Türk Ticaret Kanunu 18. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 18- (1) Tacir, her türlü borcu için iflasa tabidir; ayrıca kanuna uygun bir ticaret unvanı seçmek, ticari işletmesini ticaret siciline tescil ettirmek ve bu Kanun hükümleri uyarınca gerekli ticari defterleri tutmakla da yükümlüdür.
(2) Her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir.
(3) Tacirler arasında, diğer tarafı temerrüde düşürmeye, sözleşmeyi feshe, sözleşmeden dönmeye ilişkin ihbarlar veya ihtarlar noter aracılığıyla, taahhütlü mektupla, telgrafla veya güvenli elektronik imza kullanılarak kayıtlı elektronik posta sistemi ile yapılır.
(4) Tacir sıfatına bağlı olan diğer hükümler saklıdır.
II - Özel olarak
1. Ticari iş karinesi
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
67 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2023/3513 E., 2024/5674 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
Enerji şirketinin 300.000,00 USD'yi rücu ilişkisi içinde diğer davalılardan isteme imkanı olduğu, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 18 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca basiretli iş adamı gibi hareket etmesi gereken davacıların hissesini satın aldıkları şirketi piyasada araştırma sorumluluğunun bulunduğu, hisse devrinden sonra açılan dava nedeni ile ödenen bedelin ayıp
11. Hukuk Dairesi 2023/3513 E. , 2024/5674 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2020/162 Esas, 2023/340 Karar
KARAR : Esastan ret
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 12. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2014/288 E., 2019/897 K.
Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip, gereği düşünüldü.
I. DAVA
Davacılar vekili dava dilekçesinde; davalıların ... Enerji şirketinde sahibi olduğu hisseleri farklı oranlarda müvekkillerine 07.07.2010 tarihli hisse devir sözleşmesi ile devir ve temlik ettiklerini, ancak Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2011/608 esasına kayden görülen davada taraf olan ... Enerji şirketi aleyhine verilen karardan dolayı 400.000,00 USD ödeme yapılmak durumunda kalındığını, bahsekonu davaya konu sözleşmenin, davalı tarafça hisse devri sırasında kendilerinden saklandığını, hakkında bilgi verilmediğini, davaya ilişkin bilgilerin devralınan şirket kayıtlarında yer almadığını, davalı tarafın hisselerini sattıkları şirketin taraf olduğu sözleşmelerde yer alan borçları gizlediklerini, sonradan ortaya çıkan sözleşmeler nedeniyle ödenmek zorunda kalınan miktarın müvekkillerinin satın aldıkları şirket hisselerinin değerinden fazla olduğunu ileri sürerek 1.145.973,98 TL'nin 30.06.2014 tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalılar vekili cevap dilekçesinde, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen karara konu sözleşmenin tarafı olmayan davacılar ve müvekkili ... yönünden davanın reddi gerektiğini, bahsekonu davada verilen müteselsil tahsil gereği davacı şirket tarafından kabul edilen miktarın tamamı ödenmişse de fazla ifada bulunanın ödediği miktardan dolayı diğer borçlulara payı oranında rücu edebileceğini, ancak davada tamamının talep edildiğini, davacıların, ... Enerji şirketinin hisselerini alırken sözkonusu davanın davacılarındada olaydan da haberdar olduklarını, ayıpla ilgili iddiaların doğru olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu'nun (EPDK) 19.11.2015 tarihli yazısına göre 20.07.2010 tarihinde ... Enerji şirketi tarafından lisans sahibi oldukları Berat HES ve Yaprak HES ile ilgili olarak ... Enerji şirketi tarafından hisse devri yapılmasının planlandığı belirtilerek izin istendiği, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2011/608 E. sayılı davasının 30.09.2011 tarihinde açıldığı, davanın konusunun 26.04.2010 tarihli sözleşme olduğu, Fındıklı Deresi üzerindeki ... HES, Gevre Çayı üzerindeki Yaprak HES projelerine ilişkin olarak yapılan yargılamada, davacılar tarafından davalılara teslim edilen proje bedelinin ödenmediğinin ileri süürldüğü, 200.000,00 USD'nin o davada davalı CIPS Proje şirketi tarafından, ... Grup Ltd. Şti.'nin hesabına yatırıldığı, sözleşmeye göre projelerin 3. şahsa satılması durumunda alacağın muaccel hale geleceğinin kararlaştırıldığı, EPDK'nın 26.10.2011 tarihli yazısından davada bahsi geçen projelerden Yaprak HES ve ... HES projelerinin lisans sahiplerinin davalılardan ALBE Enerji... Ltd. Şti.ne ait olduğu, diğer HES projesinin ise davalı SİNSON Enerji Üretim şirketine ait olduğu, projelerin lisans sahibi ... Enerji şirketinin şirket paylarını devrederek ortaklık yapısının ve hisse sahiplerinin tamamen değiştiği, bu suretle proje devrinin gerçekleştirildiği, projeler ile ilgili sözleşme gereği davacı tarafa bilgi verilmediği gibi iade de edilmediği, davacı tarafça bakiye 100.000 USD'nin istenebileceği, diğer projenin de davalılardan Sinson Enerji Ltd. Şti.ne ait iken Barbaros Enerji Üretim... Ltd. Şti.ye lisans verildiği, lisansın verildiği tarih olan 02.12.2010 tarihi itibari ile devredilmiş olduğu gerekçesi ile 400.000 USD'nin tahsiline karar verildiği, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinde açılan davada geçen teminat senedinin, devredilen şirket kayıtlarında görünmediği, teminat senedinin şirket kayıtlarında görünmeme nedeninin teminat senedinde ... Enerji şirketinin borçlu olarak görünmemesi olduğu, teminat senedinde sadece CIPS Proje ve Makyal İnşaat şirketleri borçlu olarak göründüğü, ... Enerji şirketinin ise sözleşmede taraf olarak yer aldığı, sözleşmenin, herhangi bir ticari kayıtta yer alma zorunluluğu olmadığından devir öncesi bir örneğinin şirkette bulunup bulunmadığının tespiti mümkün olmadığı gibi, davacı tarafça bu durumun kendilerinden kasten gizlendiği ve satış değerinin çok üzerinde ödeme yaptıkları iddiasını destekler herhangi bir delil göstermediği ve iddialarını ispat edemediği, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinde görülen davada hükmedilen 400.000,00 USD karşılığı 1.145.973,98 TL'nin tamamının sorumluluğunun ... Enerji şirketinde olmayıp sözleşmedeki müteselsil sorumluluk gereği tamamının ödendiği, ... şirketinin karara göre kendi sorumluluğu 100.000,00 USD olup kalan 300.000,00 USD'nin sözleşmenin tarafı diğer şirketlere ait olduğu, hal böyle olunca davacı ... Enerji şirketinin 300.000,00 USD'yi rücu ilişkisi içinde diğer davalılardan isteme imkanı olduğu, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 18 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca basiretli iş adamı gibi hareket etmesi gereken davacıların hissesini satın aldıkları şirketi piyasada araştırma sorumluluğunun bulunduğu, hisse devrinden sonra açılan dava nedeni ile ödenen bedelin ayıp oluşturup oluşturmayacağına gelince, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesi kararının gerekçesinde açıklandığı üzere esasen taraflar arasında proje devri yapıldığı, bunun da pay devri yolu ile gerçekleştiği, buna bağlı olarak alacak hakkının muaccel hale geldiği, hisse devralan şirket ve şahısların özel izinle hisse devri yapılabilen enerji sektöründe devraldıkları şirkete ait proje ve izinlerin de doğru olup olmadığını, yürüttüğü projeler ile ilgili bir problem olup olmadığını bilebilecek durumda oldukları, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 190 ıncı maddesi uyarınca ispat yükünün, iddiaya bağlanan hukuki sonuçtan lehine hak çıkaran tarafta olduğu, davacılar vekili her ne kadar ayıbı gizleyen ve bu konuda bilgi vermeyen satıcının bilgilendirme yaptığını ispatla yükümlü olduğunu iddia etmiş ise de, ... Enerji şirketinin yaptığı sözleşmeden kaynaklı alacak/borç ilişkisinin bulunması, tacir olan ... Enerji şirketinin borç altına girdiği bir sözleşmeden doğal olarak kâr elde edeceği bir alacak getirisinin de bulunacağı, 6102 sayılı Kanun'un 18 inci maddesi uyarınca ilgili sözleşmeden kaynaklanan ödeme borcu bulunmasının, beraberinde bir menfaat de bulunacağından, borcun varlığının hisse değerini düşürdüğü kabul edilse de menfaatin hisse değerini artıracağı da gözönünde bulundurulduğunda ayıp olarak kabul edilemeyeceği, dolayısıyla ispat yükünün davalıda olmadığı, davacıların şirketin yaptığı sözleşmeden kasten haberdar edilmedikleri, yapılan sözleşme nedeniyle şirketin hisse değerinin daha düşük olduğu, bu durum gizlenerek daha yüksek değerden hisselerin davacılara satıldığı iddiasının ispatlanamadığı, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesindeki davanın hisse devrinden sonra açıldığı da göz önünde bulundurulduğunda bu sözleşmenin kasten gizlendiği iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacılar vekili istinaf dilekçesinde özetle; Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinde görülen davaya konu sözleşme ile ilgili müvekkillerine hisse devri sırasında bilgi verilmediğini, hisse değerinin yüksek gösterildiğini, davalıların ayıba karşı tekeffülden sorumlu olduğunu, bahsekonu davadaki sözleşme gizlenmese idi hisse bedelinin ödendiği kadar yüksek olmayacağını, ispat yükü ile ilgili hatalı değerlendirme yapıldığını belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalıların ... Enerji şirketindeki hisselerini davacılara 07.07.2010 tarihli noter hisse devir sözleşmeleri ile devrettiği, hisse devirlerine ilişkin davacı .....Ltd. Şti'nin yetkili temsilcisi ... tarafından EPDK Lisans Yönetmeliği'nin 47 nci maddesi uyarınca 20.07.2010 tarihli dilekçe ile talepte bulunulduğu, EPDK tarafından 26.08.2010 tarihli onay kararı verildiği, 30.09.2011 tarihinde Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2011/608 esasına kayden açılan davanın kesinleştiği, hüküm altına alınan 400.000,00 USD karşılığı 1.145.973,98 TL'nin tamamının 30.06.2014 tarihinde ... Enerji şirketi tarafından ödendiği, davacı ... Enerji şirketinin davalısı olduğu Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesindeki dava, işbu davanın tarafları arasındaki 07.07.2010 tarihli hisse devir sözleşmesinden sonra 30.09.2011 tarihinde açılmış ise de o davanın konusunun hisse devir sözleşmesinden önceki bir tarihte 26.04.2010 tarihinde imzalanmış sözleşme olduğu, davacı tarafın enerji/elektrik piyasasında yapacağı basit bir araştırma ile hisselerini devraldığı ... Enerji şirketinin tarafı olduğu söz konusu iki adet HES projesine ait sözleşmenin varlığını öğrenebilecek durumda olduğu, zira davacılarca devralınan ... Enerji şirketinin enerji elektrik şirketi olup, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesindeki davanın dayanağı 26.04.2010 tarihli sözleşme olduğu, EPDK'nın 26.10.2011 tarihli yazısından o davada bahsi geçen projelerden Yaprak HES ve ... HES projelerinin lisans sahibi olduğu anlaşılan ... Enerji Elektrik Elektronik Danışmanlık Müşavirlik Petrol Madencilik Tarım Hayvancılık San. ve Tic. Ltd. Şti. Şti.nin, söz konusu HES projelerinin o davanın davacıları şirketlerce hazırlanarak davalı .....Ltd. Şti.ye sözleşmede kararlaştırılan proje bedeli üzerinden devrine ilişkin olduğu, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesindeki davanın da bahse konu projeler davalılara teslim edildiği halde bakiye proje bedelinin ödenmediği iddiasıyla proje bedelinin tahsili istemiyle açılmış bir alacak davası olduğu, o davada davalı olan eldeki davada davacı olan ve sözleşme konusu HES projelerini teslim aldığı ve EPDK'nin söz konusu yazısından halihazırda bu projelerin lisans sahibi olduğu anlaşılan davacı .....Ltd. A.Ş.'nin (eski .....Ltd. Şti) esasen lisans sahibi olduğu bu projeler sebebiyle hisselerinin davacılar tarafından devralındığı, davacılardan ikisi tüzel kişi olduğundan basiretli tacir gibi davranma yükümlülükleri bulunduğu, Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesinin kesinleşen kararında belirtildiği üzere o davada davalı ... Enerji şirketinin kendi sorumluluğu 100.000,00 USD olup kalan 300.000,00 USD sözleşmenin tarafı olan davalı diğer şirketlere ait olduğu, bu durumda davacı ... Enerji şirketinin müteselsil sorumluluğu sebebiyle tamamını ödemiş olduğu bakiye proje bedeli olan 400.000,00 USD'nin, iç ilişkide kendi sorumluluğu içinde kalan 100.000,00 USD'sini ödedikten sonra 300.000,00 USD'yi rücu ilişkisi içinde diğer davalılardan isteme hakkına sahip olduğu, davacılarca devralınan .....Ltd. Şti'nin hisse devir bedelinin, kesinleşen mahkeme hükmüne istinaden davacı devralınan .....AŞ'nin (eski unvanı .....Ltd. Şti) lisans sahibi olduğu iki adet HES projeleri bakiye bedeli olarak davacı .....AŞ (eski unvanı .....Ltd. Şti) tarafından kesinleşen Ankara 7. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin söz konusu ilamına istinaden yapılan ödemenin, işbu şirketin hisse devir bedelini ekonomik ayıplı hale getirdiğinin kabulünün mümkün görülmediği gerekçesiyle davacılar istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacılar vekili temyiz dilekçesinde, istinaf aşamasındaki itirazlarını yineleyerek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Dava, hisseleri devrolunan şirketin, devirden önce imzalamış olduğu sözleşmeden doğan edimin ifa edilmemiş olması sebebiyle hisseleri devrolunan şirketin davalısı olduğu davada aleyhine hükmedilen alacağın, hisseleri davacılar tarafından devralınan .....A.Ş. tarafından ödenmiş olmasından dolayı, hisse devrinin ayıplı olduğu iddiasıyla, ödenen bedelin tahsili istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1.6100 sayılı Kanun'un 190, 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.
2. 6102 sayılı Kanun'un 18 inci maddesi.
3. Değerlendirme
1.Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacılar vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edenlere yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
08.07.2024 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
MUHALEFET ŞERHİ
Çoğunlukla ortaya çıkan uyuşmazlık, şirket finansal tabloları ve bilançosunda gösterilmeyen borçların pay bedellerine etkisi olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre söz konusu borçlardan önceki pay sahiplerinin sorumlu olup olmadıkları noktasında toplanmaktadır.
Şirket pay bedellerinin gerçek değeri şirketin net varlıklarına göre belirlenir. Net varlıklara göre tespit edilen pay bedellerine şirketin geleceğe yönelik yatırım ve projelerin pozitif etkisi de değerlendirmede dikkate alınmalıdır. Şirketin malvarlığının belirlenmesinde göz önünde bulundurulması gereken yegane araçlar, şirket paylarının devrinin yapıldığı veya yapılacağı tarihe en yakın tarihteki durumunu gösteren bilançosu, finansal tabloları ve şirketin ileriye yönelik yatırımları ile projeleridir. Diğer bir ifade ile şirket aktiflerinin olası satış değerinin, kapitalizasyon değerinin ve işletme iktisabının kabul ettiği şirketin tüm mal varlıklarını ... alan diğer değerleri dikkate alınarak pay bedelleri belirlenmesi gerekir (TTK m. 493/1 ve 5 ve birinci fıkranın gerekçesinin 5 inci paragrafı).
Pay bedellerinin belirlenmesinde yegane araçlar finansal tablolar ve bilanço olduğundan, bu kurumlara ilişkin Kanun hükümlerinin belirtilmesinde fayda bulunmaktadır. Bu bağlamda, “bilançonun içeriği” kenar başlıklı TTK m. 73 hükmü ile, Türkiye Muhasebe Standartlarında aksi öngörülmemişse bilançoda, duran ve dönem varlıklar, özkaynaklar, borçlar ve dönem ayırıcı hesaplar ayrı kalemler olarak gösterilir ve yeterli ayrıntıya inilerek şemalandırılır. Ayrıca duran varlıklar içinde işletmeye devamlı surette tahsis edilmiş bulunan varlıklara da yer verileceği düzenlenmiştir. TTK’nın “dürüst resim ilkesi” kenar başlıklı 515 inci maddesi ile de, finansal tabloların Türkiye Muhasebe Standartlarına göre şirketin malvarlığını, borç ve yükümlülüklerini, öz kaynaklarını ve faaliyet sonuçlarını tam, anlaşılabilir, karşılaştırılabilir, ihtiyaçlara ve işletmenin niteliğine uygun bir şekilde; şeffaf ve güvenilir olarak; gerçeği dürüst, aynen ve aslına ... surette yansıtılacak şekilde çıkarılacağı düzenlenmiştir.
Bu açıklamadan sonra somut olaya gelince, davacılardan Kolin… A.Ş, ..., ..., ... ve ... ... ... davalıların davacılardan ... … A.Ş’deki hisselerini şirketin ticari belgelerini inceleyip satın aldıklarını, ancak sonradan şirket kayıtlarında gösterilmeyen borcunun ortaya çıktığını, alacaklı tarafından açılan dava sonunda verilen karar gereği borcu ödediklerini, pay devrinden önce doğan ancak şirket kayıtlarında gösterilmeyen şirket borcunun pay bedellerine negatif etkisinin olduğunu ileri sürerek, sonradan ortaya çıkan duruma göre yapılan fazla ödemenin iadesini istemişler, davalılar ise davanın reddini istemişlerdir. İlk derece mahkemesince yazılı gerekçe ile davanın reddine, bölge adliye mahkemesince de davacıların tacir oldukları ve dolayısıyla basiretli davranmaları gerektiği, yapacakları basit bir araştırma ile şirketin durumunu öğrenebileceklerinin de mümkün olduğu hususu belirtilerek istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Somut olayda, payları satışa konu edilen şirketin pay devir sözleşmesinden önce doğmuş olan dava konusu borcu, şirket finansal tabloları ve bilançosunda gösterilmemiş ve dolayısıyla pay bedelleri üzerinde yapılan anlaşmada dikkate alınma imkanı olmamıştır. Bu durumda payları satışa konu şirketin finansal tabloları, bilanço ve dolayısıyla defter ve belgelerinin TTK m. 73 ve m. 515 hükümlerine uygun düzenlenmemiştir. Dolayısıyla anonim şirketlerin ... ilkelerinden olan dürüst resim ilkesine uyulmamıştır. Hal böyle olunca pay satışı yapanların eski borçlardan sorumlu olduklarının düşünülmesi gerekmektedir. Tacirlerin basiretli davranması yönünde ki ... ilke, somut olay bakımından pay satın alanların pay satış tarihine en yakın veya satış tarihi itibariyle düzenlenen şirket finansal tablolarıyla bilançosunun incelenmesi ile sınırlı olması gerekir. Zira, şirketin durumunu gösteren araçlar finansal tablolar ile bilançodur. Dava konusu rücuan alacağın doğumuna sebep olan borcun şirket kayıtlarında gösterilmemesinin sorumluluğu davalılar üzerinde olmalıdır. O neden, şirket ticari belgelerinin incelenmesi dışında pay satın alanlara başka araştırma külfeti yüklemek doğru olamaz. Kaldı ki, davalıların şirketteki paylarını satın alan gerçek kişilerin tacir olduğu yönündeki tespitte doğru değildir. Zira sermaye şirketlerinin gerçek kişi pay sahiplerinin tacir olduğunu düzenleyen bir kanun hükmü de bulunmamaktadır. Bu bağlamda da gerçek kişi davacıların basiretli tacir gibi davranmaları gerektiği yönündeki gerekçede doğru olmamıştır.
Bu durumda somut uyuşmazlıkta sağlıklı sonuca varabilmek için mahkemece yapılması gereken, payları satışa konu şirketin finansal tabloları ve bilançosunun şirketin gerçek durumunu yansıtmadığı ve dolayısıyla dürüst resim ilkesine uygun düzenlenmediği dikkate alınarak, şirket kayıtlarında gösterilmeyen borcun pay satış tarihi itibariyle şirketin net mal varlığına ve dolayısıyla pay bedeline negatif etkisi olduğu varsayımından hareketle, söz konusu borç da dikkate alınarak düzenlenecek bilançoya, o tarih itibariyle varsa şirketin ileriye yönelik yatırım ve projelerine göre pay bedellerinin belirlenmesi ve buna göre varsa davacıların yaptığı fazla ödemelerde bilirkişi vasıtasıyla belirlenip sonucuna göre karar vermekten ibaretken, somut olaya uygun olmayan gerekçeyle ilk derece mahkemesince davanın reddine, bölge adliye mahkemesince de istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesinin doğru olmadığı kanaatiyle kararın BOZULMASI gerektiği görüşünde olduğumdan, sayın çoğunluğun ONAMA yönündeki görüşüne katılmamaktayım.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2021/301 E., 2022/973 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
maddesi gerek mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (eTTK) 18. maddesi benzer düzenlemeler içermekte olup ticaret şirketleriyle, amacına varmak için ticarî bir işletme işleten vakıflar, dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek veya ticarî şekilde işletilmek üzere D
Hukuk Genel Kurulu 2021/301 E. , 2022/973 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “maddi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince (Hakem sıfatıyla) verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Malatya’da Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğüne (DSİ) ait olan Derme Sulama Sisteminin işletmesini 2005 yılında devraldığını, devir kapsamında tarımsal sulama şebekesinin büyük bir kısmının bakım, onarım ve işletmesini yaparak tarımsal sulama suyunu çiftçilere tevzi ettiğini, sulama kanalının davalı Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’nin (Şeker Fabrikası) akıttığı sular nedeniyle çamur ve atıkla dolduğunu, bu durumunun Malatya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2007/160 D. İş sayılı dosyasında yapılan tespit ile sabit olduğunu, davalının tespitten sonra kanalların bir kısmının temizliğini yaptığını ancak temizlenmeyen kısmından dolayı müvekkilinin zararının oluştuğunu ileri sürerek 22.149,40TL tazminatın tespit tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı Cevabı
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; alacağın zamanaşımına uğradığını, delil tespiti dosyasında alınan rapora itiraz ettiklerinden raporun hükme esas alınmasının mümkün olmadığını, delil tespitinden sonra kanalın müvekkili şirket işçileri tarafından tamamen temizlendiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararı
6. Malatya 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.05.2007 tarihli ve 2007/178 E., 2007/181 K. sayılı kararı ile; davacı ... Birliğinin (Birlik) kamu hizmeti gören ve Bakanlar Kurulu kararı ile kurulan bir birlik, davalı Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’nin de kamu kurumu niteliğinde bir kuruluş olduğu, tarafların 3533 sayılı Umumi Mülhak Ve Hususi Bütçelerle İdare Edilen Daireler Ve Belediyelerle Sermayesinin Tamamı Devlete Veya Belediye Veya Hususi İdarelere Aid Daire Ve Müesseseler Arasındaki İhtilafların Tahkim Yolile Halli Hakkında Kanun’un (3533 sayılı Kanun) 1. maddesinde sayılan kuruluşlardan olduğu, tarafların sıfatlarına göre davaya Hakem sıfatıyla bakılması gerektiğinden dava dilekçesinin görev yönünden reddi ile mahkemenin görevsizliğine dosyanın Hakem sıfatı ile davaya bakmakla görevli en kıdemli Asliye Hukuk Hakimliğine gönderilmesine karar verilmiş, kararın temyiz edilmeksizin kesinleşmesi ve davacı vekilinin süresinde dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesini talep etmesi üzerine dosya görevli mahkemeye gönderilmiştir.
7. Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Hakem sıfatıyla) 23.02.2010 tarihli ve 2007/427 E., 2010/55 K. sayılı kararı ile; davacı Birliğin işletmesini devraldığı sulama sistemine davalı fabrikanın atık sularını bırakarak sulama kanallarının tıkanmasına sebebiyet verdiği, atık maliyetinin 8.445,16TL olduğu gerekçesiyle bu miktarın tespit tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı
8. Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince Hakem sıfatıyla verilen karara karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
9. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 15.04.2013 tarihli ve 2012/4686 E., 2013/6919 K. sayılı kararı ile; “….Davalı şirket,18 Haziran 1935 tarih, 2850 sayılı Bakanlar Kurulu Kararına istinaden 6 Temmuz 1935 tarihinde kurulmuş,233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmündeki Kararname hükümlerine tabi olarak ve söz konusu Kanun Hükmünde Kararname çerçevesinde faaliyette bulunmak üzere, Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi Türk Ticaret Kanunu (TTK) ve sair mevzuat hükümlerine tabi iken, Özelleştirme Yüksek Kurulunun 08/10/2007 tarihli ve 2007/57 sayılı kararı çerçevesinde özelleştirme programına alınmış bir İktisadi Devlet Teşekkülüdür.
Bir kamu iktisadi teşebbüsünün tacir sayılabilmesi için ticari şekilde işletilmek üzere kurulması yeterlidir. Burada sermayenin kime ait olacağına ilişkin bir ölçüt belirtilmediğinden kendi kuruluş yasaları (ana statüleri) gereğince özel hukuk düzenlemelerine göre idare edilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere kurulan teşebbüslerin tacir sayılacağı kabul edilmelidir. Davalının sermayesinin devlete ait olması ve bazı yönetim organlarının atama usullerinin özellik göstermesi bu kuruma kamu hukuku kurumu niteliğini vermediğinden bu kuruluşlar özel hukuk tüzel kişisi olup haklarında özel hukuka ilişkin kurallar uygulanır.
Şu durumda açıklanan yönler gözetilerek, davanın genel mahkeme sıfatıyla bakılıp sonuçlandırılması gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, hakem sıfatıyla işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile oy çokluğu ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı
10. Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin (Hakem sıfatıyla) 12.09.2013 tarihli ve 2013/346 E., 2013/430 K. sayılı kararı ile; hakem sıfatıyla verilen karara karşı 3533 sayılı Kanun’un 6. maddesi gereğince kararı veren hakeme itiraz yolunun açık olduğu, verilen kararın hüküm fıkrasında kararın temyizinin kabil olduğuna ilişkin sehven yazılan ibarenin 3533 sayılı Kanun’un amir hükmünü ortadan kaldırmayacağı, davalı tarafça verilen dilekçenin itiraz dilekçesi olarak değerlendirilerek bir karar verilmesi gerekirken sehven temyiz dilekçesi olarak değerlendirilip dava dosyasının temyiz için Yargıtay'a gönderilmesinin mümkün olmadığı, itiraz sonucu verilecek kararın kesin olacağı düzenlemesine göre Yargıtay tarafından incelenmesinin kanun yararına bozma ile mümkün olacağı, aksi hâlde kanun tarafından tanınmayan bir yetkinin aşılarak kanunun açık ihlâlinin söz konusu olacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi
11. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacısı Derme Sulama Birliği, davalısı Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. olan maddi tazminat istemli eldeki davada, davalının 3533 sayılı Kanun kapsamında bulunup bulunmadığı; buradan varılacak sonuca göre eldeki davaya tarafların sıfatına göre genel mahkeme sıfatıyla mı, yoksa 3533 sayılı Kanun hükümleri uyarınca zorunlu tahkim prosedürü çerçevesinde hakem sıfatıyla mı bakılıp karar verilmesi gerektiği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.
14. Bir hak üzerinde uyuşmazlığa düşmüş olan iki tarafın anlaşarak, bu uyuşmazlığın çözümlenmesini özel kişi veya kişilere bırakmalarına ve uyuşmazlığın bu özel kişi veya kişiler tarafından incelenip karara bağlanmasına tahkim denir.
15. Kanunlarımızda biri ihtiyarî, diğeri mecburi olmak üzere iki tür tahkim öngörülmüştür. Bazı hâllerde, taraflar arasında ortaya çıkan özel hukuk alanına ilişkin uyuşmazlıkların evvelce bu konuda bir tahkim sözleşmesi yapılmamış olmasına rağmen, sıfatları belirtilen kişiler tarafından bakılması zorunlu kılınmıştır ki; buna mecburi ya da kanuni tahkim denilmektedir. Tahkimin hangi hâllerde mecburi olduğu, özel kanun hükümleri ile tayin edilir. Mecburi tahkime tabi iş ve davalarda, taraflar Devlet mahkemelerinde yani genel mahkemelerde dava açamazlar; kanunla gösterilen hakemlere başvurmaya, bir başka anlatımla hakemlerde dava açmaya mecburdurlar.
16. İhtiyarî tahkime ilişkin hükümler 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 8. kısmında 516 ilâ 536. maddeleri arasında düzenlenmiş iken 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 11. kısmında 407 ilâ 444. maddelerinde yer almaktadır.
17. İhtiyarî tahkimde taraflar hakeme başvurmak zorunda değillerdir. Zorlama olmadan özgür iradeleri ile çözebilecekleri alanlardaki uyuşmazlıklarını yargı önüne getirmeden anlaşarak hakeme götürerek çözebileceklerdir.
18. Mecburi tahkimi öngören düzenlemeler içeren 3533 sayılı Kanun’un 1. maddesi "Umumi, mülhak ve hususi bütçelerle idare edilen daireler ve belediyelerle sermayesinin tamamı Devlete veya belediye veya hususi idarelere aid olan daire ve müesseseler arasında çıkan ihtilaflardan adliye mahkemelerinin vazifesi dahilinde bulunanlar bu kanunda yazılı tahkim usulüne göre halledilirler" hükmünü içermektedir. Bir uyuşmazlığa 3533 sayılı Kanun hükümlerine göre bakılabilmesi için, davanın her iki tarafının da Kanun’un birinci maddesinde sayılan kamu kurumlarından olması gerekir. Taraflardan birisi anılan Kanunda belirtilen kamu kuruluşu değilse, davaya mecburi hakem sıfatıyla bakılamaz.
19. Somut olayda davanın tarafları Derme Sulama Birliği ve Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. olup Özel Daire ile Mahkeme arasında davalı Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’nin hukukî statüsüne ilişkin uyuşmazlık bulunmaktadır.
20. Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’nin hukukî statüsünün anlaşılması için öncelikle Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) kavramına değinmek gerekmektedir.
21. Kamu İktisadi Teşebbüsleri Türkiye’de sosyal ve özellikle ekonomik ihtiyaçlarla kurulmuş olan ve ekonomi içindeki önem ve ağırlığını aynı nedenlere bağlı olarak sürdüren kuruluşlardır. İktisadi Devlet Teşekkülleri tabiri adı altında ilk yasal düzenleme 17.06.1938 tarihli ve 3460 sayılı Sermayesinin Tamamı Devlet Tarafından Verilmek Suretile Kurulan İktısadî Teşekküllerin Teşkilâtile İdare ve Murakabeleri Hakkında Kanun (3460 sayılı Kanun) ile ortaya atılmıştır. Kanun’da sermayesinin tamamı devlete ait olan, tüzel kişiliği bulunan, idari ve malî açıdan özerk ve sorumluluğu sermayeleriyle sınırlı olan kuruluşlar “İktisadi Devlet Teşekkülü” olarak tanımlanmıştır (Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu, 1994 Kamu İktisadi Teşebbüsleri Genel Raporu, Ankara, 1996, s.1).
22. Aynı konuları düzenleyen 12.03.1964 tarihli ve 440 sayılı İktisadi Devlet Teşekkülleriyle Müesseseleri ve İştirakler Hakkında Kanun’un (440 sayılı Kanun) 1. maddesinde "İktisadi Devlet Teşekkülleri, sermayelerinin yarısından fazlasının tek başına veya birlikte Devlete ( Genel ve katma bütçeli idarelere ) ve İktisadi Devlet Teşekküllerine ait olup, iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan ve kuruluş kanunlarında bu kanuna tabi olacakları belirtilen teşebbüsler" olarak tarif edilmiştir. Kanun’un 2. maddesinin “A” bendinde bu teşekküllerle müessese ve iştiraklerinin karma ekonominin kurallarına ve ekonomik gereklere uygun olarak yönetilmelerinin, kârlılık ve verimlilik anlayışı içinde çalışmak ve sermaye birikimine yardım etmek suretiyle daha fazla yatırım kaynağı yaratmalarının amaçlandığı belirtilmiştir.
23. Aynı Kanun’un 11. maddesinde sermayesinin tamamı Devlete ait teşekküllerin, işletmelerini kendilerine bağlı, tüzel kişiliği haiz müesseseler olarak teşkilatlandırmaya mecbur oldukları ve kurulacak müesseselerin ticaret unvanı alıp ticaret siciline tescil edilecekleri ve limited veya anonim şirket hâlinde teşkilatlanabilecekleri düzenlenmiştir.
24. Bu Kanunlardan sonra yürürlüğe giren ve hâlen yürürlükte bulunan 18.06.1984 tarihli ve 18435 mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayınlanıp ceza hükümleri hariç yayınlandığı tarihte yürürlüğe giren 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (233 sayılı KHK) 2. maddesinde şu tanımlara yer verilmiştir;
“Kamu iktisadi teşebbüsü “Teşebbüs”; iktisadi devlet teşekkülü ile kamu iktisadi kuruluşunun ortak adıdır.
İktisadi devlet teşekkülü “Teşekkül”; sermayesinin tamamı devlete ait, iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan, kamu iktisadi teşebbüsüdür.
Kamu iktisadi kuruluşu “Kuruluş”; sermayesinin tamamı Devlete ait olup tekel niteliğindeki mal ve hizmetleri kamu yararı gözeterek üretmek ve pazarlamak üzere kurulan ve gördüğü bu kamu hizmeti dolayısıyla ürettiği mal ve hizmetler imtiyaz sayılan kamu iktisadi teşebbüsüdür”.
25. Sonuç olarak Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) İktisadi Devlet Teşekkülü (İDT) ve Kamu İktisadi Kuruluşlarının (KİK) ortak adları olduğu belirtilmiştir.
26. 233 sayılı KHK’nın 3. maddesinde Teşebbüslerin kurulmasına ilişkin düzenlemelere yer verildikten sonra 4. maddesinde “Teşebbüslerin Nitelikleri” başlığı altında;
“1. Teşebbüsler tüzelkişiliğe sahiptir.
2. Teşebbüsler, bu Kanun Hükmünde Kararname ile saklı tutulan hususlar dışında özel hukuk hükümlerine tabidir.
3. Teşebbüsler, Genel Muhasebe Kanunu ile Devlet İhale Kanunu hükümlerine ve Sayıştay'ın denetimine tabi değildir.
4. Teşebbüslerin sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır. Teşebbüslerin sermayesi, ilgili bakanlığın talebi üzerine Koordinasyon Kurulunca tesbit edilir”. düzenlemesine yer verilmiştir.
27. Kanun koyucu, tüzel kişiliğe sahip KİT’lerin özel hukuk hükümlerine tâbi olduğunu düzenlerken iktisadi devlet teşekküllerinin ticaret şirketleri gibi verimlilik ve karlılık ilkeleri doğrultusunda çalışacakları vurgulanmıştır.
28. 19.04.2001 tarihli ve 24378 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan ve hâlen yürürlükte bulunan Şeker Kanunu’na tabi olan Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’nin 233 sayılı KHK’nın ekli listesinde iktisadi devlet teşekkülü olduğu belirtilmiştir. Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. faaliyetlerini 233 sayılı KHK ve şirket ana statüsüne göre yürütmektedir. Ayrıca 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanuna (4046 sayılı Kanun) tâbi bir iktisadi devlet teşekkülü olarak faaliyetine devam etmektedir. Özelleştirme Yüksek Kurulunun 20.12.2000 tarihli kararı çerçevesinde özelleştirme kapsamına alınmış, hazırlık işlemlerinin Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. tarafından Özelleştirme İdaresi Başkanlığıyla işbirliği içerisinde yürütülmesine karar verilmiş, bu kapsamda özelleştirme çalışmaları devam etmekte olup henüz tamamlanmamıştır.
29. Bu aşamada iktisadi devlet teşekküllerinin ticarî niteliğine değinmek gerekmektedir.
30. Gerek 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 16. maddesi gerek mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (eTTK) 18. maddesi benzer düzenlemeler içermekte olup ticaret şirketleriyle, amacına varmak için ticarî bir işletme işleten vakıflar, dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek veya ticarî şekilde işletilmek üzere Devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri tarafından kurulan kurum ve kuruluşların tacir sıfatını taşıdıkları belirtilmiştir. Her iki Kanunda da sözü edilen teşebbüslerin yukarıda anılan ve 233 sayılı KHK'de belirtilen Kamu İktisadi Teşebbüslerini kapsadığı benimsenmektedir. TTK’nın 16 ve eTTK ‘nın 18. maddesinde kuruluş kanunlarından söz edilmekte ise de bugün için Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kendi kuruluş kanunları bulunmadığı ve onların yerine Yüksek Planlama Kurulu tarafından ana statüler hazırlanıp bunlar Resmî Gazete'de ilan edildikleri için kanundaki düzenlemeyi ana statüleri gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek üzere kurulmak şeklinde anlamak gerektiği benimsenmektedir. Bir KİT’in tacir sayılabilmesi için ticarî şekilde işletilmek üzere kurulması yeterlidir. Burada sermayenin kime ait olacağı bir kıstas olarak alınmamıştır. Teşebbüslerin tacir sayılması için kanunda öngörülen iki şart birlikte aranmamakta kendi kuruluş kanunları (ana statüleri) gereğince hususi hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek cümlesinden sonra veya eki getirilerek "Ticari şekilde işletilmek üzere kurulan" teşebbüslerin de tacir sayılacakları belirtilmektedir. Öğretide baskın görüş de Kamu İktisadi Teşebbüslerinin tacir oldukları yönündedir (Bozer, Ali: Sosyal Sigortalar Kurumunun Tacir Sıfatı, Batıder, 1962. C.1, S.4, s.576; Yaşar Karayalçın: Ticari İşletme, s.209; Öcal Akar: TTK’nun 18/1.Maddesinin Uygulanması Hakkında Bazı Düşünceler, Esader, 1975, S:1, s.238; Sabih Arkan: Ticari İşletme Hukuku, 4.Baskı sh.118 vd.; Ercüment Erdem: KİT’lerin Tacir Sıfatı, 1992, s.49 vd).
31. Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere, İktisadi Devlet Teşekkülleri ticarî işletme kurup işlettikleri için tacirdirler. Sermayelerinin Devlete ait olması ve bazı yönetim organlarının tayin usullerinin özellik arz etmesi, bu kurumlara kamu hukuku müessesi vasfı kazandırmaz; bunlar özel hukuk tüzel kişileri olup, haklarında hususi hukuk hükümleri uygulanır (Hukuk Genel Kurulu’nun 19.06.2013 tarihli ve 2012/10-1616 E., 2013/854 K.; 22.03.2006 tarihli ve 2006/4-12 E., 2006/95 K.; 19.10.2005 tarihli ve 2005/3-560 E., 2005/587 K. ; 25.02.2004 tarihli ve 2004/4-40 E., 2004/113 K. sayılı kararları).
32. 28 Mart 1945 tarih ve 1/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının (YİBK) gerekçesinde; "Devlet İktisadi Teşekkülleri özel hukuk prensiplerine tabi olmak üzere kurulmuş müesseselerdir. Bu müesseselerin hukuk hayatında görülen sair teşekküllerden farkının sermayelerinin devlete ait olması ve bazı yönetim organlarının tayin usullerinde mevcut hususiyetten ibarettir. Gerçi bu teşekküllerin görecekleri vazifelerden bir kısmı devletin ekonomik politikasıyla ilgilidir. Ancak bu keyfiyet, İktisadi Devlet Teşekküllerine kamu hukuku müessesi vasfı vermeyip sadece kurucusunun devlet oluşundan ve kuruluşunun bir kanuna dayanmakta bulunmasından ileri gelmektedir" denilerek bu kuruluşların özel hukuk tüzel kişisi oldukları ayrıca vurgulanmıştır. Yine 15 Mart 1950 tarih ve 29/5 sayılı YİBK gerekçesinde de; "Toprak Mahsulleri Ofisinin kendi çalışanları ile aralarında hizmet bağıtı bulunduğuna göre, mevcut münasebetin hususi hukuk icaplarına ve aradaki bağıt hükümlerine göre çözümlenmesi gerektiği" vurgulanarak bu kuruluşların sermayesi devlet tarafından konulsa bile özel hukuk tüzel kişisi oldukları ve doğan uyuşmazlık hakeme gitmeden özel hukuk hükümlerine göre genel adli yargı içinde çözümlenebileceği açıklanmıştır.
33. 3533 sayılı Kanunun 6. maddesinde "Hakem tarafından verilecek kararlar kat'idir ve tescile tabi değildir. Aleyhine hiçbir makam ve mahkemeye müracaat edilemez. Ancak hakem tarafından verilmiş olan karara karşı yeniden tetkiki icap ettirecek haklı sebeplerin mevcudiyeti halinde kararın tebliği tarihinden itibaren 30 gün içinde kararı veren hakeme itiraz olunabilir. İtiraz üzerine verilecek kararlar kat'idir" şeklinde düzenleme mevcuttur. Bu düzenlemeden anlaşılacağı üzere bu kararlar aleyhine başka bir mahkemeye itiraz edilemeyeceği gibi Yargıtay’a başvurma hakkı da bulunmamaktadır.
34. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesine göre "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir". Anayasanın 90. maddesine göre uygulanması zorunlu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. ve 13. maddelerinde adil yargılanma ve etkili başvurma hakkının demokratik toplumun vazgeçilmez haklarından olduğu açıklanmıştır. Bu iki hak öylesine öncelikli bir etkiye sahiptir ki sözleşmenin 6. maddesinin dar yorumlanması bu maddenin amacına uygun düşmez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi birçok kararında; sözleşme düzenlediği haklar alanında bireyi gerçeksel pratik olarak korumayı amaçlamıştır. İlgili maddeye göre kişisel hak, yükümlülüklerin karara bağlanmasında tarafların etkili biçimde mahkemelere ulaşma imkânından yoksun bırakılmamasını istemektedir. Mahkeme, davanın hakkaniyete uygun dinlenmesinden amacın, hakka ulaşmak için maddi engellerin yanında hukukî engellerin de kaldırılmasını bunun aksinin sözleşmenin 6. ve 13.maddesine aykırılık teşkil edeceğini kabul etmektedir ( AİHM 21.02.1975 tarihli Golder Kararı, paragraf.26, 17.11.1970 tarihli Delcourt Kararı paragraf 25 Osman Doğru İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, İçtihatları Adalet Bakanlığı yayını 2.Bası 2003 Cilt:1 s.322 ve 323 ). Yargı organına başvuru hakkının gerekli ve etkin kullanımının engellenmesi (maddi ve hukukî anlamda) hâllerinde adil yargılanma hakkının ihlâl edildiği kabul edilmektedir (Prof. Dr. Süheyl, Donay: İnsan Hakları Açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku, 1982, s.39 vd).
35. Bu açıklamalar kapsamında; tarafların özgür iradeleri dışında uyuşmazlıklarını belli kurullarda çözmelerinin yasal zorunluluk olarak öngörüldüğü zorunlu tahkim yoluna başvurunun kanunda belirtilen şartlar dahilinde istisna olduğu anlaşılmakla hakem kararlarına karşı itiraz yoluna başvurulup temyiz yoluna başvurulamaz ise de, kamu düzenine ilişkin olan görev hususunda hakemlerin yetki aşımı suretiyle görevi dışına çıkarak verdiği kararlar yönünden adil yargılanma hakkının ihlâli söz konusu olacağından temyiz incelemesine konu edilmesi mümkündür.
36. Tüm bu açıklamalardan hareketle İktisadi Devlet Teşekkülü niteliğinde olan ve özel hukuk hükümlerine tabi bulunan Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. aleyhine açılan eldeki davanın 3533 sayılı Kanun uyarınca hakem sıfatıyla görülmesi mümkün değildir. Mahkemece verilen hükmün itiraz yoluna tâbi olduğunun belirtilmesi de yetki aşımı nedeniyle sonuç doğurmayacağından kararın temyiz edilebilirliğinin bulunduğu açıktır.
37. Sonuç itibariyle, davanın genel mahkeme sıfatıyla bakılıp sonuçlandırılması gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, hakem sıfatıyla işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.
38. Diğer taraftan dava tarihi 03.05.2007 olduğu hâlde gerekçeli karar başlığında 19.06.2013 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık, mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan bu husus ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır.
39. Hâl böyle olunca, mahkemece verilen direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda açıklanan ilave gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen ve yukarıda açıklanan ilâve nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440/III. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 21.06.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2022/7029 E., 2024/3138 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi
tam metni aç
imtina ettiğini, sözleşmeye aykırı hareket ettiğini, devir sözleşmesinde devredilen işletmeyle ilgili aldatma veya hile bulunmadığını, restoranın mevcut hali ile işleyen konumunun gayet güzel müşterisi olan ve kazanan bir işletme olduğunu, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 18 inci maddesinde belirtildiği üzere tacirin basiretli olması gerektiğini, sözleşmenin sıhhatinde bir p
11. Hukuk Dairesi 2022/7029 E. , 2024/3138 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2019/2480 Esas, 2022/1207 Karar
HÜKÜM : Esastan ret
İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 8. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2015/625 E., 2017/791 K.
Taraflar arasındaki sözleşmenin ve senetlerin iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirket temsilcisi ile davalı şirket temsilcilerinin 06.02.2015 tarihinde ..../İstanbul adresinde bulunan davalıların işlettikleri işletmeyi davacı müvekkili şirkete devir ettiklerini, keşif ve inceleme yapıldığında ana binanın bahçesine çatı yapılarak restorantın kullanıma verildiğini, binanın bahçesinin olmaması halinde restorantın işletmesinin asla mümkün olmayacağını, devir yapanların bu bahçenin ruhsatının bulunduğunu defalarca tekrar ederek bu binayı devir edinceye kadar yabancı uyruklu müvekkilinin hileli sözlerle aldattıklarını, müştemilatın ruhsatı olmadığı taktirde müvekkillerinin bu sözleşmeyi asla yapmayacağını, müvekkilinin davacı şirketten davalı tarafların sözleşmede yazılı 175.000,00 TL'yi nakden aldığını, 239.000,00 TL'si için on adet 24'er bin TL ve ilk senet 25.03.2015 tarihinde başlamak üzere her ay sıralanmış senetler verildiğini, 25.12.2015 tarihinde ödenecek senedin ise 23.000,00 TL olduğunu, davalıların alacaklı oldukları senet bedellerinin yasalara ve ahlaka aykırı olan sözleşmede zikredilmese bile hava parası olduğunu, hava parasının yasal olmadığı gibi belki de müvekkilinin mahvına sebep olacağını, davalı tarafın 5-6 ay önce işletmeye başladığı, kârlı olmayacağını anladığı restorantı fahiş fiyatlarla satmasının iyi niyet kaideleri ve objektif iyi niyet kurallarına uygun olmadığını, davalı tarafların yanlış ve hileli bilgilerle restorantın asıl müşterilerini ağırlayacağı üstü örtülü bahçe müştemilatının ruhsatının olduğunu söylemesi ve bu konuda ikna edici sözlerle müvekkili şirketi yanıltmalarının sözleşmeyi geçersiz kıldığını, müvekkilinin ruhsat için belediyeye başvurduğunda hiçbir zaman bu müştemilata ruhsat verilmediğini müvekkiline izah ettiklerini, bu şartlar altında gerek adı zikredilmese bile hava parası gerekse yanıltıcı sözlerle müvekkilini aldatmanın ahlaka aykırı olduğunu ileri sürerek tanzim tarihi 05.02.2015, vade tarihi 25.03.2015 olan ve her ayın yirmi beşinde ödenecek şekilde ve son 25.12.2015 tarihinde bitecek olan 23.000,00 TL'lik bonoların, sözleşmenin hile sonucu yapılmış olması nedeniyle ve ayrıca adı zikredilmese de hava parası olarak davacı müvekkili firmadan tahsilinin müvekkili firmanın mahvına sebep olacak nitelikte olması nedeniyle, sözleşmenin ve senetlerin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; taraflar arasındaki ilişkinin dava dışı ... Restoran İşletmeleri ve...Ltd.Şti. ve işlettiği restoranın işletme hakkının devri sözleşmesinden kaynaklandığını, müvekkili gerçek kişilerin dava dışı.... Restoran... Ltd.Şti.'nin ortak müdürleri olduklarını, müvekkillerinin devir sözleşmesini asil sıfatıyla imzalamayıp sadece dava dışı şirketi temsilen imzaladıklarını, restoranın işletme hakkının dava dışı şirkete ait olduğunu, müvekkili davalıların kendilerinde olmayan bir hakkı devretmelerinin hukuken mümkün bulunmadığını, dava konusu işletme devrinin tarafların hür iradeleriyle gerçekleştirildiğini, 06.02.2015 tarihinde yapılan sözleşmeye göre işleyen restoranın işletme hakkının içindeki demirbaşları ile birlikte davacı şirkete devrettiklerini, devir sözleşmesinin ifasının davacı şirket tarafından kabul ve beyan edildiğini, müvekkili davalıların ortağı ve müdürleri olduğu şirketin restoranın tüm demirbaşları ve müşteri portföyü ile birlikte devredildiğini, davacı şirketin 175.000,00 TL nakit bedeli ödediğini, ancak sıralı senetleri ödemekten imtina ettiğini, sözleşmeye aykırı hareket ettiğini, devir sözleşmesinde devredilen işletmeyle ilgili aldatma veya hile bulunmadığını, restoranın mevcut hali ile işleyen konumunun gayet güzel müşterisi olan ve kazanan bir işletme olduğunu, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 18 inci maddesinde belirtildiği üzere tacirin basiretli olması gerektiğini, sözleşmenin sıhhatinde bir problem bulunmadığını, bahçenin kullanılmasının ruhsata tabi olmadığını, bu hususun 14.04.2014 tarihli Kadıköy Belediyesi Yapı Kontrol Müdürlüğünün yazısıyla sabit olduğunu, söz konusu yazı ile ruhsata tabi olmamakla birlikte kat maliki açısından sorun oluşması halinde kat mülkiyeti hukukuna göre çözümlenmesi gerektiğinin belirtildiğini, dükkanların ön bahçeyi kullanma yetkisinin bulunduğunu, ön bahçenin kullanımının ruhsata tabi olmadığını, 04.01.2014 tarihli kat malikleri toplantısında dükkanların işleri icabı ön bahçeyi kullandıkları, ... ederlerse belediye müracaatı ve onayıyla kapatabileceklerinin oy çokluğu ile onaylandığı şeklinde karar alındığını ve bu kararda da kat maliklerinin bahçenin kullanılmasına onay verdiklerini savunarak davanın usul ve esas yönlerinden reddine karar verilmesini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile taraflar arasındaki ticari iş niteliğindeki işletme devir sözleşmesinin tarafların hür iradeleri ile imzalandığı, bedelin taraflarca kararlaştırılıp yine ödeme şeklinin de sözleşmede taraflarca belirtilerek senet döküm tutanağı ve tutanak başlıklı belgelerle işletmenin devrinin gerçekleştirildiği, davacının daha önceden kurulmuş ve faal durumda bulunan bir işletmeyi devraldığı, sözleşmenin yapıldığı tarihte halen faal olan bir işletmenin devralınmasında devir alan tarafın basiretli bir tacir gibi hareketle işletmeyi görüp ayrıca gerekli araştırma ve incelemeleri de yapmak suretiyle işletmeyi devralacak olması gerçeği karşısında davacı yanın, yazılı sözleşmenin de varlığı karşısında, hile iddiasının dinlenebilir olmadığı, diğer yandan ön bahçenin kullanımı bakımından da gerek Yapı İşleri Müdürlüğü ve gerekse kat malikleri kurulunun aksine bir karar ve işleminin bulunmadığı, davacının bir işletmeyi devralırken bu hususları da kapsar şekilde araştırma yapmasının kendisinden beklenen bir davranış olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davalıların davacıya bu restoranın uzun yıllardan beri çalıştığı ve kazancının çok yüksek olduğu konusunda müvekkiline dolanlı ve yanıltıcı bilgi verdiklerini, her ne kadar basiretli bir tacir karinesine sığınılmakta ise de müvekkilinin yabancı uyruklu olup söylenenleri doğru kabul ettiğini, herkesin haklarını kullanırken objektif iyi niyet ve hüsnüniyet kaidelerine riayet etmesi gerektiğini, davalı tarafın sözleşme ve devir işlemi yapıldığı sıralarda sürekli gerçeğe uygun olmayan bilgilerle müvekkilini inandırdıklarını, hüsnüniyet kaidelerine riayet etmediklerini, hüsnüniyet kaidelerine riayet etmeyen tarafın basiretli tacir kuralına sığınmasının adalet ve hakkaniyet kaidelerine aykırı olduğunu belirterek kararın kaldırılmasına ve davanın kabulüne karar verilmesini istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı şirketin bir sermaye şirketi olduğu, sermaye şirketi olan işletmenin kazanç amacı ile kurulduğu göz önünde bulundurulduğunda şirket temsilcilerinin böyle bir devir sözleşmesi gerçekleştirmeden önce devre ilişkin her türlü araştırmayı yaptıklarının kabulü gerektiği, işletmenin devri sözleşmesiyle birlikte devir bedelinin yarısına yakın bir tutarın ödendiği, bu hususların incelenmeksizin peşin ödemenin gerçekleştirilmiş olmasının da basiretli tacir gibi davranışla bağdaşmadığı, davacı tarafça açıklanan nedenlerle aldatma iddiasının yasal ve geçerli delille ispatlanamadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü hususları tekrarlayarak kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Dava, işletmenin devrine dair sözleşmenin hile nedeniyle iptali, bu sözleşme uyarınca verilmiş olan bonolar nedeniyle senetlerin iptali taleplerine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.
2. 6102 sayılı Kanun'un 18 inci maddesi.
3. Değerlendirme
1.Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 22.04.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2023/777 E., 2024/476 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
tam metni aç
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 18 inci maddesi.
Hukuk Genel Kurulu 2023/777 E. , 2024/476 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/1328 E., 2022/1159 K.
KARAR : Davanın kabulüne
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 01.06.2022 tarihli ve
2020/7483 Esas, 2022/4273 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkilinin davalı banka nezdindeki banka hesabından 11.11.2008 tarihinde bilgisi dışında ve sahte imza ile 588.627,00 TL’nin başka bir hesaba havale edildiğini, anılan işlemde müvekkilinin rızasının bulunmadığını, paranın aynı gün müvekkilinin oğlu adına açılan hesaba havalesinin ardından yine başka bir banka hesabına aktarıldığını, bu sebeple müvekkilinin zarara uğradığını ve zararın giderilmesi hususunda davalı banka ile yapılan görüşmelerden sonuç alınamadığını, müvekkilinin anılan işlemden sonradan haberinin olduğunu ve gördüğü şiddet ve aldığı tehditler sebebiyle ilk aşamada müracaat yapılamadığını, ancak açılan kamu davaları, verilen koruma kararları ve kendisini tehdit edip şiddet uygulayan eski eşinden boşanması neticesinde eldeki başvuruyu yapabildiğini, bu hususta ayrıca suç duyurusunda bulunulduğunu, ortaya çıkan zarardan davalı bankanın sorumlu olduğunu ileri sürerek 588.627,00 TL’nin temerrüt tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; zamanaşımı definde bulunarak işlem üzerinden uzun süre geçmiş olmasına rağmen davacının müracaatta bulunmamış olmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, yüklü miktarda paranın hesaptan çıktıktan uzun süre sonra gönderilen kişilerden talep edilmeksizin müvekkilinden talep edilmesinin şüpheli olduğunu, davacının zararını kanıtlaması gerektiğini, davacının aktarılan meblağın hesabına girdiğinden haberdar olmadığını, dava konusu edilen meblağın kendisine ait olduğunu ispatlaması gerektiğini, davacının soruşturma evrakındaki beyanlarında dava konusu edilen tutarın kendisine ait olmadığını beyan ettiğini, bu sebeple bir zararın söz konusu olmadığını, talep edilen paranın davacının hesabına başka hesaba havale işleminin yapıldığı 11.11.2008 tarihinde aktarıldığını, davacının eski eşinin soruşturma evrakındaki beyanlarında dava konusu edilen meblağın davacıya ait olmayıp hesabın davacının eski eşi ile ticari işlerde ortak olarak kullanıldığının da belirtildiğini, paranın aktarıldığı hesabın davacının velâyeti altındaki oğluna ait olduğunu, müvekkili bankanın hukuka aykırı bir işleminin ve bir sorumluluğunun mevcut olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 06.06.2018 tarihli ve 2014/61 Esas, 2018/455 Karar sayılı kararı ile; dava konusu havale işlemindeki imzanın davacıya ait olmadığının 17.03.2017 tarihli rapor ile tespit edildiği, davacının eski eşi hakkında açılan ceza davası sonucunda verilen Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 07.04.2016 tarihli ve 2016/132 Esas 2016/152 Karar sayılı kararında, hesap sahibinin vekaleti ve izni olmadan sanığın başkasının hesabından para çekmesinin suç olduğu, ancak sanık ile hesap sahibinin evli olduğu, çekilen paranın müşterek çocuklarının hesabına aktarıldığı ve oradan da çekildiği, bunun suç oluşturmadığı, tarafların evli olmaları nedeniyle uyuşmazlığın tamamen hukuki mahiyet arz etmekte olup suçun unsurlarının mevcut olmadığı gerekçesiyle sanığın beraatine karar verildiği, davacı ... ...'a ait 65889553 numaralı hesabın 07.11.2008 tarihinde açıldığı, 11.11.2008 tarihinde 1.122,92 TL yatırıldığı, 11.11.2008 tarihinde 587.125,00 TL yatırıldığı, 11.11.2008 tarihinde ... ... hesabına 588.627,00 TL'nin havale edildiği, daha sonraki tarihlerde çeşitli meblağlarda paralar yatırıldığı, kira bedellerinin periyodik olarak yatırıldığı, 17.12.2009 tarihinde davacı ... ... tarafından 14.910,00 TL'nin çekilerek hesap bakiyesinin 0,95 TL'ye düşürüldüğü, sonraki süreçte davacıya ait telefon faturalarının bu hesaptan ödendiği, davacı adına kira ödemelerinin bu hesaba yapıldığı, yine 10.06.2010 tarihinde davacı tarafından hesapta bulunan 1.400,00 TL'nin çekildiği ve hesapta 0,92 TL kaldığı, hesabın 31.12.2013 tarihinde bakiyesi sıfırlanarak kapatıldığı, bir güven kurumu olan bankanın işlem yapan kişinin kimliği ile hesap sahibinin kimliğini karşılaştırması ve bu dikkat ve özeni göstererek işlem yapması gerekli olup dikkat ve özeni göstermediği takdirde meydana gelen zarardan sorumlu olacağı, davacının işlemin yapıldığı 2008 yılından davanın açıldığı 2013 yılına kadar beş yıl içerisinde işlemden haberdar olmamasının mümkün olmadığı, işlemlere icazet verdiği ve işlemleri benimsediği anlamına geldiğinden bilgisi, rızası ya da icazeti dışında meydana gelmiş bir işlem ve oluşmuş bir zarar bulunmadığı, bu nedenle davalı bankadan talepte bulunamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesinin 09.07.2020 tarihli ve 2018/2468 Esas, 2020/696 Karar sayılı kararı ile; davalı bankanın Ankara Yenisanayi Şubesi'ndeki şahsi hesabından davacının bilgisi dışında eski eşi ... tarafından sahte imza ile tarafların müşterek çocukları ... ...'ın hesabına 11.11.2008 tarihinde 588.627,00 TL havale edildiği, çocuk ... ...'ın hesabındaki paranın daha sonra değişik tarihlerde üçüncü şahıslara havale edilerek paranın banka hesabından çıkartıldığı, havale işlemindeki dayanak belgedeki imzanın davacıya ait olmadığının da grafoloji raporu ile belirlendiği, davacının 02.10.2012 tarihinde boşandığı eşi aleyhine 15.04.2013 tarihinde, davacıya şiddet ve tehditte bulunmaması konusunda tedbir kararı verildiği, 18.07.2012 tarihinde de eşine yönelik basit etkili eylemden dolayı hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, öte yandan davacının şikâyeti üzerine açılan nitelikli cinsel saldırıcı suçuna ilişkin davada şikâyetten vazgeçme ile kamu davasının düşürülmesine karar verildiği, davacının eşi ile aralarındaki sorunların niteliği, çokluğu ve süreci gözetildiğinde davacının bu süreçte bankaya karşı hak talebinde bulunmamasının yapılan işlemlere icazet verdiği anlamına gelmeyeceği, davacının hesabına yatan para artık davacının tasarrufuna geçtiğinden bankanın bu paranın kaynağınının savunma konusu yapmasının mümkün olmadığı, bu iddianın ancak paranın kendisine ait olduğunu iddia edecek taraf ile davacı arasındaki davada dinlenebileceği, davacının hesabından eski eşi tarafından sahte imza ile yapılan havaleye icazet verdiğinin söylenemeyeceği, güven kurumu olan bankanın mevduat sahiplerine karşı en ufak kusurundan bile sorumlu olduğundan sahtecilikle davacının hesabından çekilen tutardan sorumlu olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesinin kararının kaldırılmasına, davanın kabulü ile 588.627,00 TL'nin 11.11.2008 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...Dava, davacının rızası dışında sahte imza ile hesabından başka hesaba havale yapıldığı iddiasına dayalı zararın tazmini istemine ilişkindir. Davalı banka nezdinde bulunan davacı hesabından 11/11/2008 tarihli talimatı ile ... ... adına havale yapılmış olup, talimat altındaki imzanın davacının eli ürünü olmadığı tespit edilmiştir. Havale işleminin davacının daha sonra boşandığı eşi ... tarafından yapıldığı da sabittir. Davacı yan, belgede sahtecilik iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında verdiği beyanında, hesabında bu miktarda para olduğunu bilmediğini bu durumu daha sonra öğrendiğini ifade etmiş; ancak 03/12/2014 tarihli beyanında ise hesapta parayı çocuklarının eğitimi için biriktirdiğini belirtmiştir.
Havale işleminin yapıldığı hesap davacı ile ...’ın reşit olmayan müşterek çocukları ... ...’a ait olup, ... ...’ın hesabındaki paranın vadeli hesapta değerlendirildiği, havale miktarının kaçırılması ya da ikmal edilmesinin söz konusu olmadığı, paranın yine davacının tasarrufunda bulunan başka bir hesaba aktarıldığı, bu durumda davacının zarara uğramasından söz edilemeyeceği ve zarar iddialarının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken, Bölge Adliye Mahkemesince davacının istinaf isteminin kabulü ile davanın kabulüne karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir..." gerekçesiyle karar bozulmuştur.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçeye ilaveten; davacının hesabından çekilen paranın aktarıldığı hesabın davacının eski eşi tarafından dava konusu işlem tarihinde açıldığı, hesapta davacının işleminin bulunmadığı, davacının oğlunun hesabından haberdar olmadığını beyan etmesi karşısında paranın salt oğlunun hesabına aktarılmasının zarar olgusunu ortadan kaldırmayıp illiyet bağını kesmediği, küçüğün hesabının davacının eski eşi tarafından kullanılarak ödemelerin yapıldığı, hesap hareketlerine göre hesaptan para çekimi ile başka hesaplara para aktarılarak zararın giderilme imkânının ortadan kaldırıldığı, eski eşinin bu hesabı kendi işleri lehine yürütüp işlettiği, öte yandan davacının hesaptaki parasının velâyeti altındaki küçük hesabına aktarılması ile iki hesap üzerinde de davacının aynı hukuki haklara sahip olduğu anlamını taşımadığı, davacının velâyeten sahip olduğu hakları yanında borç ve yükümlülüklerinin de olduğu, bu nedenle davacının kendi hesabı ile küçük adına açılan hesabın aynı derecede davacının hukuki kontrolü altında olduğunun söylenemeyeceği, dolayısı ile küçük adına hesap açılması ve nemalandırılmasının açılan hesaptan bilgisi olmayan davacının haklarına etkisinin olmayacağı, kaldı ki çocuk adına olan hesabın eski eş tarafından çeşitli hesap hareketleri ile boşaltıldığı, bu sebeple davacının gerçek anlamda zarara uğradığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili; dava konusu işlemin yapıldığı tarihte davacı, eski eşi ve oğlu adına hesaplar açılıp davacının eski eşinin inşaat işi ile alakalı yüklü miktarlarda işlemlerin yapıldığını, bu hesabın eşler arasında ortak kullanıldığını, davacı ile ihbar olunan eski eşinin iş birliği içinde olabileceğini, bedelin tahsili durumunda müvekkilinin kime ne oranda rücu edebileceğinin ve tahsil kabiliyetinin belirsiz olduğunu, Bölge Adliye Mahkemesince savunmaların incelenmediğini, davacının zararının bulunmadığı gibi bunu ispata dair delil sunulmadığını, davacının savcılık aşamasındaki beyanında paradan haberdar olmadığını ikrar ettiğini, davacının sebepsiz olarak zenginleşme amacıyla eldeki davayı açtığını, paranın davacının eski eşinden talep edilmemesinin düşündürücü olduğunu, davacının uzun bir süre sonra talepte bulunmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, davacının işlemden haberdar olduğunu, eski eşi ile muvazaalı bir biçimde hareket etme ihtimalinin bulunduğunu belirterek direnme kararının temyiz etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacıya ait banka hesabından davacının eski eşinin talimatı ile gerçekleştirilen havale işlemi sebebiyle davacının zarara uğradığına dair iddianın ispatlanıp ispatlanamadığı, buradan varılacak sonuca göre davalının havale edilen bedelden sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun (5411 sayılı Kanun) 3, 6, 60 ve 63 üncü maddeleri,
2. 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (818 sayılı Kanun) 99 ve 100 üncü maddeleri,
3. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 115 ve 116 ncı maddeleri,
4. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 sayılı Kanun) 20 nci maddesi,
5. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 18 inci maddesi.
2. Değerlendirme
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
2. 5411 sayılı Kanun'un 6 ncı maddesinin birinci fıkrasında; Türkiye'de bir bankanın kurulmasına veya yurt dışında kurulmuş bir bankanın Türkiye'deki ilk şubesinin açılmasına, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun alacağı kararla izin verileceği belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 3 üncü maddesinde; yazılı ya da sözlü olarak veya herhangi bir şekilde, halka duyurulmak suretiyle ivazsız veya bir ivaz karşılığında, istendiğinde ya da belli bir vadede geri ödenmek üzere kabul edilen para, mevduat olarak tanımlanmış ve anılan Kanun'un 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasında; kredi kuruluşları ile özel kanunlarına göre yetkili olanlar dışında hiçbir gerçek veya tüzel kişinin, aslen veya fer'an meslek edinerek mevduat veya katılım fonu kabul edemeyeceği, ticaret unvanları ve kamuya yapacakları açıklamalar ile ilân ve reklamlarında bu izlenimi yaratacak ifade ve deyimleri kullanamayacağı düzenlenmiştir. Ayrıca 5411 sayılı Kanun'un 63 üncü maddesi gereğince halkın parasının bankalarca değerlendirilmesi sırasında halka güven vermek için kredi kuruluşları (mevduat bankaları ile katılım bankaları) tasarruf mevduatı ve gerçek kişilere ait katılım fonlarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından sigorta edileceği açıklanmıştır.
3. Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere bankalar, özel yasa ile kurulan ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanınan, topladıkları mevduatı ve katılım fonlarını sahteciliklere karşı özenle korumak zorunda olan kuruluşlardır. Bankalar sahip oldukları bu vasıfları sebebiyle bankacılık işlemlerinin güvenilen tarafı konumundadırlar. Bu durum, bankaların bir güven kurumu olarak kabul edilmesini ve bankanın sorumluluğunun özel güven sebebiyle ağırlaştırılmasını gerektirir (Ahmet Battal, Güven Kurumu Nitelendirmesi Işığında Bankaların Hukuki Sorumluluğu, Ankara 2001, s. 106). O hâlde, bankalar, ağırlaştırılmış sorumluluğun bir gereği olarak objektif özen yükümlülüğü altında bulunmakta olup, buna karşılık hafif kusurlarından dahi sorumludurlar. Ayrıca, bu sorumluluğu kaldırmaya yönelik sözleşmeler de geçerli değildir. Zira sorumsuzluk sözleşmesi hükümlerine sınırlama getiren ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Kanun'un 99/2 ve 100/3 üncü (6098 sayılı Kanun'un 115/3 ve 116/3) maddeleri gereğince, özel yasa ile kuruldukları ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanındığı için bankaların, hafif kusurlarından dolayı ortaya çıkan sorumluluğunu kaldıran sözleşme hükümleri geçersiz olacaktır.
4. 6762 sayılı Kanun'un 20/2 nci (6102 sayılı Kanun m. 18/2) maddesi gereğince; tacir, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Ancak bankaların, tacir olarak bütün işlemlerinde basiretli davranma yükümlülüğü herhangi bir tacirden farklılık arz etmektedir. Bu sebeple bankalardan beklenen basiret ölçüsü ve özen yükümlüğü şüphesiz daha ağırdır. Özellikle birer itimat kurumu olan bankaların, aldıkları mevduatları sahtecilere karşı özenle koruma yükümlülüğünün daha da arttığının kabul edilmesi gerekmektedir.
5. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının hesabından 11.11.2008 tarihinde gerçekleştirilen havale işleminde kullanılan imzanın davacıya ait olmadığı, anılan işlem ile davacının hesabından 588.627,00 TL'nin davacının oğlunun banka hesabına aktarıldığı, belirtilen işlemin davacının eski eşi tarafından gerçekleştirildiği, davacı ile eski eşi arasında boşanma kararı sonrasında dava tarihine kadar husumetin devam ettiği anlaşılmaktadır.
6. Önemle belirtilmelidir ki; dava konusu 588.627,00 TL'nin davacının banka hesabına girmesini müteakip para davacının tasarrufuna geçmiştir. Dolayısıyla bu meblağın davacının rızası dışında ve sahtecilikle hesabından çekilmesi ile davacının zararının oluştuğu kabul edilmelidir. Taraflar arasındaki sözleşme gereğince ve güven kurumu olması sebebiyle davalı banka, davacının hesabındaki parayı korumakla yükümlü olup anılan paranın sahte imza ile başka bir hesaba aktarılması neticesinde ortaya çıkan zarardan sorumludur. Bu kapsamda davacının hesabına gelen paradan haberdar olup olmaması davalı bankanın sorumluluğu bakımından önem arz etmemektedir. Zira bu husus, eldeki davanın dışında ancak parayı gönderen ile davacı arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlık kapsamında değerlendirilebilir.
7. Her ne kadar Özel Dairece, havale işleminin davacının velâyeti altındaki oğlunun hesabına aktarıldığı, paranın vadeli hesapta değerlendirildiği, paranın yine davacının kontrolü altındaki bir hesaba aktarıldığı, bu sebeple davacının zarara uğramadığı belirtilmiş ise de; paranın aktarıldığı küçüğe ait hesap havale tarihi itibariyle davacının eski eşi tarafından açılmış olup anılan hesapta davacının herhangi bir işlemi bulunmamaktadır. Çocuğun hesabına havale işlemi sonrasında para, davacının eski eşi tarafından değerlendirilmiş ancak sonrasında aynı hesaptan başka hesaplara para aktarımı yapılmış ve davacının zararını giderme imkânı ortadan kaldırılmıştır. Bu anlamda gönderilen para üzerinde davacı, velâyetten doğan haklarını kullanma imkânı bulamamıştır.
8. Öte yandan davacının kendi hesabı üzerindeki hakları ve yetkileri ile velâyeti altındaki oğlunun hesabı üzerindeki hak ve yetkileri aynı değildir. 4721 sayılı Kanun'da düzenlenen velâyete ilişkin hükümler gereğince çocuğun hesabı üzerinde yetkilerinin yanı sıra yükümlülüklerinin ve sorumluluklarının da söz konusu olması karşısında, davacının kendi hesabı ile velâyeti altındaki oğlunun hesabı üzerinde aynı hak ve yetkilere sahip olduğu söylenemez. Dolayısıyla davacının tam anlamıyla kendi kontrolü altındaki hesabından oğlunun hesabına, sahte imza ile gerçekleştirilen havale işlemi neticesinde zarara uğradığı sabit olup ortaya çıkan zarardan güven kurumu olan davalı banka, basiretli tacir gibi davranmayıp gerekli dikkat ve özeni göstermemesi nedeniyle sorumludur. Bu anlamda taraflar arasındaki husumetin yoğunluğu nazar alındığında, işlemin gerçekleştiği tarih ile dava tarihi arasında geçen sürede dava açılmaması, davacının dava konusu havale işlemine icazet verdiği şeklinde yorumlanamaz.
9. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, davacının adli soruşturmalardaki beyanlarında aktarılan bedelden haberdar olmadığını belirttiği, dava konusu havale işlemi sonrasında davacının kendi hesabından bir çok işlem yaptığı, dava konusu havale işleminden haberdar olmamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu, işlem tarihi ile dava tarihi arasındaki sürenin uzunluğu nazara alındığında davacının yapılan işlemden haberdar olup icazetinin bulunduğunun kabul edilmesi gerektiği, direnme kararının Özel Daire kararında gösterilen nedenlerle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
10. Hâl böyle olunca Bölge Adliye Mahkemesince yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir.
11. Ne var ki taraf vekillerinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin diğer temyiz itirazları ile ilgili inceleme yapılması için dosyanın YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
25.09.2024 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla ve kesin olarak karar verildi.
17. Hukuk Dairesi, 2016/174 E., 2018/10479 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
TTK'nın 18. maddesinde;
17. Hukuk Dairesi 2016/174 E. , 2018/10479 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen kararın davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:
-K A R A R-
Davacı vekili,müvekkili ...'nün maliki bulunduğu aracı ile 18/09/2014 tarihinde oğlu ... ile birlikte seyir halinde iken yol üzerinde bulunan rögar boşluğunun üstünden geçerken rögar kapağının yerinden çıkarılıp yan tarafa konulması nedeniyle aracın boşluğa düşüp rögar kapağına çarpması sonucunda devrilerek takla attığını, kaza sonucunda müvekkilerinin yaralandıklarını, kusurun tamamen yolun yapım ve onarımdan sorumlu kuruluşlara ait olduğunun belirlendiğini belirterek ... için 32.677,00 TL maddi ve 10.000,00 TL manevi, oğlu ... için 10.000,00 TL manevi tazminat olmak üzere toplam 52.577,00 TL nin kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, mahkemenin görevsizliği nedeniyle davanın usulden reddine, karar verilmiş, hüküm davacılar vekilince temyiz edilmiştir.
Dava trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davacılar vekili, müvekkillerinden ...'ya ait olup idaresinde bulunan aracın, yolda bulunan ve davalının sorumluluğunda olduğu iddia edilen rögar kapağının yerinden
çıkartılmış olması sonucunda rögar çukuruna düştüğünü belirterek maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
TTK'nın 18. maddesinde; kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek ve ticari şekilde işletilmek üzere devlet, vilayet, belediye gibi kamu tüzel kişileri tarafından kurulan teşekkül ve müessesellerin dahi tacir sayılacakları belirtilmiştir. Davalı ...'nin kuruluşu hakkındaki 2560 sayılı Kanun'da, bu Kurumun Genel Kurul, Yönetim Kurulu ve Genel Müdürlük ile yönetileceği, denetçileri vasıtasıyla denetim yapılacağı, yıllık faaliyet ve yatırımlarının bilançolarda belirlenip, genel kurulun onayına sunulacağı ve bütçesinin kamu iktisadi teşebbüslerinde uygulanan bütçe formülüne göre düzenleneceği açıklandığına göre, bu kuruluşun özel hukuk hükümlerine göre idare edilen bir kamu kuruluşu olduğunun kabulü gerekir. Davalı ... Müdürlüğünün yaptığı hizmet kamu hizmeti ise de, faaliyetini özel hukuk kuralları altında yapması itibariyle TTK'nın 18/1 maddesi anlamında tacir sayılacağı ve özel hukuk hükümlerine tabi bulunan kamu kuruluşlarının kişilerle olan ilişkilerinden doğan dava ve işler de adli yargının görev alanına girdiğinden davalının, haksız eylem niteliğindeki tutumundan kaynaklanan uyuşmazlığı da adli yargı yerinde çözümlenmesi gerekir. Bu yönde yargısal uygulamalar yerleşiktir.(HGK'nın, 21.9.1983 gün ve 1980/1 1-2721;1983/823, 29.11.1995 gün ve 1995/11 - 647;1995/1043 sayılı kararları, HGK.2007/4-597E-2007/674 K.).
Bu durumda mahkemece, işin esasının incelenmesi gerekirken, yargı yolu caiz olmadığından davanın reddine karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine 13/11/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
Girişimci (A), kuracağı yazılım şirketi için bir ofis kiralamış, gerekli teknik donanımı tedarikçi (B)'den ticari bir sözleşmeyle satın almış ve şirketinin web sitesini yayına alarak "Yenilikçi Çözümlerle Piyasaya Giriyoruz!" sloganıyla bir basın bülteni yayımlamıştır. Ancak, (A) henüz ticari defterlerini tasdik ettirip ticaret siciline tescil yaptırmadan ve fiilen herhangi bir yazılım satışı gerçekleştirmeden, tedarikçi (B)'ye olan borcunu vadesinde ödeyememiştir. Bunun üzerine (B), (A) hakkında iflas yoluyla takip başlatmak istemektedir. Bu durumda, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK) hükümleri çerçevesinde (A)'nın hukuki durumu hakkındaki aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
A) A) (A), işletmesini fiilen faaliyete geçirmediği ve henüz ticari kazanç sağlamaya başlamadığı için TTK anlamında tacir sıfatını kazanmamıştır ve bu nedenle hakkında iflas yoluyla takip yapılamaz.
B) B) Bir ticari işletmeyi kurup açtığını ilan araçlarıyla halka bildirmiş olan (A), fiilen işletmeye başlamamış olsa dahi tacir sayılır ve tacir olmanın bir gereği olarak tüm borçları için iflasa tabidir.
C) C) (A), bir ticari işletme açmış gibi hareket ettiğinden, sadece iyiniyetli üçüncü kişilere karşı tacir gibi sorumlu olur; ancak bu durum, tacir sıfatının tüm sonuçlarını, özellikle de iflasa tabi olmayı kapsamaz.
D) D) (A), işletmeyi açacağını ilan etmesine rağmen faaliyete başlamaktan zımnen vazgeçmiş olduğundan, ticareti terk eden tacir sayılır ve hakkında ancak bu durumun ilanından itibaren bir yıl içinde iflas takibi yapılabilir.
E) E) (A)'nın tacir sayılabilmesi için ticari işletmesini ticaret siciline tescil ettirmesi kurucu bir şart olduğundan, tescil gerçekleşmediği sürece basın bülteni yayımlamış olması iflasa tabi tutulması için yeterli değildir.
Bu maddeyle ilgili 15 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.