2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Madde 102

İcra ve İflas Kanunu 102. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 102 – Taşınır bir malı haciz için mahallinde bir tutanak tutulur. Tutanakta alacaklı ve borçlunun isim ve şöhretleri, alacağın miktarı, haczin hangi gün ve saatte yapıldığı, haczedilen mallar ve takdir edilen kıymetleri ve varsa üçüncü şahısların iddiaları yazılır ve haczi icra eden memur tarafından imza edilir. Haczi talep edilen mal taşınmaz ise icra dairesi 91 inci madde mucibince haczi ait olduğu daireye tebliğ eder ve mahallinde tutulacak tutanakta taşınmazın nevi ve mahiyeti ve hududu ve lüzumlu vasıfları dercolunur. Evvelce ihtiyaten haczedilen şeylere icra haczi vazedildiği surette tutanağa ihtiyati haciz sahibinin dahi iştirak hakkı işaret olunur. Haczi kabil mallar kafi gelmezse veya hiç bulunmazsa bu hal tutanağa kaydolunur. Davet:

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

19 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2019/631 E., 2022/987 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi
Borçlular vekili şikâyet dilekçesinde; ödeme emri tebligatlarının müvekkillerine usulüne uygun tebliğ edilmediğini, İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 102. maddesine aykırı olarak taşınmazın içi görülmeden haciz işleminin yapıldığını, imar planında belirtilen hususların kıymet takdiri raporunda tam olarak tespit edilip değerlendirmeye alınmadığını, tespit ve değerlendirmelerin meskenin içine girilerek
Hukuk Genel Kurulu         2019/631 E.  ,  2022/987 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki "ihalenin feshi" isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesince verilen istinaf talebinin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının ortadan kaldırılmasına, şikâyetin kabulü ile ihalenin feshine ilişkin karar, alacaklı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. İNCELEME SÜRECİ Borçlular İstemi: 4. Borçlular vekili şikâyet dilekçesinde; ödeme emri tebligatlarının müvekkillerine usulüne uygun tebliğ edilmediğini, İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 102. maddesine aykırı olarak taşınmazın içi görülmeden haciz işleminin yapıldığını, imar planında belirtilen hususların kıymet takdiri raporunda tam olarak tespit edilip değerlendirmeye alınmadığını, tespit ve değerlendirmelerin meskenin içine girilerek heyetle birlikte yapılmadığını, kıymet takdir raporunda icra müdürlüğünün numarasının yanlış yazıldığını bu nedenle müvekkillerinin yasal haklarını kullanamadığını, taşınmazın 575 ada 1 parselde bulunmasına rağmen kıymet takdir raporunda 570 ada 1 parselin değerlendirilmesinin yapıldığını, kıymet takdiri raporlarının da müvekkillerine usulüne uygun tebliğ edilmediğini bu nedenle şikâyet yoluna başvuramadıklarını, müvekkillerine satış ilanının usulüne uygun tebliğ edilmediğini, satış ilanının haciz alacaklılarının hepsine tebliğ edilmediğini, satış ilanının sadece ulusal gazetede ilan edildiğini, yerel gazetede ilan edilmediğini, satış ilanında elektronik ortamda verilen satış günü ve saatinin belirtilmediğini, sadece icra müdürlüğünün yapacağı fiziki satış günü ve saatlerinin belirtildiğini ileri sürerek taşınmazın ihalesinin feshine karar verilmesini talep etmiştir. Alacaklı Cevabı: 5. Alacaklı vekili cevap dilekçesinde; satış ilanının icra müdürlüğü tarafından elektronik ortamda usulüne uygun yapılmadığı iddiasının yerinde olmadığını, yapılmış olan elektronik ilanda satış gün, saati ve teklif sürelerinin bulunduğunu, borçlulara usulüne uygun tebligatlar yapıldığını, borçluların şikâyetlerinin yerinde olmadığını belirterek şikâyetin reddini savunmuştur. 6. İhale alıcısı cevap dilekçesinde; borçluların iddialarının ihalenin feshini gerektirmediğini belirterek şikâyetin reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 7. Kocaeli 2. İcra (Hukuk) Mahkemesinin 03.10.2017 tarihli ve 2017/359 E., 2017/689 K. sayılı kararı ile; ihalenin feshi için ihale öncesi ve ihale sırasındaki işlemlerde açıkça İİK'nın ilgili hükümlerine aykırılığın ya da Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 281. maddesinde öngörülen hâllerin gerçekleşmesinin gerektiği veya açıkça teamül ve usullere aykırılığın bulunmasının gerektiği ve bu yanlışlıkların bazı istisnalar haricinde ilgililerin menfaatinin zedelenmesine sebep olacak nitelikte bulunmasının zorunlu olduğu, somut olayda satış ilanının borçlulardan ...’e 28.04.2017, ...’e ise 06.04.2017 tarihinde tebliğ edildiği, borçluların kıymet takdirine itiraz etmedikleri, taşınmazın satış ilanının yurt çapında dağıtımı yapılan tirajı 50.000'in üzerindeki bir ulusal gazetede yayınlandığı, satış ilanı ve zorunlu diğer işlemlerin elektronik ortamda da gerçekleştirildiği, borçluların ihalenin feshi sebebi olarak ileri sürdüğü hususların hiç birinin gerçekleşmediği, gerek ihale öncesinde gerekse ihale esnasındaki işlemlerin hukuka uygun olduğu gerekçesi ile şikâyetin reddine, yasal şartları oluştuğundan ihale bedelinin %10'u oranında 15.500TL para cezasının hazine yararına borçlulardan tahsiline karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 8. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde borçlular vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. 9. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesinin 07.03.2018 tarihli ve 2017/2573 E., 2018/498 K. sayılı kararı ile; borçlular tarafından verilen vekâletnamenin icra dosyasına 11.04.2017 tarihinde ibraz edildiği, borçlular vekiline 28.04.2017 tarihinde yapılan satış ilanı tebliğinin usulüne uygun olduğu, taşınmazın açık artırma şartnamesi ve tutanağında elektronik ortamda yapılacak birinci ve ikinci artırma ilanlarının tarihlerinin yazıldığı, ancak saatinin yazılmadığı, taşınmazın açık artırma ilanında da elektronik ortamdaki ilan tarihinin yazmadığı, gazetede yapılan ilanda da elektronik ortamda ihalenin yapılacağı gün ve saatinin belirtilmediği, satış ilanının borçlular vekiline usulüne uygun olarak tebliğ edildiği ancak icra müdürlüğünce elektronik ortamda yapılacak ihalenin tarihini ilan etmesi gerekmekte iken bu husus yerine getirilmeden yapılan ihalenin usulüne uygun olmadığı gerekçesi ile istinaf talebinin kabulü ile, ilk derece mahkemesinin kararının ortadan kaldırılmasına, şikâyetin kabulü ile ihalenin feshine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 10. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde alacaklı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 11. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 06.02.2019 tarihli ve 2018/10762 E., 2019/1428 K. sayılı kararı ile; “…Alacaklı tarafından borçlu aleyhine başlatılan ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı takipte, borçlunun sair sebepler yanında satış ilanında elektronik ortamda yapılacak ihaleye ilişkin gün ve saatin yazılmadığını ileri sürerek ihalenin feshi talebi ile icra mahkemesine başvurduğu, Kocaeli 2. İcra Hukuk Mahkemesinin 03.10.2017 tarih ve 2017/359 E.-2017/689 K. sayılı ilâmı ile şikayetin reddine karar verildiği, borçlunun istinaf yoluna başvurması üzerine, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesinin 07.03.2018 tarih 2017/2573 E. 2018/498 K sayılı kararı ile taşınmazın açık artırma şartnamesi ve tutanağında, elektronik ortamda yapılacak 1. ve 2. artırma ilanlarının tarihlerinin yazdığı, ancak saatinin yazmadığı, açık artırma ilanında da elektronik ortamdaki ilan tarihinin yazmadığından bahisle istinaf başvurusunun esastan kabul edilerek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, borçlunun şikayetinin kabulü ile, ihalenin feshine karar verildiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar ihalenin geçerliliği için elektronik ilan zorunlu ise de somut olayda icra dosyası arasında E-Satış Portal İhale Yayın Bilgisi Raporunun mevcut olduğu, üzerinde tarih ve saatin yer aldığı, yayına girme ve yayından kalkma tarih ve saatlerinin açıkça yazılı olduğu, kaldı ki elektronik ortamda onbir kişinin pey sürdüğü, bilgilerinin açık olduğu, tutanağın usul ve yasaya uygun oduğu ve yine bunun dışında da ihalenin feshini gerektirecek başka bir hususun da bulunmadığı görülmüştür. O halde ilk derece mahkemesince ihalenin feshi isteminin reddine dair verilen karar yerinde olup Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması cihetine gidilmiştir...” gerekçesiyle karar bozularak, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Direnme Kararı: 12. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesinin 25.04.2019 tarihli ve 2019/601 E., 2019/818 K. sayılı kararı ile; İİK’nın 129. maddesinde; "Birinci ve ikinci ihale icra memuru tarafından ilamda belirlenen yer, gün ve saatte, elektronik ortamda verilen en yüksek teklif üzerinden başlatılır. Taşınmaz üç defa bağırıldıktan sonra, elektronik ortamda verilen en yüksek teklif de değerlendirilerek, en çok artırana ihale edilir." hükmü düzenlenmiş olup, bu düzenlemenin kamu düzeni ile ilgili olduğu, 17.05.2017 tarihli ihale tutanağında elektronik ortamda teklif verilip verilmediği hususunun belirtilmediği gibi, elektronik ortamda verilen en yüksek teklif üzerinden de ihalenin başlatılmadığı, Özel Dairenin bozma kararında, icra dosyası arasında E-satış portal ihale yayın bilgisi raporunun mevcut olduğu, üzerinde tarih ve saatin yer aldığı, yayına girme ve yayından kalkma tarih ve saatlerinin yazılı olduğu, elektronik ortamda onbir kişinin pey sürdüğü ve bilgilerinin açık olduğu, tutanağın usul ve yasaya uygun olduğu belirtilmiş ise de, ihale tutanağının İİK’nın 129. maddesine uygun olarak düzenlenmediği gerekçesi ile direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 13. Direnme kararı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 14. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; elektronik ortamda ilan zorunluluğunun yerine getirilip getirilmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 15. Uyuşmazlığın çözümü için yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 16. Hacizli veya ipotekli taşınmazlar, satış talebi üzerine yalnız açık artırma yolu ile satılır. Burada söz konusu olan İcra ve İflas Kanunu’na göre yapılan cebri açık artırma ile satıştır. Açık artırma yolu satış, yeri, zamanı ve koşulları önceden belirlenerek, hazır olanlar arasından en yüksek bedeli öneren ile yapılan satıştır (Kuru, Baki: İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara 2013, s. 642). 17. Cebri açık artırma hazırlık dönemi içinde satış (artırma) için gerekli bütün hazırlık işlemleri yapılır. Bu işlemler artırmanın ilanı, artırma şartnamesinin düzenlenmesi ve mükellefiyetlerin tespitidir. Satış talebini alan icra dairesi, bir taraftan artırmanın şartlarını tespit ederken, diğer taraftan artırmayı ilân eder (İİK m. 126-127) (Kuru, s. 644). 18. Satış istemi üzerine, icra memuru artırmanın açık ve genel olmasını sağlamak, artırma şartnamesinin hazırlanmasında gerekli olabilecek bilgileri elde edebilmek için artırma gününden en az bir ay önce satış (artırma) ilanı yapar (İİK m. 126/1) (Arslan, Ramazan: İcra İflas Hukukunda İhale ve İhalenin feshi, Ankara 1984, s. 45-46). 19. İcra ve İflas Kanunu’nun şikâyete konu ihalenin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 126. maddesinin 1. fıkrası “Satış, açık artırma ile yapılır. Birinci ve ikinci ihalenin yapılacağı yer, gün ve saat önceden ilan edilir.” düzenlemesini, 4. fıkrası “Açık artırmaya elektronik ortamda teklif verme yoluyla başlanır. Elektronik ortamda teklif verme, birinci ihale tarihinden yirmi gün önce başlar, ihalenin tamamlanacağı günden önceki gün sonunda sona erer; ikinci ihalede ise elektronik ortamda teklif verme birinci ihaleden sonraki beşinci gün başlar, en az yirmi gün sonrası için belirlenecek ikinci ihalenin tamamlanacağı günden önceki gün sonunda sona erer. Elektronik ortamda verilecek teklifler haczedilen malın tahmin edilen kıymetinin yüzde ellisinden az olamaz; teklif vermeden önce, haczedilen malın tahmin edilen kıymetinin yüzde yirmisi nispetinde teminat gösterilmesi zorunludur.” düzenlemesini içermektedir. 20. İcra ve İflas Kanunu’nun şikâyete konu ihalenin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 126. maddesinin son fıkrasının atfı ile taşınmazın satış ilanı hakkında da uygulanması gereken aynı Kanun’un 114. maddesinin 2. fıkrası “İlanın şekli, artırmanın tarzı, yer ve günü ve gazete ile yapılıp yapılmıyacağı icra memurluğunca alakadarların menfaatlerine en muvafık geleni nazarı dikkate alınarak tayin olunur…” şeklinde, 3. fıkrası ise; “…satış ilanı elektronik ortamda da yapılır.” şeklinde düzenlenmiştir. Satış ilanının elektronik ortamda yapılması ilkesi, Kanun’un emredici hükmü olup, bu hususun ihlal edilmesi başlı başına ihalenin feshi sebebi olduğundan mahkemece re’sen dikkate alınmalıdır. Satış ilanının elektronik ortamda yapılması icra müdürlüğünün takdirine bırakılmış bir husus olmayıp yasal bir zorunluluktur. 21. İcra ve İflas Kanunu Yönetmeliğinin şikâyete konu ihalenin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan “Taşınmazın açık artırma şartnamesi ve tutanağı” başlıklı 49. maddesi “…şartnamenin açık bulundurulduğu ilk gün, birinci ve ikinci artırma gün ve saatleri ile her iki artırma için elektronik ortamda teklif vermenin başlayacağı ve sona ereceği gün, …ve diğer gerekli bilgiler yazılır. Şartname, icra müdürü tarafından tarih atılarak imzalanır ve mühürlenir. Elektronik ortamda verilen en yüksek teklif, ihalede artırılan miktar, artıranların ad ve soyadı, ihalenin sonucu, ihalenin kime ve ne suretle yapıldığı tutanağa yazılır. Tutanak, satışı yapan memur ile tellâl ve alıcı tarafından imzalanır ve mühürlenir. İhalenin elektronik ortamda verilen en yüksek teklifte kalması durumunda tutanakta alıcının imzası aranmaz.” şeklinde, “Taşınmazın açık artırma ilanı” başlıklı 50. maddesi ise; “İlânda; …b) Artırmanın yapılacağı yer, gün ve saat, her iki artırma için elektronik ortamda teklif vermenin başlayacağı gün, c) Artırma şartnamesinin hangi tarihten itibaren herkes tarafından görülebileceği, d) Kararlaştırılan zamanda artırma bedeli takdir edilen kıymetin yüzde ellisini bulmadığında, artırmanın en az yirmi gün sonrası aynı yer ve saatte taşınmazın en çok artırana ihale edileceği, e) İkinci artırmanın yapılacağı yer, gün ve saat, …yazılır. Taşınmazın açık artırma ilânı, icra müdürü tarafından imzalanır ve mühürlenir. Bu ilan elektronik ortamda da yapılır, ancak elektronik ortamda yapılan ilanda imza ve mühür aranmaz. Birinci fıkranın (f) bendindeki ihtar irtifak hakkı sahiplerine de yapılır. Ayrıca 48 inci maddedeki satış ilânına ilişkin kayıtlar burada da uygulanır…” şeklindedir. 22. İcra ve İflas Kanunu’nun şikâyete konu ihalenin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 129. maddesi ise; “Birinci ve ikinci ihale icra memuru tarafından, ilanda belirlenen yer, gün ve saatte, elektronik ortamda verilen en yüksek teklif üzerinden başlatılır. Taşınmaz üç defa bağırıldıktan sonra, elektronik ortamda verilen en yüksek teklif de değerlendirilerek, en çok artırana ihale edilir. Şu kadar ki, artırma bedelinin malın tahmin edilen bedelinin yüzde ellisini bulması ve satış isteyenin alacağına rüçhanı olan diğer alacaklar o malla temin edilmişse bu suretle rüçhanı olan alacakların mecmuundan fazla olması ve bundan başka paraya çevirme ve paraların paylaştırılması masraflarını aşması gerekir. Birinci ihalede, alıcı çıkmazsa veya bu maddede yazılı miktara ulaşılmazsa satış icra memuru tarafından geri bırakılır. İkinci ihalede, alıcı çıkmazsa veya bu maddede yazılı şartlar gerçekleşmezse satış talebi düşer.” hükmünü içermektedir. 23. Bu düzenlemelere göre birinci ve ikinci açık artırmanın yapılacağı yer, gün ve saat önceden ilan edilir. Ayrıca satış ilanı elektronik ortamda da ilan edilir. Ancak satış elektronik ortamda değil, açık artırma ile yapılır. Satış ilanında açık artırmanın yapılacağı yer, gün ve saat, her iki artırma için elektronik ortamda teklif vermenin başlayacağı ve sona ereceği gün yazılır. Elektronik ortamda teklif verme, birinci açık artırma tarihinden yirmi gün önce başlar, ihalenin tamamlanacağı günden önceki gün sonunda sona erer; ikinci açık artırma ise elektronik ortamda teklif verme birinci ihaleden sonraki beşinci gün başlar, en az yirmi gün sonrası için belirlenecek ikinci ihalenin tamamlanacağı günden önceki gün sonunda sona erer. Elektronik ortamda verilecek teklifler taşınmazın tahmin edilen kıymetinin yüzde ellisinden az olamaz. Birinci ve ikinci açık artırma icra memuru tarafından, ilanda belirlenen yer, gün ve saatte, elektronik ortamda verilen en yüksek teklif üzerinden başlatılır. 24. Kanun ve Yönetmelik açık artırma şartnamesi ve tutanağı ile açık artırma ilanında açık artırmanın yapılacağı yer, gün ve saatin yazılması, elektronik ortamda teklif vermenin başlayacağı ve sona ereceği günün yazılması gerektiğini düzenlenmiştir. Elektronik ortamda teklif vermenin başlayacağı ve sona ereceği saatin ilan edilmesi gerektiğine ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. 25. İcra ve İflas Kanunu’nun 126. maddesinin 4. fıkrası uyarınca elektronik ortamda teklif verme, birinci ihale tarihinden yirmi gün önce başlar ve ihalenin tamamlanacağı günden önceki gün sonunda sona erer; ikinci ihalede ise elektronik ortamda teklif verme birinci ihaleden sonraki beşinci gün başlar ve en az yirmi gün sonrası için belirlenecek ikinci ihalenin tamamlanacağı günden önceki gün sonunda sona erer. Aynı Kanun’un 8/a maddesi uyarınca elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter. Elektronik işlemlerin Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi vasıtasıyla yapılmasına dair usul ve esaslar Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılan yönetmelikle düzenlenir. İcra ve İflas Kanunu Yönetmeliğinin 16. maddesi uyarınca taraf veya vekilleri tarafından elektronik ortamda yapılan işlemlerde süre gün sonunda biter. Elektronik ortamda yapılacak işlemlerin, ertesi güne sarkmaması açısından saat 00:00'a kadar tamamlanması zorunludur. “Tatil saati veya çalışma saati” kavramından farklı olarak yedi gün yirmi dört saat esasına göre çalışan UYAP sisteminin kullanılması hâlinde “gün sonu” kavramı ile sürenin gün sonunda biteceği kabul edilmiştir. Bu nedenle gün sonu saat 00.00 olup, elektronik ortamda gün sonuna kadar teklif verilebilir. 26. Somut olayda; icra müdürlüğünce Kocaeli ili, Başiskele ilçesi, Yeniköy Mah., 575 ada 1 parselde tapuya kayıtlı 1 nolu bağımsız bölümün açık artırma ile satışı için 17.03.2017 tarihinde satış kararı alınmıştır. Taşınmazın açık artırma şartnamesi ve tutanağında artırmanın yapılacağı yer, gün ve saat kısmında; “Birinci artırma 17.05.2017 günü saat 14:00-14:05, İkinci artırma 12.06.2017 günü saat 14:00-14:05, Elektronik ortamda teklif başlangıç ve bitiş tarihi kısmında; “Birinci artırma için 27.04.2017- 16.05.2017, İkinci artırma için 22.05.2017- 11.06.2017” olarak belirtilmiştir. Artırma şartları kısmının (C) bendi; “Tayin edin edilen zamanda artırmaya, elektronik ortamda esatis.uyap....tr adresinden verilen en yüksek teklif üzerinden başlanır. Üç defa bağrıldıktan sonra teklif olunan en yüksek bedel 110.851TL’yi geçmek şartıyla en çok artırılana ihale edilir…” (D) bendi de; “…Teklifler şifahen veya elektronik ortamda olur. Elektronik teklif verme birinci artırma gününden yirmi gün öncesinde başlar, birinci artırma gününden önceki gün sonunda sona erer. İkinci artırmaya elektronik ortamda teklif verme, birinci artırmadan sonraki beşinci gün başlar ve ikinci artırma gününden önceki gün sonunda biter…” şeklindedir. 27. Taşınmazın açık artırma ilanında ise; “1. Satış günü: 17.05.2017 günü 14:00-14:05 arası, 2. Satış günü: 12.06.2017 günü 14:00-14:05 arası” olarak yazılmıştır. Satış şartları kısmının (1) nolu bendi; “İhale açık artırma suretiyle yapılacaktır. Birinci artırmanın yirmi gün öncesinden, artırma tarihinden önceki gün sonuna kadar esatis.uyap....tr adresinden elektronik ortamda teklif verilebilecektir. Bu artırmada tahmin edilen değerin %50 sini ve rüçhanlı alacaklılar varsa alacakları toplamını ve satış giderlerini geçmek şartı ile ihale olunur. Birinci artırmada istekli bulunmadığı takdirde elektronik ortamda birinci artırmadan sonraki beşinci günden, ikinci artırma gününden önceki gün sonuna kadar elektronik ortamda teklif verilebilecektir...” şeklinde (8) nolu bendi ise; “Satışa iştirak edenlerin şartnameyi görmüş ve münderecatını kabul etmiş sayılacakları, başkaca bilgi almak isteyenlerin 2016/7590 Esas sayılı dosya numarasıyla müdürlüğümüze başvurmaları ilan olunur.” şeklindedir. 28. Dosya kapsamında bulunan E-satış portal ihale yayın bilgisi raporuna göre ilanın yayına girme tarihi 28.03.2017 saat 16:19:51, yayından kalkma tarihi ise 17.05.2017 saat 15:20:37’dir. İnternet üzerinden verilen teklifleri gösteren raporun incelenmesinde; üç farklı kişinin elektronik ortamda toplamda onbir kez teklif verdiği, ilk kez 16.05.2017 tarihinde saat 18:32:38’de 111.000TL teklif verildiği, 16.05.2017 tarihinde saat 23:59:56’da 155.000TL miktarlı en yüksek teklifin verildiği görülmüştür. İcra müdürü tarafından elektronik ortamda verilen en yüksek teklif üzerinden, 17.05.2017 tarihinde saat 14:00’da başlatılan birinci açık artırma 155.200TL teklif ile başlatılmıştır. 205.702TL muhammen bedelli taşınmaz birinci artırmada saat 14:06’da 155.500TL bedelle en çok artıran üçüncü kişi ...’na ihale edilmiştir. 29. Şu hâle göre, taşınmazın açık artırma ilanının satış şartları kısmının (1) nolu bendinde elektronik ortamda teklif vermenin şartları belirtilmiş olup, (8) nolu bendinde ise taşınmazın açık artırma şartnamesine atıf yapılmıştır. Taşınmazın açık artırma şartnamesi ve tutanağında ise elektronik ortamda teklif başlangıç ve bitiş tarihleri açıkça belirtilerek, artırma şartları kısmında birinci artırmanın yirmi gün öncesinden, artırma tarihinden önceki gün sonuna kadar esatis.uyap....tr adresinden elektronik ortamda teklif verilebileceği belirtilmiştir. Elektronik ortamda teklif verme başlangıç tarihinin gün olarak belirlenmiş olması tekliflerin gün başı verilebileceği anlamını taşır. Somut olayda elektronik ortamda ilk gün teklif verme hususunda bir sorun yaşandığı da iddia edilmemiştir. Elektronik ortamda ilan zorunluluğu İİK’ya göre usulüne uygun olarak yerine getirilmiştir. Nitekim bu ilan üzerine elektronik ortamda ihaleye katılanların olduğu ve teklif verdikleri de görülmektedir. 30. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 31. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerden dolayı 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nın 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 373/2. maddesi uyarınca kararı veren bölge adliye mahkemesine gönderilmesine, 22.06.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2019/16 E., 2020/7 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
İİK’nın 102. maddesine göre haciz tutanağına alacaklı ve borçlunun ad ve soyadları, alacağın miktarı, haczin yapıldığı gün ve saat, haczedilen malların cins ve miktarı ile kıymetleri ve varsa üçüncü kişilerin iddiaları yazılarak haczi yapan memur tarafından imza
Hukuk Genel Kurulu         2019/16 E.  ,  2020/7 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tasarrufun iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Malatya 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü. I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 28.02.2012 harç tarihli dava dilekçesinde; müvekkiline olan borcun tahsili amacıyla davalı borçlu ... aleyhine Malatya 2. İcra Dairesinin 2011/4050 ve Malatya 1. İcra Dairesinin 2011/5025 takip sayılı dosyaları ile icra takibi başlatıldığını, borçlu ... adına kayıtlı malvarlığı bulunmadığından hakkında başlatılan icra takiplerinin sonuçsuz kaldığını, borçlunun alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla taşınmazlarını 05.05.2011, 24.12.2010, 22.03.2011 tarihlerinde yakınları olan diğer davalılara muvazaalı olarak satış ve terkin etmek suretiyle müvekkilini zarara uğrattığını ileri sürerek davalı borçlu ...'ün diğer davalılara belirtilen tarihlerde alacaklılar aleyhine mal kaçırmak amacıyla yapmış olduğu dava konusu edilen sekiz adet taşınmaza ilişkin olarak yapılan tasarrufun iptali ile eski hâle iadesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalılar vekilleri ayrı ayrı verdikleri 29.03.2012, 19.04.2012 ve 31.12.2012 havale tarihli cevap dilekçelerinde; iptali istenen tasarrufların borcun doğumundan önce yapıldığını, davanın süresinde açılmadığını, davacının elinde kesin ya da geçici aciz vesikasının bulunmadığını, satışların gerçek olduğunu, tasarrufun iptali ile eski hâle getirme isteminin geçersiz olduğunu, dava konusu edilen taşınmazların değerinin talep edilen alacak miktarının çok üzerinde olduğunu, davacının ancak alacağını karşılayacak miktarda talepte bulunması gerekirken taşınmazların değeri dikkate alınmadan tüm taşınmazlar yönünden dava açılmasının da usul ve yasaya uygun olmadığını savunarak davanın reddini karar verilmesini istemişlerdir. Mahkeme Kararı: 6. Malatya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.11.2013 tarihli ve 2012/120 E., 2013/590 K. sayılı kararı ile; davacı tarafça dosyaya sunulan haciz tutanaklarında borçlunun adresinin kapalı olması sebebiyle haciz yapılamadığına dair tutanak düzenlendiği, düzenlenen bu tutanağın geçici veya kesin aciz vesikası niteliğinde olmadığı, bu hâliyle dava şartı olan aciz vesikasının bulunmadığı, tapu kayıtları dikkate alındığında, devirlerin 26.05.2008, 24.12.2010, 05.05.2011, 24.08.2011 tarihlerinde yapıldığı, takip dosyasının dayanağını teşkil eden çeklerin 20.09.2011, 30.09.2011, 20.10.2011, 20.11.2011 keşide tarihli oldukları, mevcut hâlleriyle bu alacakların devir tarihinden sonra doğmuş olduğu, davacı tarafa borcun dayanağını teşkil eden kambiyo senetlerinin ileri tarihli olarak keşide edilip edilmediği, çeklerin dayanağı olan hukuki ilişkinin hangi tarihte gerçekleştiği ve mal teslimiyle çeklerdeki miktarla uyumlu belgeleri ibraz etmesi konusunda süre tanındığı, davacı tarafça daha önceki aşamalarda sunulan faturaların miktar itibariyle çeklerle uyuşmadığı, bu hâliyle alacağın temlik tarihinden önce doğduğunun ispatlanamadığı gerekçesiyle şartları oluşmayan davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Malatya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 17. Hukuk Dairesince 16.06.2015 tarihli ve 2014/4397 E., 2015/8759 K. sayılı kararı ile; “…Dava, İİK'nun 277 ve devamı maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali davasına ilişkindir. 1.İcra ve İflas Kanununun 277 ve izleyen maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davalarında amaç, borçlunun aciz ya da iflasından önce yaptığı ve aslında geçerli olan bazı tasarrufların geçersiz ya da "iyiniyet kurallarına aykırılık" nedeniyle alacaklıya karşı sonuçsuz kalmasını ve dolayısıyla o mal üzerinden cebri icraya devamla alacağın tahsilini sağlamaktır. Bu davaların görülebilmesi için, diğer dava koşullarının yanında tasarrufun iptali istenilen işlemin borcun doğumundan sonra gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Öte yandan ticari yaşamda çeklerin vadeli ödeme aracı olarak da kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Somut olayda, dava dayanağı takibe konu çek tarihi 20.09.2011 tarihi olmakla birlikte, davacı vekili, davacı alacaklıya bu çekin süre gelen ticari ilişki nedeni ile verildiğini, borç kaynağı olarak gösterilen bir kısım faturaların 18.03.2011 tarihinde düzenlendiğini, bir kısım malların ise faturasız gönderildiğini belirtmiştir. Borçlunun takibe konu borç miktarı ile ilgili bir itirazı olmamış ve takip kesinleşmiştir. Bu durumda, iptali istenilen takip dayanağı borcun doğum tarihi 18.03.2011 kabul edilerek bu tarihten sonra yapılan satışlar yönünden mahkemece, işin esasına girilerek taraf delilleri toplandıktan sonra oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, aksi düşüncelerle reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 2.Kabule göre ise, dava ön koşul yokluğundan red edildiğine göre Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 7/2 maddesine göre maktu vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekirken nisbi vekâlet ücretine hükmedilmesi de isabetsiz olmuştur…” gerekçesiyle sair yönler incelenmeksizin karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Malatya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 29.03.2016 tarihli ve 2016/279 E., 2016/508 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelere ilave olarak tasarrufun iptali talebiyle açılan ve dava konusu edilen taşınmazların davacı ile davalı arasındaki borç ilişkisinin doğumu tarihinden önce devredildiği, davacının icra takibine girişirken esas olarak dosyaya ibraz ettiği toplamda 120.000,00TL'lik asıl alacak miktarındaki çeklerin vade tarihlerinin 20.09.2011, 30.09.2011, 20.10.2011, 20.11.2011 olduğunu, taşınmazdan beş tanesinin 05.05.2011 tarihinde, diğerlerinin 26.05.2008, 24.12.2010, 24.08.2011 tarihlerinde devredildiği, dosyaya ibraz edilen en erken tarihlisi 18.03.2011 olan faturaların toplam bedelinin 30.838,36TL olduğu, davacının işbu çeklerin kaynağı olarak gösterilen faturaların bedeli ile çeklerin bedelinin birbirinden çok farklı rakamlar olduğu, aradaki bu büyük meblağ farkı gözetildiğinde bu çeklerin davacının iddia ettiği faturaların bedeli olarak verildiğini söylemek mümkün olmadığından borcun doğum tarihini ilk fatura tarihi olarak kabulüne imkân bulunmadığı, her ne kadar çeklerin ticari hayatta ileri tarihli olarak keşide edilmesi söz konusu olsa da davacının bahsettiği gibi aralarında başkaca bir alışveriş olmadığı beyanı da göz önüne alındığında; bu beyanın yanıltıcı olduğu, bu çeklerin iddia edilen faturalara karşılık olarak verilmiş olup olmadığı hususunu ispatlayamadığı, takip talebinin davalı borçlunun mernis adresine yapıldığı, sonrasında davalının bu adresten taşınmış olduğu ve tebligatın muhtara yapılmış olduğunun görüldüğü, hâl böyle iken davacının taşındığını bildiği bu adrese icra memurları ile haciz işlemi yapmak niyetiyle gittiği 04.04.2012 tarihli haciz tutanağında davalının adresten taşındığı dolayısıyla haciz yapılamadığı belirtilerek, işbu belgenin İİK’nın 105. maddesi anlamında aciz vesikası olarak kabul edilerek dava açılmış olduğu görülmekle, davacının dosyaya sunmuş olduğu işbu belgenin aciz vesikası olarak kabulünün mümkün olmadığı, davacının adresten taşındığını öğrendiği davalının başka adreslerini araştırmasının gerektiği, davalının mahkeme safhasında yapılan tebligatlara dayanak adreslere ulaşıldığı davalının bu noktada adresinin tespit edilebildiği gözetildiğinde davacının borçlunun başkaca adreslerinin araştırmasını yapması gerektiği, borçlunun taşındığı adreste yapılan haciz işleminin geçici aciz belgesi olmayacağı, dava şartı yokluğu nedeniyle davanın reddinin gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davanın görülebilirlik şartlarından olan geçici ya da kesin aciz vesikasının dosya kapsamında bulunup bulunmadığı, Davanın görülebilirlik şartlarından olan iptali istenilen tasarruf işleminin borcun doğumundan sonra gerçekleşmiş olması gerektiği kuralının somut uyuşmazlık bakımından gerçekleşip gerçekleşmediği ve burada varılacak sonuca göre, iptali istenilen takip dayanağı borcun doğum tarihi 18.03.2011 kabul edilerek bu tarihten sonra yapılan satışlar yönünden mahkemece, işin esasına girilerek taraf delilleri toplandıktan sonra oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Dava, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 277 vd. maddelerine dayalı olarak açılan tasarrufun iptali istemine ilişkindir. 13. Tasarrufun iptali davası; “borçlunun alacaklısını zarara uğratmak kastıyla mal varlığından çıkarmış olduğu, mal ve hakların veya bunların yerine geçen değerlerin tasarruftan zarar gören alacaklının alacağını elde etmesi amacıyla dava açarak tekrar borçlunun mal varlığına geçmesini sağlayan bir dava,” kısaca borçlunun alacaklılarından mal kaçırmak için yaptığı tasarruflarını, alacaklının alacağı ile sınırlı olarak hükümsüzleştirmeye yönelik bir dava olarak tanımlanabilir. İptal davasının amacı bir alacağı ödememek için, mal varlığını azaltıcı veya artışını önleyici nitelikte, borçlu tarafından yapılan bir taraflı hukuki işlemler ve fiillerle, borçlunun amacını bilen veya bilmesi gereken kişilerle yaptığı tüm hukuki işlemleri, alacaklının alacağı ile sınırlı olarak hükümsüz sayarak işlem konusu mal veya hakkı hâlen borçluya aitmiş gibi, cebrî icra yolu ile alacaklının alacağını almasına olanak sağlamaktır (Güneren, A: İcra ve İflas Hukukunda Tasarrufun İptali Davaları, Ankara 2012, s. 39, 40). Yeri gelmişken hemen belirtmek gerekir ki; tasarrufun iptali davası hukuki niteliği itibari ile dava konusu malın aynına ilişkin olmayıp, şahsi bir davadır. 14. İİK'nın 278, 279 ve 280. maddelerinde düzenlenen ve iptal davasının konusunu teşkil eden tasarruflar genel olarak üç grupta toplanmıştır. Bunlar; karşılıksız (ivazsız) yapılan tasarruflar, aciz hâlinde iken ve bundan ötürü yapılan tasarruflar ve olağan durumlarda borçlunun yapmayacağı işlemlerle malvarlığında eksiltme yaratan tasarruflardır. Ancak, bu maddelerde iptal edilebilecek bütün tasarruflar tahdidi olarak sayılmış değildir. Kanun iptale tabi bazı tasarruflar için genel bir tanımlama yaparak hangi tasarrufların iptale tabi olduğu hususunun tayinini hâkimin takdirine bırakmıştır (m. 281). Dava dilekçesinde İİK'nın 278, 279 ve 280. maddelerinden hangisine istinaden iptal istendiğinin belirtilmesi de zorunlu değildir. Hatta bu maddelerden biri gösterilmiş olsa bile mahkeme bununla bağlı olmayıp, diğer maddelerden birine dayanarak iptal kararı verebilir. Bu ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.11.1987 tarihli ve 1987/15-381 E., 1987/ 873 K. sayılı kararında da açıklanmıştır. 15. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114. maddesinde belirtilen ve bütün davalar bakımında geçerlilik taşıyan dava şartlarının yanında tasarrufun iptali davasında, bu davaya özgü birtakım özel dava koşulları da bulunmaktadır. Bu tür davaların dinlenebilmesi için davacının davalı borçluda gerçek bir alacağının bulunması, borçlu hakkında yapılan icra takibinin kesinleşmiş olması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve borçlu hakkında alınmış aciz belgesinin bulunmasıdır. Açılan tasarrufun iptali davasında taraf oluşumu gerçekleşmişse, hâkim, öncelikle, dava koşullarının (şartları) varlığını kendiliğinden inceler. Çünkü, iptal davasının esasına girilebilmesi için dava koşullarının bulunması gerekir. İlk önce, mahkemeye ilişkin dava koşulları, sonra taraflara ilişkin dava koşulları, dava süresinde açılmışsa son olarak dava konusuna ilişkin dava koşulları ve iptal davasına özgü dava koşulları incelenir. Dava koşullarından birisi yoksa mahkemece davanın esasına girilmeden davanın dava koşulu yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilir (Güneren, s.466). Bu ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 02.03.2005 tarihli ve 2005/15-100 E., 2005/119 K., 30.04.2019 tarihli ve 2017/17-1791 E., 2019/498 K. sayılı kararlarında da ayrıntılı biçimde açıklanmıştır. 16. Genel haciz yolu ile takipte, bağımsız olarak açılan tasarruf iptal davası koşullarından birisi de, davaya dayanak yapılan icra dosyasında borçlu hakkında alınmış aciz belgesinin bulunmasıdır. Çünkü haciz yoluyla yapılan takipte alacağın kısmen veya tamamen ödenmediği, ancak aciz belgesinin varlığı ile saptanabilir. Alacaklının yapılan her takip için o takip dosyasından verilmiş aciz belgesini mahkemeye sunması gerekir (Güneren, s. 626 vd.). Hemen burada aciz belgesinin ne olduğunu açıklamakta fayda bulunmaktadır. Aciz belgesi borçlunun mal varlığının alacaklının alacağını karşılamaya yetmediğini gösteren tek ispat aracıdır. Haczedilen taşınır ve taşınmazlar hakkında, haczin yapıldığı mahalde haczi yapan memur tarafından bir tutanak düzenlenir. İİK’nın 102. maddesine göre haciz tutanağına alacaklı ve borçlunun ad ve soyadları, alacağın miktarı, haczin yapıldığı gün ve saat, haczedilen malların cins ve miktarı ile kıymetleri ve varsa üçüncü kişilerin iddiaları yazılarak haczi yapan memur tarafından imza edilir. Ayrıca hazır bulunan alacaklı varsa vekili, borçlu, yediemin ve bilirkişiler de tutanağı imza ederler. Borçlunun haczedilen malları alacağı karşılamaya yeterli olmazsa veya haczi kabil mal bulunmazsa bunlar da tutanağa yazılır (İİK, m. 102/son). Alacaklı veya borçlu haciz sırasında hazır değilse, kendilerine tebligat yapılarak üç gün içinde tutanağı inceleyip diyecekleri varsa bildirmeleri için davet olunurlar (İİK, m 103). Bu üç günlük süre yapılan haciz işlemine karşı şikâyet süresinin başlamasını sağlamak amacına yöneliktir. İcra dairesince takdir edilen kıymete göre haczedilen malların alacağı karşılamadığı anlaşılırsa buna ilişkin haciz tutanağı da geçici aciz belgesi sayılır (m.105/2). Eş söyleyişle, haciz sırasında borçlunun bir kısım malları bulunmasına karşın, bunların takdir edilen kıymetine göre takibe konu alacağı karşılamaya yetmediği anlaşılırsa, buna ilişkin haciz tutanağı geçici aciz belgesi sayılır. Borçlunun haczi kabil malı bulunmadığının haciz tutanağında açıkça yazılı olması gerekir. Aksi hâlde tutanak aciz belgesi niteliği taşımaz. Kesin aciz belgesinde de olduğu gibi borçluya ayrıca aciz belgesi verilmez. Buna ilişkin haciz tutanağı geçici aciz belgesi hükmündedir. Alacaklıya İİK’nın 277. maddesinde yazılı hakları verir. Yani iptal davası açma hakkı verir. Geçici aciz belgesi kesin aciz belgesinden farklı olarak İİK’nın 68. maddesi anlamında borç ikrarını havi bir senet niteliğinde değildir. 17. Kesin aciz belgesine gelince; icra takibi sonucunda paraların paylaştırılmasından sonra alacaklıya verilen belgeye kesin aciz belgesi denir. Bu belge İİK’nın 143. maddesinde açıklanmıştır. Bu belge İİK’nın 68. maddesi anlamında borç ikrarını havi bir senet mahiyetinde olup alacaklıya iptal davası açma hakkını verir. Ayrıca haciz sırasında borçlunun haczedilebilir hiçbir malı bulunmazsa bunu belgeleyen haciz tutanağı da İİK’nın 143. maddesi anlamında kesin aciz belgesi niteliğindedir. Bu tutanak doğrudan doğruya kesin aciz belgesi yerine geçtiğinden alacaklıya ayrıca bir aciz belgesi verilmez. İcra memurunun borçlunun haczi kabil malının bulunup bulunmadığını araştırması ve haciz tutanağında açıkça göstermesi gerekir. Şayet borçlunun haczedilebilir malının bulunduğu anlaşılmışsa kesin aciz belgesi verilemez. 18. Aciz belgesine dayanılarak açılan iptal davası sırasında aciz belgesinin iptali için dava açıldığı ileri sürülürse ve belgelenirse açılan bu davanın tasarrufun iptali davasının sonucuna etkisi olacağından ön mesele yapılması gerekir. 19. Aciz belgesinin alacaklının yaptığı icra takibi ile ilgili olması gerekir. Bir başka alacaklının kendi alacağı ile ilgili olarak alınan aciz belgesine dayanılarak iptal davası açılamaz. Yargıtay uygulaması yerleşik olarak bu yöndedir. Aciz belgesi borçlunun mal varlığının alacaklının alacağını karşılamaya yetmediğini gösteren tek ispat aracı olduğundan, aciz belgesine rağmen ve bu belge dava yoluyla iptal edilmedikçe borçlu; mal varlığının alacaklının alacağını karşılayabileceğini ileri süremez. Alacaklının bu belgelere dayanarak tasarrufun iptali davası açması mümkündür. Aciz belgesi niteliğindeki haciz tutanağı İİK’nın 8. maddesi gereğince “aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge” niteliğindedir. Açılan iptal davasında davacının dayandığı aciz belgesi şikâyet veya itiraz yoluyla icra hâkimliğince ortadan kaldırılmadıkça mahkemece gerek resen gerekse davalının savunması doğrultusunda usulüne uygun şekilde düzenlenmiş olup olmadığı konusunda inceleme yapılamaz. Bu nedenle hukuken geçerliliğini muhafaza eden aciz belgesinin varlığı hâlinde borçlunun borcu karşılayacak başka mallarının bulunduğu, yeterli araştırma yapılmadan aciz vesikası düzenlenmiş olduğu iddiası dinlenemez. 20. Borçlu hakkında aciz vesikası alınmamakla birlikte, borçlu kayıp ve adresi saptanamıyor, tebligatlar da ilanen yapılıp, hakkında birçok takip bulunuyorsa bu takdirde aciz hâli gerçekleşmiş sayılır. Aciz belgesinin varlığı davanın dinlenebilmesi için ön koşul olduğundan bu husus mahkemece resen (kendiliğinden) araştırılmalıdır. Ne var ki, kesin veya geçici aciz belgesinin varlığı davanın ön koşulu ise de, bunun davanın açılmasından önce alınması zorunlu değildir. Davanın açılmasından sonra alınabileceği gibi temyiz aşamasında ve hatta bozmadan sonra bile alınıp ibraz edilmesi yeterli olur. Önemli olan husus bu belgenin davanın açılmasından önceki bir takibe dayalı olmasıdır. Karar kesinleşinceye kadar alınıp ibraz edilmesi mümkündür. Mahkemece dava açıldığı sırada aciz belgesinin yokluğundan dolayı davanın reddi mümkün değildir. Dava sürerken ikmali olanaklı dava şartlarındandır. Dava ekonomisi bu düşüncenin altında yatan en önemli nedendir. Yargıtay’ın sapma göstermeyen, yerleşik uygulaması da bu yöndedir. 21. Somut olayda, borçlu hakkında yapılmış birden fazla takip bulunduğu, davaya konu her iki takip dosyasından da borçlunun kayıp ve adresinin saptanamadığının anlaşıldığı, saptanan ve bilinen adreslerinde de icraca haczi kabil malının bulunmadığının tespit edildiği, yine davalı borçlu adına tapu sicil müdürlüğü, bankalara ve üçüncü kişilere yazılan haciz yazılarından borçlunun malı olmadığının belirtildiği anlaşılmıştır. Bu durumda borçlu hakkında alınmış aciz belgesinin bulunduğu konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Eş söyleyişle, yerel mahkemece dava ön şartının bulunmadığına yönelik olarak sunulan gerekçelerden ilki olan aciz belgesinin yokluğu durumunun somut olayda gerçekleşmediği açıktır. Özel Daire bozma kararında aciz belgesinin varlığı kabul edilmiş ve yerel mahkemece sunulan ikinci gerekçeye ilişkin açıklamalara yer verilmiştir. Zira yerel mahkemece ayrıca dava konusu edilen taşınmazların davacı ile davalı arasındaki borç ilişkisinin doğumu tarihinden önce devredildiği ikinci bir gerekçe olarak belirtilmiştir. 22. Tasarrufun iptali davasının görülebilmesi için, diğer dava koşullarının yanında tasarrufun iptali istenilen işlemin borcun doğumundan sonra gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Mahkemece bu ön koşul resen araştırılacak ve gerçekleşmediği takdirde işin esası hakkında hüküm kurulamayacaktır. Alacaklının, borçlanmanın gerçekleştiği tarihteki, borçlunun malvarlığına güvenerek işlem yaptığı göz önüne alınarak, borcun doğumundan önceki tasarruflar iptal davasına konu edilemez. İşte bu nedenle, borcun hangi tarihte doğduğunun ve borcun doğumuna ilişkin hukuksal nedenin araştırılması gerekir. 23. 6762 sayılı TTK’nın 707. maddesine göre; “Çek, görüldüğünde ödenir. Buna aykırı her hangi bir kayıt yazılmamış hükmündedir. Keşide günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için ibraz olunan bir çek ibraz günü ödenir.” Bilindiği gibi, çeklerde düzenleme tarihinin gösterilmesi zorunludur (6102 sayılı TTK, m. 780, 6762 sayılı TTK, m. 692). Düzenlenme tarihi bulunmadığı takdirde ilgili senet Kanunun aradığı diğer bütün unsurlara sahip olsa dahi çek vasfını kazanamaz (6102 sayılı TTK, m 781/1, 6762 sayılı TTK, m 693 ). Kanun koyucu çeklerde düzenlenme günü olarak gösterilen tarihin, senedin gerçek düzenlenme günü olmasını aramamıştır. Kanun koyucunun bu konudaki suskunluğu, hiç şüphesiz, ileri tarihli çek düzenlenmesine imkân veren hâllerden birisidir. 6762 sayılı TTK’nın 707/2 (6102 sayılı TTK’nın 795/2.) maddesinde düzenlenme günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için muhatap bankaya ibraz olunan bir çekin ibraz günü ödeneceği ifade edilerek, Türk hukukunda ileri tarihli çek düzenlenmesi zımnen kabul edilmiştir. Bu madde ile kanun koyucu, ileri tarihli çek düzenlenmesinin bir nevi müeyyidesi olarak bir çekin üzerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibrazı hâlinde karşılığı varsa ödeneceğini açıkça kabul ederken, zımnen de bir çekin düzenlenme günü olarak gösterilen tarihten önce ileri tarihli olarak tedavüle çıkarılabileceğini ve bu tip bir senedin diğer kanuni unsurlara sahip olmak kaydıyla çek sayılacağını belirtmiştir. 24. Çeklerde vade olmayacağı kural ise de, uygulamada ticarî yaşamda ileri bir tarihte keşide edilmiş gibi çek düzenlendiği, bu tip çeklerin yaygın olarak kullanıldığı görülmektedir. Uygulamada ve öğretide bu gibi hâllerde borcun; vade, ibraz ya da takip tarihlerinden önce doğduğu iddiasının varlığı hâlinde, borcun gerçek doğum tarihinin tespitinin gerektiği kabul edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunun 26.06.2002 tarihli ve 2002/15-543 E., 2002/552 K. sayılı kararında belirtilen ilke kapsamlı bir şekilde açıklanmıştır. Ayrıca, Çek Kanunu’na 6273 sayılı Kanunla eklenen geçici madde 3/5. fıkrası ile 31 Aralık 2020 tarihine kadar çekin ödenmek için üzerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibrazının geçersiz olacağı öngörülmüş; böylece, kanun koyucu bu fıkra ile de ileri tarihli çek düzenlenebileceğini; ancak bu çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ödenmeleri için ibraz edilmelerinin mümkün olmadığını; buna rağmen ibrazları hâlinde bu fıkranın söz konusu düzenlemesinin sonucu olarak 6102 sayılı TTK’nın 795/2. ( 6762 sayılı Kanunun 707/2 ) maddesine aykırı olarak muhatap bankaca ödenmelerinin mümkün olamayacağını kabul etmiştir. Böylece geçici madde 3/5. fıkrasında öngörülen bu düzenleme ile 31 Aralık 2020 tarihine kadar 6102 sayılı TTK’nın 795/1. ve 2. fıkraları ile Çek Kanununun 3/8. fıkrasının uygulanması dondurulmuştur. Geçici madde 3/5. fıkrası uyarınca çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihlerinden önce muhatap bankaya ibraz edilerek "kırdırtmalarının" mümkün olmadığının da kabulü gerekir. Zira, yukarıda belirtildiği gibi, söz konusu fıkra uyarınca çeklerin üzerlerinde yazılı düzenlenme tarihinden önce muhatap bankaya ibraz edilmeleri ve ödenmeleri mümkün değildir (Bozer., A Göle. C: Kıymetli Evrak Hukuku, Ankara 2018, s. 324vd). 25. Somut olayda, mahkemece davaya dayanak yapılan takibe konu çeklerden tarihi en erken olanına göre iptali istenen tasarrufların borç doğmadan önce yapıldığı belirtilmiş ise de, davacı vekili, davacı alacaklıya bu çekin süre gelen ticari ilişki nedeni ile verildiğini, takip konusu çek miktarı kadar malın borçluya gönderildiğini, borç kaynağı olarak gösterilen bir kısım faturaların 18.03.2011 tarihinde düzenlendiğini, bir kısım malların ise faturasız gönderildiğini belirtmiştir. Borçlunun takibe konu borç miktarı ile ilgili bir itirazı olmamış ve takip kesinleşmiştir. Davalılar vekili 03.07.2013 havale tarihli beyan dilekçesinde, davacı tarafından sunulan faturaların müvekkilinin ticari defterlerinde kayıtlı olduğunu, ancak takibe konu edilen çeklerle söz konusu faturaların ilgisinin bulunmadığını, miktar olarak uyuşmadıkları gibi fatura karşılıklarının da gününde ödendiği savunulmuştur. Bu durumda davacı alacaklı ile davalı borçlu arasındaki temel ilişkinin çok daha önce başladığı, dosya kapsamındaki beyanlar ile takibe konu edilen çekler ve sunulan faturalardan da görüleceği gibi tarafların devamlılık arz eder şekilde davaya konu tasarruf öncesinde iş yaptıklarını da göstermektedir. Bu durumda, iptali istenilen takip dayanağı borcun konusunu oluşturan temel ilişkinin başlama tarihi 18.03.2011 kabul edilerek bu tarihten sonra yapılan satışlar yönünden mahkemece, işin esasına girilerek taraf delilleri toplandıktan sonra oluşacak sonuca göre karar verilmelidir. 26. Özel Daire bozma kararındaki 2 numaralı bent kabule göre bozma yapıldığından uyuşmazlık kapsamına alınmamış olup, bozma neden ve şekline göre bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir. 27. Öte yandan, göreve ilişkin olan kurallar kamu düzenine ilişkin olmakla, yerel mahkemece davanın tüketici mahkemesi sıfatıyla görülmesine yönelik bir ara karar oluşturulmadığı, ilk kararda da bu sıfata yer verilmediği gözetilerek direnme kararındaki gerekçeli karar başlığında “Tüketici Mahkemesi Sıfatıyla” ibaresinin hataen yer aldığı kabul edilmiştir. Mahkemenin sıfatına ilişkin ibarenin kaldırılması gerektiği, bu husus ve yine gerekçeli karar başlığında dava tarihinin yanlış olarak belirtilmiş olması hususu mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır. 28. Hâl böyle olunca direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerle bozulmasına karar verilmelidir. IV. SONUÇ Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 14.01.2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
23. Hukuk Dairesi, 2017/1551 E., 2019/800 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
mülkiyet hakkını ortadan kaldırmayacağını; gerek İcra ve İflas Kanunu’nun 282 nci ve gerek Türk Medeni Kanunu’nun 1023 ncü maddeleri hükmüne göre tapudaki görünüme güvenerek ipotek hakkı kazanan müvekkilinin iyi niyetinin korunması gerektiğini, tasarrufun iptali kararının kesinleşmediğini diğer taraftan müvekkilinin her iki şirketten de alacaklı olduğunu ve tasarrufun i
23. Hukuk Dairesi         2017/1551 E.  ,  2019/800 K. "İçtihat Metni" ...... Taraflar arasındaki sıra cetvelindeki sıraya itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik verilen hükmün süresi içinde şikayet olunan vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. - K A R A R - Şikayetçi vekili, dava dışı borçluya ait taşınmazın satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinde satış bedelinin tamamının şikayet olunana bırakıldığını oysa adı geçenin müvekkilinin taraf olmadığı bir dava sırasında aldığı ihtiyati haczin, kendileri lehine tesis edilen ipoteğin önüne geçirildiğini, icra müdürlüğünün gerekçesinin ve dayandığı Yargıtay içtihatlarının somut olayla örtüşmediğini, davalı yanca nam-ı müsteara dayalı olarak açılan tasarrufun iptali davasında taşınmazın dava dışı önceki malik ....... 10.06.2003 günü borçlulardan ...... tarafından satın alınmasına rağmen asıl alıcı olan .....olduğunun belirlendiğini böylelikle davalının, taşınmaz üzerindeki haciz hakkına kavuştuğunu; bu kararın borçlu ... mülkiyet hakkını ortadan kaldırmayacağını; gerek İcra ve İflas Kanunu’nun 282 nci ve gerek Türk Medeni Kanunu’nun 1023 ncü maddeleri hükmüne göre tapudaki görünüme güvenerek ipotek hakkı kazanan müvekkilinin iyi niyetinin korunması gerektiğini, tasarrufun iptali kararının kesinleşmediğini diğer taraftan müvekkilinin her iki şirketten de alacaklı olduğunu ve tasarrufun iptali davasının konusunun ipoteğin muvazaalı olduğu noktasında toplanmadığını ileri sürerek sıra cetvelinin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Şikayet olunan vekili, ihtiyati hacizlerinin kararla birlikte kesin hacze dönüştüğünü; davanın kazanılması ile bedeli paylaşıma konu taşınmazın haczinin ve satışının istenebilir hale geldiğini, gerçek malik ola...... borcunun görünürdeki malik olan şirketin borçlarından önce ödenmesi gerektiğini, ipoteğin kimin riski için verildiğinin değil, kim tarafından verildiğinin önemli olduğunu bildirerek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, İcra Mahkemesince, taşınmazın ...tarafından satın alınmasına ilişkin tasarrufun iptaline karar verilmiş olması, şikayetçi bankanın takibinin kaydı iptal edilen bu şirket hakkında yapılmış bulunması nedeniyle şikayetin reddine dair verilen kararın şikayetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 2009/1857 E. 2009/2367 K. sayılı ilamı ile nam-ı müstear davasının sonucu beklenmek ve bu davanın tarafları bakımından bağlayıcı olup olmayacağı üzerinde durulmak gerektiği belirtilerek bozulmuş, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucu ......... ipoteğinin Yapı Kredi Bankasının ihtiyati haczinden önce olduğu gerekçesi ile davanın kabulü ile sıra cetvelinin iptaline karar verilmiştir. .../... S.2. Karar, şikayet olunan vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, sıra cetveline itiraz davasıdır. İİK'nın 277 vd. maddelerinde yer alan iptal davası ayni bir dava olmayıp şahsi bir davadır ve davayı kazanan alacaklıya iptal edilen tasarruftan öncelikle alacağını alma hakkı verir. Tasarrufun iptali davası açan alacaklının iptal ettirdiği tasarruf miktarınca dava açmayan alacaklılara göre önceliği vardır. Somut olayda şikayet olunan ........... borçlu aleyhine tasarrufun iptali davası açıp bedellerinin paylaşımı iş bu davaya konu olan taşınmaza ilişkin tasarrufu iptal ettirmekle taşınmaz bedellerinde öncelik hakkı bulunduğundan dava konusu sıra cetveli usule uygundur. Bu nedenle mahkemece davanın reddi yerine kabulü yerinde olmamıştır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, şikayet olunan vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın şikayet olunan yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz edene iadesine, kararın tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 04.03.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/334 E., 2019/555 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİcra Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
İcra ve İflas Kanunu'na 4949 sayılı Kanun'un 102. maddesi ile eklenen ek 1.
Hukuk Genel Kurulu         2017/334 E.  ,  2019/555 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “imzaya ve borca itiraz” isteminden dolayı yapılan inceleme sonunda; İstanbul 9. (İcra) Hukuk Mahkemesince imzaya yönelik itiraz bakımından; İİK'nın 68/a-5 maddesi gereğince itirazın geçici olarak kaldırılmasına, davalı yanın tazminat isteğinin reddine, borca ve ferilerine yönelik itiraz bakımından ise açılan davanın reddine, itiraza uğrayan alacağın %20'si oranındaki tazminatın davacıdan alınarak davalıya ödenmesine, para cezası isteğinin reddine dair verilen 14.08.2014 tarihli ve 2014/142 E., 2014/849 K. sayılı kararın borçlu tarafından imzaya itiraz yönünden temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 24.02.2015 tarihli ve 2014/26543 E., 2015/3772 K. sayılı kararı ile; "...Alacaklı tarafından borçlu hakkında bonoya dayalı olarak başlatılan kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile icra takibinde, örnek 10 numaralı ödeme emri tebliği üzerine, borçlunun, yasal süresi içerisinde icra mahkemesine başvurusunda, borca ve imzaya itiraz ettiği, mahkemece; İİK'nın 68/a-5 maddesi uyarınca ihtarlı davetiyeye rağmen duruşmaya mazeretsiz gelmediğinden bahisle imzaya itirazın geçici olarak kaldırılmasına, borca itirazın da ispatlanamadığından reddine karar verildiği görülmektedir. İİK'nın 170/b maddesi göndermesiyle kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile yapılan takiplerdeki imzaya itirazlarda da uygulanması gereken aynı kanunun 68/a-3 maddesinde; “Tatbika medar imza mevcutsa bununla, yoksa borçluya yazdıracağı yazı ve attıracağı imza ile yapılacak mukayese ve incelemelerden veya diğer delil ve karinelerden merci, reddedilen imzanın borçluya aidiyetine kanaat getirirse itirazın muvakkaten kaldırılmasına karar verir. Hakim lüzum görürse, oturumun bir defadan fazla talikine meydan vermeyecek surette, bilirkişi incelemesi de yaptırabilir” düzenlemesi yer almaktadır. Borçlunun karşılaştırma yapmaya elverişli bir imzası varken yazı yazdırma ve imza attırma yoluna başvurulamaz. İcra mahkemesi, karşılaştırma yapmaya elverişli imza ile inkar edilen imzanın borçluya ait olup olmadığı hususlarında kesin bir kanaat sahibi olamazsa o zaman yazı yazdırma (istikdap) yoluna başvurmalıdır. İlk önce karşılaştırma yapmaya elverişli imza ile karşılaştırma yapılması gerektiğinden, alacaklı bu konuda bir talepte bulunmamış olsa bile, icra mahkemesi karşılaştırma yapmaya elverişli imza bulunup bulunmadığını alacaklıdan sormalıdır. Bunu sormadan doğruca yazı yazdırma (istikdab) yoluna başvuramaz. Borçlunun imza incelemesine yarar mukayese imzalarının bulunduğu belgelerin tamamlanması konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 26.04.2006 gün ve 2006/12-259 E. 2006/231 K. sayılı kararında da açıklandığı üzere, eldeki davanın niteliği itibariyle "imzanın borçluya ait olduğunu" kanıtlama külfetinin alacaklıya ait olduğu göz ardı edilmemeli ve ispat yükünü ters çevirecek bir uygulamaya da gidilmemelidir (Hukuk Genel Kurulu'nun 06.02.2008 gün ve 2008/12-77 E. 2008/90 K.sayılı kararı). Alacaklı borçlunun karşılaştırma yapmaya elverişli imzasını daha önce icra dairesi vasıtasıyla getirtmiş olabilir. Bunu yapmamış ve karşılaştırma yapmaya elverişli imza elinde olmayan alacaklı, icra mahkemesinden borçlunun karşılaştırma yapmaya elverişli imzasını taşıyan belgeleri resmi dairelerden veya üçüncü kişilerden getirmesini isteyebilir. Borçlunun bir karşılaştırma yapmaya elverişli imzası bulunmaz ise veya bulunup da icra mahkemesi imza karşılaştırması sonucunda takibin dayanağı adi senetteki inkar edilen imzanın borçluya ait olup olmadığı konusunda kesin bir kanaat sahibi olamazsa, borçluya icra mahkemesi önünde yazı yazdırılır, imza attırılır. Somut olayda, borçlu icra mahkemesine başvurusunda itiraz dilekçesi ekinde, mukayese imzalarının bulunduğu belge asıllarını sunmuş, yargılamada da bu belgelerin asıllarını dosyaya ibraz etmiştir. Yukarıda belirtilen yasa hükmü ve açıklamalar gözetilerek, mahkemece; borçlunun mukayese imzalarının bulunduğu mevcut belgeler ile bilirkişi incelemesi yaptırılarak sunulan mukayese imzaların istiktaptan beklenen amaca ulaşmaya yarar olup olmadığı belirlenmeden, borçlunun tatbika medar imzalarının alınması gerektiğinden bahisle mazeretsiz gelmediği için İİK'nın 68/a-5 maddesi uyarınca imzaya itirazın geçici olarak kaldırılması yönünde yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir..." gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstem, kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla yapılan takibe karşı imzaya ve borca itiraza ilişkindir. Borçlu; icra takibine dayanak senetteki imzanın kendisine ait olmadığını ve alacaklı tarafa hiç bir borcunun bulunmadığını ileri sürerek imzaya, borca ve borcun ferilerine itiraz ederek takibin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Alacaklı; borçlunun yapımcısı olduğu sinema filminde yaptığı görüntü yönetmenliği hizmetine karşılık takibe konu bonoyu kendisine verdiğini, borçlunun borca itirazını İİK'nın 169/a-1 maddesi kapsamında belge ile ispatlayabileceğini, borçlunun iyi niyetli olmadığını beyan ederek, borçlunun imzaya ve borca itirazının reddi ile borçlu aleyhine inkar tazminatı ve para cezasına hükmedilmesini talep etmiştir. Yerel mahkemece; borçluya çıkartılan tebligatta İİK'nın 68/a-2-5 maddesi uyarınca duruşmada mazeretsiz bir şekilde hazır bulunmadığı takdirde imzanın kendisinden sadır olduğu kabul edilerek itirazın muvakkaten kaldırılacağı hususunun ihtar edilmiş olduğu ve tebligatın borçluya 12.02.2014 tarihinde tebliğ edildiği, borçlunun 10.04.2014 tarihli duruşmada hazır bulunmadığı gibi 10.04.2014 tarihli duruşmada borçlu vekilinin, müvekkilinin avukat olup duruşmaları olduğunu belirttiği hâlde müvekkili borçlunun mazeretini belgelendirmediği gözetildiğinde duruşmaya gelmekten kaçınan borçlunun imzaya itirazının İİK'nın 68/a-5 maddesi gereğince geçici olarak kaldırılmasına karar verilmesi gerektiği, İİK'nın 169/a maddesi gereğince borçlunun borca itirazını ispatlayamadığı, borçlunun faize yönelik itirazı bakımından ise alınan bilirkişi raporuna göre alacaklının takipte fazla talep etmiş olduğu faiz alacağı bulunmadığı..." gerekçesiyle, imzaya yönelik itiraz bakımından; İİK'nın 68/a-5 maddesi gereğince itirazın geçici olarak kaldırılmasına, davalı yanın tazminat isteğinin reddine, borca ve ferilerine yönelik itiraz bakımından ise açılan davanın reddine, itiraza uğrayan alacağın %20'si oranındaki tazminatın davacıdan alınarak davalıya ödenmesine, para cezası isteğinin reddine dair verilen karar, borçlunun imzaya itiraza yönelik temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur. Yerel mahkemece, ilk kararındaki gerekçelerle direnme kararı verilmiş, direnme kararını borçlu vekili temyize getirmiştir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında esasa girilmeden önce, direnme kararına karşı, miktar itibariyle temyiz yasa yolunun açık olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. 02.03.2005 gün ve 5311 sayılı Kanunun 29. maddesiyle 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK)’na eklenen Geçici 7. maddesi uyarınca, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında İİK’nın 5311 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten önceki temyiz ve karar düzeltmeye ilişkin hükümlerinin uygulanması gereklidir. İİK'nın 363. maddesinde kanun yollarına başvurma koşulları düzenlenmiş olup, 02.03.2005 tarih ve 5311 sayılı Kanun’un 24. maddesi ile değiştirilmesinden önceki madde metninde, icra mahkemesinin vereceği kararlardan hangilerine karşı kanun yoluna başvurma imkânı olduğu 18 bent hâlinde sınırlı olarak belirlenmiştir. Temyize konu karar İİK'nın 363. maddesinin 1. fıkrasının 3. bendi kapsamında olup anılan maddenin 1. fıkrasının son bölümünde icra mahkemesi kararının temyiz edilebilmesi için takip konusu alacakta ihtilaflı kalan değer veya miktar 2.000TL olarak belirlenmiştir. İcra ve İflas Kanunu'na 4949 sayılı Kanun'un 102. maddesi ile eklenen ek 1. maddesi uyarınca parasal sınır her takvim yılı başından geçerli olmak üzere önceki yılda uygulanan parasal sınırların 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun mükerrer 298. maddesi uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında arttırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların 10TL'sini aşmayan kısımları dikkate alınmaz. Bu açıklamalar ışığında hesap yapıldığında direnme kararına karşı temyiz yasa yolunun açık olabilmesi için direnme karar tarihi olan 23.07.2015 tarihi itibariyle temyize konu miktarın 5.980TL üzerinde olması gereklidir. Direnme kararını temyiz eden borçlu vekilinin temyiz dilekçesi, icra takibine dayanak bonoda kendisine atfen atılı bulunan imzaya itiraz üzerine verilen karara yönelik olup, icra takibine konu asıl alacak miktarı olan 5.000TL temyiz kesinlik sınırının altında olduğundan direnme kararının temyizi mümkün değildir. Hâl böyle olunca, borçlu vekilinin temyiz isteminin miktar itibariyle reddi gerekir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle borçlu vekilinin temyiz isteminin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununa 5311 sayılı Kanunun 29. maddesi ile eklenen "Geçici Madde 7" atfıyla uygulanmakta olan aynı Kanunun 363. maddesi uyarınca REDDİNE, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, İİK’nın 366/III. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 14.05.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
5. Ceza Dairesi, 2012/6555 E., 2013/5094 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
(2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 102.maddesi) Haciz tutanağının bir örneğinin hacizde hazır bulunmayan alacaklı veya borçluya tebliği zorunlu değildir ancak tutanağı üç gün içerisinde incelemeleri ve diyecekleri varsa bildirmeleri için davetiye gönderir.
5. Ceza Dairesi         2012/6555 E.  ,  2013/5094 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Görevi yaptırmamak için direnme, hakaret HÜKÜM : Mahkümiyet Mahalli mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü: Sanık hakkında CMK´nın 231/5. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağı hususu hükmün gerekçe kısmında tartışılmış olduğundan, tebliğnamedeki bozma düşüncesine iştirak edilmemiştir. Sanığın hakkındaki bir icra takibi nedeniyle işyerinde yapılan haciz işlemi sırasında, alacaklı tarafın avukatı olarak olay yerinde bulunan katılana hitaben, senin kadar terbiyesiz bir insan görmedim bir hafta içinde sana gününü göstereceğim dediği ve böylece görevi yaptırmamak için direnme ve hakaret suçlarını işlediği anlaşılmış olup, Direnme suçundan verilen hükmün incelenmesinde; Delillerle iddia ve savunma, duruşma gözönünde tutularak tahlil ve takdir edilmiş sübutu kabul olunan fiilin unsurlarına uygun şekilde tavsif ve tatbikatı yapılmış bulunduğundan yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, Hakaret suçundan verilen hükmün incelenmesinde ise; Yapılan yargılamaya, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerekçe ve takdire göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak; 5237 sayılı TCK’nın 50. maddesinin 1. fıkrasına göre; kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre, adli para cezasına veya diğer bentlerdeki tedbirlerden birine çevrilebilir biçimindeki düzenlemeler karşısında, mahkemece hakaret suçundan hüküm kurulurken aynı maddenin 2. fıkrası gözetilerek adli para cezası dışındaki diğer seçenek tedbirler yerine, özgürlüğü bağlayıcı hapis cezasının 5237 sayılı Yasanın 50. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi uyarınca, infazda tereddüt oluşturacak, denetime imkan vermeyecek ve sanığın özgürlüğünü kısıtlar şekilde “kahvehanelere, köy misafirhanelerine, alışveriş merkezlerine gitmekten yasaklanması” tedbirine çevrilmesi,Kanuna aykırı ve sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'nın 321 ve 326. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 14/05/2013 tarihinde hakaret suçunda oybirliğiyle, görevi yaptırmamak için direnme suçunda oyçokluğuyla karar verildi. K A R Ş I O Y Dairenin sayın çoğunluğu ile aramızdaki görüş farklılığı, alacaklı vekili sıfatıyla hacizde hazır bulunan avukata yönelik cebir ve/veya tehdit içeren eylemlerin kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla direnme suçunu oluşturup oluşturmayacağı ile bu suçun oluştuğunun kabul edilmesi halinde avukatın yargı görevi yapan olarak kabul edilip edilmeyeceği noktasındadır. Meselenin sağlıklı olarak ortaya konulabilmesi ve çözülebilmesi için; "a) Türk Ceza Kanunu uygulamasında avukatın kamu görevlisi sayılıp sayılmayacağı; b) Haciz işleminin hukuki niteliği ile bu bağlamda haczi yapma görevinin kime ait olduğu ve hacizde avukatın herhangi bir görevinin bulunup bulunmadığı; c) Avukatın kamu görevlisi olduğu ve hacizde görevinin bulunduğunun kabulü halinde yargı görevi yapan olarak kabul edilip edilemeyeceği;" Hususlarının ayrı ayrı ve ayrıntılı olarak incelenmesi gerekmektedir. a) Avukatın kamu görevlisi sayılıp sayılmayacağı; 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun "Avukatlığın Mahiyeti" başlıklı 1.maddesinin 1.fıkrasında avukatlık, kamu hizmeti ve serbest meslek olarak tanımlanmış, 2. fıkrasında ise, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil ettiği vurgulanmıştır. "Avukatlığın Amacı" başlıklı 2.maddesinin 1. fıkrasında avukatlığın amacının; hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamak olduğu, 2.fıkrasında ise avukatın bu amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis edeceği belirtilmiştir. Avukatlık Kanununun 35.maddesinin 1.fıkrasında, münhasıran avukatların yapabileceği işler tahdidi olarak sayılmıştır. Bunlar "kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemektir." Dava açmaya yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakı düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve işini takip edebilir. Ancak bu fıkrada tahdidi olarak sayılan iş ve işlemleri avukat dışında başka bir meslek mensubunun veya gerçek veya tüzel kişinin vekaleten yapabilmesi mümkün değildir. Ayrıca 4667 sayılı Kanunun 23. maddesiyle Avukatlık Kanununa eklenen 35/A maddesi hükmüne göre de avukatlar dava açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce kendilerine intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleriyle istem sonucu elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla, müvekkilleriyle birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler. Karşı taraf bu davete icabet eder ve uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri tarafından birlikte imza altına alınır. Bu tutanaklar 09/06/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesi anlamında ilam niteliğindedir. Avukatlık Kanununun 76. maddesinin 1. fıkrası, "Barolar; avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak; meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır." aynı Kanunun 109.maddesinin 1. ve 2.fıkralarında ise, " Türkiye Barolar Birliği, bütün baroların katılmasıyla oluşan bir kuruluştur. Birlik, tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur." Hükümleri bulunmaktadır. 5237 sayılı TCK'nın 6. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde; "kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi" denilmek suretiyle de "kamu görevlisi”nin tanımı yapılmıştır. Maddenin gerekçesinde de "...kişinin kamu görevlisi sayılması için aranacak yegâne ölçüt, gördüğü işin bir kamusal faaliyet olmasıdır." Dendikten sonra kamusal faaliyet de; "Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş olan bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir" şeklinde tanımlanmıştır. Yargıtay CGK'nın 12/04/2011 gün 2010/9-258 esas, 2011/46 sayılı kararına göre de, "5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 6. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendindeki "kamu görevlisi" tanımında yer alan "katılan kişi" ibaresi ile, madde gerekçesinde yer alan "kamusal faaliyet" açılımından hareketle, bir kimsenin Ceza Yasası uygulamasında "kamu görevlisi", yapılan faaliyetin de "kamusal faaliyet" sayılabilmesi için, kamu adına yürütülen bir hizmetin bulunması, bunun da Anayasa ve yasalarda belirlenmiş usullere göre verilmiş bir siyasal karara dayalı olması ve ayrıca faaliyetin kamuya ait güç ve yetkilerin kullanılması suretiyle gerçekleştirilmesi gerekmektedir." 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 1. maddesindeki avukatlığın kamu hizmeti ve yargının kurucu unsurlarından olduğuna ilişkin belirleme, 2. maddesinde yazılı amacı, 76/1 ve 109/1-2. maddelerindeki baroların ve Türkiye Barolar Birliğinin kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olduğuna ilişkin hükümler ile 5237 sayılı TCK'nın 6/1-c maddesindeki tanım ve gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde; avukatların 1136 sayılı Kanunun 35/1.maddesinde yazılı ve münhasıran avukatlar tarafından yapılabilecek iş ve işlemler ile aynı şekilde münhasıran avukatlar tarafından yapılabilecek aynı Kanunun 35/A maddesinde yazılı uzlaştırma işlemi ve barolar ile Türkiye Barolar Birliğinin organlarında ifa ettikleri görevleri yönünden kamu görevlisi oldukları, ancak aynı Kanunun 35/2.maddesi uyarınca takip edebilecekleri birinci fıkradakiler dışında kalan özel ve resmi dairelerdeki bütün işler yönünden kamu görevlisi sayılamayacakları, aynı Kanunun 57.maddesi hükmüne göre görev sırasında veya yaptıkları görevden dolayı kendilerine karşı işlenen suçlar açısından ise kamu görevlisi sayıldıklarında tereddüt bulunmadığı kanaatindeyiz. b) Haciz işleminin hukuki niteliği ile bu bağlamda haczi yapma görevinin kime ait olduğu ve hacizde avukatın herhangi bir görevinin bulunup bulunmadığı; Genel olarak, maddi hukuktan kaynaklanan taleplerin Devletin yetkili organları ve devlet gücü tarafından gerçekleştirilmesine hizmet eden faaliyetin tümüne cebri icra faaliyeti, buna ilişkin kuralları düzenleyen hukuk dalına ise cebri icra hukuku veya takip hukuku denilir. Genel anlamda icra takiplerine yön ve şekil veren işlemlere takip işlemleri denir. Takip işlemleri de taraf takip işlemleri ve icra takip işlemleri olarak ikiye ayrılır. (İcra ve İflas Hukuku Prof. Dr. .../Doç. Dr. .../ Doç. Dr. .../ Doç. Dr. ... ... Yayınları 2004 Shf:42) Taraf takip işlemi genel anlamıyla takip prosedürü içinde tarafların yaptıkları, takibe yön ve şekil veren, çoğunlukla da icra takip işlemlerinin yapılmasını sağlamaya yönelik işlemlerdir. Örneğin, takip, haciz ve satış talepleri. İcra takip işlemleri ise kural olarak, icra organları tarafından borçluya karşı yapılan, cebri icranın ilerlemesini sağlayıcı nitelikteki işlemlerdir. Örneğin, ödeme veya icra emri tebliği, haciz ve satış işlemleri. Görüldüğü üzere icra takip işleminin üç unsuru bulunmaktadır. 1) İcra organı tarafından yapılmalıdır. Borçlu, alacaklı veya üçüncü kişilerin yaptıkları işlemler icra takip işlemi değildir. 2) Borçluya karşı yapılmalıdır. 3) Cebri icranın ilerlemesini sağlayacak nitelikte olmalıdır. (Aynı eser shf:43-44) İcra organları; icra dairesi, icra mahkemesi ve Yargıtay'ın icra ve iflas işleriyle ilgili daireleridir. İcra teşkilatının temel organı icra dairesidir, icra işlerinde birinci derecede görevli olan mercidir. Takip icra dairesinde yapılır ve ilerler. İcra dairesinin başında bir icra müdürü bulunur ve müdür icra dairesinin sorumlu amiri durumundadır. İcra müdürünün yanında yeteri kadar müdür yardımcısı, katip, mübaşir ve muhasip gibi diğer yardımcı personel bulunur. İcra dairesinin genel olarak icra takibinin her aşamasındaki görevleri şunlardır. Takip talebini alır, durumuna göre ödeme veya icra emri gönderir, borçlunun mallarını haczedip satar, sıra cetveli düzenler, satıştan elde edilen parayı alacaklıya öder veya alacaklılar arasında paylaştırır, icabında aciz belgesi verir. (Aynı eser shf:51-52) Takibin kesinleşmesi sonunda alacaklı (veya vekili) icra dairesinden yazılı veya tutanağa geçirilecek şekilde sözlü olarak haciz talep eder. Alacaklı bu talebiyle birlikte haciz için gerekli giderleri ödemelidir. (2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 59/1-1.cümlesi) İcra müdürü haciz talebinden itibaren üç gün içinde haciz yapmalıdır. (2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 79/1.maddesi) Haciz icra müdürü tarafından yapılabileceği gibi, müdür haczi yardımcısına veya katiplerden birine de yaptırabilir. (2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 80/1.maddesi) Borçlu haciz sırasında bulunuyorsa haciz huzurunda yapılır. Borçlu bulunmamakla birlikte hemen bulunması mümkünse araştırılır, bulunmazsa veya hemen bulunması mümkün değilse, haciz yokluğunda yapılır. (2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 80/2.maddesi) Haczin yapılacağının borçluya bildirilmesi gerekli değildir. Bununla birlikte haczin önceden alacaklıya bildirilmesi uygun olur. Borçlu haciz sırasında borcunu hemen öderse, haciz yapılmaz. İcra müdürü haczedilecek malı görüp inceler, ....haczi kabil malları haczeder, haczedeceği malların kıymetini takdir eder ve bu konuda gerekirse bilirkişiye başvurabilir. (2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 87.maddesi) İcra müdürü, taşınır ve taşınmaz malların haczi söz konusu olduğunda mahallinde bir haciz tutanağı tutar. (2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 102.maddesi) Haciz tutanağının bir örneğinin hacizde hazır bulunmayan alacaklı veya borçluya tebliği zorunlu değildir ancak tutanağı üç gün içerisinde incelemeleri ve diyecekleri varsa bildirmeleri için davetiye gönderir. (2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 103.maddesi) (Aynı eser shf: 147-149-150) Taşınır malların haczinde ikili bir ayrım yapmak gerekecektir. Haczedilen taşınır mallar para, banknot, hamiline yazılı senet, poliçe ve sair cirosu kabil senetlerle altın ve gümüş ve diğer kıymetli şeylerden ise, bunların haczinden sonra bizzat icra dairesi tarafından muhafaza altına alınması gerekir. (2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 88/1.maddesi) Kıymetli şeylerin dışında haczedilen diğer taşınırlara mutlaka icra müdürü tarafından fiilen el konulması gerekmez, hukuken el konulmuş, haczedilmiş olması yeterlidir. Bu mallar alacaklının muvafakatıyla istenildiği zaman verilmek şartıyla hacizden sonra geçici olarak borçlunun eline bırakılabilir. (2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 88/2-2 cümlesi) Şayet alacaklı hacizli malın borçlunun elinde bırakılmasına razı olmaz ve giderini peşin olarak öderse bu mallar uygun bir yerde muhafaza altına alınır ve yediemine teslim edilir. (2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 88/2-5, 95 ve 59.maddeleri) (Aynı eser shf:158-159) İcra ve İflas Hukuku öğretim üyeleri Prof. Dr. ..., Doç. Dr. ..., Doç. Dr. ..., Doç. Dr. ... tarafından yazılan ve ... Yayınlarından 2004 yılında yayımlanan İcra ve İflas Hukuku isimli eserden alıntı yaptığım yukarıda yazılı bilgiler ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümleri birlikte değerlendirildiğinde; avukatın alacaklı vekili olarak taraf takip işlemi olan haciz talebinde bulunabileceği, taleple birlikte haciz giderlerini de ödemek zorunda olduğu, üç gün içerisinde bir icra takip işlemi olan haczin icra dairesi müdürü veya görevlendireceği yardımcısı ya da katiplerinden biri tarafından yapılabileceği, hacizde alacaklı veya borçlunun ya da vekillerinin bulunma zorunluluğunun olmadığı, her ikisinin yokluğunda görevli icra müdürü veya yardımcısı veya katibi tarafından haciz işleminin yapılabileceği, avukatların alacaklı veya borçlu vekili sıfatıyla hacizde hazır bulunabilecekleri, İcra ve İflas Kanununun 88/2-2.cümlesi gereğince kıymetli şeyler dışında haczedilen menkul malların borçluya bırakılması için muvafakat edip etmeyeceğinin hacizde hazır bulunan alacaklı vekiline sorulabileği, alacaklının ve vekilinin bu yetki dışında hacizde kullanabileceği başka bir yetkisinin bulunmadığı, avukat açısından bu faaliyetin kamusal faaliyet niteliğinde olduğu kanaatine varılmıştır. 765 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlükte olduğu dönemde bu suça bakmakla görevli Yargıtay 4. Ceza Dairesi, Yargıtay CGK'nın 26.11.2002 gün 279/406 sayılı kararına kadar istikrarlı bir biçimde "haciz işlemini yapmaya doğrudan görevli olmayan ve icra memuruna yardım eden niteliği de bulunmayan avukata karşı direnme suçunun oluşmayacağı" kanaatindeydi. Yargıtay CGK'nın anılan kararında "avukatın, 765 sayılı TCK'nın 279. maddesi uyarınca memur sayıldığı ve haciz işlemi nedeniyle kamu görevi yaptığı sırada sanığın etkin direnmesi ile karşılaştığı nazara alındığında, sanığın 1136 sayılı Yasanın 57. maddesi gereğince hakimlere karşı suç işlediğinin kabulüyle buna göre cezalandırılması gerekmektedir. Kaldı ki eylemi yalnızca katılan avukata yönelik olmayıp haczin yapılmasını engellemekle aynı zamanda Devlete istihdam bağı ile bağlı bulunan icra memuruna da yönelmiştir. Bu nedenle, sanığın sabit olan eylemi bir bütün halinde memura silahla etkin direnme suçunu oluşturmaktadır." denilmek suretiyle alacaklı vekili sıfatıyla hacizde hazır bulunan avukata yönelik cebir ve/veya tehdit eylemlerinin kamu görevlisine görevinin yapılmasına engel olmak amacıyla direnme suçunu oluşturacağını kabul etmiş, ancak bu kabulle yetinmeyerek eylemin ayrıca icra memuruna da yöneldiğini bu nedenle bir bütün halinde memura direnme suçunun oluştuğunu kabul etmiştir. Yargıtay 4. Ceza Dairesi bu karardan sonra istikrarlı olarak hacizde hazır bulunan avukata yönelik olarak bu suçun oluşacağını kabul etmiştir. c) Avukatın kamu görevlisi olduğu ve hacizde görevinin bulunduğunun kabulü halinde yargı görevi yapan olarak kabul edilip edilemeyeceği; 5237 sayılı TCK’nın “Görevi yaptırmamak için direnme” başlıklı 265. maddesi; “(1) Kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun yargı görevi yapan kişilere karşı işlenmesi hâlinde, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Suçun, kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte biri oranında artırılır. (4) Suçun, silâhla ya da var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır...” şeklinde düzenlenmiştir. Buna göre 5237 sayılı TCK’nun 265. maddesinin 1. fıkrasında suçun temel şekli düzenlenerek altı aydan üç yıla kadar hapis cezası öngörülmüş, maddenin 2. fıkrasında suçun yargı görevi yapanlara karşı işlenmesi daha ağır ceza gerektiren nitelikli hal olarak düzenlenmiş ve müeyyidesi iki yıldan 4 yıla kadar hapis cezası olarak belirlenmiştir. 5237 sayılı TCK'nın 6. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinde; yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler ve adlî, idarî ve askerî mahkemeler üye ve hâkimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatların anlaşılacağı hükme bağlanmıştır. Bu hükme göre avukatların da yargı görevi yapan kişilerden olduğunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin 27/12/2012 gün 2012/102 esas, 2012/207 sayılı kararında yargısal faaliyet şu şekilde tanımlanmıştır. "Devletin yargılama fonksiyonunun belirlenmesinde iki temel yaklaşım söz konusudur. Maddi anlamda yargılama faaliyeti, hukuki uyuşmazlıkları ve hukuka aykırılık iddialarını çözümleyen ve karara bağlayan bir devlet fonksiyonu olarak görülmektedir. Bu anlayış, organik açıdan idare içerisinde yer alan kimi organ ve kurulların benzer faaliyetlerinin de yargılama faaliyeti sayılması sonucunu doğurması nedeniyle yetersiz kalmaktadır. Günümüzde genel kabul gören organik-şekli ölçüte göre, yargısal faaliyet, kanunla kurulan bağımsız ve tarafsız kuruluşlar tarafından, hukuki uyuşmazlıkların ve hukuka aykırılık iddialarının özel yargılama usulleri izlenerek çözümlenmesi ve kesin hükme bağlanması faaliyeti olarak tanımlanmaktadır. Bağımsızlık ve tarafsızlık, yargı fonksiyonunu idare fonksiyonundan ayıran en önemli ölçüt olup, yargı yetkisini kullanacak olan merciin, çözülmesi istenen uyuşmazlığa doğrudan veya dolaylı olarak taraf olmayan ve uyuşmazlığın taraflarından tamamen bağımsız olan kişi veya kişilerden oluşmasını gerektirmektedir. Öte yandan yargılama faaliyetinde idari faaliyetten farklı olarak, uyuşmazlığın çözümü, bağımsızlık ve tarafsızlığı güçlendiren özel yargılama usulleri izlenerek gerçekleştirilmektedir. Ayrıca, yargı organları bir uyuşmazlığı kesin bir biçimde çözerken, idare organlarının verdiği kararlar kural olarak kesin nitelikte değildir. Dolayısıyla verilen karara karşı herhangi bir organa başvurulamaması, karara yargısal kimlik kazandıran önemli bir göstergedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılama hakkı bağlamında mahkemeyi, ulusal kanunlarda mahkeme olarak nitelendirilmiş olup olmadığına bakmaksızın, belli bir usul izleyerek ve hukuk kurallarına dayanarak, gerektiğinde devlet zoruyla yerine getirilmesi mümkün olan karar verme yetkilerini elinde tutan organ olarak nitelemektedir. (Sramek/Avusturya kararı, Başvuru no:8790/79, par.36). Bu tanıma göre yargısal faaliyetin en önemli unsuru, bir hukuki uyuşmazlığın tüm yönleriyle esastan çözümlenerek karara bağlanması ve bu kararın kesin hüküm niteliği taşımasıdır. Kesin hüküm, davanın tarafları arasındaki hukuki ilişkinin, bütün bir gelecek için kesin olarak tespiti veya düzenlenmesi ve aynı davanın hükmün kesinleşmesinden sonra yeniden açılamamasıdır." Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yukarıda zikredilen kararlarındaki ölçütler uygulandığında, münhasıran avukatlar tarafından yapılabilecek ve 1136 sayılı Kanunun 35/1.maddesinde yazılı "kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak" iş ve işlemleri ile 35/A maddesinde yazılı uzlaştırma işleminin yargısal faaliyet olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Ancak münhasıran avukatlar tarafından takip edilen ve dayanağı 1136 sayılı Kanunun 35/1. maddesinde yazılı "adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek" olan icra dairesindeki cebri icra faaliyetinin ve özel olarak haciz işleminin yargısal faaliyet sayılamayacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca; 1136 sayılı Kanunun 76.maddesi uyarınca tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olan barolar ile aynı Kanunun 109.maddesi uyarınca aynı niteliklere sabip Türkiye Barolar Birliğininin organlarındaki görevlerin kamusal nitelikte olduğunda ancak yargısal nitelekte olmadığında bir tereddüt bulunmamaktadır. Avukatların, kamusal nitelikte olduğunda ancak yargısal nitelikte olmadığında tereddüt bulunmayan icra dairesindeki cebri icra faaliyeti ile barolar ve Türkiye Barolar Birliği organlarındaki görevlerini yapmalarını engellemek amacıyla cebir ve/veya tehdit kullanılması durumunda 5237 sayılı TCK'nın 265/2.maddesindeki daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halin uygulanamayacağını düşünüyoruz. Bu nitelikli halin uygulanabilmesi için görevini yapması cebir ve/veya tehditle engellenen kişinin TCK'nın 6. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinde yazılı kişilerden olması yanında ayrıca yapılması engellenen görevin de yargısal faaliyet niteliğinde bulunması gerekir. Bir başka ifadeyle; Bu nitelikli halin uygulanabilmesi için yargı görevi yapan kişilere karşı cebir veya tehditin yargılama faaliyetiyle ilgili bir göreve başlamadan, başlandığı sırada veya görevin icra edildiği sırada yapılması gerekir. Yargı görevi yapan kişilerin yargılama faaliyetiyle ilgili olmayan (örn. idare, disiplin) görevlerini yaptıkları sırada gerçekleşen direnme fiilleri 265/2.fıkra kapsamına girmez. (.../..., 5237 sayılı TCK Yorumu adlı 2007 yılı basımlı kitabın 2.Cilt sayfa: 1837 ) Aksinin kabulü halinde; görevlerinin idari olup yargısal nitelikte olmadığında şüphe bulunmayan, Adalet Bakanlığında, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunda ve İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonlarında görevli hakim ve Cumhuriyet savcıları ile baroların ve Türkiye Barolar Birliğinin organlarında görevli avukatlara karşı görevlerini yapmalarını engellemek amacıyla cebir ve/veya tehdit kullanılması eylemlerinde de TCK'nın 265/2. maddesinin uygulanması gerekir. Yukarıda ayrıntılı olarak açıklamaya çalıştığım üzere; bir icra takip işlemi olan haczi yapma görevinin icra dairesine ait olduğu, icra müdürünün veya görevlendireceği müdür yardımcısı ya da katip tarafından yerine getirileceği, alacaklı veya borçlunun dolayısıyla vekilleri olan avukatların yokluğunda da haczin yapılabileceği, hazır bulunması durumunda haczedilen kıymetli eşyalar dışında kalan menkul malların borçluya bırakılıp bırakılmayacağı hususlarında 2004 sayılı Kanunun 88/1.maddesi uyarınca muvafakat etme veya etmeme yetkisi bulunduğu, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre haciz yapmayla görevli icra dairesi görevlilerine yönelik görevi yapılmasını engellemek amacıyla cebir ve/veya tehdit eylemleri TCK'nın 265/1.maddesinde asgari haddi 6 ay azami haddi 3 yıl hapis cezası gerektirirken, hacizde bulunma hakkı olan ancak sınırlı bir yetki kullanabilecek olan avukata karşı işlenen aynı nitelikteki eylemin asgari haddi 2 yıl azami haddi 4 yıl hapis cezası olarak müeyyidelendirilmesi, 5237 sayılı TCK'nın 3/1.maddesinde yazılı "suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur." ilkesiyle de çelişmektedir. Bütün bu sebeplerle; yargısal faaliyet niteliğinde bulunmayan icra dairesindeki cebri icra işlemlerinde özel olarak da haciz işleminde avukata karşı görevini yaptırmamak için cebir ve/veya tehdit kullanılmasında TCK'nın 265/1.maddenin uygulanması gerektiği, aynı Kanunun 265/2.maddesindeki daha ağır ceza gerektiren nitelikli halin uygulanamayacağı, bu nedenle kamu görevlisine görevini yapmasını engellemek amacıyla direnme suçundan verilen mahkumiyet hükmünün bozulması gerektiği kanaatiyle onama yönündeki sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

İcra ve İflas Hukuku

Haczedilen malların başka bir yargı çevresinde bulunması durumunda, istinabe olunan icra dairesinin görev ve yetkisi aşağıdakilerden hangisidir?

A) Takibin esasına ilişkin tüm kararları almak ve dosyayı sonlandırmak.
B) Sadece haciz tutanağını düzenleyerek malları esas icra dairesine göndermek.
C) Haciz işlemini yapmak ve talep üzerine haczedilen malın satışını gerçekleştirmek.
D) Alacaklı veya borçlunun takibe ilişkin şikayetlerini inceleyerek karara bağlamak.
E) Borçluya yeni bir ödeme emri göndererek takibi kendi dairesi üzerinden yenilemek.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol