Türk Ticaret Kanunu 1. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 1- (1) Türk Ticaret Kanunu, 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun ayrılmaz bir parçasıdır. Bu Kanundaki hükümlerle, bir ticari işletmeyi ilgilendiren işlem ve fiillere ilişkin diğer kanunlarda yazılı özel hükümler, ticari hükümlerdir.
(2) Mahkeme, hakkında ticari bir hüküm bulunmayan ticari işlerde, ticari örf ve âdete, bu da yoksa genel hükümlere göre karar verir.
II - Ticari örf ve âdet
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
194 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2022/446 E., 2023/802 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
Sigorta sözleşmesi; davaya konu olay ve poliçe tanzim tarihinde yürürlükte olan 6102 sayılı TTK'nın 1401/1 inci maddesinde;
Hukuk Genel Kurulu 2022/446 E. , 2023/802 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2021/288 E., 2021/817 K.
KARAR : Davanın reddine
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 16.02.2021 tarihli ve
2019/5299 Esas, 2021/1399 Karar sayılı BOZMA kararı
1. Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Antalya 3. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar öncelikle onanmış, davacılar vekilince karar düzeltme yoluna başvurulması üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi
4. Davacılar vekili, 18.10.2013 tarihinde meydana gelen trafik kazasında vefat eden müvekkillerinin oğlu ... ... için, işvereni dava dışı ... Temizlik Ltd. Şti. nin davalıya 20.09.2013-20.09.2014 tarihlerini kapsayan poliçe ile ferdi kaza sigortası yaptırdığını, müvekkillerine davaya konu poliçe için ödeme yapılmadığını ileri sürerek poliçe kapsamında 25.000,00 TL ölüm teminatının müteveffanın ölüm tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte müvekkillerine ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı
5. Davalı vekili; ilk sigorta prim peşinatı kaza tarihinden sonra yatırıldığından sigorta poliçesinin hukuksal koruma kapsamında olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesi Kararı
6. Antalya 3. Asliye Ticaret Mahkemesinin 10.03.2016 tarihli ve 2014/1161 Esas, 2016/180 Karar sayılı kararı ile; sigorta yaptıran dava dışı ... Temizlik Ltd. Şti. tarafından riskin gerçekleşmesinden önce 20.09.2013 tarihinde ödenmesi gereken sigorta priminin ödenmediği, kaza tarihi itibarıyla sigortacının sorumluluğunun başlamadığı, dolayısıyla davacıların sigorta teminatını talep edemeyecekleri gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuş; Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 20.05.2019 tarihli ve 2016/15178 Esas, 2019/6390 Karar sayılı ilk kararı ile; hükmün onanmasına karar verilmiştir.
8. Davacılar vekilinin karar düzeltme istemi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 16.02.2021 tarihli ve 2019/5299 Esas, 2021/1399 Karar sayılı kararı ile; “... Dosyanın yeniden yapılan incelemesi sonucunda;
Dava kazadan kaynaklı ölüm nedeni ile vefat tazminatı talebine ilişkindir.
Sigorta ettirenin borcu sigorta primini ödemek, sigortacının borcu da rizikonun gerçekleşmesi halinde tazminat ödemektir.
6102 sayılı TTK'nın 1424 ve devamı maddeleri birlikte incelendiğinde, sigorta şirketinin kendileri tarafından imzalanmış bulunan poliçenin bir örneğini sigortalıya ulaştırmak ve özellikle primi veya ilk taksidi de poliçenin teslimi karşılığı tahsil etmekle yükümlüdür. TTK'nın 1424. maddesinde yer alan düzenlemeye göre ise; "sigortacı, sigorta sözleşmesi kendisi veya acentesi tarafından yapılmışsa, sözleşmenin yapılmasından itibaren yirmidört saat içinde poliçeyi sigorta ettirene vermekle yükümlüdür".
Davaya konu olay ve poliçe tanzim tarihinde yürürlükte olan 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1430.maddesinde sigortalının prim ödeme borcu; 1431.maddesinde prim ödeme zamanı ve 1434.maddesinde prim ödemesinde temerrüdün sonuçları düzenlenmiştir. TTK'nun 1434/1.maddesinde "ilk taksidi veya tamamı bir defada ödenmesi gereken prim, zamanında ödenmemişse, sigortacı, ödeme yapılmadığı sürece, sözleşmeden üç ay içinde cayabilir. Bu süre, vadeden başlar. Prim alacağının, muacceliyet gününden itibaren üç ay içinde dava veya takip yoluyla istenmemiş olması hâlinde, sözleşmeden cayılmış olunur" düzenlemesi yapılmıştır. Prim peşinatının rizikodan önce yatırılmaması nedeniyle sigortacının sorumluluğunun başlamadığı hallerde, sigortacının; olaydan ve ihbardan, diğer anlatımla rizikoyu öğrendikten sonra primleri tahsil etmesi, sonrasında geri vermemesi ve bir ihtarla da sözleşmeyi feshetmemesi hallerinde, sigortacının sözleşmeyi ayakta tutması halinde, tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olduğu Dairemiz uygulamalarındandır.
Somut olayda; taraflar arasındaki poliçe için tek peşin prim 61,81 TL kararlaştırılmış ve ödeme tarihi olarak da poliçe tanzim tarihi 20.09.2013 olarak belirlenmiştir.Davaya konu edilen rizikonun 18.10.2013 tarihinde gerçekleştiği ve 20.09.2013 tarihinde ödenmesi gereken primin kazadan sonra 31.10.2013 tarihinde davalı ... Şirketinin hesaplarına ödendiği görülmektedir. Dosya kapsamına göre süresinden sonra ödenen primin Sigorta Şirketince iade edildiğine dair davalı Sigortanın savunması olmadığı gibi bilgi belge de yoktur. Sigortacının olaydan ve ihbardan, diğer anlatımla rizikoyu öğrendikten sonra primleri tahsil etmesi, sonrasında geri vermemesi ve bir ihtarla da sözleşmeyi feshetmeyerek sözleşmeyi ayakta tutması iradesi karşısında, dava açıldıktan sonra prim peşinatının ödenmeyişi savunmasını yapan davalı sigortacının sözleşmeden caydığının kabulü mümkün değildir. Zira; ... ve iyiniyet temelinde akdolunan sigorta sözleşmelerinde, tarafların tüm haklarının kullanımında (sözleşmenin kurulmasında olduğu kadar, sona erdirilmesinde de) bu ilkelere bağlı biçimde hareket etmesi gereklidir.
Açıklanan hukuki ve maddi vakıalar karşısında; davalı sigortacı bakımından geçerli bir sözleşmeden cayma durumu bulunmadığı da gözetilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik araştırmayla yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş davacılar vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı
9. Antalya 3. Asliye Ticaret Mahkemesinin 27.10.2021 tarihli ve 2021/288 Esas, 2021/817 Karar sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesinin yanında 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) ilgili maddeleri ile Ferdi Kaza Sigortası Genel Şartları'nın 16 ncı maddesine değinmek suretiyle süresinden sonra ödenen primi iade etmemiş olmasına ve kazanın sözleşme süresi içinde olmasına rağmen sorumluluk süresi içinde olmaması nedeniyle davalı ... şirketinin rizikoyu taşıma yükümlülüğünün de başlamadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi
10. Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu ferdi kaza sigorta sözleşmesinde prim peşinatının rizikonun gerçekleşmesinden sonra ödendiğinin, sigorta şirketi tarafından primin tahsil edilerek iade edilmediğinin ve sözleşmenin feshedilmediğinin çekişmesiz olduğu somut olayda; sigorta şirketinin belirlenen ölüm teminatından sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümüne geçmeden önce konu ile ilgili kavram ve yasal mevzuata genel olarak değinmekte yarar vardır.
13. Sigorta sözleşmesi; davaya konu olay ve poliçe tanzim tarihinde yürürlükte olan 6102 sayılı TTK'nın 1401/1 inci maddesinde; “Sigorta sözleşmesi, sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan tehlikenin, rizikonun, meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri sebebiyle ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği sözleşmedir” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanım çerçevesinde, sigorta sözleşmesinin tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olduğu, sigortacının asli ediminin rizikoyu taşıma (himaye sağlama) borcu iken sigorta ettirenin asli edimini ise prim ödeme borcu oluşturduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
14. Sigorta sözleşmelerinin kuruluşuna ve şekline ilişkin 6102 sayılı TTK’da herhangi bir düzenleme yer almamaktadır. Buna göre, diğer borçlar hukuku sözleşmelerinde olduğu gibi, sigorta sözleşmeleri de iki tarafın karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile meydana gelir; ayrıca kanunda aksi öngörülmediği için hiçbir şekle de tabi değildir.
15. Sigorta sözleşmesinin kurulmasına ilişkin Kanunda herhangi bir şekil şartının öngörülmemesi, öneri ve kabulün de herhangi bir şekle tâbi olmayacağı anlamına gelmektedir. Sigorta sözleşmesi sigorta ettirenin yaptığı önerinin sigortacı tarafından (örneğin sigorta poliçesinin sigorta ettirene ulaştırılması yoluyla örtülü olarak) kabul edilmesiyle veya sigortacının (örneğin sigorta poliçesinin taslağının sigorta ettirene ulaştırılmasıyla) yaptığı önerinin sigorta ettiren tarafından (mesela ilk primin ödenmesiyle örtülü olarak) kabul edilmesiyle kurulmuş olabilir (Samim Ünan: Türk Ticaret Kanunu Şerhi C. I, İstanbul, 2016, s. 61).
16. Menfaat ilişkisi sigorta sözleşmesinin objektif esaslı noktasıdır. Dolayısıyla esaslı noktası olmayan sözleşme yok hükmünde olacağından, bir menfaat olmaksızın yapılan sigorta sözleşmesi geçersiz olacağı gibi sonradan menfaatin ortadan kalkması hâlinde de geçersiz olacaktır (6102 sayılı TTK md. 1408/1). Her sigorta sözleşmesi sigorta genel şartlarına uygun olarak hangi menfaat ya da menfaatlerin sigortalandığının tespit edilmesine imkân verecek bir tarzda düzenlenmelidir.
17. Sigorta poliçesi, sigortacının, sigorta sözleşmesinin kurulmasından sonra Kanunda öngörülen süre içerisinde düzenlemekle yükümlü olduğu; sözleşmenin yapıldığını ispat eden bir belgedir. Sigorta sözleşmelerinde sigortacının sigorta poliçesi düzenleme ve teslim etme yükümlülüğü asli yükümlülük olmayıp yan yükümlülüktür. Bu itibarla sigorta poliçesinin düzenlemesinin ve tesliminin sözleşmenin kurulması veya geçerliliği üzerinde bir etkisi bulunmamaktadır. 6102 sayılı TTK'nın 1424 üncü maddesi; "Sigortacı; sigorta sözleşmesi kendisi veya acentesi tarafından yapılmışsa, sözleşmenin yapılmasından itibaren yirmidört saat, diğer hâllerde onbeş gün içinde, yetkililerce imzalanmış bir poliçeyi sigorta ettirene vermekle yükümlüdür. Sigortacı poliçenin geç verilmesinden ... zarardan sorumludur” hükmünü haizdir. Bu hüküm çerçevesinde, sigorta poliçesi düzenleme ve teslim yükümlülüğü sigortacıya aittir. Bununla birlikte sigorta sözleşmesi akdetme ve poliçe düzenleme ile prim tahsil etme yetkisi kural olarak sigorta şirketlerine ait olmakla birlikte, bu yetki acentelik vekâletnamesinde belirtilmek kaydıyla, sigorta acentelerine devredilebilmektedir.
18. Nitekim, aynı hususlara Hukuk Genel Kurulunun 11.11.2020 tarihli ve 2017/11-1301 Esas, 2020/878 Karar sayılı kararında da değinilmiştir.
19. Eldeki dava, ferdi kaza sigortası sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkin olduğundan gelinen aşamada ferdi kaza sigortalarına da kısaca değinmek faydalı olacaktır.
20. Ferdi kaza sigortaları 6102 sayılı TTK'da düzenlenen ... sigortalarının bir bölümünü oluşturan kaza sigortaları içinde sayılmaktadır ve belirli bir kişinin kaza rizikosuna karşı sigorta himayesi altına alınmasına hizmet eden sigorta sözleşmesi türüdür.
21. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1507 nci maddesinde; "Kaza sigortası, belli bir prim karşılığında, sigortalının uğrayacağı kaza sonucu ölüm, geçici veya sürekli engellilik ya da işgöremezlik hâlleri için sigorta teminatı sağlar. Ölüm, ani olarak veya kaza tarihinden itibaren en çok bir yıl içinde gerçekleşmiş ise sigorta bedeli sigorta ettirene yahut onun tarafından belirlenmiş kişiye; geçici ve sürekli engellilik veya işgöremezlik hâllerinde ise sigortalıya ödenir" hükmü düzenlenmiştir.
22. Anılan hükümden de yola çıkılarak kapsamlı bir tanım yapılacak olursa kaza sigortası sözleşmesi; sigorta ettirenin prim ödemesi karşılığında, sigortacının riziko şahsının kaza sonucunda ölümüne yahut sağlığında meydana gelecek zedelenmeler ile bunların doğurabileceği tedavi giderlerine karşı sigorta himayesi sağladığı sigorta sözleşmesi türüdür. Riziko şahsı ise "rizikonun üzerinde gerçekleştiği kişi" olarak tanımlanır ve sigorta ettirenden farklı bir kişidir (Evrim ..., Ferdi Kaza Sigortası Sözleşmesi, İstanbul, 2017, s. 12).
23. 6102 sayılı TTK'nın 1430. maddesinde sigorta ettirenin prim ödeme borcu; "Sigorta ettiren, sözleşmeyle kararlaştırılan primi ödemekle yükümlüdür. Aksine sözleşme yoksa sigorta primi peşin ödenir", 1431. maddesinde prim ödeme zamanı; "Sigorta priminin tamamının, taksitle ödenmesi kararlaştırılmışsa ilk taksidin, sözleşme yapılır yapılmaz ve poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerekir. Karada ve denizde eşya taşıma işlerine ilişkin sigortalarda sigorta primi, poliçe henüz düzenlenmemiş olsa bile, sözleşmenin yapıldığı anda ödenir", 1434 üncü maddesinde prim ödemesinde temerrütün sonuçları; "(1) 1431 inci maddeye uygun olarak istenilen sigorta primini ödemeyen sigorta ettiren mütemerrit olur. (2) İlk taksidi veya tamamı bir defada ödenmesi gereken prim, zamanında ödenmemişse, sigortacı, ödeme yapılmadığı sürece, sözleşmeden üç ay içinde cayabilir. Bu süre, vadeden başlar. Prim alacağının, muacceliyet gününden itibaren üç ay içinde dava veya takip yoluyla istenmemiş olması hâlinde, sözleşmeden cayılmış olunur" şeklinde düzenlenmiştir.
24. Sigorta sözleşmesi iki tarafın karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile kurulacak ise de; 6102 sayılı TTK’nın 1421 inci maddesi gereğince sigortacının rizikoyu taşıma yükümlülüğü primin veya ilk taksitinin ödenmesi ile başlayacaktır. Bununla birlikte 6102 sayılı TTK’nın 1431 inci maddesi gereğince sigorta ettirenin prim ödeme borcu ise poliçenin teslim edilmesi anında muaccel hâle gelecektir. Görüldüğü üzere sigorta poliçesinin verilmesinin sigorta sözleşmesinin kurulması üzerinde bir etkisi bulunmamakta, sadece sigorta ettirenin prim ödeme borcunun muaccel olmasını sağlamaktadır. Sigorta ettiren tarafından primin veya ilk taksitinin ödenmesi ile de sigortacının rizikoyu taşıma yükümlülüğü başlamaktadır.
25. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendiğinde; dava dışı ... Temizlik Ltd. Şti. nin davacıların oğlu ... ... için 20.09.2013-20.09.2014 tarihlerini kapsayan poliçe ile ferdi kaza sigortası yaptırdığı, 20.09.2013 tarihinde ödenmesi gereken sigorta priminin ödenmediği ve 18.10.2013 tarihinde gerçekleşen kazada ... ...'ın vefat etmesiyle riziko gerçekleştikten sonra 31.10.2013 tarihinde sigorta ettiren şirketin çalışanları adına ... ...'ı da kapsayacak şekilde toplu prim ödemesi yaptığı anlaşılmaktadır.
26. Yukarıda bahsedildiği üzere, sigortacının rizikoyu taşıma yükümlülüğü, bir diğer ifade ile rizikonun gerçekleşmesi hâlinde sorumlu olabilmesi, sigorta ettirenin sözleşmenin akdinden sonra ödediği ilk prim ile başlamaktadır. Yani sigorta ettiren hiç ödeme yapmamış ise bunun en önemli sonucu sigorta himayesinin başlamaması olacaktır. Somut olayda, kazadan önce prim ödemesinin yapılmadığı hususu çekişmesizdir. Bu durumda Mahkemece de benimsendiği üzere sigorta himayesi başlamadan kaza gerçekleştiğinden sigortacının sorumluluğunun bulunmadığı düşünülebilirse de, kazadan sonra prim ödemesinin yapıldığı, yapılan ödemenin iade edilmediği gözden kaçırılmamalıdır.
27. Özel Daire kararında da belirtildiği üzere, Yargıtayın yerleşik uygulamasında sigortacının sözleşmeyi ayakta tutma iradesine önem verilmektedir. Bu durumda, prim peşinatının rizikodan önce yatırılmaması nedeniyle sigortacının sorumluluğunun başlamadığı hâllerde, sigortacının; olaydan ve ihbardan, diğer anlatımla rizikoyu öğrendikten sonra primleri tahsil etmesi, sonrasında geri vermemesi ve bir ihtarla da sözleşmeyi feshetmemesi hâlinde sözleşmeyi ayakta tuttuğu değerlendirilmektedir. Bu şekilde sözleşmeyi ayakta tutup rizikoyu bilmesine rağmen prim tahsilatını gerçekleştiren sigortacının daha sonra sözleşmeyle bağlı olmadığını iddia etmesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 2 nci maddesinde düzenlenen "dürüstlük ilkesi" ile bağdaşmaz.
28. Ne var ki, somut olayda, davalı sigortacının prim peşinatını tahsil etmeden rizikoyu öğrendiğine ilişkin bilgi, belge dosyada bulunmamaktadır. Davalının rizikonun gerçekleştiğini ne zaman öğrendiğinin tespiti, sözleşmeyi ayakta tutma iradesinin bulunup bulunmadığı yönünden önem arz etmektedir. Anılan eksiklikler giderilmeden ve davalının sözleşmeyi ayakta tutma iradesinin bulunup bulunmadığı tespit edilmeden davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Bu durumda, davalının rizikonun gerçekleştiğini ne zaman öğrendiğinin ve davalı sigortacının sözleşmeyi ayakta tutma iradesinin bulunup bulunmadığının detaylı şekilde yapılacak araştırma sonucunda tespiti ile sonucuna göre karar verilmesi gerekir.
29. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; 6102 sayılı TTK'nın 1487/2 nci maddesinde düzenlenen hayatı sigorta edilen kimsenin, ilk primin ödenmesinden önce ölmesi hâlinde sigorta sözleşmesinin geçersiz olacağı hükmü ve bu maddeyi koruma altına alan 1520 nci madde gereğince taraflar arasındaki sözleşmenin geçersiz olduğu, direnme kararının değişik gerekçe ile onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
30. Hâl böyle olunca, direnme kararı yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle bozulmalıdır.
IV. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle 6217 sayılı Kanun’un 30 uncu maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429 uncu maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440/III-1 inci maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere,
13.09.2013 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
"K A R Ş I O Y"
Dava, ferdi kaza sigortasında teminat altına alınan ölüm teminatının tahsiline ilişkindir.
TTK’nın 1510/2 nci maddesi gereğince hayat sigortalarına ilişkin diğer hükümler kaza sigortası hakkında da kıyas yoluyla uygulanır. Aynı yasanın 1487/2 nci maddesi gereğince ise hayatı sigorta edilen kimse ilk pirimin ödenmesinden önce ölmüşse sigorta sözleşmesi geçersizdir ve 1520/1 inci madde gereğince bu hükme aykırı sözleşmeler geçersizdir.
Somut olayda, sözleşme süresi 20.09.2013–20.09.2014; ölüm tarihi 18.10.2013 pirim ödeme tarihi ise 31.10.2013’tür.
Bu durumda, TTK’nın 1487/2 nci maddesine göre sözleşme geçersiz olup zimnen dahi bu hükmün aksi kararlaştırılamayacağından sigorta şirketine rizikodan sonra ihtarın yapılıp yapılmadığının bir önemi bulunmayıp varılacak sonucu değiştirmeyecektir. Geçersiz sözleşme nedeniyle herkesin aldığını geri vermesi gerekir. Kararın bu sebeple değişik gerekçeyle onanması görüşünde olduğumuzdan Sayın Çoğunluğun bozma kararına katılmıyoruz.
"K A R Ş I O Y"
Dava dışı ... ... için işvereni ... Temizlik Ltd. Şti. tarafından 20.09.2013-2014 tarihlerini kapsayan poliçe ile ferdi kaza sigortası yapılmış, yolcu olarak bulunan davacıların oğlu ... ...'ın 18.10.2013 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucu vefatı kaza sigorta poliçesi nedeniyle ödeme yapılmadığını, poliçe kapsamında ölüm teminatının ödenmesi talep edilmiştir.
Genel Kurul çoğunluğu ile aramızdaki ihtilaf, ferdi kaza sigortasında sigortacının sorumluluğunun başlama tarihi ve sözleşmenin yürürlükte olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Davaya konu olay ve poliçe tanzim tarihinde yürürlükte olan 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1430 uncu maddesinde sigortalının prim ödeme borcu; 1431 inci maddesinde prim ödeme zamanı ve 1434 üncü maddesinde prim ödemesinde temerrüdün sonuçları düzenlenmiştir.
TTK 1434/1 ve ikinci fıkralarında, "1431 inci maddeye uygun olarak istenilen sigorta primini ödemeyen sigorta ettiren mütemerrit olur.
İlk taksidi veya tamamı bir defada ödenmesi gereken prim, zamanında ödenmemişse, sigortacı, ödeme yapılmadığı sürece, sözleşmeden üç ay içinde cayabilir. Bu süre, vadeden başlar. Prim alacağının, muacceliyet gününden itibaren üç ay içinde dava veya takip yoluyla istenmemiş olması hâlinde, sözleşmeden cayılmış olunur.” düzenlemesi yapılmıştır.
Çoğunluk tarafından prim peşinatının rizikodan önce yatırılmaması nedeniyle sigortacının sorumluluğunun başlamadığı hâllerde, sigortacının; olaydan ve ihbardan, diğer anlatımla rizikoyu öğrendikten sonra primleri tahsil etmesi, sonrasında geri vermemesi ve bir ihtarla da sözleşmeyi feshetmemesi hâllerinde, sigortacının sözleşmeyi ayakta tutması hâlinde, tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olduğu savunulmuş ise bu yorum TTK 1421 inci maddeye aykırılık teşkil etmektedir.
TTK 1421/1 inci maddesine göre, “Aksine sözleşme yoksa, sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksidinin ödenmesi ile başlar; kara ve denizde eşya taşıma işlerine ilişkin sigortalarda, sigortacı, sözleşmenin yapılmasıyla sorumlu olur.”
Görüldüğü üzere, sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için kararlaştırma biçimine göre primin tamamının veya ilk taksidinin ödenmiş olması zorunludur. Kanunun bu maddesi emredici niteliktedir. Prim ödenmediği müddetçe sigorta sözleşmesi askıdadır. Sigortacı dilerse bu sözleşmeyi feshedebilir. Sözleşmenin askıda olması ile sigortacının sorumluluğunun başlaması ayrı şeylerdir.
Yürürlükte bulunan bir sigorta sözleşmesi çerçevesinde, rizikonun gerçekleşmesinden sonra ödenen prim sigortacının geriye etkili olarak sorumluluğunu doğurmaz ve sigortacı, riziko anında ilk prim henüz ödenmiş olmadığı için edim yükümlülüğü altında girmemiş idiyse, sonradan primi kabul etmiş olması yüzünden sorumlu olmaz. Riziko anında sigortadan yararlanma hakkına sahip bulunmayan bir sigorta ettirenin, bu durumu bilerek daha sonra gerçekleştireceği bir prim ödemesi ile sigorta parasına hak kazanmış hâle gelmesi TTK 1421 inci maddeye göre kanaatimizce mümkün değildir.
Riziko anında ve primin sonradan ödendiği anda sigorta sözleşmesi yürürlükte ise, sigortacı yapılan ödemeyi geri vermekle yükümlü olmaz. Bu olasılıkta, ödenen prim sözleşmeden doğmuş olan ve varlığını aynen sürdüren prim borcuna sayılacaktır. Sigortacının tahsil ettiği primi geri vermemiş olmasına gerçekleşen riziko için sorumlu olmayı kabul ettiği gibi bir sonuç bağlamak, bu açıdan da yerinde görünmemektedir (Samim İnan, Türk Ticaret Kanunu Şerhi, Sigorta Hukuku İstanbul 2020, s. 178). Aksi hâlde sigorta ettirenler rizikonun gerçekleşmesine kadar prim ödemez, riziko gerçekleştiğinde prim ödeyerek sigorta sözleşmesinden yararlanmaya çalışırlar. Hatta bir sözleşme döneminde hiç prim ödemesi yapmadan sözleşmenin koruduğu amaca ulaşmış olurlar.
Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkeme kararının onanması düşüncesinde olduğumdan Sayın Çoğunluğun görüşüne katılmamaktayım.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2018/26 E., 2019/396 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
nin, rizikonun, meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği” bir sözleşmedir ( 6102 sayılı TTK’nın 1401/1., 6762 sayılı TTK’nın 1263/1. maddesi).
Hukuk Genel Kurulu 2018/26 E. , 2019/396 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 10.12.2013 tarihli ve 2011/264 E., 2013/643 K. sayılı karar taraf vekillerince temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 31.03.2014 tarihli ve 2014/3829 E.,2014/4685 K. sayılı kararı ile;
"...Davacı vekili, davalı şirkete kasko sigortalı aracın mıcırlı yolda kayarak devrildiğini ve hasara uğradığını, davalının ihbara rağmen sigorta tazminatı ödemediğini ileri sürerek, 55.000,00 TL. nın avans faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili, riziko tarihi itibariyle poliçe priminin ödenmediğini ve hasar teminat dışında kaldığından davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece, toplanan delillere göre, davanın 10.350,00 TL. tazminat yönünden kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.
1-)Sigorta hukukunda kural olarak sigorta sözleşmesinin meydana gelmiş olması sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için TTK'nin 1282 ve 1295 maddeleri hükmünce rizikodan önce primin tamamının veya ilk taksidinin ödenmiş olması zorunludur. TTK'nın 1295 nci maddesi emredici nitelikte bir düzenlemedir.
Somut olayda, davacıya ait aracın 30.7.2010/30.7.2011 tarihlerini kapsar şekilde kasko poliçesiyle davalı tarafından sigorta teminatına alındığı hususu uyuşmazlık konusu değildir.
Taraflar arasındaki çekişme, rizikodan önce primin ödenip ödenmediği, davalının sorumluluğunun başlayıp başlamadığı noktasında toplanmaktadır. Davalı vekili, poliçede primin peşin ödeneceği belirlenmiş olmasına karşın riziko tarihi itibariyle poliçe priminin ödenmediğini ve hasarın teminat dışında kaldığını savunmuştur. Buna karşın davacı vekili poliçe priminin ödendiğini ileri sürmüş ise de; somut olayda poliçede prim tutarı 3.560,31 TL. olarak (tek ödeme şeklinde) belirlenmiş ve primin peşin ödeneceği tespit edilmiştir. Dava konusu riziko 31.7.2010 tarihinde gerçekleşmiştir. Davacı vekili yargılama sırasında primin (rizikodan sonra) davalının acentesine keşide edilen 15.250,00 TL. bedelli 16.11.2010 tarihli çek ile ödendiğini ve çek bedelinin davalı sigortacı tarafından tahsil edildiğini ileri sürmüştür. Buna göre, davacı vekilinin rizikodan önce ödeme yapıldığı yönünde bir iddiası olmadığı, cevaba cevap dilekçesinde müvekkiline ait başka araçlar için davalı ile yapılan kasko sözleşmeleri nedeniyle primin kredi kartı veya ortalama vadeli çek ile ödenmesi hususunda anlaşma yapıldığını belirtmiştir. Dosya kapsamı itibariyle çek bedelinin davalı sigortacı tarafından rizikodan sonra 22.11.2010 tarihinde tahsil edildiği açıktır.
O halde, riziko tarihi itibariyle poliçeye ait herhangi bir prim ödemesi bulunmadığı sabit olmakla yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.1. maddesi uyarınca sigorta teminatı başlamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
2-)Bozma neden ve şekline göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir…"
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili; müvekkili şirkete ait, davalıya Ticari Kasko Poliçesi ile sigortalanan transmikser iş makinesinin yolun bozuk ve mucurlu olması sebebiyle kayarak şarampole yuvarlanıp sağ tarafı üzerine yattığını, aracın sağ tarafının kullanılamaz hâle geldiğini ve araç içinde bulunan betonun da kalıplaşarak donduğunu, kazanın davalı şirkete derhal bildirildiğini, davalı şirket tarafından eksper atanmasına rağmen uzunca bir süre hiçbir inceleme yapılmadığını, araç üzerinde ekspertiz incelemesi yapılmasının sağlanması amacıyla müvekkil şirket tarafından davalıya ihtarname gönderildiğini, davalı şirketin ise hasar bedelini ödememek için hukuka aykırı bir şekilde delil tespiti yaptırdığını, söz konusu tespit raporuna müvekkili şirket tarafından itiraz edildiğini, bu kez davacı tarafça hasar bedelinin ödenmesi talebiyle davalı tarafa ihtarname gönderildiğini, davalı şirketin hasarın belirtilen zamanda ve belirtilen şekilde meydana gelmediğinin tespit edildiği gerekçesiyle tazminat talebinin kabul edilmediğini bildirerek keyfi bir şekilde ödeme yapmaktan kaçındığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 55.000,00TL maddi tazminatın riziko tarihinden itibaren değişen oranlardaki avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili; riziko tarihinde poliçe priminin yatırılmamış olması nedeniyle hasarın teminat dışında kaldığını, zira poliçenin 30.07.2010 tarihinde düzenlendiğini ve primin de peşin yatırılacağının kararlaştırıldığını, kaza tarihi olan 31.07.2010’da poliçe primlerinin yatırılmamış olduğunu, bunun yanında aracın istiap haddinden daha fazla yük taşıması nedeniyle hasarın teminat dışında kaldığını, aracın motor ve aksamındaki arızalarında aracın yana devrilmesi sonucunda vuku bulmadığını, aracın 13 yıldır trafikte olduğunu ve talep edilen miktarın da bu nedenle çok yüksek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece; kasko sigorta poliçesinin 30.07.2010 - 30.07.2011 tarihlerini kapsadığı, kazanın 31.07.2010 tarihinde meydana geldiği, poliçede peşin ödenmesi kararlaştırılan 3.560,31TL prim bedeline karşılık olarak davacı şirket tarafından davalı ... şirketinin acentesine 16.11.2010 tarihli çek verildiği, bu çekin acentenin cirosunun ardından davalı ... şirketi tarafından rizikonun ve ihbarın gerçekleşmesinin ardından 2011 yılı Kasım ayında tahsil edildiği, prim peşinatının rizikodan önce yatırılmaması nedeniyle sigortacının sorumluluğu TTK’nın 1295/2. maddesi uyarınca başlamaz ise de; sigortacının olaydan ve ihbardan, diğer anlatımla rizikoyu öğrendikten sonra primleri tahsil etmesi, sonrasında geri vermemesi ve bir ihtarla da sözleşmeyi feshetmeyerek ayakta tutması karşısında, davalı ... şirketinin tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olduğu sonucuna varıldığı, davalı ... şirketi tarafından davacı şirketin birden fazla aracı yönünden sigorta poliçesi düzenlendiği ve tüm poliçelerin prim bedellerinin davaya konu çek miktarından fazla olduğu savunulmuş ise de, davalı ... şirketinin rizikonun ve ihbarın gerçekleşmesinden sonra davaya konu çeki tahsil ederken poliçe bazında bir ayrıma gitmediği, çek bedelini hangi poliçelere istinaden aldığını veya davaya konu rizikoya ilişkin prim bedelini kabul etmedikleri hususunu davacı şirkete bildirmemiş ve bu hususta sessiz kalmış olması nedeniyle çek bedelini davaya konu sigorta poliçesinin de prim bedeli olarak kabul ettiği benimsenmek suretiyle işin esasının incelenmesine geçildiği, yapılan incelemelerde kabin kısmındaki hasarın 1.850,00TL ve mikser kısmındaki hasarın ise 8.500,00TL olarak belirlendiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 10.350,00TL'nin 27.08.2010 tarihinden itibaren avans faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Özel Dairece; davacı vekilinin karar düzeltme isteminin reddine karar verilmiştir.
Yerel Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasında kaza tarihini kapsayan geçerli bir sigorta ilişkisinin bulunup bulunmadığı ve burada varılacak sonuca göre davalı ... şirketinin tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
Sigorta sözleşmesi “sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan tehlikenin, rizikonun, meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği” bir sözleşmedir ( 6102 sayılı TTK’nın 1401/1., 6762 sayılı TTK’nın 1263/1. maddesi).
Sigorta sözleşmesi Türk Ticaret Kanunu'nda (TTK) ve Sigortacılık Kanunu'nda (SK) özel bir biçimde düzenlenmiş bulunduğundan bu konuda çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde bu yasalarda yer alan sigorta sözleşmelerine ilişkin hükümlerin öncelikle uygulanması gerekir. Sigorta sözleşmeleri, sözleşme hukukuna tabi olmakla uyuşmazlıkların çözümünde TTK’.nın 1452. (6762 sayılı TTK’nın 1264 vd.) maddesinde belirlenen emredici hükümlere aykırı olmayan sözleşme hükümleri yani sigorta poliçesindeki özel ve genel şartlar dikkate alınacaktır. Nitekim SK’nın konuya ilişkin 11/1. maddesinde de bu konuya değinilmiştir. Bu hükümlerde boşluk bulunması durumunda TTK hükümleri uygulanacak ve bu Kanun’da da hüküm bulunmayan hâllerde TTK’nın 1451. (6762 sayılı TTK’nın 1264/1.) maddesi hükmü uyarınca Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerekecektir.
Keza başta SK olmak üzere diğer yasalardaki sigortalara ilişkin emredici nitelikteki hükümlerin uygulanması gerektiği de gözden uzak tutulmamalıdır (Ulaş, I: Uygulamalı Zarar Sigortaları Hukuku, Ankara, 2012, s:13).
Türk Ticaret Kanununda, sigorta sözleşmeleri herhangi bir şekil şartına tabi tutulmamış; TTK’da bir şekil şartı öngörülmediğinden, Türk Hukukuna hâkim olan, "sözleşmelerin geçerliliği, kanunda aksi öngörülmedikçe, hiçbir şekle bağlı değildir'' (TBK m. 12/1) kuralı, sigorta sözleşmeleri için de geçerlidir. Buna göre, diğer borçlar hukuku sözleşmeleri gibi, sigorta sözleşmeleri de iki tarafın karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile meydana gelir.
Sigorta sözleşmeleri, karşılıklı taahhütleri havi sözleşmelerdendir; sigortacının, sigorta bedelini veya sigorta tazminatını ödeme taahhüdünden doğan borcunun karşılığı, sigorta ettirenin prim ödeme borcudur.
Prim, teminat altına alınan rizikonun veya olayın gerçekleşmesi hâlinde sigortacının ödeyeceği tazminat yahut sigorta bedelinin karşılığını teşkil eden, sigortacılık tekniğine uygun olarak tespit edilen ve sigorta ettirenin sigortacıya peşin olarak defaten (bir defada) veya taksitle ödemek mecburiyetinde olduğu ücrettir. Sigorta ettirenin asli edim yükümü, bu sigorta ücretini (primini) ödemek olduğundan, primin belli veya belirlenebilir olması gerekir.
Prim ödeme taahhüdü, sigorta sözleşmesinin kurulması bakımından gerekli olmakla beraber, prim ödeme borcunun yerine getirilip getirilmediği hususu da, sigorta sözleşmesinin geçerliliğini etkilemez; sigorta sözleşmesiyle prim ödeneceğinin taahhüt edilmesi yeterlidir. Prim borcunun ödenmesi, sigorta sözleşmesinin kurulması bakımından gerekli olmamakla birlikte, sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için hiç olmazsa ilk taksitin ödenmiş olması gerekir ( 6102 sy. TTK 1421, eTTK’nın 1295. maddesi)( (Ayhan, R./ Çağlar, H./ Özdamar, M.: Sigorta Hukuku Ders Kitabı, Ankara, 2019, s: 143,160 vd.).
Bu genel açıklamaların ardından konuya ilişkin olarak davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK’da yer alan düzenlemeler gözden geçirilmelidir.
6762 sayılı TTK’nın “Müddet” başlıklı 1282. maddesinde aynen;
“Aksi kararlaştırılmış olmadıkça sigortacı, primin ödendiği tarihten itibaren gerçekleşen rizikolardan mesuldür. Sigortanın devam müddeti mukavelede yazılı değilse tarafların müşterek maksadiyle mahalli teamül ve sair haller göz önünde tutularak mahkemece tayin olunur.”
hükmü yer almakta;
Aynı Kanun’un 1294. maddesinde;
“Sigorta ettiren kimse, primlerin en yüksek haddinin tayinine ait hususi hükümler mahfuz kalmak üzere, mukavele ile kararlaştırılmış olan primi ödemekle mükelleftir. Sigorta primi mukavelede gösterilmemişse ilgili vekaletçe tasdik edilmiş olan tarifeler gereğince tayin olunur.
(Değişik fıkra: 21/06/1994 - KHK - 537/1 md.) Sigorta primi para olarak ödenir. Ödeme için senet verilmesi hâlinde senet bedelinin tahsil edildiği tarihte ödeme yapılmış sayılır.
Primin aylık veya yıllık olarak taksitle ödenmesi kararlaştırılabilir. Böyle bir mukavele yoksa sigorta priminin toptan ödenmesi lazımdır.”
denilmekte;
Yine aynı Kanun’un “Ödeme zamanı” başlıklı 1295. maddesinde ise;
“Sigorta priminin tamamının, taksitle ödenmesi kararlaştırılmışsa ilk taksitin, akit yapılır yapılmaz ve poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerekir.
(İkinci fıkra iptal: Anayasa Mahkemesi'nin 11/03/1997 tarih ve E.1997/24, K.1997/35, sayılı Kararı ile)
Sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksitin ödendiği tarihten başlar. Şu kadar ki, kara ve denizde mal taşıma işlerine ait sigortalarda sigortacının sorumluluğu, akdin yapıldığı andan başlıyacağı gibi sigorta primi de henüz poliçe tanzim edilmemiş olsa bile o anda muaccel olur.
Sigortacının sorumluluğu başlamadan önce sigorta ettiren kararlaştırılmış olan primin yarısını ödeyerek mukaveleden kısmen veya tamamen cayabilir.”
şeklinde düzenleme bulunmaktadır.
Bu hükümler göstermektedir ki, sigorta hukukunda ilke olarak, sigorta akdinin meydana gelmiş olması, sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. 6762 sayılı TTK’nın 1279. maddesine göre riziko, genel olarak sigorta sözleşmesinin vücut bulması ve yine aynı Kanun’un 1295. maddesi uyarınca sigortacının sorumluluğunun başlamasından sonra oluşması hâlinde sigorta teminatı içerisinde kabul edilir. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için de TTK’nın 1282. ve 1295. maddeleri hükümleri uyarınca primin tamamının veya taksitle ödemenin kararlaştırıldığı durumda da ilk taksitinin ödenmiş olması zorunludur. TTK’nın 1295. maddesinde yer alan bu düzenleme emredici niteliktedir. Ancak, Aynı Kanun’un 1264/4. maddesi uyarınca, sigorta ettiren yararına aksine düzenleme yapmak da mümkündür.
Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartları’nın “Sigorta Priminin Ödenmesi, Sigortacının Sorumluluğunun Başlaması ve Sigorta Ettirenin Temerrüdü” başlıklı C.1. maddesinde;
“Sigorta priminin tamamının, primin taksitle ödenmesi kararlaştırılmışsa peşinatın (ilk taksit) akit yapılır yapılmaz ve en geç poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerekir. Aksi kararlaştırılmadıkça, prim veya peşinat ödenmediği takdirde poliçe teslim edilmiş olsa dahi sigortacının sorumluluğu başlamaz ve bu husus poliçenin ön yüzüne yazılır. Sigorta ettiren kimse, sigorta primini veya primin taksitle ödenmesi kararlaştırıldığı takdirde peşinatını, sigorta poliçesinin teslim edildiği günün bitimine kadar ödemediği takdirde temerrüde düşer …” şeklinde düzenleme getirilmiştir.
6762 sayılı TTK'nın 1294/2. maddesine göre, sigorta priminin para olarak ödeneceği ve senet verilmesi hâlinde senet bedelinin tahsil edildiği tarihte ödeme yapılmış sayılacağı hükme bağlanmış olmasına rağmen somut olayda prime karşılık gelen ödemenin çek ile yapıldığı iddia edildiğinden, çek ile ödemelere ilişkin düzenlemelerin de dikkate alınması gerekmektedir.
6762 sayılı TTK’nın 707. maddesine göre;
“Çek, görüldüğünde ödenir. Buna aykırı her hangi bir kayıt yazılmamış hükmündedir. Keşide günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için ibraz olunan bir çek ibraz günü ödenir.”
Bilindiği gibi, çeklerde düzenlenme tarihinin gösterilmesi zorunludur ( 6102 sayılı TTK md. 780, 6762 sayılı TTK md. 692). Düzenlenme tarihi bulunmadığı takdirde ilgili senet Kanunun aradığı diğer bütün unsurlara sahip olsa dahi çek vasfını kazanamaz (6102 sayılı TTK md.781/1, 6762 sayılı TTK md. 693 ). Kanun koyucu çeklerde düzenlenme günü olarak gösterilen tarihin, senedin gerçek düzenlenme günü olmasını aramamıştır. Kanun koyucunun bu konudaki suskunluğu, hiç şüphesiz, ileri tarihli çek düzenlenmesine imkân veren hâllerden birisidir.
6762 sayılı TTK’nın 707/2 (6102 sayılı TTK’nın 795/2.) fıkrasında düzenlenme günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için muhatap bankaya ibraz olunan bir çekin ibraz günü ödeneceği ifade edilerek, Türk hukukunda ileri tarihli çek düzenlenmesi zımnen kabul edilmiştir.
Bu fıkra ile kanun koyucu, ileri tarihli çek düzenlenmesinin bir nevi müeyyidesi olarak bir çekin üzerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibrazı hâlinde karşılığı varsa ödeneceğini açıkça kabul ederken, zımnen de bir çekin düzenlenme günü olarak gösterilen tarihten önce ileri tarihli olarak tedavüle çıkarılabileceğini ve bu tip bir senedin diğer kanuni unsurlara sahip olmak kaydıyla çek sayılacağını belirtmiştir.
Ayrıca, Çek Kanunu’na 6273 sayılı Kanunla eklenen Geçici madde 3/5. fıkrası ile 31 Aralık 2020 tarihine kadar çekin ödenmek için üzerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibrazının geçersiz olacağı öngörülmüş; böylece, kanun koyucu bu fıkra ile de ileri tarihli çek düzenlenebileceğini; ancak bu çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ödenmeleri için ibraz edilmelerinin mümkün olmadığını; buna rağmen ibrazları hâlinde bu fıkranın söz konusu düzenlemesinin sonucu olarak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 795/2. ( 6762 sayılı Kanunun 707/2) fıkrasına aykırı olarak muhatap bankaca ödenmelerinin mümkün olamayacağını kabul etmiştir. Böylece geçici Madde 3/5. fıkrasında öngörülen bu düzenleme ile 31 Aralık 2020 tarihine kadar 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 795/1. ve 2. fıkraları ile Çek Kanununun 3/8. fıkrasının uygulanması dondurulmuştur.
Geçici madde 3/5. fıkrası uyarınca çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihlerinden önce muhatap bankaya ibraz edilerek "kırdırtmalarının" mümkün olmadığının da kabulü gerekir. Zira, yukarıda belirtildiği gibi, söz konusu fıkra uyarınca çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibraz edilmeleri ve ödenmeleri mümkün değildir (B., Ali/ G. Celal: Kıymetli Evrak Hukuku, Ankara,2018 s: 324vd).
Yukarıda yapılan açıklamalardan sonra somut olay değerlendirildiğinde;
Somut olayda, kasko sigorta poliçesi, 30.07.2010 - 30.07.2011 vadeli olarak düzenlenmiş olup, kaza ise 31.07.2010 tarihinde meydana gelmiştir.
Davacının işleteni olduğu 06 AG 5802 plaka sayılı araca 30.07.2010 saat: 16.18’de 200200008814726 poliçe numaralı kasko sigorta poliçesi tanzim edilmiş, işbu poliçenin 3.560,31TL’lik priminin peşin olarak 30.07.2010 tarihinde ödeneceği kararlaştırılmış, poliçenin tanzim tarihinden 1 gün sonra henüz poliçe prim borcu ödenmeden 31.07.2010 tarihinde davacıya ait araç kaza yaparak hasarlanmıştır.
Kasko Poliçesinin birinci sayfasında 3.560,31 TL primin, 30.07.2010 tarihinde "peşin " olarak ödeneceği açıkça belirtilmiş ve ikinci sayfada yer alan "prim ödeme özel klozu" başlığında; “Primin peşinat ve/veya taksitleri; Fiba Sigorta A.Ş. Genel Müdürlüğüne, Bölge Müdürlüklerine, poliçe ekinde belirtilen banka hesaplarına veya poliçeyi tanzim eden yetkili acenteye, makbuz/dekont karşılığı ödenir. Sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksitin ödendiği tarihte başlar.” hükmüne yer verilmiştir.
Dosya kapsamında dava konusu riziko 31.07.2010 tarihinde gerçekleşmiştir. Davacı vekili yargılama sırasında primin (rizikodan sonra) davalının acentesine keşide edilen 15.250,00TL bedelli 16.11.2010 tarihli çek ile ödendiğini ve çek bedelinin davalı sigortacı tarafından tahsil edildiğini ileri sürmüş ise de çek bedelinin davalı sigortacı tarafından rizikodan sonra 22.11.2010 tarihinde tahsil edildiği açık olduğu gibi dekontta da yapıldığı iddia edilen ödemenin hangi poliçeye istinaden yapıldığının belirtilmemesi nedeniyle sigorta bedelinin ödendiğinin kabulüne de olanak yoktur.
Yürürlükte bulunan bir sigorta sözleşmesi çerçevesinde, rizikonun gerçekleşmesinden sonra ödenen prim sigortacının geriye etkili olarak sorumluluğunu doğurmaz ve sigortacı, riziko anında ilk prim henüz ödenmiş olmadığı için edim yükümlülüğü altına girmemiş idiyse, sonradan primi kabul etmiş olması yüzünden sorumlu olmaz. Riziko anında sigortadan yararlanma hakkına sahip bulunmayan bir sigorta ettirenin, bu durumu bilerek daha sonra gerçekleştireceği bir işlemle (burada: prim ödemesi) sigorta parasına hak kazanmış hâle gelmesi, hukuken mümkün değildir.
Riziko anında ve primin sonradan ödendiği sırada sigorta sözleşmesi yürürlükte ise, sigortacı yapılan ödemeyi geri vermekle yükümlü olmaz. Bu olasılıkta, ödenen prim sözleşmeden doğmuş olan ve varlığını aynen sürdüren prim borcuna sayılacaktır. Sigortacının tahsil ettiği primi geri vermemiş olmasına "gerçekleşen riziko için sorumlu olmayı kabul ettiği" gibi bir sonuç bağlamak, bu açıdan da yerinde görünmemektedir ( Ünan, S: Türk Ticaret Kanunu Şerhi Altıncı Kitap Sigorta Hukuku, C.I Genel Hükümler, Ankara 2018, s:178).
O hâlde, riziko tarihi itibariyle poliçeye ait herhangi bir prim ödemesi bulunmadığı sabit olmakla yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.l. maddesi uyarınca sigorta teminatı başlamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma neden ve şekline göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazları ile davalı vekilinin yukarıdaki bent kapsamı dışında kalan yargılama giderlerine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara iadesine, kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.04.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2018/624 E., 2018/1566 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varDenizcilik İhtisas Mahkemesi Sıfatıyla)
tam metni aç
liğinin, yangına karşı mücadeledeki başarısızlığının, başlangıçtaki elverişsizliğinin zamanında keşfedilememesinin sebeplerini izah edememiş olup kendisinin ve fiillerinden sorumlu olduğu kişilerin bir kusuru olmadığını ispat edemediğinden TTK’nun 1061 ve 1019/2.maddeleri nazara alındığında davalı donatan/taşıyanın zararı tazmine yükümlü olduğu, davalı taraf fon tesisi talep etmiş ise de eldeki da
Hukuk Genel Kurulu 2018/624 E. , 2018/1566 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Denizcilik İhtisas Mahkemesi Sıfatıyla)
Taraflar arasındaki “tazminat, navlun bedelinin iadesi ve kâr kaybı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul (kapatılan) 51. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.12.2013 tarihli ve 2011/411 E., 2013/331 K. sayılı karar taraf vekillerince temyiz edilmekle, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 27.03.2015 tarihli ve 2014/7243 E., 2015/4347 K. sayılı kararı ile,
“...Davacı vekili, 06/02/2008 tarihinde Pendik/İstanbul Limanı'ndan, İtaly/Trieste Limanı'na hareket eden davalıya ait UN ADRİYATİK isimli gemide Hırvatistan açıklarında yangın çıktığını, gemi ile birlikte yüklü vaziyette olan 11 adet dorse ve çekicinin yanarak zayi olduğunu, Venedik Liman Müdürlüğü'ne bağlı Sahil Güvenlik Birimi tarafından tutulan raporda yangın söndürme sisteminin tüm vanalar açılmasına rağmen yangın bombası çalışmadığından yağmurlama sisteminin de çalışmadığının tespit edildiğini, denizden su çekmesi gereken pompalar çalışmadığı için yangın söndürme tesisatının devreye girmediğini, geminin yüke, denize ve seyre elverişsizliği nedeni ile oluşan risk ve neticesindeki zararda donatanın mutlak sorumluluk halinin mevcut olduğunu, geminin seyrü sefer sırasında olağan deniz tehlikelerine karşı koyma yeteneğini azaltan fiziksel kusurların geminin denize elverişli olmadığını göstereceğini, TTK'da yangın ve neticesindeki zararın geminin başlangıçtaki denize, yola ve yüke elverişsizliğine dayalı olması halinde taşıyanın açıkça kusurlu ve sorumlu olacağının düzenlendiğini, yanan 11 araç karşılığı 220.000 Euro, navlun bedeli karşılığı 25.557 Euro ve 11 aracın olay tarihinden talep tarihine dek geçen sürede kar kaybı olarak 82.500 Euro olmak üzere toplam 328.057 Euro zararı bulunduğunu ileri sürerek, fazlaya dair hakları saklı kalmak üzere 328.057 Euro zarar bedelinin karşılığı olan 641.351.435 TL'nin faiziyle davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, TTK’nun 1062/2. maddesine göre taşıyanın şahsi kusurundan kaynaklanmayan yangından doğan zararlardan mutlak surette sorumsuz olduğunu, yangın gemi adamlarının teknik ya da ticari kusurundan kaynaklansa dahi yangından doğan zarardan sorumlu tutulabileceği tek ihtimalin yangına başlangıçtaki bir elverişsizliğin neden olması hali olduğunu, TTK 1019. maddesi uyarınca sorumluluk için başlangıçtaki elverişsizlik ile zarar arasında illiyet bağı olduğunun yük ilgilisi tarafından ispat edilmesi gerektiğini, zarara sebep olan yangının geminin başlangıçtaki bir elverişsizliği neticesi çıkmadığının açık olduğunu, sefer başlangıcında geminin yola, denize, yüke elverişli olduğunu, Tuzla Liman Başkanlığı'nın 03/02/2008 tarihli yola elverişlilik belgesinin bunu kanıtladığını, davacı taraf geminin yangın sisteminin çalışmadığını iddia etmiş ise de dosyaya sunulan kayıt ve tespit raporlarıyla geminin yangın inşa ve emniyet kurallarına uygun müdahale sistemi ile donatıldığının anlaşıldığını, müvekkilinin sorumlu tutulması halinde 1976 Londra Konvansiyonu'nun ilgili maddeleri uyarınca sınırlı sorumluluk hükümlerinin uygulanması gerektiğini, Konvansiyonun 11. maddesine göre müvekkilinin fon tesisi talep hakkı olduğunu savunarak, davanın reddini, bu savunma kabul görmediği takdirde 1976 Londra Konvansiyonu hükümlerine göre sınırlama fonu tesis edilerek hükme bağlanacak alacakların fondan tahsiline, kabul anlamında olmamak üzere Londra Konvansiyonu hükümlerinin uygulanmaması halinde TTK’nun 948. maddesi hükmüne göre gemi ve navlunla sınırlı sorumluluğuna hükmedilmesini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporları ve tüm dosya kapsamına göre, dava konusu gemide çıkan yangının sebebinin tespit edilemediği, bilirkişiler ayrı ayrı geminin teknik unsurlarının, yangına ilişkin tüm donanımının kurallara uygun olduğunu dile getirmiş ise de yola elverişlilik hukuki bir kavram olup varlığının ispatının yolculuğun başlangıcında var olan belgelerle sınırlı olmayacağı, dava konusu gemi ro ro gemisi olup yükünün yakıt dolu araçlar olması nedeniyle yangın riski en üst seviyede bulunduğundan alınacak tedbirlerin de en üst düzeyde olması gerektiği, TTK’nun 817/2. maddesinde belirtildiği üzere geminin denize elverişli olması gerektiği gibi yakıtı, yükleme hali ve gemi adamlarının da yeterli olması gerektiği, mürettebat beyanlarından, Aliağa AHM’nin 2008/103 D.İŞ ve 2008/95 D.İş. sayılı dosyalarından yangınla mücadelede basiretsizlik gösterdiklerinin anlaşıldığı, mürettebatın görevini dağılıma uygun yerine getirip getirmediğini gösterir röle cetvelinin elde edilemediği, yangında hasar almayan makina dairesinde olması gereken makine defterinin de bulunmadığı, mürettebat ifadeleriyle yangında yaşanan panik sabit olup bu durum yangının büyüklüğü, birden başlaması veya insani zaaflarla (can korkusu vs. ) izah edilemeyeceği, geminin uluslararası yeterlilik belgeleri tam ise TTK’nun 1019/2 ve 1062/2. maddesindeki kurtuluş beyinesinden yararlanmak konusundaki ispat külfetinin taşıyana ait olduğu, taşıyan TTK’nun 817. maddesine göre ilgili makamlardan alınan belgeleri sunmuşsa da bunların birer karine teşkil ettiği, dava konusu UND Adriyatik gemisinin yola elverişli olmadığının kabulü gerektiği, denize elverişlilik ya da yüke elverişlilik hususunun tespitinin eldeki olayda hukuki sonucu değiştirmeyeceği, zararın miktarı yönünden bilirkişi incelemesi yapılması gerektiği düşünülse de Londra Konvansiyonu'nun ilgili maddeleri uyarınca davalının sorumluluğunun sınırlı olacağı kabul edilmekle eldeki dosyada bu yönden bilirkişi tayinine gerek duyulmadığı, denize, yola elverişlilik belgelerini sunan davalı, gemi adamlarının yetersizliğinin, yangına karşı mücadeledeki başarısızlığının, başlangıçtaki elverişsizliğinin zamanında keşfedilememesinin sebeplerini izah edememiş olup kendisinin ve fiillerinden sorumlu olduğu kişilerin bir kusuru olmadığını ispat edemediğinden TTK’nun 1061 ve 1019/2.maddeleri nazara alındığında davalı donatan/taşıyanın zararı tazmine yükümlü olduğu, davalı taraf fon tesisi talep etmiş ise de eldeki davada bu dosya içinde aynı zamanda fon tesisi açısından karar verilme olanağı bulunmadığı, işbu dava tazminat davası olup bir an için davalı talebinin yerinde olduğu düşünülüp fon tesisi talebi ele alınsa ya da başka davadaki fon tesisi talebi bekletici mesele yapılsa bile sonucun değişmeyeceği, Londra Konvansiyonu hükümlerinin borcun sınırlandırılmasına ilişkin bulunduğu, dava konusu gemide yanan yüklerle ilgili olarak pek çok dava derdest olup bu durumda her bir davada tazminat miktarı tespiti ayrı ayrı yapılıp ayrı bir fon tesisi davasında da Londra Konvansiyonu hükümleri çerçevesinde ödenecek tazminatın azami haddinin tespitinin söz konusu olacağı, Londra Konvansiyonu 11. ve 12. maddesinin yorumundan da fon tesisine dair kararın tahsil aşamasında ele alınacağı sonucuna ulaşıldığı, TTK’nun 1072 maddesi uyarınca 25.557 Euro navlun talebinin reddi gerektiği, davacının kar kaybını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davalının fon tesisi talebinin (tazminatın azami haddini belirleyeceği nedeniyle) tahsil aşamasında değerlendirilmesi gerekeceğinden davanın kısmen kabulü ile 430.144,00-TL’nin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.
1-Dava, Pendik/İstanbul Limanı'ndan, İtalya/Trieste Limanı'na hareket eden davalıya ait UN ADRİYATİK isimli RORO gemisinde Hırvatistan açıklarında çıkan yangın sonucu, gemiye yüklenen davacıya ait dorse ve çekicilerin tamamının yanarak zayi olduğu iddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere mahkemece, bozma ilamına uyularak alınan ilk raporun ayrık görüşü ve bozma sonrası alınan ikinci raporun çoğunluk görüşü uyarınca davalıya ait geminin yola elverişli olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
6762 sayılı TTK’nun 1061 maddesinde, taşıyanın, malların yükletilmesi, istifi, taşınması, elden geçirilmesi ve boşaltmasında tedbirli bir taşıyanın dikkat ve ihtimamını göstermekle yükümlü olduğu, yükü taşımak üzere teslim aldığı andan teslim edinceye kadar geçen sürede malların zıyaı veya hasarı yüzünden doğacak zararlardan sorumlu bulunduğu, ancak zıya veya hasarın, tedbirli bir taşıyanın dikkat ve ihtimamı ile dahi önüne geçilemeyecek sebeplerden ileri gelmiş olması halinde sorumlu tutulamayacağı, aynı Yasa’nın 1062. maddesinde, taşıyanın, kendi adamlarının ve gemi adamlarının kusurlarından, kendi kusuru gibi mesul olacağı, zararın geminin sevkine veya başkaca teknik idaresine ait bir hareketin veya yangının neticesi olması halinde taşıyanın yalnız kendi kusurundan sorumlu olacağı hükmü düzenlenmiştir. Yine TTK’nun “Taşıyanın; geminin denize, yola ve yüke elverişli olmamasından dolayı mesuliyeti” başlıklı 1019 maddesinin 2.fıkrasında ise “Taşıyan, yükle ilgili olanlara karşı geminin denize, yola veya yüke elverişli olmamasından doğan zararlardan mesuldür; meğer ki; tedbirli bir taşıyanın sarf etmekle mükellef olduğu dikkat ve ihtimam gösterilmekle beraber eksikliği yolculuğun başlangıcına kadar keşfe imkan bulunmamış olsun” hükmü öngörülmüştür.
Somut uyuşmazlıkta davacı tarafın dava konusu zararının yangın neticesi meydana geldiği sabittir. Dosya kapsamında alınan raporlardan davalıya ait geminin ana güvertesinde başlayan yangının çıkış nedeni tespit edilememiştir.
Davacı vekili, davalıya ait geminin yolculuğun başlangıcında denize, yola ve yüke elverişli olmadığını iddia etmiş, davalı vekili ise aksini savunarak, TTK’nun yukarıda sayılan maddelerindeki kurtuluş beyyinelerinden yararlanmak için geminin teknik ve idari bakımdan sahip olması gerekli tüm belgelere sahip olduğunu bildirerek, buna dair delillerini ibraz etmiştir.
Mahkemece, bozma öncesi alınan ve çoğunluğu gemi inşa-gemi makine mühendisi olan bilirkişilerden oluşan heyetten alınan rapor, bozma sonrası alınan ilk raporun gemi inşa, gemi makine mühendisleri ve uzak yol kaptanından oluşan çoğunluk görüşü ile bozma sonrası alınan ikinci raporun ayrık görüşünde, dava konusu geminin yapısı, teknik donanımı, yangın algılama ve söndürme donanımı bakımından ulusal ve uluslararası normlara uygun olduğu bildirilmiştir. Yine aynı raporlarda gemi adamlarının yangına müdahalede yetersiz kalıp kalmadıkları konusu değerlendirilirken dava konusu UN ADRİYATİK gemisi gemi adamlarının gemide çıkabilecek yangın konusunda eğitildikleri, tatbikatlarını yaptıkları, bu konuda gerekli ve yeterli belgelere sahip oldukları belirtildikten sonra gemi personelinin yangının çok hızlı ve kısa bir süre içerisinde yayılması ve büyümesi sonucu yangına müdahalede yetersiz kalmasının “yangın”ın denizde karşılaşılabilecek en tehlikeli olay olarak kabul edilip bu tür olaylarda kusur izafe edilirken hadisenin nispiliği kavramı göz önüne alınarak değerlendirmek gerektiği, gemi adamlarının eğitildikleri ve tatbikatını yaptıkları şekilde tamamen insani duygular ile ani gelişen bu olağanüstü duruma müdahalede yetersiz kalmalarının geminin yolculuğun başında yola elverişsizliği sonucunu doğurmayacağını belirtmişlerdir.
Dosyaya ibraz edilen, tarafları farklı olmakla beraber dava konusu UN ADRİYATİK isimli RORO gemisinde taşınmakta iken yanan treyler(içindeki yükler) ile ilgili olarak taşımanın kara taşıması ayağı için CMR Konvansiyonu hükümleri çerçevesinde görülüp sonuçlandırılan Federal Eyalet Mahkemesi’nin 15.12.2011 tarih IZR 12/11 sayılı kararında da dava konusu UN ADRİYATİK gemisinde meydana gelen yangın riskinin, sadece açık denizdeki bir geminin başına gelebilecek bir riske dönüştüğü kabul edilmiştir.
Bu durumda mahkemece, tüm bu hususlar nazara alınmadan teknik uzmanlık gerektiren somut uyuşmazlıkta bozma sonrasında alınan ilk raporun hukukçu bilirkişi tarafından düzenlenen ayrık raporu ile bozma sonrası alınan ikinci raporun yine hukukçu bilirkişilerden oluşan çoğunluk görüşüne itibar edilerek davalıya ait geminin, yolculuğun başında yola elverişli bulunmadığı kabul edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, kararın davalı yararına bozulması gerekmiştir.
2- Davacı vekili, diğer talepleri yanında davalı donatana ödendiği iddia olunan navlun bedeli 25.557,00 Euro’nun tahsilini de talep ederek, davacıya ait 11 adet çekici ve dorse için düzenlenen navlun faturası gereğince navlun ödenmiş olmasına rağmen taşıma tamamlanmayıp taşımaya konu yükün tamamı zayi olduğu için davalının navluna hak kazanmayacağını iddia etmiştir. Davalı vekili ise konişmentodaki kayıtlar uyarınca talebin reddini istemiştir. Mahkemece, bu taleple ilgili olarak gerekçesi açıklanmadan “TTK’nun 1072 maddesi karşısında 25.557 Euro yönünden talebin reddi gerekmiştir” denilmiştir. 6762 sayılı TTK’nun 1072/1. maddesinde “Aksine mukavele olmadıkça her hangi bir kaza neticesinde zıyaa uğrayan yük için navlun ödenmez ve peşin ödenmiş ise geri alınır” hükmü düzenlenmiştir.
Bu itibarla mahkemece, davacı tarafın navlun bedeline ilişkin talebi konusunda TTK’nun 1072/1. maddesi, iddia, savunma ve konişmentoda yer alan kayıtlar hep birlikte nazara alınıp sonucuna göre bir karar verilmek gerekirken gerekçesi açıklanmadan sadece yasa maddesi yazılmak suretiyle navlun talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
3- Bozma neden ve şekline göre, taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek olmadığına karar vermek gerekmiştir…”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 438’inci maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Davacı vekili, 06/02/2008 tarihinde Pendik/İstanbul Limanından, İtalya/Trieste Limanına hareket eden Hırvatistan açıklarında davalıya ait UN ADRİYATİK isimli gemide yangın çıktığını, gemi ile birlikte yüklü vaziyette olan dorse ve çekicilerin yanarak zayi olduğunu, Venedik Liman Müdürlüğüne bağlı Sahil Güvenlik Birimi tarafından tutulan raporda gemi personelinin ne gemideki yangın söndürme sistemini ne de yangın durumunda kullanılması gereken su pompasını ve geminin garaj ambarında bulunan yağdırma düzeneğini çalıştırabilmiş olduğunu; geminin seyrü sefer sırasında olağan deniz tehlikelerine karşı koyma yeteneğini azaltan fiziksel kusurların geminin denize elverişli olmadığını gösterdiğini, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)’nın 1019’uncu maddesine göre yangın ve neticesindeki zararın geminin başlangıçtaki denize, yola ve yüke elverişsizliğine dayalı olması hâlinde taşıyanın sorumlu olacağının düzenlenmiş olduğunu, yanan on bir araç karşılığı 220.000Euro, navlun bedeli karşılığı 25.557Euro ve on bir aracın zayii olması nedeniyle olayın gerçekleştiği tarihten talep tarihine kadar geçen süre için geçerli olmak kaydıyla kâr kaybı karşılığı 82.500Euro da dahil olmak üzere toplam 328.057Euro zararı bulunduğunu ileri sürerek, fazlaya dair haklarını saklı tutmak suretiyle 328.057Euro zarar bedelinin karşılığı olan 641.351,435TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, TTK’nın 1062/2’nci maddesine göre taşıyanın şahsi kusurundan kaynaklanmayan yangından doğan zararlardan mutlak surette sorumsuz olduğunu, yangın gemi adamlarının teknik ya da ticari kusurundan kaynaklansa dahi yangından doğan zarardan sorumlu tutulabileceği tek ihtimalin yangına başlangıçtaki bir elverişsizliğin neden olması hâli olduğunu, TTK’nın 1019’uncu maddesi uyarınca sorumluluk için başlangıçtaki elverişsizlik ile zarar arasında illiyet bağı olduğunun yük ilgilisi tarafından ispat edilmesi gerektiğini, zarara sebep olan yangının geminin başlangıçtaki bir elverişsizliği neticesi çıkmadığının açık olduğunu, Tuzla Liman Başkanlığının 03.02.2008 tarihli yola elverişlilik belgesi ile sefer başlangıcında geminin yola, denize, yüke elverişli olduğunun kanıtlandığını savunarak, yangın zararından taşıyanın mutlak sorumsuzluğu nedeniyle haksız davanın reddi gerektiğini, bu savunma kabul görmediği takdirde kabul anlamında gelmemek üzere 1976 Londra Konvansiyonu hükümlerine göre müvekkilinin sorumluluğunun sınırlı olduğunu ve sınırlama fonu tesis edilerek hükme bağlanacak alacakların fondan tahsiline, kabul anlamında olmamak üzere Londra Konvansiyonu hükümlerinin uygulanmaması hâlinde TTK’nın 948’inci maddesi hükmüne göre gemi ve navlunla sınırlı sorumlu olduğunun kabulü ile alacakların bu miktardan orantısal olarak tahsil edilmesi yönünde karar verilmesini istemiştir.
İstanbul Denizcilik İhtisas Mahkemesince verilen 27.01.2011 tarihli, 2008/151 E., 2011/20 K. sayılı ilk kararda, olayda TTK’nın 1019/2’nci maddesinin uygulama yeri olmayıp, TTK’nın 1062/2’nci hükmü gereğince donatan-taşıyanın davalının mutlak sorumsuzluğu nazara alınarak, gerek gemi adamlarının teknik kusuru, gerekse idari kusuru nedeniyle davalının sorumlu olmadığı gerekçesiyle, hükme esas alınan bilirkişi raporunun sonuç bölümünün 8 nolu bendi gereğince, açılan davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı vekilinin temyiz itirazları üzerine hüküm,
Özel Dairece, taraflar arasındaki uyuşmazlıkta davacının bilirkişi raporuna yaptığı ciddi itirazlarını karşılamak üzere bilirkişi heyetinden ek rapor ya da yeni bir bilirkişi heyeti oluşturularak, davacı tarafın iddialarının tek tek incelenmek suretiyle Yargıtay denetimine elverişli bilirkişi raporu alınması ve sonucuna göre karar verilmesi gerektiğinden bahisle davacı yararına bozulmuştur.
Mahkemece bu Özel Daire bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda, dava konusu gemide çıkan yangının sebebinin tespit edilemediği, bilirkişiler ayrı ayrı geminin teknik unsurlarının, yangına ilişkin tüm donanımının kurallara uygun olduğunu dile getirmiş ise de yola elverişliliğin hukuki bir kavram olup varlığının ispatının yolculuğun başlangıcında var olan belgelerle sınırlı olmayacağı, dava konusu gemi Ro Ro gemisi yükünün yakıt dolu araçlar olması nedeniyle yangın riski en üst seviyede bulunduğundan alınacak tedbirlerin de en üst düzeyde olması gerektiği, TTK’nın 817/2’nci maddesinde belirtildiği üzere geminin denize elverişli olması gerektiği gibi yakıtı, yükleme hâli ve gemi adamlarının da yeterli olması gerektiği, mürettebat beyanlarından, Aliağa Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/103 D. İş ve 2008/95 D. İş sayılı dosyalarından yangınla mücadelede basiretsizlik gösterdiklerinin anlaşıldığı, mürettebatın görevini dağılıma uygun yerine getirip getirmediğini gösterir röle cetvelinin elde edilemediği, yangında hasar almayan makine dairesinde olması gereken makine defterinin de bulunmadığı, ayrıca mürettebat ifadeleriyle yangında yaşanan paniğin sabit olduğu, bu durum yangının büyüklüğü, birden başlaması veya insani zaaflarla (can korkusu vs.) açıklanamayacağı, geminin uluslararası yeterlilik belgeleri tam ise de TTK’nın 1019/2 ve 1062/2’nci maddesindeki kurtuluş beyyinesinden yararlanmak konusundaki ispat külfetinin davalı taşıyana ait olduğu, taşıyan; TTK’nın 817’nci maddesine göre ilgili makamlardan alınan belgeleri sunmuşsa da bunların birer karine teşkil ettiği, dava konusu UND Adriyatik gemisinin yola elverişli olmadığının kabulü gerektiği, denize elverişlilik ya da yüke elverişlilik hususunun tespitinin eldeki olayda hukuki sonucunu değiştirmeyeceği, zararın miktarı yönünden bilirkişi incelemesi yapılması gerektiği düşünülse de Londra Konvansiyonu'nun ilgili maddeleri uyarınca davalının sorumluluğunun sınırlı olacağı kabul edilmekle eldeki dosyada bu yönden bilirkişi tayinine gerek duyulmadığı, denize, yola elverişlilik belgelerini sunan davalının, gemi adamlarının yetersizliğinin, yangına karşı mücadeledeki başarısızlığının, başlangıçtaki elverişsizliğini zamanında keşfedilememesinin sebeplerini izah edememiş olup kendisinin ve fiillerinden sorumlu olduğu kişilerin bir kusuru olmadığını ispat edemediğinden TTK’nın 1061 ve 1019/2’nci maddeleri nazara alındığında davalı donatan/taşıyanın zararı tazmine yükümlü olduğu, davalı taraf fon tesisi talep etmiş ise de eldeki davada bu dosya içinde aynı zamanda fon tesisi açısından karar verilme olanağı bulunmadığı, işbu dava tazminat davası olup bir an için davalı talebinin yerinde olduğu düşünülüp fon tesisi talebi ele alınsa ya da başka davadaki fon tesisi talebi bekletici mesele yapılsa bile sonucun değişmeyeceği, Londra Konvansiyonu hükümlerinin borcun sınırlandırılmasına ilişkin bulunduğu, dava konusu gemide yanan yüklerle ilgili olarak pek çok dava derdest olup bu durumda her bir davada tazminat miktarı tespiti ayrı ayrı yapılıp ayrı bir fon tesisi davasında da Londra Konvansiyonu hükümleri çerçevesinde ödenecek tazminatın azami haddinin tespitinin söz konusu olacağı, Londra Konvansiyonu 11’inci ve 12’nci maddesinin yorumundan da fon tesisine dair kararın tahsil aşamasında ele alınacağı sonucuna ulaşıldığı, TTK’nın 1072’nci maddesi uyarınca 25.557Euro davacının navlun bedelinin iadesi talebinin reddi gerektiği, kâr kaybını ise kanıtlayamadığı gerekçesiyle davalının fon tesisi talebinin (tazminatın azami haddini belirleyeceği nedeniyle) tahsil aşamasında değerlendirilmesi gerekeceğinden bahisle davanın kısmen kabulü ile 430.144TL’nin dava tarihinden işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece önceki gerekçelerle ve ISM KOD (International Safety Management) Uluslararası Güvenli Yönetim Koduna, Hamburg Kurallarına, Lahey/Visby Kurallarına, gemi mürettebatının olaydan sonra alınan ayrıntılı ifadelerine, gemi personelinin yangınla mücadele görevini tam olarak yerine getirmediklerine ilişkin ayrıntılı olarak yapılan tespitlere, Zehra Şeker Öğüz-Güvenli Yönetim Sistemine ilişkin açıklamalara yer verilmek ve İngiltere/Galler Yüksek Mahkemesinin “Eurasian Dream” davasına istinaden, davacının navlun ücreti talebine ilişkin olarak da malın zayi olması hâlinde navlunun iade edilmeyeceğine ilişkin konşimentoya hüküm konulmuş olduğundan davacının navluna ilişkin talebinin yerinde olmadığına ilişkin ek gerekçesi ve oy çokluğu ile direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı, taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalıya ait geminin yolculuğun başında yola ve denize elverişli bulunup bulunmadığı, gemi adamlarının bu olağanüstü duruma müdahalede yetersiz kalmalarının geminin yolculuğun başında yola ve denize elverişsizliği sonucunu doğurup doğurmayacağı, buradan varılacak sonuca göre 6762 sayılı TTK’nın 1062/1’inci maddesi gereğince davalının yangın sonucu ortaya çıkan zarardan sorumlu tutulup tutulamayacağı noktalarında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunda uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, mahkemece direnme kararı gerekçesinde bozma ilamına esas gerekçeli karardan farklı olarak ISM KOD (International Safety Management)-Uluslararası Güvenli Yönetim Koduna, Hamburg Kurallarına, Lahey/Visby Kurallarına, gemi mürettebatının olaydan sonra alınan ayrıntılı ifadelerine, gemi personelinin yangınla mücadele görevini tam olarak yerine getirmediklerine ilişkin ayrıntılı olarak yapılan tespitlere, Zehra Şeker Öğüz-Güvenli Yönetim Sistemine ilişkin açıklamalara, İngiltere/Galler Yüksek Mahkemesinin “Eurasian Dream” davasına yer verilmiş olmasının direnme adı altında verilen kararın gerçekte yeni bir gerekçeye dayalı yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmış olup, oy birliğiyle ön sorunun bulunmadığına karar verilerek uyuşmazlığın esastan incelenmesine geçilmiştir.
İşin esasına gelince öncelikle belirtmek gerekir ki, 01.07.2012 tarihinde 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu yürürlüğe girmiş ise de 6103 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunu’nun 2’nci maddesinin 1/a bendindeki “Türk Ticaret Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelen olayların hukuki sonuçlarına, bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişlerse, o kanun hükümleri uygulanır” şeklindeki düzenleme uyarınca eldeki uyuşmazlığın çözümünde 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu hükümlerinin uygulanacağı kuşkusuzdur.
Ayrıca uyuşmazlığın aydınlatılması için geminin yola ve denize elverişliliği ile taşıyanın yangından dolayı oluşan zarardan sorumluluğuna dair genel bir açıklama yapılmasında fayda vardır.
6762 sayılı TTK’nın 817 “Denize elverişli gemi, yola elverişli gemi” kenar başlıklı maddesine göre,
“Tekne, umumi donatım, makine, kazan gibi esas kısımları bakımından yapacağı yolculuğun (tamamıyla anormal tehlikeler hariç) deniz tehlikelerine karşı koyabilecek durumda olan bir gemi "Denize elverişli" sayılır.
Denize elverişli olan gemi, teşkilatı, yükleme durumu, yakıtı, kumanyası, gemi adamlarının yeterliği ve sayısı bakımlarından yapacağı yolculuğun (Tamamıyla anormal tehlikeler hariç) tehlikelerine karşı koyabilmek için gerekli vasıfları haiz bulunduğu taktirde "Yola elverişli" sayılacaktır.
Taşıyanın mesuliyeti TTK’nın 1061 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup, TTK’nın 1061’inci maddesine göre taşıyan; malların yüklenmesi, istiflenmesi, elden geçirilmesi, taşınması ve boşaltılması safhalarında tedbirli bir taşıyanın göstereceği dikkat ve özeni sarf etmekle yükümlüdür; aksi taktirde, bu suretle meydana gelecek olan zararlardan dolayı sorumlu olacaktır. Aynı maddenin devamında ise taşıyana bir kurtuluş imkânı getirilmekte ve kendisinin tedbirli bir taşıyanın göstermesi gereken bütün dikkat ve özeni göstermesine rağmen önüne geçemeyeceği sebeplerden dolayı zararın meydana gelmiş olduğunu ispat ettiği taktirde sorumlu olmayacağı ortaya konulmaktadır.
Söz konusu hükmü takip eden iki maddede ise taşıyanın sorumlu olmadığı hâller düzenlenmiş ve TTK’nın 1062’nci maddesinde taşıyanın kendi adamları ve gemi adamlarının idare ve sevk kusurları ile kendi şahsi kusuru olmaması şartıyla yangın sonucunda meydana gelecek olan yük zararları mutlak olarak taşıyanın sorumluluğu sahasından çıkarılmıştır. 1063’üncü maddede ise denizcilikte karşılaşılabilecek olan tipik bazı tehlikeler ortaya konulmuş ve zararın bunlardan birinden kaynaklanması hâlinde farklı bir ispat rejimi ile taşıyanın muhtemel olarak sorumlu olmayacağı düzenlenmiştir.
Kanun’un 1062’nci maddesinin ikinci fıkrası, “Zarar geminin sevkine veya başkaca teknik idaresine ait bir hareketin veya yangının neticesi olduğu taktirde taşıyan yalnız kendi kusurundan mesuldür. Daha ziyade yükün menfaati icabı olarak alınan tedbirler geminin teknik idaresine dahil sayılmaz” şeklinde olup bu hükme göre,
Yangın zararlarından da taşıyan, kendi kusuru olmadıkça sorumlu sayılmayacaktır. Gerek gemide, gerekse yükün taşınmak üzere teslim alındığı andan varma limanında gönderilene teslim edildiği ana kadar karada meydana gelen yangınlar bu kapsamdadır. Yangından söz edilebilmesi için açık bir ateş veya alevin mevcut olması gerekir. Bu anlamda bir yangın çıkmadan sadece aşırı ısıdan ileri gelen zararlar buna dahil değildir. Bununla birlikte bir yangın vesilesiyle (mesela dumandan veya yangın söndürme faaliyetlerinden) meydana gelen dolaylı zararlar da yangın zararıdır.
Yangın çeşitli sebeplerden ileri gelebilir:
Yangın gemi adamlarının teknik kusurlarından ileri gelmişse (mesela kazan fazla ısıtma neticesinde patlamış ve yangın çıkmıştır); yangın gemi adamlarının ticari bir kusurundan, yani yüke gereği gibi özen göstermemelerinden ileri gelmişse (ambarda kibrit veya mum yakılmıştır) taşıyan sorumlu değildir. Ancak yangın gemi adamlarının, geminin yolculuk başında denize, yola ve yüke elverişli olmasına gereği gibi özen göstermemiş olmalarından ileri gelmişse (yangına yol açan kazan arızaları dikkatsizlik yüzünden keşfedilmemiş veya tespit olunduğu hâlde haber verilmemiş) taşıyan doğan zararlardan sorumludur.
İspat yükümlülüğüne gelince, TTK’nın 1062’nci maddesinin ikinci fıkrasındaki şartların mevcut olduğunu, yani zararın adamlarının veya gemi adamlarının geminin sevkine veya başkaca teknik idaresine ait bir hareketleri veya yangın neticesi meydana geldiğini ve kendisinin de bir kusuru bulunmadığını taşıyan ispat etmek zorundadır. Adamlarını seçme ve denetlemede ihmal de kusurdur. Yangın sebebi olarak taşıyanın adamlarının veya gemi adamlarının kusurunu yükle ilgili ispat etmekle yükümlüdür (Çağa, T./ Kender, R.: Deniz Ticareti Hukuku II, Navlun Sözleşmesi, 8. Baskı, İstanbul 2006, s.158-159).
TTK’nın 1019’uncu maddesi gereği taşıyan, geminin yolculuk başlangıcındaki elverişsizliğinden kaynaklanan yangından dolayı sorumludur. Bu hâlde kusur unsurunu ikiye ayırarak incelemek gerekmektedir.
a. Taşıyanın şahsi kusuru: 1062’nci maddede belirtilen taşıyanın şahsi kusuru hâli budur. Söz konusu hâl ancak geminin başlangıçtaki elverişsizliği şeklinde ortaya çıkabilecektir. Zira sefer başlangıcından sonra taşıyanın şahsi kusuru ile yangına sebep olabilmesi mümkün gözükmemektedir. Örneğin geminin elektrik donanımının bozuk olduğunu bile bile taşıyanın gemiyi yeni bir sefere çıkarması şahsi kusurunun olduğuna delalettir. Bu bakımdan önemli olan nokta taşıyanın gemide mevcut olan eksikliği bilmesi ya da bilmesinin gerekmesidir. Dolayısıyla tedbirli bir taşıyanın normal şartlar altında bilemeyeceği bir kusurun yolculuk başlangıcında bulunması kendisinin sorumluluğunu gerektirmemektedir. Taşıyan gemiyi denize elverişli bir şekilde gönderdiğini nasıl ispat edecektir? Bu konuda klas kurumlarından alınmış olan sertifikalar, yükleme limanında bağımsız denetim kuruluşlarına yaptırılan testler kuşkusuz taşıyan lehine karine teşkil edeceklerdir. Bu durumda söz konusu sertifika ve belgelerin gerçeğe aykırı olduğunu, diğer bir ifadeyle geminin yolculuk başlangıcında elverişli olmadığını ispat yükümlülüğü yükle ilgililere ait olacaktır.
b. Gemi adamlarının kusuru: Madde metninde “zarar yangının neticesinde olduğu takdirde taşıyan yalnız kendi kusurundan mesuldür” denmektedir. Böyle bir durumda taşıyanın sorumluluğu her ne kadar şahsi kusura bağlanmış olsa da, La Haye Kurallarının gerekçeleri incelenecek olduğu takdirde görülmektedir ki yangın sorumsuzluğuna ilişkin hükmün geminin elverişsizliği konusundaki hükmü değiştirmek gibi bir amacı bulunmamaktadır. Bu sebeple taşıyan gemi adamlarının gemiyi sefer başlangıcında elverişsiz kılan kusurlarından dolayı sorumludur. Bu hususta da gemide bulunan elverişlilik sertifikaları ile diğer belgelerin taşıyan lehine karine yaratma kudreti bulunmaktadır. Bu sebeple yükle ilgililerin söz konusu karineyi çürütmeleri gerekmektedir.
Yangın gemi adamlarının ticari kusurundan kaynaklanmışsa, diğer bir ifadeyle yüke özen göstermemelerinden ileri gelmişse, bu zarardan sorumlu değildir. Ambarda kibrit yakılmış ya da gemi adamının diğer bir ticari kusuru söz konusu olmuşsa 1062’nci maddenin metni taşıyanın sorumluluğu imkânsız kılmaktadır (Ülgener, M.F.: Yangın Zararları Sebebi ile Yüke Gelen Zararlardan Taşıyanın Sorumluluğu www.ulgener.com/files/upload/files/articles/turkish/18.Yanginzararlari.pdf).
Yapılan bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde, mahkemece bozma kararı öncesi alınan ve çoğunluğu gemi inşa ve gemi makine mühendisi olan bilirkişilerden oluşan heyetten alınan 08.12.2010 tarihli rapor, bozma kararı sonrası alınan 22.02.2012 tarihli raporda gemi inşa, gemi makine mühendisleri ve uzak yol kaptanından oluşan çoğunluk görüşü ile bozma kararı sonrası alınan 12.06.2013 tarihli raporun ayrık görüşünde ve Aliağa Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/95, 96 ve 103 Talimat sayılı dosyalarına sunulan bilirkişi raporlarında, dava konusu geminin yapısı, teknik donanımı, yangın algılama ve söndürme donanımı bakımından ulusal ve uluslararası normlara uygun olduğu bildirilmiş olup, ayrıca bu raporlarda gemi adamlarının yangına müdahalede yetersiz kalıp kalmadıkları konusu değerlendirilirken dava konusu Un Adriyatik gemisi gemi adamlarının gemide çıkabilecek yangın konusunda eğitildikleri, tatbikatlarını yaptıkları, bu konuda gerekli ve yeterli belgelere sahip oldukları belirtildikten sonra gemi personelinin yangının çok hızlı ve kısa bir süre içerisinde yayılması ve büyümesi sonucu yangına müdahalede yetersiz kalmasının “yangın”ın denizde karşılaşılabilecek en tehlikeli olay olarak kabul edilip bu tür olaylarda kusur izafe edilirken hadisenin nispiliği kavramı göz önüne alınarak değerlendirmek gerektiği, gemi adamlarının eğitildikleri ve tatbikatını yaptıkları şekilde tamamen insani duygular ile ani gelişen bu olağanüstü duruma müdahalede yetersiz kalmalarının geminin yolculuğun başında yola elverişsizliği sonucunu doğurmayacağını beyan etmişlerdir. Ancak bozma kararı sonrasında alınan 22.02.2012 tarihli bilirkişi raporunun hukukçu bilirkişi tarafından düzenlenen ayrık raporu, bozma kararı sonrası alınan 12.06.2013 tarihli bilirkişi raporunun yine hukukçu bilirkişilerden oluşan çoğunluk görüşü ile 31.01.2013 tarihli teknik raporda ise davalıya ait geminin, yolculuğun başında yola elverişli bulunmadığı bildirilmiş olup; mürettebatın sertifikalarının tam olması, yangın talimlerinin yapılması gibi donatanın aldığı önlemlerin yeterli olmadığını, davalının SOLAS gereksinimi olan yangın anında hızlı ve bilinçli yangına mücadeleye hazır olunduğunu kanıtlamaktan uzak olduğunu bildirmişlerdir.
Ne var ki, Özel Dairenin bozma kararında bahsedilen, somut uyuşmazlıkta bozma sonrasında alınan ilk raporun hukukçu bilirkişi tarafından düzenlenen ayrık raporu ile bozma sonrası alınan ikinci raporun yine hukukçu bilirkişilerden oluşan çoğunluk görüşüne itibar edilerek davalıya ait geminin, yolculuğun başında yola elverişli bulunmadığı kabul edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş olduğuna dair birinci bozma nedeni, geminin teknik donanımının yolculuğun başında yola ve denize elverişli olup olmadığı raporlar arasında çelişki giderilmeden karar verildiğinden dosya kapsamına uymamakla, dosyadaki tüm belgeler yeniden değerlendirilip, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 281/3’üncü maddesinde mahkemenin gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla tekrar inceleme yapabileceği öngörüldüğünden ve 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun 3’üncü maddesinin üçüncü bendinde belirtilen “Genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz” ilkesi de gözetilmek suretiyle bilirkişi raporları arasındaki geminin teknik donanımının yolculuğun başında denize ve yola elverişli olup olmadığı hususundaki çelişkinin yeniden bilirkişi raporu alınması suretiyle giderilmesi ile davalı taşıyan-donatanın gemi adamlarının kusurlarından dolayı sorumlu olup olamayacağının da yukarıda ispat yüküne ilişkin belirtilen ilkeler gözetilmek suretiyle yeniden değerlendirilmesi ile direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, bir kısım üyeler tarafından; gerek Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin bozma gerekçesi, gerekse bozma gerekçesinde yer alan aynı olay nedeniyle verilen Almanya Federal Eyalet Mahkemesinin kararı ile yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın gemi adamlarının yangına müdahale ve mücadelede yetersiz kalıp kalmadıkları ve bunun başlangıçtaki bir yola elverişsizlik olarak kabulü gerekip gerekmediği noktasında olup, geminin teknik donanımının denize, yola ve yüke elverişli olup olmadığına dair bir uyuşmazlık bulunmadığından bu yönde yeniden teknik bakımdan bilirkişi raporu alınmasının gerekli olmadığı, direnme kararının Özel Daire bozma kararı doğrultusunda bozulması gerektiği görüşü ile iki üye tarafından direnme kararının usul ve yasaya uygun olduğundan onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüşler Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
O hâlde, yukarıda açıklanan değişik gerekçe ile direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç: (1) Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3’üncü maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
(2) Bozma nedenine göre davacı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, aynı Kanun’un 440’ıncı maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 25.10.2018 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Dava, davalının donatanı-taşıyan olduğu RO-RO gemisinde çıkan yangın sonucunda davacıya ait dorse ve çekicilerin tamamen yanarak zayi olduğu iddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Mahkemece bilirkişi kurulundan rapor alındıktan sonra davanın reddine karar verilmiş, 11.Hukuk Dairesince, davacının rapora itirazları konusunda ek rapor veya yeni bir bilirkişi heyetinden rapor alınması hususunda eksik inceleme nedeniyle karar bozulmuş, ve mahkemece uyulan bozma uyarınca iki kez bilirkişi raporu alındıktan sonra davanın kabulüne karar verilmiş, Özel Daire’nin bozma ilamına karşı direnme kararı verilmiştir.
08.12.2010 tarihli ilk bilirkişi heyeti raporunda, geminin yangın algılama ve söndürme donanımının olay tarihinde yürürlükte bulunan kurallar bakımından mevcut belgeleri itibariyle mevzuata uygun olduğu, gemideki yangın algılama sisteminin çalışmış ve işlev gereklerini yerine getirmiş olduğu, geminin teknik olarak yetersiz olduğunu gösteren sağlam kanıtlar olmadığı, yangınla mücadelede gemi adamlarının görevini ifada basiretsizliğinin olduğu, bu tür olaylarda kusur izafe ederken hadisenin nispiliği kavramını da göz önüne alarak değerlendirmek gerektiği, donatanın sorumluluğu konusunda terditli bir sonuca varmayı uygun gördüklerini belirtmişlerdir.
Bozmadan sonra alınan 22.02.2012 tarihli bilirkişi heyeti raporunda, geminin RO-RO gemilerine uygun donatıldığı, bu donanımları gemi adamlarının aktif hale getirmeye yetersiz kaldığı, başarısız oldukları, teknik açıdan inşa edildiği 2001 tarihi itibariyle SOLAS kurallarına uygun inşa edildiği, yangın algılama söndürme donanımının olay tarihindeki yürürlükteki kurallar bakımından mevcut belgeleri ile mevzuata uygun olduğu, geminin denize ve yola elverişlilik belgelerinin SOLAS kurallarına uyumluluğunun tam olduğu, yangının kontrol altına alınıp söndürülememesinde, gemi personelinin çok hızlı ve kısa sürede yayılan ve büyüyen yangına müdahalede zafiyeti sonucu kritik gecikme ile yangının denizde karşılaşılabilecek en büyük tehlikeli olay ve hadisenin nispiliği kavramı gözönüne alınarak değerlendirildiğinde, yangına eğitimini ve tatbikatını aldıkları şekilde müdahale edememelerinin can korkusu ve panik gibi tamamen insani sebeplerle mümkün olduğu kanaatine vardıkları belirtilmiş, teknik heyetin bu görüşüne, hukukçu bilirkişi ayrık rapor sunmuştur.
İzmir Asliye Ticaret Mahkemesi’nden talimatla alınan 23.09.2013 tarihli çoğunluk bilirkişi raporuna ayrık rapor veren bilirkişinin raporunda, geminin SOLAS kurallarına uygun inşa edildiği, kurallar bakımından bir eksikliği bulunmadığı, teknik bilirkişi raporları karşısında, karine denize ve yüke, yola elverişlilik belgelerini haiz olan davalı lehine olduğu ve başlangıçta yola elverişsiz gemi tahsisini kesin olarak-karineyi çürütecek şekilde kanıtlamak yükünün davacı üzerinde olduğu, bu yükümlülüğün davacı tarafından yerine getirilmemiş olduğu, ancak tartışılması gereken hususun gemi adamlarının yangınla mücadele sırasında gösterdikleri davranış ve müdahalenin yangınla mücadelede yetersiz kalmasının yola elverişlilik kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği olduğu, davalının ISM’e aykırı hareket ederek gemi adamlarının almaları gereken eğitimi hiç ya da gereği gibi vermediğine ya da talimleri yaptırmadığına ilişkin somut belgeler olmayıp, aksine bu eğitim ve tatbikatların belge üzerinde yeterli ve mevzuata uygun olduğu, geminin başlangıçta denize ve yola elverişli olduğu, taşıyanın, adamlarının ticari-teknik-kast-ihmal kusurlarından yangında mutlak sorumsuz olduğu, şahsi kusurun fiilen taşıyanda olmadığı somut dava konusu gibi durumlarda taşıyanın yangından sorumlu tutulamayacağı, taşıyanın zarardan sorumlu olmadığı kanaatine varılmış, iki hukukçu bilirkişi çoğunluk raporunda gemi personelinin yangınla mücadeledeki görevi ifada yetersiz olduklarının teknik raporlara bakıldığında ortaya çıktığı, bu durumun geminin yola elverişli olmadığı yönünde şüphe uyandıracak nitelikte olduğu belirtilmiş, gemi adamlarının yetersizliği nedeniyle geminin yola elverişli olmadığı, sorumluluktan kurtulmak isteyen taşıyanın, başlangıçta mevcut fakat tedbirli bir taşıyanın özenine rağmen yolculuk başına kadar keşfedilemeyen bir elverişsizliğin söz konusu olduğunu ispat etmesi gerektiği, davalının bu tür ispat faaliyetine girmediği belirtilerek davalının zarardan sorumlu olduğu sonucuna varılmıştır.
Yukarıda özetlenen tüm bilirkişi raporlarında, teknik bilirkişilerce geminin SOLAS kurallarına uygun inşa edildiği, ISM kurallarına uygun olduğu, teknik yönden donanımında bir kusur bulunmadığı belirlenmiş olup, Aliağa Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/95, 96 ve 103 Talimat Sayılı dosyalarına sunulan bilirkişi raporları da aynı doğrultuda olup, Mahkemece direnme kararında da bu husus, “geminin inşa edildiği 2001 tarihi itibariyle SOLAS kurallarına uygun inşa edildiği, teknik bilirkişi raporlarına göre, yangın algılama ve söndürme donanımında olay tarihinde yürürlükte bulunan mevzuata aykırılık bulunmadığı anlaşılmıştır” şeklinde ifade edilmiş, yine “geminin yola elverişli olup olmadığı, aşamalarda alınan bilirkişi raporları ve sunulan delillerle birlikte değerlendirildiğinde yangın ile mücadelede kullanılan pompalar, güç ve kumanda kablolarının alev geçirici kablo kullanılmasının SOLAS kurallarına aykırı olmadığı, yangın alarm sisteminin sağlıklı çalıştığı, makine dairesinin havalandırma sistemi açısından geminin inşa edildiği yıldaki uluslararası normlara uygun olarak inşa edildiği, yangın algılama ve söndürme donanımının olay tarihindeki mevzuata uygun olduğu sonucuna varılmıştır.” denmiştir. “Bozma ilamından sonra dosyanın bütünü ile incelenmesi neticesinde davalının gemisinde çıkış nedeni tespit edilemeyen yangın olayı meydana geldikten sonra gemi personelinin yangınla mücadele görevini tam olarak yerine getirmedikleri anlaşılmaktadır.” ifadesiyle de direnme gerekçesi ve davalının tazminattan sorumlu tutulma sebebi, gemi personelinin yangınla mücadelede ve müdahalede yetersiz olmaları ve bu hususun yola elverişsizlik olduğudur. Direnme kararı veren Mahkemenin gerekçeleri ile 11. Hukuk Dairesinin bozma ilamındaki bozma gerekçeleri nazara alındığında, uyuşmazlık; gemi adamlarının yangına eğitimli- talimli olup olmadıkları, buna rağmen müdahalede, mücadelede yetersiz kalmalarının taşıyanın mutlak sorumluluğunu gerektiren bir-yola elverişsizlik-sonucunu doğurup doğurmadığı noktasında toplanmaktadır. Özel Daire bozma ilamında, bu büyüklükte bir yangının denizde karşılaşılabilecek en tehlikeli olay olduğuna ve kusur izafe edilirken hadisenin nispiliği kavramının göz önünde bulundurulması gerektiğine, gemi adamlarının eğitildikleri ve tatbikini yaptıkları şekilde tamamen insani duygularla ani gelişen bu olağanüstü duruma müdahalede yetersiz kalmalarının geminin yolculuğun başında yola elverişsizlik sonucunu doğurmayacağına dair bozma öncesi alınan rapor ile bozmadan sonra teknik bilirkişi çoğunluk görüşüne ve son rapordaki ayrık görüşe rağmen bozma sonrası alınan ilk raporun hukukçu bilirkişi ayrık raporu ile bozma sonrası ikinci raporun hukukçu bilirkişi çoğunluk görüşüne itibar edilerek geminin yolculuğun başında yola elverişli olmadığının kabulü doğru görülmemiş, ayrıca aynı yangın olayı nedeniyle yanan treylerle ilgili olarak görülüp sonuçlandırılan Federal Eyalet Mahkemesi’nin 15.12.2011 tarih IZR 12/11 sayılı kararı da bozma gerekçesinde yer almış, bu kararda da dava konusu gemide çıkan yangın riskinin, sadece açık denizdeki bir geminin başına gelebilecek bir riske dönüştüğünün kabul edildiği belirtilmiştir. Davalıyı sorumlu tutan Landshut Eyalet Mahkemesi (2.Ticaret Mahkemesi)'nin ve temyizi inceleyen Münih Eyalet Yüksek Mahkemesinin kararına karşı karar düzeltme istemini inceleyen Federal Eyalet Mahkemesi’nin kararında, Türkiye için 4 Ocak 1954 tarihinde yürürlüğe giren ve doğrudan uygulanacak olan Lahey 4, 2b hükmüne göre, taşıyıcının mallarda yangın sebebiyle meydana gelen zarar ve ziyadan, kendi kastı ve ihmali yoksa sorumlu olmayacağı açıklanarak, davalı taşıyıcının burada bir kasıt veya ihmali ile ilgili maddi delil bulunmadığı, bu sebeple taşıyıcının sorumluluktan kurtulabildiği, davalının karar düzeltme talebi ile davanın tamamen reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Gerek yukarıda belirtilen Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin bozma gerekçesi, gerek bozma gerekçesinde yer alan, aynı olay nedeniyle verilen Federal Eyalet Mahkemesi’nin kararı nazara alınarak usul ve yasaya uygun bozma ilamına uyulması gerekirken, yazılı gerekçelerle direnme kararı verilmesi bozmayı gerektirdiği görüşünde olduğumdan ve yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık gemi adamlarının yangına müdahale ve mücadelede yetersiz kalıp kalmadıkları ve bunun başlangıçdaki bir yola elverişsizlik olarak kabulü gerekip gerekmediği noktasında olup, geminin teknik donanımının denize – yola- yüke elverişli olup olmadığına dair bir uyuşmazlık bulunmadığından bu yönde yeniden teknik bilirkişi raporu alınması gerekmediğinden sayın çoğunluğun buna ilişkin değişik bozma görüşüne katılmıyorum.
11. Hukuk Dairesi, 2013/4211 E., 2013/20625 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSULH HUKUK MAHKEMESİ
tam metni aç
Dava, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)'nın 1301. maddesi hükmü gereğince, sigorta şirketinin ödeme yaptıktan sonra haksız fiil faili aleyhine açmış olduğu tazminat davası olup, mahkemece davacının iddiasının sigortalı tarafından ileri sürülebileceği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmişti
11. Hukuk Dairesi 2013/4211 E. , 2013/20625 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :SULH HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen davada Bakırköy 2. Sulh Hukuk Mahkemesi’nce verilen 18/12/2012 tarih ve 2012/251-2012/1020 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, sigortalıya ait emtianın Bursa/İspanya arası taşınmak üzere davalıya teslim edildiğini, ancak 05.09.2010 tarihinde kumaşların kaybedildiğini, ürünler sipariş üzerine özel olarak yapıldığı için sigortalının müşterisini kaybetmemek adına tekrar aynı emtiayı üretmek zorunda kaldığını, sevkiyat öncesinde ise malların bulunduğu bilgisinin sigortalıya ulaştığını, bu kumaşların ikinci kez satılmasının mümkün olmadığını, sigortalının zararının karşılandığını, davalının yapılan takibe haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın 2.855 TL üzerinden iptalini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, CMR 20. maddeye göre 60 günden önce emtianın bulunarak alıcısına teslim edildiğini, gecikmeden kaynaklı zararın ispatlanması gerektiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre, taşıma sırasındaki gecikme nedeniyle emtianın zamanında teslim edilmediği, sigortalının müşterisini kaybetmemek için yeni ürün siparişi verdiği, kumaşların ikinci kez satılma imkanı kalmadığı yönündeki iddianın sigortalı tarafından ileri sürülmesi gerektiği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)'nın 1301. maddesi hükmü gereğince, sigorta şirketinin ödeme yaptıktan sonra haksız fiil faili aleyhine açmış olduğu tazminat davası olup, mahkemece davacının iddiasının sigortalı tarafından ileri sürülebileceği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. Davacı ... şirketince sigortalıya ait emtianın geç teslim edilmesi nedeniyle oluşan hasara ödeme yapılarak 06.12.2010 tarihinde temlik alınmıştır. Sigortacının açtığı rücu davasında, mülga TTK'nın 1301. maddesinde anılan halefiyet şartları gerçekleşmemiş olup da, sigortacı ödeme yaptığı sigortalısından zarar sorumlusuna karşı olan dava hakkını temlik yoluyla almışsa, bu takdirde davacı bu sıfatını, TTK'nın 1301. maddesi hükmünden değil, karar tarihinde yürürlükteki 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)'nun 162 ve onu izleyen maddelerinde düzenlenmiş bulunan alacağın temliki hükümlerinden almış olacağından başlangıçta sigortacı tarafından rücu davası şeklinde açılmış olan dava reddolunmayarak bu hükümler çerçevesinde çözüme kavuşturulacaktır (ULAŞ, Işıl; Uygulamalı Sigorta Hukuku Mal ve Sorumluluk Sigortaları, Ankara 2007, s. 188). Buna göre somut olayda davacı ... şirketinin, 818 Sayılı BK'nun 162 ve devamı maddeleri hükmü gereğince, haksız fiil faili aleyhine temlik hükmüne göre rücu hakkı bulunmaktadır.
Bu itibarla, mahkemece işin esasına girilerek neticesine göre bir karar vermek gerekirken, yanılgılı değerlendirmelerle yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 15.11.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2012/6110 E., 2013/10231 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTİCARET MAHKEMESİ
tam metni aç
2- Ancak, dava 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)'nın 1301. maddesi hükmü gereğince, sigorta şirketinin ödeme yaptıktan sonra haksız fiil faili aleyhine açmış olduğu tazminat davasıdır.
11. Hukuk Dairesi 2012/6110 E. , 2013/10231 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen davada İstanbul 46. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 15/12/2011 tarih ve 2009/363-2011/332 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkili nezdinde Klasik Yangın Sigorta Poliçesi ile sigortalı işhanında, davalı tarafından yapılan çatı izolasyonu sırasında, izolasyon malzemelerinin tutuşması sonucunda çıkan yangın nedeniyle oluşan toplam 118.232.00 TL hasar bedelinin, müvekkilince dava dışı sigortalılara ödendiğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 7.100.00 TL hasar bedelinin ödeme tarihinden itibaren avans faiziyle tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, 06.11.2009 tarihinde talebini 118.232.00 TL olarak ıslah etmiştir.
Davalı vekili, müvekkili ile dava dışı ... Yöneticiliği arasında çatının kısmi onarımı konusunda anlaşma yapıldığını, ancak dava konusu yangının çıkmasında müvekkilinin sorumluluğunun bulunmadığını, talep edilen alacak miktarının fahiş olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, tanık anlatımları ve benimsenen 19.10.2010 ve 10.10.2011 tarihli bilirkişi raporlarına göre, davalının çatıda onarım çalışması yaptığı noktada yangının başladığı, oluşan zarardan davalı tarafın BK’nın 356 ve 100 maddeleri gereğince sorumlu olduğu, ilk bilirkişi raporu ile hukukçu bilirkişi raporunda yapılan tespitlerin, incelenen poliçe kapsamına daha uygun olduğu, buna göre poliçe ile rizikonun doğması sonucu binadaki kiracılara değil komşu binalara verilen zararların teminat altına alındığı gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile, 51.935,00 TL alacağın 02.02.2009, 10.729,41 TL alacağın 19.02.2009 ödeme tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve poliçede malikin/kiracıların komşulara karşı mesuliyeti teminat altına alınmış olmakla mahkemenin bu yöne ilişkin gerekçesinin doğru bulunmasına göre davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2- Ancak, dava 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)'nın 1301. maddesi hükmü gereğince, sigorta şirketinin ödeme yaptıktan sonra haksız fiil faili aleyhine açmış olduğu tazminat davasıdır. Davacı ... şirketince eşyaları hasarlanan dava dışı kiracılar Mustafa Bayar ile Vatev Vakfı'na ödeme yapılarak alacakları 28.01.2009 ve 02.02.2009 tarihinde temlik alınmıştır. Sigortacının açtığı rücu davasında, mülga TTK'nın 1301. maddesinde anılan halefiyet şartları gerçekleşmemiş olup da, sigortacı ödeme yaptığı sigortalısından zarar sorumlusuna karşı olan dava hakkını temlik yoluyla almışsa, bu takdirde davacı bu sıfatını, TTK'nın 1301. maddesi hükmünden değil, karar tarihinde yürürlükteki 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)'nun 162 ve onu izleyen maddelerinde düzenlenmiş bulunan alacağın temliki hükümlerinden almış olacağından başlangıçta sigortacı tarafından rücu davası şeklinde açılmış olan dava reddolunmayarak bu hükümler çerçevesinde çözüme kavuşturulacaktır (ULAŞ, Işıl; Uygulamalı Sigorta Hukuku Mal ve Sorumluluk Sigortaları, Ankara 2007, s. 188).
Buna göre somut olayda davacı ... şirketinin, BK'nın 162 ve devamı maddeleri hükmü gereğince, haksız fiil faili aleyhine temlik hükmüne göre rücu hakkı bulunmaktadır. Bu nedenlerle mahkemece, davacı ... şirketince ödenen hasar teminat dışında kalmakta ise de temlik hükmüne göre davacının haksız fiil failine rücu hakkı bulunduğu gözetilerek oluşacak sonuç çerçevesinde karar vermek gerekirken, bu hususta hiç bir değerlendirme yapılmaksızın yazılı olduğu şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, davacı yararına bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle kararın davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 17.05.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Ticaret Hukuku
Ticari işlere uygulanacak hukuk kaynakları ve bu kaynakların uygulama sırası düşünüldüğünde, hakim önüne gelen bir uyuşmazlıkta aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
A) Hakkında ticari bir hüküm bulunmayan ticari işlerde, ticari örf ve adet varsa genel hükümlere gidilmez.
B) Ticari örf ve adet kuralları, yazılı olmasalar dahi genel hükümlerden (TBK, TMK genel hükümleri) önce uygulanır.
C) Bir bölgeye özgü ticari örf ve adetler, genel nitelikteki ticari örf ve adetlere üstün tutulur.
D) Ticari işlerde emredici hukuk kuralları, ticari örf ve adetten her zaman önce gelir.
E) Kanunda açıkça atıf yapılmadıkça, "teamül" (henüz örf ve adet seviyesine ulaşmamış alışkanlık) mahkemenin hükmüne doğrudan esas teşkil edebilir.
Bu maddeyle ilgili 11 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.