6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Madde 14

Türk Ticaret Kanunu 14. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 14- (1) Kişisel durumları ya da yaptığı işlerin niteliği nedeniyle yahut meslek ve görevleri dolayısıyla, kanundan veya bir yargı kararından doğan bir yasağa aykırı bir şekilde ya da başka bir kişinin veya resmî bir makamın iznine gerek olmasına rağmen izin veya onay almadan bir ticari işletmeyi işleten kişi de tacir sayılır. (2) Birinci fıkraya aykırı hareketin doğurduğu hukuki, cezai ve disipline ilişkin sorumluluk saklıdır. 4. Esnaf

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

22 karar eşleşti
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
Dava dilekçes içeriğinden, asıl uyuşmazlığın Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen şirketler hukukundan kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Şirketler hukukundan doğan davaların temyiz inceleme mercii ise, Yargıtay Yasası'nın 14.maddesi gereğince Yargıtay 11.Hukuk Dairesi Başkanlığıdır.
Hukuk Genel Kurulu 2011/4-349 E., 2011/482 K. Hukuk Genel Kurulu 2011/4-349 E., 2011/482 K. - HAKİMLERİ HUKUKİ SORUMLULUĞU - TAZMİNAT- 2709 S. 1982 ANAYASASI [ Madde 129 ] - 2709 S. 1982 ANAYASASI [ Madde 140 ] - 2709 S. 1982 ANAYASASI [ Madde 37 ] - 6110 S. BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN [ Madde 8 ] - 6110 S. BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN [ Madde 14 ] - 6110 S. BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN [ Geçici Madde 2 ] - 1086 S. HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU(MÜLGA) [ Madde 573 ] - 1086 S. HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU(MÜLGA) [ Madde 574 ] - 1086 S. HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU(MÜLGA) [ Madde 575 ] - 1086 S. HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU(MÜLGA) [ Madde 576 ] - 2797 S. YARGITAY KANUNU [ Madde 14 ] "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4.Hukuk Dairesince; "Dava dilekçesinde, hakimlerin hukuki sorumluluğuna ilişkin HUMK'nun 573-576.maddeleri hükümleri uyarınca maddi tazminat isteminde bulunulmuştur. Kemer Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 15.07.2010 gün ve 2010/345-368 sayılı dosyasında; ilk derece mahkemesi hakimi olan davalı hakkındaki davanın, Yargıtay'ın ilgili dairesinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle görevsizlik ve yetkisizlik kararı verilmiştir. HUMK'nun 575/2.maddesinde, İl Asliye Hakimleri aleyhine açılacak sorumluluk davalarında; esas davanın temyiz inceleme mercii olan Yargıtay hukuk dairesinin görevli bulunduğu düzenlenmiştir. Dava dilekçes içeriğinden, asıl uyuşmazlığın Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen şirketler hukukundan kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Şirketler hukukundan doğan davaların temyiz inceleme mercii ise, Yargıtay Yasası'nın 14.maddesi gereğince Yargıtay 11.Hukuk Dairesi Başkanlığıdır. Şu durumda, hukuki sorumluluk davasında da Yargıtay 11.Hukuk Dairesi görevli bulunmaktadır. Açıklanan nedenle, dava dilekçesinin görev yönünden reddedilmesine karar verilmek gerekmiştir. S O N U Ç : Yukarıda gösterilen gerekçe uyarınca; 1-HUMK'nun 575/2.maddesi gereğince, dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle REDDİNE, 2-Kararın kesinlemesinden itibaren 10 gün içerisinde başvurulduğu takdirde, dosyanın görevli 11. Hukuk Dairesi Başkanlığı'na GÖNDERİLMESİNE… …" Dair oybirliği ile verilen 17.01.2011 gün ve 2011/4 E-2011/1 K. sayılı kararın davacılar vekillerince temyiz edilmesi üzerine kararın süresinde temyiz edildiğinin anlaşılmasından ve dosyadaki tüm kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü: HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573 ve devamı maddelerinden kaynaklanan tazminat isteğine ilişkindir. Davacı tarafça davalı Hakim aleyhine İlçe Asliye Hukuk Mahkemesi'ne ibraz edilen 09.07.2010 tarihli dilekçeyle hakimin hukuki sorumluluğuna dayanılarak tazminat talebinde bulunulmuş; İlçe Asliye Hukuk Mahkemesince görevsizlik kararı verilerek dosya, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi'ne gönderilmiştir. Yargıtay 4.Hukuk Dairesi ilk derece mahkemesi sıfatıyla, "… …dava dilekçesi içeriğinden, asıl uyuşmazlığın Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen şirketler hukukundan kaynaklandığı, bu itibarla hukuki sorumluluk davasında Yargıtay 11.Hukuk Dairesi'nin görevli olduğu" gerekçesiyle "dava dilekçesinin görevsizlik nedeniyle reddine" karar vermiş, hüküm davacılar vekillerince temyiz edilmiştir. İlk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4.Hukuk Dairesi'nce verilen 17.01.2011 hüküm tarihinden sonra, 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile, hakim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet ve kararları nedeniyle açılacak tazminat davalarında uygulanacak esas ve usule ilişkin yeni düzenlemeler getirilmiştir. 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 14/2- a bendinde, 1086 sayılı HUMK nun 575.maddesi yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanunun Geçici Madde 2 de; "12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlüğe girinceye kadar, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573'üncü maddesindeki sebeplere dayanılarak açılacak tazminat ve rücu davalarında; a)Hâkimlerin bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle Devlet aleyhine açılan tazminat davası, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde;… … açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür… …" hükmüne yer verilmiştir. Şu durumda, 6110 sayılı Kanunda getirilen yeni yasal düzenlemeyle, davalı Hakim aleyhine açılmış bulunan davanın Yargıtay ilgili hukuk dairesinde görülüp sonuçlandırılması gerektiği, her türlü izahtan varestedir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında 6110 sayılı Kanunla getirilen bu hükümlerin, Anayasa'nın 37., 129., 140.maddelerine aykırı olduğu ileri sürülerek, konunun Anayasa Mahkemesi'ne götürülmesi yönünde görüş bildirilmiş ise de; kesinleşmiş bir hüküm ve kazanılmış haklar söz konusu olmadığından, çoğunlukça bu görüş kabul görmemiş; davanın hangi Yargıtay ilgili hukuk dairesinde görülüp sonuçlandırılması gereğine dair uyuşmazlığın esasının incelenmesine geçilmiştir: 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 6110 sayılı Kanunun 8. maddesiyle değişik 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 14.maddesinin 1/a bendinde, "Daireler arasındaki işbölümünün belirlenmesinde mahkeme kararındaki nitelendirmenin esas alınacağı" belirtildikten sonra, 1/b bendinde "Bir davadaki uyuşmazlık konusu, taraflar arasındaki hukukî ilişkinin aslına değil de bu ilişkiden doğan diğer isteklerle ilgili ise temyiz incelemesi asıl hukukî ilişkiye ait hüküm ve kararları incelemekle görevli dairece yapılır." Hükmüne yer verilmiştir. O halde, eldeki davaya bidayet mahkemesi sıfatıyla bakmakla görevli Yargıtay Dairesi'nin belirlenmesi noktasında, davacıların talebine esas; davalı Hakimce verilen ihtiyati tedbir kararı ile bu kararın reddi yönündeki karardaki, asıl hukuki ilişkinin irdelenmesi gerekir: Dava dışı K… ….. Limited Şirketi'nde pay sahibi bulunan eldeki davanın davacılarının, Şirket ortağı ve müdürü olan diğer bir şahsın Şirketi kötü yönettiği gerekçesiyle Şirket ortaklarına olağanüstü toplantı çağrısında bulunmaları nedeniyle, çağrı muhatabı Şirket ortaklarınca Mahkemeden toplantının tedbiren durdurulması talebinde bulunulmuş ve davalı Hakimce, Türk Ticaret Kanunu'nun 538.maddesinde yer alan ortaklar umumi heyetinin toplantıya çağrı esas ve usulleri açıklandıktan sonra, yasal prosedür yerine getirilmeden toplantıya çağrının yapıldığı gerekçesiyle ihtiyati tedbir talebi kabul edilmiş, eldeki davanın davacılarının itirazı da reddedilmiştir. Görülmekte olan davada davacılar, davalı hakimce verilen, kendilerinin de ortağı bulunduğu Şirketin olağanüstü genel kurul toplantısının durdurulmasına dair ihtiyati tedbir ile bu karara itirazlarının reddi yönündeki kararın, dava dışı Şirket müdürünü koruma amacıyla, sübjektif ifadelerle ve taraflar dinlenilmeksizin yanlı olarak oluşturulduğu ileri sürmüşlerdir. Şu duruma göre, asıl hukuki ilişki ve uyuşmazlığın Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen şirketler hukukundan kaynaklandığı belirgindir. Böyle olunca; 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 14.maddesinde öngörülen esaslar uyarınca Dairelerin işbölümüne ilişkin olarak düzenlenen ve Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun 12.05.2011 gün ve 2011/1 sayılı kararıyla onaylanarak 02.06.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan karar gereğince, Şirketler hukukundan kaynaklanan davalarda Yargıtay 11.Hukuk Dairesi görevli kılınmış olmakla, davalı hakimin hukuki sorumluluk davasının Yargıtay 11.Hukuk Dairesi'nde görülüp sonuçlandırılması gerektiği açıktır. Bu itibarla; dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bilgi ve belgelere, Özel Daire kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, usul ve yasaya uygun olduğu tespit edilen Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 17.01.2011 tarihli görevsizliğe ilişkin kararın onanması gerekir. S O N U Ç : Davacılar vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile 4.Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 17.01.2011 tarihli görevsizliğe ilişkin kararın yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 06.07.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

6. Hukuk Dairesi, 2022/4328 E., 2024/320 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
tam metni aç
nin görüşülmediği, genel kurul salonunda herhangi bir bilgisayar veya başka çeşit herhangi bir yazıcı, cihaz veya aracının mevcut olmadığı, genel kurul tutanağının el yazısı ile yazılmadığının açıkça belli olduğu, kanun ve ana sözleşme ile TTK ilgili hükümleri uyarınca genel kurul tutanağının tutulmadığı ve yerinde imzalanmadığı, genel kurul salonunun dışında daha sonra 11-16. maddelerinin de görü
6. Hukuk Dairesi         2022/4328 E.  ,  2024/320 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi Taraflar arasında açılan kooperatif genel kurul kararının iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikler yönünden yapılan inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde özetle; davalı kooperatifin 2017 yılı Olağan Genel Kurul Toplantısının 27/01/2018 tarihinde ... ili, Merkez ... Düğün Salonunda yapıldığını, toplantı tutanağının 10-11-12-13-14-15 ve 16. maddelerinde alındığı iddia edilen kararların, ana sözleşmeye, Kooperatifler Kanununa ve özellikle de iyi niyet esaslarına aykırılık teşkil ettiğini, genel kurul kararlarının muhtevi tutanaklarla toplantıya katılanların listesinin temsilciler tarafından imzalanması gerektiği, temsilcinin genel kurulda kanun ve ana sözleşmeye aykırı olarak alınan kararlar hakkındaki görüşünü tutanakla belirtmeye mecbur olduğunu, önceki yönetim kurulu başkanı olan ... ve ekibinin genel kurul toplantısı başlamadan önce sayım sonuçlarını kendi lehlerine etkileyecek bir takım usulsüzlüklerde bulunduklarını, genel kurul giriş kartlarının kooperatif hazirun cetvelindeki ortakların isim ve ortaklık numaralarının toplantı öncesinde doldurulmuş şekilde ortağın kimlik belgesinin ibrazı halinde verilmesi gerekirken kimlik ibraz edilmeden veya vekaletname incelenmeden gelişi güzel kendi lehlerine oy kullanacak ortak olmayan kişilere gerek kurul toplantısından önce gerekse de genel kurul toplantısı anında düzenlenerek verildiğini, yapılan usulsüzlüklerin bakanlık temsilcileri tarafından da denetlenmediğini ve tüzüğün 5. maddesinin c, d ve e bentlerinin açık bir şekilde ihlal edildiğini, genel kurulun sevk ve idaresinden sorumlu divan başkanının yanlı ve taraflı biçimde hukuka, ana sözleşmeye aykırı olacak şekilde hareket ettiğini belirterek 27/01/2018 tarihli genel kurul toplantı tutanağının 10, 11, 12, 13, 14, 15 ve 16. maddelerinin yok hükmünde olduğunun tespiti ile bu kararların iptaline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davacıların genel kurul kararının iptali için dava açma ehliyeti ve yetkilerinin olmadığını, davacıların genel kurul toplantı tutanağına geçirilen herhangi bir muhalefet ve itirazlarının olmadığını, davacıların yetkili olmayan kimselerin genel kurul kararına katıldığı yönündeki iddialarının soyut ve gerçek dışı olduğunu, giriş kartlarının stantlarda, gösterilen kimlik ve vekaletnamelere binaen imza karşılığı üyelere teslim edildiğini, vekaleten oy kullanan ortakların ilgili vekaletlerinin stantlardaki görevliler ve hükümet komiserleri tarafından ayrıntılı şekilde incelendiğini, davacıların genel kurul toplantı tutanağının usulsüz hazırlandığı yönündeki iddialarının da tamamen gerçek dışı olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesi’nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davanın süresi içinde ve anasözleşmenin 38. maddesinde belirtilen pay sahipleri tarafından açıldığı, bu nedenle dinlenebilir olduğu, divan başkanının genel kurul başlamadan önce kooperatif ortaklarının imzalarıyla verilen gizli oyla seçim yapılması şeklindeki önergeyi oya sunmamış olması hususunun tarafsızlık ve anasözleşme hükümlerine aykırı olduğu ve bakanlık temsilcisi ...'nin temsilci tüzüğünün 6. maddesinin n fıkrası gereğince yaptığı uyarıyı da dikkate almadığı, kamera kayıtları incelenerek bilirkişi tarafından tespiti yapıldığı üzere toplantı esnasında herhangi bir imza faslının görülmediği, divan başkanının salondan ayrıldığı, gündem gereğince 11, 12, 13, 14, 15 ve 16. maddelerinin görüşülmediği, genel kurul salonunda herhangi bir bilgisayar veya başka çeşit herhangi bir yazıcı, cihaz veya aracının mevcut olmadığı, genel kurul tutanağının el yazısı ile yazılmadığının açıkça belli olduğu, kanun ve ana sözleşme ile TTK ilgili hükümleri uyarınca genel kurul tutanağının tutulmadığı ve yerinde imzalanmadığı, genel kurul salonunun dışında daha sonra 11-16. maddelerinin de görüşülmüş gibi gösterilerek genel kurul tutanağının hazırlanmış olduğu, divan başkanının imzası olmadan genel kurul tutanağının Ticaret İl Müdürlüğüne verildiği anlaşıldığından Kooperatifler Kanunu madde 98 atfıyla Türk Ticaret Kanunu madde 422 ve Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifi Anasözleşmesi madde 39 uyarınca yapılan genel kurulun geçersiz olduğu anlaşıldığı gerekçeleriyle davanın kabulü ile 27/01/2018 tarihli genel kurul toplantı tutanağının 10-11-12-13-14-15-16 maddelerinin iptaline karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesi’nin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davacıların dava açma ehliyetinin olmadığını, seçimin gizli oyla yapılması kabul edilse bile esasa yönelik bir sakınca oluşturmayıp gerekçeli kararda delil olarak kullanılmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu, doğruluğu ve güvenilirliği hakkında uzman bilirkişilerce alınmış bir rapor olmayan kamera kayıtlarının karara esas teşkil etmesinin haksız ve usulsuz olduğunu, genel kurul toplantı tutanağının usul ve yasaya uygun olarak yapıldığına dair imza atan bakanlık temsilcisi ...'nin daha sonra tam aksine hazırladığı 30.01.2018 tarihili Bakanlık temsilci raporunun mahkemece delil sayılmasının yasaya aykırı olduğunu, 10. maddenin oylanması sonucunun genel kurul tutanağında oy çokluğu ile ifade edilmiş olması bu maddenin mahkemece iptali için tek başına hukuki gerekçe teşkil etmeyeceğini, tutanağın genel kuruldan hemen sonra imza altına alındığını, divan başkanının imzasını sonradan atmasının usulsüzlük amacı taşımadığını, 10-11-12-13-14-15-16 maddelerinin okunarak oylamaya sunulduğunu ve kabul edildiğini, tanıkların beyanlarının hükme esas alınmamasının usul ve yasaya aykırı olduğu nedenleri ile hükmü istinaf etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesi’nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; mahkemece yargılama sırasında alınan bilirkişi raporunda, divan başkanının genel kurul başlamadan önce kooperatif ortaklarının imzaları ile verilen gizli oyla seçim yapılması şeklinde önergeyi oya sunmamış olmasının tarafsızlık ve ana sözleşmeye aykırı olduğu ve bakanlık temsilcisi ... temsilci tüzüğünün 6/n maddesi gereğince yaptığı uyarıyı da nazara almayarak demokratik olmayan bir tutum sergilemiş olduğunu temsilci raporunda açıkça belirtildiği, incelenen kamera kayıtlarında kamera saati ile 15:00 'da oylamaya geçildiği oyların sayılmadan iki dakika içinde göz kararı ile divan başkanı tarafından beyaz listenin kazandığı ilan edilerek ardından bir grup üyelerin alkışı arasında bir kişi ile birlikte salondan dışarı çıkıldığının görüldüğü salonun boşaldığı, saat 17:07 'de divan başkanının elindeki kağıtları bakanlık temsilcisi masasındaki bayana verildiğinin tespit edildiği, herhangi bir imza faslının görülmediği, saat 17:12 'de divan başkanının paltosunu alıp salondan ayrıldığının tespit olunduğunu, gündem gereğince 11-12-13-14-15-16 maddelerinin görüşülmediği, kamera kayıtlarında yapılan görüntülerin incelenmesinde genel kurul salonunda herhangi bir bilgisayar veya başka bir çeşit yazıcı cihaz veya aracının mevcut olmadığı, genel kurul tutanağının el yazısı ile yazılmadığının açıkça belli olduğu, tüm bu tespitlere birlikte bakıldığında genel kurul mahallinde kanun ve ana sözleşme ile TTK ilgili maddeleri uyarınca genel kurul tutanağının tutulmadığı ve yerinde imzalanmadığı, genel kurul salonu dışında 11-16 gündem maddelerinin görüşülmüş gibi gösterilerek genel kurul tutanağının hazırlanmış olmasının geçerli olmadığı, esasen divan başkanını imzası olmadan genel kurul tutanağının Ticaret İl Müdürlüğü'ne verilmiş olmasının, bunları ispatlar mahiyette olduğunu bildirildiği, bilirkişi raporunun hüküm kurmaya elverişli ve denetime açık olduğu, davacının ... bu davayı açmaya ehil olduğu ve davanın süresi içerisinde açıldığı, incelenen kamera kayıtları ve dosyadaki bilgilerden gündemin 10. maddesi olan yönetim kurulu üyelerinin seçiminin ana sözleşmeye aykırı olarak ve oyların sayılmadan yapılarak karar alındığı, gündemin 11-16 maddelerinin görüşülmediği anlaşıldığı, ilk derece mahkemesince 27.01.2018 tarihli genel kurul toplantı tutanağının 10-11-12-13-14-15-16 maddelerinin iptaline karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığı gerekçeleriyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesi’nin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf sebepleri ve re'sen dikkate alınacak nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, kooperatif genel kurul kararının iptali davasıdır. 2. İlgili Hukuk 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu 98. maddesi, TTK 422. maddesi., Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 13/12/2018 tarih, 2016/6131 Esas, 2018/5820 Karar sayılı ilamı ve Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 21/06/2016 tarih, 2015/5959 Esas, 2016/3806 Karar sayılı ilamı. 3. Değerlendirme 1. Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanunun 371 nci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanunun 370 nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 23.01.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2345 E., 2020/739 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Ayrıca söz konusu ilkeyi ihlal eden genel kurul kararları da kesin hükümsüzlük yaptırımına tabi olacaktır (6102 sayılı TTK, m. 447). 14. Bununla birlikte 6102 sayılı TTK’nın 329/2 maddesi “Pay sahipleri, sadece taahhüt etmiş oldukları sermaye payları ile ve şirkete karşı sorumludur” hükmünü haizdir.
Hukuk Genel Kurulu         2017/2345 E.  ,  2020/739 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü; I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 02.04.2013 tarihli dava dilekçesinde; davalının da ortağı olduğu müvekkili şirketin gayrimenkul değerleme şirketi olarak faaliyet gösterdiğini, müvekkili şirketin hâli hazırda Akbank T.A.Ş. ile çalışmakta iken bankanın Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) yapmış olduğu düzenlemelere istinaden şirket ortaklarından güncel bir kısım belge ve bilgiler talep ettiğini, ancak davalının bu belgeleri kasten şirkete vermediğini, bu eylem sonucunda Akbank T.A.Ş.'nin belgelerin tamamlanmasına kadar müvekkili şirketten hizmet alımının durdurulmasına karar verdiğini, bu durumun şirketi zarara uğrattığını ileri sürerek haksız ve hukuka aykırı eylem sonucunda uğranılan bir aylık zarar olan 34.925,71TL'nin ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsiline ve davanın sonuna kadar uğranılacak zararın hesaplanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili 18.05.2013 tarihli cevap dilekçesinde; müvekkiline gönderilen ihtarlarda istenilen belgelerin niçin bankaya verileceğinin izah edilmediğini, banka tarafından hizmet alımının sırf bir kısım belgelerin sunulamamasından kaynaklı olarak durdurulduğunun ispatı gerektiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesinin 19.06.2014 tarihli ve 2013/226 E., 2014/362 K. sayılı kararı ile; davalının ortağı olduğu gayrimenkul değerleme işi yapan davacı şirket tarafından kendisinden istenen noter onaylı imza beyannamesini sunmadığı, bu nedenle davacı ile banka arasında mevcut sözleşmenin yenilenmediği ve 31.01.2013 tarihinden sonra davacı şirketin Akbank T.A.Ş.'ye değerleme hizmeti veremediği, davacı şirketin oluşan zararından davalının sorumlu olduğu, davalının eylemi nedeniyle davacı şirketin sözleşmesel dönemde elde edilen gelir gözetildiğinde aylık ortalama 35.000,00TL gelir kaybı oluştuğu, ayrıca davanın sonuna kadar uğranılacak zararın hesaplanması talebinin eda davası açılabilecek durumda tespit davası açılmasında hukuki yarar bulunmadığından yerinde olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 34.925,71TL'nin dava tarihinden itibaren değişen oranlarda avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 09.02.2015 tarihli ve 2014/16499 E., 2015/1499 K. sayılı kararı ile; “…1- Dava, davalının ortağı olduğu davacı şirket tarafından talep edilen belgelerin verilmemesi nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece davalının istenen belgeleri temin etmemesi nedeniyle dava dışı banka ile davacı arasında mevcut sözleşmenin yenilenmediği ve davacının zarara uğradığı gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne, 34.925,71 TL'nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı, davacı Form Gayrimenkul Değerleme ve Danışmanlık A.Ş.'de %2 pay ile ortak olup, davacı şirket, değerleme hizmeti verdiği dava dışı Akbank T.A.Ş. tarafından istenen imza sirkülerinin davalı ortak tarafından verilmemesi nedeniyle bankanın hizmet alımını durdurduğunu ve bu nedenle zarara uğradığını ileri sürmüştür. Dava dışı banka tarafından yazılan cevapta, davacı şirket ortağı davalının imzasıyla beyanname ve ekinin geldiğini, ancak noter onaylı imza beyanı gelmediğinden imza teyidi yapılamadığı ve 31.01.2013 tarihi itibariyle davacı şirketten değerleme hizmeti alınmadığı belirtilmiştir. BDDK tarafından çıkarılan 1 Kasım 2006 tarih ve 26333 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Bankalara Değerleme Hizmeti Verecek Kuruluşların Yetkilendirilmesi ve Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik bankalara değerleme hizmeti verecek kuruluşların yetkilendirilmesine, faaliyetlerine ve yetkilerinin kaldırılmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektedir. Bu yönetmelikte değerleme şirketlerinin ortaklarının yükümlülükleri de belirlenmiştir. Yönetmeliğin 12. maddesinde değerleme hizmetinin alınması ve 13. maddesinde bankalar ile değerleme kuruluşları arasında imzalanacak sözleşmelerde asgari olarak yer alması gereken hükümlere yer verilmiş olup bu düzenleme gereğince değerleme şirketlerinin ortaklarından imza sirküleri isteneceğine dair bir hüküm bulunmadığı gibi, davacı şirket ile dava dışı banka arasında bu yönde bir düzenlemeyi içeren sözleşme de sunulmamıştır. Bu durumda mahkemece davacı şirketin ortağı olan davalının ilgili yönetmelik hükümleri ve dosyadaki deliller gereğince imza sirküleri sunma yükümlülüğü bulunmadığı nazara alınmadan yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir. 2- Bozma sebep ve şekline göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesinin 08.09.2015 tarihli ve 2015/266 E., 2015/439 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelere ek olarak, yönetmelik hükümleri gereğince değerleme şirketlerinin ortaklarından bir kısım beyan ve taahhütlerin talep edilebileceği, bu beyan ve taahhütlerin altında imzası bulunan ortağın sunulacak imza beyannamesi ile imzasını teyit etmesinin dava dışı banka tarafından talep edilmesinin yönetmelik hükümlerine aykırı olmadığı, sırf bu imza beyannamesinin sunulmaması nedeniyle davacı şirketin dava dışı bankaya değerleme hizmeti veremediği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; BDDK tarafından çıkarılan Bankalara Değerleme Hizmeti Verecek Kuruluşların Yetkilendirilmesi ve Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik hükümlerinde açıkça belirtilmemesine rağmen dava dışı bankanın sırf davalının noter onaylı imza beyannamesi sunmaması nedeniyle davacı şirketten hizmet almayı bırakması karşısında davacı şirketin zararından davalının sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Dava, bankalara gayrimenkul değerleme hizmeti veren anonim şirket tarafından pay sahibinden talep edilen noter onaylı imza beyannamesinin verilmemesi nedeniyle uğranıldığı iddia edilen zararın tazmini istemine ilişkindir. 13. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) 480/1 maddesi; “Kanunda öngörülen istisnalar dışında, esas sözleşmeyle pay sahibine, pay bedelini veya payın itibarî değerini aşan primi ifa dışında borç yükletilemez” hükmünü haizdir. Buna göre pay sahibinin anonim şirkete olan asli ve tek borcu kural olarak taahhüt etmiş olduğu sermayeyi ifa borcudur. Tek borç ilkesi olarak adlandırılan anılan düzenleme ile pay sahibinin kendi rızası dışında taahhüdünün ve sorumluluğunun artırılamayacağı belirtilmektedir. Söz konusu ilke anonim şirketin temel düzenine ilişkin emredici bir düzenleme olup; esas sözleşmede bu ilkeyi ihlal eden maddelere yer verilemeyecektir. Ayrıca söz konusu ilkeyi ihlal eden genel kurul kararları da kesin hükümsüzlük yaptırımına tabi olacaktır (6102 sayılı TTK, m. 447). 14. Bununla birlikte 6102 sayılı TTK’nın 329/2 maddesi “Pay sahipleri, sadece taahhüt etmiş oldukları sermaye payları ile ve şirkete karşı sorumludur” hükmünü haizdir. Buna göre anonim şirketlerde pay sahiplerinin taahhüt ettikleri sermaye miktarları ile sorumlu oldukları ve bu sorumluluğun da yalnızca şirkete karşı olduğu açıkça ifade edilmiştir. Görüldüğü üzere anılan madde ile anonim şirketlerde tek borç ilkesi desteklenmekte ve tamamlanmaktadır. 15. Anonim şirketlerde tek borç ilkesinin kanuni tek istisnasını ikincil (tali) yükümlülükler oluşturur (Tekinalp, Ünal: Sermaye Ortaklıklarının Yeni Hukuku, İstanbul, 2015, s. 387.). Bu husus 6102 sayılı TTK’nın 480/3 maddesinde “Pay devirlerinin şirketin onayına bağlı olduğu hâllerde, esas sözleşmeyle pay sahiplerine sermaye taahhüdünden doğan borçtan başka, belli zamanlarda tekrarlanan ve konusu para olmayan edimleri yerine getirmek yükümlülüğü de yüklenebilir. Bu ikincil yükümlülüklerin nitelik ve kapsamları pay senetlerinin veya ilmühaberlerin arkasına yazılabilir.” şeklinde ifade edilmiştir. Buna göre anonim şirketlerde payların devrinin şirketin onayına bağlı olduğu durumlarda pay sahibine yüklenebilecek ikincil yükümlülüklerin konusu para olmayan ve dönemsel nitelik taşıyan edimleri içermesi gerekir. İkincil yükümlülükler esasen anonim şirketi belli ölçüde kooperatif özelliğine büründürmekte ise de; sonucu itibariyle sınırlı tutulmuş olması, konusu para olmayan ve dönemsel nitelik taşıyan edimleri içermesi karşısında, hem şirket hem de pay sahibi yararına sonuçlar doğurabilmektedir. 16. İkincil yükümlülüklerin kuruluşta veya sonradan yapılacak esas sözleşme değişikliği yoluyla mutlaka esas sözleşmede yer alması gerekmektedir. Sonradan yapılan esas sözleşme değişikliğinde ise tüm pay sahiplerinin onayı gerekmektedir. Bunun dışında tek borç ilkesinin emredici karakteri nedeniyle pay sahiplerine esas sözleşme ile ek yükümlülükler getirilemez. 17. Bununla birlikte her şirket ilişkisinde ortakların müşterek bir amacı ve bu amaca ulaşmak için çaba sarf etme iradeleri (affectio societatis) bulunmaktadır. Bu açıdan tüm ortaklar müşterek amacın gerçekleşmesine engel olacak ve şirkete zarar verecek faaliyetlerden kaçınmakla yani sadakatle yükümlüdür. Sadakat yükümlülüğü sözleşme ilişkilerinde taraflardan beklenen bir davranış kuralı olup, bu yükümlülüğün varlığı ve içeriği esas itibariyle her hukuki ilişkinin niteliğine göre belirlenmelidir. Şirketlerin hukuki yapısına göre de bu yükümlülüğün içeriği ve yoğunluğu değişiklik gösterebilmektedir. Kanun’da açıkça belirtilmese de, kaynağını dürüstlük kuralından alan sadakat yükümlülüğü, şahıs şirketlerinde olduğu kadar yoğun olmasa da anonim şirketlerde pay sahipleri için de geçerlidir (Moroğlu, Erdoğan: Anonim Ortaklıkta Genel Kurul Kararlarının Hükümsüzlüğü, İstanbul, 2017, s. 245.). 18. Hemen belirtmek gerekir ki pay sahiplerine dürüstlük kuralını aşacak şekilde sadakat yükümlülüğü yüklemek tek borç ilkesine aykırılık oluşturur. Bu itibarla anonim şirketlerde pay sahipleri dürüstlük kuralı çerçevesinde bir araya gelme amacının gerçekleşmesini engellememeli ve amaca zarar verici hareketlerden kaçınmalıdır. Bu şekilde dürüstlük kuralına uygun hareket edilmesi ve sadakat yükümlülüğü yüklenmesi bir ek yükümlülük olmayıp, herkesin uyması gereken genel bir davranış kuralıdır. Bu kapsamda sadakat yükümlülüğüne aykırılık nedeniyle zararın oluşması hâlinde yükümlülüğe aykırı davranan pay sahibi aleyhine genel hükümlere dayanılarak tazminat talebinde bulunulabilecektir. 19. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davalının davacı şirketin kurucu ortağı olduğu, davacı şirketin gayrimenkul değerleme şirketi olması ve bankalara değerleme hizmeti vermesi nedeniyle 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’na dayanılarak çıkarılan Bankalara Değerleme Hizmeti Verecek Kuruluşların Yetkilendirilmesi ve Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik (Yönetmelik) ile 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’na dayanılarak yayımlanan Sermaye Piyasasında Değerleme Faaliyetinde Bulunacak Değerleme Kuruluşlarına ve Değerleme Faaliyetine İlişkin Esaslar Tebliği (Tebliğ) kapsamında faaliyette bulunduğu ve ortaklarının da anılan Yönetmelik ve Tebliğ ile belirlenen özelliklere sahip olması gerektiği anlaşılmaktadır. 20. Yönetmeliğin “Bağımsızlık” başlığı altında düzenlenen 5. maddesinde; değerleme kuruluşlarının, ortaklarının, yönetim kurulu başkanı ve üyeleri ile yöneticilerinin, denetçilerinin ve değerleme uzmanlarının faaliyetlerini doğruluk ve tarafsızlık içinde yürütmeleri gerektiği belirtilmiş, “Bağımsızlığın ortadan kalkması” başlıklı 6. maddesinde ise; değerleme kuruluşlarının ortakları, yönetim kurulu başkanı ve üyeleri, yöneticileri ile denetçileri veya değerleme uzmanları ile bunların üçüncü derece dahil kan ve ikinci derece dahil kayın hısımlarının ya da eşlerinin değerleme sözleşmesinde öngörülenler dışında banka veya bankanın dahil olduğu risk grubu ile ilişkilerinde bağımsızlığı ortadan kaldıran durumlar düzenlenmiştir. 21. Yönetmeliğin “Yetkilendirilecek değerleme kuruluşlarında aranacak şartlar” başlığı altında düzenlenen 9. maddesinde bankalara değerleme hizmeti verecek kuruluşların sahip olması gereken özellikleri belirtilmiş ve 9/1-e maddesinde ise ortaklarının, yönetim kurulu başkan ve üyelerinin, yöneticilerinin ve denetçilerinin değerleme faaliyeti sırasında bağımsızlıklarının ortadan kalkması durumunda bankaya verilen değerleme hizmetinden çekileceğini taahhüt etmesinin gerekli olduğu düzenlenmiştir. Yine Yönetmeliğin 10. maddesinde değerleme kuruluşunun bu maddede belirtilen belge ve bilgilerle kuruma başvuracağı düzenlenmiş, 10/1-d maddesinde, 9/1-e maddesindeki taahhütnamenin de Kuruma verileceği, 10/1-g maddesinde ise ortaklarla ilgili verilecek belgeler belirtilerek bu belgelerin 10/1-e maddesindeki belgelere ilaveten verileceği düzenlenmiştir. 22. Yönetmeliğin 10/4 maddesinde Kurumun, başvuruların değerlendirilmesi sırasında ek bilgi ve belge isteyebileceği, Kurumca eksikliği tespit edilen veya ek olarak istenen bilgi ve belgelerin yetki başvurusunda bulunan değerleme kuruluşuna yazılı olarak bildirileceği düzenlenmiştir. 23. Yönetmeliğin 11/2 maddesi gereğince bankaların şirket değerlemesi yapmaya yetkili olduğu ve bu kapsamdaki faaliyetleri hakkında Yönetmelik hükümlerinin uygulanacağı anlaşılmaktadır. Bu kapsamda dava dışı Akbank A.Ş.’nin de BDDK tarafından bu hususta yetkilendirildiği dosya kapsamı ile sabittir. 24. Yönetmeliğin “Değerleme hizmetinin alınması” başlıklı 12. maddesinde; banka ile değerleme kuruluşu arasında sözleşme imzalanmadan önce banka yönetim kuruluna sunulmak üzere bankanın ilgili birimi tarafından değerleme kuruluşunun banka ile ilişkilerinde Yönetmeliğin 5 ve 6. maddelerinde belirlenen şekilde bağımsızlığı ortadan kaldıran hâllerin bulunup bulunmadığını değerlendiren bir rapor hazırlanması gerektiği; raporun banka yönetim kurulunca uygun bulunması ve diğer şartların varlığı hâlinde değerlendirme kuruluşu ile Yönetmeliğin 13. maddesini belirtilen hususları içeren sözleşme imzalanabileceği düzenlenmiştir. Bu düzenleme gereğince dava dışı Akbank T.A.Ş.’nin ilgili birimi tarafından davacı şirket ile sözleşmesini yenilemek için yönetim kuruluna sunulacak olan raporun hazırlanması hususunda davacı şirket ortaklarının, yönetim kurulu başkanı ve üyeleri ile yöneticilerinin ve değerleme uzmanlarının yazılı beyanları ile beyanlardaki imzaların doğruluğunun denetlenebilmesi için son altı ay içinde noterden alınmış imza beyannamelerini 30.01.2013 tarihine kadar sunmaları 23.11.2012 tarihli e-mail ile davacı şirketten talep edilmiştir. Davalı tarafından davacı şirketin kuruluşu esnasında noter onaylı imza beyannamesinin şirkete teslim edildiği savunulmuş ise de davacı şirketin 01.12.2006 tarihinde kurulduğu, dava konusu imza beyannamesinin ise son altı aylık noterde beyan edilmiş olarak davacıya gönderilen 23.11.2012 tarihli e-mailde ve davalıya gönderilen 24.01.2013 ve 01.02.2013 tarihli ihtarnamelerde açıkça istendiği anlaşılmaktadır. 25. Davacı şirket dava dışı Akbank T.A.Ş. tarafından yazılı beyan ve noterden imza beyannamesi talep edildiğini davalıya bildirmiş ve Akbank T.A.Ş. tarafından gönderilen e-maili aynen davalıya iletmiştir. Davalı tarafından Yönetmeliğin 5 ve 6. maddeleri gereğince talep edilen yazılı beyan 26.11.2012 tarihinde davacı şirkete sunulmuş ancak talep edilen son altı ay içinde noterden onaylı imza beyannamesi sunulmamıştır. Bunun üzerine davacı şirket tarafından davalıya; şirketin Akbank T.A.Ş. ile sözleşme imzalayabilmesi için ortakların noter onaylı imza beyannamesine ihtiyaç duyulduğu, bu nedenle noter onaylı imza beyannamesinin bir iş günü içerisinde şirkete sunulması gerektiğine dair 24.01.2013 tarihli ihtarname gönderilmiştir. Davalı tarafından davacı şirkete gönderilen 28.01.2013 tarihli cevabi ihtarnamede ise; Akbank T.A.Ş. ile yapılacak sözleşme ile ilgili kendisine bilgi verilmediği, sözleşme ile ilgili her türlü bilginin kendisine yazılı olarak bildirilmesi gerektiği belirtilerek noter onaylı imza beyannamesi sunulmamıştır. Dava dışı Akbank T.A.Ş. ise davacı şirkete; davalının noter onaylı imza beyannamesinin sunulmaması nedeniyle yönetim kuruluna sunulacak raporun hazırlanamadığını ve bu nedenle hizmet alımının 31.01.2013 tarihi itibariyle durdurulduğunu bildirmiştir. 26. Dava dışı Akbank T.A.Ş. tarafından mahkemenin müzekkeresine karşı yazılan 31.10.2013 tarihli yazıda; Yönetmelik gereğince diğer değerleme kuruluşları ile birlikte davacı şirketten de şirketin ortakları, yönetim kurulu başkanı ve üyeleri ile yöneticileri, denetçileri ve bankaya hizmet veren değerleme uzmanlarının imzasını taşıyan beyanname ve eki ile noter onaylı imza beyannamelerinin talep edildiği, davacı şirketin %2 ortağı olan ...’nun imzaladığı yazılı beyan ve ekinin geldiği, ancak noter onaylı imza beyannamesi gelmediği için imza teyidinin yapılamadığı, bu nedenle davacı şirket için Yönetmelik gereği yönetim kuruluna sunulmak üzere gereken raporlamanın yapılamadığı, rapor sunulamadığı için de 31.01.2013 tarihinden sonra davacı şirketten değerleme hizmeti alınmadığı açıkça bildirilmiştir. 27. Hemen belirtilmek gerekir ki söz konusu Yönetmelikte ortaklardan noter onaylı imza beyannamesi talep edilebileceği açıkça düzenlenmemiş ise de yukarıda belirtildiği üzere Yönetmeliğin 10/4 maddesinde başvuruların değerlendirilmesi ve rapor hazırlanması için ek bilgi ve belge istenmesi ve bu istenen belgelerin yetki başvurusunda bulunan değerleme kuruluşuna yazılı olarak bildirileceğinin düzenlemesi karşısında bir güven kurumu olan bankanın sözleşme imzalayacağı değerleme kuruluşunun ortaklarının, yönetim kurulu başkanı ve üyeleri ile yöneticileri, denetçileri ve bankaya hizmet veren değerleme uzmanlarının yazılı beyanlarındaki imzalarını denetleyebilmesi için noter onaylı imza beyannamesine ihtiyaç duyması kaçınılmaz olup bu husus bankaların özen yükümlülüğünün de bir gereğidir. Bu nedenle Akbank T.A.Ş. tarafından imzaların teyidi için noter onaylı güncel imza beyannamesi talep edilmesi Yönetmelik hükümlerine de aykırılık oluşturmamaktadır. Zira Yönetmeliğin 5 ve 6. maddelerinde belirtilen şekilde bağımsızlığı ortadan kaldıran hâllerin bulunup bulunmadığını değerlendiren bir raporun Yönetmeliğin 12. maddesine göre banka denetim komitesine de sunulması ve uygun görülmesi sonrasında değerleme kuruluşu ile Yönetmeliğin 13. maddesinde belirtilen asgari unsurları içeren bir sözleşme imzalanacaktır. 28. Bu itibarla davacı şirket tarafından, şirketin amacından da bahsedilerek gerekli tüm bilgilerin davalıya verilmesine, 24.01.2013 ve 01.02.2013 tarihli ihtarnamelerde belgenin gerekliliği açıklanmasına rağmen davalının Yönetmeliğin 5 ve 6. maddesi gereğince yazılı beyanını sunup, imza teyidi için gerekli olan son altı aylık imza beyannamesini vermemesi gayrimenkul değerleme hizmeti veren davacı şirketin amacının gerçekleşmesini engelleyecek ve şirkete zarar verecek nitelikte olup sadakat yükümlülüğüne aykırılık teşkil etmektedir. Nitekim davalının noter onaylı imza beyannamesi sunulmadığı için imza teyidi ve raporlama yapılamamış ve davacı şirketten değerleme hizmeti alınamamıştır. O hâlde davacı şirketin, davalının eylemi nedeniyle uğradığı zararını genel hükümler çerçevesinde talep edebileceğinin kabulü gerekir. 29. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; 6102 sayılı TTK gereğince pay sahiplerinin sadece taahhüt etmiş oldukları sermaye payları ile şirkete karşı sorumlu oldukları, bunun dışında pay sahiplerine bir yükümlülük yüklenemeyeceği, bu nedenle davalının imza beyannamesi vermemesi nedeniyle kanundan doğan bir sorumluluğunun bulunmadığı, ayrıca davacı şirketin ortağından sözleşme, sebepsiz zenginleşme ve haksız fiil hükümleri kapsamında da talepte bulunamayacağı, davalının eyleminin şirketin iç işleyişiyle ilgili olduğu ve bu durum şirketin faaliyetini engelliyorsa ortağa karşı şirketler hukukundan doğan hak ve yetkilerin kullanılabileceği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 30. O hâlde mahkemenin yukarıda açıklanan hususlara değinen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir. 31. Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekmektedir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme uygun olup, davalı vekilinin tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 11. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle mahkemesince bu işlemlerin yerine getirilmesine, karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise mahkemesince doğrudan 11. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07.10.2020 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY Borçlar Kanununa göre borcun kaynakları sözleşme, haksız fiil ve sebepsiz zenginleşmedir. Bunun dışında borcun kaynağı bir kanun hükmü de olabilir. Sözleşmeden doğan borçlarda, borçlunun borcunu anlaşmaya uygun olarak yerine getirmesi gerekir. Borçlu anlaşmaya uygun hareket etmezse, alacaklı borca aykırılık hükümlerini işletir ve mümkün ise borcun aynen ifasını, değilse doğan zararının giderilmesini talep eder. Haksız fiilde de uğranılan zararların giderilmesi talep edilir. Sebepsiz zenginleşmede ise, sadece mal varlığındaki eksilmenin giderilmesinin talep edilmesi söz konusudur. Borcun kaynağı bunların dışında bir kanun hükmü ise kanundaki düzenlemenin içeriğine bakılarak sonuca gidilecektir. Somut olayda, daha önce sözleşme yapılmış olan bankanın istediği, ortağın noter onaylı imza beyannamesinin verilmemesi nedeniyle sözleşmenin askıya alınmasından doğan zarar iddiasıyla dava açılmıştır. Anonim şirket, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirkettir (TTK 329/1). Pay sahipleri, sadece taahhüt etmiş oldukları sermaye payları ile ve şirkete karşı sorumludur (TTK 329/2). Yönetim kurulu üyeleri ve yönetimle görevli üçüncü kişiler, görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getirmek ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altındadırlar (TTK 369/1). Anonim şirketlerde, esas sözleşmede aksi öngörülmemiş veya yönetim kurulu tek kişiden oluşmuyorsa temsil yetkisi çift imza ile kullanılmak üzere yönetim kuruluna aittir (TTK 370/1). Yönetim kurulu, temsil yetkisini bir veya daha fazla murahhas üyeye veya müdür olarak üçüncü kişilere devredebilir. En az bir yönetim kurulu üyesinin temsil yetkisini haiz olması şarttır (TTK 370/2). Temsile yetkili olanlar şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işleri ve hukuki işlemleri, şirket adına yapabilir ve bunun için şirket unvanını kullanabilirler. Kanuna ve esas sözleşmeye aykırı işlemler dolayısıyla şirketin rücû hakkı saklıdır (TTK 371/1). Bu hükümlerle birlikte değerlendirildiğinde şirketin kuruluş amacı ve faaliyeti doğrultusunda üçüncü kişilerle sözleşme yapmak veya yapılmış sözleşmenin devamlılığı ve ifasının sağlanması için gerekli iş ve işlemleri yapmak şirketi temsille görevli olanların sorumluluğundadır. Bu doğrultuda sözleşmeler yapabilmek için olanakları araştırıp bulmak, müşteri portföyünü zenginleştirmek ve bu doğrultuda gerekli iş ve işlemleri yapmaktan temsile yetkili olan kişiler sorumlu olup pay sahibinin bu konuda bir yetki ve sorumluluğu bulunmamaktadır. 6102 sayılı TTK pay sahiplerini, sadece taahhüt etmiş oldukları sermaye payları ile ve şirkete karşı sorumlu (TTK 329/2) tutmuş olup bunun dışında bir sorumluluk öngörmemiştir. Pay sahibinin güncel imza beyannamesi vermemesi nedeniyle sözleşmenin askıya alınmış olması veya yeni sözleşme yapılmamasının pay sahibinin sorumluluğunu gerektirdiğine dair TTK’da anonim şirketlere ilişkin hükümlerde ve genel hükümlerde bir hüküm bulunmamaktadır. O hâlde davalıyı bu eyleminden dolayı şirketler hukuku hükümlerine göre sorumlu tutmak mümkün olmadığından Kanundan doğan bir borç nedeniyle sorumluluk söz konusu değildir. Sözleşmeye aykırılık nedeniyle talepte bulunulabilmesi için de davalıya bu konuda bir yükümlülük yükleyen sözleşme bulunması gerekir. Böyle bir sözleşmenin varlığı ileri sürülüp ispatlanmamıştır. Davalının bu konuda esas sözleşmeden doğan sorumluluğu olduğuna dair de bir delil sunulmamıştır. Sözleşme bulunmayan hâllerde sözleşmeye aykırılık nedeniyle doğan zararın istenmesinden söz edilemeyecektir. Çünkü giderim yükümlülüğü sözleşmeye dayalı bir sorumluluktur. Somut olayda, haksız iktisap (sebepsiz zenginleşme) hükümlerine göre de bir talepte bulunulamaz. Çünkü iddia olunan zarar davalının sebepsiz zenginleşmesine dayalı değildir. Bu durumda geriye borcun kaynağı olabilecek tek sorumluluk nedeni olan haksız fiil kalmaktadır. Haksız fiiller TBK’da düzenlendiği gibi TTK ve diğer kanunlarda TBK’ya göre daha özel haksız fiil hükümleri bulunmaktadır. TTK’ya baktığımızda haksız fiil olarak 54 vd. maddelerde haksız rekabet düzenlenmiş olup iddia olunan eylemde haksız rekabet koşulları da bulunmamaktadır. TTK’da davalı eyleminin haksız fiil oluşturduğuna dair başka da bir kural bulunmadığından 6098 sayılı TBK’daki haksız fiil hükümlerine başvurulmalıdır. Haksız fiiller TBK’da 49 vd. maddelerde düzenlenmiştir. 49. maddede genel haksız fiil hükmü bulunmakta olup ayrıca devamı maddelerde özel haksız fiil hâlleri düzenlenmiştir. Somut olay bakımından TBK’da yer alan özel haksız fiil hâllerinin uygulanma yeri olmadığından TBK 49. madde hükmüne bakılmalıdır. Bu hükme göre; Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür (TBK 49/1). Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür (TBK 49/2). Kişinin kendisinden istenen güncel imza beyannamesi için bunun istenmesine esas sözleşme hakkında bilgi sahibi olmak istemesi ve bu bilgi verilmeyince de bunu vermemesi kusurlu ve hukuka aykırı bir fiil sayılamaz. Bu fiili kusur olarak değerlendirmeyi gerektirir bir hüküm bulunmamaktadır. Kişi özel bilgilerini başka şahıslarla paylaşmak ve vermek zorunda değildir. Bunu isteyen pay sahibi olduğu şirket olsa bile durum değişmez. Çünkü şirketin bunu isteyebilmesi ve istendiği hâlde verilmemesinin bir kusur olması ancak şirketin bunu isteyebilmesini haklı kılan bir hükme bağlıdır. Bankalara Değerleme Hizmeti verecek Kuruluşların Yetkilendirilmesi ve Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik hükümleri de anonim şirkette pay sahibi olanlar için sözü edilen güncel imza beyannamesini sözleşme yapmak isteyen bankalara sunmak zorunluluğu getirmemiştir. Davalının güncel imza beyannamesini sunmamış olmasının haksız fiil olarak değerlendirilmesi ve sözleşmenin askıya alınmış olması nedeniyle doğan zararın haksız fiil hükümlerine göre de davalıdan istenmesi mümkün değildir. Davacının sözleşme yapmak istediği bankalarca, ortaklardan temini gerekecek şekilde istenen belgenin verilmemesi şirketin iç işleyişiyle ilgili olup bu durum şirketin faaliyet alanını engelliyorsa şirketler hukukundan doğan hak ve yetkiler kullanılarak şirketin devam edip etmeyeceği değerlendirilip bir yol haritası çizilebilir ise de borcun kaynağı bir hukuki sebep gerçekleşmeksizin pay sahibi ortaktan talepte bulunulamaz. Tüm bu nedenlerle davalıdan tazminat istenebilmesi koşulları oluşmadığı için değişik gerekçeyle hükmün bozulması gerektiği görüşünde olduğumuzdan, davalının sorumlu olduğu ve direnmenin uygun olduğu kabul edilerek miktarı incelenmek üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi şeklinde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.
Ceza Genel Kurulu, 2017/77 E., 2018/62 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİcra Ceza
tam metni aç
Yine ticareti terk eden borçlunun, Türk Ticaret Kanunu anlamında tacir olması gerekir. Suç tarihinde yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun 14. maddesinde;
Ceza Genel Kurulu         2017/77 E.  ,  2018/62 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 16. Hukuk Dairesi Mahkemesi :İcra Ceza Günü : 04.06.2013 Sayısı : 242-242 Ticareti usulüne aykırı olarak terk etmek suçundan sanık ...'in beraatine ilişkin İstanbul 9. İcra Ceza Mahkemesince verilen 26.04.2011 gün ve 224-184 sayılı hükmün, şikâyetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Hukuk Dairesince 29.05.2012 gün ve 2274-4697 sayı ile; "Ceza Genel Kurulunun 14.02.2012 tarih ve 2011/505, 509, 513, 21.02.2012 tarih ve 2011/506, 510, 511 ve 621 esas sayılı dosyalarında, ticaret şirketlerinin müdür ve yetkililerinin ticareti terk suçunu işlemelerinin mümkün olduğu yönünde oyçokluğuyla verilen karar doğrultusunda uygulama yapılması Dairemizce de uygun bulunmuş olmakla; ticaret şirketi yetkilisi olan sanığa isnat edilen suçun oluşabilmesi için tacirin fiili olarak ticareti terk etmesi ve bu durumu onbeş günlük süre içerisinde kayıtlı olduğu ticaret siciline bildirmemesi ve bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini içeren bir mal beyannamesi vermemesinin gerekmesi nedeniyle, borçlu ticaret şirketinin kayıtlı olduğu Vergi Dairesi Müdürlüğünden mükellefiyetinin sürdürülüp sürdürülmediği sorularak, sürdürüldüğünün bildirilmesi ve adresinin farklı olması halinde bu adreste de zabıta araştırması yaptırılarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir edilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde beraat kararı verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. İstanbul 9. İcra Ceza Mahkemesi ise 04.06.2013 gün ve 242-242 sayı ile; "Tüzel kişiliğin, mal beyanında bulunma ödevinden yoksun olması ya da 44. madde çerçevesinde kendisine atfedilecek bir sorumluluktan yoksun olması, onun temsilci, yönetici veya ortaklarının mal bildiriminde bulunmalarını önlemektedir. Dolayısıyla 44. madde kapsamı dışında kalan özü itibarıyla tasfiye ve infisah hükümlerine tabi bir kimsenin yönetici veya sorumlularının, 44. maddenin buyruklarını yerine getirmediklerini dolayısıyla 337/a madde uygulamasında fail olarak addedilmelerine imkân bulunmamaktadır. Dolayısıyla burada sanığın kanunen sorumlu olmadığından ötürü bir edimi yerine getirmediğinden bahisle 337/a maddesine istinaden cezalandırılması olanaksızdır. Dolayısıyla sanığın beraatine karar verilmesi zorunludur" gerekçesiyle önceki hükümde direnerek sanığın beraatine karar vermiştir. Bu hükmün de şikâyetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.10.2014 gün ve 212637 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 gün ve 687-1798 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanuna eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 16. Hukuk Dairesince 03.02.2017 gün ve 78-506 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık ... hakkında ticareti usulüne aykırı olarak terk etmek suçundan verilen beraat hükmü Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, inceleme sanık ... hakkındaki beraat hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; ticaret şirketlerinin müdür veya temsilcilerinin, İcra ve İflas Kanununun 337/a maddesinde düzenlenen ticareti usulüne aykırı olarak terk etmek suçunu işlemelerinin mümkün olup olmadığının ve sanık ... hakkındaki beraat hükmünün eksik araştırmayla kurulup kurulmadığının tespitine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 12.02.2010 tarihinde, şikâyetçi şirket tarafından, sanığın temsilcisi olduğu şirket hakkında kambiyo senetlerine dayalı haciz yoluyla icra takibine başlandığı, Ödeme emrinin, şirkette daimi işçi olan Bayram Demirel isimli kişiye şirket adresinde 24.02.2010 tarihinde tebliğ edildiği, Söz konusu şirket ve yetkilileri tarafından herhangi bir şekilde mal beyanında bulunulmaması üzerine şikayetçi vekilinin talebi ile 26.03.2010 tarihinde haciz işlemi için şirket adresine gidildiğinde, kapının kilitli ve şirket tabelasının sökülmüş olduğu, borçlu şirketin adresi boşalttığı ve fiili faaliyetinin bulunmadığı tespit edilerek bu durumun tutanağa bağlandığı, Şikâyetçi vekilinin 08.06.2010 havale tarihli dilekçesi ile, şirket yetkilisi sıfatıyla sanık hakkında "borçlu şirketin ticareti terk ettiği halde, İcra ve İflas Kanununun 44. maddesine aykırı olarak keyfiyeti kayıtlı bulunduğu ticaret siciline bildirmediği ve mal beyanında bulunmadığı" gerekçesiyle şikâyette bulunması üzerine ticareti terk suçundan dava açıldığı, Ticaret sicilinden alınan cevabi yazıda, sanığın, inceleme dışı sanık ... ile birlikte şirket ortağı olduğu, sanığın hissesi 450.000 Lira iken, ...'un hissesinin 800.000 Lira olduğu; sanığın, kuruluş tarihinden itibaren 10 yıl süreyle şirketi temsil ve ilzama yetkili kılındığının bildirildiği, 05.10.2010 tarihli tutanakta; çevreden yapılan araştırmalarda 2008-2009 yıllarında bahse konu adreste faaliyet gösteren şirketin, 2010 yılının ikinci ayından itibaren faaliyet göstermediğine dair tespitte bulunulduğunun belirtildiği, Yerel mahkemece başkaca bir araştırma yapılmadığı, Anlaşılmaktadır. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu, bu kanun kapsamında çıkan hukuki sorunların en kısa ve basit şekilde çözümlenmesi yöntemini benimsemiş, buna bağlı olarak, Kanunda düzenlenen suçlara ilişkin 346 ila 354. maddeleri arasında farklı bir yargılama usulü öngörmüştür. Kanun koyucu 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile aynı tarihte yürürlüğe giren 5358 ve 06.03.2007 günü yürürlüğe giren 5582 sayılı Kanunlarla, İİK'nun çeşitli maddelerinde değişiklik yapmasına karşın, bu özel yargılama usulünü bazı değişiklikler dışında korumuştur. İcra ve İflas Kanununun 44. maddesinde ticareti terk eden tacir açısından muhataplarının haklarını korumaya yönelik olarak birtakım yükümlülükler öngörülmüş, bu yükümlülüklere aykırı davranmanın yaptırımı da 337/a maddesinde gösterilmiştir. İİK'nun "Ticareti Terk Edenler" başlıklı 44. maddesi; "Ticareti terk eden bir tacir 15 gün içinde keyfiyeti kayıtlı bulunduğu ticaret siciline bildirmeye ve bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini gösteren bir mal beyanında bulunmaya mecburdur. Keyfiyet ticaret sicili memurluğunca ticaret sicili ilanlarının yayınlandığı gazetede ve alacaklıların bulunduğu yerlerde de mutat ve münasip vasıtalarla ilan olunur. İlan masraflarını ödemeyen tacir beyanda bulunmamış sayılır. Bu ilan tarihinden itibaren bir sene içinde, ticareti terk eden tacir hakkında iflas yolu ile takip yapılabilir. Ticareti terk eden tacir, mal beyanının tevdii tarihinden itibaren iki ay müddetle haczi kabil malları üzerinde tasarruf edemez. Üçüncü şahısların zilyetlik ve tapu sicili hükümlerine dayanarak iyi niyetle elde ettiği haklar saklıdır. Ancak karı ve koca ile usul ve füru, neseben veya sıhren ikinci dereceye kadar (Bu derece dahil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasındaki iktisaplarda iyi niyet iddiasında bulunulamaz. Mal beyanını alan icra mahkemesi, keyfiyeti tapu veya gemi sicil daireleri ile Türk Patent Enstitüsüne bildirir. Bu bildiri üzerine sicile, temlik hakkının iki ay süre ile tahdit edilmiş bulunduğu şerhi verilir. Keyfiyet ayrıca Türkiye Bankalar Birliğine de bildirilir. Bozulmaya maruz veya muhafazası külfetli olan veya tayin edilen kanuni müddet içinde değerinin düşmesi kuvvetle muhtemel bulunan mallar hakkında, tacirin talebi üzerine, mahkemece icra memuru marifetiyle ve bu kanun hükümleri dairesinde bu malların satılmasına ve bedelinin 9 uncu maddede yazılı bir bankaya depo edilmesine karar verilebilir" şeklinde olup, maddedeki yükümlülüklere aykırı davranmak, aynı Kanunun 337/a maddesinde "Ticareti terk edenlerin cezası" başlığı altında; "44 üncü maddeye göre mal beyanında bulunmayan veya beyanında mevcudunu eksik gösteren veya aktifinde yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden borçlu, bundan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmez. Borçlunun iflası halinde, birinci fıkradaki durum ayrıca taksiratlı iflas hali sayılır" biçiminde yaptırıma bağlanmıştır. 06.06.1965 tarihinde yürürlüğe giren 538 sayılı Kanunun 22. maddesiyle değiştirilen 2004 sayılı İİK'nun 44. maddesinin gerekçesinde; "Ticareti terk etmek suretiyle alacaklıların takibinden kurtulmak isteyen kimselerle mücadele etmek kaçınılması imkânsız bir zaruret halini almıştır. Bilhassa son senelerde ticareti terk eden kötü niyetli borçluların iş yerlerini terk ettikleri ve ellerinde malları başkalarına devrederek alacaklılarını zarara uğrattıkları sık sık görülen hakikatlerdendir. Ticareti terk ederek alacaklıların takibinden kurtulmak isteyen kimselerle tesirli bir şekilde mücadeleyi temin için İcra İflas Kanunu sistemi içinde madde tadil edilmiş ayrıca bu maddeye muhalefet 337/a maddesiyle cezalandırılmıştır" denilmektedir. Takibi şikâyete bağlı olan seçimlik hareketli bu suçun oluşabilmesi için; 1- İİK'nun 44. maddesine göre mal beyanında bulunulmaması, 2- Mal beyanında mevcudun eksik gösterilmiş olması, 3- Aktifte yer alan malın veya yerine kaim olan değerin haciz veya iflas sırasında gösterilmemesi, 4- Mal beyanından sonra, beyan edilen bu mallar üzerinde tasarruf edilmesi, Gereklidir. Kanun maddesinde gösterilen bu seçimlik hareketlerin herhangi birisinin işlenmesiyle diğer şartların da gerçekleşmesi hâlinde suç oluşacaktır. İİK'nun 44. maddesine uygun olarak mal beyanında bulunulduğundan söz edebilmek için; borçlunun ticareti bıraktıktan sonra onbeş gün içinde durumu ticaret siciline bildirmesi ve bütün aktif ve pasifleri ile alacaklıların isim ve adreslerini içerecek şekilde mal bildiriminde bulunması zorunludur. Bunun yanında, suçun oluşması için, borçlunun yukarıda gösterilen hareketlerinden dolayı alacaklının zarar görmesi gerekir. Ancak İİK'nun 337/a maddesinin ikinci fıkrasındaki; "Birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmez" hükmü uyarınca, alacaklının zarar görmediğini ispat etme zorunluluğu borçluya aittir. Yine ticareti terk eden borçlunun, Türk Ticaret Kanunu anlamında tacir olması gerekir. Suç tarihinde yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun 14. maddesinde; "Bir ticari işletmeyi kısmen dahi olsa kendi adına işleten kimse" olarak gerçek kişi tacirin tanımı yapıldıktan sonra, 18. maddesinde; "Ticaret şirketleriyle, gayesine varmak için ticari bir işletme işleten dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince hususi hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere devlet, vilayet, belediye gibi amme hükmü şahısları tarafından kurulan teşekkül ve müesseseler dahi tacir sayılırlar" denilmiş, 136. maddesinde de ticaret şirketleri; "kolektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif şirketleri" olarak sayılmıştır. Bu aşamada "ticareti terk etme" kavramı üzerinde de durulmalıdır. Öğretide; "ticari işletmeyi kendi adına işletmekten vazgeçmek veya ticari işletmeyi kapatmak veya dağıtmak" olarak tanımlanan ticareti terk eyleminin, mevzuatta belirlenen hukuki yönteme uygun olarak ticari faaliyetin sonlandırılması şeklinde ortaya çıkması mümkün olduğu gibi, ticari işletmenin hukuki olarak varlığını sürdürmekle birlikte fiili olarak varlığının sonlandırılması şeklinde de gerçekleşmesi mümkündür. Sanık ...'in temsile yetkili olduğu şirketin limited şirket olması nedeniyle, Türk Ticaret Kanununda ticari şirket çeşitleri arasında sayılan bu şirkete ilişkin hükümlerin de incelenmesi gereklidir. Suç tarihinde yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK'nun 503. maddesinde; "İki veya daha fazla hakiki veya hükmi şahıs tarafından bir ticaret unvanı altında kurulup, ortaklarının mesuliyeti koymayı taahhüt ettikleri sermaye ile mahdut ve esas sermayesi muayyen olan şirkete limited şirket denir" tanımlamasına yer verilmiş, 540. maddesinde ortakların hep birlikte müdür sıfatıyla şirketi idare ve temsile yetkili olabilecekleri gibi, şirket sözleşmesi veya genel kurul kararı ile ortaklardan bir veya birkaçının da müdür olarak belirlenebileceği, 541. maddesinde şirket sözleşmesi veya genel kurul kararı ile ortak olmayan kişilerin de müdür olarak seçilebileceği hüküm altına alınmıştır. Limited şirketin tüzel kişiliğinin sona ermesiyle ilgili olarak "infisah" suç tarihinde yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK'nun 549 ve 550. maddelerinde düzenlenmiş olup, "tasfiye" hususunda aynı Kanunun 552. maddesindeki yollama nedeniyle anonim şirketin tasfiyesine ilişkin kurallar limited şirketler hakkında da uygulanacaktır. İcra ve İflas Kanununda düzenlenen suçların, tüzel kişilerin yaptığı işlemler sırasında işlenmesi durumunda kimlerin sorumlu olacağı, "hükmi şahısların muamelelerinde kimlerin ceza göreceği" başlıklı 345. maddesinde; "Bu kanunda yazılı suçlar, hükmi bir şahsın idare veya muamelelerini ifa sırasında işlenmiş ise ceza o hükmi şahsın müdürlerinden, mümessil ve vekillerinden, tasfiye memurlarından, idare meclisi reis ve azasından veya murakıp ve müfettişlerinden fiili yapmış olan hakkında hükmolunur” şeklinde hüküm altına alınmış olup, limited şirket müdürlerinin de bu kapsamda olduğu açıktır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Özel Dairece, İcra ve İflas Kanununun 337/a maddesinde düzenlenen ticareti usulüne aykırı olarak terk etmek suçunun, ticaret şirketlerinin müdür ve yetkililerince de işlenmesinin mümkün olduğu, yerel mahkemece ise, tasfiye ve infisah hükümlerine tabi bir şirketin yönetici veya sorumlularının bu madde hükümlerini yerine getirmediklerinden bahisle, aynı maddenin uygulaması bakımından fail olamayacaklarının belirtilmesi karşısında, uyuşmazlık; "limited şirketin münferiden temsile yetkili müdürünün" İcra ve İflas Kanununun 44 ve 337/a maddeleri uyarınca ticareti terk suçunu işleyip işleyemeyeceği ve beraat hükmünün eksik araştırmayla kurulup kurulmadığı noktasında toplanmaktadır. Suç tarihinde yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK'nun 14. maddesinde belirtilen gerçek kişi tacirlerin yanında, 136. maddesinde sayılan ticari şirketlerin ve bu bağlamda bir ticari şirket türü olan limited şirketin, 18. maddesi uyarınca "tacir" olduğunda şüphe bulunmamaktadır. İİK'nun 44. maddesinde "ticareti terk eden tacir" ifadesi kullanılmış olup, bu ifadenin yalnızca gerçek kişi tacirleri kapsadığına ilişkin herhangi bir kısıtlayıcı hüküm konulmamıştır. O hâlde, tacir sayılan limited şirketleri temsil ve idareye yetkili müdürlerinin, şirketin ticareti terk etmeleri halinde aynı maddedeki yükümlülükleri yerine getirmeyeceklerine ilişkin istisna getirilmediğine göre, tıpkı gerçek kişi tacirler gibi aynı Kanunun 337/a maddesi gereğince cezalandırılmalarına engel bulunmamaktadır. Diğer yandan, İİK'nun 44. maddesinde yapılan değişikliğin "ticareti terk eden kötü niyetli borçluların bu davranışlarının önlenmesi" amacı ile getirildiği de gerekçede açıkça ifade edilmektedir. Ticari şirketi temsil ve idareden sorumlu müdür ve yetkililerinin, ticareti terk suçunu işleyemeyeceklerinin kabulü hâlinde, ticareti terk suçunu işleyen gerçek kişi tacirlerin İİK'nun 337/a maddesi uyarınca cezalandırılmaları gerekecek, ancak aynı fiili işleyen ve İİK'nun 345. maddesi uyarınca bu fiilden sorumlu tutulması gereken ticaret şirketi müdür ve yetkililerinin cezai sorumluluktan muaf bulunmaları anlamına gelecektir ki, bunun kanuni bir dayanağı da bulunmamaktadır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 29.09.2015 gün ve 62-296, 14.02.2012 gün ve 505-28, 513-29, 509-30 sayılı kararları başta olmak üzere birçok kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır. Bu itibarla, borçlu ticaret şirketinin kayıtlı olduğu vergi dairesinden mükellefiyetinin sürdürülüp sürdürülmediği sorularak, sürdürüldüğünün bildirilmesi ve adresinin farklı olması hâlinde bu adreste de zabıta araştırması yaptırılarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken, eksik araştırmayla yazılı şekilde beraat hükmü kurulması isabetli olmadığından, yerel mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- İstanbul 9. İcra Ceza Mahkemesinin 04.06.2013 gün ve 242-242 sayılı direnme hükmünün, limited şirketin temsile yetkili müdürünün ticareti terk suçunu işleyebileceğinin gözetilmemesi ve eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulması isabetsizliklerinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 27.02.2018 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
15. Ceza Dairesi, 2013/15161 E., 2015/29920 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varBandırma Ağır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Bu kavramlar Türk Ticaret Kanunun ilgili hükümlerine göre belirlenecektir. Türk Ticaret Kanunu'nun 14. maddesinde;
15. Ceza Dairesi         2013/15161 E.  ,  2015/29920 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Bandırma Ağır Ceza Mahkemesi i belgede sahtecilik, İİK 333/A maddesine muhalefet Dosya incelenerek gereği düşünüldü: Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için; failin bir kimseyi, kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte bir takım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hilenin kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, fiille olan ilişkisi, mağdurun durumu, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmalıdır. Ticarî faaliyeti meslek olarak icra eden kişilerin, güvenilirliğini sağlamak amacıyla, bu suçun, tacir (kişisel olarak ticaretle uğraşan kimseler) veya şirket yöneticisi olan yada şirket adına hareket eden kişilerin ticarî faaliyetleri sırasında işlenmesi, TCK'nın 158/1-h bendinde nitelikli hâl kabul edilmiştir. Bu kavramlar Türk Ticaret Kanunun ilgili hükümlerine göre belirlenecektir. Türk Ticaret Kanunu'nun 14. maddesinde; Tacir, kişisel durumları ya da yaptığı işlerin niteliği nedeniyle yahut meslek ve görevleri dolayısıyla, kanundan veya bir yargı kararından doğan bir yasağa aykırı bir şekilde ya da başka bir kişinin veya resmî bir makamın iznine gerek olmasına rağmen izin veya onay almadan bir ticari işletmeyi işleten kişi de tacir sayılır. “denilmektedir. Ticaret şirketleri, aynı Kanun'un 124. maddesinde, Ticaret şirketleri; kollektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif şirketlerden ibarettir. Bu Kanunda, kollektif ile komandit şirket şahıs; anonim, limited ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket sermaye şirketi sayılır” şeklinde tanımlanmıştır. Kooperatif yöneticilerinin, kooperatifin faaliyeti kapsamında, dolandırıcılık suçunu işlemeleri de nitelikli hâl, kabul edilmiştir. Üye sayısı dolmasına rağmen, üyeliğe kabulün devamından bahsederek üye kayıt edilmiş gibi kişinin parasının alınması bu suç tipine örnek gösterilebilir. Kooperatif yöneticilerinin kimler olduğu 1163 sayılı Kooperatifler kanunun 55 ve devamı maddelerinde tanımlanmıştır. Buna göre; Yönetim Kurulu, kanun ve ana sözleşme hükümleri içinde kooperatifin faaliyetini yöneten ve onu temsil eden icra organıdır. Yönetim Kurulu en az üç üyeden kurulur. Bunların ve yedeklerinin kooperatif ortağı olmaları şarttır. Yönetim Kurulu üyeliğine seçilen tüzel kişiler, temsilcilerinin isimlerini kooperatife bildirir. Bu suçun oluşabilmesi için,Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin dolandırıcılık suçunu ticari faaliyetleri sırasında işlemiş olmaları gerekir. Keza, kooperatif yöneticilerinin bu nitelikli halden cezalandırılabilmeleri için suçun kooperatifin faaliyeti kapsamında, işlenmesi gereklidir. Bu suçun faili tacir veya şirket yöneticisi yada şirket adına hareket eden kişi yada kooperatif yöneticisi olabilir. Katılanın İstanbul'da mali müşavir olarak çalıştığı, Anpak Gıda A.Ş. isimli şirketinin raporlarını hazırladığını, bu iş karşılığında 36.800 TL alacaklı olduğunu, bu alacağına karşılık S.. T.. Karalar'ın kendisine senet verdiğini, senedin bedeli ödenmeyince icra takibinde bulunduğu, icra takibi sırasında sanık S.. T.. Karalar'ın şirketi temsile yetkili olmadığını belirterek takibin durdurulması için dava açtığını, daha sonra davanın takip edilmemesi sebebiyle davanın düştüğü, yapılan araştırmada sanık S.. T.. Karalar'ın şirketin genel merkezini temsile yetkili olmadığını, Karacabey Şubesi yetkilisi olmasına rağmen kendisini şirketin genel temsilcisi gibi göstererek senet imzaladığını ve bu şekilde sahte evrak düzenlediği, sanık Y.. P..'ın icra takibinde haczedilen malları satın alıp daha sonra sanık S.. T.. Karalar'a devrettiğini, sanık C.. K..'ın ise sanık S.. T.. Karalar ile evlilik sözleşmesi yaptığını, icra takibi sırasında evlilik sözleşmesini ileri sürerek evlerindeki eşyaların şahsi eşyası olduğunu beyan ederek istihkak iddiasında bulunduğunu, böylece sanık S.. T.. Karalar'ın resmi belgede sahtecilik, nitelikli dolandırıcılık diğer sanıkların ise İİK'nın 333/A maddesine muhalefet suçunu işlediklerinin iddia edildiği olayda; katılanın sanık S.. T.. Karalar'ın senedi düzenlerken şirket yetkilisi olmadığını bildiğini beyan etmesi, diğer sanıkların ise eylemlerinin tamamen hukuki olması karşısında sanıkların üzerlerine atılı suçlar yönünden haklarında kurulan beraat hükümlerinde bir isabetsizlik görülmemiştir. Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, katılan vekilinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükümlerin ONANMASINA, 13/10/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Ticaret Hukuku

Devlet memuru olan ve mesleği gereği ticari faaliyette bulunması yasak olan mimar (M), kendi adına bir mobilya tasarım atölyesi kurmuştur. Başlangıçta tüm işleri bizzat kendisi yapsa da, artan talep üzerine seri üretim yapabilen makineler satın almış, bir satış müdürü ile dört usta istihdam etmiş ve yıllık geliri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 11. maddesi uyarınca Cumhurbaşkanı kararıyla belirlenen esnaf işletmesi sınırını önemli ölçüde aşmıştır. (M), yürüttüğü faaliyetin sanatsal nitelikte olduğunu ve tabi olduğu mesleki yasak nedeniyle tacir sayılamayacağını ileri sürmektedir. Bu olay ve iddialar ışığında, (M)'nin hukuki durumuna ilişkin aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

A) Faaliyetin sermayeden çok bedeni çalışmaya dayanıp dayanmadığına bakılmaksızın, yalnızca Cumhurbaşkanı kararıyla belirlenen gelir sınırının aşılması, tacir sıfatının kazanılması için tek başına yeterli ve kurucu bir ölçüttür.
B) Bir ticari işletmeyi kendi adına işleten (M), bu faaliyeti kanuni bir yasağa rağmen yürütse dahi, ekonomik faaliyetinin boyutu esnaf işletmesi sınırını aştığı için tacir sayılır ve bu sıfatın getirdiği yükümlülüklere tabi olur.
C) (M)'nin tacir sıfatını kazanabilmesi için işletmesini ticaret siciline tescil ettirmesi ve Esnaf ve Sanatkârlar Odası'ndaki olası kaydını sildirmesi zorunlu olup, tescil gerçekleşmediği sürece esnaf kabul edilir.
D) Kanuni bir yasağa aykırı hareket ettiğinden, (M)'nin eylemleri hukuka aykırı olup bu faaliyetten dolayı tacir sıfatını kazanamaz; ancak bu durum TTK dışındaki disiplin ve ceza sorumluluğunu doğurur.
E) Yürüttüğü faaliyetin sanatsal bir yönü bulunması ve mesleki bir yasağa tabi olması nedeniyle, (M)'nin işletmesinin TTK anlamında bir ticari işletme olarak nitelendirilmesi ve kendisinin tacir sayılması mümkün değildir.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol