1982 Anayasası Madde 41

1982 Anayasası 41. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 41 – Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. [18] Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar. (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/4 md.) Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır. II. Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

76 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2013/1755 E., 2015/1039 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
maddeleriyle Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptal etmiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2013/1755 E.  ,  2015/1039 K. * EVLİLİK BİRLİĞİ İÇİNDE DOĞAN ÇOCUK * SOYADI DEĞİŞİKLİĞİ * VELAYET HAKKININ ANNEYE ÇOCUĞUN SOYADINI DEĞİŞTİRME HAKKI VERMEMESİ * ANNENİN ÇOCUĞUN KENDİ SOYADINI KULLANMASI İSTEMİ * SOYADI KANUNU (2525) Madde 4 * TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 321 * TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 335 * TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 366 * TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 232 * TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 27 * TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 316 * 1982 ANAYASASI (2709) Madde 10 * 1982 ANAYASASI (2709) Madde 41 "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki “soyadı değişikliği” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Batı 4. Asliye Hukuk (Kapatılan Sincan 4. Asliye Hukuk) Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 23.01.2013 gün ve 2012/216 E. 2013/12 K. sayılı kararın incelenmesi davalı temsilcisi tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 09.05.2013 gün ve 2013/5954 E. 2013/7893 K. sayılı ilamı ile; “... Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının eski eşi A. G. ile olan evliliklerinden kızı F.. G..'ın dünyaya geldiğini, daha sonra aralarında çıkan anlaşmazlık nedeniyle boşandıklarını ve küçüğün velayetinin kendisine verildiğini, boşanmadan dolayı annenin soyadı ile kızı Fatma Meryem'in soyadlarının farklı hale geldiğini bu durumun çocuğu okulda rahatsız ettiğini ve psikolojik olarak rahatsızlık duyduğunu ileri sürerek F.. G..'ın soyadının annesinin soyadı olan İnal şeklinde değiştirilmesini istemiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içindeki bilgi ve belgelerden; davacı ile dava dışı A. G.'ın evliliklerinden 09.08.2003 tarihinde soyadının değiştirilmesi istenen F.. G..'ın dünyaya geldiği, davacı Z. S. ile A..'ün Bağcılar Aile Mahkemesinin 25.07.2007 gün ve 2005/1488-2007/658 sayılı kararı ile boşandıkları, mahkemece dava dışı baba ile çocuk F.. G.. arasında şahsi ilişki tesisine karar verildiği, F. M.'in velayetinin davacı anne Z.. S..'e bırakıldığı anlaşılmaktadır. 2525 sayılı Soyadı Kanununun 4.maddesinin ikinci fıkrasının “evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadı alır” şeklindeki birinci cümlesinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinden sonra bilhassa boşanmalar sebebiyle somut olayda olduğu gibi zaruri nedenlerle velayetin anneye bırakılması hallerinde velayet hakkına sahip annelerin çocuklarına kendi soyadlarını vermek için bir çaba içine girip bu tür soyadı değişikliği davalarını açtıkları görülmektedir. 2525 sayılı Kanunun 4.maddesindeki düzenlemenin, Yasanın genel gerekçesinden de anlaşılacağı gibi Soyadı Kanununun, ilk defa soyadı alınması ile ilgili olduğu ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki hüküm karşısında, bu kuralın günümüzde sadece bazı istisnai durumlarda uygulanabilmesinin söz konusu olduğu Anayasa Mahkemesince de kabul edilmektedir. Yüksek Mahkeme sözü edilen maddeyi Türk Medeni Kanununun 335 ve 366. maddeleriyle Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptal etmiştir. Tüm bu maddeler, velayet hakkının kullanılmasında kadın ve erkeğin birbirlerine eşit oldukları ilkesini ön plana çıkarmaktadır. Eski 743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun eşitliğe aykırı hükümleri, bu yasanın yürürlükten kaldırılmasıyla son bulmuştur. Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında da çok geçerli nedenlerin varlığı dışında yalnızca cinsiyete dayalı bir farklı muamelenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağını ihlal ettiği kabul edilmektedir. Eşitlik ilkesi, Anayasa Mahkemesinin kararında da değinildiği gibi aynı konumda bulunan kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit haklara sahip olmasını gerektirir. Durumdan vazife çıkartarak ya da geçici elde edilmiş bazı hak ve imkanlardan yararlanarak kadın veya erkeğin kendi lehine bir üstünlük yarışına girmesine yasalar milli ve evrensel hukuk düzeni izin vermez. İptal kararına konu olan yasa maddesini Kanunun kabul edildiği 21.06.1934 tarihinin koşullarına göre misyonunu tamamlamış bulunmaktadır. Aradan geçen zaman içinde yukarıda kısmen değinilen hukuki gelişmeler karşısında iptalinden başka bir çare de kalmamıştır. Bununla birlikte 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 321. maddesi Anayasa Mahkemesinin incelemesinden geçmiş olup “çocuk, ana ve baba evli ise ailenin” soyadını taşıyacağı hükmünün anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. Buradaki “aile” deyiminden babanın anlaşılacağı Anayasa Mahkemesince de kabul edilmiştir (Anayasa Mahkemesinin 02.07.2009 gün ve 2005/114-2009/105 sayılı kararı). Buna karşılık Türk Medeni Kanununun sözü edilen bu maddesindeki “evli değilse ananın” ibaresi Anayasanın 10 ve 41. maddelerine aykırı bulunarak baba lehine iptal edilmiştir. Bu madde iptal edilmezden önce anne ve babanın sonradan evlenmesi (Türk Medeni Kanununun 292. maddesi) ile yine, aynı Kanunun 27. maddesine bağlı haklı nedenlerden dolayı soyadının değiştirilmesi halleri dışında çocuk babanın soyadını tanıma vs. sebeplerle alamamakta idi. O halde bir çocuğa soyadı verilmesi için o çocuğun doğum tarihinde annesi ile babasının evli olup olmadığına bakmak gerekir. Doğum gününde anne ve baba evli ise çocuk babanın, diğer bir anlatımla ailenin soyadını alacaktır. Çocuğun soyadı bu surette belirlendikten sonra onun soyadını velayet hakkına vesair nedenlere dayanarak değiştirmek Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki düzenleme karşısında mümkün değildir. Ancak çocuk, ergin olduktan sonra Türk Medeni Kanununun 27. maddesindeki koşulların varlığı halinde soyadını her zaman değiştirmek hakkına sahiptir. Velayet hakkı anne ve baba için normal şartlarda çocuğun ergin olmasına yani on sekiz yaşını tamamlamasına kadar devam eden geçici bir haktır. Evliliğin sonradan boşanma gibi nedenlerle ortadan kalkması hallerinde velayet hakkının sırf anneye verilmiş olması onun soyadının değiştirilmesi için haklı bir neden sayılmadığı gibi hukuki mevzuat da buna cevaz vermemektedir. Bir an için mevzuatın böyle bir duruma izin verdiği kabul edilse dahi sonradan gelişen sebeplerden dolayı çocuğun yararı açısından velayetin babaya yeniden verilmesi hallerinde bu kez baba, velayet hakkına dayanarak tekrar çocuğun soyadını değiştirmek isteyecektir. Madem ki velayet kimde ise çocuk onun soyadını taşıyacaktır o halde baba bu haktan mahrum edilemez. Böyle bir uygulamanın nüfus kütüklerindeki kaydın güvenilirliği ve istikrarı zedeleyeceği gibi asıl bu gibi uygulamalar çocuğun ruh hali üzerinde çok derin ve etkili travma yaratacaktır. Yargı mercileri bu durumu gözeterek anne ile babanın ya da ailelerin çocuk üzerinden inatlaşarak onun yararlarını hiçe sayıp, hukuken oluşmuş statüleri gerçek dışı ve yapay sebeplerle değiştirmeye çalışmalarına izin vermemeleri, söz konusu istemlerine alet olmamaları gerekir. Somut olaya gelince; soyadının değiştirilmesi istenen F.. G..'ın doğum günü olan 09.08.2003 tarihinde anne ve babası resmen evlidir. Çocuk evlilik içinde doğmuştur ve Türk Medeni Kanununun 321.maddesine göre ailenin diğer bir deyimle babanın soyadını almıştır. Böylece bu çocuk reşit oluncaya kadar veya baba Türk Medeni Kanununun 27.maddesindeki koşulları kanıtlayarak soyadını değiştirmedikçe soyadı değiştirme konusu yasal olarak kapanmıştır. Bu çocuğun anne ve babasının sonradan 19.01.2009 tarihinde boşanmış olması sadece boşanma ve velayet hakkı nedeniyle anneye böyle bir dava açma hakkı bahşetmez. Boşanma ilamı uyarınca babasının çocukla kişisel ilişki tesis etme hakkı bulunması ve bu nedenle anne ve babanın ister istemez karşılaşması dikkate alındığında davacının dilekçesinde ileri sürdüğü iddiaların hukuki bir dayanağı bulunmadığı gibi soyadı değişikliğinin çocuğun evlilik içinde doğmakla kazandığı meşru statüye ve onun menfaatlerine zarar vereceği gerçeği karşısında mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken, kabulü doğru görülmemiştir...” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN: Davalı İdare Temsilcisi HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava eşinden boşanan kadının, evlilik birliği içerisinde doğan ve velayeti kendisine ait olan küçük çocuğunun boşandığı kocasının değil kendisinin soyadını kullanmasına izin verilmesi, olmadığı taktirde iki soyadını birlikte kullanmasına izin verilmesi ve bu hususta nüfus kayıtlarının düzeltilmesi isteğine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili Z.. İ.. ile dava dışı eski eşi A. G.'ın boşandıklarını, müşterek çocukları F.. G..'ın velayetinin annesi davacı Z.. İ..'a verildiğini, ortak çocuk F. M.'in anne babasının çok küçükken ayrılmış olması ve babasının İzmir'de, çocuğun da annesi ile birlikte Ankara'da yaşaması ve çok seyrek olarak babası ile görüşebilmesi gibi sebeplerle babası ile yakın bir ilişki kuramadığını, halen ilköğretim öğrencisi olan F..M..'in annesinin soyadının İ., kendisinin soyadının ise babasının soyadı olan G. olmasını okulda büyük sorun haline getirdiğini, anne babasının boşanmış olduğunu arkadaşlarına açıklamak zorunda kalmasının çocuğu psikolojik olarak yıktığını, F.. M..'in, okulda ve arkadaş çevresinde soyadının İ. olduğunu söylediğini, G. soyadını kullanmaktan imtina ettiğini, bu sebeplerle müvekkilinin soyadının İ. olarak değiştirilmesine, bu talebin kabul görmemesi halinde soyadının G. İ. olarak değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Nüfus Müdürlüğü temsilcisi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 321. madde hükmüne göre nesebi düzgün olan çocuğun babanın soyadını taşıyacağını, somut uyuşmazlıkta soyadı değişikliğine kanunen engel bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece ” ... 2525 sayılı Soyadı Kanunu'nun 4. maddesinin 2. fıkrasında "evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadını alır" biçimindeki 1. cümlesinin iptaline ilişkin anılan Anayasa Mahkemesi kararında anlatıldığı üzere boşanan çocuğun özellikle velayeti annesine verilmesine rağmen, babasının soyadını taşımak durumunda kalmasının çocuk yönünden ayrımcılığa neden olduğu ve bu kapsamda eşitlik ilkesine aykırı bulunduğunun değerlendirilmiş olmasına, uluslararası hukuk belgelerinde kadın erkek eşitliğini düzenleyen hükümlere yer verilmiş olması ve bu kapsamda ülkemizce de imzalanarak kabul edilen uluslararası sözleşmeler ile Çocuk Hakları Sözleşmesi ve bu belirtilen sözleşmeler kapsamında, uluslararası sözleşmelerin ve özellikle Anayasanın 10 ve 41. maddesi, eşitlik ilkesi ve çocukların korunmasına ilişkin evrensel hükümleri nazara alındığında, mevcut hali itibari ile Anayasaya ve uluslararası sözleşmelere uygun bulunmayan TMK'nın 321, 335 ve 336 maddesi kapsamında çocuğun reşit oluncaya kadar babasının soy ismini taşımaya devam ettirilerek, reşit olduğunda dilediği soy ismi kullanma hakkı tanınarak, söz konusu talep yönünden vaki davaların kabul edilmemesi halinde anlatılan biçimde Anayasaya, eşitlik kurallarına ve cinsiyet ayrımcılığı ve diğer ayrımcılıkları önlemeye ilişkin uluslararası sözleşmelere aykırı davranmış olunacağı ve tüm bu değerlendirmeler ışığında davacının talebinin hukuka, hakkaniyete, Anayasal kurallara ve Anayasa hükmü niteliği taşıyan uluslararası sözleşmelere uygun meşru bir talep olduğu değerlendirilerek, her ne kadar yürürlükte bulunsa da TMK'nın 316. maddesinin hukuka, Anayasaya ve uluslararası Sözleşmelere uygun bulunmaması nedeni ile yasa hükmüne itibar edilmeyerek davalı tarafın savunduğu gerekçeler ve Anayasa hükümlerinin yasadan önce uygulanacak olması nedeni ile bu konuda Türk Medeni Kanunu 321 maddesi kapsamında davanın reddi gerektiği yönündeki Yüksek Yargıtay İçtihatlarına da itibar edilmeyerek, davanın hukuka ve hakkaniyete uygun olduğu” gerekçesiyle davanın kabulüne, küçüğün annesinin soyadı olan İNAL soyadını kullanmasına ve nüfus kayıtlarının bu şekilde değiştirilmesine dair verilen karar; davalı temsilcisinin temyizi üzerine; Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş, Mahkemece; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı temsilcisi tarafından temyiz edilmiştir. Uyuşmazlık eşinden boşanan kadının, evlilik birliği içerisinde doğan ve velayeti kendisine ait olan küçük çocuğunun; boşandığı kocasının değil kendisinin soyadını kullanmasına ya da her iki soyadını birlikte kullanmasına izin verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. 2525 sayılı Soyadı Kanunu'nun 4. maddesinin ikinci fıkrasının “evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadını alır” şeklindeki düzenlemenin, kanunun genel gerekçesinden de anlaşılacağı gibi Soyadı Kanunu'nun, ilk defa soyadı alınması ile ilgili olduğu ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 321. maddesindeki hüküm karşısında, bu kuralın günümüzde sadece bazı istisnai durumlarda uygulanabilir olduğunu belirten Anayasa Mahkemesi maddeyi Türk Medeni Kanunu'nun 335 ve 366. maddeleriyle Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptal etmiştir. Tüm bu maddeler, velayet hakkının kullanılmasında kadın ve erkeğin birbirlerine eşit oldukları ilkesini ön plana çıkarmaktadır. Mülga 743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun eşitliğe aykırı hükümleri, bu yasanın yürürlükten kaldırılmasıyla son bulmuştur. Eşitlik ilkesi, Anayasa Mahkemesinin kararında da değinildiği gibi aynı konumda bulunan kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit haklara sahip olmasını gerektirir. Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında da çok geçerli nedenlerin varlığı dışında yalnızca cinsiyete dayalı farklı muamelenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağını ihlal ettiği kabul edilmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)'nın konuya ilişkin ve “Soyadı” başlıklı 321. maddesinde, “Çocuk, ana ve baba evli ise ailenin: evli değilse ananın soyadını taşır...” düzenlemesi yer almaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 321. maddesinin gerekçesinde ise “…maddeye göre çocuk, ana ve baba birbirleriyle evli ise ailenin, birbirleriyle evli değilse yani çocuk yasal olmayan bir birleşme sonucunda dünyaya gelmişse ananın soyadını taşır. Baba ile çocuk arasında tanıma ve babalık hükmü ile soybağı kurulduğu hâlde dahi çocuk ananın soyadını alacaktır. …” denilmektedir. Bilindiği üzere, soyadı aileleri ayırmaya yarayan bir simge olup her vatandaş kanunda öngörülen şekilde usulüne uygun bir soyadı taşımak zorundadır. TMK'nın 321. maddesi son derece açık olup anılan madde uyarınca anne baba evli değilse ve çocuk baba tarafından tanınmışsa veya çocuk hakkında babalığa dair bir hüküm yoksa çocuk ancak annenin soyadını alır ve annenin bekarlık hanesine kaydedilir. Bu nedenle evlilik içinde doğan bir çocuk diğer bir deyişle annesi ile babası evli olan bir çocuk erginliğe erişinceye kadar babanın soyadını taşımakla yükümlüdür; erginliğe eriştikten sonra haklı sebep varsa soyadını değiştirmek üzere dava açma yoluna gidebilir. Uyuşmazlığın çözümünde velayet hakkının niteliğinin de değerlendirilmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere, velayet hakkı anne ve baba için normal şartlarda çocuğun ergin olmasına yani on sekiz yaşını tamamlamasına kadar devam eden geçici bir haktır. Evliliğin sonradan boşanma gibi nedenlerle ortadan kalkması hallerinde velayet hakkının sırf anneye verilmiş olması onun soyadının değiştirilmesi için haklı bir neden sayılmadığı gibi hukuki mevzuat da buna cevaz vermemektedir. Bir an için mevzuatın böyle bir duruma izin verdiği kabul edilse dahi sonradan gelişen sebeplerden dolayı çocuğun yararı açısından velayetin babaya yeniden verilmesi hallerinde bu kez baba, velayet hakkına dayanarak tekrar çocuğun soyadını değiştirmek isteyecektir. Velayet hakkı kimde ise çocuk onun soyadını taşıyacak ise baba da bu haktan mahrum edilemez. Böyle bir uygulama ise nüfus kütüklerindeki kaydın güvenilirliği ve istikrarı zedeleyeceği gibi asıl bu gibi uygulamaların çocuğun ruh hali üzerinde çok derin ve etkili travma yaratacağı açıktır. Mevzuatımızda çocuğun velayetinin verildiği kişinin soyadını taşıyacağı yönünde bir düzenleme bulunmadığı gibi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 321. maddesi Anayasa Mahkemesinin incelemesinden geçmiş olup “çocuk, ana ve baba evli ise ailenin” soyadını taşıyacağı hükmünün Anayasa'ya aykırı olmadığına karar verilmiştir. Buradaki “aile” deyiminden babanın anlaşılacağı Anayasa Mahkemesince de kabul edilmiştir (Anayasa Mahkemesinin 02.07.2009 gün ve 2005/114-2009/105 sayılı kararı). Buna karşılık Türk Medeni Kanununun sözü edilen bu maddesindeki “evli değilse ananın” ibaresi Anayasanın 10 ve 41. maddelerine aykırı bulunarak baba lehine iptal edilmiştir. Bu madde iptal edilmezden önce ise anne ve babanın sonradan evlenmesi (Türk Medeni Kanunu'nun 292. maddesi) ile yine, aynı Kanun'un 27. maddesine bağlı haklı nedenlerden dolayı soyadının değiştirilmesi halleri dışında çocuk babanın soyadını tanıma vs. sebeplerle alamamakta idi. Kaldı ki, ana babanın evlilik birliği içinde birlikte verecekleri bir karar ile bile çocuğun soyadını değiştirmeleri mümkün olmadığından, eşitlik ilkesinin ihlal edildiğinden bahsedilemez. O halde Hukuk Genel Kurulunun 25.12.2013 gün ve 2013/18-464 E. 2013/1698 K. sayılı kararında da benimsendiği üzere, bir çocuğa soyadı verilmesi için o çocuğun doğum tarihinde annesi ile babasının evli olup olmadığına bakmak gerekir. Doğum gününde anne ve baba evli ise çocuk babanın, diğer bir anlatımla ailenin soyadını alacaktır. Çocuğun soyadı bu surette belirlendikten sonra onun soyadını velayet hakkına vesair nedenlere dayanarak değiştirmek Türk Medeni Kanunu'nun 321. maddesindeki düzenleme karşısında mümkün değildir. Ancak çocuk, ergin olduktan sonra Türk Medeni Kanunu'nun 27. maddesindeki koşulların varlığı halinde soyadını her zaman değiştirmek hakkına sahiptir. Somut olayda soyadının değiştirilmesi istenen F.. G..'ın doğum günü olan 09.08.2003 tarihinde anne ve babası resmen evlidir. Çocuk evlilik içinde doğmuştur ve Türk Medeni Kanunu'nun 321. maddesine göre babanın soyadını almıştır. Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında çocuk reşit oluncaya kadar veya baba Türk Medeni Kanunu'nun 27. maddesindeki koşulları kanıtlayarak soyadını değiştirmedikçe soyadı değiştirme mümkün değildir. Sadece boşanma ve velayet hakkı anneye çocuğun soyadı değişikliği için dava açma hakkı vermez. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ile, çocuğun talebi doğrultusunda uluslararası sözleşmelere uygun olan direnme kararının onanması gerektiği görüşü dile getirilmiş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. O halde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davalı İdare temsilcisinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA,istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 13.03.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2013/2352 E., 2015/1710 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Anadolu 4. Asliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
maddesindeki hüküm karşısında bu kuralın günümüzde sadece bazı istisnai durumlarda uygulanabilmesinin söz konusu olduğu Anayasa Mahkemesince de kabul edilmektedir. Yüksek Mahkeme sözü edilen maddeyi Türk Medeni Kanununun 335 ve 366 ile Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptal etmiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2013/2352 E.  ,  2015/1710 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Anadolu 4. Asliye Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 06/09/2013 NUMARASI : 2013/313-2013/483 Taraflar arasındaki “soyadının düzeltilmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Anadolu 4. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 19.10.2012 gün ve 2012/471 E., 2012/700 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 21.03.2013 gün ve 2012/15166 E., 2013/4361 K. sayılı ilamı ile; (...Davacı dava dilekçesinde; eski eşi M... ile olan evliliklerinden oğlu A.. Ü..'nün dünyaya geldiğini, daha sonra boşandıklarını ve küçüğün velayetinin kendisine verildiğini, daha sonra da A.. ile evlendiğini, oğlu Ali'nin Ünlü olan soyadının, babasının muvafakati ile yeni eşinin soyadı gibi Ertaş olarak değiştirilmesini istemiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içindeki bilgi ve belgelerden; davacı ile dava dışı M..... evliliklerinden 09.07.2005 tarihinde soyadının değiştirilmesi istenen A.. Ü..'nün dünyaya geldiği, davacı Emine ile M.... Pendik Aile Mahkemesinin 05.10.2006 gün ve 2006/558-595 sayılı kararı ile boşandıkları ve Ali'nin velayetinin davacı ana E... bırakıldığı anlaşılmaktadır. 2525 sayılı Soyadı Kanununun 4.maddesinin ikinci fıkrasının “evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadı alır” şeklindeki birinci cümlesinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinden sonra bilhassa boşanmalar sebebiyle somut olayda olduğu gibi zaruri nedenlerle velayetin anaya bırakılması hallerinde, velayet hakkına sahip anaların çocuklarına kendi soyadlarını vermek için bir çaba içine girip bu tür soyadı değişikliği davalarını açtıkları görülmektedir. 2525 sayılı Kanunun 4. maddesindeki düzenlemenin, Yasanın genel gerekçesinden de anlaşılacağı gibi, ilk defa soyadı alınması ile ilgili bulunduğu ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki hüküm karşısında bu kuralın günümüzde sadece bazı istisnai durumlarda uygulanabilmesinin söz konusu olduğu Anayasa Mahkemesince de kabul edilmektedir. Yüksek Mahkeme sözü edilen maddeyi Türk Medeni Kanununun 335 ve 366 ile Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptal etmiştir. Bu maddeler, velayet hakkının kullanılmasında kadın ve erkeğin birbiriyle eşit oldukları ilkesini ön plana çıkarmaktadır. 743 sayılı Türk Medeni Kanununun eşitliğe aykırı hükümleri, bu Yasanın yürürlükten kaldırılmasıyla son bulmuştur. Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında, geçerli nedenlerin varlığı dışında yalnızca cinsiyete dayalı bir farklı muamelenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağını ihlal ettiği kabul edilmektedir. Eşitlik ilkesi, Anayasa Mahkemesinin kararında da değinildiği gibi aynı konumda bulunan kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit haklara sahip olmasını gerektirir. Durumdan vazife çıkartarak ya da geçici elde edilmiş bazı hak ve imkanlardan yararlanarak kadın veya erkeğin kendi lehine bir üstünlük yarışına girmesine milli yasalar ile evrensel hukuk düzeni izin vermez. İptal kararına konu olan Yasa maddesi kabul edildiği 21.06.1934 tarihinin koşullarına göre misyonunu tamamlamış bulunmaktadır. Aradan geçen zaman içinde yukarıda kısmen değinilen hukuki gelişmeler karşısında iptalinden başka bir çare de kalmamıştır. Bununla birlikte 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 321. maddesi, Anayasa Mahkemesinin incelemesinden geçmiş olup “çocuk, ana ve baba evli ise ailenin” soyadını taşıyacağı hükmünün Anayasaya aykırı olmadığına karar verilmiştir. Buradaki “aile” deyiminden babanın anlaşılacağı Anayasa Mahkemesince de kabul edilmiştir (Anayasa Mahkemesinin 02.07.2009 gün ve 2005/114-2009/105 sayılı kararı). Buna karşılık Türk Medeni Kanununun sözü edilen bu maddesindeki “evli değilse ananın” ibaresi Anayasanın 10 ve 41. maddelerine aykırı bulunarak baba lehine iptal edilmiştir. Bu madde iptal edilmezden önce ana ve babanın sonradan evlenmesi (Türk Medeni Kanununun 292. maddesi) ile yine aynı Kanunun 27. maddesine bağlı haklı nedenlerden dolayı soyadının değiştirilmesi halleri dışında çocuk babanın soyadını tanıma vs. sebeplerle alamamakta idi. O halde, bir çocuğa soyadı verilmesi için o çocuğun doğum tarihinde anası ile babasının evli olup olmadığına bakılması gerekir. Doğum tarihinde ana ve baba evli ise çocuk ailenin diğer bir anlatımla babanın soyadını alacaktır. Çocuğun soyadı bu surette belirlendikten sonra, onun soyadını velayet hakkına veya başka nedenlere dayanarak değiştirmek Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki düzenleme karşısında mümkün değildir. Ancak, çocuk ergin olduktan sonra Türk Medeni Kanununun 27. maddesindeki koşulların varlığı halinde soyadını her zaman değiştirmek hakkına sahiptir. Velayet hakkı, ana ve baba için normal şartlarda çocuğun ergin olmasına yani onsekiz yaşını tamamlamasına kadar devam eden geçici bir haktır. Evliliğin sonradan boşanma gibi nedenlerle ortadan kalkması halinde velayet hakkının anaya verilmiş olması çocuğun soyadının değiştirilmesi için haklı bir neden sayılmadığı gibi hukuki mevzuat da buna cevaz vermemektedir. Bir an için mevzuatın böyle bir duruma izin verdiği kabul edilse dahi, sonradan gelişen sebeplerden dolayı çocuğun yararı açısından velayetin babaya yeniden verilmesi halinde bu kez baba velayet hakkına dayanarak tekrar çocuğun soyadını değiştirmek isteyecektir. Madem ki velayet kimde ise çocuk onun soyadını taşıyacak o halde baba da bu haktan mahrum edilemez. Böyle bir uygulamanın nüfus kütüklerindeki kaydın güvenilirliği ve istikrarı zedeleyeceği gibi asıl bu gibi uygulamalar çocuğun ruh hali üzerinde çok derin ve etkili travma yaratacaktır. Yargı mercileri bu durumu gözeterek ana ile babanın ya da ailelerin çocuk üzerinden inatlaşarak onun yararlarını hiçe sayıp, hukuken oluşmuş statüleri gerçek dışı ve yapay sebeplerle değiştirmeye çalışmalarına izin vermemeleri, söz konusu istemlerine alet olmamaları gerekir. Somut olaya gelince; soyadının değiştirilmesi istenen A.. Ü..'nün doğum tarihi olan 09.07.2005 tarihinde ana ve babası resmen evli olduğundan Türk Medeni Kanununun 321. maddesine göre ailenin diğer bir deyimle babanın soyadını almış olup böylece çocuk reşit oluncaya kadar veya baba Türk Medeni Kanununun 27. maddesindeki koşulları kanıtlayarak soyadını değiştirmedikçe soyadı değiştirme konusu yasal olarak kapanmıştır. Çocuğun ana ve babasının sonradan 15.02.2007 tarihinde boşanmaları sadece boşanma ve velayet hakkı nedeniyle anneye böyle bir dava açma hakkı vermez. Boşanma ilamı uyarınca babasının çocukla kişisel ilişki tesis etme hakkı bulunması ve bu nedenle ana ve babanın ister istemez karşılaşması dikkate alındığında, davacının dilekçesinde ileri sürdüğü iddiaların hukuki bir dayanağı bulunmadığı gibi, soyadı değişikliğinin çocuğun evlilik içinde doğmakla kazandığı meşru statüye ve onun menfaatlerine zarar vereceği gerçeği karşısında, mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken, kabulü doğru görülmemiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN : Davalı vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, soyadı değiştirilmesi istemine ilişkindir. Davacı; eski eşi M.... ile olan evliliklerinden oğlu A.. Ü..'nün dünyaya geldiğini, daha sonra boşandıklarını ve küçüğün velayetinin kendisine verildiğini, daha sonra da A....ile evlendiğini, oğlu Ali'nin Ünlü olan soyadının, babasının muvafakati ile yeni eşinin soyadı gibi Ertaş olarak değiştirilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, yasal olarak çocuğun reşit olana kadar babasının soyadını kullanması gerektiğini belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davanın kabulüne ilişkin olarak kurulan hüküm, Özel Dairece, yukarıda başlık kısmında yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını, davalı vekili temyize getirmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, boşanma ile velayeti annesine verilen ancak babasının soyadını taşıyan küçüğün soyadının annesi tarafından velayeten kendi soyadı ile değiştirilmesinin talep edilip edilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Bir aileyi oluşturan bireyleri diğer ailelerin bireylerinden ayıran ve kuşaktan kuşağa geçen ada soyadı denir. Günümüzde her şahsın bir öz addan başka bir de bütün ailenin kullanacağı soyadı bulunmaktadır. Kişilerin soyadı kural olarak kanunla, istisna olarak da kişinin iradesiyle kazanılır. Geniş tanımıyla soyadı, doğumla, evlenmeyle, evlat edinilmekle veya istisnai olarak nüfus memurunca belirlenmekle kazanılan, bir aileye bağlı bireyleri başka ailelere bağlı bireylerden ayırmaya yarayan, kuşaktan kuşağa doğumla geçen ve belirleyici özeliği olan “soy” addır(Saymen, Ferit ; Türk Medeni Hukuku, şahsın Hukuku, Cilt II, İstanbul 1948, s. 151). Kişilerin ad ve soyadı aile kütüklerinde bulunması gereken kişisel bilgiler arasında yer alır(5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu m. 7/1-c). Günümüzde soyadı, kişinin kimliğinin belirtilmesini, onun hangi aileye, soya ait olduğunun gösterilmesini (aidiyet) ve başka ailelerin bireylerinden ayırt edilmesini sağlar. Bu bakımdan soyadı, kişiler arası özel yaşam ilişkileriyle ilgili yanıyla özel hukuk alanında; nüfus kayıtlarının düzenli tutulması, resmi belgelerde karışıklığın önlenmesi açısından da kamu hukuku alanında düzenlenmiştir. Soyadı, çeşitli yollarla (soy bağı), (evlenme), (evlat edinilme), (idari kararla) kazanılır. 2525 sayılı Soyadı Kanunu(SK) yürürlüğe girdiği zaman seçerek soyadı kazanma imkanı da tanınmıştır(SK. m 4). Soy bağı yoluyla soyadının kazanılması bakımından da evlilik içi doğumla evlilik dışı doğumu birbirinden ayırmak gerekmektedir. Medeni Hukuk sisteminde, soyadı taşıma zorunluluğu bulunduğu halde, Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önceki dönemde böyle bir zorunluluk yoktu. Dileyen kişi isteğe bağlı olarak, öz adı yanında ikinci bir ad alabilirdi. Fakat bu ad, bugünkü anlamda bir soyadı olmaktan çok ün (şöhret) ve lakap niteliğinde ya da ailesel ya da yöresel bir addı. Soyadının seçme iradesi ile kazanılması, herkesin mutlaka bir soyadı bulunması ilkesini getiren, yani soyadı taşıma ve kullanma zorunluluğunu öngören Soyadı Kanunu ile gerçekleşmiştir. Soyadı Kanunu’nun 1. maddesinde “Her Türk öz adından başka soy adını da taşımağa mecburdur” denildikten sonra 5. madde ile kanunun yürürlüğe girdiği 1934 yılında soyadına sahip bulunmayan ayırt etme gücüne sahip ergin kişilere, dilediği bir ismi soyadı olarak seçip kullanma serbestliği tanımıştır. Kanunun 3. maddesi rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleri ile genel ahlaka uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç isimlerin soyadı olarak kullanılamayacağını belirtmiş, 4. maddesi ise ailenin soyadını seçme görev ve hakkını evlilik birliğinin başkanı olan kocaya tanımıştır. Soyadı Kanunu’nun 4. maddesinin ikinci fıkrasının “evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadı alır” şeklindeki birinci cümlesi Anayasa Mahkemesinin 08.12.2011 gün ve 2010/119 E., 2011/165 K.sayılı kararı ile iptal edilmiş olup Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçesi: “…Eşitlik ilkesi, aynı konumda bulunan kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit haklara sahip olmasını gerektirir. Kişinin cinsiyeti nedeniyle karşı cinse göre ayrıcalıklı duruma getirilmesi bu ilkeye aykırı düşer. Ayrıca eşitlik, bireyler arasındaki farklılıkların göz ardı edilerek herkesin her bakımdan aynı kurallara bağlı tutulması anlamında da algılanamaz. Kimi kişilerin başka kurallara bağlı tutulmalarında haklı nedenler varsa, yasa önünde eşitlik ilkesine aykırılıktan söz edilemez. Bu nedenle, yaradılış ve işlevsel özelliklerin zorunlu kıldığı kimi ayırımlar haklı bir nedene dayandığı ölçüde eşitliği bozmadığı halde, sadece cinsiyete dayalı ayrımlar eşitlik ilkesine açık bir aykırılık oluştururlar. Eşler, evliliğin devamı boyunca ve boşanmada sahip oldukları hak ve yükümlülükler bakımından aynı hukuksal konumdadırlar. Erkeğe velayet hakkı kapsamında tanınan çocuğun soyadını seçme hakkının kadına tanınmaması, velayet hakkının kullanılması bakımından cinsiyete göre ayırım yapılması sonucunu doğurur. Bu nedenle itiraz konusu kural, Anayasa'nın 10. ve 41. maddelerine aykırıdır, iptali gerekir…” şeklindedir. Öte yandan 2525 sayılı Kanun'un genel gerekçesinde yer alan “Kanunla mevcut bütün soy adlarının nüfus kütüklerine yazdırılması ve soy adı olmayanların yeni bir ad seçerek bunu yazdırması mecburiyeti konmuştur” ifadelerinden, bu Kanun'un ilk defa soyadı alınması ile ilgili düzenlemeler içerdiği anlaşılmaktadır. Ancak 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu(TMK)'nun çocuğun soyadını düzenleyen 321. maddesinde yer alan “Çocuk, ana ve baba evli ise ailenin soyadını taşır.” hükmü nedeniyle, SK m. 4 ile getirilen kuralın günümüzde sadece bazı istisnai durumlarda uygulanabilmesi söz konusudur. Nitekim bu husus Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçesinde de belirtilmiş bulunmaktadır. Ana ve baba evliyse çocuk ailenin soyadını (babasının soyadını) doğar doğmaz kazanır ve ona sahip olur(TMK m. 321). Soyadı, yasa gereği doğumla kazanılan addır ve ilke olarak kuşaktan kuşağa doğumla geçer. Soyadının bu şekilde kazanılması kişilerin herhangi iradi bir fiiline veya rızalarına bağlı olmayan kanundan ötürü soyadının kazanılması yollarından biridir ve kanunda soyadının kazanılması için şart kılınan olgunun gerçekleşmesiyle birlikte soyadı da aynı anda kendiliğinden kazanılmış olur. TMK m.187’ye göre, evlenmeyle birlikte kadın kural olarak kocasının soyadını aldığından, ailenin soyadı aslında kocanın (babanın) soyadından başka bir şey değildir. Çocuk, ismi dolayısıyla ikame edeceği davada, mirasçı sıfatıyla değil asıl hak sahibi sıfatıyla hareket eder. Bu sebeple, ana ve babası evli iken doğan çocuk doğal olarak babasının soyadını taşıyacaktır. Dolayısıyla evlilik içinde doğan çocuğun babasının (ailenin) soyadını alacağına dair düzenleme emredicidir. Çocuğun başka bir soyadı alması mümkün değildir. Anlaşma yapmak suretiyle değişik bir sonuca varılamaz. Şüphesiz, soyadının sonradan haklı sebeplerle mahkeme kararıyla değişmesi mümkündür (TMK m.27). Ayrıca evliliğin herhangi bir sebeple sona ermesi, çocuğun soyadı üzerinde etkili olmaz. Ana ve baba boşanmış veya baba ölmüş olsa dahi kural böyledir. Boşanma veya ölüm üzerine velayetin annede olması soyadında herhangi bir değişikliğe sebep olamaz. Babanın soyadı veya çocuk reşit olduktan sonra kendi soyadını usulüne uygun olarak açacağı bir dava sonunda verilecek kararla değişmedikçe, çocuğun da soyadı değişmez. O halde velayete sahip ana dahi bu hakka dayanarak kişiye sıkı sıkıya bağlı kişilik haklarıyla ilgili çocuğun soyadının değiştirilmesi davasını açamaz(HGK'nun 25.12.2013 gün ve 2013/18-464 E., 2013/1698 K.; HGK'nun 13.03.2015 gün ve 2013/18-1755 E., 2013/1039 K. sayılı ilamları). Somut olayda da, anne baba sonradan boşanmış olsalar da soyadı değiştirilmek istenilen küçük, evlilik içinde doğmuştur. Az yukarda belirtildiği üzere, TMK m. 321 uyarınca ana ve babası evli iken doğan çocuk babasının soyadını taşır. Evlilik içinde doğan çocuğun babasının (ailenin) soyadını alacağına dair düzenleme emredicidir. Çocuğun başka bir soyadı alması mümkün değildir. Soyadı Kanunu’nun 4. maddesi ilk defa soyadı alınması ile ilgili düzenlemeler içerdiğinden somut olayda uygulanması mümkün değildir. Bu nedenle boşanma sonrası velayet kendisinde olan annenin, küçüğün soyadını kendi soyadı ile değiştirilmesini istemesi mümkün değildir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; Anayasa'nın 10. ve 41. maddelerinde düzenlenen eşitlik ilkesi uyarınca, davacı annenin de küçüğün soyadını seçme hakkının bulunduğu ve eldeki davayı açabileceği ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda belirtilen nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. Hal böyle olunca, Yerel Mahkemece, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, 19.06.2015 gününde oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Dava, ana-babanın boşanması üzerine, velayeti anneye bırakılmış küçüğün soyadının haklı olduğu ileri sürülen nedenlerle değiştirilmesi isteğinden ibarettir. Daha önce, konuyu doğrudan düzenleyen yasa maddesi olan 2525 sayılı Yasa'nın 4. maddesinin ikinci fıkrasındaki “Evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadını alır.” biçimindeki düzenleme, Anayasa Mahkemesi'nin 8.12.2011 gün ve 119-165 sayılı kararı ile iptal edilmiş, bu suretle yerel mahkemelerce bu nev'i davalarda verilen kabul kararlarının bozulmasına yönelik Özel Daire'nin istikrarlı uygulamasının yasal dayanaklarından birini oluşturan bu hükmün uygulanabilirliği kalmamıştır. Yüksek Mahkemenin iptal kararında “Eşler, evliliğin devamı boyunca ve boşanmada sahip oldukları hak ve yükümlülükler bakımından aynı hukuksal konumdadırlar. Erkeğe velayet hakkı kapsamında tanınan çocuğun soyadını seçme hakkının kadına tanınmaması, velayet hakkının kullanılması bakımından cinsiyete göre ayırım yapılması sonucunu doğurur.” şeklinde özetlenen iptal gerekçesi, kanımca çok açık olarak, boşanan kadının, velayeti kendisine tevdi edilen çocuğunun soyadını seçme ve/veya mevcut soyadını değiştirme konusundaki yasal engellerden birini ortadan kaldırmıştır. HGK çoğunluğunca da benimsendiği anlaşılan Özel Daire bozma ilamında, bu nitelikteki bir davanın reddine medar olarak 4721 sayılı TMK'nın 321. maddesindeki düzenlemeye de atıf yapıldığı izlenmektedir. Söz konusu yasa hükmü soybağı hükümleri başlığı altında yer almakta olup “Çocuk, ana ve baba evli ise ailenin soyadını taşır. Ancak, ana önceki evliliğinden dolayı çifte soyadı taşıyorsa çocuk onun bekarlık soyadını taşır.” biçiminde düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesinin 02/072009 tarihli ve E. 2005/114, K. 2009/105 sayılı kararı ile madde hükmünde yer alan “(evli) değil ise ananın” ibaresi iptal edilmiş olup söz konusu iptal hükmü, gerekçesinden de anlaşılacağı üzere, Özel Daire kararında belirtilenin aksine “baba” lehine değil evlilik dışında doğan çocukların lehine, onları korumaya odaklanmış niteliktedir. Maddenin mevcut haliyle, soybağı düzenlenmesine ilişkin başlık altında yer alması, soyadı değiş-tirmenin soybağı kavramı ile doğrudan bir ilişkisinin bulunmaması nedeniyle, davanın reddedilmesi için yasal bir dayanak olmaması gerektiği kanısındayım. Öte yandan, yeri gelmişken, söz konusu yasa maddesinde sözü edilen “aile soyadı” kavramından ne anlaşılması gerektiği de irdelenmelidir. HGK çoğunluğu tarafından da benimsenen Özel Daire bozma ilamında, aile soyadı evlilik birliği içinde doğan çocuklar bakımından babanın soyadı olarak kabul edilmiştir. Aile soyadı kavramı anılan madde hükmünde tanımlanmış olmadığı gibi 4721 sayılı Yasa'nın konuya ilişkin diğer hükümlerinde de aile soyadının ne olması gerektiği açıklanmış değildir. Şu halde, bu kabulün yasal dayanağı, 4721 sayılı Yasa'nın 187. maddesi olsa gerektir. Söz konusu yasa hükmüne göre kadın evlenmekle kocasının soyadını alır. O nedenle de kadın ve erkeğin evlenmek suretiyle oluşturduğu ailenin de söz konusu hükme göre soyadının erkeğin soyadı olması gerekir. Bu düşünüş yerleşik uygulama bakımından da konunun yasal dayanaklarını açıklamaya elverişlidir. Ancak, 4721 sayılı Yasa'nın 187. maddesi hükmünün, Anayasa Mahkemesi'nin 19.12.2013 tarih ve 2013/2187 sayılı bireysel başvurunun kabulüne yönelik kararında, ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesine, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi'nin 23/4. maddesine, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına Dair Sözleşme'nin 16/1-g maddesi ile çeliştiği ve Anayasamızın 17. maddesine aykırı bir biçimde cinsiyet ayrımcılığına yol açtığı, yine Anayasamızın 90. maddesi uyarınca, uyuşmazlık halinde mahkemelerce, 4721 sayılı Yasa'nın 187. maddesi yerine uluslar arası sözleşme hükümlerinin uygulanması gerektiği vurgulanmıştır. Gerçekten de, özellikle 187. maddenin yer aldığı evlilik birliğine ilişkin hükümler bakımından, 4721 sayılı Yasa'da hemen tüm maddeler bakımından kadın-erkek eşitliği açısından bir sorun görünmüyor ise de, söz konusu 187. maddenin bu hükmünün açık bir cinsiyet ayrımcılığına yol açtığı ortadadır. Şu durumda, 4721 sayılı Yasa'nın 321. maddesinde belirtilen “aile soyadı” ibaresinin, aynı yasanın 187. maddesine dayalı olarak “kocanın soyadı” olarak anlaşılması gerektiği ileri sürülemez. Hal böyle olunca, davanın reddedilmesi gereğine ilişkin Özel Daire bozma ilamının, tıpkı 2525 sayılı Yasa bakımından olduğu gibi 4721 sayılı Yasa'nın 321. maddesi bakımından da yasal bir dayanağının bulunmadığı, yukarda sayılan uluslar arası sözleşmeler nazara alındığında, aile soyadının kocanın yahut babanın soyadı olarak algılanmasından vazgeçilmesi gerektiği kanısındayım. Tüm bu açıklanan nedenlerle, direnme kararının onanması görüşünde bulundu-ğumdan, HGK çoğunluğunun kararın bozulması yönündeki kanaatine katılamıyorum.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Kanunun TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi sırasında Anayasanın 41. maddesi ve imza attığımız uluslararası sözleşmeler açısından da bu kanun tasarısının kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Ceza Genel Kurulu         2009/7-131 E.  ,  2009/284 K. "İçtihat Metni" tirazname : 2005/117961 Yargıtay Dairesi : 7. Ceza Dairesi Sanık M... D... ’nin, hakkında 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un 2/son maddesi uyarınca açılmış bulunan kamu davasından beraatına ilişkin, Tufanbeyli Sulh Ceza Mahkemesince verilen 06.04.2005 gün ve 2-18 sayılı hüküm yerel Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 07.04.2009 gün ve 3351-4849 sayı ile; “4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un 2. maddesinde, anılan Kanunun 1. maddesinde belirtilen şekilde eşlerden birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kalması üzerine Aile Mahkemesi Hakimi’nin belli süreyle maddede sayılan tedbirlere hükmetmesinden sonra belirlenen sürede koruma kararına aykırı davranılması suç olarak düzenlenmiştir. Fiilin başka bir suç oluşturması koruma kararına aykırı davranma suçuna engel değildir. Koruma kararının tarafları veya kararın niteliği 4320 sayılı Kanunun 1. maddesi kapsamında değilse 2. maddedeki suç oluşmayacaktır. Konumuz açısından öncelikle tartışılması gereken husus; aynı çatı altında müşterek çocuk ve mağdurun babası ile sürekli birlikte yaşayan nikahsız eş hakkında da bu kanun kapsamında koruma kararı verilip verilemeyeceğidir. 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nda ‘aile’ tanımlanmamış ve aile fertlerinin kimlerden oluştuğuna dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Aynı şekilde 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda da açıklayıcı bir tanım bulunmamaktadır. 4320 sayılı Kanun ve gerekçesinde ise kanunun nikahsız beraberlikleri de kapsadığına dair bir açıklamaya rastlanmamaktadır. Bu durumda Anayasa kurallarına ve milletlerarası andlaşma hükümlerine bakılmasında zorunluluk bulunmaktadır. Anayasamızın 20. maddesine göre ‘herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz’ ‘Ailenin Korunması’ başlıklı 41. maddesine göre de ‘Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar’ Bilindiği gibi ‘İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi’ (İHAS), 19.03.1954 günlü Resmi Gazete’de yayınlanan 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanmış olup, 1982 Anayasası’nın 90/5. maddesinde yazılı ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (ek cümle: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır’ biçimindeki kural gereği, iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası haline gelmiştir. Sözleşmenin ‘Özel hayatın ve aile hayatının korunması’ başlıklı 8. maddesinin 1. fıkrasına göre ‘herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir’ AİHM kararlarına göre bu hak, devletleri, ‘negatif’ yükümlülüğün yanında ‘pozitif’  yükümlülüklere de zorlamaktadır. İşte 4320 sayılı Kanun, bu işlevi yerine getirme amacına yönelik olarak aile içi şiddeti de aile hayatına saldırı kabul edip yaptırıma bağlayarak koruma altına almaktadır. Kanunun TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi sırasında Anayasanın 41. maddesi ve imza attığımız uluslararası sözleşmeler açısından da bu kanun tasarısının kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. ‘Aile hayatı’ kavramı AİHM’nin bir çok kararında ele alınarak tanımlanmış ve unsurları gösterilmiştir. Buna göre Marckx-Belçika davası kararında (13 Haziran 1979) 8. maddenin uygulanması açısından ailenin ‘meşru’ veya ‘tabii’ olmasına bakılarak ayırım yapılmaması gerektiğine dikkat çekilerek 8. maddenin ‘meşru’ ve ‘tabii’ aile arasında bir ayırım yapmadığını, böyle bir ayırımın, İHAS’deki hak ve özgürlüklerin kullanılmasında ‘doğum’ bakımından ayrımcılık yapılmasını yasaklayan 14. maddenin de desteklediği gibi ‘herkes’ kelimesine uygun olmadığını, Elsholz-Almanya davası kararında (13 Temmuz 2000) ise, aile kavramının, evliliğe dayalı ilişkilerle sınırlı olmadığı ve tarafların evlilik olmadan bir arada oturduğu fiili ‘aile’ bağlarını da kapsayabildiğini (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarından Örnekler, Gilles Dutertre, Avrupa Konseyi Yayınları, Eylül 2007, s. 314-315), Johnston İrlanda davası kararında (18 Aralık 1986), çocuklarıyla beraber yaşayan evli olmayan çiftlerin normalde aile hayatı yaşadığını, söz konusu ilişkinin istikrarlı olma özelliğinden ve diğer yönleriyle evliliğe dayalı bir aileden ayırt edilememesinden dolayı kabul etmiştir. (Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, AİHS’nin 8. maddesinin Uygulanmasına İlişkin Klavuz, İnsan Hakları El Kitapları No: 1, Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, Eylül 2007, s. 15) Ayrıca ülkemiz ‘Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme’yi de imzalayıp onaylamıştır. Anılan sözleşmenin 1. maddesine göre  ‘Kadınlara karşı ayrım deyimi kadınların medeni durumlarına bakılmaksızın ve kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve diğer alanlardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayrım, mahrumiyet veya kısıtlama anlamına gelecektir’ 16. maddede ise ‘Taraf Devletlerin kadınlara karşı evlilik ve aile ilişkileri konusunda ayrımı önlemek için gerekli bütün önlemleri alacakları’ düzenlenmiştir. Ünal Tekeli - Türkiye Davası kararında (16 Kasım 2004) belirtildiği gibi ‘Türkiye, 19 Ocak 1996'da sözleşmeyi onaylarken Medeni Kanun’un aile ilişkilerini düzenleyen bazı hükümlerinin, Sözleşme'nin 15. ve 16. maddeleriyle uyumlu olmayabileceğine yönelik bir çekince koymuştur. 20 Eylül 1999 tarihli bir açıklama ile Türk Hükümeti bu çekincesini kaldırmıştır’ Bu durum karşısında, 4320 sayılı Kanun’un yalnızca nikah bağına dayalı aileleri koruduğunun kabulü, anılan sözleşmeye de aykırılık oluşturacaktır. Bu açıklamalar ve iç hukukumuzun bir parçası olan İHAS’nin 8. maddesi ile AİHM’nin bu maddeye getirdiği yorumlar ve ‘Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme’ karşısında somut olaya gelindiğinde; Dosya kapsamına göre sanık M..D..’un nikahsız olarak mağdure ile evlenip aynı çatı altında birlikte yaşadıkları ve bir çocuklarının da olduğu anlaşılmaktadır. Bir başka ifadeyle hukuken evli görünmeseler de fiilen normal bir evliliğe dayalı ve bütün yönleriyle aileden ayırt edilemez şekilde, istikrarlı bir aile hayatı yaşadıkları görülmektedir. Bu durumda İHAS’nin 8. maddesi ve AİHM’nin yerleşmiş kararlarına göre taraflar arasında korunmaya değer bir aile hayatı olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Sanık M... D....’nin aynı çatı altında nikahsız olarak birlikte yaşadığı eşine karşı tehdit ve şiddet içeren eylemleri nedeniyle mahkemece 02.09.2004 tarih ve 2004/8 D. İş sayılı Kararla 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun 1/a maddesi gereği 4 ay süreyle şiddet ve korkuya dayalı davranışlarda bulunmaması yönünde yüzüne karşı tedbir kararı verilmiş, 22.12.2004 tarihinde tekrar eşine etkili eylemde bulunması sonucu koruma kararına aykırı davranmaktan hakkında 4320 sayılı Kanunun 2. maddesi uyarınca kamu davası açılmıştır’’ gerekçeleri ile “hukuka ve yasaya uygun olduğu görülen tedbir kararına karşın, S. Ç..’ı darp etmek şeklinde ortaya çıkan eylemin, mağdur ve tanık beyanına, doktor raporuna, sanığın tevilli savunmasına göre atılı suçu oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde beraat kararı verilmesi…” isabetsizliğinden, gerekçede oyçokluğuyla, sonuçta oybirliğiyle bozulmuştur. Daire Üyesi O...  K... ; “Sayın çoğunluğun gerekçesine katılmıyorum. Zira bu gerekçenin kabulü halinde metres hayatı yaşayan bir kadın, birlikte yaşadığı eve erkeğin gelmemesi için 4320 sayılı Yasaya göre tedbir isteyebilecek veya tersi bir durum olabilecektir. Yine miras hukukumuz gayri meşru eşe bir hak tanımadığı halde insan hakları sözleşmesini daha geniş yorumlayarak miras hukukunun dışında bir uygulamaya sebebiyet verebiliriz. Anayasanın 90. maddesi milletlerarası sözleşmelere bir üstünlük tanımaktadır, insan hakları mahkemesi kararlarına değil aksi halde insan hakları mahkemesinin Türkiye'yi tazminata mahkum ettiği tüm davalar yeniden görüşülüp o yönde bir karar vermek zorunluluğu olurdu. Yine bu görüşün kabulü halinde devrim kanunlarının tasvip etmediği resmi nikahsız evliliklere prim vermiş oluruz. Nitekim Anayasanın 174/1. fıkrasına göre Anayasanın hiçbir hükmü inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümleri Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz. 4. fıkrada da resmi nikah inkılap kanunları içinde sayılmış ve bu madde diğer anayasa hükümlerinin üstünde bir düzenleme olarak yer almıştır. Yukarıda izah edilen nedenlerle sanık hakkında 4320 sayılı Yasaya göre mahkemece verilen karara muhalefet nedeniyle dava açılmış olup mahkeme kararı yanlış da olsa verilen tedbir kararına uyma zorunluluğu nedeniyle suçun sübutu halinde mahkumiyet kararı verilmesi gerektiğinden hükmün bozulması kararına değişik gerekçe ile katılıyorum” şeklindeki değişik gerekçe ile hükmün bozulması yönünde karşı oy kullanmıştır. Yargıtay C.Başsavcılığınca 02.06.2009 gün ve 117961 sayı ile; ‘‘1982 Anayasasının 20. maddesi ‘Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz’ hükmünü içermekte olup yine Anayasanın ‘Ailenin Korunması’ başlıklı 41. maddesinde ‘Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar’ şeklindedir. 17.01.1998 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 14.0l.1998 tarih ve 4320 sayılı Yasanın genel gerekçesine göre ise Anayasanın 41. maddesindeki ‘Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar’ hükmü göz önüne alınarak aile içi şiddetten mağdur olan kadını ve çocukları koruyucu yasal tedbirlerin alınması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun ve 26.04.2007 tarih ve 5636 sayılı Yasa ile değiştirilen yasanın genel gerekçesine göre ise ‘Ülkemizde aile içinde, eşler arasında veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri arasında da şiddetin varlığı bilinen bir gerçektir. Bu durumda şiddet olgusunu geniş yorumlayarak aile içi şiddeti sadece eşler arası şiddet olarak algılamamak gereği ortaya çıkmıştır. Ayrıca, aynı çatı altında yaşamayan; boşanma ve ayrılık nedeniyle ayrı konutlarda bulunan bireyler ve evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireyleri ve çocuklar da aile içi şiddete maruz kalabildiklerinden aile içi şiddet mağduru kapsamı genişletilmiş ve 4320 sayılı Yasanın 1. maddesinde yer alan ‘kusurlu eşin’ ibaresi veya ‘kusurlu eşin veya diğer aile bireyinin’ şeklinde, ‘diğer eş ve çocuklar ifadesi aile bireyleri’ şeklinde değiştirilmiştir. 4320 sayılı Yasanın 1. maddenin gerekçesinde, ‘ ... Ailenin korunması fikrinin her şeyden önce Medeni Kanun anlamında evliliklerin kurulmasını kolaylaştırmak olduğu şüphesizdir ... Millet hayatı bakımından aile kutsal bir temeldir. Bu nedenle, Devlet, ailenin refahını ve huzurunu koruyacaktır’ denilmektedir. Anayasa'nın ‘Ailenin korunması’ başlıklı 41. maddesinde, ailenin Türk toplumunun temeli olduğu vurgulandıktan sonra, Devletin ailenin huzur ve refahı, özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alacağı öngörülmüş, Devlete aileye yönelik bazı görevler yükleyerek aile kurumuna anayasal güvence sağlanmak istenmiştir. Devlete yüklenen tüm koruma görevlerinin aile içi koşulların düzeltilmesi, iyileştirilmesiyle ilgili olduğu açıktır. Amaç karı, koca ve çocuklardan oluşan ailenin birlik ve bütünlüğünü korumaktır şeklindedir. 4320 sayılı Kanunun 1. maddesinin 5636 sayılı Yasayla değiştirilmesinden önce, aile içerisinde şiddet uygulayan eşlere tedbir öngörülürken aynı şiddeti uygulayan çocuk veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri için herhangi bir tedbir uygulanmasına imkan vermemekte iken 5636 sayılı Yasayla yapılan değişiklik sonucu suçun faili ‘kusurlu eş veya diğer aile bireyleri’, suçun mağdurları ise ‘eşlerden biri veya çocuklar veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden biri veya mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireyleri’ şeklinde değiştirilmiş, böylece suçun fail ve mağdurunun kapsamı genişletilmiştir. Bu genel açıklamalardan sonra acaba gayrı resmi evlilikler de 4320 sayılı Yasa kapsamında korunacak mıdır? Anayasa hükümleri, yasanın metnine, gerekçesine ve bu konuda çıkarılan yönetmeliğe baktığımız zaman korunması mümkün değildir. Şöyle ki, Her şeyden önce aile kavramı ne anlama geliyor? 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda ‘aile’ tanımlanmamış ve aile fertlerinin kimlerden oluştuğuna dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Aynı şekilde 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’da da açıklayıcı bir tanım bulunmamaktadır. Kanunun 26.04.2007 tarih ve 5636 sayılı Yasayla değişik 2. maddesine dayanılarak 01.03.2008 tarih ve 26803 sayılı Resmi Gazete Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından çıkarılan Ailenin Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması Hakkında Yönetmelilikte de Aile ve fertlerinin kimlerden oluştuğuna dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Ancak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu anlamında bir aileden söz edebilmek için Medeni Kanun hükümlerine göre kurulmuş  yasal bir evliliğin mevcut olması gerektiği şüphesizdir. Aile gibi bir arada yaşıyor olsa bile, nikahsız birliktelikler ve nikahsız birlikteliklerin bir görünümü olan sadece dini nikaha dayanan birliktelikler, 4320 sayılı Kanun'un kapsamında sayılamaz ve korunamazlar. Beraber yaşayan eşler arasında resmi nikah olmadığından uzun süredir birlikte yaşasalar bile Medeni Kanun anlamında evli sayılmazlar. Dolayısı ile 4320 sayılı Yasa kapsamında korunmalarına imkan yoktur. 4320 sayılı Yasanın 1. maddesinin metninden, özellikle  ‘ ... veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan ...’  ifadesinden resmi nikahı olan ailelerin kapsama alanında olduğu, nikahsız birlikteliklerin korunmadığının kastedildiği açıktır. Öte yandan 1982 Anayasasının Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma başlıklı 90. maddesinin son fıkrasında ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş teme1 hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır’ hükmünü içermekte olup Anayasanın açık hükmü karşısında kanun ile milletlerarası hükmün çelişmesi halinde milletlerarası hükmün uygulanacağı açıkça belirtilmiştir. Bu durumda milletlerarası hükmün Kanunun üzerinde yer aldığı kuşkusuzdur. Ancak milletlerarası hükümlerin Anayasamıza aykırı olması halinde durum ne olacaktır? Normlar hiyerarşisi gereği bu durumda Anayasamıza üstünlük tanınacağı açıktır. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi (İHAS) ve Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme usulüne uygun olarak onaylanarak yürürlüğe konulmuş olup anılan sözleşmelerde genel olarak aile hayatına saygının korunduğu, kadınlara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması gerektiği belirtilmiştir. Ancak, Anayasamızın İnkılap Kanunlarının korunması başlıklı 174. maddesinde ‘Anayasanın hiçbir hükmü, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz’ denildikten sonra 4. fıkrasında ‘17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı Kanunun 110. maddesi hükmünün Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği yönündedir’ Esasen yukarıda belirtildiği üzere Medeni Yasamızın belirlediği resmi nikah aile kurumunun temeli kabul edilmiş ve Medeni Yasamızda bu temelden hareketle eş ve/veya çocuklardan oluşan aileyi düzenlemiştir. Bu durumda Medeni kanun anlamında kabul edilmeyen aileyi 4320 sayılı Yasa anlamında korumanın da mümkün olmadığı görülecektir. Diğer yandan 4320 sayılı Yasanın 2. maddesinde, anılan Kanunun 1. maddesinde belirtilen şekilde eşlerden birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kalması üzerine Aile Mahkemesi Hakimi’nin belli süreyle maddede sayılan tedbirlere hükmetmesinden sonra belirlenen sürede koruma kararına aykırı davranılması suç olarak düzenlenmiştir. Burada mahkemenin vermiş olduğu koruma kararının niteliği üzerinde de durmak gerekecektir Mahkemece verilen koruma kararı niteliği itibariyle şekli bir eylemdir. Yani mahkemece yasada belirtilen aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kaldığının saptanması halinde 1. maddesinde sayılı koruma tedbirlerinden birine hükmedilecek, koruma kararına aykırı davranışın saptanması halinde ise suç oluşacaktır. Denetimin içeriğinin de kural olarak koruma kararının yasaya uygun bir şekilde verilip verilmediğinin şekli ile sınırlı kılması gerekir. Ancak mahkemenin yasal anlamda korunması mümkün olmayan bir konuda karar vermesi halinde mahkemenin kararının içeriğinin de denetlenmesinin gerektiği şüphesizdir. Çünkü, hukuken korunmadan bahsedebilmek için suçun mağdurunun hukuki korunmadan yararlanma şartlarını taşıması gerektiği açıktır. Hukuken korunması mümkün olmayan kişilerin, hukuki korumadan yararlanmasını kabul etmek mümkün değildir. Bu durumda koruma kararının yukarıda izah olunduğu üzere yasal anlamda aile sayılmayan fertlerini kapsadığını kabul etmek mümkün görünmemektedir. Bu durumda 4320 sayılı Yasanın 1. maddesine uygun olmayan bir tedbir kararının da bulunduğu ve içeriğinin de denetlenmesi gerektiği belirlendiğinden, bu hususun yasaya açıkça aykırı olduğu anlaşılacaktır. Öte yandan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun ‘Suçta ve cezada kanunilik ilkesi’ başlıklı 2. maddesinde ‘Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez’  yasal anlamda suç sayılmayan bir eylem dolayısıyla sanığa ceza verilemeyeceği gibi kanunun suç ve ceza içeren hükümlerinin kıyas yolu ile de uygulama yapılamayacağı, kıyasa yol açacak şekilde genişletici yorumlanamayacağı açıklanmıştır. Yukarıda açıkça ifade edildiği gibi yasal anlamda aile sayılmayan kişiler arasında 4320 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanması mümkün olmadığı gibi gayri resmi birlikteliklerin kıyas veya kıyasa yol açacak genişletici bir amaçsal yorumla, yasal evliliklerde uygulanan aile kurumuna genişletilemeyeceği, bu anlamda şiddet mağdurlarının 4320 sayılı Yasanın kapsamına alınmasının olanaksız olduğu açıktır. Tüm bu açıklamalardan sonra fiilen birlikte yaşayan ancak resmi nikah olmayan eşlerin birinin şiddete maruz kalması nedeniyle 4320 sayılı Yasanın korunmasından yaralanmazlar. 4320 sayılı Yasanın ne genel ve madde gerekçelerinde ne de kanun metninde nikahsız ya da imam nikahlı ve yahut da her ne surette olursa olsun birlikte yaşayan eşin bu kanun kapsamından korunması mümkün değildir” gerekçeleri ile itiraz yasayoluna başvurularak Özel Daire Kararının kaldırılmasına karar verilmesi talep edilmiştir. Dosya, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık; 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un 2. maddesindeki suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; bu hususun değerlendirilebilmesi açısından, “aynı Yasanın 1. maddesi uyarınca verilmiş bulunan tedbir kararı içeriğinin ceza davası sırasında denetlenip denetlenemeyeceği” konusunun Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak görüşülmesi gerekmiştir. İncelenen dosya içeriğinden; 28 yaşlarındaki S... Ç...’ın, 17.08.2004 tarihinde Tufanbeyli Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmak suretiyle, “Bozgüney Beldesi’nde babasına ait evde oturduğunu, bu evde resmi nikah yapmaksızın birlikte yaşadığı M... D....’un da kendileriyle birlikte kaldığını, M....’ bir çocuğu olduğunu, bir gün önce öğle saatlerinde bir tartışma sırasında M....eline aldığı bıçakla, ‘seni keserim, öldürürüm’ diye tehditte bulunduğunu, daha sonra da tekme ve tokatla kendisini darp ettiğini, bundan dolayı kulağının şiştiğini, olayın tanığının bulunmadığını, olaydan sonra M....çocuğu alarak evden ayrıldığını ve M.... kendisine bir zarar vermesinden korktuğunu” söyleyerek şikayetçi olduğu, S.... ’ın 16.08.2004 tarihinde aldığı raporda, “sağ dirsek ekleminde 2x1 cm boyunda erozyon, sağ ve sol tibia üzerinde ekimotik alan, üst dudak sağ yanında hemotom ve ödem bulunduğunun, bu nedenle hayati tehlike geçirmeyerek, 1 gün iş ve güçten kaldığının” belirtildiği, Olay nedeniyle, 20.08.2004 tarihinde Cumhuriyet savcısı tarafından savunması alınan M... D... ’nin; “S... ile evlilik dışı birlikte yaşadığını, S...’nin babasına ait evde oturduklarını, 16.08.2004 tarihinde ailevi nedenlerden tartışma çıktığını, tartışma sırasında S...’yi tehdit etmediğini, ancak tartışma büyüyünce bir tokat vurduğunu” ifade ettiği, Buna dayalı olarak, Tufanbeyli Cumhuriyet Başsavcılığınca 23.08.2004 gün ve 178-106 sayı ile sanık M... D.... hakkında, mağdure S...’a yönelik eylemi nedeniyle 765 sayılı TCY’nın 191/2 ve 456/4. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı; 23.08.2004 gün ve 178 Hz. sayılı yazı ile de, Tufanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesi’nden, M... D.... hakkında 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’da yazılı tedbirlerden birinin uygulanmasına karar verilmesinin talep edildiği, Tufanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesince 02.09.2004 tarihinde, duruşma açılıp M... D.... ’nin beyanı da tespit edildikten sonra, 20-8 D.İş sayı ile,“Hakkında tedbir istenen M... D.... nin 4320 sayılı Kanunun 1/a maddesi uyarınca kendisi ile aynı çatı altında yaşayan S... Ç....’ya karşı takdiren 4 ay süre ile şiddete ve korkuya yönelik davranışlarda bulunmamasına, hükmolunan tedbirlere aykırı davranılması halinde tutuklanacağının ve hürriyeti bağlayıcı cezaya hükmolunacağı hususunun ihtarına, kararın bir suretinin gereği için Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, kanun yolu açık olmak üzere” karar verildiği ancak bu karara karşı hiçbir yasa yoluna başvurulmadığı, Tufanbeyli Cumhuriyet Başsavcılığınca, Tufanbeyli İlçe Jandarma Komutanlığına yazılan 13.09.2004 gün ve 253 sayılı yazı ile, M... D....  hakkındaki tedbir kararının 4 ay süreyle infazda tutulmasının ve ihlali halinde soruşturma yapılmak üzere savcılığa iadesinin istenildiği, Asliye Hukuk Mahkemesince verilen tedbir kararının 11.10.2004 tarihinde jandarma görevlilerince M... D.... ’ye tebliğ edildiği, Yine jandarma görevlileri tarafından 22.12.2004 tarihinde, M... D.... ’nin aralarında çıkan tartışma sonunda S... Ç...’yi darp ettiği tespit edilerek, bu hususun tutanağa bağlandığı, S... Ç...’nin 23.12.2004 tarihli raporunda, “sol göz altında 3x3 cm şişlik, sol diz kapağında 3x0,5 cm çizik mevcut olduğu, bu haliyle hayati tehlike geçirmeyeceği, iş ve gücünden de kalmayacağı” tespitlerine yer verildiği, Bu tutanağın, 03.01.2005 gün ve 3212 sayılı yazı ile Tufanbeyli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi üzerine yapılan soruşturma sırasında, S... Ç.. ’nın babası B...  Ç...’nin 22.12.2004 tarihinde Cumhuriyet savcısına verdiği ifadede, “olay günü M... D....  ile aralarında bir para meselesinden tartışma çıktığını, bu tartışmaya kızı S...’nın da katıldığını, ancak M...’nin S...’nın boğazından tutup sen karışma diye yere yatırdığını ve tekme tokatla darp ettiğini, olaya D... K.... İsimli kişinin de tanık olduğunu, kızının sabah şikayete gitmek istediğini, M... ’nin ise buna izin vermediğini, bu nedenle jandarmaya kendisinin geldiğini” beyan ettiği, tanık D... K...’nın, 23.12.2004 tarihinde kolluğa verdiği ifadede, “evde bir tartışma çıktığına tanık olduğunu, ancak bu tartışma sırasında M...’nin S...’ı darp etmediğini, Sultan ve babasının M...’nin ceza alması için bu şekilde davrandıklarını” ifade ettiği, olayla ilgili olarak 23.12.2004 tarihinde kolluğa ifade veren S... M.... Ç...’nın, “olay günü çıkan tartışma sırasında M... tarafından yüzüne bir tane yumruk vurulduğunu ve kendisinin tartakladığını” iddia ettiği, M... D... ’nin ise, kollukta yaptığı 23.12.2004 tarihli savunmasında, “olay günü para meselesi yüzünden B... Ç.... ile tartıştıklarını, bu nedenle B... ve S...’nın kendisini tartakladıklarını, kendisinin S...’ya vurmadığını ve olayı D... K....’nın ayırdığını” söylediği, sanık, müşteki ve tanıkların mahkemedeki savunma ve ifadelerinde de önceki söylediklerine benzer şekilde beyanda bulundukları, Bunun üzerine Tufanbeyli Cumhuriyet Başsavcılığının 04.01.2005 gün ve 2-3 sayılı iddianamesi ile sanık M... D... ’un 4320 sayılı Yasanın 2/son maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, Yapılan yargılama sonunda, Tufanbeyli Sulh Ceza Mahkemesince 06.04.2005 gün ve 2-18 sayı ile, sanık M... D.... hakkında müşteki S...  Ç... ’yı yaralamak suretiyle 4320 sayılı Yasanın 2. maddesine muhalefet etmek suçundan mahkûmiyetine yeterli delil bulunmadığından beraatine  karar verildiği, Hükmün, yerel Cumhuriyet savcısı tarafından sanık aleyhine temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 7. Ceza Dairesince, resmi evlilik dışındaki birlikteliklerin de bu yasa kapsamında korunduğundan bahisle, unsurları oluşan suç yönünden mahkûmiyet yerine beraat kararı verilmesi isabetsizliğinden bozma kararı verildiği, Daire Üyesi O... K...’nın ise resmi olmayan birlikteliklerin bu yasadaki korumadan yararlanamayacağı, ancak verilen tedbir kararı yanlış bile olsa, buna uyma zorunluluğunun ihlali nedeniyle 4320 sayılı Yasanın 2. maddesindeki suçun oluşacağı yolundaki değişik görüşü ile bozma kararına katıldığı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının ise, resmi olmayan birlikteliklerin bu yasa kapsamında korunamayacağından bahisle, beraata hükmedilmesi gerektiği yönünde olduğu, Anlaşılmaktadır. 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun incelendiğinde, 17.01.1998 gün ve 23233 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdikten sonra 26.04.2007 gün ve 5636 sayılı Yasa ile değiştirilmiş olan Yasanın, yürürlük maddeleri hariç iki maddeden oluştuğu, 1. maddede aile içi şiddetin önüne geçilebilmesi amacıyla Türk Medeni Kanunundan ayrı olarak 6 aya kadar uygulanabilecek bazı koruma tedbirlerine yer verildiği, 2. maddede ise 1. madde uyarınca verilen tedbire aykırı davranılması halinde ilgiliye 3 aydan 6 aya kadar hapis cezası verilebileceğinin düzenlendiği görülmektedir. Yasanın ilk halinde Sulh Hukuk Mahkemesi Hakimine verilmiş olan koruma kararı verme yetkisi, 09.01.2003 gün ve 4787 sayılı Yasanın 9. maddesiyle yapılan değişiklikle Aile Mahkemesi Hakimine verilmiştir. Ayrıca, Yasanın 2. maddesi uyarınca, Başbakanlık tarafından düzenlenen “Ailenin Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik” 01.03.2008 gün ve 26803 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmak suretiyle yürürlüğe girmiştir. Yasanın amacı, aile içi şiddetin önlenmesi olarak belirtilmiştir. Buna karşılık, yasa metni ve gerekçede tanımlanmayan “aile” kavramı, yönetmeliğin 4/a maddesinde; “Aynı veya ayrı çatı altında yaşayan eş ve çocuk ile aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri” şeklinde tanımlanmıştır. Yasanın amacı doğrultusunda 1. maddede, “eşlerden birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin veya mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kaldığını” kendilerinin veya Cumhuriyet Başsavcılığının bildirmesi üzerine Aile Mahkemesi Hakiminin meselenin mahiyetini göz önünde bulundurarak res’en Türk Medeni Kanununda öngörülen tedbirlerden ayrı olarak yasada yazılı tedbirlerden birisini 6 ayı geçmemek üzere uygulayabileceği düzenlenmiştir. Yine aynı maddeye göre,  “kararda aleyhine tedbir uygulanmasına karar verilen kişinin hükmolunan tedbirlere aykırı davranması halinde tutuklanacağı ve hakkında hapis cezasına hükmedileceği” hususu şiddet uygulayana ihtar edilmelidir. 2. madde ise, 1. maddeye göre verilmiş bulunan koruma kararının bir örneğinin mahkemece Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi olunacağını, Cumhuriyet Başsavcılığının kararın uygulanmasını genel kolluk marifetiyle izleyeceğini, koruma kararına uyulmaması halinde genel kolluk görevlilerinin, mağdurların şikayet dilekçesi vermesine gerek kalmadan re’sen soruşturma yaparak evrakı en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettireceğini, Cumhuriyet Başsavcılığının da koruma kararına uymayan eş veya diğer aile bireyleri hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açacağını, bunun üzerine şiddet uygulayanın fiili başka bir suç oluştursa bile, koruma kararına aykırı davranan eş veya diğer aile bireyleri hakkında ayrıca üç aydan altı aya kadar hapis cezasına hükmolunacağına  amirdir. 4320 sayılı Yasanın 1. maddesinden, aile içinde şiddet gören bireyin Aile Mahkemesi Hakimine başvuruda bulunmak suretiyle şiddet gösterene bu maddede yazılı tedbirlerden birinin uygulanmasın
(Kapatılan) 18. Hukuk Dairesi, 2014/21101 E., 2015/10088 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
maddeleriyle Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle bu maddeyi iptal etmiştir.
(Kapatılan) 18. Hukuk Dairesi         2014/21101 E.  ,  2015/10088 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Dava dilekçesinde, boşanma sonucu velayeti anneye bırakılan çocuğun soyadının değiştirilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hükmün davalı ... tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya elektronik ortamda Dairemize gönderilmliştir. Y A R G I T A Y K A R A R I Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Davacı, dava dilekçesinde; boşandığı ...'dan olma oğlu ...'ın soyadının "..." olarak değiştirilmesini istemiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacı ile ...'ın evliliklerinden soyadının değiştirilmesi istenen ...'ın 31.07.2006 tarihinde dünyaya geldiği, davacı ... ile ...'ın ... 2.Aile Mahkemesi'nin 2009/438-794 sayılı kararı ile boşandıkları, mahkemece baba ile çocuk arasında şahsi ilişki tesisine karar verilip, ...'nın velayetinin davacı anne ...'e bırakıldığı anlaşılmaktadır. 2525 sayılı Soyadı Kanununun 4. maddesinin 2. fıkrasının “evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadı alır” şeklindeki 1. Cümlesinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinden sonra, bilhassa boşanmalar sebebiyle somut olayda olduğu gibi velayetin anneye bırakılması hallerinde bu hakka sahip annelerin çocuklarına kendi soyadlarını vermek amacıyla bu tür soyadı değişikliği davalarını açtıkları görülmektedir. 2525 sayılı Kanunun 4.maddesindeki düzenlemenin, Yasanın genel gerekçesinden de anlaşılacağı gibi ilk defa soyadı alınması ile ilgili olduğu ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki hüküm karşısında, bu kuralın günümüzde sadece bazı istinai durumlarda uygulanabilmesinin söz konusu olduğu Anayasa Mahkemesince de kabul edilmektedir. Yüksek mahkeme, Türk Medeni Kanununun 335 ve 336. maddeleriyle Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle bu maddeyi iptal etmiştir. Bu maddeler, velayet hakkının kullanılmasında ana ve babanın birbirlerine eşit oldukları ilkesini ön plana çıkarmakta olup 743 sayılı Türk Medeni Kanununun eşitliğe aykırı hükümleri yürürlükten kaldırılmasıyla son bulmuştur. Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında da çok geçerli nedenlerin varlığı dışında yalnızca cinsiyete dayalı bir farklı muamelenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14.maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağını ihlal ettiği kabul edilmektedir. Eşitlik ilkesi, Anayasa Mahkemesinin kararında da değinildiği gibi aynı konumda bulunan kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit haklara sahip olmasını gerektirmekte, diğer bir ifadeyle kadın veya erkeğin kendi lehine bir üstünlük yarışına girmesine hukuk düzeni izin vermemektedir. Anayasa Mahkemesince iptal edilen yasa maddesi Kanunun kabul edildiği 21.06.1934 tarihinin koşullarına göre uygun bulunmakta olup esasen aradan geçen zaman içinde yukarıda kısmen değinilen hukuki gelişmeler karşısında iptalinden başka bir çare de kalmamıştır. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki “Çocuk, ana ve baba evli ise ailenin soyadını taşır." hükmünün Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiş, buradaki “aile soyadı” deyiminden babanın soyadının anlaşılacağı Anayasa Mahkemesince de kabul edilmiştir (Anayasa Mahkemesinin 02.07.2009 gün ve 2005/114-2009/105 sayılı kararı). Buna karşılık Türk Medeni Kanununun sözü edilen bu maddesindeki “evli değilse ananın” ibaresi Anayasanın 10 ve 41. maddelerine aykırı bulunarak baba lehine iptal edilmiştir. Bu maddenin iptalinden önce anne ve babanın sonradan evlenmesi (Türk Medeni Kanununun 292. maddesi) veya aynı Kanunun 27. maddesine bağlı haklı nedenlerden dolayı soyadının değiştirilmesi halleri dışında çocuğun babanın soyadını alma imkanı bulunmamaktaydı. Yukarıdaki açıklamalar ışığında, bir çocuğa soyadı verilmesi için o çocuğun doğum tarihinde annesi ile babasının evli olup olmadığına bakmak gerekir; anne ve baba evli ise çocuk babanın, diğer bir anlatımla ailenin soyadını alacaktır. Çocuğun soyadı bu surette belirlendikten sonra, onun soyadını velayet hakkına dayanarak değiştirmek Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki düzenleme karşısında mümkün değildir. Ancak çocuk, ergin olduktan sonra Türk Medeni Kanununun 27. maddesindeki koşulların varlığı halinde soyadını her zaman değiştirmek hakkına sahiptir. Velayet hakkı anne ve baba için normal şartlarda çocuğun ergin olmasına yani onsekiz yaşını tamamlamasına kadar devam eden geçici bir haktır. Boşanma nedeniyle velayet hakkının anneye verilmiş olması, çocuğun soyadının değiştirilmesi için haklı bir neden sayılmadığı gibi, hukuki mevzuat da buna onay vermemektedir. Bir an için mevzuatın böyle bir duruma izin verdiği kabul edilse dahi, sonradan gelişen sebeplerden dolayı çocuğun yararı açısından velayetin babaya verilmesi halinde bu kez baba, velayet hakkına dayanarak tekrar çocuğun soyadını değiştirmek isteyecektir. Madem ki velayet kimde ise çocuk onun soyadını taşıyacaktır, o halde baba bu haktan mahrum edilemez. Böyle bir uygulamanın nüfus kayıtlarının güvenilirliğini ve istikrarını zedeleyeceği ve asıl bu gibi uygulamaların çocuğun ruh hali üzerinde çok derin ve etkili travma yaratacağı açıktır. Yargı mercilerinin bu durumu ve çocuğun yüksek yararını gözeterek anne ile babanın veya ailelerin hukuken oluşmuş statüleri değiştirmeye çalışmalarına izin vermemesi gerekir. Somut olaya gelince; soyadının değiştirilmesi istenen 31.07.2006 doğumlu ... evlilik birliği içinde doğmuş ve Türk Medeni Kanununun 321.maddesine göre ailenin diğer bir deyimle babanın soyadını almıştır. Çocuk reşit oluncaya veya baba Türk Medeni Kanununun 27. maddesindeki koşulları kanıtlayarak soyadını değiştirene kadar aile soyadını taşımalıdır. Çocuğun anne ve babasının 24.07.2009 tarihinde boşanmaları sadece boşanma ve velayet hakkı nedeniyle anneye böyle bir dava açma hakkı bahşetmez. Davacının dilekçesinde ileri sürdüğü iddiaların hukuki bir dayanağı bulunmadığı gibi soyadı değişikliğinin çocuğun evlilik içinde doğmakla kazandığı meşru statüye ve onun yüksek menfaatlerine zarar vereceği gerçeği karşısında, mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü doğru görülmemiştir. Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 11.06.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.
(Kapatılan) 18. Hukuk Dairesi, 2014/22296 E., 2015/10616 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
maddeleriyle Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptal etmiştir.
(Kapatılan) 18. Hukuk Dairesi         2014/22296 E.  ,  2015/10616 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Dava dilekçesinde, boşanma nedeni ile velayeti annede olan küçüğün soyadının değiştirilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı ... tarafından temyiz edilmiştir. Y A R G I T A Y K A R A R I Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Davacı, dava dilekçesinde; eski eşi ...'ten olma çocuk ...'in soyadının kendi soyadı olan "..." olarak değiştirilmesini istemiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden; davacı ile ...'in evliliklerinden soyadının değiştirilmesi istenen ...'in 20.09.1999 tarihinde dünyaya geldiği, davacı ... ile ...'in ... ... 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.11.2001 tarih 715-704 sayılı kararı ile boşandıkları, mahkemece baba ile çocuk ... arasında şahsi ilişki tesisine karar verildiği, İlayda'nın velayetinin davacı anne ...'e bırakıldığı anlaşılmaktadır. 2525 sayılı Soyadı Kanununun 4. maddesinin ikinci fıkrasının “evliliğin feshi veya boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği soyadı alır” şeklindeki birinci cümlesinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinden sonra bilhassa boşanmalar sebebiyle somut olayda olduğu gibi zaruri nedenlerle velayetin anneye bırakılması hallerinde velayet hakkına sahip annelerin çocuklarına kendi soyadlarını vermek amacıyla bu tür soyadı değişikliği davalarını açtıkları görülmektedir. 2525 sayılı Kanunun 4. maddesindeki düzenlemenin, yasanın genel gerekçesinden de anlaşılacağı gibi ilk defa soyadı alınması ile ilgili olduğu ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki hüküm karşısında, bu kuralın günümüzde sadece bazı istinai durumlarda uygulanabilmesinin söz konusu olduğu Anayasa Mahkemesince de kabul edilmektedir. Yüksek mahkeme sözü edilen maddeyi Türk Medeni Kanununun 335 ve 336. maddeleriyle Anayasanın 10. ve 41. maddelerine aykırılığı nedeniyle iptal etmiştir. Tüm bu maddeler, velayet hakkının kullanılmasında kadın ve erkeğin birbirlerine eşit oldukları ilkesini ön plana çıkarmaktadır. Eski 743 sayılı Türk Medeni Kanununun eşitliğe aykırı hükümleri, bu yasanın yürürlükten kaldırılmasıyla son bulmuştur. Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi hükümleri ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında da çok geçerli nedenlerin varlığı dışında yalnızca cinsiyete dayalı bir farklı muamelenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağını ihlal ettiği kabul edilmektedir. Eşitlik ilkesi, Anayasa Mahkemesinin kararında da değinildiği gibi aynı konumda bulunan kadın ve erkeğin yasalar önünde eşit haklara sahip olmasını gerektirmekte, diğer bir ifadeyle kadın veya erkeğin kendi lehine bir üstünlük yarışına girmesine hukuk düzeni izin vermemektedir. Anayasa Mahkemesince iptal edilen yasa maddesi Kanunun kabul edildiği 21.06.1934 tarihinin koşullarına göre misyonunu tamamlamış bulunmaktadır. Esasen aradan geçen zaman içinde yukarıda kısmen değinilen hukuki gelişmeler karşısında iptalinden başka bir çare de kalmamıştır. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki “Çocuk, ana ve baba evli ise ailenin soyadını taşır." hükmünün anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. Buradaki “aile” deyiminden babanın anlaşılacağı Anayasa Mahkemesince de kabul edilmiştir (Anayasa Mahkemesinin 02.07.2009 gün ve 2005/114-2009/105 sayılı kararı). Buna karşılık Türk Medeni Kanununun sözü edilen bu maddesindeki “evli değilse ananın” ibaresi Anayasanın 10 ve 41. maddelerine aykırı bulunarak baba lehine iptal edilmiştir. Bu maddenin iptalinden önce anne ve babanın sonradan evlenmesi (Türk Medeni Kanununun 292. maddesi) ya da aynı Kanunun 27. maddesine bağlı haklı nedenlerden dolayı soyadının değiştirilmesi halleri dışında çocuğun babanın soyadını alma imkanı bulunmamaktaydı. Yukarıdaki açıklamalar ışığında bir çocuğa soyadı verilmesi için o çocuğun doğum tarihinde annesi ile babasının evli olup olmadığına bakmak gerekir. Doğum gününde anne ve baba evli ise çocuk babanın, diğer bir anlatımla ailenin soyadını alacaktır. Çocuğun soyadı bu surette belirlendikten sonra, onun soyadını velayet hakkına vs. nedenlere dayanarak değiştirmek Türk Medeni Kanununun 321. maddesindeki düzenleme karşısında mümkün değildir. Ancak çocuk, ergin olduktan sonra Türk Medeni Kanununun 27. maddesindeki koşulların varlığı halinde soyadını her zaman değiştirmek hakkına sahiptir. Velayet hakkı anne ve baba için normal şartlarda çocuğun ergin olmasına yani onsekiz yaşını tamamlamasına kadar devam eden geçici bir haktır. Boşanma nedeniyle velayet hakkının sırf anneye verilmiş olması çocuğun soyadının değiştirilmesi için haklı bir neden sayılmadığı gibi, hukuki mevzuat da buna cevaz vermemektedir. Bir an için mevzuatın böyle bir duruma izin verdiği kabul edilse dahi sonradan gelişen sebeplerden dolayı çocuğun yararı açısından velayetin babaya yeniden verilmesi hallerinde bu kez baba, velayet hakkına dayanarak tekrar çocuğun soyadını değiştirmek isteyecektir. Madem ki velayet kimde ise çocuk onun soyadını taşıyacaktır, o halde baba bu haktan mahrum edilemez. Böyle bir uygulamanın nüfus kayıtlarının güvenilirliğini ve istikrarını zedeleyeceği ve asıl bu gibi uygulamaların çocuğun ruh hali üzerinde çok derin ve etkili travma yaratacağı açıktır. Yargı mercilerinin bu durumu ve çocuğun yüksek yararını gözeterek anne ile babanın ya da ailelerin hukuken oluşmuş statüleri değiştirmeye çalışmalarına izin vermemesi gerekir. Somut olaya gelince; soyadının değiştirilmesi istenen ...'in doğum günü olan 20.09.1999 tarihinde anne ve babası resmen evlidir. Çocuk evlilik içinde doğmuştur ve Türk Medeni Kanununun 321.maddesine göre ailenin, diğer bir deyimle babanın soyadını almıştır. Böylece bu çocuk reşit oluncaya veya baba Türk Medeni Kanununun 27. maddesindeki koşulları kanıtlayarak soyadını değiştirene kadar aile soyadını taşımalıdır. Çocuğun anne ve babasının 07.01.2002 tarihinde boşanmış olması sadece boşanma ve velayet hakkı nedeniyle anneye böyle bir dava açma hakkı bahşetmez. Davacının dilekçesinde ileri sürdüğü iddiaların hukuki bir dayanağı bulunmadığı gibi soyadı değişikliğinin çocuğun evlilik içinde doğmakla kazandığı meşru statüye ve onun yüksek menfaatlerine zarar vereceği gerçeği karşısında mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulü doğru görülmemiştir. Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 18.06.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Arda ve Pelin çifti, yaşadıkları şiddetli geçimsizlik nedeniyle boşanma aşamasındadır. Pelin, mahkemeden çocuklarının üstün yararı için devletin koruyucu tedbirler almasını talep etmiştir. Hakim, çocukların hem maddi hem manevi gelişimi için gerekli ortamın sağlanması konusunda ilgili kurumlara talimat vermiştir. 1982 Anayasası’nda düzenlenen "Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları" hükümleri ışığında bu olayla ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A) Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.
B) Devlet, ailenin huzur ve refahı ile ananın ve çocukların korunmasını sağlamak için gerekli teşkilatı kurar.
C) Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma hakkına sahip olup; yüksek yararına aykırı olmadıkça anne ve babasıyla kişisel ilişki kurma hakkına sahiptir.
D) Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür.
E) Çocukların korunması yükümlülüğü sadece öz anne ve babaya aittir; devletin bu alandaki görevi yalnızca tavsiye niteliğindedir.

Bu maddeyle ilgili 5 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol