Türk Ticaret Kanunu 676. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 676- (1) Poliçe bedeli hem yazı hem de rakamla gösterilip de iki bedel arasında fark bulunursa, yazı ile gösterilen bedel üstün tutulur.
(2) Poliçe bedeli yalnız yazıyla veya yalnız rakamla birden çok gösterilmiş olup da bedeller arasında fark bulunursa, en az olan bedel geçerli sayılır.
B) İmza edenlerin sorumluluğu
I - Geçerli olmayan imzaların bulunması
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
62 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2023/5868 E., 2024/7612 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varKayseri Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
n incelenmesinde açıkça görüleceği üzere borç miktarı kısmında, rakam ile "880.000,00 TL" ve yazı ile "sekiz yüz seksen TL" yazılı olduğunu, davalı takip alacaklısı tarafından 880.000,00 TL asıl alacak üzerinden icra takibi başlatıldığını, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 676 ncı maddesinde "Poliçe bedeli hem yazı hem de rakamla gösterilip de iki bedel arasında fark bulunurs
11. Hukuk Dairesi 2023/5868 E. , 2024/7612 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Kayseri Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
SAYISI :2023/1354 Esas, 2023/1406 Karar
HÜKÜM :Davanın reddine
İLK DERECE MAHKEMESİ :Kayseri 1. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI :2022/2 E., 2023/337 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili ve davalı ... vekili tarafından temyiz edilmekle; temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
KARAR
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; takip alacaklısı davalı ...'ün vekili marifetiyle, müvekkili ... ve diğer takip borçlusu davalı ... aleyhine Kayseri Genel İcra Dairesinin 2020/2609 E. sayılı dosyasıyla 880.000,00 TL asıl alacak üzerinden kambiyo senetlerine mahsus icra takibi başlattığını, takibin dayanağı olarak 11.12.2019 tanzim ve 31.12.2019 ödeme tarihli bononun gösterildiğini, müvekkili ile lehine senet düzenlenen davalı ... arasında takip dosyasında belirtilen miktarda bir alacak borç ilişkisi bulunmadığını, takip dayanağı gösterilen bononun incelenmesinde açıkça görüleceği üzere borç miktarı kısmında, rakam ile "880.000,00 TL" ve yazı ile "sekiz yüz seksen TL" yazılı olduğunu, davalı takip alacaklısı tarafından 880.000,00 TL asıl alacak üzerinden icra takibi başlatıldığını, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 676 ncı maddesinde "Poliçe bedeli hem yazı hem de rakamla gösterilip de iki bedel arasında fark bulunursa, yazı ile gösterilen bedel üstün tutulur." hükmünün yer aldığını, anılan kanun hükmü gereğince senet metninde yer alan ve yazı ile belirtilen rakam üzerinden icra takibi yapılması gerekirken, rakamla belirtilen kısım üzerinden takip yapılmasının hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek müvekkilinin davalılara Kayseri Genel İcra Dairesi'nin 2020/2609 E. sayılı dosyasından, takip dayanağı 880,00 TL bedelli bono sebebiyle, bu miktar dışında kalan 879.120,00 TL anapara, faizi ve diğer ferileri bakımından borçlu olmadığının tespitine, kötü niyetle hareket eden davalılar aleyhine tazminata karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
1.Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; davacının müvekkili ve ailesinin uğramış olduğu zarara karşılık dava konusu senedi verdiğini, müvekkilinin davacıya avukatlık mesleğini yaptığını düşünerek güvendiğini, davacı tarafın kötü niyetli hareket ettiğini savunarak davanın reddi ile davacı aleyhine kötü niyet tazminatına hükmedilmesini istemiştir.
2.Davalı ... davaya cevap vermemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesince, icra takibinin dayanağı senedin bedel hanesinde rakam ile "880.000,00 TL" ve yazı hanesinde "Sekiz yüz seksen TL" yazdığı, kural olarak 6102 sayılı Kanun'un 778 inci maddesi yollaması ile bonolarda da uygulanması gereken aynı Kanun'un 676 ncı maddesinde; "Poliçe bedeli hem yazı hem de rakamla gösterilip de iki bedel arasında fark bulunursa, yazı ile gösterilen bedel üstün tutulur." hükmünün yer aldığı ancak davalı vekilinin müvekkilinin ailesinin 2014 yılında bankadan kredi çektiğini, taşınmazını ipotek ettirdiğini, 2015 yılında davacı avukata vekaletname verdiğini, ayrıca bir miktar dosya masrafı ve vekalet ücreti verdiğini, davacı avukatın bu davayı kazandığını belirtmesi üzere müvekkilinin kararı görmek için ısrarcı olduğunu, bunun üzerine davacı avukatın banka ipoteğinin kaldırılması hakkında dava açıldığını ve davayı kazandıklarını belirten bir karar yolladığını ve vekalet ücreti aldığını, mahkeme kararının davacının kendisinin yazdığı sahte karar olduğunu, sonradan davayı kazandıklarını zanneden müvekkilinin ailesinin davaya konu olan taşınmazın banka ipoteği sebebiyle banka tarafından alındığını öğrendiği, davacı hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmaları sebebiyle yapılan yargılama sonucunda Kayseri 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2021/95 E., 2023/162 K. sayılı kararı ile davacının görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılmasına karar verildiği, davacının müvekkili ve ailesinin uğramış olduğu zarara karşılık dava konusu senedi verdiği, somut olayda fırını tekrar almak için bankadan çekilen kredinin maliyeti 862.967,79 TL iken davacının vekillik görevlerini yapmadığı için davalı taraf ve ailesinin oluşan zararını gidermek için 880,00 TL bedelli bono verdiğinin, davalıların ve ailesinin içine düştükleri mali durumu ve zararları ile izah edilemeyecek nitelikte olup, aksi yöndeki iddianın hayatın olağan akışına aykırı olduğu, hayatın olağan akışına dayanan kişinin, artık iddiasını ispatla yükümlü olmadığı, dolayısıyla davacının davalı ... lehine 880,00 TL bedelli bono düzenleyip verdiğinin kabul edilemeyeceği, takibe dayanak yapılan senetteki borçlanma konusundaki bedel iradesinin 880.000,00 TL olduğu gerekçesiyle davanın reddine, Mahkemece verilen tedbir kararı uygulanmadığından davalı ... vekilinin tazminat talebinin de reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince istinaf edilmiştir.
IV. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI
Bölge Adliye Mahkemesince, somut olayda her ne kadar takip dayanağı bononun rakam ile yazılan bedel kısmı ile yazı ile yazılan bedel kısmı arasında farklılık bulunuyor ve bu nedenle de 6102 sayılı Kanun'un 778 inci maddesinde poliçe hükümlerine atıf yapıldığından yine aynı yasanın 676 ncı maddesinde de bedelin hem yazı hem de rakamla gösterilip iki bedel arasında fark bulunursa, yazı ile gösterilen bedelin üstün tutulacağı düzenlenmiş ise de dosyada bulunan bilgi ve belgeler, dava ve takip konusu senede sonradan rakam eklendiği ve bu suretle senette tahrifat yapıldığına yönelik davacının herhangi bir beyan ve iddiasının bulunmaması, davalının şikayeti dolayısıyla davacının ceza yargılaması sonucunda görevi kötüye kullanma fiilini işlediğinin sabit olması, bononun tanzim tarihine göre davacı vekil ile davalı müvekkil arasında bonoda yazı ile yazılan ve düşük sayılan meblağda bir borç ilişkisinin varlığının hayatın olağan akışına aykırı oluşu birlikte değerlendirildiğinde anılan maddenin işbu davada uygulama yeri bulunmadığı, mahkemece delillerin değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı, ayrıca davacının istinaf dilekçesinde açıkça yemin deliline dayanmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, karar davacı vekili ve davalı ... vekilince temyiz edilmiştir.
V. TEMYİZ İNCELEMESİ
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Dava, takibe ve davaya konu senetteki borç miktarında rakam ve yazı ile yazılan bedel arasında fark bulunması nedeni ile rakamla yazılan bedel üzerinden başlatılan takip nedeniyle davacının yazıyla yazılı miktarın dışında kalan 879.120,00 TL anapara, faizi ve diğer ferileri bakımından borçlu olmadığının tespiti istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 72 nci maddesi, 6102 sayılı Kanun'un 676 ncı maddesi.
3. Değerlendirme
1. Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun 6100 sayılı Kanun'un 353 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin (1) numaralı alt bendi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin karara yönelik davalı ... vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2. Davacının temyizine gelince; dava, takibe ve davaya konu senetteki borç miktarında rakam ve yazı ile yazılan bedel arasında fark bulunması nedeni ile rakamla yazılan bedel üzerinden başlatılan takip nedeniyle davacının yazıyla yazılı miktarın dışında kalan 879.120,00 TL anapara, faizi ve diğer ferileri bakımından borçlu olmadığının tespiti istemine ilişkindir. Senette herhangi bir tahrifat bulunmamaktadır. Tahrifatın olmadığı durumlarda senette yazıyla yazılan kısım ile rakamla yazılan kısmın farklı olması durumunda 6102 sayılı Kanun'un 778 inci maddesi yollaması ile anılan Kanun'un 676 ncı maddesi "Poliçe bedeli hem yazı hem de rakamla gösterilip de iki bedel arasında fark bulunursa, yazı ile gösterilen bedel üstün tutulur." hükmü gereğince yazı ile yazılana itibar edilir. Bu durumda, davanın, takip dayanağı 880,00 TL bedelli bono sebebiyle, bu miktar dışında kalan 879.120,00 TL anapara, faizi ve diğer ferileri yönünden kabulü gerekirken davacı hakkındaki şikayet üzerine yapılan ceza yargılaması sonucunda davacının görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılmasına karar verildiğinden hareketle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir.
VI. SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı ... vekilinin tüm temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULARAK KALDIRILMASINA, 6100 sayılı Kanun'un 373 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, alınmadığı anlaşılan 427,60 TL temyiz ilam harcı ile 2.107,80 TL temyiz başvuru harcının temyiz eden davalı ...'den alınmasına, peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde davacıya iadesine, 24.10.2024 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
11. Hukuk Dairesi, 2023/5801 E., 2023/6712 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAdana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; cevap dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaları tekrar ederek müvekkilinin senette tahrifat yapmadığını, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 676 ncı maddesinin birinci fıkrasına göre, bono bedelinin hem yazı hem de rakamla gösterildiği ancak bunlar arasında fark bulunduğu takdirde yazıyla gösterilen bedele itibar edilmesi gerektiğini, davay
11. Hukuk Dairesi 2023/5801 E. , 2023/6712 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2019/1399 Esas, 2021/322 Karar
HÜKÜM : Başvurunun esastan reddi
İLK DERECE MAHKEMESİ : Mersin 1. Asliye Ticaret Mahkemesi
SAYISI : 2017/544 E., 2019/274 K.
Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı tarafından müvekkili aleyhine 95.100,00 TL bedelli bonoya dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla icra takibi başlatıldığını, ancak senedin gerçek bedelinin 9.500,00 TL olduğunu, davalının bedel kısmına "1" rakamını ekleyip tahrifat yapmak suretiyle senedi şimdiki haline getirdiğini ileri sürerek, müvekkilinin davaya konu senet nedeniyle 85.600,00 TL borçlu olmadığının tespitine ve kötü niyet tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı asil cevap dilekçesinde; senedin, davacı şirket yetkilisinin babasına verdiği 95.100,00 TL borç para nedeniyle düzenlendiğini, senette yer alan yazı ve rakamların bu kişinin isteği doğrultusunda kendisi tarafından yazıldığını, kalemin mürekkebinin azalmış olması ve yazıların silik çıkması sebebiyle yine bu kişinin isteğiyle rakamların üzerinden bir kez daha geçtiğini, senette tahrifat yapmadığını ve senedin tarafların iradesine uygun olarak doldurulduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile dava konusu bononun davalı tarafından doldurulduğu, alınan bilirkişi raporu uyarınca "1" rakamının sonradan eklendiğinin sabit olduğu, senetteki bedele ilişkin yapılan tahrifatın yasa ve Yargıtay'ın yerleşik içtihatları uyarınca senedin geçerliliğine etki etmeyecek bir husus olduğu ve senedin tahrif edilmemiş hali ile geçerliliğini sürdürdüğü kanaatine varıldığı, aksinin davalı tarafından ispat edilemediği, davalının kötü niyetli olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile davacının davaya konu senedin 86.600,00 TL'lik kısmı bakımından borçlu olmadığının tespitine ve kötü niyet tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; cevap dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaları tekrar ederek müvekkilinin senette tahrifat yapmadığını, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 676 ncı maddesinin birinci fıkrasına göre, bono bedelinin hem yazı hem de rakamla gösterildiği ancak bunlar arasında fark bulunduğu takdirde yazıyla gösterilen bedele itibar edilmesi gerektiğini, davaya konu senette bedelin hem yazı hem de rakamla gösterildiğini, yazıyla gösterilen kısımda bono bedelinin 95.100,00 TL olduğunun açıkça yazılı olduğunu, bu nedenle rakamda tahrifat olduğu kabul edilse dahi anılan Kanun hükmü gereğince yazıyla gösterilen bedele itibar edilmesi gerektiğini belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile mahkemenin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü hususları tekrar ederek kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, davaya konu bonoda iddia edildiği şekilde tahrifat yapılıp yapılmadığı ve yapıldıysa bu durumun senedin geçerliliğini etkileyip etkileyemeyeceği noktalarında toplanmaktadır.
2. İlgili Hukuk
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, 6102 sayılı Kanun'un 676 ncı maddesinin birinci fıkrası.
3. Değerlendirme
1.Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davalı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeple;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
21.11.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2022/622 E., 2023/354 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi
tam metni aç
zılı bedel hanesi arasında farklılığın bulunduğu somut olayda, bölge adliye mahkemesince bu bonoya dayalı olarak 2010 yılı itibariyle icra takibine girişildiği, eldeki davanın yaklaşık altı yıl sonra açıldığı, 6762 sayılı TTK'nın 588 inci [6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (6102 sayılı Kanun) md.
Hukuk Genel Kurulu 2022/622 E. , 2023/354 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2021/1065 E., 2021/1570 K.
KARAR : Davanın reddine
Taraflar arasındaki menfi tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacılar vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, ilk derece mahkemesince verilen kararın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 353/1-b-2 nci maddesi gereğince gerekçesi değiştirilerek ve düzeltilerek yeniden esas hakkında karar verilmesine, davanın reddine, davalının tazminat isteminin reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili; davalı tarafından müvekkilleri aleyhine bonoya dayalı olarak kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile başlatılan icra takibinde takibe dayanak bononun bedele ilişkin yazı ile yazılan kısmı ile rakamla yazılan bölümünün farklı olduğunu, rakamla “212.000” yazılı iken yazı kısmında “İKİYÜZONİKİ(İŞARET)TL” şeklinde yazıldığını, asıl olanın yazı olduğunu, müvekkillerinin senedin yazıyla belirtilen miktarı üzerinden borçlu olduğunu, rakam ile gösterilen miktara itibar edilemeyeceğini, bu duruma itiraz etmelerine rağmen icra takibinin devam ettiğini, icra takibinin 211.788,00 TL'lik bölümünün bedelsiz olduğunu ileri sürerek müvekkillerinin icra takibine konu bono nedeniyle borçlu olmadığının tespitine ve icra takibinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili; senede dayanarak davacılar hakkında 26.04.2010 tarihinde icra takibi başlatıldığını, icra takibine itiraz edilmemesi sonucunda takibin kesinleşmesi üzerine haciz işlemlerinin yapıldığını, davacıların ekonomik ve sosyal durumları nazara alındığında 212,00 TL tutarlı cüz’i miktardaki borçları dolayısıyla alacaklılarına bono vereceklerini düşünmenin hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, icra takibinden yaklaşık altı yıl sonra taşınmazların satış aşamasına gelindiğinde davacıların senetteki miktarın tartışmalı olduğunu iddia ederek kötüniyetli olarak eldeki davayı açtıklarını belirterek davanın reddini savunmuştur.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin 19.07.2017 tarihli ve 2016/413 Esas, 2017/369 Karar sayılı kararı ile; davaya dayanak bono incelendiğinde rakam kısmında 212.000,00 TL yazarken, yazı kısmında ise 'İki Yüz On İki' şeklinde yazıldığı, yazı ile yazılan kısmın yanında herhangi bir rakam yahut harfe benzemeyen ifade mevcut bulunduğu, davacı borçluların ekonomik durumu, daha önce yapılan takip ve İcra Ceza Mahkemesi kararından da anlaşılacağı üzere taraflar arasında yüksek miktarların edimi şeklinde ticari ilişkinin mevcut olduğu, paranın alım gücü düşünüldüğünde 212,00 TL için bono düzenlenmesinin hayatın olağan akışına aykırı olacağı gibi aynı zamanda da aşırı şekilci bir tutum ve bakış açısı olacağı gerekçesiyle davanın reddine ve asıl alacağın %40’ı oranında inkâr tazminatının davacıdan tahsiline karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 11.07.2019 tarihli ve 2017/2948 Esas, 2019/1232 Karar sayılı kararı ile; her ne kadar bononun miktara ilişkin yazı ile yazılan kısmında farklılık bulunduğu tespit edilse de, takip dayanağı bonoda tahrifatın da bulunmadığı ve iddia da edilmediği, 2010 yılı itibariyle senede dayalı icra takibi başlatıldığı, eldeki davanın ise yaklaşık altı yıl sonra açıldığı, senedin yazı ile yazılı bulunan miktar için geçerli sayılması gerekse de bononun düzenlenme tarihindeki Türk Lirasının değeri göz önüne alındığında 212,00 TL için bono düzenlenmesinin taraflar arasındaki ticari ilişkinin kapsamı ve haciz işlemlerinin geldiği aşama dikkate alındığında pek mümkün görülmediğinden bononun miktarının yazı ile bono metnine yazılırken "bin" kelimesinin maddi hataya dayalı olarak yazılmadığının kabulü gerekeceği; 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu'nun (2004 sayılı Kanun) 72/4 üncü maddesi gereğince menfi tespit davasını kaybeden davacı borçlu aleyhine tazminata hükmedilebilmesi için mahkemece verilmiş ve icra dosyasına işlenmiş bir ihtiyati tedbir kararının bulunması gerektiği, somut olayda böyle bir tedbir kararı bulunmadığından davacı aleyhine tazminata karar verilmesinin doğru görülmediği gerekçesiyle davacılar vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, ilk derece mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 353/1-b-2 maddesi gereğince gerekçesi değiştirilerek ve düzeltilerek yeniden esas hakkında karar verilmesine, davanın ve davalının tazminat isteminin reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…Dava konusu bononun bedel hanesinde ''212.000 TL'' yazılı iken, yazı ile bedel hanesinde ''ikiyüzoniki'' yazması sonucu rakamla yazılı bedel hanesi arasında farklılık oluşmuştur. Bu durumda yazı ile yazılan bölümün bononun bedeli olarak kabulü mülga 6762 sayılı TTK’nın 588. maddesi hükmü gereğidir. Hal böyle olunca mahkemece yukarıda açıklanan hususlar ve yasa maddesi gereği bir karar verilmesi gerekirken, yasa hükümleri gözardı edilmek suretiyle, bu durumun maddi hata ve aşırı şekilcilik olarak nitelendirilmesi ve hukuki yönden ağır hak kaybına yol açacağından bahisle subjektif ve farazi gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçeye ilâveten fiilî ve kanuni karine kavramları açıklanıp, hayatın olağan akışına dair Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlarına atıf yapıldıktan sonra, 5083 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Para Birimi Hakkında Kanun ve bu kapsamda çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca 01.01.2009 tarihinden itibaren "YTL" kullanımından vazgeçilerek yeniden "TL" ibaresine geçildiği, bu nedenle senetteki bedelin tanzimi sırasında kavram karışıklığı nedeniyle senetteki yazı ile gösterilen bedelin, rakamla gösterilen bedelden bin kat fazla olduğu dikkate alındığında, bononun miktarının yazı ile bono metnine yazılırken "bin" kelimesinin maddi hataya dayalı olarak yazılmadığının kabulü gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Direnme kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacılar vekili; 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı TTK) 690 ıncı maddesi yollamasıyla 588 inci maddesi gereğince bonodaki bedel hem yazı hem de rakamla gösterilmiş olduğunda yazının esas alınması gerektiğini, davalının basiretli iş adamı gibi hareket etme yükümlüğünün bulunduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu bononun bedel hanesinde ''212.000'' yazılı iken, yazı ile bedel hanesinde ''İKİYÜZONİKİ(İŞARET)TL'' yazması sonucu rakamla yazılı bedel hanesi arasında farklılığın bulunduğu somut olayda, bölge adliye mahkemesince bu bonoya dayalı olarak 2010 yılı itibariyle icra takibine girişildiği, eldeki davanın yaklaşık altı yıl sonra açıldığı, 6762 sayılı TTK'nın 588 inci [6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (6102 sayılı Kanun) md. 676] maddesi gereğince senedin yazı ile yazılı bulunan miktar için geçerli sayılması gerekli olsa da, hayatın olağan akışı gereğince bononun düzenlenme tarihindeki Türk Lirasının değeri göz önüne alındığında 212,00 TL için bono düzenlenmesinin taraflar arasındaki ticari ilişkinin kapsamı ve haciz işlemlerinin geldiği aşama dikkate alındığında pek mümkün görülmediği ve aksi yöndeki kabulün aşırı şekilcilik olarak kabul edilip ağır hak kaybına neden olacağı gerekçesiyle verilen direnme kararının yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (6762 sayılı Kanun):
"C - TATBİK OLUNACAK HÜKÜMLER:
Madde 690 - Bononun mahiyetine aykırı düşmedikçe poliçelerin...ödenecek bedele dair muhtelif beyanlar hakkındaki (588) ... madde hükümleri, bonolar hakkında da caridir.
POLİÇE TUTARININ MUHTELİF ŞEKİLLERDE GÖSTERİLMESİ:
Madde 588 - Poliçe bedeli hem yazı ve hem de rakamla gösterilip de iki bedel arasında fark bulunursa yazı ile gösterilen bedele itibar olunur.
Poliçe bedeli yalnız yazı ile veya yalnız rakamla mütaaddit defalar gösterilmiş olup da bedeller arasında fark bulunursa en az olan bedel muteber sayılır."
2. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (6102 sayılı Kanun):
"C) Uygulanacak hükümler
MADDE 778- (1) Bononun niteliğine aykırı düşmedikçe;
...
c) Ödenecek bedele dair çeşitli beyanlar hakkındaki 676 ncı,
... madde hükümleri de bonolara uygulanır.
4. Poliçe bedelinin çeşitli şekillerde gösterilmesi
MADDE 676- (1) Poliçe bedeli hem yazı hem de rakamla gösterilip de iki bedel arasında fark bulunursa, yazı ile gösterilen bedel üstün tutulur.
(2) Poliçe bedeli yalnız yazıyla veya yalnız rakamla birden çok gösterilmiş olup da bedeller arasında fark bulunursa, en az olan bedel geçerli sayılır."
2. Değerlendirme
1. Taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü için konuya ilişkin hukuki kavram ve kuralların neler olduğunun tespitinde yarar vardır.
2. Öncelikle belirtmek gerekir ki karine; sözlük anlamı bakımından karışık bir iş veya sorunun anlaşılmasına ve çözümlenmesine yarayan durum, ipucu ve belirtidir. En genel anlamıyla ise karine, bilinen bir olgudan bilinmeyen bir olgunun çıkarımıdır. Dolayısıyla karine, bilinen bir olaydan, bilinmeyen diğer bir olayın veya hukuki durumun varlığı veya yokluğu sonucunun çıkarılmasına olanak vermektedir. Genel olarak karineler, fiilî ve kanuni olmak üzere iki grupta toplanmaktadır. Bu bağlamda, fiilî karineler, bir hukuk kuralı ile bağlı olmaksızın, hâkimin insanlar ve yaşam konusunda ortaya çıkan tecrübe kurallarından yararlanarak belli olmayan olaylar hakkında sonuç çıkarmasına yaramaktadır. Bu yönüyle fiilî karineler, hâkimin kanaat edinmesine yardımcı olmaktadır. Görüldüğü üzere, fiilî karinelerin temelinde tecrübe kuralları (yaşam deneyi kuralları) yatmaktadır (Bilge Umar, Ejder Yılmaz, İsbat Yükü, ... 1980, s. 165 vd.; Ahmet Başözen, Medeni Usul Hukukunda İlk Görünüş İspatı, Ankara 2010, s. 63 vd.; Gökçen Topuz, Medeni Usul Hukukunda Karinelerle İspat, Ankara 2012, s. 50, 56, 121 vd.; Yavuz Alangoya, Senede Karşı Senetle İspat Kuralı ve Hayatın Olağan Akışı Kavramı, Prof. Dr. ... Kocayusufpaşaoğlu İçin Armağan, Ankara 2004, s. 528; Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. II, Ankara 2001, s. 2006 vd.).
3. Fiilî karinenin her şeyden önce usul hukukuna özellikle de ispat hukukuna ait olduğu kabul edilmektedir. Fiilî karineler somut ihtilaflarda gereklidir, iddia edilen bir olayın gerçekten o tarz ve şekilde olup olmadığını anlamak için somut olaylarda ispat zorluklarında hâkime yardım eder. Fiilî karineler mahkeme pratiğinde tipik görünümlerini genel yaşam tecrübelerinde bulurlar. Doğrulukları somut olayda hâkim tarafından değerlendirilir (Sema Taşpınar, Fiilî Karinelerin İspat Yükünün Dağılımındaki Rolü, AÜHFD C. XLV, S. 1-4, s. 537).
4. Nitekim Yargıtayda kararlarında tecrübe (yaşam deneyimi) kurallarına dayanmakta ve bu konuda genellikle “hayatın olağan akışı” kavramını kullanmaktadır (Hukuk Genel Kurulunun 21.04.1982 tarihli ve 1979/4-1528 Esas, 1982/412 Karar; 17.12.2003 tarihli ve 2003/13-787 Esas, 2003/774 Karar; 06.06.2007 tarihli ve 2007/2-331 Esas, 2007/332 Karar; 08.12.2010 tarihli ve 2010/19-590 Esas, 2010/640 Karar; 12.09.2012 tarihli ve 2012/8-365 Esas, 2012/561 Karar; 28.03.2014 tarihli ve 2013/21-2219 Esas, 2014/411 Karar ile 18.06.2019 tarihli ve 2017/19-827 Esas, 2019/689 Karar sayılı kararları).
5. Delillerin gösterilmesi ve bunun hâkim tarafından ispat vasıtası olarak kabulünden sonraki aşamada delillerin değerlendirilmesi gündeme gelmektedir. Kural olarak (kanunda gösterilen istisnalar dışında), hâkim delilleri serbestçe değerlendirecektir.
6. Bu kapsamda delillerin takdiri, hâkimin vicdani kanaatinin esas olduğu bir aşamayı ifade etmektedir (Haluk Konuralp, Medeni Usul Hukukunda İspat Kurallarının Zorlanan Sınırları, Ankara 1999, s. 46 vd.).
7. Öte yandan hem 6762 sayılı Kanun'da, hem de 6102 sayılı Kanun'da kambiyo senetlerine ilişkin hükümler, poliçe esası üzerine kurulmuştur. Kanun, kambiyo senetlerinin ortak olan hükümlerine poliçe başlığı altında yer vermiş; bono ve çek hakkında ise, ortak hükümlere yollama yapmakla yetinmiştir (6762 sayılı Kanun m. 690, 730; 6102 sayılı Kanun m. 778, 818).
8. 6762 sayılı Kanun'un 690 ıncı maddesi yollaması ile bonolarda da uygulanması gereken aynı Kanun'un 588 inci maddesinde poliçe bedelinin hem yazı ve hem de rakamla gösterilip de iki bedel arasında fark bulunursa yazı ile gösterilen bedele itibar olunacağı belirtilmiştir.
9. Görüldüğü üzere, bono bedeli senede sadece rakamla veya sadece yazı ile yazılmış olabileceği gibi, hem yazı ile ve hem de rakamla yazılmış olabilir. Rakam ve yazı ile gösterilmiş olan miktarlar birbirine tevafuk etmeyip değişik iseler yazı ile gösterilen miktar üzerinden bono keşide edilmiş sayılır (İsmail Doğanay, Türk Ticaret Kanunu Şerhi, II. Cilt, ... 2004, s.1791,1792).
10. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasındaki maddi ve hukuki olguların gerçekleşme biçimi, kambiyo hukuku ilkeleri ve hayatın olağan akışı kavramı bir bütün olarak esas alındığında, davaya konu kambiyo senedinin lehtarının davalı Rıfat Sarsık ve borçlusunun davacı ... ve aval verenin ise davacı ... olduğu, senedin rakam ve yazı ile yazılan bedelleri arasında farklılık bulunduğu, senette herhangi bir tahrifat bulunmadığı hususunun taraflar arasında uyuşmazlık konusu olmadığı, eldeki davanın ise senedin rakam ve yazı ile yazılan bedelleri arasında farklılık bulunduğundan yazı ile yazılan bedelin geçerli olduğundan bahisle açılan kısmen borçlu bulunmadığının tespiti istemine ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.
11. Taraflar arasında ticari ilişkinin olduğu, davacı borçlular hakkında davalı alacaklının şikâyeti üzerine "Alacaklıyı zarara ugratmak için mevcudu eksiltmek" suçundan dolayı Gökçebey İcra Ceza Mahkemesinde yargılama yapıldığı, yargılama sırasında sanık ...'nun savunmasında; 2008 yılında işlerinin bozulması nedeniyle iflâs ettiğini, borçlarını ödeyemediğini, üzerine atılı suçlamayı kabul etmediğini, araçları saklama gibi bir durumun söz konusu olmadığını, alacaklı tarafın gelip borca yeter miktarda malzemeyi sökerek götürdüklerini, borçlu olduğu için kimseye bir şey diyemediğini beyan ettiği; sanık ...'nun ise savunmasında; 2009 yılında işlerinin bozulması nedeniyle iflâs ettiğini, borçlarını ödeyemediğini, haczedilen araçlar üzerinde, alacaklının önünde sigorta ve maliyenin rehin alacakları ve 3 üncü kişilerini alacaklarının mevcut olduğunu beyan etmiştir. Davacı borçluların verdikleri ifadelerden de anlaşılacağı üzere 2008-2009 yıllarında işlerinin bozulması nedeniyle iflâs ettikleri, yine yapılan yargılama sonucunda Gökçebey İcra Müdürlüğünün 2009/45 Esas sayılı dosyasında, davacı borçlular adına kayıtlı araçların üzerine haciz konulduktan sonra çeşitli parçalarının söküldüğü ve bu sebepten ceza aldıkları anlaşılmaktadır.
12. Somut olaya dair bono incelendiğinde; rakam kısmında "212.000'' yazılı iken, yazı ile bedel hanesinde ''İKİYÜZONİKİ(İŞARET)TL'' şeklinde yazılmış, yazı ile yazılan kısmın yanında herhangi bir rakam yahut harfe benzemeyen ifade bulunmaktadır. Davacı borçluların ekonomik durumu, daha önce yapılan takip ve İcra Ceza Mahkemesi kararından da anlaşılacağı üzere taraflar arasında yüksek miktar içeren ticari ilişkinin mevcut olduğundan paranın alım gücü beraber düşünüldüğünde 212,00 TL için bono düzenlenmesi hayatın olağan akışına aykırı olacaktır.
13. Ayrıca; dava konusu bonoya dayalı olarak davacılar hakkında davalı vekili tarafından 26.04.2010 tarihinde Çaycuma İcra Müdürlüğünün 2010/1348 Esas dosyası ile icra takibi başlatılmış, eldeki dava ise yaklaşık altı yıl sonra 08.09.2015 tarihinde açılmıştır. 6762 sayılı Kanun'un 690 ıncı maddesi yollaması ile bonolarda da uygulanması gereken aynı Kanun'un 588 inci maddesinde poliçe bedelinin hem yazı ve hem de rakamla gösterilip de iki bedel arasında fark bulunursa yazı ile gösterilen bedele itibar olunacağı belirtilmiş ise de, bononun düzenlenme tarihindeki Türk Lirasının değeri göz önüne alındığında "212TL" için bono düzenlenmesi taraflar arasındaki ticari ilişkinin kapsamı ve haciz işlemlerinin geldiği aşama dikkate alındığında mümkün görülmediği gibi, 5083 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Para Birimi Hakkında Kanun ve bu kapsamda çıkarılan Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca 01.01.2009 tarihinden itibaren YTL kullanımından vazgeçilerek yeniden TL ibaresine geçildiği, bu nedenle senetteki bedelin tanzimi sırasında kavram karışıklığı nedeniyle senetteki yazı ile gösterilen bedelin, rakamla gösterilen bedelden bin kat fazla olduğu dikkate alındığında, bononun miktarının yazı ile bono metnine yazılırken "bin" kelimesinin maddi hataya dayalı olarak yazılmadığının kabulü gerekir. Açıklanan nedenlerle ilk derece mahkemesince ve bölge adliye mahkemesince davanın reddine karar verilmesinde usul ve yasaya aykırılık görülmemiştir.
14. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; dava konusu bononun bedel hanesinde ''212.000'' yazılı iken, yazı ile bedel hanesinde "İKİYÜZONİKİ(İŞARET)TL'' yazması sonucu rakamla yazılı bedel hanesi arasında farklılık oluştuğu, bu durumda yazı ile yazılan bölümün bononun bedeli olarak kabulünün 6762 sayılı Kanun'un 588 inci maddesi hükmü gereği olduğu, bu hükmün emredici bir hüküm olduğu, ayrıca kambiyo hukukunun şekli bir hukuk olduğu, bölge adliye mahkemesince bu kanun maddesi gereği bir karar verilmesi gerekirken, bu kanun hükmü gözardı edilmek suretiyle, bu durumun maddi hataya dayalı olduğunun kabul edilerek ve hayatın olağan akışı kavramına dayanılmak suretiyle davanın reddine karar verilmesinin hatalı olduğu, sonuç olarak direnme kararının bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
15. Hâl böyle olunca, Bölge Adliye Mahkemesince verilen karar onanmalıdır.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA,
Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
26.04.2023 tarihinde yapılan ikinci görüşmede, oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2022/6556 E., 2023/6842 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesi
tam metni aç
amadığı, davanın 19.10.2012 tarihinde ikame edildiği, dava tarihi itibariyle 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) yürürlüğe girdiği, ancak davalıya sorumluluk yönünden atfedilen eylemlerin tarihinin ise 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 sayılı Kanun) yürürlükte olduğu, 6102 sayılı Kanun'un müdürün sorumluluğuna ilişkin hükümlerinden farklı olarak, 6762 sayılı Kanun
11. Hukuk Dairesi 2022/6556 E. , 2023/6842 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :İstanbul Anadolu 6. Asliye Ticaret Mahkemesi
TARİHİ
SAYISI:2014/207 Esas, 2022/371 Karar
HÜKÜM : Davanın Reddi
Davacılar vekili, davalı vekili
Taraflar arasındaki şirket genel müdürüne açılan sorumluluk davasının bozma ilamına uyularak yapılan yargılaması sonucunda Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararı davacılar vekili, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili dava dilekçesinde; davalının şirket genel müdürü olduğunu, kusurlu, hatalı, tedbirsiz, özensiz ve şirket çalışma prensip ve kurallarına aykırı şekilde hareket ederek şirketin maddi ve manevi zarara uğramasına yol açtığını, zarardan sorumlu olduğunu iddia ile fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydıyla 400.000,00 TL maddi tazminatın ve ticari itibar kaybı sebebiyle 250.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin 17.06.2009 tarihli belirli süreli iş akdi ile 01.09.2009-15.06.2010 tarihleri arasında Genel Müdür/CEO olarak çalıştığını, taraflar arasındaki ilişki ve dava bahse konu iş akdine dayalı olduğunu, bu nedenle huzurdaki davanın İş Mahkemelerinin görev alanına girdiğini, iddia olunan zararın müvekkilinin davacıdan para alması yada haksız kazanç sağlamasından doğmadığını, davacının iddiasının ...'nin yanlış üretim yapması, geç teslim ve sair nedenlerle davacının zarara uğradığı şeklinde olduğunu, yani davacı zarara uğradı ise bu zarara ...'nin yol açtığını buna göre müvekkilinin davanın tarafı olmadığını, davacının ...'nin kusurundan kaynaklanan zararı ...'den talep etme hakkının mevcut olduğunu, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğini, şirket namına dava açmanın murakıplara (denetçilere) ait olduğunu, şirketin müdüre dava açma hakkının bulunmadığını, ibraz edilmiş olan yönetim kurulu tarafından ibraz edilen dönem için atanmış müdür ile dava açılmasının mümkün olmadığını, müvekkilinin lise öğrenimini İngiltere'de tamamladığını, Amerika'da makine mühendisliği üzerine lisans ve yüksek lisans eğitimi aldığını, Toyota ve Karsan gibi en büyük otomotiv şirketlerinde üst düzey yönetici olarak çalıştığını, '... Yönetim Sistemi'ni Türkiye'ye ilk getiren ve uygulayan olduğunu, davacının da müvekkilinin bu nitelikleri nedeniyle müvekkilinden önce danışmanlık hizmeti istediğini, müvekkilinin 2006 Ekim ayından 2009 Eylül ayına kadar danışmanlık hizmeti verdiğini, müvekkilinin davacı şirkete olan katkıları görüldükten sonra Genel Müdür olarak çalışmasının istendiğini, müvekkili ile davacı arasında 5 yıllık belirli süreli iş akdi imzalandığını ve müvekkilinin 01.09.2009'da davacı şirkette Genel Müdür/CEO olarak çalışmaya başladığını, müvekkilinin davacı şirketteki yapıyı değiştirmek için işe alındığını, şirketin aylık üretim adedi 100-150 iken 1 yılın sonunda üretim adedinin 600'e çıktığını, müvekkilinin şirket kurulduğundan bu yana yaşanmamış başarıya imza attığını, bütün bu işlemlerin şirketin tüm yöneticilerinin ve direkt olarak yönetim kurulu başkanı Ömer Çetin Nuhoğlu bilgisi dahilinde gerçekleştiğini, Çetin Nuhoğlu'nun onayı olmadan dışarıdan en basit işlemlerin yapılmasının mümkün olmadığını, hal böyle iken sistemin kurulup artık müvekkiline ve müvekkilinin ekibinde yer alan yüksek maaşlı yöneticilere ihtiyaç kalmadığını düşünen işverenin müvekkilinin ve üst düzey yöneticilerin iş akdine son verdiğini, yönetim kurulu başkanı Çetin Nuhoğlu'nun genel müdürlük görevine geri döndüğünü, işverenin müvekkilini iş akdinden doğan haklarını vermeyip oyaladığını, bunun üzerine müvekkilinin sözleşmeden doğan haklarının ödenmesi için işverene dava açtığını, bilirkişinin raporunda müvekkilinin alacağının 2.133.663,00 TL olarak hesaplandığını, sözü edilen dosyada işverenin şimdi iddia ettiği iddiadan bahsetmediğini, İş Mahkemesindeki dava ile ilgili olarak müvekkili üzerinden baskı yapmak isteyen işverenin 2 yılı sonra hayali senaryo ve sahte raporlar hazırladığını, kâr eden şirketin operasyon ve proje harcamalarını zarar gibi göstermeye çalıştığını, ... firması ile davacı firmanın halen çalıştığını, projenin uygulandığını, ... ile imzalanan satın alma sözleşmesini müvekkilinin imzalamadığını, zaten müvekkilinin tek başına imza yetkisinin bulunmadığını, müvekkilinin 2009 Eylül ayında göreve başladığında ... Dönüşüm Projesi kapsamında yapılacak değişiklikler ile ilgili çok yoğun çalışmalar yapıldığını, bunların Çetin Nuhoğlu ve diğer YK üyeleri ile paylaşıldığını, yani tüm bunlardan yönetimin haberi olduğunu, projeden 2010 Şubat ayında haberdar olunduğunun beyan edilmesinin nasıl bir senaryo oluşturulduğunu ortaya serdiğini, yönetim kurulu başkanı ve diğer yöneticilerin davacının işyerinde bulunan üretim hatlarının sökülerek ... firmasına taşındığından haberimiz yoktu demenin abesle iştigal olduğunu, hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, müvekkilinin uyguladığı ... Yönetim Sisteminin tüm dünyada büyük şirketlerce uygulandığını, davacının müvekkilini bu sistemi kurmak işe aldığını bu sistemin davacının rakipleri olan Schmidt ve Krone tarafından da kullanıldığını, müvekkilinin ... firmasını önceden tanımadığını, işverenin kendi bünyesinde yapılan kaynaklı üretim işini dışarıda yapılmasına karar vermesinden sonra birçok firma ile görüşüldüğünü, ...'nin de bu firmalardan biri olduğunu, davacının bir bayisi ve TEMSA'nın referansı ile ... ile görüşüldüğünü ve şirket yönetiminin bilgisi dahilinde 2010 yılı Nisan ayında ... ile anlaşma yapıldığını; davacının zarar olduğunu iddia ettiği harcamalarının büyük çoğunluğunun hiç gerçekleşmediğini, bir takım harcamaların ise şirketin taşeron kullanarak üretim yapması için gerçekleşen normal harcamalar olduğunu, işverenin kendisinin düzenlediği kayıt ve belgeleri delil olarak gösterdiğini, bu kayıt ve belgelerin delil niteliğinde olmadığını, iddia edilen masraflar ile müvekkilinin eylem ve edimleri arasında illiyet bağı bulunmadığını, ayrıca bir zarar varsa bu ...'nin kusurundan doğmuş ise ...'den talep edilmesi gerektiğini, uğranıldığı iddia edilen zararların müvekkili ile herhangi bir ilgisi bulunmadığını, ...'ye makine ve ekipman taşınması için yapılan ödemeler, ...'den bir hizmet satın alındığını, bu hizmetin satın alınması için bir takım ödemelerin yapılmasının gerektiğini, bu ödemelerin zarar gibi gösterilmeye çalışılmasının kabulünün mümkün olmadığını, şirketin müşterilerine gecikme sebebiyle ödenen maliyetler, bu hususun gerçek dışı olduğunu, davacının bu konuda herhangi bir kayıt sunamadığını, davacının bu yönde ödemiş olduğu bir tazminatın bulunmadığını, davacının yaptığı indirimlerin müvekkilinin sorumluluğunda olmadığını, davacının dosyaya sunduğu hiçbir yazışmayı, belgeyi, kaydı, raporu ve sair şeyleri kabul etmediklerini, hiçbirinin davaya ilişkin iddiaları kanıtlamadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
III. MAHKEME KARARLARI, BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Mahkemece Verilen İlk Karar
Mahkemece 20.03.2013 tarih, 2013/397 E., 2013/48 K. sayılı kararı ile işveren davalının da 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun (5521 sayılı Kanun) 1 inci maddesi uyarınca işçi sayılan kimselerden olduğu, ortak olmayan müdürlerle şirket arasındaki ilişkinin hizmet ilişkisi, görevli mahkemenin ise iş mahkemesi olduğu gerekçesiyle mahkemenin görevsizliğine, dosyanın karar kesinleştiğinde ve talep halinde görevli İstanbul Anadolu İş Mahkemesi'ne gönderilmesine karar verilmiştir. Davacı vekilince temyiz edilmiştir.
B. Bozma Kararı
Dairemizin 17.02.2014 tarih, 2013/12406 E., 2014/2740 K. sayılı kararı ile “.. Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen hususla ilgili olarak, belirtilen madde kapsamında davaya bakma görevi ticaret mahkemelerinin görevinde olması nedeniyle işin esasına girilerek yargılama yapılması gerekirken yazılı gerekçeyle görevsizlik kararı verilmesi yerinde görülmediği..” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar
Mahkemece yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalının 01.09.2009 ile 15.09.2010 tarihleri arasında, davacı şirkette B gurubu imza yetkilisi, Genel Müdür/CEO olarak görev yaptığı, münferit imzası ile 50.000,00 euro kadar borç ve sorumluluk yükleyen iş ve işlemler yönünden yetkili bulunduğu, iş akdinde ise davalının davacı şirket yönetim kurulu başkanına bağlı olarak çalışacağının düzenlendiği, davaya konu, sorumluluk dönemi yönünden davacı şirketin 07.12.2011 tarihli 2010 yılı olağan genel kurul toplantısında, yönetim kurulu üyelerinin ibra edilmesine dair karar verildiği, ne var ki bu kararın davalıyı kapsamadığı, davanın 19.10.2012 tarihinde ikame edildiği, dava tarihi itibariyle 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) yürürlüğe girdiği, ancak davalıya sorumluluk yönünden atfedilen eylemlerin tarihinin ise 6762 sayılı mülga Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 sayılı Kanun) yürürlükte olduğu, 6102 sayılı Kanun'un müdürün sorumluluğuna ilişkin hükümlerinden farklı olarak, 6762 sayılı Kanun'un 338 inci maddesinde anonim şirket yönetim kurulu üyeleri için ispat yükünün ters çevrilerek kusur esasına dayanan bir sorumluluk öngörüldüğü, yönetim kurulu üyelerinin kusur ve sorumluluklarının bulunmadığını ispat edemedikleri takdirde zarardan sorumlu olduklarının düzenlendiği, buna göre davalının, meydana gelen şirket zararından kusuru olmadığını ispat etmesi durumunda sorumluluktan kurtulabileceği, 6762 sayılı Kanun'un 340 ıncı maddesi atfı ile 309 uncu maddesinin dördüncü fıkrasında, sorumluluk davasının, zararın ve sorumlunun öğrenilmesinden itibaren 2 yıl, her halde zarar doğuran fiilden itibaren 5 yıl içinde zamanaşımına uğrayacağı şeklinde düzenlendiği, davalıya atfedilen zarar iddiası yönünden, zararın öğrenilme tarihinin, en geç davalının işten ayrılma tarihi olan 15.09.2010 tarihi olduğu ve buna göre 2 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu davalı tarafça ileri sürülmüş ise de, bu tarihte var ise zararın ve tutarının öğrenildiğine ilişkin bir tespit yapmanın mümkün olmadığı, davacı şirketçe 2011 yılında hazırlatılan iç denetim raporu ile bu sürenin başladığından zamanaşımı süresinin dolmadığı, davalının davacı şirkette 01.09.2009 ile 15.09.2010 tarihleri arasında, Genel Müdür/CEO olarak görev yaptığı, bu görevi sırasında, kaynaklı ürün üretiminin outsource (dışardan tedarikçi eliyle alınması) işinin, davalı tarafından uygulamaya konulduğu, davalının bu dışardan temin için dava dışı ... firması ile işbirliği yapma kararı aldığı, bu tarihe kadar ...'nin Adapazarı'nda herhangi bir tesisi bulunmadığı, aynı işi yapabilecek kapasite ve yetenekte başka bir şirket aranmadığı, bir karşılaştırma yapılmadığı, ... ile 01.04.2010 tarihinde Satın Alma Sözleşmesi imzalandığı, bu tarih itibariyle ... firmasının Adapazarı'nda davacı firmanın üretim ara aşamasını oluşturan kaynaklı üretim ile ilgili ne bir tesisi ne de personelinin olmadığı, bu şartlarda kaynaklı ürün üretiminin outsource edilmesinin davacı şirkete zarar verdiği ve bu kararı alan davalının gereken projelendirme ve ön hazırlıkları yapmadan bu kararı almasının kusurlu olduğu, bu kusurlu karar neticesinde ise davacı şirketin zarara uğradığının iddia edildiği, davalının davacı şirkette B grubu imza yetkililerinden olup, bu kapsamda münferit imzası ile 50.000,00 euro ve TL karşılığı kadar iş ve işlemler yönünden yetkili bulunduğu, davacı şirket yönetim kurulu başkanına bağlı olarak çalışacağının iş akdinde düzenlendiği, davacı şirketin davalının görev almasından önce ... Enstitü Derneği ile ... üretime dönüş projesi sözleşmesi başlıklı, 01.07.2006 yürürlük tarihli muatabakatı imzalayarak, şirkette ... üretim metoduna geçiş ile ilgili iradesini ortaya koyduğu, davalıyı da bu çerçevede ... üretim sistemini hayata geçirmek üzere genel müdür olarak görevlendirdiği, davacı tarafça sorumluluk atfı kapsamında her ne kadar davacı şirketin iyi şekilde işleyen, herhangi bir aksama olmayan üretim faaliyetleri ile ilgili, üretimi doğrudan etkileyecek bir karar ile “kaynaklı üretim faaliyetini dışarıdan tedarikçi eliyle alınması” çalışması başlattığı ileri sürülmüş ise de, yukarıda anılan sözleşme çerçevesinde davacı şirketin üretim stratejisinde yapısal değişikliğe gitme iradesinde olduğu, yine taraflar arasındaki iş akdine göre de, davalının, ... üretim sistemini hayata geçirmek için işe alındığı tespit edildiği, kaynaklı üretim faaliyetinin dışarıdan tedarikçi eliyle alınması (outsource edilmesi) ve bunun dava dışı ... firması işbirliği ile yapılması konusunda, davalının tek başına karar alıp almadığı, tek başına karar almış ise bu kararın ve uygulamasının özensiz, hatalı ve kusurlu olup olmadığı, davalının tedbirli bir yönetici gibi hareket edip etmediğinin değerlendirilmesi, bundan başka alınan karar neticesinde bir zarar olup olmadığı, varsa ölçülebilir olup olmadığının değerlendirilmesi, yanı sıra zarar ile davalının karar ve uygulamaları arasında illiyet bağının olup olmadığının da tespiti gerektiği, alınan üç kök ve bir ek raporda, yukarıda izah edildiği gibi bir zararın tespit edilmediği, yalnızca 15.11.2017 tarihli ek raporda 1.084.191,00 euro zarardan bahsedildiği, ne var ki 15.11.2017 tarihli bu ek raporda tespit edildiği bildirilen zararın, Haziran 2010-Aralık 2011 dönemine ilişkin olduğu, davalının ise yalnızca 1 yıl 14 gün genel müdür olarak görev yapıp 15.09.2010 tarihinde davalı şirketteki görevinden ayrılmış olması, bundan başka anılan ek raporda, zarar olarak açıklanan tutarın dayanağı olabilecek teklif mektubu, satın alma miktarı, alınan malın kalitesi, satın alma günündeki şirketin ihtiyacı, şirketin finansman ihtiyacı ve/veya fazlası, satın alma personelinin mal tedarikindeki uzmanlığı gibi bir şirketin kâr/zarar etme faktörüne ilişkin açıklamalara yer verilmeksizin liste halinde tutarlara yer verildiği, anılan tutarların denetime elverişli bulunmadığından 15.11.2017 tarihli raporun hükme esas alınmadığı, davalının görev süreci boyunca davacı şirketin kârlılığının arttığı, davacı şirketin incelenen mali verileri ile belirlendiği, bundan başka davacı şirketin ... üretim dönüşüm projesi kapsamında maliyetleri azaltma yoluna gitme çalışması kapsamında, davalıyı da alandaki becerisi için genel müdür olarak görevlendirdiği, bununla birlikte davalının doğrudan yönetim kurulu başkanına bağlı çalışacağının öngörüldüğü birlikte değerlendirildiğinde, kusurlu eylem olarak atfedilen, ... firmasının hiç araştırılmadan, gerekli çalışmalar yapılmadan, davalı tarafından tercih edildiği iddiasının da sübut bulmadığı gerekçesiyle davacının maddi ve manevi tazminat istemini sübut bulmadığından reddine karar verilmiştir.
IV. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili, davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
1.Davacılar vekili temyiz dilekçesinde özetle; müvekkilinin ... üretime geçil iradesinde olmasının, davalıya bu geçişte uzmanı olduğunu iddia ettiği üretim esaslarını doğru uygulamama ve koordinatörü olduğu projeye aykırı davranma hakkını vermediğini, ... Enstitü Derneğinde davalınında aralarında bulunduğu 9 ayrı danışman ve müvekkili şirketin çok sayıda personeli ile birlikte çalışılarak 2008 yılında ... 2011 Projesi Yönetim Yapılanmasının oluşturulduğunu, bir diğer deyişle şirketin 3 yıllık yol haritasının çıkarıldığını, davalının, şirketin detaylıca analizi neticesinde tüm kuralları, esasları, hedefleri belirlenen ... 2011 Projesini iyi bildiğini ve başarılı bir şeklide hayata geçireceğini belirterek genel müdürlüğüne talip olduğunu, müvekkili şirketinde zaten 3 yıllık planda tanımlanmış strateji ve aksiyonları takip edeceği için davalının talebini olumlu karşıladığını, müvekkilinin davalının genel müdür olarak 2009 yılında işe başlaması ile ... üretime sıfırdan başlamadığını, aksine davalı işe başladığında ... üretimin tüm esasları ve müvekkil şirket nezdinde uygulanacak kuralları, işlemleri, projeleri, hedefleri tanımlanmış halde işe başladığını, 2008 yılında ... Üretim Sistemine geçiş ile ilgili toplam 29 çalışma gurubunun kurulduğunu, Mahkemenin ... üretim sistemi ile outsource işini birbirine karıştırdığını, ... üretim sisteminin, üretimden satışa kadar baştan uca tüm süreçleri kapsayan bir model olduğunu, outsource ise, şirket içinde üretilen bir mal ya da hizmetin dışarıdan tedarik edilmesi olduğunu, ... üretim sistemi için bir üretim işinin outsource edilmesinin şart olmadığını, kaynaklı üretimin yapıldığı bölüm, fabrikada üretilen her treylerin muhakkak geçtiği üretim hattı olduğunu, kaynaklı üretimin yapısı itibariyle treyler üretimi yapılan bir fabrikanın omurgası olduğunu, bu bölümde hata ya da eksiklik olması halinde, bunun telafisinin diğer bölümlerde yapılan hatalar gibi kolaylıkla ortadan kaldırılamadığını, davalı tarafından ... üretim esaslarına aykırı şekilde ve bu prensipler uygulanmayarak, ... 2011 Projesi Yönetim Yapılanmasında yer almamasına/ aykırı olmasına rağmen hiçbir anlamda planlama, projelendirme, alt yapı çalışması olmaksızın, müvekkilinin sistemi hazır olmadan, kaynaklı üretimin outsource edilmesi olduğunu, davalının kaynaklı ürünlerin outsourcesunu yaptırdıktan sonra kesin olarak üretime başlanılması talimatı verdiği 01.06.2010 tarihinden tam 6 gün sonra, ... uzmanı tarafından verilen rapora göre, bu outsourcesun bu aşamada yapılamayacağı şeklinde olduğunu, Mahkemece ... uzmanının raporundaki tespitlerin dikkate alınmadığını, tedarikçiye tam ve doğru bilgi aktarabilecek bir sistemin olmadığı böyle bir faaliyetin dışarıdan temin edilmesinin, mevcut durumu kötüleştirdiğini, davalının müvekkili şirkette çalıştığı dönemde yürülükte olan ISO 9001(2008) standardını uygulamadığını, buna ilişkin verilen uzman mütalaasınında nazara alınmadan karar verildiğini, davalı genel müdür, kendisine sunulan sap ve süreç denetim raporunu görmezden gelerek outsource kararı verdiğini, davalının şirketin iç yönergesi olan tedarikçi seçme talımatı ve tedarikçi performans talimatını uygulamadan tedarikçi seçiminde bulunduğunu, davalı tarafından şirketin kaynaklı imalat yapan makine ve ekipmanlarının da sökülerek tedarikçisi ... firmasına kiralanması kararı alındığı için müvekkilin kendi bünyesinde kaynaklı ürün üretemediğini, üretim hattının durma noktasına geldiğini, sorunların giderilememesi nedeniyle yönetim kurulunun şirketi sıkıntıya sokan olayları araştırması talimatı verildiğini ve 27.05.2011 tarihli iç denetim raporunun hazırlandığını, davalının 15.12.2021 tarihli ek bilirkişi raporuna sunduğu, 2010 outsource evrakları ile işn başından beri plansız yapıldığının ikrar ettiğini, bu nedenle davalının kusurlu olduğunu, 2010 outsource eylem planında bir adet dahi ... isimli firmadan tedarik edilecek parçanın tanımlanmadığını, alınmış olan 7 maddede tanımlanan süreçlerden, talimatlardan, prosedürlerden hiçibirinin ... firmasından parça temin edilirken uygulanmadığını, davalı genel müdürün davaya konu olayda kusursuzluğunu ispat edemediği sürece kusurlu kabul edilmesi gerektiğini, davalının ... firması dışında başka firmaları araştırdığına dair tek bir delil sunmadığını, 6762 sayılı Kanun'un 342 nci maddesinde de müdürlerin sorumluluğunun yönetim kurulu üyeleri ile aynı olduğu ve bu müdürlerin sorumluluğunun yönetim kurulu emri ve nezareti altında çalışsalar dahi ortadan kaldırmayacağı şeklinde düzenlendiğini, davalının kusurlu davranışlarının kaynak üretim işini outsource etmeden önce projelendirme yapılmaması, müvekkili şirketin kaynak üretiminin outsource yapmaya hazır olup olmadığının değerlendirilmemesi, outsource'un hayata geçirilme maliyeti, şirkete yapacağı katkılar ya da maliyetler, ne tür risk ve kazançların öngörüldüğü, işlerin ters gitmesi durumunda uygulanacak B planı, hangi alt yapı çalışmalarının gerektiğine dair en ufak çalışma yapılmaması ve ... harici tedarikçilerin değerlendirilmemesi ve doğrudan yeterlilik değerlendirilmesi dahi yapılmaksızın ... seçilmesi gibi outsource yapılmadan önce çözümlenmesi gereken sorunlar çözülmeden işin uygulamaya konması olduğunu bunlara ilişkin çalışmaların yapıldığına ilişkin davalıca yazılı hiç bir delil sunulmadığından kusursuz olduğu ispat edilmeden davalı lehine karar verildiğini, 15.11.2017 tarihli raporun hükme esas alınmamasınında hatalı olduğunu, 04.09.2018 tarihli bilirkişi raporu, 19.10.2020 tarihli bilirkişi raporlarda müvekkili zararlarının belirlenmediğini, 15.12.2021 tarihli ek bilirkişi raporuna göre de sunulunan fatura ve belgelerden bir kısmı değerlendirilmek suretiyle kendi içinde çelişecek rapor hazırlandığını, zarara ait incelemenin yalnızca 15.11.2017 tarihli bilirkişi raporunda belirlendiğini, müvekkilinin zarar kalemlerinin ek işçilik maliyeti, işçilerin fazla mesai ücretleri, ...'ye görevli olarak gönderilen personelin işçilik ve akaryakıt maliyetleri, malzeme gecikmesi ve ham madde taşınması nedeniyle ... için ödenmek zorunda kalınan ilave navlunlar, ...'ye makine ve ekipman taşınması için yapılan ödemeler, malzemeden kaynaklanan zararlardan oluştuğunu, davalının işi ... firmasına devrettikten, ... firmasında üretimi başlattıktan sonra 3 ay sonra 15.09.2010 tarihinde ayrılmasının da zararın meydana gelmesini durdurmayacağını, bu nedenle Haziran 2010-Aralık 2011 tarihleri arasında zararın hesaplanmasının doğru ve hakkaniyete uygun olduğunu, Mahkemece 15.11.2017 tarihli raporda satın alma miktarı, alınan malın kalitesi, satın alma günüdeki şirketin ihtiyacı, şirketin finansman ihtiyacı ve/veya fazlası, satın alma personelinin mal tedarikindeki uzmanlığı gibi bir şirketin kâr veya zarar etme faktörlere ilişkin açıklama olmadığı için hükme esas alınmadığı belirtilmiş ise de müvekkilinin meydana gelen zararların zaten davalı tarafından yapılmadığından dolayı meydana geldiğini ve bu davayı açtıklarını, ayrıca davalının çalıştığı yılda müvekkilinin kârının artmasının nedeninin o yıl çekici pazarının Türkiye'de büyümesine bağlı olarak treyler pazarınında büyümesi nedeniyle olduğunu, müvekkili şirkete ait kâr/net satışlarının yüzdesinde ciddi bir düşüş yaşandığını belirterek kararın bozulmasını istemiştir.
2.Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davacı şirketin dava açma hakkı olmadığını, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 329 uncu maddesi gereğince avukatlık ücreti ile disiplin para cezası ödemeye mahkum edilmesini belirterek kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, davacı şirkette 01.09.2009-15.09.2010 tarihleri arasında 1 yıl 14 gün kadar süre ile Genel Müdür/CEO olarak görev yapmış bulunan davalının, davacı şirkete zarar verdiğinden bahisle, maddi manevi zararın tazmini istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
6762 sayılı Mülga Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 sayılı Kanun) 342 nci maddesi ile 338 inci maddesi ve 309 uncu maddesinin dördüncü fıkrası, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (818 sayılı Kanun) 42 nci maddesi ile 43 üncü maddesinin birinci fıkrası, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 50 nci maddesinin ikinci fıkrası ile 51 inci maddesi.
3.Değerlendirme
Dava, davalı şirket yöneticisi hakkında açılan sorumluluktan kaynaklı tazminat istemine ilişkindir. Davalı müdürün, şirketin müdürlüğünü yapmadan önce davacı şirketlere 2006 Ekim ayından 2009 Eylül ayına kadar danışmanlık hizmeti verdiği, danışmanlık hizmetinin '... Yönetim Sistemi'ne ilişkin olduğu, sonrasında davalının davacı şirkette Genel Müdür/CEO olarak görev yaptığı, bu görevi sırasında, kaynaklı ürün üretiminin dış tedarikçi eliyle yapıldığı anlaşılmıştır. Mahkemece bilirkişi heyetinden alınan kök ve ek raporlarında, davacı şirketin fabrikasının gayet muntazam çalıştığı, dışarıdan hizmet alınmasına ihtiyaç duymadığı, hizmet alınsa bile fabrikanın yakınında bir tedarikçiden üretimi engelleyemeyecek bir şekilde hizmet alınabileceği, diğer bir anlatımla davalı şirket müdürünün kaynaklı üretim işini dışardan alma girişimine yönelik gerekli planlama yapmadan dış kaynaklı üretim hizmeti alındığı ve bu konuda kusurlu olduğu, davalının bu nedenle özen yükümüne aykırı davrandığından şirketin uğramış olduğu zarardan sorumlu olduğu, ancak iddia olunan zararların ne kadar olduğunun tespit edilemediği bildirilmiştir. Her ne kadar davacı şirketlerin zararlarının bilirkişi raporlarında belirlenemediğinden Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ise de, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 50 nci maddesinin ikinci fıkrası (818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (8181 sayılı Kanun) 42 nci maddesi) ile 51 inci maddeleri gereğince uğranılan zararın miktarı tam olarak tespit edilememesi durumunda Hâkim tarafından, olayın oluş şekli, tarafların faaliyet alanı ve ekonomik durumları ile kusurun ağırlığı göz önünde bulundurularak makul bir zarar miktarının hakkaniyete uygun olarak tespiti neticesinde karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmadığından mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
V. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Mahkeme kararının BOZULMASINA,
Bozma sebebine göre davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına,
Peşin alınan temyiz karar harcının istekleri hâlinde ilgililere iadesine,
Dosyanın Mahkemesine gönderilmesine,
27.11.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2018/26 E., 2019/396 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
nin, rizikonun, meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği” bir sözleşmedir ( 6102 sayılı TTK’nın 1401/1., 6762 sayılı TTK’nın 1263/1. maddesi).
Hukuk Genel Kurulu 2018/26 E. , 2019/396 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi
Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 10.12.2013 tarihli ve 2011/264 E., 2013/643 K. sayılı karar taraf vekillerince temyiz edilmekle; Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 31.03.2014 tarihli ve 2014/3829 E.,2014/4685 K. sayılı kararı ile;
"...Davacı vekili, davalı şirkete kasko sigortalı aracın mıcırlı yolda kayarak devrildiğini ve hasara uğradığını, davalının ihbara rağmen sigorta tazminatı ödemediğini ileri sürerek, 55.000,00 TL. nın avans faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili, riziko tarihi itibariyle poliçe priminin ödenmediğini ve hasar teminat dışında kaldığından davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece, toplanan delillere göre, davanın 10.350,00 TL. tazminat yönünden kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.
1-)Sigorta hukukunda kural olarak sigorta sözleşmesinin meydana gelmiş olması sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için TTK'nin 1282 ve 1295 maddeleri hükmünce rizikodan önce primin tamamının veya ilk taksidinin ödenmiş olması zorunludur. TTK'nın 1295 nci maddesi emredici nitelikte bir düzenlemedir.
Somut olayda, davacıya ait aracın 30.7.2010/30.7.2011 tarihlerini kapsar şekilde kasko poliçesiyle davalı tarafından sigorta teminatına alındığı hususu uyuşmazlık konusu değildir.
Taraflar arasındaki çekişme, rizikodan önce primin ödenip ödenmediği, davalının sorumluluğunun başlayıp başlamadığı noktasında toplanmaktadır. Davalı vekili, poliçede primin peşin ödeneceği belirlenmiş olmasına karşın riziko tarihi itibariyle poliçe priminin ödenmediğini ve hasarın teminat dışında kaldığını savunmuştur. Buna karşın davacı vekili poliçe priminin ödendiğini ileri sürmüş ise de; somut olayda poliçede prim tutarı 3.560,31 TL. olarak (tek ödeme şeklinde) belirlenmiş ve primin peşin ödeneceği tespit edilmiştir. Dava konusu riziko 31.7.2010 tarihinde gerçekleşmiştir. Davacı vekili yargılama sırasında primin (rizikodan sonra) davalının acentesine keşide edilen 15.250,00 TL. bedelli 16.11.2010 tarihli çek ile ödendiğini ve çek bedelinin davalı sigortacı tarafından tahsil edildiğini ileri sürmüştür. Buna göre, davacı vekilinin rizikodan önce ödeme yapıldığı yönünde bir iddiası olmadığı, cevaba cevap dilekçesinde müvekkiline ait başka araçlar için davalı ile yapılan kasko sözleşmeleri nedeniyle primin kredi kartı veya ortalama vadeli çek ile ödenmesi hususunda anlaşma yapıldığını belirtmiştir. Dosya kapsamı itibariyle çek bedelinin davalı sigortacı tarafından rizikodan sonra 22.11.2010 tarihinde tahsil edildiği açıktır.
O halde, riziko tarihi itibariyle poliçeye ait herhangi bir prim ödemesi bulunmadığı sabit olmakla yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.1. maddesi uyarınca sigorta teminatı başlamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
2-)Bozma neden ve şekline göre, davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir…"
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili; müvekkili şirkete ait, davalıya Ticari Kasko Poliçesi ile sigortalanan transmikser iş makinesinin yolun bozuk ve mucurlu olması sebebiyle kayarak şarampole yuvarlanıp sağ tarafı üzerine yattığını, aracın sağ tarafının kullanılamaz hâle geldiğini ve araç içinde bulunan betonun da kalıplaşarak donduğunu, kazanın davalı şirkete derhal bildirildiğini, davalı şirket tarafından eksper atanmasına rağmen uzunca bir süre hiçbir inceleme yapılmadığını, araç üzerinde ekspertiz incelemesi yapılmasının sağlanması amacıyla müvekkil şirket tarafından davalıya ihtarname gönderildiğini, davalı şirketin ise hasar bedelini ödememek için hukuka aykırı bir şekilde delil tespiti yaptırdığını, söz konusu tespit raporuna müvekkili şirket tarafından itiraz edildiğini, bu kez davacı tarafça hasar bedelinin ödenmesi talebiyle davalı tarafa ihtarname gönderildiğini, davalı şirketin hasarın belirtilen zamanda ve belirtilen şekilde meydana gelmediğinin tespit edildiği gerekçesiyle tazminat talebinin kabul edilmediğini bildirerek keyfi bir şekilde ödeme yapmaktan kaçındığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 55.000,00TL maddi tazminatın riziko tarihinden itibaren değişen oranlardaki avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili; riziko tarihinde poliçe priminin yatırılmamış olması nedeniyle hasarın teminat dışında kaldığını, zira poliçenin 30.07.2010 tarihinde düzenlendiğini ve primin de peşin yatırılacağının kararlaştırıldığını, kaza tarihi olan 31.07.2010’da poliçe primlerinin yatırılmamış olduğunu, bunun yanında aracın istiap haddinden daha fazla yük taşıması nedeniyle hasarın teminat dışında kaldığını, aracın motor ve aksamındaki arızalarında aracın yana devrilmesi sonucunda vuku bulmadığını, aracın 13 yıldır trafikte olduğunu ve talep edilen miktarın da bu nedenle çok yüksek olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece; kasko sigorta poliçesinin 30.07.2010 - 30.07.2011 tarihlerini kapsadığı, kazanın 31.07.2010 tarihinde meydana geldiği, poliçede peşin ödenmesi kararlaştırılan 3.560,31TL prim bedeline karşılık olarak davacı şirket tarafından davalı ... şirketinin acentesine 16.11.2010 tarihli çek verildiği, bu çekin acentenin cirosunun ardından davalı ... şirketi tarafından rizikonun ve ihbarın gerçekleşmesinin ardından 2011 yılı Kasım ayında tahsil edildiği, prim peşinatının rizikodan önce yatırılmaması nedeniyle sigortacının sorumluluğu TTK’nın 1295/2. maddesi uyarınca başlamaz ise de; sigortacının olaydan ve ihbardan, diğer anlatımla rizikoyu öğrendikten sonra primleri tahsil etmesi, sonrasında geri vermemesi ve bir ihtarla da sözleşmeyi feshetmeyerek ayakta tutması karşısında, davalı ... şirketinin tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olduğu sonucuna varıldığı, davalı ... şirketi tarafından davacı şirketin birden fazla aracı yönünden sigorta poliçesi düzenlendiği ve tüm poliçelerin prim bedellerinin davaya konu çek miktarından fazla olduğu savunulmuş ise de, davalı ... şirketinin rizikonun ve ihbarın gerçekleşmesinden sonra davaya konu çeki tahsil ederken poliçe bazında bir ayrıma gitmediği, çek bedelini hangi poliçelere istinaden aldığını veya davaya konu rizikoya ilişkin prim bedelini kabul etmedikleri hususunu davacı şirkete bildirmemiş ve bu hususta sessiz kalmış olması nedeniyle çek bedelini davaya konu sigorta poliçesinin de prim bedeli olarak kabul ettiği benimsenmek suretiyle işin esasının incelenmesine geçildiği, yapılan incelemelerde kabin kısmındaki hasarın 1.850,00TL ve mikser kısmındaki hasarın ise 8.500,00TL olarak belirlendiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 10.350,00TL'nin 27.08.2010 tarihinden itibaren avans faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Özel Dairece; davacı vekilinin karar düzeltme isteminin reddine karar verilmiştir.
Yerel Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasında kaza tarihini kapsayan geçerli bir sigorta ilişkisinin bulunup bulunmadığı ve burada varılacak sonuca göre davalı ... şirketinin tahsil öncesi gerçekleşen rizikodan sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
Sigorta sözleşmesi “sigortacının bir prim karşılığında, kişinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara uğratan tehlikenin, rizikonun, meydana gelmesi hâlinde bunu tazmin etmeyi ya da bir veya birkaç kişinin hayat süreleri ya da hayatlarında gerçekleşen bazı olaylar dolayısıyla bir para ödemeyi veya diğer edimlerde bulunmayı yükümlendiği” bir sözleşmedir ( 6102 sayılı TTK’nın 1401/1., 6762 sayılı TTK’nın 1263/1. maddesi).
Sigorta sözleşmesi Türk Ticaret Kanunu'nda (TTK) ve Sigortacılık Kanunu'nda (SK) özel bir biçimde düzenlenmiş bulunduğundan bu konuda çıkacak uyuşmazlıkların çözümünde bu yasalarda yer alan sigorta sözleşmelerine ilişkin hükümlerin öncelikle uygulanması gerekir. Sigorta sözleşmeleri, sözleşme hukukuna tabi olmakla uyuşmazlıkların çözümünde TTK’.nın 1452. (6762 sayılı TTK’nın 1264 vd.) maddesinde belirlenen emredici hükümlere aykırı olmayan sözleşme hükümleri yani sigorta poliçesindeki özel ve genel şartlar dikkate alınacaktır. Nitekim SK’nın konuya ilişkin 11/1. maddesinde de bu konuya değinilmiştir. Bu hükümlerde boşluk bulunması durumunda TTK hükümleri uygulanacak ve bu Kanun’da da hüküm bulunmayan hâllerde TTK’nın 1451. (6762 sayılı TTK’nın 1264/1.) maddesi hükmü uyarınca Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerekecektir.
Keza başta SK olmak üzere diğer yasalardaki sigortalara ilişkin emredici nitelikteki hükümlerin uygulanması gerektiği de gözden uzak tutulmamalıdır (Ulaş, I: Uygulamalı Zarar Sigortaları Hukuku, Ankara, 2012, s:13).
Türk Ticaret Kanununda, sigorta sözleşmeleri herhangi bir şekil şartına tabi tutulmamış; TTK’da bir şekil şartı öngörülmediğinden, Türk Hukukuna hâkim olan, "sözleşmelerin geçerliliği, kanunda aksi öngörülmedikçe, hiçbir şekle bağlı değildir'' (TBK m. 12/1) kuralı, sigorta sözleşmeleri için de geçerlidir. Buna göre, diğer borçlar hukuku sözleşmeleri gibi, sigorta sözleşmeleri de iki tarafın karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile meydana gelir.
Sigorta sözleşmeleri, karşılıklı taahhütleri havi sözleşmelerdendir; sigortacının, sigorta bedelini veya sigorta tazminatını ödeme taahhüdünden doğan borcunun karşılığı, sigorta ettirenin prim ödeme borcudur.
Prim, teminat altına alınan rizikonun veya olayın gerçekleşmesi hâlinde sigortacının ödeyeceği tazminat yahut sigorta bedelinin karşılığını teşkil eden, sigortacılık tekniğine uygun olarak tespit edilen ve sigorta ettirenin sigortacıya peşin olarak defaten (bir defada) veya taksitle ödemek mecburiyetinde olduğu ücrettir. Sigorta ettirenin asli edim yükümü, bu sigorta ücretini (primini) ödemek olduğundan, primin belli veya belirlenebilir olması gerekir.
Prim ödeme taahhüdü, sigorta sözleşmesinin kurulması bakımından gerekli olmakla beraber, prim ödeme borcunun yerine getirilip getirilmediği hususu da, sigorta sözleşmesinin geçerliliğini etkilemez; sigorta sözleşmesiyle prim ödeneceğinin taahhüt edilmesi yeterlidir. Prim borcunun ödenmesi, sigorta sözleşmesinin kurulması bakımından gerekli olmamakla birlikte, sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için hiç olmazsa ilk taksitin ödenmiş olması gerekir ( 6102 sy. TTK 1421, eTTK’nın 1295. maddesi)( (Ayhan, R./ Çağlar, H./ Özdamar, M.: Sigorta Hukuku Ders Kitabı, Ankara, 2019, s: 143,160 vd.).
Bu genel açıklamaların ardından konuya ilişkin olarak davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK’da yer alan düzenlemeler gözden geçirilmelidir.
6762 sayılı TTK’nın “Müddet” başlıklı 1282. maddesinde aynen;
“Aksi kararlaştırılmış olmadıkça sigortacı, primin ödendiği tarihten itibaren gerçekleşen rizikolardan mesuldür. Sigortanın devam müddeti mukavelede yazılı değilse tarafların müşterek maksadiyle mahalli teamül ve sair haller göz önünde tutularak mahkemece tayin olunur.”
hükmü yer almakta;
Aynı Kanun’un 1294. maddesinde;
“Sigorta ettiren kimse, primlerin en yüksek haddinin tayinine ait hususi hükümler mahfuz kalmak üzere, mukavele ile kararlaştırılmış olan primi ödemekle mükelleftir. Sigorta primi mukavelede gösterilmemişse ilgili vekaletçe tasdik edilmiş olan tarifeler gereğince tayin olunur.
(Değişik fıkra: 21/06/1994 - KHK - 537/1 md.) Sigorta primi para olarak ödenir. Ödeme için senet verilmesi hâlinde senet bedelinin tahsil edildiği tarihte ödeme yapılmış sayılır.
Primin aylık veya yıllık olarak taksitle ödenmesi kararlaştırılabilir. Böyle bir mukavele yoksa sigorta priminin toptan ödenmesi lazımdır.”
denilmekte;
Yine aynı Kanun’un “Ödeme zamanı” başlıklı 1295. maddesinde ise;
“Sigorta priminin tamamının, taksitle ödenmesi kararlaştırılmışsa ilk taksitin, akit yapılır yapılmaz ve poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerekir.
(İkinci fıkra iptal: Anayasa Mahkemesi'nin 11/03/1997 tarih ve E.1997/24, K.1997/35, sayılı Kararı ile)
Sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksitin ödendiği tarihten başlar. Şu kadar ki, kara ve denizde mal taşıma işlerine ait sigortalarda sigortacının sorumluluğu, akdin yapıldığı andan başlıyacağı gibi sigorta primi de henüz poliçe tanzim edilmemiş olsa bile o anda muaccel olur.
Sigortacının sorumluluğu başlamadan önce sigorta ettiren kararlaştırılmış olan primin yarısını ödeyerek mukaveleden kısmen veya tamamen cayabilir.”
şeklinde düzenleme bulunmaktadır.
Bu hükümler göstermektedir ki, sigorta hukukunda ilke olarak, sigorta akdinin meydana gelmiş olması, sigortacının sorumluluğunun başlamış olmasını gerektirmez. 6762 sayılı TTK’nın 1279. maddesine göre riziko, genel olarak sigorta sözleşmesinin vücut bulması ve yine aynı Kanun’un 1295. maddesi uyarınca sigortacının sorumluluğunun başlamasından sonra oluşması hâlinde sigorta teminatı içerisinde kabul edilir. Sigortacının sorumluluğunun başlayabilmesi için de TTK’nın 1282. ve 1295. maddeleri hükümleri uyarınca primin tamamının veya taksitle ödemenin kararlaştırıldığı durumda da ilk taksitinin ödenmiş olması zorunludur. TTK’nın 1295. maddesinde yer alan bu düzenleme emredici niteliktedir. Ancak, Aynı Kanun’un 1264/4. maddesi uyarınca, sigorta ettiren yararına aksine düzenleme yapmak da mümkündür.
Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartları’nın “Sigorta Priminin Ödenmesi, Sigortacının Sorumluluğunun Başlaması ve Sigorta Ettirenin Temerrüdü” başlıklı C.1. maddesinde;
“Sigorta priminin tamamının, primin taksitle ödenmesi kararlaştırılmışsa peşinatın (ilk taksit) akit yapılır yapılmaz ve en geç poliçenin teslimi karşılığında ödenmesi gerekir. Aksi kararlaştırılmadıkça, prim veya peşinat ödenmediği takdirde poliçe teslim edilmiş olsa dahi sigortacının sorumluluğu başlamaz ve bu husus poliçenin ön yüzüne yazılır. Sigorta ettiren kimse, sigorta primini veya primin taksitle ödenmesi kararlaştırıldığı takdirde peşinatını, sigorta poliçesinin teslim edildiği günün bitimine kadar ödemediği takdirde temerrüde düşer …” şeklinde düzenleme getirilmiştir.
6762 sayılı TTK'nın 1294/2. maddesine göre, sigorta priminin para olarak ödeneceği ve senet verilmesi hâlinde senet bedelinin tahsil edildiği tarihte ödeme yapılmış sayılacağı hükme bağlanmış olmasına rağmen somut olayda prime karşılık gelen ödemenin çek ile yapıldığı iddia edildiğinden, çek ile ödemelere ilişkin düzenlemelerin de dikkate alınması gerekmektedir.
6762 sayılı TTK’nın 707. maddesine göre;
“Çek, görüldüğünde ödenir. Buna aykırı her hangi bir kayıt yazılmamış hükmündedir. Keşide günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için ibraz olunan bir çek ibraz günü ödenir.”
Bilindiği gibi, çeklerde düzenlenme tarihinin gösterilmesi zorunludur ( 6102 sayılı TTK md. 780, 6762 sayılı TTK md. 692). Düzenlenme tarihi bulunmadığı takdirde ilgili senet Kanunun aradığı diğer bütün unsurlara sahip olsa dahi çek vasfını kazanamaz (6102 sayılı TTK md.781/1, 6762 sayılı TTK md. 693 ). Kanun koyucu çeklerde düzenlenme günü olarak gösterilen tarihin, senedin gerçek düzenlenme günü olmasını aramamıştır. Kanun koyucunun bu konudaki suskunluğu, hiç şüphesiz, ileri tarihli çek düzenlenmesine imkân veren hâllerden birisidir.
6762 sayılı TTK’nın 707/2 (6102 sayılı TTK’nın 795/2.) fıkrasında düzenlenme günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için muhatap bankaya ibraz olunan bir çekin ibraz günü ödeneceği ifade edilerek, Türk hukukunda ileri tarihli çek düzenlenmesi zımnen kabul edilmiştir.
Bu fıkra ile kanun koyucu, ileri tarihli çek düzenlenmesinin bir nevi müeyyidesi olarak bir çekin üzerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibrazı hâlinde karşılığı varsa ödeneceğini açıkça kabul ederken, zımnen de bir çekin düzenlenme günü olarak gösterilen tarihten önce ileri tarihli olarak tedavüle çıkarılabileceğini ve bu tip bir senedin diğer kanuni unsurlara sahip olmak kaydıyla çek sayılacağını belirtmiştir.
Ayrıca, Çek Kanunu’na 6273 sayılı Kanunla eklenen Geçici madde 3/5. fıkrası ile 31 Aralık 2020 tarihine kadar çekin ödenmek için üzerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibrazının geçersiz olacağı öngörülmüş; böylece, kanun koyucu bu fıkra ile de ileri tarihli çek düzenlenebileceğini; ancak bu çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ödenmeleri için ibraz edilmelerinin mümkün olmadığını; buna rağmen ibrazları hâlinde bu fıkranın söz konusu düzenlemesinin sonucu olarak 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 795/2. ( 6762 sayılı Kanunun 707/2) fıkrasına aykırı olarak muhatap bankaca ödenmelerinin mümkün olamayacağını kabul etmiştir. Böylece geçici Madde 3/5. fıkrasında öngörülen bu düzenleme ile 31 Aralık 2020 tarihine kadar 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 795/1. ve 2. fıkraları ile Çek Kanununun 3/8. fıkrasının uygulanması dondurulmuştur.
Geçici madde 3/5. fıkrası uyarınca çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihlerinden önce muhatap bankaya ibraz edilerek "kırdırtmalarının" mümkün olmadığının da kabulü gerekir. Zira, yukarıda belirtildiği gibi, söz konusu fıkra uyarınca çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibraz edilmeleri ve ödenmeleri mümkün değildir (B., Ali/ G. Celal: Kıymetli Evrak Hukuku, Ankara,2018 s: 324vd).
Yukarıda yapılan açıklamalardan sonra somut olay değerlendirildiğinde;
Somut olayda, kasko sigorta poliçesi, 30.07.2010 - 30.07.2011 vadeli olarak düzenlenmiş olup, kaza ise 31.07.2010 tarihinde meydana gelmiştir.
Davacının işleteni olduğu 06 AG 5802 plaka sayılı araca 30.07.2010 saat: 16.18’de 200200008814726 poliçe numaralı kasko sigorta poliçesi tanzim edilmiş, işbu poliçenin 3.560,31TL’lik priminin peşin olarak 30.07.2010 tarihinde ödeneceği kararlaştırılmış, poliçenin tanzim tarihinden 1 gün sonra henüz poliçe prim borcu ödenmeden 31.07.2010 tarihinde davacıya ait araç kaza yaparak hasarlanmıştır.
Kasko Poliçesinin birinci sayfasında 3.560,31 TL primin, 30.07.2010 tarihinde "peşin " olarak ödeneceği açıkça belirtilmiş ve ikinci sayfada yer alan "prim ödeme özel klozu" başlığında; “Primin peşinat ve/veya taksitleri; Fiba Sigorta A.Ş. Genel Müdürlüğüne, Bölge Müdürlüklerine, poliçe ekinde belirtilen banka hesaplarına veya poliçeyi tanzim eden yetkili acenteye, makbuz/dekont karşılığı ödenir. Sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksitin ödendiği tarihte başlar.” hükmüne yer verilmiştir.
Dosya kapsamında dava konusu riziko 31.07.2010 tarihinde gerçekleşmiştir. Davacı vekili yargılama sırasında primin (rizikodan sonra) davalının acentesine keşide edilen 15.250,00TL bedelli 16.11.2010 tarihli çek ile ödendiğini ve çek bedelinin davalı sigortacı tarafından tahsil edildiğini ileri sürmüş ise de çek bedelinin davalı sigortacı tarafından rizikodan sonra 22.11.2010 tarihinde tahsil edildiği açık olduğu gibi dekontta da yapıldığı iddia edilen ödemenin hangi poliçeye istinaden yapıldığının belirtilmemesi nedeniyle sigorta bedelinin ödendiğinin kabulüne de olanak yoktur.
Yürürlükte bulunan bir sigorta sözleşmesi çerçevesinde, rizikonun gerçekleşmesinden sonra ödenen prim sigortacının geriye etkili olarak sorumluluğunu doğurmaz ve sigortacı, riziko anında ilk prim henüz ödenmiş olmadığı için edim yükümlülüğü altına girmemiş idiyse, sonradan primi kabul etmiş olması yüzünden sorumlu olmaz. Riziko anında sigortadan yararlanma hakkına sahip bulunmayan bir sigorta ettirenin, bu durumu bilerek daha sonra gerçekleştireceği bir işlemle (burada: prim ödemesi) sigorta parasına hak kazanmış hâle gelmesi, hukuken mümkün değildir.
Riziko anında ve primin sonradan ödendiği sırada sigorta sözleşmesi yürürlükte ise, sigortacı yapılan ödemeyi geri vermekle yükümlü olmaz. Bu olasılıkta, ödenen prim sözleşmeden doğmuş olan ve varlığını aynen sürdüren prim borcuna sayılacaktır. Sigortacının tahsil ettiği primi geri vermemiş olmasına "gerçekleşen riziko için sorumlu olmayı kabul ettiği" gibi bir sonuç bağlamak, bu açıdan da yerinde görünmemektedir ( Ünan, S: Türk Ticaret Kanunu Şerhi Altıncı Kitap Sigorta Hukuku, C.I Genel Hükümler, Ankara 2018, s:178).
O hâlde, riziko tarihi itibariyle poliçeye ait herhangi bir prim ödemesi bulunmadığı sabit olmakla yukarıda açıklanan yasa maddeleri ile Kara Taşıtları Kasko Sigortası Genel Şartlarının C.l. maddesi uyarınca sigorta teminatı başlamadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429’uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma neden ve şekline göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazları ile davalı vekilinin yukarıdaki bent kapsamı dışında kalan yargılama giderlerine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara iadesine, kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.04.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.