 bentteki tahdidi sebepler açısından incelemeye tabi tutulmalıdır. 9 bendin sonuncusu olan “...ğ) Kararın kamu düzenine aykırı olduğu tespit edilirse, hakem kararları iptâl edilebilir.” hükmüne göre bu hususun kamu düzenine girip girmeyeceği tartışılmalıdır.
Bu aşamada kamu düzeni kavramı üzerinde durmakta fayda bulunmaktadır. Toplumun çıkarlarını koruyan hükümlerle ortaya çıkan hukuk düzeninin bütünü kamu düzeni olarak ifade edilebilir. Kamu düzeni, bilimsel içtihatlarda genel olarak "Bir toplumun, belirli bir zaman dilimi içerisinde, siyasi, sosyal, ekonomik, ahlaki ve hukuki açılardan temel yapısını belirleyen ve temel çıkarlarını koruyan kurum ve kurallar bütünüdür." şeklinde tanımlanmaktadır (Süha Tanrıver, Yabancı Hakem kararlarının Türkiye' de Tenfizinde Kamu Düzeninin Rolü, ... - 1988. ). Kamu düzeninden; korunma ve uygulamasında, toplumun büyük yararı bulunduğu kabul edilen özel hukuk kuralları anlaşılmak gerekir ( Andreas von Tuhr, Borçlar Hukukunun Umumi Kısmı, Çev. Cevat Edege, ..., 1983, Yargıtay Yayını No: 15, Sh. 258 ). Kamu düzeni, kamu menfaati düşüncesi ile konulmuş özel hukuk düzenidir. Aynı zamanda sözleşme serbestsisinin sınırını tayin ederken, bu kavrama başvurulabilir (Becker H., Borçlar Kanunu, Çev. Bülent Olcay, ..., 1967, sh. 97 ). Kamu düzeninin yazılı metinler ve mahkeme içtihatları gibi başlıca iki kaynağı olmakla beraber, Schwarz`in da belirttiği üzere "Kamu düzeni, takdiri bir kavramdır. Bunu kesin olarak sınırlamaya olanak yoktur" ( Schwarz, Andreas, B: Borçlar Hukuku Dersleri; Çev. Bülent Davran, İstanbul 1948, Sh. 343 ).Gerçekten de ünlü Fransız Hukukçusu ...`in de açıkladığı gibi kamu düzeni kavramı ifade edilebilmekten çok, duyulabilen, sezinlenebilen
şeylerdir. İsviçre Federal Mahkemesi kamu düzeni kavramını; “Bir kuralın kamu düzenine ilişkin sayılması için bu kurala aykırılığın, ülkenin hukuk düzeninin temel ilkelerinden birisiyle çatışması, ya da ülkenin genel hukuk duygusunu ağır şekilde zedelemesi zorunludur (Kaneti Selim, İsviçre Federal Mahkemesi'nin Borçlar Hukuku kararları, ..., 1968, sh. 22 )”şeklinde ifade etmiştir. Prof. Dr. Ziya Akıncı, Milletlerarası Tahkim Genişletilmiş ve Güncellenmiş 4. Baskı Vedat Yayıncılık İstanbul 2016 künyeli kitabında kamu düzenini “Her ülkenin kendine özgü bir kamu düzeni vardır. Kamu düzeni kavramı sabit bir kavram olmayıp, zaman ve mekâna göre değişen bir kavramdır. Kamu düzeninin bu değişken özelliği, söz konusu kavramın takdire dayalı bir kavram olmasına neden olmaktadır. Buna göre, kamu düzenine aykırılığın bulunup bulunmadığı, ülkeye, zamana ve olayın özelliklerine göre, hâkim tarafından takdir edilecektir... “şeklinde açıklamıştır. Kamu düzeni kavramı yargısal içtihatlara da konu olmuş bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi 28.01.1964 gün ve 63/128 Esas, 64/8 Karar sayılı kararında kamu düzeni deyiminin; toplumun huzur ve sükûnunun sağlanmasını, devletin ve devlet teşkilatının muhafazasını hedef tutan her şeyi ifade ettiği, bir başka deyişle toplumun her sahadaki düzeninin temelini teşkil eden bütün kuralları kapsadığı sonucuna varmıştır. 10.02.2012 tarih,1/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında;”... Kamu düzeni, niteliği gereği zamana, yere göre değişen, içeriğinin tespiti zor bir her somut olaya göre değişiklik gösteren bir kavramdır. İlmi açıklamalara ve yargısal kararlara rağmen gelişen hukuk sistemlerinde bile tanımı olmamasına rağmen “toplumun temel yapısını ve çıkarlarını koruyan kuralların bütünü” olarak tanım yapılabilir. Kamu düzeni kavramının müdahale alanı son derece geniş ve yoruma müsaittir. Hükmün gerekçesiz oluşundan dolayı kamu düzeni kavramından hareket ederek, yabancı ilamın verilmesinde işlenen usulün, uygulanan hukukun, ilamın icrasının meydana getireceği sonuçların incelenmesi suretiyle, bir kararın kamu düzenine aykırı bulunarak tenfizi mümkün olamayacaktır demek çok ağır bir neticeyi yaratmak olacaktır. Türk kamu düzeninin ihlâlini gerektirecek haller çoğunlukla emredici bir hükmün açıkça ihlâli halinde düşünülecektir. Fakat her emredici hükmün ihlâli halinde veya her emredici hükmü ihlâl eden bir yabancı kararın Türk kamu düzenine aykırı bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. O halde, iç hukuktaki kamu düzeninin çerçevesi, Türk hukukunun temel değerlerine, Türk genel adap ve ahlak anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı temel adalet anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı genel siyasete, Anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklere, milletlerarası alanda geçerli ortak prensip ve özel hukuka ait iyiniyet prensibine dayanan kurallara, medeni toplulukların müştereken benimsedikleri ahlak ilkeleri ve adalet anlayışının ifadesi olan hukuk prensiplerine, toplumun medeniyet seviyesine, siyasi ve ekonomik rejimine, insan hak ve özgürlüklerine aykırılık şeklinde çizilebilir. İç hukukta kamu düzeninin, tarafların uymak zorunda oldukları, kamu hukukundan ve özel hukuktan doğan ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri kurallar olarak anlaşılması gerekir...” şeklinde ifade edilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 12.12.1990 gün ve 1990/3-527, 1990/627 sayılı kararında bir kuralın kamu düzeni ile ilgisinin ülkenin sosyal, ekonomik, ekinsel (kültürel) ve tarihsel gerçeklerine göre belirlenmesi gerektiği; sözü edilen gerçeklerin, kuralın vazgeçilmezliğini, toplumsal yararını ortaya koyması durumunda kuralın kamu düzeni ile ilgisinin mevcut olduğu ifade edilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 28.11.1973 gün ve 609/959 sayılı kararında ise “Kamu düzeni kavramı, benzer yönler olmakla beraber her
ülkenin, o ülkenin kendisine özgü tarihsel, sosyal, ekonomik ve diğer koşulların oluşturduğu özel bir anlam taşır” hükmüne yer verilmiştir. Kamu düzeni, öğretide kamu yararı düşüncesi ile konulmuş özel hukuk düzeni olarak kabul edilmektedir. Kamu düzeni, toplum içinde yaşayan fertlerin kamu yararına olarak uymak zorunda oldukları kuralların bütün olup, bu kuralların borç ilişkisi bakımından özelliği, kişisel iradeleri sınırlandırmış bulunmasında gözükmektedir ( Esener Turhan, Borçlar Hukuku, 1, Ank. 1969, sh. 203 ). Bir başka deyişle; genellikle devletin yararına konulmuş bulunmaları nedeniyle bu kurallar tarafların iradelerine karşı korunmaktadır. Yukarıdaki görüşler birleştirilip incelendiğinde şu sonuca varılabilir: Bir kuralın kamu düzeni ile ilgisi, ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel ve tarihsel gerçeklerine göre belirlenmelidir. Diğer bir deyimle, sözü edilen gerçekler kuralın vazgeçilmezliğini; toplumsal yararını ve hukuk düzeninin korunmasına yönelik amacını ortaya koyuyorsa, kuralın kamu düzeni ile ilgisi kabul edilmelidir. Bilimsel içtihatlarda kamu düzeninin zamana ve mekana göre değişiklik gösterdiği kabul edilmekte devletlerin vazgeçemeyeceği temel ilkelerde kamu düzenine ilişkin olarak değerlendirme yapıldığı anlaşılmaktadır. Özel hukukta kamu nitelikli kurallar genellikle aile,miras ve eşya hukukunda yer almakta ayrıca, Gümrük Kanunları, Vergiye İlişkin Mevzuat, Nesebe İlişkin Mevzuat vb. Türk Hukuku açısından kamu düzeninden sayıldığından devletin müdahalesine açık olarak değerlendirilmektedir.
Bu açıklamalar açısından taleple bağlılık ilkesinin kamu düzenine aykırılık oluşturacağı sonucu çıkarılmalıdır. Dairemizin yerleşik içtihatlarında da taleple bağlılık ilkesi kamu düzeninden sayılmakta ve bu konuda temyiz talebi olmasa dahi bozma nedeni olarak görülmektedir (Örnek: Dairemizin 22.05.2019 tarih, 2019/1479 Esas, 2019/2442 karar sayılı ilamı).
Gerçekten de taleple bağlılık ilkesinin kamu düzeninden sayılmaması halinde hiç talep konusu edilmeyen bir konuda hakemlere karar verme hak ve yetkisi bahşedilmiş olur ki bu yorum hukuk devleti ilkesi açısından da kabul edilemez. Esasen talep edilmeyen bir konuda karar verilmesi HMK 439.maddede sayılan 9 sebepten biri olan “ f) Tarafların eşitliği ilkesi ve hukuki dinlenilme hakkına riayet edilmediği ..” ilkesine de aykırılık teşkil eder. Bir an için hakem önüne gelen bir uyuşmazlıkta talepten fazlasına yada talep ve dava edilmeyen bir konuda karar verebileceğinin kabulü halinde talep konusu edilmeyen konuda davalı tarafın hukuki dinlenilme hakkını da korumak mümkün olmayacaktır. Bir başka deyişle tarafın talep ve dava konusu etmediği sadece hakem heyetinin karara konu ettiği bir konuda davalı tarafın savunma yapması beklenemez. Hakemlerin sürpriz bir şekilde verdikleri hükümde konuyu karara bağlamaları “ Sürpriz Karar Yasağı” ilkesine de aykırılık teşkil edecektir. Bir an için aksi düşünüldüğünde;davacı tarafından; davalı tarafın savunma yapmasının önüne geçilmesi için uyuşmazlığın sadece bir kalemi talep konusu edilir, diğer talepler özellikle talep dışı bırakılır ve hakem heyeti de talep dışı olan ve davalının savunma yapma imkanı bulamadığı konuda karar vererek davalının adil yargılama hakkının en önemli unsuru olan genel ilkeler de HMK'nın 27. maddesinde düzenlenen hukuki dinlenilme hakkına aykırı karar vermesini mümkün hale getirmek tehlikesi söz konusu olabilecektir.
Nitekim Pekcanıtez Usul Hukuku 15. Baskı Cilt 3 sayfa 2757 de bu durum “Hakemlerin tahkim sözleşmesinin kapsamı içinde olmasına rağmen davacının talebinin tamamı hakkında karar vermemiş olması da iptâl sebebi sayılmıştır. Bu durum; davacının taleplerinden bir kısmı hakkında karar verilmemiş olması biçiminde tecelli edebileceği gibi,
davalının açtığı karşı davadaki taleplerinin hiç dikkate alınmaması biçiminde de olabilir. Bunun gibi tahkim sözleşmesinin kapsamı içinde olmasına rağmen, davacının talep etmediği bir konuda karar verilmiş olması da iptâl sebebidir. Örneğin hakemler tahkim sözleşmesinin kapsamı için olmasına rağmen davacının talep etmediği faize hükmederse bu hükmün de iptâli gerekecektir. Ancak bu durumda da hakem kararının tümü değil, sadece hakemlerin talep dışında vermiş oldukları kararın iptâli ile yetinilir...” şeklinde açıklanmış ve talep olmayan bir konuda hakem heyetinin karar vermesinin iptâl sebebi olduğu açıklanmıştır.
Bilindiği gibi, devlet yargısında hakim, davacının talebi (talep sonucu) ile bağlı olup, bu talepten fazlaya karar veremez (HMK m. 26). Usul hukukunun bir prensibi olarak, devlet mahkemeleri gibi hakemlerin de kendilerinden talep edilen fazlasına hükmetmeleri mümkün değildir. Aksi takdirde hakem veya hakem kurulu yetkisini aşmış olacaktır. Hakemlerin, tarafların ileri sürdükleri hukuki sebeplerle bağlı olmaması, tarafların talep ettiklerinin fazlasına hüküm verebilecekleri anlamına gelmez. Diğer bir deyişle, hakem kararı, talebe uygun şekilde verilmelidir (Milletlerarası Tahkim Prof. Dr. Ziya Akıncı Genişletilmiş ve Güncelleştirilmiş 4. Baskı Vedat Kitapçılık İstanbul 2016 sayfa 304).
Son olarak da taleple bağlılık ilkesine aykırılığın hakem yargılamasında iddia ve savunmaların değiştirilip genişletilebileceğine ilişkin HMK 428/3 maddesindeki düzenlemeye göre değerlendirilmesi gerekir. Bahsi geçen hüküm tarafların tahkim yargılamasında iddia ve savunmalarını genişletebileceği veya değiştirebileceğini düzenlemekte olup, dava ya da karşı dava tarihi itibariyle muaccel olmayan ve dava edilmemiş bir konunun bu kapsamda değerlendirilmesi mümkün gözükmemektedir. Bahsi geçen düzenleme davanın açıldığı tarihte doğan yada var olan bir hakkın kabul edilebilir bir sebeple ileri sürülmemesi veya yeterince ileri sürülememesi haline özgü istisnai bir durumu düzenlemektedir. Davanın açıldığı tarihte var olmayan, sonradan oluşan, muaccel hale gelen ve karşı tarafça öngörülmeyen bir talebin ileri sürülmesi mümkün değildir. Tahkim yargılaması ve genel olarak yargılamanın iddia ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi, dayanılan maddi vakıanın değiştirilip genişletilmesini ifade eder. Dayanılmayan bir talep bu kapsamda talebe eklenemez. Bu durum ayrıca “Her dava açıldığı tarihteki koşullara göre karara bağlanır.” ilkesine de aykırılık oluşturur. Hakem heyetince açılan dava, birleşen dava ve karşı dava tarihlerine göre talepleri belirlemeksizin talep konusu edilmeyen hususları da katmak suretiyle asıl davadaki talep ile birleşen davaya karşı açılan davadaki talepleri de birbirine katarak topyekün bir hesap ile sonuca ulaşmış olmaları da HMK 436.maddede düzenlenen ilkelere aykırı olmuş, doğru görülmemiştir. Kaldı ki yüklenici vekilinin davadan sonra iddianın genişletilmesi niteliğinde bulunan 10.02.2015 tarihli dilekçesinde ileri sürülen iddialar hakem heyetince değerlendirilmiş ve iptâl davasını gören bölge adliye mahkemesince bu husus iptâl sebebi sayılmamış ,dairemizce de bu talebin kabul edilmesi HMK 428 madde kapsamında değerlendirilerek bozma nedeni olarak görülmemiştir.
Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, hakem heyetince dava ve karşı dava tarihlerinde muaccel olmayan hakediş ve alacaklarla ilgili verilen karar HMK 439/ğ bendinde düzenlenen ilkeye aykırı olup hakem kararının iptâli gerektiği halde yanlış değerlendirme ile davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, bozulması uygun görülmüştür.
SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle iptâl davası davacısının diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile ... Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi’nin iptâl davasının reddine dair kararının iptâl davası davacısı ... yararına BOZULMASINA, 2.037,00 TL duruşma vekâlet ücretinin davalı ... A.Ş.’den alınarak Yargıtay'daki duruşmada vekille temsil olunan davacı ...’e verilmesine, 5766 sayılı Kanun'un 11. maddesi ile yapılan değişiklik gereğince Harçlar Kanunu 42/2-d maddesi uyarınca alınması gereken 218,50 TL Yargıtay başvurma harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 6100 sayılı HMK 372. madde hükümleri gözetilerek dosyanın Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi’ne gönderilmesine, 11.07.2019 gününde kesin olmak üzere oyçokluğuyla karar verildi.
(Muhalif)
- K A R Ş I O Y -
Taraflar arasında 01/11/2012 tarihli “... Eğitim ve Sağlık Kampüsü-Lösemili Çocuklar Kenti Projesinin Gerçekleştirilmesi Sözleşmesi” adında sözleşme imzalanmış olup, TBK’nın 470 ve devamı maddeleri gereğince eser sözleşmesi niteliğindeki sözleşmede vakıf iş sahibi, şirket ise yüklenicidir.
Sözleşmenin 46. maddesi ile çıkacak ihtilâfların çözülmesi hususunda tahkim şartı getirilmiş, sözleşmenin ifası sırasında çıkan uyuşmazlık nedeniyle yüklenici şirket tarafından tahkime başvurulmuş, tahkim yargılaması devam ederken iş sahibi vakıf tarafından karşı dava açılmıştır. Hakem heyetince yapılan yargılama neticesinde; asıl dava ve karşı davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, verilen karara karşı iş sahibi tarafından iptâl davası açılmış, ... Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi’nce iptâl davası isteminin reddine karar verilmiş, verilen karara karşı, davacı iş sahibi tarafından temyiz yoluna başvurulmuştur.
Dairemiz tarafından yapılan temyiz incelemesinde; iptâl davası davacısının diğer temyiz istemlerinin reddine karar verilirken, asıl ve birleşen davada; davacı- karşı davalının talebinden fazlasına karar verildiği ve bunun HMK’nın 439/ğ maddesi gereğince kamu düzenini aykırı olduğu gerekçesiyle ve oyçokluğu ile Bölge Adliye Mahkemesi kararı bozulmuştur. Dava dilekçesindeki talepten fazlaya karar verilmesinin kamu düzenine aykırılık oluşturmayacağı düşüncesiyle tarafımdan karara muhalif kalınmış olup, iş bu muhalefet şerhinde bu husus gerekçelendirilmiştir.
Meselenin daha iyi anlaşılması açısından öncelikle genel olarak tahkime değinmekte fayda bulunmaktadır. Tahkim kelimesi arapça kökenli bir kelime olup, kelime anlamı; muhkem hale getirme, sağlamlaştırmadır. (Doğan, Mehmet; Büyük Türkçe Sözlük, İz yayıncılık, 11. Baskı, 1996, s. 1036). Tahkim kurum olarak ise, özel hukuk alanında çıkan uyuşmazlıkların hakemler eliyle ve bir yargısal faaliyet olarak çözümüdür. (Pekcanıtez, Hakan; Pekcanıtez Usul, Medeni Usul Hukuku, 15. Bası, İstanbul 2017, s.2593). Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri, özel hukuk alanında ortaya çıkacak uyuşmazlıkların, mahkemeler dışında, hakem veya hakemlerce yapılacak yargılama ile çözümü hususunda anlaşmaları mümkündür ve buna da tahkim sözleşmesi denilmektedir.
Toplumsal varlık olarak insan yaşantısında tahkim olarak kabul edeceğimiz çözüm yöntemi hep kullanılmakla birlikte, bügünkü anlamda kurumsal olarak tahkimin, uluslararası ticaretin gelişmesi, uluslararısı sermaye haraketlerinin yaygınlaşması ile vucut bulduğunu ve geliştiğini söylemek mümkündür. Uluslararası alanda daha çok kullanılan tahkim, gittikçe gelişmiş ve iç hukuklarda da yaygın olarak kullanılmaya başlanılmıştır. Ülkemizde de 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret ile öncelikle ticari alandaki düzenleme ile hukukumuza kurumsal olarak girmiş olan tahkim, daha sonra usul kanunlarında ve özellikle 1927 tarihli Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun sekizinci babında düzenlenmiş, ancak uygulama anlamında yeterli ilgiyi görmemiştir. Bu ilginin arzu edilen düzeyde oluşmamasında; hukuki altyapının yetersizliği, kurumu uygulayacak hukukçuların yetişmemiş olması gibi sebeplerin yanında, devletin yargı erkinin tahkime bakış açısı da önemli rol oynamıştır. Yargı erki, yargılama faaliyetini devlet adına kendisinin kullandığı bir fonksiyon olarak kabul etmiş, tahkim yargılamasına yasa koyucunun sınırlı olarak tanıdığı müdahale yetkisinin oldukça geniş yorumlanması nedeniyle, tahkim sistemi arzu edilen düzeyde kök salıp kurumsallaşamamıştır.
Küreselleşmenin getirdiği sermaye haraketliliği, ülkemizin sermaye ihtiyacı ve uluslararsı sermayenin ülkemize çekilmesi amacıyla 1999 yılında Anayasa'nın 125. maddesinin değiştirilmesi ve sonrasında 4501 sayılı Kanun'un kabulüyle talkime ilişkin zihni değişim yaşanmış ve 4886 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu’nun kabulüyle de yargının engel olarak gördüğü milletlerarası tahkimin önündeki anayasal ve yasal engeller de kalkmıştır. 01.10.2011 de yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun onbirinci babında da milli tahkim esaslı bir şekilde yeniden düzenlenmiş ve bu düzenlemede 4886 sayılı kanun esas alınırken uluslararası hukukla da paralellik sağlanması amaçlanmış, bu alandaki çağdaş gelişmeler de dikkate alınmıştır.
HMK’nın 412. maddesinde tahkim sözleşmesi; tarafların, sözleşme veya sözleşme dışı bir hukuki ilişkiden doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların tamamı veya bir kısmının çözümünün hakem veya hakem kuruluna bırakılması hususunda yaptıkları sözleşme olarak tanımlanmıştır. Yine yasanın 408. maddesinde, taşınmaz mallar üzerindeki ayni haklardan veya iki tarafın iradelerine tabi olmayan işlerden kaynaklanan uyuşmazlıklar tahkime elverişli değildir hükmü ile tahkim sözleşmesi yapılabilecek alanların sınırları çizilmiştir.
Ülkemizde tahkimin uygulanmasını arzulayan kanun koyucu, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda yaptığı düzenlemeler ile mahkemelerin tahkim yargılamasına yardımı ve müdahalesini sınırlandırmıştır. HMK’nın 411 maddesinde açıkça, “tahkim yargılamasına mahkemelerin yardımı, bu kısımda açıkça izin verilmiş hallerde mümkündür” hükmünü getirmiştir. Sınırlılık ilkesi denilen bu kurala göre, hangi hallerde mahkemeye başvurulabileceği ve mahkemenin yardımının alınacağı tek tek sayılmıştır. Bunlar; HMK’nın 413. maddesi gereğince tahkim itirazı, 414. maddesi gereğince ihtiyati tedbir ve delil tespitinin alınması ve icrası, 416. maddesi gereğince hakemlerin seçilmesi, 418. maddesi gereğince hakemlerin reddi, 420. maddesi gereğince hakemlerin görevini yerine getirememesi nedeniyle görevinin sona erdirilmesi, 427. maddesi gereğince tahkim süresinin uzatılması, 432. maddesi gereğince hakem veya hakem kurulunun onayı ile delillerin mahkemece toplanması, 438. maddesi gereğince ve bu maddede belirtilen hallerle sınırlı olmak üzere hakem kararının iptâli ve son olarak 443. madde gereğince ve sınırlı hallerde yargılamanın iadesinin istenmesidir (Pekcanıtez, Pekcanıtez Usul, s.2630). Görüldüğü gibi hakimin yardımının istenebileceği haller tek tek sayılmak suretiyle her konuda mahkemeye başvurulmasının ve mahkemece de her konuda tahkim yargılamasına müdahil olunmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Yasa koyucu, tahkimin kurumsallaşmasının önünde engel olarak gördüğü, her konuda mahkemeye başvurulması ve mahkemenin her konuda müdahil olmasının önüne geçmek için HMK’nın 411. maddesi ile sınırlılık ilkesini getirmek ve bunları tek tek belirlemekle yetinmeyerek 444. madde ile ayrı bir sınır koymuştur. Uygulanmayacak hükümler başlığını taşıyan 444. maddesi gereğince, bu kısımda düzenlenen konularda, aksine hüküm bulunmadıkça, bu kanunun diğer hükümleri uygulanmaz.
Uygulamada sıkça karşılaşılan bir sorun da; tahkim yargılaması sırasında, emredici nitelikte veya açık bir usul hükmü ihlâlinin kamu düzeninin ihlâli olarak görülmesidir. Kanun koyucu bu hususta da önlem almak istemiş ve HMK’nın 424. maddesindeki düzenlemeyi getirmiştir. Bu madde gereğince; taraflar, hakem veya hakem kurulunun uygulayacağı yargılama usulüne ilişkin kuralları, bu kısmın emredici hükümleri saklı kalmak kaydıyla, serbestçe kararlaştırabilir ya da tahkim kurallarına yollama yaparak belirleyebilirler. Taraflar arasında böyle bir sözleşme yoksa hakem veya hakem kurulu, tahkim yargılamasını, bu Kısmın hükümlerini gözeterek uygun bulduğu bir şekilde yürütür. Maddeden de açıkça anlaşıldığı üzere, taraflarca yargılama hususunun kararlaştırılması, kararlaştırılmaması halinde ise hakem kurulunca uygun görülen bir yöntemle yürütülmesi mümkündür. Tek şart, kanunun bu kısmında yer alan emredici nitelikteki hükümlerine uyulmasıdır.
Hakem kararlarına karşı kanun yolu olarak yalnız iptâl davası açılmaktadır. Tahkim esasen mahkemeler dışında yapılan yasal bir yargılama faaliyeti olduğundan verilen kararların mahkemeler tarafından içerik denetimi sözkonusu değildir. Daha ileri bir ifade ile içerik denetimi yasağı olduğunu da söyleyebiliriz. 439. maddenin gerekçesinde belirtildiği üzere, hakem veya hakem kurulunun hukuku doğru uygulayıp uygulamadığı iptâl davasının konusu değildir. Taraflarca da tahkim sözleşmesinde veya sonrasında içerik denetimi yapılması kararlaştırılamaz, yapılsa dahi iptâl davasında dikkate alınamaz. Usulün onbirinci kısmında yer alan hükümlere, genel hukuk prensiplerine ve tarafların kararlaştırdıkları usul ve esaslara göre yargılama yapılmasının denetimi sözkonusudur. (7101 sayılı Yasa'nın 60. maddesi gereğince HMK’nın 439. maddesinde yapılan değişiklikle, iptâl davası açılacak yerin tahkim yeri mahkemesi yerine, tahkim yeri bölge adliye mahkemesi olarak değiştirilmesi, bu konudaki yanlış bakış açısı ve uygulamanın değişmesine de olumlu katkı sunacağı umulmaktadır).
Yukarıda da belirtilen sınırlılık ilkesi, iptâl sebeplerinde çok belirgin şekilde ortaya çıkmaktadır. HMK’nın 439/2. maddesinde iptâl sebepleri tek tek sayılmıştır. İptâl davası açılması durumunda, taraflar ancak bu sebepler dayanabilirler. İptâl davasında ve doğal olarak sonrasındaki temyiz incelenmesinde de ancak bu maddede belirtilen iptâl sebepleri yönünden inceleme yapılabilir. Hakem kararının içeriği denetlenemeyeceği gibi, madde gerekçesinde belirtildiği üzere, hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığı, bir başka ifade ile kararın hukuka uygun olup olmadığı da denetlenemeyecektir. İptâl davasına bakan mahkeme de önüne gelen dava dosyasında, verilen kararın içerik olarak çok yanlış olduğunu, hukukun yanlış uygulandığını, hakkın yerini bulmadığını görse de, iptâl sebeplerinden birisi yoksa, davayı reddetmek dışında yapabileceği bir şey yoktur. Zira devletin mahkemeleri eliyle kullandığı bir yargı yetkisi varken bu yolun seçilmesi ile taraflar bu riski göze almışlar demektir. Tahkimin sağladığı bir çok avantaj yanında böyle bir riski taşıdığı da önceden görülüp değerlendirilerek bu yolun tercih edilmesi gerekir.
HMK’nın 439. maddesinde iptâl sebepleri tek tek sayılmış olup iptâl davası açıldığında bu sebeplerle bağlı olunmasına karşın, özellikle ğ bendinde yer alan “kararın kamu düzenini aykırı olduğu” sebebi ile açılan iptâl davalarında, kamu düzeninin tanımının yapılmaması ve geniş şekilde yorumlanması nedeniyle uygulama birliği sağlanamamıştır.
Hukuk Mahkemeleri Kanununda ve diğer kanunlarda, kamu düzeni kavramının bir tanımı yapılmamıştır. Kavramın niteliği gereği herkesçe kabul edilecek ve her zaman geçerliliğini koruyacak bir tanımını yapmakta güçlük arz etmektedir. Öğretide ve yargısal içtihatlarda da yapılan tanımlar farklılık arz etmekte, zamana göre de verilen anlamda değişimler yaşanmaktadır. Kamu düzeni kavramı, doğrudan devlet düzeni ve toplumsal yapı ile ilgili olduğundan, devlet düzeni ve toplumsal yapıdaki değişimle birlikte değişmesi ve verilen anlamda da farklılık arz etmesi olağan olmakla birlikte, hukukumuzdaki tartışması çok daha ileri boyuttadır. Buna bağlı olarak, bu konuda gerek anayasa mahkemesince verilen kararlar gerek diğer yüksek mahkemelerce verilen kararlar ciddi tartışmalara sebep olmuştur.
Anayasa mahkemesi, kamu düzeni kavramını, sıklıkla Anayasanın 13. maddesi gereğince temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasını değerlendirirken ele almıştır. Bir kararında kamu düzeni hakkında, “toplumun huzur ve sükununun sağlanmasını, devletin ve devlet teşkilatının muhafazasına hedef tutan her şeyi ifa ettiği, başka bir deyimle cemiyetin her sahadaki düzeninin temelini teşkil eden kuralları kapsadığı sonucuna varılmaktadır” ifadesinde bulunmuştur. (Dayınlarlı, Kemal; Milli ve Milletlerarası Kamu Düzeni ve Tahkime Etkileri, ... 1994, s.8). Anayasa'nın 13. maddesinde, 2001 yılında yapılan değişiklikten sonra madde daha özgürlükçü bir hüviyet kazanmıştır. Anayasa'nın 13. maddesi, “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa'nın ilgili maddelerindeki sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz” hükmünü içermektedir. Maddede, bizim işimize yarayacak bir somutluk bulunmamaktadır. Temel hak ve hürriyetler yönünden de, ileri bir düzenleme getirmediği gerekçesiyle eleştirilmekte ve bir hayal kırıklığı yaşanmaktadır. Anayasa Mahkemesi'nin, bu madde kapsamında, kamu düzeninin değerlendirmesine baktığımızda, önüne gelen her olaya göre değerlendirme yapmakla birlikte, daha özgürlükçü bir çizgiyi benimsediğini söyleyebiliriz.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 10.02.2012 tarih ve 2010/1 esas, 2012/1 karar sayılı İçtihâdı Birleştirme Kararında kamu düzenini; tarafların uymak zorunda oldukları, kamu hukukundan ve özel hukuktan doğan, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri kurallar olarak tanımlamıştır. Yine aynı kararda, kamu düzeninin çerçevesini; “Türk hukukunun temel değerlerine, Türk genel adap ve ahlak anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı temel adalet anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı genel siyasete, Anayasa'da yer alan temel hak ve özgürlüklere, milletlerarası alanda geçerli ortak prensip ve özel hukuka ait iyiniyet prensibine dayanan kurallara, medeni toplulukların müştereken benimsedikleri ahlak ilkeleri ve adalet anlayışının ifadesi olan hukuk prensiplerine, toplumun medeniyet seviyesine, siyasi ve ekonomik rejimine, insan hak ve özgürlüklerine aykırılık” şeklinde çizmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.09.2015 tarih ve 2013/13-1847 esas, 2015/2020 karar sayılı kararında, “devletlerin vazgeçemeyeceği temel ilkeler, kamu düzenini ilgilendiren kurallar olup, genel olarak, kamu menfaat ve düzenini koruma amacını güden emredici kanun hükümlerine aykırılık, ahlaka ve temel hak ve özgürlüklere aykırılık, kamu düzeninin müdahalesini gerektiren hususlardır” ifadesi ile kamu düzeninin sınırlarını çizerken, İç hukukta da kamu düzenini, Türk toplumunun temel yapısı ve temel çıkarlarını koruyan kuralların bütünü olarak tanımlamıştır.
Kamu düzenine ilişkin olarak, Devletler Özel Hukuku’nda ve iç hukukta da farklılık bulunduğunu görmekteyiz. MÖHÜK’ün 5. maddesinde, yetkili yabancı hukukun belirli bir olaya uygulanan hükmünün Türk kamu düzenini açıkça aykırı olması halinde uygulanmayacağı belirtilmiştir. Maddede, kamu düzenini açıkça aykırılığın aranması ile yasa
koyucu bu konuda da kamu düzenine aykırılığın dar yorumlanmasını amaçladığını söyleyebiliriz. Somut bir olaya uygulanan yabancı hukukun, ortaya çıkaracağı sonuç, kamu düzeninin içeriğine ilişkin unsurlar açısından, tahammül edilmez bir durum ortaya çıkaracaksa, yabancı hukukun kamu düzenini açıkça ihlâl ettiği kabul edilerek yabancı hukuk uygulanmaz (Şanlı, Cemal; Milletlerarası Özel Hukuk, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2014, s. 74). Ancak iç hukukta kamu düzeni daha geniş yorumlanmakta ve bir çok farklı unsur aranmaktadır.
İç hukukta kamu düzenini; toplumun genel çıkarlarını gözeten, uyulmasında devlet ve toplumun menfaatı bulunan, kişilerin uymak zorunda oldukları, kamu hukukundan ve özel hukuktan doğan kurallar bütünü olarak tanımlamak mümkündür. Kişilerin üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri, aksini kararlaştıramayacakları, emredici nitelikteki kurallardır. İç hukukta kamu düzeni, irade serbestisinin sınırlarını belirlemektedir. (Gökyayla, Cemile Demir; Yabancı Mahkeme Kararlarının Tanınması ve Tenfizde Kamu Düzeni, Seçkin Yayınları, ... 2001, s.36). Bu hususta verilebilecek en iyi örnek TBK’nın 27. maddesidir. TBK’nın 27. maddesine göre; kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Bu şekilde emredici hükümlere aykırı olarak yapılan tahkim sözleşmesi de geçersiz (batıl) olacaktır.
Tahkim yargılamasında, kamu düzenine aykırılığın neden iptâl nedeni olarak görüldüğünü, buradaki amacın ne olduğunu, korunan menfaatin ne olduğunu ortaya koyabilirsek kamu düzeni adına müdahalenin sınırlarını da çizebiliriz.
Yargılama faaliyeti, kuşkusuz devletin egemenlik hakkına dayanır. Egemenlik kavramını ilk olarak ele alın inceleyen Jean Bodin de egemenliği; sınırsız, mutlak, tek, bölünmez ve devredilmez bir güç olarak tanımlamıştır. (Turhan, Mehmet; Değişen Egemenlik Anlayışının Hak ve Özgürlüklerin Korunmasına Etkileri ve Türk Anayasa Mahkemesi). Günümüzde ise egemenlik anlayışı, hem kullanım yönünden hem de içerik olarak çok değişmiştir. Günümüzde artık egemenliğin sınırsız, mutlak, bölünmez ve devredilmez olduğunu söylemek mümkün değildir. Yine, egemenliğin, devletin kullandığı hukuksal bir üstünlük olmakla birlikte, kişilerin temel hak ve hürriyetleri, insan hakları, uluslararası yükümlülükler ve anlaşmalar gibi bir çok sınırları bulunmaktadır. Egemenlik, devlet tarafından kullanılmakla birlikte, millet adına kullanılması sözkonusudur. Anayasa'nın 6. maddesi gereğince, egemenlik millete aittir. Türk milleti egemenliğini, anayasanın koyduğu kurallara göre, yetkili organları eliyle kullanır. İşte yargılama yetkisi de bu egemenlik hakkından doğmakta ve devlet bu hakkını yargı eliyle kullanmaktadır.
Devlet, egemenlik hakkına dayanarak, kendi organı olan yargı erki eliyle kullandığı yargılama faaliyetini, çeşitli sebeplerle ve koymuş olduğu sınırlarla kendi yargı erki dışında tahkim yoluyla kullanılmasına da izin vermektedir. Aslında tahkim, bir yargılama faaliyeti olmasına karşın, devletin yargı organının faaliyetine alternatif olmayıp, sahip olduğu bir takım avantajlarla ona destek olan ve onu rahatlatan bir kurumdur (Balcı, Muharrem; İhtilâfların Çözüm Yolları ve Tahkim, Danışman Yayınları, İstanbul 1999, s.151). Ancak yine de, devletin doğrudan kendi eliyle yaptığı bir yargılama faaliyeti olmadığından, kamu
düzeni kavramıyla, kendi varlık sebebini oluşturan milletin temel kanunlarına, temel toplumsal yapısına, genel ahlak ve adap anlayışına, toplumu oluşturan bireylerin temel hak ve hürriyetlerine, bunları koruyan temel uluslararası haklara ve sözleşmelere aykırı karar çıkmasının ve infazının önlenmesi amaçlanmaktadır.
Bu hususlar dikkate alındığında, kararın kamu düzenine aykırı olması nedeniyle iptâline karar vermek için yalnızca hukuka aykırı olması yeterli değildir. Emredici olsun veya olmasın bir kanun hükmünün uygulanmamış veya yanlış uygulanmış olması da yeterli değildir. Bu aykırılığın aynı zamanda, toplumun temel değerlerine, genel ahlak ve adabına, anayasada kabul edilen temel hak ve hürriyetler gibi temel değerlere aykırı olması gerekir. Netice itibariyle, bir kararın kamu düzenini aykırı olarak kabul edilebilmesi için; tarafların sözleşmesel yükümlülüklerini aşan, toplumsal boyutu olan, toplumun kabul edemeyeceği, toplumsal vicdanı yaralayan, toplumda rahatsızlık oluşturan bir karar olması gerekir.
Tahkim ve kamu düzenine ilişkin tüm bu anlatılanlar nezdinde tartışma konusu olan olayı tekrar değerlendirdiğimizde daha sağlıklı bir sonuca ulaşmamız mümkün olacaktır. Davaya konu olayda, taraflar arasında 01.11.2012 tarihli eser sözleşmesi imzalanmış olup, davacı yüklenici açmış olduğu asıl dava ile 18 No’lu hakedişten kalan bakiye kısmın tahsilini talep etmiş, yargılama devam ederken vermiş olduğu 11.02.2015 tarihli dilekçesi ile uyuşmazlığa ilişkin tüm alacaklarını da talep etmiş, davalı iş sahibi tarafından açılan karşı davaya ilişkin olarak vermiş olduğu 10.07.2015 tarihli dilekçesi ile de 24 ila 30 No’lu hakedişler için toplam 7000.000 TL ve daha sonra muaccel olacağı belirtilen 31 No’lu hakedişten fazlaya ilişkin hakları saklı olmak üzere 1000000TL talep etmiştir. Hakem heyetince yapılan yargılamada, asıl dava ve karşı davada sonradan dile getirilen talepler, HMK’nın 428/3 maddesi gereğince iddianın genişletilmesi kapsamında değerlendirilerek ve yasanın da buna cevaz verdiği kabul edilerek taleplerin tümü hakkında hüküm kurulmuştur.
Yukarıda detaylı olarak anlatıldığı üzere tahkim yargılamasında, hakimin davanın esası açısından içerik denetimi yapması sözkonusu değildir. Hakime başvurulacak ve hakimin müdahalesini gerektiren haller de tek tek sayılmıştır ve sınırlılık ilkesi sözkonusudur. Davaya konu husus da bunlardan birisi değildir. HMK’nın 444. maddesi gereğince, bu kısımda yer almayan diğer usul hükümlerine aykırılık da dikkate alınamaz. Dava konusu olayda, talep aşımı olduğunu kabul etsek de emredici bir hükme aykırılık bulunmadığından 444. madde gereğince dikkate almamız mümkün değildir.
Tahkim yargılamasında iddia ve savunmanın genişletilmesine cevaz verilmiş olup, HMK’nın 428/3 maddesi gereğince, hakem veya hakem heyeti, bu işlemin gecikerek yapılmış olduğunu veya diğer taraf için haksız bir şekilde büyük zorluk yarattığını ve diğer durum ve koşulları dikkate alarak, böyle bir genişletmeye izin vermeyebilir. İddia ve savunmanın genişletilmesinin tek istisnası, tahkim sözleşmesinin sınırlarıdır. Sözleşme dışına çıkılması hiçbir koşulda mümkün değildir. Dava konusu olayda da, iddianın genişletilmesine hakem heyetince izin verilmiş olup, talep de tahkim sözleşmesi kapsamındadır.
Son olarak iptâl nedenlerine göre değerlendirdiğimizde; HMK’nın 438. maddesi gereğince yine sınırlılık ilkesi sözkonusudur. Dava dilekçesinde dile getirilmeyen bir talebin hüküm konusu yapılması da iptâl nedeni olarak sayılmamıştır. Burada sayılmayan bir halin, iptâl nedeni olarak ileri sürülmesi de buna dayanarak karar verilmesi de mümkün değildir.
İhtilâf konusu diğer bir husus da; talep aşımının iptâl nedenlerinden, HMK’nın 439/2-ğ fıkrasında yer alan, kararın kamu düzenine aykırı olması hallerinden olup olmadığı hususudur. Yukarıda kamu düzeni ayrıntılı olarak açıklanmış olup, talep aşımını da bu kapsamda değerlendirdiğimizde, kamu düzenine aykırılık sözkonusu değildir. Öncelikle talep konusu, taraflar arasındaki sözleşme kapsamında karalaştırılan bir edimin ifasına ilişkindir. Kararda bir hakedişin veya fazlasının hüküm konusu yapılmasının kamu açısından bir önemi yoktur. Biri hakkında verilen karar kamu düzenine aykırı değilse, aynı nitelikte olup miktar itibarıyla fazlası da kamu düzenine aykırılık oluşturmaz. Yine talepten fazlasına karar verilmesinin, yukarıda detaylı olarak açıklanan kamu düzenine aykırılığın çerçevesi dahilinde olan unsurlarından hangisine girdiğini de açıklamak gerekir. Yani talepten fazlaya karar verilmesinin; hukukun kaynağını oluşturan temel değerlerine, toplumun genel ahlak ve adabına, toplumun birlik ve dirliğini oluşturan temel değerlerine, devletin anayasal düzen ve anayasada kabul edilen temel değerlere, insan hak ve hürriyetlerine, toplumun kabul ettiği temel sosyal ve ekonomik düzenine aykırılık oluşturması gerekir. Dava konusu olan sözleşme kapsamındaki talep aşımının, bunların herhangi birisine girdiğini söylemek mümkün değildir.
Şu hususa da ayrıca değinmekte yarar bulunmaktadır. Herhangi bir usul hükmü veya esasa ilişkin hükmün ihlâli, yukarıdaki kapsamda değilse kamu düzenine aykırılık oluşturmayacaktır. Bu hükmün emredici olması da tek başına yeterli değildir. Bu hükmün ihlâlinin, kamu düzenini aykırılık kapsamına sokmamız için, Türk Borçlar Kanunu’nun 27. maddesinde yer aldığı gibi irade serbestisinin sınırlarını çizen bir emredici kurala aykırı olması gerekir. TBK’nın 27. maddesinde olduğu gibi bir aykırılık sözkonusu ise zaten sözleşmenin kendisi de batıl olarak kabul edilecektir. HMK’nın 424 maddesi de, 11. kısım dışında yer alan usul hükümlerinin dikkate alınmasına ve iptâl nedeni olarak görülmesine engel olmaktadır.
Tüm bu hususlar dikkate alındığında, HMK’nın 439. maddesinde yer alan iptâl nedenlerinin hiçbirisi bulunmadığı ve özellikle kararın kamu düzenini aykırı olmadığı, bu hususlar dikkate alındığında temyiz isteminin tümden reddine karar verilmesi gerektiği düşüncemle sayın çoğunluğun kısmen iptâl yönündeki görüşüne katılmamaktayım.
15. Hukuk Dairesi, 2016/1522 E., 2017/1522 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
maddesindeki düzenleme gereğince, davalı süresi içinde tahkim ilk itirazında bulunduğu ve itirazında haklı olduğundan HMK'nın 408 ve 412. maddesi gereğince tahkim itirazının kabulüne ve davanın reddine dair verilen karar, davacı vekilince yasal süresi içerisinde temyiz edilmiştir.
15. Hukuk Dairesi 2016/1522 E. , 2017/1522 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi :Ticaret Mahkemesi
Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış, eksiklik nedeniyle mahalline iade edilen dosya ikmâl edilerek gelmiş olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:
- K A R A R -
Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan iş bedeli alacağının tahsili talebinden ibarettir. Davacı şirket yüklenici, davalı şirket ise iş sahibidir.
Mahkemece taraflar arasındaki sözleşmenin 7. maddesindeki düzenleme gereğince, davalı süresi içinde tahkim ilk itirazında bulunduğu ve itirazında haklı olduğundan HMK'nın 408 ve 412. maddesi gereğince tahkim itirazının kabulüne ve davanın reddine dair verilen karar, davacı vekilince yasal süresi içerisinde temyiz edilmiştir.
Gerçek ya da tüzel kişiler arasında çıkan uyuşmazlıklarda asıl olan uyuşmazlığın devletin bünyesindeki yargı organları-mahkemeler tarafından çözülmesidir. Alternatif uyuşmazlık çözüm yolları arasında sayılan arabulucuk, tahkim, hakem, bilirkişi vs. gibi yollarla uyuşmazlıkların çözümü tarafların serbest iradesi ya da bu yola başvurmayı zorunlu kılan yasa hükmünün varlığına bağlıdır.
Tahkim yolu, uyuşmazlıkların çözümünde tarafların devlet yargısı yerine hakem olarak adlandırılan özel kişileri görevli ve yetkili kılmalarını ifade eder. Bunun sonucu olarak tahkim çözüm yoluna gidilebilmesi için tarafların tahkim sözleşmesi yapmaları ya da düzenledikleri sözleşmede tahkim şartının bulunması gerekir. Tahkim anlaşması veya tahkim şartındaki uyuşmazlığın hakem veya hakemler kurulunca çözümlenmesine ilişkin irade beyan ve açıklaması tahkim şartı sözleşmesinin temel unsurudur. Tahkim şartı veya anlaşmasının geçerli olabilmesi için yanların tahkim iradesini açıkladıkları tahkim şartı ya da sözleşmede tartışma ve karışıklığa neden olmayacak biçimde açık ve kesin olarak belirtmiş olmaları zorunludur. Dairemiz ve yerleşik Yargıtay içtihatlarında geçerli bir tahkim şartı varlığı veya tahkim anlaşmasının geçerli sayılabilmesi için uyuşmazlığın kesin olarak hakemde çözüleceğinin kararlaştırmış olması gerektiği kesin iradeyi ortadan kaldıran ya da zayıflatan kayıtların tahkim sözleşmesi veya şartını geçersiz-hükümsüz kılacağı kabul edilmektedir.
Taraflar sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlıkların tümünün tahkim yoluyla çözülebileceğini kararlaştırabilecekleri gibi sadece bir bölümünün tahkim yoluyla çözülebileceğini de kararlaştırabilirler.
Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince, taraflar arasında imzalanan 11.07.2014 tarihli “Kuru Temizleme Mağaza Projesi Tasarım,Uygulama Projeleri ve Uygulama Hizmet Sözleşmesi” başlıklı sözleşmenin “Tarafların Sorumlulukları” başlıklı 7. maddesi ile “İhtilâfların Çözümü“ başlıklı 10. maddesinin birlikte değerlendirilmesinde taraflar arasında çıkacak uyuşmazlıklarda, öncelikle kontrolörün hakemliğine başvurulacağı ve bu şekilde çözüm bulunmadığı takdirde İstanbul mahkemeleri ve icra dairelerinin yetkili olduğu düzenlenmek suretiyle sözleşmeye tahkim şartı konulmuştur.
Az yukarıda belirtildiği gibi taraflar sözleşmenin bir kısmının uygulanmasından çıkan uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözülmesini kararlaştırabilirlerse de; eldeki davanın dayanağı sözleşmenin tahkim şartını içeren 7. ve 10. maddesinin birinci fıkrasında sözleşmenin uygulanmasından doğabilecek her türlü anlaşmazlıklar kontrolörün hakemliğinde demek suretiyle sözleşmeden doğan uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözümünü kararlaştırdıktan sonra, bu konuda bir çözüm bulunamadığı takdirde İstanbul mahkemeleri ve icra daireleri yetkilidir demek suretiyle tahkim şartının sözleşmenin bir kısmıyla ilgili olmadığı ve bu hallerde mahkemelerin ve icra dairelerinin görevli olduğunu belirtmek suretiyle tahkim iradelerinin mutlak ve kesin olmadığını ortaya koymuşlardır.
Bu durumda mahkemece sözleşmenin uygulanmasından doğan uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözümlenmesi kararlaştırıldıktan sonra bu konuda çözüm bulunamadığında başvuru makamlarının İstanbul mahkemeleri ve icra daireleri olduğu kabul edilmek suretiyle şeklinde konulan kaydın tahkim iradesinin mutlak ve kesin olmadığı ve bu kaydın tahkim şartını hükümsüz kıldığı kabul edilerek tahkim ilk itirazı reddedilip işin esası incelendikten sonra sonucuna uygun bir karar verilmesi yerine, yanlış değerlendirme yapılarak davanın usulden reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazlarının kabulü ile kararın yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 04.04.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2025/893 E., 2025/3205 K.
düşük eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 55. Hukuk Dairesi(İlk Derece)
tam metni aç
Tahkimin tanımı 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda (HUMK) yer almazken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanun’un 412. maddesinin 1.
3. Hukuk Dairesi 2025/893 E. , 2025/3205 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 55. Hukuk Dairesi(İlk Derece)
SAYISI : 2024/1 E., 2024/1 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; davacının, davalıya ait taşınmazda 15.02.2019 tarihli kira sözleşmesi uyarınca kiracı olduğunu, davalının 14.02.2024 tarihinde İstanbul Tahkim Merkezine yaptığı başvuru ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) 344. maddesi uyarınca 34.087,50 TL + KDV olarak ödenmekte olan aylık kira bedelinin, 15.02.2024 tarihi itibariyle aylık 150.000,00 TL + KDV olacak şekilde arttırılmasını talep ettiğini, tahkim dosyasında yargılama sonucunda 29.07.2024 tarihli karar ile kiralananın aylık kira bedelinin 15.02.2024 tarihi itibariyle 110.700,00 TL + KDV olarak tespitine karar verildiğini, hakem kararına konu uyuşmazlığın tahkime elverişli olmadığını, tarafların dava konusu üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceklerini, kira bedelinin hakkaniyete uygun belirlenmediğini, tarafların eşitliği ilkesi ve hukuki dinlenilme hakkına riayet edilmediğini, kararın kamu düzenine aykırı olduğunu ileri sürerek, hakem kararının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili, davaya cevap vermemiştir.
III. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; taraflar arasında 15.02.2019 başlangıç tarihli ve 10 yıl süreli iş yeri kira sözleşmesi bulunduğu, sözleşmenin özel hükümler kısmının (19.) maddesinde sözleşme ile ilişkili tüm uyuşmazlıkların çözümü için tahkim yoluna başvurulacağının düzenlendiği, tahkim konusu yapılan uyuşmazlığın kira parasının belirlenmesi olduğu, konut ve çatılı işyeri kiralarında kira bedelinin tespiti davalarının kamu düzeni ile ilgili olduğu, kira parası tespiti talebinin tahkime elverişli olmadığı gerekçesiyle; davanın kabulüne, İstanbul Tahkim Merkezi'nin 2024/DA-230 sayılı 29.07.2024 tarihli tek hakem kararının iptaline karar verilmiş; karara karşı, davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
IV. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili; taraflar arasında düzenlenen kira sözleşmesinde, uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözüleceğinin açıkça düzenlendiğini, kiralanan taşınmazın aynına ilişkin olmayan ve taraf iradelerine tabi olan uyuşmazlığın tahkime elverişli olduğunu, hakemin kararını verirken tarafların eşitliği ilkesine ve hukuki dinlenilme hakkına riayet ettiğini ileri sürerek; kararın bozulmasını istemiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, çatılı iş yeri kirasında kira tespitine ilişkin uyuşmazlıkta verilen hakem kararının iptali istemine ilişkindir.
Tahkim, özel hukuk alanına ilişkin uyuşmazlıkların bağımsız ve tarafsız hakemler eliyle ve yargısal yolla çözümü demektir. Tahkimin tanımı 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda (HUMK) yer almazken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanun’un 412. maddesinin 1. fıkrasında “Tahkim sözleşmesi, tarafların, sözleşme veya sözleşme dışı bir hukuki ilişkiden doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların tamamı veya bir kısmının çözümünün hakem veya hakem kuruluna bırakılması hususunda yaptıkları anlaşmadır.” şeklinde tanımlanmıştır.
4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu’nun 4. maddesinde ise “Tahkim anlaşması, tarafların, sözleşmeden kaynaklansın veya kaynaklanmasın aralarında mevcut bir hukukî ilişkiden doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların tümünün veya bazılarının tahkim yoluyla çözülmesi konusunda yaptıkları anlaşmadır.” şeklinde tanımlanmıştır.
Hukuki uyuşmazlık yabancılık unsuru içermiyorsa milli tahkim kurallarına tabi olur. 6100 sayılı Kanun’un 407. maddesinde “Bu Kısımda yer alan hükümler, 21.06.2001 tarihli ve 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanununun tanımladığı anlamda yabancılık unsuru içermeyen ve tahkim yerinin Türkiye olarak belirlendiği uyuşmazlıklar hakkında uygulanır.” hükmü ile milli tahkimde kriterler belirlenmiştir. Milli tahkime ilişkin hükümler 6100 sayılı Kanun’un 407- 444 maddeleri arasında düzenlenmiştir.
Milletlerarası Tahkim Kanunu, yabancılık unsuru taşıyan ve tahkim yerinin Türkiye olarak belirlendiği veya Milletlerarası Tahkim Kanunu hükümlerinin taraflar ya da hakem kurulunca seçildiği uyuşmazlıklar hakkında uygulanır. Milletlerarası Tahkim Kanunu’nun uygulanabilmesi için uyuşmazlığın yabancılık unsuru taşıması, tahkim yerinin Türkiye olması gerekmektedir. Milletlerarası tahkime ilişkin hükümler ise 4686 sayılı Miletlerarası Tahkim Kanunu’nda düzenlemiştir.
5. Uyuşmazlıkta tahkim yargılamasına başvurulabilmesi için taraflar arasında tahkim koşulu içeren bir sözleşmenin veya ayrı bir tahkim sözleşmesinin bulunması gerekir. Tahkim yargılamasının temelini oluşturan tahkim sözleşmesi, taraflar arasındaki sözleşmenin bir koşulu ya da ayrı bir sözleşme ile yazılı biçimde yapılabilir. Tahkim şartı veya anlaşmasının geçerli olabilmesi için tarafların, tahkim iradesini açıkladıkları tahkim şartı ya da sözleşmede tartışma ve karışıklığa neden olmayacak biçimde açık ve kesin olarak belirtmiş olmaları zorunludur. Taraflar sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlıkların tümünün tahkim yoluyla çözülebileceğini kararlaştırabilecekleri gibi sadece bir bölümünün tahkim yoluyla çözülebileceğini de kararlaştırabilirler.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 13.04.2018 tarihli ve 2016/2 Esas, 2018/4 Karar sayılı kararında “…Yargı, devletin temel fonksiyonlarından biridir ve kural olarak taraflar arasındaki uyuşmazlıkların çözüm yeri mahkemelerdir. Ancak özel hukuka ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde mahkemeler yerine hakemlere başvurulması konusunda sözleşme yapılabilir veya taraflarca bağıtlanan sözleşmelere bu yönde bir hüküm konulabilir (HMK m. 412/2). Özel hukukun taraflara tanıdığı irade serbestisi, kendisini sözleşme yapıp yapmamak, sözleşmenin karşı tarafını ve içeriğini belirlemek noktalarında gösterdiği gibi taraflar arasında çıkmış ve çıkması muhtemel uyuşmazlıkları hakemler eliyle çözmek noktasında da gösterir. Hakem kararı, devlet mahkemeleri tarafından verilen karar gibi bağlayıcıdır. Bu hâliyle tahkim, alternatif uyuşmazlık çözüm yollarından biridir…” şeklinde belirtildiği üzere hakem kararları bağlayıcı ve kesindir.
Uyuşmazlığın tahkim yolu ile çözülebilmesi için; tarafların uyuşmazlığın tahkim yolu ile çözümleneceği konusunda anlaşmış olmaları yanında uyuşmazlığın tahkime elverişli olması gerekir. Milli tahkime elverişlilik 6100 sayılı Kanun’un 408. maddesinde “Taşınmaz mallar üzerindeki ayni haklardan veya iki tarafın iradelerine tabi olmayan işlerden kaynaklanan uyuşmazlıklar tahkime elverişli değildir.” şeklinde düzenlenmiştir. Tahkime elverişlilik, kamu düzenini ilgilendiren bir kavramdır. Uyuşmazlığın tahkime elverişli olup olmadığının kendiliğinden dikkate alınması gerektiği gibi HMK 'nun m.439/2-g uyarınca iptal sebebi olarak kabul edilmiştir.
Kira sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların tahkime elverişliliğini açıkça engelleyen kanuni bir düzenleme yoktur. Bu türden uyuşmazlıkların tahkime elverişli olup olmadığının tayininde, uyuşmazlık konusu olan işin taraf iradelerine tabi olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda kiraya veren ve kiracı iradelerine tabi olmayan kamu düzenine ilişkin olan işlerden kaynaklanan uyuşmazlıklar tahkime elverişli olarak kabul edilmez. (Doğan Ağırman; Milli &Milletlerarası Tahkim, Ankara 20022, s.189) Bu nedenle öncelikle kira sözleşmelerinin niteliği ve türlerine göre kira ilişkisinde ortaya çıkabilecek uyuşmazlık konusunun kiracı ve kiraya veren iradelerine tabi işlerden olup olmadığının belirlenmesi gerekir.
Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmasıyla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.Kira sözleşmeleri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda, adi kira, konut ve çatılı işyeri kiraları ve ürün kirası olarak üç bölüm halinde düzenlemiştir. Kira sözleşmelerinden doğan haklar, şahsi hak niteliğindedir. Genel olarak kanuni düzenlemelerde kira türlerine göre farklılık göstermekle beraber kiracı zayıf taraf kabul edilerek korunmuştur. Ancak bu korunmanın derecesi tüm kira türleri için aynı değildir.
Genel hükümlere tabi (adi kira) kiralar; kira sözleşmesinin temel unsurlarını oluşturan, başka özel düzenleme kapsamında olmayan en geniş kapsamlı kira sözleşmeleridir. Bu sözleşmelerin konusu daha çok, gelir getirmeyen, konut ve çatılı iş yeri niteliğinde olmayan taşınmazlar ile taşınır veya haklar oluşturmaktadır. Konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin hükümler; kiralananın her türlü konut ve çatılı iş yeri olduğu, taşınmaz kira sözleşmelerinde uygulanmaktadır. Kiralanan taşınmazın hem açık hem de kapalı alanı bulunduğunda ise kiralananın galip vasfının tespiti yapılarak uygulanacak hükümlerin belirlenmesi gerekir. Kiracının en çok korunduğu (özellikle kira bedelindeki artışın katı kurallara bağlanıp tahliyenin güçleştirildiği ) kira türü konut ve çatılı iş yeri kiralarıdır. Ürün kirası ise ürün veren, gelir getiren bir malın veya hakkın kullanılması yanında semelerinden yararlanılmasının kiraya veren tarafından kiracıya devredildiği sözleşmedir. Ürün kirasının konusunu taşınır veya taşınmaz mallar oluşturabileceği gibi kullanılmaya veya yararlanılmaya elverişli olan haklar da oluşturabilir. Kira sözleşmesinde kira bedeli olarak işletmeden pay verilmesinin kararlaştırılması veya kiralananın tüm demirbaşlar ve mefruşatlarıyla kiralanması tek başına bu sözleşmenin ürün kirası olduğunu göstermez. Ürün kiralarında kira bedeli para olarak kararlaştırılabileceği gibi kiralanandan elde edilen ürünün belli bir payı ( iştiraklı kirada olduğu gibi ) da olabilir.
6098 sayılı Kanun’da, özellikle konut ve çatılı iş yeri kiralarında, kiracıların korunmasına ilişkin hükümler bulunmaktadır. Konut ve çatılı iş yeri kirası sözleşmeleri çerçevesinde, kiracının korunduğu hükümlere, Kanun’un özellikle 340, 343, 344, 345 ve 346. madde düzenlemelerinde rastlanmaktadır. Konut ve çatılı iş yeri kira sözleşmelerinde kiracıyı korumaya yönelik en katı düzenleme kira belirlemesine ilişkin TBK m.344 ' deki ilk yıl sonrası kira dönemleri kira bedelinin belirleme usul ve yöntemleriyle ilgili hükümdür. Özellikle adi kira ve ürün kirasında tarafların sözleşmede kiralama süresince ileriki kira dönemlerinde kira artışının nasıl belirleneceğine ilişkin sözleşmede belirledikleri şartlar ve kriterler (irade fesadı halleri hariç) geçerli olup irade serbestisi ilkesine göre tarafları bağlar. Bu kira türlerinde ileriki kira dönemlerine ilişkin kira tutarı veya kira alacağı konusunda taraflar arasında ihtilaf çıktığında mahkemece sözleşme hükümlerine göre inceleme yapılarak dava türüne göre ( kira bedelinin belirlenmesine ilişkin muarazanın giderilmesi , alacak, menfi tespit, itirazın iptali vs) hükme bağlanır.
Hal bu ki yenilenen veya uzun süreli olan kira sözleşmesinin konut ve çatılı işyeri kirası olduğunda ise ilk yıl sonrası dört kira dönemi için kira belirlemesinde artış oran ve kriterleri sözleşmede taraflarca belirlenebilirse de sözleşmede belirlenen artış oranı TBK m. 344 de ki emredici düzenlemeye göre 01.01.2019 öncesinde "üretici fiyat endeksindeki artış oranı" bu tarih sonrasında ise " bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranı" ndan daha yüksek olamaz. Kiracı tarafından bu sınır artış oranından daha yüksek olarak sözleşmede belirlenen artışa göre yapılan kira alacağı talebi kiracı tarafından kabul edilmediğinde veya kira tespiti talebinde bulunulduğunda sözleşmedeki artış oranı değil kanuni düzenlemedeki artış oranı uygulanır. Uyuşmazlık öncesi sözleşmede yeni dönem için kira artış oranı konusunda taraf iradelerinin uyuşması haline kanuni düzenlemede geçerlilik tanınmamıştır. Bu konuda TBK m.344 düzenlemesinin uygulamasını bir süreliğine bazı kira sözleşmeleri bakımından erteleme getiren 6217 sayılı kanunun Geçici 2. maddesindeki düzenleme de gözden uzak tutulmamalıdır.
Kira bedelinin tespiti davaları; Anayasa Mahkemesinin, kira sözleşmesinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan mülga 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun (6570 sayılı Kanun)’un 2. ve 3. maddelerinin iptaline ilişkin kararının 26.09.1963 tarihinde yürürlüğe girmesi ile birlikte yasada doğan boşluğun doldurulması için Yargıtay içtihatları ile getirilmiştir. Kira bedelinin tespiti davalarının konusunu 6570 sayılı Kanun kapsamına giren taşınmaz mallar oluşturur ve bu dava 6570 sayılı Kanun’un uygulandığı yerler ve taşınmazlar için söz konusudur. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nu ile konut ve çatılı iş yeri kiraları için kira bedelinin tespitine ilişkin usul ve kriterler 343 vd. maddelerinde düzenlenmiştir. Özellikle kira artış oranına üst sınır getiren söz konusu TBK 'nun 344. madde hükmü konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin kira sözleşmelerinde emredici niteliği ile kamu düzeniyle ilgili olup bu şekilde uygulanmaktadır. Konut ve çatılı iş yeri kiralarında yeni dönem kirası için artış oranı belirlemede taraflar tamamen serbest değildir. Bu özelliği nedeniyle konut ve çatılı iş yeri kira ilişkisinden kaynaklanan kira tespiti uyuşmazlıkları tahkime elverişlilik kriteri taşımaz. (Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 02.12.2004 T. E. 2004/13018 , K. 2004/13409 gibi ) Aynı şekilde TBK m. 347/son ve m. 354 'deki düzenlemelere göre konut ve çatılı işyeri kiralarında fesih ve tahliye sebepleri sınırlı sayıda ve emredici usule tabi olarak düzenlenmekle bu uyuşmazlıklarında tahkime elverişli olmadığı kabul edilir. (Ağırman, s.189) Ancak konut ve çatılı iş yeri kiralarında kira alacağının tahsili ile tazminat talepli uyuşmazlık konularının taraf iradelerine tabi olan işlerden kabul edildiğinden tahkime elverişli olduğu kabul edilir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 09.01.2024 T. 2023/5108 E., 2024/75 K gibi ). Diğer kira türleri bakımından elverişlilik değerlendirilmesinde uyuşmazlık konusunda taraf iradelerine geçerlilik tanınıp tanımadığına göre değerlendirme yapılarak sonuca ulaşılacaktır.
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararında; hukuki ilişkinin ve bu ilişki nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlığa ilgili kanun maddelerinin doğru şekilde uygulandığı, somut uyuşmazlıkta kira türünün Çatılı işyeri kirası olup konut ve çatılı iş yeri kiraları bakımından yeni dönem için kira bedelinin belirlenmesi (tespiti) konusunun kiracı lehine emredici hükümle düzenlendiğinden bu düzenlemenin kamu düzeni ile ilgili olduğu, 6098 sayılı Kanun’un 344. maddesinde yeni kira döneminde geçerli olacak kira artışının belirlenmesinde dikkate alınması gereken kriterler ile artış oranına sınır getirilmek suretiyle kira tespitinde tarafların uyuşmazlık öncesinde serbest tasarruf yetkisinin kısıtlandığı, anılan 344. madde uyarınca kira bedelinin belirlenmesi (tespiti) ne ilişkin uyuşmazlığın tahkime elverişli olmadığı anlaşılmakla, davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan kararın onanmasına karar verilmiştir.
V. KARAR
Açıklanan sebeple;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370. maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
10.06.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2023/4108 E., 2024/2037 K.
düşük eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Tahkimin tanımı 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda (HUMK) yer almazken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanun’un 412 inci maddesinin 1 inci fıkrasında “Tahkim sözleşmesi, tarafların, sözleşme veya sözleşme dışı bir hukuki ilişkiden doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların tamamı veya bir kısmının çözümünün hakem veya hakem kuruluna bırakılması hususunda yaptıkları anlaşm
3. Hukuk Dairesi 2023/4108 E. , 2024/2037 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi
Taraflar arasındaki hakem kararının iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bölge Adliye Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; taraflar arasında 10.11.2008 tarihli ve 30 yıl süreli kira sözleşmesi düzenlendiğini, kira ilişkisi devam ederken 2018 yılından itibaren kira artış oranının ne şekilde belirleneceği hususunda taraflar arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın çözümü amacıyla tahkim yoluna başvurulduğunu, hakem heyeti tarafından yapılan yargılama sonucunda verilen kararın haksız ve hukuka aykırı olduğunu, Yüksek Planlama Kurulunun Kararı ile müvekkili İdarenin kira işlemlerindeki yetkisinin ihale şartnamesi ve kira sözleşmesinde yer alan hükümlerle sınırlandırıldığını, kira sözleşmesinde yer alan hükümlerde değişiklik yapma yetkisi bulunmayan müvekkilinin iradesine tabi olmayan işten kaynaklı uyuşmazlığın tahkime elverişli olmadığını, hakem kararının gerekçesiz olması nedeniyle kamu düzenine aykırı olduğu gibi esas hakkında verilen kararın da kamu düzenine aykırı olduğunu, karar verilirken tarafların eşitliği ve hukuki dinlenilme hakkına riayet edilmediğini, kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesinin hukuki dinlenilme hakkının da bir gereği olduğunu ancak bu zorunlu unsurlar da yer almadığından kararın iptali gerektiğini, kararın sözleşmede kararlaştırılan süre içerisinde verilmediğini ileri sürerek; 25.11.2022 tarihli hakem heyeti kararının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; kira sözleşmesi hükümlerinin yorumlanıp uygulanmasına dair olması nedeniyle tahkime elverişli olduğunu hakem kurulu kararının gerekli ve yeterli gerekçeyi içerdiğini, gibi esas hakkındaki kararda kamu düzenine aykırı bir yön bulunmadığını, hakem kararının iptali nedenlerinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 439 uncu maddesinde belirtilmiş olduğunu, iptal davasına bakan mahkemeye hakem kararının yerindeliğini değerlendirerek, içerik ve hukuka uygunluk denetimi yapma görevinin yüklenmediğini, bunun tahkimin amacına aykırı olacağını, tahkim kararının aynı maddede tahdidi olarak sayılan iptal nedenlerinden hiçbirini taşımadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
III. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla davaya bakan Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; uyuşmazlığın, taraflar arasında düzenlenen kira sözleşmesinden kaynaklanması nedeniyle tahkime elverişli olduğu, hakem heyeti tarafından maddi ve usul hukuku kurallarına göre değerlendirme yapılarak karar verildiği, taraflara tahkim yargılaması süresince eşit olarak iddia ve savunmalarını ve itirazlarını ileri sürme imkanı tanındığı, taraflarca da bu hakkın kullanılmış olduğu, hukuki dinlenilme hakkına aykırı davranılmadığı, hakemin hukuku doğru uygulayıp uygulamadığı, başka bir ifade ile kararın pozitif hukuk kurallarına göre isabetli olup olmadığı bir iptal sebebi olmadığından, işbu davada da inceleme kapsamı dışında olduğu, tarafların aralarındaki tahkim şartını içeren sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlığın, serbest iradeleri ile Devlet yargısı yerine tahkim yoluyla çözülmesini istemek suretiyle, maddi hukukun doğru uygulanıp uygulanmayacağı konusundaki riski de kabul etmiş sayıldığı, kararın süresinde verildiği, sözleşmedeki tahkim şartının geçerli olduğu, hakem kararının yeterli gerekçeyi içerdiği, esas hakkında verilen kararda kamu düzenine aykırılık bulunmadığı, gerek davacı tarafından ileri sürülen, gerekse resen dikkate alınacak olan, hakem kurulu kararının iptaline ilişkin nedenlerin mevcut olmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
IV. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; sözleşme üzerinde müvekkilinin taraf iradesinin bulunmadığını, Yüksek Planlama Kurulunun kararı ile müvekkilinin kira işlemlerindeki yetkisinin ihale şartnamesi ve kira sözleşmesindeki hükümlerle sınırlandırıldığını, kira sözleşmesinde yer almayan hükümlerde değişiklik yapma yetkisi bulunmayan müvekkilinin iradesine tabi olmayan işten kaynaklı uyuşmazlığın tahkime elverişli olmadığını, davalının da aralarında bulunduğu kiracı ile müvekkili arasında düzenlenen kira sözleşmelerine 5460 sayılı ve 20.04.2022 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararı ile kira sözleşmesindeki yıllık kiranın 01.01.2022 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere her takvim yılı başında TÜİK tarafından bir önceki yılın 12 aylık ortalamalara göre belirlenen Yİ-ÜFE ve TÜFE oranlarının aritmetik ortalaması oranında arttırılmasına karar verildiğini, bu kararın müvekkilinin kira sözleşmesi üzerinde herhangi bir iradesinin bulunmadığını gösterdiğini, 6100 sayılı Kanun'un 408 inci maddesinde iki tarafın iradelerine tabi olmayan işlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların tahkime elverişli olmadığının belirtildiğini, kararın kamu düzenine aykırı olduğunu, hakem kararının gerekçesiz olması nedeniyle kamu düzenine aykırı olduğu gibi esas hakkında verilen sözleşmedeki “yıllık ÜFE” deyiminin endeksin on iki aylık ortalaması anlamına gelmediğini, TÜİK tarafından kullanılan şekilde anlam yüklenen sözleşme hükmünün hakem heyetince farklı anlama gelecek şekilde yorumlanmasının kamu düzenine aykırılık teşkil ettiğini, Bölge Adliye Mahkemesince; kararın pozitif hukuk kurallarına göre isabetli olup olmadığının iptal nedeni olmaması gerekçesiyle; inceleme kapsamı dışında olduğunun hüküm altına alındığını ancak kamu düzerine açık aykırılık teşkil eden kararın incelenmemesinin hukukun emredici kurallarına aykırı olup keyfiyet doğurduğunu, yargılamanın hızlanması ve dostane çözümü için tercih edilen tahkim yolunun, hukukiliğin dışında ve denetlenemez kararlar verilmesine neden olduğunu, hakem ücretlerinin kamu düzenine aykırı belirlendiğini, karar verilirken tarafların eşitliği ve hukuki dinlenilme hakkına riayet edilmediğini, hakem kurulunca savunmalarına neden itibar edilmediğine dair gerekçeli açıklamalar yapılmadığı gibi savunmalarından karar metninde bahsedilmediğini, kira sözleşmesinde bulunan tahkim şartının gerçersiz olduğunu ileri sürerek, kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, kira ilişkisinden doğan uyuşmazlığa ilişkin tahkim yargılamasında verilen hakem kararının iptali istemine ilişkindir
2. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Kanun'un 408 ve 439 uncu maddeleri,
2. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 344 üncü maddesi,
3. 6217 sayılı Kanun’un geçici 2 nci maddesi.
3. Değerlendirme
1.Tahkim, özel hukuk alanına ilişkin uyuşmazlıkların bağımsız ve tarafsız hakemler eliyle ve yargısal yolla çözümü demektir. Tahkimin tanımı 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda (HUMK) yer almazken, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanun’un 412 inci maddesinin 1 inci fıkrasında “Tahkim sözleşmesi, tarafların, sözleşme veya sözleşme dışı bir hukuki ilişkiden doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların tamamı veya bir kısmının çözümünün hakem veya hakem kuruluna bırakılması hususunda yaptıkları anlaşmadır.” şeklinde tanımlanmıştır.
2.4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu’nun 4 üncü maddesinde ise “ Tahkim anlaşması, tarafların, sözleşmeden kaynaklansın veya kaynaklanmasın aralarında mevcut bir hukukî ilişkiden doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların tümünün veya bazılarının tahkim yoluyla çözülmesi konusunda yaptıkları anlaşmadır.” şeklinde tanımlanmıştır.
3. Hukuki uyuşmazlık yabancılık unsuru içermiyorsa milli tahkim kurallarına tabi olur. 6100 sayılı Kanun’un 407 inci maddesinde “Bu Kısımda yer alan hükümler, 21/6/2001 tarihli ve 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanununun tanımladığı anlamda yabancılık unsuru içermeyen ve tahkim yerinin Türkiye olarak belirlendiği uyuşmazlıklar hakkında uygulanır.” hükmü ile milli tahkimde kriterler belirlenmiştir. Milli tahkime ilişkin hükümler 6100 sayılı Kanun’un 407- 444 maddeleri arasında düzenlenmiştir.
4. Milletlerarası Tahkim Kanunu, yabancılık unsuru taşıyan ve tahkim yerinin Türkiye olarak belirlendiği veya Milletlerarası Tahkim Kanunu hükümlerinin taraflar ya da hakem kurulunca seçildiği uyuşmazlıklar hakkında uygulanır. Milletlerarası Tahkim Kanunu’nun uygulanabilmesi için uyuşmazlığın yabancılık unsuru taşıması, tahkim yerinin Türkiye olması gerekmektedir. Milletlerarası tahkime ilişkin hükümler ise 4686 sayılı Miletlerarası Tahkim Kanunu’nda düzenlemiştir.
5. Uyuşmazlıkta tahkim yargılamasına başvurulabilmesi için taraflar arasında tahkim koşulu içeren bir sözleşmenin veya ayrı bir tahkim sözleşmesinin bulunması gerekir. Tahkim yargılamasının temelini oluşturan tahkim sözleşmesi, taraflar arasındaki sözleşmenin bir koşulu ya da ayrı bir sözleşme ile yazılı biçimde yapılabilir. Tahkim şartı veya anlaşmasının geçerli olabilmesi için tarafların, tahkim iradesini açıkladıkları tahkim şartı ya da sözleşmede tartışma ve karışıklığa neden olmayacak biçimde açık ve kesin olarak belirtmiş olmaları zorunludur. Taraflar sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlıkların tümünün tahkim yoluyla çözülebileceğini kararlaştırabilecekleri gibi sadece bir bölümünün tahkim yoluyla çözülebileceğini de kararlaştırabilirler.
6. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 13.04.2018 tarihli ve 2016/2 Esas, 2018/4 Karar sayılı kararında “…Yargı, devletin temel fonksiyonlarından biridir ve kural olarak taraflar arasındaki uyuşmazlıkların çözüm yeri mahkemelerdir. Ancak özel hukuka ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde mahkemeler yerine hakemlere başvurulması konusunda sözleşme yapılabilir veya taraflarca bağıtlanan sözleşmelere bu yönde bir hüküm konulabilir (HMK m. 412/2). Özel hukukun taraflara tanıdığı irade serbestisi, kendisini sözleşme yapıp yapmamak, sözleşmenin karşı tarafını ve içeriğini belirlemek noktalarında gösterdiği gibi taraflar arasında çıkmış ve çıkması muhtemel uyuşmazlıkları hakemler eliyle çözmek noktasında da gösterir. Hakem kararı, devlet mahkemeleri tarafından verilen karar gibi bağlayıcıdır. Bu hâliyle tahkim, alternatif uyuşmazlık çözüm yollarından biridir…” şeklinde belirtildiği üzere hakem kararları bağlayıcı ve kesindir.
7. Uyuşmazlığın tahkim yolu ile çözülebilmesi için; tarafların uyuşmazlığın tahkim yolu ile çözümleneceği konusunda anlaşmış olmaları yanında uyuşmazlığın tahkime elverişli olması gerekir. Milli tahkime elverişlilik 6100 sayılı Kanun’un 408 inci maddesinde “Taşınmaz mallar üzerindeki ayni haklardan veya iki tarafın iradelerine tabi olmayan işlerden kaynaklanan uyuşmazlıklar tahkime elverişli değildir.” şeklinde düzenlenmiştir. Tahkime elverişlilik, kamu düzenini ilgilendiren bir kavramdır. Uyuşmazlığın tahkime elverişli olup olmadığının kendiliğinden dikkate alınması gerektiği gibi HMK 'nun m.439/2-g uyarınca iptal sebebi olarak kabul edilmiştir.
8. Kira sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların tahkime elverişliliğini açıkça engelleyen kanuni bir düzenleme yoktur. Bu türden uyuşmazlıkların tahkime elverişli olup olmadığının tayininde, uyuşmazlık konusu olan işin taraf iradelerine tabi olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda kiraya veren ve kiracı iradelerine tabi olmayan kamu düzenine ilişkin olan işlerden kaynaklanan uyuşmazlıklar tahkime elverişli olarak kabul edilmez. (Doğan Ağırman; Milli &Milletlerarası Tahkim, Ankara 20022, s.189) Bu nedenle öncelikle kira sözleşmelerinin niteliği ve türlerine göre kira ilişkisinde ortaya çıkabilecek uyuşmazlık konusunun kiracı ve kiraya veren iradelerine tabi işlerden olup olmadığının belirlenmesi gerekir.
9. Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmasıyla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.Kira sözleşmeleri 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda, adi kira, konut ve çatılı işyeri kiraları ve ürün kirası olarak üç bölüm halinde düzenlemiştir. Kira sözleşmelerinden doğan haklar, şahsi hak niteliğindedir. Genel olarak kanuni düzenlemelerde kira türlerine göre farklılık göstermekle beraber kiracı zayıf taraf kabul edilerek korunmuştur. Ancak bu korunmanın derecesi tüm kira türleri için aynı değildir.
10. Genel hükümlere tabi (adi kira) kiralar; kira sözleşmesinin temel unsurlarını oluşturan, başka özel düzenleme kapsamında olmayan en geniş kapsamlı kira sözleşmeleridir. Bu sözleşmelerin konusu daha çok, gelir getirmeyen, konut ve çatılı iş yeri niteliğinde olmayan taşınmazlar ile taşınır veya haklar oluşturmaktadır. Konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin hükümler; kiralananın her türlü konut ve çatılı iş yeri olduğu, taşınmaz kira sözleşmelerinde uygulanmaktadır. Kiralanan taşınmazın hem açık hem de kapalı alanı bulunduğunda ise kiralananın galip vasfının tespiti yapılarak uygulanacak hükümlerin belirlenmesi gerekir. Kiracının en çok korunduğu (özellikle kira bedelindeki artışın katı kurallara bağlanıp tahliyenin güçleştirildiği ) kira türü konut ve çatılı iş yeri kiralarıdır. Ürün kirası ise ürün veren, gelir getiren bir malın veya hakkın kullanılması yanında semelerinden yararlanılmasının kiraya veren tarafından kiracıya devredildiği sözleşmedir. Ürün kirasının konusunu taşınır veya taşınmaz mallar oluşturabileceği gibi kullanılmaya veya yararlanılmaya elverişli olan haklar da oluşturabilir. Kira sözleşmesinde kira bedeli olarak işletmeden pay verilmesinin kararlaştırılması veya kiralananın tüm demirbaşlar ve mefruşatlarıyla kiralanması tek başına bu sözleşmenin ürün kirası olduğunu göstermez. Ürün kiralarında kira bedeli para olarak kararlaştırılabileceği gibi kiralanandan elde edilen ürünün belli bir payı ( iştiraklı kirada olduğu gibi ) da olabilir.
11.6098 sayılı Kanun’da, özellikle konut ve çatılı iş yeri kiralarında, kiracıların korunmasına ilişkin hükümler bulunmaktadır. Konut ve çatılı iş yeri kirası sözleşmeleri çerçevesinde, kiracının korunduğu hükümlere, Kanun’un özellikle 340, 343, 344, 345 ve 346 ncı madde düzenlemelerinde rastlanmaktadır. Konut ve çatılı iş yeri kira sözleşmelerinde kiracıyı korumaya yönelik en katı düzenleme kira belirlemesine ilişkin TBK m.344 ' deki ilk yıl sonrası kira dönemleri kira bedelinin belirleme usul ve yöntemleriyle ilgili hükümdür. Özellikle adi kira ve ürün kirasında tarafların sözleşmede kiralama süresince ileriki kira dönemlerinde kira artışının nasıl belirleneceğine ilişkin sözleşmede belirledikleri şartlar ve kriterler (irade fesadı halleri hariç) geçerli olup tarafları bağlar. Bu kira türlerinde ileriki kira dönemlerine ilişkin kira tutarı veya kira alacağı konusunda taraflar arasında ihtilaf çıktığında mahkemece sözleşme hükümlerine göre inceleme yapılarak dava türüne göre (alacak, menfi tespit, itirazın iptali vs) hükme bağlanır. Hal bu ki yenilenen veya uzun süreli olan kira sözleşmesinin konut ve çatılı işyeri kirası olduğunda ise ilk yıl sonrası kira dönemleri için kira belirlemesinde artış oran ve kriterleri sözleşmede taraflarca belirlenebilirse de sözleşmede belirlenen artış oranı TBK m. 344 de ki emredici düzenlemeye göre 01.01.2019 öncesinde "üretici fiyat endeksindeki artış oranı" bu tarih sonrasında ise " bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranı" ndan daha yüksek olamaz. Kiracı tarafından bu sınır artış oranından daha yüksek olarak sözleşmede belirlenen artışa göre yapılan kira alacağı talebi kiracı tarafından kabul edilmediğinde veya kira tespiti talebinde bulunulduğunda sözleşmedeki artış oranı değil kanuni düzenlemedeki artış oranı uygulanır. Bu konuda TBK m.344 düzenlemesinin uygulamasını bir süreliğine bazı kira sözleşmeleri bakımından erteleme getiren 6217 sayılı kanunun Geçici 2 nci maddesindeki düzenleme de gözden uzak tutulmamalıdır.
12. Kira bedelinin tespiti davaları; Anayasa Mahkemesinin, kira sözleşmesinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan mülga 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun (6570 sayılı Kanun)’un 2 ve 3 üncü maddelerinin iptaline ilişkin kararının 26.09.1963 tarihinde yürürlüğe girmesi ile birlikte yasada doğan boşluğun doldurulması için Yargıtay içtihatları ile getirilmiştir. Kira bedelinin tespiti davalarının konusunu 6570 sayılı Kanun kapsamına giren taşınmaz mallar oluşturur ve bu dava 6570 sayılı Kanun’un uygulandığı yerler ve taşınmazlar için söz konusudur. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nu ile konut ve çatılı iş yeri kiraları için kira bedelinin tespitine ilişkin usul ve kriterler 343 vd. Maddelerinde düzenlenmiştir. Özellikle kira artış oranına üst sınır getiren söz konusu TBK 'nun 344. Madde hükmü konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin kira sözleşmelerinde emredici niteliği ile uygulanmaktadır. Konut ve çatılı iş yeri kiralarında yeni dönem kirası için artış oranı belirlemede taraflar tamamen serbest değildir. Bu özelliği nedeniyle konut ve çatılı iş yeri kira ilişkisinden kaynaklanan kira tespiti uyuşmazlıkları tahkime elverişlilik kriteri taşımaz. (Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 02.12.2004 T. E. 2004/13018 , K. 2004/13409 gibi ) Aynı şekilde TBK m. 347/son ve m. 354 'deki düzenlemelere göre konut ve çatılı işyeri kiralarında fesih ve tahliye sebepleri sınırlı sayıda ve emredici usule tabi olarak düzenlenmekle bu uyuşmazlıklarında tahkime elverişli olmadığı kabul edilir. (Ağırman, s.189) Ancak konut ve çatılı iş yeri kiralarında kira alacağının tahsili ile tazminat talepli uyuşmazlık konularının taraf iradelerine tabi olan işlerden kabul edildiğinden tahkime elverişli olduğu kabul edilir (Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 09.01.2024 T. 2023/5108 E., 2024/75 K gibi ). Diğer kira türleri bakımından elverişlilik değerlendirilmesinde uyuşmazlık konusu işin taraf iradelerine tabi olup olmadığı dikkate alınarak sonuca ulaşılacaktır.
13. Taraflar arasında düzenlenen 10.10.2008 başlangıç tarihli ve 30 yıl süreli kira sözleşmesinin (X.) maddesinde; “Taraflar arasında bu sözleşmenin yorumlanmasından, uygulanmasından, yerine getirilmesinden, feshinden çıkacak her türlü ihtilaflar hakem kararıyla çözülür.” düzenlemesiyle tahkim şartı yer almaktadır. Davalı kiracı tarafından, kira dönemleri itibariyle kira artış oranının ne şekilde belirleneceğine dair muarazanın giderilerek kira artış oranı ve geçmiş kira dönemlerinde olması gereken kira bedelinin tespiti ile kira bedelinden fazla ödemenin belirlenmesi için sözleşmede yer alan kira artış oranı ile davacı kiraya veren idare tarafın istemine konu kira artış oranın geçerli olup olmadığı ile buna bağlı olarak bu dönem için ödenmesi gereken kira alacağı önceki dönemde ödenen kira bedelinde yapılması gereken artış oranına bağlı olarak belirlenmesi konusunda taraflar arasında anlaşmazlık bulunduğundan bu uyuşmazlıkta tahkim başvurusunda bulunulmuştur. Tahkim önündeki bu uyuşmazlıkta, 2019-2020 kira döneminde sözleşmeye aykırı artış yapıldığı, devam eden kira dönemlerinde de aynı uygulamanın devam ettiği ileri sürülerek; kira artış oranın ne şekilde yapılacağı konusunda muarazanın giderilmesi, geçmiş dönem kira bedellerinin belirlenmesi ile fazla ödenen kira bedellerinin tespiti ile tahsilinin istenildiği, 25.11.2022 tarihli hakem kurulu kararıyla; kira bedellerinin artışının 12 aylık ortalama ÜFE oranında yapılması gerektiği, buna göre kiracıya fazla kira tahakkuku yapıldığı gerekçesiyle, 1.394.070,24 TL fazla kira ödemesinin kiraya verenden tahsiline ve bu şekilde muarazının giderilmesine karar verilmiştir.
14. İptali istenilen hakem kararı ile yargılama safahatının incelenmesinde; kiracının uyuşmazlığa, konut ve çatılı iş yeri kirasını düzenleyen hükümlerin uygulanmasını talep ettiği, kiraya verenin ise hasılat (ürün) kirasına ilişkin hükümlerin uygulanması gerektiğini savunduğu, hakem heyetinin ise kiralamanın hasılat için yapıldığı gerekçesiyle uyuşmazlığa konut ve çatılı iş yeri kirasını düzenleyen hükümlerin uygulanması imkanının bulunmadığını belirtiği görülmüştür.
15. Somut olayda, tahkime elverişlilik bakımından yargılamanın konusunu oluşturan taraflar arasındaki kira sözleşmesinin türünün ve niteliğinin belirlenmesi en başta gelen temel uyuşmazlık konusu olduğu halde Bölge Adliye Mahkemesince bu konuda sonuca ulaşmaya yeterli olacak şekilde bir araştırma ve değerlendirmenin yapılmadığı görülmektedir. Yukarıda açıklandığı üzere, kira sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların tahkime elverişliliği konusunda, uyuşmazlık konusu işin tarafların iradelerine tabi olup olmadığının belirlenerek tahkime elverişlilik incelemesi yapılmak suretiyle sonuca ulaşılması gerekmekte olup bu durum öncelikle kiralananın niteliği ile buna göre kira türünün belirlenmesini zorunlu kılmaktadır.
16. Bu nedenle öncelikle yargılama konusunu oluşturan kira ilişkisinden kaynaklanan anlaşmazlığın tahkime elverişli olup olmadığı belirlenmelidir. Uzun süreli olan kira sözleşmesinde müteakip kira yılları için kira bedeli artış oranı kararlaştırılması, artış oranının kararlaştırılmasında tarafların iradesinin geçerli olup olmadığı ile geçerli olduğunda nasıl uygulanacağı kira türleri bakımından farklılık arz etmektedir. Uzun süreli kira sözleşmesinin, adi kira veya ürün kirasına ilişkin olduğunun belirlenmesi halinde, anlaşmazlık konusu olan kira dönemi kira bedelinin sözleşme hükümlerine göre belirleneceği ve bu konuda sözleşmede düzenleme yapmanın taraf iradelerine bağlı olduğu açık olup bu yönde aksi bir düzenleme bulunmadığından tahkim yargılamasına elverişli olarak kabul edilmelidir. Kiralananın çatılı iş yeri vasfında olduğunun anlaşılması halinde ise kira artış oranının belirlenmesinde taraf iradeleri tam olarak geçerli olmadığından öncelikle uyuşmazlık konusu dönem için ödenecek artışlı kira bedeli sözleşmede tarafların kararlaştırdıkları artış oranı ilgili kanuni düzenlemedeki ( TBK m.344 ve 6217 sayılı kanunun geçici 2. Maddesi gibi ) artış oranlarından yüksek olmadığında geçerli olduğu , yüksek olduğunda ise kanundaki artış oranına göre artışlı kira bedeli belirlenip talebe konu dönem için fazla ödemenin olup olmadığı konusunda bir sonuca ulaşılacaktır.
17. Sonuç olarak konut ve çatılı işyeri kiralarında kira bedelinin tespiti davaları kamu düzeni ile ilgilidir. Kira tespitinde 18.11.1964 tarihli 2/4 E.,K. sayılı ve 21.11.1966 tarihli ve 19/10 E.,K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararları ile, belirli süreli kira sözleşmelerinin uzayan kira dönemi için kira bedellerinin belirlenmesinde esas yönünden mahkemelerce dikkate alınacak kriterler ve dava açılmasında uyulacak usul kuralları belirlenmiş, ayrıca 21.11.1966 tarihli ve 19/10 E.K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı ile kira tespit davası açılması halinde hangi dönemden itibaren tespitin istenebileceği hususu karara bağlanmıştır. Yine 6098 sayılı Kanun’un 344 üncü maddesinde; artış oranına sınır getirilmiş olup kira tespitinde tarafların serbest tasarruf yetkisi kısıtlanmıştır. Dolayısıyla tahkim yargılamasına konu edilen dönem itibariyle ödenmesi gereken kiranın belirlenerek fazla ödeme yapılıp yapılmadığı belirleneceğine göre uyuşmazlıkta öncelikle tahkim yargılamasının mümkün olup olmadığının tespiti açısından uyuşmazlığa konu kira türü belirlemesi yapılmalı, kira sözleşme türüne göre kiralama konut ve çatılı işyeri kirası olduğunda bu kira türüne ilişkin kira tespitindeki emredici kanuni düzenlemeler dikkate alınıp davaya konu tahkim kararının iptali hususu HMK m. 408/1 ve m. 439/ 2-g uyarınca değerlendirilmelidir. Kiralama diğer kira türlerine ilişkin olduğunda ise uyuşmazlığın tahkim yargılamasına elverişli olduğu kabul edilmelidir.
18. Hal böyle olunca, Bölge Adliye Mahkemesince; yukarıda açıklandığı üzere öncelikle kiralananın vasfı tespit edilerek buna göre kira türü belirlenip uyuşmazlığın tahkime elverişli olup olmadığının değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.
V. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesi uyarınca davacı yararına BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine,
26.06.2024 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
İstanbul'da yerleşik (A) İnşaat Şirketi ile arsa sahibi (B) arasında, arsa payı karşılığı bağımsız bölüm yapımına ilişkin bir sözleşme akdedilmiştir. Sözleşmeye, "Sözleşmenin yorum veya uygulamasından kaynaklanabilecek her türlü ihtilafın, Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri çerçevesinde tahkim yoluyla çözüleceği" şeklinde bir tahkim şartı konulmuştur. İnşaatın tamamlanmasının ardından, tapuda yapılacak tescil işlemine ilişkin bir uyuşmazlık çıkması üzerine (A), tahkim yoluna başvurmak istemektedir. Bu durumda, tahkim şartının geçerliliği ve uyuşmazlığın tahkime elverişliliği hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
A) Tahkim şartı genel olarak geçerli olmakla birlikte, uyuşmazlığın konusu taşınmaz mülkiyetinin devrini içeren tescil işlemine ilişkin olduğundan ve tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri bir ayni hakkı ilgilendirdiğinden, söz konusu ihtilaf tahkime elverişli değildir.
B) Taraflar arasında geçerli bir tahkim anlaşması bulunduğundan ve bu anlaşma 'her türlü ihtilafı' kapsadığından, sözleşme serbestisi ilkesi gereğince tescile ilişkin uyuşmazlık da tahkim yoluyla çözülmelidir.
C) Uyuşmazlık, tahkime elverişli olmayan bir konuya ilişkin olduğundan, bu durum tahkim şartının tamamını geçersiz kılar ve taraflar arasındaki hiçbir uyuşmazlık bu şarta dayanılarak tahkime götürülemez.
D) Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri, kamu düzenini yakından ilgilendiren tapu sicilinin aleniyeti ilkesiyle bağlantılı olduğundan, bu tür sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların tamamı tahkime elverişli değildir.
E) HMK Madde 412 uyarınca, tahkim şartı asıl sözleşmenin bir parçası olarak yazılı şekilde yapıldığından geçerlidir ve bu nedenle tescil gibi asıl sözleşmenin ifasına yönelik tüm talepler bu şart kapsamında hakemler tarafından karara bağlanabilir.
Bu maddeyle ilgili 8 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.