Türk Ticaret Kanunu 359. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 359- (1) Anonim şirketin, esas sözleşmeyle atanmış veya genel kurul tarafından seçilmiş, bir veya daha fazla kişiden oluşan bir yönetim kurulu bulunur. (Mülga son cümle: 26/6/2012-6335/43 md.) (…)
(2) Bir tüzel kişi yönetim kuruluna üye seçildiği takdirde, tüzel kişiyle birlikte, tüzel kişi adına, tüzel kişi tarafından belirlenen, sadece bir gerçek kişi de tescil ve ilan olunur; ayrıca, tescil ve ilanın yapılmış olduğu, şirketin internet sitesinde hemen açıklanır. Tüzel kişi adına sadece, bu tescil edilmiş kişi toplantılara katılıp oy kullanabilir.
(3) Yönetim kurulu üyelerinin ve tüzel kişi adına tescil edilecek gerçek kişinin tam ehliyetli olmaları şarttır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 26/6/2012-6335/43 md.)
(4) Üyeliği sona erdiren sebepler seçilmeye de engeldir.
(5) (Ek: 28/3/2013-6455/79 md.) Devlet, il özel idaresi, belediye, köy ile diğer kamu tüzel kişilerinin pay sahibi olduğu şirketlerde, sayılan tüzel kişiler veya bunların gerçek kişi temsilcileri yönetim kuruluna seçilebilir. Yönetim kurulu üye sayısı ikiden fazla olan şirketlerde üyelerin tamamının aynı kamu tüzel kişisinin temsilcisi olmaması şartıyla kamu tüzel kişisini temsilen birden fazla gerçek kişi yönetim kuruluna seçilebilir.
2. Belirli grupların yönetim kurulunda temsil edilmesi
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
7 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2015/160 E., 2015/8854 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varBATMAN 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
maddesine göre tüzel kişinin temsilcisi olarak seçilen yönetim kurulu üyesinin 6102 Sayılı TTK yürürlüge girdikten üç ay içinde istifa edeceğini, TTK'nın 359/2 maddesine göre tüzel kişi ortakları temsilen sadece bir kişinin yönetim kurulunda bulunması gerektiği halde birden fazla kişinin yer aldığını ileri sürerek, TTK'nın 391.
11. Hukuk Dairesi 2015/160 E. , 2015/8854 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : BATMAN 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
TARİHİ : 22/10/2014
NUMARASI : 2013/5-2014/487
Taraflar arasında görülen davada Batman 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen 22/10/2014 tarih ve2013/5-2014/487 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkilinin davalı şirketin B grubu imtiyazlı pay sahibi olduğunu, anasözleşmeye göre beş kişilik yönetim kurulunun üçünün A grubundan, ikisinin ise B grubu pay sahipleri tarafından belirleneceğini, yine şirket tarafından düzenlecek bütün belge ve sözleşmelerin geçerli olabilmesi için A ve B grubu yönetim kurulu üyelerinin müşterek imzası gerektiğini, 24.12.2012 tarihli yönetim kurulu kararında ikinci derece imza yetkililerinin A grubu pay sahipleri tarafından tespit edildiğini, anasözleşmedeki müşterek imza kuralına aykırı davranıldığını, ayrıca 6103 Sayılı Kanun'un 25. maddesine göre tüzel kişinin temsilcisi olarak seçilen yönetim kurulu üyesinin 6102 Sayılı TTK yürürlüge girdikten üç ay içinde istifa edeceğini, TTK'nın 359/2 maddesine göre tüzel kişi ortakları temsilen sadece bir kişinin yönetim kurulunda bulunması gerektiği halde birden fazla kişinin yer aldığını ileri sürerek, TTK'nın 391. maddesi uyarınca yönetim kurulu kararının batıl olduğunun tespitini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, alınan kararın anasözleşmeye ve yasalara uygun olduğunu, üyelerin imtiyazlı pay sahiplerince seçildiğini, TTK'nın 359/2 ve 6103 Sayılı Yasa'nın 25. maddesinin olayda uygulanamayacağını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre, yönetim kurulu üyelerinin imtiyazlı pay sahiplerinin haklarına dayanılarak seçildiği, 6103 Sayılı Kanun'un 25 ve TTK'nın 359/2 maddesinin olayda uygulanma olanağı bulunmadığı, alınan yönetim kurulu kararının geçerli olduğu, ancak üçüncü kişilere karşı hüküm ifade edebilmesi için B grubu hisse sahiplerinin seçtiği yönetim kurulu üyesinin imzasının gerektiği, bu hususun geçerlilik şartı olup, kararın batıl olmasını gerektirmeyeceği, geçerlilik ve batıllık durumunun birbirinden farklı olduğu gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı,davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 2,50 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 07/07/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2408 E., 2021/998 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Anonim şirketler, TTK’nın 359. maddesi uyarınca zorunlu yasal organlarından biri olan yönetim kurulu vasıtasıyla yönetilir ve temsil edilirler (TTK m.
Hukuk Genel Kurulu 2017/2408 E. , 2021/998 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın bir kısım talepler yönünden usulden reddine, bir kısım talepler yönünden ise esastan reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili; müvekkilinin 17.08.2011 ilâ 27.05.2013 tarihleri arasında 3.000TL ücret ve 2.000TL prim üzerinden davalı şirkette genel müdür olarak çalıştığını, Mart, Nisan, Mayıs ayı ücretlerinin, hafta tatili, genel tatil, fazla mesai çalışmaları karşılıklarının ödenmediği gibi yıllık izinlerin de kullandırılmadığını, 05.06.2013 tarihli ihtarname ile iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla kıdem tazminatı, fazla çalışma, genel tatil, yıllık izin ücreti ve üç aylık birikmiş ücreti karşılığı olarak şimdilik 1.000TL'nin faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 01.07.2014 tarihli ıslah dilekçesiyle talep sonucunu 16.528,20TL'ye yükseltmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; davacının müvekkilinin kurucu ortaklarından olduğunu, 07.02.2013 tarihine kadar yönetim kurulu üyesi olarak, 17.08.2011 ilâ 25.07.2013 tarihleri arasında genel müdür sıfatıyla hizmet verdiğini, davacının yönetim kurulu üyeliğinden istifasının 07.02.2013 tarihli genel kurul kararıyla kabul edildiğini, bu kararın 15.02.2013 tarihinde ilan edildiğini, davacının 01.03.2013 tarihine kadar ara ara şirkete gelmekle genel müdürlük vazifesini aksattığı gibi bu tarihten sonra hiç gelmez olduğunu, haklı nedenle fesih hakkı doğduğu hâlde %10 ortaklık sıfatı da bulunduğundan görevinin başına tekrar geçeceği düşüncesiyle Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) nezdinde çıkışının yapılmadığını, dava dilekçesinin tebliğinin ardından haklı nedenle fesih ve çıkış işlemlerinin gerçekleştirildiğini, davacının kıdem tazminatına hak kazanamadığını, yönetim kurulu üyesi ve genel müdür sıfatı ile diğer işçilik alacakları iddiasının da hayatın olağan akışına aykırılık taşıdığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. İstanbul 3. İş Mahkemesinin 23.10.2013 tarihli ve 2013/301 E., 2013/852 K. sayılı kararıyla, görevli mahkemenin İstanbul Asliye Ticaret Mahkemeleri olduğundan bahisle görevsizlik kararı verilmiştir. Anılan görevsizlik kararı, tarafların kararı temyiz etmemesi üzerine 01.11.2013 tarihinde kesinleşmiş olup davacı vekilinin talebi üzerine dosya görevli olarak gösterilen mahkemeye gönderilmiştir.
7. İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesinin 10.03.2015 tarihli ve 2014/444 E., 2015/163 K. sayılı kararı ile; davacının 15.02.2013 tarihinde hisse devri yaparak ortaklıktan ve yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldığı, 15.02.2013 tarihine kadar davalı şirkette ortak ve yönetim kurulu üyesi olmakla işveren sıfatı bulunduğundan anılan tarihe kadar işçilik alacağı isteyemeyeceği, bundan sonraki çalışmasının hizmet akdi kapsamında kaldığı, hizmet akdi kapsamında kalan talepler yönünden iş mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle davaya konu 9.000TL ücret alacağı ve 890,53TL kıdem tazminatı alacağı olmak üzere toplam 9.890,53TL yönünden dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine, davaya konu 4.637,67TL kıdem tazminatı alacağı ve 2.000TL yıllık izin ücret alacağı olmak üzere toplam 6.637,67TL alacak istemleri yerinde görülmediğinden reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
8. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur.
9. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 04.04.2016 tarihli ve 2016/2995 E., 2016/3579 K. sayılı kararı ile “…1- Dava, davalı şirkette genel müdür olarak çalışılan dönem içinde tahakkuk eden alacağın tahsili istemine ilişkin olup davacının, fesih tarihine kadar davalı şirkette genel müdür ve 07.02.2013 tarihine kadar yönetim kurulu üyesi sıfatının bulunduğu, ayrıca davalı şirketin ortağı olduğu taraflar arasında uyuşmazlık konusu değildir.
Anonim şirket ile şirketi temsile yetkili murahhas üye veya müdürler arasındaki ilişki 6102 sayılı TTK'nın 365 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Yine TTK'nın 4. maddesinde bu kanundan kaynaklanan uyuşmazlıkların tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın ticari dava olduğu belirtilmiş; aynı yasanın 5. maddesinde ise aksine hüküm bulunmadıkça tüm ticari davalar ile ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işlerinin asliye ticaret mahkemesinde görüleceği öngörülmüştür. Davacının, davalı şirkette genel müdür sıfatının bulunduğu ve 07.02.2013 tarihine kadar yönetim kurulu üyesi olduğu sabittir. Ayrıca davacının şirket hisselerini devrederek ortaklıktan ayrıldığına ilişkin bir belgeye dosya içerisinde rastlanmadığı, 20.05.2015 tarihli Sosyal Güvenlik Kurumu sorgulama kaydında davacının halen davalı şirket ortağı olduğu görüldüğü halde mahkemece hangi belgeye dayandırıldığı açıklanmadan, davacının 15.12.2013 tarihinde hisselerini devrettiği ve şirketten ayrıldığının görevsizlik kararına gerekçe yapılması doğru görülmemiştir. Bu durumda uyuşmazlığa konu tüm talepler hakkında asliye ticaret mahkemesinin görevli bulunduğu gözetilip işin esasına girilerek neticesine göre bir hüküm tesis edilmesi gerektiği halde davacının yönetim kurulundan ayrılmasına ilişkin kararın Ticaret Sicil Gazetesi'nde ilan edildiği 15.12.2013 tarihinden sonraya tekabül eden istemler yönünden görevsizlik kararı verilmesi yerinde olmamış, davacı vekilinin görevsizlik kararına ilişkin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün bozulması gerekmiştir.
2- Davacının esastan incelenip reddedilen kısma ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre davacı vekilinin aşağıdaki 3 nolu bent dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir.
3- Ancak, davacı, davalı şirkette genel müdür olarak çalıştığını ve Mart, Nisan, Mayıs ayları ücretlerinin ödenmediğini ileri sürerek bu alacağının tahsilini de istemiş olup davacının genel müdür sıfatının bulunduğu taraflar arasında uyuşmazlık dışıdır. Bu durumda davacının genel müdür sıfatına bağlı olarak ücret isteme hakkı bulunduğu nazara alınarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken işveren sıfatının da bulunduğu, bu nedenle alacak talebinde bulunamayacağı gerekçesiyle talebin reddine karar verilmesi yerinde olmamış, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
10. İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesinin 06.12.2016 tarihli ve 2016/735 E., 2016/827 K. sayılı kararı ile önceki gerekçelere ek olarak; davacının 15.02.2013 tarihinde yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldığı, şirkette temsil ve ilzam yetkisi ile müdür ya da genel müdür sıfatının bulunmadığı, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 370. maddesi kapsamında temsil ve ilzam yetkisi yönetim kuruluna ait olduğundan 15.02.2013 tarihinden sonraki dönemin aynı Kanun’un 365. maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceği, anılan dönemde davacı ile davalı şirket arasındaki ilişkinin işçi ve işveren ilişkisi olduğu, taraflar arasında hizmet akdi bulunduğundan görevli mahkemenin iş mahkemeleri olduğu, esasa dair olarak kıdem tazminat alacağı ve yıllık izin ücreti alacağı bakımından anılan alacak kalemlerinin davacının işçilik hakları mahiyetinde olması nedeniyle işveren sıfatıyla talepte bulunamayacağı, bozma kararındaki ücret alacağının Mart-Nisan-Mayıs 2013 aylarına ilişkin olup anılan dönemin 15.02.2013 tarihinden sonrasına ilişkin olması nedeniyle verilen görevsizlik kararına dair müddeabih kapsamında kaldığı, 15.02.2013 tarihinden önceki dönem için aylık ücret alacağı talebinin bulunmadığı, anılan dönem için talep edilen alacağın kıdem tazminatı ve yıllık izne ilişkin olması nedeniyle yerinde olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
11. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
12. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldığı tarihten sonraki döneme ilişkin alacak talepleri yönünden asliye ticaret mahkemesinin mi yoksa iş mahkemesinin mi görevli olduğu, buradan varılacak sonuca göre aynı döneme ilişkin davacının genel müdür sıfatına bağlı olarak ileri sürdüğü ücret alacağına ilişkin talebin esası yönünden inceleme yapılıp yapılamayacağı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukukî kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
14. Genel anlamda bir mahkemenin görevi; belirli bir davaya, dava konusunun niteliği veya değerine göre o yerdeki aynı yargı koluna giren ilk derece mahkemelerinden hangisi tarafından bakılacağını ifade eder. Mahkemelerin görevlerini belirleyen usul hukuku kuralları kamu düzenine ilişkin olup görev itirazı yargılamanın her aşamasında, usul hukukuna ilişkin hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın taraflarca ileri sürülebileceği gibi, davayı gören mahkeme de bu yönde bir itiraz olmasa bile görevli olup olmadığını kendiliğinden değerlendirmekle yükümlüdür. Her dava, usul hukukunun kamu düzenine ilişkin kurallarının gösterdiği görevli mahkeme hangisi ise onda görülmelidir.
15. Asliye ticaret mahkemeleri, 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un (5235 sayılı Kanun) 5/3. maddesinde düzenlenmiştir. Bu kapsamda asliye ticaret mahkemelerinin iş sahası ve hangi davalara bakacağı TTK'nın 5. maddesinde belirtilmiş olup anılan madde “Aksine hüküm olmadıkça, dava olunan şeyin değerine göre, Asliye Hukuk veya Sulh Hukuk Mahkemesi ticari davalara dahi bakmakla görevlidir. Şu kadar ki; bir yerde Ticaret Mahkemesi varsa Asliye Hukuk Mahkemesinin vazifesi içinde bulunan ve bu kanunun 4. ncü maddesi hükmünce ticari sayılan davalarla, hususi hükümler uyarınca Ticaret Mahkemesinde görülecek diğer işlere Ticaret Mahkemesinde bakılır.” hükmünü içermektedir. Buradan hareketle ele alınması gereken ticari dava kavramının çerçevesi TTK’nın 4. maddesinde “(1) Her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan hukuk davaları ve çekişmesiz yargı işleri ile tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın;
a) Bu Kanunda,
b) Türk Medenî Kanununun, rehin karşılığında ödünç verme işi ile uğraşanlar hakkındaki 962 ilâ 969 uncu maddelerinde,
c) 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun malvarlığının veya işletmenin devralınması ile işletmelerin birleşmesi ve şekil değiştirmesi hakkındaki 202 ve 203, rekabet yasağına ilişkin 444 ve 447, yayın sözleşmesine dair 487 ilâ 501, kredi mektubu ve kredi emrini düzenleyen 515 ilâ 519, komisyon sözleşmesine ilişkin 532 ilâ 545, ticari temsilciler, ticari vekiller ve diğer tacir yardımcıları için öngörülmüş bulunan 547 ilâ 554, havale hakkındaki 555 ilâ 560, saklama sözleşmelerini düzenleyen 561 ilâ 580 inci maddelerinde,
d) Fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta,
e) Borsa, sergi, panayır ve pazarlar ile antrepo ve ticarete özgü diğer yerlere ilişkin özel hükümlerde,
f) Bankalara, diğer kredi kuruluşlarına, finansal kurumlara ve ödünç para verme işlerine ilişkin düzenlemelerde, öngörülen hususlardan doğan hukuk davaları ve çekişmesiz yargı işleri ticari dava ve ticari nitelikte çekişmesiz yargı işi sayılır. Ancak, herhangi bir ticari işletmeyi ilgilendirmeyen havale, vedia ve fikir ve sanat eserlerine ilişkin haklardan doğan davalar bundan istisnadır.” şeklinde düzenlenmiştir. Maddede sayılan bu tür davalar mutlak ticari dava niteliği haiz olup işaret edilen bu ticari davalar dışında tarafların sıfatına ve uyuşmazlık ticari işletmeye ilişkin bulunmasa bile 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 99, 1147 sayılı Ticari İşletme Rehni Kanunu’nun 22, 3226 sayılı Finansal Kiralama Kanunu’nun 31, 2003 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 154, 182 ve 296. maddelerinden doğan davalar da mutlak ticari dava sayılmaktadır.
16. Bir davanın ticari nitelikte olup olmadığı, bir diğer ifade ile asliye ticaret mahkemesinde görülüp görülmeyeceğinin belirlenmesi işi de TTK’nın 4. maddesinde gösterilen ilkelere göre yapılmalıdır. Öğretide de benimsenen görüşe göre ticari davalar mutlak ticari davalar ve nispî ticari davalar olarak iki gruba ayrılmakta olup TTK’nın 4/1-a maddesi uyarınca bu Kanun’da düzenlenen hukuk davaları mutlak ticari davalardır. Nispî ticari davalar ise konusu ne olursa olsun, her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan hukuk davaları olup (TTK m. 4/1) belirtilen kanunî düzenlemeler uyarınca sadece mutlak ya da nispî ticari davalar asliye ticaret mahkemesinin görev alanı içerisindedirler.
17. İş mahkemelerinin görevi ise ilk olarak dava tarihinde yürürlükte olan mülga 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile düzenlenmiştir. 5521 sayılı Kanun’un 1. maddesine göre, “İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının” çözülmesi görevi iş mahkemelerine aittir. Öte yandan 25.10.2017 tarihinde 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun (7036 sayılı Kanun) yürürlüğe girmesi ile 5521 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmış, 7036 sayılı Kanun ile de göreve ilişkin yeni kurallar ihdas edilmiştir. Bu kapsamda 7036 sayılı Kanun’un görevi düzenleyen 5. maddesi, “(1) İş mahkemeleri;
a) 5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemiadamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına,
b) İdari para cezalarına itirazlar ile 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi kapsamındaki uyuşmazlıklar hariç olmak üzere Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türkiye İş Kurumunun taraf olduğu iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan uyuşmazlıklara,
c) Diğer kanunlarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilen uyuşmazlıklara ilişkin dava ve işlere bakar...” hükmünü içermektedir.
18. İş mahkemelerinin görevli olduğu davaların tespitinde iş/hizmet sözleşmesi, işçi, işveren, işveren vekili ve iş ilişkisi kavramlarının da irdelenmesi önem arz etmektedir. İş Kanunu’nun işçi, işveren ve iş ilişkisi kavramlarına ait tanımlamayı içeren 2/1. maddesinin 1. cümlesi “Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir.” hükmünü haizdir. Bu kapsamda iş sözleşmesi ise, İş Kanunu’nun 8. maddesinde “İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir.” şeklinde tanımlanmıştır.
19. Buradan hareketle iş sözleşmesinin, niteliği itibariyle iş görme, ücret ve bağımlılık unsurlarını ihtiva eden bir sözleşme olduğu kabul edilmelidir. Ayrıca 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 393. maddesinde düzenlenen hizmet sözleşmesi kavramının da İş Kanunu’nda düzenlenen iş sözleşmesi kavramından herhangi bir farkı bulunmamaktadır. Bu sebeple TBK’da düzenlenen hizmet sözleşmesi de iş mevzuatına dâhil olan ve iş görme, ücret ve bağımlılık unsurlarını kendi bünyesinde barındıran bir tür sözleşme olup anılan sözleşmeden kaynaklı uyuşmazlıklar da İş mahkemelerinin görev kapsamına dâhildir (Süzek, Sarper: İş Hukuku, 18. Baskı, İstanbul 2019, s. 223; Doğan Yenisey, Kübra: Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu Üyeliği ve İş Sözleşmesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 74, 2016, s. 318).
20. İş sözleşmesinin varlığı için ilk olarak işçi tarafından bir iş görme ediminin üstlenilmiş olması gerekmekte olup bu edim karşılığında işveren tarafından ücret ödenmesi, varlığı aranan diğer bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak iş sözleşmesinin varlığının kabulü için gerekli olan ve iş sözleşmesini diğer sözleşmelerden ayıran yegâne unsur bağımlılıktır. Bağımlılık unsuru İş Kanunu’nun 8/1. maddesinde de (TBK m. 393/1) “…bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi,…” şeklindeki ifadeyle vurgulanmıştır. İş sözleşmesindeki bağımlılık unsuru niteliği itibariyle ekonomik veya teknik bir bağımlılıktan ziyade kişisel ve hukukî nitelikte bir bağımlılığı ifade eder. Zira işverenin yönetimi/otoritesi altında ve onun vereceği talimatlarla iş görme edimini ifa eden işçinin bağımlılığı işçinin kişiliğiyle ilgili olup bu anlamda bağımlılık unsuru işçi nezdinde bir tür kişisel nitelik barındırmaktadır. Bu çerçevede iş ilişkisinde işverenin talimat verme hakkı karşısında işçinin verilen emir ve talimatlara uyma borcu bulunmaktadır. Bu emir ve talimatlar, diğer sözleşmelerden farklı olarak işçinin edimini ve bu edimin ifa sürecini organize eder. Bu tür bir bağımlılık, iş sözleşmesi tarafları arasında hukukî bir hiyerarşi oluşturmakta olup bu hiyerarşinin meşruiyeti, işçinin iş sözleşmesiyle bu durumu özgür iradesiyle kabulünden gelmektedir. Bu bağlamda iş sözleşmesindeki bağımlılık unsuru aynı zamanda hukukî nitelikte bir bağımlılığı da içermektedir (Süzek, s. 223-225). Buradan hareketle işin işverene ait işyerinde görülmesi, malzemenin işveren tarafından sağlanması, iş görenin işin görülme tarzı bakımından iş sahibinden talimat alması, işin iş sahibi veya bir yardımcısı tarafından kontrol edilmesi, işçinin bir sermaye koymadan ve kendine ait bir organizasyonu olmadan faaliyet göstermesi, ücretin ödenme şekli, kişisel bağımlılığın tespitinde dikkate alınacak yardımcı olgulardır.
21. Buna karşın kendi adına bağımsız çalışıp kazanç sağlayan kişiler ise işçi statüsünde kabul edilemezler. Bu kişiler arasında, herhangi bir işverene iş sözleşmesi ile bağlı olmayan esnaf ve sanatkârlar, kolektif, komandite ve limited şirket ortakları, anonim şirket kurucu ortakları, yönetim kurulu üyeleri gibi kimseler kural olarak sayılabilirler. Ancak hukuksal olgu belirtilen şekilde olmakla birlikte, iş hayatında ayrık durumların ortaya çıkması mümkündür. Bir kimsenin biçimsel anlamda anonim şirket yöneticisi veya ortağı gözükmesine karşın, iş sözleşmesinin unsurlarını ihtiva eden bir iş ilişkisi içerisinde çalışma yapması durumunda salt ortaklık veya yöneticilik statüsünden hareketle şirket ile arasında iş/hizmet ilişkisinin bulunmadığına dair bir sonuca varılamaz. Bu sebeple hukuksal statüsü belirlenmek istenilen kişinin şirket içerisindeki pozisyonu, gördüğü iş, çalışma koşulları ve aldığı ücret birlikte değerlendirilerek ekonomik yaşamının ne şekilde sürdürüldüğü ortaya konulup taraflar arasındaki hukukî ilişkinin niteliği belirlenmelidir.
22. Ayrıca belirtilmelidir ki; işçinin, işverenin kapsam ve sınırlarını belirlemiş olduğu iş organizasyonu içerisinde işverene bağımlılığına zarar vermeyecek oranda ve yükümlü olduğu iş görme ediminin ifası uğruna karar alma yetkisiyle işveren yararına iş sözleşmesiyle bağlı olarak çalışması bağımlılık unsurunu ortadan kaldırmamaktadır. Zira genel nitelikte de olsa işveren tarafından çerçevesi çizilen ve organize edilen bir iş görme ediminin ifası, işverenin yönetim ve talimatı altında gerçekleşen bir bağımlılık ilişkisinin varlığını ortaya koymakta olup bu tür bir iş ilişkisinde bağımlılık unsuru görece zayıf olsa da varlığını korur. İşçinin, işverenin belirlediği koşullarda çalışırken kendi üretici gücünü kullanması ve işverenin isteği doğrultusunda işin yapılması için serbest hareket etmesi işverenle arasındaki bağımlılık unsuruna zarar veren bir olgu olarak değerlendirilemez.
23. Bu aşamada tüzel kişinin işveren niteliği ve yine tüzel kişinin organlarının iş ilişkisindeki konumları üzerinde durulmasında da yarar bulunmaktadır. Genel olarak tüzel kişiler, hak ehliyetine sahip kişiler olarak oluşumları gereği insana özgü niteliklere bağlı durumlar dışındaki bütün haklara sahip olabilirler. Keza fiil ehliyetine de sahiptirler. Dolayısı ile kendi eylemleri sonucu hak sahibi olabilir, sahip oldukları hakları kullanabilir ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunabilirler. Tüzel kişi soyut bir varlık olduğuna göre onun iradesini oluşturacak ve oluşan iradeyi açıklayacak olan yapılar yine şirketin organları olup bu organlar belirli kişi veya kişilerden oluşmaktadırlar.
24. İşveren sıfatına sahip tüzel kişilerde yönetim ile emir ve talimat verme yetkisi tüzel kişinin yukarıda açıklanan organları tarafından kullanılmaktadır. Bu bağlamda geniş anlamda tüzel kişinin iradesinin oluşmasında ve ifade edilmesinde rol oynayan herkes geniş anlamda organ olarak kabul edilebilir. İş hukuku bakımından ise organ; tüzel kişinin yasa veya esas sözleşme gereği var olan organ içerisinde görev ifa eden kişileri ifade etmektedir (Doğan Yenisey, s. 316). Bu doğrultuda tüzel kişilerin iradesi organları vasıtasıyla açıklandığından (4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m. 50) tüzel kişi işverenlerin kendileri soyut işveren, tüzel kişinin icra/yönetim organı ise somut işveren olarak nitelendirilebilir. Bu durumda anonim şirketlerde, iş sözleşmesinin tarafı olan şirketin kendisi soyut işveren, şirketin yönetim ve icra organı olan yönetim kurulu ise somut işveren olarak kabul edilir. Anonim şirketlerde somut işveren sıfatını taşıyan organ bir kuruldan oluşabileceği gibi tek başına bir kişiye verilen yetki çerçevesinde gerçek kişinin de organ sıfatını kazanması mümkündür. Bu bağlamda TTK’nın 367. maddesi uyarınca anonim şirket, yönetimini tek bir yönetim kurulu üyesine bırakılabileceği gibi üçüncü kişiye de devredebilir. Bu düzenleme çerçevesinde yönetim yetkisini devralan yönetim kurulu üyesi yahut üçüncü kişi organ sıfatıyla somut işveren niteliğine sahip olacaktır. Zira tüzel kişinin temsil ve yönetimi ile iradesi bu kişi tarafından ortaya konmaktadır (Süzek, s. 144). Böyle bir durumda murahhas yönetim kurulu üyesi ya da müdür olarak TTK’nın 367. maddesi kapsamında atanan kişiler sahip oldukları işveren sıfatlarıyla ve iş sözleşmesi dâhilinde iş görme ediminin ifası sırasında yönetim ile emir ve talimat verme yetkisine sahip olurlar. Bu sebeple şirketi temsil ve yönetime yetkili kişi-organ sıfatını taşıyan bu kişiler işveren konumunda bulunduklarından işçi sayılamazlar.
25. Uyuşmazlığın niteliği gereği üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise; anonim şirketlerde yönetim yetkisinin kullanımında şirkette farklı düzeylerde görev alan ve şirkette pay sahibi olan yöneticilerin şirketle aralarındaki hukukî ilişkidir. Zira pay sahibi yönetici olarak şirket organlarında yahut farklı konumlarda görev alıp şirketin yönetimine katılan kişilerin şirketle olan ilişkilerinin hangi hukuk dalının inceleme konusu olduğunun belirlenmesi, tarafların hak ve yükümlülüklerinin tespitinde ve ortaya çıkacak olan uyuşmazlıklardan kaynaklanan davaların hangi mahkemelerin görev alanında gireceğinin belirlenmesinde önem arz etmektedir.
26. Anonim şirketler, TTK’nın 359. maddesi uyarınca zorunlu yasal organlarından biri olan yönetim kurulu vasıtasıyla yönetilir ve temsil edilirler (TTK m. 365). Ayrıca TTK’nın 135. maddesinde yönetim organı kavramının anonim şirketlerde yönetim kurulu olarak anlaşılması gerektiği açık bir biçimde düzenlenmiştir. Bu doğrultuda yönetim kurulu anonim şirketin hem yönetim hem de temsil organıdır. Yönetim kurulunu oluşturan kişiler de kişi-organ sıfatlarıyla şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işleri ve hukukî işlemleri şirket adına yapabilir ve bunun için şirket unvanını kullanarak yapacağı işlemlerle şirket lehine hak elde edebileceği gibi şirketi borç altına sokabilirler (TTK m. 371). Bu bağlamda şirketi temsil ve ilzama yetkili olarak yöneten ve bu suretle kişi-organ sıfatına sahip anonim şirket yönetim kurulu üyeleri, iş hukuku bağlamında somut işveren niteliği haiz olup bu kişilerin anonim şirketle aralarındaki ilişki iş/hizmet ilişkisi olarak kabul edilemez.
27. Anonim şirket ile yönetim kurulu üyesi arasındaki ilişkinin hukukî niteliği karşılaştırmalı hukukta tartışmalı olmakla beraber hukukumuzda bu ilişkinin vekâlet akdi olduğu görüşü hakimdir (Çamoğlu, Ersin: Anonim Ortaklık Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu, İstanbul 1972, s. 102-104). Genel kabul bu olmakla birlikte kişi-organ statüsündeki murahhas yönetim kurulu üyeleri dışında anonim şirket yönetim kurulunu oluşturan kişilerle şirket tüzel kişiliği arasındaki ilişki kural olarak vekâlet akdine dayansa da bu ilişkinin iş/hizmet ilişkisi olarak kurulmasına da bir engel bulunmamaktadır. O hâlde hukukî nitelendirme her somut olaydaki çalışma ilişkisi özelinde yapılmalıdır (Süzek, s. 147). Bu bağlamda İş Kanunu’na tabi genel müdür olarak çalışan pay sahiplerinin aynı zamanda yönetim kurulu üyesi olmaları hâlinde dahi kişi-organ statüsünü taşıyıp taşımadıklarının ayrıca araştırılması gerekir.
28. Anonim şirket yönetim kurulunda yer almamakla veya TTK’nın 367. maddesi kapsamında şirketi temsil ve ilzama yetkili müdür olarak tayin edilmemekle birlikte şirketin somut işveren niteliğine sahip yönetim kurulundan aldıkları temsil yetkisine dayalı olarak işveren adına farklı seviyelerde yönetimde görev alan ve işçilere emir-talimat verme yetkisine sahip olan genel müdürler, müdürler vb. kişiler ise İş Kanunu kapsamında işveren değil işveren vekili sayılırlar. İşveren vekili ise İş Kanunu’nun 2/4. maddesinde “İşveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan kimselere işveren vekili denir.” şeklinde tanımlanmış olup işveren vekili hem işçi hem de işveren vekili sıfatlarını birlikte taşımaktadır. Burada işveren vekili sayılabilmek için işveren adına hareket etmek ve işyerinin yönetiminde görevli olmak kanunda aranan iki unsur olarak karşımıza çıkar. Bu kapsamda iş sözleşmesiyle bağlı olarak çalışan işveren vekili işverene karşı işçi sıfatına sahip olduğundan işveren karşısında İş Kanunu’ndan kaynaklanan tüm haklardan yararlanarak aynı Kanun’daki tüm yükümlülüklerden de sorumludur. Bu husus ayrıca İş Kanunu’nun 2/5. maddesinde “Bu Kanunda işveren için öngörülen her çeşit sorumluluk ve zorunluluklar işveren vekilleri hakkında da uygulanır. İşveren vekilliği sıfatı, işçilere tanınan hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz.” hükmüyle açıkça ifade edilmiştir. Ancak anonim şirketin genel müdürünün, kişi-organ sıfatını haiz bir biçimde şirketi yönetim ve temsil yetkisine sahip bir biçimde yönetim kurulu üyesi olarak atanması durumunda somut işveren sıfatına sahip olması nedeniyle iş/hizmet sözleşmesi çerçevesinde bir çalışan olarak kabulü mümkün değildir.
29. Bu hususla alakalı olarak anonim şirkette çalışan şirket ortaklarının ve yöneticilerinin sosyal güvenlik mevzuatındaki sigortalılık statüleri de yol gösterici mahiyette düzenlemeler içermekte olup 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun (5510 sayılı Kanun) 4. maddesinde; anılan Kanun’un kısa ve uzun vadeli sigorta kolları uygulaması bakımından (a) bendine göre hizmet akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanlar ile (b) bendine göre hizmet akdine bağlı olmaksızın kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlardan (3) numaralı alt bende göre anonim şirketlerin yönetim kurulu üyesi olan ortakları hakkında uygulanacağı düzenlenmiştir. Bu çerçevede anonim şirketlerin ortaklarının pay sahibi oldukları şirkette hizmet/iş sözleşmesinin unsurlarını taşıyan bir biçimde fiili bir çalışmalarının bulunması hâlinde 5510 sayılı Kanun’un 4/1-a kapsamında sigortalı oldukları kabul edilerek bu kişilerin bahse konu madde kapsamında hizmet/iş akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanlar statüsüne değerlendirme kapsamına alındıkları göze çarpmaktadır. Bu anlamda anonim şirket ortaklarının yönetim kurulu üyesi olarak tayinleri durumunda dahi şirkette çalışan ortağın hangi işte ne kadar süre çalıştığı, özellikle iş/hizmet sözleşmesinin en önemli unsuru olan bağımlılık unsurunun varlığı göz önüne alınmakta, sigortalılık statüsü de buna göre belirlenmektedir. Bu doğrultuda yönetim kurulunda yer almayan ortağın diğer unsurların da varlığı hâlinde iş/hizmet sözleşmesi çerçevesinde ortağı olduğu şirkette çalışmasının iş/hizmet ilişkisi olarak kabulü de mümkündür.
30. Anonim şirket yönetiminde görev alan pay sahibi genel müdür ortak ile şirket arasında iş ilişkisinin bulunup bulunmadığının belirlenmesine temel alınan yegâne ölçüt pay sahibi genel müdürün şirketle arasında var olan hukukî ilişkideki bağımlılık düzeyi olup genel müdür ortağın fiili olarak şirket karşısındaki konumu itibariyle sahip olduğu imkânlar, bu bağımlılığın varlığına veya düzeyine yaptığı etki oranında taraflar arasındaki ilişkinin de vasfını belirlemektedir. Bu sebeple bir anonim şirkette yönetim kurulu üyesi olan yahut olmayan ve farklı düzeylerde şirketin yönetiminde görev alan ortakların şirketle olan ilişkilerinin nitelemesinde her olayın kendi içerisinde barındırdığı koşullara göre değerlendirme yapılıp çalışanın ticari amaçla ve bağımsız olarak kazanç sağlamanın mı yoksa iş/hizmet ilişkisinde olduğu gibi şirkete bağımlı ve ücretli bir çalışmanın mı söz konusu olduğu belirlenerek şirketle çalışan arasındaki ilişkinin niteliği belirlenmelidir.
31. Yönetim kurulu üyesi olmayan anonim şirket ortağının genel müdür olarak şirketle arasındaki ilişkinin niteliğinin ve şirketle arasındaki bağımlılık ilişkisinin belirlenmesinde sahip olduğu pay oranı da dikkate alınması gerekli diğer bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira anonim şirketlerde pay sahipleri, TTK’nın 407/1. maddesi uyarınca şirket işlerine ilişkin haklarını genel kurulda kullanmaktadırlar. Anonim şirketin karar organı olan genel kurul ise TTK’nın 408/2-b maddesi uyarınca yönetim kurulu üyelerinin seçiminde ve görevden alınmalarında yetki sahibidir. Bu anlamda her pay sahibi TTK’nın 408/2-b, 359 ve 364. maddeleri çerçevesinde şirketin yönetim organı olarak yönetim kurulunun tayin ve azlinde sahip oldukları pay oranında söz sahibidirler. Dolayısıyla anonim şirkette çalışan ortağın sahip olduğu pay miktarının şirkette alınacak kararlara etki edebilecek ve karar almada gerekli çoğunluğu sağlayabilecek orana sahip bulunması hâlinde ortağın şirkete kişisel bağımlılığından ve bu suretle iş/hizmet ilişkisinin varlığından söz edilemez. Zira böyle bir durumda somut işveren olan yönetim kurulunu genel kurul vasıtasıyla belirleme yetkisi, çalıştığı şirkette sahip olduğu pay miktarı nedeniyle ortağa ait olacağından kendi belirleme serbestîsine sahip olduğu işveren ile arasında iş/hizmet ilişkisinin varlığı için gereken bir bağımlılık olgusunun mevcudiyetinden bahsedilemeyeceği gibi şirketle çalışan ortak arasında iş/hizmet ilişkisi anlamında bir hukukî hiyerarşinin bulunduğu da söylenemez.
32. Ancak pay sahibi olduğu şirkette çalışan ortağın pay oranının genel kurulda alınacak kararlara etki edemeyecek sembolik düzeyde kalması durumunda ise çalışan ortak ile şirket arasında kişisel ve hukukî anlamda bağımlılık unsurunun ve bu suretle iş/hizmet ilişkisinin varlığı kabul edilerek bu ortağın İş Kanunu’ndan kaynaklanan haklardan yararlanması mümkün olup yine şirketle arasında bu ilişkiden kaynaklı olarak ortaya çıkan uyuşmazlıklardan doğan davaların iş mahkemelerinde görülmesi mümkün olacaktır. Zira bir kimsenin biçimsel anlamda anonim şirket ortağı gözükmesine karşın, bağımlı çalışma koşulları ve aldığı ücret, bağımsız çalışma ve kazanç sağlama durumundan baskınsa salt ortaklık statüsünden hareketle bir sonuca gidilemez. Bu sebeple hukuksal statüsü belirlenmek istenilen şirket ortağının çalıştığı şirket içerisindeki pozisyonu, gördüğü iş, çalışma koşulları ve şirketle arasındaki bağımlılık düzeyi birlikte değerlendirilerek iş görme ediminin ne şekilde sürdürüldüğü ortaya konulması gerekir. Zira sembolik sayılabilecek bir oranda şirket orağı gözükmesine karşın kişinin yasaların öngördüğü anlamda ve yukarda unsurları ortaya konduğu biçimde hizmet/iş sözleşmesine göre çalışması belirlendiği takdirde bu kişiyle ortağı olduğu şirket arasında iş/hizmet ilişkisinin mevcudiyetinin kabulü zorunlu olup bu ilişkiden doğan uyuşmazlıklardan kaynaklanan davalara bakma görevi iş mahkemelerine aittir.
33. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; davacının davalı şirketin kurucu ortağı olduğu ve 15.02.2013 tarihine kadar yönetim kurulu üyesi genel müdür olarak davalı şirkette görev aldığı, yönetim kurulu üyeliği sırasında şirketi tek başına temsil ve ilzâm yetkisinin bulunmadığı, yönetim kurulundan ayrıldığı dönemde ise ortaklık sıfatıyla birlikte davalı şirketten ayrıldığı tarihe kadar şirkette genel müdür olarak görev aldığı, dava tarihi itibariyle davalı şirkette %10 oranında pay sahibi olduğu anlaşılmaktadır.
34. Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldıktan sonraki dönemde genel müdür sıfatıyla şirkette çalışmaya devam ettiğini, belirtilen bu çalışma sırasında davacının şirketin tüm operasyonel faaliyetinde ve şirket çalışanlarının koordinasyonunda görev aldığını belirtmiş olup, davalı tarafça verilen cevap dilekçesinde de davacının genel müdür olarak çalışması doğrulanmıştır. Ayrıca SGK tarafından mahkemeye gönderilen müzekkere cevaplarında davacının davalı şirkette çalıştığı dönemde SGK nezdinde 5510 sayılı Kanun’un 4/1-a maddesi kapsamında “Hizmet akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanlar” tanımı içerisinde sigortalı olarak kayıtlı olduğu belirlenmiştir. Davacının SGK kayıtlarındaki meslek adı “Yönetici (İş Hizmetleri)” olarak tanımlanmakta olup sosyal güvenlik mevzuatına göre davalı şirkette yönetici olmakla beraber şirket ile bağımlılık unsurunu haiz bir iş ilişkisi içerisinde çalışmış olduğu kabul edilebilir.
35. Davalı şirketin ortaklık yapısı bakımından yapılan incelemede ise; şirketin sahip olduğu 50.000TL sermayenin her biri 1TL kıymetinde 50.000 paya bölünmüştür. Davacının davalı şirket sermayesi üzerindeki ortaklık payı 5000 pay ile 5.000TL tutarında olup mevcut durum itibariyle davalı şirkette %10 oranında paya sahiptir. Dava dışı diğer ortakların davalı şirketteki payları ise sırasıyla 40.000 pay, 4.000 pay, 500 pay ve yine 500 pay olarak kayıtlıdır. Davalı şirketin ana sözleşmesinin 13. maddesinde de genel kurul toplantı ve karar nisaplarında TTK’nın hükümlerinin uygulanacağı, ortakların sahip oldukları pay oranında oy haklarının bulunduğu düzenlenmiştir. Dolayısıyla toplantı ve karar nisabında uygulanacak olan TTK’nın 418. maddesi uyarınca davalı şirket genel kurulu, sermayenin en az dörtte birini karşılayan payların sahiplerinin veya temsilcilerinin varlığıyla toplanacak olup kararlar toplantıda hazır bulunan oyların çoğunluğu ile alınacaktır.
36. Bu doğrultuda yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldıktan sonraki dönemde genel müdür olarak yaptığı işin niteliği ve SGK nezdinde kayıtlı olduğu statü nazara alındığında; davacının davalı şirkette, işveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan işveren vekili niteliğini haiz bir iş/hizmet ilişkisi içerisinde çalıştığının kabulü gerekmektedir. Zira anılan dönemde davacının, şirketi temsil ve ilzama yetkili yönetici olarak iş/hizmet sözleşmesindeki bağımlılık unsurunu ortadan kaldırır düzeyde bir görev aldığı söylenemez. Ayrıca davacı tarafından ifa edilen iş görme ediminin şirketin operasyonel faaliyeti ve çalışanların koordinasyonu kapsamında yönetici olarak gerçekleştirilmiş olması nazara alındığında, davacının uyuşmazlık konusu dönemde, İş Kanunu’nun 2/5. maddesinde tanımlanan işveren vekilliği sıfatı için gerekli tüm unsurları bünyesinde barındıran bir çalışma içerisinde olduğu anlaşılmakta olup bu sebeple işveren vekili sıfatını haiz olan davacı, İş Kanunu’nun 2/6. maddesi uyarınca işveren davalı şirket karşısında iş/hizmet sözleşmesiyle çalışan konumundadır. Ayrıca davacının şirkette sahip olduğu pay oranı ile davalı şirketin ortaklık yapısı ve esas sözleşme hükümleri birlikte değerlendirildiğinde; davacının, davalı şirketin yönetim kurulunu tayini için alınacak genel kurul kararlarına etkisi, sahip olduğu pay oranı nedeniyle sınırlıdır. Dolayısıyla davacının payı, davalı şirketle olan iş/hizmet ilişkisindeki bağımlılık unsurunu ortadan kaldırabilecek düzeyde değildir.
37. Neticeten davacının, uyuşmazlık konusu dönemde pay sahibi olduğu davalı şirkette, işveren vekili sıfatıyla bağımlı bir nitelikte iş/hizmet ilişkisi içerisinde gerçekleştirdiği çalışma nazara alındığında, bu döneme ilişkin ileri sürdüğü alacak talepleri hakkında yapılacak inceleme ve değerlendirmelerin iş hukukuna ilişkin mevzuatın inceleme alanına girdiği açıktır. Dolayısıyla hem dava tarihinde yürürlükte olan 5521 sayılı Kanun’un 1. maddesi, hem de dava tarihinden sonra yürürlüğe giren 7036 sayılı Kanun’un 5. maddesi kapsamında; davacının yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldığı tarihten sonraki uyuşmazlık konusu döneme ilişkin olarak işbu dava ile ileri sürdüğü alacak talepleri bakımından yapılacak inceleme ve değerlendirme iş mahkemelerinin görevi kapsamında olup bu bağlamda davacının genel müdür sıfatına bağlı olarak uyuşmazlık konusu döneme ilişkin ileri sürdüğü ücret alacağına dair talebinin de yine görevli mahkeme olan iş mahkemesince incelenmesi gerekmektedir.
38. Hâl böyle olunca direnme kararının yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerle onanmasına karar vermek gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA,
Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,
Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 14.09.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2020/195 E., 2021/6335 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTİCARET MAHKEMESİ
tam metni aç
ve ...'nın genel müdür yardımcısı, davalı ...'un bütçe, bilanço ve raporlama müdürü, davalı ...'ün de mali kontrol müdürü olarak çalıştığını, banka zararından TTK 336, 337, 341, 342, 346 ve 359. maddeleri gereğince sorumluluklarının bulunduğunu ileri sürerek, 17.505.694.208,10 TL zararın, bankanın iflas tarihi olan 08.06.2005 tarihinden dava tarihine kadar işlemiş 9.311.570.510,86 TL faizi ile bir
11. Hukuk Dairesi 2020/195 E. , 2021/6335 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ
Taraflar arasında görülen davada İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi'nce verilen 03.12.2015 gün ve 2007-369/697 sayılı kararı bozan Daire'nin 25.06.2019 gün ve 2019-1003/4807 sayılı kararı aleyhinde davacı TMSF vekili, davalı ..., davalı ... vekili, davalı ... ... vekili ve davalı ... vekili tarafından karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçesinin süresi içinde verildiği de anlaşılmış olmakla, dosya için düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra gereği konuşulup düşünüldü:
Davacı vekili, T. ... Bankası A.Ş.'nin 03.07.2003 tarihinde BDDK tarafından mevduat kabul etme izninin kaldırıldığını ve Mülga 4389 sayılı Bankalar Kanun'un 16. m. gereğince yönetim ve denetiminin TMSF'ye geçtiğini, anılan Yasa'nın 16/3. maddesi uyarınca TMSF tarafından bankanın iflası yönünde dava açıldığını ve İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2004/232 E. 2005/361 K. sayılı dosyası ile 08.06.2005 tarihinde iflas kararı verildiğini ve 4389 sayılı Yasa'nın 16/4. maddesi gereğince fon tarafından tasfiyesinin yürütüldüğünü ve fon kurulunun 23.06.2005 tarihli kararıyla İflas İdaresinde görev yapacak memurların atandığını ve halen tasfiyesinin devam ettiğini, davalılardan ...'ın banka yönetim kurulu başkanı, ...'ın yönetim kurulu başkan vekili, davalılar ..., ..., ... ve ...'un yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptıklarını, davalı ...'ın ise genel müdür, denetim kurulu üyelerinin davalılar ... ve ... olduğunu, davalılar ... ve ...'nın genel müdür yardımcısı, davalı ...'un bütçe, bilanço ve raporlama müdürü, davalı ...'ün de mali kontrol müdürü olarak çalıştığını, banka zararından TTK 336, 337, 341, 342, 346 ve 359. maddeleri gereğince sorumluluklarının bulunduğunu ileri sürerek, 17.505.694.208,10 TL zararın, bankanın iflas tarihi olan 08.06.2005 tarihinden dava tarihine kadar işlemiş 9.311.570.510,86 TL faizi ile birlikte toplam 26.817.264.718,96 TL'nin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline ve bu alacağa dava tarihinden tahsil tarihine kadar ticari işlerde uygulanan temerrüt faizi uygulanmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Bir kısım davalılar vekilleri, davanın reddini istemiştir.
Diğer davalılar, davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece iddia, savunma, toplanılan deliller ve tüm dosya kapsamına göre, davanın kısmen kabulü ile, 16.800.246.527,00 TL asıl, 8.788.395.627,68 TL işlemiş faiz olmak üzere toplam 25.588.642.154,68 TL'nin (davalı ...'ın asıl alacağın 11.623.601.204,69 TL'sinden, işlemiş faizin 6.080.434.941,30 TL'sindeki toplam 17.704.036.145,99 TL'sinden sorumlu olması kaydıyla, davalı ...'nın asıl alacağın 960.249.825,29 TL'sinden, işlemiş faizin 502.317.353,05 TL'sinden toplam 1.462.567.178,34 TL'sinden sorumlu olması kaydıyla) davalılardan müteselsilen tahsiline, asıl alacak 16.800.146.527,00 TL'ne (davalı ... için asıl alacağın 11.623.601.204,69 TL, davalı ... için asıl alacağın 960.249.825,29 TL olması kaydıyla) dava tarihi olan 02.05.2007 tarihinden itibaren değişen oranlarda avans faizi uygulanmasına dair verilen kararın bir kısım davalılar vekilleri ile katılma yolu ile davacı devralan TMSF vekilince temyizi üzerine karar Dairemizce bozulmuştur.
Davacı TMSF vekili, davalı ..., davalı ... vekili, davalı ... ... vekili, davalı ... vekili, bu kez karar düzeltme isteminde bulunmuştur
Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, davacı TMSF vekili, davalı ..., davalı ... vekili, davalı ... ... vekili ve davalı ... vekilinin HUMK 440. maddesinde sayılan hallerden hiçbirini ihtiva etmeyen karar düzeltme isteğinin reddi gerekir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı TMSF vekili, davalılar ..., ..., ... ... ve ... vekillerinin karar düzeltme isteklerinin HUMK 442. maddesi gereğince REDDİNE, aşağıda yazılı bakiye 31,10 TL karar düzeltme harcının ve 3506 sayılı Yasa ile değiştirilen HUMK 442/3. maddesi hükmü uyarınca takdiren 520,95 TL para cezasının karar düzeltilmesini isteyen davalılar ..., ..., ... ... ve ...'dan ayrı ayrı alınarak Hazine'ye gelir kaydedilmesine, davacı TMSF'den harç ve ceza alınmasına yer olmadığına, 18/11/2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2015/1073 E., 2019/64 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSulh Ceza
tam metni aç
maddesi ve devamı ile suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 359. maddesi ve devamında anonim şirketlerde yönetim kuruluna ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir.
Ceza Genel Kurulu 2015/1073 E. , 2019/64 K.
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 19. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Sulh Ceza
Sayısı : 674-369
İşgal ve faydalanma suçundan sanık ...'in 6831 sayılı Kanun’un 93/2 ve 93/4. maddeleri uyarınca 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve müsadereye ilişkin Antalya (Kapatılan) 1. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 17.11.2008 tarih ve 1144-1217 sayılı hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 13.06.2011 tarih ve 17050-8196 sayı ile;
"...1-Suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan yasalar ile sonradan yürürlüğe giren yasaların ilgili hükümlerinin somut olaya ayrı ayrı uygulanması ve hükmedilecek cezalar belirlendikten sonra, sanığın lehine olan yasanın tespiti ile lehe yasanın bir bütün hâlinde uygulanması ve bu durumun hükmün gerekçesine yansıtılması gerektiği gözetilmeksizin hüküm tesisi,
2- Antalya 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2010/67 Değişik İş No ve 26.01.2010 tarihli kararında sanık ... hakkında 13.06.2006 tarih, 2005/1040 esas-2006/659 karar sayılı ilamı ile verilen mahkûmiyet hükmünün sanığın adli sicil kayıtlarından çıkarılmasına karar verildiği göz önüne alınarak sanık hakkında CMK' nın 231. maddesinde belirtilen objektif ve subjektif şartların denetime imkân verecek şekilde tartışılması lüzumu," isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Bozmaya uyan Yerel Mahkemece 26.04.2013 tarih ve 674-369 sayı ile verilen sanığın, 6831 sayılı Kanun’un 93/2, TCK’nın 53/1 ve 6831 sayılı Kanun'un 93/4. maddeleri uyarınca 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye ilişkin hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 19. Ceza Dairesince 24.06.2015 tarih ve 1665-3238 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 13.07.2015 tarih ve 240369 sayı ile;
"...Antalya ili, Konyaaltı İlçesi, ......Köyü,......mevkisinde 10 no'lu bölmede faaliyet gösteren ve kum - çakıl ocağı işleten ..... A. Ş. yönetim kurulu üyesi sanık ...'in, şirket tarafından işletilen kum çakıl ocağına gelen elektrik enerji hattının orman alanından geçirilmesi suretiyle işgal ve faydalanma suçunu işlediği iddiası ile açılan kamu davasının sonunda mahkûmiyetine karar verilmiştir.
Suça konu enerji hattının Orman İdaresinden izin alınmadan devlet ormanı içine elektrik direkleri dikilmek suretiyle geçirildiği konusunda ihtilaf yoktur. Ancak ..... Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş. yönetim kurulu üyesi olan sanığın orman alanından geçirilen enerji nakil hattı ile ilgili olarak ceza sorumluluğunun bulunup bulunmadığı hususunun irdelenmesinde zorunluluk bulunmaktadır.
..... Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş.nin 30.06.2006 tarihli olağan genel kurulunda, yönetim kurulu başkanlığına......'in, yönetim kurulu başkan yardımcılığına .....'in üyeliğe ise sanığın seçildiği, yönetim kurulunun bu üç kişiden oluştuğu, temsil ve ilzam yetkisinin ise şirket kaşesi altında yönetim kurulu üyelerinden herhangi ikisinin imzası ile kullanılacağının belirlendiği anlaşılmaktadır. Yargılamaya konu olayla ilgili suç tutanağının düzenlendiği tarih olan 09.10.2006 günü şirket genel kurulundan sonraki bir tarihe denk gelmektedir. Enerji nakil hattının ilk tesis tarihinin ise sanık müdafisinin itiraz dilekçesi ekinde sunduğu belge örneklerine göre 1993 yılına uzandığı anlaşılmaktadır. Yani suç tutanağının düzenlendiği tarih itibarıyla suça konu enerji nakil hattının kullanım süresi yaklaşık 13 yıldır. İki tarih arasında sanığın şirket ile ilşkisinin ne olduğu, şirket işlerini kimin yönettiği, şirketi temsil ve ilzama yetkili olanların kimler olduğu konusunda Yerel Mahkemece yapılmış bir araştırma yoktur. Suç tutanağı düzenlenirken şantiye sorumlusu Ali Gündoğmuş'un şirketin sahibi olarak ...'i göstermesi ve 30.06.2006 günlü şirket olağan genel kurulu toplantı sonuçlarına ilişkin Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi örneği dışında sanığın cezai sorumluluğuna dair başkaca bilgi ya da belge dosyada bulunmamaktadır. Söz konusu araştırmanın yapılmasının iki ayrı önemi vardır.
Birincisi, 30.06.2006 olağan genel kurul kararlarına göre şirketi temsil ve ilzama yetkili kişiler müşterek imza ile şirket yönetim kurulu üyelerinden herhangi ikisidir. Şirket yönetim kurulunun diğer üyeleri ve suça konu enerji nakil hattının çekildiği kum çakıl ocağı sorumlusu veya sorumluları tespit edilip şirket işlerinin kim tarafından yürütüldüğü, özellikle bu yerin işlerinin idaresinin yönetim kurulu üyelerinden kim ya da kimler tarafından yürütüldüğünün tereddüte yer vermeyecek şekilde saptanması ve sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayini gerekirken eksik kovuşturma ile hüküm kurulmasıdır.
İkincisi, ilk tesisi 1993 yılına uzanan söz konusu enerji nakil hattının ilk tesis tarihinde sanığın şirket içindeki konumunun ne olduğunun suç kastı üzerindeki etkisidir. Zira ilk tesis aşamasındaki hukuka aykırılığı bilebilecek durumda olmayan kişinin 13 yıl sonra suç tutanağı düzenlenmesi ile ortaya çıkan hukuka aykırılıktan dolayı atılı suçun manevi unsuru yönüyle cezai sorumluluğu olmayacaktır.
Bir diğer konu ise suç tarihinde 62 yaşında olan sanığın dosyaya yansıyan herhangi bir olumsuzluğu olmadığı hâlde hakkında takdiri uygulanmamasına yönelik 'pişmanlık duymaması ve ayrıca uygulanması için bir neden bulunmaması' şeklinde açıklanan gerekçe de dosya kapsamı ile uyumlu değildir." düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 19. Ceza Dairesince 30.09.2015 tarih ve 10656-4911 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;
1- Sanığa atılı işgal ve faydalanma suçunun manevi unsurunun belirlenmesi bakımından eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulup kurulmadığının,
2- Eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulmadığı sonucuna ulaşılması hâlinde, TCK’nın 62. maddesinin uygulanmama gerekçesinin yasal ve yeterli olup olmadığının Belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
09.10.2006 tarihli ve 1215 no'lu suç tutanağında; 09.06.2006 tarihinde ......serisi 10 no'lu bölme......mevkisinde işgal ve faydalanma yapıldığının görüldüğü, ..... A.Ş. kum çakıl eleme tesisine çekilmiş bulunan enerji hattının uzunluğu 1480, eni 2 metre olmak üzere toplam 2.960 metrekare ormanlık alandan geçirildiği ve kaçak olarak çekildiği, bu nedenle işgal ve faydalanma yapıldığının tespit edildiği, söz konusu yerle ilgili olarak 26.04.2002 tarihli ve 0220 sayılı suç tutanağı tanzim edilmiş olup işgal ve faydalanmaya devam edildiği, şüpheli Ali Gündoğmuş'a sorulduğunda; söz konusu yerle ilgili mahkeme kararının bulunduğunu, buradan yeni faydalanmadıklarını, eskiden beri bu nakil hattını kullandıklarını beyan ettiği ancak mahkeme kararını ibraz edemediği yönünde açıklamalara yer verildiği,
Tazminat raporuna göre gerçek zararın 1.900 YTL olduğu,
Antalya Orman İşletme Müdürlüğünün 30.05.2007 tarihli yazısında;......mevkisinde ..... A.Ş. firmasına ait kum-çakıl ocakları eleme tesisleri için alınmış enerji nakil hattı iznine rastlanılmadığı, 10.07.2008 ve 14.05.2008 tarihli yazılarında ise ..... A.Ş. firmasının......mevkisinde kullandığı enerji nakil hattının ne zaman kurulduğunun kayıtlardan anlaşılamadığı, ..... ve Estaş isimli şirketlerin kullandığı enerji nakil hatlarının birbirinden farklı olduğu ve nakil hatlarını birlikte kullanmadıkları, enerji nakil hattı direklerinin 2007 yılının Nisan ayı içerisinde söküldüğü şeklinde açıklamaların olduğu,
Antalya 35. Noterliğinin 19.10.1995 tarihli ve 54545 yevmiye numaralı imza sirkülerinde ..... Makina San. ve Tic. A.Ş. yönetim kurulunun Kazım, Nazım ve ...’ten oluştuğunun belirtildiği,
04.04.2006 tarihli ve 6527 sayılı Ticaret Sicil Gazetesine göre; ..... Makina San. ve Tic. A.Ş.'nin Antalya 10. Noterliğinin 30.01.2006 tarihli 09455 no'lu yevmiyesiyle onaylanan 30.01.2006 tarihli 2006/1 nolu yönetim kurulu kararında; şirketin iştigal konusu olan her türlü maden ocağını, kum ve çakıl ocaklarını, makine parklarını, beton santrallerini, kum eleme yıkama ve kırma tesislerini ve fabrikaları idare etmeye, işçiler almaya, işlerine son vermeye, tüm makine araç ve gereçlerinin bakım ve kontrollerinden, kullanıcılarının belirlenmesinden, tüm ocak kompleksinin kullanım tarzının belirlenerek organize edilmesinden, üretimlerinden, devam eden veya yeni başlayacak inşaatların yapım fenni ve teknik konularda yetkililerin belirlenmesinden, tüm işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin alınmasından, işçilerin eğitilmesinden, yasa ve mevzuata uygun çalışma yapılmasından, hareketli, sabit elektrikli veya akaryakıtlı her türlü araç ve vasıtaların bakım onarım ve kullanımlarının belirlenmesinden, bu konularla ilgili her türlü iş ve işlemlerin yapılmasından, sevk ve idaresinden sorumlu olmak üzere sorumlu fenni mesulün atanmasına oy birliğiyle karar verildiği, Antalya Şantiyeleri Umumi Sorumlu Müdürünün Maden Mühendisi İsmail Moğol, Antalya Merkez İlçe......Tesisleri Sorumlusunun Ali Gündoğmuş, Antalya Aksu İlçesi Karaöz Tesisleri Sorumlusunun Necati Gündoğmuş olarak belirlendiği, kararda yönetim kurulu başkanı......, başkan yardımcısı ..... ve üye ...’in imzalarının bulunduğu,
11.07.2006 tarihli ve 6596 sayılı Ticaret Sicil Gazetesine göre; ..... Makina San. Ve Tic. A.Ş.'nin Ankara 41. Noterliğince 03.07.2006 tarihinde onaylanan 30.06.2006 tarihli 2006/3 nolu yönetim kurulu kararında; şirketin 30.06.2006 tarihinde yapılan 2005 yılı olağan genel kurul toplantısında 3 yıl süre ile görev yapmak üzere......, ..... ve ...’in yönetim kurulu üyeliğine seçildiği, yapılan görev taksimi sonucunda;......'in yönetim kurulu başkanı, .....'in başkan yardımcısı, ...'in üye olarak belirlendiği, şirketi, T.C. Mahkemelerinde, bil’umum resmi ve hususi daire ve müesseselerde, vergi dairelerinde, hakiki ve hükmi şahıslar nezdinde, banka ve sair yerlerde şirketi borç ve taahhüt altına sokan bil’umum işlerde temsil etmeye, bankalar ve özel finans kuruluşlarında hesap açmaya, para yatırıp, çekmeye, akreditif açtırmaya, çek, bono, poliçe, emre muharrer senetleri imza etmeye, sözleşmeler, talepname, taahhütname, muvafakatname, kefaletname, teminat mektupları, borçlu ve alacaklı olarak almaya, vermeye, imzaya, şirket adına gayrimenkuller almaya, satmaya, kiralamaya, üçüncü kişi ve hükmü şahıslar lehine ipotek alıp vermeye, fekke, diğer ayni haklar tesisine ve bunlar ile ilgili olarak tapu dairelerinde işlemleri tanzim ve imzaya, marka tescil işlemlerini ifaya, yerli ve yabancı kuruluşlarla, lisans, telif hakkı ve bil’umum sözleşmeleri imza etmeye, motorlu nakil vasıtaları almaya, satmaya, şirketi temsil ettirmek üzere vekil nasp ve tayinine, azline, şirket maksat ve mevzusu ile ilgili olarak bankalarla teminatlı ve teminatsız kredi mukaveleleri imza etmeye, ahzu kabza, sulh ve ibraya, feragate, şirket yönetim kurulu üyelerinden herhangi ikisinin müştereken şirket kaşesi altında atacakları imzaları ile şirketi her surette temsil ve ilzam etmelerine oy birliğiyle karar verildiği,
..... Makina San. Ve Tic. A.Ş.'nin Ankara 41. Noterliğinin 17.07.2006 tarihli 33331 no'lu yevmiyesiyle onaylanan imza sirkülerinde; 11.07.2006 tarihli ve 6596 sayılı Ticaret Sicil Gazetesinde yer verilen hususların mevcut olduğu,
Yerel Mahkemece 10.03.2008 tarihli keşif tutanağına göre; olay yerine orman, fen ve inşaat bilirkişileri ile suç tutanağını imzalayan orman muhafaza memuru Mehmet Koz ile birlikte gidilerek gerekli tespitlerin yapıldığı, keşif sırasında tanık olarak ifadesi alınan Mehmet Koz'un suça konu yerle ilgili ihbar üzerine mahalline gittiklerini, tutanak tanzim ettiklerini, yerin orman parseli içerisinde olduğunu tespit edip buna göre tutanak tanzim ettiklerini beyan ettiği,
28.03.2008 tarihli inşaat yüksek mühendisi tarafından tanzim edilen bilirkişi raporunda; ......Boğaçayı mevkisinde bulunan direklerin enerji müsaadesi tarihi dikkate alınırsa 1995 yılında dikildiği, enerji nakil hattı için toplamda 11 adet demir direk yapıldığı, direklerden 2 adedinin orman arazisinin içinde olmadığı, geri kalan 9 adet direkten 6 adedinin söküldüğü, sadece topraktaki yerlerinde çukur olduğu, 3 adedinde ise demir parçaları kalan temel betonunda görüldüğü, 3 adet direğin ise durduğu, sağlam olan 3 direğin paslanmış ama kullanılabilir vaziyette olduğu, sökülmüş direklerin daha küçük ebatta T15 denilen tipte, sökülmemiş olanların ise büyük ebatta ve T50 tipinde olduğu, enerji nakil hattı direklerinin yıpranma payları düşüldükten sonra 6 adet T15 direğin toplamda 2.526 TL, üç adet mevcut T50 kafes direğin toplamda 1.794 TL bedelinde olduğu ve orman arazisinin içinde kaldığı şeklinde kanaat bildirildiği,
21.03.2008 tarihli orman yüksek mühendisi tarafından tanzim edilen bilirkişi raporuna göre; ......köyü,......mevkisi, 10 nolu bölmeye dikilen 11 demir direkten 8 adedinin kesilerek kaldırılmış olduğu, 3 adedinin ise zeminde dikili vaziyette olduğu, dava konusu yerdeki 1 ve 2 nolu direklerin orman sınırları dışında, kalan 9 direğin ise 1615 no’lu orman parselinin içerisinde kaldığı, fen bilirkişisinin ölçümüne göre, hattın uzunluğunun 1391 metre, genişliğinin ise 2 metre olduğu, buna göre 2.782 metrekarelik bir alanın orman sınırları içerisinde kaldığı, ......köyünde 1941 yılında 3116 sayılı Kanun'a göre tahdit yapılıp kesinleştiği, 1977 yılında 6831 sayılı Kanun'un 1744 sayılı Kanun’la değişik 2. maddesine göre tahdi uygulamasının yapıldığı ve 16.11.1977’de ilan edilerek yasal süresi içerisinde kesinleştiği, 1988 ve 1989 yıllarında 3302 sayılı Kanun ile değişik 2/B uygulama çalışmaları yapıldığı, 15.06.1989’da askı ilanı yapılarak yasal süresi içerisinde kesinleştiği, dava konusu yerde kadastro haritası ve tutanaklarının uygulandığı, 2.782 metrekare sahanın, kadastrosu kesinleşmiş 1615 no’lu orman parseli içerisinde kaldığı, izinsiz enerji nakil hattının geçirildiği alanın dere ve yatağı kumsal alan şeklinde olup üzerinde herhangi bir bitki örtüsünün bulunmadığı, orman tahribatı ile örtü tahribatının söz konusu olmadığı, bu nedenle tazminat bedeli ve ağaçlandırma gideri hesabının yapılmadığı, sahada işlenen suçun işgal ve faydalanma olduğu,
Fen bilirkişisi tarafından tanzim edilen 11.03.2008 tarihli rapora göre; 1’den 11’e kadar numara verilen direk yerlerinden ilk ikisinin orman sınırları dışında kaldığı, 9, 10 ve 11 no’lu direklerin zeminde hâlâ mevcut olduğu, diğerlerinin ise sökülmüş olduğu, sadece direk yerlerindeki çukurlar ile direkler söküldükten sonraki artık demir parçalarının görüldüğü, 2 m genişliğinde ve 1391 m uzunluğundaki alanın 2.782 metrekare geldiği, bu kısmın 1.615 nolu orman parseli içerisinde kaldığı,
Akdeniz Elektrik Dağıtım A.Ş. Antalya İl Müdürlüğünün 15.05.2008 tarihli ve 7832 sayılı yazısına göre;......mevkisinde ..... kum çakıl eleme tesisinde 3000009 nolu aboneye 16.10.1997, 3000197 nolu aboneye 17.11.1977 tarihinde abonelik işlemleri yapıldığı,
Sanık müdafisinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazdığı dilekçesinde; sanığın 1991 yılında 19. dönem milletvekili seçilerek yönetim kurulundan istifa ettiğini, Antalya Merkez İlçe ......Köyü Çandır Dere mevkisinde, Ormana ait 1.615 parselin 652,65 metrekarelik kısmının, 06.10.1992 tarihinde, Orman İdaresi ile aralarında yapılan sözleşme gereği .....’e kiralandığını, kiralanan bu yerle ilgili .....’e Antalya İl Özel İdaresince 27.10.1992 tarihli ruhsat verildiğini, 28.10.1993 tarihinde ise ruhsatın yenilendiğini, o tarihte .....’in, ..... A.Ş.’nin hissedarı,......’in ise yönetim kurulu başkanı olduğunu, 1993 yılında, şantiyenin çalışması için gerekli olan elektriğin verilmesi için 24.05.1993 tarihli vekaletnameyle yetkilendirilen İbrahim Ünal tarafından Kepez Elektrik A.Ş.’ye 07.06.1993 tarihli dilekçe ile başvurulduğunu, ..... A.Ş.’nin istenilen şartları yerine getirmesi üzerine, Kepez Elektrik A.Ş. tarafından elektrik hattı çekilerek elektrik kullanılmasını uygun görülerek 14.12.1993 tarihli elektrik sözleşmesi düzenlendiğini, bunun üzerine ..... tarafından elektrik mühendisi Necati Vural ile anlaşılarak bahse konu elektrik direklerininin dikilip elektrik hattı çekilmesinin sağlandığını, .....’in orman idaresinden kiraladığı 1.615 parseldeki 652,65 metrekarelik yeri, ..... A.Ş.’nin yönetim kurulu başkanı......’e 30.09.1994 tarihinde devrettiğini, 1993 ve 1994 yıllarında verilen vekâletnameler ile ..... A.Ş.’nin tüm işlerinin takibi için ......’ın görevlendirildiğini, 04.10.1994 tarihinde, ..... tarafından kiralanan ve......’e devredilen 652,65 metrekarelik yerin Orman İdaresinden ..... A.Ş. adına ...... tarafından devir ve teslim alındığını, devralınan bu yerle ilgili İl Özel İdaresince ..... A.Ş. adına 03.11.1994 tarihli ruhsatın düzenlendiğini, ..... A.Ş. ile Hazine arasında, Antalya Merkez İlçe, ......Köyü, Çandır Dere mevkisinde bulunan 1615 Parsel no’lu Hazineye ait taşınmaz mal üzerindeki 4 no’lu ve tahmini 520.000 metreküp rezervi bulunan kum ve çakıl ocağının 170.000 metrekarelik kısmı için 06.07.1994 tarihli kira sözleşmesi düzenlendiğini belirttiği,
Ekli belgelerde ise; Antalya Valiliğinin ..... adına düzenlediği 27.10.1992 tarih, cilt 11, sıra 74 sayılı Taşocağı Küşadı, Antalya Valiliğinin ..... adına düzenlediği 28.10.1993 tarih, cilt 001, sıra 024 sayılı Taşocağı Açma ve İşletme Ruhsatnamesi, Kepez Elektrik A.Ş.'ye 250 kwa yüksek gerilim hattı almak için 07.06.1993 tarihli başvuru dilekçesi, Kepez Elektrik A.Ş. ile yapılan 14.12.1993 tarihli sözleşme, Antalya 1. Noterliğinin 30.09.1994 tarih ve 39702 yevmiye numaralı devir sözleşmesi, ..... Makina San. ve Tic. A.Ş. adına...... tarafından ......'ın vekil atandığını gösterir Ankara 35. Noterliğinin 15.11.1994 tarih ve 52663 yevmiye numaralı vekâletname, ..... Makina San. ve Tic. A.Ş. adına...... tarafından ...... ve ......'ın vekil atandığını gösterir Ankara 35. Noterliğince düzenlenmiş 13.07.1998 tarihli vekâletname, Orman İşletme Müdürlüğünün 04.10.1994 tarihli Teslim-Tesellüm Tutanağı, Antalya Valiliği İl Özel İdaresinin...... adına düzenlediği 14.11.1994 tarih, cilt 002, sıra 013 numaralı 03.11.1994-03.11.1997 tarihleri arasında geçerli olan Taşocağı Açma ve İşletme Ruhsatnamesi, Hazineye ait taşınmaz üzerindeki 4 nolu 170.000 metrekare kum ve çakıl ocağının 4 yıllığına kiralanmasına ilişkin 06.07.1994 tarihli kira sözleşmesi, Kepez Elektrik A.Ş. tarafından verilen 07.06.1993 tarihli güç artırımı olur şerhi, sanığın ..... Makina San. ve Tic. A.Ş. yönetim kurulu üyeliğinden istifa ettiğini ve yerine .....’in seçildiğini gösterir 20.10.1991 tarihli yönetim kurulu kararı ile 06.07.1992 tarihli Ticaret Sicil Gazetesi'nin mevcut olduğu,
.....’in Antalya 1. Noterliğinden 06.10.1992 tarih ve 61099 yevmiye sayısı ile......’in Antalya 1. Noterliğinden 30.09.1994 tarih ve 39712 yevmiye sayısı ile Orman İdaresine verdikleri ocak taahhütnamelerinde; izin-intifa hakkına konu devlet ormanının sadece ocak işletilmesi için kullanılacağı, ormanlık alanda yapılacak her türlü yardımcı hizmet tesislerinin yapılabilmesi için 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 17.maddesine göre şirket tarafından ayrıca izin alınacağı, hakkın kullanımı için ağaç kesimi, çıkartılan ham maddenin nakli için orman yollarının kullanımı vb. hususlarında da ayrıca Orman İdaresine bilgi verileceği, izinsiz yapıların yıkılacağını ve 6831 sayılı Kanun’un cezai hükümlerinin uygulanacağı yönünde açıklamaların olduğu,
..... isimli şirketin 23.10.1997 tarihinde Kepez Elektrik A.Ş.'den trafonun Konyaaltı Belediyesi sınırları içerisinde kaldığını belirterek enerji sağlanmasının talep edilmesi üzerine Antalya Konyaaltı Belediyesinin Kepez Elektrik A.Ş.'ye hitaben 30.10.1997 tarihli yazısında; ..... isimli şirketin imar planına aykırı yapıların 22.08.1997 tarihinde mühürlendiğini, Mahalli Çevre Kurulunun 08.01-08.02.1995 tarihli toplantılarıyla şirkete ait tesislerin faaliyetinin durdurulmasına, Boğaçayında kum ve taşocağı ruhsatı verilmemesine karar aldığını, şirkete ait ruhsatın 03.11.1997 tarihinde sona ereceğini ve Çevre Kurulu kararlarına göre yenilenmesinin mümkün olmadığını, bu nedenle şirkete enerji verilmesinin uygun bulunmadığını,
Tedaş'ın ..... A.Ş.'ye hitaben yazdığı 11.07.1997 tarihli yazısında; elektrik ihtiyacı için talep edilen 1.000 kVA'lık güç için TEDAŞ'a ait 43, 20 ve 14 nolu direklerden enerji alınabileceğini, ancak şartnamedeki esaslar doğrultusunda, elektrik direklerinin tarafınızca tesis edileceğini ve trafo ile direkler arasındaki hatların da tarafınızca çekileceğinin bildirildiği, 08.06.1998 tarihli yazısında ise, enerji müsaadesinin 2.000 kVa'ya yükseltilmesi talebinin Antalya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 20.05.1998 tarihli tedbir kararı gereği geçici olarak ve şartların yerine getirilmesi kaydı ile uygun görüldüğünün bildirildiği,
Antalya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 20.05.1998 tarihli 871-831 sayılı kararında; ..... taş kırma tesisine ihtiyacı olan elektriğin tedbiren bağlanmasına karar verildiği,
Kepez Elektrik A.Ş.'nin ..... isimli şirkete yazdığı 19.06.1997 tarihli yazısında; enerji talebinin şartların yerine getirilmesi hâlinde uygun görüldüğünün bildirildiği, 22.10.1997 tarihli yazısında ise; şirketin ödeyeceği hat katılım bedellerinin bildirildiği, aralarında yapılan 16.10.1997 tarihli sanayi amaçlı ve 18.08.1998 tarihli kırma tesisine elektrik enerjisi satışına ilişkin yürürlüğe giren sözleşmeler ve bu sözleşmeye ek genel şartname ile izahnamenin bulunduğu,
Tedaş tarafından ..... Makina San. ve Tic. A.Ş.’ye hitaben yazılan 13.08.1998 tarihli yazıda; talep üzerine elektrik direklerinden geçici olarak branşmanla enerji alabileceklerini, 13.08.1998 tarihli taahhütname ile 31.12.1998 tarihine kadar Kepez Elektrik sanayi hattına en yakın direğinden müstakil branşman hattı tesis etmek ve tesisleri 23.00-08.00 saatleri arasında çalıştırmak kaydıyla 2.000 kVA'lık geçici hat kullanma müsaadesinin uygun görüldüğü,
Maden İşleri Genel Müdürlüğü tarafından 23.03.2004 tarihinde 30 ay süre için verilmiş 92652 no’lu maden arama ruhsatı, 20.03.2003 tarihinde 30 ay süre ve Körler ve Boğaçay mevkileri için verilmiş mermer arama ruhsatı bulunduğu,
Antalya Valiliği İl İdare Kurulu Müdürlüğünün 19.03.2004 tarihinde Tedaş’a hitaben yazmış olduğu yazıda; ......Köyü,......mevkisinde, 1615 parsel numarasında 10.941.336 metrekare yüzölçümlü, Orman vasıflı hazineye ait taşınmaz mal ile Devlet'in hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmazlar üzerinde izinsiz olarak faaliyet gösteren Estaş A.Ş. tarafından Antalya 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2004/106 Esas no’lu, ..... A.Ş. tarafından açılan yine aynı Mahkemenin 2004/105 Esas no'lu davalarda verilen ihtiyati tedbir kararlarının aynı Mahkemenin 16.03.2004 tarihli 2004/106 ve 2004/105 Esas sayılı kararları ile kaldırıldığını, bu nedenle 24.03.2004 tarihinde söz konusu yerlerin tahliye edilerek boş olarak İl Defterdarlığına teslimi için Tedaş Müessese Müdürlüğünce anılan firmaların elektriklerinin kesilmesi, Büyükşehir ve Konyaaltı Belediyelerince gerekli yıkım işlemlerinin yapılması talimatı verildiği,
05.07.2003 tarihli tutanakta;......mevkisinde bulunan kum ve çakıl ocaklarının faaliyetinin durdurulması için ..... A.Ş. ve diğer şirketlere ait elektrik trafoları ve tesis kumanda binasının mühürlenerek, elektriklerinin kesildiği ve faaliyetlerinin durdurulduğu,
Antalya 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 26.09.2006 tarihli ve 1852-748 sayılı kararında; 20.09.2002 tarihli suç tutanağında......10 nolu devlet ormanı içerisinde daha önceden kum ve çakıl işleten Estaş A.Ş.'nin şu anda herhangi bir çalışma izni olmaması sebebiyle Tedaş yetkililerine bu şirkete sağlanan enerjinin kesilmesinin bildirilmesine rağmen enerji verilmeye devam edildiği için Tedaş yetkilisi olan sanık Raşit Okudan hakkında kamu davası açılmış ise de, bu sorumluluğun Tedaş Müşteriler Müdürlüğü servisinde olduğu ve servis müdürünün ise Mehmet Hamdi Alıcıoğlu olduğu anlaşıldığından sanık Raşit Okudan hakkında beraat hükmü kurulduğu ve Mehmet Hamdi Alıcıoğlu hakkında suç duyurusunda bulunulduğu,
Antalya 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 14.06.2007 tarihli ve 852-823 sayılı kararında; Mehmet Hamdi Alıcıoğlu hakkında Estaş A.Ş.'ye çekilen enerji nakil hattının 1993 tarihinde tesis edildiği anlaşıldığından zamanaşımı nedeniyle davanın düşürülmesine hükmedildiği,
Antalya 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 25.07.2006 tarihli ve 1102-744 sayılı kararında; 25.04.2002 tarihli suç tutanağına göre Estaş Kum Çakıl Tic. A.Ş. yetkilileri olan Ömer ve Ahmet Eriş'in 10 nolu bölmede izin almadan ormanlık alan içerisine elektrik hattı tesis etmeleri, izin süreleri bitmesine rağmen kum almaya devam etmeleri ve yol açmaları sebebiyle atılı işgal ve faydalanma suçunu işledikleri sabit görülerek haklarında mahkûmiyet hükmü kurulduğu, hükmün temyiz incelemesinde bozulmasından sonra aynı Mahkemenin 11.06.2009 tarihli ve 41-919 sayılı kararıyla Ömer ve Ahmet Eriş hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği,
Antalya 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 13.06.2006 tarihli ve 1040-659 sayılı kararında; 26.09.2002 tarihli suç tutanağına göre, sanıkların kullandıkları......mevkisindeki kum ve çakıl eleme tesisinin, orman sınırlandırması yapılıp kesinleşmiş yerlerden olduğunu, devlet ormanı niteliği ile Maliye Hazinesine kayıtlı yer olduğunu, dosya kapsamında örneği bulunan Antalya 1. Noterliğince 39712 yevmiye numarası ile onanan ocak taahhütnamesindeki 001/024 nolu ruhsata ait koordinatların tespiti sonucu suça konu yerin 2.854 metrekarelik bölümünün 30.09.1994 tarihli kiralama sözleşmesi içinde kaldığını, kalan 23.320 metrekarelik bölümün ise 30.09.1994 tarihli kiralama sözleşmesinin ve buna bağlı ruhsatın dışında kaldığını, sanıkların ..... A.Ş. adındaki şirketin yönetim kurulunda olmaları nedeni ile birlikte hareket ederek, devlet ormanından izin aldıkları alanı aşarak izinsiz işgal ve faydalanmada bulundukları sabit görülerek aynı suçtan Kazım, Nazım ve ... hakkında mahkûmiyet hükmü kurulduğu, temyiz talebi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 26.01.2002 tarihli ve 9989-3065 sayılı kararıyla açılan kamu davasının düşürülmesine karar verildiği,
Bilgilerine yer verilmiştir.
Ali Gündoğmuş’un Cumhuriyet Başsavcılığında şüpheli sıfatıyla alınan ifadesinde; ......Boğaçayı mevkisinde bulunan ..... kum çakıl ocağının sorumlusu olarak 3 yıldır çalıştığını, iş yerinin sahibinin ... olduğunu, ...’in Erişsan Ltd. Şti.’nin sahibi olduğunu, 1.480 km uzunluğundaki enerji hattını kendisinin çekmediğini, yaklaşık 10 yıl önce çekilmiş bir hat olduğunu, olay tarihinde orman muhafaza memurlarının kontrolü sırasında da hattı kendisinin çekmediğini ancak şantiyenin sorumlusu olduğunu söylediğini, çekilen hattın ormanda işgal niteliğinde olup olmadığı hususunda bilgisi olmadığını,
Sanık ...'in kollukta verdiği yazılı ifadesinde; Antalya Karaöz mevkisinde......kenarında kum eleme tesisleri olduğunu ve 2.960 metrekarelik alanda enerji hattı çekerek orman alanını işgal ettiklerinin iddia edildiğini ancak söylenen mevkide yönetim kurulu üyesi olduğu ..... Mak. San. ve Tic. A.Ş.’ye ait tesis olmadığını,......mevkisinin ayrı, Karaöz mevkisinin ayrı yerler olduğunu, her iki mevkide de herhangi bir tecavüzlerinin olmadığını, mevcut şantiyelerden hangisi hakkında soruşturma yapıldığının açık olmadığını, birbirinden uzak ve bağımsız iki şantiyenin birbirine karıştırılarak kendisine suç isnat edilmesinin şaşırtıcı olduğunu, şantiyelerine çekilen enerji hatlarının, alınmış maden ruhsatlarına bağlı olarak 03.02.2005 tarihli ve 25852 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği’nin “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinde “Altyapı Tesisi” başlıkla yer alan fıkrası dahilinde olup kanun ve yönetmelik çerçevesinde çekildiğini ve bugüne kadar da Çevre ve Orman Bakanlığı İl Müdürlüklerince de bir uyarı ve itirazın yapılmadığını, icazet verdiklerini, bu kadar yıl sonra bu konuda suçlama yapılmasını kabul etmediğini, ayrıca söz konusu şirketin sahibi değil yalnızca yönetim kurulu üyesi olduğunu, şirketin atanmış sorumlu müdürleri bulunduğunu,
Mahkemede; atılı suçlamayı kabul etmediğini, bu şirketin ortaklarından olduğunu, olay tarihinde ve yerinde şirket yetkililerinin bulunduğunu, Tedaş’tan enerji müsaadesi alınarak söz konusu hattın çekildiğini, bu hususun Tedaş’tan sorulabileceğini, bu konunun Tedaş’tan sorulması gerekirken Orman Müdürlüğünden sorulduğunu, ayrıca belirtilen yerin tapulu parsel alanı içinde olduğunu, orman alanını işgal etmenin söz konusu olmadığını, olayın enerji müsaadesi alınırken iki kurum arasında iletişim eksikliği olmasından kaynaklandığını,
Bozma sonrası Mahkemede; 1992 yıllarında 4-5 ortakla Anonim Şirket olarak şirketin kurulduğunu, şirketin kurucularından kardeşi ..... adına ormandan kiralama yapıldığını, yine kardeşi tarafından İl Özel İdaresinden ruhsat alındığını, bu işlemleri yaptıktan sonra şirketin işletmeye açıldığını, bahsi geçen şirketin ortaklarından biri olduğunu, o yıllarda milletvekili olarak görev yaptığını, elektrik direklerinin çekilmesiyle ilgili talimatının ve bilgisinin olmadığını, tecavüz ve işgalde bulunmadığını, işlerinin yoğunluğu sebebiyle 6 ayda bir işletmeyi denetlediğini, kaldı ki Kepez Elektrik’in işlemleri tamamlanmadan, kiralar yapılmadan, ruhsat izni olmadan elektrik bağlantısı yapmadığını,
Sanığın müdafileri aracılığıyla yaptığı yazılı savunmalarında; enerji nakil hattının 1995-1997 yıllarında Tedaş’tan alınan izin üzerine çekildiğini, bu sebeple suç tarihi itibarıyla zamanaşımı süresinin dolduğunu, Tedaş’tan izin alınmasına rağmen izin alınıp alınmadığının Orman İdaresinden sorulmasının hukuka aykırı olduğunu, işgal edilen alanda maden arama ruhsatı bulunduğunu, ruhsat kapsamında maden çıkartılması için zorunlu alt yapı tesisi olan enerji hattı çekildiğini, ayrıca izin alınmasına gerek olmadığını, suç tarihi itibarıyla şirket yetkililerinin İsmail Moğol ve Ali Gündoğmuş olduğunu, sanığın sadece yönetim kurulu üyesi olduğunu, ocak işletme ruhsatları, enerji nakil müsaade belgeleri ve sözleşmelerinin yapılan işlemde kast unsurunun bulunmadığını gösterdiğini, suça konu yerin 2/B çalışmaları ile ormanlık alan dışına çıkartılan yerlerden olduğunu, daha önce tanzim edilen tutanaklardan sonra 2. kez tutulan tutanağın mükerrer olduğunu, enerji nakil hattı direklerinin Akdeniz Elektrik Dağıtım A.Ş. tarafından dikildiğini, bu kuruluşa ait önceden dikili kuzey devre enerji hattının 43 nolu direğinden branşmanla elektrik alındığını ve aynı hattan faydalanmakta olan AS-KA İnşaat A.Ş. ve Kadıahmetoğulları Koll. Şti’ne katılım payı ödendiğini, direklerin ..... şirketi tarafından dikilmediğini, tutanak tarihinde şirketin faaliyeti bulunmadığından enerji nakil hattından faydalanmanın söz konusu olmadığını, sanığın hiçbir dönem şirketi temsile yetkili kişi ve......mevkisinde bulunan tesislerden sorumlu olmadığını, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10.02.2004 tarihli ve 293-26 sayılı kararında belirtildiği üzere sanığın durumunda bulunan kişilerde suçun manevi unsurunun oluşmadığı, kira sözleşmeleri, işletme ruhsatları, intifa hakkını içeren ocak taahhütnameleri, elektrik satışına ilişkin sözleşmeler ve verilen izinler dikkate alındığında suç kastının bulunmadığını,
Savunmuştur.
Bu açıklamalardan sonra uyuşmazlık konularının ayrı ayrı değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
1-Sanığa atılı işgal ve faydalanma suçunun manevi unsurunun belirlenmesi bakımından eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulup kurulmadığının değerlendirilmesinde;
Uyuşmazlık konusunun isabetli bir biçimde çözümlenmesi için "işgal ve faydalanma" suçunun unsurlarının incelenmesinde fayda bulunmaktadır.
Anayasa’nın “Ormanların korunması ve geliştirilmesi” başlıklı 169. maddesi;
“Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.
Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.
Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.
Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.” şeklinde düzenlenmiştir.
6831 sayılı Orman Kanunu'nun suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan 93. maddesinin uyuşmazlık konusu ile ilgili ilk iki fıkrası;
“1) Bu Kanunun 17’inci maddesinde yasak edilen fiilleri işleyenler veya izne bağlı işleri izinsiz yapanlar altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2) İşgal ve faydalanma yeniden tarla açmak suretiyle vaki olduğu veya yanmış orman sahalarına ilişkin bulunduğu veya kesinleşmiş orman kadastrosu sınırları içerisinde işlendiği takdirde bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” şeklinde düzenlenmiş iken,
Suç tarihinden sonra 08.02.2008 tarihli ve 26781 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren ve karar tarihinde yürürlükte olan 5728 sayılı Kanun'un 200. maddesi ile;
“1) Bu Kanunun 17’nci maddesinde yasak edilen fiilleri işleyenler veya izne bağlı işleri izinsiz yapanlar, 91’inci madde hükümleri saklı kalmak üzere altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
2) İşgal ve faydalanma suçunun yeniden tarla açmak suretiyle veya yanmış orman sahalarında ya da kesinleşmiş orman kadastrosu sınırları içerisinde işlenmesi halinde verilecek ceza bir kat artırılır” şeklinde değiştirilmiştir.
6831 sayılı Kanun'un suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan 92. maddesi;
"Bu Kanunun 16 ncı maddesi gereğince ormanlardan izin almadan açılan maden ocakları idarece kapatılır. Çıkarılan madenler ve her türlü tesisler ile alet, edevat ve nakil vasıtalarına el konulur. El konulan malların mahkemece müsaderesine karar verilir. El konulan ve müsaderesine karar verilen mallar hakkında bu Kanunun 84 üncü maddesi uygulanır.
Bu Kanunun 16 ncı maddesi gereğince izinsiz maden ocağı açanlara beşmilyar lira para cezası verilir.
Başkaca zarar husule gelmiş ise ayrıca tazmin ettirilir. İzin alarak bu nevi ocakları açanlar idarece kendilerine veya temsilcilerine teblig edilecek tedbirlere riayet etmezler ise bu cezanın yarısına hükmolunur. Bu tedbirlere riayet edilinceye kadar ocaklar orman idaresince işletilmekten men edilir." şeklinde düzenlenmiş iken,
Suç tarihinden sonra 08.02.2008 tarihli ve 26781 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren ve karar tarihinde yürürlükte olan 5728 sayılı Kanun'un 199. maddesi ile;
"Bu Kanunun 16 ncı maddesi gereğince izin almadan ormanlardan açılan maden ocakları idarece kapatılır. Çıkarılan madenler ve her türlü tesisler ile alet, edevat ve nakil vasıtalarına elkonulur. Elkonulan mallar, Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre müsadere edilir.
Bu Kanunun 16 ncı maddesi gereğince izinsiz maden ocağı açanlara veya işletenlere, 91 inci madde hükümleri saklı kalmak üzere iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası verilir.
Kanun hükümlerine göre verilen ruhsat veya izin belgesindeki sürenin dolmasına rağmen maden ocağı işletmeye devam edenler ya da izin verilen alandaki sınırı aşanlar, 91 inci madde hükümleri saklı kalmak üzere, bu Kanunun 93 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır.
Başkaca zarar husule gelmiş ise bu zarar ayrıca genel hükümlere göre hukuk mahkemesinde dava açmak suretiyle tazmin ettirilir. İzin alarak bu nevi ocakları açanlar idarece kendilerine veya temsilcilerine tebliğ edilecek tedbirlere riayet etmezler ise beşbin Türk Lirasından yüzbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. Ayrıca, bu tedbirlere riayet edilinceye kadar ocaklar işletilmekten men edilir." şeklinde değiştirilmiştir.
Yapılan değişiklikle ruhsat almadan orman içinde ocak açmak veya işletmek, izin veya ruhsat süresi dolmasına rağmen maden ocağı işletmeye devam etmek, izin verilen alandaki sınırı aşmak suç olarak düzenlenmiş olup, ruhsat almadan orman içinde ocak açmak veya işletmek eylemleri açısından 6831 sayılı Kanun'un 92/2. maddesine göre, izin veya ruhsat süresi dolmasına rağmen maden ocağı işletmeye devam etmek veya izin verilen alandaki sınırı aşmak eylemleri açısından ise aynı Kanun'un 93. maddesine göre ceza tayin edilecektir.
6831 sayılı Kanun'un ikinci faslının "Ormanların Muhafazası" başlıklı üçüncü bölümünde yer alan 17. maddenin 1. fıkrasına göre; her çeşit bina, ağıl inşası, hayvanların barınmasına mahsus yerler yapılması, tarla açılması, işlenmesi, ekilmesi, orman içinde yerleşilmesi yasaklanmıştır. 17. maddenin 2. fıkrasında ise; Devlet ormanlarının herhangi bir suretle yanmasından veya açıklıklarından faydalanılarak işgal, açma veya herhangi şekilde olursa olsun kesme, sökme, budama veya boğma yollarıyla elde edilecek yerlerle buralarda yapılacak her türlü yapı ve tesisler, şahıslar adına tapuya tescil olunamayacağı ve buralara doğrudan doğruya orman idaresince el konulacağı hüküm altına alınmıştır.
6831 sayılı Kanun'un suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan 16. maddesi;
"Devlet ormanları hudutları içerisinde maden aranması ve işletilmesi, Maden Kanununun 7 nci maddesinde belirtilen şartlara uyularak, ruhsat grubu gözetilmeksizin yapılır. Orman hudutları içinde alınan muvafakat süresi, temdit dahil işletme ruhsat süresi sonuna kadar devam eder. Ayrıca madencilik faaliyetleri için zorunlu; tesis, yol, enerji, su, haberleşme ve alt yapı tesislerine fon bedelleri hariç olmak üzere orman mevzuatı hükümlerine göre bedeli alınarak izin verilir.
Ruhsatname veya imtiyaz almış olanlarla, ruhsatname veya imtiyaz alacaklar, işe başlamadan evvel çalışma sahalarını orman idaresine haber vermeye ve ormana zarar gelebilecek hallerde, orman idaresinin göstereceği tedbirleri almaya ve yapmaya mecburdurlar.
Madencilik faaliyetlerinin ve faaliyetlerle ilgili her türlü yer, yol, bina ile tesislerin hükmi şahsiyeti haiz amme müesseselerine ait ormanlarda veya özel ormanlarda yapılmak istenmesi halinde Çevre ve Orman Bakanlığınca izin verilebilir. Bu takdirde kullanım bedeli, kullanım süresi, yapılan bina ve tesislerin devri gibi hususlar genel hükümlere uygun olarak taraflarca tespit edilir." şeklinde düzenlenmiş iken,
Suç tarihinden sonra 24.06.2010 tarihli ve 27621 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren ve karar tarihinde yürürlükte olan 5995 sayılı Kanun'un 19. maddesi ile maddenin 1. fıkrası;
"Devlet ormanları içinde maden aranması ve işletilmesi ile madencilik faaliyeti için zorunlu; tesis, yol, enerji, su, haberleşme ve altyapı tesislerine, fon bedelleri hariç, bedeli alınarak Çevre ve Orman Bakanlığınca izin verilir. Ancak, temditler dahil ruhsat süresince müktesep haklar korunmak kaydı ile Devlet ormanları sınırları içindeki tohum meşcereleri, gen koruma alanları, muhafaza ormanları, orman içi dinlenme yerleri, endemik ve korunması gereken nadir ekosistemlerin bulunduğu alanlarda maden aranması ve işletilmesi, Çevre ve Orman Bakanlığının muvafakatine bağlıdır. Genel bütçe kapsamındaki kamu idarelerinin; baraj, gölet, liman ve yol gibi yapılarda dolgu amaçlı kullanacağı her türlü yapı hammaddesi üretimi için yapacağı madencilik faaliyetleri ile zorunlu tesislerinden bedel alınmaz." şeklinde değiştirilmiş,
Maddeye 4. ve 5. fıkralar olarak;
Madencilik faaliyetlerinin sona ermesi neticesinde idareye teslim edilen veya terk edilen doğal yapısı bozulmuş orman alanları rehabilite edilir. Rehabilite maksadı ile bu alanların orman yetiştirilmek üzere inşaat, yıkıntı ve hafriyat atıkları ile doldurularak ağaçlandırmaya hazır hale getirilmesi için büyükşehir mücavir alanlarında büyükşehir belediyelerine, diğer yerlerde ise il ve ilçe belediyelerine bedeli karşılığında izin verilebilir.
Maddenin uygulanması ile ilgili tanım, şekil, şart ve esaslar yönetmelikle düzenlenir." hükümleri eklenmiştir.
Bu düzenlemelerle orman içinde maden ocağı açacak özel ve tüzel kişilerin ormanlara verilebilecekleri muhtemel zararlar dikkate alınarak Çevre ve Orman Bakanlığından (Tarım ve Orman Bakanlığı) bedeli karşılığında izin almaları ve izin aldıktan sonra da Orman İdaresine haber vererek idarenin göstereceği tedbirlere uymaları mecburiyeti getirilmiştir.
6831 sayılı Kanun'un 115. maddesi; "Devlet ormanları üzerinde kamu yararına yapılacak her türlü yapı ve tesisler için herhangi bir şekilde irtifak hakkı tesisi Maliye ve Tarım ve Orman Bakanlıklarının iznine bağlıdır." şeklinde düzenlenmiş olup, böylece ormanlar üzerinde ancak "kamu yararı" bulunan hâllerde Maliye ve Tarım ve Orman Bakanlıklarından izni alınarak irtifak hakkı tesisi mümkün görülmüştür.
3213 sayılı Maden Kanunu'nun "Madenler" başlıklı 2. maddesi; "Yer kabuğunda ve su kaynaklarında tabii olarak bulunan, ekonomik ve ticarî değeri olan petrol, doğal gaz, jeotermal ve su kaynakları dışında kalan her türlü madde bu Kanuna göre madendir.
Madenler aşağıda sıralanan gruplara göre ruhsatlandırılır:
I. Grup madenler
a) İnşaat ile yol yapımında kullanılan ve tabiatta doğal olarak bulunan kum ve çakıl.
..." şeklinde düzenlenmiş olup anılan hüküm ile kum ve çakıl madenler kapsamında sayılmıştır.
Anayasa Mahkemesinin 15.01.2009 tarihli ve 70-7 sayılı kararı ile suç tarihinden sonra iptal edilen 3213 sayılı Maden Kanunu'nun 7/1. fıkrası;
"Orman, muhafaza ormanı, ağaçlandırma alanları, kara avcılığı alanları, özel koruma bölgeleri, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı, tarım, mera, sit alanları, su havzaları, kıyı alanları ve sahil şeritleri, karasuları, turizm bölgeleri, alanları ve merkezleri ile kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri, askerî yasak bölgeler ve imar alanları ile mücavir alanlarda madencilik faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirmesi, gayri sıhhî müesseseler ile ilgili hususlar dahil hangi esaslara göre yürütüleceği ilgili bakanlıkların görüşü alınarak Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenir." şeklinde düzenlenmiş iken,
Suç tarihinden sonra 24.06.2010 tarihli ve 27621 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve karar tarihinde yürürlükte bulunan 5995 sayılı Kanun'un 3. maddesiyle 1. fıkra;
"Madencilik faaliyetlerinin yapılması ve ruhsatlandırma işlemlerinin yürütülmesi ile ilgili olarak yeni verilecek ruhsat alanlarına maden işletme yöntemi, faaliyetin yapıldığı bölge, madenin cinsi, yapılacak yatırımın çevresel etkileri, şehirleşme ve benzeri hususlar dikkate alınarak, temdit talepleri dahil ruhsat verilen alanlarda kazanılmış haklar korunmak kaydıyla, ilgili kurumların görüşleri alınarak Bakanlık tarafından kısıtlama getirilebilir. İlk müracaat veya ihale yolu ile yapılacak ruhsatlandırmalarda müracaatın yapılacağı alanlar diğer kanunlar ile getirilen kısıtlamalar gözönüne alınarak Bakanlıkça ruhsat müracaatına kapatılabilir. Kısıtlama gerekçesi ortadan kalkan alanlar ihale yoluyla aramalara açılır. Bu Kanun dışında madencilik faaliyetleri ile ilgili olarak yapılacak her türlü kısıtlama ancak kanun ile düzenlenir." şeklinde değiştirilmiş ve maddeye;
"Devlet ormanları içinde yapılacak maden arama ve işletme faaliyetleri ile bu faaliyetler için zorunlu ve ruhsat süresine bağlı olarak yapılan geçici tesislere 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanunu hükümlerine göre izin verilir." fıkrası eklenmiştir.
Ormancılık, madencilik ve arazi kullanımı ile ilgili hükümlerin ve ormanlık alanlarda verilecek maden ocakları araştırma veya işletme izni konusundaki yasal düzenlemelerin, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 16, 17, 18 ve 115. maddeleriyle düzenlenmiş olduğu görülmektedir. Ayrıca 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 16. maddesine dayanarak çıkarılan, 2014 tarihli Orman Kanunu'nun 16’ncı Maddesinin Uygulama Yönetmeliği ve 3213 sayılı Maden Kanunu'nun 7. maddesinde belirtilen alanlarda yapılacak madencilik faaliyetleriyle ilgili olarak bakanlıklar ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının vereceği izinlere dair usul ve esaslar 2005 tarihli Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği'nde düzenlenmiştir.
Orman hukuku mevzuatı gereğince orman alanlarına her türlü müdahale yasaklanmıştır. Orman örtüsünün tahrip edilmesi veya herhangi bir orman örtüsü tahrip edilmeksizin dahi olsa orman alanlarının farklı amaçlarla kullanımı işgal ve faydalanma suçunu oluşturur.
İşgal ve faydalanma suçunun oluşması için 6831 sayılı Kanun'da yasaklanan eylemlerden birinin gerçekleştirilmesi yeterlidir. Bu sebeple işgal ve faydalanma suçu seçimlik hareketli bir suçtur.
Anılan Kanun ile yasaklanan eylemler;
1- Orman içerisinde her çeşit bina, ağıl ve hayvanların barınmasına mahsus yerler yapılması, önceden mevcut olanların kullanılması,
2- Orman boşluğunun sürülüp, ekilmesi veya evvelce açılmış olan yerlerin kullanılması, işlenilmesi,
3- Orman içine yerleşilmesi,
4- Orman içinde yol yapılması, kanal açılması veya su isale hattı geçirilmesi, boru döşenmesi, elektrik veya telefon hattı gibi üst hatların geçirilmesi,
5- Orman arazisinin duvar, çit, tel örgü vb. ile çevrilerek sahiplenilmesi,
6- Ormanlık alana devamlılık arz eder şekilde çöp, atık, posa, hafriyat ve benzeri kirletici şeylerin dökülmesi,
7- İzne tabi işlerin izinsiz yapılması,
Şeklinde sayılabilir.
İşgal ve faydalanma suçu temadi eden suçlardandır. Örneğin orman arazisinde herhangi bir yapı inşa edilmiş ise söz konusu yapı, kişiler tarafından kullanılmaya devam edildiği sürece işgal ve faydalanma olgusu devam edecektir. Bu sebeple işgal suçları temadi eden suçlardan olduğu için işgalin tutanakla tespit edildiği tarihte işgale son verilmiş ise suç tarihi tutanak tarihidir. İlk işgalin gerçekleştiği tarihin suç tarihinin belirlenmesi açısından bu anlamda bir önemi bulunmamakta olup önemli olan işgalin tespit edildiği son tarihtir.
İşgal ve faydalanma suçu ancak kasten işlenebilen bir suçtur. Cezalandırmak için genel kasıt yeterlidir. Özel kasıt aranmaz.
İşgal ve faydalanma suçunun yeniden tarla açmak suretiyle veya yanmış orman sahalarında ya da kesinleşmiş orman kadastrosu sınırları içerisinde işlenmesi hâlinde 08.02.2008 tarihli ve 26781 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanunun 200. maddesi ile yapılan değişiklikten önce 6831 sayılı Kanun'un 93/2. maddesi uyarınca uygulama yapılacakken, değişiklikten sonra ise 6831 sayılı Kanun'un 93/1. maddesi uyarınca belirlenen temel ceza, aynı Kanun'un 93/2. maddesi uyarınca bir kat artırılacaktır.
TCK'nın "Ceza Sorumluluğunun Şahsîliği" başlıklı 20. maddesinin 1. fıkrası; "Ceza sorumluluğu şahsîdir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz." şeklinde, TCK'nın "Kast" başlıklı 21. maddesinin 1. fıkrası ise; "Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanunî tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir." şeklinde düzenlenmiştir.
765 sayılı TCK’da objektif sorumluluk esasına dayanan düzenlemelere yer verilmiş iken, 5237 sayılı TCK’da objektif sorumluluk esası benimsenmemiştir. Suçu, “kanunda tanımlanmış bir haksızlık” olarak öngören yeni suç teorisinde, bir hareketi yapan kişi, bu hareketin tüm sonuçlarından her şartta sorumlu tutulmamakta, bir başka anlatımla “kusursuz sorumluluk” terk edilmiş olmaktadır. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, s.161.)
Suç tarihinde yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 312. maddesi ve devamı ile suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 359. maddesi ve devamında anonim şirketlerde yönetim kuruluna ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. Anılan Kanunlar'a göre anonim şirket, yönetim kurulu tarafından yönetilir ve temsil olunur. Yönetimin ve temsilin devri ile bu devrin sınırlarına yönetim kurulu üyelerinin gözetim ve özen yükümlülüğüne, hak ve sorumluluklarına ilişkin her iki Kanun'da ayrıntılı ve farklı düzenlemelere yer verilmiş olmakla birlikte 6102 sayılı Kanun'un 375. maddesinde şirketin üst düzeyde yönetimine ve bunlarla ilgili talimatların verilmesi, yönetimle görevli kişilerin, özellikle kanunlara, esas sözleşmeye, iç yönergelere ve yönetim kurulunun yazılı talimatlarına uygun hareket edip etmediklerinin üst gözetimine ilişkin görev ve yetkilerin devredilemeyeceği belirtilmiştir.
6102 sayılı Kanun'un 553/2. maddesinde ise yönetim kurulunun kanundan doğan ya da esas sözleşmeden kaynaklanan devir yetkisini kullanarak, görev ve yetkilerini devretmesi hâlinde sorumluluğun görev ve yetkiyi devralan kişilere ait olduğu, yönetim kurulunun sorumluluğunun sadece “yetkileri devralan kişilerin seçiminde makul derecede özen göstermek” ile sınırlı olduğu hükme bağlanmıştır. 6762 sayılı Kanun'un 336. maddesinde yer alan düzenlemeye göre yönetim kurulu üyelerinin sorumluğu daha geniş şekilde düzenlenerek somut bir sınırlama ilkesi getirilmiştir.
6102 sayılı Kanun'un 553/3. maddesinde ise hiç kimsenin kontrolü dışında kalan, kanuna veya esas sözleşmeye aykırılıklar veya yolsuzluklar sebebiyle sorumlu tutulamayacağı, bu sorumlu olmama durumunun gözetim ve özen yükümü gerekçe gösterilerek geçersiz kılınamayacağı düzenlenmiştir. Bu düzenleme nedeniyle 6762 sayılı Kanun'da geniş olarak yorumlanan gözetim ve özen yükümlülüğüne bir sınırlama getirilmiştir.
Yürürlükte bulunan 6102 sayılı Kanun ile mülga 6762 sayılı Kanun'da yer alan düzenlemelere göre yönetim kurulunun gerçek sorumluluğu, üst düzey yönetim için söz konusu olmalı, gündelik işler için sorumluluk alanında uzman ve ehil kimselere bırakılmalı, yönetim kurulu alanında uzman ve ehil kimselerin atanmasındaki özen borcundan kaynaklanan sorumluluğu ise layıkıyla yerine getirmelidir.
Ticaret Kanunlarında yer alan bu düzenlemelerin Anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğuna ilişkin olup, bu hukuki sorumluluk aynı Kanunlarda yer alan cezai sorumluluğun belirlenmesinde dikkate alınabilecektir. Ancak, diğer Kanunlarda yer alan suçlara ilişkin cezai sorumluluğun belirlenmesinde ceza hukukunun genel ilkelerinin esas alınması gerekmektedir. Bununla birlikte Ticaret Kanunu'ndaki hükümlerin yol gösterici niteliğinden yararlanılarak yönetim kurulu üyelerinin anonim şirketin temsil ve idaresindeki rolleri belirlendikten sonra cezai sorumluluğun olup olmadığı hususunda bu rollerin de dikkate alınabileceği kabul edilmelidir.
Öte yandan bir fiilin ceza hukuku bakımından değerlendirilmesinde öncelikle yapılması gereken, suçun (tipikliğin) maddi ve manevi unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin, bir başka anlatımla, kasten veya taksirle işlenmiş ceza hukuku anlamında bir haksızlığın mevcut olup olmadığının tespit edilmesi, daha sonra ise bu haksızlık (suç) dolayısıyla kişinin kınanıp kınanamayacağının belirlenmesidir. Kusurluluk değerlendirmesi ancak haksızlık oluşturan bir fiil üzerinden yapılabilir. Haksızlığın gerçekleşmediği durumlarda ise kınama yargısı (kusurluluk) konusuz kalacağından bu yönde bir değerlendirme yapmaya da gerek olmayacaktır. (Ahmet Gökçen, M. Emin Artuk, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. Bası, s.317.)
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
..... Makina San. ve Tic. A.Ş. isimli şirketin 1992 tarihinden itibaren belli aralıklarla aldığı ruhsatnamelere dayanarak Antalya İli Konyaaltı Belediyesi sınırları içerisinde bulunan ......Köyü......mevkisinde kum ve çakıl eleme tesisi işlettiği, 09.10.2006 tarihli ve 1215 no'lu suç tutanağına göre; ......serisi, 10 no'lu bölme,......mevkisinde kum çakıl eleme tesisine çekilmiş bulunan enerji hattının uzunluğu 1480, eni 2 metre olmak üzere toplam 2.960 metrekarelik ormanlık alandan geçirildiği ve kaçak olduğu, enerji nakil hattı için 11 adet direk kulllanıldığı ve bu direklerin 9 adedinin 1615 no'lu kadastrosu kesinleşmiş ormanlık alan içerisinde kaldığı, bu nedenle ..... Makina San. ve Tic. A.Ş.'nin ormanlık alanı işgal ederek faydalandığı tespit edilen olayda;
Dosya içeriğinde bulunan belgelere göre; ormanlık alanda bulunan kum çakıl eleme tesisinin taşocağı açma ve işletme ruhsatnamelerine göre 1992-1993 tarihlerinde faaliyete geçmesi, sanığın 1991 yılında milletvekili seçilerek şirket yönetim kurulundan istifa ettiği ancak 19.10.1995 tarihli imza sirkülerine göre Hamdi, Kazım ve .....'in şirketin yönetim kurulu üyesi olduklarının belirlenmesi, ocak taahhütnamelerinin izin-intifa hakkına konu devlet ormanı sadece ocak işletilmesi için kullanılacağı, ormanlık alanda yer alacak her türlü yardımcı hizmet tesislerinin yapılabilmesi için 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 17. maddesine göre şirket tarafından ayrıca izin alınması gerektiği, hakkın kullanımı için ağaç kesimi, çıkartılan ham maddenin nakli sırasında orman yollarının kullanımı vb. hususlarının da ayrıca Orman İdaresine bildirileceği, izinsiz yapıların yıkılacağı ve 6831 sayılı Kanun’un cezai hükümlerinin uygulanacağı hususlarını içermesi, suça konu enerji nakil hatları ve elektrik direklerinin tutanak tarihinden önce 1995 yılında inşa edilmiş olması,......mevkisinde bulunan işletmenin 1992-1993 yıllarından itibaren alınan ruhsatnameler ile faaliyette olması, 1997, 2003 ve 2004 yıllarında şirkete ait işletmeler ile enerji nakil hatlarının izinsiz faaliyette bulunması sebebiyle elektriğinin kesilerek faaliyetinin durdurulması, 2002 yılında ..... A.Ş.’ye ait......mevkisinde bulunan tesisin izin verilen alandan taşması sebebiyle şirket yetkilileri Kazım, Nazım ve ... hakkında işgal ve faydalanma suçundan kamu davası açılması, yine aynı şekilde 1993 yılında şirketin ortaklarından olan ve kum çakıl eleme tesisi için ilk izni alan .....’in aynı bölgede bulunan Estaş A.Ş. isimli şirketin de yetkilisi olduğunun ve ormanlık alandan izinsiz enerji hattı geçirdiğinin tespit edilmesi, izin bulunmadığı hâlde......mevkisinde faaliyette bulunan şirketlere elektrik enerjisi sağlayan Tedaş görevlileri hakkında kamu davası açılması, dosyada mevcut evraktan en yeni tarihli olan Maden İşleri Genel Müdürlüğü tarafından 23.03.2004 tarihinde verilen 30 ay süre ile geçerli maden arama ruhsatının 23.09.2006 tarihinde süresinin dolması, Orman İdaresinden enerji nakil hattı geçirmek için herhangi bir iznin alınmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde;
Suça konu işgal ve faydalanmanın yapıldığı alanın kesinleşmiş orman kadastrosu sınırları içerisinde olduğu, işgal ve faydalanma suçunun temadi eden suçlardan olması sebebiyle işgal ve faydalanmanın devam ettiğinin tespit edildiği, bu tarihte işgale son verilmiş ise tutanak tarihi olan 09.10.2006 tarihinin suç tarihi olarak kabul edilmesi gerektiği, sanığın suç tarihinde şirketin temsile ve idareye yetkili yönetim kurulu üyesi olduğu, Anayasa, 6831 sayılı Orman Kanunu, 3213 sayılı Maden Kanunu, Orman Kanunu'nun 16’ncı Maddesinin Uygulama Yönetmeliği ve Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği ile dosya içerisinde bulunan ocak taahhütnameleri, sözleşmeler, şartname, izahname, bilirkişi raporları, elektrik şirketleri ve Orman İdaresinden gelen yazı içeriklerine göre ormanlık alandan enerji nakil hattı geçirmek ve elektrik direkleri inşa etmek için Orman İdaresinden izin alınması gerektiği, elektrik şirketleri ile yapılan sözleşmelerin izin verildiği anlamına gelmediği hususlarında tereddüt bulunmamaktadır.
09.10.2006 tarihli tutanak tanziminden önce 30.01.2006 tarihli yönetim kurulu kararıyla kum ve çakıl ocaklarını idare etmesi için sorumlu müdür atanmış ise de yönetim kurulu üyesi olan sanığın 6 ayda bir işletmeye giderek denetim yaptığına ilişkin savunması dikkate alındığında, orman arazisinde izinsiz olarak çekilmiş enerji hattı ve direklerinin mevcut olduğunu bildiği, 1995 tarihinden itibaren ormanlık alana izinsiz olarak inşa edilen elektrik direklerinin ve enerji nakil hatlarının varlığından haberdar olduğu, sorumlu müdüre enerji nakil hatları ile elektrik direklerinin ormanlık alandan kaldırılması yönünde herhangi bir talimat vermediği, tutanak tarihinden önce de mevcut bulunan kum ve çakıl ocaklarının işgal ve faydalanma suçunun konusu olduğu ve sanığın da aralarında bulunduğu yönetim kurulu üyeleri hakkında kamu davası açıldığı, yine suç tarihinden önce kum ve çakıl ocakları ile elektrik nakil hatlarının izinsiz olduğu tespit edilerek faaliyetlerinin durdurulmasına karar verildiği, yönetim kurulu üyelerinin şirketin temsili ve idaresi konusunda görev ayrımına gitmedikleri ve ......mevkisinde bulunan tesisler için yönetim kurulu üyelerinden birinin özellikle görevlendirilmediğinin anlaşılması karşısında; ..... Makina San. ve Tic. A.Ş. yönetim kurulu üyelerinin şirketi temsil ve idareye yetkili oldukları, işgal ve faydalanma suçunun temadi eden suçlardan olması sebebiyle sanığın şirket içinde enerji nakil hattının ilk tesis edildiği tarihteki konumunun önemi bulunmadığı, suç tarihi itibarıyla şirketi temsil ve idareyle yetkili yönetim kurulu üyesi olan, ayrıca işgal ve faydalanmayı bilen sanığın işgal ve faydalanmaya fiilen iştirak ettiği ve atılı suçun unsurlarının oluştuğu, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; "itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
2- TCK’nın 62. maddesinin uygulanmama gerekçesinin yasal ve yeterli olup olmadığının değerlendirilmesine gelince;
5237 sayılı TCK'nın “Takdiri indirim nedenleri” başlıklı 62. maddesi;
“Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir.
Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir” şeklinde düzenlenmiştir.
5237 sayılı TCK’nın 62. maddesinin ikinci fıkrasında takdiri indirim nedenleri sayıldıktan sonra “gibi” denilmek suretiyle takdiri indirim nedenlerinin kanunda sayılanlarla sınırlı olmadığı, aksine bunların örnek olarak belirtildiği açıkça vurgulanmıştır. Burada sayılan “failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri” gibi nedenler, uygulamada hâkimi sınırlayıcı değil yol gösterici nitelikteki gerekçelerdir. Bunun sonucu olarak da 5237 sayılı TCK’nın, takdiri indirim nedenleri yönünden sınırlayıcı sistemi değil, serbest değerlendirme sistemini benimsediği kabul edilmektedir.
Serbest takdir sisteminin bir gereği olarak da olayda sanık yararına takdiri indirimin uygulanmasını gerektiren nedenlerin varlığını veya yokluğunu belirleme yetkisi yargılamayı yapan hâkime ait olacaktır. Zira yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan hâkim, sanığı birebir gözlemleyen ve bu bağlamda takdiri indirim nedenlerinin varlığı ya da yokluğunu en iyi tespit edebilecek konumdaki kişidir. Hâkim; “failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri”nin yanında, her somut olaya göre değişebilecek ve önceden öngörülemeyecek nedenleri de birlikte değerlendirerek bu hususta hak, adalet ve nasafet kurallarına uygun biçimde uygulama yapacaktır.
07.06.1976 gün ve 3–4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile bu doğrultudaki birçok Ceza Genel Kurulu kararında açıkça vurgulandığı üzere; kanun koyucu, hâkime takdiri indirim hükmünün uygulanması konusunda geniş bir takdir yetkisi tanıyarak uygulamada çıkabilecek olan ve önceden öngörülme imkânı bulunmayan çeşitli hâlleri kapsayacak bir kalıp bulmanın zorluğu karşısında hâkimin bu yetkisini sınırlamaktan özenle kaçınmış, bu tavrını 5237 sayılı TCK’da da devam ettirmiştir.
Ancak hâkimin bu konudaki takdir yetkisi sınırsız değildir. Bütün kararlarda olduğu gibi takdiri indirimin uygulanmasına veya uygulanmamasına ilişkin kararlar da gerekçeli olmalıdır. Bununla birlikte gösterilen gerekçelerin hak, adalet ve nasafet kuralları ile dosya içeriğine uygunluğunun Yargıtay denetimine tabi olacağında da şüphe bulunmamaktadır.
Anayasamızın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34. maddeleri uyarınca bütün mahkeme kararlarının gerekçeli yazılması zorunludur. Gerekçe, verilen hükmün dayanaklarının akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun olarak izah edilmesidir. Yasal ve yeterli olmayan, dosya içeriğine uymayan bir gerekçeyle karar verilmesi hem kanun koyucunun amacına uygun düşmeyecek, hem de tarafları tatmin etmeyerek keyfiliğe yol açacaktır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Dosya içeriğinden; atılı suçu işlediğini inkar eden, pişman olduğunu belirtir bir beyanı olmayan ve pişmanlık gösterdiğine ilişkin tutanaklara yansıyan bir hareketi bulunmayan sanık hakkında Yerel Mahkemece failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar değerlendirilerek özellikle fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışlarının pişmanlık göstermediği kabul edilmiş olup, takdiri indirim nedenlerinin uygulanıp uygulanmayacağı hususu karar yerinde tartışılarak uygulanmamasına ilişkin gerekçenin yasal ve yeterli olduğu ve bu gerekçenin de dosya kapsamı ile uyumlu olduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu uyuşmazlık yönünden de reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; "itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 05.02.2019 tarihinde yapılan müzakerede her iki uyuşmazlık bakımından oy çokluğuyla karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2019/1003 E., 2019/4807 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTİCARET MAHKEMESİ
tam metni aç
ve ...'nın genel müdür yardımcısı, davalı ...'un bütçe, bilanço ve raporlama müdürü, davalı ...'ün de mali kontrol müdürü olarak çalıştığını, banka zararından TTK 336, 337, 341, 342, 346 ve 359. maddeleri gereğince sorumluluklarının bulunduğunu ileri sürerek, 17.505.694.208,10 TL zararın, bankanın iflas tarihi olan 08.06.2005 tarihinden dava tarihine kadar işlemiş 9.311.570.510,86 TL faizi ile bir
11. Hukuk Dairesi 2019/1003 E. , 2019/4807 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ
TÜRK MİLLETİ ADINA
Taraflar arasında görülen davada İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen 03/12/2015 tarih ve 2007/369-2015/697 sayılı kararın Yargıtayca duruşmalı olarak incelenmesi bir kısım davalılar vekilleri ile katılma yoluyla davacı devralan TMSF vekili tarafından istenmiş olduğu anlaşılmakla, bazı noksanlıkların ikmali için mahalline gönderilen dosyanın eksikliklerin giderilmesinden sonra gönderildiği anlaşılmakla, duruşma için belirlenen 25.06.2019 günü başkaca gelen olmadığı yoklama ile anlaşılıp hazır bulunan davacı vekili Av. ..., davalı ... vekili Av. ..., davalı ./..
..., ... ... vekili Av. ..., davalı ... vekili Av. ... dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, T. İmar Bankası A.Ş'nin 03.07.2003 tarihinde BDDK tarafından mevduat kabul etme izninin kaldırıldığını ve Mülga 4389 Sayılı Bankalar Kanunun 16. m. gereğince yönetim ve denetiminin TMSF'ye geçtiğini, anılan yasanın 16/3. maddesi uyarınca TMSF tarafından bankanın iflası yönünde dava açıldığını ve İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2004/232 E. 2005/361 K. sayılı dosyası ile 08.06.2005 tarihinde iflas kararı verildiğini ve 4389 sayılı Yasa'nın 16/4. maddesi gereğince fon tarafından tasfiyesinin yürütüldüğünü ve fon kurulunun 23.06.2005 tarihli kararıyla iflas idaresinde görev yapacak memurların atandığını ve halen tasfiyesinin devam ettiğini, davalılardan ...'ın banka yönetim kurulu başkanı, ...'ın yönetim kurulu başkan vekili, davalılar ..., ..., ... ve ...'un yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptıklarını, davalı ...'ın ise genel müdür, denetim kurulu üyelerinin davalılar ... ve ... olduğunu, davalılar ... ve ...'nın genel müdür yardımcısı, davalı ...'un bütçe, bilanço ve raporlama müdürü, davalı ...'ün de mali kontrol müdürü olarak çalıştığını, banka zararından TTK 336, 337, 341, 342, 346 ve 359. maddeleri gereğince sorumluluklarının bulunduğunu ileri sürerek, 17.505.694.208,10 TL zararın, bankanın iflas tarihi olan 08.06.2005 tarihinden dava tarihine kadar işlemiş 9.311.570.510,86 TL faizi ile birlikte toplam 26.817.264.718,96 TL'nin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline ve bu alacağa dava tarihinden tahsil tarihine kadar ticari işlerde uygulanan temerrüt faizi uygulanmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı ... vekili, zamanaşımı def’i, husumet, derdestlik itirazında bulunmuş, müvekkilinin herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Davalı ..., zamanaşımı def’inde bulunmuş, meydana geldiği iddia edilen zarar ile ilgili herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını savunarak, davanın usul ve esastan reddini istemiştir.
Davalı ..., zamanaşımı def’inde bulunmuş, meydana geldiği iddia edilen zarar ile ilgili herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını savunarak, davanın usul ve esastan reddini istemiştir.
Davalı ... vekili, müvekkilinin BDDK'nın 08.02.2001 tarihli yönetmeliği gereği yönetim kurulu üyesi olarak seçildiğini, yönetim kurulu toplantıları dışında üyelerin görevlilerden bilgi isteyemeyeceği ve onlara şahsen talimat veremeyeceğinin düzenlendiğni, müvekkilinin herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Davalı ... vekili, zamanaşımı def’inde bulunmuş, müvekkilinin meydana geldiği iddia edilen zarar ile ilgili herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını savunarak, davanın usul ve esastan reddini istemiştir.
Davalı ... vekili, zamanaşımı def’i ve husumet itirazında bulunmuş, müvekkilinin meydana geldiği iddia edilen zarar ile ilgili herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını savunarak, davanın usul ve esastan reddini istemiştir.
Davalı ... vekili, zamanaşımı def’inde bulunmuş, müvekkilinin meydana geldiği iddia edilen zarar ile ilgili herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını savunarak, davanın usul ve esastan reddini istemiştir.
Davalı ..., bankada çalıştığı sürece bankalar mevzuatı gereği sadece görevini yaptığını, SPK'nın açtığı hazine bonosu davaları ile maliye bakanlığı ve diğer mercilerin açtığı vergi davalarında hiçbir zaman yargılanmadığını, hazine bonosu işlemleri, vergi, muhasebetsel işlemler, yasal defterler ve dava dilekçesinde yer alan diğer iddiaların görev ve yetkisi dışında olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Davalı ... vekili, husumet itirazında bulunmuş, müvekkilinin meydana geldiği iddia edilen zarar ile ilgili herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını savunarak, davanın usul ve esastan reddini istemiştir.
Davalı ..., meydana geldiği iddia edilen zarar ile ilgili herhangi bir kusur ve sorumluluğunun bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Diğer davalılar, davaya cevap vermemiştir.
Mahkemece iddia, savunma, toplanılan deliller ve tüm dosya kapsamına göre, davalı yönetim kurulu başkanı yardımcısı ve üyelerinin 4389 sayılı Bankalar Kanunu ve 6762 sayılı TTK’nın 336, 337, 338, 346. m. gereğince, genel müdür ve genel müdür yardımcılarının TTK 342. maddesi yollamasıyla TTK 336. vd. m. gereğince, denetçilerin de TTK’nın 347 vd. ve 359 m. uyarınca sorumluluklarının bulunduğu, banka tarafından halktan toplanan mevduatın kanunen korumakla görevli ve yetkili olan davalıların bizzat yaptıkları eylem ve işlemlerle bu mevduatı gizleyerek kamunun zarara uğramasına neden oldukları, olayda kusur, hukuka aykırılık, zarar ve hukuka aykırı eylem ile zarar arasındaki illiyet bağı koşullarının tam anlamıyla gerçekleştiği, 67262 sayılı TTK’nın 359. m. denetçilerin sorumluluğunun düzenlendiği ve denetçilerin, her yıl sonunda yönetim kurulunun düzenlediği bilançoya ve diğer hesaplara ve dağıtılmasını önerdiği kâr payına ilişkin görüşlerini de içermek üzere yönetim kurulunun yıl içindeki uygulamaları hakkında rapor vermekle yükümlü olduğu, kanun veya ana sözleşmeyle kendilerine yükletilen vazifeleri hiç veya gereği gibi yapmamalarından doğan zararlardan kusursuz olduklarını ispat etmedikçe müteselsilen sorumlu oldukları, banka denetçisi olarak tayin edilen denetçilerin varolan durumu tespit etmek ve yasaya aykırılık söz konusu ise bunu ilgililere bildirmekle yükümlü oldukları, yönetim kurulu üyelerinin düzenli olarak her yıl banka mali tablolarını hazırlayarak tüm sayfaları imzaladıkları ve faaliyet raporlarını tanzim ettikleri, yönetim kurulu üyelerinin mali tabloların düzenlenmesi ve faaliyet raporlarının tanzim edilmesi sürecinde mevduatın mevcut borcundan Uzan Grubuna yapılan kaynak aktarımından haberdar olmamasının mümkün görülmediği ve yaklaşık 10 yıldan beri bankada denetçi olarak görev yapan bu davalıların da mevcut durumdan haberdar olmamasının kabul edilemeyeceği, zarara neden olan olaylar yönetim kurulu üyeleri ve genel müdürler tarafından gerçekleştirilmiş olmakla beraber denetim görevini gereği gibi ifa etmemelerinden dolayı sorumluluklarının bulunduğu ve bu sorumluluğun TTK 359. m. yollamasıyla yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu gibi olduğu gerekçesiyle, davanın kısmen kabulü ile, 16.800.246.527,00 TL asıl, 8.788.395.627,68 TL işlemiş faiz olmak üzere toplam 25.588.642.154,68 TL'nin (davalı ...'ın asıl alacağın 11.623.601.204,69 TL'sinden, işlemiş faizin 6.080.434.941,30 TL'sindeki toplam 17.704.036.145,99 TL'sinden sorumlu olması kaydıyla, davalı ...'nın asıl alacağın 960.249.825,29 TL'sinden, işlemiş faizin 502.317.353,05 TL'sindenki toplam 1.462.567.178,34 TL'sinden sorumlu olması kaydıyla) davalılardan müteselsilen tahsiline, asıl alacak 16.800.146.527,00 TL'ne (davalı ... için asıl alacağın 11.623.601.204,69 TL, davalı ... için asıl alacağın 960.249.825,29 TL olması kaydıyla) dava tarihi olan 02.05.2007 tarihinden itibaren değişen oranlarda avans faizi uygulanmasına karar verilmiştir.
Kararı, bir kısım davalılar vekilleri ile katılma yolu ile davacı devralan TMSF vekili temyiz etmiştir.
1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, mümeyyiz davalılar vekillerinin aşağıdaki (2) no’lu bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiştir.
2- Dava, davalıların Müflis İmar Bankası A.Ş.’yi zarara uğrattıkları iddiasına dayalı sorumluluk davası olup, mahkemece yukarıda yazılı gerekçeyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Ancak, davacı yönetim kurulu üyesi, denetim kurulu üyesi, genel müdür, genel müdür yardımcısı, mali kontrol müdürü, bütçe, bilanço ve raporlama müdürü olan davalıların kanunların ve banka ana sözleşmesinin kendilerine yüklediği görevleri kasten veya ihmal sonucu yerine getirmeyerek bankayı zarara uğrattıklarını, böylece davalıların gerçek mevduat ile banka mizanında gösterilen tutar arasındaki fark, mevduat farkı nedeniyle TMSF'ye ödenmeyen sigorta primi ve gecikme zammı tutarı, mevduat farkından kaynaklanan vergi, vergi cezası, gecikme zammı ve disponibilite cezası, banka tarafından yetkili mercilere beyan edilen mevduat ile Fon tarafından tespit edilen mevduat arasındaki farka ilişkin olmak üzere TMSF tarafından sigorta kapsamında mudilere ödenen ve Müflis banka iflas masasından talep edilen (19.01.2004-08.06.2005) dönemine ait faiz tutarı, hazine bonosu adı altında yapılan satışlardan kaynaklanan zarara sebebiyet verdikleri ileri sürülmüş, 19.10.2011 tarihli dilekçe ile de, işbu davada dava konusu alacak nev'inin kayıt dışı mevduat, mevduat sigortası primi, ödenmeyen vergiler, mevduat faizi, DİBS işlemlerinden oluştuğu, kayıt dışı mevduatın; gerçek mevduat ile banka mizanında gösterilen tutar arasındaki fark, mevduat sigortası priminin; TMSF tarafından iflas masasından talep edilen kayıt dışı mevduattan kaynaklanan sigorta primi ve gecikme zammı tutarı, ödenmeyen vergiler (mevduat farkından kaynaklanan vergi, vergi cezası, gecikme zammı ve disponibilite cezasının); TC. Maliye Bakanlığı'nın vergi daireleri aracılığıyla vergi borçlarına ilişkin iflas masasına yaptığı alacak kaydı başvurusu, mevduat faizinin banka tarafından yetkili mercilere beyan edilen mevduat ile Fon tarafından tespit edilen mevduat arasındaki farka ilişkin olmak üzere TMSF tarafından sigorta kapsamında mudilere ödenen ve Müflis Banka İflas Masasından talep edilen faiz tutarı, hazine bonosu adı altında yapılan satışlardan kaynaklanan zararın; yetki belgesi olmaksızın açığa satışı yapılan işlemlerin nominal tutarı olduğunu bildirmiştir.
Yukarıda da açıklandığı üzere işbu dava konusu zarar kalemleri içerisinde mevduat sigortası primi ve ödenmeyen vergilerin de bulunduğu ancak talep edilen sigorta primi ve vergi yönünden banka tarafından zaten ödenmesi gereken ana paranın zarar kalemini oluşturamayacağı zira, şirketin kötü yönetim ve denetimi nedeniyle bankanın fazladan ödemek zorunda kaldığı miktarlar zarar olup, kanun gereği ödenmek zorunda olunan kalemlerin zarar kapsamında değerlendirilemeyeceği nazara alınmaksızın yanılgılı değerlendirme ile hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.
3- Davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; mahkemece davacı tarafın işlemiş faiz talebi yönünden rapor alınarak taraflara itiraz imkanı tanınmadan faiz hesabı yapılıp yazılı şekilde karar verilmesi dahi doğru olmayıp kararın bu nedenle de bozulması gerekmiştir.
4- Ayrıca, davacı ...Ş. harçtan sorumlu olmasa da, 492 sayılı Harçlar Kanunu uyarınca tazminatın kabul edilen kısmı yönünden davalılar aleyhine nisbi harca hükmedilmesi gerekirken hiçbir gerekçe belirtilmeksizin maktu harca hükmedilmesi de doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Yukarda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, mümeyyiz davalılar vekillerinin sair temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle,
kararın mümeyyiz davalılar yararına BOZULMASINA, (3) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, (4) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, kararın re’sen BOZULMASINA, takdir olunan 2.037,00 TL duruşma vekalet ücretinin her bir taraftan alınarak yek diğerine verilmesine, ödedikleri peşin temyiz harcının istekleri halinde temyiz edenlere iadesine, 25/06/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun anonim şirket yönetim kurulunun teşekkülü ve üyelik niteliklerine ilişkin düzenlemeleri çerçevesinde, aşağıdaki tespitlerden hangisi hatalıdır?
A) Yönetim kuruluna üye olarak bir tüzel kişinin seçilmesi halinde, bu tüzel kişi adına toplantılara katılıp oy kullanmak üzere sadece tüzel kişi tarafından belirlenen ve ticaret siciline tescil ve ilan edilen bir gerçek kişi yetkilidir.
B) Anonim şirketin tek kişiden oluşan bir yönetim kurulu tarafından yönetilmesi mümkündür ve bu üyenin şirket pay sahibi olması zorunlu değildir.
C) Yönetim kurulu üyelerinin Türk vatandaşı olmaları ve Türkiye’de yerleşik bulunmaları zorunlu olup, bu şartları taşımayanların üyeliği kendiliğinden sona erer.
D) Devlet veya diğer kamu tüzel kişilerinin pay sahibi olduğu ve üye sayısı ikiden fazla olan anonim şirketlerde, bu kamu tüzel kişilerini temsilen birden fazla gerçek kişinin yönetim kuruluna seçilmesi mümkündür.
E) Yönetim kurulu üyeliğine seçilecek gerçek kişiler ile tüzel kişi adına hareket edecek gerçek kişinin, kural olarak tam ehliyetli olmaları dışında kanunda özel bir öğrenim veya meslek şartı öngörülmemiştir.
Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.