1982 Anayasası Madde 82

1982 Anayasası 82. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 82 – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinde ve bunlara bağlı kuruluşlarda; Devletin veya diğer kamu tüzelkişilerinin doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak katıldığı teşebbüs ve ortaklıklarda; özel gelir kaynakları ve özel imkanları kanunla sağlanmış kamu yararına çalışan derneklerin ve Devletten yardım sağlayan ve vergi muafiyeti olan vakıfların, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sendikalar ve bunların üst kuruluşlarının ve katıldıkları teşebbüs veya ortaklıkların yönetim ve denetim kurullarında görev alamazlar, vekili olamazlar, herhangi bir taahhüt işini doğrudan veya dolaylı olarak kabul edemezler, temsilcilik ve hakemlik yapamazlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, yürütme organının teklif, inha, atama veya onamasına bağlı Resmî veya özel herhangi bir işle görevlendirilemezler. (Mülga ikinci cümle: 21/1/2017-6771/16 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği ile bağdaşmayan diğer görev ve işler kanunla düzenlenir. 4. Yasama dokunulmazlığı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

41 karar eşleşti
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
882 a) Anayasa Mahkemesi'ne icra iflas Yasasının 82/1. maddesinde yer alan devlet mallarının haczedilmeyeceği kuralının iptali ile ilgili olarak açılan davada Yüksek Mahkeme;
Hukuk Genel Kurulu 2003/12-116 E., 2003/111 K. Hukuk Genel Kurulu 2003/12-116 E., 2003/111 K. - BORÇLU VAKIF ÜNİVERSİTESİ - HACZEDİLMEZLİK KURALI- 2004 S. İCRA VE İFLAS KANUNU [ Madde 82 ] "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki davadan dolayı, bozma üzerine direnme yoluyla; (Ankara Altıncı icra Hakimliğinden verilen 27.8.2002 gün ve 2002/569-798 sayılı kararın bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'ndan çıkan 25.12.2002 gün, 2002/12-1101 Esas, 1113 karar sayılı ilamın, karar düzeltilmesi yoluyla incelenmesi davacı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla; Hukuk Genel Kurulu'nca dilekçe, düzeltilmesi istenen ilam ve dosyadaki ilgili bütün kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, icra memurunun yasaya aykırı olarak yaptığı savlanan Başkent üniversitesine ait hastane ve otelin gelirlerinin haczi işleminin iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili, Başkent Üniversitesi'nin 3961 sayılı Yasaya göre kurulmuş kamu tüzel kişiliğini haiz bir vakıf üniversitesi olduğunu, 2547 sayılı Yasanın 56 ve Ek 7. maddeleri gereği devlet üniversitelerine tanınan tüm mali kolaylık ve muafiyetlerden vakıf üniversitelerinin de yararlanacağını, Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarının vakıf üniversitelerinin mallarının haczedilemeyeceği yönünde olduğunu, vakıf üniversitelerinin kamulaştırma yetkisine haiz olduğunu, vakıf üniversitelerinin tesislerinin yasada yapılan değişiklikle resmi bina statüsüne alındığını, bu yönleri ile devlet üniversitelerinden hiç bir farkının olmadığını bu nedenlerle mallarının haczedilemeyeceğini, öte yandan Başkent Üniversite kampüsünde kurulacak olan okul, derslik ve laboratuarlara tahsisine karar verildiğini, bu bakımdan da gelirlerin haczinin olanaklı olmadığını belirterek icra memurunun işleminin iptalini istemiştir. Davalı, Devlet Yüksek Öğretim Kurumlarının özel bütçeli kuruluşlar olduğunu, 2547 sayılı Yasada mali kolaylıklardan yararlanarak kuruluşları üniversiteler ve ileri teknoloji enstitüleri olarak sınırladığını, bunların arasında hastane ve oteller bulunmadığını, kaldı ki icra dairesince üniversitenin eğitim ve öğretim hizmetlerini yürütmeye dönük bina, tesis ve araç-gereç üzerine haciz konulmadığını, davacının devlet kurumlarının aksine, borçlarını bir plan ve program dahilinde ödeme mecburiyetinin olmadığını, buna zorlayan hükümlerin de olmadığını, davacının malları ve gelirlerinin devlet malı niteliği taşıdığı varsayılması halinde, davacının borçlarını ödemesinin kendi keyfine ve takdirine bırakılması anlamına geleceğini, davacının kuruluş yasası olan 3961 sayılı Yasada mallarının ve gelirlerinin devlet malı olduğuna dair bir hüküm olmadığını, haczedilmezliğin istisnai bir durum olup, yasasında bu yönde bir hüküm de bulunmadığını, öte yandan davacı üniversitenin yönetim kurulunun malları ve gelirleri, kamu hizmeti niteliği taşıyabilecek bir hizmete tahsis etme yetkisinin bulunmadığını, dolayısıyla bu kararın yasal dayanaktan yoksun olup yok hükmünde olduğunu, bu nedenle davacı üniversitenin gelirlerinin haczinin mümkün olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemenin, davacı üniversitenin bir kamu tüzel kişisi olduğu, bu nedenle İİY.nın 82/1 maddesi anlamında mal ve gelirlerinin devlet malı sayılacağından haczedilemeyeceği yönünde verdiği karar, Özel Dairece, yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur. Uyuşmazlık, davacı vakıf üniversitesinin mallarının devlet malı olup olmadığı ve mallarının haczinin olanaklı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 1982 Anayasası'nın 130. maddesinin ikinci fıkrasında; kazanç amacına yönelik olmamak şartıyla vakıflar tarafından Devletin gözetim ve denetime tabi yüksek öğretim kurumları kurulabileceği hükmü getirilmiş ve son fıkrasında, vakıflar tarafından kurulan yüksek öğretim kurumlarının mali ve idari konular dışında kalan akademik çalışma, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden Devlet tarafından kurulan yüksek öğretim kurumları hakkındaki hükümlere tabi olacakları açıklanmış, ayrıca üniversitelerin kamu tüzel kişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip olmak üzere Devlet yada vakıflar tarafından kanunla kuracakları belirtilmiştir. 2547 sayılı Yüksek Öğretim Yasası'da Anayasal hükümlere parasal olarak getirilen hükümler bir bütünlük taşımakta, hukuksal dayanak, yasayla kurulma yönlerinden vakıfların yüksek öğretim kurumları açmaları ile Devletin yüksek öğretim kurumu açması arasında bir farklılık gözetmemekte, gelir kaynakları bakımından farklılık ise, yalnızca vakıfların mali ve idari yönlerden kendilerine özgü bir sistem içinde bulunmalarından kaynaklanmakta ve kurucusunun farklılığı nedeniyle ayrıcalıklı hükümlere bağlı kılınmış bulunmaktadır. Devlet yüksek öğretim kurumlarının kurucusu "Devlet", vakıf yüksek öğretim kurumlarının kurucusu vakıftır. Buna göre, devlete ait yüksek öğretim kurumlarının temel mali kaynağı kamu maliyesi olmasına karşın, vakıf yüksek öğretim kurumlarına belli miktarda devlet yardımı yapılmakla birlikte, burada temel mali kaynak bu vakıf öğretiminden yararlananların bu kurumlara yaptıkları ödentilerdir. Uyuşmazlık konusu ile ilgili yasa kuralı, icra iflas Yasasının 82. maddesinin 1. fıkrasındaki hükümdür. Buna göre; Devlet Malları ile özel yasalarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar haczedilemez. icra iflas Yasasındaki bu hükmün konuluş nedeni, 15.1.1947 gün ve 1947/14-5 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı gibi; Kamu hizmetlerinin düzenli ve aralıksız bir tarzda yürütülmesini sağlamak amacını güder. Devletin kendisine ait borcu ödemesi zorunluluğu, Devlet kamu kişiliğinin saygınlık ve onuru gereği bulunmakta, Devletten alacaklı bulunan kişilerin kavuşturma yollarına başvurmalarına gerek bulunmadan alacaklarını alabilmeleri öngörülmektedir. Öğretiye göre de, Devlet mallarının haczedilmemesinin çeşitli nedenleri vardır. Her şeyden önce Devleti niteleyen egemenlik, buna karşı cebir (zorlayıcı güç) kullanılmasıyla bağdaşmaz. Cebir kullanılması Devlete tanınmış bir yetki olup, bu yetkiyi devletin kendisine karşı kullanması düşünülemez. Devletin borçlarını, herhangi bir cebir kullanmadan kendiliğinden ödeyeceği, hukuk devletinin gereği olup, doğaldır. Ayrıca kamu hizmetlerinin aksatılmadan ve kesintiye uğramadan sağlanması ve bütçenin getirdiği esasların cebri icra sonucunda öngörü dışı ihlallere uğratılmaması esastır. (Prof.Dr. Baki Kuru icra iflas Hukuku, Ankara 1983, s: 294, Prof.Dr. Saim Üstündağ, icra Hukuku Esasları, İstanbul 1984 s.190) Diğer yandan devlet mallarının haczi bu malların tahsis şeklini değiştirdiğinden, devletin malvarlığında (patrimuan) ve mali hukuka devamlılığı bozarak kamu yararına zarar verir (Talih Uyar, icra Hukukunda Haciz Manisa 1983, s:386) Devlet malları 1050 sayılı Genel Muhasebe Yasasının 2. maddesine göre, gerek kamu hizmetine doğrudan doğruya tahsis edilmiş bulunan, gerek sağladığı mali yarar vesaire dolayısıyla faydalanılan bütün mallardır. (Prof.Dr. Ejder Yılmaz Devlet Malları Hak ve Rüçhanlığına Sahip Malların Haczedilmemesi Prof.Dr. Yaşar Yalçın'a Armağan, Türkiye iş Bankası Yayınları) İcra İflas Yasasının 82. maddesinin 1. fıkrasında da belirtildiği üzere bazı yasalarda haczedilmezlikle ilgili özel düzenlemeler vardır. Bunlardan bazıları, Hukuk Genel Kurulu'nun bozma ilamında sayılmış olup bunlara ek olarak, 2849 sayılı Kefalet Yasası m.11, 4178 SY. Yasa m. 12, 4933 sayılı Yasa m. 13, Türk Ticaret Yasası m. 753, m. 892/1, 7397 sayılı Yasa m. 14/3, 2821 sayılı Sendikalar Yasası m. 64/2, 657 sayılı Devlet Memurları Yasası m. 203/3, m. 207/4, m. 236, 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Yasası m. 143, m. 154/2, m. 176, m. 177/2, 1164 sayılı Arsa Ofisi Yasası, 2834 sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri ve Birlikleri Yasası m. 8, m. 16/3, 1512 sayılı Noterlik Yasası m. 38/5, 854 sayılı Deniz İş Yasası m. 32 ve benzerini sayabiliriz. İcra İflas Yasasının 82/1 maddesine göre haczedilemeyen Devlet Malları kavramı, salt Devlet tüzel kişiliği içindeki genel ve katma bütçeli dairelerin ellerinde bulunan ve idare ve muhasebesi 1050 sayılı Genel Muhasebe Yasasına tabi malları kapsar. Yine devlet malı olmamakla birlikte haczedilemeyeceği özel yasalarda belirtilen mallar da haczedilemez. Bu mallara örnek olarak kamu iktisadi teşebbüslerinin malarını gösterilebilir (233 sayılı KHK. m. 57/2). Son olarak devlet malları hak ve rüçhanlığını haiz mallarda haczedilemez. Buna örnek de Ordu Yardımlaşma Kurumu Yasasının 37. maddesidir. Devlet mallarının gösterdiği bu hukuki karakter, bu malların ya doğasından, yada kamunun kullanımına ve yararlanmasına sunulmuş bulunmasından, veyahut bir kamu hizmetinin unsurunu oluşturmasından kaynaklanır. Bu karakterler, devlet mallarının özel mallar karşısındaki hukuki niteliğini belirttiği gibi idarenin bunlar üzerinde sahip olduğu hakların niteliğini, ferdin bunlar karşısındaki durumunu ve yararlanma yetkilerini aydınlatır. (Ord.Prof.Dr.Sıddık Sami Onar, İdare Hukukunun Umumi Esasları Cilt 2 İstanbul 1964 s.1319) Karşılaştırmalı hukuka baktığımızda, İsviçre ve Fransa ve Almanya'da kural olarak devlet mallarının haczedilebilirliği kabul edilmiştir, (İsviçre icra iflas Yasası m. 92-94, Fransa Medeni icra Usulleri Hakkındaki Yasa m. 14, Federal Almanya Hukuk Usulü Yasası m. 882 a) Anayasa Mahkemesi'ne icra iflas Yasasının 82/1. maddesinde yer alan devlet mallarının haczedilmeyeceği kuralının iptali ile ilgili olarak açılan davada Yüksek Mahkeme; "Devlet mallarının haczedilmeyeceğine ilişkin kural Devletin borçlarını kendiliğinden ödeyeceği ve bunun hukuk devletinin gereği olduğu esasına dayanır. Devlet mallarının haczi, bu malların kullanma biçimini değiştireceğinden, devletin malvarlığında ve mali hukukta sürekliliğe engel olarak, kamu yararına zarar verir. Uyuşmazlık konusu olayda, borcun hiç ödenmemesinden değil, bütçe olanaklarına göre, yılını aştığı için gecikerek ödemenin sağlanacağından söz edilmektedir. Devletin etkinliklerinde kamu hizmeti ve dolayısıyla kamu yararı önde geldiğine göre, bir alacaklının kişisel çıkarı için devlet mallarının haczi, diğer değişle özel yararın kamu yararına yeğlenmesi (tercih edilmesi) söz konusu olamaz. Öte yandan, yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmez. Anayasanın 10. maddesinde yer alan eşitlik, mutlak anlamda eşitlik olmayıp, haklı nedenlerin varlığı durumunda farklı uygulamalara olanak veren bir ilkedir. Durum ve konumdaki farklılık, hukuksal özellikler, kimi kişiler yada topluluklar ve kuruluşlar için değişik kurallar ve uygulamaları gerekli kılar. Kimi yurttaşların haklı bir nedene dayandırılarak değişik kurallara bağlı tutulmaları eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Anayasanın amaçladığı eşitlik eylemi değil, hukuksal eşitliktir. Aynı hukuksal durumların aynı, ayrı hukuksal durumların ayrı kurallara bağlı tutulması, Anayasanın öngördüğü eşitlik ilkesine uygun düşer" gerekçeleriyle 2004 sayılı icra İflas Yasasının 538 sayılı Yasa ile değişik 82. maddesinin 1. bendinde yer alan "Devlet malları" sözcüklerinin Anayasa'ya aykırı olmadığı sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin 21.10.1992 gün ve 1992/13 ve 1992/50 K. sayılı içtihadı) Bununla birlikte yine Anayasa Mahkemesine, özelleştirme kapsamına giren kuruluşların ekonomik değer taşıyan varlıklarına, haciz yasağı konulması ile ilgili 4046 sayılı Yasanın 15. maddesinin iptali ile ilgili olarak açılan davada verdiği kararda; "Özelleştirme kapsamına giren kuruluşların, ekonomik değer taşıyan varlıklarına haciz yasağı konulmasının, bunların satışından elde edilecek geliri, dolayısıyla kamu yararına olumlu yönde etkileyebileceği düşünülebilirse de, kişi hakları karşısında böyle dolaylı bir kamu yararı düşüncesine öncelik verilemeyeceği, hukuk devletinde asıl olanın temel hak ve özgürlüklerin korunması olduğunu, aksi durumda, hak arama özgürlüğünün sınırlandırılması nedeniyle alacaklarını elde edemeyen kişilerin haklarına kavuşmalarının sağlanması yönündeki anayasal hak arama özgürlüğüne olduğu kadar, hukuk devleti olmanın gereklerine de aykırı olacağı, kamu yararı amacıyla da olsa, hak arama özgürlüğünü etkisiz hale getiren bir düzenlemenin demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmayacağından Anayasa'ya uygun bir sınırlama olarak kabul edilemeyeceği, bu nedenlerle Anayasanın 36 ve 13. maddelerine aykırı olduğu, bu cümleden olarak; itiraz konusu kuralın, 4046 sayılı Yasa sebebiyle özelleştirmeye alınan kuruluşlar ile alınmayanların alacaklıları arasında eşitlik ilkesi ile bağdaşmayan farklı uygulamalara neden olunacağı ve bu açıdan Anayasa'nın 10. maddesine aykırılık oluşturacağı, açık bir biçimde ifade edilmiştir (Anayasa Mahkemesinin 31.1.1997 gün ve 1996/66 E. ve 1997/7 K. sayılı ilamı). Öğretide, devlet mallarının haczedilmezliği ilkesinin gerekliliğinin tartışıldığı, bu bağlamda, bu kuralın, kamu mallarının yapısı, ait olduğu kamu idaresi ve korunması yönünden hiçbir ayrım getirmeden tek düze olarak bu konuyu düzenlemekte olup, kamu hizmetlerinin çeşitliği ve gereksinmeleri yönünden hukuka uygun ve adil bir uygulama yolunu kapamakta ve adeta kamu gücünü kullananları hukuk dışına itmekte olduğu, (G.Dinçer/S.Tüzün, s. 181-182) Devletin, borcunu kendi isteği ile ödeyeceği inancının genelde kurumsal bir iyimserlikten öteye geçmemekte olduğu, Haczedilebilecek malları olan kamu tüzel kişileri ile devlet arasında bu konuda ayrımı gerektiren bir durumun olmadığı, gerçek ve tüzel kişilerin mallarının haczedilebildiği gibi, devletin özel mallarının da haczedilmesi gerektiği, ancak devletin iyeliğinde olan, tapuya yazılan ve yazılmayan mallar ayrımı ile kamuya özgülenen, kamu hizmetlerinin yerine getirilmesine ayrılan mallar ve değerlerle kurum ve kuruluşlarda araç ve gerekçelerin işlevleri gözetilerek hangilerinin ve ne ölçüde haczedilebileceği ve haczedilemeyeceğinin açıkça belirtilmesi gerektiği, yargı kararları ile kesinleşmiş olan bireyin alacağı karşısındaki devlet mallarının ayrıcalığına dayanan haczedilmezlik engelini kaldıracak yada yumuşatacak yes.183) Bu konuda 24 Mart 2001 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan "Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı"n da öngörülen düzenlemelerle bu konuda yeni açılımlar yapılabileceği (Prof.Dr. Yaşar Karayalçın Devlet Borçları "Devlet Malları Haczedilemez Kuralı"- Özel Hukuk ve Anayasa Mahkemesi Kararları Sempozyumu 1-11 Mayıs 2001 Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü) ve bu alanda devlet borçlarının kişisel alacaklılar açısından vadesinde ödenmesini sağlayacak bir düzenlemenin, alacaklı vatandaşlarımızın Avrupa insan Hakları Mahkemesinde hak aramalarını da gereksiz kılacağı ileri sürülmüştür (Dr.Şeref Ünal Avrupa insan Hakları Sözleşmesi insan Haklarının Ulusal ilkeleri Ankara TBMM Kültür, Sanat ve Yayınları No.89, 2001). Tüm bu açıklamaların ışığında somut olaya baktığımızda, yukarıda değinildiği gibi, borçlu Başkent Üniversitesi 2547 sayılı Yüksek Öğretim Yasasının 17.8.1983 gün ve 2880 sayılı Yasayla değişik ek madde 2'nin verdiği yetki çerçevesinde 15 Ocak 1994 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 13.1.1994 gün ve 3961 sayılı Yasa ile kurulmuş olup, kuruluş yasasında, "YÖK Yasasının Vakıf Yüksek Öğretim Kurumlarına ilişkin hükümlerine tabi olmak üzere kamu tüzel kişiliğine sahip bir kuruluş olduğu belirtilmiştir. 2547 sayılı Yüksek Öğretim Yasasına göre, Devlet Üniversiteleri, tüzel kişiliğe sahip, katma bütçe ile idare edilen, istisnalar dışında 1050 sayılı Genel Muhasebe Yasasına (Muhasebe-i Umumi Kanununa) tabi kuruluşlar olduğu vurgulanmaktadır. Aynı yasaya göre devlet malları, Devlet Tüzel Kişiliği içinde yer alan Genel ve Katma bütçe ile idare edilen dairelerin ellerinde bulundurdukları malları kapsar. Bu kuruluşların isimleri ise her yıl TBMM.'den geçen Bütçe Yasasında yer alır. Davacı Üniversitenin bu kapsamda Bütçe Yasasında yer almadığı anlaşılmaktadır. icra iflas Yasasının 82/1. maddesinde açıklanan biçimde bir kuruluşa ait malın devlet malı sayılabilmesi için bu kuruluşun, bütçesinin 1050 sayılı Genel Muhasebe Yasasına tabi olması, Bütçe Yasasında sayılan Genel yada Katma bütçeli daireler arasında yer alması, mallarının kamu hizmetlerine doğrudan tahsis edilmiş olması, sağladığı ekonomik ve sosyal yararlar dolayısıyla kamunun yararlandığı ve öz sermayesi devletçe temin edilen bir kuruluş olması gereklidir. Bu nedenle, özel yasalarında bir kuruluşun kamu tüzel kişisi olduğunun belirtilmesi durumunda bu ifade, başlı başına o kuruluşun mallarının İİK. m. 82/1 anlamında haczedilemeyeceği anlamına geldiği sonucunu doğurmaz. Kuruluşların malları da devlet malı kapsamına girmediğinden, bu kuruluşların mallarının haczedilebileceği kabul edilmektedir. (YHGK.nun 4.10.1974 gün ve 1971/1-261-1050 sayılı ilamı, Y.12.H.D.nin 6.12.1993 gün ve 1993/14707-19070, 17.10.1977 gün ve 1977/7845-8664, 6.4.1976 gün ve 1976/1702-4288 sayılı ilamları) Devlet mallarının haczedilmezliği kuralı, kamu hizmetini yerine getirmenin gereği ve devletin borçlarını kendiliğinden ödeyeceği ve bunun hukuk devletinin bir gereği olduğu, bu yolla devletin, kamunun zararının önlenmesi ve kamu hizmetlerinin bütçe yasalarında öngörülen biçimde ve aksaklığa yol açılmadan yürütülmesi amaçlarına dayanır. Devlet kendi borçlarını ödemek için özel düzenlemeler getirmiştir. 1050 sayılı Genel Muhasebe Yasasının 26.10.1988 tarih ve 3488/1. maddesi ile değişik 59. maddesinin 2. fıkrasında; "ilgili yada geçen ve eski yıllar borçları tertiplerinden ödenmeyen ilama bağlı borçlar Maliye ve Gümrük Bakanlığı bütçesi ile katma bütçelerde yer alan ilama bağlı borçlar tertiplerinden ödenir. Bu tertiplerdeki ödenekleri, yetmemesi halinde arttırmaya, Maliye ve Gümrük Bakanı yetkilidir." Burada açıklanan biçimde, devletin ilama dayalı borçlarını ödemesini sağlayacak hükümler koyarken bir kamu tüzel kişisi olan davacı borçlu vakıf üniversitesinin borcunu ifa ederken, bu ifayı onun istencine (iradesine) bıraktığı düşünülemez. Diğer taraftan kamuya tahsis işlemi, devlet tüzel kişiliği içinde yer alan bazı kuruluşlara tanınan özellikli ve istisnai bir düzenleme olduğundan yasaya dayanması gerekir. Oysa ki, davacı üniversitenin kuruluş yasasında bu yönde bir hüküm yoktur. O halde davacının mallarını ve gelirlerini kamu hizmetine tahsis yönünde aldığı kararın ve bunu onayan YÖK'ün aldığı kararın bağlayıcı olmayacağı açıktır. Tüm bu açıklamalara göre; Haczedilmezlik kuralının, gerek uluslararası karşılaştırmalı hukukta gerek öğretide, gerekse son yıllarda geliştirilen Anayasa Mahkemesi ve yargısal görüşlerde sınırlandırılması gerektiği ve bu düzenlemenin son derece ayrıksal (istisnai) durumlarda söz konusu olması gerektiği bu bağlamda bir kamu tüzel kişisinin mal ve gelirlerinin haczedilmemesi için özel yasasında açık hükmün bulunması gerektiği, aslolanın her özel ve tüzel kişinin borcunu zamanında ödemesi olduğu, bunun gerek hukuk devleti ve hak arama özgürlüğünün gerekse de ekonomik ve sosyal hayatın bir sarsıntıya uğramadan devamının sağlanmasının gereği olduğu, bu nedenlerle davacı borçlu vakıf üniversitesinin, davaya konu P .......... Thermal Resort Otelinin bankalardaki gelirlerinin ve Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesinin döner sermayesinin gelirlerinin haczedilebileceği sonucuna varılmıştır. Bu nedenle direnme kararı hatalıdır. Açıklanan nedenlerle düzeltilmesi istenilen Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun kararının usul ve yasaya uygun olduğu anlaşıldığından davacı vekilinin karar düzeltme istemi reddedilmelidir. Düzeltilmesi istenen Hukuk Genel Kurul ilamında gösterilen gerektirici nedenlere göre, HUMK.nun 440. maddesinde yazılı sebeplerden hiç birisine dayanmayan ve yerinde olmayan karar düzeltme isteğinin (REDDİNE), 3506 sayılı Yasa'nın 4. maddesinin b-1 fıkrası hükmüne göre takdiren (86.000.000) lira para cezasının düzeltme isteyenden alınmasına, 26.2.2003 gününde oybirliği ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

11. Hukuk Dairesi, 2023/2290 E., 2024/4943 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSakarya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi
tam metni aç
1.1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (1982 Anayasası) 82 nci maddesi.
11. Hukuk Dairesi         2023/2290 E.  ,  2024/4943 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/250 Esas, 2023/39 Karar HÜKÜM : Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ : Kocaeli 2. Asliye Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2019/376 E., 2021/191 K. Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildi. Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip, gereği düşünüldü. I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davalıların kuracakları şirkette yönetici olması için müvekkiline teklifte bulunduklarını, davalıların ısrarı sonucunda müvekkilinin bu teklifi kabul ettiğini, davacı ile davalılar arasında hem kardan pay verileceği, hem de ücretiyle birlikte sigorta primlerinin ödeneceği taahhüt edilerek sözleşme yapıldığını, anonim şirket sözleşmesi başlığı taşımasına rağmen gerçekte iş sözleşmesi niteliği taşıyan sözleşmeye göre taahhütlerin yerine getirilmemesi halinde davacıya cezai şart ödeneceğinin öngörüldüğünü, ancak verilen taahhütlerin yerine getirilmediğini belirterek davacıya ödenmeyen ücret ve haklar ile öngörülen cezai şartın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1.Davalı ... cevap dilekçesinde; davacıyla aralarında alacak verecek ve ücret vermekle ilgili ne bir taahhüt ne de yazılı bir hizmet sözleşmesi olduğunu, davacının arkadaşı olduğunu ve davacının şirket kurma, yönetim kurulu oluşturma aşamasında "bir başkan lazım o da ben olurum" dediğini ve yönetime girmek istediğini, davacının kendi isteğiyle yönetim kurulu başkanı olduğunu, başkanlık süresi içinde davacının maddi manevi hiçbir kaybı olmadığını, zaten kendi isteğiyle 29.11.2017 tarihinde görevinden istifa ettiğini ve birbirlerinden hiçbir taleplerinin olmadığını, arkadaşlıkları bittikten sonra davacının para isteyip, tehditte bulunduğunu, davacının ilkokul mezunu olup güzellik salonu bulunduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. 2.Davalı ... cevap dilekçesinde; davacıyla aralarında alacak verecek ve ücret vermekle ilgili ne bir taahhüt ne de yazılı bir hizmet sözleşmesi olduğunu, davacının arkadaşı olduğunu ve davacının şirket kurma, yönetim kurulu oluşturma aşamasında "bir başkan lazım o da ben olurum" dediğini ve yönetime girmek istediğini, davacının kendi isteğiyle yönetim kurulu başkanı olduğunu, başkanlık süresi içinde davacının maddi manevi hiçbir kaybı olmadığını, zaten kendi isteğiyle 29.11.2017 tarihinde görevinden istifa ettiğini ve birbirlerinden hiçbir taleplerinin olmadığını, arkadaşlıkları bittikten sonra davacının para isteyip, tehditte bulunduğunu, davacının ilkokul mezunu olup güzellik salonu bulunduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI 1.Kocaeli 5. İş Mahkemesinin 22.01.2019 tarih, 2018/372 E. ve 2019/15 K. sayılı kararıyla şirket yönetim kurulu üyeleriyle şirket arasında bir vekalet akdi olduğundan üyelerin şirkete karşı vekil gibi sorumlu oldukları ve yönetim kurulu üyelerinin sorumluluklarının 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununda (6102 sayılı Kanun) özel olarak düzenlendiği ve mutlak ticari dava niteliğinde olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, kararın davacı tarafından istinaf edilmesi üzerine Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesinin 29.05.2019 tarih, 2019/1738 E. ve 2019/714 K. sayılı kararıyla davacının istinafının reddine karar verilmiş ve kararın kesinleşmesi üzerine dosya görevli Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilmiştir. 2.İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacının davalı şirkette yönetici olduğu dönemde alacak hakkının bulunduğu iddiasıyla dava açıldığı, Ticaret Sicil Müdürlüğü'nün kayıtlarına göre davalı şirketin 04.11.2016 tarihinde tescil edildiği, davalı gerçek kişilerin eşit paylarla şirkette kurucu ortak oldukları, esas sözleşmeye göre davacı ...'nun 3 yıl süre ile yönetim kurulu başkanı olarak seçildiği, davacı ...'nun 29.11.2017 tarihinde kendi isteği ile görevinden istifa etttiği, yönetim Kurulu üyelerinin mali haklarının düzenlendiği 6102 sayılı Kanun'un 394 üncü maddesine göre esas sözleşmede hüküm bulunması ya da genel kurulun bu yönde karar alması durumunda yöneticilere maddi menfaat sağlanabileceğinin belirtildiği, uygulamada esas sözleşmede açıkça yöneticiye mali fayda sağlanmayacağına dair düzenleme bulunmaması yahut genel kurul kararlarında açıkça yöneticilerin mali haklarını engelleyici karar alınmadıkça yöneticilerin huzur hakkını kazanacağının kabul gördüğü, davacının davalı şirkette sigorta girişinin bulunmadığı, bilirkişi raporunda şirketin genel kurulunda yahut esas sözleşmesinde yöneticiye ödenecek bir meblağın belirlenmediğinin tespit edildiği, dosyaya sunulan delillere göre davacının davalı şirkette kağıt üstünde müdür olarak gösterildiği ancak herhangi bir şekilde emek ve mesaisinin bulunmadığı, aksi yönde delil sunulmadığı, itiraz dilekçesi ile duruşmadaki beyanlar üzerine araştırma yapılmış olsa da davalı şirketin vergi borçları nedeniyle davacının sorumlu olduğu açık olup henüz muaccel bir alacakla karşı karşıya bulunmayan şirket yönünden davacının bu iddialarının davaya konu olmadığı gibi dava tarihi itibarıyla söz konusu iddialar yönünden hukuki yararının da bulunmadığı, davacının hiç mesaisi bulunmayan davalı şirketten alacağının olmadığı, davalı şirketin bu yönde bir uygulamasının da bulunmadığı ve dolayısıyla resen bir miktarın takdirine mahal bulunmadığı, cezai şart talebinin ise davanın işçilik alacağı olarak açılmış olması saikiyle talep edildiği, davacının istifa etmiş olması nedeniyle müsbet zararlardan olan cezai şartın fesih üzerine istenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davacının 1 yıl anonim şirket yönetim kurulu başkanlığı görevini yürüttüğünü, davacının bu görevi yürütmenin karşılığının ödenmediği açık olduğundan ilk derece mahkemesince davacıya ücret hükmedilmemesinin hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu, davacının emek ve mesaisi olmadığı için alacak doğurmadığı ve şirketin muaccel borcu olmadığından hukuki yararın yokluğu gerekçeleriyle davayı reddetmesinin hukuka aykırı olduğunu, davacı ile ortaklar arasında imzalanan sözleşmeye göre sözleşmeyi ihlal eden tarafın cezai şart ödemesi gerektiği hususunun gereği gibi değerlendirilmediğini, bilirkişinin kanuni yetkisinin dışına çıkarak hukuki değerlendirme ve görevini aşan inceleme yaptığını, buna rağmen bilirkişi raporunun hükme esas alındığını, yerel mahkemenin gerekçeli kararında sadece bilirkişi raporuna atıf yaparak hüküm kuruduğunu belirterek yerel mahkeme kararının kaldırılmasını istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacıya ücret ödeneceğine ilişkin esas sözleşmede bir hüküm veya buna ilişkin bir genel kurul kararı bulunduğunun ispatlanamadığı ilk derece mahkemesi kararında isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; müvekkilinin 1 yıl boyunca davalı şirketin yönetim kurulu başkanlığı görevini yürüttüğünü, bu görevi karşılığında davacıya hiçbir ücret ödenmediğini, bu konuda müvekkiline vaatte bulunulduğu halde ödeme yapılmadığı, sigorta girişinin de yapılmadığını, 6102 sayılı Kanun'un 394 üncü maddesine göre müvekkilinin huzur hakkı vs. ücret alma hakkı bulunduğunu, açıkça huzur ve diğer alacakların ödenmeyeceği kararlaştırılmadıkça bu hakkın talep edilebileceğini, şirket yönetim kurulu üyesi nihai olarak şirket borçlarından sorumlu olacağından ücretsiz olarak bu görevi üstlenmesinin hayatın olağan akışına ve hakkaniyete aykırı olduğunu, şirketin vergi borçlarıyla davacının muhatap olduğunu, müvekkilinin şirkette emek ve mesaisi olmadığı gerekçesine yer verilmesinin hukuka aykırı olduğunu, 02.11.2016 tarihli şirket ana sözleşmesine göre sözleşmeyi ihlal eden taraftan cezai şart talep edebileceğini, şirke ana sözleşmesinde müvekkilinin münferiden temsile yetkili kılınmasına rağmen davalıların sözleşmeye aykırı davrandığını, şirketin işleyişiyle ilgili davacıdan onay alınmadığını, bilirkişi raporunda hukuki değerlendirme yapıldığını, mahkeme kararındaki gerekçesinin yetersiz olduğunu ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini belirterek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, davacının, davalı şirkette yönetim kurulu başkanlığı görevi yaptığı döneme ilişkin şirketten ve davalılardan alacaklı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 2. İlgili Hukuk 1.1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (1982 Anayasası) 82 nci maddesi. 2. 6102 sayılı Kanun'un 394 üncü maddesi. 3. Değerlendirme 1.Dava, şirket yöneticiliğinden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. İşbu davanın şirket tüzel kişiliğine yöneltilmesi gerekli ve yeterli olup, diğer şirket ortağı davalılar yönünden açılan davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken mahkemece tüm davalılar yönünden davanın esası hakkında karar verilmesi doğru olmamıştır. 2. Davacı vekilinin davalı şirkete yönetik temyiz istemi yönünden yapılan incelemede; 6102 sayılı Kanun'un 394 üncü maddesi (6762 sayılı Kanun'un 333 üncü maddesi) uyarınca yönetim kurulu üyelerine her toplantı günü için bir ücret verilir. Huzur hakkı ana sözleşmeyle tayin ve tespit edilebilir. Ücret tutarı ana sözleşmeyle gösterilmemişse genel kurulca tayin olunur. Huzur hakkı her toplantı için ayrı ayrı olabileceği gibi aylık olarak belirli bir ücret şeklinde de tespit edilebilir. Bazı ortaklık ana sözleşmelerinde yönetim kuruluna ücret ödeneceği hakkında bir hüküm bulunmamakta veya yönetim kurulu yahut genel kurulca ücret ödenmesine dair herhangi bir karar alınmamaktadır. Ancak bilindiği üzere T.C. Anayasası’na göre angarya yasak olup, burada ayrıca bir vergi kaybı da söz konusu olmaktadır. O halde, bu konuda alınmış bir karar olmasa bile yönetim kurulu üyeleri için uygun bir ücret verilmelidir. (Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 04.03.1991 tarih, 1991/9421 E., 1464 K. ve 17.11.2008 tarih, 2007/9664 E., 2008/12866 K. sayılı kararları) Bu durum karşısında mahkemece, huzur hakkı alacağı konusunda inceleme yapılarak, gerekirse bilirkişi aracılığıyla davacının ne kadar ücrete hak kazanacağının tespit ettirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeye dayalı olarak yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış, kararın bu yönden davacı yararına bozulması gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 12.06.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. .
11. Hukuk Dairesi, 2021/5882 E., 2023/441 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi
tam metni aç
1.1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (1982 Anayasası) 82 nci maddesi.
11. Hukuk Dairesi         2021/5882 E.  ,  2023/441 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi HÜKÜM : Esastan ret Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilin 05.05.2011 tarihinden 20.04.2012 tarihine kadar davalıya ait işyerinde dışarıdan şirket müdürü atanarak çalıştığını, işverenin 20.04.2012'de hiçbir sebep göstermeksizin iş akdini tek taraflı olarak feshettiğini, müvekkilinin çalıştığı dönemde davalı şirket tarafından kendisine vadedilen aylık 7.500,00 TL maaş ve aylık 500,00 TL temsil ve ağırlama masraflarının çalıştığı sürece kendisine hiçbir zaman ödenmediğini, davalı şirketin, müvekkilinin alması gereken maaş ücreti alacağını, fazla mesai ücret alacaklarını ödemediğini ileri sürerek sözleşmenin haksız feshinden doğan gerçek maaşı üzerinden 12 aylık maaş alacağından fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000,00 TL'sinin, 1.000,00 TL temsil ve ağırlama giderinin, ihbar tazminatının, hafta tatilinde, resmi tatillerde ve bayram tatillerinde çalışmasına karşılık alacaklarının davalı şirketten faizleri ile tahsiline karar verilmesini talep etmiş, davacı vekili 20.05 2016 tarihli ıslah dilekçesiyle netice-i talebini artırarak toplam 95.000,00 TL alacağın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının istifa ederek işten ayrıldığı 30.04.2012 tarihli Ticaret Sicil Gazetesi'nde tescil ve ilân edilmesine rağmen tescil tarihinden beri herhangi bir itiraz ileri sürmediğini, davacının şirketlerinden hiçbir hak ve alacağının bulunmadığını, dava dilekçesinde belirtilen tarihlerde davacının başka yerde sigortalı olduğunu, davacının talep ettiği ücretin gerçek dışı olduğunu, davacının şirketten istifasından sora gerçekleşen ve 01.08.2013 tarihli Ticaret Sicil Gazetesi'nde ilân edilen karara göre bile müdürler kurulu üyelerine ücret verilme yetkisinin aylık 5.000,00 TL'yi geçmemek kaydıyla alınacak genel kurul kararıyla ortakların onayına bırakılmasının kararlaştırıldığını, davacının fiilen çalışmasının bulunmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile limited ortaklıklarda da uygulanması gereken mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 sayılı Kanun) 333 üncü maddesi ile 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 394 üncü maddesi gereğince tutarı esas sözleşme ile veya kurul kararı ile belirlenmesi şartı ile huzur hakkına dayalı ücretin ödenebileceği, bu kapsamda davacı müdürün ücrete hak kazanabilmesi yönünden esas sözleşmede hüküm bulunması yahut ortaklar kurulu tarafından alınmış bir kararın bulunması gerektiği, ayrıca müdür olan taraf ile şirket arasında bir vekâlet akdi meydana geldiği, bu konuda uygulanması gereken 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) vekâlet sözleşmesine yönelik hükümleri ile genelde bir hizmet sözleşmesi olduğu da nazara alındığında, vekilin ücrete hak kazanması için fiilen çalışmasının gerektiği, somut olayda davalı şirketin sözleşmesinde ve davacının talebine konu dönem itibari ile ortaklar kurulu kararlarında davacıya ödenmesi gereken herhangi bir ücretin kararlaştırılmadığı, ayrıca Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarına göre davacının aynı dönem itibari ile dava dışı şirketlerde (Atlas Emlak Yatırım A.Ş., Metro Ticari ve Mali Yatırımlar A.Ş.) 30 gün üzerinden sigortalı çalışmasının tespit edildiği, davalı şirket nezdinde tam zamanlı müdür olarak fiilen görev yapılması iddiasının hayatın olağan akışına aykırılık teşkil ettiği, davacı taleplerinin sübut bulmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davanın reddi gerekçesinin yerinde olmadığını, 6102 sayılı Kanun'un 394 üncü maddesinde anonim şirket yöneticilerinin mali haklarına ilişkin açık düzenleme yer alıp limited şirket müdürleri yönünden açık bir düzenleme bulunmadığını, müvekkilinin davalı şirkette müdür olarak çalıştığının ispat edildiğini, davanın reddi kararı üzerine davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilmesinin usuli müktesep hak ihlali olduğunu belirterek kararın kaldırılarak davanın kabulüne karar verilmesini istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacıya ücret, temsil ve ağırlama gideri ödeneceğine dair davalı şirket esas sözleşmesinde hüküm bulunmadığı gibi bu konuda alınmış genel kurul kararı da bulunmadığı, davacının davalı şirkette dışarıdan atanan müdür olarak görev yaptığı dönemde davalıdan farklı tüzel kişiliğe sahip şirketlerde SGK'da kayıtlı olarak çalıştığına dair kaydı bulunduğu, aynı dönemde davalı tarafından davacıya maaş veya temsil ağırlama ödemesi de yapılmadığı anlaşıldığından Mahkemece davanın reddi yönünde verilen karar ve gerekçesinin isabetli olduğu, aksi yöndeki davacı istinaf nedenlerinin yerinde görülmediği, daha önce davacı lehine davanın kısmen kabulü yönünde verilen kararın davalı tarafça istinaf edilmesi üzerine Dairelerinin kaldırma kararı ile dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, kaldırma kararı sonucu yeniden yapılan yargılama sonucu İlk Derece Mahkemesince bu istinaf incelemesine konu kararın verildiği, İlk Derece Mahkemesince kendisini vekille temsil ettiren davalı lehine ıslahla arttırılan müddeabih miktarı dikkate alınarak karar tarihinde yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi (AAÜT) esaslarına göre nispi vekâlet ücreti tayininde isabetsizlik olmadığından buna ilişkin davacı istinaf nedeninin de yerinde olmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; mevzuatta limited şirketler için anonim şirketlerde olduğu gibi yönetim kurulu üyelerinin mali hakları doğrudan düzenlenmemişse de limited şirket müdürlerine yapılacak ödemelerin dolaylı olarak ifade edildiğini, limited şirket ile müdürler arasındaki ilişkinin niteliği vekâlet sözleşmesi de olsa hizmet sözleşmesi de olsa ücretin müdürler için bir hak olduğunu, davacının davalı şirkette çalıştığı dönemde ücret almaya hak kazandığını, Anayasa’nın 18 inci maddesine göre de angaryanın yasak olduğunu, 6102 sayılı Kanun'da limited şirket müdürlerine huzur hakkı, ikramiye ve prim ödenmesini yasaklayan bir hüküm bulunmadığını, limited şirketlerde genel kurul yapma zorunluluğunun ve ücret ile ilgili bir karar alma zorunluluğunun bulunmadığını, şirket ortağı müdürlerine ücret ödenmemesi mümkün ise de dışarıdan atanmış müdüre ücret ödenmemesinin ticari hayatın akışına aykırı olduğunu, dosyadaki delillere göre davacının davalı şirkette müdür olarak çalıştığı dönemde çalışmasının varlığının kabulü gerektiğini, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.01.2015 tarihli kararında açıklanan hususlara göre davacı müdürlük görevini fiilen yerine getirdiğinden ücrete hak kazandığının sabit olduğunu, şirket genel kurulu tarafından ücret ödenmemesine dair verilmiş bir karar olmadığı gibi davacının da bu konuda herhangi bir feragatinin söz konusu olmadığını, tanık ifadelerinin de davacıya ücret verilmesinin kararlaştırıldığı yönünde olduğunu, dava ile ilgili olarak daha önce davacı lehine hüküm kurulduğu hâlde davalı tarafça istinaf yoluna başvurulmadığını, o kararda davalı lehine ücrete karar verilmediği hâlde temyize konu kararda davalı lehine vekâlet ücretine hükmedilmekle usulü müktesep hakka aykırı karar verildiğini, istinaf mahkemesi kararında gerekçe bulunmadığını belirtilerek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, limited şirket müdürü olan davacının maaş, temsil ücreti ve işçilik alacaklarının davalıdan tahsiline yönelik alacak davasıdır. 2. İlgili Hukuk 1.1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (1982 Anayasası) 82 nci maddesi. 2.6102 sayılı Kanun'un 616 ncı maddesi. 3 6098 sayılı Kanun'un 502 nci maddesi. 3. Değerlendirme Dava, limited şirket müdürünün şirkette çalıştığı dönem için ücret alacağı istemine ilişkindir. Dairemizin yerleşik kabulüne göre şirket müdürü ile şirket arasındaki ilişki, vekâlet ilişkisidir. 6102 sayılı Kanun'un 616 ncı maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi uyarınca şirket müdürlerine ödenecek ücretin belirlenmesi yetkisi, limited şirket genel kurulunun devredilemez yetkileri arasında sayılmıştır. Öte yandan 1982 Anayasası'nın 18 inci maddesi uyarınca angarya yasak olup vekâlet sözleşmesine ilişkin 6098 sayılı Kanun'un 502 nci maddesi açısından da şirket müdürlerine bir ücret ödenmesi gerekir. Bu durumda, şirket yöneticilerinin alacağı ücretin şirketle yapacağı sözleşme ile belirlenmesi gerekir ise de, taraflar arasında böyle bir sözleşme bulunmaması hâlinde Mahkemece işçilik hukukundan ayrı olarak kıdem ve ihbar tazminatı söz konusu olmaksızın görev yaptığı dönemde, şirketin işlem hacmi, kârlılık durumu, davacının fiilen icra ettiği faaliyetler de dikkate alınarak makul düzeyde bir ücret belirlenerek bu miktara hükmedilmesi gerekirken davalının başka şirketlerde sigortalı göründüğü gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karara karşı Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan ret kararı doğru olmamış, İlk Derece Mahkemesi kararının bu nedenle bozulması gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1.Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Bozma sebebine göre davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 23.01.2023 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. (M) MUHALEFET ŞERHİ Dava sebebini karşılar şekilde yazılan gerekçe ile kurulan hüküm hukuka uygun olduğundan Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanmasına hükmetmek gerekirken bozulması yönündeki çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
3. Ceza Dairesi, 2021/7933 E., 2022/2479 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
maddesini ihlal edici mahiyette olduğu, sanığın yeniden milletvekili seçilmeden önce, söz konusu suçlara ilişkin soruşturmaya başlanarak kamu davası açıldığı, bu durumda, yeniden milletvekili seçilmiş olsa dahi Anayasa'nın 82/3. maddesinde yer alan düzenleme gereğince milletvekili dokunulmazlığından faydalanamayacağı cihetle, yargılamaya devam edilerek esas hakkında bir karar verilmesi yerine, yaz
3. Ceza Dairesi         2021/7933 E.  ,  2022/2479 K. "İçtihat Metni" I-TALEP: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 21.06.2021 tarih ve 2021/67076 sayılı yazısı ile; silahlı örgüt adına suç işlemek suretiyle örgüte üye olma, görevi yaptırmamak için direnme, suçluyu kayırma ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet etmek suçlarından sanık ... hakkında yapılan yargılama sırasında, adı geçen sanığın yeniden milletvekili seçilerek Anayasa'nın 83. maddesi kapsamında dokunulmazlığa sahip olduğundan bahisle, Anayasa'nın 83/4 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/8-2 maddeleri gereğince kamu davasının durmasına dair Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 05/01/2021 tarihli ve 2021/1 esas, 2021/2 sayılı kararını kapsayan dosya incelendi. Dosya kapsamına göre, suçun işlendiği 19/09/2015 tarihi itibarıyla 25. dönem milletvekili olan ve hakkında soruşturma başlatılarak yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyası Adalet Bakanlığında bulunan, ancak 20/05/2016 tarihinde kabul edilerek 08/06/2016 tarihli ve 29736 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6718 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Türkiye Cumhuriyet Anayasası'na eklenen geçici 20. maddede yer alan, "Bu maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir." hükmü ile dokunulmazlığı kaldırılan sanığın, üzerine atılı suçlardan açılan kamu davasının yargılaması sırasında, bu kez 24/06/2018 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinde yeniden 27. dönem milletvekili seçilmesi üzerine, Anayasa'nın 83/4 ve 5237 sayılı Kanun'un 223/8. maddeleri gereğince sanık hakkındaki kamu davasının durmasına karar verilmiş ise de, Anayasa'nın 14. maddesinde, "(1) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. (2) Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. (3) Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir. " şeklinde yer alan düzenleme, 83/2-4. maddesinde yer alan, "(2) seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır. (4) Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır. " şeklindeki düzenleme, Benzer bir olaya ilişkin Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 1906/2020 tarihli ve 2020/2705 esas, 2020/3678 karar sayılı ilamında, "...Hak ve özgürlüklerin, yine hak ve özgürlükler kullanılarak ortadan kaldırılamayacağını da teminat altına alan Sözleşmenin 17. maddesine paralel Anayasamızın 14. maddesinin amacı yönünden, yukarıda yer verilen yargısal karar ve doktrindeki görüşler Dairemizce de benimsenmektedir. Bu cümleden olarak, ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve anayasal düzene yönelik suç oluşturan söylem ve eylemlerin, belirtilen ilkeler doğrultusunda, Anayasa'nın 14. maddesi gereğince hakkın kötüye kullanılması kapsamında dağerlendirilmesi gerekmektedir.... Demokratik hukuk devletinde, halkın iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli milletvekillerinin, demokratik toplum düzenini koruma yükümlülüklerinin bulunduğunda kuşku yoktur. Bu sisteme bağlı kalacaklarına dair yemin eden vekillerin, ülke bütünlüğüne ve demokratik sisteme yönelik suç işlemeleri halinde milletvekili dokunulmazlığından istifade edemeyeceklerine dair kabulün, Anayasa'nın lafzına ve ruhuna uygun düşeceği değerlendirilmelidir ...seçimden önce işlendiği iddia olunan terör örgütünün propagandasını yapmak suçunun, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 83/2. maddesinde işaret edilen ve 14/2. maddesinde gösterilen temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması niteliğindeki suçlardan olması nedeniyle yasama dokunulmazlığının istisnası kapsamında kalan bu suç bakımından durma kararı verilmesi usul ve kanuna aykırı olduğundan..." şeklinde yer alan açıklama hep birlikte değerlendirildiğinde, Seçimden önce soruşturmasına başlanılan ve Anayasa'nın 14. maddesini ihlal edici mahiyette olan suçlara dair milletvekilleri hakkında, Anayasa'nın 83. maddesinde düzenlenen dokunulmazlık hükümlerinin uygulanmasının mümkün olmadığı anlaşılmakla; Somut olayda sanığın suç tarihinde, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bölücü silahlı terör örgütü PKK mensuplarına karşı yapılan operasyon sırasında, adı geçen bölücü terör örgütünden gelen talimat üzerine, operasyon bölgesine giden 77 kişilik grup içerisinde yer alarak, operasyonu engellemek için teröristlere canlı kalkan olduğu ve bir kısım teröristin kaçmasına sebep olduğu, operasyon bölgesini terk etmesi istenildiği halde direnerek terk etmediği, güvenlik güçlerinin yerlerini ifşa ederek zafiyete sebep olduğu iddia olunan eylemlerinin, Anayasa'nın 14/1. maddesini ihlal edici mahiyette olduğu, sanığın yeniden milletvekili seçilmeden önce, söz konusu suçlara ilişkin soruşturmaya başlanarak kamu davası açıldığı, bu durumda, yeniden milletvekili seçilmiş olsa dahi Anayasa'nın 82/3. maddesinde yer alan düzenleme gereğince milletvekili dokunulmazlığından faydalanamayacağı cihetle, yargılamaya devam edilerek esas hakkında bir karar verilmesi yerine, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 05/05/2021 gün ve 94660652-105-72-9420-2021-Kyb sayılı yazılı istemlerine müsteniden ihbar ve mevcut evrak Dairemize gönderilmiştir. II- OLAY; Suç tarihinde milletvekili olan sanık hakkında, Sason Cumhuriyet Başsavcılığının 14.12.2015 tarih ve 2015/1 sayılı fezlekesi ile 19.09.2015 tarihli tespit tutanağına matuf olaylar kapsamında gözaltına alınarak haklarında yasal işlem başlatılan diğer sanıklar ile birlikte, silahlı örgüt adına suç işlemek suretiyle örgüte üye olma, görevi yaptırmamak için direnme, suçluyu kayırma, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet etme, askeri yasak bölgeler ve güvenlik bölgeleri kanununa muhalefet etme suçlarını işlediğinden Anayasanın 83 maddesi gereğince yasama dokunulmazlığının kaldırılması hususunda hazırlanan dosya Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmiş ancak süreçte 08.06.2016 tarih ve 29736 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 20.05.2016 tarih 6718 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Kapsamında kaldığından işlem yapılmak üzere iade edilmiştir. Fezlekenin iadesine dair yazı ile ekleri 27.06.2016 tarihli Batman Cumhuriyet Başsavcılığının yazısı ile Sason Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Olaya karışan diğer 76 sanık hakkında ise Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2015/294 esas sayılı dosyasına kayden kamu davası açılmıştır. Bu süreçte ayrıca; Sason İlçe Jandarma Komutanlığının 01.08.2016 tarihli yazısı ekinde gönderilen 01.08.2016 tarihli araştırma tutanağı ile de Yamaçlı Tepe mevkiinin güvenlik bölgesi içerisinde kaldığı, şüphelilerin bulunduğu yerin güvenlik bölgesi içerisinde olmadığının tespit edildiği Cumhuriyet Başsavcılığına bildirilmiştir. Sason Cumhuriyet Başsavcılığının, 02.08.2016 tarih, 2016/363 soruşturma, 2016/9 no'lu ve Batman 2 Ağır Ceza Mahkemesinin 2015/294 esas sayılı dosyası ile birleştirme talepli hazırlanan fezlekesi ile silahlı örgüt adına suç işlemek suretiyle örgüte üye olma suçundan TCK'nın 220/6-7 ve 314/3 maddeleri delaletiyle 314/2, 53, 58/9, 63, 3713 sayılı tmk'nın 5; görevi yaptırmamak için direnme suçundan, 2911 sayılı Kanunun 32/2 maddesi delaletiyle TCK'nın 265/1, 3, 4, 53, 58/9, 63, 3713 sayılı TMK'nın 5; suçluyu kayırma suçundan TCK'nın 283/1, 53, 58/9, 3713 sayılı TMK'nın 5; toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet etme suçundan, 2911 sayılı kanunun 32/1 ve TCK'nın 53, 58/9, 63 maddeleri gereğince kamu davası açılması için soruşturma evrakı Batman Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Fezleke, Batman Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/14555 soruşturma sayısına kaydedilmiştir. Batman Cumhuriyet Başsavcılığının 23.08.2016 tarih, 2016/3148 esas ve 2016/358 iddianame nolu, Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2015/294 esas sayılı dosyası ile birleştirme talepli hazırlanan iddianamesi ile sanığın; atılı eylemleri nedeni ile silahlı örgüt adına suç işlemek suretiyle örgüte üye olma suçundan TCK'nın 220/6-7 ve 314/3 maddeleri delaletiyle 314/2, 53, 58/9, 63 ve 3713 sayılı TMK'nın 5, görevi yaptırmamak için direnme suçundan 2911 sayılı Kanunun 32/2 maddesi delaletiyle TCK'nın 265/1, 3, 4, 53, 58/9, 63 ve 3713 sayılı TMK'nın 5, suçluyu kayırma suçundan TCK'nın 283/1, 53, 58/9 ve 3713 sayılı TMK'nın 5, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet etme suçundan 2911 sayılı Kanun'un 32/1 maddesi ve TCK'nın 53, 58/9, 63 maddeleri uyarınca cezalandırılması istenilmiştir. Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 23.08.2016 tarih, 2016/144 dosya nolu kararı ile iddianamenin kabulüne karar verilerek 2016/315 esasa kaydedilen dosya, 23.08.2016 tarihli tensiple verilen karar ile aynı mahkemenin 2015/294 esas sayılı dosyası ile birleştirilmiştir. Bu kapsamda verilen 23.08.2016 tarih, 2016/315 esas ve 2016/315 karar sayılı gerekçeli karar görülmüştür. 2015/294 esas sayılı davanın duruşma zabıtlarından da anlaşılacağı üzere 26.10.2016 tarihli 9. celseden itibaren sanık davada taraf olarak yer almıştır. Yakalama kararına müteakip 20.01.2017 tarihinde savunmasının alınan ve süreçte yeniden milletvekili seçilen sanık, yargılamada vekaletname ibraz eden müdafiinin hukuki yardımından yararlanmıştır. 15.12.2020 tarihli duruşmada diğer sanıklar yönünden esas hakkında mütalaasını bildirmek üzere yeniden iddia makamına tevdiine karar verilen dosyada sanık hakkında yargılamanın durmasına karar verilmiştir. Tefhim olunan hüküm belirtildiği şekli ile şöyledir; "1-Tevsii tahkikat talebi bulunmamaktaysa esas hakkında mütalaasını bildirmek üzere dosyanın yeniden iddia makamına tevdiine, 2-Sanık ... müdafi Av. ...'ın talebi ve iddia makamının mütalaası ile Anayasa Mahkemesi'nin 09/10/2020 tarihli ve 31269 sayılı resmi gazetede yayınlanan başvuru numarası 2018/30030 olan 17/09/2020 tarihli kararı değerlendirilerek sanığın 2018 yılı seçimlerinde yeniden Batman Milletvekili olarak seçildiğinin anlaşılması üzerine her ne kadar yargılama sürecinde milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmış ise de yeniden milletvekili seçildiği anlaşılmakla Anayasa'nın 83/4. maddesinde yer alan "tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır" şeklindeki düzenlemesi doğrultusunda, sanık hakkındaki kovuşturma işlemlerin devam etmesi dokunulmazlığın TBMM'nce yeniden kaldırılmasına bağlı olduğundan, sanık hakkındaki dokunulmazlığın kaldırılması hususunda TBMM'nce değerlendirme yapılarak verilecek kararın mahkememize bildirilmesine kadar yargılama hakkında cmk'nın 223/8-2. cümle hükmü gereğince durma kararı verilmesine, bu husustaki gerekli evrakların usulüne uygun tanzim edilerek kül halinde TBMM'ye gönderilmesine, -Bu hususta sanık müdafinin yüzüne karşı, iddia makamının huzuruyla, kararın tefhiminden itibaren 7 gün içerisinde mahkememize sunulacak dilekçeyle yada tutanağa geçirilmek üzere zabıt katibine beyanda bulunmak suretiyle Batman 3. Ağır Ceza Mahkemesi'ne itiraz yoluna başvurabileceği bildirilmesine (ihtar edildi). 3-2 nolu ara kararda hakkında durma kararı verilen sanık ... hakkındaki dosyanın durma kararının kesinleşmesinden sonra bu dosyadan tefrik edilerek mahkememizin başka bir esasına kaydedilmesine, yeni alacağı esas üzerinden hakkındaki dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin bir karar verilmek üzere TBMM'ye gönderilmesi için usulüne uygun işlemlerin yapılmasına,.." Sonraki süreçte dosya, mahkemenin 2021/1 esasına kaydedilmiştir. Bu kapsamda 05.01.2021 tarihli tensiple de sanık hakkında "yeniden" durma kararı verilmiştir. Verilen karar belirtildiği şekli ile şöyledir; "Mahkememizin 2015/294 esas sayılı dosyasının 15/12/2020 tarihli duruşmasının 3 nolu ara kararı gereğince sanık ... hakkında hakkında tefrik kararı verilmekle dosya yukarıda belirtilen esasa kaydedildi incelendi. ...Sanık ... müdafi Av. ...'ın talebi ve iddia makamının mütalaası ile Anayasa Mahkemesinin 09/10/2020 tarihli ve 31269 sayılı resmi gazetede yayınlanan başvuru numarası 2018/30030 olan 17/09/2020 tarihli kararı değerlendirilerek sanığın 2018 yılı seçimlerinde yeniden Batman Milletvekili olarak seçildiğinin anlaşılması üzerine her ne kadar yargılama sürecinde milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmış ise de yeniden milletvekili seçildiği anlaşılmakla Anayasa'nın 83/4. maddesinde yer alan "tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır" şeklindeki düzenlemesi doğrultusunda, sanık hakkındaki kovuşturma işlemlerin devam etmesi dokunulmazlığın TBMM'ce yeniden kaldırılmasına bağlı olduğundan, sanık hakkındaki dokunulmazlığın kaldırılması hususunda TBMM'ce değerlendirme yapılarak verilecek kararın mahkememize bildirilmesine kadar yargılama hakkında CMK'nın 223/8-2. cümle hükmü gereğince durma kararı verilmesine, bu husustaki gerekli evrakların usulüne uygun tanzim edilerek kül halinde TBMM'ye gönderilmesine, ...Dair, tensiben yapılan inceleme sonucu esas hükümle birlikte Batman 3. Ağır Ceza Mahkemesine itiraz yasa yolu açık olmak üzere oy birliğiyle karar verildi" Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 05.01.2021 tarih ve 2021/1 esas, 2021/2 karar sayılı gerekçeli kararında da sanık hakkında 2016/315 esasa açılan davanın 2015/294 esas sayılı dosyası ile birleştirildiği ve yargılamanın 22. celsesinde sanık yönünden tefrik ve durma kararı verildiğinden bahsedilmiştir. Bu kapsamda kararın durma kararının verildiği bilgisinin yer aldığı kısım ile gerekçesi belirtildiği şekli ile şöyledir; "Sanık hakkındaki dava dosyası Batman 2 Ağır Ceza Mahkemesinin 2016/315 esasına kaydedilmiştir. Batman 2 Ağır Ceza Mahkemesinin 23/08/2016 tarihli 2016/315 esas 2016/315 karar sayılı birleştirme kararı ile iş bu dosya mahkememizin 2015/294 esas sayılı dosyası ile birleştirilerek yargılamaya devam olunmuştur. 2015/294 esas sayılı dosyasının 22. celsesinde sanık ... yönünden tefrik ve durma kararı verilerek dava dosyası mahkememizin yukarıdaki esasına kayıt edilmiştir". "Sanık hakkında silahlı örgüt adına suç işlemek suretiyle örgüte üye olma, görevi yaptırmamak için direnme, suçluyu kayırma, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet etme suçlarından mahkememiz tarafından yapılan yargılama sırasında sanığın 2018 yılı seçimlerinde yeniden Batman Milletvekili seçildiği anlaşılmıştır. Yargılama konusu dosya kapsamında daha önceden sanığın milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmış ise de yargılama devam ettiği sırada yeniden milletvekili seçilmesi nedeniyle; Anayasa'nın 83. maddesi uyarınca yeniden milletvekili dokunulmazlığına sahip olduğu anlaşılmakla sanık hakkındaki milletvekili dokunulmazlığının Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kaldırılması amacıyla, dosya hakkında CMK'nın 223/8-2. cümle hükmü gereğince durma kararı verilerek dosyanın kül halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne gönderilmesine karar verilmiş olup aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur". Karar; e tebligat ile 19.01.2021 tarihinde sanık müdafiinin tebligat adresine konulmuş, 24.01.2021 tarihinde ise okundu sayılmıştır. 25.01.2021 tarihinde Cumhuriyet savcısınca görüldüsü yapılmıştır. 01.02.2021 tarihli kesinleşme şerhlerine göre de itiraz edilmediğinden 01.02.2021 tarihinde kesinleşmiştir. Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 01.02.2021 tarihli yazısı ile gerekçeli karar ve dosya, dokunulmazlığın kaldırılması hususunda TBMM'ce değerlendirme yapılması için Batman Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Batman Cumhuriyet Başsavcılığının 02.02.2021 tarihli yazısı ile de mahkeme yazısı ve ekleri Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmiştir. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 28.04.2021 tarihli yazısı ile gönderilen evrak, Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 05.01.2021 tarih, 2021/1 esas, 2021/2 sayılı kararına karşı kanun yararına bozma yoluna gidilip gidilmeyeceği hususunun değerlendirilmesi yönünden Kanun Yararına Bozma Bürosuna gönderilmiştir. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 05.05.2021 tarih ve 94660652-105 -72-9420-2021-Kyb sayılı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği kanun yararına bozma yoluna ilişkin istem yazısında, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca, Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 05/01/2021 tarihli ve 2021/1 esas, 2021/2 sayılı kararının bozulmasının istenildiği belirtilmiştir. III-KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNE İLİŞKİN UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI: Silahlı örgüt adına suç işlemek suretiyle örgüte üye olma, görevi yaptırmamak için direnme, suçluyu kayırma ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet etmek suçlarından yürütülen yargılama esnasında tekrar milletvekili seçilen sanık hakkında verilen durma kararına konu davanın Anayasa'ya eklenen geçici 20. madde kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve buna bağlı olarak anılan durma kararında hukuki isabet bulunup bulunmadığına ilişkindir. IV- HUKUKİ DEĞERLENDİRME; Ayrıntıları, 14.11.1977 tarih, 3-2 sayılı içtihadı birleştirme kararı ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Dairemizce de benimsenen istikrar kazanmış kararlarında (03.04.2012 tarih 2011/10-438 - 2012/141 sy. 10.05.2011 tarih 6-80-90 sy. 14.12.2010 tarih 4-210-259 sy. 15.06.2010 tarih 9-117-146 sy. 23.06.2009 tarih 9-30-177 sy. gibi) açıklandığı üzere: 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesinde, olağanüstü bir kanun yolu olarak düzenlenen kanun yararına bozma ile; hakim ya da mahkemelerce verilen ve temyiz veya istinaf incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar yahut hükümlerdeki gerek maddi gerekse usule ilişkin hukuka aykırılıkların hem ilgilisi hem de toplum açısından giderilmesi ile ülkede uygulama birliğinin sağlanması amaçlanmaktadır. Ancak kesin kararlara karşı kabul edilmesi nedeniyle bu amaçlara hizmet etmeyen, sadece yapılan uygulamanın hatalı olduğunun tespiti ile yetinilmesi sonucunu doğuran hukuka aykırılıkların bu yolla çözülmesinde kanun yararı olmadığı gibi bu uygulamanın kesin hükmün otoritesini sarsacağı da açıktır. Aynı nedenlerle olağan yasa yollarına göre, kapsamının dar ve sınırlı olması, hukuka aykırılığın, davanın özüne ve cezaya esaslı bir şekilde etki etmesi, tüm hukuka aykırılıkların bir defada giderilmesi gerekmektedir. Ciddi boyuta ulaşmayan, maddi meseleye ilişkin olan, hakimin kanaat ve takdir yetkisi kapsamında kalan hususlar ile infaz aşamasında, soruşturma ya da kovuşturma safhasında alınacak bir kararla giderilebilecek nitelikte olanlar gibi başka bir yol ve yöntemle giderilmesi mümkün olan hukuka aykırılıkların kanun yararına bozma konusu olamayacağı kabul edilmektedir. Kanun yararına bozmada geçerli olan “istekle bağlılık kuralı” gereği, isteme konu edilmeyen hukuka aykırılıklar yasa yararına bozma konusu yapılamayacak, inceleme sırasında Adalet Bakanlığının istem yazısında ileri sürülmeyen ve sonuca etkili bulunan başkaca hukuka aykırılıkların saptanması halinde, bu yönlerden de başvuruda bulunulmasının sağlanması için Adalet Bakanlığına veya koşulları bulunmakta ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına ihbarda bulunulması suretiyle, bu hususlarda da başvuruda bulunulması halinde tüm hukuka aykırılıkların bir defada giderilmesi sağlanacaktır (CGK’nun 14.07.2009 gün ve 163-202; 07.07.2009 gün ve 155-192; 17.07.2007 gün ve 145-172; 02.10.2007 gün ve 82-196 sayılı kararları). Kanun yararına bozmaya dair istem yazısında belirtilen karar yerine başka bir kararın yasa yararına bozulmasına karar verilmesi de isteme bağlılık kuralına aykırılık oluşturur (CGK'nın 29.09.2009 gün 2009/6-177-210 sayılı kararı). Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; tüm hukuka aykırılıkların bir defada giderilmesi gerekmekle, soruşturmanın veya kovuşturma şartının gerçekleşmesini beklemek üzere verilen incelemeye konu Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 05.01.2021 tarihli ve 2021/1 esas, 2021/2 sayılı durma kararından önce de aslında aynı mahkemenin 2015/294 esasına kayden görülen davanın 15.12.2020 tarihli duruşmasında sanık hakkında durma kararı verildiğinin görülmesi karşısında, hüküm çeşitleri arasında sayılmayan ancak kanun yararına bozma istemi kabul edilse dahi hukuken varlığını koruyacak olan iş bu ara kararın da kaldırılması gerekliliği gözetilerek, Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 15.12.2020 tarih, 2015/294 esas sayılı durma kararına yönelik olarak kesinleşip kesinleşmediği de belirlenerek kanun yararına bozma yoluna gidilip gidilmeyeceği hususunda Adalet Bakanlığına ihbarda bulunulması için dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine karar verilmiştir. VI-SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 15.12.2020 tarih, 2015/294 esas sayılı ara kararına yönelik olarak da kanun yararına bozma yoluna gidilip gidilmeyeceği hususunda Adalet Bakanlığına ihbarda bulunulması için dosyanın Adalet Bakanlığına gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 27.04.2022 gününde oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2019/116 E., 2019/275 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi - Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Failin sıfatı ve yürütülen kamu görevinin niteliği esas alınarak belirlenen özel soruşturma usullerine ve kovuşturma makamlarının belirlenmesine ilişkin düzenlemeler de Anayasa'nın ilgili hükümleri ile aynı Kanun'un "Soruşturma ve kovuşturma" başlıklı yedinci kısmında yer alan 82 ila 98. maddeleri arasında hüküm altına alınmıştır.
Ceza Genel Kurulu         2019/116 E.  ,  2019/275 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : Ceza Genel Kurulu Mahkemesi :Ceza Dairesi - Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesi Sayısı : 73/7 - 19/22 Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 03.05.2018 tarihli ve 111-165 sayılı son soruşturmanın açılması kararı ile sanıklar ... ve ...'nın görevi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/1, 43/1 ve 53. maddeleri gereğince cezalandırılmaları isteğiyle açılan kamu davasında Yargıtay 5. Ceza Dairesince 26.09.2018 tarih ve 34-19 sayı ile dairenin görevsizliğine ve sanıklar hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılması için dosyanın Yargıtay 16. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmiştir. Yargıtay 16. Ceza Dairesince 24.10.2018 tarih ve 7-7 sayı ile; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 11.07.2017 tarihli ve 245 sayılı iş bölümü kararı gereğince yargılamanın Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılması gerektiğinden bahisle görevsizlik kararı verilmiştir. Yargıtay 9. Ceza Dairesince 15.11.2018 tarih ve 73-7 sayı ile; yargılamaya Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince devam edilmek üzere dairenin görevsizliğine karar verilmiştir. Dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince de 17.01.2019 tarih ve 19-22 sayı ile; sanıklar hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesince yargılama yapılmak üzere mahkemenin görevsizliğine ve oluşan görev uyuşmazlığının çözümü için dosyanın Ceza Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının uyuşmazlığın giderilmesi istekli 26.02.2019 tarihli ve 17739 sayılı görüş yazısı ile Ceza Genel Kuruluna gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken konu, Yargıtay 9. Ceza Dairesi ile Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesi arasında oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının çözümlenmesine ilişkindir. Sanıkların Adana Cumhuriyet savcısı olarak görev yapmaktayken, sanık ...'ın 20.01.2014 tarihinde Mersin Cumhuriyet savcılığına, sanık ...'nın da 18.07.2014 tarihinde Zonguldak Cumhuriyet savcılığına atandığı, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) sistemindeki kayıtlara göre; her iki sanığın da Adana Cumhuriyet savcısı olarak görev yaptıkları dönemde, kamuoyunda “MİT Tırları” olarak bilinen adli soruşturma kapsamında işledikleri iddia olunan cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme, devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme ile devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama suçlarından dolayı yürütülen soruşturma kapsamında 08.05.2015 tarihinde tutuklandıkları, Hâkimler ve Savcılar Kurulunca verilen kovuşturma izni üzerine bu suçlardan cezalandırılmaları talebiyle ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay ilgili dairesince yargılamalarının yapılması için haklarında son soruşturmanın açılması kararı verildiği ve Yargıtay 16. Ceza Dairesince görülmekte olan 2015/1 esas sayılı davada yargılamalarının devam ettiği, Bununla birlikte, her iki sanığın Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) silahlı terör örgütüne üye oldukları gerekçesiyle Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulunca 24.08.2016 tarihli ve 426 sayılı kararla meslekten çıkarıldıkları, Sanıkların, bir kısmı sonradan atandıkları yerlerde görev yaptıkları tarihte, bir kısmı da tutuklu bulundukları sırada, kamuoyunda “MİT Tırları” olarak bilinen ve yine çeşitli illerde yürütülmekle birlikte kamuoyuna yansıyan diğer bazı adlî soruşturma ya da davalarla ilgili olarak, gerek kendileri, gerek avukatları aracılığıyla yaptıkları ve gazetelerde veya internet ortamında yayınlanan basın açıklamaları üzerine 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 82. maddesi gereğince başlatılan inceleme sonucunda, Hakimler ve Savcılar Kurulunun 09.01.2018 tarihli ve 14 sayılı kararıyla; “Hakkında soruşturma yürütülen ilgililerin basın yayın organları ile internet sitelerinde yer alan demeçlerinde üyesi oldukları FETÖ/PDY adlı silahlı terör örgütünün hükümet politikalarından duyduğu rahatsızlık nedeniyle; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetini, gerek yurt içinde gerekse uluslararası platformda zor durumda bırakmak ve itibarsızlaştırmak için, yargısal yükümlülük ve görev ile bağdaşmayacak şekilde kamuoyunda 'MİT Tırları, KCK Davaları, Reyhanlı Patlaması, Niğde Saldırısı, Suruç Patlaması' olarak bilinen soruşturmalarla ilgili açıklamalarda bulunmak suretiyle, Milli İstihbarat Teşkilatının Suriye'de faaliyet gösteren aşırı grupları desteklediği ve El-Kaide Terör Örgütüne tırlarla silah gönderdiği intibaını oluşturacak ve Türkiye'nin uluslararası alanda itibarım sarsamaya dönük, Türkiye'yi terörü destekleyen bir ülke pozisyonuna sokmaya yönelik, ülkemiz aleyhine yanlış algılar oluşmasına neden olacak biçimde gerçeğe aykırı haber yapılmasına, görevi gereği öğrendikleri istihbarı bilgileri kamuoyu ile paylaşarak devletin istihbarat kuruluşu olan MİT'in terör örgütleri ile işbirliği yaptığı, faaliyetlerini sağlıklı bir şekilde yürütemediği algısının oluşmasına sebebiyet verdikleri” gerekçesiyle 2802 sayılı Kanun'un 89. maddesi uyarınca kovuşturma izni verilmesi üzerine Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesince sanıkların söz konusu basın açıklamalarını yapmak suretiyle görevi kötüye kullanma suçunu işledikleri iddiasıyla haklarında son soruşturmanın açılması kararı verildiği, İlk derece mahkemesi sıfatıyla dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 26.09.2018 tarih ve 34-19 sayı ile; "...Hakkında soruşturma yürütülen ilgililerin basın yayın organları ile internet sitelerinde yer alan demeçlerinde üyesi oldukları FETÖ/PDY adlı silahlı terör örgütünün hükümet politikalarından duyduğu rahatsızlık nedeniyle; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetini, gerek yurt içinde gerekse uluslararası platformda zor durumda bırakmak ve itibarsızlaştırmak için, yargısal yükümlülük ve göreve ile bağdaşmayacak şekilde kamuoyunda 'MİT TIR'ları, KCK Davaları, Reyhanlı Patlaması, Niğde Saldırısı, Suruç Patlaması' olarak bilinen soruşturmalar ile ilgili açıklamalarda bulunmak suretiyle, Milli İstihbarat Teşkilatının Suriye'de faaliyet gösteren aşırı grupları desteklediği ve El-Kaide Terör Örgütüne tırlarla silah gönderdiği intibaını oluşturacak ve Türkiye'nin uluslararası alanda itibarını sarsmaya dönük, Türkiye'yi terörü destekleyen bir ülke pozisyonuna sokmaya yönelik, ülkemiz aleyhine yanlış algılar oluşmasına neden olacak biçimde gerçeğe aykırı haber yapılmasına, görevi gereği öğrendikleri istihbarı bilgileri kamuoyu ile paylaşarak devletin istihbarat kuruluşu olan MİT'in terör örgütleri ile işbirliği yaptığı, faaliyetlerini sağlıklı bir şekilde yürütemediği algısının oluşmasına sebebiyet verdikleri sonucuna ulaşılmıştır.' şeklinde açıklama bulunan 22.02.2017 günlü soruşturma raporuna dayalı olarak Hakimler ve Savcılar Kurulu 2. Dairesinin kovuşturma izni verilmesine dair 09.01.2018 gün ve 2018/14 sayılı kararı ile son soruşturmanın açılmasına dair Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2018/111 Esas, 2018/165 sayılı karar hep birlikte değerlendirildiğinde sanıklara isnat edilen eylemlerin sübutu halinde Yüksek 16. Ceza Dairesinin 08.03.2018 tarih ve 2016/6690 Esas ve 2018/604 sayılı kararında da ifade edildiği üzere; 'TCK’nın 301. maddesinde düzenlenen devletin organlarını aşağılamak suçuna temas edeceği' anlaşılmıştır. 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'na 6572 sayılı Kanun'un 27. maddesi ile eklenen geçici 14. madde uyarınca oluşturulan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu tarafından hazırlanan ve 26.02.2016 tarih, 29636 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girip 01.03.2016 tarihi itibariyle uygulanmaya başlanan 12.02.2016 tarih ve 2016/1 sayılı iş bölümü kararına göre, ilk derece yargılaması yapma görevinin Yüksek Yargıtay 16. Ceza Dairesine ait bulunduğu" gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği, Yargıtay 16. Ceza Dairesince 24.10.2018 tarih ve 7-7 sayı ile; "...Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesinde düzenlenen 'Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını aşağılama' suçunun niteliği ve mahiyeti itibariyle; kovuşturma yapma yetkisinin, sanıkların görev yaptıkları yerin bağlı bulunduğu Bölge Adliye Mahkemesi'nin bulunduğu yerdeki il Ağır Ceza Mahkemesine ait 2802 sayılı Kanun'un 93. maddesi) olduğu anlaşılmakla birlikte 18.07.2017 tarih, 30127 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca alınan 11.07.2017 tarih ve 245 sayılı ve 03.10.2017 tarihli 306 sayılı iş bölümü değişikliği kararları ile 2018/1 sayılı 09.02.2018 tarihli iş bölümü kararı gereğince, davaya bakmak ve gerektiğinde İlk Derece Mahkemesine görevsizlik kararı vermek görevinin Yargıtay 9. Ceza Dairesine ait olduğu" gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği, Yargıtay 9. Ceza Dairesince 15.11.2018 tarih ve 73-7 sayı ile; "...Sanıklar hakkında düzenlenen soruşturma raporu, kovuşturma izni verilmesine ilişkin karar, iddianame ile son soruşturmanın açılmasına dair karar içeriklerinden sanıklara atılı eylemlerin savcılık göreviyle bağlantılı ve dolayısıyla 'görevden doğan veya görev sırasında işlenen' bir eylem olmadığı, üyesi oldukları örgütün nihai amacı doğrultusunda örgüt adına gerçekleştirdikleri son soruşturmanın açılmasına dair karara konu olan eylemlerinin kişisel suç niteliğinde olduğu kabul edilmelidir. Hâkim ve savcıların kişisel suçları hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, ilgilinin görev yaptığı yerin bağlı olduğu Bölge Adliye Mahkemesinin bulunduğu yerdeki il Cumhuriyet Başsavcılığı ve aynı yer Ağır Ceza Mahkemesi'ne aittir (2802 sayılı Kanun'un 93. maddesi). Ağır Ceza Mahkemesi'nin görevine giren suçüstü halinde ise soruşturma genel hükümlere göre bizzat Cumhuriyet savcısı tarafından yapılacaktır (Aynı Kanun'un 94. maddesi). Tüm dosya kapsamı birlikte ele anılarak Dairemizce yapılan değerlendirmede; Türk Ceza Kanununun 301. maddesinde düzenlenen 'Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını aşağılama' suçunun niteliği ve mahiyeti itibariyle kişisel suç olması nedeniyle kovuşturma yapma yetkisinin, sanıkların görev yaptıkları yerin bağlı olduğu Adana Bölge Adliye Mahkemesi'nin bulunduğu yerdeki Adana Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu, Dairemizin ilk derece yargılama yapma görevinin 18.07.2017 tarih ve 30127 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu'nun 11.07.2017 tarih, 245 ve 306 sayılı kararları ile 21.02.2018 tarih ve 30339 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun 09.02.2018 tarih ve 2018/1 sayılı kararında belirtildiği gibi 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 46. maddesindeki kişilerle ve konularla tahdidi olarak sınırlandırıldığı..." gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği, Dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince de 17.01.2019 tarih ve 19-22 sayı ile; "Sanıklar hakkında verilen Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesinin son soruşturmanın açılmasına dair karar iddianame niteliğinde bulunmaktadır. CMK'nun 6. maddesi gereğince 'Duruşmada suçun hukuki niteliğinin değiştiğinden bahisle görevsizlik kararı verilerek dosya alt dereceli mahkemeye gönderilemez.' denilmekte olup Yargıtay 9. Ceza Dairesi üst dereceli mahkeme konumunda bulunup sanıklar hakkında görevleri esnasında işlendiğinden bahisle görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılması talebi ile kamu davası açılmış olup üst dereceli mahkeme konumunda bulunan Yargıtay 9. Ceza Dairesince sanıkların üzerine atılı suçun görev suçu kapsamında kalmayıp kişisel suç niteliğindeki Türk Milletini, Cumhuriyeti, Türkiye Büyük Millet Meclisini Alenen Aşağılama, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, Yargı Organlarını, Askeri ve Emniyet Teşkilatını Alenen Aşağılama suçu kapsamında kalabileceği gerekçesi ile görevsizlik kararı verilerek alt dereceli mahkeme konumunda bulunan mahkememize gönderilmiştir. Yargıtay 9. Ceza Dairesince sanıkların üzerlerine atılı suçla ilgili hukuki vasıflandırma yapılmak suretiyle görevsizlik kararı verilmiş ise de CMK 6. maddesi gereğince bu şekilde hukuki vasıflandırma yapıldıktan sonra dosyanın alt dereceli mahkemeye gönderilmesi mümkün bulunmamaktadır. Kaldı ki sanıkların üzerlerine atılı suçun TCK 257/1 maddesi kapsamında mı yoksa TCK 301/1-2 maddesi kapsamında mı kaldığı hususunda delillerin takdir, değerlendirme ve tartışılması görevinin alt dereceli mahkeme konumunda bulunan mahkememize ait bulunmayıp, üst dereceli mahkeme konumunda bulunan Yargıtay 9. Ceza Dairesine ait bulunduğu" gerekçesiyle karşı görevsizlik kararı verildiği, Anlaşılmaktadır. Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi için, öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve bu kavramlara ilişkin yasal düzenlemelerin üzerinde durulması gerekmektedir. 5271 sayılı CMK'nın 2. maddesinde tanımlanan "soruşturma" ve "kovuşturma"nın yürütülmesine ilişkin usul ve esasları içeren genel hükümler aynı Kanun'da düzenlenmiş, suçun niteliği ile failin sıfatından kaynaklanan özel soruşturma usulleri ile kovuşturma makamlarının belirlenmesine ilişkin hükümler ise Anayasa ve ilgili kanunlarda ayrıca hüküm altına alınmıştır. Buna göre ana kural, soruşturma işlemlerinin yürütülmesi ve kovuşturma makamlarının belirlenmesi açısından genel hükümlerin uygulanması olup bu husustaki özel hükümler ise; failin sıfatı ve/veya suçun niteliğine bağlı olarak, belirli ilkeler doğrultusunda ve mevzuatta açıkça belirtilen istisnai hallerde uygulanmaktadır. Uluslararası sözleşmeler ve Anayasa ile güvence altına alınan yargı bağımsızlığı ilkesinin bir uzantısı olarak, Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 3. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde tanımlanan "adli ve idari yargı hâkim ve savcılığı" mesleğine mensup kişilerin işledikleri bazı suç tiplerine göre de özel soruşturma usullerinin uygulanacağı ve kovuşturma makamlarının bu doğrultuda belirleneceği öngörülmüştür. Failin sıfatı ve yürütülen kamu görevinin niteliği esas alınarak belirlenen özel soruşturma usullerine ve kovuşturma makamlarının belirlenmesine ilişkin düzenlemeler de Anayasa'nın ilgili hükümleri ile aynı Kanun'un "Soruşturma ve kovuşturma" başlıklı yedinci kısmında yer alan 82 ila 98. maddeleri arasında hüküm altına alınmıştır. Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nda, hâkim ve Cumhuriyet savcılarının işledikleri suçlara ilişkin; 82 ila 92. maddeleri arasında "görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçlar", 93. maddesinde "kişisel suçlar" ve 94. maddesinde "ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri" olmak üzere üç farklı hâl öngörülmüştür. Suçun "görevden doğan veya görev sırasında işlenmesi" haline ilişkin genel düzenlemeler incelendiğinde; Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun "Soruşturma" başlıklı 82. maddesinde, hâkim ve Cumhuriyet savcılarının görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlar yönünden haklarında inceleme ve soruşturma yapılmasının Adalet Bakanlığının iznine bağlı olduğu, Adalet Bakanının inceleme ve soruşturmayı, adalet müfettişleri veya hakkında soruşturma yapılacak olandan daha kıdemli hâkim veya Cumhuriyet savcısı eliyle yaptırabileceği belirtilmiş, Aynı Kanun'un "Kovuşturma kararı ve ilk soruşturma" başlıklı 89. maddesinde; "Hâkim ve savcılar hakkında görevden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlar nedeniyle kovuşturma yapılması gerekli görüldüğü takdirde evrak, Adalet Bakanlığınca ilgilinin yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet savcılığına; Adalet Bakanlığı merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında görevli hâkim ve savcılar hakkındaki evrak ise Ankara Cumhuriyet Savcılığına gönderilir. Cumhuriyet savcısı beş gün içinde iddianamesini düzenleyerek evrakı, son soruşturmanın açılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına karar verilmek üzere ağır ceza mahkemesine verir. İddianamenin bir örneği Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince, hakkında kovuşturma yapılana tebliğ olunur. Bu tebliğ üzerine ilgili, Kanunda yazılı süre içinde delil toplanmasını ister veya kabul edilebilir istekte bulunursa bu husus göz önünde tutulur ve gerekirse soruşturma başkan tarafından derinleştirilir.", "Son soruşturma merciileri" başlıklı 90. maddesinde de; "Haklarında son soruşturma açılmasına karar verilenlerden; birinci sınıfa ayrılmış olanlarla ağır ceza mahkemeleri heyetine dahil bulunan hâkim ve Cumhuriyet savcılarının, son soruşturmaları Yargıtayın görevli ceza dairesinde görülür. Birinci fıkra dışındaki hâkim ve savcıların son soruşturmaları, yargı çevresi içinde bulundukları ağır ceza mahkemesinde yapılır." şeklinde düzenlemelere yer verilmiştir. Suçun "kişisel suç" niteliğinde olması hâlinde, soruşturma yetkisinin aynı Kanun'un 93. maddesinin suç tarihinde yürürlükte bulunan 1. fıkrası uyarınca; ilgilinin yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet başsavcısına, son soruşturma ise o yer ağır ceza mahkemesine, aynı maddenin 2. fıkrasına göre de Adalet Bakanlığı merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarındaki hâkim ve Cumhuriyet savcılarının kişisel suçları hakkında soruşturma ve kovuşturma yetkisinin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ve ağır ceza mahkemesine ait olduğu hüküm altına alınmış iken, 06.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren 680 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 7. maddesi uyarınca bu fıkrada yapılan ve 08.03.2018 tarihinde yürürlüğe giren 7072 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un 6. maddesi ile aynen kabul edilen değişiklik sonucunda; hâkim ve Cumhuriyet savcılarının kişisel suçları hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, ilgilinin görev yaptığı yerin bağlı olduğu bölge adliye mahkemesinin bulunduğu yerdeki il Cumhuriyet başsavcılığı ve aynı yer ağır ceza mahkemesine devredilmiştir. Suçun "ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli" kapsamında işlenmesi durumunda uygulanacak soruşturma usulü ise aynı Kanun'un 94. maddesinde hüküm altına alınmış olup bu maddeye göre "Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâllerinde hazırlık soruşturması genel hükümlere göre yapılır. Hazırlık soruşturması yetkili Cumhuriyet savcıları tarafından bizzat yürütülür. Bu halde durumun hemen Adalet Bakanlığına bildirilmesi zorunludur." Anılan kanuni düzenlemeler uyarınca, hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkında yapılan ihbar ve şikâyetlerin "görevden doğan veya görev sırasında işlenen bir suça" ilişkin olması durumunda kural olarak Hâkimler ve Savcılar Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda sırasıyla soruşturma ve kovuşturma izinleri alınarak, gereği için dosyanın gönderildiği Cumhuriyet Başsavcısı tarafından beş gün içerisinde iddianame düzenlenip o yer ağır ceza mahkemesine sunulması, ağır ceza mahkemesince yapılacak inceleme sonucunda son soruşturmanın açılması gerektiği kanısına varılması halinde de son soruşturmanın açılması kararı ile dosyanın görevli ve yetkili mahkemeye gönderilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla "görevden doğan veya görev sırasında işlenen bir suç" bakımından "son soruşturmanın açılması kararı" alınmadan dava açılması ve kural olarak Cumhuriyet başsavcılığınca genel hükümlere göre doğrudan soruşturma yürütülmesi imkânı bulunmamaktadır. Bu nitelikteki suçun, ağır ceza mahkemesinin görevine girmesi ve suçüstü hâlinin mevcut olması durumunda ise; 2802 sayılı Kanun'un 94. maddesi gereğince ilgili Cumhuriyet başsavcılığı tarafından genel hükümlere göre soruşturma yürütülecek, düzenlenen iddianame aynı Kanun'un 89. maddesi gereğince son soruşturmanın açılması kararı verilip verilmeyeceğinin değerlendirilmesi için ağır ceza mahkemesine gönderilecektir. Görüldüğü üzere, hâkim ve Cumhuriyet savcılarının görevden doğan veya görev sırasında işledikleri suçların soruşturması izne bağlı olup bu nitelikte olmakla birlikte ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hallerinde ya da kişisel suçlarda izin şartı aranmamaktadır. Öte yandan, Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 90 ve 93. maddelerinde "görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçlar" ve "kişisel suçlar"a dair kovuşturma makamları belirlenmiş, 94. madde kapsamındaki hâl bakımından ise kovuşturma makamları açıkça gösterilmemiştir. Ancak, anılan Kanun'un 90 ve 93. maddelerindeki açık düzenlemeler karşısında, aynı Kanun'un 94. maddesi kapsamında kalan suçlar yönünden kovuşturma makamları, sanığa atılı suçun "görevden doğan veya görev sırasında işlenen" ya da "kişisel" suç olup olmadığına göre belirlenecektir. Dolayısıyla, görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçun ağır ceza mahkemesinin görevine girmesi ve suçüstü hâlinin mevcut olması durumunda aynı Kanun'un 90. maddesine göre görevli ve yetkili mahkeme tespit edilecektir. Hâkim ve Cumhuriyet savcılarının, ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli kapsamında işledikleri kişisel suçlar yönünden ise; yukarıda belirtilen prosedürler işletilmeksizin anılan Kanun'un 93 ve 94. maddelerine göre ilgili Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından doğrudan yürütülecek soruşturma sonucunda düzenlenecek iddianame ile haklarında kamu davası açılması ve aynı Kanun'un 93. maddesi gereği ilgilinin görev yaptığı yerin bağlı olduğu bölge adliye mahkemesinin bulunduğu yerdeki ağır ceza mahkemesince yargılama yapılması gerekmektedir. Diğer taraftan, 2802 sayılı Kanun'un 90. maddesine göre, birinci sınıfa ayrılmış veya ağır ceza mahkemeleri heyetine dahil bulunan hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkında görev suçundan açılan davalar bakımından Yargıtayın ilgili dairesi ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapmakta ise de; gerek Anayasa'nın 154, gerekse Yargıtay Kanunu'nun 1. maddelerine göre, Yargıtayın kuruluş amacı ve genel görevinin, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olduğu, bu bakımdan Yargıtay Dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapmasının tali ve istisnai bir görev olduğu açıktır. Bu açıklamalar doğrultusunda sanıklara atılı suça ilişkin kovuşturma makamlarının belirlenebilmesi ve olumsuz görev uyuşmazlığının çözümlenebilmesi bakımından, sanıklara isnat edilen eylemlerin niteliği itibarıyla sanıklar hakkında "görevden doğan veya görev sırasında işlenen suç" nedeniyle kamu davası açılıp açılmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Sanıklar hakkında düzenlenen son soruşturmanın açılması kararının içeriğinde; Sanık ...'ın; - Suruç'ta meydana gelen saldırıyla ilgili avukatı aracılığıyla 28 Temmuz 2015 tarihli Zaman Gazetesi'ne yaptığı açıklamada; "Bu grubun faaliyetlerinin sürekli izlenmesi gerekir. Patlamanın olduğu gün ve basın açıklamasının yapıldığı sırada hiçbir MİT ve Emniyet Görevlisinin olay yerinde olmaması oldukça manidardır. Sol gruplar sürekli takipteyken, terörle bu kadar iç içe bir şehirde MİT ve Emniyet Birimlerinin bu olayda takipçi olmaması bir tesadüf olamaz. Amaç PKK'yı kışkırtmak ve ülkede terörü azdırıp HDP'ye giden oyları engellemek ve milliyetçi oyları devşirmektir. Bundan sonra yaşanacak terör eylemlerinin faillerinin bulunması ve olayların faillerinin bulunması ve aydınlatılması mümkün değildir. Ülkemiz için ciddi bir sarmal söz konusudur... ...2012'de Adana El-Kaide operasyonu yapıldığında El-Nusra'ya eleman temin eden, fiziki kayıtlarla da tespit edilen bir şahsın, El-Kaide Türkiye yapılanmasının 2 numaralı ismi olduğu tespit edilmişti. Bu şahıs ile ilgili daha önce Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılama yapılmıştı ve mahkum olmuştu. MİT, bu dosyada 'Bu şahıs bizim adamımız, beraat etmesi lazım.' diye ricacı olmuştu. Osmaniye El-Kaide yapılanmasına yönelik operasyonda, terör örgütüne eleman temin etmekle görevli, El-Kaidenin Suriye'deki Türk yapılanması olarak bilinen 'Ketibetül Türk' grubunun sorumlusu olan şahsın, fiziki izlemeler sırasında birkaç kez Suriye'den Osmaniye'ye geldiğini görünce, terör görevlilerine 'Bu şahsı soruşturma sırasında lokal operasyon yaparak neden almadınız?' diye sordum. TEM görevlisi 'Bu şahsın MİT elemanı olduğunu, bu yüzden bir işlem yapılmadığını' anlatmıştı... ...2012 yılının Eylül ayından itibaren düzenli olarak Adalet Bakanlığı'ndan 'KCK hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda tutuklu olan dosya olup olmadığı' Cumhuriyet Başsavcılığımızdan sorulmuş. Bu sorular bir süre sonra baskı şeklinde dönüşmüştür. Bu soruşturmalardan tutuklu kalmaması ile KCK'nın gençlik yapılanması rahatlamış ve çalışmalarına önlerinde bir engel olmadan devam etmişlerdir. Reyhanlı ve Cilvegözü saldırılarından sonra MİT siyasilerinin de katkılarıyla emniyet istihbarat kadrolarını 2013 yılı Haziran Kararnamesinde değiştirdi. Dolayısıyla Emniyet'in istihbarat hafızası sıfırlandı. Emniyet İstihbarata yeni gelecek isimleri de MİT belirledi. Böylece bu tarihten sonra Türkiye'deki istihbarat faaliyetleri tamamen MİT'in kontrolüne geçti. Daha önce MİT'in bir takım faaliyetlerini emniyet istihbarat, karşı istihbarat faaliyetleri ile önlüyordu. Yani emniyet, MİT'in yaptığı atraksiyonlara çomak sokuyordu... ...Artık Türkiye'de, terör faaliyetlerini, yöneten, organize eden, istihbaratını yapan aynı yapıdır. Hakkımda yürütülen inceleme ve soruşturma sırasında eskiden çalıştığım katiplerimin ifadelerine başvurularak IŞİD ile ilgili soruşturma yapıp yapmadığım, bu soruşturmalar sırasında teknik takip ve dinleme yapıp yapmadığım soruşturulmuştur. Bu adeta istihbari bir çalışmadır ve hangi amaca hizmet ettiği de ortadır. Adana'da rutin kontroller sırasında yakalanan silah ve mühimmat dolu otobüs dosyasının kapatılması ve bu dosyayı kapatan savcının kahraman ilan edilmesi, 2013 yılında Adana'da yakalanan Vali... ve Beşir Atalay'ın emniyetin başarısı olarak lanse ettikleri tırda bulunan füze başlıkları dosyasında ve Niğde saldırısında ismi geçen .... hakkında yakalama ve dinlemenin kaldırılması hususları da değerlendirildiğinde, bunların bir basiretsizlik olarak değerlendirilmesi saflık olacaktır." şeklinde, - Ceza İnfaz Kurumundan gönderdiği 18.07.2015 tarihli mektupta; "Yaşadığımız açık hukuksuzluğa, lince rağmen memleketimin hayrına olacaksa burada kalmaya devam edeyim. Bütün bu yaşananları gören aydınların, milletin sesi olduğunu düşündüğüm basın mensuplarının ve ve milletin vicdanı olduğuna inandığım hukukçuların sessiz kalması şaşırtıcı. Uygar bir dünyada yaşama beklentisi adına umut kırıcı. Herkes ideolojik elbiselerini giymiş, bugün bana dokunmuyor diye denizde bata çıka boğulmakta olan yargıyı çekirdek çitleyerek izliyorlar. Avukatım, bizim adımıza verdiği dilekçelerde, muhataplarının elektriğe tutulmuş gibi titremeye başladıklarını, bir ağır ceza başkanına verdiği dilekçeyi, başkanın uzunca süre düşündükten sonra HSYK'ya havale ettiğini, kendisinden beklenen olumlu veya olumsuz kararı bir türlü veremediğini anlattı. Bu kadar baskı altındaki yargıdan adalet çıkar mı? 1,5 yıldır bir açığını bulmaya, yaftalamaya çalışıyorlar. Adana'daki görevimden ayrıldıktan dokuz ay kadar sonra karşılaştığı bir MİT elemanı, çalışmalarımı bildiğinden, mağduriyetime üzüldüğünü belirttikten sonra 'bizimkiler dokuz aydır sizi paralele bağlamaya çalışıyorlar ama bağlantı bulamadılar' dedi. Bende olmayan bağlantıyı kuramazlar. Korkusuz olmam, bir yerlerden güç alıyor şeklinde yorumlanıyorsa ben Allah'tan başka kimseden korkmam. Ayrıca işimde bir haksızlık yaparsam ve milletin her bir ferdinin vebalini alır mıyım diye, kul hakkına girmekten korkarım. Bulunduğum makamı milletimin hukuk beklentisi için değil de şahsi ikbalim için kullanacaksam, Allah beni burada oturtmasın, gideyim çobanlık yapayım diye niyazda bulundum. Trilyonluk çete dosyalarını soruşturdum. Kapıyı hafif aralasam içeriye rüzgar dolardı. Bir toplu iğne bile temin etmedim. Boğazımdan haram lokma geçmedi. Menfaat karşılığı irademi satmayı en büyük soysuzluk olarak görürüm. Soy derken biraz ecdadımı tanıtayım. Annemin dedesi Çanakkale Şehidi. Destan yazan kahramanlardan biri. Babamın babası ise İstiklal Savaşı Gazisi. Sakarya, Mudanya, Dumlupınar ve Büyük Taarruz gibi büyük savaşlara katılmış ve beş yerinden yaralanmış. Atatürk ve İsmet Paşa'yı Savaş Meydanında atılıp yanına kadar yaklaşmış yakından görmüş bir kahramandı. Ömrünün sonuna kadar aynı evde yaşadık. 80'li yaşlarındayken kendisine maaş bağlanacağı ve istiklal madalyası verileceği söylendi. Evimize kadar gelip teklifi ileten kaymakama, madalyayı gösteriş gibi algıladığını maaşı da kontrol etmeyeceğini, vatanı için savaştığını dünyadayken bunun karşılığını görmeyi doğru bulmadığını söyledi ve reddetti. 'Ak Mustafa' lakaplı, bu dedemle de hep gurur duydum. Hukuk Fakültesini kazandıktan bir kaç ay sonra vefat etti. 'Hep hakkın yanında ol, peygamber postunda iş yapacaksın' diye tavsiye ve duada bulundu. Muhtemelen bir ay sonra beni yargının saygınlığını zedelediğim iddiası ile mesleğimden ihraç edecekler. Bu anlattıklarım ışığında kararda, saygınlık, onur, şeref kavramlarını yeniden tarif etmeleri gerekmiyor mu ? Bana zulmedenlere, zulmü alkışlayanlara seyredenlere hakkımı helal etmiyorum. Allah her iki dünyada perişan etsin. Mazlumun sahibi Allah'tır. Ben O'nun adaletinin tecellisini bekliyorum." şeklinde, - Cumhuriyet Gazetesi'nin sorularına avukatı aracılığıyla verdiği ve ilgili gazetede yayınlanan mülakatında; “2012 yılının Kasım Ayında MİT yetkilileri yanıma gelerek, aralarında Murat Özdeş isimli bir kişinin de bulunduğu bir grubun bombalı saldırı hazırladığında olduğunu ihbar etti. Suriye istihbaratı adına faaliyet yürüten grubun Suriye'den getirecekleri patlayıcıları Hatay Yayladağı'ndaki Suriyeli muhalif askerlerin bulunduğu çadır kampta patlatacaklarını söylediler. Patlayıcının çöp kamyonuna yerleştirileceğini söyleyen MİT'çiler, grubun içinde bir muhbirlerinin bulunduğunu söylediler. Bunu ihbar kabul edip soruşturmaya geçtik. Teknik takip sırasında sadece bir kez ortam dinlemesinde saldırıya ilişkin görüşmeler tespit edildi. Ancak fiiliyata geçildiğine dair tespit yapılamadı. MİT yetkilileri bir kaç kez operasyon yapsanız diye teklifte bulundular. Yeterli delil olmadığını, engellemeye yönelik MİT'in de yetkilileri bulunduğunu, gelen bilgileri polisle paylaşmalarını belirterek işimize karışmamalarını söyledim. Soruşturma sürerken Reyhanlı Saldırısından 3 gün önce, 8 Mayıs Çarşamba günü MİT'ten bir yetkili geldi. Tedirgin ve panik bir halde operasyon yapılmasında ısrar etti. Somut bir gelişme olmadığını söyleyince işimize karışmamaları uyarısında bulundum. Bize hiçbir soruşturmada katkısı olmayan, birçok terör olayında perde gerisinde ya da içinde gördüğümüz MİT'in bu saldırıyı ihbar etmesine şaşırmıştım. Reyhanlı'dan 3 gün önce bu dosyaya operasyon yapın diye yaptıkları ısrarın beni ve polisi içi boş bir dosya ile operasyon ile meşgul ederek saldırının polis tarafından engellenmesinin önüne geçilmek istendi. MİT yetkilisi ile görüşme yaptıktan 1 saat kadar sonra Hatay Terörle Mücadele Şubesi Müdür Yardımcısı telefonla aradı. Benim de katkılarını bildiğim bir haber elamanını, Suriye İstihbaratı ile irtibatlı kişilerin iki beyaz minibüs ile saldırı hazırladığında olduğunu söylediğini aktardı. Minibüsler ve patlayıcıların Hatay'a getirildiğini, saldırıların Konya ve Ankara'da yapılacağını söyledi. Derhal soruşturma için hazırlık yapmalarını, diğer güvenlik birimlerinden yardım istemelerini söyledim. 9 Mayıs günü failleri teknik takip ile izlemeye başladık. Ancak teknik takip sırasında saldırıya ilişkin bir tespit yapılamadı. MİT'in Reyhanlı saldırısı öncesinde, bizleri oyalamak için içi boş ihbarda bulundukları olay dışında benimle ve emniyet birimleri ile görüştüğü kesinlikle yalandır. Reyhanlı saldırısından 16 saat kadar önce, 10 Mayıs günü mesai bitiminde MİT'ten bir görevlinin getirdiği kapalı zarfı emniyet binasının girişindeki polise bırakmış. Zarfta bombalı saldırı yapılacağına ilişkin bilgi içeren yazı olduğu kapıda görevli polis memurunun MİT'ten geldiği için önemli olduğunu düşünüp beklemeyerek zarfı TEM şube müdürüne götürmesi üzerine ortaya çıktı. Herhangi bir uyarı yapılmadan alelade bir evrak gibi teslim edilen MİT'in yazısında saldırıda kullanılacak araçların plaka ve diğer bilgileri ile şüphelilerin isimlerinin de bulunduğu çok kıymetli bilgiler olduğu tespit edildi. MİT, Reyhanlı katliamında kendilerini sorumluluktan kurtarmak için kerhen zarfı göndermek zorunda kaldı. Zaten 8 Mayıs günü bir polis muhbirinin de benzer bilgileri edinmiş ve MİT ile paylaşıldığını söylemiştim. Ancak Terör olaylarındaki tutumunu bildiğimiz halde bu kez yardımları olur düşüncesi ile saldırı ihbarını saldırıdan 2 gün önce bilgileri MİT ile paylaşmamız çok büyük bir hataydı. MİT'le paylaşım yapılmasaydı saldırı hedefi, ihbarda belirtildiği gibi Konya ve Ankara olduğundan bombalı araçlar bu illere ulaşana kadar engellenirdi. Hedef güzergahın uzunluğu ve engellenme ihtimalini bertaraf etmek için hedefin Reyhanlı olarak güncellendiğini, buna MİT'le paylaşmamızdan sonra karar verildiğini düşünüyorum. Araçları saldırıdan önce durdurabilseydik, TIR aramalarında olduğu gibi 'Biz devlet sırrı taşıyoruz, araçları arayamazsınız' deyip Türkiye'yi ayağa kaldıracaklardı. Katliamdan bir ay kadar sonra Hatay TEM Şube Müdürlüğü, MİT'in saldırı hazırlığını bildiği 2012 yılı Aralık ayından itibaren failleri takip edip, telefon konuşmalarını kaydettiklerini içeren bir bilgi notu gönderildi. MİT'in teknik izlemesine takılan telefon görüşmelerinde şüphelilerin eylem hazırlığı içerisinde olduğu açıkça belli oluyordu. MİT elemanı olan Suriye uyruklu birisini tanık olarak dinlemiştik. İfadesine olaydan 2 ay önce saldırı planına ihbar ettiğini belirtti. Muhbir, 2013 Eylülünde Ankara'da Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı'na götürülüp sorgulandığını anlattı. İstenen ifadeyi imzalamayacağını söylemesi üzerine özel hayatı ile ilgili dosyalar önüne konularak tehdit edildiğini söyledi. Dosyalardan Reyhanlı saldırısından itibaren 4 ay süre ile bütün faaliyetlerinin MİT tarafından izlendiğini anlayan muhbir en özel görüşmelerinin bile fişlendiğini anlattı. Muhbir ertesi gün de benzer sorgunun yine MİT huzurunda Başbakanlık Teftiş Kurulu'ndan bir başmüfettiş tarafından yapıldığını söyledi. Saldırıdan bir gün sonra MİT yetkilileri beni ve polisi suçlayan bir dosya hazırlayıp dönemin Başbakanı Erdoğan'a sunum yapmış. Bunun üzerine Ankara'ya gittim. Dönemin Adalet Bakanlığı Müsteşarı Birol Erdem, HSYK Başkan Vekili Ahmet Hamsici, Birinci Daire Başkanı İbrahim Okur'un bulunduğu bir toplantıda Reyhanlı'da MİT'in sorumluluğu ve ihmalini ayrıntılı olarak anlattım. Müsteşar Birol Erdem ayağa fırlayarak 'Ne ihmali Savcı Bey, apaçık ihanet bu' dedi. Birol Erdem ise konu ile ilgili iddiaları yalanladı. ...'ın o dönemde HSYK'ya gelerek açıklamalar yaptığını belirten Erdem, 'Herhangi bir toplantı olmadı. Konuşmalara tesadüfen tanık oldum. Ama bana atfedilen şeyleri söylemedim.' dedi." şeklinde, - 19.05.2015 tarihinde Adana F Tipi Ceza İnfaz Kurumundan yaptığı ve Twitter adlı sosyal paylaşım sitesinde yayınlanan açıklamada; "Kuvvetin hakim galip geldiği hatta ezdiği bir dünyada, hakkı savunan bir avuç insanın arasında bulunmayı ve fırtınanın beni buraya fırlatmasına büyük bir bahtiyarlık olarak görüyor, bana bu onuru ve ayrıcalığı yaşatan Allah'a şükrediyorum. Aslında benim karşılaştığım hukuksuzlukları neden görmezden gelmediğim, muhataplarımın konumunu gözeterek iltimasta bulunmadığım sorun ediliyor. Oysa ben hep böyle davrandım. Sırtımdaki cübbemi milletin emaneti, soruşturma yetkisi için sırtıma geçirdiği bir sembol olarak gördüm. Bunun ağırlığını, vicdani sorumluluğunu hissettim. Benim için çoban Ahmet Amca ile ekabir Ali Efendi arasında fark yoktur. 'E senden sonra gelenler terör dosyalarını tek tek kapattı. IŞİD'e füze başlığı taşındığı, silahlı IŞİD militanlarının geceleyin otobüslerle sınırdan taşındığı, askeri mühimmat ve mermilerin ele geçtiği dosyalar kapatıldı. Alemin akıllısı sen misin?' diyecekler. Ama ben kullandığım yargı yetkisini terör örgütü taşeronları ile paylaşmam, cübbemin üzerinde tepinmeleri için önlerine seremem, vicdanım ve irademi kişisel çıkar, makam beklentisi için satamam. Bunu onursuzluk ve ahlaksızlık sayarım. Sonra nasıl bakarım Ahmet Amcanın yüzüne ? Bu benim fıtratım, kendimi değiştiremem, soysuzluk yapamam. Haysiyetin işportaya düştüğü bir ortamda haysiyet cellatlarının hesaba katmadığı şey buydu. Beni makamla, parayla satın alamazsınız." şeklinde açıklamalarda bulunduğu, - Bugün Gazetesinin 29.07.2015 tarihli nüshasında yayınlanan "El-Kaide'nin 2 numarası MİT elamanı çıktı" başlıklı haberde; "2012'de Adana El-Kaide operasyonu yapıldığında El-Nusraya eleman temin eden, fiziki kayıtlarda da tespit edilen bir şahsın, El-Kaide Türkiye yapılanmasının 2 numaralı ismi olduğu tespit edilmişti. Bu şahıs ile ilgili daha önce Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılama yapılmıştı ve mahkum olmuştu. MİT, bu dosyada ' bu şahıs bizim adamımız, beraat etmesi lazım' diye ricacı olmuştu. Osmaniye El-Kaide yapılanmasına yönelik operasyonda, terör örgütüne eleman temin etmekle görevli, El-Kaide'nin Suriye'deki Türk yapılanması olarak bilenen 'Ketibetül Türk' grubunun sorumlusu olan şahsın, fiziki izlemeler sırasında birkaç kez Suriye'den Osmaniye'ye geldiğini görünce, terör görevlilerine 'Bu şahsı neden almadınız' diye sordum. TEM görevlisi 'Bu şahsın MİT elemanı olduğunu, bu yüzden bir işlem yapılmadığını anlatmıştı.' ... “Suruç'taki patlama sırasında hiçbir MİT ve emniyet görevlisinin olay yerinde olmaması manidar” ... “2012'de KCK'nın Mersin yapılanması ile ilgili soruşturma yapıldığını ve dava açıldığını aktararak, bu dosyadan yaklaşık 35 tutuklu ve 30 kadar da haklarında yakalama kararı olan şüpheli olduğunu, ancak 2013 yılında iddianame bile okunmadan mahkeme tarafından tutukluların salıverildiğini ve yakalama kararlarının da kaldırıldığını, KCK hakkında soruşturma yürütülmemesi için bakanlığın baskı yaptığını da belirttiği, 2013'ten sonra emniyetin istihbarat hafızasının sıfırlandığını" beyan ettiği, - Doğan Haber Ajansı muhabirine vermiş olduğu röportajda; "Az önce meslektaşlarımız haber verdiler. Bir de gazetecilerden haberiniz var mı diyenler oldu sağolsunlar. Ben de o şekilde öğrendim. Bana şu ana kadar hakkımda soruşturma olduğuna dair tebligat ulaşmadı. Bunu niye yanlış yaptın, niye doğru yaptın diye herhangi bir şekilde soru sorulmadı, benden izah istenmedi. Dolayısıyla ben sadece basından hakkımda araştırma yapıldığı yönünde iddialar şeklinde duyuyordum, biliyordum. Dolayısıyla resmi bir yerden araştırma yapıldığına dair bilgim olmadığı için dedikodu olarak değerlendiriyordum. Yani bugün öğrenmiş oldum böyle bir tasarruf olduğunu. Beni üzen şimdi internette de görebiliyorum. Soruşturmanın selameti ve yargı erkinin nüfuz ve itibarının zarar görmemesi. Bu 18 yıllık meslek hayatımda beni iyi tanıyan hatta teftiş eden bütün müfettişler, meslektaşlarım, yargı ortamında beni tanıyan avukatlar hatta hakkında soruşturma yürüttüğü taraflar bilirler ki en hassas olduğum konu budur. Yargı erkinin nüfuzunun suistimal edilmemesi. Bugün bazı dedikodu gazetelerindeki haberlere itibar edilerek hakkımızda bir tasarrufta bulunulmuş. Şu ana kadar herhangi bir savunma alınmadı. Onu bilemiyorum, bu onların tasarrufu, onların değerlendirilmesi. Muhakkak bir gerekçeleri vardır. Ama ben şundan eminim herhangi yanlış bir şey yapmadım. Tamamen görevim neyi gerektiriyorsa onu yaptım. Ben terör ve örgütlü suçlar soruşturmalarında görevli idim. Dolayısıyla bu işleri yaptım. Yani burada bana söylenen şu. Sen bir terör suçunun niye soruşturdun. Bu şunun gibi, bir kasaba niye etle uğraşıyorsun demek gibi bir şey. Bir iddia vardır ben iddiayı araştırdım. Ancak TIR'ı aramama müsaade edilmediği için daha doğrusu adli kolluk Anayasa'ya aykırı bir şekilde çekildiği için aramayı yapamadım. Ben bununla ilgili tutanak tuttum. Yani burada yanlış olanın ne olduğunu anlayamadım. Eğer burada mercimek, makarna, bulgur götürüldüğü iddia ediliyorsa bunlar suç değildir. Ben bununla ilgili daha önce çok sayıda dinlemeler sırasında bu şekilde özellikle Rozova bölgesine vatandaşlarımızın malzeme götürdüğünü tespit ettiğimizde kolluktaki kolluk amiri arkadaşlarımıza şunları söyledim. Kesinlikle açıkça silahlı terör örgütüne gittiğinden emin olmadığınız bir şeyi engelleyemezsiniz, engellemeyin bu insani yardımlar engellenmez diye, bütün şeyim budur yani. Ben insani yardım olup olmadığını bilmiyorum, çünkü arama yapamadık. Ama bize yapılan ihbarda bomba ve mühimmat olduğu iddiası var. Ben bunun suç olduğunu, terör suçu olduğunu düşünüyorum ve gittiğimizde orada bulunan kişiler devlet görevlisi olduklarını söyledikleri halde herhangi bir görev kağıdı ya da kimlik ibraz etmediler. Dolayısıyla ben onların hala kim olduğunu bilmiyorum. Yarısı terör örgütü mensubu ise bunu bundan sonra da bilmemiz mümkün değil. Hukuk devletinde bunlar olmaz. Hukuk devletinde herkes yaptığının hesabını verir. Ben bugün suçlanıyorsam ben de hesabını veririm. Benim izah edemeyeceğim, açıklayamayacağım herhangi bir şey yok. Alnım ak, zerre kadar herhangi bir şeye tenezzül etmedim. Görevimi yaparken de hiç kimseye boyun eğmedim. Bu kim olursa olsun. Doğru tespit yapın, bunu istedim. Ben gittiğimde de Başsavcı Bey ve oradaki nöbetçi savcımız genç bir kardeşimizdi. O arkadaşlarımız ayrıldılar. Onların bu işle hiçbir ilgisi yok zaten. Yani o gün sabah jandarmadan bir arkadaş aradı böyle bir ihbar olduğunu belirtti. Bomba ve mühimmat taşınacağı, öncü bir araç olduğu öncü araçtaki plakanın El-Kaide ile irtibatlı bir şahsa ait olduğu, dolayısıyla mühimmatın Suriye'ye götürüleceği bu yönde ihbar olduğu Hatay üzerinden gideceği söyleyince ben muhatabım arkadaşa, öncelikle ihbarın doğru olup olmadığını araştırın, takip edin, tedbirlerinizi ona göre alın, aracı bir süre izleyin, müdahaleyi en doğru yerde yapın yani bir sıkıntı olmasın. Çünkü bomba patlama durumu olur. Failler o anda zarar verebilir çevreye yani yerleşim birimlerinde bu müdahaleyi yapmamalarını bunları kendilerine söyledim. Herhangi bir durum tespitinde de nöbetçi savcımız ile irtibat kurmasını bana da bilgi vermesini söyledim. Ben o gün nöbetçi değildim. Ama bizim uygulamamızda ben Hatay ve Osmaniye'den sorumlu savcıyım. Bir gün bu tür olaylar da öncelikle bana bildirilir, usulü işlemlerde nöbetçi savcı işlemleri yapar. Usulü işlemler dediğimiz arama kararının alınması, bunlarla ilgili. Ben arama kararının alınıp gönderildiğini öğrendim. Aramanın yapılamadığını jandarmadan ve polisten arkadaşlar bana bildirince Başsavcı Vekilimiz Ahmet Bey'e bilgi verdim ve oraya gitmeye karar verdim. Tamamen bu rutin yaptığımız uygulama bu zaten yani. Biz bir terör suç şüphesi varsa bunu araştırırız sonuna kadar bu anayasa da uyguladığımız tüm mevzuatta buna yetkimiz var bunun için gittim. Ama bütün kolluk etrafından çekilince jandarma ve emniyet aramayı yapamadık. Ben yapamadığıma dair de tutanak tuttum. Yani içinde onların ne vardı ne yoktu. Ama tekrar söylüyorum yani orada herhangi bir yardım malzemesi varsa bu bizim memleketimizin izah edemeyeceği bir konu değil, suç değil yani, suç değil ahlaksız da değil. Yani bunun bu kadar abartılmasını anlamıyorum. Benim bu anlattığım konudaki nerede hatam var, nerede kusurum var bunu anlamadım ben beni arayan bir yetkili yani burada işte bunların resmi görevli olduğu yönünde iddiası olduğunda dedim ki; resmi görevliler ile ilgili soruşturma usulü bellidir. Ben eğer orada patates, soğan olduğunu iddia ediyorsanız bizim yargıda bir uygulamamız vardır. Tek tek sayılır aynen geri teslim edilir yani buysa konu. Ağrıma gitti tabi ancak ben sadece bu olaylar yaşanırken bu işle görevliydim. Ben bana ihaneti sormak istiyorsanız ihaneti gördüğüm noktalar oldu. Ama onlarla ilgili gerekli olanların gereklerini yaptım bir kısmını da yasal engel sebebiyle yapamadım. İhaneti gördüm diyorsanız ben ihaneti gördüm tabi. Bir gün bunlar ortaya çıkacaktır. Bu olayda değil, ben orada bir tane soruşturma yapmadım. Ben Reyhanlı patlaması soruşturmasını yaptım, Cilvegözü patlamasını yaptım çok önemlidir bunlar. Ondan sonra Harmuş soruşturmasını yaptım. Albay Harmuş ve Kassam'ın kaçırılması olayı Suriye istihbaratına teslim edildi bir kısım devlet görevlileri tarafından ve o şahıs mahkum oldu o şahıslar. Bir kısmı ile ilgili soruşturma izni verilmedi biliyorsunuz. Ondan sonra orada sadece Harmuş değil eş zamanlı Kassam isimli birisi daha kaçırılıp teslim edilmişti. Ve Albay Harmuş'un daha sonra infaz edildiğini öğrendik. Ondan sonra yine Özgür Suriye Ordusu'nun Avukatı Suriye İstihbaratı elemanı olduğunu tespit ettiğimiz bir grupla ve Türkiye'den bazı yardımcıları ile kaçırıldığını bunda da sıkıntılar olduğunu gördüm. Yani bunun gibi bu soruşturmaların hepsinde sıkıntılar vardı. Ondan sonra bizim yaptığımız teknik takip diye bir dosyamız vardı. Orada da 7 Kasım 2013 tarihinde Adana'da durdurduğumuz bir tırda ve bir depoda yaptığımız arama da mühimmat ele geçirdik. Bunun Suriye'ye gideceği yönünde tapeler vardı. Biz arama noktasına giderken Reyhanlı benzeri bir patlama yapılacağı zannı ile gittik. Çünkü görüşmeler o yönde idi. Ancak mühimmat sevk edildiği tespit ettik. Bunlarla ilgili gerekli işlemi yaptık. Oradaki Tır sürücüsünün bize söylediği, ben bundan daha önce iki defa daha götürdüm, Suriye sınırına bıraktım dedi. Biz kamera görüntülerini inceledik. Ondan sonra sınıra kadar yer gösterme yaptırttık, yer göstermede nereye bıraktığını gösterdi bize. Oraya nereye baktığını biz gördük. Dolayısıyla böyle bir sirkülasyonunun olduğunu görmüş olduk yani. Ama bu dosyalar kapandı. Hangi usule göre kapatıldığı onu ben bilmiyorum ama kapandı. Gayet tabi açılır yani yargı hep böyle baskı altında olacak hali yok. Bir gün yargı kendiliğinden tekrar çalışmaya başladığında bunlar tabi ki açılır yani. Şöyle, ben stajım da dahil 94 yılı başında mesleğe girmiş oldum. Yani 21. yıl bitiyor, Adliye camiasının tanıdığım gördüğüm hiçbir zaman bu kadar baskı ve etki olduğunu görmedim. Yani bugün çok önemli dosyalarında artık soruşturulabileceğini ben düşünmüyorum bugünden itibaren. Mesela terör suçlarını soruşturmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Uyuşturucu suçlarının soruşturulabileceğini, çete suçlarının soruşturulabileceğini düşünmüyorum. Yani bugün hukukun değil güçlünün haklı olduğu bir pozisyonu yaşıyoruz maalesef ben Mersin'e geldikten sonra da bunu gördüm. Artık kendi içimizde de adaletin olmadığını gördüm. Yani bütün bunlarla benimle ilgili ne tasarruf yapılacaksa ben muhataplarıma her şeyi açıklarım, anlatırım. Buna rağmen suç var derlerse başım gözüm üstüne. Ben milletime yanlış yapmadım, milletimin karşısında alnım ak yani beni tanıyanlar bilenler benim hain olmadığımı görsünler anlasınlar." şeklinde basına açıklamalar yaptığı, Sanık ...'nın; - 24.07.2015 tarihli Cihan Haber Ajansı ve www.tirsavcilari.com isimli sitede yayınlanan açıklamalarında; "Bu serbestlikten yararlanan binlerce selefi örgüt militanı Suriye'ye gidip eğitim almış, savaşmış bir kısmı geri dönmüştür. Bu sayede ciddi sayıda militan hem Türkiye'yi hem Suriye'yi tanımış, tecrübe kazanmıştır. Körü körüne Esat karşıtlığı üzerine şekillenen dış politika IŞİD ve El-Kaide gibi örgütlerin kontrolsüz şekilde güçlenmesine sebep olmuştur. Bu örgütlere eleman kazandıran yayınlara göz yumulmuş. Eleman toplamalarına ideolojik eğitim vermelerine imkan sağlamış. Evlatlarının Suriye'ye savaşa gittiği konusunda binlerce ailenin feryadı gözardı edilmiştir. Adana, Hatay, Gaziantep, Kilis ve Şanlıurfa'da görev yapan ve terör örgütlerine yönelik ciddi tecrübesi bulunan hatta çoğu teröristi ismen bilen TEM ve emniyet istihbarat görevlileri görevlerinden alınmış, yerlerine atananlar yeterince tecrübe kazanamamış. Yapılan toptan değişiklikler tecrübe aktarımına engel olmuştur. Özellikle Adana TMK 10. maddesi ile görevli Cumhuriyet Savcılığı başta olmak üzere selefi örgütlere yönelik teknik takipli dosyalar kapatılmış ve örgütler rahat hareket alanı kazanmıştır. MİT görevlilerinin bir kısmı, bazı örgüt üyeleri ile kirli ilişkilere girmiş; bunun sonucu olarak sağlıklı haber alınması imkanı ortadan kalkmıştır. (Suriye'li Albay Harmuş'un kaçırılması, Niğde'de yakalanan IŞİD üyelerinin bağlantılı olduğu .... gibi kişilerle girişilen kirli ilişkiler bunların somut örnekleridir.) 17-25 Aralık sonrası oluşturulan yeni yargı düzeni ve iktidarın bu yöndeki baskısı sonucunda bir çok Selefi örgüt militanı ceza evlerinden tahliye olmuştur. Bugün bazı gazetelere yansıyan, İstanbul Ömerli'deki Selefi örgüt toplantısında konuşan Halis Bayancuk, daha önceki bir tarihte 'Şam cephesinden sonra yakında İstanbul Cephesini de açacağız' demişti. Bu ve buna benzer kişiler şu anda rahatlıkla hareket etmekte, örgütsel toplantılar yapabilmektedir. Bu şekilde sıralayabileceğimiz bu sebeplerin sonucu karşımıza devasa bir Selefi örgütler sorunu ortaya çıkmıştır. Peki bunca müsamahaya (iyimser ifade ile) rağmen bu silah neden ülkemize döndü ? Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Terör örgütleri akrep gibidir. Sıkıştığı anda herkesi sokabilir. Son dönemde ABD başkanı ile İŞID aleyhine atılan adımlardan dolayı bu saldırı bir göz dağıdır, arkası da gelecektir." şeklinde, - 16.05.2015 tarihinde tutuklu bulunduğu Adana F Tipi Ceza İnfaz Kurumunda yazdığı mektubunda, "Sabah gazeteyi aldığımda başlıkta 'Kenan Evren öldü' yazıyordu. Ne kadar kötü bir darbeci olduğunu, işkenceler, idamları, hapisleri de ihmal etmeyin yazmışlardı. Tam 35 yıl önce bir darbe döneminde kendimi idrak etmiştim. 35 yıl sonra o darbeyi yapan ölmüştü. Ancak yine bir darbe dönemindeyiz, yine hukuk ayaklar altındaydı, bir suç örgütü tarafından ülkeye el konulmuştu. Öyle ki, insanların hapse atılması için 35 yıl önceki kadar bile işi kılıfına uydurma kaygısı gütmeyen bir suç örgütü. Hakimleri, Savcıları bile suçsuz günahsız esir eden bir suç örgütü. Değişen bir şey yoktu. 35 yıl önce bir darbe döneminde başlayan hikayemi, 35 yıl sonra yine bir darbe döneminde yazmaya başlıyordum. Tam da 35 yıl önceki darbecinin müebbet hapis cezası almış olarak öldüğü günlerde. Darbenin mağdurlarından birisi olarak, esir tutulduğum A-35 koğuşunda. 35 yıl önce ilkokula yazılmıştım. Bir darbe döneminde 17 yıl okudum. Sonra hikayeler yazdım. Sonra yine bir darbe döneminde yine bir okula yazıldım. 35 yıl önce yazıldığım okulun bitiminde Cumhuriyet Savcısı oldum. 35 yıl sonra yazıldığım mezun olunca ne olacağım? bilmiyorum. Bunu kadere yazan biliyor. O ne yazmışsa o olacak. Çok da güzel olacak. Hikayelerimi yaşayarak yazıyorum. Bu yeni hikayemi de yaşıyorum ama yazar mıyım? Bilmiyorum. Şimdi tahsil zamanı yeni okula yazıldım. Ders çalışmam lazım. Ders çalışmam lazım, zira kanun, ahlak, hukuk tanımayan bahtsızlara ders verilecek zaman geldiğinde hazır olmalıyım." şeklinde, - 05.07.2015 tarihinde bir yazıda; "... Bugünün Türkiye'sinde ise, 2 hakim ve 4 savcı meslektaşlarının tutuklanması karşısında tavır takınmaktan korkan, dahası bu zulüm ve adaletsizliğe üç kuruşluk iskemlelerini kaybetme endişesi ile sessiz kalan hatta utanç içerisinde vasıta olan meslektaşları görünce onlar adına ben utanıyorum. Belki de vicdanlarının bozulmuş olduğunu baştan kabul eden Tolstoy, Ivan İlyiç'in arkadaşlarının bu aşağılık düşünceleri karşısında vicdanlarını nasıl temize çıkarttıklarından söz etmiyor. Ama sizin mazeretleriniz var hepsi de çok geçerli. Değil mi ki kiminiz hak ettiği iskemlelere oturamadı. İç denetçi bile olamadınız. Kiminiz istediğiniz kutsal bir beldeye atanamadınız, kiminiz soruşturma bile geçirdi. Hatta o kadar ki istemediğimiz bir yere tayin bile oldunuz. Ne var ki bu büyük acıları yaşamanızda benim bir katkım olmamıştı. Ne sizin arzu ettiğiniz iskemlelere oturup size yer kalmamasına sebep olmuştum. Ne atama kararnamelerinizin altında benim imzam vardı. Ne de size soruşturma açmıştım. Gel gör ki, bu büyük acılarınızı hafifletmek bu acılara yaşatanlardan intikam almak için girdiğiniz yolda ittifak kurduğunuz zalimler bütün acılarınızın intikamını benden aldı umarım artık kutsal intikamınız alındığı, kutsal iskemlelere oturduğunuz, arzu ettiğiniz kutsal beldelere atandığınız için vicdanınız rahatlamıştır. Öyle ya iç denetçi bile oldunuz." şeklinde, - 16.01.2015 tarihinde, www.adaletgundemi.net isimli internet sitesinde "Basın açıklaması" başlığı ile; "Son zamanlarda bazı basın yayın organlarında (havuz medyası tabir edilen) hakkında HSYK tarafından bir kısım meslektaşların ve benim, yaptığımız bir soruşturmadan dolayı açığa alınacağımıza ilişkin haberler yapılmıştı. 15.01.2015 tarihinde HSYK 2. Dairesi tarafından hakkımızda açığa alma kararı verildiğini öğrenmiş bulunmaktayım. Öncelikle, kamuoyunda mit tırları soruşturma olarak bilinen soruşturma ile ilgili olarak tarafıma resmi olarak yöneltilmiş bir suçlama bulunmamaktadır. Esasen Hakim ve Savcılar hakkında yapılan inceleme ve soruşturmalar gizlidir. Buna rağmen havuz medyası tabir edilen bir kısım basın yayın organlarında bu gizli soruşturma ve incelemenin detaylarının paylaşılması, bir kısım HSYK görevlilerinin görevlerini kötüye kullandıklarını göstermektedir. Bu konuda tarafımdan gerekli şikayetler yapılmıştır. Uygulanan bu yöntem bazı otoriter rejimlerde rastlanılan, otorite emrinde hareket eden basın aracılığı ile yönetimin sevmediği kişilerin öncelikle basın yolu ile linç edilmesi yöntemidir. Bir hukukçu ve idealist bir Cumhuriyet Savcısı olarak, gelinen noktada artık ülkemizin bir hukuk devleti olmadığını, hiçbir birey ya da kurumun hukuki güvenliğinin kalmadığını üzülerek ifade etmek istiyorum. Bu aşamada hakkımızdaki suçlamalara esas teşkil eden soruşturmanın detaylarını paylaşma niyetinde değilim ancak soruşturmanın gizliliğini ihlal etmeyecek mahiyetteki bazı noktaları ifade edeceğim. Bu soruşturmanın olduğu dönemde ve öncesinde Adana – Hatay – Gaziantep - Suriye çizgisinde yaşanılanları bilmek ve görmek gerekmektedir. Bu çerçevede: 1) 20/08/2012 tarihinde Gaziantep Merkez'de bombalı saldırı olmuş 9 vatandaşımız şehit olmuş, çok sayıda vatandaşımız yaralanmıştır. Yapılan soruşturmada eylemin çalıntı bir araçla, PKK Militanlarınca gerçekleştirildiği tespit edilmiştir. 2) 11.02.2013 tarihinde Hatay'ın Reyhanlı İlçesindeki Cilvegözü HYPERLINK 'http://www.sabah.com.tr/haberleri/cilvegözü_sinir_kapisi' Sınır Kapısı'nda bombalı saldırı meydana gelmiş, 13 kişi hayatını kaybetmiştir. Yapılan soruşturmada bu olayın faillerinin Suriye Ülkesinden geldikleri belirlenmiştir. 3) 11.05.2013 tarihinde Hatay - Reyhanlı'da bombalı saldırı meydana gelmiş, 52 vatandaşımız şehit olmuş 150'den fazlası yaralanmıştır. Bu olaya ilişkin soruşturmada, faillerin Suriye bağlantılı oldukları, ayrıca Türkiye içerisinde bazı odaklarca korunup kollandıkları, bu kişilerin eylem hazırlığında oldukları bilindiği halde bazı kamu görevlilerince korundukları, eylem bilgisinin Emniyet ve Savcılıktan gizlendiği, eylemden 12 saat önce yasak savma kabilinden adi bir kapalı zarf ile mesai bitiminde emniyete bildirildiği tespit edilmiştir. 4) 07.11.2013 tarihinde Adana Emniyet Müdürlüğü'ne yapılan bir ihbar üzerine, Genel Yetkili Savcılık tarafından verilen arama izni üzerine, Adana Merkezinde bir tırda yapılan aramada 935 adet havan topu mühimmatı ele geçirilmiştir. O tarihte konuya ilişkin olarak Adana Valisi... tarafından, polis şapkası giyilerek yapılan açıklamada 'Muhtemelen sınır dışında, yani Türkiye'de kullanılmayacağını biliyoruz. Ama nerede ve nereye gideceği konusunda farklı bilgiler var. Onlar net değil. Bunlar insanı ihtiyaç değil. Bu maddeler birtakım savaş gereçleri olduğuna göre, birtakım örgütlere veya devletlere gitmesi muhtemel. Tırda uyuşturucu olduğu ihbarı üzerine arkadaşlarımız çalışmalarını yapmışlar ve bunun değerlendirilmesi sonucunda söz konusu yasak malzemelerin bulunduğu tespit edilmiştir ve bunun yasal gereği de yapılıyor. Tırın Konya'dan geçiş bilgisi yaptığı da var. Bununla ilgili kesin bir örgüt ismi yok ama bu şunu gösteriyor, Türkiye'de özellikle çevremizde birtakım yasa dışı örgütlere karşı kararlı tavır sergilendiğini ortaya koyuyor. Bu, gerekli hassasiyetin gösterildiği, intikal eden istihbaratın değerlendirildiğini, suç teşkil eden herhangi bir duruma meydan verilmediğini ortaya koyuyor. Daha önce de çeşitli iddialar vardı. Kimyasal malzemelerin Adana'dan güneye sevk edileceği konusu vardı. Bunları da polisimiz, güvenlik kuvvetlerimiz araştırmış ve en ufak iddiaları bile değerlendirerek meseleyi adli makamlara taşımıştır. Bu da öyle oldu. Türkiye, suç işlemek isteyenlerin ve insan hakları kavramını ihlal edenlerin yararlanabileceği bir ülke olmadığını da bu suretle göstermiş oldu. Adana Emniyet Teşkilatı da ilgili birimlerle işbirliği içerisinde devletimizin güvenliği, vatandaşımızın huzuru için gece gündüz çalışmalarını devam ettiriyor.' Coş bir başka soru üzerine de roket başlıklarının kullanılabileceği aletlerin ise başka yerden temin edilme olasılığı bulunduğunu, roket başlıklarının hangi ülkeye ait olduğunun araştırıldığını, bir kısmının Türkiye'de üretilmiş olmasının muhtemel olduğunu kaydetti. Türkiye'nin teknolojide belli bir noktaya geldiğini bildiren Coş, 'Ama bu teknik birikimini farklı amaçla ve kontrol dışı kullanmak isteyen, yasa dışı yollara teknoloji tahsis etmek isteyenlere karşı da devletimiz bütün birimleriyle etkin şekilde mücadele etmektedir. Teknolojinin insanlığın barışı ve huzuru yönünde kullanılması konusunda güvenlik kuvvetlerimiz kararlı şekilde çalışmalarını sürdürmektedir' denilmiştir. Bu soruşturma dosyası o dönem derhal TMK 10. maddesi ile görevli Başsavcı Vekilliğine aktarılmış, soruşturmaya tarafımızdan devam edilmiştir. Bu organize eden Suriyeli kişiler ile irtibatlı oldukları belirlenmiştir. Bizim görevden alınmamız sonrasında bu dosya ne hikmetse Devlet Sırrı kapsamına alınmıştır. 5) 30.05.2013 tarihinde C. Savcısı M. A. tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, bir kısım El Kaide Terör örgütü bağlantılı kişilerin, ülkemizden sarin gazı yapımında kullanılan malzeme temin ettikleri, bu malzemeleri Suriye ülkesine götürecekleri tespit edilmiş, bu kişiler yakalanmış ve haklarında kamu davası açılmıştır. 6) Yaptığımız görev gereğince ve sorumluluk bölgemiz itibarı ile Suriye Ülkesinde devam eden iç savaşta Özgür Suriye Ordusu dışında bazı selefi bir devlet kurdukları, diğer tüm muhalif grupları kendilerine biat etmeye zorladıkları, Suriye Devleti yerine özellikle diğer muhaliflerle savaştıkları, bu grupların nihai hedeflerinin ise Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik cephe açmak olduğu, bunu açık kaynaklarla ifade ettikleri, bu örgütlere dünyanın birçok yerinden katılım olduğu, birçok militanın ülkemiz üzerinden geçerek bölgeye gitmeye çalıştığı, birçok örgüt militanının Adana - Hatay ve Gaziantep'te güvenlik güçlerince yakalandıkları, sınır güvenliği bulunmadığından ülkemize rahat rahat girip çıktıkları, yine o dönemde güvenlik güçlerince ülkemizin birçok yerinden çalınan kamyon - kamyonet türü araçların kaçak yollarla Suriye Ülkesine götürüldüğü, bunlara patlayıcı yüklenilerek ülkemizde eylem yapılabileceği yönünde istihbari bilgilerin bulunduğu tarafımızdan bilinmekte idi. Görüldüğü gibi suçlamaya konu Tır ihbarları, görev bölgemiz itibari ile dikensiz gül bahçesi olmayıp aksine çok titiz olunması, terör eylemlerine fırsat verilmemesi gereken bir ortamda yapılmıştır. Bu ortamda yapılan patlayıcı veya silah yüklü bir araç ihbarını yok saymak, arama yapılması için gereken tedbirlere izin vermemek vatana ihanet sayılabilecek ağırlıkta ihmal göstermek anlamına gelecekti. Bu ortam bilinmeden yahut dikkate alınmadan yapılan ve yapılabilecek yorumlar hariçten gazel okumak niteliğindedir. Hukuk düzeninde olaylar sonuçları ile değil sebepleri ve delilleri ile araştırılarak gerçeğe ulaşır. Sondan - sonuçlardan başlayan ve geriye doğru çıkarımlar yapan anlayış hukuki değil siyasal bir yaklaşımdır. Yapılan soruşturma ve arama işlemlerine gelince: Öncelikle şunun bilinmesi lazım. Gerek 01.01.2014 tarihinde Kırıkhan sınırlarında gerçekleşen olayda gerekse 19.01.2014 tarihinde Adana'da gerçekleşen olayda, ne ihbarda ne arama sırasında ne de arama sonrasında bu araçların resmi bir kuruma ait olduğu, kişilerin o kurumun görevlisi olduğu yönünde hiçbir resmi yazı - bilgi dosyaya girmemiştir. Olaya karışan kişilerin kimlikleri ve görevleri halen bilinmemektedir ve dosyalarda buna dair resmi hiçbir veri yoktur. Zaten buna dair 19.01.2014 tarihli işlem sırasında üstü kapalı da olsa dosyaya sunulan resmi belge üzerine araçlara ve kişilere başka hiçbir işlem yapılmadan salıverilmiştir. Bir Cumhuriyet Savcısı olarak bu olayda esas aldığım ve uyguladığım yasa hükümlerini hatırlatmakta fayda bulunmaktadır. 5271 Sayılı CMK Madde 160 - (1) Cumhuriyet Savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. Görüldüğü gibi Cumhuriyet Savcısı suç işlendiği izlenimi edindiği anda dahi harekete geçmek zorundadır. 5271 Sayılı CMK Madde 119 - (1) (Değişik fıkra; 25/05/2005-5353 S.K./15.mad) Hakim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet Savcısının, Cumhuriyet Savcısına ulaşamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Yolda hareket halinde olan bir aracın aranmasında gecikmesinde sakınca bulunan hal olgusunun bulunmadığını söylemek imkansızdır. 4483 sayılı memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması hakkında kanun Madde 4- Cumhuriyet Başsavcıları, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin bu Kanun kapsamına giren suçlarına ilişkin herhangi bir ihbar veya şikayet aldıklarında veya böyle bir durumu öğrendiklerinde ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak ve hakkında ihbar veya şikayette bulunulan memur veya diğer kurum görevlisinin ifadesine başvurmaksızın evrakın bir örneğini ilgili makama göndererek soruşturma izni isterler. Görüldüğü gibi suç işleyen kim olursa olsun tüm kamu görevlileri için uygulanması gereken genel yasa hükmü 'ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten' bahsetmektedir. C. Savcısı zorunlu ve ivedi delilleri toplar, kaybolmasından (Yolda hareket halinde bulunup Suriye ülkesine gidip savaşta kullanılma ihtimali olan) korkulan delilleri derhal toplar. Bu delilleri soruşturma izni vermeye yetkili merciye gönderir. Yasanın bu genel hükmü sadece özel yasasında engelleyici özel bir düzenleme var ise o engelle sınırlı olarak uygulanmaz. (Örneğin 2802 Sayılı Kanun Madde 88- Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçüstü halleri dışında suç işlediği ileri sürülen hakim ve savcılar yakalanamaz, üzerleri ve konutları aranamaz, sorguya çekilemez.) Şu halde tarafımızdan yapılan bu soruşturmada tamamen yasalara uygun hareket edilmiştir. Kaldı ki ana yollar üzerinde hareket eden araçlarla ilgili olarak o tarihlerde geçerli olan ve halen neredeyse bütün ülkede uygulanan, Sulh Ceza Hakimlerince verilmiş 'önleme araması' kararları bulunmaktadır. Başka hiç bir karara ihtiyaç olmadan sırf bu önleme araması kararlarına istinaden dahi bu aramalar yapılabilirdi. Arama yapıldığı sırada tırlarda bulunan kişiler sözlü olarak MİT görevlisi olduklarını beyan etmişlerse de (Ancak kimliklerinin kontrolünü sağlayacak şekilde kolluğa ve savcıya göstermemiş - vermemişlerdir); 2937 Sayılı Kanunun 4. maddesinde Milli İstihbarat Teşkilatının görevleri şunlardır denilerek görevler sayılmış ve ikinci fıkrasında '(Değişik Cümle: 17/04/2014-6532 S.K./1.md) Milli İstihbarat Teşkilatına bu görevler dışında görev verilemez. Milli İstihbarat Teşkilatı birimlerinin görev, yetki ve sorumlulukları Başbakanca onaylanacak bir yönetmelikte belirtilir.' hükmü getirilmiştir. Görüldüğü üzere MİT'in silah ve patlayıcı taşıma, nakletme, ihraç etme gibi görevleri bulunmamaktadır. Ayrıca böyle bir görev verilemeyeceği yasa ile hüküm altına alınmıştır. Kaldı ki, 19.01.2014 tarihli arama sırasında görevi ve yetkisi olmadığı halde olay yerine gelen ve aramaya engel olmaya çalışan dönemin Adana Valisi Sayın..., bizzat dönemin Başbakanına atfen, 'Bu konuda kanun çıkarılacağı' söylenerek yapılan işin yasaya aykırı olduğu itiraf edilmiş, daha sonra da bilindiği üzere yasa değişikliğine gidilmiştir. Peki, bu görev kime verilmiştir? Harp araç ve gereçleri ile silah, mühimmat ve patlayıcı madde üreten sanayi kuruluşlarının denetimi hakkında yönetmelik bu konuyu düzenlemiştir. Yönetmeliğin 19. Maddesinde 'ihraç veya yurt dışına çıkarmada genel esaslar (1) kontrole Tabi listede belirlenen her türlü harp araç ve gereçleri ile silah, mühimmat ve bunlara ait yedek parçalarla patlayıcı maddelerin ihracı veya yurt dışına çıkarılmasına, Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığının görüşleri de alındıktan sonra Makam tarafından izin verilebilir.' hükmü yer almıştır. Yine mevcut düzenlemelere göre bu tür bir nakil Silahlı Kuvvetler tarafından Valilikler koordine edilerek yapılır. Bu düzenlemeler de dikkate alındığında, yapılan ihbarların MİT ile irtibatlandırılması ve görev suçu gibi değerlendirilmesi imkanı yoktur. Bir basın açıklaması formatının dışına çıkmış olduğunun farkındayım ancak bir kısım kişi ve kurumlar, yasa hükümlerini ve yapılan işin ne olduğunu bilmeden yanlı ve yanlış verilerle, siyasal saiklerle değerlendirme yaparak bundan hukuki sonuçlar çıkarmaya çalışmaktadır. Bu nedenle halk tarafından da hukukun bu konuda ne emrettiğinin bilinmesi gerektiğine inanıyorum. Saygıdeğer Milletim: Ben küçük bir Anadolu Kasabasında çiftçi bir babanın 13. çocuğu olarak dünyaya geldim. Hayata 5 yaşında lastik ayakkabı giyerek ve dana otlatarak başladım. Dershane, özel okul, özel ders alarak değil mütevazi okullarda şahsi gayretimle çalışarak Hukuk Fakültesi kazandım ve ardından çok istediğim bu mesleğe girdim. Meslek hayatımda bilerek kimsenin hakkını yemedim. Hep işimin hakkını vermeye, mesleğimin gerekliliklerini yerine getirmeye çalıştım. Kimseye diyet borcum olmadan, kimseden emir almadan hukuka ve vicdanıma göre kararlar verdim. Hiçbir güç odağına boyun ermedim. Geldiğim hiçbir konumu Allah'tan başkasına borçlu değilim. Çalışmalarım ile her görüşten HSYK - Adalet Müfettişleri ve Başsavcılarımdan takdir gördüm. Bugün bunları, görevimi hakkı ile yaptığım için hakkımda açığa alma kararı verdiler. Şerefimi açığa almaktansa mesleki olarak açığa alınmayı tercih ederim. Beni yokluğa mahkum etmeye çalışanlar bilsinler ki ben her yerde çalışır rızkımı kazanırım. Ancak şerefini kaybedenler bu şereflerini bir daha kazanamazlar. Vatan ve millet sevgisi, hukukun üstünlüğü, kimsenin suç işleme özgürlüğü olmadığı bilinci ile hareket ederken bazı güç odaklarının kirli ilişkilerini bilmeden çomak sokmuşuz. Bunun bir diyeti varsa bunu da öderiz. Ancak hiç kimse kendisini devlet yerine koyamaz. Devlet bütün organları ile devlettir. Devlet sadece yürütme erki veya muhaberat teşkilatından ibaret değildir. Bugün Suriye ülkesinde yaşanan giderek ülkemize ve batı ülkelerine de sirayet eden terör eylemleri, görevimiz sırasında ne kadar önemli bir tezgahı açık ettiğimizi göstermektedir. Bunu aklı selim herkesin göreceğini umuyorum. Elbette ki somut olarak hiçbir kişi ya da kurumu hedef almıyorum. Ancak sorumluların eninde sonunda bağımsız yargı mercileri önünde hesap vermekten kurtulamayacaklarına inanıyorum. Bu karar beni kısa vadede kişisel olarak mağdur edebilir. Ancak ben tarih önünde, vicdan aynasında, hukuk önünde yapmam gerekeni yaptığıma inanıyorum. Şahsıma yapılan mesnetsiz saldırılan hukuka aykırı işlemler ile ilgili olarak da hukuktan başka bir yol bilmediğim için ulusal ve uluslararası merciler önünde hukuk mücadelemi sürdüreceğim. Bugün yapılan şey aslında şahsıma ve bazı mesai arkadaşlarıma karşı yapılanmaktan çok anayasal düzene karşıdır. Devletin adli teşkilatı devletin jandarma teşkilatı nezdinde silahlı kuvvetleri, suça bulaşan çok az sayıda istihbarat görevlisini ve onlara yasa dışı emir verenlerin korumak adına feda edilmektedir. Adeta aslanlar kediye boğdurulmaktadır. Devletin adli teşkilatı, devletin jandarma teşkilatı nezdinde silahlı kuvvetleri sanki başka bir ülkenin teşkilatlarıymış gibi fütursuzca casusluk suçlamaları ile muhatap edilmektedir. Bu akıl ve izan dışı saldırılar inşallah hukuk düzeninde karşılığını bulacaktır. Bize karşı yapılan saldırıların asıl mesajı diğer meslektaşlara yöneliktir. Bütün hakim ve savcılar korkutularak güçlülere dokunulmaması sağlanmak istenilmektedir. Evet, korkanlar olacaktır ama korkaklık bir hakim savcı sıfatı değildir. Dürüst ve namuslu meslektaşlarımın bu korku iklimine boyun eğmeyeceklerini önlerine gelen işlerde hak ve adaletten ayrılmadan hüküm vereceklerine inanıyorum. Büyük Hukuk İnsanı, Onursal Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un dediği gibi 'her hukukçu, bütün insanların ve insanlığın yazgısından sorumludur. Kamuoyuna saygı ile duyurulur." şeklinde Basına açıklamalar yapmak suretiyle görevi kötüye kullanma suçunu işledikleri iddiasıyla kamu davası açıldığı anlaşılmaktadır. Konumuza ilişkin olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitabının "Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler" başlıklı dördüncü kısmının "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı birinci bölümünde yer alan suçlardan TCK'nın 257. maddesinde tanımlanan "Görevi kötüye kullanma" suçu; "(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) (Mülga: 2/7/2012-6352/105 md.)." şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında düzenlenen icrai davranışlarla görevi kötüye kullanma suçu, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız menfaat sağlanması ile oluşmaktadır. Buna göre ilk şart, kamu görevlisi olan failin yaptığı işle ilgili olarak kanun veya diğer idari düzenlemelerden doğan bir görevinin olması ve bu görevi dolayısıyla yetkili bulunmasıdır. Suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte, fiil nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız menfaat sağlanması gerekmektedir. Anılan maddenin gerekçesinde; suçun oluşmasına ilişkin genel koşullar, “Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir” şeklinde vurgulanmış, öğretide de; TCK’nın 257. maddesindeki suçun oluşmasının, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi sonucunda kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız menfaat sağlanması şartlarına bağlı olduğu, bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışların, suç kapsamında değerlendirilemeyeceği açıklanmıştır (Mehmet Emin Artuk - Ahmet Gökçen - Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s. 913 vd.; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 769; Veli Özer Özbek - Mehmet Nihat Kanbur - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974). Görevin gereklerine aykırı hareket etmekten, kamu görevlisinin görevini kanun, idari düzenlemeler veya talimatların öngördüğü usul ve esaslardan başka surette ifa etmesi anlaşılmaktadır. Bu anlamda kamu görevlisinin herhangi bir şekilde kanuni yetkisini aşması, kanunun aradığı şekil şartlarına uymaması, takdir yetkisini amacı dışında kullanması, kanunun emir ve müsaade ettiği hareketinin gerektirdiği ön şartlara aykırı hareket etmesi, kendisine teslim edilen ve görevi sebebiyle kullanması gerekli eşyayı usulsüz kullanması gibi fiiller görevin gereklerine aykırılık kapsamında kalmaktadır. Bununla birlikte, Ceza Genel Kurulunun yerleşik kararlarında belirtildiği üzere; “görev sebebiyle işlenen suç” kavramının, memuriyet ve kamu görevinden doğan, görev ile bağlantılı ve görevden yararlanılarak işlenebilen, diğer bir ifadeyle failin memur veya kamu görevlisi olmasının suç tipinde kurucu unsur olarak öngörüldüğü ya da bu sıfatın ağırlaştırıcı hâl sayıldığı suçlar olduğu anlaşılmaktadır. Bu kapsamda, devam etmekte olan soruşturma veya kovuşturmalar hakkında hâkim ve Cumhuriyet savcılarının basına açıklamada bulunma görev ve yetkilerinin olup olmadığı, varsa bu yetkinin ne şekilde kullanılacağı hususunun irdelenmesine gelince; Suça konu basın açıklamalarının yapıldığı 16.01.2015 ila 29.07.2015 tarihleri arasında uygulanması gereken Hakimler ve Savcılar Kurulunun 18.10.2011 tarihli ve 33 sayılı ile Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 20.02.2015 tarihli ve 153 sayılı genelgelerinde, adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan masumiyet karinesi, hâkim ve Cumhuriyet savcısının tarafsızlığı ilkeleri yanında ilgililerin kişilik hakları ve soruşturmanın gizliliği ilkesi göz önünde bulundurulmak suretiyle; kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini sağlamak amacıyla soruşturmalarla ilgili açıklamaların Cumhuriyet başsavcısı ya da Cumhuriyet başsavcısının bilgilendirilmesi koşuluyla Hâkimler ve Savcılar Kurulunca basın sözcüsü olarak görevlendirilen Cumhuriyet savcısı tarafından yapılması, röportaj ve söyleşi gibi önceden planlanabilen hususlarda Kuruldan izin alınması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Öte yandan, TCK'nın “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” başlıklı 301. maddesi ise; “(1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. (4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.“ şeklinde hüküm altına alınmıştır. Bu suçun hukuki konusu, Devlete ait hukuksal değer ve organların saygınlığıdır. Dolayısıyla, TCK'nın 301. maddesinde düzenlenen suç, “Devlete karşı suçlar” niteliğinde olmakla birlikte, tahkir suçu vasfını da taşımaktadır. Suçun oluşması için maddede sayılan kavram veya kurumlardan birinin alenen aşağılanması yeterli olup ayrıca bir zararın meydana gelmesi aranmamıştır (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, Cilt: 6, Adalet Yayınevi, Ankara 2010, s. 8313). Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti, devletin yargı organları kuvvetler ayrımı temelinde devletin temel kurumları, kendilerinde egemenliğin tezahür ettiği organları olarak Anayasa'mızda ifadesini bulan Yasama, Yürütme ve Yargı erkidir (Zeki Hafızoğulları – Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Millete ve Devlete Karşı Suçlar, 1. Baskı, Ankara 2016, 306). TCK'nın 301. maddesinde yer alan hükûmet, devletin icra organı olarak kamu hizmetlerini üstlenmesi dolayısıyla her faaliyeti ve kararıyla toplum karşısında eleştiri hedefinde bulunmaktadır. Esasen, demokratik rejimlerde yönetimin eleştirilmesi ve kamuoyu denetimine tabi tutulabilmesi açısından en başta hükûmetin eleştiriye açık bulunması zorunludur. Buna rağmen, hükûmetin de devlete ait siyasi iktidarı kullanan bir güç olması dolayısıyla, prestij sahibi olmaya, korunmaya ihtiyacı bulunmaktadır (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, s. 8326 – 8327). Bu bilgi ve belgeler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Yargıtay'ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapmasına ilişkin 2802 sayılı Kanun'un 90. ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 1. maddesinde yer alan düzenlemelerin; birinci sınıfa ayrılan veya birinci sınıf hâkim ve Cumhuriyet savcılarının işledikleri iddia olunan görev suçlarıyla sınırlı, dolayısıyla kişi yönünden yetki kurallarına ilişkin özel bir muhakeme usulü olduğu, bu nedenle görev suçu işlendiğinden bahisle Yargıtayca yapılan yargılama sırasında suçun kişisel suç niteliğinde olduğu anlaşıldığında yargılama yetkisi ortadan kalkacağından görevsizlik kararı verilebileceği, bu durumda, duruşmada suçun hukuki niteliğinin değiştiğinden bahisle görevsizlik kararı verilerek dosyanın alt dereceli mahkemeye gönderilemeyeceğine dair CMK'nın 6. maddesinin uygulanma imkânının bulunmadığı gibi son soruşturmanın açılması kararı üzerine sırasıyla dosyanın gönderildiği Özel Dairelerce de duruşma açılmaksızın görevsizlik kararları verildiği, Suç tarihlerinde birinci sınıf Cumhuriyet savcısı olan sanıkların, kamuoyunda bilinen bazı adli soruşturmalar ve kovuşturmalarla ilgili olarak gazete ve internette yayınlanan açıklamaları nedeniyle Hâkimler ve Savcılar Kurulunca 2802 sayılı Kanun'un 89. maddesi uyarınca kovuşturma izni verilmesi üzerine Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesince sanıkların eylemleri görev sebebiyle işlenen suç olarak nitelendirilerek aynı Kanun'un 90. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesi sıfatıyla son soruşturmanın yapılması için dosya Yargıtaya gönderilmiş ise de; Sanıkların basına yansıyan açıklamalarının yapıldığı ve yayınlandığı tarihler itibarıyla bu açıklamalarda söz edilen soruşturma ve kovuşturmaların yürütülmesi veya haklarındaki davaya konu açıklamaları yapmaları hususunda kanundan ya da idari düzenlemelerden doğan bir görevleri bulunmadığı gibi bu açıklamalar görevleri sırasında da yapılmadığından, sanıklara atılı eylemlerin görevi kötüye kullanma suçu olarak kabul edilemeyeceği, diğer yandan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenliğinin veya erklerinin ifadesi olan kurumların saygınlığının korunması amacıyla TCK'nın 301. maddesinde düzenlenen suçun herhangi bir kamu göreviyle bağlantılı ve görevden yararlanılarak işlenmesi zorunlu olmadığı gibi, "özgü suç" niteliği taşımayan bu suç açısından failin memur olmasının kurucu unsur da olmadığı, Hakimler ve Savcılar Kurulunca, sanıkların söz konusu açıklamalarla Türkiye'nin uluslararası alanda itibarını sarsmaya ve Türkiye'yi terörü destekleyen bir ülke pozisyonuna sokmaya yönelik, ülkemiz aleyhine yanlış algılar oluşmasına neden olacak biçimde gerçeğe aykırı haber yapılmasına, görevi gereği öğrendikleri istihbarı bilgileri kamuoyu ile paylaşarak devletin istihbarat kuruluşu olan Milli İstihbarat Teşkilatı'nın terör örgütleri ile işbirliği yaptığı, faaliyetlerini sağlıklı bir şekilde yürütemediği algısının oluşmasına sebebiyet verdikleri gerekçesiyle, dolayısıyla Cumhuriyet savcılığı görevlerinden doğmayan eylemleri nedeniyle kovuşturma izni verildiği hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanıkların eylemlerinin kişisel suç olarak kabulü gerektiği, Yargıtayın ilk derece yargılaması yapma görevinin görev suçları ile sınırlı ve istisna oluşu da dikkate alınarak açıklanan sebeplerle; sanıklara atılı eylemlerin TCK'nın 301. maddesinde düzenlenen ya da başka bir suçu oluşturup oluşturmadığı hususunda yargılama yapma yetkisinin Yerel Mahkemeye ait olup Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevsizlik kararının usul ve yasaya uygun olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.01.2019 tarihli ve 19-22 sayılı görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, 1- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15.11.2018 tarihli ve 73-7 sayılı kararı usul ve yasaya uygun olduğundan, Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.01.2019 tarihli ve 19-22 sayılı görevsizlik kararının KALDIRILMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 02.04.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

1982 Anayasası’nın “Milletvekilliği ile Bağdaşmayan İşler” başlıklı 82. maddesine göre, milletvekilleri devlet ve diğer kamu tüzelkişiliklerinde ve bunlara bağlı kuruluşlarda görev alamazlar. Sermayesinin yarısından fazlası doğrudan doğruya devlete ait olan bir iktisadi teşebbüsün denetim kurulu üyeliği teklifini kabul edip bu göreve başlayan milletvekili (X)’in durumu, TBMM Başkanlık Divanınca tespit edilerek ilgili komisyona sevk edilmiştir. 1982 Anayasası’nın 84. maddesi uyarınca, milletvekili (X)’in bu görevi sürdürmekte ısrar etmesi halinde durumuyla ilgili izlenecek usul ve verilecek karar hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

A) Milletvekilinin durumu, TBMM Başkanlığınca re’sen Anayasa Mahkemesine intikal ettirilir ve Mahkemenin vereceği düşme kararı ile milletvekilliği sona erer.
B) TBMM Başkanlık Divanının tespiti üzerine milletvekilliği kendiliğinden sona ermiş sayılır ve bu durum, Genel Kurulun bilgisine sunulur.
C) Yetkili komisyonun raporu üzerine TBMM Genel Kurulu, üye tamsayısının salt çoğunluğuyla yapacağı açık oylama neticesinde milletvekilliğinin düşmesine karar verir.
D) Milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görevi sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin üyeliğinin düşmesine, yetkili komisyonun raporu üzerine TBMM Genel Kurulunca gizli oyla karar verilir.
E) Söz konusu görev kamu yararı taşıyan bir iktisadi teşebbüse ait olduğundan, milletvekili ücret almamak kaydıyla bu görevi sürdürebilir, bu nedenle milletvekilliğinin düşürülmesi gündeme gelmez.

Bu maddeyle ilgili 4 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol