6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Madde 16

Türk Ticaret Kanunu 16. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 16- (1) Ticaret şirketleriyle, amacına varmak için ticari bir işletme işleten vakıflar, dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere Devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri tarafından kurulan kurum ve kuruluşlar da tacir sayılırlar. (2) Devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri ile kamu yararına çalışan dernekler ve gelirinin yarısından fazlasını kamu görevi niteliğindeki işlere harcayan vakıflar, bir ticari işletmeyi, ister doğrudan doğruya ister kamu hukuku hükümlerine göre yönetilen ve işletilen bir tüzel kişi eliyle işletsinler, kendileri tacir sayılmazlar. III - Donatma iştiraki

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

50 karar eşleşti
3. Hukuk Dairesi, 2023/4482 E., 2024/4191 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 35. Hukuk Dairesi
18.12.2018 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 7155 sayılı Kanun'un 20 nci maddesi ile 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'na (6102 sayılı Kanun) eklenen 5/A ve 16 ncı maddeleri.
3. Hukuk Dairesi         2023/4482 E.  ,  2024/4191 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 35. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/3446 E., 2023/1495 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : Bakırköy 13. Sulh Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2021/909 E., 2022/940 K. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın usulden reddine karar verilmiştir. Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili; müvekkillerinin oluşturduğu adi ortaklık tarafından inşaa edilen ... AVM bünyesindeki 46 adet bağımsız bölümün davalıların oluşturduğu adi ortaklığın 01.08.2018 tarihli, aylık net 2.000.000,00 TL + KDV bedelli ve 10 yıl süreli İşletme ve Kira Sözleşmesi ile kiralandığını, bu kapsamda bağımsız bölümlerin 3. kişilere kiralanması ve AVM yönetimi ve işletilmesinin de davalıya bırakıldığı halde, davalı tarafça 2020 yılı 4 ve 5. aylar kira bedeli toplamı KDV hariç 2.333.000,00 TL ve sözleşmenin (4/6) maddesi gereğince tahakkuk eden gecikme cezasının ödenmemesi üzerine başlatılan takibe davalının haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptali ile takibin devamına, davalılar aleyhine icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalılar ... İnş. Taah. ve Tic.A.Ş. ve ... İnş. ve Tük. Mad. Tic. A.Ş. vekilleri; taraflar arasındaki uyuşmazlık ticari alacağa ilişkin olup ticari nitelik taşıdığından dava şartı olarak arabuluculuk yoluna başvurulması gerektiğini, arabuluculuk yoluna başvurulmadan dava açılması nedeniyle davanın usulden ve esastan reddine karar verilmesini istemişlerdir. 2. ..., davaya cevap vermemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; taraflar tacir olup kiralananın davalının ticari işletmesi ile ilgili olduğu, dolayısıyla taraflar arasındaki uyuşmazlığının ticari dava niteliğinde olduğu, dava dilekçesinin ekinde arabulucuya başvuru yapıldığına ilişkin delil sunulmadığı gerekçesiyle, arabuluculuk zorunlu dava şartı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacılar vekili; davacıların kamuya yararlı vakıf olduklarını, ticari işletme işletmeleri halinde dahi tacir sayılamayacaklarını, vergi muafiyetleri bulunduğunu, bilanço esasına göre defter tutulmasının vakfa tacir sıfatı kazandırmayacağını, kararın gerekçesiz olduğunu belirterek, kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; dava niteliği itibariyle zorunlu arabuluculuğa tabi olup dava şartının yerine getirilmediği gerekçesiyle, başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacılar vekili; istinaf sebeplerini tekrar ederek, kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, kira sözleşmesinden kaynaklı ödenmeyen kira alacağı ve gecikme cezasına ilişkin başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 18.12.2018 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 7155 sayılı Kanun'un 20 nci maddesi ile 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'na (6102 sayılı Kanun) eklenen 5/A ve 16 ncı maddeleri. 2. 7155 sayılı Kanun ile değişik 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun (6325 sayılı Kanun) 18/A maddesi, 3. Değerlendirme 1. Vakıflar, gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal topluluklarıdır (4271 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 101/1 inci maddesi). 2. 6102 sayılı Kanun'un 16 ncı maddesinin birinci fıkrası, ticari işletme işleten dernek ve vakıfların tacir sıfatını düzenlemektedir. Bu maddeye göre, vakıflar kazanç paylaşma amacı güdemezler fakat 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 26 ncı maddesine göre amaçlarını gerçekleştirmeye yardımcı olmak ve vakfa gelir sağlamak amacıyla bir işletme işletebilirler. Bu çerçevede, vakıfların tacir sıfatını kazanmasının koşulları, amaçlarına varmak için bir ticari işletme işletmeleri ve gelirinin yarısından fazlasını kamu görevi niteliğindeki işlere harcamamalarından oluşmaktadır. Aynı maddenin ikinci fıkrasına göre, işletme işleten bir vakıf gelirinden yarısından fazlasını kamu görevi niteliğindeki işlere harcaması halinde ise, kamuya yararlı vakıf niteliği kazanacağından tacir sayılmayacaktır. 3. Uyuşmazlığın çözümü için ticari davaların açıklanmasında da fayda bulunmaktadır. Ticarî davalar; mutlak ticarî davalar, nispi ticarî davalar ve yalnızca bir ticarî işletmeyle ilgili olmasına rağmen ticarî nitelikte kabul edilen davalar olmak üzere üç grup halinde düzenlenmiştir. 4. Mutlak ticari davalar, tarafların tacir olup olmadığına ve işin bir ticari işletmeyi ilgilendirip ilgilendirmediğine bakılmaksızın ticari sayılan davalardır. Mutlak ticari davalar, 6102 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinin birinci fıkrasında bentler hâlinde sayılmıştır. Bunların yanında Kooperatifler Kanunu (m.99), İcra ve İflas Kanunu (m.154), Finansal Kiralama Kanunu (m.31), Ticari İşletme Rehni Kanunu (m.22) gibi bazı özel kanunlarda belirlenmiş ticari davalar da bulunmaktadır. Bu davalar kanun gereği ticari dava sayılan davalardır. 5. Nispi ticari davalar, her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili olması hâlinde ticari nitelikte sayılan davalardır. Aynı Kanun'un 4 üncü maddesinin birinci fıkrasına göre, her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan ve iki tarafı da tacir olan hukuk davaları ticari dava sayılır. 6. Üçüncü grup ticari davalar, yalnızca bir tarafın ticari işletmesini ilgilendiren havale, vedia ve fikri haklara ilişkin davalardır. Yukarıda açıklandığı üzere bir davanın ticari dava sayılması için kural olarak ya mutlak ticari davalar arasında yer alması ya da her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili bulunması gerekirken havale, vedia ve fikri haklara ilişkin davaların ticari nitelikte sayılması için yalnızca bir yanın ticari işletmesiyle ilgili olması 6102 sayılı Kanun'da yeterli görülmüştür. 7. Aynı Kanun’un “Dava şartı olarak arabuluculuk” başlıklı 5/A maddesinin birinci fıkrası; “(1) Bu Kanunun 4 üncü maddesinde ve diğer kanunlarda belirtilen ticari davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.” düzenlemesi ile alacak ve tazminat taleplerini içeren ticari davaların açılmasından önce arabulucuya başvurulmuş olmasının bir dava şartı olduğu hükme bağlanmıştır. 8. 6325 sayılı Kanun’un 18/A maddesinde; “(1) İlgili kanunlarda arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak kabul edilmiş ise arabuluculuk sürecine aşağıdaki hükümler uygulanır. Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılmadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması halinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması halinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir.” hükmü düzenlenmiştir. 9. Tüm bu açıklamalar ve ortaya konulan yasal düzenlemeler karşısında somut olay incelendiğinde; dosya arasında bulunan belgelerde davacılar ... ile ...'nın kamu yararına faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşu olduğunun belirtildiği, bu noktada gelirinin yarısından fazlasını kamu görevi niteliğindeki işlere harcayıp harcamadığı hususu davacıların tacir olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği bakımından önem arz etmekte olup, bu husus üzerinde durulması, işletme işleten davacı vakıfların gelirinden yarısından fazlasını kamu görevi niteliğindeki işlere harcadığının tespiti halinde davacıların tacir olmadığı ve davanın ticarî dava olarak kabul edilemeyeceği açık olduğuna göre, davanın açılmasından önce arabulucuya başvurulması gerektiğinden bahsedilemeyeceği gözetilerek davanın esasının incelenmesi gerekir. 10. Hal böyle olunca, İlk Derece Mahkemesince; yukarıda belirtildiği üzere araştırma yapılması ve ulaşılacak sonuca göre uyuşmazlık hakkında bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile davanın dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiş olması usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 373 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının aynı Kanun'un 371 inci maddesi uyarınca davacılar yararına BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edenler iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 09.12.2024 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2021/301 E., 2022/973 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Gerek 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 16. maddesi gerek mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (eTTK) 18.
Hukuk Genel Kurulu         2021/301 E.  ,  2022/973 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “maddi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince (Hakem sıfatıyla) verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Malatya’da Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğüne (DSİ) ait olan Derme Sulama Sisteminin işletmesini 2005 yılında devraldığını, devir kapsamında tarımsal sulama şebekesinin büyük bir kısmının bakım, onarım ve işletmesini yaparak tarımsal sulama suyunu çiftçilere tevzi ettiğini, sulama kanalının davalı Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’nin (Şeker Fabrikası) akıttığı sular nedeniyle çamur ve atıkla dolduğunu, bu durumunun Malatya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2007/160 D. İş sayılı dosyasında yapılan tespit ile sabit olduğunu, davalının tespitten sonra kanalların bir kısmının temizliğini yaptığını ancak temizlenmeyen kısmından dolayı müvekkilinin zararının oluştuğunu ileri sürerek 22.149,40TL tazminatın tespit tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; alacağın zamanaşımına uğradığını, delil tespiti dosyasında alınan rapora itiraz ettiklerinden raporun hükme esas alınmasının mümkün olmadığını, delil tespitinden sonra kanalın müvekkili şirket işçileri tarafından tamamen temizlendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı 6. Malatya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.05.2007 tarihli ve 2007/178 E., 2007/181 K. sayılı kararı ile; davacı ... Birliğinin (Birlik) kamu hizmeti gören ve Bakanlar Kurulu kararı ile kurulan bir birlik, davalı Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’nin de kamu kurumu niteliğinde bir kuruluş olduğu, tarafların 3533 sayılı Umumi Mülhak Ve Hususi Bütçelerle İdare Edilen Daireler Ve Belediyelerle Sermayesinin Tamamı Devlete Veya Belediye Veya Hususi İdarelere Aid Daire Ve Müesseseler Arasındaki İhtilafların Tahkim Yolile Halli Hakkında Kanun’un (3533 sayılı Kanun) 1. maddesinde sayılan kuruluşlardan olduğu, tarafların sıfatlarına göre davaya Hakem sıfatıyla bakılması gerektiğinden dava dilekçesinin görev yönünden reddi ile mahkemenin görevsizliğine dosyanın Hakem sıfatı ile davaya bakmakla görevli en kıdemli Asliye Hukuk Hakimliğine gönderilmesine karar verilmiş, kararın temyiz edilmeksizin kesinleşmesi ve davacı vekilinin süresinde dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesini talep etmesi üzerine dosya görevli mahkemeye gönderilmiştir. 7. Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Hakem sıfatıyla) 23.02.2010 tarihli ve 2007/427 E., 2010/55 K. sayılı kararı ile; davacı Birliğin işletmesini devraldığı sulama sistemine davalı fabrikanın atık sularını bırakarak sulama kanallarının tıkanmasına sebebiyet verdiği, atık maliyetinin 8.445,16TL olduğu gerekçesiyle bu miktarın tespit tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 8. Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince Hakem sıfatıyla verilen karara karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 15.04.2013 tarihli ve 2012/4686 E., 2013/6919 K. sayılı kararı ile; “….Davalı şirket,18 Haziran 1935 tarih, 2850 sayılı Bakanlar Kurulu Kararına istinaden 6 Temmuz 1935 tarihinde kurulmuş,233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmündeki Kararname hükümlerine tabi olarak ve söz konusu Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde faaliyette bulunmak üzere, Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi Türk Ticaret Kanunu (TTK) ve sair mevzuat hükümlerine tabi iken, Özelleştirme Yüksek Kurulunun 08/10/2007 tarihli ve 2007/57 sayılı kararı çerçevesinde özelleştirme programına alınmış bir İktisadi Devlet Teşekkülüdür. Bir kamu iktisadi teşebbüsünün tacir sayılabilmesi için ticari şekilde işletilmek üzere kurulması yeterlidir. Burada sermayenin kime ait olacağına ilişkin bir ölçüt belirtilmediğinden kendi kuruluş yasaları (ana statüleri) gereğince özel hukuk düzenlemelerine göre idare edilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere kurulan teşebbüslerin tacir sayılacağı kabul edilmelidir. Davalının sermayesinin devlete ait olması ve bazı yönetim organlarının atama usullerinin özellik göstermesi bu kuruma kamu hukuku kurumu niteliğini vermediğinden bu kuruluşlar özel hukuk tüzel kişisi olup haklarında özel hukuka ilişkin kurallar uygulanır. Şu durumda açıklanan yönler gözetilerek, davanın genel mahkeme sıfatıyla bakılıp sonuçlandırılması gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, hakem sıfatıyla işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile oy çokluğu ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı 10. Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Hakem sıfatıyla) 12.09.2013 tarihli ve 2013/346 E., 2013/430 K. sayılı kararı ile; hakem sıfatıyla verilen karara karşı 3533 sayılı Kanun’un 6. maddesi gereğince kararı veren hakeme itiraz yolunun açık olduğu, verilen kararın hüküm fıkrasında kararın temyizinin kabil olduğuna ilişkin sehven yazılan ibarenin 3533 sayılı Kanun’un amir hükmünü ortadan kaldırmayacağı, davalı tarafça verilen dilekçenin itiraz dilekçesi olarak değerlendirilerek bir karar verilmesi gerekirken sehven temyiz dilekçesi olarak değerlendirilip dava dosyasının temyiz için Yargıtay'a gönderilmesinin mümkün olmadığı, itiraz sonucu verilecek kararın kesin olacağı düzenlemesine göre Yargıtay tarafından incelenmesinin kanun yararına bozma ile mümkün olacağı, aksi hâlde kanun tarafından tanınmayan bir yetkinin aşılarak kanunun açık ihlâlinin söz konusu olacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 11. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacısı Derme Sulama Birliği, davalısı Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. olan maddi tazminat istemli eldeki davada, davalının 3533 sayılı Kanun kapsamında bulunup bulunmadığı; buradan varılacak sonuca göre eldeki davaya tarafların sıfatına göre genel mahkeme sıfatıyla mı, yoksa 3533 sayılı Kanun hükümleri uyarınca zorunlu tahkim prosedürü çerçevesinde hakem sıfatıyla mı bakılıp karar verilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 14. Bir hak üzerinde uyuşmazlığa düşmüş olan iki tarafın anlaşarak, bu uyuşmazlığın çözümlenmesini özel kişi veya kişilere bırakmalarına ve uyuşmazlığın bu özel kişi veya kişiler tarafından incelenip karara bağlanmasına tahkim denir. 15. Kanunlarımızda biri ihtiyarî, diğeri mecburi olmak üzere iki tür tahkim öngörülmüştür. Bazı hâllerde, taraflar arasında ortaya çıkan özel hukuk alanına ilişkin uyuşmazlıkların evvelce bu konuda bir tahkim sözleşmesi yapılmamış olmasına rağmen, sıfatları belirtilen kişiler tarafından bakılması zorunlu kılınmıştır ki; buna mecburi ya da kanuni tahkim denilmektedir. Tahkimin hangi hâllerde mecburi olduğu, özel kanun hükümleri ile tayin edilir. Mecburi tahkime tabi iş ve davalarda, taraflar Devlet mahkemelerinde yani genel mahkemelerde dava açamazlar; kanunla gösterilen hakemlere başvurmaya, bir başka anlatımla hakemlerde dava açmaya mecburdurlar. 16. İhtiyarî tahkime ilişkin hükümler 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 8. kısmında 516 ilâ 536. maddeleri arasında düzenlenmiş iken 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 11. kısmında 407 ilâ 444. maddelerinde yer almaktadır. 17. İhtiyarî tahkimde taraflar hakeme başvurmak zorunda değillerdir. Zorlama olmadan özgür iradeleri ile çözebilecekleri alanlardaki uyuşmazlıklarını yargı önüne getirmeden anlaşarak hakeme götürerek çözebileceklerdir. 18. Mecburi tahkimi öngören düzenlemeler içeren 3533 sayılı Kanun’un 1. maddesi "Umumi, mülhak ve hususi bütçelerle idare edilen daireler ve belediyelerle sermayesinin tamamı Devlete veya belediye veya hususi idarelere aid olan daire ve müesseseler arasında çıkan ihtilaflardan adliye mahkemelerinin vazifesi dahilinde bulunanlar bu kanunda yazılı tahkim usulüne göre halledilirler" hükmünü içermektedir. Bir uyuşmazlığa 3533 sayılı Kanun hükümlerine göre bakılabilmesi için, davanın her iki tarafının da Kanun’un birinci maddesinde sayılan kamu kurumlarından olması gerekir. Taraflardan birisi anılan Kanunda belirtilen kamu kuruluşu değilse, davaya mecburi hakem sıfatıyla bakılamaz. 19. Somut olayda davanın tarafları Derme Sulama Birliği ve Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. olup Özel Daire ile Mahkeme arasında davalı Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’nin hukukî statüsüne ilişkin uyuşmazlık bulunmaktadır. 20. Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’nin hukukî statüsünün anlaşılması için öncelikle Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) kavramına değinmek gerekmektedir. 21. Kamu İktisadi Teşebbüsleri Türkiye’de sosyal ve özellikle ekonomik ihtiyaçlarla kurulmuş olan ve ekonomi içindeki önem ve ağırlığını aynı nedenlere bağlı olarak sürdüren kuruluşlardır. İktisadi Devlet Teşekkülleri tabiri adı altında ilk yasal düzenleme 17.06.1938 tarihli ve 3460 sayılı Sermayesinin Tamamı Devlet Tarafından Verilmek Suretile Kurulan İktısadî Teşekküllerin Teşkilâtile İdare ve Murakabeleri Hakkında Kanun (3460 sayılı Kanun) ile ortaya atılmıştır. Kanun’da sermayesinin tamamı devlete ait olan, tüzel kişiliği bulunan, idari ve malî açıdan özerk ve sorumluluğu sermayeleriyle sınırlı olan kuruluşlar “İktisadi Devlet Teşekkülü” olarak tanımlanmıştır (Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu, 1994 Kamu İktisadi Teşebbüsleri Genel Raporu, Ankara, 1996, s.1). 22. Aynı konuları düzenleyen 12.03.1964 tarihli ve 440 sayılı İktisadi Devlet Teşekkülleriyle Müesseseleri ve İştirakler Hakkında Kanun’un (440 sayılı Kanun) 1. maddesinde "İktisadi Devlet Teşekkülleri, sermayelerinin yarısından fazlasının tek başına veya birlikte Devlete ( Genel ve katma bütçeli idarelere ) ve İktisadi Devlet Teşekküllerine ait olup, iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan ve kuruluş kanunlarında bu kanuna tabi olacakları belirtilen teşebbüsler" olarak tarif edilmiştir. Kanun’un 2. maddesinin “A” bendinde bu teşekküllerle müessese ve iştiraklerinin karma ekonominin kurallarına ve ekonomik gereklere uygun olarak yönetilmelerinin, kârlılık ve verimlilik anlayışı içinde çalışmak ve sermaye birikimine yardım etmek suretiyle daha fazla yatırım kaynağı yaratmalarının amaçlandığı belirtilmiştir. 23. Aynı Kanun’un 11. maddesinde sermayesinin tamamı Devlete ait teşekküllerin, işletmelerini kendilerine bağlı, tüzel kişiliği haiz müesseseler olarak teşkilatlandırmaya mecbur oldukları ve kurulacak müesseselerin ticaret unvanı alıp ticaret siciline tescil edilecekleri ve limited veya anonim şirket hâlinde teşkilatlanabilecekleri düzenlenmiştir. 24. Bu Kanunlardan sonra yürürlüğe giren ve hâlen yürürlükte bulunan 18.06.1984 tarihli ve 18435 mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayınlanıp ceza hükümleri hariç yayınlandığı tarihte yürürlüğe giren 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (233 sayılı KHK) 2. maddesinde şu tanımlara yer verilmiştir; “Kamu iktisadi teşebbüsü “Teşebbüs”; iktisadi devlet teşekkülü ile kamu iktisadi kuruluşunun ortak adıdır. İktisadi devlet teşekkülü “Teşekkül”; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi teşebbüsüdür. Kamu iktisadi kuruluşu “Kuruluş”; sermayesinin tamamı Devlete ait olup tekel niteliğindeki mal ve hizmetleri kamu yararı gözeterek üretmek ve pazarlamak üzere kurulan ve gördüğü bu kamu hizmeti dolayısıyla ürettiği mal ve hizmetler imtiyaz sayılan kamu iktisadi teşebbüsüdür”. 25. Sonuç olarak Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) İktisadi Devlet Teşekkülü (İDT) ve Kamu İktisadi Kuruluşlarının (KİK) ortak adları olduğu belirtilmiştir. 26. 233 sayılı KHK’nın 3. maddesinde Teşebbüslerin kurulmasına ilişkin düzenlemelere yer verildikten sonra 4. maddesinde “Teşebbüslerin Nitelikleri” başlığı altında; “1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir. 2. Teşebbüsler, bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk hükümlerine tabidir. 3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale Kanunu hükümlerine ve Sayıştay'ın denetimine tabi değildir. 4. Teşebbüslerin sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tesbit edilir”. düzenlemesine yer verilmiştir. 27. Kanun koyucu, tüzel kişiliğe sahip KİT’lerin özel hukuk hükümlerine tâbi olduğunu düzenlerken iktisadi devlet teşekküllerinin ticaret şirketleri gibi verimlilik ve karlılık ilkeleri doğrultusunda çalışacakları vurgulanmıştır. 28. 19.04.2001 tarihli ve 24378 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan ve hâlen yürürlükte bulunan Şeker Kanunu’na tabi olan Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’nin 233 sayılı KHK’nın ekli listesinde iktisadi devlet teşekkülü olduğu belirtilmiştir. Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. faaliyetlerini 233 sayılı KHK ve şirket ana statüsüne göre yürütmektedir. Ayrıca 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanuna (4046 sayılı Kanun) tâbi bir iktisadi devlet teşekkülü olarak faaliyetine devam etmektedir. Özelleştirme Yüksek Kurulunun 20.12.2000 tarihli kararı çerçevesinde özelleştirme kapsamına alınmış, hazırlık işlemlerinin Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. tarafından Özelleştirme İdaresi Başkanlığıyla işbirliği içerisinde yürütülmesine karar verilmiş, bu kapsamda özelleştirme çalışmaları devam etmekte olup henüz tamamlanmamıştır. 29. Bu aşamada iktisadi devlet teşekküllerinin ticarî niteliğine değinmek gerekmektedir. 30. Gerek 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 16. maddesi gerek mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (eTTK) 18. maddesi benzer düzenlemeler içermekte olup ticaret şirketleriyle, amacına varmak için ticarî bir işletme işleten vakıflar, dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek veya ticarî şekilde işletilmek üzere Devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri tarafından kurulan kurum ve kuruluşların tacir sıfatını taşıdıkları belirtilmiştir. Her iki Kanunda da sözü edilen teşebbüslerin yukarıda anılan ve 233 sayılı KHK'de belirtilen Kamu İktisadi Teşebbüslerini kapsadığı benimsenmektedir. TTK’nın 16 ve eTTK ‘nın 18. maddesinde kuruluş kanunlarından söz edilmekte ise de bugün için Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kendi kuruluş kanunları bulunmadığı ve onların yerine Yüksek Planlama Kurulu tarafından ana statüler hazırlanıp bunlar Resmî Gazete'de ilan edildikleri için kanundaki düzenlemeyi ana statüleri gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek üzere kurulmak şeklinde anlamak gerektiği benimsenmektedir. Bir KİT’in tacir sayılabilmesi için ticarî şekilde işletilmek üzere kurulması yeterlidir. Burada sermayenin kime ait olacağı bir kıstas olarak alınmamıştır. Teşebbüslerin tacir sayılması için kanunda öngörülen iki şart birlikte aranmamakta kendi kuruluş kanunları (ana statüleri) gereğince hususi hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek cümlesinden sonra veya eki getirilerek "Ticari şekilde işletilmek üzere kurulan" teşebbüslerin de tacir sayılacakları belirtilmektedir. Öğretide baskın görüş de Kamu İktisadi Teşebbüslerinin tacir oldukları yönündedir (Bozer, Ali: Sosyal Sigortalar Kurumunun Tacir Sıfatı, Batıder, 1962. C.1, S.4, s.576; Yaşar Karayalçın: Ticari İşletme, s.209; Öcal Akar: TTK’nun 18/1.Maddesinin Uygulanması Hakkında Bazı Düşünceler, Esader, 1975, S:1, s.238; Sabih Arkan: Ticari İşletme Hukuku, 4.Baskı sh.118 vd.; Ercüment Erdem: KİT’lerin Tacir Sıfatı, 1992, s.49 vd). 31. Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere, İktisadi Devlet Teşekkülleri ticarî işletme kurup işlettikleri için tacirdirler. Sermayelerinin Devlete ait olması ve bazı yönetim organlarının tayin usullerinin özellik arz etmesi, bu kurumlara kamu hukuku müessesi vasfı kazandırmaz; bunlar özel hukuk tüzel kişileri olup, haklarında hususi hukuk hükümleri uygulanır (Hukuk Genel Kurulu’nun 19.06.2013 tarihli ve 2012/10-1616 E., 2013/854 K.; 22.03.2006 tarihli ve 2006/4-12 E., 2006/95 K.; 19.10.2005 tarihli ve 2005/3-560 E., 2005/587 K. ; 25.02.2004 tarihli ve 2004/4-40 E., 2004/113 K. sayılı kararları). 32. 28 Mart 1945 tarih ve 1/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının (YİBK) gerekçesinde; "Devlet İktisadi Teşekkülleri özel hukuk prensiplerine tabi olmak üzere kurulmuş müesseselerdir. Bu müesseselerin hukuk hayatında görülen sair teşekküllerden farkının sermayelerinin devlete ait olması ve bazı yönetim organlarının tayin usullerinde mevcut hususiyetten ibarettir. Gerçi bu teşekküllerin görecekleri vazifelerden bir kısmı devletin ekonomik politikasıyla ilgilidir. Ancak bu keyfiyet, İktisadi Devlet Teşekküllerine kamu hukuku müessesi vasfı vermeyip sadece kurucusunun devlet oluşundan ve kuruluşunun bir kanuna dayanmakta bulunmasından ileri gelmektedir" denilerek bu kuruluşların özel hukuk tüzel kişisi oldukları ayrıca vurgulanmıştır. Yine 15 Mart 1950 tarih ve 29/5 sayılı YİBK gerekçesinde de; "Toprak Mahsulleri Ofisinin kendi çalışanları ile aralarında hizmet bağıtı bulunduğuna göre, mevcut münasebetin hususi hukuk icaplarına ve aradaki bağıt hükümlerine göre çözümlenmesi gerektiği" vurgulanarak bu kuruluşların sermayesi devlet tarafından konulsa bile özel hukuk tüzel kişisi oldukları ve doğan uyuşmazlık hakeme gitmeden özel hukuk hükümlerine göre genel adli yargı içinde çözümlenebileceği açıklanmıştır. 33. 3533 sayılı Kanunun 6. maddesinde "Hakem tarafından verilecek kararlar kat'idir ve tescile tabi değildir. Aleyhine hiçbir makam ve mahkemeye müracaat edilemez. Ancak hakem tarafından verilmiş olan karara karşı yeniden tetkiki icap ettirecek haklı sebeplerin mevcudiyeti halinde kararın tebliği tarihinden itibaren 30 gün içinde kararı veren hakeme itiraz olunabilir. İtiraz üzerine verilecek kararlar kat'idir" şeklinde düzenleme mevcuttur. Bu düzenlemeden anlaşılacağı üzere bu kararlar aleyhine başka bir mahkemeye itiraz edilemeyeceği gibi Yargıtay’a başvurma hakkı da bulunmamaktadır. 34. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesine göre "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir". Anayasanın 90. maddesine göre uygulanması zorunlu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. ve 13. maddelerinde adil yargılanma ve etkili başvurma hakkının demokratik toplumun vazgeçilmez haklarından olduğu açıklanmıştır. Bu iki hak öylesine öncelikli bir etkiye sahiptir ki sözleşmenin 6. maddesinin dar yorumlanması bu maddenin amacına uygun düşmez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi birçok kararında; sözleşme düzenlediği haklar alanında bireyi gerçeksel pratik olarak korumayı amaçlamıştır. İlgili maddeye göre kişisel hak, yükümlülüklerin karara bağlanmasında tarafların etkili biçimde mahkemelere ulaşma imkânından yoksun bırakılmamasını istemektedir. Mahkeme, davanın hakkaniyete uygun dinlenmesinden amacın, hakka ulaşmak için maddi engellerin yanında hukukî engellerin de kaldırılmasını bunun aksinin sözleşmenin 6. ve 13.maddesine aykırılık teşkil edeceğini kabul etmektedir ( AİHM 21.02.1975 tarihli Golder Kararı, paragraf.26, 17.11.1970 tarihli Delcourt Kararı paragraf 25 Osman Doğru İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, İçtihatları Adalet Bakanlığı yayını 2.Bası 2003 Cilt:1 s.322 ve 323 ). Yargı organına başvuru hakkının gerekli ve etkin kullanımının engellenmesi (maddi ve hukukî anlamda) hâllerinde adil yargılanma hakkının ihlâl edildiği kabul edilmektedir (Prof. Dr. Süheyl, Donay: İnsan Hakları Açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku, 1982, s.39 vd). 35. Bu açıklamalar kapsamında; tarafların özgür iradeleri dışında uyuşmazlıklarını belli kurullarda çözmelerinin yasal zorunluluk olarak öngörüldüğü zorunlu tahkim yoluna başvurunun kanunda belirtilen şartlar dahilinde istisna olduğu anlaşılmakla hakem kararlarına karşı itiraz yoluna başvurulup temyiz yoluna başvurulamaz ise de, kamu düzenine ilişkin olan görev hususunda hakemlerin yetki aşımı suretiyle görevi dışına çıkarak verdiği kararlar yönünden adil yargılanma hakkının ihlâli söz konusu olacağından temyiz incelemesine konu edilmesi mümkündür. 36. Tüm bu açıklamalardan hareketle İktisadi Devlet Teşekkülü niteliğinde olan ve özel hukuk hükümlerine tabi bulunan Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. aleyhine açılan eldeki davanın 3533 sayılı Kanun uyarınca hakem sıfatıyla görülmesi mümkün değildir. Mahkemece verilen hükmün itiraz yoluna tâbi olduğunun belirtilmesi de yetki aşımı nedeniyle sonuç doğurmayacağından kararın temyiz edilebilirliğinin bulunduğu açıktır. 37. Sonuç itibariyle, davanın genel mahkeme sıfatıyla bakılıp sonuçlandırılması gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, hakem sıfatıyla işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir. 38. Diğer taraftan dava tarihi 03.05.2007 olduğu hâlde gerekçeli karar başlığında 19.06.2013 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan bu husus ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır. 39. Hâl böyle olunca, mahkemece verilen direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda açıklanan ilave gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda açıklanan ilâve nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 21.06.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
23. Hukuk Dairesi, 2020/749 E., 2020/2407 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Öte yandan Türk Ticaret Kanunu’nun 16/1. maddesi tüzel kişi taciri;
23. Hukuk Dairesi         2020/749 E.  ,  2020/2407 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki dava sonucu mahkemece verilen hükmün Dairemizce bozulması üzerine, verilen direnme kararına ilişkin dava dosyası 02.12.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6763 sayılı Yasa'nın geçici 4/1. maddesi uyarınca Dairemize gönderilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okundu gereği görüşülüp, düşünüldü: Dairemizce verilen 29/05/2019 tarih, 2016/5646 E. 2019/2469 K.sayılı kararı usul ve yasaya uygun bulunmuş olup mahkemece verilen direnme kararının yerinde olmadığı anlaşıldığından, temyiz incelemesinin yapılmak üzere dosyanın 6763 sayılı Kanun'un 43. maddesi ile değişik 6100 sayılı HMK’nın 373. maddesinin 5. fıkrası uyarınca yetkili ve görevli Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesi gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, dosyanın Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna GÖNDERİLMESİNE, 01.07.2020 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. MUHALEFET ŞERHİ Ticaret Mahkemelerinin görevi TTK'nın 5. maddesinde düzenlenmiş ve maddenin 1. bendinde "Aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın Asliye Ticaret Mahkemesi tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevlidir." denilmiştir. Bir davanın ticari dava olup olmadığı ise TTK'nın 4. maddesinde gösterilen ilkelere göre belirlenmelidir. Ticari davalar kendi aralarında, mutlak ticari davalar ve nispi ticari davalar olmak üzere ikiye ayrılır. Mutlak ticari davalarda tarafların sıfatlarına ve dava konusunun ticari işletme ile ilgili olup olmadığına bakılmazken Kanun o davayı ticari dava olarak tanımladığı için ticari dava sayılır. Mutlak ticari davalar, TTK'nın 4/1/a-f bentleri arasında sayıldığı gibi, Kooperatifler Kanunu (m.99), İcra ve İflas Kanunu (m.154), Finansal Kiralama Kanunu (m.31) gibi bazı özel kanunlarda belirlenmiştir. Buna karşılık tarafları tacir olan ve her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili olan davalara ise nispi ticari dava denir. Yani bir davanın nispi ticari dava sayılabilmesi için, hem iki tarafın ticari işletmesini ilgilendirmesi hem de tarafların tacir olması gereklidir. Bu şartlar birlikte bulunmadıkça, uyuşmazlık konusunun ticari iş niteliğinde olması veya ticari iş karinesi sebebiyle diğer taraf için de ticari iş sayılması davanın ticari dava olması için yeterli değildir. Öte yandan Türk Ticaret Kanunu’nun 16/1. maddesi tüzel kişi taciri; ticaret şirketleriyle, amacına varmak için ticari bir işletme işleten vakıflar, dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere Devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri tarafından kurulan kurum ve kuruluşlar olarak tarif etmiştir. 6102 sayılı TTK'nın 16/1. maddesinde de bütün ticari şirketler tacir olarak sayılmış, 124/1. maddesinde ise ticari şirketler; kollektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif şirketler olarak saymıştır. Görüldüğü üzere, Kooperatifler Kanunu yürürlükte olmasına karşın yeni TTK'nda da kooperatiflerin ticaret şirketi olduğu açık bir biçimde hüküm altına alınmıştır. Kanun koyucu yeni TTK'da kooperatifleri ticaret şirketleri arasında saymanın yanında, Kooperatifler Kanunu'nun 1. maddesinde "Ortaklık" olarak ifade edilen kooperatiflerin "Ticari nitelikte bir ortaklık" olup olmadığı konusunda gerek doktrin gerekse yargısal kararlarda süregelen tartışmalar karşısında, iradesini 6102 sayılı TTK'nın 124. maddesinin gerekçesinde net bir şekilde açıklamıştır. Anılan madde gerekçesinde "Kooperatif şirket" ibaresi ile ilgili tartışmanın 2004 yılında çıkarılan 5146 sayılı Kanun'la son bulduğu, çünkü anılan Kanun'un kooperatifin şirket olduğunu belirttiği, gerçi Kanun'un 1. maddesinde kooperatifin şirket olduğu ifade edilmekte ise de ticaret şirketi olup olmadığını açıkta bıraktığı, bu boşluğun bir tartışma başlatabileceği ve kooperatifin ticaret şirketi olmadığı teorik olarak ileri sürülebilir ve 124. maddenin kooperatifi ticaret şirketi olarak kabul etmesi eleştirilebilirse de böyle bir tartışmanın kooperatif şirketin niteliği tartışmasını davet edeceği belirtilerek "...Anılan şirket adi şirket olamayacağına göre Türk Hukukunda üç çeşit şirket ortaya çıkmış olur. Kooperatif şirkete uygulanacak hükümler sorunu da diğer sorunların ortaya çıkmasına sebep olur. Tasarı, tüm bu çözümü güç sorunları ortadan kaldırmak amacıyla kooperatifin ticaret şirketi olduğunu hükme bağlamıştır." demek suretiyle kooperatiflerin ticaret şirketi olduğunu vurgulamıştır. Görüldüğü gibi TTK' nın 124. madde gerekçesinde kanun koyucu, kooperatifi ticaret şirketi ve dolayısıyla tacir sayma iradesini açıkça ortaya koymuştur. Yeni Türk Ticaret Kanunu bakımından da ticaret şirketleri arasında sayılan kooperatiflerle ilgili ana düzenleme şüphesiz ki 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’dur. Bu Kanunun 3. maddesinde kooperatif ve şubelerinin ticaret siciline tescil olunacağı, 7. maddesinde kooperatifin ticaret siciline tescil ile tüzel kişilik kazanacağı, 98. maddesinde de bu Kanunda aksine açıklama olmayan hususlarda TTK’daki anonim şirketlere ait hükümlerin uygulanacağı düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler nedeniyle TTK'nın özellikle anonim şirketlere ilişkin hükümleri ile 1163 sayılı Kanun'a aykırı olmayan birleşme, bölünme ve tür değiştirmeye ilişkin hükümlerinin kooperatiflere uygulanacağı ve kooperatiflerin de defter tutmak zorunda olduğu açıktır. Ayrıca 99. maddesinde kooperatifin tarafı olduğu hukuk davalarının ticari dava sayılacağı düzenlendiği gibi 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 179. maddesindeki düzenleme uyarınca kooperatiflerin iflasa tabi oldukları da gözden kaçırılmamalıdır. Tüm bu yasal düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde kooperatiflerin ticaret şirketi ve tacir olduğu açıkça ortadadır. Kooperatiflerin tek amacı kâr elde etmek değilse de, ortaklarının ekonomik menfaatlerini geliştirmeyi amaçlayan birer ticari ortaklık olduğu açıktır. Kooperatiflerin kârlılık ilkesini büsbütün bir kenara bıraktıkları da söylenemez, aksi takdirde varlıklarını sürdürmeleri mümkün değildir. Kârın ortaklar arasında paylaşılıp paylaşılmaması da kooperatifin amacının ekonomik olmadığını göstermez. Kooperatif şirketinin TTK'nın 124. maddesinde şahıs ve sermaye şirketleri arasında gösterilmemiş olması da Kanunun açık lafzı karşısında kooperatifin ticaret şirketi sayılmasına engel değildir. Öte yandan 07.11.1945 gün ve 1944/8 E., 1945/14 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu Kararında da kooperatif şirketleri, ortaklarının sıfatı ve işlemlerinin niteliği ne olursa olsun ticaret şirketi kabul edildiğinin de gözden uzak tutulmaması gerekir. Somut olayda yukarıda izah edildiği gibi davacı kooperatif tacir olduğu gibi, davalı ... da.... 11.02.2016 tarihli cevabi yazısına göre gerçek kişi tacir durumundadır. Bu durumda, davanın taraflarının tacir olması ve dava konusunun tarafların ticari işletmesinden kaynaklanması nedeniyle; dava, TTK'nın 4. maddesine göre ticari dava kabul edilerek Ticaret Mahkemesinde görülmesi gerekir. Asliye Hukuk Mahkemesi de bu sonuca vardığından görevsizlik nedeniyle davanın usulden reddine karar vermiştir.Yukarıdaki açıklamalar ve Hukuk Genel Kurulunun 29.11.2017.tarih,19-1658 Esas, 1464 Karar sayılı içtihadı çerçevesinde davacı kooperatif tacir kabul edilerek, direnme kararının kabulüne karar verilmesi gerekirken Dairemizin Sayın çoğunluğunun “davacı kooperatifin tacir olmadığı” düşüncesiyle direnme kararı yerinde görülmeyerek dosyanın Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine dair kararına iştirak etmediğimden söz konusu karara muhalifim.
Hukuk Genel Kurulu, 2014/301 E., 2015/2659 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Mahkemece, davanın mutlak ticari davalardan olmadığı, TTK’nun 16/2. maddesi gereğince belediyenin tacir sayılmadığı, bu nedenle TTK’nun 4/1.
Hukuk Genel Kurulu         2014/301 E.  ,  2015/2659 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bakırköy 9. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın görev yönünden reddine dair verilen 07.11.2012 gün ve 2012/6 E., 2012/61 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 09.04.2013 gün ve 2013/1581 E., 2013/2461 K. sayılı ilamı ile; (...Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Yerel mahkemede görülen davanın yapılan açık yargılaması sonucunda; 6100 Sayılı Yasa’nın 2, 6102 Sayılı Yasa’nın 4, 5411 Sayılı Yasa’nın 142. maddesi gereğince mahkemenin görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir. Davacı yüklenici Uçar Mermer Mühendislik Elektrik İnşaat San. Tic.Ltd.Şti., davalılardan iş sahibi ...’na ait lahit mezar yapım işini üstlenmiştir. Yanlar arasında 02.05.2007 tarihli yapım işlerine ait tip sözleşme düzenlenmiş, işin bedeli 599.500,00 TL, işe başlama ve bitirme tarihi sözleşmenin imzalandığının idare tarafından yüklenicinin kendisine veya tebligat için gösterdiği adrese tebliğ tarihini izleyen günden itibaren 10 gün içinde yapım işleri genel şartnamesi hükümlerine göre yer teslimi yapılarak işe başlanacağı ve yüklenicinin taahhüdün tümünü, işyeri teslim tarihinden itibaren 200 gün içinde tamamlayarak geçici kabule hazır hale getirmek zorunda olduğu kararlaştırılmıştır. Yanlar arasında uyuşmazlık çıkması üzerine İstanbul 12. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 10.10.2011 tarih 2009/666 Esas, 2011/464 Karar sayılı dava dosyasında yüklenici tarafından iş sahibi davalılar ... ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı aleyhine dava açılmış, yapılan yargılama sonucunda davalı ... Belediye Başkanlığı yönünden husumet nedeniyle davanın reddine, davanın davalı ... yönünden kabulü ile 373.069,62 TL alacağın bu davalıdan tahsiline, davacının talebi dikkate alınarak 1.000,00 TL için ticari faiz uygulanmasına fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasına karar verilmiş, hüküm henüz kesinleşmemiştir. Eldeki davada; yine aynı sözleşmeden kaynaklanan alacakla ilgili 315.000,00 TL faiz alacağı istenmiştir. Uyuşmazlık davanın ticari dava niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 6102 Sayılı TTY’nin 3. maddesinde bu kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir. TTY’nin 11. maddesinde ticari işletme, esnaf işletmesi için öngörülen sınırı aşan düzeyde gelir sağlamayı hedef tutan faaliyetlerin devamlı ve bağımsız şekilde yürütüldüğü işletmedir. Yine aynı Yasa’nın 19/2. maddesinde “taraflardan yalnız biri için ticari iş niteliğinde olan sözleşmeler, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, diğeri içinde ticari iş sayılır” düzenlemesine yer verilmiştir. Dava konusu somut olayda; davacı Uçar Mermer Mühendislik Elek.İnş.San.Tic.Ltd.Şti. olup sözleşme kapsamındaki lahit mezar yapım işi şirketin ticari işletmesiyle ilgili bulunmaktadır ve davacı yönünden ticari iş niteliği arz etmektedir. 6102 Sayılı TTY’nin 19/2. maddesi kapsamında davacı yönünden ticari iş niteliğinde olan bu sözleşme davalı taraf açısından da ticari iş sayılır. Buna rağmen yerel mahkemece davacı ile davalı ... arasında yapım işlerinden dolayı akdedilen sözleşme kapsamındaki işle ilgili davanın mutlak ticari davalardan olmadığı TTY’nin 16/2. maddesi gereğince belediye tacir sayılmadığından TTY’nin 4/1. maddesi gereğince davaya bakmaya görevli mahkemenin Bakırköy Asliye Hukuk Mahkemesi olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmesi isabetli olmamıştır. Açıklanan nedenlerle görevli mahkeme Bakırköy Asliye Ticaret Mahkemesi'dir. İşin esasının incelenip sonucu dairesinde bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve değerlendirme sonucu görevsizlik kararı verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili yüklenici Uçar Mermer Mühendislik Elektrik İnşaat San. Tic. Ltd. Şti. ile davalılardan iş sahibi ... arasında lahit mezar yapım işi konusunda sözleşme düzenlendiğini, davacının süresi içerisinde edimini yerine getirdiğini, ancak aralarında uyuşmazlık çıkması üzerine İstanbul 12. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 10.10.2011 gün ve 2009/666 Esas, 2011/464 Karar sayılı dava dosyasında yüklenici tarafından iş sahibi davalılar ... ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı aleyhlerine dava açıldığını, yapılan yargılama sonucunda davalı ... Belediye Başkanlığı yönünden husumet nedeniyle davanın reddine, davanın davalı ... yönünden kabulü ile 373.069,62 TL alacağın bu davalıdan tahsiline, davacının talebi dikkate alınarak 1.000,00 TL için ticari faiz uygulanmasına fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasına karar verildiği, bunun üzerine eldeki davada; yine aynı sözleşmeden kaynaklanan alacakla ilgili olarak 315.000,00 TL faiz alacağına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı ... vekili, davanın reddini savunmuştur. Davalı ... Belediye Başkanlığı vekili, sözleşmenin tarafı olmaması nedeniyle davanın husumetten reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, davanın mutlak ticari davalardan olmadığı, TTK’nun 16/2. maddesi gereğince belediyenin tacir sayılmadığı, bu nedenle TTK’nun 4/1. maddesi gereğince davayı bakmakla görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda yazılı başlık bölümünde yazılı nedenlerle bozulmuş; yerel mahkemece, önceki kararda direnilmesine karar verilmiş, direnme kararını davacı vekili temyiz etmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu sözleşme ile imal edilmesi üstlenilen işin her iki taraf açısından ticari iş niteliğinde bulunup bulunmadığı, varılacak sonuca göre uyuşmazlığın çözüm yerinin Asliye Ticaret Mahkemeleri mi, yoksa Asliye Hukuk Mahkemeleri mi olduğu noktasında toplanmaktadır. Öncelikle ticari iş ve ticari dava kavramları üzerinde durulmasında fayda vardır: 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)’nun 3. maddesi hükmüne göre bu Kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir. Bir işin ticari veya adi olması, farklı kuralların uygulanmasını gerektirir. Bir işin ticari olup olmadığını kanunda öngörülen kurallar uyarınca saptamak gerekir. Eğer iş ticari ise özel ticari kuralların uygulanması zorunlu olur. Ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işler, yani, haklı veya haksız fiil yahut işletmeyi ilgilendiren her iş ayrık durumlar dışında, ticari iş sayılır. Bu işler, eğer bir ticari işletmeyi ilgilendirmiyorsa, ticari iş sayılmazlar (Gönen ERİŞ, Gerekçeli- Açıklamalı- İçtihatlı 6335 Sayılı Kanunla Güncellenmiş Yeni TTK Hükümlerine Göre Ticari İşletme ve Şirketler Ticaret Sicili Yönetmeliği ve İlgili Tebliğler, Seçkin Yayınevi, C. 1, 1. Baskı, Ankara 2013, s. 323). Ticari davalar ise aynı Kanunun 4/1. maddesinde tanımlanmıştır. Bu maddeye göre, her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan hukuk davaları ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işleri ve tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın Türk Medenî Kanunu’nun, rehin karşılığında ödünç verme işi ile uğraşanlar hakkındaki 962 ilâ 969 uncu maddelerinde, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun malvarlığının veya işletmenin devralınması ile işletmelerin birleşmesi ve şekil değiştirmesi hakkındaki 202 ve 203, rekabet yasağına ilişkin 444 ve 447,  yayın sözleşmesine dair 487 ilâ 501, kredi mektubu ve kredi emrini düzenleyen 515 ilâ 519, komisyon sözleşmesine ilişkin 532 ilâ 545, ticari temsilciler, ticari vekiller ve diğer tacir yardımcıları için öngörülmüş bulunan 547 ilâ 554, havale hakkındaki 555 ilâ 560, saklama sözleşmelerini düzenleyen 561 ilâ 580 inci maddelerinde; fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta; borsa, sergi, panayır ve pazarlar ile antrepo ve ticarete özgü diğer yerlere ilişkin özel hükümlerde ve bankalara, diğer kredi kuruluşlarına, finansal kurumlara ve ödünç para verme işlerine ilişkin düzenlemelerde öngörülen hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır. Bu maddeye göre bir davanın ticari dava sayılabilmesi için tarafların her ikisinin tacir olması ve uyuşmazlığın her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğması veya ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi olması veyahut da açılan davanın maddede altı bent halinde sayılan davalardan olması gerekir. Taraflardan biri tacir değilse veya tacir olmasına rağmen uyuşmazlığın ticari işletmeyle ilgisi yoksa ticari davanın varlığından söz edilemez. Ticari davalar, mutlak ticari davalar, nispi ticari davalar ve yalnızca bir ticari işletmeyle ilgili olmasına rağmen ticari nitelikte kabul edilen davalar olmak üzere üç gruba ayrılır. Mutlak ticari davalar, tarafların tacir olup olmadığına ve işin bir ticari işletmeyi ilgilendirip ilgilendirmediğine bakılmaksızın ticari sayılan davalardır. Mutlak ticari davalar, TTK’nın 4/1. maddesinde bentler halinde sayılmıştır. Bunların yanında Kooperatifler Kanunu (m. 99), İcra İflas Kanunu (m. 154), Finansal Kiralama Kanunu (m. 31), Ticari İşletme Rehni Kanunu (m. 22) gibi bazı özel kanunlarda belirlenmiş ticari davalar da bulunmaktadır. Bu guruptaki davaların ticari dava sayılabilmesi için taraflarının tacir olması veya ticari işletmeleriyle ilgili olması gibi şartlar aranmaz. TTK’nın 4/1. bendinde sınırlı olarak sayılan davalar arasında yer alması veya özel kanunlarda ticari dava olarak nitelendirilmesi yeterlidir. Bu davalar kanun gereği ticari dava sayılan davalardır. Nispi ticari davalar, her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili olması halinde ticari nitelikte sayılan davalardır. TTK’nın 4/1. maddesine göre, her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan ve iki tarafı da tacir olan hukuk davaları ticari dava sayılır. Bu hükme göre bir davanın ticari dava sayılabilmesi için, hem iki tarafın ticari işletmesini ilgilendirmesi hem de iki tarafın tacir olması gereklidir. Bu şartlar birlikte bulunmadıkça, uyuşmazlık konusunun ticari iş niteliğinde olması veya ticari iş karinesi sebebiyle diğer taraf için de ticari iş sayılması davanın ticari dava olması için yeterli değildir. Ticari iş karinesinin düzenlendiği TTK’nın 19/2. maddesi uyarınca, taraflardan biri için ticari iş sayılan bir işin diğeri için de ticari iş sayılması, davanın niteliğini ticari hale getirmez. TTK, kanun gereği ticari dava sayılan davalar haricinde, ticari davayı ticari iş esasına göre değil, ticari işletme esasına göre belirlemiştir. Hal böyle olunca, işin ticari nitelikte olması davayı ticari dava haline getirmez. Üçüncü grup ticari davalar, yalnızca bir tarafın ticari işletmesini ilgilendiren havale, vedia ve fikri haklara ilişkin davalardır. Yukarıda açıklandığı üzere bir davanın ticari dava sayılması için kural olarak ya mutlak ticari davalar arasında yer alması ya da her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili bulunması gerekirken havale, vedia ve fikri haklara ilişkin davaların ticari nitelikte sayılması için yalnızca bir yanın ticari işletmesiyle ilgili olması TTK’da yeterli görülmüştür. 6335 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Türk Ticaret Kanununun Yürürlüğü Ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesi ile değişik TTK’nın 5/1. maddesinde, aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın, asliye ticaret mahkemesinin tüm ticarî davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevli olduğu belirtilmiştir. Buna göre, asliye ticaret mahkemesi ile asliye hukuk mahkemesi ve diğer hukuk mahkemeleri arasındaki hukuki ilişki, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’ndan ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 6335 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki halinden farklı olarak iş bölümü ilişkisi değil görev ilişkisidir. Bu nedenle, asliye ticaret mahkemesinin bakması gereken davalarda, asliye hukuk mahkemesi görevli sayılamaz. Göreve ilişkin düzenlemeler, 6100 sayılı Hukuk Muhakemesi Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca kamu düzenine ilişkin olup mahkemelerce ve temyiz incelemesi aşamasında Yargıtay tarafından re’sen dikkate alınır. Bu kuralın tek istisnası, 6335 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile değişik 6102 sayılı TTK’nın 5/4. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, yargı çevresinde ayrı bir asliye ticaret mahkemesi bulunmayan yerlerde, asliye hukuk mahkemelerine açılan davalarda görev kuralına dayanılmamış olması görevsizlik kararı verilmesini gerektirmez. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.09.2015 gün ve 2014/15-1026 E. 2015/1765 K.; 16.09.2015 gün ve 2015/15-440 E., 2015/1769 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir. Somut olayda uyuşmazlık, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 470 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi ilişkisinden kaynaklanmakta olup, bu nevi davaların ticari dava olduğuna ya da asliye ticaret mahkemelerinde görüleceğine ilişkin bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Bu durumda, eldeki davanın ticari dava olarak kabulü ile uyuşmazlığın asliye ticaret mahkemesi tarafından çözülebilmesi için, uyuşmazlık konusu işin her iki tarafın ticari işletmesi ile ilgili olması zorunludur. Uyuşmazlık konusu “lahit mezar yapımı” işinin, davacı şirketin ticari işletmesiyle ilgili olduğu konusunda hiç bir tereddüt bulunmamaktadır. Ancak, davalı Belediyece uyuşmazlık konusu işin ihalesi, ticari işletmeleriyle ilgili olarak değil kamu hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla gerçekleştirmiştir. Kaldı ki, TTK’nın 16/2. maddesi uyarınca devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri ile kamu yararına çalışan dernekler ve gelirinin yarısından fazlasını kamu görevi niteliğindeki işlere harcayan vakıflar, bir ticari işletmeyi, ister doğrudan doğruya kamu hukuku hükümlerine göre yönetilen ve işletilen bir tüzel kişi eliyle işletsinler, kendileri tacir sayılamayacağından Belediye Başkanlığının tacir olarak kabulü de mümkün bulunmamaktadır. Bu nedenlerle, tacirin işlerinin ticari olması ilkesi de burada işlevsiz hale gelmiştir. Hal böyle olunca, eldeki davaya bakma görevi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca asliye hukuk mahkemesine ait olup mahkemece, yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davanın göreve ilişkin dava şartı noksanlığı nedeniyle reddine karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya uygun olup; direnme kararının onanması gerekir. SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 18.11.2015 gününde oybirliği ile karar verildi.
15. Hukuk Dairesi, 2014/2787 E., 2014/5195 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara 17. Asliye Hukuk Hakimliği
tam metni aç
Yerel mahkemece yapılan yargılama sonucunda tarafların tacir olup uyuşmazlığın eser sözleşmesinden kaynaklandığı davacı yüklenici yönünden ticari iş niteliği arzettiği 6102 sayılı TTY'nin 16/1. maddesi uyarınca, davacı için ticari iş niteliğinde olan davaya konu sözleşmenin 6102 sayılı TTY'nin 19/2.
15. Hukuk Dairesi         2014/2787 E.  ,  2014/5195 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi :Ankara 17. Asliye Hukuk Hakimliği Tarihi :30.12.2013 Numarası :2013/304-538 Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: - K A R A R - Uyuşmazlık eser sözleşmesi ilişkisinden kaynaklanmakta olup, davada sözleşmenin davalı yanca Ankara 25. Noterliği'nden gönderilen 20.02.2012 tarih 5249 sayılı ihtarname ile tek yanlı feshedildiği, Ankara 16. Noterliği'nden gönderilen 06.03.2012 tarih 5885 sayılı cevabi ihtarla feshe karşı çıkılıp kabul edilmediği iddia edilerek feshin geçersiz olduğunun tespiti istenmiştir. Davalı davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, 6102 sayılı TTK.'nın 124/1. maddesinde ticaret şirketlerinin kollektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif şirketler olarak sayıldığı, aynı Kanunun 16/1. maddesine göre ticaret şirketlerinin tacir sayıldıkları, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nun 99. maddesinde de bu kanunda düzenlenen hususlardan doğan hukuk davalarının tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın ticari dava sayılacağının belirtildiği, somut olayda tarafların tacir oldukları, uyuşmazlığın eser sözleşmesinden kaynaklanmakta olup davacı limited şirket yönünden ticari iş niteliğinde olduğu, 6102 sayılı TTK'nın 19/2. maddesine göre taraflardan yalnız biri için ticari iş niteliğinde olan sözleşmelerin kanunda aksine hüküm bulunmadıkça diğer taraf için de ticari iş sayılacağı, bu durumda görevli mahkemenin 6102 sayılı TTK'nın 4 ve 5. maddeleri gereğince Asliye Ticaret Mahkemesi olacağı belirtilerek görevsizlik kararı verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Eldeki dava, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden sonra 04.03.2013 tarihinde açılmıştır. Uyuşmazlık, davanın ticari dava niteliğinde olup olmadığı ve belirlenecek niteliğine göre davaya bakmakla görevli mahkemenin Asliye Hukuk veya Asliye Ticaret Mahkemelerinden hangisi olduğu konularında toplanmaktadır. 6102 sayılı TTK'nın 5/1. maddesine göre, aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın asliye ticaret mahkemesi tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla görevlidir. Bu hükme göre ticaret mahkemelerinin görev alanı ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işleridir. Ticari faaliyetleri ilgilendiren bütün davalar ticari dava değildir. Ticaret mahkemeleri ayrı bir yargı kolu oluşturmayıp, asliye hukuk mahkemelerine göre ihtisas mahkemeleridir. Bu nedenle ticari işlerle ilgili bütün davalar ticaret mahkemelerinin görev alanına sokulmamış, yalnızca uzmanlık gerektiren hususların ticaret mahkemelerince karara bağlanması esası getirilmiştir. Ticari davaları, mutlak ticari davalar, nisbi ticari davalar, yalnızca bir ticari işletmeyle ilgili olmasına rağmen ticari nitelikte kabul edilen davalar olmak üzere üç grubta toplamak mümkündür. Mutlak ticari davalar, tarafların tacir olup olmadığına ve işin bir ticari işletmeyi ilgilendirip ilgilendirmediğine bakılmaksızın ticari sayılan davalardır. Mutlak ticari davalar, 6102 sayılı TTK'nın 4/1. maddesinde bentler halinde sayılmıştır. Bunların yanında Kooperatifler Kanunu (m.99), İcra İflas Kanunu (m.154), Finansal Kiralama Kanunu (m.31), Ticari İşletme Rehni Kanunu (m.22) gibi bazı özel kanunlarda belirlenmiş ticari davalar da bulunmaktadır. Bu guruptaki davaların ticari dava sayılabilmesi için taraflarının tacir olması veya ticari işletmeleriyle ilgili olması gibi şartlar aranmaz. TTK'nın 4/1. bendinde sınırlı olarak sayılan davalar arasında yer alması veya özel kanunlarda ticari dava olarak nitelendirilmesi yeterlidir. Bu davalar kanun gereği ticari dava sayılan davalardır. Nispi ticari davalar, her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili olması halinde ticari nitelikte sayılan davalardır. 6102 sayıl TTK'nın 4/1. maddesine göre, her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan ve iki tarafı da tacir olan hukuk davaları ticari dava sayılır. Bu hükme göre bir davanın ticari dava sayılabilmesi için, hem iki tarafın ticari işletmesini ilgilendirmesi, hem de iki tarafın tacir olması gereklidir. Bu şartlar birlikte bulunmadıkça, uyuşmazlık konusunun ticari iş niteliğinde olması veya ticari iş karinesi sebebiyle diğer taraf için de ticari iş sayılması davanın ticari dava olması için yeterli değildir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 19/2. maddesi uyarınca, taraflardan biri için ticari iş sayılan bir işin diğeri için de ticari iş sayılması, davanın niteliğini ticari hale getirmeyecektir. Zira; Türk Ticaret Kanunu, kanun gereği ticari dava sayılan davalar haricinde, ticari davayı ticari iş esasına göre değil, ticari işletme esasına göre belirlemiştir. Hal böyle olunca, işin ticari nitelikte olması davayı ticari dava haline getirmez. Üçüncü grup ticari davalar, yalnızca bir tarafın ticari işletmesini ilgilendiren havale, vedia ve fikri haklara ilişkin davalardır. Yukarıda açıklandığı üzere bir davanın ticari dava sayılması için kural olarak ya mutlak ticari davalar arasında yer alması ya da her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili bulunması gerekirken havale, vedia ve fikri haklara ilişkin davaların ticari nitelikte sayılması için yalnızca bir yanın ticari işletmesiyle ilgili olması TTK'da yeterli görülmüştür. 6335 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile değişik 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 5. maddesi uyarınca ticari davalar Asliye Ticaret Mahkemelerince görülerek karara bağlanır. Diğer taraftan aynı düzenleme gereğince, Asliye Ticaret Mahkemeleri ile diğer Hukuk Mahkemeleri arasındaki ilişki, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’ndan ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 6335 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki halinden farklı olarak iş bölümü ilişkisi değil, görev ilişkisidir. Göreve ilişkin düzenlemeler, 6100 sayılı Hukuk Muhakemesi Kanunu'nun 1. maddesi uyarınca kamu düzenine ilişkin olduğundan mahkemelerce ve temyiz incelemesi aşamasında Yargıtay’ca re'sen incelenir. Bu kuralın tek istisnası, 6335 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile değişik 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 5/4 maddesinde düzenlenmiş olup, buna göre, yargı çevresinde ayrı bir Asliye Ticaret Mahkemesi bulunmayan yerlerde Asliye Hukuk Mahkemeleri'ne açılan ticari davalarda görev kuralına dayanılmamış olması, Asliye Ticaret Mahkemesi'ne görevsizlik kararı verilmesini gerektirmeyecektir. Başka bir anlatımla, yargı çevresinde Asliye Ticaret Mahkemesi bulunmayan yerlerde bir ticari uyuşmazlığın çözümü için Asliye Hukuk Mahkemesi'ne genel mahkeme sıfatıyla dava açılması halinde, mahkemece görevsizlik kararı verilmeksizin işin esasının görülmesi gerekir. Buna karşılık, kanun aksi durumu düzenlememiş olduğundan, Asliye Hukuk Mahkemesi'nin ticari olmayan bir davayı Asliye Ticaret Mahkemesi sıfatıyla görmüş olması açıkça bozmayı gerektiren bir usule aykırılık halini oluşturmaktadır. 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nun 99. maddesi uyarınca Kooperatifler Kanunu'ndan kaynaklanan hukuk davalarının tarafların sıfatlarına bakılmaksızın ticari dava olduğu kabul edilmişse de, taraflar arasındaki uyuşmazlık, eser sözleşmesinden kaynaklandığından; genel olarak kooperatif ve ortakları arasındaki uyuşmazlıkların ifade edildiği Kooperatifler Kanunu'nun anılan hükmünün somut olayda uygulama yeri olmadığından, eldeki davanın Kooperatifler Kanunu gereği ticari dava olduğu sonucuna ulaşılması mümkün olmadığı gibi eser sözleşmesinden kaynaklanan uyuşmazlıkların Asliye Ticaret Mahkemelerinde görüleceğine ilişkin bir düzenleme de bulunmamaktadır. Bu durumda, eldeki davanın Asliye Ticaret Mahkemesi'nce görülüp karara bağlanabilmesi için uyuşmazlığın her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili olması ve bu bağlamda tarafların her ikisinin birden tacir olması zorunludur. Davacı şirketin uyuşmazlık konusu inşaat yapım işini ticari işletmesiyle ilgili olarak yaptığında tereddüt bulunmamaktadır. Buna karşılık, yapı kooperatifi olan davalının tacir olarak kabulü mümkün değildir. Şöyle ki; 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nun 1. maddesinde kooperatifler “Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek veya geçimlerine ait ihtiyaçlarını iş gücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklar” olarak tarif edilmiştir. Maddede, kooperatifin ortaklık (şirket) olduğu belirtilmiş ise de, bu ortaklığın “ticari nitelikte bir ortaklık” olduğu yönünde bir açıklama ve belirleme yapılmamıştır. Kooperatifler Kanunu'nun 1. maddesinde gösterilen bu tanımdan açıkça anlaşılacağı üzere kooperatiflerde amaç, diğer ticaret şirketlerinden farklı olarak kazanç elde etmek ve bunu ortakları arasında paylaşmak olmayıp, ortakların ekonomik menfaatlerini, özellikle meslek veya geçimlerine ait ihtiyaçlarını iş gücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak ve gidermektir. Kooperatifler, kâr - zarar amacından ziyade sosyal yönü ağır basan ortaklıklardır. Bu tanım ve amaç 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 171. maddesinde "Devlet, milli ekonominin yararlarını dikkate alarak, öncelikle üretimin artırılmasını ve tüketicinin korunmasını amaçlayan kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alır." şeklinde anlamını bulmuştur. Bu tanım ve düzenlemelere göre, yapı kooperatiflerini tacir kabul edip, tacir sıfatının sonuçlarıyla sorumlu tutmak mümkün değildir. Aksi bir kabul, kooperatiflerin ticari kazanç elde etme amacına yönelik hareket etmeleri sonucunu doğurur ki, bu durumun Anayasada dahi kendisine yer verilen kooperatifçiliğin amacına uygun düşmeyeceği açıktır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 124/1. maddesinde “Kooperatifler” ticaret şirketleri arasında sayılmış ise de, aynı maddenin 2. bendinde kooperatifler “Şahıs şirketleri” ve “Sermaye şirketleri” arasında gösterilmemiştir. TTK'nın 124. maddesinin 1 ve 2. bentleri ile 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nun 1. maddesi birlikte değerlendirildiğinde yapı kooperatiflerinin “ticaret şirketi” olmadığı, sosyal niteliği ağır basan kendine özgü bir ortaklık olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, bu düzenlemelere benzer hükümler, 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu'nda da bulunmasına rağmen (md 18, 136), Yargıtay'ın istkrar kazanan uygulamasında yapı kooperatifleri tacir olarak kabul edilmemiştir. Esasen, yıllardır süregelen Yargıtay uygulamasını (Dairemizin 09.06.2008 tarih ve 2007/2726 esas- 2008/3798 karar ile yine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 07.02.1996 tarih ve 1995/956 esas, 1996/45 karar sayılı kararları) ortadan kaldıracak bir yenilik de bulunmamaktadır. Dairemizin 11.02.2014 tarih 2014/483 esas, 2014/844 karar sayılı kararında da yapı kooperatiflerinin tacir olmadığı çoğunluk tarafından kabul edilmiştir. Yukarıda açıklandığı üzere, davalı yapı kooperatifi olup tacir niteliği taşımadığından, dava konusu uyuşmazlık kanunda özel olarak düzenlenen hallere girmediğinden 6102 sayılı TTK'nın 4/1. maddesi hükmünce davayı ticari dava saymak ve Asliye Ticaret Mahkemesi'ni görevli kabul etmek mümkün değildir. Görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi olduğundan mahkemece işin esasının incelenmesi gerekirken davanın niteliğinde ve görevli mahkemenin tayininde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde görevsizlik kararı verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı iş sahibi kooperatif vekilinin temyiz itirazının kabulüyle hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 15.09.2014 gününde oyçokluğuyla karar verildi. -KARŞI OY YAZISI- Dava, inşaat sözleşmesinin feshinin geçersizliğinin tespiti istemine ilişkindir. Yerel mahkemede görülen davanın yapılan açık yargılaması sonucunda 1163 sayılı Yasa'nın 99, 6102 sayılı TTY'nin 4, 5 ve HMK'nın 1, 114/c, 115/2 ve 20. maddeleri gereğince görevsizlik kararı verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir. Davacı yüklenici R...İnşaat Sanayi ve Dış Ticaret Ltd.Şti. davalı iş sahibi SS A.. İ.. U.. Konut Yapı Koperatifi'ne ait Antalya ili A.. ilçesi M.. beldesinde bulunan tapunun ada no 8.. parsel no 1...'de kayıtlı taşınmaz arsaya inşaat yapım işini üstlenmiş, yanlar arasında 12.04.2009 tarihli inşaat yapım sözleşmesi düzenlenmiştir. Davalı iş sahibi kooperatif Ankara 25. Noterliği'nden davacı yüklenici şirkete gönderdiği 20.02.2012 tarihi 05249 sayılı ihtarnamesinde sözleşmenin feshedildiğini bildirmiştir. Uyuşmazlık davanın ticari dava niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 6102 sayılı Türk Ticaret Yasası'nın 3. maddesinde bu kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir. Türk Ticaret Yasası'nın 5/1. maddesinde, aksine hüküm bulunmadıkça, dava olunan şeyin değerine veya tutarına bakılmaksızın Asliye Ticaret Mahkemesi tüm ticari davalara bakmakla görevlidir. Türk Ticaret Yasası'nın 11. maddesinde ticari işletme, esnaf işletmesi için öngörülen sınırı aşan düzeyde gelir sağlamayı hedef tutan faaliyetlerin devamlı ve bağımsız şekilde yürütüldüğü işletmedir. Yine aynı Yasa'nın 19/11. maddesinde taraflardan yalnız biri için ticari iş niteliğinde olan sözleşmeler, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça diğeri için de ticari iş sayılır düzenlemesine yer verilmiştir. Dava konusu somut olayda, davacı yüklenici şirket davalı iş sahibi kooperatife ait inşaat yapım işini üstlenmiş, taraflar arasında 12.04.2009 tarihli sözleşme düzenlenmiştir. Davacı bu sözleşme uyarınca işe başlamış edimini kısmen de ifa etmiştir. Ancak işin süresinde tamamlanamadığı gerekçesiyle davalı tarafından sözleşme feshedilmiştir. Eldeki davada sözleşmenin feshinin geçersizliğinin tespiti istenmiştir. Yerel mahkemece yapılan yargılama sonucunda tarafların tacir olup uyuşmazlığın eser sözleşmesinden kaynaklandığı davacı yüklenici yönünden ticari iş niteliği arzettiği 6102 sayılı TTY'nin 16/1. maddesi uyarınca, davacı için ticari iş niteliğinde olan davaya konu sözleşmenin 6102 sayılı TTY'nin 19/2. maddesi gereğince davalı taraf için de ticari iş özelliği taşıdığı bu durumda 6102 sayılı TTY'nin 4 ve 5'inci maddeleri uyarınca görevli mahkemenin Asliye Ticaret Mahkemesi olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir. Karar usul, yasaya ve yönteme uygundur. Onanmasına karar verilmesi gerektiği görüş ve kanaatindeyim. Bu nedenle kararın bozulması yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum. -KARŞI OY YAZISI- Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan iş bedeli alacağının tahsili talebine ilişkindir. Mahkemece, görevsizlik kararı verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Sayın çoğunluk, asliye hukuk mahkemesince verilen görevsizlik kararının görev yönünden bozulması gerektiği düşüncesinde olup, davanın ticarî dava olup olmadığı ve buna göre görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi mi yoksa asliye ticaret mahkemesi mi olduğu hususu tartışılıp değerlendirilmelidir. Ticarî davalar, asliye ticaret mahkemelerinde görülür. 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanun’un 5. maddesinde asliye ticaret mahkemeleri hukuk mahkemeleri içinde sayılmıştır. Mahkemece dava ticarî dava olarak nitelendirilmiş, Dairemiz çoğunluğu tarafından eldeki dava ticarî dava niteliğinde olmadığından genel mahkemelerin görevli olduğundan bahisle asliye hukuk mahkemesinin görevsizlik kararı işin esasının incelenmesi gerektiği yönünde bozulmuştur. O halde, önemli olan ve çözülmesi gereken husus; davanın ticarî dava olup olmadığıdır. Ticari davalar, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 4/1. maddesinde sayılmış olup, buna göre, “Her iki tarafın da ticarî işletmesi ile ilgili hususlardan doğan hukuk davaları ve çekişmesiz yargı işleri ile tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın aynı maddenin a), b), c), d), e) ve f) bentlerinde sayılan davalar” ticarî dava olarak adlandırılmıştır. TTK’nın 4. maddesine göre; ticarî davaların iki grup altında incelenmesi mümkündür. Bunlar; tarafların sıfatına ve işin ticarî işletmeyle ilgili olup olmadığına bakılmaksızın ticarî sayılan davalar (mutlak ticarî davalar) ile ticarî sayılması için en azından bir ticarî işletmeyi ilgilendirmesi gereken davalar ve her iki taraf için de ticarî sayılan hususlardan doğan davalar (nispi ticarî davalar) dır (Ticarî Dava, s.8-9 Dr.Levent Börü-İlker Koçyiğit, Ankara 2013). Mutlak Ticarî Dava; tarafların tacir olup olmadıklarına ve dava konusu edilen işin ticarî nitelikte olup olmadığına bakılmaksızın ticarî dava olarak sayılan davalar olup, TTK’nın 4/1. maddesinde a ve f bentlerinde 6 bent halinde sayılan dava türleri mutlak ticarî davadır. Örneğin; acentelikle ilgili davalar, deniz ticaretine ilişkin davalar, sigorta hukuku ile ilgili davalar, taşınır rehni karşılığında ödünç verme işlerinden kaynaklanan uyuşmazlıklar, rekabet yasağından kaynaklanan davalar, yayım sözleşmesine ilişkin davalar, kredi mektubu ve kredi emrinden doğan davalar, alım satım komisyonuyla ilgili uyuşmazlıklardan doğan davalar, fikri mülkiyet hukukundan kaynaklanan davalar, borsa, sergi, pazarlar ve ticarete özgü diğer yerlere ilişkin özel hükümlerle ilgili uyuşmazlıklardan doğan davalar ve nihayet bankalara ilişkin uyuşmazlıklardan kaynaklanan davalar mutlak ticarî davalardır. Bundan başka; özel kanun hükümleri gereği ticarî sayılan davalar da bulunmaktadır. Örneğin; Kooperatifler Kanunu’nun 99. maddesi gereğince bu kanundan kaynaklanan davalar, İcra İflas Kanunu’ndan kaynaklanan iflâsa ilişkin tüm davalar da mutlak ticarî dava sayılmaktadır. Nisbî ticarî dava ise; tarafları tacir olan ve tarafların ticarî işletmesi ile ilgili olan uyuşmazlıklar nisbî ticarî dava olarak adlandırılmaktadır. Yeni TTK’nın gerekçesinde; ticarî davalar ile ticarî olmayan hukuk davalarını ayırmada kullanılan kıstasın “bir yandan her iki tarafın tacir sıfatı ve uyuşmazlığın konusunu teşkil eden işin bu sebepten dolayı ticarî sayılması keyfiyeti, diğer yandan tarafların sıfatına bakılmaksızın sadece işin ticarî mahiyeti” olduğu açıklanmıştır (Ticari Dava, s-24, Dr. Levent Börü, İlker Koçyiğit). Bu anlamda bir davanın nisbî ticarî dava sayılabilmesi için; uyuşmazlığın her iki tarafının tacir olması ve uyuşmazlığın her iki tarafın ticarî işletmesi ile ilgili olması gerekli ve zorunludur. Bu açıklamalardan hareketle kimler tacirdir? sorusu önem kazanmaktadır. Tacir, TTK’nın 12/1. maddesinde “Bir ticarî işletmeyi kısmen de olsa, kendi adına işleten kişiye tacir denir” şeklinde tanımlanmıştır. Tacir, gerçek kişi olabileceği gibi, tüzel kişide olabilecektir. Tüzel kişi tacir, TTK’nın 16. maddesinde tanımlanmıştır. Bu tanımda ilk olarak ticaret şirketleri yer almaktadır. Ticaret şirketleri ise TTK’nın 124/1. maddesindeki “Ticaret şirketleri; kooperatifler, komandit, anonim, limited ve kooperatif şirketlerinden ibarettir” şeklinde sayılmıştır. Aynı maddenin 2. fıkrasında kooperatif şirketleri şahıs şirketi veya sermaye şirketi olarak tanımlanmıştır. Sayın çoğunluk; davacı kooperatifin ticaret şirketi olmadığı görüş ve düşüncesi ile davanın ticarî dava olmadığı bu nedenle genel mahkemede davaya bakılması gerektiği görüşündedir. Ne var ki, TTK’nın 124. maddesinin gerekçesi incelendiğinde kooperatiflerin hiçbir ayrıma tabi tutulmaksızın ticaret şirketi olduğu ve tacir sayılması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Önemine binaen TTK’nın 124. maddesinin gerekçesini aynen buraya almakta fayda bulunmaktadır. “TTK’nın 124. madde gerekçesi; Maddenin birinci fıkrası 6762 sayılı Kanun’un 136. maddesinin tekrarından ibarettir. Hükümde yer alan “kooperatif şirket” ibaresi ile ilgili, tartışma, 2004 yılında çıkarılan 5146 sayılı Kanun’la (07.05.2004 tarihli RG ve 25455 sayılı), Kooperatif Kanunun’da yapılan değişiklikle son bulmuştur. Çünkü, anılan Kanun kooperatifin şirket olduğunu belirtmiştir (Koop K m.1). Gerçi anılan Kanun’un 1. maddesinde kooperatifin şirket olduğu ifade edilmekte, ticaret şirketi olup olmadığı hususu açık bırakılmaktadır. Bu boşluk dolayısıyla, bir tartışma başlatılabilir ve kooperatifin ticaret şirketi olmadığı teorik olarak ileri sürülebilir ve 124. maddenin kooperatifi ticaret şirketi kabul etmesi eleştirilebilir. Ancak, böyle bir tartışma kooperatif şirketin niteliği tartışmasını davet eder. Anılan şirket adî şirket olamayacağına göre Türk hukukunda üç kategori şirket ortaya çıkmış olur. Kooperatif şirkete uygulanacak hükümler sorunu da diğer sorunların ortaya çıkmasına sebep olur. Tasarı, tüm bu çözümün güç sorunları ortadan kaldırmak amacıyla kooperatifin ticaret şirketi olduğunu hükme bağlamıştır” Sonuç olarak; TTK’nın 124/1. maddesinin gerekçesi ile ilmî içtihatlar birlikte değerlendirildiğinde yapı kooperatiflerinin de tacir olduğu anlaşılmakla her iki tarafı tacir olan ve her iki tarafın ticari işletmesi ile ilgili olan eldeki davanın nisbî ticarî dava niteliğinde olduğu anlaşıldığından davanın asliye ticaret mahkemesinde görülmesi kararı doğru olup, hükmün görev yönünden bozulmaması gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma yönündeki görüşüne katılmıyorum.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Ticaret Hukuku

Türk Ticaret Kanunu’nun tacir sıfatına ilişkin düzenlemeleri esas alındığında, aşağıdakilerden hangisi tacir sıfatına sahip değildir?

A) Bir ticari işletmeyi, idari yasaklara rağmen yetkili makamdan izin almadan kendi adına işleten devlet memuru
B) Ticari işletme işleten ve kamu yararına çalışan statüsündeki bir dernek
C) Ticari işletmeyi kurduğunu gazeteye ilan ettiren ancak henüz fiilen faaliyete başlamamış olan kişi
D) Amacına ulaşmak için ticari işletme işleten bir vakıf
E) Bir ticari işletmeyi kısmen dahi olsa kendi adına işleten gerçek kişi

Bu maddeyle ilgili 14 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol