Türk Ticaret Kanunu 2. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 2- (1) Kanunda aksine bir hüküm yoksa, ticari örf ve âdet olarak kabul edildiği belirlenmedikçe, teamül, mahkemenin yargısına esas olamaz. Ancak, irade açıklamalarının yorumunda teamüller de dikkate alınır.
(2) Bir bölgeye veya bir ticaret dalına özgü ticari örf ve âdetler genel olanlara üstün tutulur. İlgililer aynı bölgede değillerse, kanunda veya sözleşmede aksi öngörülmedikçe, ifa yerindeki ticari örf ve âdet uygulanır.
(3) Ticari örf ve âdet, tacir sıfatını haiz bulunmayanlar hakkında ancak onlar tarafından bilindiği veya bilinmesi gerektiği takdirde uygulanır.
III - Ticari işler
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
439 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2738 E., 2021/1513 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
olarak sorumluluktan kurtulamayacağı, lehtara karşı ödeme yapılmış olmasının keşideci ile lehtar arasındaki kişisel ilişki niteliğinde olup, bu nitelikteki şahsi def’îlerin ciro yolu ile çeke hamil olan kişiye karşı ileri sürülebilmesinin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) 818/1-e maddesinin göndermesiyle aynı Kanun’un 687/1 maddesi uyarınca hamilin çeki iktisap ederken bile bil
Hukuk Genel Kurulu 2017/2738 E. , 2021/1513 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Antalya 2. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili tarafından keşide edilen 30.11.2011 keşide tarihli 10.000TL ve 30.12.2011 keşide tarihli 10.000TL bedelli çeklerin 24.12.2010 tarihinde müşterisi olan dava dışı ... Halı Mefruşat Tic. Ltd. Şti.’nin işyerinde meydana gelen hırsızlık sonucu çalındığını, çalınan çekler hakkında Antalya Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma yapıldığını ve çeklerin ibrazı hâlinde el konulmasına karar verildiğini, ... Halı Mefruşat Tic. Ltd. Şti. tarafından Bucak Asliye Hukuk Mahkemesinde çek iptali davası açıldığını, mahkemece ödeme yasağı kararı verildiğini, aynı mahkemece 12.07.2011 tarihinde verilen kararla, içlerinde dava konusu çeklerin de bulunduğu 18 adet çeke ilişkin iptal kararı verildiğini, iptal kararı üzerine 13.07.2011 tarihinde çeklerin bedelinin ... Halı Mefruşat Tic. Ltd. Şti’ye ödendiğini, sonrasında davalı banka tarafından bu çeklerle ilgili ... Halı Mefruşat Tic. Ltd. Şti ve müvekkili aleyhine icra takibi başlatıldığını, çeklerin arka yüzünde bulunan ... Halı Mefruşat Tic. Ltd. Şti.’ye ait olduğu iddia edilen kaşenin sahte olduğunu, imzanın da bu şirket yetkilisine ait olmadığını, ciro silsilesinin kopuk olduğunu, anılan şirket tarafından icra takibine itiraz edildiğini, imzaya itirazın Antalya 4. İcra Hukuk Mahkemesinin 27.09.2012 tarihli ve 2012/527 E., 2012/873 K. sayılı kararı ile kabul edildiğini, davalı bankanın söz konusu çeklerle ilgili el koyma ve ödeme yasağı kararı bulunmasına rağmen çekleri kredi borçlusundan ciro yolu ile teslim alarak icra takibine geçtiğini ileri sürerek icra takibine konu çekler nedeniyle müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava dışı kredi borçlusunun kredi borcuna mahsuben çekleri müvekkiline verdiğini, ciro ile devredilen çeklerin icra takibine konulduğunu, davacının çek iptali kararının tarafı olmadığını ayrıca söz konusu davanın hasımsız olarak açıldığını ve kararın tarafı olmayan müvekkili bankaya karşı ileri sürülemeyeceğini, çekle ilgili ödeme yasağı kararının bulunmasının icra takibine engel olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. Antalya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 19.03.2014 tarihli ve 2013/59 E., 2014/130 K. sayılı kararı ile; dava konusu çeklerdeki ciranta imzasının dava dışı ... Halı Mefruşat Tic. Ltd. Şti. yetkilisine ait olmadığının tespit edildiği, davacının bu iddiasını ve ödeme iddiasını davalı bankaya karşı ileri sürüp süremeyeceği noktasında değerlendirme yapılmasının gerekli olduğu, çeklerin bedelinin ödenmiş olması nedeniyle karşılıksız kaldığının çekleri elinde bulunduran iyi niyetli hamillere karşı ileri sürülemeyeceği, davalı bankanın çekleri iktisap ederken bile bile borçlunun zararına hareket ettiğinin kanıtlanması gerektiği, çeklerin bedelinin ödendiği yolundaki beyanın, davalı bankanın bu hususu bilerek çekleri iktisap ettiğini kanıtlamaya yeterli olmadığı, çeklerdeki imzanın sahte olduğu hususunu ... Halı Mefruşat Tic. Ltd. Şti.’nin bankaya karşı ileri sürebileceği, davalı bankanın çekleri iktisap ederken davacının zararına hareket ettiğinin kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Antalya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesinin 25.11.2015 tarihli ve 2015/3780 E., 2015/15622 K. sayılı kararı ile;
“…Dava, borçlu bulunulmadığının tespitine ilişkindir. Dava konusu çekte davacı keşideci, davalı ise son hamildir. Lehdar olan ... Halı Mefruşat Tic. ve San. Ltd. Şti. elinde iken söz konusu çekler zayi olmuş, lehdar tarafından mahkemeye başvurularak zayi kararı alınmıştır. Zayi kararını alan lehdar, keşideciye başvurarak alacağını tahsil etmiştir. Keşideci zayi kararına istinaden yapmış olduğu iyi niyetli ödeme nedeni ile borçtan kurtulur. Bu nedenle mahkemece davanın kabulü gerekirken, yanılgılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Antalya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 17.03.2017 tarihli ve 2017/39 E., 2017/191 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi yanında, imzaların bağımsızlığı ilkesi uyarınca imzasını inkâr etmeyen keşidecinin, lehtarın imzasının sahte olduğu iddiasına dayalı olarak sorumluluktan kurtulamayacağı, lehtara karşı ödeme yapılmış olmasının keşideci ile lehtar arasındaki kişisel ilişki niteliğinde olup, bu nitelikteki şahsi def’îlerin ciro yolu ile çeke hamil olan kişiye karşı ileri sürülebilmesinin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) 818/1-e maddesinin göndermesiyle aynı Kanun’un 687/1 maddesi uyarınca hamilin çeki iktisap ederken bile bile borçlunun zararına hareket etmiş olmasının kanıtlanması koşuluna bağlı olduğu, bankanın da çekleri iktisap ederken davacının zararına hareket ettiğinin kanıtlanamadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davaya konu çeklere ilişkin olarak iptal kararı alan lehtara ödeme yapan keşidecinin, yaptığı ödeme nedeniyle çekleri sonradan elinde bulunduran hamile karşı çeklerin bedelinden sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelere ilişkin açıklama yapılmasında yarar vardır.
13. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun kambiyo senetlerine ilişkin hükümleri poliçe esası üzerine kurulmuştur. Kanun, kambiyo senetlerinin ortak olan hükümlerine poliçe başlığı altında yer vermiş; bono ve çek hakkında ise ortak hükümlere yollama yapmakla yetinmiştir
14. Çek, 6102 sayılı TTK’nın üçüncü kitabı ile 5941 sayılı Çek Kanunu ve bu Kanun uyarınca çıkarılan tebliğlerle düzenlenen bir kıymetli evraktır. 6102 sayılı TTK’nın 670 vd. düzenlemelerine göre çek de poliçe ve bono gibi bir kambiyo senedidir. 6102 sayılı TTK’nın üçüncü kitabında 780-823. maddeleri arasında düzenlenen çeke 818. maddenin yaptığı atıflar çerçevesinde poliçeye ilişkin hükümlerin uygulanması kabul edilmiştir (Bozer, Ali /Göle, Celal: Kıymetli Evrak Hukuku, Ankara, 2018, s. 221).
15. Çek, 6102 sayılı TTK’da tanımlanmamıştır. Çeke ait hükümler göz önüne tutularak çek şöyle tarif edilebilir: Çek, Kanun’un öngördüğü belirli şekil şartlarına bağlı, soyut ve kayıtsız şartsız bir bedelin ödenmesi konusunda sadece bankalar üzerine düzenlenebilen, kıymetli evraktan sayılan özel bir havaledir (Tuna, Ergun/ Göç Gürbüz, Diğdem: Ticaret Hukuku Prensipleri Kıymetli Evrak, Ankara 2018, s. 268).
16. Bu havalenin yazılı şekilde yapılması, belli şekil şartlarını içermesi ve kayıtsız şartsız bir ödeme yetkisi biçiminde olması gerekir. Çek düzenleyen, muhataba belirli bir bedeli lehtara ödeme, lehtara da tahsil yetkisi veren bir kambiyo senedidir. Çek bir ödeme aracıdır. Ancak poliçe ve bonodaki gibi kredi işlevine haiz değildir. Ticarî hayatta yaygın olarak ileri tarihli çek düzenlenerek çekin kredi veya teminat aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu kullanım şeklinin dahi çekin ödeme aracı olma özelliğini ortadan kaldıramayacağı unutulmamalıdır. Çek muhatap banka tarafından görüldüğünde meşru hamil olan kişiye nakden ödenir.
17. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 757/1. maddesine göre, iradesi dışında çek elinden çıkan kişi, ödeme veya hamilin yerleşim yerindeki asliye ticaret mahkemesinden, muhatap bankayı çeki ödemekten menedilmesini isteyebilir. Aynı Kanun’un 759. maddesi uyarınca, çeki eline geçiren kişi bilinmiyorsa, çekin iptaline karar verilmesi istenebilir. İptal isteminde bulunan kişi, çek elinde iken zıyaa uğradığını inandırıcı bir şekilde gösteren delilleri mahkemeye sağlamak ve senedin bir suretini ibraz etmek veya senedin esas içeriği hakkında bilgi vermekle yükümlüdür.
18. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 764. maddesi uyarınca elden çıkan çek, verilen süre içinde mahkemeye sunulmazsa, mahkemece çekin iptaline karar verilir. Çekin iptaline karar verilmiş olmasına rağmen, iptal talebinde bulunan keşideciye karşı çekten doğan istem hakkı ileri sürebilir.
19. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 687. maddesine göre, çekten dolayı kendisine başvurulan kişi, düzenleyen veya önceki hamillerden biriyle kendi arasında doğrudan doğruya var olan ilişkilere dayanan def’îleri başvuran yetkili hamile karşı ileri süremez. Ancak hamil, çeki iktisap ederken çekin keşidecinin rızası dışında elinden çıktığını ya da çekin karşılığının daha önce çeki elinde bulunduran kişiye keşideci tarafından ödendiğini bile bile keşidecinin zararına hareket etmiş olması durumunda keşideci hamile karşı kötü niyet def’înde bulunabilir.
20. Çek hakkında iptal kararı verilerek bu karara dayalı olarak keşidecinin lehtara ödeme yapmış olması yetkili hamile karşı 6102 sayılı TTK’nın 687. maddesi gereği ileri sürülemeyeceğinden keşidecinin çekin lehtar tarafından iptal ettirilmesi ve buna dayalı olarak lehtara ödemede bulunması def’ini ancak lehtara karşı ileri sürebilir. Bunu yanında çeki elinde bulunduran yetkili hamile karşı ileri süremez.
21. Çeklerin devrinin nasıl yapılacağı 6102 sayılı TTK’nın 788. maddesinde poliçeden ayrı ve özel olarak düzenlenmiştir. Bu maddeye göre açıkça “emre yazılı” kaydıyla veya bu kayıt olmadan belirli bir kişi lehine ödenmesi şart kılınan bir çek, ciro ve zilyetliğin geçirilmesiyle devredilebilir. Keza 6102 sayılı TTK’nın 818. maddesinin göndermesi ile aynı Kanun’un 684. maddesine göre, ciro ve zilyetliğin geçirilmesi ile çekten doğan bütün haklar devrolunur.
22. Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde çekin bir başka anlatımla çek üzerindeki hakkın bir başkasına devri için ciro ve kişiye çekin zilyetliğinin geçirilmesi gerekir. Ciro ise 6102 sayılı TTK’nın 683. maddesine göre, çek arka yüzüne veya çeke bağlı olan ve “alonj” denilen bir kâğıt üzerine yazılması ve ciranta tarafından imzalanması ile mümkündür. Bu nedenle cirantanın imzasını taşımayan ciro geçerli ciro sayılmaz. Böyle bir ciro ise çek üzerinde bulunan hakkın devrini sağlamaz.
23. Çekte hak sahibi olabilmek için yetkili hamil olmak gerekir. 6102 sayılı TTK’nın 790. maddesine göre, cirosu kabil bir çeki elinde bulunduran kişi, son ciro beyaz ciro olsa bile, kendi hakkı müteselsil ve birbirine bağlı cirolardan anlaşıldığı takdirde yetkili hamil sayılır. Bu maddeden de anlaşıldığı üzere bir çeki elinde bulunduran kişi yetkili hamil olduğunu yani çek üzerindeki hakkın kendisine ait olduğunu çek üzerinde bulunan birbirini takip eden geçerli ciro zinciri ile ispat edebilir. Çek üzerindeki cirolar birbirini takip etmiyor veya ciro zincirinde bulunan cirolardan biri geçersiz veya sahte olması dolayısı ile ciro zincirinde kopukluk olması durumunda çekteki hak, kopukluktan sonraki kişilere geçmeyeceği için ciro zincirinde kopukluk olan çeki elinde bulunduran hamil yetkili hamil sayılamaz. Yetkili hamil olmadığı için de ciro zincirinin koptuğu kişiden itibaren ciranta ve keşideciden talepte bulunamaz.
24. Her ne kadar çeki elinde bulunduran kişi yetkili hamil olduğunu ispat edememiş olması nedeniyle yani ciro zincirinde kopukluk olması durumunda kopukluktan önceki lehtar ve keşideciye gidemez ise de, 6102 sayılı TTK’nın 677. maddesinde ki; “Bir poliçe, poliçe ile borçlanmaya ehil olmayan kişilerin imzasını, sahte imzaları, hayali kişilerin imzalarını veya imzalayan ya da adlarına imzalanmış olan kişileri herhangi bir sebeple bağlamayan imzaları içerirse, diğer imzaların geçerliliği bundan etkilenmez.” düzenlemesi karşısında “imzaların istiklali (bağımsızlığı) ilkesi” gereği ciro zincirinin kopmasından sonraki cirantalara başvurabilir.
25. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya gelince; Antalya 7. İcra Müdürlüğünün 2012/2568 E. sayılı icra dosyasında, davalı banka tarafından davacı keşideci ile birlikte dava dışı lehtar ... Halı Mefruşat Tic. Ltd. Şti. ve ciranta Cemil Durmuş hakkında uyuşmazlığa konu iki adet çek nedeniyle kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile icra takibi yapılmıştır.
26. Davacı keşideci tarafından düzenlenen 30.11.2011 keşide tarihli 10.000TL bedelli ve 30.12.2011 keşide tarihli 10.000TL bedelli çeklerin dava dışı lehtar ... Halı Mefruşat Tic. Ltd. Şti.’nin işyerinde meydana gelen hırsızlık sonucu çalınması üzerine lehtar tarafından Bucak Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan çek iptali davası sonucunda mahkemenin 12.07.2011 tarihli ve 2011/88 E., 2011/480 K. sayılı kararı ile aralarında dava konusu çeklerin de bulunduğu on sekiz adet çekin iptaline karar verilmiştir.
27. Dava konusu çeklerin iptaline karar verilmesi üzerine, 13.07.2011 tarihinde davacı keşideci tarafından, iptaline karar verilen iki adet çek nedeniyle lehtara ödeme yapıldığı anlaşılmaktadır.
28. Dosya içerisinde yer alan 22.01.2014 tarihli bilirkişi raporuna göre dava konusu iki adet çekte yer alan lehtara ilişkin imzaların şirket yetkilisine ait olmadığı tespit edilmiş, Antalya 4. İcra Hukuk Mahkemesinin 27.09.2012 tarihli ve 2012/527 E., 2012/873 K. sayılı kararı ile, davalı banka tarafından başlatılan icra takibine ilişkin olarak dava dışı lehtar tarafından çeklerdeki imzaya itiraz edilmesi üzerine, dava dışı lehtarın imzaya itirazının kabulü ile dava dışı lehtar yönünden takibin durdurulmasına karar verilmiştir.
29. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 792. maddesindeki, “Çek, herhangi bir suretle hamilin elinden çıkmış bulunursa, ister hamile yazılı, ister ciro yoluyla devredilebilen bir çek söz konusu olup da hamil hakkını 790 ıncı maddeye göre ispat etsin, çek eline geçmiş bulunan yeni hamil ancak çeki kötüniyetle iktisap etmiş olduğu veya iktisapta ağır bir kusuru bulunduğu takdirde o çeki geri vermekle yükümlüdür.” şeklindeki düzenlemenin, çeki elinde bulunduran kişinin geçerli ve birbirini takip eden cirolarla yetkili hamil olduğunu ispat etmesi durumunda ancak çeki kötü niyetli veya ağır kusurlu olarak iktisap etmesi durumunda iade ile mükelleftir.
30. Mahkemece alınan bilirkişi raporu ve Antalya 4. İcra Hukuk Mahkemesinin 27.09.2012 tarihli kararı ile her iki çekteki lehtarın cirosunun sahte olduğu anlaşıldığına göre, 6102 sayılı TTK’nın 684. ve 788. maddeleri uyarınca geçerli bir ciro bulunmadığından çek üzerinde bulunan hakkın çekte ciranta olarak görünen Cemil Durmuş’a devrinin gerçekleşmediği böylece çek üzerinde hakkı olmayan Cemil Durmuş’un yaptığı ciro ile de çekteki hakkın çeki elinde bulunduran bankaya geçmediği anlaşılmaktadır.
31. Bu durumda davalı bankanın, 6102 sayılı TTK’nın 790. maddesine göre yetkili hamil olduğunu birbirini takip eden geçerli ciro zinciri ile ispat edemediği, bir başka anlatımla lehtar cirosunun sahteliği ile ciro zincirinde kopukluk olması nedeniyle yetkili hamil olduğunu kanıtlayamadığından ciro zincirindeki kopukluktan önceki lehtar ve keşideciye başvurma hakkı bulunmamaktadır.
32. Somut olayda, lehtarın cirosunun sahte olması nedeniyle birbirini takip eden geçerli ciro zinciri olmadığı için davalı bankanın 6102 sayılı TTK’nın 790. maddesine göre yetkili hamil olduğunu yani kendisine çek üzerinde bulunan hakkın geçtiğini ispat edemediğinden aynı Kanun’un 792. maddesine göre ispat yükünün davacı keşidecide olduğu düşünülemez. Çünkü 6102 sayılı TTK’nın 792. maddesindeki düzenleme, çeki 6102 sayılı TTK’nın 788. maddesine göre geçerli bir ciro ile hakkın devredildiği ve yine 6102 sayılı TTK’nın 790. maddesine göre birbirini takip eden geçerli ciro zinciri ile ispat eden yetkili hamiller içindir.
33. Bu durumda çeki elinde bulunduran davalı bankanın, çeklerdeki lehtarın cirosunun sahte olması nedeniyle çeklerdeki hakkın geçerli ve birbirine bağlı ciro zinciri ile hak sahibi olduğunu ispat edemediğinden ve keşideciye başvuru hakkı bulunmadığından davanın kabulüne karar verilmesi gerekir.
34. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, dava konusu çeklerde davacı keşideci olup, davalının çeklere ciro yolu ile hamil olduğu, davacı keşidecinin kendi imzasını inkâr etmediği, ciro metnine göre ciro silsilesinde kopukluk bulunmadığı, lehdarın imzası sahte olsa bile imzaların istiklâli ilkesi karşısında bu durumun davacı keşideciyi sorumluluktan kurtarmayacağı, ancak çeklerin lehdarı olan şirket tarafından açılan çek iptali davası sonucunda uyuşmazlığa konu çeklerin iptaline karar verilmesi üzerine davacı keşideci tarafından çeklerin lehtarına iyiniyetli olarak ödeme yapıldığı, yapılan iyi niyetli ödeme nedeniyle davacı keşidecinin borçtan kurtulacağı, direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
35. Hâl böyle olunca direnme kararı yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulmalıdır.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda belirtilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun'un 440-III/1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 30.11.2021 tarihinde yapılan ikinci görüşmede, oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
KARŞI OY
Uyuşmazlık, davaya konu çeklere ilişkin olarak iptal kararı alan lehdara ödeme yapan keşidecinin, yaptığı ödeme nedeniyle, çeki elinde bulunduran hamile karşı çek bedelinden sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Türk Ticaret Kanununun kambiyo senetlerine ilişkin hükümleri poliçe esası üzerine kurulmuştur. Kanun, kambiyo senetlerinin ortak olan hükümlerine poliçe başlığı altında yer vermiş; bono ve çek hakkında ise ortak hükümlere yollama yapmakla yetinilmiştir (6102 TTK’nın 778, 818, eTTK. 690, 730).
6102 sayılı TTK’nın 818. (eTTK’nun 730) maddesi yollaması ile çeklerde de uygulanması gereken aynı yasanın 677. (eTTK’nun 589) maddesi uyarınca “bir poliçe, poliçe ile borçlanmaya ehil olmayan kişilerin imzasını sahte imzaları, hayali kişilerin imzalarını veya imzalayan ya da adlarına imzalanmış olan kişileri herhangi bir sebeple bağlamayan imzalar içerirse, diğer imzaların geçerliliği bundan etkilenmez”. İmzaların bağımsızlığı (istiklali şeklinde tanımlanan bu ilke, poliçeye atılan her geçerli imzanın (Keşidecinin, cirantanın avalistin, kabul eden muhatabın imzası gibi) sahibini bağladığını, geçersiz imzanın sahiplerini sorumlu kılmamalarına rağmen poliçenin geçerliliğini ortadan kaldırmadığını ifade eder. Geçerli imzaların sahipleri, başkasının imzasının geçersiz olduğunu ileri sürerek kambiyo sorumluluğundan kurtulamazlar. Geçersiz bir imza sahibini bağlamaz, ancak ciro zincirini de koparmaz. İmzaların bağımsızlığı ilkesi, ciro zincirinde bulunan imzalardan birinin veya bazılarının sahteliğine dayanılarak menfi tespit davası açılmasına olanak sağlamaz. Diğer bir deyişle, “imzaların istiklali (bağımsızlığı)” ilkesine göre senet lehtarının veya diğer cirantaların ciro imzasının sahte olması hâli, diğer imza sahiplerinin ve özellikle senedin asıl borçlusu olan keşidecinin senetten kaynaklanan sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Poliçeye imza koyan kişi, diğer imzaların geçersiz veya sahte ya da mevhum kişilere ait olmasının riskini de taşır. Buna göre her imza kendi sahibini, diğer imzalardan bağımsız olarak bağlar. Poliçe üzerinde şekil bakımından tamam ve görünüşe göre sahibini bağlayan bir imzanın bulunması yeterlidir. Kanun yapıcı, 6102 sayılı TTK’nun 677 (eTTK 589) maddesinde senedin geçerliliğinin, sorumluluktan tamamen bağımsız şekilde mevcut olabileceğini kabul etmiştir. Çekteki imzalar, bu imzalarda ismi geçen şahıslar yönünden herhangi bir sorumluluk yaratmasa bile, senet yine de geçerli kalır. Çekin geçerli kalmasının sonucu ise, diğer imzaların sahiplerinin sorumluluklarının devam etmesidir (Reha Poroy/ Ünal Tekinalp Kıymetli Evrak Hukuk Esasları, 17. Baskı, İstanbul 2006, s. 141-142; Fırat Öztan, Kıymetli Evrak Hukuku, 2.Bası, Ankara 1997, s. 414 vd; Hüseyin Ülgen/ Mehmet Helvacı/Abuzer Kendigelen / Arslan Kaya; Kıymetli Evrak Hukuku Ders Kitabı, İstanbul 2004, s. 126 ve Naci Kınacıoğlu; Kıymetli Evrak Hukuku, 5.Baskı, Ankara 1999, s. 122 vd; Gönen Eriş; Türk Ticaret Kanunu, Kıymetli Evrak ve Taşıma, Ankara 1988, s. 174 vd.-s. 286; Yargıtay 11 HD: 3.11.1987 tarih, 347/5865 Esas ve Karar sayılı kararı; Oğuz İmregün; Kıymetli Evrak Hukuku İstanbul 1998, s.58 vd; İsmail Doğanay; Türk Ticaret Kanunu Şerhi, c.II, 3, Baskı, Ankara 1990 s.1611 vd. Fırat Öztan-Ticarî Senetlerde İmzaların İstiklâli İlkesi. Batıder, Aralık 1979, cx, s. 391-396).
Kambiyo senedindeki zincirleme ve birbirlerine bağlı, lehtardan hamile değin tam ve düzenli yani kesintisiz cirolar hak sahipliğine karine sayılır. Cirolar arasındaki zincirleme bağlılığın gözlenmesi sadece dış görünüm bakımından yapılır. Başka bir anlatımla, ciro silsilesinin (zincirinin) muntazam bir şekilde birbirini takip edip etmediğini incelerken dış görünüşü incelemek yeterli olup, cirantalardan birinin imzasının sahte olması veya temsilci sıfatıyla senedi imzalayan şahsın imza yetkisinden yoksun olması ciro zincirini etkilemez (Hulusi Gürbüz; Yargıtay Uygulaması Işığında Ticarî Senetlerin İptali Davaları ve Ticarî Senetlere Özgü Sorunlar, İstanbul 1984, s. 295; Doğanay s. 1646-1647; Murat Alışkan: Kambiyo Senetlerinde Temlik Cirosu, İstanbul 1998 , s.255 vd; Tarık Başbuğoğlu; Uygulamada Ticarî Kanunu, 1. Cilt Ankara 1988, sh. 807; Erol Ertekin/İzzet Karataş; Uygulamada Ticarî Senetler:Ankara 1998, s.363).
Cirosu kabil çeklerin teşhis işlevini düzenleyen 6102 sayılı TTK’nın 790. (6762 s. TTK’nın 702.) maddesi; “Cirosu kabil bir çeki elinde bulunduran kişi, son ciro beyaz ciro olsa bile, kendi hakkı müteselsil ve birbirine bağlı cirolardan anlaşıldığı takdirde yetkili hamil sayılır. Çizilmiş cirolar yazılmamış hükmündedir. Bir beyaz ciroyu diğer bir ciro izlerse, bu son ciroyu imzalayan kişi çeki beyaz ciro ile iktisap etmiş sayılır.” hükmüne haizdir.
Ayrıca 6102 sayılı TTK’nın 818/1-d (e TTK’nın 730/1-4) maddesindeki yollamayla çekler hakkında da uygulanacak olan aynı Kanun’un 684/1. (e TTK’nın 596/1) maddesi uyarınca da; ciro ve zilyetliğin geçirilmesi ile poliçeden doğan bütün hakların devrolunacağı düzenlenmiştir. Anılan kanunî hükümlerden hareketle çeki muntazam bir ciro zinciriyle elinde bulunduran kişi, meşru hamil sıfatını kazanarak çekten doğan tüm hakları kullanabilecektir.
6102 sayılı TTK’nın 792. (e TTK’nın 704) maddesi; “Çek, herhangi bir suretle hamilin elinden çıkmış bulunursa, ister hamile yazılı, ister ciro yoluyla devredilebilen bir çek söz konusu olup da hamil hakkını 790. (702.) maddeye göre ispat etsin, çek eline geçmiş bulunan yeni hamil ancak çeki kötü niyetle iktisap etmiş olduğu veya iktisapta ağır bir kusuru bulunduğu takdirde o çeki geri vermekle yükümlüdür.” hükmünü haiz olup anılan kanunî hüküm bağlamında iyi niyetli hamilin hak sahibi olmayan kimselerden elde ettiği kazanımlar korunmaktadır. Bu kapsamda bir kimsenin muntazam bir ciro zinciriyle çeki iktisabı, kendisine ancak şekli anlamda meşru hamil sıfatını kazandıracak olup maddi hukuk anlamında hak sahipliğinin mevcudiyeti için devralanın çeki iktisabında kötü niyetinin yahut ağır kusurunun bulunmaması gerekmektedir. Aksi takdirde 6102 sayılı TTK’nın 792. maddesi uyarınca açılacak istirdat davası sonucu çeki iadeye mecbur kalır (Kendigelen, A.: Çek Hukuku, İstanbul 2019, s.237-238).
Uyuşmazlığın zayi iptal kararı elinde bulunan lehdara keşidecinin ödeme yapması durumuna ilişkin olması nedeniyle, kıymetli evrakın ziyaı ve iptali hükümlerinin değerlendirilmesi gerekmektedir.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 651-653., 757-765. maddelerinde (6762 sayılı TTK’nın 563-565., 669-677. maddeleri) kıymetli evrakın ziyaı ve iptali konuları genel bazı esaslara bağlanmıştır (6102 s. TTK’nın 818/1-5, e TTK’nın 730/1-20 maddelerinin atfıyla çekler hakkında da poliçenin iptali hükümleri uygulanır). Buna göre kıymetli evrak zayi olduğu takdirde, mahkeme tarafından iptaline karar verilebilir. İptal kararı üzerine hak sahibi hakkını senetsiz olarak da ileri sürebilir veya yeni bir senet düzenlenmesini isteyebilir. Kıymetli evrakın zayi nedeniyle iptali talebinde tedbiren ödeme yasağı talep edilebilir ve mahkemece ödeme yasağı kararı verilebilir. Alacaklının senedin zilyetliğini kaybetmesi hâlinde, artık onu ibraza imkânı kalmaz. Senedin iptaline karar verebilmek için, senedi zayi eden şahsın, yani iptal talebinde bulunan davacının senette mündemiç hakkının ortadan kalkmamış olması lazımdır.
Kıymetli evrakın iptali kararı, davacının hak sahipliğini borçluya karşı göstermesi bakımından önemlidir. Yani, hak sahibinin teşhisine imkân verir. Bu husus, iptal kararının “olumlu sonucu”dur. İptal kararını alan şahıs, iptal edilmiş senette mündemiç hakları dermeyan edebilir ve borçlu da kendisine ödemede bulunarak borcundan kurtulabilir. Yalnız, bu sonucun doğabilmesi için gözden kaçırılmaması gereken husus, borçlunun iyi niyetli hareket etmiş bulunmasıdır (6102 sayılı TTK md 646/2, 6762 sayılı TTK md 558/2). İkinci olarak, verilen iptal kararı ile zayi edilen kıymetli evrakın bu özelliği kısmen yok edilmekte, teşhis fonksiyonu kaldırılmaktadır. Bu da kararın “olumsuz sonucu”dur. Bu kararın verilmesi ile bir taraftan artık hakkın dermeyanı bakımından senedi elde bulundurmak ve ibraz etmek mecburiyeti kalmamakta, diğer taraftan da böyle bir şey zaten gereksiz bir hâl almaktadır. Kısacası, iptal kararını alan davacı, borçludan kendisine senedi ibraz etmeden ödemede bulunmasını isteyebilmek hakkını kazanmaktadır. Bunun borçlu bakımından anlamı ise senedi ibraz edene ödemek mecburiyetinin ortadan kalkmış olmasıdır. İptal kararı ile zayi edilen senedin kıymetli evrak olma özelliği sadece kısmen ortadan kalkmakta, hakkı devir fonksiyonu ise devam etmektedir. Bunun sonucu olarak, iptal edilmiş bir senedin iyiniyetle iktisabı mümkündür. Gerçi iyi niyetli müktesip, elindeki senede dayanarak borçludan ödeme talebinde bulunamaz ama davacıya (burada iptal kararı alan lehdara) karşı senet bedelini talep hakkı mevcuttur. Bu durum, senedi zayi eden kimsenin ve borçlunun lehinedir. Dolayısıyla, senedin o esnada hamili bulunması muhtemel üçüncü şahısların menfaati bu iki şahsın menfaatine feda edilmektedir. İptal kararının her iki etkisi de “hak sahipliğinin teşhisi (tespiti)” meselesine ilişkindir. Kararın maddi hukuk yönünden herhangi bir etkisi yoktur. Bu kararla senedi elinde bulunduran üçüncü şahsın hakkının sona erdiği, onun yerine artık bundan böyle davacının hak sahibi olduğu sonucuna da varılamaz. Eğer senet üçüncü bir şahsın elindeyse, bu şahsın alacaklı sıfatı, verilen iptal kararına rağmen devam eder. Demek oluyor ki, iptal kararı sadece davacının senedi ibraz edememesine rağmen hak sahibi imiş gibi kabul edilmesine imkân vermektedir. Kıymetli evrakta hak ile senet arasında mevcut sıkı bağlılık ancak bu ölçüde çözülmektedir (Prof. Dr. Fırat Öztan, Kıymetli Evrak Hukuku, 2. Bası, sayfa 274-277).
İptal kararı hamili ile borçlu keşideci arasındaki ilişkiler yönünden iptal kararının sonuçlarını incelediğimizde: Davacı ile borçlu arasındaki ilişkiler iptal kararının verilmesi ile başlar ve yürürlükte kaldığı sürece de devam eder. Davacının hakkı talep edebilmesine imkân verir. Borçlunun iptal kararına rağmen, davacının hak sahibi olmadığını iddia etmek imkânı vardır. Ancak bunun sonuçlarına kendisinin katlanacağı tabiidir. Ödemede bulunduğu şahıs, gerçek alacaklı olmasa dahi mevcut iptal kararına güvenerek yaptığı ödeme ile borçlu borcundan kurtulur. Davacının gerçek alacaklı olmadığını bildiği veya bu hususta hileli davrandığı kabul edilebildiği takdirde yaptığı ödemenin borçluyu borcundan kurtarması ise mümkün değildir. Kambiyo senetlerinde iptal kararı, bu kararı almış bulunan davacıya haklarını asıl borçluya karşı kullanmak imkânını verir. Kabul eden muhatap veya bonoyu düzenleyen şahıs, asıl borçlu olarak nitelenir. İptal kararı hamili ancak kabul eden muhataptan ödeme talebinde bulunabilir. Bonoda kabul eden muhatabın yerini, senedi düzenleyen alır (Öztan, sayfa 277-285).
Borçlu, iptal kararı ibraz eden lehdara ödemede bulunduğu takdirde, ödediği miktar oranında borçtan kurtulur. İptal kararı verildikten sonra ve fakat daha davacı bir talepte bulunmadan önce, senede zilyet olan üçüncü şahıs, senedi ibraz ederek ödeme talebinde bulunursa borçlu bakımından yapılacak en doğru hareket, senet bedelini tevdi etmektir. Bu suretle, borçlu borcundan kurtulur, öte yandan senedin zilyedi ile iptal davasının davacısı içlerinden hangisinin haklı olduğunun tespiti için mahkemeye başvurabilirler. Senet hamili, burada kendi hakkının daha üstün olduğunu tespit ettirebilirse, senet bedelinin kendisine verilmesini talebe hak kazanır. Senet hamilinin bu arada iptal kararı hamiline ödemede bulunulmaması için tedbir mahiyetinde ödeme yasağı kararı alıp bunu tebliğ ettirmesi de mümkündür. Senet hamili, iptal kararı hamiline ödeme yapıldıktan sonra borçluya başvurmuşsa, sebepsiz iktisap kurallarına dayanarak ödenen meblağın kendisine verilmesini isteyebilir. Ancak iptal kararı hamilinin sebepsiz bir iktisabı olayların çoğunda mevcut değildir. Borçlu, davacının iptal kararı almış olmasına rağmen, hak sahibi
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2018/26 E., 2019/396 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için TTK'nin 1282 ve 1295 maddeleri hükmünce rizikodan önce primin tamamının veya ilk taksidinin ödenmiş olması zorunludur.
Hukuk Genel Kurulu 2018/26 E. , 2019/396 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 10.12.2013 tarihli ve 2011/264 E., 2013/643 K. sayılı karar taraf vekillerince temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 31.03.2014 tarihli ve 2014/3829 E.,2014/4685 K. sayılı kararı ile;
"...Davacı vekili, davalı şirkete kasko sigortalı aracın mıcırlı yolda kayarak devrildiğini ve hasara uğradığını, davalının ihbara rağmen sigorta tazminatı ödemediğini ileri sürerek, 55.000,00 TL. nın avans faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili, riziko tarihi itibariyle poliçe priminin ödenmediğini ve hasar teminat dışında kaldığından davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece, toplanan delillere göre, davanın 10.350,00 TL. tazminat yönünden kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.
1-)Sigorta hukukunda kural olarak sigorta sözleşmesinin meydana gelmiş olması sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için TTK'nin 1282 ve 1295 maddeleri hükmünce rizikodan önce primin tamamının veya ilk taksidinin ödenmiş olması zorunludur. TTK'nın 1295 nci maddesi emredici nitelikte bir düzenlemedir.
Somut olayda, davacıya ait aracın 30.7.2010/30.7.2011 tarihlerini kapsar şekilde kasko poliçesiyle davalı tarafından sigorta teminatına alındığı hususu uyuşmazlık konusu değildir.
Taraflar arasındaki çekişme, rizikodan önce primin ödenip ödenmediği, davalının sorumluluğunun başlayıp başlamadığı noktasında toplanmaktadır. Davalı vekili, poliçede primin peşin ödeneceği belirlenmiş olmasına karşın riziko tarihi itibariyle poliçe priminin ödenmediğini ve hasarın teminat dışında kaldığını savunmuştur. Buna karşın davacı vekili poliçe priminin ödendiğini ileri sürmüş ise de; somut olayda poliçede prim tutarı 3.560,31 TL. olarak (tek ödeme şeklinde) belirlenmiş ve primin peşin ödeneceği tespit edilmiştir. Dava konusu riziko 31.7.2010 tarihinde gerçekleşmiştir. Davacı vekili yargılama sırasında primin (rizikodan sonra) davalının acentesine keşide edilen 15.250,00 TL. bedelli 16.11.2010 tarihli çek ile ödendiğini ve çek bedelinin davalı sigortacı tarafından tahsil edildiğini ileri sürmüştür. Buna göre, davacı vekilinin rizikodan önce ödeme yapıldığı yönünde bir iddiası olmadığı, cevaba cevap dilekçesinde müvekkiline ait başka araçlar için davalı ile yapılan kasko sözleşmeleri nedeniyle primin kredi kartı veya ortalama vadeli çek ile ödenmesi hususunda anlaşma yapıldığını belirtmiştir. Dosya kapsamı itibariyle çek bedelinin davalı sigortacı tarafından rizikodan sonra 22.11.2010 tarihinde tahsil edildiği açıktır.
O halde, riziko tarihi itibariyle poliçeye ait herhangi bir prim ödemesi bulunmadığı sabit olmakla yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.1. maddesi uyarınca sigorta teminatı başlamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
2-)Bozma neden ve şekline göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir…"
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili; müvekkili şirkete ait, davalıya Ticari Kasko Poliçesi ile sigortalanan transmikser iş makinesinin yolun bozuk ve mucurlu olması sebebiyle kayarak şarampole yuvarlanıp sağ tarafı üzerine yattığını, aracın sağ tarafının kullanılamaz hâle geldiğini ve araç içinde bulunan betonun da kalıplaşarak donduğunu, kazanın davalı şirkete derhal bildirildiğini, davalı şirket tarafından eksper atanmasına rağmen uzunca bir süre hiçbir inceleme yapılmadığını, araç üzerinde ekspertiz incelemesi yapılmasının sağlanması amacıyla müvekkil şirket tarafından davalıya ihtarname gönderildiğini, davalı şirketin ise hasar bedelini ödememek için hukuka aykırı bir şekilde delil tespiti yaptırdığını, söz konusu tespit raporuna müvekkili şirket tarafından itiraz edildiğini, bu kez davacı tarafça hasar bedelinin ödenmesi talebiyle davalı tarafa ihtarname gönderildiğini, davalı şirketin hasarın belirtilen zamanda ve belirtilen şekilde meydana gelmediğinin tespit edildiği gerekçesiyle tazminat talebinin kabul edilmediğini bildirerek keyfi bir şekilde ödeme yapmaktan kaçındığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 55.000,00TL maddi tazminatın riziko tarihinden itibaren değişen oranlardaki avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili; riziko tarihinde poliçe priminin yatırılmamış olması nedeniyle hasarın teminat dışında kaldığını, zira poliçenin 30.07.2010 tarihinde düzenlendiğini ve primin de peşin yatırılacağının kararlaştırıldığını, kaza tarihi olan 31.07.2010’da poliçe primlerinin yatırılmamış olduğunu, bunun yanında aracın istiap haddinden daha fazla yük taşıması nedeniyle hasarın teminat dışında kaldığını, aracın motor ve aksamındaki arızalarında aracın yana devrilmesi sonucunda vuku bulmadığını, aracın 13 yıldır trafikte olduğunu ve talep edilen miktarın da bu nedenle çok yüksek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece; kasko sigorta poliçesinin 30.07.2010 - 30.07.2011 tarihlerini kapsadığı, kazanın 31.07.2010 tarihinde meydana geldiği, poliçede peşin ödenmesi kararlaştırılan 3.560,31TL prim bedeline karşılık olarak davacı şirket tarafından davalı ... şirketinin acentesine 16.11.2010 tarihli çek verildiği, bu çekin acentenin cirosunun ardından davalı ... şirketi tarafından rizikonun ve ihbarın gerçekleşmesinin ardından 2011 yılı Kasım ayında tahsil edildiği, prim peşinatının rizikodan önce yatırılmaması nedeniyle sigortacının sorumluluğu TTK’nın 1295/2. maddesi uyarınca başlamaz ise de; sigortacının olaydan ve ihbardan, diğer anlatımla rizikoyu öğrendikten sonra primleri tahsil etmesi, sonrasında geri vermemesi ve bir ihtarla da sözleşmeyi feshetmeyerek ayakta tutması karşısında, davalı ... şirketinin tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olduğu sonucuna varıldığı, davalı ... şirketi tarafından davacı şirketin birden fazla aracı yönünden sigorta poliçesi düzenlendiği ve tüm poliçelerin prim bedellerinin davaya konu çek miktarından fazla olduğu savunulmuş ise de, davalı ... şirketinin rizikonun ve ihbarın gerçekleşmesinden sonra davaya konu çeki tahsil ederken poliçe bazında bir ayrıma gitmediği, çek bedelini hangi poliçelere istinaden aldığını veya davaya konu rizikoya ilişkin prim bedelini kabul etmedikleri hususunu davacı şirkete bildirmemiş ve bu hususta sessiz kalmış olması nedeniyle çek bedelini davaya konu sigorta poliçesinin de prim bedeli olarak kabul ettiği benimsenmek suretiyle işin esasının incelenmesine geçildiği, yapılan incelemelerde kabin kısmındaki hasarın 1.850,00TL ve mikser kısmındaki hasarın ise 8.500,00TL olarak belirlendiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 10.350,00TL'nin 27.08.2010 tarihinden itibaren avans faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Özel Dairece; davacı vekilinin karar düzeltme isteminin reddine karar verilmiştir.
Yerel Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasında kaza tarihini kapsayan geçerli bir sigorta ilişkisinin bulunup bulunmadığı ve burada varılacak sonuca göre davalı ... şirketinin tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
Sigorta sözleşmesi “sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan tehlikenin, rizikonun, meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği” bir sözleşmedir ( 6102 sayılı TTK’nın 1401/1., 6762 sayılı TTK’nın 1263/1. maddesi).
Sigorta sözleşmesi Türk Ticaret Kanunu'nda (TTK) ve Sigortacılık Kanunu'nda (SK) özel bir biçimde düzenlenmiş bulunduğundan bu konuda çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde bu yasalarda yer alan sigorta sözleşmelerine ilişkin hükümlerin öncelikle uygulanması gerekir. Sigorta sözleşmeleri, sözleşme hukukuna tabi olmakla uyuşmazlıkların çözümünde TTK’.nın 1452. (6762 sayılı TTK’nın 1264 vd.) maddesinde belirlenen emredici hükümlere aykırı olmayan sözleşme hükümleri yani sigorta poliçesindeki özel ve genel şartlar dikkate alınacaktır. Nitekim SK’nın konuya ilişkin 11/1. maddesinde de bu konuya değinilmiştir. Bu hükümlerde boşluk bulunması durumunda TTK hükümleri uygulanacak ve bu Kanun’da da hüküm bulunmayan hâllerde TTK’nın 1451. (6762 sayılı TTK’nın 1264/1.) maddesi hükmü uyarınca Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerekecektir.
Keza başta SK olmak üzere diğer yasalardaki sigortalara ilişkin emredici nitelikteki hükümlerin uygulanması gerektiği de gözden uzak tutulmamalıdır (Ulaş, I: Uygulamalı Zarar Sigortaları Hukuku, Ankara, 2012, s:13).
Türk Ticaret Kanununda, sigorta sözleşmeleri herhangi bir şekil şartına tabi tutulmamış; TTK’da bir şekil şartı öngörülmediğinden, Türk Hukukuna hâkim olan, "sözleşmelerin geçerliliği, kanunda aksi öngörülmedikçe, hiçbir şekle bağlı değildir'' (TBK m. 12/1) kuralı, sigorta sözleşmeleri için de geçerlidir. Buna göre, diğer borçlar hukuku sözleşmeleri gibi, sigorta sözleşmeleri de iki tarafın karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile meydana gelir.
Sigorta sözleşmeleri, karşılıklı taahhütleri havi sözleşmelerdendir; sigortacının, sigorta bedelini veya sigorta tazminatını ödeme taahhüdünden doğan borcunun karşılığı, sigorta ettirenin prim ödeme borcudur.
Prim, teminat altına alınan rizikonun veya olayın gerçekleşmesi hâlinde sigortacının ödeyeceği tazminat yahut sigorta bedelinin karşılığını teşkil eden, sigortacılık tekniğine uygun olarak tespit edilen ve sigorta ettirenin sigortacıya peşin olarak defaten (bir defada) veya taksitle ödemek mecburiyetinde olduğu ücrettir. Sigorta ettirenin asli edim yükümü, bu sigorta ücretini (primini) ödemek olduğundan, primin belli veya belirlenebilir olması gerekir.
Prim ödeme taahhüdü, sigorta sözleşmesinin kurulması bakımından gerekli olmakla beraber, prim ödeme borcunun yerine getirilip getirilmediği hususu da, sigorta sözleşmesinin geçerliliğini etkilemez; sigorta sözleşmesiyle prim ödeneceğinin taahhüt edilmesi yeterlidir. Prim borcunun ödenmesi, sigorta sözleşmesinin kurulması bakımından gerekli olmamakla birlikte, sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için hiç olmazsa ilk taksitin ödenmiş olması gerekir ( 6102 sy. TTK 1421, eTTK’nın 1295. maddesi)( (Ayhan, R./ Çağlar, H./ Özdamar, M.: Sigorta Hukuku Ders Kitabı, Ankara, 2019, s: 143,160 vd.).
Bu genel açıklamaların ardından konuya ilişkin olarak davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK’da yer alan düzenlemeler gözden geçirilmelidir.
6762 sayılı TTK’nın “Müddet” başlıklı 1282. maddesinde aynen;
“Aksi kararlaştırılmış olmadıkça sigortacı, primin ödendiği tarihten itibaren gerçekleşen rizikolardan mesuldür. Sigortanın devam müddeti mukavelede yazılı değilse tarafların müşterek maksadiyle mahalli teamül ve sair haller göz önünde tutularak mahkemece tayin olunur.”
hükmü yer almakta;
Aynı Kanun’un 1294. maddesinde;
“Sigorta ettiren kimse, primlerin en yüksek haddinin tayinine ait hususi hükümler mahfuz kalmak üzere, mukavele ile kararlaştırılmış olan primi ödemekle mükelleftir. Sigorta primi mukavelede gösterilmemişse ilgili vekaletçe tasdik edilmiş olan tarifeler gereğince tayin olunur.
(Değişik fıkra: 21/06/1994 - KHK - 537/1 md.) Sigorta primi para olarak ödenir. Ödeme için senet verilmesi hâlinde senet bedelinin tahsil edildiği tarihte ödeme yapılmış sayılır.
Primin aylık veya yıllık olarak taksitle ödenmesi kararlaştırılabilir. Böyle bir mukavele yoksa sigorta priminin toptan ödenmesi lazımdır.”
denilmekte;
Yine aynı Kanun’un “Ödeme zamanı” başlıklı 1295. maddesinde ise;
“Sigorta priminin tamamının, taksitle ödenmesi kararlaştırılmışsa ilk taksitin, akit yapılır yapılmaz ve poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerekir.
(İkinci fıkra iptal: Anayasa Mahkemesi'nin 11/03/1997 tarih ve E.1997/24, K.1997/35, sayılı Kararı ile)
Sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksitin ödendiği tarihten başlar. Şu kadar ki, kara ve denizde mal taşıma işlerine ait sigortalarda sigortacının sorumluluğu, akdin yapıldığı andan başlıyacağı gibi sigorta primi de henüz poliçe tanzim edilmemiş olsa bile o anda muaccel olur.
Sigortacının sorumluluğu başlamadan önce sigorta ettiren kararlaştırılmış olan primin yarısını ödeyerek mukaveleden kısmen veya tamamen cayabilir.”
şeklinde düzenleme bulunmaktadır.
Bu hükümler göstermektedir ki, sigorta hukukunda ilke olarak, sigorta akdinin meydana gelmiş olması, sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. 6762 sayılı TTK’nın 1279. maddesine göre riziko, genel olarak sigorta sözleşmesinin vücut bulması ve yine aynı Kanun’un 1295. maddesi uyarınca sigortacının sorumluluğunun başlamasından sonra oluşması hâlinde sigorta teminatı içerisinde kabul edilir. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için de TTK’nın 1282. ve 1295. maddeleri hükümleri uyarınca primin tamamının veya taksitle ödemenin kararlaştırıldığı durumda da ilk taksitinin ödenmiş olması zorunludur. TTK’nın 1295. maddesinde yer alan bu düzenleme emredici niteliktedir. Ancak, Aynı Kanun’un 1264/4. maddesi uyarınca, sigorta ettiren yararına aksine düzenleme yapmak da mümkündür.
Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartları’nın “Sigorta Priminin Ödenmesi, Sigortacının Sorumluluğunun Başlaması ve Sigorta Ettirenin Temerrüdü” başlıklı C.1. maddesinde;
“Sigorta priminin tamamının, primin taksitle ödenmesi kararlaştırılmışsa peşinatın (ilk taksit) akit yapılır yapılmaz ve en geç poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerekir. Aksi kararlaştırılmadıkça, prim veya peşinat ödenmediği takdirde poliçe teslim edilmiş olsa dahi sigortacının sorumluluğu başlamaz ve bu husus poliçenin ön yüzüne yazılır. Sigorta ettiren kimse, sigorta primini veya primin taksitle ödenmesi kararlaştırıldığı takdirde peşinatını, sigorta poliçesinin teslim edildiği günün bitimine kadar ödemediği takdirde temerrüde düşer …” şeklinde düzenleme getirilmiştir.
6762 sayılı TTK'nın 1294/2. maddesine göre, sigorta priminin para olarak ödeneceği ve senet verilmesi hâlinde senet bedelinin tahsil edildiği tarihte ödeme yapılmış sayılacağı hükme bağlanmış olmasına rağmen somut olayda prime karşılık gelen ödemenin çek ile yapıldığı iddia edildiğinden, çek ile ödemelere ilişkin düzenlemelerin de dikkate alınması gerekmektedir.
6762 sayılı TTK’nın 707. maddesine göre;
“Çek, görüldüğünde ödenir. Buna aykırı her hangi bir kayıt yazılmamış hükmündedir. Keşide günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için ibraz olunan bir çek ibraz günü ödenir.”
Bilindiği gibi, çeklerde düzenlenme tarihinin gösterilmesi zorunludur ( 6102 sayılı TTK md. 780, 6762 sayılı TTK md. 692). Düzenlenme tarihi bulunmadığı takdirde ilgili senet Kanunun aradığı diğer bütün unsurlara sahip olsa dahi çek vasfını kazanamaz (6102 sayılı TTK md.781/1, 6762 sayılı TTK md. 693 ). Kanun koyucu çeklerde düzenlenme günü olarak gösterilen tarihin, senedin gerçek düzenlenme günü olmasını aramamıştır. Kanun koyucunun bu konudaki suskunluğu, hiç şüphesiz, ileri tarihli çek düzenlenmesine imkân veren hâllerden birisidir.
6762 sayılı TTK’nın 707/2 (6102 sayılı TTK’nın 795/2.) fıkrasında düzenlenme günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için muhatap bankaya ibraz olunan bir çekin ibraz günü ödeneceği ifade edilerek, Türk hukukunda ileri tarihli çek düzenlenmesi zımnen kabul edilmiştir.
Bu fıkra ile kanun koyucu, ileri tarihli çek düzenlenmesinin bir nevi müeyyidesi olarak bir çekin üzerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibrazı hâlinde karşılığı varsa ödeneceğini açıkça kabul ederken, zımnen de bir çekin düzenlenme günü olarak gösterilen tarihten önce ileri tarihli olarak tedavüle çıkarılabileceğini ve bu tip bir senedin diğer kanuni unsurlara sahip olmak kaydıyla çek sayılacağını belirtmiştir.
Ayrıca, Çek Kanunu’na 6273 sayılı Kanunla eklenen Geçici madde 3/5. fıkrası ile 31 Aralık 2020 tarihine kadar çekin ödenmek için üzerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibrazının geçersiz olacağı öngörülmüş; böylece, kanun koyucu bu fıkra ile de ileri tarihli çek düzenlenebileceğini; ancak bu çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ödenmeleri için ibraz edilmelerinin mümkün olmadığını; buna rağmen ibrazları hâlinde bu fıkranın söz konusu düzenlemesinin sonucu olarak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 795/2. ( 6762 sayılı Kanunun 707/2) fıkrasına aykırı olarak muhatap bankaca ödenmelerinin mümkün olamayacağını kabul etmiştir. Böylece geçici Madde 3/5. fıkrasında öngörülen bu düzenleme ile 31 Aralık 2020 tarihine kadar 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 795/1. ve 2. fıkraları ile Çek Kanununun 3/8. fıkrasının uygulanması dondurulmuştur.
Geçici madde 3/5. fıkrası uyarınca çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihlerinden önce muhatap bankaya ibraz edilerek "kırdırtmalarının" mümkün olmadığının da kabulü gerekir. Zira, yukarıda belirtildiği gibi, söz konusu fıkra uyarınca çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibraz edilmeleri ve ödenmeleri mümkün değildir (B., Ali/ G. Celal: Kıymetli Evrak Hukuku, Ankara,2018 s: 324vd).
Yukarıda yapılan açıklamalardan sonra somut olay değerlendirildiğinde;
Somut olayda, kasko sigorta poliçesi, 30.07.2010 - 30.07.2011 vadeli olarak düzenlenmiş olup, kaza ise 31.07.2010 tarihinde meydana gelmiştir.
Davacının işleteni olduğu 06 AG 5802 plaka sayılı araca 30.07.2010 saat: 16.18’de 200200008814726 poliçe numaralı kasko sigorta poliçesi tanzim edilmiş, işbu poliçenin 3.560,31TL’lik priminin peşin olarak 30.07.2010 tarihinde ödeneceği kararlaştırılmış, poliçenin tanzim tarihinden 1 gün sonra henüz poliçe prim borcu ödenmeden 31.07.2010 tarihinde davacıya ait araç kaza yaparak hasarlanmıştır.
Kasko Poliçesinin birinci sayfasında 3.560,31 TL primin, 30.07.2010 tarihinde "peşin " olarak ödeneceği açıkça belirtilmiş ve ikinci sayfada yer alan "prim ödeme özel klozu" başlığında; “Primin peşinat ve/veya taksitleri; Fiba Sigorta A.Ş. Genel Müdürlüğüne, Bölge Müdürlüklerine, poliçe ekinde belirtilen banka hesaplarına veya poliçeyi tanzim eden yetkili acenteye, makbuz/dekont karşılığı ödenir. Sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksitin ödendiği tarihte başlar.” hükmüne yer verilmiştir.
Dosya kapsamında dava konusu riziko 31.07.2010 tarihinde gerçekleşmiştir. Davacı vekili yargılama sırasında primin (rizikodan sonra) davalının acentesine keşide edilen 15.250,00TL bedelli 16.11.2010 tarihli çek ile ödendiğini ve çek bedelinin davalı sigortacı tarafından tahsil edildiğini ileri sürmüş ise de çek bedelinin davalı sigortacı tarafından rizikodan sonra 22.11.2010 tarihinde tahsil edildiği açık olduğu gibi dekontta da yapıldığı iddia edilen ödemenin hangi poliçeye istinaden yapıldığının belirtilmemesi nedeniyle sigorta bedelinin ödendiğinin kabulüne de olanak yoktur.
Yürürlükte bulunan bir sigorta sözleşmesi çerçevesinde, rizikonun gerçekleşmesinden sonra ödenen prim sigortacının geriye etkili olarak sorumluluğunu doğurmaz ve sigortacı, riziko anında ilk prim henüz ödenmiş olmadığı için edim yükümlülüğü altına girmemiş idiyse, sonradan primi kabul etmiş olması yüzünden sorumlu olmaz. Riziko anında sigortadan yararlanma hakkına sahip bulunmayan bir sigorta ettirenin, bu durumu bilerek daha sonra gerçekleştireceği bir işlemle (burada: prim ödemesi) sigorta parasına hak kazanmış hâle gelmesi, hukuken mümkün değildir.
Riziko anında ve primin sonradan ödendiği sırada sigorta sözleşmesi yürürlükte ise, sigortacı yapılan ödemeyi geri vermekle yükümlü olmaz. Bu olasılıkta, ödenen prim sözleşmeden doğmuş olan ve varlığını aynen sürdüren prim borcuna sayılacaktır. Sigortacının tahsil ettiği primi geri vermemiş olmasına "gerçekleşen riziko için sorumlu olmayı kabul ettiği" gibi bir sonuç bağlamak, bu açıdan da yerinde görünmemektedir ( Ünan, S: Türk Ticaret Kanunu Şerhi Altıncı Kitap Sigorta Hukuku, C.I Genel Hükümler, Ankara 2018, s:178).
O hâlde, riziko tarihi itibariyle poliçeye ait herhangi bir prim ödemesi bulunmadığı sabit olmakla yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.l. maddesi uyarınca sigorta teminatı başlamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma neden ve şekline göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazları ile davalı vekilinin yukarıdaki bent kapsamı dışında kalan yargılama giderlerine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara iadesine, kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.04.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2018/624 E., 2018/1566 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varDenizcilik İhtisas Mahkemesi Sıfatıyla)
tam metni aç
Davalı vekili, TTK’nun 1062/2. maddesine göre taşıyanın şahsi kusurundan kaynaklanmayan yangından doğan zararlardan mutlak surette sorumsuz olduğunu, yangın gemi adamlarının teknik ya da ticari kusurundan kaynaklansa dahi yangından doğan zarardan sorumlu tutulabileceği tek ihtima
Hukuk Genel Kurulu 2018/624 E. , 2018/1566 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Denizcilik İhtisas Mahkemesi Sıfatıyla)
Taraflar arasındaki “tazminat, navlun bedelinin iadesi ve kâr kaybı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul (kapatılan) 51. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.12.2013 tarihli ve 2011/411 E., 2013/331 K. sayılı karar taraf vekillerince temyiz edilmekle, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 27.03.2015 tarihli ve 2014/7243 E., 2015/4347 K. sayılı kararı ile,
“...Davacı vekili, 06/02/2008 tarihinde Pendik/İstanbul Limanı'ndan, İtaly/Trieste Limanı'na hareket eden davalıya ait UN ADRİYATİK isimli gemide Hırvatistan açıklarında yangın çıktığını, gemi ile birlikte yüklü vaziyette olan 11 adet dorse ve çekicinin yanarak zayi olduğunu, Venedik Liman Müdürlüğü'ne bağlı Sahil Güvenlik Birimi tarafından tutulan raporda yangın söndürme sisteminin tüm vanalar açılmasına rağmen yangın bombası çalışmadığından yağmurlama sisteminin de çalışmadığının tespit edildiğini, denizden su çekmesi gereken pompalar çalışmadığı için yangın söndürme tesisatının devreye girmediğini, geminin yüke, denize ve seyre elverişsizliği nedeni ile oluşan risk ve neticesindeki zararda donatanın mutlak sorumluluk halinin mevcut olduğunu, geminin seyrü sefer sırasında olağan deniz tehlikelerine karşı koyma yeteneğini azaltan fiziksel kusurların geminin denize elverişli olmadığını göstereceğini, TTK'da yangın ve neticesindeki zararın geminin başlangıçtaki denize, yola ve yüke elverişsizliğine dayalı olması halinde taşıyanın açıkça kusurlu ve sorumlu olacağının düzenlendiğini, yanan 11 araç karşılığı 220.000 Euro, navlun bedeli karşılığı 25.557 Euro ve 11 aracın olay tarihinden talep tarihine dek geçen sürede kar kaybı olarak 82.500 Euro olmak üzere toplam 328.057 Euro zararı bulunduğunu ileri sürerek, fazlaya dair hakları saklı kalmak üzere 328.057 Euro zarar bedelinin karşılığı olan 641.351.435 TL'nin faiziyle davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, TTK’nun 1062/2. maddesine göre taşıyanın şahsi kusurundan kaynaklanmayan yangından doğan zararlardan mutlak surette sorumsuz olduğunu, yangın gemi adamlarının teknik ya da ticari kusurundan kaynaklansa dahi yangından doğan zarardan sorumlu tutulabileceği tek ihtimalin yangına başlangıçtaki bir elverişsizliğin neden olması hali olduğunu, TTK 1019. maddesi uyarınca sorumluluk için başlangıçtaki elverişsizlik ile zarar arasında illiyet bağı olduğunun yük ilgilisi tarafından ispat edilmesi gerektiğini, zarara sebep olan yangının geminin başlangıçtaki bir elverişsizliği neticesi çıkmadığının açık olduğunu, sefer başlangıcında geminin yola, denize, yüke elverişli olduğunu, Tuzla Liman Başkanlığı'nın 03/02/2008 tarihli yola elverişlilik belgesinin bunu kanıtladığını, davacı taraf geminin yangın sisteminin çalışmadığını iddia etmiş ise de dosyaya sunulan kayıt ve tespit raporlarıyla geminin yangın inşa ve emniyet kurallarına uygun müdahale sistemi ile donatıldığının anlaşıldığını, müvekkilinin sorumlu tutulması halinde 1976 Londra Konvansiyonu'nun ilgili maddeleri uyarınca sınırlı sorumluluk hükümlerinin uygulanması gerektiğini, Konvansiyonun 11. maddesine göre müvekkilinin fon tesisi talep hakkı olduğunu savunarak, davanın reddini, bu savunma kabul görmediği takdirde 1976 Londra Konvansiyonu hükümlerine göre sınırlama fonu tesis edilerek hükme bağlanacak alacakların fondan tahsiline, kabul anlamında olmamak üzere Londra Konvansiyonu hükümlerinin uygulanmaması halinde TTK’nun 948. maddesi hükmüne göre gemi ve navlunla sınırlı sorumluluğuna hükmedilmesini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporları ve tüm dosya kapsamına göre, dava konusu gemide çıkan yangının sebebinin tespit edilemediği, bilirkişiler ayrı ayrı geminin teknik unsurlarının, yangına ilişkin tüm donanımının kurallara uygun olduğunu dile getirmiş ise de yola elverişlilik hukuki bir kavram olup varlığının ispatının yolculuğun başlangıcında var olan belgelerle sınırlı olmayacağı, dava konusu gemi ro ro gemisi olup yükünün yakıt dolu araçlar olması nedeniyle yangın riski en üst seviyede bulunduğundan alınacak tedbirlerin de en üst düzeyde olması gerektiği, TTK’nun 817/2. maddesinde belirtildiği üzere geminin denize elverişli olması gerektiği gibi yakıtı, yükleme hali ve gemi adamlarının da yeterli olması gerektiği, mürettebat beyanlarından, Aliağa AHM’nin 2008/103 D.İŞ ve 2008/95 D.İş. sayılı dosyalarından yangınla mücadelede basiretsizlik gösterdiklerinin anlaşıldığı, mürettebatın görevini dağılıma uygun yerine getirip getirmediğini gösterir röle cetvelinin elde edilemediği, yangında hasar almayan makina dairesinde olması gereken makine defterinin de bulunmadığı, mürettebat ifadeleriyle yangında yaşanan panik sabit olup bu durum yangının büyüklüğü, birden başlaması veya insani zaaflarla (can korkusu vs. ) izah edilemeyeceği, geminin uluslararası yeterlilik belgeleri tam ise TTK’nun 1019/2 ve 1062/2. maddesindeki kurtuluş beyinesinden yararlanmak konusundaki ispat külfetinin taşıyana ait olduğu, taşıyan TTK’nun 817. maddesine göre ilgili makamlardan alınan belgeleri sunmuşsa da bunların birer karine teşkil ettiği, dava konusu UND Adriyatik gemisinin yola elverişli olmadığının kabulü gerektiği, denize elverişlilik ya da yüke elverişlilik hususunun tespitinin eldeki olayda hukuki sonucu değiştirmeyeceği, zararın miktarı yönünden bilirkişi incelemesi yapılması gerektiği düşünülse de Londra Konvansiyonu'nun ilgili maddeleri uyarınca davalının sorumluluğunun sınırlı olacağı kabul edilmekle eldeki dosyada bu yönden bilirkişi tayinine gerek duyulmadığı, denize, yola elverişlilik belgelerini sunan davalı, gemi adamlarının yetersizliğinin, yangına karşı mücadeledeki başarısızlığının, başlangıçtaki elverişsizliğinin zamanında keşfedilememesinin sebeplerini izah edememiş olup kendisinin ve fiillerinden sorumlu olduğu kişilerin bir kusuru olmadığını ispat edemediğinden TTK’nun 1061 ve 1019/2.maddeleri nazara alındığında davalı donatan/taşıyanın zararı tazmine yükümlü olduğu, davalı taraf fon tesisi talep etmiş ise de eldeki davada bu dosya içinde aynı zamanda fon tesisi açısından karar verilme olanağı bulunmadığı, işbu dava tazminat davası olup bir an için davalı talebinin yerinde olduğu düşünülüp fon tesisi talebi ele alınsa ya da başka davadaki fon tesisi talebi bekletici mesele yapılsa bile sonucun değişmeyeceği, Londra Konvansiyonu hükümlerinin borcun sınırlandırılmasına ilişkin bulunduğu, dava konusu gemide yanan yüklerle ilgili olarak pek çok dava derdest olup bu durumda her bir davada tazminat miktarı tespiti ayrı ayrı yapılıp ayrı bir fon tesisi davasında da Londra Konvansiyonu hükümleri çerçevesinde ödenecek tazminatın azami haddinin tespitinin söz konusu olacağı, Londra Konvansiyonu 11. ve 12. maddesinin yorumundan da fon tesisine dair kararın tahsil aşamasında ele alınacağı sonucuna ulaşıldığı, TTK’nun 1072 maddesi uyarınca 25.557 Euro navlun talebinin reddi gerektiği, davacının kar kaybını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davalının fon tesisi talebinin (tazminatın azami haddini belirleyeceği nedeniyle) tahsil aşamasında değerlendirilmesi gerekeceğinden davanın kısmen kabulü ile 430.144,00-TL’nin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.
1-Dava, Pendik/İstanbul Limanı'ndan, İtalya/Trieste Limanı'na hareket eden davalıya ait UN ADRİYATİK isimli RORO gemisinde Hırvatistan açıklarında çıkan yangın sonucu, gemiye yüklenen davacıya ait dorse ve çekicilerin tamamının yanarak zayi olduğu iddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere mahkemece, bozma ilamına uyularak alınan ilk raporun ayrık görüşü ve bozma sonrası alınan ikinci raporun çoğunluk görüşü uyarınca davalıya ait geminin yola elverişli olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
6762 sayılı TTK’nun 1061 maddesinde, taşıyanın, malların yükletilmesi, istifi, taşınması, elden geçirilmesi ve boşaltmasında tedbirli bir taşıyanın dikkat ve ihtimamını göstermekle yükümlü olduğu, yükü taşımak üzere teslim aldığı andan teslim edinceye kadar geçen sürede malların zıyaı veya hasarı yüzünden doğacak zararlardan sorumlu bulunduğu, ancak zıya veya hasarın, tedbirli bir taşıyanın dikkat ve ihtimamı ile dahi önüne geçilemeyecek sebeplerden ileri gelmiş olması halinde sorumlu tutulamayacağı, aynı Yasa’nın 1062. maddesinde, taşıyanın, kendi adamlarının ve gemi adamlarının kusurlarından, kendi kusuru gibi mesul olacağı, zararın geminin sevkine veya başkaca teknik idaresine ait bir hareketin veya yangının neticesi olması halinde taşıyanın yalnız kendi kusurundan sorumlu olacağı hükmü düzenlenmiştir. Yine TTK’nun “Taşıyanın; geminin denize, yola ve yüke elverişli olmamasından dolayı mesuliyeti” başlıklı 1019 maddesinin 2.fıkrasında ise “Taşıyan, yükle ilgili olanlara karşı geminin denize, yola veya yüke elverişli olmamasından doğan zararlardan mesuldür; meğer ki; tedbirli bir taşıyanın sarf etmekle mükellef olduğu dikkat ve ihtimam gösterilmekle beraber eksikliği yolculuğun başlangıcına kadar keşfe imkan bulunmamış olsun” hükmü öngörülmüştür.
Somut uyuşmazlıkta davacı tarafın dava konusu zararının yangın neticesi meydana geldiği sabittir. Dosya kapsamında alınan raporlardan davalıya ait geminin ana güvertesinde başlayan yangının çıkış nedeni tespit edilememiştir.
Davacı vekili, davalıya ait geminin yolculuğun başlangıcında denize, yola ve yüke elverişli olmadığını iddia etmiş, davalı vekili ise aksini savunarak, TTK’nun yukarıda sayılan maddelerindeki kurtuluş beyyinelerinden yararlanmak için geminin teknik ve idari bakımdan sahip olması gerekli tüm belgelere sahip olduğunu bildirerek, buna dair delillerini ibraz etmiştir.
Mahkemece, bozma öncesi alınan ve çoğunluğu gemi inşa-gemi makine mühendisi olan bilirkişilerden oluşan heyetten alınan rapor, bozma sonrası alınan ilk raporun gemi inşa, gemi makine mühendisleri ve uzak yol kaptanından oluşan çoğunluk görüşü ile bozma sonrası alınan ikinci raporun ayrık görüşünde, dava konusu geminin yapısı, teknik donanımı, yangın algılama ve söndürme donanımı bakımından ulusal ve uluslararası normlara uygun olduğu bildirilmiştir. Yine aynı raporlarda gemi adamlarının yangına müdahalede yetersiz kalıp kalmadıkları konusu değerlendirilirken dava konusu UN ADRİYATİK gemisi gemi adamlarının gemide çıkabilecek yangın konusunda eğitildikleri, tatbikatlarını yaptıkları, bu konuda gerekli ve yeterli belgelere sahip oldukları belirtildikten sonra gemi personelinin yangının çok hızlı ve kısa bir süre içerisinde yayılması ve büyümesi sonucu yangına müdahalede yetersiz kalmasının “yangın”ın denizde karşılaşılabilecek en tehlikeli olay olarak kabul edilip bu tür olaylarda kusur izafe edilirken hadisenin nispiliği kavramı göz önüne alınarak değerlendirmek gerektiği, gemi adamlarının eğitildikleri ve tatbikatını yaptıkları şekilde tamamen insani duygular ile ani gelişen bu olağanüstü duruma müdahalede yetersiz kalmalarının geminin yolculuğun başında yola elverişsizliği sonucunu doğurmayacağını belirtmişlerdir.
Dosyaya ibraz edilen, tarafları farklı olmakla beraber dava konusu UN ADRİYATİK isimli RORO gemisinde taşınmakta iken yanan treyler(içindeki yükler) ile ilgili olarak taşımanın kara taşıması ayağı için CMR Konvansiyonu hükümleri çerçevesinde görülüp sonuçlandırılan Federal Eyalet Mahkemesi’nin 15.12.2011 tarih IZR 12/11 sayılı kararında da dava konusu UN ADRİYATİK gemisinde meydana gelen yangın riskinin, sadece açık denizdeki bir geminin başına gelebilecek bir riske dönüştüğü kabul edilmiştir.
Bu durumda mahkemece, tüm bu hususlar nazara alınmadan teknik uzmanlık gerektiren somut uyuşmazlıkta bozma sonrasında alınan ilk raporun hukukçu bilirkişi tarafından düzenlenen ayrık raporu ile bozma sonrası alınan ikinci raporun yine hukukçu bilirkişilerden oluşan çoğunluk görüşüne itibar edilerek davalıya ait geminin, yolculuğun başında yola elverişli bulunmadığı kabul edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, kararın davalı yararına bozulması gerekmiştir.
2- Davacı vekili, diğer talepleri yanında davalı donatana ödendiği iddia olunan navlun bedeli 25.557,00 Euro’nun tahsilini de talep ederek, davacıya ait 11 adet çekici ve dorse için düzenlenen navlun faturası gereğince navlun ödenmiş olmasına rağmen taşıma tamamlanmayıp taşımaya konu yükün tamamı zayi olduğu için davalının navluna hak kazanmayacağını iddia etmiştir. Davalı vekili ise konişmentodaki kayıtlar uyarınca talebin reddini istemiştir. Mahkemece, bu taleple ilgili olarak gerekçesi açıklanmadan “TTK’nun 1072 maddesi karşısında 25.557 Euro yönünden talebin reddi gerekmiştir” denilmiştir. 6762 sayılı TTK’nun 1072/1. maddesinde “Aksine mukavele olmadıkça her hangi bir kaza neticesinde zıyaa uğrayan yük için navlun ödenmez ve peşin ödenmiş ise geri alınır” hükmü düzenlenmiştir.
Bu itibarla mahkemece, davacı tarafın navlun bedeline ilişkin talebi konusunda TTK’nun 1072/1. maddesi, iddia, savunma ve konişmentoda yer alan kayıtlar hep birlikte nazara alınıp sonucuna göre bir karar verilmek gerekirken gerekçesi açıklanmadan sadece yasa maddesi yazılmak suretiyle navlun talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
3- Bozma neden ve şekline göre, taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek olmadığına karar vermek gerekmiştir…”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 438’inci maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Davacı vekili, 06/02/2008 tarihinde Pendik/İstanbul Limanından, İtalya/Trieste Limanına hareket eden Hırvatistan açıklarında davalıya ait UN ADRİYATİK isimli gemide yangın çıktığını, gemi ile birlikte yüklü vaziyette olan dorse ve çekicilerin yanarak zayi olduğunu, Venedik Liman Müdürlüğüne bağlı Sahil Güvenlik Birimi tarafından tutulan raporda gemi personelinin ne gemideki yangın söndürme sistemini ne de yangın durumunda kullanılması gereken su pompasını ve geminin garaj ambarında bulunan yağdırma düzeneğini çalıştırabilmiş olduğunu; geminin seyrü sefer sırasında olağan deniz tehlikelerine karşı koyma yeteneğini azaltan fiziksel kusurların geminin denize elverişli olmadığını gösterdiğini, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)’nın 1019’uncu maddesine göre yangın ve neticesindeki zararın geminin başlangıçtaki denize, yola ve yüke elverişsizliğine dayalı olması hâlinde taşıyanın sorumlu olacağının düzenlenmiş olduğunu, yanan on bir araç karşılığı 220.000Euro, navlun bedeli karşılığı 25.557Euro ve on bir aracın zayii olması nedeniyle olayın gerçekleştiği tarihten talep tarihine kadar geçen süre için geçerli olmak kaydıyla kâr kaybı karşılığı 82.500Euro da dahil olmak üzere toplam 328.057Euro zararı bulunduğunu ileri sürerek, fazlaya dair haklarını saklı tutmak suretiyle 328.057Euro zarar bedelinin karşılığı olan 641.351,435TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, TTK’nın 1062/2’nci maddesine göre taşıyanın şahsi kusurundan kaynaklanmayan yangından doğan zararlardan mutlak surette sorumsuz olduğunu, yangın gemi adamlarının teknik ya da ticari kusurundan kaynaklansa dahi yangından doğan zarardan sorumlu tutulabileceği tek ihtimalin yangına başlangıçtaki bir elverişsizliğin neden olması hâli olduğunu, TTK’nın 1019’uncu maddesi uyarınca sorumluluk için başlangıçtaki elverişsizlik ile zarar arasında illiyet bağı olduğunun yük ilgilisi tarafından ispat edilmesi gerektiğini, zarara sebep olan yangının geminin başlangıçtaki bir elverişsizliği neticesi çıkmadığının açık olduğunu, Tuzla Liman Başkanlığının 03.02.2008 tarihli yola elverişlilik belgesi ile sefer başlangıcında geminin yola, denize, yüke elverişli olduğunun kanıtlandığını savunarak, yangın zararından taşıyanın mutlak sorumsuzluğu nedeniyle haksız davanın reddi gerektiğini, bu savunma kabul görmediği takdirde kabul anlamında gelmemek üzere 1976 Londra Konvansiyonu hükümlerine göre müvekkilinin sorumluluğunun sınırlı olduğunu ve sınırlama fonu tesis edilerek hükme bağlanacak alacakların fondan tahsiline, kabul anlamında olmamak üzere Londra Konvansiyonu hükümlerinin uygulanmaması hâlinde TTK’nın 948’inci maddesi hükmüne göre gemi ve navlunla sınırlı sorumlu olduğunun kabulü ile alacakların bu miktardan orantısal olarak tahsil edilmesi yönünde karar verilmesini istemiştir.
İstanbul Denizcilik İhtisas Mahkemesince verilen 27.01.2011 tarihli, 2008/151 E., 2011/20 K. sayılı ilk kararda, olayda TTK’nın 1019/2’nci maddesinin uygulama yeri olmayıp, TTK’nın 1062/2’nci hükmü gereğince donatan-taşıyanın davalının mutlak sorumsuzluğu nazara alınarak, gerek gemi adamlarının teknik kusuru, gerekse idari kusuru nedeniyle davalının sorumlu olmadığı gerekçesiyle, hükme esas alınan bilirkişi raporunun sonuç bölümünün 8 nolu bendi gereğince, açılan davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı vekilinin temyiz itirazları üzerine hüküm,
Özel Dairece, taraflar arasındaki uyuşmazlıkta davacının bilirkişi raporuna yaptığı ciddi itirazlarını karşılamak üzere bilirkişi heyetinden ek rapor ya da yeni bir bilirkişi heyeti oluşturularak, davacı tarafın iddialarının tek tek incelenmek suretiyle Yargıtay denetimine elverişli bilirkişi raporu alınması ve sonucuna göre karar verilmesi gerektiğinden bahisle davacı yararına bozulmuştur.
Mahkemece bu Özel Daire bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda, dava konusu gemide çıkan yangının sebebinin tespit edilemediği, bilirkişiler ayrı ayrı geminin teknik unsurlarının, yangına ilişkin tüm donanımının kurallara uygun olduğunu dile getirmiş ise de yola elverişliliğin hukuki bir kavram olup varlığının ispatının yolculuğun başlangıcında var olan belgelerle sınırlı olmayacağı, dava konusu gemi Ro Ro gemisi yükünün yakıt dolu araçlar olması nedeniyle yangın riski en üst seviyede bulunduğundan alınacak tedbirlerin de en üst düzeyde olması gerektiği, TTK’nın 817/2’nci maddesinde belirtildiği üzere geminin denize elverişli olması gerektiği gibi yakıtı, yükleme hâli ve gemi adamlarının da yeterli olması gerektiği, mürettebat beyanlarından, Aliağa Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/103 D. İş ve 2008/95 D. İş sayılı dosyalarından yangınla mücadelede basiretsizlik gösterdiklerinin anlaşıldığı, mürettebatın görevini dağılıma uygun yerine getirip getirmediğini gösterir röle cetvelinin elde edilemediği, yangında hasar almayan makine dairesinde olması gereken makine defterinin de bulunmadığı, ayrıca mürettebat ifadeleriyle yangında yaşanan paniğin sabit olduğu, bu durum yangının büyüklüğü, birden başlaması veya insani zaaflarla (can korkusu vs.) açıklanamayacağı, geminin uluslararası yeterlilik belgeleri tam ise de TTK’nın 1019/2 ve 1062/2’nci maddesindeki kurtuluş beyyinesinden yararlanmak konusundaki ispat külfetinin davalı taşıyana ait olduğu, taşıyan; TTK’nın 817’nci maddesine göre ilgili makamlardan alınan belgeleri sunmuşsa da bunların birer karine teşkil ettiği, dava konusu UND Adriyatik gemisinin yola elverişli olmadığının kabulü gerektiği, denize elverişlilik ya da yüke elverişlilik hususunun tespitinin eldeki olayda hukuki sonucunu değiştirmeyeceği, zararın miktarı yönünden bilirkişi incelemesi yapılması gerektiği düşünülse de Londra Konvansiyonu'nun ilgili maddeleri uyarınca davalının sorumluluğunun sınırlı olacağı kabul edilmekle eldeki dosyada bu yönden bilirkişi tayinine gerek duyulmadığı, denize, yola elverişlilik belgelerini sunan davalının, gemi adamlarının yetersizliğinin, yangına karşı mücadeledeki başarısızlığının, başlangıçtaki elverişsizliğini zamanında keşfedilememesinin sebeplerini izah edememiş olup kendisinin ve fiillerinden sorumlu olduğu kişilerin bir kusuru olmadığını ispat edemediğinden TTK’nın 1061 ve 1019/2’nci maddeleri nazara alındığında davalı donatan/taşıyanın zararı tazmine yükümlü olduğu, davalı taraf fon tesisi talep etmiş ise de eldeki davada bu dosya içinde aynı zamanda fon tesisi açısından karar verilme olanağı bulunmadığı, işbu dava tazminat davası olup bir an için davalı talebinin yerinde olduğu düşünülüp fon tesisi talebi ele alınsa ya da başka davadaki fon tesisi talebi bekletici mesele yapılsa bile sonucun değişmeyeceği, Londra Konvansiyonu hükümlerinin borcun sınırlandırılmasına ilişkin bulunduğu, dava konusu gemide yanan yüklerle ilgili olarak pek çok dava derdest olup bu durumda her bir davada tazminat miktarı tespiti ayrı ayrı yapılıp ayrı bir fon tesisi davasında da Londra Konvansiyonu hükümleri çerçevesinde ödenecek tazminatın azami haddinin tespitinin söz konusu olacağı, Londra Konvansiyonu 11’inci ve 12’nci maddesinin yorumundan da fon tesisine dair kararın tahsil aşamasında ele alınacağı sonucuna ulaşıldığı, TTK’nın 1072’nci maddesi uyarınca 25.557Euro davacının navlun bedelinin iadesi talebinin reddi gerektiği, kâr kaybını ise kanıtlayamadığı gerekçesiyle davalının fon tesisi talebinin (tazminatın azami haddini belirleyeceği nedeniyle) tahsil aşamasında değerlendirilmesi gerekeceğinden bahisle davanın kısmen kabulü ile 430.144TL’nin dava tarihinden işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece önceki gerekçelerle ve ISM KOD (International Safety Management) Uluslararası Güvenli Yönetim Koduna, Hamburg Kurallarına, Lahey/Visby Kurallarına, gemi mürettebatının olaydan sonra alınan ayrıntılı ifadelerine, gemi personelinin yangınla mücadele görevini tam olarak yerine getirmediklerine ilişkin ayrıntılı olarak yapılan tespitlere, Zehra Şeker Öğüz-Güvenli Yönetim Sistemine ilişkin açıklamalara yer verilmek ve İngiltere/Galler Yüksek Mahkemesinin “Eurasian Dream” davasına istinaden, davacının navlun ücreti talebine ilişkin olarak da malın zayi olması hâlinde navlunun iade edilmeyeceğine ilişkin konşimentoya hüküm konulmuş olduğundan davacının navluna ilişkin talebinin yerinde olmadığına ilişkin ek gerekçesi ve oy çokluğu ile direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı, taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalıya ait geminin yolculuğun başında yola ve denize elverişli bulunup bulunmadığı, gemi adamlarının bu olağanüstü duruma müdahalede yetersiz kalmalarının geminin yolculuğun başında yola ve denize elverişsizliği sonucunu doğurup doğurmayacağı, buradan varılacak sonuca göre 6762 sayılı TTK’nın 1062/1’inci maddesi gereğince davalının yangın sonucu ortaya çıkan zarardan sorumlu tutulup tutulamayacağı noktalarında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunda uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, mahkemece direnme kararı gerekçesinde bozma ilamına esas gerekçeli karardan farklı olarak ISM KOD (International Safety Management)-Uluslararası Güvenli Yönetim Koduna, Hamburg Kurallarına, Lahey/Visby Kurallarına, gemi mürettebatının olaydan sonra alınan ayrıntılı ifadelerine, gemi personelinin yangınla mücadele görevini tam olarak yerine getirmediklerine ilişkin ayrıntılı olarak yapılan tespitlere, Zehra Şeker Öğüz-Güvenli Yönetim Sistemine ilişkin açıklamalara, İngiltere/Galler Yüksek Mahkemesinin “Eurasian Dream” davasına yer verilmiş olmasının direnme adı altında verilen kararın gerçekte yeni bir gerekçeye dayalı yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmış olup, oy birliğiyle ön sorunun bulunmadığına karar verilerek uyuşmazlığın esastan incelenmesine geçilmiştir.
İşin esasına gelince öncelikle belirtmek gerekir ki, 01.07.2012 tarihinde 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu yürürlüğe girmiş ise de 6103 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunu’nun 2’nci maddesinin 1/a bendindeki “Türk Ticaret Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelen olayların hukuki sonuçlarına, bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişlerse, o kanun hükümleri uygulanır” şeklindeki düzenleme uyarınca eldeki uyuşmazlığın çözümünde 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu hükümlerinin uygulanacağı kuşkusuzdur.
Ayrıca uyuşmazlığın aydınlatılması için geminin yola ve denize elverişliliği ile taşıyanın yangından dolayı oluşan zarardan sorumluluğuna dair genel bir açıklama yapılmasında fayda vardır.
6762 sayılı TTK’nın 817 “Denize elverişli gemi, yola elverişli gemi” kenar başlıklı maddesine göre,
“Tekne, umumi donatım, makine, kazan gibi esas kısımları bakımından yapacağı yolculuğun (tamamıyla anormal tehlikeler hariç) deniz tehlikelerine karşı koyabilecek durumda olan bir gemi "Denize elverişli" sayılır.
Denize elverişli olan gemi, teşkilatı, yükleme durumu, yakıtı, kumanyası, gemi adamlarının yeterliği ve sayısı bakımlarından yapacağı yolculuğun (Tamamıyla anormal tehlikeler hariç) tehlikelerine karşı koyabilmek için gerekli vasıfları haiz bulunduğu taktirde "Yola elverişli" sayılacaktır.
Taşıyanın mesuliyeti TTK’nın 1061 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup, TTK’nın 1061’inci maddesine göre taşıyan; malların yüklenmesi, istiflenmesi, elden geçirilmesi, taşınması ve boşaltılması safhalarında tedbirli bir taşıyanın göstereceği dikkat ve özeni sarf etmekle yükümlüdür; aksi taktirde, bu suretle meydana gelecek olan zararlardan dolayı sorumlu olacaktır. Aynı maddenin devamında ise taşıyana bir kurtuluş imkânı getirilmekte ve kendisinin tedbirli bir taşıyanın göstermesi gereken bütün dikkat ve özeni göstermesine rağmen önüne geçemeyeceği sebeplerden dolayı zararın meydana gelmiş olduğunu ispat ettiği taktirde sorumlu olmayacağı ortaya konulmaktadır.
Söz konusu hükmü takip eden iki maddede ise taşıyanın sorumlu olmadığı hâller düzenlenmiş ve TTK’nın 1062’nci maddesinde taşıyanın kendi adamları ve gemi adamlarının idare ve sevk kusurları ile kendi şahsi kusuru olmaması şartıyla yangın sonucunda meydana gelecek olan yük zararları mutlak olarak taşıyanın sorumluluğu sahasından çıkarılmıştır. 1063’üncü maddede ise denizcilikte karşılaşılabilecek olan tipik bazı tehlikeler ortaya konulmuş ve zararın bunlardan birinden kaynaklanması hâlinde farklı bir ispat rejimi ile taşıyanın muhtemel olarak sorumlu olmayacağı düzenlenmiştir.
Kanun’un 1062’nci maddesinin ikinci fıkrası, “Zarar geminin sevkine veya başkaca teknik idaresine ait bir hareketin veya yangının neticesi olduğu taktirde taşıyan yalnız kendi kusurundan mesuldür. Daha ziyade yükün menfaati icabı olarak alınan tedbirler geminin teknik idaresine dahil sayılmaz” şeklinde olup bu hükme göre,
Yangın zararlarından da taşıyan, kendi kusuru olmadıkça sorumlu sayılmayacaktır. Gerek gemide, gerekse yükün taşınmak üzere teslim alındığı andan varma limanında gönderilene teslim edildiği ana kadar karada meydana gelen yangınlar bu kapsamdadır. Yangından söz edilebilmesi için açık bir ateş veya alevin mevcut olması gerekir. Bu anlamda bir yangın çıkmadan sadece aşırı ısıdan ileri gelen zararlar buna dahil değildir. Bununla birlikte bir yangın vesilesiyle (mesela dumandan veya yangın söndürme faaliyetlerinden) meydana gelen dolaylı zararlar da yangın zararıdır.
Yangın çeşitli sebeplerden ileri gelebilir:
Yangın gemi adamlarının teknik kusurlarından ileri gelmişse (mesela kazan fazla ısıtma neticesinde patlamış ve yangın çıkmıştır); yangın gemi adamlarının ticari bir kusurundan, yani yüke gereği gibi özen göstermemelerinden ileri gelmişse (ambarda kibrit veya mum yakılmıştır) taşıyan sorumlu değildir. Ancak yangın gemi adamlarının, geminin yolculuk başında denize, yola ve yüke elverişli olmasına gereği gibi özen göstermemiş olmalarından ileri gelmişse (yangına yol açan kazan arızaları dikkatsizlik yüzünden keşfedilmemiş veya tespit olunduğu hâlde haber verilmemiş) taşıyan doğan zararlardan sorumludur.
İspat yükümlülüğüne gelince, TTK’nın 1062’nci maddesinin ikinci fıkrasındaki şartların mevcut olduğunu, yani zararın adamlarının veya gemi adamlarının geminin sevkine veya başkaca teknik idaresine ait bir hareketleri veya yangın neticesi meydana geldiğini ve kendisinin de bir kusuru bulunmadığını taşıyan ispat etmek zorundadır. Adamlarını seçme ve denetlemede ihmal de kusurdur. Yangın sebebi olarak taşıyanın adamlarının veya gemi adamlarının kusurunu yükle ilgili ispat etmekle yükümlüdür (Çağa, T./ Kender, R.: Deniz Ticareti Hukuku II, Navlun Sözleşmesi, 8. Baskı, İstanbul 2006, s.158-159).
TTK’nın 1019’uncu maddesi gereği taşıyan, geminin yolculuk başlangıcındaki elverişsizliğinden kaynaklanan yangından dolayı sorumludur. Bu hâlde kusur unsurunu ikiye ayırarak incelemek gerekmektedir.
a. Taşıyanın şahsi kusuru: 1062’nci maddede belirtilen taşıyanın şahsi kusuru hâli budur. Söz konusu hâl ancak geminin başlangıçtaki elverişsizliği şeklinde ortaya çıkabilecektir. Zira sefer başlangıcından sonra taşıyanın şahsi kusuru ile yangına sebep olabilmesi mümkün gözükmemektedir. Örneğin geminin elektrik donanımının bozuk olduğunu bile bile taşıyanın gemiyi yeni bir sefere çıkarması şahsi kusurunun olduğuna delalettir. Bu bakımdan önemli olan nokta taşıyanın gemide mevcut olan eksikliği bilmesi ya da bilmesinin gerekmesidir. Dolayısıyla tedbirli bir taşıyanın normal şartlar altında bilemeyeceği bir kusurun yolculuk başlangıcında bulunması kendisinin sorumluluğunu gerektirmemektedir. Taşıyan gemiyi denize elverişli bir şekilde gönderdiğini nasıl ispat edecektir? Bu konuda klas kurumlarından alınmış olan sertifikalar, yükleme limanında bağımsız denetim kuruluşlarına yaptırılan testler kuşkusuz taşıyan lehine karine teşkil edeceklerdir. Bu durumda söz konusu sertifika ve belgelerin gerçeğe aykırı olduğunu, diğer bir ifadeyle geminin yolculuk başlangıcında elverişli olmadığını ispat yükümlülüğü yükle ilgililere ait olacaktır.
b. Gemi adamlarının kusuru: Madde metninde “zarar yangının neticesinde olduğu takdirde taşıyan yalnız kendi kusurundan mesuldür” denmektedir. Böyle bir durumda taşıyanın sorumluluğu her ne kadar şahsi kusura bağlanmış olsa da, La Haye Kurallarının gerekçeleri incelenecek olduğu takdirde görülmektedir ki yangın sorumsuzluğuna ilişkin hükmün geminin elverişsizliği konusundaki hükmü değiştirmek gibi bir amacı bulunmamaktadır. Bu sebeple taşıyan gemi adamlarının gemiyi sefer başlangıcında elverişsiz kılan kusurlarından dolayı sorumludur. Bu hususta da gemide bulunan elverişlilik sertifikaları ile diğer belgelerin taşıyan lehine karine yaratma kudreti bulunmaktadır. Bu sebeple yükle ilgililerin söz konusu karineyi çürütmeleri gerekmektedir.
Yangın gemi adamlarının ticari kusurundan kaynaklanmışsa, diğer bir ifadeyle yüke özen göstermemelerinden ileri gelmişse, bu zarardan sorumlu değildir. Ambarda kibrit yakılmış ya da gemi adamının diğer bir ticari kusuru söz konusu olmuşsa 1062’nci maddenin metni taşıyanın sorumluluğu imkânsız kılmaktadır (Ülgener, M.F.: Yangın Zararları Sebebi ile Yüke Gelen Zararlardan Taşıyanın Sorumluluğu www.ulgener.com/files/upload/files/articles/turkish/18.Yanginzararlari.pdf).
Yapılan bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde, mahkemece bozma kararı öncesi alınan ve çoğunluğu gemi inşa ve gemi makine mühendisi olan bilirkişilerden oluşan heyetten alınan 08.12.2010 tarihli rapor, bozma kararı sonrası alınan 22.02.2012 tarihli raporda gemi inşa, gemi makine mühendisleri ve uzak yol kaptanından oluşan çoğunluk görüşü ile bozma kararı sonrası alınan 12.06.2013 tarihli raporun ayrık görüşünde ve Aliağa Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/95, 96 ve 103 Talimat sayılı dosyalarına sunulan bilirkişi raporlarında, dava konusu geminin yapısı, teknik donanımı, yangın algılama ve söndürme donanımı bakımından ulusal ve uluslararası normlara uygun olduğu bildirilmiş olup, ayrıca bu raporlarda gemi adamlarının yangına müdahalede yetersiz kalıp kalmadıkları konusu değerlendirilirken dava konusu Un Adriyatik gemisi gemi adamlarının gemide çıkabilecek yangın konusunda eğitildikleri, tatbikatlarını yaptıkları, bu konuda gerekli ve yeterli belgelere sahip oldukları belirtildikten sonra gemi personelinin yangının çok hızlı ve kısa bir süre içerisinde yayılması ve büyümesi sonucu yangına müdahalede yetersiz kalmasının “yangın”ın denizde karşılaşılabilecek en tehlikeli olay olarak kabul edilip bu tür olaylarda kusur izafe edilirken hadisenin nispiliği kavramı göz önüne alınarak değerlendirmek gerektiği, gemi adamlarının eğitildikleri ve tatbikatını yaptıkları şekilde tamamen insani duygular ile ani gelişen bu olağanüstü duruma müdahalede yetersiz kalmalarının geminin yolculuğun başında yola elverişsizliği sonucunu doğurmayacağını beyan etmişlerdir. Ancak bozma kararı sonrasında alınan 22.02.2012 tarihli bilirkişi raporunun hukukçu bilirkişi tarafından düzenlenen ayrık raporu, bozma kararı sonrası alınan 12.06.2013 tarihli bilirkişi raporunun yine hukukçu bilirkişilerden oluşan çoğunluk görüşü ile 31.01.2013 tarihli teknik raporda ise davalıya ait geminin, yolculuğun başında yola elverişli bulunmadığı bildirilmiş olup; mürettebatın sertifikalarının tam olması, yangın talimlerinin yapılması gibi donatanın aldığı önlemlerin yeterli olmadığını, davalının SOLAS gereksinimi olan yangın anında hızlı ve bilinçli yangına mücadeleye hazır olunduğunu kanıtlamaktan uzak olduğunu bildirmişlerdir.
Ne var ki, Özel Dairenin bozma kararında bahsedilen, somut uyuşmazlıkta bozma sonrasında alınan ilk raporun hukukçu bilirkişi tarafından düzenlenen ayrık raporu ile bozma sonrası alınan ikinci raporun yine hukukçu bilirkişilerden oluşan çoğunluk görüşüne itibar edilerek davalıya ait geminin, yolculuğun başında yola elverişli bulunmadığı kabul edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş olduğuna dair birinci bozma nedeni, geminin teknik donanımının yolculuğun başında yola ve denize elverişli olup olmadığı raporlar arasında çelişki giderilmeden karar verildiğinden dosya kapsamına uymamakla, dosyadaki tüm belgeler yeniden değerlendirilip, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 281/3’üncü maddesinde mahkemenin gerçeğin ortaya çıkması için gerekli görürse, yeni görevlendireceği bilirkişi aracılığıyla tekrar inceleme yapabileceği öngörüldüğünden ve 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun 3’üncü maddesinin üçüncü bendinde belirtilen “Genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz” ilkesi de gözetilmek suretiyle bilirkişi raporları arasındaki geminin teknik donanımının yolculuğun başında denize ve yola elverişli olup olmadığı hususundaki çelişkinin yeniden bilirkişi raporu alınması suretiyle giderilmesi ile davalı taşıyan-donatanın gemi adamlarının kusurlarından dolayı sorumlu olup olamayacağının da yukarıda ispat yüküne ilişkin belirtilen ilkeler gözetilmek suretiyle yeniden değerlendirilmesi ile direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, bir kısım üyeler tarafından; gerek Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin bozma gerekçesi, gerekse bozma gerekçesinde yer alan aynı olay nedeniyle verilen Almanya Federal Eyalet Mahkemesinin kararı ile yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın gemi adamlarının yangına müdahale ve mücadelede yetersiz kalıp kalmadıkları ve bunun başlangıçtaki bir yola elverişsizlik olarak kabulü gerekip gerekmediği noktasında olup, geminin teknik donanımının denize, yola ve yüke elverişli olup olmadığına dair bir uyuşmazlık bulunmadığından bu yönde yeniden teknik bakımdan bilirkişi raporu alınmasının gerekli olmadığı, direnme kararının Özel Daire bozma kararı doğrultusunda bozulması gerektiği görüşü ile iki üye tarafından direnme kararının usul ve yasaya uygun olduğundan onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüşler Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
O hâlde, yukarıda açıklanan değişik gerekçe ile direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç: (1) Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3’üncü maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
(2) Bozma nedenine göre davacı vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, aynı Kanun’un 440’ıncı maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 25.10.2018 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Dava, davalının donatanı-taşıyan olduğu RO-RO gemisinde çıkan yangın sonucunda davacıya ait dorse ve çekicilerin tamamen yanarak zayi olduğu iddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Mahkemece bilirkişi kurulundan rapor alındıktan sonra davanın reddine karar verilmiş, 11.Hukuk Dairesince, davacının rapora itirazları konusunda ek rapor veya yeni bir bilirkişi heyetinden rapor alınması hususunda eksik inceleme nedeniyle karar bozulmuş, ve mahkemece uyulan bozma uyarınca iki kez bilirkişi raporu alındıktan sonra davanın kabulüne karar verilmiş, Özel Daire’nin bozma ilamına karşı direnme kararı verilmiştir.
08.12.2010 tarihli ilk bilirkişi heyeti raporunda, geminin yangın algılama ve söndürme donanımının olay tarihinde yürürlükte bulunan kurallar bakımından mevcut belgeleri itibariyle mevzuata uygun olduğu, gemideki yangın algılama sisteminin çalışmış ve işlev gereklerini yerine getirmiş olduğu, geminin teknik olarak yetersiz olduğunu gösteren sağlam kanıtlar olmadığı, yangınla mücadelede gemi adamlarının görevini ifada basiretsizliğinin olduğu, bu tür olaylarda kusur izafe ederken hadisenin nispiliği kavramını da göz önüne alarak değerlendirmek gerektiği, donatanın sorumluluğu konusunda terditli bir sonuca varmayı uygun gördüklerini belirtmişlerdir.
Bozmadan sonra alınan 22.02.2012 tarihli bilirkişi heyeti raporunda, geminin RO-RO gemilerine uygun donatıldığı, bu donanımları gemi adamlarının aktif hale getirmeye yetersiz kaldığı, başarısız oldukları, teknik açıdan inşa edildiği 2001 tarihi itibariyle SOLAS kurallarına uygun inşa edildiği, yangın algılama söndürme donanımının olay tarihindeki yürürlükteki kurallar bakımından mevcut belgeleri ile mevzuata uygun olduğu, geminin denize ve yola elverişlilik belgelerinin SOLAS kurallarına uyumluluğunun tam olduğu, yangının kontrol altına alınıp söndürülememesinde, gemi personelinin çok hızlı ve kısa sürede yayılan ve büyüyen yangına müdahalede zafiyeti sonucu kritik gecikme ile yangının denizde karşılaşılabilecek en büyük tehlikeli olay ve hadisenin nispiliği kavramı gözönüne alınarak değerlendirildiğinde, yangına eğitimini ve tatbikatını aldıkları şekilde müdahale edememelerinin can korkusu ve panik gibi tamamen insani sebeplerle mümkün olduğu kanaatine vardıkları belirtilmiş, teknik heyetin bu görüşüne, hukukçu bilirkişi ayrık rapor sunmuştur.
İzmir Asliye Ticaret Mahkemesi’nden talimatla alınan 23.09.2013 tarihli çoğunluk bilirkişi raporuna ayrık rapor veren bilirkişinin raporunda, geminin SOLAS kurallarına uygun inşa edildiği, kurallar bakımından bir eksikliği bulunmadığı, teknik bilirkişi raporları karşısında, karine denize ve yüke, yola elverişlilik belgelerini haiz olan davalı lehine olduğu ve başlangıçta yola elverişsiz gemi tahsisini kesin olarak-karineyi çürütecek şekilde kanıtlamak yükünün davacı üzerinde olduğu, bu yükümlülüğün davacı tarafından yerine getirilmemiş olduğu, ancak tartışılması gereken hususun gemi adamlarının yangınla mücadele sırasında gösterdikleri davranış ve müdahalenin yangınla mücadelede yetersiz kalmasının yola elverişlilik kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği olduğu, davalının ISM’e aykırı hareket ederek gemi adamlarının almaları gereken eğitimi hiç ya da gereği gibi vermediğine ya da talimleri yaptırmadığına ilişkin somut belgeler olmayıp, aksine bu eğitim ve tatbikatların belge üzerinde yeterli ve mevzuata uygun olduğu, geminin başlangıçta denize ve yola elverişli olduğu, taşıyanın, adamlarının ticari-teknik-kast-ihmal kusurlarından yangında mutlak sorumsuz olduğu, şahsi kusurun fiilen taşıyanda olmadığı somut dava konusu gibi durumlarda taşıyanın yangından sorumlu tutulamayacağı, taşıyanın zarardan sorumlu olmadığı kanaatine varılmış, iki hukukçu bilirkişi çoğunluk raporunda gemi personelinin yangınla mücadeledeki görevi ifada yetersiz olduklarının teknik raporlara bakıldığında ortaya çıktığı, bu durumun geminin yola elverişli olmadığı yönünde şüphe uyandıracak nitelikte olduğu belirtilmiş, gemi adamlarının yetersizliği nedeniyle geminin yola elverişli olmadığı, sorumluluktan kurtulmak isteyen taşıyanın, başlangıçta mevcut fakat tedbirli bir taşıyanın özenine rağmen yolculuk başına kadar keşfedilemeyen bir elverişsizliğin söz konusu olduğunu ispat etmesi gerektiği, davalının bu tür ispat faaliyetine girmediği belirtilerek davalının zarardan sorumlu olduğu sonucuna varılmıştır.
Yukarıda özetlenen tüm bilirkişi raporlarında, teknik bilirkişilerce geminin SOLAS kurallarına uygun inşa edildiği, ISM kurallarına uygun olduğu, teknik yönden donanımında bir kusur bulunmadığı belirlenmiş olup, Aliağa Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/95, 96 ve 103 Talimat Sayılı dosyalarına sunulan bilirkişi raporları da aynı doğrultuda olup, Mahkemece direnme kararında da bu husus, “geminin inşa edildiği 2001 tarihi itibariyle SOLAS kurallarına uygun inşa edildiği, teknik bilirkişi raporlarına göre, yangın algılama ve söndürme donanımında olay tarihinde yürürlükte bulunan mevzuata aykırılık bulunmadığı anlaşılmıştır” şeklinde ifade edilmiş, yine “geminin yola elverişli olup olmadığı, aşamalarda alınan bilirkişi raporları ve sunulan delillerle birlikte değerlendirildiğinde yangın ile mücadelede kullanılan pompalar, güç ve kumanda kablolarının alev geçirici kablo kullanılmasının SOLAS kurallarına aykırı olmadığı, yangın alarm sisteminin sağlıklı çalıştığı, makine dairesinin havalandırma sistemi açısından geminin inşa edildiği yıldaki uluslararası normlara uygun olarak inşa edildiği, yangın algılama ve söndürme donanımının olay tarihindeki mevzuata uygun olduğu sonucuna varılmıştır.” denmiştir. “Bozma ilamından sonra dosyanın bütünü ile incelenmesi neticesinde davalının gemisinde çıkış nedeni tespit edilemeyen yangın olayı meydana geldikten sonra gemi personelinin yangınla mücadele görevini tam olarak yerine getirmedikleri anlaşılmaktadır.” ifadesiyle de direnme gerekçesi ve davalının tazminattan sorumlu tutulma sebebi, gemi personelinin yangınla mücadelede ve müdahalede yetersiz olmaları ve bu hususun yola elverişsizlik olduğudur. Direnme kararı veren Mahkemenin gerekçeleri ile 11. Hukuk Dairesinin bozma ilamındaki bozma gerekçeleri nazara alındığında, uyuşmazlık; gemi adamlarının yangına eğitimli- talimli olup olmadıkları, buna rağmen müdahalede, mücadelede yetersiz kalmalarının taşıyanın mutlak sorumluluğunu gerektiren bir-yola elverişsizlik-sonucunu doğurup doğurmadığı noktasında toplanmaktadır. Özel Daire bozma ilamında, bu büyüklükte bir yangının denizde karşılaşılabilecek en tehlikeli olay olduğuna ve kusur izafe edilirken hadisenin nispiliği kavramının göz önünde bulundurulması gerektiğine, gemi adamlarının eğitildikleri ve tatbikini yaptıkları şekilde tamamen insani duygularla ani gelişen bu olağanüstü duruma müdahalede yetersiz kalmalarının geminin yolculuğun başında yola elverişsizlik sonucunu doğurmayacağına dair bozma öncesi alınan rapor ile bozmadan sonra teknik bilirkişi çoğunluk görüşüne ve son rapordaki ayrık görüşe rağmen bozma sonrası alınan ilk raporun hukukçu bilirkişi ayrık raporu ile bozma sonrası ikinci raporun hukukçu bilirkişi çoğunluk görüşüne itibar edilerek geminin yolculuğun başında yola elverişli olmadığının kabulü doğru görülmemiş, ayrıca aynı yangın olayı nedeniyle yanan treylerle ilgili olarak görülüp sonuçlandırılan Federal Eyalet Mahkemesi’nin 15.12.2011 tarih IZR 12/11 sayılı kararı da bozma gerekçesinde yer almış, bu kararda da dava konusu gemide çıkan yangın riskinin, sadece açık denizdeki bir geminin başına gelebilecek bir riske dönüştüğünün kabul edildiği belirtilmiştir. Davalıyı sorumlu tutan Landshut Eyalet Mahkemesi (2.Ticaret Mahkemesi)'nin ve temyizi inceleyen Münih Eyalet Yüksek Mahkemesinin kararına karşı karar düzeltme istemini inceleyen Federal Eyalet Mahkemesi’nin kararında, Türkiye için 4 Ocak 1954 tarihinde yürürlüğe giren ve doğrudan uygulanacak olan Lahey 4, 2b hükmüne göre, taşıyıcının mallarda yangın sebebiyle meydana gelen zarar ve ziyadan, kendi kastı ve ihmali yoksa sorumlu olmayacağı açıklanarak, davalı taşıyıcının burada bir kasıt veya ihmali ile ilgili maddi delil bulunmadığı, bu sebeple taşıyıcının sorumluluktan kurtulabildiği, davalının karar düzeltme talebi ile davanın tamamen reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Gerek yukarıda belirtilen Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin bozma gerekçesi, gerek bozma gerekçesinde yer alan, aynı olay nedeniyle verilen Federal Eyalet Mahkemesi’nin kararı nazara alınarak usul ve yasaya uygun bozma ilamına uyulması gerekirken, yazılı gerekçelerle direnme kararı verilmesi bozmayı gerektirdiği görüşünde olduğumdan ve yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık gemi adamlarının yangına müdahale ve mücadelede yetersiz kalıp kalmadıkları ve bunun başlangıçdaki bir yola elverişsizlik olarak kabulü gerekip gerekmediği noktasında olup, geminin teknik donanımının denize – yola- yüke elverişli olup olmadığına dair bir uyuşmazlık bulunmadığından bu yönde yeniden teknik bilirkişi raporu alınması gerekmediğinden sayın çoğunluğun buna ilişkin değişik bozma görüşüne katılmıyorum.
11. Hukuk Dairesi, 2014/7243 E., 2015/4347 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTİCARET MAHKEMESİ
tam metni aç
Davalı vekili, TTK’nun 1062/2. maddesine göre taşıyanın şahsi kusurundan kaynaklanmayan yangından doğan zararlardan mutlak surette sorumsuz olduğunu, yangın gemi adamlarının teknik ya da ticari kusurundan kaynaklansa dahi yangından doğan zarardan sorumlu tutulabileceği tek ihtima
11. Hukuk Dairesi 2014/7243 E. , 2015/4347 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen davada İstanbul (Kapatılan) 51. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 19/12/2013 tarih ve 2011/411-2013/331 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenmiş olup, duruşma için belirlenen 10/03/2015 günü başkaca gelen olmadığı yoklama ile anlaşılıp hazır bulunan davacı şirket temsilcisi...., davacı şirket vekili Av. ... ve davalı şirket vekilleri Av. ... ile Av. ... dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi .... tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, 06/02/2008 tarihinde Pendik/İstanbul Limanı'ndan, İtaly/Trieste Limanı'na hareket eden davalıya ait ... ... isimli gemide Hırvatistan açıklarında yangın çıktığını, gemi ile birlikte yüklü vaziyette olan 11 adet dorse ve çekicinin yanarak zayi olduğunu, Venedik Liman Müdürlüğü'ne bağlı Sahil Güvenlik Birimi tarafından tutulan raporda yangın söndürme sisteminin tüm vanalar açılmasına rağmen yangın bombası çalışmadığından yağmurlama sisteminin de çalışmadığının tespit edildiğini, denizden su çekmesi gereken pompalar çalışmadığı için yangın söndürme tesisatının devreye girmediğini, geminin yüke, denize ve seyre elverişsizliği nedeni ile oluşan risk ve neticesindeki zararda donatanın mutlak sorumluluk halinin mevcut olduğunu, geminin seyrü sefer sırasında olağan deniz tehlikelerine karşı koyma yeteneğini azaltan fiziksel kusurların geminin denize elverişli olmadığını göstereceğini, TTK'da yangın ve neticesindeki zararın geminin başlangıçtaki denize, yola ve yüke elverişsizliğine dayalı olması halinde taşıyanın açıkça kusurlu ve sorumlu olacağının düzenlendiğini, yanan 11 araç karşılığı 220.000 Euro, navlun bedeli karşılığı 25.557 Euro ve 11 aracın olay tarihinden talep tarihine dek geçen sürede kar kaybı olarak 82.500 Euro olmak üzere toplam 328.057 Euro zararı bulunduğunu ileri sürerek, fazlaya dair hakları saklı kalmak üzere 328.057 Euro zarar bedelinin karşılığı olan 641.351.435 TL'nin faiziyle davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, TTK’nun 1062/2. maddesine göre taşıyanın şahsi kusurundan kaynaklanmayan yangından doğan zararlardan mutlak surette sorumsuz olduğunu, yangın gemi adamlarının teknik ya da ticari kusurundan kaynaklansa dahi yangından doğan zarardan sorumlu tutulabileceği tek ihtimalin yangına başlangıçtaki bir elverişsizliğin neden olması hali olduğunu, TTK 1019. maddesi uyarınca sorumluluk için başlangıçtaki elverişsizlik ile zarar arasında illiyet bağı olduğunun yük ilgilisi tarafından ispat edilmesi gerektiğini, zarara sebep olan yangının geminin başlangıçtaki bir elverişsizliği neticesi çıkmadığının açık olduğunu, sefer başlangıcında geminin yola, denize, yüke elverişli olduğunu, Tuzla Liman Başkanlığı'nın 03/02/2008 tarihli yola elverişlilik belgesinin bunu kanıtladığını, davacı taraf
geminin yangın sisteminin çalışmadığını iddia etmiş ise de dosyaya sunulan kayıt ve tespit raporlarıyla geminin yangın inşa ve emniyet kurallarına uygun müdahale sistemi ile donatıldığının anlaşıldığını, müvekkilinin sorumlu tutulması halinde 1976 Londa Konvansiyonu'nun ilgili maddeleri uyarınca sınırlı sorumluluk hükümlerinin uygulanması gerektiğini, Konvansiyonun 11. Maddesine göre müvekkilinin fon tesisi talep hakkı olduğunu savunarak, davanın reddini, bu savunma kabul görmediği takdirde 1976 Londra Konvansiyonu hükümlerine göre sınırlama fonu tesis edilerek hükme bağlanacak alacakların fondan tahsiline, kabul anlamında olmamak üzere Londra Konvansiyonu hükümlerinin uygulanmaması halinde TTK’nun 948. maddesi hükmüne göre gemi ve navlunla sınırlı sorumluluğuna hükmedilmesini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporları ve tüm dosya kapsamına göre, dava konusu gemide çıkan yangının sebebinin tespit edilemediği, bilirkişiler ayrı ayrı geminin teknik unsurlarının, yangına ilişkin tüm donanımının kurallara uygun olduğunu dile getirmiş ise de yola elverişlilik hukuki bir kavram olup varlığının ispatının yolculuğun başlangıcında var olan belgelerle sınırlı olmayacağı, dava konusu gemi ro ro gemisi olup yükünün yakıt dolu araçlar olması nedeniyle yangın riski en üst seviyede bulunduğundan alınacak tedbirlerin de en üst düzeyde olması gerektiği, TTK’nun 817/2. maddesinde belirtildiği üzere geminin denize elverişli olması gerektiği gibi yakıtı, yükleme hali ve gemi adamlarının da yeterli olması gerektiği, mürettebat beyanlarından, Aliağa AHM’nin 2008/103 D.İŞ ve 2008/95 D.İş. sayılı dosyalarından yangınla mücadelede basiretsizlik gösterdiklerinin anlaşıldığı, mürettebatın görevini dağılıma uygun yerine getirip getirmediğini gösterir röle cetvelinin elde edilemediği, yangında hasar almayan makina dairesinde olması gereken makine defterinin de bulunmadığı, mürettebat ifadeleriyle yangında yaşanan panik sabit olup bu durum yangının büyüklüğü, birden başlaması veya insani zaaflarla (can korkusu vs. ) izah edilemeyeceği, geminin uluslararası yeterlilik belgeleri tam ise TTK’nun 1019/2 ve 1062/2. maddesindeki kurtuluş beyinesinden yararlanmak konusundaki ispat külfetinin taşıyana ait olduğu, taşıyan TTK’nun 817. maddesine göre ilgili makamlardan alınan belgeleri sunmuşsa da bunların birer karine teşkil ettiği, dava konusu UND Adriyatik gemisinin yola elverişli olmadığının kabulü gerektiği, denize elverişlilik ya da yüke elverişlilik hususunun tespitinin eldeki olayda hukuki sonucu değiştirmeyeceği, zararın miktarı yönünden bilirkişi incelemesi yapılması gerektiği düşünülse de Londra Konvansiyonu'nun ilgili maddeleri uyarınca davalının sorumluluğunun sınırlı olacağı kabul edilmekle eldeki dosyada bu yönden bilirkişi tayinine gerek duyulmadığı, denize, yola elverişlilik belgelerini sunan davalı, gemi adamlarının yetersizliğinin, yangına karşı mücadeledeki başarısızlığının, başlangıçtaki elverişsizliğinin zamanında keşfedilememesinin sebeplerini izah edememiş olup kendisinin ve fiillerinden sorumlu olduğu kişilerin bir kusuru olmadığını ispat edemediğinden TTK’nun 1061 ve 1019/2.maddeleri nazara alındığında davalı donatan/taşıyanın zararı tazmine yükümlü olduğu, davalı taraf fon tesisi talep etmiş ise de eldeki davada bu dosya içinde aynı zamanda fon tesisi açısından karar verilme olanağı bulunmadığı, işbu dava tazminat davası olup bir an için davalı talebinin yerinde olduğu düşünülüp fon tesisi talebi ele alınsa ya da başka davadaki fon tesisi talebi bekletici mesele yapılsa bile sonucun değişmeyeceği, Londra Konvansiyonu hükümlerinin borcun sınırlandırılmasına ilişkin bulunduğu, dava konusu gemide yanan yüklerle ilgili olarak pek çok dava derdest olup bu durumda her bir davada tazminat miktarı tespiti ayrı ayrı yapılıp ayrı bir fon tesisi davasında da Londra Konvansiyonu hükümleri çerçevesinde ödenecek tazminatın azami haddinin tespitinin söz konusu olacağı, Londra Konvansiyonu 11. ve 12. maddesinin yorumundan da fon tesisine dair kararın tahsil aşamasında ele alınacağı sonucuna ulaşıldığı, TTK’nun 1072 maddesi uyarınca 25.557 Euro navlun talebinin reddi gerektiği, davacının kar kaybını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davalının fon tesisi talebinin (tazminatın azami haddini belirleyeceği nedeniyle)
tahsil aşamasında değerlendirilmesi gerekeceğinden davanın kısmen kabulü ile 430.144,00-TL’nin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.
1-Dava, Pendik/İstanbul Limanı'ndan, İtalya/Trieste Limanı'na hareket eden davalıya ait ... ... isimli ... gemisinde Hırvatistan açıklarında çıkan yangın sonucu, gemiye yüklenen davacıya ait dorse ve çekicilerin tamamının yanarak zayi olduğu iddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere mahkemece, bozma ilamına uyularak alınan ilk raporun ayrık görüşü ve bozma sonrası alınan ikinci raporun çoğunluk görüşü uyarınca davalıya ait geminin yola elverişli olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
6762 sayılı TTK’nun 1061 maddesinde, taşıyanın, malların yükletilmesi, istifi, taşınması, elden geçirilmesi ve boşaltmasında tedbirli bir taşıyanın dikkat ve ihtimamını göstermekle yükümlü olduğu, yükü taşımak üzere teslim aldığı andan teslim edinceye kadar geçen sürede malların zıyaı veya hasarı yüzünden doğacak zararlardan sorumlu bulunduğu, ancak zıya veya hasarın, tedbirli bir taşıyanın dikkat ve ihtimamı ile dahi önüne geçilemeyecek sebeplerden ileri gelmiş olması halinde sorumlu tutulamayacağı, aynı Yasa’nın 1062. maddesinde, taşıyanın, kendi adamlarının ve gemi adamlarının kusurlarından, kendi kusuru gibi mesul olacağı, zararın geminin sevkine veya başkaca teknik idaresine ait bir hareketin veya yangının neticesi olması halinde taşıyanın yalnız kendi kusurundan sorumlu olacağı hükmü düzenlenmiştir. Yine TTK’nun “Taşıyanın; geminin denize, yola ve yüke elverişli olmamasından dolayı mesuliyeti” başlıklı 1019 maddesinin 2.fıkrasında ise “Taşıyan, yükle ilgili olanlara karşı geminin denize, yola veya yüke elverişli olmamasından doğan zararlardan mesuldür; meğer ki; tedbirli bir taşıyanın sarf etmekle mükellef olduğu dikkat ve ihtimam gösterilmekle beraber eksikliği yolculuğun başlangıcına kadar keşfe imkan bulunmamış olsun” hükmü öngörülmüştür.
Somut uyuşmazlıkta davacı tarafın dava konusu zararının yangın neticesi meydana geldiği sabittir. Dosya kapsamında alınan raporlardan davalıya ait geminin ana güvertesinde başlayan yangının çıkış nedeni tespit edilememiştir.
Davacı vekili, davalıya ait geminin yolculuğun başlangıcında denize, yola ve yüke elverişli olmadığını iddia etmiş, davalı vekili ise aksini savunarak, TTK’nun yukarıda sayılan maddelerindeki kurtuluş beyinelerinden yararlanmak için geminin teknik ve idari bakımdan sahip olması gerekli tüm belgelere sahip olduğunu bildirerek, buna dair delillerini ibraz etmiştir.
Mahkemece, bozma öncesi alınan ve çoğunluğu gemi inşa-gemi makine mühendisi olan bilirkişilerden oluşan heyetten alınan rapor, bozma sonrası alınan ilk raporun gemi inşa, gemi makine mühendisleri ve uzak yol kaptanından oluşan çoğunluk görüşü ile bozma sonrası alınan ikinci raporun ayrık görüşünde, dava konusu geminin yapısı, teknik donanımı, yangın algılama ve söndürme donanımı bakımından ulusal ve uluslararası normlara uygun olduğu bildirilmiştir. Yine aynı raporlarda gemi adamlarının yangına müdahalede yetersiz kalıp kalmadıkları konusu değerlendirilirken dava konusu UN ... gemisi gemi adamlarının gemide çıkabilecek yangın konusunda eğitildikleri, tatbikatlarını yaptıkları, bu konuda gerekli ve yeterli belgelere sahip oldukları belirtildikten sonra gemi personelinin yangının çok hızlı ve kısa bir süre içerisinde yayılması ve büyümesi sonucu yangına müdahalede yetersiz kalmasının “yangın”ın denizde karşılaşılabilecek en tehlikeli olay olarak kabul edilip bu tür olaylarda kusur izafe edilirken hadisenin nispiliği kavramı göz önüne alınarak değerlendirmek gerektiği, gemi adamlarının eğitildikleri ve tatbikatını yaptıkları şekilde tamamen insani duygular ile ani gelişen bu olağanüstü duruma müdahalede yetersiz kalmalarının geminin yolculuğun başında yola elverişsizliği sonucunu doğurmayacağını belirtmişlerdir.
Dosyaya ibraz edilen, tarafları farklı olmakla beraber dava konusu... isimli ... gemisinde taşınmakta iken yanan treyler(içindeki yükler) ile ilgili olarak taşımanın kara taşıması ayağı için CMR Konvansiyonu hükümleri çerçevesinde görülüp sonuçlandırılan Federal Eyalet Mahkemesi’nin 15.12.2011 tarih IZR 12/11 sayılı kararında da dava konusu UN ... gemisinde meydana gelen yangın riskinin, sadece açık denizdeki bir geminin başına gelebilecek bir riske dönüştüğü kabul edilmiştir.
Bu durumda mahkemece, tüm bu hususlar nazara alınmadan teknik uzmanlık gerektiren somut uyuşmazlıkta bozma sonrasında alınan ilk raporun hukukçu bilirkişi tarafından düzenlenen ayrık raporu ile bozma sonrası alınan ikinci raporun yine hukukçu bilirkişilerden oluşan çoğunluk görüşüne itibar edilerek davalıya ait geminin, yolculuğun başında yola elverişli bulunmadığı kabul edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, kararın davalı yararına bozulması gerekmiştir.
2- Davacı vekili, diğer talepleri yanında davalı donatana ödendiği iddia olunan navlun bedeli 25.557,00 Euro’nun tahsilini de talep ederek, davacıya ait 11 adet çekici ve dorse için düzenlenen navlun faturası gereğince navlun ödenmiş olmasına rağmen taşıma tamamlanmayıp taşımaya konu yükün tamamı zayi olduğu için davalının navluna hak kazanmayacağını iddia etmiştir. Davalı vekili ise konişmentodaki kayıtlar uyarınca talebin reddini istemiştir. Mahkemece, bu taleple ilgili olarak gerekçesi açıklanmadan “TTK’nun 1072 maddesi karşısında 25.557 Euro yönünden talebin reddi gerekmiştir” denilmiştir. 6762 sayılı TTK’nun 1072/1. maddesinde “Aksine mukavele olmadıkça her hangi bir kaza neticesinde zıyaa uğrayan yük için navlun ödenmez ve peşin ödenmiş ise geri alınır” hükmü düzenlenmiştir.
Bu itibarla mahkemece, davacı tarafın navlun bedeline ilişkin talebi konusunda TTK’nun 1072/1. maddesi, iddia, savunma ve konişmentoda yer alan kayıtlar hep birlikte nazara alınıp sonucuna göre bir karar verilmek gerekirken gerekçesi açıklanmadan sadece yasa maddesi yazılmak suretiyle navlun talebinin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
3- Bozma neden ve şekline göre, taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek olmadığına karar vermek gerekmiştir
SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, (3) numaralı bentte açıklanan nedenlerle taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine gerek olmadığına, takdir olunan 1.100 TL vekalet ücretinin her bir yandan alınarak yek diğerine verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 27.03.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2021/8008 E., 2023/2419 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAdana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi
tam metni aç
ri ilişkisi bulunmadığı, dava konusu bononun taraf defterlerinde de yer almadığı, bono tarihinde şirket temsilcisi olarak görülen ...'in, şirketi borçlandırmasına ilişkin ortaklar kurulu tarafından alınmış bir karar da olmadığı, bu hususun 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 395 inci maddesine aykırılık teşkil ettiği, davacı şirketin taraflarla hiçbir ticari ilişkisi bulunmamas
11. Hukuk Dairesi 2021/8008 E. , 2023/2419 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2019/1339 Esas, 2021/511 Karar
HÜKÜM : Esas hakkında yeniden hüküm kurulması
İLK DERECE MAHKEMESİ : Adana 1. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2017/125 E., 2019/237 K.
Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirket ile davalı şirket arasında hiçbir ticari alış veriş ve hukuki ilişkisi olmadığını, müvekkili şirket adına düzenlenmiş fatura sevk irsaliyesinin olmadığını, takip konusu senedin ... tarafından resmi evrakta sahtecilik ve dolandırıcılık amacı ile müvekkili şirketten habersiz olarak düzenlendiğini, ...'in müvekkili şirketteki mevcut hisselerini 12.12.2014 tarihli hisse devir sözleşmesi ile ...'a devrettiğini, ...'in imza yetkisinin iptal edildiği hususunun 24.12.2014 tarihinde Ticaret Sicil Gazetesi'nde ilan edildiğini, ...'in ortaklıktan ayrıldıktan ve yetkili temsilci sıfatı sona erdikten sonra haksız menfaat elde etmek amacı ile davalı şirket adına 5.370.614,40.TL'lik bonoyu düzenleyerek davalıya teslim ettiğini, dava konusu senedin normalde 05.11.2014 tarihinde tanzim edilmeyip, senede ...'in yetkili olduğu bir zamanda düzenlendiği izlenimi verilmek istendiğini ileri sürerek Adana 8. İcra Müdürlüğü'nün 2016/6290 E. sayılı icra takip dosyasında 05.11.2014 tanzim tarihli 15.01.2015 vade tarihli bakiye 3.170.614,40.TL alacak olduğu iddia edilerek icra takibine konu edilmiş bono ve icra takibinden dolayı müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespiti ile borç senedinin iptaline, haksız ve kötü niyetli davalının %20 kötü niyet tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; bonoya konu borcun 3.170.614,40 TL'lik kısmının ödenmediğini, müvekkilinin dava dışı Ce Agro şirketi ile ticari ilişkisinin olduğunu, Yeşil Tarım şirketi tarafından Ce Agro şirketine verilen ve Ce Agro şirketi tarafından müvekkiline ciro edilen muhtelif çeklerden dolayı şirketten alacaklı olduğunu, davacı şirketin 05.11.2014 tarihli protokol ile borcu ödemeyi kabul ettiğini, müvekkilinin, çeklerin ödenmesini beklendiğini, çeklerle ilgili Yeşil Tarım ve Ce Agro şirketi hakkında ilk icra takibinin 17.11.2014 tarihinde yapıldığını, ancak tahsilat yapılamadığından senedin icra takibine konu edildiğini, bono için ödememe protestosu çekme zorunluluğu olmadığını, davacı şirketin borcu ödememek için taşınmazları düşük bedelle sattığını, söz konusu bononun ...'in ortaklık sıfatı sona ermeden düzenlenip müvekkiline verildiğini, davacı tarafın iddia ettiği tüm hususların hukuki gerekçeden yoksun olduğunu savunarak davanın reddine ve davacının %20 kötü niyet tazminatına karar verilmesini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile dava konusu bononun, davacı ile davalı şirket arasında 05.11.2014 tarihinde düzenlenen protokole istinaden düzenlendiği, davacı ortaklarının ... ve ..., temsilcisinin ise ... olduğu dava dışı Yeşil Tarım Ltd. Şti nin ortaklarının ..., ... ve ..., temsilcilerinin ise münferiden ... ve ... olduğu, davaya konu bononun düzenlendiği tarihte ... ve ...'in her iki şirketin de ortağı olduğu, aynı zamanda ...'in her iki şirketi de münferiden temsile yetkili müdürü konumunda bulunduğu, 05.11.2014 tarihli protokolde dava dışı Yeşil Tarım Ltd. Şirketi tarafından Ce Agro Şirketine verilen ve ciro edilerek davalı şirkete geçen 11 adet çekin karşılığının çıkmaması, icra yolu ile de tahsil edilememesi halinde, 11 adet çekin toplam tutarı olan 5.370.614,40 TL'nin davalı şirkete davacı şirket tarafından ödeneceğinin kararlaştırıldığı, davaya konu bononun düzenlendiği tarihte çekleri keşide eden Yeşil Tarım Ltd. Şti. ile çeklerin karşılığının çıkmaması ihtimaline karşılık bonoyu düzenleyen davacı Ceynar Ltd. Şti.'nin ortakları ve temsilcileri dikkate alındığında, davaya konu bononun Yeşil Tarım Ltd. Şti. tarafından keşide edilerek dava dışı Ce Agro Ltd. Şti ne verilen ve Ce Agro Ltd. Şti. tarafından ciro edilerek davalı şirkete geçen ve karşılıksız çıkan toplam 5.370.614,40 TL'lik 11 adet çekin karşılığının ödenmesinin temini için verilmiş olduğu gerekçesi ile davanın reddine, davalı vekilinin tazminat talebinin, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu'nun (2004 sayılı Kanun) 72 nci maddesinin beşinci fıkrasında belirtili koşullar gerçekleşmediğinden reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; dava konusu bononun, davacı şirketin eski yetkilisi olan ...'ın, ortaklıktan hissesini devrederek ayrılmasından sonra ...'in hissesini devralan ve şirketin %70 ortağı ve yeni temsilcisi olan ... tarafından, şirkete ait taşınmazın 04.03.2016 tarihinde satılması sonucu, tasarrufun iptali davası açıp, taşınmaza haciz konulmak istenmesi olduğu, bunun gerçekleşmesi için, davalı Konak Ay şirketi ile muvazaalı olarak dava konusu bonoyu düzenleyip, davalı tarafında Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'ne ait 2016/384 E. sayılı dosyada 03.06.2016 tarihinde tasarrufun iptali davası açıldığını, bononun vadesinin 15.01.2015 tarihi olup, davalı tarafından 02.05.2016 tarihinde icraya konulduğunu, bononun tanzim tarihinde davalının elinde bulunmadığını, bulunsaydı 1,5 yıl beklenmeyip derhal icraya konulucağını, tasarrufun iptali davasına konu olan taşınmaza hacizin de konulabileceğini, davalı tarafından her ne kadar dava konusu bononun teminat bonosu olup, 05.11.2014 tarihli protokol gereğince, ...'in ortağı ve yetkilisi olduğu Yeşil Tarım...Ltd. Şti.'nin keşidecisi, dava dışı Ce-Agro Ltd. Şti.'nın lehtarı olan ve davalı şirkete cirolanan 11 adet çekin, Yeşil Tarım ve Ce-Agro şirketi tarafından ödenmediği takdirde, teminat bonosunun icraya konulacağının kararlaştırıldığı savunulsa da, bononun her zaman geriye doğru düzenlenebileceğini, protokolde yer olan şirketlerle ticari ilişki bulunmadığını, çeklerin alındığı tarihin 30.10.2014, bononun ise 05.11.2014 tarihinde düzenlenmiş olduğu, bu hususun hayatın olağan akışına aykırı olduğu, şirket öz varlığının çok üzerinde bir bedel ile bono düzenlenmiş olmasının mantığa aykırı olduğunu, Yeşil Tarım şirketinin çekleri ciro yolu ile Ce-Agro şirketinden alan davalıya kefil olmasının her iki şirket arasında ticari ilişkinin bulunmayışı dikkate alındığında bu hususunda mantık kurallarına aykırı olduğunu, davalının icra takibi başlattığı çeklere ilişkin geçersiz taahhüt aldığını, bazı çekler yönünden de icra takibi başlatılmadığını, bononun taraf defterlerinde kayıtlı olmadığını, şirketin yeni ortağı ...'ın böyle bir borç altındaki şirketten hisse alamayacağını tüm bu hususların hayatın olağan akışına aykırılığın ispatı olduğunu, kaldı ki ... ve davalı şirket temsilcisi hakkında soruşturma bulunduğunu belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile dava konusu bononun alacaklısının davalı şirket, borçlusunun davacı şirket, keşide tarihinin 05.11.2014, vade tarihinin 15.01.2015 ve bedelinin 5.370.614,40 TL olduğu, bono üzerinde malen ya da nakden kaydı bulunmadığı, taraflar arasında aynı tarihte düzenlenen protokol başlıklı belge de ise, Yeşil Tarım şirketi tarafından verilen ve Ce-Agro şirketi tarafından cirolanan çeklerin davalı Konak Ay şirketi tarafından tahsile konulduğu, bu çeklerin karşılığı çıkmadığı ve bu çekler borçlulardan icra yolu ile tahsil edilemediği takdirde toplam 5.370,614,40 TL tutarındaki borcun Konak Ay şirketine davacı şirket tarafından ödeneceği, Yeşil Tarım ve Ce-Agro şirketleri tarafından çekler ödenmediği takdirde bononun icraya konulacağının kararlaştırıldığı, dava konusu bononun düzenlendiği 05.11.2014 tarihinde davacı şirket ile, 11 adet çekin keşidecisi olan Yeşil Tarım şirketinin ortaklık yapısı incelendiğinde ...'in her iki şirketin de ortağı ve münferiden temsilen yetkili müdürü konumunda olduğu, bononun düzenlendiği tarihte davacı şirket temsilcisi olarak görülen ...'in, davacı şirketteki hissesini 12.12.2014 tarihinde ...'a devrettiği ve bu işlemin 24.12.2014 tarihli Ticaret Sicil Gazetesinde ilan edildiği, dava konusu bononun davalı tarafından vade tarihinden 1,5 yıl sonra 02.05.2016 tarihinde icra takibine konu edilmiş olduğu, Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'ne ait 2016/384 E. sayılı dosyada ise davalı tarafından, davacı şirket aleyhine 03.06.2016 tarihinde açılmış tasarrufun iptali davası olup, konusunun ise, ...'den şirket hissesini devralan ... tarafından davacı şirkete ait taşınmazın satılması olduğu, davacı şirketin bononun düzenlendiği tarihte öz varlığının 521.000,00 TL olmasına rağmen bononun 5.375.000,00 TL olarak düzenlendiği, davacı şirket ile çeklerin keşidecisi olan Yeşil şirketi, lehtarı Ce-Agro şirketi ve cirantası davalı şirketin hiçbir ticari ilişkisi bulunmadığı, dava konusu bononun taraf defterlerinde de yer almadığı, bono tarihinde şirket temsilcisi olarak görülen ...'in, şirketi borçlandırmasına ilişkin ortaklar kurulu tarafından alınmış bir karar da olmadığı, bu hususun 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 395 inci maddesine aykırılık teşkil ettiği, davacı şirketin taraflarla hiçbir ticari ilişkisi bulunmaması nedeniyle, protokolde belirtilen çeklerin teminat altına alınmasını ve davacı şirketin borçlanmasını gerektirecek hiçbir menfaatinin bulunmadığı, çekler için teminatın Ce-Agro şirketi tarafından verilmesi gerektiği, teminat alınmak istenmesi halinde davacının çeklerde aval olmasının mümkünken böyle bir işleminde yapılmadığı, kaldı ki, davalı şirket tarafından dava dışı Ce-Agro şirketine malların satıldığı ve çeklerin alındığı tarihin 30.10.2014 olmasına rağmen bononun bu tarihten sonra alınmış olduğu, uygulamada asıl borç ile teminatın aynı anda alındığı, davalı tarafından protokolde belirtilen çeklerin tamamı hakkında icra takibi yapılıp tahsil edilmeye çalışılmadığı, tüm bu hususların bononun, eski şirket temsilcisi tarafından, davacı şirkete ait taşınmazın satışına ilişkin davalı tarafından açılan tasarrufun iptali davasında, taşınmaza haciz koydurmak amacıyla, davalı ile anlaşarak, muvazaa yapmak suretiyle geçmiş tarihli olarak düzenlendiğini gösterdiği, davalının aksi yöndeki iddiaların hayatın olağan akışına (genel hayat tecrübelerine) aykırı olduğu, hayatın olağan akışına dayanan kişinin, artık iddiasını ispatla yükümlü olmadığı, davalı şirket tarafından, dava konusu bononun, dava dışı Ce-Agro şirketi ile olan ticari ilişki çerçevesinde kendisine verilen çeklerin teminatı olarak düzenlendiği ve bonodan dolayı alacaklı olduğu hususun ispatlanamadığı, davalının cevap dilekçesinde yemin deliline de dayanmadığı İlk Derece Mahkemesince davanın kabulü yerine reddine karar verilmesi doğru görülmediği, kötü niyet tazminatı yönünden ise, davalı alacaklı şirket tarafından dava konusu bononun, Ce-Agro şirketi tarafından kendisine ciro edilen çeklerin teminatı olarak alındığının savunulduğu, ancak bu savunmanın ispat edilemediği, davalı şirketin icra takibi başlatmakta haksız olsa da kötü niyetli olduğu ispatlanamadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın kabulü ile Adana 8. İcra Müdürlüğüne ait 2016/6290 E. sayılı icra takibine esas teşkil eden 05.11.2014 düzenleme tarihli 15.01.2015 vadeli, bakiye 3.170.614,40 TL alacak yönünden davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine, davacının yasal koşullar oluşmadığından davalı aleyhine kötü niyet tazminatına hükmedilmesi talebinin reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
1.Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; Bölge Adliye Mahkemesi'nin hayatın olağan akışı kavramı üzerinde durularak yargılamaya konu borcun ve yaşanılan sürecin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu kabul ederek karar verdiğini, müvekkilinin alacağını ispat konusunda herhangi bir problemi bulunmamakla birlikte, Mahkemece hayatın olağan akışına dayanan tarafın ispat külfetinden kurtulduğunu ve ispat külfetinin davalı müvekkiline geçtiğini kabul edilmek suretiyle karar verdiğini, söz konusu ispat külfeti değerlendirmesinin hatalı olduğunu, protokole konu çeklere ilişkin olarak, borcun 2.200.000,00 TL kısmının müvekkili şirkete ödendiğini, ödenmeyen ve bankada karşılığı bulunmayan 6 adet çekle ilgili alacağın icra takibi yapılmasına rağmen tahsil edilemediğini, bu nedenle alacağını tahsil edemediği için bonoyu takibe koyduğunu ödenmeyen borcun 3.170.614,40 TL olduğunu, müvekkili şirketin davacı şirketle herhangi bir ticari ilişkisinin bulunmadığını, müvekkili şirketin Ce Agro şirketine mal sattığından bu şirketten alacaklı olduğunu, Ce Agro şirketininde Yeşiller Tarım şirketiyle olan ticari ilişkisi karşılığında Yeşil Tarımdan almış olduğu 11 adet çeki cirolayarak müvekkili şirkete verdiğini, bononun tanzim edildiği tarihte davacı Ceynar Şirketi ile Yeşiller Tarım şirketini münferiden temsile yetkili kişisinin ... olduğunu, Yeşiller Tarım tarafından verilen çekler dolayısıyla oluşan borca karşılık diğer şirketi olan davacı Ceynar Tarımı da bir nevi kefil gösterdiğini, ...'in iki şirketinden birinin (Yeşiller Tarımın) borcuna karşılık, diğer şiketine (Ceynar Tarıma) ait bonoyuda teminat olarak verdiğini ve protokol imzalandığını, bahsi geçen Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2016/384 E. sayılı dosyası ile ilgili olarak keşideci Yeşiller Tarım ile Lehtar Ce Agro aleyhine ilk takibin 17.11.2014 yılında yapıldığını, daha sonrada vadesi gelip geçmesine rağmen ödenmeyen 5 adet diğer çekler içinde çeşitli tarihlerde takip yapıldığını, bu takiplerden Adana 4. İcra Müdürlüğü'nün 2014/18998 E. sayılı dosyasında 16.01.2015 tarihinde ... tarafından dosya borcunun 16.05.2015 tarihinde ödeneceğine dair ödeme taahhüdünde bulunulduğundan, bu taahhütlere istinaden bononun takibe konulmadığını, bu süreçte ...'in Ceynar Tarımdaki hissesini bedelsiz olarak ...'a devrettiğini öğrendikten tasarrufun iptali davasını açtığını, hayatın olağan akışına aykırı olarak Ceynar Tarımdaki hisselerini bononun tanziminden bir ay sonra apar topar tek kuruş almaksızın ...'a devrettiğini, 6102 sayılı Kanun'un 395'inci maddesinin ikinci fıkrasına göre pay sahibi olmayan yönetim kurulu üyelerinin şirket için kefalet, garanti ve teminat veremeyeceğinin düzenlendiğini, oysa işlemlerin yapıldığı tarihte ...'in Ceynar Tarım şirketinin %70 hissedarı ve tek başına temsilcisi olduğunu, otarihte iki şirketinde bir aile şirketi olup şirket ortaklarının aynı kişiler olduğunu, bononun düzenlenmesinde muvafakatının bulunmadığını ve bononun geçersi olduğunu ileri sürebilecek tek kişinin Ceynar Tarımın o tarihteki diğer ortağı olan ...'in olduğu onunda hiçbir itirazının bulunmadığını, davaya konu edilen 05.11.2014 tarihli protokolün ve senedin düzenlenmesinden yaklaşık bir ay sonra 12.12.2014 tarihinde, ...'in müvekkili şirkete olan borcunu ödememek ve müvekkilinden mal kaçırmak kastıyla Ceynar Tarımdaki tüm hisselerini hiç bir bedel almaksızın ...'a devretmesi ve aynı gün ...'in imza yetkisinin de iptal edilmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu belirterek kararın bozulmasını istemiştir.
2.Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davalı şirketin davaya konu icra takibini haksız olarak başlatmış olduğunu, davacı müvekkil şirketin davalı şirkete borçlu olmadığının tespit edilmesi suretiyle karar verildiğini, dava konusu bono davacı şirketin eski ortağı ve yetkilisi ... tarafından geçmiş tarihli olarak davalı adına, davalı ile menfaat birlikteliği amacı ile düzenlendiğini, bunun yapılmasının sebebi ise davacı şirket adına kayıtlı ve oldukça değerli olan kayıtlı taşınmazın davacı müvekkil şirketin %70 ortağı ve yeni temsilcisi ... tarafından 04.03.2016 tarihinde satılması olduğunu, ... davacı şirketteki ortaklıktan ayrıldığında babası ... %30 hisse sahibi olarak şirkette kaldığını, ... ile ... bu taşınmaz satıldıktan sonra davalı Konak Ay şirketi ile anlaşarak muvazaa yapmak, akabinde tasarrufun iptali davası açarak taşınmaza haciz koydurmayı amaçladıklarını, bu sebeple de, taşınmaz satıldıktan sonra geçmiş tanzim tarihli dava konusu bono düzenlenmiş ve davalı Konak Ay şirketi'ne verildiğini, davalı Konak Ay şirketi de bu bonoya dayanarak Adana 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2016/384 E. sayılı dosyası ile 03.06.2016 tarihinde tasarrufun iptali davası açtığını, davalının, haksız ve kötü niyetli icra takibi açtığını gösteren bir başka hususun da, davalının vade tarihi 15.01.2015 olan bir bono hakkındaki icra takibini 02.05.2016 tarihinde açması olduğunu, gerçekten söz konusu bono davalının elinde tanzim tarihinde bulunsaydı, davalı beş milyonluk" vadesi 15.01.2015 tarihi olan bonoyu icra takibine koymak için bir buçuk yıl sonrasını beklemeyeceğini, davalı Konak Ay ile dava konusu muvazaalı bonoda imzası bulunan şirket eski ortağı ... ve babası ...'in birlikte hareket ettiklerini ve dolayısıyla söz konusu icra takibinin haksız ve kötü niyetli olarak açıldığını belirterek kötü niyet tazminatına yönelik verilen ret kararı yönünden bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, menfi tespit istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (6102 sayılı Kanun) 395'inci maddesi, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu(2004 sayılı Kanun) 72'nci maddesi.
3. Değerlendirme
Dava, takibe konu bono nedeniyle borçlu olunmadığının tespiti istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesince uyuşmazlık konusu bononun, davacı ile davalı şirket arasında 05.11.2014 tarihinde düzenlenen protokole istinaden düzenlendiği, dava konusu bononun düzenlendiği tarihte çekleri keşide eden Yeşil Tarım Ltd. Şti. ile çeklerin karşılığının çıkmaması ihtimaline karşılık bonoyu düzenleyen davacı Ceynar Ltd. Şti.' nin ortakları ve temsilcileri birlikte değerlendirildiğinde, davaya konu bononun Yeşil Tarım Ltd. Şti. tarafından keşide edilerek dava dışı Ce Agro Ltd. Şti.'ne verilen ve Ce Agro Ltd. Şti. tarafından ciro edilerek davalı şirkete geçen ve karşılıksız çıkan toplam 5.370.614,40 TL'lik 11 adet çekin karşılığının ödenmesinin temini için verilmiş olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesince dava konusu bononun davalı tarafından vade tarihi 15.01.2015 tarihinden 1,5 yıl sonra 02.05.2016 tarihinde icra takibine konu edildiği, davacı şirketin bononun düzenlendiği tarihte öz varlığının 521.000,00 TL olmasına rağmen bononun 5.375.000,00 TL olarak düzenlendiği, bono tarihinde şirket temsilcisi olarak görülen ...'in, şirketi borçlandırmasına ilişkin ortaklar kurulu tarafından alınmış bir karar da olmadığı, bu hususun 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 395 inci maddesine aykırılık teşkil ettiği, davacı şirketin taraflarla hiçbir ticari ilişkisi bulunmaması nedeniyle protokolde belirtilen çeklerin teminat altına alınmasını ve davacı şirketin borçlanmasını gerektirecek hiçbir menfaatinin bulunmadığı, teminat alınmak istenmesi halinde davacının çeklerde aval olmasının mümkünken böyle bir işleminde yapılmadığı, davalı şirket tarafından dava dışı Ce-Agro şirketine malların satıldığı ve çeklerin alındığı tarihin 30.10.2014 olmasına rağmen bononun bu tarihten sonra alınmış olduğu, uygulamada asıl borç ile teminatın aynı anda alındığı, davalı tarafından protokolde belirtilen çeklerin tamamı hakkında icra takibi yapılıp tahsil edilmeye çalışılmadığı, tüm bu hususların bononun, eski şirket temsilcisi tarafından, davacı şirkete ait taşınmazın satışına ilişkin davalı tarafından açılan tasarrufun iptali davasında, taşınmaza haciz koydurmak amacıyla, davalı ile anlaşarak, muvazaa yapmak suretiyle geçmiş tarihli olarak düzenlendiğini gösterdiği, davalının aksi yöndeki iddiaların hayatın olağan akışına (genel hayat tecrübelerine) aykırı olduğu, hayatın olağan akışına dayanan kişinin, artık iddiasını ispatla yükümlü olmadığı, davalı şirket tarafından, dava konusu bononun, dava dışı Ce-Agro şirketi ile olan ticari ilişki çerçevesinde kendisine verilen çeklerin teminatı olarak düzenlendiği ve bonodan dolayı alacaklı olduğu hususun ispatlanamadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf isteminin kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın kabulüne karar verilmiştir. 6100 sayılı Kanun'un 190 ıncı maddesi uarınca "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.", 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 6 ncı maddesi gereğince de "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür." Öte yandan kural olarak menfi tespit davalarında ispat külfeti davalı alacaklıya aittir. Ancak dosyadaki 05.11.2014 tarihli protokol üzerinde yapılan incelemede, dava dışı Yeşil Tarım Ltd. Şti. tarafından keşide edilen ve davadışı Ce-Agro.. Ltd. Şti tarafından cirolanan 11 adet çekin karşılığı çıkmaması üzerine davacı şirket tarafından bu borcu teminen senet düzenlenip verileceğinin kararlaştırıldığı, dava konusu bononun düzenleme tarihinin protokol tarihiyle aynı olduğu, ayrıca bono bedeli ile protokol gereği davacı şirketin borçlandığı miktarında aynı olduğu görülmüştür. Ayrıca dava dışı Yeşil Tarım .. Ltd. Şti. temsilcisi ile davacı şirketin temsilcisinin aynı kişi olduğu, Mahkemece alınan 23.10.2018 tarihli bilirkişi raporuna göre de davalı şirketin ticari defterleri üzerinde yapılan incelemede çekleri davalı şirkete cirolayan davadışı Ce-Agro şirketinden ticari ilişki nedeniyle alacaklı olduğu, davalının da savunmasında 05.11.2014 tarihli protokol gereği davacı şirketten ödenmeyen çekler nedeniyle düzenlenen bonodan kaynaklı alacaklı olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, davalının bono nedeniyle borçlu olunmadığına ilişkin ispat külfetinin davacı üzerinde olduğu, davacının da borçlu olmadığını yazılı delillerle ispat etme külfetinde olmasına rağmen, Bölge Adliye Mahkemesince yanılgılı değerlendirme ile ispat külfetinin yer değiştirilerek davalı şirket üzerinde olduğunu ve davalı tarafından alacaklı olunduğu ispat edilemediğinden davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Bozma sebebine göre davacı vekilinin tüm, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,
Peşin alınan temyiz karar harcının istekleri hâlinde taraflara iadesine, Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
25.04.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Ticaret Hukuku
Ticari işlere uygulanacak hukuk kaynakları ve bu kaynakların uygulama sırası düşünüldüğünde, hakim önüne gelen bir uyuşmazlıkta aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
A) Hakkında ticari bir hüküm bulunmayan ticari işlerde, ticari örf ve adet varsa genel hükümlere gidilmez.
B) Ticari örf ve adet kuralları, yazılı olmasalar dahi genel hükümlerden (TBK, TMK genel hükümleri) önce uygulanır.
C) Bir bölgeye özgü ticari örf ve adetler, genel nitelikteki ticari örf ve adetlere üstün tutulur.
D) Ticari işlerde emredici hukuk kuralları, ticari örf ve adetten her zaman önce gelir.
E) Kanunda açıkça atıf yapılmadıkça, "teamül" (henüz örf ve adet seviyesine ulaşmamış alışkanlık) mahkemenin hükmüne doğrudan esas teşkil edebilir.
Bu maddeyle ilgili 7 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.