1982 Anayasası Madde 25

1982 Anayasası 25. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 25 – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz. VIII. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

610 karar eşleşti
16. Ceza Dairesi, 2016/4603 E., 2016/5866 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
Anayasanın 25 ve 26. maddeleri ile koruma altına alınan düşünceyi açıklama ve ifade hürriyeti kapsamında yer alıp, hakaret suçunun unsurlarını barındırmaması nedeniyle unsurları bakımından oluşmadığı" gerekçeleri ile verilen 26.02.2016 tarih ve 2015/9545 soruşturma, 201
16. Ceza Dairesi         2016/4603 E.  ,  2016/5866 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 18.05.2016 tarih ve 2016/191320 sayılı tebliğnamesi ve ekindeki Adalet Bakanlığının 25.04.2016 tarihli Kanun Yararına Bozma konulu yazılarında; hakaret ve iftira suçlarından şüpheliler ..., ..., ... ve kararda geçen WEB sitesi sorumlu müdürleri haklarında yapılan soruşturma evresi sonucunda ... Cumhuriyet Başsavcılığınca "şüphelilerin eylemlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Anayasanın 25 ve 26. maddeleri ile koruma altına alınan düşünceyi açıklama ve ifade hürriyeti kapsamında yer alıp, hakaret suçunun unsurlarını barındırmaması nedeniyle unsurları bakımından oluşmadığı" gerekçeleri ile verilen 26.02.2016 tarih ve 2015/9545 soruşturma, 2016/1100 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yönelik itirazı “Yeterli şüphe oluşup oluşmadığı delillerin değerlendirilmesi C. Savcılığının takdirindedir, yeterli şüphe varsa dava açılması zorunludur. Bu durum itibariyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar gerekçesi incelendiğinde suçun unsurlarının oluşmadığı gerekçesine dayandırılmıştır. Suç öğelerinin oluşup oluşmadığını tartışma yargılama sonunda hükmü verecek mahkemeye bırakılmalıdır. Hakimliğimizce yapılan değerlendirme itibariyle C. Savcılığınca suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının değil yeterli şüphenin mevcut olup olmadığının değerlendirilmesi ile kovuşturma ile ilgili yeniden karar verilmesi gerektiği" gerekçesiyle kabul edip kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı kaldıran ... Sulh Ceza Mahkemesinin 30.03.2016 tarih ve 2016/922 D. İş sayılı kararının Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca kanun yararına bozulması talep edilmiştir. OLAY: Müşteki ...'in ... Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği dilekçe ile halen ... Cumhuriyet savcısı olarak görev yaptığını, 2012 yılında ... Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaptığı sırada adli emanetten uyuşturucu madde hırsızlanması olayına ilişkin hakkında inceleme başlatıldığı iddialarıyla ulusal basında haberler çıktığını, söz konusu haberin ....com, ....com.tr, ....com, ....com, ....com, ....com, ....com, ....com, ....com, ....com, ....com isimli internet siteleri tarafından haber değerinden çok uzak bir şekilde şahsına sözde terör örgütü mensubu imasında bulunan, iftira ve hakaret içeren şekilde haberler yapıldığını, söz konusu haberi belirtilen haber sitelerinin adı altında takipçilerine duyurduklarını, görevi sebebiyle kendisine "paralel" demek suretiyle sözde terör örgütü mensubu olduğunu ima eden, iftira atan ve hakaret eden haber sitelerinin tüm yönetici ve haberi yapan muhabirlerden şikayetçi olduğu, ... Cumhuriyet Başsavcılığının şüphelilerin eylemlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10, Anayasanın 25 ve 26. maddeleri ile koruma altına alınan düşünceyi açıklama ve ifade hürriyeti kapsamında yer alıp, hakaret suçunun unsurlarını barındırmayan ifadeleri nedeniyle unsurları bakımından oluşmayan suçlardan şüpheliler ve şikayet edilen haber siteleri sorumlu müdürleri hakkında 26.02.2016 tarihli ve 2015/9545 soruşturma, 2016/1100 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, Müştekinin ... Cumhuriyet Başsavcılığının bu kararına itiraz etmesi üzerine ... Sulh Ceza Hakimliğinin “Yeterli şüphe oluşup oluşmadığı delillerin değerlendirilmesi C. Savcılığının takdirindedir, yeterli şüphe varsa dava açılması zorunludur. Bu durum itibariyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar gerekçesi incelendiğinde suçun unsurlarının oluşmadığı gerekçesine dayandırılmıştır. Suç öğelerinin oluşup oluşmadığını tartışma yargılama sonunda hükmü verecek mahkemeye bırakılmalıdır. Hakimliğimizce yapılan değerlendirme itibariyle C. Savcılığınca suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının değil yeterli şüphenin mevcut olup olmadığının değerlendirilmesi ile kovuşturma ile ilgili yeniden karar verilmesi gerektiği" gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kaldırılmasına kesin olarak karar verdiği anlaşılmıştır. KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNE İLİŞKİN UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI: ... Cumhuriyet Başsavcılığının şüphelilerin eylemlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Anayasanın 25 ve 26. maddeleri ile koruma altına alınan düşünceyi açıklama ve ifade hürriyeti kapsamında yer alıp hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle verdiği kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına dair kararını "Cumhuriyet Savcılığınca suçun unsurların oluşup olmadığı değil yeterli şüphenin mevcut olup olmadığı değerlendirilmesiyle kovuşturmayla ilgili yeniden karar verilmesi gerektiği" gerekçesiyle kesin olarak kaldıran ... Sulh Ceza Hakimliğinin 30.03.2016 tarih ve 2016/922 D. İş sayılı kararında isabet bulunup bulunmadığına ilişkindir. HUKUKSAL DEĞERLENDİRME: Anayasanın 25. maddesinde; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz." Anayasanın 26. maddesinde "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." Anayasanın 28. maddesinde; “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesinde; "1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir. 2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir." hükümlerine yer verilmiştir. Yukarıda gösterilen düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Suça konu ifadelerin, eleştiri mahiyetinde olup yazarın değer yargısını içerdiği, bu değer yargısına gerekçe gösterilebilecek olgular da dosya kapsamında mevcut olduğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da değer yargılarının kısıtlanamayacağına vurgu yapıldığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, basının, doğruluğunu kanıtlaması koşuluyla eleştirel yargılarda bulunabileceği savını dahi reddettiği ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi ile teminat altına alınan fikir özgürlüğünün özüne aykırı olduğunu vurguladığı, ayrıca basının belli ölçüde abartma, hatta tahrik etme ve polemik olarak kabul edilebilecek kişisel açıdan taşkın ifadeler kullanma hakkını da kabul ettiği, Basının sorumlu tutulabilmesi için; yayın ya da eleştirinin kişilik haklarını zedelemesi, bu zedelemenin manevi bir zarar doğurması, kişilik haklarına saldırı ile gerçekleşen zarar arasında uygun nedensellik bağı bulunması, kişilik haklarına saldırının hukuka aykırı olması ve hukuka aykırılığı ortadan kaldıran hukuka uygunluk nedenlerinin bulunmamasının gerektiği, Yayımlanmasında kamu yararı bulunan gerçek ve güncel bir haberin ya da eleştirinin özle biçim arasında denge kurularak yayımlanması durumunda hukuka aykırılık ortadan kalkacağı ve artık basın sorumlu tutulamayacağı, Dava konusu yayın içeriği bütün halinde değerlendirildiğinde; genel olarak müştekinin HSYK seçimlerinde bağımsız aday olarak yer alması nedeniyle oluşan görünür gerçekliğe dayanarak habere konu edildiği, habere konu olayın güncel ve kamuoyunun ilgisini çekecek nitelikte olduğu, olayın veriliş anındaki görünür gerçeğe uygun olduğu, aşırılığa gitmeyen, hatalı-eksik bilgi ve değerlendirmelerin tek başına sorumluluk nedeni olamayacağı, olayların kamuoyuna duyurulmasında kamu yararının bulunduğu, özle biçim arasındaki dengenin bozulmadığı, Şikayet dilekçesine konu internet haber sitelerinin söz konusu haberi .... Gazetesi ve ....com haber sitesini kaynak göstermek suretiyle yayımladıkları gözetildiğinde, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun; "İçerik Sağlayıcının Sorumluluğu" başlığını düzenleyen 4. maddesinin 2. fıkrasında "İçerik sağlayıcı, bağlantı sağladığı başkasına ait içerikten sorumlu olmayacağı, ancak, sunuş biçiminden, bağlantı sağladığı içeriği benimsediği ve kullanıcının söz konusu içeriğe ulaşmasını amaçladığı açıkça belli ise, genel hükümlere göre sorumludur." hükmü karşısında, ....com adlı haber sitesindeki içeriği kaynak göstermek suretiyle kendi haber sitelerinde yayımlayan ve herhangi bir yorum katmayan şüpheli ... dışındaki haber sitesi sorumlu müdürlerinin ...'in haberini kaynak göstererek paylaştıkları linkten sorumlu tutulamayacakları, .....com isimli haber sitesinde ise, "Eski Başsavcıya Kayıp Uyuşturucu İncelemesi" şeklinde verilen haber içeriğinde herhangi bir suç unsuru bulunmadığı, Şüpheli ...'in Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10, Anayasanın 25 ve 26. maddeleri ile koruma altına alınan düşünceyi açıklama ve ifade hürriyeti kapsamında yer alıp, hakaret ve iftira suçlarının unsurlarının oluşmadığı, Ayrıca Cumhuriyet savcısının soruşturma aşamasında sadece yeterli şüphe oluşup oluşmadığını değil şüphelilere isnat edilen suçun unsurlarının oluşup oluşmadığını da takdir edip değerlendirebileceği, aksi halde yasal unsurları bulunmayan dolayısıyla suç olarak kabul edilmeyecek olaylar yargılama aşamasına taşınacak bu da kişilerin lekelenmeme hakkını ihlal edebileceği gibi gereksiz ve haksız yargılamalara neden olabileceği, Gözetilmeden itirazın reddi yerine, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesinde isabet görülmemiştir. SONUÇ VE KARAR: Kanun yararına bozma talebine dayanılarak düzenlenen tebliğnamedeki bozma isteği, incelenen dosya kapsamına göre yerinde görüldüğünden, ... Sulh Ceza Hakimliğinin 30.03.2016 tarih, 2016/922 D. İş sayılı kararının Ceza Muhakemesi Kanununun 309/3. maddesi uyarınca BOZULMASINA, diğer işlemlerin yapılabilmesi için dosyanın aynı kanunun 309/4-a maddesi gereğince mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 18.11.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2022/527 E., 2023/226 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
Anayasamıza bakıldığında; 25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında;
Ceza Genel Kurulu         2022/527 E.  ,  2023/226 K. "İçtihat Metni" İtirazname No : 2015/417899 YARGITAY DAİRESİ : 4. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Asliye Ceza SAYISI : 1012-601 I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanık ... hakkında hakaret suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanığın beraatine ilişkin İstanbul Anadolu 75. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 08.10.2015 tarihli ve 1012-601 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 05.07.2022 tarih, 17029-16839 sayı ve oyçokluğu ile; "Sanığın iddianamede katılan yönelik söylediği sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığına yönelik olgu isnadı niteliğinde olduğu ve hakaret suçunu oluşturduğu gözetilmeden, yasal ve yerinde olmayan gerekçeyle beraat kararı verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Daire Üyesi B. ...; "Sanık ... hakkında yerel mahkemece hakaret suçundan verilen beraat kararı, sanığın internet sitesine yazmış olduğu sözlerin hakaret suçunu oluşturduğu gerekçesiyle Dairemizce oy çokluğu ile bozulmuştur. Yerel mahkemenin beraat gerekçesi yerinde olduğundan sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyorum. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye yönelik olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşa yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Hakaret suçu Anayasa'nın 24 ile 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin ve Anayasa'nın 74. maddesinde düzenlenen şikâyet hakkının sınırlarını oluşturmaktadır. Suçu oluşturan eylem bakımından failin ifade hürriyeti, dilekçe hakkı, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanaat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları çatışmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü, sözü edilen karşılıklı hakların dengelenmesini gerektirmektedir. Ancak, ileri sürülen bir düşünceyle bağlantısı bulunmayan, esasında düşünce açıklaması ya da şikâyet hakkı vasfında da görülemeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanamayacağı açıktır. Ceza Genel Kurulunun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), içtihatlarında Sözleşme bağlamında ulusal üstü insan hakları hukukunu yorumlarken, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmalarının zorunlu olduğunu (AİHM Busuioç-Moldova kararı, 2004, prg. 64.), bununla birlikte görevlerini yerine getirirken icra ettikleri eylem ve sözlerine yönelik eleştirilere karşı daha fazla hoşgörü göstermeleri gerektiğini (bkz; AİHM Steur-Hollanda kararı, 2003, prg. 39.) belirtmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca, fiil isnadına dayanmayan ve ispat gerektirmeyen değer yargılarından ibaret sözlerin sarsıcı olsa bile eleştiri hakkı, şikâyet hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğini kabul etmektedir (bkz; AİHM Hriko- Slovakya kararı, 2004, prg. 40, 45; Jeruselam-Avusturya kararı, 2001, prg. 44; Sokolovyski-Polonya kararı, 2005, prg. 47; Paturel-Fransa kararı, 2005, prg. 37; Hajris/Boylş/Bates/Buckley, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Ankara 2013, sy.518-520.). Hukuksuz bir muameleye maruz kalan kişinin bu haksızlığı icra eden sivil veya kamu görevlisi olan kişiye, hukuk önünde hesaplaşması anlamına gelen sözler hakaret olarak düşünülmemelidir. Zira bu halde Anayasayla güvence altına alınan (m. 74) şikâyet hakkının kullanımı söz konusudur. Bu kişinin ilgili makamlara müracaat etmesi de şikâyet hakkının kullanılması amacıyla hareket ettiğinin göstergesi olmaktadır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; sanığın olay tarihinde katılanın çalıştığı banka şubesine işlem yaptırmak için gittiği, katılan tarafından kendisinin oyalandığını, aşağılandığını ve işleminin uzun sürdüğünü belirterek bankanın internet sayfasında bulunan 'Sorun çözelim' bölümüne '09.07.2014 tarihinde ... Adliyesi şubesinde gişe işlemleri için geldiğimde gişe görevlisi ... adlı personel karşıladı işlem yapacağım şube ... şubesi ve vekalet ile işlem yapacağımı ... şubesinin sisteme taratmış olduğunu söyledim fakat teyit alma yerine bir üst şefi olan ... adlı hanımefendi vekaletin fotokopisini vermeme rağmen azarlayarak yanıma geldi vekaleti aslı gibidir neden yaptığımı söyle aslı bende ve bana verilen bir vekalet bunların avukatın yapacağını bilgisizliğinden ve şımarıklağından bir sürü laf geveledi ve işimi 1 saaat 22 dakikada yaptılar dışardan gelen bir kadının toz bezlerini satın aldılar bu arada ve beni beklettiler bunla ilgili noteri arayın bir azil yok ise işleme devam edeyim dedimse de her defasında vekaletin aslını istiyormuşsunuz bu şekilde çalışıyormuş banka ağzını yüzünü buruşturarak küçümseyerek bu hanım efendi kaldı ki sizlerin kurumunuzun bir kılık kıyafet yönetmeliğiniz var şayet yönetmeliklerinize tam uyuyorsanız ... hanım neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor bunları öğrenmek istiyorum ve kamera kayıtlarınız gerektiğinde incelenerek gereken uyarının yapılmasını bu hanımefendinin hal ve davranışlarından rahatsız ve şikâyetçiyim ... şubesinde vekaletin hem aslını kendilerine sunarak başka şubelerde sıkıntı yaşamayacaksınız demelerine rağmen ... ... Sarayı şubesinde yaşadığım bu olayın telafisini ve ... hanımın özrünü bekliyorum' şeklinde yazarak katılan hakkındaki şikâyetini dile getirdiği, olayın oluş biçimi, yazı içeriği değerlendirildiğinde, sanığın maruz kaldığını düşündüğü ve iddia ettiği haksızlığa karşı bankanın internet sayfasının 'Sorun çözelim' bölümüne şikâyette bulunduğu yazı içeriğinde kıyafet yönetmeliğinden bahsederek katılanın kıyafetine yönelik ağır eleştiride bulunduğu, sanığın eyleminin şikâyet hakkının kullanılması ve eleştiri kapsamında kaldığının anlaşılması karşısında, olayda TCK'nın 26/1. maddesinde düzenlenen 'hakkın kullanılması' kapsamında hukuka uygunluk nedeninin bulunduğu gözetilerek sanık hakkında verilen beraat kararının onanması gerekir. Sonuç olarak sanık tarafından katılana yönelik oluşturulan şikâyet içerikli yazı bütünlüğü dikkate alındığında, sanığın katılana hakaret etme kastının bulunmadığı, sanığın şikâyet ve eleştiri hakkını kullandığı, hakaret suçunun manevi öğesinin oluşmadığı, yerel mahkemenin kabul ve gerekçesinin yerinde olduğu kanaati ile, beraat kararının bozulması yönündeki sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.", Daire Üyesi ...; "Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Somut olayda sanığın bankadaki işlemin geciktirilmesine bir tepki olarak, katılanın çalıştığı ...bank'a ait internet şubesindeki 'Sorun çözelim' adlı platformda yazdığı suça konu yazı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; sanığın ilgili bankanın genel müdürlüğüne kurumda kılık kıyafet yönetmeliği olup olmadığını, şayet var ise katılanın neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde gezdiğini sorarak gerekli uyarının yapılmasını ve katılanın hal ve davranışlarından rahatsız olduğunu belirterek şikâyetçi olduğu anlaşılmıştır. Sanığın yazdığı yazının geneli dikkate alındığında, katılana hakaret kastının olmadığı, katılanın giyiminin bankanın kılık kıyafet yönetmeliğine uygun olup olmadığını sorarak banka şubesinde yaşadığı gecikme ve aksaklıklar nedeniyle şikâyetçi olduğu, hakaret suçunun manevi unsurunun oluşmadığı, mahkemenin kabul ve gerekçesinin yerinde olduğu kanaati ile; beraat kararının bozulması yönündeki çoğunluk görüşüne iştirak etmiyorum." Gerekçeleriyle karşı oy kullanmışlardır. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 12.09.2022 tarih ve 417899 sayı ile; "İtiraza konu uyuşmazlık; sanığa atılı hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. Sanık ... hakkında İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının 24.10.2014 gün ve 2014/103728 Soruşturma, 2014/50296 Esas sayılı iddianamesiyle, 'Müştekinin ... ... Şubesinde çalıştığı olay günü şüphelinin bir iş nedeniyle bankaya gittiği ancak işinin geciktiği gerekçesiyle sinirlendiği daha sonra facebook üzerinden müştekiye hitaben '... hanım neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor' şeklinde alenen hakaret içerikli yazı yazdığı,' belirtilerek hakaret suçundan TCK'nın 125/1-2-4, 53. maddeleri uyarınca hakaret suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. Yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 75. Asliye Ceza Mahkemesinin 08.10.2015 gün ve 2014/1012 Esas, 2015/601 Karar sayılı kararıyla, 'Çözülmesi gereken sorun sanığın iddianamede bahsi geçen yargılamaya konu yazının hakaret içerip içermediği noktasında toplanmaktadır. Sanığın söz konusu bankaya bir işlem yaptırmak için gittiği açıktır. Bireylerin kamu görevlilerini eleştirme hakkı vardır. Bu hak kullanılırken yukarıda da belirtildiği üzere eleştiri çerçevesinin aşılmaması gerekmektedir. Eleştiri bir övgü olmadığına göre sert ve haşin olması, taciz ve muahezeleri içermesi gayet doğaldır. Bir olayda eleştiri sınırlarının aşılıp aşılmadığı değerlendirilirken eleştiriye konu olan söz ya da yazının tüm olarak ele alınması gerekir. Müştekinin şikâyet dilekçesine ekli sanığın gönderdiği belirtilen yazının tümü irdelendiğinde ise sanığın ilgili bankanın genel müdürlüğüne kurumda bir kılık kıyafet yönetmeliği olup olmadığı şayet var ise müştekinin neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir buluz ile şube içinde geziyor şeklinde soru sorarak buna cevap istediği, yazmış olduğu yazıdan anlaşılmaktadır. Sanığın yazdığı bu cümlede yazının geneli dikkate alındığında kastının müştekiye hakaret niteliğinde olmadığı müştekinin kılık kıyafetini eleştirdiği, eleştirinin de olsa olsa ağır bir eleştiri niteliğinde olduğu kanaati varılmış, bu nedenle atılı hakaret suçunun manevi unsurunun oluşmadığı kanaatine varılarak, 5271 sayılı CMK'nın 223/2-c maddesi gereğince beraatine karar vermek gerekmiş tüm bu nedenlerle aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.' değerlendirmesiyle sanık hakkında CMK'nın 223/2-c maddesi uyarınca beraat kararı verilmiştir. Katılan vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05.07.2022 gün ve 2020/17029 Esas, 2022/16839 Karar sayılı kararı ile, 'Sanığın iddianamede katılana yönelik söylediği sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığına yönelik olgu isnadı niteliğinde olduğu ve hakaret suçunu oluşturduğu gözetilmeden, yasal ve yerinde olmayan gerekçeyle beraat kararı verilmesi,' gerekçesiyle yerel mahkeme beraat kararının oyçokluğu ile bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05.07.2022 gün ve 2020/17029 Esas, 2022/16839 sayılı ilamının muhalefet gerekçesinde açıklandığı üzere: Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye yönelik olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşa yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Hakaret suçu Anayasa'nın 24 ile 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin ve Anayasa'nın 74. maddesinde düzenlenen şikâyet hakkının sınırlarını oluşturmaktadır. Suçu oluşturan eylem bakımından failin ifade hürriyeti, dilekçe hakkı, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanaat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları çatışmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü, sözü edilen karşılıklı hakların dengelenmesini gerektirmektedir. Ancak, ileri sürülen bir düşünceyle bağlantısı bulunmayan, esasında düşünce açıklaması ya da şikâyet hakkı vasfında da görülemeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanamayacağı açıktır. Ceza Genel Kurulunun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), içtihatlarında Sözleşme bağlamında ulusal üstü insan hakları hukukunu yorumlarken, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmalarının zorunlu olduğunu (AİHM Busuioç-Moldova kararı, 2004, prg. 64.), bununla birlikte görevlerini yerine getirirken icra ettikleri eylem ve sözlerine yönelik eleştirilere karşı daha fazla hoşgörü göstermeleri gerektiğini (bkz; AİHM Steur-Hollanda kararı, 2003, prg. 39.) belirtmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca, fiil isnadına dayanmayan ve ispat gerektirmeyen değer yargılarından ibaret sözlerin sarsıcı olsa bile eleştiri hakkı, şikâyet hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğini kabul etmektedir (bkz; AİHM Hriko- Slovakya kararı, 2004, prg. 40, 45; Jeruselam-Avusturya kararı, 2001, prg. 44; Sokolovyski-Polonya kararı, 2005, prg. 47; Paturel-Fransa kararı, 2005, prg. 37; Hajris/Boylş/Bates/Buckley, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Ankara 2013, sy.518-520.). Hukuksuz bir muameleye maruz kalan kişinin bu haksızlığı icra eden sivil veya kamu görevlisi olan kişiye, hukuk önünde hesaplaşması anlamına gelen sözler hakaret olarak düşünülmemelidir. Zira bu halde Anayasayla güvence altına alınan (m. 74) şikâyet hakkının kullanımı söz konusudur. Bu kişinin ilgili makamlara müracaat etmesi de şikâyet hakkının kullanılması amacıyla hareket ettiğinin göstergesi olmaktadır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanığın olay tarihinde katılanın çalıştığı banka şubesine işlem yaptırmak için gittiği, katılan tarafından kendisinin oyalandığını, aşağılandığını ve işleminin uzun sürdüğünü belirterek bankanın internet sayfasında bulunan 'Sorun çözelim' bölümüne, '09.07.2014 tarihinde ... ... şubesinde gişe işlemleri için geldiğimde gişe görevlisi ... adlı personel karşıladı işlem yapacağım şube ... şubesi ve vekalet ile işlem yapacağımı ... şubesinin sisteme taratmış olduğunu söyledim fakat teyit alma yerine bir üst şefi olan ... adlı hanımefendi vekaletin fotokopisini vermeme rağmen azarlayarak yanıma geldi vekaleti aslı gibidir neden yaptığımı söyle aslı bende ve bana verilen bir vekalet bunların avukatın yapacağını bilgisizliğinden ve şımarıklığından bir sürü laf geveledi ve işimi 1 saat 22 dakikada yaptılar dışardan gelen bir kadının toz bezlerini satın aldılar bu arada ve beni beklettiler bunla ilgili noteri arayın bir azil yok ise işleme devam edeyim dedimse de her defasında vekaletin aslını istiyormuşsunuz bu şekilde çalışıyormuş banka ağzını yüzünü buruşturarak küçümseyerek bu hanımefendi kaldı ki sizlerin kurumunuzun bir kılık kıyafet yönetmeliğiniz var şayet yönetmeliklerinize tam uyuyorsanız ... hanım neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor bunları öğrenmek istiyorum ve kamera kayıtlarınız gerektiğinde incelenerek gereken uyarının yapılmasını bu hanım efendinin hal ve davranışlarından rahatsız ve şikâyetçiyim ... şubesinde vekaletin hem aslını kendilerine sunarak başka şubelerde sıkıntı yaşamayacaksınız demelerine rağmen ... ... Sarayı şubesinde yaşadığım bu olayın telafisini ve ... hanımın özrünü bekliyorum' Şeklinde yazarak, katılanın giyiminin bankanın kılık kıyafet yönetmeliğine uygun olup olmadığını sormak suretiyle banka şubesinde yaşadığı gecikme ve aksaklıklar nedeniyle şikâyetçi olduğu, olayın oluş biçimi, yazı içeriği değerlendirildiğinde, sanığın maruz kaldığını düşündüğü ve iddia ettiği haksızlığa karşı bankanın internet sayfasının 'Sorun çözelim' bölümünde şikâyetini dile getirdiği, yazı içeriğinde kıyafet yönetmeliğinden bahsederek katılanın kıyafetine yönelik ağır eleştiride bulunduğu, sanığın eyleminin şikâyet hakkının kullanılması ve eleştiri kapsamında kaldığı, şikâyet içerikli yazı bir bütün olarak ele alındığında, sanığın katılana hakaret etme kastının bulunmadığı, sanığın şikâyet ve eleştiri hakkını kullandığı, hakaret suçunun manevi öğesinin oluşmadığı, yerel mahkemenin kabul ve gerekçesinin yerinde olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanık hakkında verilen beraat kararının onanmasına karar verilmesi gerektiği," görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 11.10.2022 tarih, 12164-19373 sayı ve oyçokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KONUSU Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa yüklenen hakaret suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; ... 4. Noterliğinin 05.04.2012 tarihli ve 9314 yevmiye numaralı vekaletnamesine göre; ... tarafından banka hesaplarından para çekme ve hesaplara para yatırma konularında sanık ...'ın vekil tayin edildiği, ... Bankası ... ... Şubesinin 17.06.2015 tarihli ve 366 sayılı yazısı ve eki tutanağa göre; sanık ... adına düzenlenen vekaletnamenin, ...'a ait hesaba 10.12.2012 tarihinde tanıtıldığı, ... Bankası ... Sarayı Şubesinin 18.03.2015 tarihli ve 679 sayılı yazısı ve eklerine göre; 09.07.2014 tarihinde saat 10.21'de şube üst yetkilisi katılan ... ve yetkili yardımcısı ... imzası ile ... ... Şubesine hitaben gönderilen yazıda, ...'ın hesabından yapılacak işleme esas vekaletnamenin sanık ... tarafından şubeye ibraz edilemediği belirtilerek ... ... Şubesince vekaletnamenin aslının görülüp görülmediği ve asıl nüshasının doküman yönetim sistemine taranıp taranmadığı konusunda bilgi ve işleme onay istenildiği, onay verilmesi üzerine de ... adına aynı gün saat 10.47'de 339,69 ve saat 10.48'de 342,71 TL SGK prim tahsilatı işlemi yapıldığı, ... Bankası ... ... Sarayı Şubesinin 24.06.2015 tarihli ve 1504 sayılı yazısına göre; kamera kayıtlarının saklama süresi 2 ay olduğundan ve bu nedenle bankada geriye dönük sadece 2 ayın arşiv kaydı bulunduğundan 09.07.2014 tarihli şube içi kamera kayıtlarının temin edilemediği, ... Bankasının internet sayfasında yer alan Sorun Çözelim kısmına sanık tarafından 11.07.2014 tarihinde girilerek "Şube Hatalı ve Eksik İşlemler" başlığı altında; "09/07/2014 tarihinde anadolu adliye şubesinde gişe işlemleri için geldiğimde gişe görevlisi ... adlı personel karşıladı işlem yapacağım şube ... şubesi ve vekalet ile işlem yapacağımı ... şubesinin sisteme taratmış olduğunu söyledim fakat teyit alma yerine bir üst şefi olan ... adlı hanımefendi vekaletin fotokopisini vermeme rağmen azarlayarak yanıma geldi vekaleti aslı gibidir neden yaptığımı söyle aslı bende ve bana verilen bir vekalet bunların avukatın yapacağını bilgisizliğinden ve şımarıklığından bir sürü laf geveledi ve işimi 1 saat 22 dakikada yaptılar dışarıdan gelen bir kadının toz bezlerini satın aldılar bu arada ve beni beklettiler bununla ilgili noteri arayın bir azil yok ise işleme devam edeyim dedimse de her defasında vekaletnamenin aslını istiyormuşsunuz bu şekilde çalışıyormuş banka ağzını yüzünü buruşturarak küçümseyerek bu hanımefendi kaldı ki sizlerin kurumunuzun bir kılıf kıyafet yönetmeliğiniz var şayet yönetmeliklerinize tam uyuyorsanız ... hn neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor bunları öğrenmek istiyorum. ve kamera kayıtlarınız gerektiğinde incelenerek gereken uyarının yapılmasını bu hanımefendinin hal ve davranışlarından rahatsız ve şikâyetçiyim. ... şubesinde vekaletin hem aslını kendilerine sunarak başka şubelerde sıkıntı yaşamayacaksınız demelerine rağmen ... sarayı şubesinde yaşadığım bu olayın telefisini ve ... hanım' ın özrünü bekliyorum (... müşterili numaralı mudinizin bakmak isterseniz)" şeklinde yazı yazıldığı, Anlaşılmaktadır. Katılan ...; ... Bankası ... Adliyesi şubesinde görevli olduğunu, banka müşterilerinden olan sanık ...'ın olay günü olan 09.07.2014 tarihinde bankaya gelip bir başkası adına vekaleten işlem yaptırmak istediğini ancak yetkisi olmadığı hâlde vekaletnameyi tasdiklemesi gibi nedenler ile işlemin uzadığını ve yaklaşık bir saat sonunda tamamlandığını ve sanığın şubeden ayrılıp gittiğini, 11.07.2014 tarihinde banka hizmetlerinden biri olan internet sayfasındaki Sorun Çözelim adli platform üzerinden sanığın attığı mesajda kendisini şikâyet ettiği ayrıca aynı mesajda kendisini kastederek "... hn. neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor" şeklinde kadınlık onurunu kırıcı nitelikte hakaret ve ayrımcılık teşkil edecek nitelikte beyanda bulunduğunu, Tanık ...; katılan ile birlikte şubenin operasyon kısmında çalıştığını, sanığın vekaletnameyle sigorta ödemesi yaptırmak istediğini, tanık ...'ın sanığa vekaletname aslının olmaması sebebiyle işlem yapılamayacağını söylediğini ve sanığın itiraz etmesi nedeniyle katılana sorduğunu, tarama ekranında vekaletname siyah beyaz göründüğü için aslı olmadığını düşündüklerini ve bu nedenle aslını talep ettiklerini, sanığın vekaletnamenin üzerine aslı gibidir yaparak imzalamış olduğunu, hukuk biriminden görüş sorduklarında yapamayacağını anladıklarını, ilgili şube ile irtibata geçilip onay alınarak işlemin yapıldığını, sanığın bankaya gelmesi ve işlemlerin yapılmasının ortalama bir saat sürdüğünü, Tanık ...; şubede gişe personeli olduğunu, müşterilerin yapılacak işlemlerini kontrol etmesi için katılana götürdüklerini, sanığın yapılmasını istediği işlemi kontrol etmesi için katılanın yanına gittiğinde vekaletnamenin fotokopi olduğunu anladığını, katılanın da sanığın avukat olup olmadığını sorduğunu, birlikte gişeye geçtiklerini, katılanın bu defa sanığa avukat olup olmadığını sorduğunu, sanığın da avukat olmadığını, avukat yanında çalıştığını söylediğini, katılanın vekaletin fotokopi olması sebebiyle provizyon işlemlerini başlatmak üzere odasına geri döndüğünü, sanığa "Beş on dakika bekleyin işleminizi kontrol ettikten sonra işlemleriniz gerçekleştirilecektir." dediğini, bunun üzerine sanığın "Siz kendinizi ne zannediyorsunuz, sizi bu şubeden sürerim, muşmulalar, önce giydiği kıyafete dikkat etsin giyinmeyi öğrensin" şeklinde hakaretler etmeye başladığını, katılana bu durumu ilettiğinde katılanın "Herhangi bir karşılık verme." dediğini, yerine dönüp sanıktan beklemesini istediğini, sanığın "Ben dışarı çıkıyorum geldiğimde işlemim mutlaka bitsin." dediğini ve şubeden çıktığını, provizyonu diğer şubeden aldıktan sonra da sanığı beş on dakika beklediklerini, sanığın şubeye gelmesiyle işleminin yapılmasının yarım saatlik bir zamanda olduğunu, İfade etmişlerdir. Sanık ...; olay günü bir banka işlemi için ... Adalet Sarayı içerisinde bulunan ...'a gittiğini, vekaletnamede aslı gibidir yapmak istediğini söylediğini ancak katılanın kendisi aşağıladığını ve "Siz yapamazsınız avukatınız gelsin." dediğini, vekaletnameyi önüne fırlattığını, bu nedenle suça konu yazıyı yazdığını, ancak bu yazıyı hakaret kastıyla yazmadığını savunmuştur. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Hukuki Açıklamalar Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi için hakaret suçunun unsurları, anayasal şikâyet hakkı ve ifade hürriyetine ilişkin kavramların açıklanmasında yarar bulunmaktadır. TCK'nın 125. maddesinde "Hakaret" suçu; "(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi" şeklinde tanımlanmıştır. Bu düzenleme ile 765 sayılı TCK'dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 430.). Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Eleştiri ise herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur. Her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir. Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunlu olmakla birlikte, demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasadan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır. AİHM'e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek yeterli bir altyapının mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir. Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin olmazsa olmaz şartı olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Bu bağlamda; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 19. maddesinde; "Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malûmat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını gerektirir.", İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak. kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir," hükümlerine yer verilmiştir. Anayasamıza bakıldığında; 25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz." 26. maddesinde, AİHS'nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık. B. No: 5493/72,07.12.1976.). Görüldüğü gibi Sözleşme'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa'nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır. Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır. Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır. Anayasa'nın 74. maddesinde; "Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye'de ikamet eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir." hükmü yer almaktadır. Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personelin iş yerlerinde giyecekleri kıyafetleri hakkında yönetmelikle düzenleme söz konusudur. Bakanlar Kurulunun 16.7.1982, No: 8/5105 tarihli ve sayılı Yönetmeliği; "Madde 2 - Bu Yönetmelik, genel ve katma bütçeli kurumlar, mahalli idareler, döner sermayeli kuruluşlar ve kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunların iştirakleri ve miiesseselerinde çalışan her sınıf ve derecedeki memurlar. sözleşmeli ve geçici görevle çalışan personel ile işçilerin kılık ve kıyafetlerinin düzenlenmesine ilişkin esasları kapsar. Madde 3 - Bu Yönetmelikte geçen; a. 'Kurum ve Kuruluş' deyimi, genel ve katma bütçeli kurumlar, mahalli idareler, döner sermayeli kuruluşlar, kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunların iştirak ve müesseseseleri, belirtilen kuramlarda çalışanları, ifade eder. Ana İlkeler Madde 5 - 2 nci maddede sözü edilen personelin kılık ve kıyafette uyacakları hususlar: a. (Değişik: 10/12/2001 -2001/3459 K.) Kadınlar; Kolsuz ve çok açık yakalı gömlek, bluz veya elbise ile strech, kot ve benzeri pantolonlar giyilmez. Etek boyu dizden yukarı ve yırtmaçlı olamaz. Terlik tipi (sandalet) ayakkabı giyilmez." hükümlerini içermektedir. Her ne kadar ... Bankası çalışanlarının iş kanunu hükümlerine tabi olmaları nedeniyle kendileri hakkında bu hükümler uygulanmayacak ise de; personelin "kılık kıyafetine görevinin gerektirdiği itinayı göstermemesi" toplu iş sözleşmesinin 36. maddesinin 8. bendine göre disiplin cezasını gerektiren davranışlardan kabul edilmiştir. Her bireyin kıyafet özgürlüğüne sahip olduğu, ancak kamu görevlilerinin sundukları kamu hizmetinde tarafsızlığı koruyabilmek için bu özgürlüklerinin kısıtlanabileceği kabul edilmektedir. Diğer taraftan, 10.08.2005 tarihli ve 25902 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik'in "Çalıştırılacak kişilerde aranacak şartlar" başlıklı 36. maddesinin altıncı fıkrası; "Müşteri ile beraber yiyip içerek müşterinin eğlenmesini sağlayan konsomatrisler sadece pavyon ruhsatlı yerlerde çalışabilir." şeklinde düzenlenmiştir. Fıkrada geçen konsomatris ibaresi Yönetmelik'te ayrıca tanımlanmamış olmakla birlikte fıkranın metninden konsomatrisin pavyon olarak tabir edilen iş yerlerinde müşteri ile beraber yiyip içerek müşterinin eğlenmesini sağlayan kişi olduğu anlaşılmaktadır. Benzer şekilde, 19.10.1999 tarihli ve 99/13681 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulup sözü edilen Yönetmelik'in 46. maddesi ile yürürlükten kaldırılan "Açılması İzne Bağlı Yerlere Uygulanacak İşlemler Hakkında Yönetmelik'in "Tanımlar" başlıklı 4. maddesinde konsomatris; "Pavyonlarda, müşteri ile birlikte yiyip içerek sohbet eden, müşterinin eğlenmesini sağlayan ve karşılığında iş yerinden ücret alan bayanı ifade eder.", pavyon; "Genellikle geceleri faaliyet gösteren, gazino özelliği taşımakla birlikte kadınların konsomasyon yapabildiği müzikli-içkili eğlence yerini ifade eder." ifadelerine yer verilmiştir. Türk Dil Kurumu Sözlüğünde de konsomatris; "Gazino, bar vb. eğlence yerlerinde müşteri ile birlikte yiyip içerek çalıştığı yere kazanç sağlayan kadın", pavyon ise; "Geceleri geç vakte kadar açık, içkili eğlence yeri" şeklinde tanımlanmıştır. B. Somut Olayda Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Değerlendirme Sanık ...'ın, olay tarihinde ... Bankası ... Adalet Sarayı Şubesine giderek yanında çalıştığı avukat ...'ın daha önce kendisine vermiş olduğu vekaletnameye istinaden vekil eden adına para yatırma işlemi yaptırmak istediği ancak vekaletnamenin fotokopisini ibraz etmesi nedeniyle şube görevlisi olan katılan ...'ın vekaletnamenin aslını talep ettiği, sanığın da vekaletname fotokopisine Aslı Gibidir şerhi düştüğü, sanığın avukat olmaması nedeniyle bu şekilde işlem yapılamayacağının kendisine bildirildiği, bankanın sisteminde vekaletnamenin taranmış olduğu ancak siyah beyaz göründüğü için daha önceki bir tarihte vekaletnameyi tarayarak sisteme kaydettiği anlaşılan ... ... Şubesinden onay alınmak suretiyle işlemin gerçekleştirildiği, sanığın da bu olaydan iki gün sonra ... Bankasının internet sayfasında yer alan "Sorun Çözelim" kısmına girerek "Şube Hatalı ve Eksik İşlemler" başlığı altında katılan hakkında şikâyetçi olup yazı içeriğinde de "... hn neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor." ifadelerine yer verdiği ve bu şekilde hakaret suçunu işlediği iddia olunan olayda; Sanığın katılana hakaret etme kastının olmadığına dair savunması ile suça konu ifadenin yer aldığı yazının sanığın maruz kaldığını düşündüğü şubede bekletilmesi ve işleminin geç yapılması nedeniyle yazılmış şikâyet mahiyetinde olması, muhatabın giyim tarzına müdahaleden ziyade eleştiri mahiyetinde ve somut olguya dayalı olması, kullanılan ifadeler nezaket dışı, kaba, rahatsız edici ve ağır eleştiri niteliğinde ise de yüze karşı kullanılmaması, diğer taraftan bu ifadelerin katılanın kıyafetinin yürürlükteki mevzuat kapsamında belirli bir iş yerinde çalışması kabul edilmiş ve konsomatris olarak belirtilmiş kişilerin kıyafeti ile ilişkilendirilen ve fiil isnadına dayanmayan bir değer yargısı niteliğinde olması, bu şekilde katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelik içermemesi ve sövme fiilini de oluşturmaması nedeniyle hakaret suçunun kanuni unsurlarının gerçekleşmediği kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ..., ... ve ...; "Dosya içeriğine göre hakaret suçundan sanık ...'ın Yerel Mahkemece yapılan yargılaması sonunda eyleminin hakaret suçunu oluşturmadığı gerekçesiyle beraatine karar verilmiş, katılan vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece eylemin suç oluşturduğu gerekçesiyle oy çokluğuyla bozulmasından sonra, Yargıtay Başsavcılığının itirazını inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunca oy çokluğu ile sanığın fiilinin suç oluşturmadığı sonucuna varılmıştır. Arz edeceğimiz nedenlerle sanığın eyleminin hakaret suçunu oluşturduğu düşüncesinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun görüşüne katılmak mümkün olmamıştır. Şöyle ki; Gerçekleşme biçimi konusunda uyuşmazlık bulunmayan olayda özetle; Avukat yanında çalışan sanığın, başka şubeye ait hesap üzerinden vekaleten işlem yapmak üzere olay günü müştekinin çalıştığı ... Şubesine geldiği, bankanın güvenli bankacılık müdürlüğü tebliğlerine göre vekaletnamenin aslının ibraz edilmesi ve tüm sayfalarının ıslak imzalı ve renkli mühürlü olması gerektiği halde sanığın onaysız suret ile işlem yapmak istediği, ayrıca yetkisi olmadığı halde aslı gibidir şerhi düştüğü, banka görevlilerinin bu yolla işlem yapılmasının mümkün olmadığını hukuk birimine sorup öğrendikleri, bunun üzerine asıl hesabın bulunduğu şubede provizyon istendiği, orada doküman yönetim sisteminde taranmış olan vekaletnamenin bulunması ve provizyon verilmesi üzerine sanığın talep ettiği işlemin yapıldığı, provizyon istenmesi ve cevap üzerine işlem yapılması arasında 26 dakika kadar bir süre geçtiği, müşteki ve diğer görevlilerin yaptığı işlemin banka iç mevzuatına uygun ve ayrıca işlem niteliğine göre süresinde yapılmış olduğu, kasıtlı bir geciktirmenin olmadığı, beklemenin nedeninin sanığın vekalet aslı ile gelmemesi ve işlemin başka şubeye ait olmasından kaynaklandığı, müştekinin saptanmış haksız bir davranışı bulunmadığı halde, sanığın bankanın internet sayfasındaki 'Sorun Çözelim' bölümüne yazdığı yazıda bankada karşılaştığı muameleyi şikâyet edip eleştirmenin yanında '... hanım neden bir konsomatris kadın gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor, bunları öğrenmek istiyorum.' biçiminde sözler söylediği sabittir. Sanığın sarf ettiği '... hanım neden bir konsomatris kadın gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor' şeklindeki sözlerin hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığı uyuşmazlık konusunu oluşturmaktadır. Ceza Genel Kurulunca sanığın eyleminin eleştiri ve şikâyet hakkı kapsamında kaldığı, ayrıca konsomatrisliğin bir iş ve meslek olduğu, bir meslek grubuna benzetilmesinin katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide etmeyeceği nedenleriyle sanığın eyleminin suç oluşturmayacağı sonucuna varılmıştır. Somut olayda bu hukuka uygunluk nedenlerinin bulunup bulunmadığının ayrı ayrı ortaya konulması gerekmektedir. Sanığın eyleminin şikâyet hakkı kapsamında kalıp kalmadığı hususu; şikâyet hakkı, hak arama özgürlüğünün önemli bir yanını oluşturmaktadır. TCK'nın 26. maddesinde 'Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.' hükmüne yer verilerek hakkın kullanılması hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmiştir. Öte yandan, iddia ve savunma dokunulmazlığı aynı Yasa'nın 128. maddesinde 'Yargı mercileri ve idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirilmelerde bulunulması halinde, ceza verilmez.' şeklinde düzenlenmiştir. İddia ve savunma hakkının kullanılması sırasında kişilerin manevi varlığı kapsamında olan, Anayasa'nın 17. maddesi ile korunan kişilerin onur, şeref ve saygınlığına keyfi saldırıları önlemek için TCK'nın 128. maddesinde yasal sınırlamalar getirilmiştir. Bu düzenlemeye göre iddia ve savunma dokunulmazlığı veya şikâyet hakkından yararlanabilmek için yapılan olumsuz isnat veya değerlendirmelerin, gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerekir. Somut olayda sanık müştekinin çalıştığı bankaya işlem yaptırmak için gelmiş ve bu sırasında gereksiz bekletildiği konusundaki şikâyetini bildirmek için söz konusu başvuruyu yapmıştır. Sanığın şikâyetine konu bankacılık işlemi ile katılanın giyiminin veya davranışının konsomatrise benzetilmesi/benzemesi arasında hiçbir bağlantı bulunmamaktadır. Katılanın veya giyiminin konsomatrise benzetilmesi şeklinde gerçekleşen isnat ve değerlendirmenin, uyuşmazlıkla hiçbir bağlantısının olmadığı açık ve tartışmasızdır. Sanığın bu olumsuz değerlendirmeleri gerçek olsa dahi uyuşmazlıkla bağlantılı olmadığından, şikâyet hakkı kapsamında görülemez. Bu nedenle sanığın eyleminin sayın çoğunluk tarafından şikâyet hakkı kapsamında kabul edilmesi Anayasa'nın 17 ve TCK'nın 128. maddesine açıkça aykırıdır. Sanığın eyleminin eleştiri hakkı kapsamında kalıp kalmadığı hususu; eleştiri hakkını da içeren ifade özgürlüğü, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 19, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddeleri ile Anayasamızın 25 ve 26. maddelerinde düzenlenmiş ve en geniş anlamıyla güvence altına alınmış temel haklardandır. Bu düzenlemelere nazaran Devletin düşünce açıklamasını yaptırıma tabi tutmama gibi negatif, etkili şekilde koruma gibi de pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu hak, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişimi için ana temeli oluşturmaktadır. Ancak her hak gibi bu hak da sınırsız değildir. Yasal düzenlemelere ve Ceza Genel Kurulunun kararlarına göre, iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır. Yine Anayasa Mahkemesi kararlarında ifade özgürlüğünün meşru bir amaç için, yasayla, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak (bunun için zorlayıcı sosyal ihtiyaç gerekir), ölçülü olacak ve özüne dokunmayacak şekilde (ifadenin türü, şekli, içeriği, açıklandığı zaman ve sınırlama sebeplerinin niteliğine bakılarak bu kriter test edilmektedir) sınırlandırılabileceği ifade edilmektedir. Öte yandan bireylerin şeref ve itibarı, özel ve aile hayatı Anayasa'nın 17. madesiyle korunan manevi varlık kapsamındadır. Devlet, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibara keyfi olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek zorundadır. Yasalarımıza göre bu eylemler ceza hukukunda hakaret suçu olarak düzenlenmiş, özel hukukta ise tazminatı gerektiren haksız fiil sayılmıştır. Burada ifade özgürlüğü ve bireyin şeref ve itibarının korunması çatışmakta, Devletin bunlar arasında denge kurması gerekmektedir. Bu dengeleme yapılırken şu nokta çok önemlidir; şöhret ve itibarı korunan kişi siyasetçi, kamu gücü kullanan veya topluma mal olmuş kişi ise bu koruma daha esnek olacak, sade vatandaş ise üst düzeyde yapılacaktır. Katılan banka çalışanı olup sade vatandaş konumunda olduğundan şöhret ve itibarının üst düzeyde korunması gerekmektedir. Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları bu yöndedir. Somut olayda sanık açıkça katılanı giyiminden dolayı konsomatrise benzetmiştir. Türk Dil Kurumu Sözlüğünde konsomatris 'Gazino, bar vb. eğlence yerlerinde müşteri ile birlikte yiyip içerek çalıştığı yere kazanç sağlayan kadın.' şeklinde tanımlanmıştır. İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik'in 36. maddesinde ise 'Müşteri ile beraber yiyip içerek müşterinin eğlenmesini sağlayan konsomatrisler sadece pavyon ruhsatlı yerlerde çalışabilir.' hükmü yer almaktadır. Konsomatrislerin çalışma şekli ve müşteriyi eğlendirme biçimine sözlük tanımında ve anılan yönetmelikte yer verilmemiştir, yazılma ve düzenleme gayesi dikkate alındığında esasen buna olanak da yoktur. Uygulamada konsomatris, cinsel bedenini değil, erotik bedenini sohbetiyle birlikte satarak çalıştığı işletmeye para kazandırmaktadır. Gerçek durum genelde bu olmakla birlikte, bunların çalıştığı eğlence yerlerinde bulunmayan erkeklerin ve toplumun çoğunluğunda konsomatrislerin cinsel aktivitelerle para kazanan kadınlar olduğu yönünde yaygın kanaat vardır. Öğreti ve Yargıtay uygulamalarına nazaran bir sözün hakaret suçunu oluşturup oluşturmayacağı belirlenirken tarafların ve içinde yaşanılan toplumun buna yüklediği anlama bakılması gerekmektedir. Sanığın sarf ettiği söze ve toplumun çoğunluğunun kabulüne göre sanık katılanı açıkça cinsel davranışlarla para kazanan kadına benzetmiştir. Bu, bir kadının onur, şeref ve saygınlığına yönelik en ağır saldırılardan birisidir. Bu nitelikte ağır boyutta olan bir fiil ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Ayrıca sanığın eyleminin ifade özgürlüğü olarak kabul edilmesi için kamuoyunu ilgilendiren genel yarara ilişkin bir tartışmaya katkı sağlaması, en azından kendisini ilgilendirmesi gerekir. Somut olayda sanık bankacılık işlemleri dışında ve bununla bağlı olmadığı halde, katılanın tamamen bireysel tercih ve özgürlüğü arasında bulunan, üçüncü kişilerin müdahalesine kapalı olan kılık kıyafet özgürlüğüne de saldıracak biçimde konsomatris benzetmesi yapmıştır. Bu alan ifade özgürlüğü kapsamında değildir. Kıyafetinden dolayı kişilerin saygınlığına saldırılması, nefret söylemi niteliği de taşımaktadır. Aksi düşünceyle kişilerin kılık kıyafet özgürlüğü, özel yaşamı ve yaşam tarzı üçüncü kişilerin müdahalesine açık hale gelir. Eleştiri ve tartışmanın ağır olsa bile ifade özgürlüğü kapsamında sayılması için, tartışılmasında kamusal veya bireysel yarar gerekir. Somut olayda bu unsur da eksik olup bir kadının nasıl giyindiği belirli mesleki nedenler dışında toplumun diğer fertlerini ilgilendirmediği gibi tartışılmasında kamusal veya bireysel hiçbir yarar yoktur. Saldırı yapılan kişinin siyasetçi veya kamuya mal olmuş kişi olması durumunda kılık kıyafete yönelik sözler eleştiri olarak kabul edilebilir olsa da, katılan banka çalışanı olup sade vatandaş konumundadır. Saygınlığına yönelik korumanın en üst seviyede olması gerekir. Konsomatrisliğin bir meslek veya iş olup olmadığı, sanığın katılanı veya giyimini bir meslek gurubuna benzetmesinin eylemi hakaret kapsamından çıkartıp çıkartmayacağı hususuna gelince; Konsomatrislik, İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik'in 36. maddesinde ise 'Müşteri ile beraber yiyip içerek müşterinin eğlenmesini sağlayan konsomatrisler sadece pavyon ruhsatlı yerlerde çalışabilir.' şeklinde düzenlenmiştir. Konsomatrislerin çalışma alanlarının belirlenip daraltılması, çalıştıkları yerlerin kontrol ve denetiminin sağlanması, dolayısıyla genel ahlakın ve güvenliğin korunması amacıyla mevzuatta bu şekilde yer verilmiştir. Hakları ve çalışma biçimleri mevzuatta düzenlenmemiştir. Eğlence sektöründe çalışan kadınlar üzerinde yapılan araştırmalara göre (Yalçın, Hatice: 'Eğlence Sektöründe Çalışan Kadınların Çalışma Koşullarının incelenmesi ve Ebeveyn Tutumlarının Çeşitli Değişkenlerle İlişkisi', Karatay Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı: 3, 2019 Güz.) bu alanda işe girme nedenlerinin %95,6'sında yoksulluk ve ekonomik zorluklar, %60.8'inde kandırılma, istismar ve ihmal, %13'ünde tecavüz, %17,3'ünde aileden kaçma ve %39,1'inde (birden fazla seçenek içermektedir) ise zorlama bulunmaktadır. Bu istatistikten açıkça anlaşıldığı üzere konsomatrislik kadınların serbestçe seçtikleri bir iş değildir. Belirli zorlama veya zorunluluk sonucu katlanmak zorunda oldukları, yıpratıcı ve sosyal dışlamaya neden olan bir iştir. Toplumumuzun sosyal ve kültürel yapısı da dikkate alındığında kadının şeref ve itibarına zarar vermeyen bir iş olarak görülemez. Dolayısıyla katılanın veya giyiminin konsomatrise benzetilmesi, sıradan bir meslek grubuna benzetme olarak değerlendirilemez, onur, şeref ve saygınlığını rencide edecek bir eylem olup hakaret suçunu oluşturur. Sonuç olarak; sanığın bankada yaptığı işlemle ilgili şikâyeti sırasında katılana yönelik söylediği sözlerin şikâyet konusu ile bağlantısı olmadığı için şikâyet hakkı kapsamında sayılmasının Anayasa'nın 17 ve TCK'nın 128. maddesine aykırı olduğu, kişilerin kıyafeti ve yaşam tarzı nedeniyle rencide edilmesinin eleştiri hakkı veya daha geniş olarak ifade özgürlüğü kapsamında olmadığı, bu yönde karar verilmesinin kişilerin kıyafet özgürlüğü ve yaşam tarzının üçüncü kişilerin müdahale ve saldırılarına açık hale getireceği, konsomatrislik yapma nedenleri, icra biçimi ve genel toplumsal anlayış dikkate alındığında kadının şeref ve itibarına zarar vermeyen bir iş veya meslek olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, açıklanan nedenlerle sayın çoğunluğun eylemin hakaret suçunu oluşturmadığı sonucuna varırken ortaya koyduğu gerekçelerin hukuka uygun olmadığı ve sanığa isnat olunan hakaret suçunun sübut bulduğu kanaatinde olduğumuzdan, sayın çoğunluğun görüşüne katılmak mümkün olmamıştır." gerekçesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan sekiz Ceza Genel Kurulu Üyesi ise; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle, Karşı oy kullanmışlardır. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05.07.2022 tarihli ve 17029-16839 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- Sanığa yüklenen hakaret suçunun unsurlarının oluşmaması nedeniyle İstanbul Anadolu (Kapatılan) 75. Asliye Ceza Mahkemesinin 08.10.2015 tarihli ve 1012-601 sayılı beraat hükmünün ONANMASINA, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.04.2023 tarihli müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamaması üzerine 25.04.2023 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğu ile karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2017/385 E., 2021/558 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
Anayasamıza bakıldığında; 25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında;
Ceza Genel Kurulu         2017/385 E.  ,  2021/558 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : (Kapatılan)16. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 429-427 Terörle Mücadele Kanunu’nda düzenlenen “Açıklama ve yayınlama” suçundan sanık ...’un 3713 sayılı Kanun’un 6/1, TCK’nın 62 ve 51. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının ertelenmesine ilişkin ... 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 10.12.2014 tarihli ve 503-655 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 23.06.2015 tarih ve 4065-2095 sayı ile; "3713 sayılı Kanun’un 6/1. maddesinde düzenlenen hedef gösterme suçunun oluşabilmesi için kişilerin terör örgütlerine hedef gösterilmiş olmasının gerektiği, dava konusu internette yer alan yazı ve internet sitesinin niteliği bir bütün olarak değerlendirildiğinde; bu kapsamda hedef gösterme olarak kabul edilemeyeceği demokratik toplumun zorunlu unsurlarından olan basının bilgi verme, eleştirme, yorumlama işlevi ve Anayasa'nın 26. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddelerinde düzenlenen ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden sanığın atılı suçtan beraati yerine yazılı gerekçe ile mahkûmiyetine karar verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. ... 7. Asliye Ceza Mahkemesi ise 20.10.2015 tarih ve 429-427 sayı ile; "... sanığın eyleminin haber vermek, haberi yayınlamak ve bunun suç olarak öngörülmesinden değil, haberin içeriğinde yasal olarak Terörle Mücadele Kanunu'nda terörle mücadele eden kolluk birimlerinin açık hedef hâline gelmelerini engellemek amacıyla isimlerinin ve çalıştığı birimlerin yayınlanması nedeniyle suç isnadı olduğu, haber verme özgürlüğünün ve ifade özgürlüğünün elbette mevcut bulunduğu ancak yasal olarak terörle mücadele eden kolluk birimlerinin korunmasına yönelik Terörle Mücadele Kanunu'nun 6/1. maddesinin açıkça bu konuyu düzenlediği, hâlen meri olan kanun hükmü mahiyetinde bulunduğu, Anayasa'ya aykırılığının söz konusu olmadığı, bu hâliyle isnadın ve mahkememiz kararının doğru olduğu..." gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 15.01.2016 tarihli ve 432039 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 123-1925 sayı ile 6763 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 09.03.2017 tarih ve 217-1041 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı suçun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından, ... İl Emniyet Müdürlüğünün 03.04.2014 tarihli ve 17015 sayılı yazısına göre; "www.....net" isimli internet haber sitesinde yapılan “...’da Polise Silahlı Saldırı” başlıklı haberde, internet ortamında IŞİD silahlı terör örgütü üyeleri ile polisler arasında çıkan çatışmada polis memurları ile bir komiserin yaralandığı yönündeki haberin devamında polis memurlarının kimliklerinin açıklandığı, sanık ...’un internet sitesinin imtiyaz sahibi olduğu anlaşılmaktadır. Sanık aşamalarda aynen; "Normalde ben '....net' isimli internet sitesinin imtiyaz sahibiyim, suça konu haber de 'Hürriyet Haberde' yayınlanmıştır. Biz Hürriyetten alarak yayınladık yalnızca bir buçuk paragraf yazdık ve altına da link verdik. Bu link direkt 'hürriyet.com.tr'ye bağlanıyordu. İlgili kişilerin de isimleri orada yazmaktadır. Bizim yazdığımız paragraflarda isim yer almamaktadır." Dosyada bulunan “...” habere ilişkin internet çıktısı ve ...’da polise saldırı altında iki paragrafın bulunduğu sayfa sanığa gösterilip sorulduğunda aynen; "Fotoğraf altındaki siyahla yazılı yazı bizim yazdığımız paragraftır altındaki polislerin isimlerin yazılı kısım verdiğimiz linkteki yazıdır. Ben normalde isim yayınlanmasının doğru olmadığını biliyorum. Polisler bizi aradığında verdiğimiz linkte isim olduğunu fark ettik biz öncesinde fark etmedik bir hata sonucu, böyle bir yayın olmuştur. Öğrendiğimiz anda da hemen komple yayından kaldırdık, herhangi bir suç kastı mevcut değildir" şeklinde savunma yapmıştır. Uyuşmazlık konusu ile ilgili Terörle Mücadele Kanunu'nun hükümleri şu şekildedir; "Açıklama ve yayınlama" suçuna ilişkin 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesi; “İsim ve kimlik belirterek veya belirtmeyerek kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ... Bu Kanunun 14 üncü maddesine aykırı olarak muhbirlerin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (Değişik: 29/6/2006 - 5532/5 md.) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan (...)(2) yayın sorumluları hakkında da bin günden beş bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (Mülga: 11/4/2013 - 6459/7 md.) (2)(3) (Mülga: : 2/7/2012 - 6352/105 md.)” şeklinde düzenlenmiş, Maddenin gerekçesi ise ; “Bu madde ile terör örgütlerinin suça hedef olarak kabul ettiği kimselerin isim veya kimliklerini açıkça belirterek veya açıkça belirtilmese dahi, bu şahısların kim olduğunun kolayca anlaşılmasını sağlayacak şekilde veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüvviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler, keza terör örgütlerinin bildiri ve açıklamalarını basan veya yayınlayanlar ağır para cezasıyla cezalandırılmaktadır. Ayrıca maddede yazılı fiillerin 5680 sayılı Basın Kanununun 3 üncü maddesinde belirtilen mevkutelerle işlenmesi halinde de mevkuta sahipleri ile sorumlu müdürlerinin cezalandırılma esasları düzenlenmektedir.” şeklinde ifade edilmiştir. Madde gerekçesinden de anlaşılacağı üzere maddenin konuluş amacı, terör örgütleri ile mücadelede görev alan güvenlik güçleri ve diğer kamu görevlilerinin kimliklerinin açıklanarak terör örgütlerine hedef haline getirilmesinin engellenmesidir. Sorunun isabetli şekilde çözüme kavuşturulması bakımından sanığın kastının belirlenmesi yanında ifade hürriyetinin de ayrıca değerlendirilmesi gerekecektir. Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin "olmazsa olmaz şartı" olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgede olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Bu bağlamda; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde; "Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir.", İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir. Görev ve sorumluluklarda yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin toprak bütünlüğünün kamu güvenliğinin korunması ve kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir" hükümlerine yer vermiştir. Anayasamıza bakıldığında; 25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz." 26. maddesinde, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976). Görüldüğü üzere, Sözleşme'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır. Kural olarak ifade serbestisi gözetilmekle birlikte AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrasında ifade özgürlüğünün mutlak haklardan olmadığı belirlenerek, belli koşulların varlığı hâlinde sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçu kapsamında Sözleşme’nin 10. maddesi ile koruma altına alınan ifade özgürlüğüne ilişkin müdahalenin haklı olup olmadığı, gerçekleştirilen müdahalenin yasayla öngörülmüş olup olmadığı, “müdahalenin meşru amaçlara dayanıp dayanmadığı” ve “müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı" ve "orantılılık" temelinde incelemektedir. Müdahalenin kanunla öngörülmüş olması ölçütü, devletin müdahalesine dayanak oluşturan yasal düzenlemenin erişilebilir ve öngörülebilir olması anlamına gelmektedir. Kanunla öngörülme hususunda önemli olan düzenlemenin hukuki niteliğidir. "Meşru" ibaresinden amaç, 10. maddenin 2. fıkrasında sayılan ve orada belirtilenlerin korunması uğruna ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulmasına imkân tanıyan değer veya çıkarlardır. Uyuşmazlığın çözümü için “Basın Hürriyeti” kavramından da bahsedilmesi gerekmektedir. “Basın Hürriyeti” sadece 1982 Anayasamızda değil, diğer anayasalarımızda da yer almıştır. 1982 Anayasasının 28.maddesinin 1.fıkrası şöyle demektedir: “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz.” Bundan evvelki 1961 Anayasasında 22. madde, 1924 Anayasasında 77. maddede basın hürriyeti konusunu düzenlemiştir. 1921 Anayasasında “Basın Hürriyeti”nden bahsedilmiyordu ancak 1876 tarihli ilk anayasamızda da “Matbuat Hürriyeti” ismi altında bir hürriyetten bahsediliyordu ki bu kavram bugünkü “Basın Hürriyeti”ni içine almaktadır. "Basın hürriyeti" başlıklı 28. maddesi; "Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır. Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır...", Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir. Temel hak ve özgürlükler özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’da öngörülen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dokunulamayacak “öz”, her temel hak ve özgürlük açısından farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddi surette güçleştirip amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir. Temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın yapılan sınırlamalar yönünden ise bu sınırlamaların, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Bir başka deyişle, öze dokunan sınırlamalar, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine evleviyetle aykırı olacağından, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan sınırlamalar yönünden “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkeleri bakımından ayrıca inceleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramı, öncelikle ilgili hak yönünden getirilen sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını gerektirmektedir. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri”nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve ölçülü olmasını ifade etmektedir. Anayasa’nın 13. maddesinde ifade edilen “ölçülülük ilkesi”, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınması gereken bir diğer ilkedir. Demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleri, iki ayrı kriter olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki kriter arasında sıkı bir ilişki vardır. Temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ve aralarında sıkı bir ilişki bulunan, “temel hak ve hürriyetlerin özü”, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük ilkesi” kavramları, bir bütünün parçaları olup, “demokratik bir hukuk devleti”nin özgürlükler rejiminde gözetilmesi gereken temel ölçütlerini oluşturmaktadır. Demokratik toplum kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin en geniş şekilde güvence altına alındığı bir düzeni gerektirir. Demokrasilerde devlete düşen görev, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmek, bunların etkili şekilde kullanılmasını sağlayacak tedbirleri almaktır. Bu kapsamda devlet, özellikle temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak veya bunlara ölçüsüz müdahale teşkil edecek tutumlardan kaçınmalı ve başkalarından gelebilecek tehditlere karşı bireyleri korumalıdır. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce özgürlüğü ve özellikle düşünceyi açıklama özgürlüğü önemli bir yer alır. Düşünce özgürlüğünün en olağan yollarından biri de basındır. Belirli bir olay, konu ve durum hakkındaki düşünce ve kanaat genellikle basılmış eserlerle, yani gazete, dergi, kitap, broşür, bildiri veya el ilanı yolu ile açıklanır. Kişilerin düşüncelerini açıklamaları ve çeşitli konularda bilgi edinmeleri, düşünce ve görüşlerin yazılı ve görsel basın aracılığıyla başka kişilere, topluma ulaştırılabilmesine bağlıdır. Demokratik toplumlarda basının en önemli görevi, kamu yararını ilgilendiren olay ve konularda haber ve bilgi vermek, açıklamalar yapmak, eleştiri ve değer yargıları sunmak suretiyle toplumu aydınlatmak, kamuoyu oluşturmak, böylece toplumun düşünce ve kanaatlere ulaşmasını sağlamak ve kamu gücünü elinde tutanların üzerinde de toplumun denetimine aracı olmaktır. Anayasa’nın 28. maddesinin birinci fıkrasında, basının hür olduğu ve sansür edilemeyeceği düzenlenmiş olup basın hürriyeti temel hak ve özgürlükler arasında sayılmış ve güvence altına alınmıştır. Anayasa, basın özgürlüğünün hayata geçirilebilmesi için sadece bu özgürlüğü değil, bilim ve sanat özgürlüğü ve haberleşme özgürlüğü gibi, esaslarını düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünden alan özgürlük kategorilerini de düzenlemiş, anayasal güvence altına almıştır. Maddenin dördüncü fıkrasında ise basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasa'nın 26 ve 27. maddelerinin uygulanacağı belirtilerek bu hakkın mutlak olmadığı ve anılan maddelere göre sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir. Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında ifade özgürlüğü güvence altına alınmış olup maddenin ikinci fıkrasında ise bu özgürlüğün sınırlandırılması sebepleri belirtilmiştir. Anayasa'nın 28. maddesinin dördüncü fıkrasında yapılan atıf sebebiyle basın hürriyeti, mutlak bir hak olmayıp millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi nedenleriyle sınırlandırılması mümkündür. Ayrıca Anayasa'nın 27. maddesinin 2. fıkrası uyarınca basın özgürlüğü, Anayasa’nın 1, 2 ve 3. maddeleri hükümlerinin değiştirilmesi maksadıyla kullanılamayacaktır. Dolayısıyla, söz konusu maddeler de basın özgürlüğünün sınırı olarak belirmektedir. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 1. fıkrasında, AİHS’nin 10. maddesindeki düzenleme esas alınarak, basının özgür olduğu, bu özgürlüğün bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerdiği, 2. fıkrasında ise basın özgürlüğünün kullanılmasının ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlakının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklarındandır. Bireyin kişisel şeref ve itibarı da Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “manevi varlık” kapsamında yer almaktadır. Tüm hak ve özgürlükler gibi basın özgürlüğü de yukarıda belirtildiği üzere mutlak ve sınırsız değildir. Bu sınırlamalar arasında, kişilik hakkı yönünden getirilen sınırlama önem taşımaktadır. Basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa’da birçok hükümle güvence altına alınmıştır. Esasen Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin birçoğu, kişilik hakkının kapsamına giren değerleri koruyan düzenlemeler içermektedir. Nitekim Anayasa’nın 28. maddesinde de açık bir şekilde basın özgürlüğünün sınırlanmasında Anayasa’nın 26. maddesi hükmünün uygulanacağı belirtilmesi sebebiyle basın özgürlüğünün kişilerin şöhret veya haklarının korunması amacıyla sınırlanabileceği düzenlenmektedir. AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesinde de herkesin görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu, bu hakkın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği ifade edildikten sonra bu özgürlüklerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak “başkalarının şöhret ve haklarının korunması için” yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabileceği ifade edilmiştir. Öte yandan, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı için, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasa'nın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. Öte yandan; amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de insan haklarına dayalı, demokratik rejimle yönetilen ülkelerin hukuk sistemlerinde bulunması gereken, öğreti ve uygulamada; "suçsuzluk" ya da "masumiyet karinesi" şeklinde, Latince'de ise "in dubio pro reo" olarak ifade edilen "şüpheden sanık yararlanır" ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi açısından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlak surette sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği ya da gerçekleştiriliş şekli hususunda herhangi bir şüphe belirmesi hâlinde uygulanabileceği gibi suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate veya herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı, bu ispat, hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; ... İl Emniyet Müdürlüğünün 03.04.2014 tarihli ve 17015 sayılı yazıları uyarınca “www.....net” isimli internet sitesinin imtiyaz sahibi olduğu, sanığın internet ortamında IŞİD silahlı terör örgütü üyeleri ile polisler arasında çıkan çatışmada polis memurları ile bir komiserin yaralandığı yönündeki haberin devamında polis memurlarının kimliklerinin açıklandığından bahisle sanığın 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda düzenlenen “açıklama ve yayınlama” suçundan mahkûmiyetine karar verilen olayda; 3713 sayılı Kanun’da “Terör”; "… cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.” şeklinde tanımlanmıştır. Öte yandan 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 1. fıkrasında, AİHS’nin 10. maddesindeki düzenleme esas alınarak, basının özgür olduğu, bu özgürlüğün bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerdiği, 2. fıkrasında ise basın özgürlüğünün kullanılmasının ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlakının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklarındandır. Bireyin kişisel şeref ve itibarı da Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “manevi varlık” kapsamında yer almaktadır. Tüm hak ve özgürlükler gibi basın özgürlüğü de yukarıda belirtildiği üzere mutlak ve sınırsız değildir. Bu sınırlamalar arasında, kişilik hakkı yönünden getirilen sınırlama önem taşımaktadır. Basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa’da birçok hükümle güvence altına alınmıştır. Esasen Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin birçoğu, kişilik hakkının kapsamına giren değerleri koruyan düzenlemeler içermektedir. Nitekim Anayasa’nın 28. maddesinde de açık bir şekilde basın özgürlüğünün sınırlanmasında Anayasa’nın 26. maddesi hükmünün uygulanacağı belirtilmesi sebebiyle basın özgürlüğünün kişilerin şöhret veya haklarının korunması amacıyla sınırlanabileceği düzenlenmektedir. Bu açıklamalar ışığında güvenlik görevlilerinin kimliklerini örgütlere hedef göstermek amacıyla açıklanmasının bu suçu oluşturacağına kuşku duyulmaması gerekli ise de; Sanık terörle mücadelede görev alan kişilerin kimliklerinin paylaşılarak örgüte hedef gösterme kastıyla hareket etmediğini tüm aşamalarda savunmuştur. Suça konu haber Ulusal bazda yayın yapan bir gazeteden alındığı anlaşılmaktadır. Bu suçun oluşabilmesi için genel kastın yanında özel saikin de bulunması gereklidir. Olayın meydana geliş koşulları, haberin veriliş şekli dikkate alındığında sanığın suç işleme kastıyla hareket etmediği, bu şekilde suçun unsurları oluşmadığından yerel mahkemenin direnme hükmü isabetli görülmediğinden bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanığa atılı suçun unsurları itibarıyla oluştuğu düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- ... 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 20.10.2015 tarihli ve 429-427 sayılı direnme kararına konu hükmünün suçun unsurları itibarıyla oluşmadığından sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 16.11.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2018/9 E., 2020/142 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSulh Ceza
tam metni aç
Anayasası’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade özgürlüğüne yer verilmiş olup birbirlerine benzer şekilde;
Ceza Genel Kurulu         2018/9 E.  ,  2020/142 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 18. Ceza Dairesi Mahkemesi :Sulh Ceza Sayısı : 116-374 Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan sanık ...'ın iki kez TCK’nın 125/3-a, 125/4, 53 ve 58. maddeleri uyarınca 1 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Zonguldak (Kapatılan) 2. Sulh Ceza Mahkemesince 06.06.2013 tarih ve 116-374 sayı ile verilen hükümlerin sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince 26.09.2017 tarih ve 9506-9608 sayı ile; "1- Ceza Genel Kurulu’nun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşlara yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir. İnceleme konusu somut olayda; sanıkla ilgili bir başka olay nedeniyle mahallinde işlem yapıldığı esnada, sanığın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ... ve Zonguldak Valisi ...'a yönelik olarak, gıyaplarında, 'Vali kim, Vali adam değil, adam olsa buraya gelir, oturmaz odasında, Başbakan bizim halimizi bilmez, Başbakan kim kardeşim, Başbakan kukladır kukla, onun ile bunun ile masaya oturur, pazarlık yapar bizim halimizi sormaz' şeklinde ifadeler kullandığı iddia edilmiştir. Sanığın hakaret suçundan mağdur sayısınca cezalandırılmasına karar verilmiştir. Sanık, mağdurlara hakarette bulunmadığını savunmuştur. Öncelikle belirtilmelidir ki söz konusu mektup içeriğinde yer verilen ifadelerin rahatsız edici olduğu açık bir şekilde anlaşılmakla birlikte, haberde yer alan ifadelerin ve haber başlığının, Anayasa ve AİHS ve AİHM içtihatlarında özel bir önem atfedilen, ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir. İnsanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, savunabilmesi ve yayabilmesi olarak kabul edilen, ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır. Anayasa'nın 26. maddesinde, 'Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.' hükmüne yer verilmiştir. Bunun yanında, bu hak, birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur. Türkiye'nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 10. maddesinin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen 'bilgi' ve 'fikirler' için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM'e göre ifade özgürlüğü, yokluğu hâlinde 'demokratik bir toplum'dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. Bununla birlikte, ifade özgürlüğü de mutlak ve sınırsız değildir. Bu hak kullanılırken bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınılması hem ulusal hem de uluslar arası mevzuatlarda yer almaktadır. Nitekim Anayasa'nın 26. maddesinde koruma altına alınan ifade özgürlüğü, aynı maddenin ikinci fıkrasında belirtilen sebeplerle sınırlandırılabilir. Dolayısıyla anılan madde ile Anayasanın 13. maddesine göre, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir ve demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz. Sözleşme'nin 10. maddesinin 2. paragrafı, kamu makamlarının bu özgürlüğün kullanılmasına getirebilecekleri sınırlama rejimini düzenlemektedir. Önemine binaen, ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler çok istisnai hallerde kabul görmekte ve Sözleşme'nin 10. maddesinin 2. paragrafının öngördüğü sınırlama kayıtları dar yorumlanmaktadır. Bu nedenle, bir kamu makamının ifade özgürlüğüne yaptığı 'müdahalenin gerekliliği' mutlaka ikna edici bir şekilde açıklanmalıdır. Sözleşme’nin anılan maddesinde, belirtilen 'gerekli' olma koşulu, müdahalenin bir toplumsal ihtiyaç baskısına karşılık gelmesi ve özellikle izlediği meşru amaçla orantılı olması anlamına gelir. Bir müdahalenin bu kriterleri yerine getirdiği ve dolayısıyla haklı olduğu, ulusal makamların gösterdiği gerekçelerin 'ilgili ve yeterli' olmasıyla anlaşılabilecektir. Gerek Anayasa gerekse Sözleşme hükümlerine uygun davranılmaması, devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerine aykırı hareket etmesi anlamına gelebilecektir. Zira, negatif yükümlülük kapsamında yetkili makamlar, zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili korunması için gereken tedbirleri almalı ve denge unsurunu sağlamalıdırlar. Aksi takdirde AİHM, kişinin şeref ve itibarının haksız bir saldırı altında olmasına rağmen ulusal mahkemeler tarafından gereken ölçüde korunmadığı gerekçesiyle AİHS'nin 8. maddesi açısından ihlal kararı verebilmektedir. Zira AİHM açısından, başvuranların özel hayata saygı hakkı ve ifade özgürlüğü eşit derecede önemlidir. Denge unsurunun sağlanmasında içtihatlara göre göz önünde bulundurulması gereken temel ilkeler ise, başvuruya konu ifadelerin kamu yararına ilişkin tartışmaya katkısı, ifade sahibinin tanınırlığı ve daha önceki tutumları, ifadenin içeriği, şekli ve etkileridir. AİHM, birçok içtihadında Sözleşme’nin 10. maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir. Bu anlamda, AİHM içtihatlarında, basın, toplumun sözcülerinden biri olarak kabul edilmekte ve herkesin kamuoyunu ilgilendiren bilgileri edinme hakkı bulunduğu düşüncesiyle, kamuoyunu ilgilendiren konulara dair bilgi ve fikirleri vermeyi sağlayan basın özgürlüğüne ayrı bir önem atfedilmektedir. AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek 'yeterli bir altyapının' mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir. Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise, en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir. Basında yayınlanan bilginin tüm yönleri ile doğruluğunun ortaya koyulması gerekmez. Thorgeir Thorgeirson/İzlanda davasında başvuranın mahkûmiyeti, polis şiddetine ilişkin iddiaların gerçekliğini ortaya koyamamasına dayanmaktadır. AİHM, başvurucuyu sert bir dille dile getirdiği bazı iddiaların doğruluğunu ortaya koyma yükünden muaf tutmuştur. AİHM’e göre, başvurucu başkaları tarafından söylenenleri haberleştirmiştir. Bu nedenle, iddiaların içeriği ile ilgili olarak sorumlu görülmemiştir. Ayrıca iddiaların tamamen asılsız olduğu da ortaya koyulamamıştır. Ayrıca, başvurucunun amacı polisin itibarına zarar vermek değil, Adalet Bakanlığını polis şiddetine ilişkin iddialarla ilgili bir soruşturma başlatmaya sevk etmektir (Thorgeir Thorgeirson v/İzlanda, 13778/88, 25.06.1992) Sonuç olarak, gerçek dışı olgulara dayalı iddia olarak nitelenen açıklamalar bakımından AİHM, başvurucuların bu tür ifadelerin ortaya konulmasından ve yayınlanmasından sorumlu olup olmadıklarını ve bu tür bilgilerle diğer kişileri aldatmayı amaçlayıp amaçlamadıklarını dikkate almaktadır. Siyasetçilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının özel kişilere nazaran daha geniş olduğu gerek iç hukukumuzda gerekse uluslararası mahkeme kararlarında yerleşmiş bir ilkedir. Bu ilkenin gerekçesi, siyasetçilerin, özel kişilerden farklı olarak, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açık olan, kamuoyuna mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih etmeleridir. Siyasetçiler bu nedenle basın ve gazeteciler tarafından getirilen eleştirilere daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadırlar. Dabrowski /Polonya davasında, bir gazeteci yerel bir siyasetçi ile ilgili devam etmekte olan ceza yargılamasına dair yazdığı yazıların gazetede yayınlanmasının ardından hakaret suçundan mahkûm olmuştur. Başvuran, hakaret ettiği iddia edilen belediye başkanının, hırsızlık suçundan ceza almasının ardından 'soyguncu belediye başkanı' olarak tanımlamıştır. AİHM, bu başvuruda, 10. maddenin ihlal edildiğine karar verirken, gazetecinin bir dereceye kadar abartma hakkına sahip olmasına ve belediye başkanının kamuya mal olmuş bir kişi olarak, bazıları olgusal temelden yoksun olmayan değer yargısı olarak değerlendirilebilecek eleştirilere karşı, daha fazla hoşgörü göstermek zorunda olmasına özel bir ağırlık vermiştir (Dabrowski /Polonya ,18235/02, 19.12.2006) Lingens/Avusturya davasına konu olan olayda ise, Avusturya’da 1975 yılında yapılan seçimlerden sonra, bir gazeteci olan başvuran Lingens, geçmişinde Nazi faaliyetleri bulunan bir siyasetçi ile koalisyon kuracağını açıklayan Federal Şansölye Bruno Kereiski’yi eleştiren yazılarında, 'ahlaksızca', 'yüz kızartıcı', 'en adi türden fırsatçılık' ifadelerine yer vermiştir. Başvuranın para cezasına mahkûm olduğu bu davada AİHM, politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül etmek durumunda olduğunu vurgulamış ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır. AİHM, içtihatlarını tekrar ederek, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesine dayanmış ve mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğuna hükmetmiştir. Hararetli siyasi tartışmaların yaşandığı bir arka plan ışığında, başvurucunun açıklamaları, saldırgan olmakla birlikte hakaret niteliğinde görülmemiştir (Lingens/Avusturya, 9815/82, 08.07.1986) Eon/Fransa davasında AİHM, bir siyasî eylemcinin, 2008 yılında Fransa Cumhurbaşkanı’nın ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanı korteji geçmek üzereyken, üzerinde 'Defol git, salak herif' yazılı bir pankart açarak Fransa Cumhurbaşkanı’na hakaret etmekten hüküm giymesini incelemiştir. AİHM, bu içtihadında yerginin, pek çok kez, özünde var olan abartma ve saptırma vasıfları yoluyla, doğal olarak kışkırtmayı ve galeyana getirmeyi amaçlayan bir sanatsal ifade ve toplumsal eleştiri biçimi olduğunu belirttikten sonra, ceza verilmesinin, güncel konular hakkında yergi niteliğinde ortaya konulan ifade biçimleri üzerinde bir soğutma etkisi yapmasının mümkün olduğu ifade edilmiştir. Bu tür ifade biçimlerinin kendisi, kamu menfaatini ilgilendiren sorunların serbestçe tartışılmasında oldukça önemli bir rol oynayabilmektedir ki; serbest tartışma olmadan demokratik toplum mümkün olamaz (Eon / Fransa, 26118/10, 14.03.2013) Sonuç olarak, sanığın, mağdurların gıyabında kullandığı ifadeler, söylendiği yer ve zaman unsurları da gözetildiğinde mağdurların onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, eleştiri niteliğindedir. Aksi düşünce, suçla korunmak istenen değeri ölçüsüz bir şekilde genişletmek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum anlamına gelebilecektir. Bu itibarla, hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığı gözetilmeden, sanığın beraati yerine hükümlülük kararları verilmesi, 2-Kabule göre de; a- Sanığın, hakaret eylemlerini, aynı olay ve zaman dilimi içerisinde, aynı suç işleme kararıyla, birbirini takip eden söz ve davranışlarla gerçekleştirdiğinin anlaşılması karşısında, sanık hakkında tek mahkumiyet hükmü kurulup, TCK'nın 43/2. maddesi uyarınca cezasının artırılması gerektiği gözetilmeden, mağdur sayısınca hüküm kurularak fazla ceza tayin edilmesi, b- İddianamede, TCK'nın 58. maddesinin uygulanması talep edilmediği hâlde, sanığa ek savunma hakkı tanınmadan, anılan Kanun maddesinin uygulanması suretiyle, CMK'nın 226. maddesine aykırı davranılması, c- TCK'nın 53/1-b maddesinde yer alan hak yoksunluğunun uygulanmasına ilişkin hükmün, Anayasa Mahkemesi'nin, 08.10.2015 tarih ve 2014/140 esas, 2015/85 karar sayılı kararıyla, iptal edilmiş olması nedeniyle, uygulanma olanağının ortadan kalkmış olması" isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 13.11.2017 tarih ve 289624 sayı ile; "...İtiraza konu uyuşmazlığın, sanık ...'ın katılan Başbakan ... hakkında sarf edilen 'Başbakan bizim hâlimizi bilmez, Başbakan kim kardeşim, Başbakan kukladır kukla, onun ile bunun ile masaya oturur, pazarlık yapar bizim hâlimizi sormaz' şeklinde sarf ettiği sözlerin hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığına yöneliktir. Hakaret, bir kişiye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek şekilde bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek suretiyle; onur, şeref ve saygınlığa saldırmasıdır. Eylemin yüze karşı ya da yoklukta işlenmesi arasında fark yoktur. Gıyapta hakaretin varlığı için belirli sayıda kişiyle ihtilat öğesi aranmadığından, failin bir kişinin duyabileceği şekilde yoklukta hakaret etmesi hâlinde suç oluşur Serbest hareketli suç olup, sözler, imalı şarkılar, yazı, çizim, resim, nefreti gösteren hareketler ve bunun gibi davranışlarla işlenebilir. Aynı şekilde, telefonla, mektupla, basın yayın araçları veya medya yoluyla diğer iletişim araçlarıyla gerçekleştirilmesi de olanaklıdır Manevi unsur genel kasttır. Mağdurun sıfatı bilinerek hareket edilmelidir. Saikin siyasi olması şart değildir. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı'nın sıfat veya vazifesiyle alakalı saike de lüzum yoktur. Hakaret suçları ifade özgürlüğünü sınırlayan hâllerden bir tanesidir. Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde vazgeçilmez ve devredilmez bir niteliğe sahiptir. İfade hürriyeti insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Temel hak ve özgürlüklerden olan bu hak birçok uluslararası belgeye Anayasa ve kanunlara konu oluşturmuştur. Avrupa İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10/1. maddesinde, T.C. Anayasası’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade özgürlüğüne yer verilmiş olup birbirlerine benzer şekilde; 'Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve verme özgürlüğünü de içerir.' biçiminde ifade edilmiştir. Ancak; ifade hürriyetinin sonsuz ve sınırsız olmadığı kısıtlı da olsa sınırlandırılmasının gerekeceği uluslararası ve ulusal alanda normlara konu edilmiştir. Bu cümleden olarak uluslararası alanda İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 10/2. maddesinde; 'kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, gerekli tedbirler niteliğinde olarak ... başkalarının şöhret ve haklarının korunması ... için yasayla öngörülen bazı merasime, koşullara sınırlamalar veya yaptırımlara bağlanabilir.' Anayasa’nın 26/2. maddesinde 'Bu hürriyetlerin kullanılması ... başkalarının şöhret veya haklarının ... korunması amaçlarıyla sınırlanabilir.' T.C. Anayasası ve uluslararası mevzuat birlikte değerlendirildiğinde; hürriyetlerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak; ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu güvenliği ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının korunması için Kanunla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlama ve yaptırımlara tabi tutulacağı anlaşılmaktadır. Ancak, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerin dar yorumlanması gerektiği, sınırlandırma için önemli bir toplumsal ihtiyaç veya zorunluluğun bulunması, bu sınırlandırmanın meşru bir amacı gerçekleştirmek için yapılması, sınırlandırmada aşırıya gidilmemesi ve her türlü gelişimi zedelemeyecek ölçüde yapılması görüşü genel bir kabul görmüştür. Söz konusu sınırlama veya müdahale için; yasal bir düzenleme, sınırlamanın meşru bir amacı ve nedenlerinin bulunması, sınırlamanın meşru amaçla orantılı ve önlemin demokratik toplum bakımından zorunlu olması gerekmektedir. Demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve toplumun ilerlemesi ve bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil eden ifade hürriyeti sadece kabul gören veya zararsız veya kayıtsızlık içeren bilgiler veya fikirler için değil aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar demokratik bir toplumun olmazsa olmaz tolerans ve hoşgörüsünün gerekleridir Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzeni cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle ceza yaptırımlarına bağlanmaktadır. 5237 sayılı TCK 125/3-a maddesinde yazılı görevli memura hakaret suçlarında, korunan hukuki yarar şeref ve saygınlığıdır. Bu suçun oluşumu için 'Onun sosyal değeri konusunda kendisinin veya toplumun düşünce veya duyguları sarsıcı fiil veya sıfatlar isnat veya izafe edilmelidir. Ne tür hareketlerin şeref ve itibari ihlal edici olduğu, toplumda hâkim olan ortalama düşünüş ve anlayışa göre belirlenmelidir, bunun tayininde ölçü bireyin özel duyarlılığı değildir. Bu itibarla basit bir saygısızlık hakaret ve sövme olarak nitelendirilemez'. Bir eylemin hukuk düzeni tarafından cezalandırılması ancak onu hukuka uygun kılan diğer bir anlatımla hukuka aykırılığı ortadan kaldıran bir nedenin bulunmamasına bağlıdır. İfade hürriyeti, basın özgürlüğü gibi bir hakkın kullanmasına ilişkin hukuka uygunluk nedenleri mevcut ise, hukuk düzeni tarafından kişi cezalandırılmayacaktır. Ancak, eleştiri hak ve görevi kötüye kullanmamalı, yazıda küçültücü, incitici, abartılı sözlerden kaçınılmalıdır. Sayılan öğelerden birinin olması halinde haber verme ve eleştiri hakkından söz edilmeyecek, eylem hukuka aykırı olacaktır. Siyasiler, üst düzey bürokratlar ile kamuya mal olmuş kişiler, diğer insanlara nazaran ağır eleştirilere daha fazla katlanmak zorunda oldukları demokratik toplumlarda geniş bir kabul görmüştür. Ancak eleştiri kırıcı, şok edici ya da rahatsız edici olsa bile hakarete varmamalıdır, zira hiçbir kimse hakarete katlanmak zorunda değildir. İfade hürriyeti bakımından eleştiri ile hakaret arasındaki ince çizgi toplumda hâkim olan ortalama düşünüş ve anlayışa göre, kişilerin ifade hürriyeti ile mağdurun birey olarak onur ve şerefi arasındaki denge de gözetilmek suretiyle hâkim tarafından belirlenmelidir. Kaba sövme hiçbir koşulda eleştiri olarak kabul edilmemelidir. Türk toplumunun önemli bir kesiminin kendilerini siyasi liderlerle özdeşleştirdiği bu kişiler yapılan ve kamuya yansıyan hakaretlerin kendilerine yapılmış gibi tepkilere sebebiyet verip toplumdaki kutuplaşmayı artırdığı, adi olaylarda dahi birçok öldürme ve nitelikli yaralama ile sona eren eylemlerin başlangıcında hakaret ve sövme fiillerinin olduğu gözetildiğinde, bu fiillerin yaptırımsız bırakılmasının demokratik toplum düzenini bozacağı gözden uzak tutulmamalıdır. Bu açıklamalar çerçevesinde; maddi olayda, Emniyet Müdürlüğüne yapılan isimsiz ve imzasız ihbarla, Hüseyin Çağlar'ın kaçak olarak kömür ocağı işlettiğinin bildirildiği ve yapılan araştırmada yaklaşık 60 metre yakınında bir başka kaçak kömür ocağının tespit edildiği, bu yeni tespit edilen ocağın sahibi olan sanık ... ocağın kendisine ait olduğu emniyet görevlilerine bildirdiği ve sonrasında kaçak olarak açılan maden kömürü ocakları ile ilgili olarak işlem yapıldığı sırada sanık ...'ın başlangıçta kendisine ait olduğunu görevlilere bildirdiği anlaşılan kaçak maden kömürü ocağının TTK görevlileri tarafından dinamitlenerek kapatılacağı sırada; Basın mensuplarının yaklaştığını gören sanık ...’ın çevrede bulunanlardan 'Çekin çekin Başbakan hâlimizi görsün' diyenler olunca, sanığın 'Başbakan kim, Başbakan ne yapacak, Başbakan kukladır, kukla, onunla bununla masaya oturur' dediği, orada bulunan bir kadının feryat edip 'Vali gelecek, hâlimizi görecek' diye bağırması üzerine sanığın 'Vali adam değil, adam olsa buraya zaten gelirdi' dediği ve sözlerin alenen duyulduğu şeklinde gerçekleşen olayda, Sanığın, katılan Vali ... yönelik olarak sanığın sarf ettiği 'Vali kim, Vali adam değil, Vali adam olsa buraya gelir, oturmaz odasında' şeklindeki sözlerin katılan Vali ...'ın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, eleştiri niteliğinde olduğuna hakaret suçunun oluşmadığına ilişkin bozma kararında bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Ancak sanığın, katılan Başbakan ... hakkında sarf edilen 'Başbakan bizim hâlimizi bilmez, Başbakan kim kardeşim, Başbakan kukladır kukla, onun ile bunun ile masaya oturur, pazarlık yapar bizim hâlimizi sormaz' şeklindeki sözlerin hakaret suçunu oluşturduğu sanığın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını 'Kukladır, kukla' şeklinde sıfat yükleyerek, Türk Dil Kurumu sözlüğündeki anlamı itibarıyla, 'başkasının etkisinde olan, başkasının isteklerine göre davranan kimse' ya da başkalarının oyuncağı olmuş kendi kişiliğiyle hakaret edemeyen anlamında kullanılmaktadır. Bu itibarla sanığın sarf ettiği sözlerin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan katılan ...'ı şeref ve itibarını incitici nitelikte olup küçük düşürücü değer yargıları taşıdığı ve sözlerin bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını toplum nezdinde küçük düşürücü, onur ve saygınlığını zedeleyici nitelikte olduğu ve eleştiri sınırını aşan bir boyutta olduğu ve ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik tecavüz arasındaki makul dengenin gözetildiğinde, sanığın eyleminin hakaret suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir..." görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 28.11.2017 tarih ve 7133-13734 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında katılan ... ...’a yönelik kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü Özel Dairece bozulmuş olup itirazın kapsamına göre inceleme katılan ...’a yönelik hakaret suçuyla sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 13.02.2013 tarihli olay geçici el koyma ve teslim tesellüm tutanağına göre; Zonguldak Emniyet Müdürlüğüne gönderilen isimsiz ve imzasız şikâyet dilekçesinde...isimli şahsın kaçak kömür ocağı işlettiği bilgisinin alındığı, bu yerin yaklaşık altmış metre yakınında bir başka kaçak kömür ocağının daha resen tespit edildiği, bu ocağın sahibinin, sonradan görevlilerin yanına gelerek kendisine ait olduğunu söyleyen sanık ... olduğunun anlaşıldığı, sanığın çalıştırdığı iddia edilen kaçak kömür ocağına aynı tarihte Kilimli Polis Merkezi Amirliği ekiplerince gidilerek işlem yapıldığı esnada saat 13.30 sıralarında gelen Doğan Haber Ajansı Muhabirleri ile birlikte isimleri tespit edilemeyen altı erkek şahsın kaçak kömür ocağının bulunduğu mevkiye doğru geldiklerinin görüldüğü, Türkiye Taş Kömürü ekiplerinin çalışmalarını yapmaları için gerekli çevre emniyetinin sağlanmasından sonra sanığın, Doğan Haber Ajansı görevlilerinin fotoğraf ve video çekimi yaptığı esnada kaçak kömür ocağının bulunduğu alana yaklaşık elli metre uzaklıktan "Vali kim, vali adam değil, vali adam olsa buraya gelir, oturmaz odasında. Başbakan bizim hâlimizi bilmez, Başbakan kim kardeşim? Başbakan kukladır kukla, onun ile bunun ile masaya oturur, pazarlık yapar bizim hâlimizi sormaz." yönünde açıklama yaptığı, sanığa devlet büyüklerine ve kamu görevlilerine hakaret etmemesi yönünde uyarıda bulunulduğu, ardından kaçak kömür ocağının dinamit kullanılarak imhasının yapıldığı anlaşılmıştır. Tanık ... aşamalarda; Türkiye Taş Kömürü kurumunda çalıştığını, sanığın kardeşi olduğunu, olay günü Gelik Esen Bahar Küme Evlerinde bulunan kaçak kömür ocaklarına işlem yapıldığı esnada Doğan Haber Ajansı muhabirlerinin geldiğini, muhabirler geldiğinde kendisinin orada olduğunu, sanığın muhabirlerle konuşma yaptığını, bu konuşma sırasında sanığın yetkililere sesini duyurmak amacıyla "Vali gelsin görsün bizi, ayakları çamur olsun nasıl ekmek kazandığımızı görsün, ekmek nasıl kazanılıyor görsün, Abdullah Öcalan ile devlet büyükleri masaya oturuyor, gelsin bizimle de otursun, sorunu birlikte çözelim." diye sözler sarf ettiğini, konuşma sırasında sanığın herhangi bir küfür veya hakaret içerikli sözünü duymadığını, Tanık ... aşamalarda; sanığın arkadaşı olduğunu, bu sebeple olay günü ocağın olduğu yere gittiğini, sanığın televizyona sakat çocuğunun olduğunu, başbakandan kendisine iş vermesini istediğini, "İşimiz olsa kaçakçılık yapmayız." dediğini, çocuğunu tedaviye götürdüğü için mecburen bu işi yapmak zorunda olduğunu söylediğini, bunun dışında bir şey duymadığını, sanık açıklama yaptığı sırada oraya yeni gitmiş olduğunu, televizyon ekibi gelmeden evvel olan biteni bilmediğini, Tanık ...kovuşturma aşamasında; olay günü yol güzergâhlarında üç adet kaçak kömür ocağı olduğunu, bunlardan iki tanesine işlem yaptıklarını, üçüncü sıradaki ocakla ilgili olarak sanığın başlangıçta ocağın kendisinin olduğunu fakat daha sonra infazı olduğundan bahisle abisine ait olduğunu söylediğini, basın mensuplarının kendilerine otuz metre kadar mesafeden çekim yapmaya başladıklarını, bu sırada TTK ekibinin ocakta söküm işlemi yaptığını, ocağın yukarısında basın mensupları ile birlikte beş altı kişi belirince sıkıntı olabileceği düşüncesi ile ocağa giden yolu kestiklerini, güvenlik sebebiyle daha ileriye geçmemelerini istediklerini, basın mensupları uzaktan çekim yaparlarken sanığın yanında olduğunu, basın mensuplarına "Çekin, çekin." dediğini, çevredeki vatandaşlardan "Başbakan görsün hâlimizi." diyenler olunca sanığın "Başbakan kim, Başbakan ne yapacak, Başbakan kukladır onunla bununla masaya oturur." şeklinde sözler söylediğini, orada sanığın annesi olabilecek başka bir şahsın da olduğunu, onun da feryat figan bir hâlde "Vali gelecek, vali halimizi görecek!" dediğini, sanığın ise "Vali adam değil, adam olsa buraya zaten gelirdi." diye karşılık verdiğini, kendisinin de sanığa devlet büyükleri hakkında bu şekilde konuşmasının doğru olmadığını, kendilerinin ve valinin uygulayıcı olduğunu, kaldı ki valinin de orada olmadığını, sayın Başbakana söylemek istediği sözler varsa demokratik yollarla iletebileceğini söylediğini, daha sonra basın mensuplarıyla sanığın kendi yanında konuşmadıklarını, biraz yukarıda sanığın bir konuşma daha yaptığını, bu konuşmanın içeriğini bizzat basın mensuplarına demeç verirken dinlemediğini, ancak internette bu konuşmanın yayınlandığını, televizyona yaptığı konuşmadan önce söylediği sözler sebebiyle tutanak tanzim ettiklerini, iddia konusu sözlerin basın çekim yaptığı sırada değil sanık yanlarındayken söylendiğini, sanıkla aralarında yaklaşık 20 metre kadar mesafe olduğunu, olaydan sonra haber ajansı görevlisine sorduğunda çekim yapmadığını kameranın kayıtta olmadığını söylediğini, Tanık ...kovuşturma aşamasında; olay günü ihbar üzerine kaçak kömür ocağına işlem yapmak amacıyla gittiklerini, TTK ekibi kaçak kömür ocağında bombalama işlemi yapacağından güvenliğin sağlanması amacıyla ocak girişinde beklediğini, o sırada Doğan Haber Ajansı görevlilerinin ocağın olduğu yere geldiğini, muhabirin mikrofon uzatması üzerine sanığın "Vali kim, vali adam olsa buraya gelirdi, Başbakan kukla." dediğini, Doğan Haber Ajansı’nın gönderdiği CD’nin izlenmesi üzerine tanığa sorulduğunda; kameranın çektiği yerde kendisinin olmadığını, elli metre mesafede ocak ağzında bulunduğunu, kamera geldiğinde sanığın kameraya iddia konusu sözleri söylediğini duyduğunu fakat kameranın açık olup olmadığını bilmediğini, görüntülerde kendisini de gördüğünü, ocağın ağzında beklemekte olduğunu, anlattığı olayın seyredilen kamera görüntüsünden önce gerçekleştiğini, kameranın kameramanın omzunda bulunduğunu, ama çekim yapıp yapmadığını bilemeyeceğini, ayrıca bir şahsın elinde de mikrofon olduğunu, Tanık ...kovuşturma aşamasında; olay tarihinde geçici olarak kaçak ocaklarla ilgili çalışma yapılması için Kilimli Karakolu'nda görevlendirildiğini, sabah vakti TTK ekibi ve Kilimli Polis Merkezi ekipleriyle kaçak olduğu bildirilen ocağın önüne gittiklerini, TTK ekibinin çalışmasını yapabilmesi için çevre emniyeti sağladıklarını, o sırada sanığın da yanlarında olduğunu, sanığın ilk başta ocağın kendisine ait olduğunu söylediğini, daha sonra ise kardeşine ait olduğunu beyan ettiğini, olay yerine Doğan Haber Ajansı muhabiri gelince sanığın açıklama yapmaya başladığını ve "Vali adam değildir, vali adam olsa odasında oturmazdı, Başbakan kukladır!" dediğini, devlet büyükleri hakkında bu şekilde konuşmaması konusunda sanığı uyardıklarını, kamera kayıt yaparken sanığın arkasında olduğunu, dolayısıyla kameraya çıkmadığını, Doğan Haber Ajansı’nın gönderdiği CD’nin izlenmesi üzerine tanığa sorulduğunda; bizzat sanığın yanında bulunduğunu, kameramanın omzunda kamera olduğunu, kamerayı görünce sanığın biraz önce söylediği sözleri yüksek sesle söylediğini, ama kameranın açık olup olmadığını bilmediğini, izlenilen görüntülerin de bahsettiği zamanki görüntüler olmadığını, bu röportajdan önce sanığın sözleri söylediğini, Tanık ... kovuşturma aşamasında; kaçak ocakla ilgili olarak işlem yapılırken sanığın kameraya karşı "Vali kim, vali adam olsa buraya gelirdi odasında oturmazdı." dediğini duyduğunu, zaten bu hususta da tutanak düzenlediklerini, Başbakan için de "Başbakan kim oluyor, Başbakan kukladır, Başbakan onunla bununla pazarlık yapıyor, bizim hâlimizi sormuyor." dediğini, Doğan Haber Ajansı’nın gönderdiği CD’nin izlenmesi üzerine tanığa sorulduğunda; sanığın kameradaki hâlinin yumuşamış hâli olduğunu, anlattığı olayın bu röportajdan önce gerçekleştiğini, kamera gelirken sanığın hakaret içerikli sözleri söylediğini, kameramanın omzunda kamera bulunduğunu ama açık olup olmadığını bilmediğini, sanığın yanındayken bu sözleri duyduğunu, Tanık ... kovuşturma aşamasında; olayın üzerinden zaman geçtiği için tam olarak hatırlamadığını ancak kaçak ocak sebebiyle olay yerinde görevli olduğunu, sanığın kalabalığa ve basına röportaj verirken vali ve Başbakan hakkında hakaret içerikli sözler söylediğini, vali için "Adam olsaydı burada olurdu yerinde oturmazdı!" dediğini, aynı sözleri Başbakan için de söylediğini, Doğan Haber Ajansı’nın gönderdiği CD’nin izlenmesi üzerine tanığa sorulduğunda; bu görüntüleri daha evvel internet ortamında izlediğini, kendisinin bahsettiği olayın bu görüntülerden önce olduğunu, o sırada kameraların açık olup olmadığını bilemeyeceğini, Tanık ...kovuşturma aşamasında; TTK görevlileri ocakla ilgili olarak işlerini yapacakları sırada küçük bir kalabalığın toplandığını, kendilerinin de güvenlik önlemlerini aldığını, sanığın Başbakan ve vali hakkında birtakım sözler söylediğini, Başbakan hakkında "O zaten kukladır, çeşitli yerlerde pazarlık yapıyor fakat bizim yanımızda olan yok." şeklinde sözler söylediğini, basın gelip kameralar açılınca kameralara daha olumlu bir tavır sergilediğini, Doğan Haber Ajansı’nın gönderdiği CD’nin izlenmesi üzerine tanığa sorulduğunda; sanığın yakınında olduğunu, kamera gelirken sanığın hakaret içerikli sözler söylediğini, mikrofon olmadığı için kameranın kapalı olduğunu tahmin ettiğini, 4-5 dakika kadar zaman geçince mikrofonlu bir şahsın geldiğini ve sanığın daha yumuşak şekilde röportaj verdiğini, dolayısıyla dava konusu sözlerin bu röportajdan önce söylendiğini, Tanıklar ..... kovuşturma aşamasında; olay sırasında sanığın yanında olmadıklarını, sözleri duymadıklarını, Beyan etmişlerdir. Sanık soruşturma aşamasında; olay günü Gelik Esen Bahar Küme Evlerinde bulunan ...’a ait kaçak kömür ocağına işlem yapıldığı esnada Doğan Haber Ajansı muhabirlerinin geldiğini, muhabirlerin geldiğini görünce ocaklarla ilgili insanlara yapılan haksızlıklar nedeniyle sorunu çözmek için konuşmaya başladığını, bu konuşma sırasında "Sayın Başbakanımız Abdullah Öcalan’la masaya oturup bazı hususlarda çözüm buluyor, bizim bu olaylara neden çözüm bulmuyor, sayın valimiz masa başında oturup bizlere haksızlık ediyor, bir araya oturup neden bizim sorunumuza çözüm bulmuyor." dediğini, iddia konusu sözleri söylemediğini, kovuşturma aşamasında ise; röportaj sırasında Başbakanın hâllerini görmesini, kendilerini anlamasını istediğini, kendisinin "Başbakanımız gelip bizimle neden masaya oturup derdimizi sıkıntımızı dinlemiyor." dediğini, bir vatandaş olarak kendilerine yardımcı olunmasını istediğini, başka bir şey söylemediğini, savunmuştur. Uyuşmazlık konusu ile ilgili mevzuat incelendiğinde; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde; "Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malûmat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını gerektirir.", İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir." hükümlerine yer verilmiştir Anayasamıza bakıldığında; 25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz." 26. maddesinde, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976). Görüldüğü gibi, Sözleşme'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır. Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır. Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır. Bu bağlamda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun "Hakaret" başlıklı 125. maddesi; "(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır." şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile 765 sayılı TCK'dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir (Mahmut Koca- İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 430). Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Eleştiri ise herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur. Her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir. Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunlu olmakla birlikte, demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasadan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır. AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek "yeterli bir altyapı"nın mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir. Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir. Öte yandan Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre "kukla" sözcüğünün mecazi olarak; "Başkasının etkisinde olan, onun isteklerine göre davranan (kimse)" anlamı bulunmaktadır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Zonguldak İl Emniyet Müdürlüğüne yapılan isimsiz ve imzasız bir ihbar ile...isimli bir şahsın kaçak olarak kömür ocağı işlettiğinin bildirilmesi üzerine çevrede yapılan araştırmada başka kaçak kömür ocağının da olduğunun tespit edildiği, tespit edilen bu ocakla ilgili de Türkiye Taş Kömürü görevlilerince sökme işlemi yapılmak üzere harekete geçildiği, kolluk güçlerince etrafta güvenlik önlemlerinin alındığı, sanığın ocağın kendisine ait olduğunu emniyet görevlilerine bildirdiği, işlemler devam ederken olay yerine basın mensuplarının yaklaştığı, bu sırada çevrede bulunan birtakım kişilerce "Çekin çekin Başbakan hâlimizi görsün." denilince sanığın "Başbakan kim, Başbakan ne yapacak? Başbakan kukladır, kukla, onunla bununla masaya oturur!" dediğinin anlaşıldığı olayda, Sanığın, kaçak olarak işletilen maden ocağına kamu görevlilerince işlem yapıldığı sırada çevrede bulunan kişilerin "Çekin çekin Başbakan hâlimizi görsün" demesi üzerine kullandığı bu sözler, söylendiği yer, zaman ve bağlamı gözetildiğinde, muhataba yönelik değer yargısından ibaret olup gelişen olaylar içerisinde sarf edildiği, ifadeler rahatsız edici ağır eleştiri ve kaba hitap tarzında olmakla birlikte, açıkça katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte olmaması veya sövme fiilini oluşturmaması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarıyla oluşmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu üyesi; sanığın üzerine atılı hakaret suçunun unsurlarıyla oluştuğu görüşüyle karşı oy kullanmıştır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 27.02.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2016/16422 E., 2019/1257 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur.
4. Hukuk Dairesi         2016/16422 E.  ,  2019/1257 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Davacılar ... ve diğerleri vekili Avukat ... tarafından, davalılar ...... AŞ ve ... aleyhine 28/09/2015 gününde verilen dilekçe ile basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 19/07/2016 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davacılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü. Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekilince temyiz edilmiştir. Davacılar vekili, davacıların......'in eşi ve çocukları olduğunu, ...... 30/03/2015 gün 01-06-07-08-10-14/04/2015 tarihli sayılarında ......'ün,......'in de içinde olduğu bir grup tarafından zehirlendiğine ilişkin yayınlar yapıldığını, yayınlarda bahsi geçen iddiaların gerçekliği meçhul ve kaynağı belli olmayan mektuplara dayandırıldığına, yazılanların davalıların dayanaksız sözleri ve savlarından ibaret olduğunu, bu şekilde davacıların eşi ve babası merhum......'in manevi şahsiyetine ve hatırasına hakaret edildiğini, hukuka aykırı, gerçek dışı ve tamamen kurmaca yayınlarla davacıların kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek oluşan manevi zararın tazminini, talep etmiştir. Mahkemece, müteveffanın toplum tarafından tanımış, siyasi bir kişilik olarak bazı faliyetlerinin yer aldığı, bu yazı dizisinin toplumun yakın tarihte meydana gelen olaylarla ilgili aydınlatmalara yönelik olup, görünen gerçekliğe uygun olduğu, anlatılan olayların belgelere dayandırıldığı, yakın siyasi tarihteki olayların sebeplerinin aydınlatılmasında kamu yararının bulunduğu, Basın Kanunu'nun 3. maddesinde de açıklandığı üzere; basın hürriyeti kapsamında kaldığı, tüm bunlara göre davaya konu yazıların içerik itibariyle davacılar yönünden manevi tazminatı gerektirici şartlar bulunmadığından, davanın reddine karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine, basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. AİHM 22 ...... 2013 tarihli 48876/08 başvuru no'lu kararında “İfade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve bu toplumun gelişiminin ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşulunu oluşturduğunu, 10. maddenin 2. fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla ifade özgürlüğünün sadece kabul edilen, zararsız ya da farklı olan «bilgi» ya da «düşünceler» için değil ama ayrıca hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerli olduğunu, bunların, «demokratik toplumun» onlarsız olamayacağı çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği olduğunu, 10. maddede açıklandığı gibi bu özgürlüğe yapılan sınırlamaların her halde dar yorumlanması gerektiğini ve herhangi bir sınırlama gereksiniminin ikna edici bir biçimde ortaya koyulması gerektiğini,...” ifade etmektedir. Mahkeme aynı ifadeleri 69698/01 başvuru no'lu ve 16354/06 başvuru no'lu kararlarında da tekrar etmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA ve aşağıda yazılı onama harcının davacılara yükletilmesine 07/03/2019 gününde oy çokluğuyla karar verildi. (M) (M) KARŞI OY YAZISI Dava, basın ve yayın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekilince temyiz edilmiştir. Davacılar vekili, davacıların murisleri......'in eşi ve çocukları olduğunu, ...... 30/03/2015 gün 01-06-07-08-10 ve 14/04/2015 tarihli yayınlarında ......'ün,......'in de içinde olduğu bir grup tarafından zehirlendiğine ilişkin yayınlar yapıldığını, yayınlarda bahsi geçen iddiaların gerçekliği meçhul ve kaynağı belli olmayan mektuplara dayandırıldığını, yazılanların davalıların dayanaksız sözleri ve savlarından ibaret olduğunu, bu şekilde davacıların eşi ve babası merhum......'in manevi şahsiyetine ve hatırasına hakaret edildiğini, hukuka aykırı, gerçek dışı ve tamamen kurmaca yayınlarla müvekkillerinin kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu ileri sürerek, oluşan manevi zararlarının tazminini, talep etmiştir. Davalılar vekili cevabında; doğrudan kişilik haklarını ihlal edici içeriğin bulunmadığını, haber ve yorum niteliğinde olduğunu, kaynağının gösterildiğini, geçmiş tarihteki güncel olaylardan bahsedildiğini, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, müteveffanın toplum tarafından tanımış, siyasi bir kişilik olarak bazı faliyetlerinin yer aldığı bu yazı dizisinin, toplumun yakın tarihte meydana gelen olayları aydınlatmaya yönelik olup, yayınların görünür gerçekliğe uygun olduğu, anlatılan olayların belgelere dayandırıldığı, yakın siyasi tarihteki olayların sebeplerinin aydınlatılmasında kamu yararının bulunduğu, Basın Kanunu'nun 3. maddesinde de açıklandığı üzere; basın hürriyeti kapsamında kaldığı, tüm bunlara göre davaya konu yazıların içerik itibariyle davacılar yönünden manevi tazminatı gerektirici şartlar bulunmadığından, davanın reddine karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesini gerektirmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Dizi şeklinde yapılan dava konusu yayınlarda, Atatürk'ün ölümünün, davacıların murisinin de içinde bulunduğu gruptaki kişiler tarafından tezgahlandığı ve gerçekleştirildiği şeklinde kesin yargı içeren haberler yapılmıştır. Atatürk’ün ölümü ile ilgili şüphelerin dile getirilmesi, buna ilişkin bilgi ve belgelerin yayımlanması basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilirse de, Kurtuluş savaşımızın önderi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olan, Türk Milletinin kalbinde özel bir yeri bulunan Atatürk’ün ölümünün, gerçekte davacıların murisinin de karıştığı ve içinde bulunduğu bazı kimseler tarafından zehirlenmek suretiyle gerçekleştirildiği şeklinde olgu isnadı biçiminde kesin yargı içeren yayınların, basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği açıktır. Ayrıca, davalı yanca yayında görüntüsü verilen belgeler dosyaya sunulmamış, getirtilebilebileceği yerler konusunda da bilgi verilmemiştir. Bu haliyle, yapılan yayınlar hukuka aykırı olup davacıların manevi tazminat isteme hakkı doğduğu kanaatinde olduğumdan, uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği düşüncesi ile davanın reddine ilişkin kararı onayan sayın çoğunluğun bu görüş ve kararına katılmıyorum.07/03/2019 KARŞI OY YAZISI Dava basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Basın özgürlüğü, Anayasa'nın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasa'nın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanunu'nun 24. ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Somut olaya gelince; davaya konu yayınlar birbirini takip eden kısa aralıklarla yapılmış olup, her bir yayında geçen ifadeler maddi temeli olmayan, görünür gerçeklikle uyuşmayan, toplumsal ilgi ve güncelliği bulunmayan, kamuoyunu bilgilendirme amacı taşımayan özle biçim arasında denge gözetilmeden sarfedilen beyan ve isnatları içermektedir. Haberin verilmesinde kamu yararı da bulunmamaktadır. Belirtilen nedenlerle, davaya konu yayın basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Davacıların kişilik haklarına saldırı gerçekleşmiştir. Uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, mahkemece talebin reddi doğru olmamıştır. Bu nedenle çoğunluğun onama yönündeki görüşüne katılmıyorum.07/03/2019

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

Stratejik önemi haiz bir kamu kurumunun personel alım sürecinde, adaylara yönelik sözlü sınavda komisyon tarafından adayın siyasi eğilimleri, toplumsal olaylara ilişkin felsefi kanaatleri ve mensubu olduğu dini cemaatlere dair sorular yöneltilmiştir. Komisyon, bu soruların 'devlet memurunun sadakat yükümlülüğü ve tarafsızlık ilkesiyle uyumunu ölçme' amacı taşıdığını ve görevin hassasiyeti gereği zorunlu olduğunu belirtmiştir. Adaylardan bir kısmının bu sorulara cevap vermekten imtina etmeleri üzerine mülakat sürecinden elenmeleri durumu, 1982 Anayasası’nın temel hak ve hürriyetler rejimi çerçevesinde nasıl değerlendirilmelidir?

A) Anayasa'nın 70. maddesinde düzenlenen 'görevin gerektirdiği nitelikler' ilkesi uyarınca, görevin hassasiyeti ve 657 sayılı Kanun'daki tarafsızlık yükümlülüğü göz önüne alındığında, komisyonun bu yönde bir değerlendirme yapması meşrudur.
B) Anayasa'nın 10. maddesindeki kanun önünde eşitlik ilkesi gereğince, bu sorular tüm adaylara ayrım gözetilmeksizin sorulduğu sürece, uygulamanın anayasallığı tartışmalı hale gelmez.
C) Anayasa'nın 26. maddesi uyarınca, milli güvenlik ve kamu düzeni gibi gerekçelerle düşünceyi açıklama hürriyeti sınırlandırılabildiğinden, stratejik bir kurumun bu amaçla adayların düşüncelerini öğrenmeye çalışması anayasal sınırlar içerisindedir.
D) 1982 Anayasası'na göre, her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağından, komisyonun eylemi Anayasa'ya açıkça aykırıdır.
E) Anayasa'nın 5. maddesinde sayılan Devletin temel amaç ve görevleri, Cumhuriyet'i ve demokrasiyi koruma yükümlülüğünü de içerdiğinden, bu göreve atanacak kişilerin bağlılığının denetlenmesi amacıyla yapılan uygulama hukuka uygundur.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol