1982 Anayasası Madde 50

1982 Anayasası 50. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 50 – Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar. Dinlenmek, çalışanların hakkıdır. Ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir. C. Sendika kurma hakkı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

204 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2015/3352 E., 2019/569 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
Anayasa’nın “Çalışma Şartları ve Dinlenme Hakkı” başlıklı 50’nci maddesinde;
Hukuk Genel Kurulu         2015/3352 E.  ,  2019/569 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bakırköy 4. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 07.02.2013 tarihli ve 2010/533 E., 2013/79 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 15.04.2014 tarihli ve 2013/8617 E., 2014/8159 K. sayılı kararı ile; “...Davacı İsteminin Özeti: Davacı işçi, iş sözleşmesinin işverence haksız olarak fesih edildiğini ileri sürerek, ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin ücreti, fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti, ödenmeyen ücret alacakları istemiştir. Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının izinsiz ve mazeretsiz olarak devamsızlık yaptığından, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 25/II-g. maddesine göre iş sözleşmesinin haklı sebeple feshedildiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalı işverenin davacının iş sözleşmesini fesihte haksız olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Temyiz: Kararı davalı temyiz etmiştir. Gerekçe: İş sözleşmesinin, işçinin işyerine devamsızlıkta bulunması sebebiyle işverence haklı olarak feshedilip feshedilmediği noktasında taraflar arasında uyuşmazlık sözkonusudur. 4857 sayılı Kanun'un 25 II- (g) bendinde, “işçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü, yahut bir ayda üç işgünü işine devam etmemesi” halinde işverenin haklı fesih imkanının bulunduğu kurala bağlanmıştır. İşçinin işe devamsızlığı, her durumda işverene haklı fesih imkanı vermemektedir. Devamsızlığın haklı bir sebebe dayanması halinde işverenin derhal ve haklı sebeple fesih imkanı bulunmamaktadır. Somut olayda, davacının 18 ve 19 Mayıs 2010 tarihlerinde devamsızlık yaptığı sabit olup, izin aldığını veya haklı bir mazeretinin bulunduğunu ispatlamış değildir. Bu durumda, işveren tarafından yapılan fesih haklı sebebe dayanmaktadır. Öte yandan, işçi veya işveren bakımından haklı fesih sebeplerinin ortaya çıkması halinde, iş sözleşmesinin diğer tarafının sözleşmeyi haklı sebeple fesih yetkisinin kullanılma süresi sınırsız değildir. 4857 İş Kanunu'nun 26. maddesinde işverenin öğrendiği tarih ve olayın gerçekleştiği tarih başlangıç esas alınmak üzere iki ayrı süre öngörülmüştür. Bu süreler içinde fesih yoluna gitmeyen işçi ya da işverenin feshi, haklı bir feshin sonuçlarını doğurmaz. Bu süre, feshe sebep olan olayın diğer tarafça öğretilmesinden itibaren altı iş günü ve herhalde fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren bir yıl olarak Kanunda belirlenmiştir. Altı iş günlük süre işçi ya da işverenin haklı feshe sebep olan olayı öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar. Olayı öğrenme günü sayılmaz ve takip eden iş günleri sayılarak altıncı günün bitiminde haklı fesih yetkisi sona erer. İşverenin tüzel kişi olması durumunda altı iş günlük süre feshe yetkili merciin öğrendiği günden başlar. Bu konuda müfettiş soruşturması yapılması, olayın disiplin kurulunca görüşülmesi süreyi başlatmaz. Olayın feshe yetkili kişi ya da kurula intikal ettirildiği gün, altı iş günlük sürenin başlangıcını oluşturur. Temyize konu davada, davalı taraf 21.05.2010 tarihinde davacının savunmasını almış ve 27.05.2010 tarihinde iş sözleşmesini feshetmiştir. Bu halde, 21.05.2010 günü soruşturma devam etmekte olup, o gün itibariyle hak düşürü süre işlemeye başlamayacağından fesih, altı iş günlük hak düşürücü süre içerisinde yapılmıştır. Kaldı ki, anılan süre içinde iş günü olmayan pazar günü de bulunduğundan, altı iş günlük süre dolmadan fesih yapılmıştır. Davacı taraf, 19 Mayıs'ın resmi tatil olduğundan işe gitmek zorunluluğu olmadığını ileri sürmüştür. Oysa iş günü, işçi bakımından çalışılması gereken gün olarak anlaşılmalıdır. Toplu iş sözleşmesinde ya da iş sözleşmesinde genel tatil günlerinde çalışılacağına dair bir kural mevcutsa, bu taktirde sözkonusu günlerde çalışılmaması da işverene haklı fesih imkanı tanır. Nitekim, davacıya ait iş sözleşmesinin 10. maddesinde davacının bayram ve genel tatillerde çalışmayı kabul ettiği yer almaktadır. Ayrıca, davacının davalıya ait diyaliz merkezinde çalışan tek laborant olduğundan, genel tatillerde de çalıştığı şahit beyanları ve tüm dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulduğunda, kıdem ve ihbar tazminatı isteminin de reddi gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir...” gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 438’inci maddesinin ikinci fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkili işçinin davalı iş yerinde 15 Haziran 1999 tarihinde çalışmaya başladığını, davalı işveren tarafından tanzim edilen ihtarnameler ile 18-19 ve 20 Mayıs 2010 tarihlerinde devamsızlık yaptığı gerekçesiyle iş sözleşmesinin 27 Mayıs 2010 tarihinde feshedildiğini, ancak 19 Mayıs gününün resmî tatil olması ve işe gitme zorunluluğunun olmadığını, 18 ve 20 Mayıs günlerinde de mazeretini davalı işverene bildirerek izin talebinde bulunduğunu, bu nedenle davalı işveren tarafından yapılan feshin haklı nedene dayanmadığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla kıdem ve ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, davacı işçinin iş sözleşmesinin 18-19 ile 20 Mayıs 2010 tarihlerinde iş yerine gelmemesi ve hiçbir mazeret bildirmemesi nedeniyle 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/2-g bendi uyarınca haklı nedenle feshedildiğini, davacının fesihten önce alınan 21 Mayıs 2010 tarihli savunmasında; 17 Mayıs 2010 tarihinde dedesinin vefat ettiğini, 18 Mayıs 2010 tarihinde de iş yerini arayıp haber veremediğini, devam eden günlerde de çocuğuna bakacak kimsesi olmadığından işe gelemediğini ve işverene de ulaşamadığını belirttiğini, davacının iş yerindeki tek laborant olduğunu, devamsızlık yaptığı tarihlerde yerine kimse bulunamadığı için hastaların kan tahlillerinin yapılamadığını, 19 Mayıs 2010 tarihinde iş yerinde çalışılmakta olup, bir hafta öncesinde hazırlanan çalışma gün ve saat listesinde de davacının adının mevcut olduğunu, davacının iş sözleşmesinin devamsızlık haklı nedeniyle feshedildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davacı işçinin 18-19 ve 20 Mayıs 2010 tarihlerinde işe gelmediğinin sabit olduğu, davacının 18 Mayıs günü için dedesinin vefat olayını ileri sürdüğü, 20 Mayıs gününde bir günlük raporu bulunduğu, davalı işverenin davacının öne sürdüğü mazeretlerin geçerli ve doğru olup olmadığını araştırma zorunluluğu olduğu, davacının Bölge Çalışma Müdürlüğüne (BÇM) yaptığı şikâyet üzerine yapılan soruşturma içeriğinden davalının, davacının almış olduğu rapordan raporun alındığı tarihte haberdar olduğunun anlaşıldığı, raporun doğruluğu araştırılmadan iş sözleşmesinin feshedilmemesi gerektiği, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 26’ncı maddesi uyarınca iş sözleşmesinin altı iş günü içerisinde feshedilmesi gerektiği, davacının 21 Mayıs günü tekrar işe başladığı ve aynı gün savunmasının alındığı, iş sözleşmesinin en son 26 Mayıs günü feshedilmesi gerekirken bu süre aşılarak 27 Mayıs günü feshedildiği, ispat yükü kendisinde olan davalı işverenin iş sözleşmesini haklı nedenle feshettiğine dair yeterli delil ve belge sunmadığı, davacının bildirdiği mazeretlerin yeterince araştırılmadığı gibi fesih süresine de uyulmadığı, ayrıca 1999 yılından 2010 yılına kadar çalışan davacının tüm işçilik alacaklarını bu şekilde ortadan kaldıracak biçimde izinsiz ve mazeretsiz işe gelmemesinin hayatın olağan akışına aykırı olması nedeniyle davalının haklı nedenle fesih beyanlarının dikkate alınmadığı gerekçesiyle kıdem ve ihbar tazminatlarının kabulüne, diğer alacak istemlerinin ise reddine karar verilmiştir. Hükmün davalı vekilince temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçe ile bozulmuştur. Mahkemece, tanık beyanlarından ve davalı vekilinin beyanlarından resmî tatillerde ve dini bayram günlerinde çalışılacağına dair iş yeri çalışanlarına ayrıca bildirim yapılmasının iş yeri uygulaması niteliğinde olduğunun açıkça anlaşıldığı, davalı işveren tarafından iş yerinde 19 Mayıs 2010 tarihinde çalışılacağının davacıya bildirildiğine dair hiçbir belge ibraz edilmediği, bu durumun davacının 19 Mayıs günü çalışmayacağını bildiğini gösterdiği, bu nedenle davacının 19 Mayıs günü izinli kabul edilmesi gerektiği, davacının 20 Mayıs tarihinde raporu nedeniyle işe gitmediğini belgelediği, bu durumda davacının iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/2-g bendi gereği feshine engel oluşturduğu, altı iş günlük hak düşürücü sürenin davacının savunmasının alındığı 21 Mayıs gününde başlayacağı ve iş sözleşmesine göre iş günü sayılan Pazar gününün de bu süreye dâhil edilerek 26 Mayıs günü sona ereceği, bu durumda davalının altı iş günlük süre içerisinde iş sözleşmesini haklı nedenle fesih imkânı kalmadığı gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararının davalı vekili tarafından temyizi üzerine Hukuk Genel Kurulunun (HGK) 14.01.2015 tarihli ve 2014/22-2257 E., 2015/57 K. sayılı kararı ile, dosya kapsamı dikkate alınarak taraflara yüklenen borç ve tanınan hakkın sıra numarası altında belirtildiği açık, infazda şüphe ve tereddüt uyandırmayacak biçimde, usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulması gerektiği, usulün öngördüğü niteliklere haiz bulunmayan kısa kararın usul ve yasaya uygun olmadığı gerekçesiyle sair temyiz itirazları şimdilik incelenmeksizin direnme kararının usulden bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece, HGK’nın usul bozmasına uyularak önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; işçilik alacakları istemli eldeki davada, davacı işçinin 18-19-20 Mayıs 2010 tarihlerinde yaptığı işe devamsızlığının geçerli bir sebebe dayanıp dayanmadığı, burada varılacak sonuca göre iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haklı nedenle feshedilip edilmediği ve davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için ilk olarak ulusal bayram ve genel tatil günlerinin iş günü olarak sayılıp sayılmayacağının üzerinde durulacak olup, bu kapsamda Anayasa, 4857 sayılı İş Kanunu ile 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanunun ilgili hükümleri incelenecek, akabinde işverenin devamsızlık haklı nedeniyle derhal fesih hakkının koşulları açıklanacaktır. Anayasa’nın “Çalışma Şartları ve Dinlenme Hakkı” başlıklı 50’nci maddesinde; “Kimse, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedenî ve ruhî yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar. Dinlenmek, çalışanların hakkıdır. Ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartları kanunla düzenlenir.” düzenlemesine yer verilmiştir. Ulusal bayram ve genel tatil günlerinin hangi günleri kapsadığı ise 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanunun 1’inci ve 2’nci maddelerinde açıklanmış olup; 2429 sayılı Kanunun 1’inci maddesi, “1923 yılında Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim günü Ulusal Bayramdır. Türkiye'nin içinde ve dışında Devlet adına yalnız bugün tören yapılır. Bayram 28 Ekim günü saat 13.00'ten itibaren başlar ve 29 Ekim günü devam eder.” 2429 sayılı Kanunun 2’nci maddesi, “ Aşağıda sayılan resmi ve dini bayram günleri ile yılbaşı günü, 1 Mayıs günü ve 15 Temmuz günü genel tatil günleridir. A) Resmi bayram günleri şunlardır: 1. (Değişik: 20/04/1983 - 2818/1 md.) 23 Nisan günü Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır. 2. 19 Mayıs günü Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı günüdür. 3. 30 Ağustos günü Zafer Bayramıdır. B) Dini bayramlar şunlardır: 1. Ramazan Bayramı; Arefe günü saat 13.00'ten itibaren 3,5 gündür. 2. Kurban Bayramı; Arefe günü saat 13.00'ten itibaren 4,5 gündür. C) (Değişik: 25/10/2016-6752/2 md.) 1 Ocak günü yılbaşı tatili, 1 Mayıs günü Emek ve Dayanışma Günü ve 15 Temmuz günü Demokrasi ve Milli Birlik Günü tatilidir. D) (Değişik: 20/04/1983 - 2818/1 md.) Ulusal, resmi ve dini bayram günleri ile yılbaşı günü, 1 Mayıs günü ve 15 Temmuz günü resmi daire ve kuruluşlar tatil edilir. Bu Kanunda belirtilen Ulusal Bayram ve genel tatil günleri; Cuma günü akşamı sona erdiğinde müteakip Cumartesi gününün tamamı tatil yapılır. Mahiyetleri itibariyle sürekli görev yapması gereken kuruluşların özel kanunlarındaki hükümler saklıdır. 29 Ekim günü özel işyerlerinin kapanması zorunludur.” düzenlemelerine yer verilmiştir. Diğer taraftan 4857 sayılı İş Kanunu’nun “Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışma” başlığını taşıyan 44’üncü maddesi; “Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde işyerlerinde çalışılıp çalışılmayacağı toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmeleri ile kararlaştırılır. Sözleşmelerde hüküm bulunmaması halinde söz konusu günlerde çalışılması için işçinin onayı gereklidir. Bu günlere ait ücretler 47 nci maddeye göre ödenir.” 4857 sayılı İş Kanununun “Saklı haklar” başlığını taşıyan 45’inci maddesi; “Toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmelerine hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatillerde işçilere tanınan haklara, ücretli izinlere ve yüzde usulü ile çalışan işçilerin bu Kanunla tanınan haklarına aykırı hükümler konulamaz. Bu hususlarda işçilere daha elverişli hak ve menfaatler sağlayan kanun, toplu iş sözleşmesi, iş sözleşmesi veya gelenekten doğan kazanılmış haklar saklıdır.” 4857 sayılı İş Kanununun “Genel tatil ücreti” başlığını taşıyan 47’nci maddesi ise; “Kanun kapsamına giren işyerlerinde çalışan işçilere, kanunlarda ulusal bayram ve genel tatil günü olarak kabul edilen günlerde çalışmazlarsa, bir iş karşılığı olmaksızın o günün ücretleri tam olarak, tatil yapmayarak çalışırlarsa ayrıca çalışılan her gün için bir günlük ücreti ödenir. Yüzde usulünün uygulandığı işyerlerinde işçilerin ulusal bayram ve genel tatil ücretleri işverence işçiye ödenir.” hükümlerini içermektedir. Görüldüğü üzere, işçilerin dinlenme hakkı Anayasa ile güvence altına alınmış yine Anayasa’nın 50’nci maddesinde dinlenmenin çalışanların hakkı olduğu belirtildikten sonra yıllık izin, hafta tatili ve bayram tatili hakları ayrıca vurgulanmıştır. Gerçekten de kişinin hiç dinlenmeden sürekli biçimde çalışması gerek beden ve ruh sağlığı, gerekse sosyal, kültürel ve toplumsal birliktelik açısından olumsuz sonuçlara yol açacaktır. Bu yüzdendir ki, çalışanları yorgunluk ve onun beraberinde getireceği dikkatsizlik sonucu uğrayabilecekleri iş kazalarından korumak, çalışanların bedensel ve ruhsal olarak dinlenmelerini, toplumsal yaşamda var olmalarını sağlamak, iş yaşamında verimin ve kalitenin yükseltilmesi gibi bir çok sebeple çalışanın yıllık izin, hafta tatili ve bayram tatili haklarını ve gün içinde ara dinlenmelerini tam olarak kullanabilmeleri oldukça önemlidir. Ayrıca yukarıda değinilen Anayasa’nın 50’nci maddesi ile 2429 sayılı Kanun maddeleri uyarınca kural olarak ulusal bayram ve genel tatil günleri çalışılan günlerden değildir. Başka bir deyişle bu günler iş günü olarak kabul edilemez. Ancak, kural olarak 29 Ekim’de tüm iş yerlerinin faaliyetlerini tatil etmesi mecburiyeti bulunmasına karşın 28 Ekim ve diğer genel tatil günlerinde faaliyette bulunulabilir; İş Kanunu’nun 44’üncü maddesinin birinci fıkra hükmüne göre de, ulusal bayram ve genel tatil günleri çalışılan günlerden değildir, ne var ki, bu Kanuna tabi iş yerlerinde toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmeleri ile kararlaştırılmışsa veya işçinin onayı alınmışsa 29 Ekim günü de dahil olmak üzere ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışma yapılabilir, işçi çalıştırılabilir; işin niteliği nedeniyle devamlı faaliyet göstermesi gereken iş yerlerine gelince, bunlar 2429 sayılı Kanuna da İş Kanunu’nun 44’üncü maddesinin birinci fıkra hükümlerine de tabi olmaksızın ulusal bayram ve genel tatillerde faaliyetlerini sürdürürler ve işçi çalıştırabilirler (Mollamahmutoğlu, H./Astarlı, M./Baysal, U.; İş Hukuku, 6. Bası, Ankara 2014, s.1311). Ulusal bayram ve genel tatil günlerinin kural olarak çalışma günü olmadığı yukarıda belirtildikten sonra işverenin devamsızlık haklı nedeniyle iş sözleşmesini feshetme koşullarına değinmekte de yarar bulunmaktadır. İş sözleşmesi, işçi ile işveren arasında kurulan ve her iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olup, işçi ile işveren arasında karşılıklı güvene dayanan kişisel ve sürekli bir ilişki yaratır. Bu nedenle işçi veya işveren taraflarından birinin davranışı ile bu güveni sarsması hâlinde güveni sarsılan tarafın objektif iyi niyet kurallarına göre artık bu ilişkiyi sürdürmesi kendisinden beklenemez. O hâlde her şeyden önce iş sözleşmesini haklı nedenle feshetmek isteyen taraf için, sözleşmesinin devamının çekilmez bir hâle gelmiş olması gerekir (Esener, T.; İş Hukuku, 3. Bası, Ankara, 1978, s.237). Ancak haklı nedenin varlığı, iş sözleşmesini kendiliğinden sona erdirmez, sadece bir hak doğurur (Saymen, F. H.;Türk İş Hukuku, İstanbul, 1954, s.570). Ayrıca fesih hakkının doğumundan itibaren kısa bir zaman içerisinde bu hakkın kullanılması gereklidir. Lehine haklı neden bulunan tarafın bu hakkını kullanması ile sözleşme sona erer (Oğuzman, M. K.; Türk Borçlar Kanunu Ve İş Mevzuatına Göre Hizmet “İş” Akdinin Feshi, İstanbul, 1955, s..36-37). İş sözleşmesinin devamını çekilmez hâle getiren haklı nedenler, taraflara ilişkin olabileceği gibi, onların dışında oluşan olgular veya olaylar dolayısıyla da ortaya çıkabilirler. Aynı şekilde haklı nedenler iş ilişkisinin taraflara yüklediği sadakat borcunun ihlali hâlinde ortaya çıkabileceği gibi, iş ilişkisinin taraflara yüklediği borçların yerine getirilmesinin dürüstlük kurallarına göre, onlardan talep edilebilmesinin imkânsız olduğu hâllerde de ortaya çıkar (Senyen-Kaplan, E. Tuncay.;Bireysel İş Hukuku, 9. Baskı, Ankara, 2018, s.304-305). Haklı nedeni tanımlayan Türk Borçlar Kanunu’nun 435’inci maddesine göre, “Taraflardan her biri, haklı sebeple sözleşmeyi derhal feshedebilir… Sözleşmeyi fesheden taraftan, dürüstlük kurallarına göre hizmet ilişkisini sürdürmesi beklenemeyen bütün durumlar ve koşullar, haklı sebep sayılır.” Buna karşılık 4857 sayılı İş Kanunu’nda haklı neden tanımlanmamış olup, hangi hâllerin haklı neden olacağı nitelikleri itibariyle sınırlı, içerikleri itibariyle sınırlayıcı olmayan bir şekilde sayılmıştır (Çenberci, M.; İş Kanunu Şerhi, 4.Bası, Ankara, 1978, s.433; Mollamahmutoğlu/Astarlı/Baysal, ...e., s. 815). İşçiye belirli ya da belirsiz süreli iş sözleşmesini haklı nedenle derhal feshetme yetkisi veren nedenler 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24’üncü maddesinde, işverene haklı nedenle derhal feshetme yetkisi veren nedenler ise aynı Kanun’un 25’inci maddesinde düzenlenmiştir. İşverenin haklı nedenle derhal fesih nedenlerini düzenleyen 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesi (g) bendinde; “İşçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü, yahut bir ayda üç işgünü işine devam etmemesi” haklı fesih nedeni olarak düzenlenmiştir. İşçinin, işverenden izin almaksızın veya haklı bir nedene dayanmaksızın ardı ardına iki iş günü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü ya da bir ayda üç iş günü işine devam etmemesi hâlinde işveren sözleşmeyi haklı nedenle derhal feshedebilir. Burada fesih hakkını doğuran haklı neden, işçinin izinsiz veya geçerli bir mazereti olmadan belirli bir süre işine devam etmemiş olmasıdır. Haklı neden oluşturması için devamsızlık, kanunda öngörüldüğü gibi, ardı ardına iki iş günü, bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü veya bir ayda üç iş günü sürmüş olmalıdır. İş günü tabiri, kanunen iş günü kabul edilen günler yanında sözleşmeyle iş günü kabul edilen günleri ve buna göre de toplu iş sözleşmeleriyle çalışılacağı öngörülen genel tatil günlerini de kapsar (Mollamahmutoğlu/Astarlı/Baysal, ...e., s.851). İşçi devamsızlık yaptığı belirlenen günlerde izinli ise ya da devamsızlığı haklı bir nedene dayanmakta ise işine devam etmemiş olsa bile iş sözleşmesinin devamsızlık nedeni ile feshedilmesi mümkün olmayacaktır. İşçi işverenden izin aldığı için işe devam etmemiş ya da işverenden izin almamış olsa dahi haklı bir sebeple işe gelmemiş ise yine devamsızlık sebebine dayanılarak iş sözleşmesi feshedilemeyecektir. Devamsızlığı haklı kılan nedenlerin ise önceden sayımı ve tespiti mümkün olmayıp, her somut olayın özelliğine göre belirlenmesi gerekir. İşçinin devamsızlığına dayanak yaptığı olayın, haklı nitelik taşıyıp taşımadığı, olayın mahiyeti, işçinin içinde bulunduğu durum, iş yerinin özellikleri ve gerekleri, gelenekler gibi hususlar dikkate alınarak objektif iyi niyet kurallarına göre tespit edilebilir (Mollamahmutoğlu/ Astarlı/ Baysal, ...e., s. 853). Devamsızlığın haklı bir nedene dayandığını ileri süren işçi, bunu ispatla yükümlüdür. Öte yandan, işçi veya işveren bakımından haklı fesih sebeplerinin ortaya çıkması hâlinde, iş sözleşmesinin diğer tarafının sözleşmeyi haklı sebeple fesih yetkisinin kullanılma süresi sınırsız değildir. 4857 İş Kanunu'nun 26’ncı maddesinde işverenin öğrendiği tarih ve olayın gerçekleştiği tarih başlangıç esas alınmak üzere iki ayrı süre öngörülmüştür. Bu süreler içinde fesih yoluna gitmeyen işçi ya da işverenin feshi, haklı bir feshin sonuçlarını doğurmaz. Bu süre, feshe sebep olan olayın diğer tarafça öğretilmesinden itibaren altı iş günü ve her halde fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren bir yıl olarak Kanunda belirlenmiştir. Altı iş günlük süre işçi ya da işverenin haklı feshe sebep olan olayı öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar. İşverenin tüzel kişi olması durumunda altı iş günlük süre feshe yetkili merciin öğrendiği günden başlar. Olayın feshe yetkili kişi ya da kurula intikal ettirildiği gün, altı iş günlük sürenin başlangıcını oluşturur. Devamsızlık, işçinin işine devam etmemesi hâlidir. İş yerine gittiği hâlde iş görme borcunu ifaya hiç başlamayan bir işçi devamsızlıkta bulunmuş sayılmamalıdır. Görüldüğü üzere devamsızlık niteliği itibariyle temadi eden bir davranış olup, iş sözleşmesinin bu nedenle feshi için temadinin kesildiği tarihten itibaren altı iş günlük süre işlemeye başlayacaktır. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, davacının 18-19 ve 20 Mayıs 2010 tarihlerinde işe gelmediği ve dolayısıyla devamsızlık yaptığı sabittir. Ancak, Mahkeme ile Özel Daire arasında davacının 20 Mayıs günü yapılan devamsızlığın ibraz edilen sağlık raporu uyarınca haklı bir mazerete dayandığı da uyuşmazlık dışıdır. Dolayısıyla davacının 18 ve 19 Mayıs 2010 günleri yaptığı devamsızlıkları üzerinde durularak işveren tarafından yapılan feshin haklı nedene dayanıp dayanmadığı tespit edilmelidir. Yukarıda da belirtildiği üzere Anayasa, 2429 sayılı Kanun maddeleri ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun 44’üncü maddesi hükümleri birlikte değerlendirildiğinde kural olarak, ulusal bayram ve genel tatil günleri çalışma günü olarak düzenlenmemiş, işçinin dinlenme hakkı kapsamında değerlendirilmiştir. Ancak bu günlerde iş yerlerinde çalışılıp çalışılmayacağı toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmesi ile kararlaştırılabileceği gibi iş sözleşmesinde ya da toplu iş sözleşmesinde bu yönde hüküm bulunmaması hâlinde söz konusu günlerde çalışılması için işçinin onayı gerektiği ayrıca belirtilmiştir. Bu bağlamda öncelikle genel tatil günü olan 19 Mayıs 2010 günü davacı işçinin yaptığı devamsızlığın haklı nedene dayanıp dayanmadığı üzerinde durulmalıdır. Somut olayda, taraflar arasında imzalanan iş sözleşmesinin 1.10. maddesinde, “Personel fazla çalışma yapmayı… bayram ve genel tatil günlerinde çalışmayı peşinen kabul eder, çalışılan ulusal bayram ve tatillerde çalışılan her gün için bir günlük ücret ödenir…” şeklinde düzenleme bulunduğu görülmektedir. İş sözleşmesinde ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışılacağı belirtilmiş ise de, müşterek tanık beyanında personel imza föyü olduğunu, 23 Nisan ve 19 Mayıs da izinli olduklarını, uygun olunması hâlinde o gün çalışmadıklarını beyan etmiş; davalı tanığı başhemşire ise beyanında, bir hafta öncesinde çalışma listesinin hazırlandığını, işçilerin izinli olacağını bildiklerini, davacının da 19 Mayıs günü çalışması gerektiğini bildiğini beyan ettiği, ayrıca davalı vekili de cevap dilekçesinde, 19 Mayıs 2010 günü iş yerinde çalışılmakta olup, bir hafta öncesinde hazırlanan çalışma gün ve saat listesinde de davacının adının mevcut olduğunu belirtmiştir. Bu delil durumu karşısında davalı iş yerinde genel tatil günlerinde iş yerinde çalışma yapılmakla birlikte, genel tatil günlerinde çalışacak işçilerle ilgili olarak bir hafta öncesinde çalışma gün ve saat listesinin hazırlandığı anlaşılmıştır. Ancak davacının kural olarak çalışmadan dinlenerek geçirmesi gereken resmî tatil günü olan 19 Mayıs 2010 tarihinde iş yerinde çalışacağına dair davalı işveren tarafından davacı işçiye yapılmış bir bildirime dosya kapsamında rastlanılamamıştır. Dolayısıyla davacının 19 Mayıs genel tatil gününde iş yerinde çalışacağına, bir başka deyişle bu günün davacı için çalışma günü olarak değerlendirilmesine bu delil durumu karşısında imkân bulunmamaktadır. Diğer taraftan; 19 Mayıs genel tatil olup, iş mevzuatı yönünden iş günü olmadığından görevlendirildiği hâlde gelmeme devamsızlık değil, verilen görevi yapmama olarak değerlendirilmelidir. Şu hâlde davacı işçinin 19 Mayıs 2010 günü çalışacağına dair öncesinde kendisine bir bildirim yapılmamış olması, 20 Mayıs 2010 günü yaptığı devamsızlığın da işçi yönünden haklı bir mazerete dayandığının uyuşmazlık dışı olması karşısında, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/2-g bendi uyarınca ardı ardına iki iş günü işe devamsızlık nedeniyle iş sözleşmesinin haklı nedenle derhal feshi koşullarının oluşmadığı anlaşılmıştır. Dolayısıyla Mahkemece, davalı işveren tarafından yapılan feshin haklı nedene dayanmadığı yönündeki direnme gerekçesi yerindedir. Ne var ki, direnme gerekçesinde belirtildiği üzere davalı işveren feshinin altı iş günlük süre içinde yapılmadığına dair tespiti ise isabetli değildir. Şöyle ki; iş sözleşmesinin 1.10. maddesinde, “…Hafta içinde kendisine hafta tatili verilen personel için Pazar günü “İş Günü” niteliğindedir.” şeklindeki düzenleme uyarınca Mahkemece her ne kadar Pazar günü iş günü olarak kabul edilmiş ise de, dosya kapsamından ve özellikle tüm tanık beyanlarından iş yerinde Pazar günü çalışma yapılmadığı ve hafta tatili olarak kullanıldığı anlaşılmakla, davacının devamsızlık nedeniyle savunmasının alındığı ve hâlen soruşturmanın devam ettiği 21 Mayıs gününden iş sözleşmesinin feshedildiği 27 Mayıs tarihleri arasında altı iş günlük sürenin geçmediği, dolayısıyla işveren tarafından yapılan feshin süresi içinde yapıldığı sonucuna varılmıştır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, iş sözleşmesinin 1.10. maddesinde değinildikten sonra, davalı iş yerinin sağlık sektöründe faaliyet gösteren iş yeri olduğu, sadece Pazar günleri kapalı olup, haftanın altı günü ve ulusal bayram ile genel tatil günlerinde de açık olduğu, davacının diyaliz merkezi olan davalı iş yerinde fesih tarihinden üç ay öncesinden beri tek laborant olarak çalıştığı, daha önceki yıllarda iki ve üç laborant çalışılan dönemde ulusal bayram ve genel tatil günlerinde, davacının çalışmakta olduğunun bilgisi dâhilinde olduğu, davalı tanığı başhemşirenin beyanları ile davacı savunması üzerinde durulduktan sonra da iş yerinde tek laborant olarak çalıştığı ve iş yerinin açık olduğu günlerde davacının çalışması gerektiğini bildiği, bu durumda davacının 19 Mayıs 2010 tarihinde de iş yerinde çalışması gerektiği hâlde haklı mazeret olmaksızın devamsızlık yaptığı, sonuç olarak davacının hem 18 Mayıs hem de ertesi gün iş yeri ve davacı açısından iş günü olan 19 Mayıs günü çalışması gerektiği günlerde de devamsızlık yaptığı için iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiği ve davacının kıdem ve ihbar tazminatlarının reddi gerektiği yönündeki Özel Daire bozma nedenlerinin yerinde olduğu ve direnme kararının bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. Hâl böyle olunca, her ne kadar Mahkemece, davalı işveren tarafından yapılan feshin altı iş günlük süre içerisinde yapılmadığı yönündeki tespiti isabetli değilse de, sonuç olarak davalı işveren tarafından yapılan feshin haklı nedene dayanmadığına ilişkin direnme kararı yerindedir. Ancak Özel Dairece bozma nedenine göre talep konusu alacakların miktarına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. S O N U Ç: Yukarıda açıklanan değişik gerekçeyle direnme uygun bulunduğundan davalı vekilinin talep konusu alacakların miktarına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 22. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 16.05.2019 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık "işçilik alacakları istemli eldeki davada, davacı işçinin 18-19-20 mayıs 2010 tarihleri aralarında yaptığı işe devamsızlığın geçerli bir sebebe dayanıp dayanmadığı...." ve özellikle de 19.05.2010 ulusal bayram ve genel tatil gününde çalışmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. İş Kanununun 44. maddesine göre ise "Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde işyerlerinde çalışılıp çalışılmayacağı toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmeleri ile kararlaştırılır. Sözleşmelerde hüküm bulunmaması halinde söz konusu günlerde çalışılması için işçinin onayı gereklidir. Görüldüğü gibi, bu hükümler karşısında her şeyden önce yasada belirtilen ulusal bayram ve genel tatil günlerinde resmi daire ve kuruluşlar tatil edilir, bu yerlerde çalışma yapılamaz. Buna karşılık özel işyerlerinin sadece 29 Ekim günü kapanması zorunludur. Bu işyerleri belli bazı koşullarla diğer bayram ve tatil günlerinde faaliyetlerine devam edebilirler. Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanunda yer alan özel işyerleri deyiminden, özel sektöre ait işyerlerini değil özel hukuk hükümlerine ve İş Kanununa tabi işyerlerini anlamak gerekir. Bu nedenle, kamu iktisadi teşebbüslerine ait işyerleri kamu sektörüne dahil olmakla beraber İş Kanununun uygulanma alanına girdiklerinden özel işyerleri olarak tatil günlerinde faaliyette bulunabilirler. İş Kanununun 44. maddesine göre genel tatil günlerinde asıl olan işçilerin çalışmamasıdır. Hükümde bu kuralın iki istisnası bulunmaktadır. Bunlardan ilki, söz konusu günlerde işçilerin çalıştırılabileceğinin toplu iş sözleşmesi veya iş akitleri ile kararlaştırılabilmesidir. Nitekim, Yargıtayın bu yöndeki bir kararı uyarınca "Her ne kadar anılan Kurban Bayramını 2. ve müteakip günleri tatil ise de TİS'nin 14/a maddesine göre bugünlerde de çalışılması öngörüldüğünden davacının mazeretsiz üst üste 3 gün devamsızlıkta bulunması işverene hizmet akdini haklı olarak feshetme yetkisi verir." Sözleşmelerde bu yönde hüküm bulunmaması halinde tatil günlerinde işçinin çalıştırılabilmesinin İK 44 uyarınca diğer koşulu işçinin bu konuda onay vermiş bulunmasıdır. Aksi takdirde işçi söz konusu günlerde çalışmaya zorlanamaz (Prof. Dr. Sarper Süzek İş Hukuku 11. baskı s. 846; Yargıtay 9 H.D. 04.12.1995 tarihli ve 20094/34946 sayılı ve Yargıtay 9 H.D. 31.01.1992 tarihli ve 12798/815 sayılı kararları). 1475 sayılı İş Kanunu'nun 39. maddesinde yer alan "Bayram, genel tatil günlerinde kapanma" başlıklı düzenleme, Yeni İş Kanunu'nun "Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışma" başlıklı 44. maddesinde bir değişiklik yapılmadan şöyle düzenlenmiştir: "Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde işlerlerinde çalışılıp çalışılmayacağı toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmeleri ile kararlaştırılır. Sözleşmelerde hüküm bulunmaması halinde söz konusu günlerde çalışılması için işçinin onayı gereklidir (Cevdet İlhan Günay, İş Kanunu Şerhi cilt 2, 2005 s. 1549). İşyerindeki uygulamaya göre Pazar günü çalışıp diğer bir gün tatil yapacak işçi için Pazar günü, iş görme borcunu yerine getirme yönünden bir iş günü, buna karşılık hafta içindeki kanuni iş gününde hafta tatili şeklinde kabul edilecektir. Ulusal Bayram ve Tatil Günleri içinde durum aynıdır. Sözü edilen günlerde kural olarak işçi iş görmeye zorlanamaz; ancak hizmet akitleri veya toplu iş sözleşmelerinde bu günlerde dahil işçilerin çalışacaklarına dair hükümler konulabilir. Böyle bir durumda işçinin ulusal bayram ve genel tatil günlerin de işe devam yönünden iş günleri olarak dikkate alınacaktır (Münir Ekonomi, iş hukuku, cilt-1 1976, s. 178). Somut olayın değerlendirilmesi bakımından davacının 18, 19 ve 20 Mayıs 2010 günlerinde devamsızlık yaptığı sabit olup taraflar arasında ve Mahkeme ile Yüksek Özel Daire arasında devamsızlık yapılan günler ihtilaf konusu değildir. Davacı 20.05.2010 tarihinde rahatsızlığına dair rapor sunmuş olup Yüksel Özel Daire bu raporu nedeniyle davacının 20.05.2010 gününü işe gelmemesini mazeretli olarak kabul etmiştir. Bu durumda davacının 18 Mayıs ve 19 Mayıs günlerindeki devamsızlıkları yönünden olayın irdelenmesi gerekmektedir. Davacı 18.05.2010 tarihinde dedesinin vefatı nedeniyle annesinin aniden Mersine gitmek zorunda kaldığını çocuğuna bakacak kimsenin bulunmadığını ve bir gün önceden de durumu işyeri ilgilisine telefonla bildirdiğini ertesi gün başhemşirenin kendisini aradığını, durumu ona da bildirdiğini belirtmiştir. Ancak yapılan yargılama sırasında davacının dedesinin o tarihte ölmediği yaklaşık 7-8 ay sonra öldüğü, yine 17 veya 18 Mayıs 2010 tarihinde davacının dedesinin herhangi bir hastane kaydının da bulunmadığı 21 Mayıs 2010 tarihi itibariyle acil servise giriş kaydının yapılmış olduğu anlaşılmış olup davacı dedesinin vefatı nedeniyle annesinin acilen gitmek durumda olduğunu da belgelerle veya başka delillerle ispatlayamamıştır. Yine davacı 17.05.2010 tarihi ve sonrasında işyeri yetkilileri ile telefon ile görüştüğünü de ispatlayamamıştır. Bu durumda davacının 18.05.2010 tarihinde haklı neden olmaksızın devamsızlık yaptığı sabittir. İşçinin iş akdinin haklı nedenlerle fesh edilmesi için 1 günlük devamsızlık yeterli olmayıp 4857 sayılı İş Kanunu'nun 25/g bendine göre "ardı ardına 2 iş günü haklı neden olmaksızın devamsızlığı" haklı fesih sebebidir. Somut olayda da davacının ardı ardına 2 iş günü haklı sebep olmaksızın devamsızlığının bulunup bulunmadığı ve 19.05.2010 ulusal bayram ve genel tatil gününde çalışmamasının bu günün tatil olması nedeniyle devamsızlık olarak kabulünün gerekip gerekmeyeceği 19.05.2010 genel tatil gününde işe devam edip etmemesini zorunlu olup olmadığı önem arz etmektedir. Davacının iş sözleşmesinin 1.10 maddesine göre "personel fazla çalışma yapmayı, 4857 Kanun'un 64. maddesine uygun olarak telafi çalışmayı kabul eder, bayram ve genel tatil günlerinde çalışmayı peşinen kabul eder, çalışılan ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışılan her gün için bir günlük ücret ödenir." düzenlemesi mevcuttur. Davalı işyeri sağlık sektöründe faaliyet gösteren işyeri olup sadece pazar günleri kapalı olduğu haftanın 6 günü ve ulusal bayram ve genel tatil günlerinde açık olduğu sabittir. Davacı, diyaliz merkezi olan davalı işyerinde fesih tarihinden yaklaşık 3 ay öncesinden beri tek laborant olarak çalışmaktadır. Daha önceki yıllarda 2 ve 3 laborant çalışılan dönemde ulusal bayram ve genel tatil günlerinde nöbetleşe çalışıldığı ancak davacının tek laborant çalıştığı dönemde ise ulusal bayram ve genel tatil günlerinde davacının çalışmakta olduğu davacının da bilgisi dahilindedir. Davalı tanığı olan ve davalı işyerinde başhemşire olarak görev yapan ... beyanlarında "... 19 mayısta çalışması gerektiğini biliyordu o hafta içerisinde ISO denetimimiz vardı" şeklinde beyanda bulunmuştur. Yine davacı savunmasında da ISO denetimi olduğunu bildiğini ve bunun için hazırlıkları yaptığını ifade etmiş olup ve yine savunmasında " yerime bırakabileceğim kimse olmadığı için asıl ben zor durumda kalıp haksız muamelelere maruz kalıyorum." şeklinde beyanda bulunarak işyerinde tek laborant olarak işyerinin çalıştığı ve açık olduğu günlerde çalışması gerektiği bildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda davacının 19.05.2010 tarihinde de işyerinde de çalışması gerektiği halde haklı mazeret olmaksızın devamsızlık yaptığının kabulü gerekecektir. Sonuç olarak davacı hem 18.05.2010 hem de ertesi gün işyeri ve davacı açısından iş günü olan 19.05.2010 çalışması gerektiği günlerde devamsızlık yaptığı için iş akdinin haklı nedenle fesih edildiği ve davacının kıdem ve ihbar tazminatlarının reddi gerektiği bu yöndeki Yüksek Özel Daire bozma nedenlerinin yerinde olduğu kanaatinde olduğundan saygıdeğer çoğunluğun kararına katılmamaktayım.

Diğer kararlar (4)

8. Hukuk Dairesi, 2022/7344 E., 2023/3662 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Anayasanın 169 ve 6831 ... Orman Kanunu'nun 08.09.1956 tarihinden beri yürürlükte bulunan 50, 51, 53, 54, 55 ve 56. maddelerinden de anlaşılacağı gibi "Özel Ormanların İdare ve Mahafazaları, Devletin Kontrol ve murakabesi altında olmak üzere bu kanun hükümlerine göre sahiplerine aittir" hükümlerine yer verilmiştir.
8. Hukuk Dairesi         2022/7344 E.  ,  2023/3662 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2018/226 E., 2019/180 K. KARAR : Davanın kabulüne Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonucunda Mahkemece verilen davanın kabulüne ilişkin kararın temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 29.03.2022 tarih ve 2021/5687 Esas, 2022/3045 Karar ... ilamı ile bozulmasına karar verilmiştir. Davacı ... vekili tarafından süresinde kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla dosya incelendi gereği düşünüldü: K A R A R Mahkemece verilen önceki hüküm Yargıtay tarafından bozulmuş olup bozma ilamında özetle; "bozma kararına uyularak yazılı şekilde çekişmeli taşınmazın tapu kaydının iptaline karar verildiğinden, davalı ...Ş. vekilinin temyiz itirazlarının reddinin gerektiği açıklandıktan sonra, davacı ... vekilinin temyiz itirazları bakımından ise, İlk Derece Mahkemesince (A) harfli bölüm ile ilgili olarak taşınmazın özel orman niteliğiyle tapuya tesciline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın kısmen kabulüne, tapu kaydının iptaline ve tescil isteminin reddine karar verilmiş olmasının isabetsizliğine" değinilmiştir İlk Derece Mahkemesince, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda, davacı Hazinenin davasının kabulüne, ... ilçesi ... Mevkiinde bulunan 310 parselin ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.07.1978 tarih ve 1977/670 Esas, 1978/383 Karar ... yargılamasında aldırılan 05.11.1976 tarihli krokide A harfi ile gösterilen kısmın tapusunun iptali ile özel orman vasfında Hazine adına tesciline karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hükmün temyizi üzerine Dairemizin 29.03.2022 tarih ve 2021/5687 Esas, 2022/3045 Karar ... ilamıyla; "Somut uyuşmazlık incelenmeden önce usuli müktesep hak üzerinden kısaca durulması gerekmektedir. Usuli müktesep hak, bir davada taraflar, Mahkeme ve Yargıtay tarafından yapılmış ve istisnalar kapsamında olmayan bir işlemle taraflardan biri lehine doğmuş uyulması zorunlu olan hakkı ifade eder. Mahkemenin Yargıtayın bozma kararına uymasıyla bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış bir hak doğabileceği gibi bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli müktesep hak gerçekleşebilir. 6100 ... HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla somut uyuşmazlıkta temyiz kanun yoluna dair 1086 ... HUMK hükümlerinin uygulanması gerektiğinden söz konusu Kanun incelendiğinde usuli müktesep hakka ilişkin açık bir hükmün bulunmadığı görülmektedir. Buna karşılık usuli müktesap hak ilkesi, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve yargı kararlarına karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ve öğretide kabul görmüş usul hukukunun vazgeçilmez ilkelerinden biri haline gelmiştir. Bu ilke, özlü bir biçimde 09.05.1960 tarihli ve 21/9 ... İçtihadı Birleştirme Umumi Heyeti Kararı ile açıklanmış olup iş bu kararda da belirtildiği gibi, bozmaya uyulmakla bir taraf yararına "usulî müktesep hak" doğar. Artık bozmanın kapsamına girmeyen hususlarda yeni bir karar verilemez. Ancak usulî müktesep hak müessesesinin, özellikle kamu düzeni düşüncesi ile kabul edilmiş bazı istisnaları mevcuttur. Usul hukukunda Yargıtay içtihatları ile kabul edilmiş olan usuli müktesep hak ilkesinin yine Yargıtay içtihatları ile kabul edilmiş istisnaları bulunmaktadır. Bu istisnalardan birisi de maddi hata sonucu verilmiş Yargıtay kararlarıdır. Yargıtay İçtihadları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 04.02.1959 tarihli ve 1957/13 Esas, 1959/5 Karar, 09.05.1960 tarihli ve 1960/21 Esas, 1960/9 Karar ... kararlarında açıklandığı üzere Yargıtayca maddi hata sonucu verilen bir karara Mahkemece uyulmasına karar verilmesi halinde usuli müktesep hak oluşmaz ve bu durumda Yargıtayın hatalı kararından dönmesi mümkündür. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, Mahkemece davacı Hazinenin davasının kabulüne, dava konusu taşınmazın tapusunun iptali ile özel orman vasfı ile Hazine adına tesciline karar verilmişse de devlet ormanlarının Hazine adına tescil edilebileceği, özel ormanların ise Hazine adına tescilinin mümkün olmadığı gözden kaçırıldığından Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin bozma ilamının maddi hataya dayandığı anlaşılmaktadır. Dava konusu taşınmaz ile ilgili kesinleşen Mahkeme ilamları ve dosya kapsamına göre: Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde 1938 yılında 3116 ... Kanun hükümlerine göre yapılan ilk orman kadastrosunda dava konusu ... Köyü ... Ayağı Mevkiindeki 301 ... parselin tapu kaydının çapı içinde yer alan ve krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 yüzölçümündeki bölüm 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173 ve 174 ... orman sınır noktalarını birleştiren hatlar ile bitişikteki Mavromoloz Devlet Ormanı sınırları içinde Devlet Ormanı olarak sınırlandırılarak, 09.12.1938 tarihinde ilan edilmiş, bu sınırlandırmaya karşı Aralık 1303 tarihli ve 15 ... tapu maliklerince ... Asliye 4. Hukuk Mahkemesinin 1939/14 Esas ... dava dosyasında açılan dava sonucunda, 30.09.1940 tarihli kararla "çekişmeli yerin tapulu olması nedeniyle Orman İdaresinin el atmasının önlenmesine" dair verilen karar, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 22.04.1941 tarih ve 3426-1014 ... kararı ile onanarak kesinleşmiştir. Sözü edilen bu kararın eki herhangi bir harita ya da kroki bulunmadığı gibi, bu karar ile sadece Orman İdaresinin elatmasının önlenmesine karar verilmiş, orman tahdidinin iptali konusunda bir hüküm kurulmamıştır. Bilahare yörede 1961 yılında yapılan genel arazi kadastrosu sırasında, dava konusu parselin krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 bölümü o tarihte yürürlükte bulunan mevzuat gereğince, bitişikte bulunan Mavromoloz Devlet Ormanı ile bir bütün halinde Devlet Ormanı niteliğinde tespit harici bırakılmış ve Devlet Ormanı olarak tespit harici bırakılan ve eldeki davanın konusu olan krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 yüzölçümündeki taşınmaz da içinde olmak üzere bu yerin doğu ve kuzeyinde bulunan ve 1939 yılında kesinleşen Mavromoloz Devlet Ormanı içinde kalan bir kısım yerlerin Aralık 1303 tarih ve 13 numaralı tapu kaydı kapsamı içinde kaldığı iddiası ile tapu malikleri tarafından Hazine ve Orman İdaresine karşı açılan dava sonucunda, ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.07.1978 tarih ve 1977/670-382 Esas, Karar ... ilamıyla verilen "taraflar arasında daha önce görülüp sonuçlanan ... Asliye 4. Hukuk Mahkemesinin 1939/14 Esas ... dava dosyasında verilen 30.09.1940 tarihli karar ile orman sayılmayan yer olduğu belirlenen 05.11.1976 tarihli ve 15.06.1978 tashih tarihli krokide (A) ile işaretli 170.732 m2 yüzölçümündeki taşınmaz hakkında 1939 yılında yapılan orman kadastrosunun iptaline, aynı krokideki (B) işaretli 336.834 ve (C) işaretli 101.554 m2 yüzölçümlü taşınmazlara yönelik davanın reddine" ilişkin karar kesinleşmiştir. Daha sonra yapılan ve 1981 yılında ilan edilerek kesinleşen aplikasyon, herhangi bir nedenle dışta kalan ve 4785 ... Kanun gereği devletleştirilen ormanların kadastrosu çalışmasında, çekişmeli 301 ... parselin tapu kaydının çapı içinde yer alan ve krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 yüzölçümündeki taşınmaz, özel orman olarak sınırlandırılmış ve bu çalışmaya karşı tapu maliklerince Danıştayda açılan dava görev yönünden reddedilerek kesinleşmiştir. Akabinde tapu maliklerince, 20.04.1984 tarihinde ... Asliye Hukuk Mahkemesi' nin 1984/637 Esas ... dava dosyasında, el atmanın önlenmesi ve muarazanın giderilmesi davası açılmış, davanın devamı sırasında 94 ... Orman Kadastro Komisyonu tarafından düzenlenen 20.07.1988 tarihli ve 2 ... "mahkeme kararı uygulama tutanağı" başlıklı tutanakta, 01.05.1981 tarihli ve 23 nolu tutanakla yapılan işlemin yine "Özel Orman sınırlaması, (kadastrosu)" olduğu kabul edildikten sonra işlemin ikinci kadastro olduğu, yok sayılması gerektiği açıklanarak ... Asliye Hukuk Mahkemesinin kesinleşen 19.07.1978 gün ve 1977/670-382 ... kararının uygulaması yapılmış, bu arada 28.05.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3373 ... Kanun ile 6831 ... Kanun'un 11. maddesi değiştirilerek orman kadastrosuna itiraz davalarına bakma görevi Kadastro Mahkemelerine verildiğinden, Asliye Hukuk Mahkemesince dava dosyası görevsizlik kararı ile Kadastro Mahkemesine aktarılmış ve Kadastro Mahkemesince, davanın konusunun kalmadığı ve muarazanın sona erdiği gerekçesiyle “davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına” hükmedilmiş olup, bu hüküm, Orman İdaresinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince "davanın ağırlıklı olarak muaraza ve müdahalenin önlenmesi isteğinde toplandığına ve esasla ilgili uyuşmazlık giderilmiş bulunduğuna göre hükme yer olmadığına dair verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı" gerekçesiyle onanmıştır. Görüldüğü gibi, Yargıtay 14. Hukuk Dairesince, açılan dava, özel orman kadastrosunun iptali olarak değil, "elatmanın önlenmesi ve muarazaanın giderilmesi" olarak nitelendirilmiş ve yerel mahkemenin hükmü 15.10.1990 tarih ve 1990/1687-8191 ... ilamla onanarak kesinleşmiştir. Bu duruma göre, ... Asliye Hukuk Mahkemesinde 20.07.1984 tarihinde açılan ve (1984/637 Esas ...) görevsizlik kararı ile Kadastro Mahkemesine aktarılan 1989/3 Esas ... "elatmanın önlenmesi ile muarazaanın giderilmesi" davası, özel orman sınırlandırmasının 07.05.1981 tarihinde yapılan ilanından sonra tapu maliklerince süresinde Danıştay'da açılan 1981/1567-1983/1336 ... davanın devamı olmadığı gibi, bu dava, özel orman kadastrosunun iptali davası da değildir. Davacı şirket vekilinin davanın konusu kalmadığı yönündeki beyanı gözönünde bulundurularak "dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına" şeklinde karara bağlanıp kesinleşen davanın devamı olamayacağından, Danıştay'ın, özel orman kadastrosunun iptali davasının görev yönünden reddine ilişkin verdiği 1981/1567-1983/1336 ... kararın kesinleştiği 16.04.1984 tarihli ve 01.05.1981 tarihli 23 nolu Orman Kadastro Tutanağındaki özel orman sınırlandırma işlemi de kesinleşmiştir. 1988 yılında 94 ... orman kadastro komisyonu tarafından yapılan çalışma sırasında, 20.07.1988 tarihli 2 ... tutanakla, 01.05.1981 tarihli tutanakla yapılan özel orman sınırlandırmasının ikinci kadastro sayılarak iptal edildiği görülmektedir. Mahkeme kararı uygulanarak çekişmeli taşınmaz orman sınırları dışında bırakılmışsa da özel orman olarak sınırlandırılan bir taşınmaz için yargı kararı olmadan idari mercilerce orman kadastrosunun iptali mümkün olmadığından bu işleminin hukuki dayanağı ve geçerliliği bulunmamaktadır. Dava konusu taşınmaza “özel orman şerhi”nin konulması üzerine davacı Şirket tarafından 2001 yılında bu şerhin kaldırılması talebi ile açılan dava sonucunda, ... 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2004/429 Esas-356 Karar ... kararıyla, kesin nitelikli bozma ilamına uyularak davanın reddine karar verilmiş, kararın temyiz edilmesi üzerine verilen bozma ilamında "yargılama sırasında 2003 yılında ilan edilen orman kadastro çalışmasında dava konusu taşınmazın özel orman olarak sınırlandırılması nedeniyle davanın orman kadastrosuna itiraz davasına dönüştüğü ve görevsizlik kararı verilerek dosyanın Kadastro Mahkemesine gönderilmesi" gereğine değinilmiş; bozma ilamına karşı yapılan karar düzeltme incelemesi sonucunda ise "dava konusu taşınmazın 1981 yılında özel orman olarak sınırlandırıldığı, bu çalışmaya karşı süresinde dava açılıp iptal ettirilmediği, geçerli bir orman kadastrosu varken 1988 yılında ilan edilen çalışmada özel orman sınırlandırılması iptal edilerek taşınmazın orman sınırları dışında bırakma işleminin yasal dayanağı olmadığından geçerli olmadığı, bu sebeple yok hükmünde olduğu, bu nedenle dava konusu taşınmaza konan özel orman şerhinin yasal dayanağının olduğu, 2003 yılında yapılan çalışmanın ikinci kez yapılmış olması nedeni ile davayı orman kadastrosuna itiraz davasına dönüştürmeyeceği, dava konusu taşınmazın tapu kaydında yazan özel orman şerhinin silinmesi davasının reddine dair kararın doğru olduğu" belirtilerek bozma kararı kaldırılmış ve Yerel Mahkemenin verdiği davanın reddine ilişkin hüküm onanarak kesinleşmiştir. Tüm bu süreçler toplu olarak değerlendirildiğinde, dava konusu taşınmazın, özel orman olarak sınırlandırılan alanda ve davacı Şirket tarafından açılan dava sonucu verilen ... 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1977/670 Esas ve 1978/382 Karar ... kararına göre davacı şirketin dayandığı tapu kaydı kapsamında kaldığı anlaşılmatadır. Dava süreci ile ilgili yapılan bu açıklamalardan sonra Devlet Ormanları ve özel ormanlar ile ilgili olarak şu açıklamaları yapmak yerinde olacaktır: 1982 Anayasası'nın 169. maddesi gereğince, "Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz. Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz." Önemle vurgulamak gerekir ki ister özel orman olsun, isterse devlet ormanı olsun, ormanlar bir ülkenin hayat kaynağıdır. Devlet ormanları ile özel ormanlar arasında orman yetiştirilmesi, bakımı konularında hiçbir fark bulunmamaktadır. Devlet ormanları, ormancılık bilimine göre devlet işletecek, özel ormanları ise yine ormancılık bilimine göre sahipleri işletecektir. Anayasa koyucu, ormanlara o kadar önem vermiştir ki; özel orman - devlet ormanı, ayrımı yapmadan "bütün ormanların gözetimi Devlete aittir" hükmünü Anayasa'ya koyarak özel ormanların gözetimini, yani ormancılık bilimine göre işletip, işletilmediğini denetlenmesi görevini Devlete vermiştir. 08.09.1956 tarihinde yürürlüğe konulan 6831 ... Orman Kanunu'nun “hususi ormanlar” başlığı altında düzenlenen kanun maddelerinde ise; "Madde 50 - Hususi orman sahipleri, bu Kanun'un 7'nci maddesi hükümlerine göre tayin olunan orman hudutlarına Ziraat Vekaletince tesbit edilecek işaretleri koymaya mecburdurlar. Madde 51 - Hususi ormanlar, sahipleri tarafından yaptırılıp orman idaresince tasdik olunacak harita ve amenajman planlarına göre işletilir ve idare olunur. Bu plana riayeti orman idaresi kontrol eder. Tayin olunacak müddet içinde bu planları yaptırıp tasdik ettirmiyenlerin harita ve amenajman planları orman idaresince yapılır ve masrafı iki yılda ve dört müsavi taksitte kendilerinden alınır. Madde 52 – (Değişik : 22/5/1987 - 3373/11 md.) Ekim ve dikim suretiyle meydana getirilen hususi ormanlar hariç, hususi ormanlar 500 hektardan küçük parçalar teşkil edecek şekilde parçalanıp başkalarına temlik ve mirascılar arasında ifrazen taksim edilemez. Ancak, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerlerdeki hususi orman alanlarında bu Kanun'un 17'nci maddesine göre izin almak ve yatay alanın yüzde altısını (% 6) geçmemek üzere imar planlamasına uygun inşaat yapılabilir. İnşaatların yapılmasında orman alanlarının tabii vasıflarının korunmasına özen gösterilir. Hususi ormanlar Orman İdaresince mahalli tapu idaresine bildirilir. Madde 53 - Hususi ormanların sahipleri mütaaddit olursa bunlar içlerinden birini veya bir başkasını orman idaresine karşı mesul müdür olarak göstermek mecburiyetindedirler. Üç ay zarfında göstermedikleri takdirde, orman idaresi o yer Sulh Hukuk Mahkemesinden bir mesul müdür seçilmesini talebeder. Madde 54 - Hususi ormanlarda yapılacak plan, damga, istihsal ve murakabe işlerinde çalışan orman memurlarının kanuni harcırah ve masrafları hususi orman sahipleri tarafından ödenir. Bu harcırah ve masrafların karşılığı, bilahara mahsubu yapılmak üzere ve avans olarak orman veznesine peşinen yatırılır. II. İdare ve muhafaza: Madde 55 - Hususi ormanların idare ve muhafazaları, Devletin kontrol ve murakabesi altında olmak üzere bu kanun hükümlerine göre sahiplerine aittir. Madde 56 - Bu kanunun Devlet ormanları hakkındaki 14, 15, 17, 19'uncu maddeleriyle "Orman emvalinin bedeli ödenmeden veya karşılığı banka mektubu, Devlet ve Ziraat Bankası tahvileriyle temin edilmeden" kaydı müstesna olmak üzere 41, 42 nci maddeleri hükümleri hususi ormanlarda da tatbik olunur. Tohum ve fidandan yetiştirilecek hususi orman sahipleri bu kanunun 14'üncü maddesinin (A) ve (B) bentlerinde yazılı hükümlerden müstesnadır. Bu ormanlarda avlanma, otlatma ve meyvaların toplanması bu kanun hükümleri dahilinde sahiplerinin iznine bağlıdır. Anayasanın 169 ve 6831 ... Orman Kanunu'nun 08.09.1956 tarihinden beri yürürlükte bulunan 50, 51, 53, 54, 55 ve 56. maddelerinden de anlaşılacağı gibi "Özel Ormanların İdare ve Mahafazaları, Devletin Kontrol ve murakabesi altında olmak üzere bu kanun hükümlerine göre sahiplerine aittir" hükümlerine yer verilmiştir. Bu hükümlere göre devlet ormanları hakkında yasada öngörülen hukuk ve ceza hükümleri aynen özel ormanlarda da uygulanacağından, somut olayda dava konusu taşınmaz 1981 yılında ilan edilen çalışmada özel orman olarak sınırlandırılıp bu işleme karşı süresinde açılıp özel orman sınırlandırılması iptal edilmediğinden, taşınmazın kişi adına özel mülk olarak kayıtlı olması doğru değildir. Ne var ki taşınmazın davalı Şirkete ait özel orman olduğu hususu da kesinleşen mahkeme kararları ile sabittir. Eldeki davada, davacı ... tarafından, taşınmazın tapusunun iptali ile adına tescili talep edilmiş olup, dava konusu taşınmazın özel orman olduğu, bu sebeple davacı Hazinenin tescil talebinin reddine karar verilmesi gerektiği, ne var ki, Anayasanın 169. ve 6831 ... Orman Kanunu'nun 50 ila 56. maddeleri hükümlerine göre özel ormanlarda Devletin kontrol ve murakabesi devam ettiği anlaşıldığından, “çoğun için de az da vardır” ilkesi gereğince dava konusu taşınmazın davalı şirket adına özel orman vasfıyla tesciline karar verilmesi gerekirken, aksi düşünce ile taşınmazın özel orman vasfıyla Hazine adına tesciline karar verilmesi doğru olmayıp, hükmün açıklanan gerekçelerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir." denilerek ilk derece mahkemesi kararı bozulmuştur. Davacı ... vekili, Hazine lehine usuli kazanılmış hak oluştuğu ve Dairemizin bozma kararının hatalı olduğunu ileri sürerek karar düzeltme isteminde bulunmuş olup, karar düzeltme istemi sonucunda dosya yeniden incelenmiştir. Dava konusu 310 parsel ... taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümü hakkında özel Orman olarak sınırlandırma işleminin kesinleştiği ve davalı şirket adına hali hazırda tapuda kayıtlı bulunmasına dair işlemin yolsuz olduğu ve dava konusu taşınmazın özel orman statüsünde bulunduğunda bir ihtilaf bulunmamaktadır. Bununla birlikte uyuşmazlık, dava konusu taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümünün Hazine adına mı yoksa davalı şirket adına mı tapu da kayıtlı bulunması gerektiği noktasında toplanmaktadır. Dairemizin düzeltilmesi istenilen ilamında da belirtildiği üzere, özel ormanların gerçek ve tüzel kişiler adına tapuya kaydedilmesi mümkün olup, eldeki davada davacı Hazinenin, dava konusu taşınmazın Hazine adına tescil edilmesi suretiyle tapu kaydının malik hanesinin doldurulması istemine ilişkin davasının kabulüne imkan bulunmamaktadır. Ancak, dava konusu taşınmazın özel orman olduğuna dair orman kadastro komisyonu işlemi kesinleşmiş bulunduğundan, davacı Hazinenin, dava konusu taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümünün tapuda kayıtlı olan vasfına yönelik davasının kabulünün gerektiği de kuşkusuzdur. Hal böyle olunca; İlk Derece Mahkemesince, davacı Hazinenin dava konusu taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümünün Hazine adına tesciline yönelik davasının reddine, davacı Hazinenin dava konusu taşınmaz bölümünün vasfına yönelik davasının kabulü ile dava konusu taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümünün tapu kaydının iptali ile vasfının özel orman olarak düzeltilmesi suretiyle davalı Şirket adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesi gerekirken, aksi düşünce ile yanılgılı değerlendirme sonucu taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümünün özel orman vasfıyla Hazine adına tesciline karar verilmesi hatalı olup, temyiz incelemesi sırasında, ilk derece mahkemesi kararının bu nedenle bozulması gerekirken, maddi hataya dayalı olarak, bu hususun gözden kaçırılması suretiyle hükmün farklı nedenle bozulduğu anlaşıldığından, karar düzeltme talebinin kabulüne karar vermek gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı ... vekilinin karar düzeltme itirazlarının, 6100 ... HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla uygulanacak olan 1086 ... HUMK'un 442/3. maddesi uyarınca kabulü ile Dairemizin 29.03.2022 tarih ve 2021/5687 Esas, 2022/3045 Karar ... bozma ilamının KALDIRILMASINA ve İlk Derece Mahkemesi kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ile 6100 ... HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 ... HUMK'un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 13.06.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
8. Hukuk Dairesi, 2021/5687 E., 2022/3045 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Anayasanın 169 ve 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 08.09.1956 tarihinden beri yürürlükte bulunan 50, 51, 53, 54, 55 ve 56. maddelerinden de anlaşılacağı gibi "Özel Ormanların İdare ve Mahafazaları, Devletin Kontrol ve murakabesi altında olmak üzere bu kanun hükümlerine göre sahiplerine aittir" hükümlerine yer verilmiştir.
8. Hukuk Dairesi         2021/5687 E.  ,  2022/3045 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup, hükmün Yargıtayca duruşma yapılması suretiyle incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 29.03.2022 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmiştir. Duruşma günü temyiz eden ... Güzel vekili Av. ... ...' in katılımıyla duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanın sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek; dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Mahkemece verilen önceki hüküm Yargıtay tarafından bozulmuş olup bozma ilamında özetle; "davalı ...Ş. vekilinin temyiz itirazlarının, bozma kararına uyularak yazılı şekilde çekişmeli taşınmazın tapu kaydının iptaline karar verildiğinden reddinin gerektiği açıklandıktan sonra, davacı ... vekilinin temyiz itirazları bakımından ise, Mahkemece (A) harfli bölüm ile ilgili olarak taşınmazın özel orman niteliğiyle tapuya tesciline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın kısmen kabulüne, tapu kaydının iptaline, tescil isteminin ise reddine karar verilmiş olmasının isabetsizliğine" değinilmiştir Mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda, davacı Hazinenin davasının kabulüne, ... ilçesi ... Mevkiinde bulunan 310 parselin ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.07.1978 tarih ve 1977/670 Esas, 1978/383 Karar sayılı yargılamasında aldırılan 05.11.1976 tarihli krokide A harfi ile gösterilen kısmın tapusunun iptaline ve özel orman vasfı ile Hazine adına tesciline karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Somut uyuşmazlık incelenmeden önce usuli müktesep hak üzerinden kısaca durulması gerekmektedir. Usuli müktesep hak, bir davada taraflar, Mahkeme ve Yargıtay tarafından yapılmış ve istisnalar kapsamında olmayan bir işlemle taraflardan biri lehine doğmuş uyulması zorunlu olan hakkı ifade eder. Mahkemenin Yargıtayın bozma kararına uymasıyla bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış bir hak doğabileceği gibi bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli müktesep hak gerçekleşebilir. 6100 sayılı HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla somut uyuşmazlıkta temyiz kanun yoluna dair 1086 sayılı HUMK hükümlerinin uygulanması gerektiğinden söz konusu Kanun incelendiğinde usuli müktesep hakka ilişkin açık bir hükmün bulunmadığı görülmektedir. Buna karşılık usuli müktesap hak ilkesi, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve yargı kararlarına karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ve öğretide kabul görmüş usul hukukunun vazgeçilmez ilkelerinden biri haline gelmiştir. Bu ilke, özlü bir biçimde 09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı İçtihadı Birleştirme Umumi Heyeti Kararı ile açıklanmış olup ... bu kararda da belirtildiği gibi, bozmaya uyulmakla bir taraf yararına "usulî müktesep hak" doğar. Artık bozmanın kapsamına girmeyen hususlarda yeni bir karar verilemez. Ancak usulî müktesep hak müessesesinin, özellikle kamu düzeni düşüncesi ile kabul edilmiş bazı istisnaları mevcuttur. Usul hukukunda Yargıtay içtihatları ile kabul edilmiş olan usuli müktesep hak ilkesinin yine Yargıtay içtihatları ile kabul edilmiş istisnaları bulunmaktadır. Bu istisnalardan birisi de maddi hata sonucu verilmiş Yargıtay kararlarıdır. Yargıtay İçtihadları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 04.02.1959 tarihli ve 1957/13 Esas, 1959/5 Karar, 09.05.1960 tarihli ve 1960/21 Esas, 1960/9 Karar sayılı kararlarında açıklandığı üzere Yargıtayca maddi hata sonucu verilen bir karara Mahkemece uyulmasına karar verilmesi halinde usuli müktesep hak oluşmaz ve bu durumda Yargıtayın hatalı kararından dönmesi mümkündür. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, Mahkemece davacı Hazinenin davasının kabulüne, dava konusu taşınmazın tapusunun iptali ile özel orman vasfı ile Hazine adına tesciline karar verilmişse de devlet ormanlarının Hazine adına tescil edilebileceği, özel ormanların ise Hazine adına tescilinin mümkün olmadığı gözden kaçırıldığından Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin bozma ilamının maddi hataya dayandığı anlaşılmaktadır. Dava konusu taşınmaz ile ilgili kesinleşen Mahkeme ilamları ve dosya kapsamına göre: Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde 1938 yılında 3116 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılan ilk orman kadastrosunda dava konusu ... Köyü ... Mevkiindeki 301 sayılı parselin tapu kaydının çapı içinde yer alan ve krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 yüzölçümündeki bölüm 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173 ve 174 sayılı orman sınır noktalarını birleştiren hatlar ile bitişikteki Mavromoloz Devlet Ormanı sınırları içinde Devlet Ormanı olarak sınırlandırılarak, 09.12.1938 tarihinde ilan edilmiş, bu sınırlandırmaya karşı Aralık 1303 tarihli ve 15 sayılı tapu maliklerince ... Asliye 4. Hukuk Mahkemesinin 1939/14 Esas sayılı dava dosyasında açılan dava sonucunda, 30.09.1940 tarihli kararla "çekişmeli yerin tapulu olması nedeniyle Orman İdaresinin el atmasının önlenmesine" dair verilen karar, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 22.04.1941 tarih ve 3426-1014 sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir. Sözü edilen bu kararın eki herhangi bir harita ya da kroki bulunmadığı gibi, bu karar ile sadece Orman İdaresinin elatmasının önlenmesine karar verilmiş, orman tahdidinin iptali konusunda bir hüküm kurulmamıştır. Bilahare yörede 1961 yılında yapılan genel arazi kadastrosu sırasında, dava konusu parselin krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 bölümü o tarihte yürürlükte bulunan mevzuat gereğince, bitişikte bulunan Mavromoloz Devlet Ormanı ile bir bütün halinde Devlet Ormanı niteliğinde tespit harici bırakılmış ve Devlet Ormanı olarak tespit harici bırakılan ve eldeki davanın konusu olan krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 yüzölçümündeki taşınmaz da içinde olmak üzere bu yerin doğu ve kuzeyinde bulunan ve 1939 yılında kesinleşen Mavromoloz Devlet Ormanı içinde kalan bir kısım yerlerin Aralık 1303 tarih ve 13 numaralı tapu kaydı kapsamı içinde kaldığı iddiası ile tapu malikleri tarafından Hazine ve Orman İdaresine karşı açılan dava sonucunda, ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.07.1978 tarih ve 1977/670-382 Esas, Karar sayılı ilamıyla verilen "taraflar arasında daha önce görülüp sonuçlanan ... Asliye 4. Hukuk Mahkemesinin 1939/14 Esas sayılı dava dosyasında verilen 30.09.1940 tarihli karar ile orman sayılmayan yer olduğu belirlenen 05.11.1976 tarihli ve 15.06.1978 tashih tarihli krokide (A) ile işaretli 170.732 m2 yüzölçümündeki taşınmaz hakkında 1939 yılında yapılan orman kadastrosunun iptaline, aynı krokideki (B) işaretli 336.834 ve (C) işaretli 101.554 m2 yüzölçümlü taşınmazlara yönelik davanın reddine" ilişkin karar kesinleşmiştir. Daha sonra yapılan ve 1981 yılında ilan edilerek kesinleşen aplikasyon, herhangi bir nedenle dışta kalan ve 4785 sayılı Kanun gereği devletleştirilen ormanların kadastrosu çalışmasında, çekişmeli 301 sayılı parselin tapu kaydının çapı içinde yer alan ve krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 yüzölçümündeki taşınmaz, özel orman olarak sınırlandırılmış ve bu çalışmaya karşı tapu maliklerince Danıştayda açılan dava görev yönünden reddedilerek kesinleşmiştir. Akabinde tapu maliklerince, 20.04.1984 tarihinde ... Asliye Hukuk Mahkemesi' nin 1984/637 Esas sayılı dava dosyasında, el atmanın önlenmesi ve muarazanın giderilmesi davası açılmış, davanın devamı sırasında 94 sayılı Orman Kadastro Komisyonu tarafından düzenlenen 20.07.1988 tarihli ve 2 sayılı "mahkeme kararı uygulama tutanağı" başlıklı tutanakta, 01.05.1981 tarihli ve 23 nolu tutanakla yapılan işlemin yine "Özel Orman sınırlaması, (kadastrosu)" olduğu kabul edildikten sonra işlemin ikinci kadastro olduğu, yok sayılması gerektiği açıklanarak ... Asliye Hukuk Mahkemesinin kesinleşen 19.07.1978 gün ve 1977/670-382 sayılı kararının uygulaması yapılmış, bu arada 28.05.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3373 sayılı Kanun ile 6831 sayılı Kanun'un 11. maddesi değiştirilerek orman kadastrosuna itiraz davalarına bakma görevi Kadastro Mahkemelerine verildiğinden, Asliye Hukuk Mahkemesince dava dosyası görevsizlik kararı ile Kadastro Mahkemesine aktarılmış ve Kadastro Mahkemesince, davanın konusunun kalmadığı ve muarazanın sona erdiği gerekçesiyle “davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına” hükmedilmiş olup, bu hüküm, Orman İdaresinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince "davanın ağırlıklı olarak muaraza ve müdahalenin önlenmesi isteğinde toplandığına ve esasla ilgili uyuşmazlık giderilmiş bulunduğuna göre hükme yer olmadığına dair verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı" gerekçesiyle onanmıştır. Görüldüğü gibi, Yargıtay 14. Hukuk Dairesince, açılan dava, özel orman kadastrosunun iptali olarak değil, "elatmanın önlenmesi ve muarazaanın giderilmesi" olarak nitelendirilmiş ve yerel mahkemenin hükmü 15.10.1990 tarih ve 1990/1687-8191 sayılı ilamla onanarak kesinleşmiştir. Bu duruma göre, ... Asliye Hukuk Mahkemesinde 20.07.1984 tarihinde açılan ve (1984/637 Esas sayılı) görevsizlik kararı ile Kadastro Mahkemesine aktarılan 1989/3 Esas sayılı "elatmanın önlenmesi ile muarazaanın giderilmesi" davası, özel orman sınırlandırmasının 07.05.1981 tarihinde yapılan ilanından sonra tapu maliklerince süresinde Danıştay'da açılan 1981/1567-1983/1336 sayılı davanın devamı olmadığı gibi, bu dava, özel orman kadastrosunun iptali davası da değildir. Davacı şirket vekilinin davanın konusu kalmadığı yönündeki beyanı gözönünde bulundurularak "dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına" şeklinde karara bağlanıp kesinleşen davanın devamı olamayacağından, Danıştay'ın, özel orman kadastrosunun iptali davasının görev yönünden reddine ilişkin verdiği 1981/1567-1983/1336 sayılı kararın kesinleştiği 16.04.1984 tarihli ve 01.05.1981 tarihli 23 nolu Orman Kadastro Tutanağındaki özel orman sınırlandırma işlemi de kesinleşmiştir. 1988 yılında 94 sayılı orman kadastro komisyonu tarafından yapılan çalışma sırasında, 20.07.1988 tarihli 2 sayılı tutanakla, 01.05.1981 tarihli tutanakla yapılan özel orman sınırlandırmasının ikinci kadastro sayılarak iptal edildiği görülmektedir. Mahkeme kararı uygulanarak çekişmeli taşınmaz orman sınırları dışında bırakılmışsa da özel orman olarak sınırlandırılan bir taşınmaz için yargı kararı olmadan idari mercilerce orman kadastrosunun iptali mümkün olmadığından bu işleminin hukuki dayanağı ve geçerliliği bulunmamaktadır. Dava konusu taşınmaza “özel orman şerhi”nin konulması üzerine davacı Şirket tarafından 2001 yılında bu şerhin kaldırılması talebi ile açılan dava sonucunda, ... 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2004/429 Esas-356 Karar sayılı kararıyla, kesin nitelikli bozma ilamına uyularak davanın reddine karar verilmiş, kararın temyiz edilmesi üzerine verilen bozma ilamında "yargılama sırasında 2003 yılında ilan edilen orman kadastro çalışmasında dava konusu taşınmazın özel orman olarak sınırlandırılması nedeniyle davanın orman kadastrosuna itiraz davasına dönüştüğü ve görevsizlik kararı verilerek dosyanın Kadastro Mahkemesine gönderilmesi" gereğine değinilmiş; bozma ilamına karşı yapılan karar düzeltme incelemesi sonucunda ise "dava konusu taşınmazın 1981 yılında özel orman olarak sınırlandırıldığı, bu çalışmaya karşı süresinde dava açılıp iptal ettirilmediği, geçerli bir orman kadastrosu varken 1988 yılında ilan edilen çalışmada özel orman sınırlandırılması iptal edilerek taşınmazın orman sınırları dışında bırakma işleminin yasal dayanağı olmadığından geçerli olmadığı, bu sebeple yok hükmünde olduğu, bu nedenle dava konusu taşınmaza konan özel orman şerhinin yasal dayanağının olduğu, 2003 yılında yapılan çalışmanın ikinci kez yapılmış olması nedeni ile davayı orman kadastrosuna itiraz davasına dönüştürmeyeceği, dava konusu taşınmazın tapu kaydında yazan özel orman şerhinin silinmesi davasının reddine dair kararın doğru olduğu" belirtilerek bozma kararı kaldırılmış ve Yerel Mahkemenin verdiği davanın reddine ilişkin hüküm onanarak kesinleşmiştir. Tüm bu süreçler toplu olarak değerlendirildiğinde, dava konusu taşınmazın, özel orman olarak sınırlandırılan alanda ve davacı Şirket tarafından açılan dava sonucu verilen ... 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1977/670 Esas ve 1978/382 Karar sayılı kararına göre davacı şirketin dayandığı tapu kaydı kapsamında kaldığı anlaşılmatadır. Dava süreci ile ilgili yapılan bu açıklamalardan sonra Devlet Ormanları ve özel ormanlar ile ilgili olarak şu açıklamaları yapmak yerinde olacaktır: 1982 Anayasası'nın 169. maddesi gereğince, "Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz. Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz." Önemle vurgulamak gerekir ki ister özel orman olsun, isterse devlet ormanı olsun, ormanlar bir ülkenin hayat kaynağıdır. Devlet ormanları ile özel ormanlar arasında orman yetiştirilmesi, bakımı konularında hiçbir fark bulunmamaktadır. Devlet ormanları, ormancılık bilimine göre devlet işletecek, özel ormanları ise yine ormancılık bilimine göre sahipleri işletecektir. Anayasa koyucu, ormanlara o kadar önem vermiştir ki; özel orman - devlet ormanı, ayrımı yapmadan "bütün ormanların gözetimi Devlete aittir" hükmünü Anayasa'ya koyarak özel ormanların gözetimini, yani ormancılık bilimine göre işletip, işletilmediğini denetlenmesi görevini Devlete vermiştir. 08.09.1956 tarihinde yürürlüğe konulan 6831 sayılı Orman Kanunu'nun “hususi ormanlar” başlığı altında düzenlenen kanun maddelerinde ise; "Madde 50 - Hususi orman sahipleri, bu Kanun'un 7'nci maddesi hükümlerine göre tayin olunan orman hudutlarına Ziraat Vekaletince tesbit edilecek işaretleri koymaya mecburdurlar. Madde 51 - Hususi ormanlar, sahipleri tarafından yaptırılıp orman idaresince tasdik olunacak harita ve amenajman planlarına göre işletilir ve idare olunur. Bu plana riayeti orman idaresi kontrol eder. Tayin olunacak müddet içinde bu planları yaptırıp tasdik ettirmiyenlerin harita ve amenajman planları orman idaresince yapılır ve masrafı iki yılda ve dört müsavi taksitte kendilerinden alınır. Madde 52 – (Değişik : 22/5/1987 - 3373/11 md.) Ekim ve dikim suretiyle meydana getirilen hususi ormanlar hariç, hususi ormanlar 500 hektardan küçük parçalar teşkil edecek şekilde parçalanıp başkalarına temlik ve mirascılar arasında ifrazen taksim edilemez. Ancak, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerlerdeki hususi orman alanlarında bu Kanun'un 17'nci maddesine göre izin almak ve yatay alanın yüzde altısını (% 6) geçmemek üzere imar planlamasına uygun inşaat yapılabilir. İnşaatların yapılmasında orman alanlarının tabii vasıflarının korunmasına özen gösterilir. Hususi ormanlar Orman İdaresince mahalli tapu idaresine bildirilir. Madde 53 - Hususi ormanların sahipleri mütaaddit olursa bunlar içlerinden birini veya bir başkasını orman idaresine karşı mesul müdür olarak göstermek mecburiyetindedirler. Üç ay zarfında göstermedikleri takdirde, orman idaresi o yer Sulh Hukuk Mahkemesinden bir mesul müdür seçilmesini talebeder. Madde 54 - Hususi ormanlarda yapılacak plan, damga, istihsal ve murakabe işlerinde çalışan orman memurlarının kanuni harcırah ve masrafları hususi orman sahipleri tarafından ödenir. Bu harcırah ve masrafların karşılığı, bilahara mahsubu yapılmak üzere ve avans olarak orman veznesine peşinen yatırılır. II. İdare ve muhafaza: Madde 55 - Hususi ormanların idare ve muhafazaları, Devletin kontrol ve murakabesi altında olmak üzere bu kanun hükümlerine göre sahiplerine aittir. Madde 56 - Bu kanunun Devlet ormanları hakkındaki 14, 15, 17, 19'uncu maddeleriyle "Orman emvalinin bedeli ödenmeden veya karşılığı banka mektubu, Devlet ve ... tahvileriyle temin edilmeden" kaydı müstesna olmak üzere 41, 42 nci maddeleri hükümleri hususi ormanlarda da tatbik olunur. Tohum ve fidandan yetiştirilecek hususi orman sahipleri bu kanunun 14'üncü maddesinin (A) ve (B) bentlerinde yazılı hükümlerden müstesnadır. Bu ormanlarda avlanma, otlatma ve meyvaların toplanması bu kanun hükümleri dahilinde sahiplerinin iznine bağlıdır. Anayasanın 169 ve 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 08.09.1956 tarihinden beri yürürlükte bulunan 50, 51, 53, 54, 55 ve 56. maddelerinden de anlaşılacağı gibi "Özel Ormanların İdare ve Mahafazaları, Devletin Kontrol ve murakabesi altında olmak üzere bu kanun hükümlerine göre sahiplerine aittir" hükümlerine yer verilmiştir. Bu hükümlere göre devlet ormanları hakkında yasada öngörülen hukuk ve ceza hükümleri aynen özel ormanlarda da uygulanacağından, somut olayda dava konusu taşınmaz 1981 yılında ilan edilen çalışmada özel orman olarak sınırlandırılıp bu işleme karşı süresinde açılıp özel orman sınırlandırılması iptal edilmediğinden, taşınmazın kişi adına özel mülk olarak kayıtlı olması doğru değildir. Ne var ki taşınmazın davalı Şirkete ait özel orman olduğu hususu da kesinleşen mahkeme kararları ile sabittir. Eldeki davada, davacı ... tarafından, taşınmazın tapusunun iptali ile adına tescili talep edilmiş olup, dava konusu taşınmazın özel orman olduğu, bu sebeple davacı Hazinenin tescil talebinin reddine karar verilmesi gerektiği, ne var ki, Anayasanın 169. ve 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 50 ila 56. maddeleri hükümlerine göre özel ormanlarda Devletin kontrol ve murakabesi devam ettiği anlaşıldığından, “çoğun için de az da vardır” ilkesi gereğince dava konusu taşınmazın davalı şirket adına özel orman vasfıyla tesciline karar verilmesi gerekirken, aksi düşünce ile taşınmazın özel orman vasfıyla Hazine adına tesciline karar verilmesi doğru olmayıp, hükmün açıklanan gerekçelerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı ...Ş. vekilin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün 6100 sayılı HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 3.815,00 TL avukatlık ücretinin davacı Hazineden alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davalıya verilmesine, taraflarca HUMK'un 440/I maddesi gereğince Yargıtay ilamının tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, istek halinde peşin harcın temyiz edene iadesine, 29.03.2022 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
1. Ceza Dairesi, 2018/4167 E., 2019/1194 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Her ne kadar CMK'nin 311 ve devamı maddelerinde sınırlı olarak sayılan yargılamanın yenilenmesi nedenleri arasında, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı vermesi sayılmamış ise de; 6216 sayılı Yasanın 50/2. maddesinde ihlal kararları ayrıca yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak belirtilmiştir.
1. Ceza Dairesi         2018/4167 E.  ,  2019/1194 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SUÇ : Kasten öldürme HÜKÜM : Yargılamanın yenilenmesi talebinin reddine, TCK.nin 81/1, 29, 62, 53/1 a.b.d.e, 53/1-c, 63. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis cezası. TÜRK MİLLETİ ADINA 1- Yargılamanın yenilenmesi talebinin reddine dair hükmün mahiyeti itibariyle yasal imkan bulunmadığından, hükümlü müdafiinin duruşmalı inceleme talebinin CMUK'un 318. maddesi uyarınca REDDİNE karar verilmiştir. 2- Dosya kapsamına göre; hükümlü ... hakkında; maktul ...'ı kasten öldürme suçundan mahkumiyetine, mağdur ...'yı olası kastla yaralama suçu ile 6136 sayılı Yasaya muhalefet suçlarından hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair Burhaniye Ağır Ceza Mahkemesinin 02/10/2012 tarihli kararının Dairemizin 19/12/2013 tarihli ilamı ile incelendiği, kasten öldürme suçundan kurulan hükmün düzeltilerek onandığı, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının inceleme dışı bırakıldığı, hüküm kesinleştikten sonra hükümlü müdafiinin 21/02/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduğu, Anayasa Mahkemesinin 17/05/2016 tarihli kararıyla, gerekçe hakkının ihlali suretiyle sanığın adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar verildiği, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın yerel mahkemeye gönderildiği anlaşılmaktadır. Bu karar üzerine mahkemece duruşma açıldığı, yeniden keşif yapılıp tanıklar dinlendiği, bilirkişi raporu alındığı, toplanan yeni delillere göre yeniden gerekçe oluşturulduğu, bu gerekçede de önceki kabullerden kısmen ayrılındığı, maddi vakanın kabulünde kısmi farklılıklara ulaşıldığı, bununla birlikte yargılamanın yenilenmesi talebinin reddine karar verildiği, ihlalin sonuçlarının bu şekilde ortadan kaldırıldığına hükmedildiği anlaşılmıştır. Her ne kadar CMK'nin 311 ve devamı maddelerinde sınırlı olarak sayılan yargılamanın yenilenmesi nedenleri arasında, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı vermesi sayılmamış ise de; 6216 sayılı Yasanın 50/2. maddesinde ihlal kararları ayrıca yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak belirtilmiştir. Madde lafzına bakıldığında; "Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir." Bu hükme göre; ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması yeniden yargılamayı gerektirdiği takdirde, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının kendine özgü bir yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak kabul edilmesinde yasal zorunluluk bulunmaktadır. Kaldı ki; mahkemelerin gerekçeli kararı ile hüküm fıkrası bir bütün olup, hüküm verilmeden yalnızca gerekçenin düzeltilmesi mümkün olmadığı gibi, gerekçe değiştirilmeden hükmün değiştirilmesi de mümkün görülmemiştir. Ayrıca somut olayda mahkemece oluşturulan yeni gerekçede, maddi olayın kabulünde de önceki kabulden ayrılındığı, yeni deliller toplanıp buna göre bir kabule ulaşıldığı, bu kabul doğrultusunda yeni ve tekrar hükümler kurulmasında zorunluluk bulunduğu sonuç ve kanaatine varılmıştır. Netice itibariyle Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı doğrultusunda, 6216 sayılı Yasanın 50/2. maddesi uyarınca, ihlali ortadan kaldıracak şekilde yeniden yargılama yapılması, ulaşılan kabul ve gerekçelere göre önceki hükümler kaldırılarak, sanık hakkında yeniden hükümler kurulmasında zorunluluk bulunduğu gözetilmeden, yalnızca hükmün gerekçesinde değişiklik yapılarak yazılı şekilde yargılamanın yenilenmesi talebinin reddine karar verilmesi, Usule aykırı olup, hükümlü ... müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, sair cihetleri incelenmeyen hükmün tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak CMUK.un 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 27/02/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2024/6478 E., 2025/3990 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
Kanunda, ihlalin ve sonuçlarının nasıl ortadan kaldırılacağına ilişkin belirleme yapma bakımından Anayasa Mahkemesine geniş bir takdir yetkisi verilmiştir. Bunun tek sınırı 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasının sonunda yer alan Anayasa Mahkemesinin idari eylem ve işlem niteliğinde karar veremeyeceğine ilişkin düzenlemedir.
10. Hukuk Dairesi         2024/6478 E.  ,  2025/3990 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi SAYISI : 2023/691 E., 2024/42 K. Taraflar arasındaki iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama yargılama sonunda Mahkemece verilen hüküm, (Kapatılan) Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin incelemesinden geçerek kesinleşmiş ise de davacının Anayasa Mahkemesine bireysel başvurusu sonucu, Anayasa Mahkemesince mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararı sonucu Mahkemece yeniden verilen kararın temyizen incelemesinin davalı vekili tarafından istenmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi. 1982 Anayasası'nın 148/1. maddesinde, Anayasa Mahkemesinin görevleri arasında bireysel başvuruları kararı bağlayacağı düzenlenmiş, aynı maddenin 3 ve 4 üncü fıkralarında; “(Ek fıkra: 07.052010-5982/18 md.) Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır. (Ek fıkra: 07.05.2010-5982/18 md.) Bireysel başvuruda, Kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.” Anayasa'nın 153. maddesine göre de Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir ve Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete'de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlamaktadır. 2010 yılında Anayasa'nın 148. maddesinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesinde şöyle ifade edilmiştir: "Bireysel başvuru ya da Anayasa şikâyeti, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlâl edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, temel hakların korunması amacıyla bireysel başvuru yolu, pek çok uygar ülkede anayasa yargısının ayrılmaz bir parçası kabul edilmektedir.“ 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un "Mahkemenin görev ve yetkileri" kenar başlıklı 3/1-c bendinde Yüksek Mahkemeye “ Anayasanın 148. maddesi uyarınca yapılan bireysel başvuruları karara bağlamak” görevi verilmiştir. Aynı Kanun'un "Bireysel başvuru hakkı" kenar başlıklı 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: "Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir." "Esas hakkındaki inceleme" kenar başlıklı 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasının ilgili bölümü şöyledir:"... bir mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurulara ilişkin inceleme... bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi ile sınırlıdır. Bölümlerce kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz." "Kararlar" kenar başlıklı 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir: "(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez. (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir." Yine 6216 sayılı Kanun'un "Mahkeme kararları" kenar başlıklı 66/1. maddesine göre, "Mahkeme kararları kesindir. Mahkeme kararları Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar." Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler karşısında Anayasa Mahkemesince bireysel başvurular sonucu verdiği kararların hukuki niteliği üzerinde durmak gerekir. Anayasa'nın 148. maddesindeki değişikliğin gerekçesinde bireysel başvuru yolu, olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmıştır. Bireysel başvuru ya da anayasa şikâyeti, temel hak ve özgürlükleri yasama, yürütme veya yargı organlarının işlemleri tarafından ihlal edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanabilir. Bireysel başvuru öncelikle, hakları ihlal edilenlere Anayasa veya yasayla tanınan bir dava türüdür. Anayasa Mahkemesinin kararına göre, “Anayasa’nın 148. maddesinde yer verilen bireysel başvuru yolu, dava dilekçesinde belirtildiği gibi sadece bir hakkın ihlal edilip edilmediğinin tespiti davası değil, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin kamu gücü tarafından ihlalinin önlenmesi ve bir ihlal tespiti durumunda da bu ihlalin sonuçlarını ortadan kaldıracak veya meydana gelen zararı giderecek şekilde hukuki sonuçlar doğuran bir dava niteliğindedir (AYM 1.3.2012 t. E.2011/59, K.2012/34). Bireysel başvuru yolu, temyiz veya istinaf benzeri bir başvuru olmadığı gibi temyiz veya istinaf sonrası olağanüstü bir temyiz fırsatı da değildir. Anayasa'nın 148/4. maddesinde bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı belirtilmiş, 6216 sayılı Kanun'un 45. maddesinde de aynı hüküm tekrar edilmiştir. Bu kapsamda temyiz ve istinaf aşamalarında, ilk derece mahkemelerinin olayları ve delilleri değerlendirmeleri doğru yapıp yapmadıkları, mahkemelerin yaptığı işlemlerin yasalara uygun olup olmadığı ve yasa kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığı değerlendirilirken Anayasa Mahkemesi, genel mahkemelerin olayı ve delilleri değerlendirirken, yasa kurallarını uygularken temel hakları ihlal edip etmediklerini ve ihlal varsa bu ihlallerin bireysel başvuru yolu dışında başka bir yolla giderilip giderilemeyeceğini inceler. 6216 sayılı Kanun'un 50/1. fıkrasında; bireysel başvuruların esas incelemesi sonunda başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verileceği, ihlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedileceği ifade edilmiştir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular kapsamındaki yetki ve görevi, hakkın ihlal edilip edilmediğinin tespitiyle sınırlı olmayıp tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlerin belirlenmesini de kapsamaktadır (AYM 15.3.018 t. 2018/3007 başvuru sayılı kararı). Bu kapsamda tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderileceği hükme bağlanmıştır. Kanunda, ihlalin ve sonuçlarının nasıl ortadan kaldırılacağına ilişkin belirleme yapma bakımından Anayasa Mahkemesine geniş bir takdir yetkisi verilmiştir. Bunun tek sınırı 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasının sonunda yer alan Anayasa Mahkemesinin idari eylem ve işlem niteliğinde karar veremeyeceğine ilişkin düzenlemedir. Buna göre anılan sınır, Anayasa Mahkemesinin ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceğine hükmederken idarenin yerine geçerek işlem tesis edemeyeceğini ifade eder. Bireysel başvurunun niteliği dikkate alındığında bu sınırlama sadece idare değil yasama ve yargı organları yönünden de geçerlidir. Mahkeme, ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceğine hükmederek kararı, gerekli işlemlerin tesis edilmesi için ilgili mercilere gönderir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi kural olarak ihlalin ve sonuçlarının nasıl ve hangi araçlarla ortadan kaldırılacağı hususunda ilgili mercilere takdir yetkisi bırakır (AYM 15.3.018 t. 2018/3007 başvuru sayılı kararı). 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinde, Anayasa Mahkemesince tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili Mahkemeye gönderileceği belirtildiğinden İlk Derece Mahkemesinde yapılan yargılama nitelik olarak “yeniden yargılama“dır. Yeniden yargılama sebepleri 6100 sayılı HMK’nın 375. maddesinde sayılmış, birinci fıkranın (i) bendinde” Kararın, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması veya karar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi” yargılamanın iadesi sebebi olarak sayılmıştır. Bu maddede Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru sonucu verdiği kararlar sayılmamış ise de 6216 sayılı Kanun'da yeniden yargılama yapılacağı açıkça düzenlenmiştir. Yeniden yargılama, önceki yargılamadan bağımsız yeni bir davadır. Yeniden yargılamaya sebep olan mahkeme kararı, Anaya Mahkemesinin kararı ile kısmen veya tamamen ortadan kaldırılmıştır. İhlale neden olan Mahkeme kararı temyiz incelemesinden geçmiş ise Mahkemenin verdiği karar kaldırıldığı için kaldırılan kararın temyizine ilişkin Yargıtay kararı da ihlale konu somut olay yönünden kaldırıldığından artık Yargıtayın onama veya bozma kararı işbu davada dikkate alınamayacaktır. Anayasa Mahkemesince ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapmak üzere dosya İlk Derece Mahkemesine gönderilmiş ise İlk Derece Mahkemesince artık önceki kararlardan bağımsız olarak Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı çerçevesinde yeni ve ayrı bir inceleme yapılacağından, HMK’nın 373/4. fıkrasında “Yargıtayın bozma kararı üzerine İlk Derece Mahkemesince bozmaya uygun olarak karar verildiği takdirde, bu karara karşı temyiz yoluna başvurulabilir“ hükmü uygulanamaz. İlk Derece Mahkemesinin kararı, madde 341/1 kapsamında İlk Derece Mahkemelerinden verilen nihai kararlar niteliğinde olup istinaf yoluna başvurulması gerekmektedir. Yukarıda belirtilen nedenlerle İlk Derece Mahkemesince verilen kararın, temyiz kanun yoluna tabi olmayıp istinaf kanun yoluna tabi olduğu anlaşılmıştır. KARAR Açıklanan sebeplerle; Belirtilen işlemlerin yerine getirilmesi için dosyanın, ilgili Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmek üzere, hükmü veren Ankara 10. İş Mahkemesine İADESİNE, 11.03.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

13 yaşındaki (D)'nin bir maden ocağında çalıştırılmak istenmesi, Anayasa'daki hangi kurala aykırılık teşkil eder?

A) Dinlenme hakkına.
B) Ücretli izin hakkına.
C) Kimsenin yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamayacağı kuralına.
D) Sendika kurma hakkına.
E) Toplu iş sözleşmesi hakkına.

Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol