2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu Madde 28

İdari Yargılama Usulü Kanunu 28. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 28 – 1.(Değişik:10/6/1994-4001/13 md.) Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez. (İptal cümle: Anayasa Mahkemesi’nin 10/7/2013 tarihli ve E.: 2012/107 K.: 2013/90 sayılı Kararı ile.) (…) (Ek cümleler: 21/2/2014-6526/18 md.; Değişik üçüncü ve dördüncü cümleler: 10/9/2014-6552/97 md.; İptal üçüncü cümle: Anayasa Mahkemesi’nin 25/11/2015 tarihli ve E.: 2014/86, K.: 2015/109 sayılı Kararı ile.) (…)22 (İptal dördüncü cümle: Anayasa Mahkemesi’nin 25/11/2015 tarihli ve E.: 2014/86, K.: 2015/109 sayılı Kararı ile.) (Ek cümle: 10/9/2014-6552/97 md.) (…)22 ancak disiplin hükümleri saklıdır. 2. (Değişik: 2/7/2012-6352/58 md.) Konusu belli bir miktar paranın ödenmesini gerektiren davalarda hükmedilen miktar ile her türlü davalarda hükmedilen vekalet ücreti ve yargılama giderleri, davacının veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirim tarihinden itibaren, birinci fıkrada belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde yatırılır. Birinci fıkrada belirtilen süreler içinde ödeme yapılmaması halinde, genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur. 3. Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemeleri kararlarına göre işlem tesis edilmeyen veya eylemde bulunulmayan hallerde idare aleyhine Danıştay ve ilgili idari mahkemede maddi ve manevi tazminat davası açılabilir. 4. (Değişik: 21/2/2014-6526/18 md.) Mahkeme kararlarının süresi içinde kamu görevlilerince yerine getirilmemesi hâlinde tazminat davası ancak ilgili idare aleyhine açılabilir. 5. Vergi uyuşmazlıklarına ilişkin mahkeme kararlarının idareye tebliğinden sonra bu kararlara göre tespit edilecek vergi, resim, harçlar ve benzeri mali yükümler ile zam ve cezaların miktarı ilgili idarece mükellefe bildirilir. 6. (Değişik: 2/7/2012-6352/58 md.) Tazminat ve vergi davalarında idarece, mahkeme kararının tebliğ tarihi ile ödeme tarihi arasındaki süreye 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 48 inci maddesine göre belirlenen tecil faizi oranında hesaplanacak faiz ödenir. Ancak mahkeme kararının davacıya tebliği ile banka hesap numarasının idareye bildirildiği tarih arasında geçecek süre için faiz işlemez. Açıklama:

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

26 karar eşleşti
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
- 2577 S. İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU [ Madde 28 ]
Ceza Genel Kurulu 2006/4-196 E., 2006/204 K. Ceza Genel Kurulu 2006/4-196 E., 2006/204 K. - GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMAK - YARGI KARARLARINI UYGULAMAMAK- 2709 S. 1982 ANAYASASI [ Madde 138 ] - 5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 257 ] - 2577 S. İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU [ Madde 28 ] "İçtihat Metni" Görevde keyfi işlemde bulunmak suçundan sanık ...'nın, 765 sayılı TCY'nin 228/1, 59 ve 35. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve 5 ay süre ile kamu hizmetlerinden yasaklanmasına, hapis cezasının 647 sayılı Yasa'nın 4, 5 ve 6. maddeleri uyarınca günlüğü 6 YTL'den paraya çevrilerek 900 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, cezanın 1'er ay ara ile 6 eşit taksitte ödenmek üzere taksitlendirilmesine ve ertelenmesine ilişkin Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesince verilen 25.05.2006 gün ve 9-13 sayılı direnme hükmünün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C.Başsavcılığının "onama" istekli, 11.07.2006 gün ve 21 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü: Ceza Yasası uygulamasında memur sayılan sanığın, suç tarihinde idari yargı kararı ile eski görevine iade edilen katılanı, göreve başlattıktan sonra aynı gün Eskil ilçesine süresiz olarak geçici görevle görevlendirerek, memuriyetine ait görevini kötüye kullanmak suretiyle keyfi işlemde bulunduğunun kabulüyle, 765 sayılı TCY'nin 228/1, 59, 35 ve 647 sayılı Yasa'nın 4, 5 ve 6. maddeleri ile cezalandırılmasına ilişkin hüküm, sanık müdafiinin temyizi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 24.01.2006 gün ve 167-6 sayı ile; sanığın yargı kararının sonuçlarını etkisiz hale getirmek iradesiyle değil, il yönetiminin başı olması nedeniyle ilde meydana gelebilecek asayişle ilgili sorunları çözmek iradesiyle hareket ettiği, koşulların dayatması ile ve valiliğin kendisine yüklediği sorumluluğun şevkiyle böyle bir tasarrufta bulunduğu, yargı kararını yerine getirmekten bilinçle kaçınma ve kişiyi mağduriyete uğratma amacıyla hareket ettiğinin kesinlik kazanmadığı gerekçeleriyle, oy çokluğuyla bozulmuş, Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesince, 25.05.2006 gün ve 9-13 sayı ile; "Ceza Yasası uygulamasında memur sayılan sanığın, suç tarihinde idari yargı kararı ile eski görevine iade edilen katılanı, Anayasa'n/n 138/son ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu'nun 28/1. maddelerinin buyurucu hükümlerine aykırı olarak ve yargı kararını şeklen uygular görünüp, kararın hukuki sonucunu etkisiz kılmak amacıyla, göreve başlattıktan sonra aynı gün Eskil ilçesine süresiz olarak geçici görevle görevlendirmek suretiyle, memuriyetine ait vazifesini suiistimal ile keyfi işlemde bulunduğu, katılanın maddi ve manevi yönden mağduriyetine sebebiyet verdiği, ancak sanığın bu eylemini hususi bir maksat, sebep ve saik ile gerçekleştirmediği, eyleminin 765 sayılı TCY'nin 228/1. maddesi ve suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY'nin 257/1. maddesinde yazılı suç tipine uyduğu ve suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY'nin 7/2. maddesi ile 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un "lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul" başlıklı 9/3. madde ve fıkrası hükümleri ve maddelerde yazılı temel cezaların asgari ve azami hadleri dikkate alındığında 765 sayılı Ceza Yasası'nın 228/1 ve 35. madde hükümlerinin 5237 sayılı Ceza Yasası'nın 257/1 ve 53. maddelerine göre sanık lehine olduğu," gerekçeleriyle ilk hükümde direnilerek sanığın önceki hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar verilmiş, Bu hüküm de, sanık müdafii tarafından atılı suçun maddi ve manevi öğeleri itibariyle oluşmadığı gerekçeleriyle temyiz edilmiştir. İncelenen dosyada; 17.07.2001 tarihli Bakanlık onayı ile Sivas Valiliği İl Mahalli İdareler Müdürlüğü görevine naklen atanan Bekir Sami'nin atamasının, Konya İdare Mahkemesi'nin 30.04.2002 gün ve 1271/656 sayılı kararı ile iptal edilmesi üzerine, İçişleri Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü'nün 08.08.2002 tarihli yazıyla, Aksaray Valiliğinden Bekir Sami'nin, Aksaray İl İdare Kurulu Müdür-lüğü'ndeki görevine başlatılmasının istenildiği, Katılanın 02.09.2002 tarihinde Aksaray'daki görevine başlayıp, aynı gün sanık vali'nın 02.09.2002 tarihli onayı ile, Eskil ilçesi yazı işleri müdürlüğü görevini vekaleten yürütmek üzere 5442 sayılı Yasa'nın 9/F maddesi uyarınca geçici olarak görevlendirildiği, görevlendirme yazısını tebliğ eden katılanın, 03.09.2002 tarihinde Eskil ilçesindeki görevine başladığı, bu görevinin 16.01.2003 tarihinde sona erdiği, katılanın 17.01.2003 tarihinde ildeki eski görevine başladığı, Geçici görevlendirme ile ilgili 02.09.2002 tarihli kararın da Konya İdare Mahkemesi'nin 05.03.2003 gün ve 1259/203 sayılı kararı ile; yapılan işlemin yargı kararını etkisiz hale getirmeye yönelik olduğu, davacının fiilen görevden uzaklaştırılmasının amaçlandığı, görevlendirmenin süresiz olarak yapılmasının da hukuka aykırı olduğu gerekçeleriyle iptal edildiği, Katılanın bu aşamada, İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği 03.09.2002, 26.09.2002 ve 10.10.2002 tarihli yazılarda; görevlendirilmesinin yasaya aykırı olduğunu ve hakkında verilmiş yargı kararının uygulanmaması için bu yola başvurulduğunu bildirerek, sorumlular hakkında yasal işlem yapılması isteminde bulunduğu, bu şekilde başlayan soruşturma sürecinin, Yargıtay C. Başsavcılığınca görevde keyfi işlem suçundan, sanığın TCY'nin 228. maddesi uyarınca cezalandırılması istemli 25.05.2004 gün ve 21 sayılı iddianamesi ile kamu davası açılmasıyla sonuçlandığı anlaşılmaktadır. Katılan Bekir Sami; kovuşturma aşamasında da, önceki iddialarını yineleyerek, katılma isteminde bulunmuştur. Sanık, gerek soruşturma aşamasında, gerekse kovuşturma aşamasındaki savunmalarında, Aksaray Valiliği görevine atandıktan bir süre sonra İl İdare Kurulu Müdürü olan Bekir Sami hakkında, muhtaçlık belgesi ve yeşil kart çıkartmak isteyen fakir ve eşi askere gitmiş, muhtaç genç hanımları uzun zamandır taciz ettiği, işlerini savsaklamak ve engellemek suretiyle, iş sahibi bayanları kendi çirkin nefsi isteklerini yapmaya zorladığı, bu isteklerine alet olmayanların işlerini yapmayarak mağdur ettiği şeklinde duyumlar alması üzerine, Mağdur ve yakınlarına konunun yazılı şikayetle iletilmesini istediğini, ancak bu kişilerin kişisel ve toplumsal nedenlerle şikayetten kaçındıklarını, Yine bu şikayet, sızlanma ve dedikoduların yoğunlaştığı sıralarda konunun, basın organlarınca kamuoyunun gündemine taşındığını, Ortada yazılı bir şikayet olmamasına karşın Vilayeti ve fakir fukaraya hizmet veren birimlerimizi, özellikle muhtaç bayan vatandaşlarımızı zor durumda bırakan, tedirgin eden bu şahsın, hiçbir şey yapılmıyorsa bile, bir an evvel Aksaray'dan gitmesi gerektiği düşüncesiyle, Konuyu İçişleri Bakanlığı'na intikal ettirdiğini, bu şekilde şahsın Sivas iline tayin edildiğini, bir süre sonra, Konya İdare Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma kararı vermesi ve katılanın yeniden Aksaray'daki görevine döndüğünün duyulması üzerine, basın organlarından ve kamuoyundan tepkilerin yoğun bir şekilde yansıtılmaya başlandığını, konuya duyarlı kişi ve kuruluşlara; daha önce yazılı şikayetten kaçınmaları sebebiyle, şahsın İdare Mahkemesi kararıyla görevine iade edildiğini, göreve başlatmak zorunda olduğunu belirtmesi üzerine, mağdure yakınları ve olaya tanık olanlar tarafından şikayet dilekçeleri verildiğini, konunun araştırılarak, Aksaray Birinci Asliye Ceza Mahkemesi'nde görevi kötüye kullanmak suçundan kamu davaları açıldığını, şahsın, bu çirkin ve uygunsuz davranışlarını sadece Aksaray'da değil, daha önceki görev yerlerinde de gösterdiğini, bu konunun da o tarihlerde basın organlarına intikal ettiğini, idari yargı kararını uygulamamak gibi bir kasıt ve düşüncesinin olmadığını, koşulların ve idari zaruretlerin zorunluluğuyla; ilin valisi olarak yapmak zorunda olduğu bir idari işlemin yargı kararını hukuken uygulamamak şeklinde değerlendirilmemesini, suçsuz olduğunu savunmuştur. Konuyla ilgili olarak kovuşturma aşamasında bilgilerine başvurulan tanıklar; Rauf; 2000 yılında Aksaray İl Jandarma Alay Komutanı olarak atandım. O tarihte vali yardımcısı Erhan vardı, katılan İl İdare Kurulu Müdürü idi. Fakir fukara, yardıma muhtaç kadınların fondan istifade için müracaat ettiklerinde taciz ve sarkıntılığa uğradıkları söyleniyordu. Bu konu asayiş toplantılarında da konuşuluyordu. Eşraftan ve sohbet toplantılarında da bu türlü konuşmaların olduğunu biliyorum. İptal kararından sonra asayiş toplantısında yukarıda anlattığım hususlar konuşuldu. Vali bey kararı uygulamak zorunda olduğunu söyledi, şeklinde beyanda bulunmuş, Mahmut; 2001 yılı Aralık ayında Aksaray İl Emniyet Müdürü olarak göreve başladım, ilin güvenlik toplantılarında il ile ilgili her konu konuşulmaktadır. Bizim önleyici zabıta olarak da olaylar meydana gelmeden bazı tedbirleri almamız gerekir, halkın içindeyiz, halktan gelen duyumları değerlendiriyoruz, Aksaray Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'nın yardımlarından istifade sırasında muhtaç kişilerin bazı zorluklarla karşılaştığı, bazı kadınların tacize muhatap olduğu duyumları bize ulaştı, tacizle ilgili olarak İl İdare Kurulu Müdürü Bekir Sami'nin adı geçmekte idi, özellikle iptal kararından sonra, halk arasındaki söylentiler asayişi bozabilecek düzeye gelmişti, olabilecek olayların önceden önlenmesi ve adı geçenin can güvenliğini düşünerek, Vali beye yazılı bir bilgi notu verdim, geçici bir tedbir olarak ve geçici görevli olarak bir görevlendirme yapılmasının olayları önleme yönünden etkili olabileceğini söyledim, Bekir Sami geçici görevlendirmeyle Eskil İlçesi Yazı İşleri Müdürlüğüne gönderildi, şeklinde beyanda bulunmuştur. Bu talebin özel bir not şeklinde 23.08.2002 tarihinde valiye iletildiği, dosya arasında bulunan, kişiye özel gizli yazıdan anlaşılmaktadır. Sanığın savunma dilekçesine ekli belgelerin incelenmesinde; Kars Hürses Gazetesi'nin 8 Temmuz 1991 tarihli nüshasında; "iki buçuk karışlık adam" başlıklı, 4 Temmuz 1991 tarihli "Herkesi kendin gibi mi görüyorsun müdür bey" başlıklı yazılarda isim zikredilmediği, 10 Temmuz 1991 tarihli Doğu Gazetesi'nde, bu şahsın kim olduğunun açıklanmasının istenildiği, 12 Temmuz 1991 tarihli Hürses Gazetesi'nde, yazıda belirtilen şahsın yine ismi belirtilmeksizin şehri terk etmesinin istenildiği, Aksaray Adalet Gazetesi'nin 5 Şubat 2003 tarihli nüshasında, "iki buçuk karışlık adam geri döndü" şeklindeki yazı ile katılandan bahsedildiği, 17 Ocak 2003 tarihli Anayurt Gazetesi'nde, "Eyvah Yandık" başlığıyla, yine katılandan bahsedildiği anlaşılmaktadır. Dosyadaki diğer bilgi ve belgeler ise şu şekildedir; Katılan Bekir Sami'nin, 05.07.2001 tarihli yazı ile; halkla ilişkilerinde kırıcı, gayri ciddi ve lakayt davranışlar sergilediği, iş sahiplerine karşı sarkıntılık ve iffetsizlik yaptığı yönünde duyumlar alındığı, yanlı davrandığı belirtilerek il dışına atanmasının talep edildiği, bu yazı üzerine Bekir Sami'nin 17.07.2001 tarihli Bakanlık onayı ile Sivas Valiliği İl Mahalli İdareler Müdürlüğü görevine naklen atandığı, Bekir Sami'nin bu atamasının Konya İdare Mahkemesi'nin 30.04.2002 gün ve 1271/656 sayılı kararı ile "davalı idarece işlemin gerekçesi olarak ileri sürülen hususlarda basında yer aian bazı haberler dışında yeterli ve inandırıcı bilgi ve belgelerle kanıtlanmadığı ve soyut birer iddiadan ibaret kaldığı" gerekçeleriyle iptaline karar verildiği, Şikayetçiler Ayşe'nin 21.01.2003, Nadire'nin 18.01.2003, Necibe'nin 13.01.2003 ve Ayşe'nin 16.01.2003 tarihinde Valilik makamına verdikleri dilekçelerde, yeşil kart için müracaat ettiklerinde, Bekir Sami'nin 1999-2000 yılları arasında kendilerini taciz ettiği, sarkıntılıkta bulunduğu ve birlikte olmayı teklif ettiğini belirterek şikayette bulunmaları, Bekir Sami'nin ilden ayrılırken bağış olarak vatandaşlara aldırdığı tv, buzdolabı gibi malzemeleri yanında götürdüğü iddiaları üzerine, 21.01.2003 tarihinde hakkında ön inceleme ve soruşturma başlatıldığı, ön inceleme raporu üzerine 06.03.2003 gün ve 10 sayı ile her iki iddia ile ilgili olarak vali tarafından soruşturma izni verildiği, yapılan itirazın Konya Bölge İdare Mahkemesi'nce 15.05.2003 gün ve 111/114 sayılı karar ile red edilerek soruşturma iznine ilişkin kararın onandığı, Bekir hakkında bu iddialarla ilgili olarak Aksaray Asliye Ceza Mah-kemesi'ne görevi kötüye kullandığı iddiasıyla 05.12.2003 tarihinde kamu davası açıldığı, Aksaray Birinci Asliye Ceza Mahkemesi'nce 01.06.2004 gün ve 494/292 sayı ile; Mahkûmiyetine yeter kanıt bulunmadığı gerekçesiyle sanığın beraetine karar verildiği, Aksaray C.Başsavcılığının 12.02.2004 tarihli iddianamesinde ise; Bekir Sami'nin 05-12.03.2003 tarihlerinde hastanede ayakta tedavi gördüğü halde, 08-09.03.2003 tarihlerinde bir partinin il kongresine hükümet komiseri olarak katıldığı ve rapor düzenleyip ücret aldığı yine aynı sürelerle ilgili olarak da harcırah aldığı iddiasıyla TCY'nin 240. maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasında da; Aksaray İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'nce 28.05.2004 gün ve 123/288 sayı ile; Hafta sonuna tekabül eden 08-09.03.2003 tarihinde görevlendirildiğinin bildirilmesi üzerine Aksaray'a gelerek, hükümet komiserliği yapması ve rapor tanzim etmesinde, görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle sanığın beraetine karar verildiği, Saptanmıştır. Somut olaydaki kanıtlar bu şekilde serdedildikten sonra, 765 sayılı Yasa'nın 228 ve 5237 sayılı Yasa'nın 257. maddelerinde düzenlenen suç tiplerinin irdelenmesi suretiyle, sanığın hukuki durumu belirlenmelidir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın; 125/1. madde ve fıkrası: "İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır, "hükmünü 138/son madde ve fıkrası: "Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini gecik-f//-e/77ez"hükmpnü ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasası'nın 28/1. madde ve fıkrası ise: "Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez..." hükmünü buyurucu kurallar olarak getirmişlerdir. Tüm bu kurallar, hukuk devleti olmanın vazgeçilemez, savsaklanamaz ve geciktirilemez gereği olarak, yargı kararlarının etkinliğini sağlamaya, keyfiliği önlemeye, hukukun üstünlüğü ve adalet kavramlarının yaşama geçirilmesini temine yöneliktir. Nitekim Yasa Koyucu, görevlilerin yargı kararlarına uymamalarının, kişisel hakların çiğnenmesine yol açacağı, Devlete olan güveni sarsacağı ve adalete olan inancı zayıflatacağı düşüncesiyle, "keyfi" davranan görevlilerin eylemlerini, 765 sayılı Türk Ceza Yasası'nın "Devlet İdaresi Aleyhinde İşlenen Cürümler" başlığını taşıyan üçüncü babının "Memuriyet ve Mevki Nüfuzunu Suiistimal Edenler ve Memuriyet Vazifelerini Yapmayanlara Ait Cezalar" başlığını taşıyan dördüncü faslında yer verilen 228. maddeyle yaptırıma bağlamıştır. TCY'nin 228. maddesi, "Devlet memurlarından her kim bir şahıs veya memur hakkında memuriyetine ait vazifeyi suiistimal ile kanun veya nizamın tayin ettiği ahvalden başka surette keyfi bir muamele yapar veya yapılmasını emreder veya ettirirse ... cezalandırılır. Bu muamelede hususi maksat veya siyasi saik veya sebep mevcut ise cezası... arttırılır, "hükmü yer almaktadır. Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 17.09.2002 gün ve 173-307 sayılı kararında vurgulandığı üzere; esasında görevde yetkiyi kötüye kullanmanın bir nevi olan keyfi muamele suçunda, zarar gördüğü kabul edilerek ceza yaptırımıyla koruma altına alınan hukuki değer, yargısal kararlarda ve öğretide de belirtildiği gibi; kamu fonksiyon ve hizmetlerinin yerine getirilmesinde disiplinin sağlanması ve kamu gücünü elinde bulunduranlara karşı kişi haklarının korunmasıdır. Bu suçun oluşabilmesi için ceza uygulamasında memur sayılan failin, görevini kötüye kullanmasının yanında bu kötüye kullanmanın doğrudan doğruya bir kişinin hakkını ihlal edici nitelikte "keyfi bir muamele" olması gerekir. Keyfi muamele mevzuatın gösterdiği haller dışında başkalarının haklarına karşı yapılan her türlü haksız icrai veya ihmali hareket olarak tanımlanabilir, genel nitelikteki görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunu düzenleyen TCY'nin 240. maddesindeki suçun tamamlayıcı bir hükmü niteliğindeki keyfi muamele suçunu genel nitelikteki görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan ayıran ölçüt; "keyfi muamelenin" doğrudan doğruya kişilere yönelmesi, bir kimsenin kişisel hakkına zarar vermesidir. Keyfi muamele niteliğindeki hareketin objektif olarak bir hakkı ihlal etmesi veya zarar tehlikesi yaratması yeterli olup, bireysel bir zarar veya zarar tehlikesine yol açmayan fiiller bu madde kapsamında değil, TCY'nin 240. maddesi kapsamında değerlendirilmelidir. Suçun oluşması için memurun, yaptığı hareketin yasaya aykırılığının bilincinde olması ve bu bilinçle eylemini icra etmesi yeterlidir. Suçun gerçekleşmesi bakımından memuru yönlendiren saikin önemi bulunmamakta sadece siyasi saikle suçun işlenmesi hali ağırlaştırıcı neden oluşturmaktadır. "Siyasi saik" ibaresi, parti çekişme ve düşmanlıklarının, kamu fonksiyon ve hizmetlerinin herkese eşit olarak götürülmesine engel olmaması düşüncesi ile 05.01.1961 gün ve 235 sayılı Yasa ile maddeye ağırlaştırıcı neden olarak eklenmiştir. Bu açıklamalar ışığında, sanığın eyleminin 765 sayılı Yasa'nın 228/1. maddesindeki suçu oluşturup oluşturmadığı değerlendirildiğinde; sanığın "il yönetiminin başı olması nedeniyle ilde meydana gelebilecek olayları önlemek, katılanın can güvenliğini sağlamak amacıyla" idari yargı kararını uygulamadığı yolundaki görüş, yargı kararlarını idari işlemlere karşı yok sayma sonucunu yaratacağından benimsenebilir ölçüden uzaktır. Aksinin kabulü idareyi çeşitli sebep ve saiklerle yargı kararlarını uygulayıp uygulamama konusunda takdir yetkisiyle donatmak olur ki, bu durumun hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmayacağı açıktır. Diğer yönden, Yasalar ve yargı kararları yanlış olabilir ve bilimsel alanda eleştirilebilir. Ancak bunları uygulamak durumunda bulunan yargıçlar ve görevliler, yasaları ve yargı kararlarını, yanlış oldukları özrüne sığınarak, kişisel yorum ve gerekçelerle uygulamamazlık yapamazlar. Onlar, ne ve nasıl olurlarsa olsunlar, yasaları ve yargı kararlarını uygulamakla yükümlüdür. Zira, yasalar doğru oldukları için değil, yasa oldukları için, yargı kararları da haklı oldukları için değil, yargı kararları oldukları için uygulanmaları zorunludur. Bunun dışındaki tutum ve davranışlar keyfiliktir. Sanık, İdare Mahkemesi kararına dayanarak 02.09.2002 tarihinde göreve başlatılan katılanı, yine aynı gün geçici görevle Eskil ilçesine görevlendirmek suretiyle, Anayasa'nın 138/son ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Yasası'nın 28/1. maddelerine aykırı olarak yargı kararını uygulamış gibi görünerek etkisiz hale getirmiş, katılanı en azından manevi yönden zarara uğratarak hukuka aykırı davranış sergilemiş ve böylece görev ifasında keyfi muamelede bulunmuştur. Anılan suç tipinde, hareketin bu sonucu doğurması cürmün oluşumu için yeterlidir. Mahkeme kararının uygulanmaması, savsaklanması ya da uygulanır görülerek etkisiz hale getirilmesi sonucu ortaya çıktığında, sorumlu memurun, amacı ya da hareketini yönlendiren özel saiki ehemmiyet arzetmeyecek, "yargı kararını uygulamamaya dayalı ihlallerde" bu türden gerekçelere dayandırılan ve suç kastı güdülmediğine yönelen savunmalara itibar olunmayacaktır. Sanığın yukarıda anılan normlar ışığında; sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Yasası hükümleri karşısında hukuki durumunun değerlendirilmesine gelince, 5252 sayılı Yasa'nın 9/3. maddesinde, lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." hükmü yer aldığından, öncelikle 765 sayılı Yasa'ya göre sabit kabul edilen eylemin, 5237 sayılı Yasa'ya göre suç oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi ve ardından da suç oluşturuyorsa lehteki yasanın hangisi olduğunun saptanması zorunluluk arzetmektedir. 5237 sayılı TCY'nin, "İkinci Kitap", "Dördüncü Kısım", "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı "Birinci Bölüm"ünde 257. maddesinde düzenlenen "Görevi kötüye kullanma" suçu; 765 sayılı Yasa'nın 240. maddesinde yer alan "görevde yetkiyi kötüye kullanma", 230. maddesindeki "görevi ihmal", 228. maddesindeki "görevdekeyfidavranış"'ve 212/1. maddesindeki basit rüşvet alma suçlarının karşılığını oluşturmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın 257. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu; kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız kazanç sağlanması ile oluşur. Görüldüğü gibi 765 sayılı Yasa'da görevde yetkiyi kötüye kullanmanın özel bir türü olan ve doğrudan doğruya kişisel hakların ihmal veya icrai davranışlarla ihlalini yaptırıma bağlayan 228. maddesindeki suç, 5237 sayılı Yasa'nın 257. maddesinde de, 228. maddeye benzer biçimde ve diğer üç suçu da kapsayacak genişlikte tek bir madde halinde düzenlenmiştir. Anılan madde gerekçesinde; suçun oluşmasına ilişkin genel koşullar, "Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması halinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması halinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir." şeklinde vurgulanmış, öğretide de bu husus Artuk-Gökçen-Yenidünya tarafından "TCY'nin 257. maddesindeki suçun oluşması, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesinden, kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanmasına bağlıdır. Bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışlar, suç kapsamında değerlendirilemez."(Ceza Hukuku-Özel Hükümler, 6. Bası, sh. 685 vd.) şeklinde açıklanmıştır. Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için, öncelikle anılan kavramların açıklanması ve somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir. Mağduriyet kavramı, sadece ekonomik bakımından uğranılan zararla sınırlı olmayıp, bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade eder. Anılan suçla ilgili olarak açıklamalarda bulunan, Artuk-Gökçen ve Yenidünya; "Şu halde; görevini belirleyen kanuni düzenleme ve talimatlara aykırı davrandığını bilen kamu görevlisinin, bu türlü bir davranışı istemesi kastı teşkil eder. Gerçekten TCK'nın 257. maddesinde bu suçun belirli bir amaçlar saikle islenmesi gerekeceğine ilişkin bir ibareye rastlanmamaktadır. Şayet kanun koyucu suçun teşekkülü bakımından saikin varlığını arasavdı, ceza kanununun birçok maddesinde yaptığı gibi, burada da bu nevi manevi unsura ver verebilirdi. Görevi kötüye kullanma suçunun 257. maddenin 1. fıkrasında düzenlenen şekli sadece icrai bir hareketle işlenebilir. İhmali hareketle iş/enemez. Suçun 2. fıkrada belirtilen hali ise, ihmali hareketlerle işlenebilir. Her iki fıkra bakımından da suçun manevi unsuru kasttır. Kişinin hangi saik veya amaçla hareket ettiğinin araştırılmasına lüzum yoktur." (Artuk-Gökçen-Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 7. Bası, sh. 766, 767) şeklinde, suçun oluşması için genel kastın yeterli olduğunu belirtmişler, Yine benzer şekilde; Tezcan-Erdem ve Önok da, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın 257. maddesinin her üç fıkrasında düzenlenen suçun da genel kasta tabi olduğunu açıklamışlardır. (Tezcan-Erdem-Önok, Teorik ve Pratik Ceza Hukuku, 4. Bası, sh. 647) Görüldüğü gibi, 765 sayılı TCY'nin 228. maddesinde düzenlenmiş bulunan görevde keyfi işlem suçuna, 5237 sayılı Yasa'nın 257. maddesi ile herhangi bir değişiklik getirilmemiş, anılan suç, 5237 sayılı Yasa'da da benzer şekilde düzenlenmiş, bu suçu TCY'nin 240. maddesinde düzenlenmiş bulunan görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan ayıran ölçüt olan "kötüye kullanmanın kişisel hakları ihlal etmesi" yeni Yasada "kişilerin mağduriyetine" neden olma şeklinde ifade edilmiştir. Somut olayda, sanık, İdare Mahkemesi kararına dayanarak göreve başlatılan katılanı, yine aynı gün geçici görevle bir başka ilçede süresiz olarak görevlendirmek suretiyle, Anayasa'nın 138/son maddesi ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Yasası'nın 28/1. maddesine aykırı olarak idare mahkemesi kararını uygulamış gibi görünüp, sonuçlarını etkisiz hale getirmiş, yarattığı sonuç itibariyle de, katılanın mağduriyetine neden olmuştur. Eylem 5237 sayılı Yasa'nın 257/1. maddesindeki suç tipine tüm unsurları itibarıyla uymaktadır. Katılana geçici görevli bulunduğu süre içerisinde harcırah ödenmiş olması veya görevin önceki göreve denk olması, ekonomik kazançtan daha geniş bir anlama sahip olan "mağduriyet'! gidermeye yetmeyeceği gibi, suçun oluşumunu da engelleyemeyecektir. Gözardı edilemeyecek bir diğer husus, anılan suçun, "mahkeme kararlarını yerine getirmeme, geciktirme ya da şeklen uygulandığı izlenimi yaratılarak etkisiz hale dönüştürme" suretiyle işlendiği hallerde "memurun amaç veya saikinin" önem taşımayacağı keyfiyetidir. Unutulmamalıdır ki, mahkeme kararları, yasal yöntemi ile ortadan kalkmadıkça hukukun gerçeğini belgeleyen hükümler olarak uygulanması zorunlu yaptırım gücüne sahip belgelerdir. Bu yaptırım gücünün, herhangi bir saike dayanılarak ve dayanılan saikin haklılığı ileri sürülerek etkisiz hale sokulması ya da zafiyete uğratılması asla kabul görmemelidir. Sübutu ve vasfı bu tarzda saptanan eylemin, gerek 765 ve gerekse 5237 sayılı Yasa kapsamında suç oluşturduğunun saptanmasından sonra, Özel Dairece, lehe yasa belirlemesinin 5252 sayılı Yasa'nın 9/3. maddesindeki "lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle, belirlenir." hükmüne uygun olarak yapılıp yapılmadığı konusu değerlendirildiğinde; Sanığın, 765 sayılı TCY'nin 228/1, 59 ve 35, 647 sayılı Yasa'nın 4, 5 ve 6. maddeleri uyarınca 900 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, cezanın l'er ay ara ile 6 eşit taksitte ödenmek üzere taksitlendirilmesine ve ertelenmesine karar verilmiştir. Sanık hakkında 5237 sayılı Yasa'nın uygulanabilecek hükümleri ise, 257/1, 62, 50, 51 ve 53. maddeleridir. Anılan maddeler uyarınca sanık hakkında uygulama yapıldığında, cezanın asgari hadden tayin edildiği de nazara alınarak, sonuç olarak hükmedilecek para cezası 6000 YTL adli para cezası olup, yeni ceza mevzuatı itibarıyla bu cezanın ertelenmesi olanaklı değildir. Diğer yönden erteleme tercih edildiğinde ise, sanığın cezası paraya çevrilmeden 10 ay hapis cezası olarak ertelenebilecektir. Her iki yasadaki ertelemenin sonuçları da dikkate alındığında, 765 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmasının sanık lehine olduğu anlaşılmaktadır. 5237 sayılı TCY ile 765 sayılı Yasa hükümlerinin somut olayda uygulanan ve uygulanması olanağı bulunan maddelerinin karşılaştırılmasında, 765 sayılı Yasa hükümlerinin sanık lehine olduğu saptandığından, Özel Dairece suçun sübutu, nitelendirilmesi ve yapılan uygulamada bir isabetsizlik bulunmadığından, tüm temyiz itirazlarının reddi ile Özel Dairenin direnmeye ilişkin mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul üyesi M. Nihat Ömeroğlu; "Dava daha önce de Genel Kurulda görüşülmüş, Dördüncü Ceza Dairesi kararı bozulmuş, Yüksek Dördüncü Ceza Dairesinin eski kararında direnmesi üzerine tekrar Genel Kurulun önüne gelmiş bulunmaktadır. Yüksek Dairenin, yargı kararlarının bağlayıcı ve idarenin buna uyma zorunluluğu, hukuk devleti kavramı ile ilgili görüşlerine katılmamak mümkün değil. Bunlar Anayasa ve kanun metinlerinde yazılı olan gerçeklerdir. Yüksek Daire ile farklı düşündüğümüz konu, bu eylemlerin sadece genel kasıtla mı işleneceği yoksa hususi kasıt aranıp aranmaması gereken husustadır. Bozma ve direnme kararında yazılı olduğu üzere sanık Vali, Emniyet Müdürü ve İİJandarma Komutanından aldığı bilgiler ve isteğe uygun olarak (ki bu tacizler bayanlara karşı olması sebebiyle açığa vurulamamaktadır.) ilin özellikle asayişini olası tehlikeye uğratmamak için, memuru görevine başlatmış, olayın ivediliğine binaen aynı günde geçici olarak başka ilçede geçici olarak görevlendirmiştir. Valinin burada genel kastı yeterli midir? Bizce değildir. Vali aynı zamanda hukuku bilen, bilmesi gereken bir kamu görevlisidir. Kötü niyetli olup, kişiye zarar verecek olsa katılanı bir süre görevinde tutar, daha sonra da katılan ile ilgili inceleme ve soruşturma başlatabilirdi. Ama emniyet ve zabıtadan gelen yazı ve görüş üzerine ilin özelliği ve isnatların niteliğine göre katılanı başka yerde görevlendirmek zorunda kalmıştır. Kişiye zarar verme özel kastı yoktur ve bu mutlaka aranmalıdır. Yine Yüksek Daire sürekli yargı kararlarının uygulanmamasının suç olduğundan bahsetmektedir. Doğru bu suçtur. Ama burada yargı kararı uygulanmış, arkasında yeniden bir işlem tesis edilmiştir. İlin her türlü ihtiyaç ve isteklerinden, başta asayişi sağlamak, vatandaşın can ve mal güvenliğinden sorumlu olan vali, diyelim ki, olayımızda emniyet ve zabıtaya rağmen katılanı görevden almayıp, görevde bıraksaydı ve ilde kitle olayları, ölümler, yaralanmalar olsaydı bu nasıl telafi edilecekti. Olayda sanığın ne gibi keyfi muamelesi olmuş? Katılanı memuriyet görevinden açığa almamış ki, hararahlı ve yolluklu olarak Eskil ilçesinde geçici olarak görevlendirmiştir. Eğer sanık, katılanı açığa almış ve görevden el çektirmiş olsaydı; keyfi muameleden söz edilebilirdi. Sanık geçici görevlendirilmenin arkasından özellikle bayanlardan gelen şikaye

Diğer kararlar (4)

yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
- 2577 S. İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU [ Madde 28 ]
Ceza Genel Kurulu 2005/4 MD-95 E., 2005/166 K. Ceza Genel Kurulu 2005/4 MD-95 E., 2005/166 K. - FİİLİ CEZAİ YAPTIRIM ALTINA ALMAK - GÖREVDE KEYFİ DAVRANMA - KAMU ZARARINA YOL AÇMA VEYA ZARARA UĞRAMA - KİŞİLERE HAKSIZ KAZANÇ SAĞLANDIĞI İDDİASI- 4483 S. MEMURLAR VE DİĞER KAMU GÖREVLİLERİNİN YARGILANM... [ Madde 10 ] - 4483 S. MEMURLAR VE DİĞER KAMU GÖREVLİLERİNİN YARGILANM... [ Madde 13 ] - 2709 S. 1982 ANAYASASI [ Madde 90 ] - 2709 S. 1982 ANAYASASI [ Madde 138 ] - 5018 S. KAMU MALİ YÖNETİMİ VE KONTROL KANUNU [ Madde 71 ] - 5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 240 ] - 5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 257 ] - 5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 35 ] - 5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 7 ] - 5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 228 ] - 2577 S. İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU [ Madde 28 ] "İçtihat Metni" Sanıkların görevde keyfi davranma suçundan 765 sayılı TCY.nın 228/1, 59/2, 647 sayılı Yasanın 4, 5 ve 6. maddeleri uyarınca sonuçta ayrı ayrı 600 lira adli para cezasıyla cezalandırılmalarına, bu cezasının 5 eşit taksitte alınmasına ve ertelenmesine ilişkin Yargıtay 4. Ceza Dairesince 09.06.2005 gün ve 25-26 sayı ile verilen kararın sanıklar müdaafiileri ile katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C.Başsavcılığının "düzelterek onama" istekli 25.07.2005 günlü tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü. CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık ..... ..... hakkında Yargıtay C.Başsavcılığınca 03.05.2004 gün ve 289-19 sayılı iddianame ile; "..... Devlet Hastanesinde Genel Cerrahi Uzmanı olarak görevli yakınan ..... .....'un, ....... İl Sağlık Müdür Vekili ..... .....'in teklifi ve Vali ..... ..... 'un 19.02.2001 tarihli oluru ile .... Devlet Hastanesi Genel Cerrahi uzmanlığına atandığı, atama işleminin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davada, Denizli İdare Mahkemesinin verdiği 25.05.2001 tarih ve 2001/270 esas sayılı yürütmenin durdurulması kararı üzerine, yakınanın, İl Sağlık Müdür Vekili Mehmet Sözen'in teklifi ve Valinin 10.07.2001 tarih ve 3585 sayılı oluru ile Dinar Devlet Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanlığına tayin edildiği, ..... Devlet Hastanesindeki görevinden 23.07.2001 günü ayrılan yakınanın, 06.08.2001 tarihinde ..... Devlet Hastanesindeki görevine başladığı, asıl görevine başladığı gün, İl Sağlık Müdür Vekili ..... .....'in teklifi ve Valinin 4387 sayılı oluru ile süre belirtilmeksizin Şuhut Devlet Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanlığında geçici olarak görevlendirildiği; Anayasanın 138 ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 28. maddesine göre, mahkeme kararlarına uymak ve kararların icaplarına uygun işlem tesis etmek ve eylemde bulunmak zorunluluğu bulunan sanık Valinin, ..... Devlet Hastanesine atanmasına ilişkin işleme karşı açılan davada verilen yürütmenin durdurulması kararı üzerine görevine iade ettiği yakınanı, asıl görevine başladığı gün, ..... Devlet Hastanesinde geçici olarak görevlendirdiği, yargı kararlarını şeklen uygular görünüp, kararların hukuki sonuçlarını etkisiz bıraktığı, bu suretle görevini kötüye kullanarak keyfi muamelede bulunduğu belirlenmiştir." İddiasıyla TCY.nın 228 ve 35. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır. Ayrıca Yargıtay C.Başsavcılığı tarafından Dr. ..... ..... hakkındaki soruşturma evrakının ayrılmasına karar verilerek, görevsizlik kararıyla Afyon C.Başsavcılığına gönderilmesi üzerine de; 24.05.2004 gün ve 3013-1498 sayılı iddianame ile aynı eylem nedeniyle TCY.nın 228/1. maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış ve Afyon Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılamada 16.07.2004 gün ve 165-172 sayı ile; 4483 sayılı Yasanın 10. maddesi gereğince, suçların iştirak halinde işlenmesi durumunda aynı mahkemede yargılanacaklarının öngörüldüğü, sanık ..... ..... hakkındaki idari soruşturmanın, Yargıtay 4. Ceza Dairesinde yargılanmakta olan Vali ..... ..... hakkındaki soruşturma ile birlikte yapıldığı, iştirak halinde işlenme koşulları gerçekleştiğinden 4483 sayılı Yasanın 10, 12/a ve 13. maddeleri gereğince mahkemenin görevsizliğine, sanık hakkında TCY.nın 228/1. maddesi gereğince yargılama yapılıp hüküm kurulmak üzere dosyanın, yüksek görevli Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmiştir. Özel Dairece her iki sanık hakkındaki dava birleştirilerek yargılama yapılmıştır. Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinde; Katılan ..... ....., vekili aracılığıyla .... C.Başsavcılığına sunduğu 15.08.2001 havale tarihli dilekçede; ..... Devlet Hastanesinden yasaya aykırı olarak ..... Devlet Hastanesine atanmasına takiben idari işlemin iptali için açtıkları davada Denizli İdare Mahkemesince 25.05.2001 tarihinde yürütmenin durdurulmasına karar verildiğini, ..... Valiliğince bu karara uyularak ..... Devlet Hastanesinde 06.08.2001 tarihinde yeniden göreve başlatılmasına rağmen, 08.08.2001 gün ve 4387 sayı ile Şuhut Devlet Hastanesinde geçici olarak görevlendirilmesine karar verilerek bu kararın tebliğ edildiğini, ..... İl Sağlık Müdürlüğünce geçici görevlendirme teklifinin 06.08.2001 tarihinde Valilik makamına teklif edilmiş olduğunun anlaşıldığını, yani yürütmenin durdurulması kararının yerine getirildiği tarihte, mahkeme kararı hiçe sayılarak geçici görevlendirme işleminin yapılmış olduğunu, mahkeme kararını şeklen uygular görünen ......Valisi ..... ..... ile İl Sağlık Müdür Vekili Dr. ..... .....'den şikayetçi olduklarını, eylemlerine uyan TCY.nın 228 ve 240 maddeleri uyarınca cezalandırılmaları için kamu davası açılmasını talep ettiklerini bildirmişlerdir. (Dinar C.Başsavcılığı aynı gün, 4483 sayılı Yasanın 12/b maddesi gereğince soruşturmanın İl Başsavcılığınca yapılması gerektiğinden bahisle görevsizlik kararı vererek evrakı Afyon C.Başsavcılığına göndermiştir.) Katılan ..... ....., son soruşturma aşamasında talimat yoluyla alınan ifadelerinde de benzer anlatımda bulunmuş ve her iki sanığında cezalandırılmasına karar verilmesini talep ederek şikayetçi olduğunu beyan etmiştir. Katılan ve vekili 27.12.2004 tarihli dilekçe ile; önceki dilekçedeki iddiaları yinelemek suretiyle davaya katılmalarına karar verilmesini ve sanıkların eylem ve fikir birliği içinde yasaya aykırı olarak yaptıkları atama ve geçici görevlendirme işlemleri nedeniyle aracıyla yaptığı yolculuklarda harcadığı yakıt ile yemek bedelleri olarak 5 milyar lira maddi ve duyduğu elem ve ızdırap nedeniyle de 10 milyar lira manevi, toplam 15 milyar lira tazminatın, haksız eylem tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte sanıklardan alınmasına hükmedilmesini talep etmişlerdir. Sanık ..... ....., aşamalarda sunduğu savunma dilekçelerinde ve alınan ifadelerinde uyumlu ve tutarlı bir şekilde, özetle; yakınan doktorun .... Devlet Hastanesinde görevliyken, ..... İl Sağlık Müdürlüğünün teklifi ile 19.02.2001 tarihinde .... Devlet Hastanesine atandığını ve bu atamanın Sağlık Bakanlığının 10.05.2001 tarihli oluruyla uygun bulunduğunu, yakınan Dr. ..... .....'un bu işlemin iptali için açtığı davada Denizli İdare Mahkemesince 25.05.2001 tarihinde yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi üzerine, İl Sağlık Müdürlüğünün teklifi ile atama işlemini iptal ederek mahkeme kararı gereğince 10.07.2001 tarihinde yeniden ..... devlet hastanesine atanmasına karar verdiğini ve mahkeme kararının yasal süresi içerisinde hem şeklen hem de esastan uygulamış olduğunu, ancak Şuhut ilçesinde modern tıbbi cihazlarla donatılmış 100 yataklı bir Devlet Hastanesi bulunduğunu ve uzman doktor bulunmadığı için ameliyatların yapılamadığını, bu durumun yazılı ve görsel basında eleştirilere konu olduğunu, yakınan doktorun atamasının yapıldığı tarihte ..... Devlet Hastanesinde ise iki Genel Cerrahi Uzmanı olduğunu, yakınan doktoru hiç tanımadığını, 06.08.2001 tarihli geçici görevlendirme onayının da ...... Devlet Hastanesindeki ihtiyaç nedeniyle tarafından yapıldığını, geçici görevlendirme ile İdare Mahkemesinin kararının hukuki sonucunun etkisiz bırakıldığının söylenemeyeceğini, zira geçici görevlendirmenin ayrı bir idari işlem olduğunu ve bir yıl içerisinde 6 aydan fazla uzatılması yasal olarak olanaksız olduğu için sürekli bir görevlendirme olarak nitelendirilemeyeceğini, nitekim yakınan doktorun geçici görevlendirme işleminin iptali için de dava açtığını ve idare mahkemesince bu işlemin ayrı bir idari işlem olarak kabul edilmesi ve yürütmenin durdurulması kararı verilmesi nedeniyle 10.10.2001 tarihinde yeniden ..... Devlet Hastanesinde göreve başlatıldığını, yakınan doktor aleyhine keyfi işlem yapması için bir neden bulunmadığını, yasalardan kaynaklanan yetkilerini, bu çerçevede kullandığını, yüklenen suçu işlemediğini beyan etmiştir. Sanık ..... ..... ise, aşamalarda sunduğu savunma dilekçelerinde ve alınan ifadelerinde uyumlu ve tutarlı bir şekilde, özetle; yüklenen suçu işlemediğini, olay tarihinde il sağlık müdür vekili olduğunu, .... ilçesinde iki Genel Cerrah Uzmanı olduğunu, ..... ilçesinde ise uzman bulunmadığını, yakınan doktoru bu nedenle Şuhut ilçesine atadıklarını, atama ve geçici görevlendirme işlemi idare mahkemesince iptal edilince .... Devlet Hastanesindeki görevine iade ettiklerini, geçici görevlendirme için yakınanın seçilmesinin nedeninin o dönemde idari soruşturma geçiriyor olması nedeniyle .... Kaymakamı tarafından ilçeden alınarak başka yerde görevlendirilmesinin istenmesi olduğunu, diğer doktor tercih edilmiş olsa çalışma şevkini kıracağı gibi cezalandırılmış gibi olacağı için, basında çıkan haberler nedeniyle .... Devlet Hastanesindeki eksikliği giderebilmek amacıyla geçici görevlendirme yapılırken kadro durumu itibariyle ..... Devlet Hastanesinin ve yakınan doktorun tercih edilmiş olduğunu, kendi görevinin teklifi yapmak olduğunu, Valilik makamının işlemin yasalara uygunluğunu denetleyerek onay verdiğini, yaptıkları işlemlerde yasaya aykırı bir yön bulunmadığını beyan etmiştir. Dosya içerisinde bulunan atama ve geçici görevlendirme işlemlerinin, bunlara karşı verilen idare mahkeme kararlarının onaylı örneklerinin kronolojik olarak incelenmesinde; Yakınan Dr. ..... .....'un, hakkında muhakkik tarafından yapılan soruşturma nedeniyle görev yeri değişikliği uygun görüldüğünden bahisle ..... Devlet Hastanesinden, ..... Devlet Hastanesine atanmasının sanıklardan İl Sağlık Müdür Vekili Dr. ..... ..... tarafından teklif edilmesi üzerine, sanık Vali ..... ..... tarafından 19.02.2001 tarihinde atama işlemine olur verildiği ve yakınanın 02.04.2001 tarihinde ..... Devlet Hastanesinden ilişiğinin kesildiği, daha sonra bu atama işleminin Sağlık Bakanlığınca 10.05.2001 tarihinde uygun görüldüğü; Yakınanın atama işleminin iptali için açtığı davada Denizli İdare Mahkemesince 25.05.2001 gün ve 2001/270 esas sayı ile atama işleminin yürütmesinin durdurulmasına karar verildiği; Denizli İdare Mahkemesinin bu kararına istinaden, sanıklardan İl Sağlık Müdür Vekili Dr. ..... ..... tarafından teklif edilmesi üzerine, sanık Vali ..... ..... tarafından 10.07.2001 tarihinde verilen onay ile yakınan doktorun yeniden ..... Devlet Hastanesine atandığı ve 23.07.2001 tarihinde ..... Devlet Hastanesinden ilişiği kesilerek, 06.08.2001 tarihinde .... Devlet Hastanesinde göreve başladığı; Ancak, sanıklardan İl Sağlık Müdür Vekili Dr. ..... ....... tarafından teklif edilmesi üzerine, sanık Vali A..... ....... tarafından 06.08.2001 gün ve 4387 sayı ile olur verilerek yakınan Dr. ...... .......'un, "ihtiyaca binaen" gerekçesiyle geçici olarak ......Devlet Hastanesinde görevlendirildiği ve yakınanın 08.08.2001 tarihinde .... Devlet hastanesinden ayrılarak 10.08.2001 tarihinde ..... Devlet Hastanesinde göreve başladığı; Yakınanın geçici görevlendirme kararının da iptali için açtığı davada Denizli İdare Mahkemesince 03.09.2001 gün ve 2001/732 esas sayı ile geçici görevlendirme işleminin de yürütmesinin durdurulmasına karar verildiği; Denizli İdare Mahkemesinin bu kararına istinaden, sanıklardan İl Sağlık Müdür Vekili Dr. ..... ..... tarafından teklif edilmesi üzerine, sanık Vali ..... ..... tarafından 01.10.2001 tarihinde verilen onay ile geçici görevlendirilmesinin kaldırıldığı; Denizli İdare Mahkemesince 13.11.2001 gün ve 270-923 sayı ile yakınan Dr. ..... .....'un, ..... Devlet Hastanesine atanmasına ilişkin 19.02.2001 tarihli ilk atama işleminin, "soyut sebeplerle tesis edilen dava konusu atama işleminde gözetilen takdir yetkisinin, kamu yararı amacına ve hizmet gereklerine uygun olarak kullanılmadığı" gerekçesiyle iptaline karar verildiği anlaşılmaktadır. Bütün bu bilgi ve belgelere göre; Sanıkların, idari yargı kararıyla ..... Devlet Hastanesindeki eski görevine iade edilen katılan doktoru, yargı kararını uygulamak için göreve başlattıkları aynı gün yeniden ...... Devlet Hastanesinde bu kez geçici yetki ile görevlendirdikleri sabittir. Sanıklar, bu suretle yargı kararını şeklen uygulamışlar ancak, sonuçsuz kalmasına neden olacak şekilde bir başka idari tasarrufta bulunmuşlardır. Sabit olan bu eylemleri, Anayasanın 138/son ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Yasasının 28/1. maddeleri hükümlerine aykırı olup, görevde keyfi davrandıkları ve yasaların buyurucu hükümlerine uymadıkları anlaşılmaktadır. Ancak yasaya aykırı bu davranışın, cezai sorumluluğu gerektirip gerektirmediği öncelikle suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı Yasa hükümleri, bu yasaya göre suçun sabit olduğunun saptanması halinde ise, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren ve Anayasanın 38. maddesinin yansımasını oluşturan, 5237 sayılı Yasanın 7/1. maddesindeki "İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanmaz." yine aynı maddenin 2. fıkrasındaki, "Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehinde olan kanun uygulanır ve infaz olunur." hükümleri ve Anayasanın 90. maddesi uyarınca bir iç hukuk normu haline gelen, AİHS.nin 7. maddeleri ışığında değerlendirilmesinde yasal zorunluluk bulunmaktadır. Somut olayda sanıkların görevde keyfi davranma eylemleri 765 sayılı Yasanın 228/1. maddesi kapsamında değerlendirilmelidir. Bu suçun anılan normlar ışığında, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." hükmü yer aldığından öncelikle 765 sayılı Yasaya göre sabit kabul edilen eylemin, 5237 sayılı Yasaya göre suç oluşturup, oluşturmadığının belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır. 5237 sayılı TCY'nın, "İkinci Kitap", "Dördüncü Kısım", "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı "Birinci Bölüm"ünde 257. maddesinde düzenlenen "Görevi kötüye kullanma" suçu; 765 sayılı Yasanın 240. maddesinde yer alan "görevde yetkiyi kötüye kullanma", 230. maddesindeki "görevi ihmal", 228. maddesinde düzenlen "görevde keyfi davranış" ve 212/1. maddesindeki basit rüşvet alma suçlarının karşılığını oluşturmaktadır. 5237 sayılı Yasanın 257. maddesinin 1. fıkrasında görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu; kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız kazanç sağlanması ile oluşur. Görüldüğü gibi 765 sayılı Yasanın 228/1. maddesindeki suçun oluşumu için norma aykırı davranış yeterli iken; 5237 sayılı Yasanın 257. maddesindeki suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte; bu davranış nedeniyle, "kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması" gerekmekte, başka bir anlatımla 765 sayılı Yasanın 230. maddesinde tehlike suçu olarak düzenlenen bu suç, 5237 sayılı Yasada zarar suçu haline getirilmiş bulunmaktadır. Nitekim bu husus madde gerekçesinde; "Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir." şeklinde vurgulanmış, öğretide de bu husus Artuk-Gökçen-Yenidünya tarafından "TCY'nın 257. maddesindeki suçun oluşması, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesinden, kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanmasına bağlıdır. Bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışlar, suç kapsamında değerlendirilemez." (Ceza Hukuku-Özel Hükümler, 6.Bası, sh.685 vd.) şeklinde açıklanmıştır. Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için öncelikle anılan kavramların açıklanması ve somut olayda gerçekleşip, gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir. Mağduriyet kavramı, sadece ekonomik bakımından uğranılan zararla sınırlı olmayıp, bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade eder. Sanıkların, yasaya aykırı keyfi davranışla yargı kararını gereği gibi uygulamamaları sonucunda katılan doktorun mağdur olduğu açıktır. Kişilere haksız kazanç sağlandığı konusunda da bir belirleme ve iddia bulunmadığından, olayda bu ögenin gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Kamunun zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde "ekonomik bir zarar olduğu" vurgulanan anılan kavramla ilgili olarak yasal düzenleme içeren, 5018 sayılı "Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Yasası"nın 71. maddesinde ise; mevzuata aykırı karar, işlem, eylem veya ihmal sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her somut olayda hakim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp, miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması halinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir varsayımla da hareket edilmemelidir. Somut olayda; sanıkların eylemleri ile doğrudan bağlantılı olarak nesnel ölçülere uygun bir şekilde saptanmış herhangi bir ekonomik zarar saptanamadığına göre, anılan eylemle kamunun zarara uğratıldığından da söz edilmesine olanak bulunmamaktadır. Sanıklara yüklenen eylemde, 5237 sayılı Yasanın 257. maddesinde yer alan, "kişilerin mağduriyeti" öğesi gerçekleştiğinden, Özel Dairece, lehe yasanın belirlenmesi ve sonucunda sanıkların görevde keyfi davranma suçundan cezalandırılmalarına karar verilmesi isabetlidir. Ancak, Özel Dairece yapılan yargılamada, 10.02.2005 günlü oturumda yakınanın katılma talebinin kabulüne karar verildiği, o oturumda ve takip eden 07.04.2005 günlü oturumda tazminat talepleri konusunda herhangi bir araştırma yapılmadığı, 09.06.2005 günlü oturumda araştırma gerektirdiği ve uzun zaman alacağından bahisle tazminat taleplerinin karara bağlanmadığı, hukuk mahkemelerinde dava açmakta muhtariyetine karar verilmiştir. Görüldüğü gibi, tazminat isteminin yapıldığı oturumdan itibaren yargılamanın üç oturum devam etmiş, bu dört aylık sürede tarafların ekonomik ve sosyal durumları araştırılmamıştır. Yerleşmiş yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere, maddi tazminat istemi konusunda hukuk mahkemelerinde dava açmakta muhtariyete karar verilmesi olanaklı ise de manevi tazminat istemi konusu hakimin takdir hakkına dayandığından, sanıkların mahkûmiyetlerine karar verildiği de nazara alındığında, bu hususta 4 aylık sürede aradan geçen üç oturumda bir inceleme ve araştırma yapılmaması, olumlu olumsuz bir karar verilmemesi yasaya aykırıdır. Kaldı ki, Ceza Muhakemesi Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında 5320 sayılı Yasaya 5347 sayılı Yasa ile eklenen Geçici Madde 1 ile; "Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ceza mahkemelerinde açılmış bulunan davalardaki şahsi hak talepleri, görevsizlik kararı verilmeyerek bu mahkemelerce sonuçlandırılır." hükmü getirilmiş olup, katılan tarafından tazminat isteminde bulunulduğu tarih nazara alındığında, Yasanın bu buyurucu hükmü karşısında tazminat isteminin Özel Dairece sonuçlandırılmasının gerektiği açıktır. Öte yandan, katılan kendisini vekille temsil ettirmiş olmasına karşılık, katılan lehine vekalet ücretine hükmedilmemiş olması da yasaya aykırıdır. Bu itibarla, katılan vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan, katılanın manevi tazminat istemi konusunda bir karar verilmemesi ve vekille temsil edilmesine karşılık vekalet ücretine hükmedilmemesi nedenlerine dayalı olarak hükmün bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 09.06.2005 gün ve 25-26 sayılı hükmünün BOZULMASINA, 2- Dosyanın Yargıtay 4.Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 3- 13.12.2005 tarihinde yapılan müzakerede kısmen tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliğiyle karar verildi.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
- 2577 S. İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU [ Madde 28 ]
Ceza Genel Kurulu 2005/4.MD-95 E., 2005/166 K. Ceza Genel Kurulu 2005/4.MD-95 E., 2005/166 K. - GÖREVSİZLİK KARARI - KANUNUN ZAMAN BAKIMINDAN UYGULANMASI- 5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 250 ] - 5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 7 ] - 765 S. TÜRK CEZA KANUNU (MÜLGA) [ Madde 228 ] - 765 S. TÜRK CEZA KANUNU (MÜLGA) [ Madde 240 ] - 2577 S. İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU [ Madde 28 ] "İçtihat Metni" Sanıkların görevde keyfi davranma suçundan 765 sayılı TCY.nın 228/1, 59/2, 647 sayılı Yasanın 4, 5 ve 6. maddeleri uyarınca sonuçta ayrı ayrı 600 lira adli para cezasıyla cezalandırılmalarına, bu cezasının 5 eşit taksitte alınmasına ve ertelenmesine ilişkin Yargıtay 4. Ceza Dairesince 09.06.2005 gün ve 25-26 sayı ile verilen kararın sanıklar müdaafiileri ile katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C.Başsavcılığının "düzelterek onama" istekli 25.07.2005 günlü tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü. CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık Ahmet Ö..... hakkında Yargıtay C.Başsavcılığınca 03.05.2004 gün ve 289-19 sayılı iddianame ile; "Dinar Devlet Hastanesinde Genel Cerrahi Uzmanı olarak görevli yakınan İhsan D.......'un, Afyon İl Sağlık Müdür Vekili Mehmet S......'in teklifi ve Vali Ahmet Ö.....'un 19.02.2001 tarihli oluru ile Ş..... Devlet Hastanesi Genel Cerrahi uzmanlığına atandığı, atama işleminin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açılan davada, Denizli İdare Mahkemesinin verdiği 25.05.2001 tarih ve 2001/270 esas sayılı yürütmenin durdurulması kararı üzerine, yakınanın, İl Sağlık Müdür Vekili Mehmet S......'in teklifi ve Valinin 10.07.2001 tarih ve 3585 sayılı oluru ile Dinar Devlet Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanlığına tayin edildiği, Ş..... Devlet Hastanesindeki görevinden 23.07.2001 günü ayrılan yakınanın, 06.08.2001 tarihinde Dinar Devlet Hastanesindeki görevine başladığı, asıl görevine başladığı gün, İl Sağlık Müdür Vekili Mehmet S......'in teklifi ve Valinin 4387 sayılı oluru ile süre belirtilmeksizin Ş..... Devlet Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanlığında geçici olarak görevlendirildiği; Anayasanın 138 ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 28. maddesine göre, mahkeme kararlarına uymak ve kararların icaplarına uygun işlem tesis etmek ve eylemde bulunmak zorunluluğu bulunan sanık Valinin, Ş..... Devlet Hastanesine atanmasına ilişkin işleme karşı açılan davada verilen yürütmenin durdurulması kararı üzerine görevine iade ettiği yakınanı, asıl görevine başladığı gün, Ş..... Devlet Hastanesinde geçici olarak görevlendirdiği, yargı kararlarını şeklen uygular görünüp, kararların hukuki sonuçlarını etkisiz bıraktığı, bu suretle görevini kötüye kullanarak keyfi muamelede bulunduğu belirlenmiştir." İddiasıyla TCY.nın 228 ve 35. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır. Ayrıca Yargıtay C.Başsavcılığı tarafından Dr. Mehmet S...... hakkındaki soruşturma evrakının ayrılmasına karar verilerek, görevsizlik kararıyla Afyon C.Başsavcılığına gönderilmesi üzerine de; 24.05.2004 gün ve 3013-1498 sayılı iddianame ile aynı eylem nedeniyle TCY.nın 228/1. maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış ve Afyon Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılamada 16.07.2004 gün ve 165-172 sayı ile; 4483 sayılı Yasanın 10. maddesi gereğince, suçların iştirak halinde işlenmesi durumunda aynı mahkemede yargılanacaklarının öngörüldüğü, sanık Mehmet S...... hakkındaki idari soruşturmanın, Yargıtay 4. Ceza Dairesinde yargılanmakta olan Vali Ahmet Ö..... hakkındaki soruşturma ile birlikte yapıldığı, iştirak halinde işlenme koşulları gerçekleştiğinden 4483 sayılı Yasanın 10, 12/a ve 13. maddeleri gereğince mahkemenin görevsizliğine, sanık hakkında TCY.nın 228/1. maddesi gereğince yargılama yapılıp hüküm kurulmak üzere dosyanın, yüksek görevli Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmiştir. Özel Dairece her iki sanık hakkındaki dava birleştirilerek yargılama yapılmıştır. Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinde; Katılan İhsan D......., vekili aracılığıyla Dinar C.Başsavcılığına sunduğu 15.08.2001 havale tarihli dilekçede; Dinar Devlet Hastanesinden yasaya aykırı olarak Ş..... Devlet Hastanesine atanmasına takiben idari işlemin iptali için açtıkları davada Denizli İdare Mahkemesince 25.05.2001 tarihinde yürütmenin durdurulmasına karar verildiğini, Afyon Valiliğince bu karara uyularak Dinar Devlet Hastanesinde 06.08.2001 tarihinde yeniden göreve başlatılmasına rağmen, 08.08.2001 gün ve 4387 sayı ile Ş..... Devlet Hastanesinde geçici olarak görevlendirilmesine karar verilerek bu kararın tebliğ edildiğini, Afyon İl Sağlık Müdürlüğünce geçici görevlendirme teklifinin 06.08.2001 tarihinde Valilik makamına teklif edilmiş olduğunun anlaşıldığını, yani yürütmenin durdurulması kararının yerine getirildiği tarihte, mahkeme kararı hiçe sayılarak geçici görevlendirme işleminin yapılmış olduğunu, mahkeme kararını şeklen uygular görünen Afyon Valisi Ahmet Ö..... ile İl Sağlık Müdür Vekili Dr. Mehmet S......'den şikayetçi olduklarını, eylemlerine uyan TCY.nın 228 ve 240 maddeleri uyarınca cezalandırılmaları için kamu davası açılmasını talep ettiklerini bildirmişlerdir. (Dinar C.Başsavcılığı aynı gün, 4483 sayılı Yasanın 12/b maddesi gereğince soruşturmanın İl Başsavcılığınca yapılması gerektiğinden bahisle görevsizlik kararı vererek evrakı Afyon C.Başsavcılığına göndermiştir.) Katılan İhsan D......., son soruşturma aşamasında talimat yoluyla alınan ifadelerinde de benzer anlatımda bulunmuş ve her iki sanığında cezalandırılmasına karar verilmesini talep ederek şikayetçi olduğunu beyan etmiştir. Katılan ve vekili 27.12.2004 tarihli dilekçe ile; önceki dilekçedeki iddiaları yinelemek suretiyle davaya katılmalarına karar verilmesini ve sanıkların eylem ve fikir birliği içinde yasaya aykırı olarak yaptıkları atama ve geçici görevlendirme işlemleri nedeniyle aracıyla yaptığı yolculuklarda harcadığı yakıt ile yemek bedelleri olarak 5 milyar lira maddi ve duyduğu elem ve ızdırap nedeniyle de 10 milyar lira manevi, toplam 15 milyar lira tazminatın, haksız eylem tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte sanıklardan alınmasına hükmedilmesini talep etmişlerdir. Sanık Ahmet Ö....., aşamalarda sunduğu savunma dilekçelerinde ve alınan ifadelerinde uyumlu ve tutarlı bir şekilde, özetle; yakınan doktorun Dinar Devlet Hastanesinde görevliyken, Afyon İl Sağlık Müdürlüğünün teklifi ile 19.02.2001 tarihinde Ş..... Devlet Hastanesine atandığını ve bu atamanın Sağlık Bakanlığının 10.05.2001 tarihli oluruyla uygun bulunduğunu, yakınan Dr. İhsan D.......'un bu işlemin iptali için açtığı davada Denizli İdare Mahkemesince 25.05.2001 tarihinde yürütmenin durdurulmasına karar verilmesi üzerine, İl Sağlık Müdürlüğünün teklifi ile atama işlemini iptal ederek mahkeme kararı gereğince 10.07.2001 tarihinde yeniden Dinar devlet hastanesine atanmasına karar verdiğini ve mahkeme kararının yasal süresi içerisinde hem şeklen hem de esastan uygulamış olduğunu, ancak Ş..... ilçesinde modern tıbbi cihazlarla donatılmış 100 yataklı bir Devlet Hastanesi bulunduğunu ve uzman doktor bulunmadığı için ameliyatların yapılamadığını, bu durumun yazılı ve görsel basında eleştirilere konu olduğunu, yakınan doktorun atamasının yapıldığı tarihte Dinar Devlet Hastanesinde ise iki Genel Cerrahi Uzmanı olduğunu, yakınan doktoru hiç tanımadığını, 06.08.2001 tarihli geçici görevlendirme onayının da Ş..... Devlet Hastanesindeki ihtiyaç nedeniyle tarafından yapıldığını, geçici görevlendirme ile İdare Mahkemesinin kararının hukuki sonucunun etkisiz bırakıldığının söylenemeyeceğini, zira geçici görevlendirmenin ayrı bir idari işlem olduğunu ve bir yıl içerisinde 6 aydan fazla uzatılması yasal olarak olanaksız olduğu için sürekli bir görevlendirme olarak nitelendirilemeyeceğini, nitekim yakınan doktorun geçici görevlendirme işleminin iptali için de dava açtığını ve idare mahkemesince bu işlemin ayrı bir idari işlem olarak kabul edilmesi ve yürütmenin durdurulması kararı verilmesi nedeniyle 10.10.2001 tarihinde yeniden Dinar Devlet Hastanesinde göreve başlatıldığını, yakınan doktor aleyhine keyfi işlem yapması için bir neden bulunmadığını, yasalardan kaynaklanan yetkilerini, bu çerçevede kullandığını, yüklenen suçu işlemediğini beyan etmiştir. Sanık Mehmet S...... ise, aşamalarda sunduğu savunma dilekçelerinde ve alınan ifadelerinde uyumlu ve tutarlı bir şekilde, özetle; yüklenen suçu işlemediğini, olay tarihinde il sağlık müdür vekili olduğunu, Dinar ilçesinde iki Genel Cerrah Uzmanı olduğunu, Ş..... ilçesinde ise uzman bulunmadığını, yakınan doktoru bu nedenle Ş..... ilçesine atadıklarını, atama ve geçici görevlendirme işlemi idare mahkemesince iptal edilince Dinar Devlet Hastanesindeki görevine iade ettiklerini, geçici görevlendirme için yakınanın seçilmesinin nedeninin o dönemde idari soruşturma geçiriyor olması nedeniyle Dinar Kaymakamı tarafından ilçeden alınarak başka yerde görevlendirilmesinin istenmesi olduğunu, diğer doktor tercih edilmiş olsa çalışma şevkini kıracağı gibi cezalandırılmış gibi olacağı için, basında çıkan haberler nedeniyle Ş..... Devlet Hastanesindeki eksikliği giderebilmek amacıyla geçici görevlendirme yapılırken kadro durumu itibariyle Dinar Devlet Hastanesinin ve yakınan doktorun tercih edilmiş olduğunu, kendi görevinin teklifi yapmak olduğunu, Valilik makamının işlemin yasalara uygunluğunu denetleyerek onay verdiğini, yaptıkları işlemlerde yasaya aykırı bir yön bulunmadığını beyan etmiştir. Dosya içerisinde bulunan atama ve geçici görevlendirme işlemlerinin, bunlara karşı verilen idare mahkeme kararlarının onaylı örneklerinin kronolojik olarak incelenmesinde; Yakınan Dr. İhsan D.......'un, hakkında muhakkik tarafından yapılan soruşturma nedeniyle görev yeri değişikliği uygun görüldüğünden bahisle Dinar Devlet Hastanesinden, Ş..... Devlet Hastanesine atanmasının sanıklardan İl Sağlık Müdür Vekili Dr. Mehmet S...... tarafından teklif edilmesi üzerine, sanık Vali Ahmet Ö..... tarafından 19.02.2001 tarihinde atama işlemine olur verildiği ve yakınanın 02.04.2001 tarihinde Dinar Devlet Hastanesinden ilişiğinin kesildiği, daha sonra bu atama işleminin Sağlık Bakanlığınca 10.05.2001 tarihinde uygun görüldüğü; Yakınanın atama işleminin iptali için açtığı davada Denizli İdare Mahkemesince 25.05.2001 gün ve 2001/270 esas sayı ile atama işleminin yürütmesinin durdurulmasına karar verildiği; Denizli İdare Mahkemesinin bu kararına istinaden, sanıklardan İl Sağlık Müdür Vekili Dr. Mehmet S...... tarafından teklif edilmesi üzerine, sanık Vali Ahmet Ö..... tarafından 10.07.2001 tarihinde verilen onay ile yakınan doktorun yeniden Dinar Devlet Hastanesine atandığı ve 23.07.2001 tarihinde Ş..... Devlet Hastanesinden ilişiği kesilerek, 06.08.2001 tarihinde Dinar Devlet Hastanesinde göreve başladığı; Ancak, sanıklardan İl Sağlık Müdür Vekili Dr. Mehmet S...... tarafından teklif edilmesi üzerine, sanık Vali Ahmet Ö..... tarafından 06.08.2001 gün ve 4387 sayı ile olur verilerek yakınan Dr. İhsan D.......'un, "ihtiyaca binaen" gerekçesiyle geçici olarak Ş..... Devlet Hastanesinde görevlendirildiği ve yakınanın 08.08.2001 tarihinde Dinar Devlet hastanesinden ayrılarak 10.08.2001 tarihinde Ş..... Devlet Hastanesinde göreve başladığı; Yakınanın geçici görevlendirme kararının da iptali için açtığı davada Denizli İdare Mahkemesince 03.09.2001 gün ve 2001/732 esas sayı ile geçici görevlendirme işleminin de yürütmesinin durdurulmasına karar verildiği; Denizli İdare Mahkemesinin bu kararına istinaden, sanıklardan İl Sağlık Müdür Vekili Dr. Mehmet S...... tarafından teklif edilmesi üzerine, sanık Vali Ahmet Ö..... tarafından 01.10.2001 tarihinde verilen onay ile geçici görevlendirilmesinin kaldırıldığı; Denizli İdare Mahkemesince 13.11.2001 gün ve 270-923 sayı ile yakınan Dr. İhsan D.......'un, Ş..... Devlet Hastanesine atanmasına ilişkin 19.02.2001 tarihli ilk atama işleminin, "soyut sebeplerle tesis edilen dava konusu atama işleminde gözetilen takdir yetkisinin, kamu yararı amacına ve hizmet gereklerine uygun olarak kullanılmadığı" gerekçesiyle iptaline karar verildiği anlaşılmaktadır. Bütün bu bilgi ve belgelere göre; Sanıkların, idari yargı kararıyla Dinar Devlet Hastanesindeki eski görevine iade edilen katılan doktoru, yargı kararını uygulamak için göreve başlattıkları aynı gün yeniden Ş..... Devlet Hastanesinde bu kez geçici yetki ile görevlendirdikleri sabittir. Sanıklar, bu suretle yargı kararını şeklen uygulamışlar ancak, sonuçsuz kalmasına neden olacak şekilde bir başka idari tasarrufta bulunmuşlardır. Sabit olan bu eylemleri, Anayasanın 138/son ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Yasasının 28/1. maddeleri hükümlerine aykırı olup, görevde keyfi davrandıkları ve yasaların buyurucu hükümlerine uymadıkları anlaşılmaktadır. Ancak yasaya aykırı bu davranışın, cezai sorumluluğu gerektirip gerektirmediği öncelikle suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı Yasa hükümleri, bu yasaya göre suçun sabit olduğunun saptanması halinde ise, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren ve Anayasanın 38. maddesinin yansımasını oluşturan, 5237 sayılı Yasanın 7/1. maddesindeki "İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanmaz." yine aynı maddenin 2. fıkrasındaki, "Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehinde olan kanun uygulanır ve infaz olunur." hükümleri ve Anayasanın 90. maddesi uyarınca bir iç hukuk normu haline gelen, AİHS.nin 7. maddeleri ışığında değerlendirilmesinde yasal zorunluluk bulunmaktadır. Somut olayda sanıkların görevde keyfi davranma eylemleri 765 sayılı Yasanın 228/1. maddesi kapsamında değerlendirilmelidir. Bu suçun anılan normlar ışığında 5237 sayılı Yasa hükümleri karşısında hukuki durumunun değerlendirilmesine gelince, 5252 sayılı Yasanın 9/3. maddesinde, "lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." hükmü yer aldığından öncelikle 765 sayılı Yasaya göre sabit kabul edilen eylemin, 5237 sayılı Yasaya göre suç oluşturup, oluşturmadığının belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır. 5237 sayılı TCY'nın, "İkinci Kitap", "Dördüncü Kısım", "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı "Birinci Bölüm"ünde 257. maddesinde düzenlenen "Görevi kötüye kullanma" suçu; 765 sayılı Yasanın 240. maddesinde yer alan "görevde yetkiyi kötüye kullanma", 230. maddesindeki "görevi ihmal", 228. maddesinde düzenlen "görevde keyfi davranış" ve 212/1. maddesindeki basit rüşvet alma suçlarının karşılığını oluşturmaktadır. 5237 sayılı Yasanın 257. maddesinin 1. fıkrasında görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu; kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız kazanç sağlanması ile oluşur. Görüldüğü gibi 765 sayılı Yasanın 228/1. maddesindeki suçun oluşumu için norma aykırı davranış yeterli iken; 5237 sayılı Yasanın 257. maddesindeki suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte; bu davranış nedeniyle, "kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması" gerekmekte, başka bir anlatımla 765 sayılı Yasanın 230. maddesinde tehlike suçu olarak düzenlenen bu suç, 5237 sayılı Yasada zarar suçu haline getirilmiş bulunmaktadır. Nitekim bu husus madde gerekçesinde; "Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir." şeklinde vurgulanmış, öğretide de bu husus Artuk-Gökçen-Yenidünya tarafından "TCY'nın 257. maddesindeki suçun oluşması, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesinden, kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanmasına bağlıdır. Bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışlar, suç kapsamında değerlendirilemez." (Ceza Hukuku-Özel Hükümler, 6.Bası, sh.685 vd.) şeklinde açıklanmıştır. Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için öncelikle anılan kavramların açıklanması ve somut olayda gerçekleşip, gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir. Mağduriyet kavramı, sadece ekonomik bakımından uğranılan zararla sınırlı olmayıp, bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade eder. Sanıkların, yasaya aykırı keyfi davranışla yargı kararını gereği gibi uygulamamaları sonucunda katılan doktorun mağdur olduğu açıktır. Kişilere haksız kazanç sağlandığı konusunda da bir belirleme ve iddia bulunmadığından, olayda bu ögenin gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Kamunun zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde "ekonomik bir zarar olduğu" vurgulanan anılan kavramla ilgili olarak yasal düzenleme içeren, 5018 sayılı "Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Yasası"nın 71. maddesinde ise; mevzuata aykırı karar, işlem, eylem veya ihmal sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her somut olayda hakim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp, miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması halinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir varsayımla da hareket edilmemelidir. Somut olayda; sanıkların eylemleri ile doğrudan bağlantılı olarak nesnel ölçülere uygun bir şekilde saptanmış herhangi bir ekonomik zarar saptanamadığına göre, anılan eylemle kamunun zarara uğratıldığından da söz edilmesine olanak bulunmamaktadır. Sanıklara yüklenen eylemde, 5237 sayılı Yasanın 257. maddesinde yer alan, "kişilerin mağduriyeti" öğesi gerçekleştiğinden, Özel Dairece, lehe yasanın belirlenmesi ve sonucunda sanıkların görevde keyfi davranma suçundan cezalandırılmalarına karar verilmesi isabetlidir. Ancak, Özel Dairece yapılan yargılamada, 10.02.2005 günlü oturumda yakınanın katılma talebinin kabulüne karar verildiği, o oturumda ve takip eden 07.04.2005 günlü oturumda tazminat talepleri konusunda herhangi bir araştırma yapılmadığı, 09.06.2005 günlü oturumda araştırma gerektirdiği ve uzun zaman alacağından bahisle tazminat taleplerinin karara bağlanmadığı, hukuk mahkemelerinde dava açmakta muhtariyetine karar verilmiştir. Görüldüğü gibi, tazminat isteminin yapıldığı oturumdan itibaren yargılamanın üç oturum devam etmiş, bu dört aylık sürede tarafların ekonomik ve sosyal durumları araştırılmamıştır. Yerleşmiş yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere, maddi tazminat istemi konusunda hukuk mahkemelerinde dava açmakta muhtariyete karar verilmesi olanaklı ise de manevi tazminat istemi konusu hakimin takdir hakkına dayandığından, sanıkların mahkûmiyetlerine karar verildiği de nazara alındığında, bu hususta 4 aylık sürede aradan geçen üç oturumda bir inceleme ve araştırma yapılmaması, olumlu olumsuz bir karar verilmemesi yasaya aykırıdır. Kaldı ki, Ceza Muhakemesi Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında 5320 sayılı Yasaya 5347 sayılı Yasa ile eklenen Geçici Madde 1 ile; "Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce ceza mahkemelerinde açılmış bulunan davalardaki şahsi hak talepleri, görevsizlik kararı verilmeyerek bu mahkemelerce sonuçlandırılır." hükmü getirilmiş olup, katılan tarafından tazminat isteminde bulunulduğu tarih nazara alındığında, Yasanın bu buyurucu hükmü karşısında tazminat isteminin Özel Dairece sonuçlandırılmasının gerektiği açıktır. Öte yandan, katılan kendisini vekille temsil ettirmiş olmasına karşılık, katılan lehine vekalet ücretine hükmedilmemiş olması da yasaya aykırıdır. Bu itibarla, katılan vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan, katılanın manevi tazminat istemi konusunda bir karar verilmemesi ve vekille temsil edilmesine karşılık vekalet ücretine hükmedilmemesi nedenlerine dayalı olarak hükmün bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 09.06.2005 gün ve 25-26 sayılı hükmünün BOZULMASINA, 2- Dosyanın Yargıtay 4.Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 3- 13.12.2005 tarihinde yapılan müzakerede kısmen tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliğiyle karar verildi.
6. Hukuk Dairesi, 2023/501 E., 2024/101 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanununun (İYUK) 28/1. maddesinde ise;
6. Hukuk Dairesi         2023/501 E.  ,  2024/101 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi Taraflar arasında İlk Derece Mahkemesinde görülen ve istinaf incelemesinden alacak davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece (Kapatılan 15. Hukuk Dairesi) Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın reddine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirketlerin oluşturduğu adi ortaklık ile davalı arasında 29.02.2012 tarihli temizlik hizmet sözleşmesi düzenlendiğini, sözleşmeye istinaden yüklendiğini, sözleşme konusu taahhüt işini 520 personel ile 01.03.2012-30.09.2014 tarihleri arasında 31 ay süreyle tam ve eksiksiz bir şekilde yerine getirdiğini, sözleşmenin KDV hariç 36.156.155,20 TL bedel üzerinden akdedildiğini, 7.maddesi gereğince bu bedelin, 520 personelin işçilik ücretleri ile toplam 331.760 saatlik fazla çalışma bedeli ve kişi başı yemek gideri günlük brüt 16,76TL (aylık 26 gün üzerinden) ve kişi başı yol gideri günlük brüt 13,96 TL ( aylık 26 gün üzerinden ) ve personel kıyafet giderlerinden oluştuğunu, fiyat teklif cetvelinden görüleceği üzere, sözleşme kapsamında çalıştırılacak beher personel için teklif edilen birim fiyat ücretinin 2.060,00 TL olup, 1 personelin bir günlük maliyetinin 68,67 TL olduğunu, bu bedele, 13,96 TL yol ve 16,76 TL yemek bedelinin dahil olduğunu, davalı kurumun hakediş hesapları yaparken, eksik personel için yapacağı kesintilerde, günlük bedel kişi başı 68,67 TL kesmesinin yanı sıra, ayrıca kişi başı 13,96 TL yol ve 16,76 TL yemek bedelini de kestiğini, bu durumda zaten 68,67 TL içerisinde bulunan 13,96 TL yol ve 16,76 TL yemek bedelinin ayrıca tekrar kesilerek mükerrer kesinti yapıldığını, haksız kesintinin sözleşme süresinde her hakedişte tekrarlandığını, davalı kurumun hakediş ödemelerinden haksız olarak yaptığı kesintiler nedeniyle şimdilik 10.000,00 TL’nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, 01.03.2017 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 174.950,40 TL’ye çıkarmıştır. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın haksız ve mesnetsiz olduğunu, davanın zamanaşımına uğradığını, hakedişlere ihtirazi kayıt koymadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 06.04.2017 tarihli ve 2015/149 Esas, 2017/244 Karar sayılı kararıyla, taraflar arasında bahsi geçen sözleşmenin varlığı konusunda ihtilaf olmadığı, davacıların davalıdan 2012 yılında 59.381,76 TL, 2013 yılında 58.490,88 TL ve 2014 yılında 57.077,76 TL olmak üzere toplam 174.950,40 TL alacaklı olduğu gerekçesiyle, davanın kabulüne, 10.000,00 TL’nin dava tarihinden, 164.950,40 TL‘nin ıslah tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 14.02.2019 tarihli ve 2017/1869 Esas, 2019/250 Karar sayılı kararıyla, davacıların sözleşme kapsamında eksik ödenen bedelleri talep hakkının bulunduğu gerekçesiyle başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2.Dairemizin (Kapatılan 15. Hukuk Dairesinin) 28.04.2021 tarihli ve 2021/1372 Esas, 2021/2033 Karar sayılı ilamı ile, taraflar arasındaki sözleşmede Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin sözleşme eki olarak sayıldığı, anılan şartnamenin 42.maddesinde, geçici hak edişlere ve eksik ödemelere itirazın ne şekilde yapılacağının düzenlendiği, belirtilen usule uygun itiraz edilmediği takdirde geçici hak edişlerin kabul edilmiş sayılacağının hüküm altına alındığı, söz konusu düzenlemenin HMK'nın 193/1. maddesi uyarınca taraflar arasındaki delil sözleşmesi mahiyetinde olduğu, yargılamaya konu olan hak edişlere ve ödemelere şartnamenin 42. maddesinde gösterilen şekilde davacılar tarafından yapılmış bir itirazın bulunmadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle, Bölge Adliye Mahkemesi kararı kaldırılarak İlk Derece Mahkemesi kararı bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Bozmaya Uyularak Verilen Karar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile, davacının Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42.maddesinde gösterilen şekilde itirazda bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde; Danıştay İdari Dava Genel Kurulunun 17.12.2020 tarih ve 2020/585 YD itiraz numaralı kararı ile Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42/a maddesinin yürütmesinin durdurulmasına karar verildiğini, ardından iptaline karar verdiğini, ihtirazi kayıt düzenlemesinin genel işlem koşulu mahiyetinde olduğunu, dava konusu olayda uygulanma imkanı olmadığını, ihtirazi kayıt düzenlemesinin taraflar arasındaki eşitliği ilkesini ihlal ettiğini, mesleki mazeretli olunan duruşmada hiçbir haklı gerekçe yokken mazeretin reddedilerek yoklukta hüküm tesisinin hatalı olduğunu belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, taraflar arasında akdedilen hizmet sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 193 ve 369 ncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 nci maddesi, 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun ilgili maddeleri, 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununun ilgili maddeleri, Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42/a maddesi, 3. Değerlendirme 1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanunun 371 nci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Uyuşmazlığın çözümü için taraflar arasındaki sözleşme ve ekleri ile ilgili yasal düzenlemelerin incelenmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere idare kamu hizmetlerini yerine getirmesi sırasında bir takım tasarruflarda bulunmak zorunda olup bunlardan biri de üçüncü kişilerle yapacağı “sözleşme”lerdir. İdarenin sözleşme için tarafını belirlerken izleyeceği yol ise “ihale” olup bu işlemin kuralları da kanunlarla düzenlenmiştir. Uygulamada halen yürürlükte olan 2886 sayılı Devlet İhale Kanununun günümüzün değişen ve gelişen ihtiyaçlarına cevap veremediği, uygulamada ortaya çıkan aksaklıkları gidermede yetersiz kaldığı, bütün kamu kurumlarını kapsamadığı, Avrupa Birliği ve uluslararası ihale uygulamalarına paralellik göstermediği görüldüğünden, kamu ihaleleri ile ilgili geniş kapsamlı yeni bir kanun hazırlanmasına ihtiyaç duyulmuş bu amaçla 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu yürürlüğe girmiştir. Ancak Kamu İhale Kanununda, uluslararası mevzuat gereği sadece sözleşmelerin imzalanmasına kadar olan ihale süreci ile ilgili hükümlere yer verilebildiğinden, yapılan ihaleler sonucunda düzenlenecek sözleşmeler ile ilgili hususlarda bir boşluğa neden olunmaması için, bu konu ile ilgili hükümlerin ayrı bir kanun ile düzenlenmesine ihtiyaç duyulmuştur. Anılan kanunlardan da anlaşılacağı üzere bu kanunların kapsamına giren idareler, sözleşmelerin tarafını seçme konusunda özel hukuktaki gibi serbestiye sahip olmayıp sözleşme tarafını ihale yolu ile belirlemekte hatta doktrinde tartışmalı olmakla birlikte ihale üzerinde kalan istekli ile sözleşme imzalamadığında özel hukuktaki gibi sözleşme öncesi sorumluluğunun (culpa in contrahendo) bulunduğu kabul edilmektedir. (Emsal Danıştay 8. Daire 10.04.2017 T., 2016/11286 E., 2017/2653 K.). Burada dikkat edilmesi gereken önemli konu sözleşmelerin diğer taraflarının da ancak kanunlarda tanımlanan koşullara sahip iseler sözleşmeye taraf olabilecekleri konusudur. (Kamu İhale Kanunu md.4.11; md 10 ) İdarenin sözleşmeler öncesinde yaptığı tek taraflı ve hukuksal sonuç doğurmaya elverişli beyanı ise “idari işlem” niteliğindedir. Bu nedenledir ki idarenin kamu hizmeti ile ilgili olarak idari usul ve esaslara göre yaptığı ihalelerde sözleşme aşamasına kadar tesis ettiği işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu kökleşmiş yargı kararlarında kabul edilmiştir. (Emsal HGK 21.03.2001 T., 2001/19-257 E., 2001/285 K.) İdarenin Kamu İhale Kanununda tanımlanan yöntemlerle (KİK Md 18 vd.) yaptığı ihaleden sonra KİK md 46 kapsamında yapacağı sözleşmeler ise yine Kanunun 53/4.b.2 maddesine göre yetkilendirilen Kamu İhale Kurumu tarafından hazırlanmakta bunlar Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu md 5, md.6 da “tip sözleşme” olarak tanımlanmaktadır. İhale aşamasında KİK md 4’e göre “İhale konusu mal veya hizmet alımları ile yapım işlerinde; isteklilere talimatları da içeren idari şartnameler ile yaptırılacak işin projesini de kapsayan teknik şartnameler, sözleşme tasarısı ve gerekli diğer belge ve bilgileri,” kapsayan ihale dokümanları düzenlenmekte, bunlar Kanunun 24. ve 27. maddelerine göre yapılacak ilan ile isteklilerin bilgisine sunulmakta olup yine Kanunun 28. maddesine göre ihale dokümanlarını ön yeterlik veya ihaleye katılmak isteyen isteklilerin bu dokümanı satın almaları zorunludur. Sözleşmelerin imza aşamasında ise Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu md 5’e göre Kamu İhale Kurumu tarafından hazırlanan “tip sözleşmeler” imzalanmakta, Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu md 7/v maddesine göre “Sözleşmede yer alması zorunlu hususlar” arasında “İhale dokümanında yer alan bütün belgelerin sözleşmenin eki olduğu.” sayılmaktadır. Sonuçta idare ile istekli arasında sözleşmenin imzalanması ile birlikte KİK 12. maddesinde tanımlanan ve ihale dokümanları arasına alınan “Şartnameler”de sözleşmenin eki haline gelmektedir. Sözleşmenin imzalanması ile birlikte sözleşme ve ekleri açısından Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu 4. maddesinde “Bu Kanunda belirtilen haller dışında sözleşme hükümlerinde değişiklik yapılamaz ve ek sözleşme düzenlenemez.” hükmü getirilerek sözleşmenin taraflar arasında adeta Anayasa gibi olduğu kabul edilmiştir. Bu durumda taraflar arasındaki ihtilafların öncelikle sözleşme ve ekleri dikkate alınarak incelenmesi gerekmektedir. Somut olayda; talebe konu alacak açısından yapılan değerlendirmede ise davacının alacağının ispatı yönünden sözleşmenin eki olarak kabul edilen ...’nin 42/a maddesinin delil sözleşmesi niteliğinde olduğu, bu maddede belirtilen şekilde ara hak edişe itiraz bulunmadığından davacının artık talepte bulunamayacağı kabul edilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) “Delil Sözleşmesi” başlıklı 193. maddesinde [1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) m. 287]; “Taraflar yazılı olarak veya mahkeme önünde tutanağa geçirilecek imzalı beyanlarıyla kanunda belirli delillerle ispatı öngörülen vakıaların başka delil veya delillerle ispatını kararlaştırabilecekleri gibi; belirli delillerle ispatı öngörülmeyen vakıaların da sadece belirli delil veya delillerle ispatını kabul edebilirler. (2) Taraflardan birinin ispat hakkının kullanımını imkânsız kılan veya fevkalade güçleştiren delil sözleşmeleri geçersizdir” hükmüne yer verilmiştir. Bu hükümde ispatın nasıl yapılacağı açıklanmış olup maddede belirtilen şekil koşuluna uyulması suretiyle taraflar arasında delil sözleşmesi kurulması ile taraflar yargılama sırasında belli delillere dayanıp dayanmama konusunda taahhütte bulunduklarından mahkeme delil sözleşmesinde yasaklanan bir delili inceleyemez (..........., ... Usûl, Medeni Usûl Hukuku, C. II, ... 2017, s. 1741). Bir hususun ispatı için münhasır delil sözleşmesi, başka bir ifadeyle sadece belli delil veya delillerle ispatı mümkün kılan daraltıcı delil sözleşmesi yapılmış ise, delil sözleşmesinde kararlaştırılan delilden başka delille ispat mümkün değildir. Zira taraflar, delil sözleşmesi ile aynı zamanda delillerini hasretmiş olurlar ve kararlaştırdıkları deliller dışında başka delil gösteremezler. Delil sözleşmesinde, hangi hukuki ilişkinin hangi delil ile ispat edilebileceğinin kararlaştırıldığının açıkça gösterilmesi gerekli olup, taraflar genel bir delil sözleşmesi yapamazlar. Hukuk Muhakemeleri Kanununun 193/2. maddesinde ise, delil sözleşmesinin yapılmasının sınırlarına yer verilmiş olup, buna göre taraflardan birinin ispat hakkının kullanımını imkânsız kılan veya fevkalade güçleştiren delil sözleşmelerinin geçersiz olacağı belirtilmiştir. Delil sözleşmesini taraflar yargılamanın her aşamasında ileri sürebilirler. Taraflarca ileri sürülmese dahi, delil sözleşmesinin mahkemece re'sen gözetilmesi gerekir. Delil sözleşmesi temyiz hâlinde Yargıtay tarafından da kendiliğinden göz önünde tutulur. Delil sözleşmesi kesin delil sayıldığından gerek tarafları ve gerekse mahkemeyi bağlayacağından, hâkimin görevinden ötürü re'sen bu hususu göz önünde bulundurması zorunludur. (Emsal HGK 21.06.2022 T, 2020/(15)6-610 E., 2022/976 K. sayılı ilamı) Taraflar arasındaki sözleşme Kamu İhale Kanunu ve Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununa göre düzenlenmiş olup sözleşmenin ekleri arasında ... bulunmaktadır. Gerek ilk derece mahkemesi gerekse bölge adliye mahkemesi kararında belirtildiği gibi Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42/a maddesinde aynen “...Yüklenicinin geçici hakedişlere itirazı olduğu takdirde, karşı görüşlerinin neler olduğunu ve dayandığı gerçekleri, idareye vereceği ve bir örneğini de hakediş raporuna ekleyeceği dilekçesinde açıklaması ve hakediş raporunun "idareye verilen .... tarihli dilekçemde yazılı ihtirazı kayıtla" cümlesini yazarak imzalaması gereklidir...” hükmü bulunmaktadır. Bu düzenleme ile sözleşmenin imzalanmasından sonra yüklenici tarafından, sözleşme kapsamında geçici hak edişlere ilişkin itirazların belli bir prosedüre göre yapılması öngörülmüş olup, buna göre yüklenicinin geçici hak edişlere itiraz etmek istemesi hâlinde, itiraz nedenlerini de belirterek idareye vereceği ve bir örneğini de hakediş raporuna ekleyeceği dilekçesinde itirazlarını açıklaması ayrıca hak ediş raporunu da “İdareye verilen….. tarihli dilekçemde yazılı ihtirazı kayıtla” cümlesini yazarak ya da bu anlama gelecek bir itiraz şerhi ile imzalaması gereklidir. Hak ediş raporunun imzalanmasından sonra, ancak idarece tahakkuk işlemi yapılıncaya kadar, hak ediş raporunda yapılabilecek düzeltmelere yüklenicinin itirazı olduğu takdirde ise, hak edişin kendisine ödendiği tarihten başlamak üzere en çok on gün içinde dilekçe ile itirazını idareye bildirmek zorundadır. Aksi hâlde yüklenici hak edişi olduğu gibi kabul etmiş sayılacaktır. Sözleşmenin eki olan ve delil sözleşmesi niteliğindeki şartnamenin 42/a maddesinde yer alan düzenleme, yükleniciye geçici hakedişlere itiraz yolunu kapatmayıp itirazın ne şekilde yapılması gerektiğini ve tarafların itirazlarını hangi prosedüre göre yapmaları gerektiğini göstermektedir. Burada ispat hakkının kullanımını imkânsız kılan veya fevkalade güçleştirecek bir düzenleme bulunmadığından, HMK’nın 193/2. maddesi kapsamında geçersizliğinden de söz edilemez. Somut olayda; dosya içerisinde yer alan geçici hak edişlerin incelenmesinde, davacı yüklenicinin geçici hak edişlere şartnamede belirtilen şekilde ihtirazi kayıt konulmaksızın imzaladığı görülmektedir. Az yukarıda da açıklandığı üzere delil sözleşmesi niteliğindeki anılan şartnamenin 42/a maddesinde geçici hak edişlere itirazın ne şekilde yapılması gerektiği açıkça düzenlenmiş olup, yüklenici tarafından dava konusu hak edişlere şartnamede belirtilen şekilde itiraz edilmediği için geçici hak edişler yüklenici tarafından olduğu gibi kabul edilmiş sayılmakla davacının alacağını talep etme hakkı bulunmamaktadır. Davacılar vekilinin temyiz dilekçesinde de belirttiği üzere, ...’nin 42/a maddesinde yer alan geçici hak edişlere itiraz şeklini içeren düzenlemenin iptali istemiyle Danıştay 13. Dairesinde dava açılmış, Danıştay 13. Dairesinin 01.12.2021 tarih ve 2020/1740 E., 2021/4123 K. sayılı davanın reddine dair verilen kararın temyizi üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 03.11.2022 tarih, 2022/892 E., 2022/3100 K. sayılı kararı ile hükmün bozulmasına karar verilmiş, bozma kararı üzerine Danıştay 13. Dairesinin 06.06.2023 tarihli, 2023/404 E., 2023/2898 K. sayılı ilamı ile ...’nin 42/a maddesinin iptaline karar verilmiştir. Hizmet İşleri Genel Şartnamesi’nin geçici hakedişlere itiraz prosedürü düzenleyen 42/a maddesinin iptali nedeniyle bu yeni durumun, iptal kararından önce imzalanan sözleşmeler ve dolayısıyla derdest davalara etkilerinin ne olacağı üzerinde durulması gerekmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi “Şartnameler” Kamu İhale Kanunu ve Kamu İhale Kanunu gereğince doğrudan doğruya idâre tarafından tek yanlı olarak düzenlenmekte olup bunlarda sözleşmenin yapılma ve uygulanmasına ilişkin hükümler bulunmaktadır. Bu niteliği itibariyle Şartnamelerdeki sözleşmenin yapılması sürecine ilişkin hükümler, daima tek yanlı ve genel düzenleyici işlem niteliğinde olduğundan İdâre bunlarda istediği zaman iyi niyet kuralları çerçevesinde istediği değişikliği yapabilirler. Şartnamelerdeki hükümler, sözleşmeler imzalanıncaya kadar düzenleyici işlem niteliğinde iken sözleşme imzalandıktan sonra ise akdî niteliğe bürünürler. Bu nedenle sözleşme imzalandıktan sonra idâre tarafından tek taraflı olarak değiştirilemez. 2709 sayılı T.C. Anayasasının (Anayasa) 138/4. maddesinde, yasama ve yürütme organları ile idarenin, mahkemenin kararlarına uymak zorunda olduğu, bu organlar ve idarenin, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceği belirtilmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanununun (İYUK) 28/1. maddesinde ise; Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idarenin, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecbur olduğu, bu sürenin hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemeyeceği belirtilmiştir. Anılan bu yasal düzenlemeler uyarınca, idare, yasa, yürütme ve pek tabii yargı organları, mahkemece verilen karar doğrultusunda işlem tesis etme yükümlülüğü altındadır. Bu durumda Danıştay tarafından verilecek bir iptal kararı üzerine söz konusu makamlar bu iptal kararı doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Anayasanın 153/5. maddesinde, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümeyeceği düzenlemesi mevcut iken, idari yargı makamlarınca verilen iptal kararının geriye yürüyüp yürümeyeceği noktasında açık yasal düzenleme bulunmamakla birlikte, idari yargıda verilen iptal kararının geriye yürüyeceğine dair Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulunun ve Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun içtihatları bulunmaktadır (Danıştay Dava Daireleri Umumi Heyetinin 25.01.1938 tarihli ve 1937/202 E., 1938/14 K, Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 09.07.1966 tarihli ve 1965/21 E., 1966/7 K. sayılı kararı). Söz konusu kararlardan farklı olarak Danıştayın somut olayın özelliğine göre iptal kararının etkilerini değerlendirdiği farklı kararları da bulunmaktadır. Danıştay 12. Dairesinin 28.10.2008 tarihli ve 2008/4343 E., 2008/5507 K. sayılı kararında da bahsedildiği üzere, verilen iptal kararı ile iptali istenen idari işlemin tesis edildiği andan itibaren ortadan kalkacağı ve o işlemin tesisinden önceki hukuki duruma dönüleceği, ancak hukuka aykırılığı yargı kararı ile iptal edilen genel düzenleyici işlemin iptali ile bu genel düzenleyici işleme dayanarak tesis edilen bireysel işlemlerin uzun süre uygulanması, bu süre içerisinde kişilerin elde ettiği kazanımlarım geri alınmasının mümkün olmadığı durumlarda idari istikrar ilkesi ve kazanılmış hak kavramlarına aykırılık oluşturabilecek olması nedeniyle somut olay kapsamında değerlendirme yapılması gerektiğine de işaret edilmiştir. Buna göre idari yargı organlarınca verilen bir iptal kararının somut olayın özelliğine göre geçmişe etkili olmasında elbette yasal bir engel bulunmamaktadır. Eldeki uyuşmazlığa konu ...’sinin 42/a maddesinde yer alan hükmün iptal edilmesi ile idari makamlarca anılan düzenlemenin uygulanması artık mümkün olmayıp, ...’nin iptal edilen hükmünün anılan şartnameden çıkarılması gerekir, ancak somut olayda taraflar arasında özel hukuk sözleşmesi imzalanmış olup, ...’nin ilgili hükmü artık idari bir düzenleyici işlem formundan çıkıp, sözleşmenin bir hükmü hâline gelmiştir. Dolayısıyla sözleşmenin bir normu hâline gelen ...’nin ilgili hükmü taraflar arasında uygulanmaya devam edilecektir. Sözleşmenin imzalanmasından sonra idare ile yüklenici arasında özel hukuk ilişkisi doğmuş olacağından ve buna ilişkin uyuşmazlık adli yargı mahkemelerinde çözümleneceğinden iptal kararının taraflar arasından imzalanmış sözleşme hükümlerini değiştirmiş sayılması gerektiği ve adliye mahkemelerinin de buna uygun işlem yapmak zorunda olduğu gibi bir sonuç ortaya çıkarılamaz. Aksine bir kabul yargı yolu kurallarına aykırı olduğu kadar Borçlar Hukuku düzenlemelerine, tarafların sözleşme ile bağlılığı ilkesine de aykırı bir sonuç olacaktır. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun bozma kararı ile Danıştay 13. Dairesinin iptal gerekçesine bakıldığında, ...’nin 42/a maddesinde yer alan düzenlemenin ...’in 4/3. maddesinde yer alan “Bu Kanun kapsamında yapılan kamu sözleşmelerinin tarafları, sözleşme hükümlerinin uygulanmasında eşit hak ve yükümlülüklere sahiptir. İhale dokümanı ve sözleşme hükümlerinde bu prensibe aykırı maddelere yer verilemez. Kanunun yorum ve uygulanmasında bu prensip göz önünde bulundurulur” düzenlemesi uyarınca genel şartnamenin ilgili hükmünün, taraflar arasında eşitlik ilkesini zedeler biçimde yüklenici aleyhine alacak hakkını ve hak arama özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelik taşıdığı gerekçesiyle iptal kararı verildiği görülmektedir. Her ne kadar ...’in 4/3. maddesinde yer alan kamu sözleşmelerinin taraflarının, sözleşme hükümlerinin uygulanmasında eşit hak ve yükümlülüklere sahip olduğu yönündeki düzenleme, ...’nin 42/a maddesinde yer alan ilgili hükmün iptali için bir gerekçe oluşturabilir ise de, bu düzenleme, yetki sınırları KİK ve ...’nunda belirlenen idarenin yine bu kanunlarda açıklanan sınırlara göre belirleyebildiği sözleşme tarafı ile imzaladığı ve bundan sonra adeta tarafların Anayasası hâline gelmiş bir özel hukuk sözleşmesi hükmünün eşitlik ilkesine aykırı olduğunu göstermez. İptal kararı öncesi şartnamede delil sözleşmesi hükmü mevcut iken sözleşmenin imzalanmasıyla eki hâline gelen ve sözleşme hükmü niteliğini alan şartname, sonradan ortaya çıkacak uyuşmazlıklarda dahi uygulanacak ve idari yargıda iptal kararı verilmiş olsa dahi mahkemelerce bu hüküm uygulanacaktır. Zira mahkemeler bu hükmü şartnamede bulunduğu veya bulunmadığı için değil, sözleşmenin eki hâline gelen metne göre delil sözleşmesi niteliğinde olduğu için, sözleşme hükmü olarak uygulayacaklardır. Sonuç olarak ...’nin 42/a maddesinde yer alan ve geçici hakedişlere itiraz prosedürünü düzenleyen ilgili hükmün iptal edilmesinin, iptal kararından önce taraflarca imzalanmış olan sözleşme ve dolayısıyla eldeki davaya etkisi bulunmamaktadır. Somut olayda yukarıda açıklanan gerekçeye göre ara hak edişlere delil sözleşmesi niteliğinde olan sözleşme eki ...’nin 42/a maddesi gereği yukarıda açıklanan şekilde usulüne uygun itirazın olmadığı, ilk derece mahkemesi kararının bozmaya uygun olduğu, kararda ve kararın gerekçesinde hukuk kurallarının somut olaya uygulanmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bozmaya uyulmakla karşı taraf yararına kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin ise yeniden incelenmesine hukukça imkân bulunmadığı anlaşılmasına göre usul ve kanuna uygun olup davacılar vekilinin temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanunun 370 nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı harcın ilgilisinden alınmasına, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, 11.01.2024 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. (Muhalif) MUHALEFET ŞERHİ 1)Dava Konusu Uyuşmazlığın Özeti: Dava konusu uyuşmazlık taraflar arasındaki hizmet sözleşmesi gereğince ödenmeyen hak ediş bedellerinden kaynaklı alacağın tahsili istemine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesince davacının Hizmet İşleri Genel Şartnamesenin 42. maddesi gereğince hakediş raporlarına usulüne uygun olarak itiraz edilmediği gerekçesiyle davanın reddine ilişkin karara karşı istinaf başvurusunun ayne gerekçelerle esastan reddine karar verilmiştir. Dairemiz sayın çoğunluğu hakediş raporlarına usulüne uygun itiraz etmeyen davacının başkaca delillerle alacağını ispatlamak suretiyle eksik hakediş bedellerinin tahsilini isteyemeceği görüşündedir. 2.Dairemizin Sayın Çoğunluğu İle Oluşan Görüş Farklılığı ve Gerekçelerim Temyiz yoluyla daire önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda taraflar arasında imzalanan sözleşmenin, delil sözleşmesi niteliğinde olup olmadığı, mahkemece resen dikkate alınmasının gerekip gerekmediği, davacının düzenlenen hakedişleri ihtirazi kayıt koymadan imzalaması karşısında eksik ödenen bedelleri davalıdan talep edip edemeyeceği, uyuşmazlığın temelini oluşturan ve görüş farklılığına neden olan Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42.maddesinin Danıştay 13.Dairesi tarafından 06.06.2023 tarih 2003/404 Esas, 2021/2898 Karar sayılı ilamla iptaline karar verilmiş olmasının somut uyuşmazlık bakımından herhangi bir etkisi olup olmayacağı konusunda toplanmaktadır. 2.1.Hak edişlere İtiraz Usulüne İlişkin Genel Şartname Hükümlerinin Delil Sözleşmesi Sayılmasına İlişkin Gerekçelerim: Uyuşmazlığa konu Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42. maddesi "yüklenicinin geçici hak edişlere itirazı olduğu takdirde karşı görüşlerinin neler olduğunu ve dayandığı gerekçeleri idareye vereceği ve bir örneğini hak edişe ekleyeceği dilekçesinde açıklaması ve hak ediş raporunu idareye verilen dilekçedeki ihtirazi kayıtla cümlesini yazarak hak ediş raporuna eklemek suretiyle hak edişe itiraz edebileceği, aksi takdirde hak edişi olduğu gibi kabul etmiş sayılacağı" hükmünü içermektedir. Bilindiği üzere delil sözleşmesi; belli bir vakıanın belli bir delille veya diğer deliller yanında kararlaştırılan türdeki deliller ile de ispat edilebileceği konusunda taraflar arasında, davadan önce veya yargılama sırasında yapılan usuli bir sözleşmedir. (... Usul, Medeni Usul Hukuku, Cilt 2, Sayfa 1741 vd). Delil sözleşmesinin yazılı olması ve geçerlilik koşulları bakımından genel işlem koşullarıyla yasa hükümlerine aykırı olmaması gerekmektedir. Gerek doktrinde (Ejder Yılmaz, HUMK Şerhi Sayfa 1064 vd.) gerekse Yargıtay kararlarında (15. Hukuk Dairesi 18.03.1993, 1310 E./1346 K. ) Bayındırlık İşleri Genel Şartnamesinin 39 ve 40. maddeleri ile bu maddeler ile aynı mahiyette olan Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42. maddesi "delil sözleşmesi" olarak kabul edilmektedir. Delil Sözleşmeleri 6100 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 193.maddesinde ‘’(I) Taraflar yazılı olarak veya mahkeme önünde tutanağa geçirilecek imzalı beyanlarıyla kanunda belirli delillerle ispatı öngörülen vakıaların başka delil veya delillerle ispatını kararlaştırabilecekleri gibi; belirli delillerle ispatı öngörülmeyen vakıaların da sadece belirli delil veya delillerle ispatını kabul edebilirler. (II) Taraflardan birinin ispat hakkının kullanımını imkânsız kılan veya fevkalade güçleştiren delil sözleşmeleri geçersizdir.’’ Bu yasal düzenlemelerden hareketle delil sözleşmeleri niteliğine göre ‘’daraltıcı delil sözleşmeleri’’, ‘’genişletici delil sözleşmeleri’’ ve ‘’yasaklayıcı delil sözleşmeleri’’ olmak üzere üçlü ayrıma tabii tutulmaktadır. Bir davanın tarafları dava açılmadan önce veya dava açıldıktan sonra bir hususun yalnız belli bir delil ile ispat edileceği hakkında bir sözleşme yaparlarsa, buna münhasır delil sözleşmesi bir başka deyişle daraltıcı delil sözleşmesi denilmektedir. Buna göre taraflar delil sözleşmesi ile delillerini hasretmiş sayılacaklarından başka delil gösteremezler. (Kuru, B: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 2001, c.3, s 2881 vd.) Genişletici delil sözleşmelerinde ise taraflar tam aksine delillerini hasretmezler bir hususun başka delillerle de ispat edilebileceğini kararlaştırırlar. Örneğin senetle ispat zorunluluğu olan bir davada tanık, dinlenebileceğini kararlaştırmış olabilirler. Ancak HMK’nun 193/2. maddesinde taraflardan birinin ispat hakkının kullanımını imkansız kılan veya fevkalade güçleştiren delil sözleşmelerinin bir başka deyişle “yasaklayıcı delil sözleşmelerinin” yapılamayacağı kanunda açıkça düzenlenmiştir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu somut uyuşmazlıkdaki çoğunluk görüşün aksine benzer uyuşmazlıklarda yasaklayıcı delil sözleşmelerinin taraflardan birinin ispat hakkını ve anayasa ile güvence altına alan” hak arama özgürlüğünü” ve “adil yargılama hakkının” unsurlarından biri olan” silahların eşitliği” ilkesini ihlal ettiği gerekçesiyle bu tür delil sözleşmelerinin geçersiz olduğuna karar vermiştir.( Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 29.04.2021 tarih 2017/(13-3-691) E., 2021/534) Karar sayılı ilamı ve 21.06.2022 tarih 2020/(15)6-610 Esas 2022/976 Karar sayılı ilamları ) Taraflardan birinin ispat imkanını ve yargı yoluna başvurma hakkını elinden alan delil sözleşmelerinin geçersiz olduğu, bu tür sözleşmelerin hem HMK’nın 193/2. maddesindeki emredici hüküm hem de anayasal güvence altına alınmış olan hak arama özgürlüğünü ihlal edeceği, adil yargılama hakkının unsurlarından biri olan silahların eşitliği ilkesi uyarınca, kamu gücünü elinde bulunduran idare ile birey arasında gerçek anlamda eşitlik ve denge sağlanmasının son derece önemli olduğu vurgulanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 29.04.2021 tarih 2017/(13-3-691) E., 2021/534 Esasen taraflardan birinin yargı yoluna başvuramayacağı delil sözleşmesi ile yargı yoluna başvurmuş olsa dahi yaptığı ... ve imalatı ispatlama ve buna ilişkin delil ve belgelerini sunma olanağı tanımayan delil sözleşmelerinin sonuç bakımından birbirinden bir farkı bulunmamaktadır. Kuşkusuz ara hakedişlere ihtirazı kayıt konulması koşulunun aranmaması yüklenicinin bütün iddialarını dilediği gibi ileri sürebileceği ve bu iddiaaların kabul edileceği anlamına gelmemektedir. Burada yükleniciye sadece iddiasını diğer yasal delillerle ispat ve hukuki dinlenilme hakkı tanınmaktadır. 2.2. Delil Sözleşmesi Sayılan Şartname Hükmünün Anayasa ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine Aykırılığına İlişkin Gerekçelerim: Delil Sözleşmeleri bir sözleşme hükmü olduğu için kural olarak hukukumuzda sözleşme serbestisi ilkesi geçerlidir. Ancak yapılan sözleşmenin pozitif hukuk düzenlemelerine aykırı olmaması gerekmektedir. Delil sözleşmelerinin yukarıda açıklandığı üzere belli bir vakıanın belli delillerle ispatına imkan verdiği, serbest delil sistemi ile iddia, savunma ve ispat hakkının sınırlandırılmış olması nedeniyle bu sınırlandırmaların Anayasa, Uluslararası Sözleşmeler ve Kanun hükümleri bakımından geçerli olup olmadığının tartışılması gerekecektir. 1982 Anayasasının Hak Arama Hürriyeti başlıklı 36. maddesinde "Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. " hükmü hak arama özgürlüğünün ve adil yargılanma hakkını güvence altına alan bir hükümdür. Aynı şekilde İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 6. maddesinde "Her şahıs gerek medeni hak ve vecibeleriyle ilgili uyuşmazlıklar gerek cezai alanda kendisine karşı ileri sürülen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan kanuni, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenilmesini isteme hakkına haizdir." hükmü hakkaniyete uygun yargılama ilkesini kabul eden bir hükümdür. Adil yargılanma hakkı veya AİHS sözleşmesinde yer aldığı üzere hakkaniyete uygun dinlenme hakkı sadece ceza-i yargılamalarda değil medeni veya ticari nitelikte özel hukuk yargılamalarında geçerli olduğu gibi gerçek ve tüzel kişilerde de geçerlidir. (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa Editör Prof. Dr. ..., sayfa 230 ve devamı açıklamalar) Hakkaniyete uygun yargılama veya bir başka deyişle adil yargılanma hakkının en önemli ilkesi "Silahların Eşitliği İlkesi"dir. Silahların Eşitliği İlkesini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ... B.V. ... davasında şöyle tanımlamaktadır. "Silahların Eşitliği davanın bir tarafını diğer taraf karşısında belirli bir dezavantaj içine sokmayacak şartlar altında, her bir tarafın delillerde dahil olmak üzere, davasını ortaya koymak için makul ve kabul edilebilir olanaklara sahip olma zorunluluğu demektir. " silahların eşitliğinin denetlenmesinde eşitsizliğin yargılamayı fiilen ve gerçekten adaletsiz kılıp kılmadığına bakılması gerekir. De ... End ... ... davasında ise AİHM, "Davanın taraflarından birinin iddiası karşısında diğer tarafın bu iddiaya karşı savunmasının temel dayanağı olan delilleri sunma imkanı tanınmıyorsa silahların eşitliği açısından ihlal doğmaktadır." (AİHM, De ... And ... , ..., Appl. No. 19983/92,24.02.1997 ) sonucuna varmıştır. Nitekim Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42/a-7 maddesine ilişkin olarak Danıştayda açılan iptal davası sırasında Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 17.12.2020 tarih 2020/585 Yürütmeyi Durdurma itiraz nolu kararında ‘’anılan düzenleme ile yüklenicinin geçici hak edişlere itiraz hakkının belli bir süre ile sınırlandırıldığı ve itiraz şerhi konulması koşuluna bağlandığı görülmektedir. Anılan koşul nedeni ile yapılan bir ... ve sunulan bir hizmet dolayısıyla katlanılan bir bedelin veya uğranılan bir zararın talep edilememesi sonucu doğabilecektir. Bu durumun yasal bir dayanağı olmadığı gibi yüklenici aleyhine alacak hakkını ve hak arama özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelik taşıdığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin dava konusu olan düzenlemesinde hukuka uyarlık görülmemiştir.’’ gerekçesi ile yürütmeyi durdurma kararı verilmiş ve yukarıda yer verilen gerekçeler Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından da benimsenerek iptal kararı verilmiştir. 2.3. Delil Sözleşmesi Sayılan Şartname Hükümlerinin Türk Borçlar Kanununa Aykırılığı Açısından Gerekçelerim: Hukukumuzda kabul edilmiş olan sözleşme özgürlüğünün sınırları 6102 Sayılı Türk Borçlar Kanunun 26 ve 27. maddelerinde düzenlenmiştir. Yukarıda yer verilen HMK'nun 193/2. maddesi Türk Borçlar Kanununun 26 ve 27. maddesindeki sözleşme özgürlüğü sınırlarını gösteren özel bir hükümdür. Sözleşme özgürlüğünün sınırlarını düzenleyen 26. madde de ''Taraflar, bir sözleşmenin içeriğini kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilirler.'' hükmü yer almasına karşılık, 27. madde de ise ''Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının hükümsüz olması, diğerlerinin geçerliliğini etkilemez. Ancak, bu hükümler olmaksızın sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, sözleşmenin tamamı kesin olarak hükümsüz olur.'' düzenlemesi yer almaktadır. Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde delil sözleşmesi niteliğinde sayılan Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42. maddesindeki sözleşme hükmü delil sözleşme yapma özgürlüğünü, bu hakkın kullanımını engelleyecek ölçüde kanunun emredici hükümlerine aykırı olacak şekilde sınırladığından, TBK’nun anılan hükümleri karşısında geçersiz olduğu sonucuna sınırlayan 6100 Sayılı HMK'nın 193/2. maddesindeki kanuni düzenlemeye aykırı olduğu sonucuna varılacaktır. 2.4. Türk Borçlar Kanunundaki Genel İşlem Koşullarına Aykırılık Bakımından Gerekçelerim Türk Borçlar Kanununun 20. maddesi ise tüm sözleşmeler bakımından genel işlem koşullarını düzenlemiştir. Bu maddeye göre ''Genel işlem koşulları, bir sözleşme yapılırken düzenleyenin, ileride çok sayıdaki benzer sözleşmede kullanmak amacıyla, önceden, tek başına hazırlayarak karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleridir. Bu koşulların, sözleşme metninde veya ekinde yer alması, kapsamı, yazı türü ve şekli, nitelendirmede önem taşımaz. Aynı amaçla düzenlenen sözleşmelerin metinlerinin özdeş olmaması, bu sözleşmelerin içerdiği hükümlerin, genel işlem koşulu sayılmasını engellemez. Genel işlem koşulları içeren sözleşmeye veya ayrı bir sözleşmeye konulan bu koşulların her birinin tartışılarak kabul edildiğine ilişkin kayıtlar, tek başına, onları genel işlem koşulu olmaktan çıkarmaz. Genel işlem koşullarıyla ilgili hükümler, sundukları hizmetleri kanun veya yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütmekte olan kişi ve kuruluşların hazırladıkları sözleşmelere de, niteliklerine bakılmaksızın uygulanır.'' hükmü yer almaktadır. Şartnamenin 42. maddesinin 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 20. maddesi kapsamında değerlendirilmesi halinde şu sonuçlara varılabilecektir. Şartnamenin 42. maddesi düzenleyen kamu idareleri bakımından benzer nitelikli tüm sözleşmelerde kullanılmakta ve tek taraflı hazırlanarak karşı tarafa sunulmaktadır. Genel işlem koşulları sundukları hizmetleri kanun veya yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütmekte olan kişi ve kuruluşların hazırladıkları sözleşmelere de niteliklerine bakılmaksızın uygulanması gerekir. TBK'nın 21. maddesi gereğince sözleşmenin karşı tarafın açıkça menfaatine olan şartnamenin 42. maddesi genel işlem koşullarına aykırılık nedeniyle geçersizdir ve yazılmamış sayılmalıdır. Kamu İdareleri ve diğer kamu tüzel kişileri aynı Yasa'nın 22. maddesi gereğince şartnamenin 42. maddesi olmasaydı bu sözleşmenin yapılmayacağını ileri süremeyecektir. Doktrinde de (... Usul, Medeni Usul Hukuku, Cilt 2, 15 Basım, sayfa 1743) delil sözleşmesinin genel işlem şartı şeklinde düzenlenmesi durumunda bu konudaki sınırlamalara uygun davranılması gerektiği, aksi takdirde genel işlem koşullarına aykırılık nedeniyle bir delil sözleşmesi hükmünün geçersiz sayılacağı, özellikle sözleşmeyi düzenleyenin karşısındaki tarafın delil gösterme ve ispat hakkını elinden alan ifadeler içeren ve sadece taraflardan birinin kayıtlarına delil olarak dayanılacağı, diğer tarafın o kayıtları kabul edeceğini öngören tip sözleşmelerin genel işlem koşullarına aykırılık nedeniyle geçersiz olduğu ileri sürülmektedir. 3.Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42. maddesinin 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu ve 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununa Aykırılığına İlişkin Gerekçelerim Uyuşmazlık konusu Hizmet İşleri Genel Şartnamesi 4734 sayılı Kamu İhale Kanunun 53. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak Kamu İhale Kurumu tarafından düzenlenmiş olup, ihale dokümanının ve ihale sözleşmesinin bir parçasıdır. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu gereğince yapılan ihale sonrası taraflar arasında imzalanan sözleşmelerin özel hukuk sözleşmesi olduğu hem Uyuşmazlık Mahkemesi hem Yargıtay hem de Danıştayın yerleşik içtihatlarında herhangi bir kuşku ve duraksamaya yol açmayacak şekilde kabul edilmektedir. İhale sürecine kadar yapılan işlemler ve ihale süreci idari işlem iken ihale tamamlandıktan sonra yapılan sözleşme özel hukuk sözleşmesi olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla anılan şartnamenin 42. maddesi tamamen bir özel hukuk sözleşmesidir. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunun 53/b-2 ve 9 no.lu bentleriyle Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunun 1,2 ve 4.maddeleri Kamu İhale Sözleşmelerinde tarafların sözleşme yükümlerinin uygulanmasında eşit hak ve yükümlülüklerine sahip oldukları, ihale dokümanı ve sözleşme yükümlülüklerinde bu prensibe aykırı maddelere yer verilemeyeceği ve kanunun yorum ve uygulamasında da bu prensibin göz önünde bulundurulacağı hükme bağlanmış, aynı kanunun 36. maddesinde de bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde Türk Borçlar Kanunu hükümleri uygulanacağı öngörülmüştür. 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunun 4. maddesinde ‘’Bu Kanuna göre düzenlenecek sözleşmelerde, ihale dokümanında yer alan şartlara aykırı hükümlere yer verilemez. Bu Kanunda belirtilen haller dışında sözleşme hükümlerinde değişiklik yapılamaz ve ek sözleşme düzenlenemez. Bu prensibe aykırı maddelere yer verilemez. ‘’ hükmü yer almaktadır. Anılan bu kanun hükümleri göz önünde bulundurulduğunda sözleşme sürecinde tarafların eşitliği ilkesi esas alınacaktır. Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42.maddesinde geçici hakedişlere itiraz usulü düzenlendikten sonra yüklenicinin itirazlarını bu madde hükümlerine göre bildirmediği takdirde hakedişin olduğu gibi kabul edilmiş sayılacağı kuralı getirilmiştir. Bu kuralla yüklenicinin geçici hakedişlere itiraz hakkı hem belirli süreyle sınırlandırılmış hem de itiraz şerhi konulması koşula bağlanmıştır. Bu koşul nedeniyle sözleşme hükümlerinin uygulanmasında taraflar arasındaki eşitlik ilkesi zedelenmiştir. Anılan şartname yüklenicinin itirazlarını belirli bir süreye ve belirli koşullara bağlamasına rağmen hemen devamındaki Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 43. maddesinde ‘’kontrol teşkilatı, herhangi bir ara hakedişte kendisi tarafından çıkarılmış eski bir hakedişe yönelik değişiklikler ve düzeltmeler yapabilir ve herhangi bir işi yetersiz görürse bu işin değerini bir ara hakedişten düşürmeye veya tamamen çıkarmaya yetkilidir.’’ hükmü yer almaktadır. Yer verilen düzenlemelerde açıkça görüleceği üzere yüklenicinin itirazı belirli süre ve koşulları bağlanmış olmasına rağmen idarenin kendisinin yaptığı hakedişle bağlı olmayacağı kendisi itiraz etmese dahi eski hakedişlere yönelik düzeltmeler yapabileceği ve buna göre ara hakedişlerden yapılan işlerle ilgili bir değeri düşürmeye veya tamamen çıkarmaya yetkili olduğu kabul edilmiştir. Bu iki hüküm Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42. maddesinin kanunda emredici olarak düzenlenen sözleşmenin tarafları arasındaki eşitlik ilkesini ne derece bozduğunu ve kanuna aykırı olduğunun açıkça göstergesidir. Taraflardan birine itiraz için (yüklenici) hem süre hem şekil hem içerik yönünden ağır koşullar getirilirken diğer tarafa (idare) gerek süre gerek içerik gerekse koşul olarak hiçbir sınırlama getirmemektedir. Bu yönüyle de anılan şartname hükümleri Kamu İhale Kanunu ve Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunun açık hükümlerine aykırı olduğundan Danıştay tarafından iptal edilmemiş olsa dahi adli yargı tarafından dikkate alınması gereken bir düzenlemedir. 4.1. Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42. maddesinin İptaline İlişkin Danıştay Kararı Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42.maddesinin iptali istemi ile Danıştay 13. Dairesinde dava açılmış, dairece 11.11.2021 tarih ve 2015/4470 esas, 2021/3805 karar sayılı ilamla iptal isteminin reddine karar verilmiş, Danıştayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı bu kararın temyizi üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 03.11.2022 tarih, 2022/861 esas, 2022/3099 karar sayılı ilamı ile daire kararının bozulmasına karar vermiştir. Ayrıca bozma kararı verilmeden önce İdari Dava Daireleri Kurulu 17.12.2020 tarih 2020/585 YD itiraz no.lu kararı ile yürütmenin durdurulmasına karar vermiştir. Danıştay 13.Dairesi 2575. Sayılı Kanunun 49/4 ve 50. maddeleri gereğince Danıştay Dava Dairelerine direnme imkanı tanınmadığından ve dairenin İdari Dava Daireleri Kurulu Kararlarına uyması zorunluğu olduğundan bozma kararına uyularak Hizmet İşleri Genel Şartlarının 42. maddesinin iptaline karar vermiştir. 4.2.Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun İptal Gerekçeleri Danıştay İdari Dava Dairesi iptal kararında özetle; 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu ile 4735 Sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunun 53/b-2 ve 9 no.lu bendleri ile 4735 Sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunun 1,2 ve 4. maddelerinde ihaleler sonucunda düzenlenen sözleşmelerin Özel Hukuk Sözleşmesi olduğunu bu kanun kapsamında yapılan sözleşmelerin, sözleşme hükümleri kapsamında uygulanmasında eşit hak ve yükümlülüklere sahip oldukları, ihale dokümanı ve sözleşme hükümlerinde bu prensibe aykırı maddelere yer verilemeyeceği, kanunun yorum ve uygulamasında bu prensibin göz önünde bulundurulacağı hükme bağlandığı, aynı Kanunun 36. maddesinde bu kanunda hüküm bulunmadığı hallerde Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanacağı, kanunun taraflar arasında eşitlik ilkesini benimsediği ayrıca anılan şartname ile yüklenicinin geçici hakedişlere itiraz hakkının belirli bir süre ile sınırlandırıldığı ve itiraz şerhi konulması koşuluna bağlandığı bu koşul nedeni ile yapılan bir ... ve sunulan bir hizmet dolayısıyla katlanılan bir bedelin ve/veya uğranılan bir zararın talep edilememesi sonucunun doğabileceği bu yönde bir sınırlamanın, kanuni dayanağının bulunmadığı gibi 4735 Sayılı Kanunun amir hükmüne aykırı olarak sözleşme hükümlerinin uygulanmasından taraflar arasındaki eşitlik ilkesini zedeler biçimde ve yüklenici aleyhine sonuçlar doğurabilecek mahiyette, alacak hakkını ve hak arama özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelik taşıdığı gerekçelerine yer vermiştir. 4.3. Danıştay İptal Gerekçelerinin Mevcut Uyuşmazlık Bakımından Değerlendirilmesi Danıştayın iptal gerekçeleri yukarıda anlatıldığı üzere daha temel ve üst normlara dayanan ve düzenleyici işlemin yapıldığı andan itibaren hukuka aykırı olduğunu ortaya koyan gerekçelerdir. Bir başka deyişle aslında hukuka aykırılık Danıştay tarafından verilen iptal kararı ile sonradan ortaya çıkmış veya sonradan gelişen bir durum olmayıp, düzenleyici işlemin en başından itibaren hukuka aykırı olduğunu tespit etmektedir. Danıştay iptal gerekçelerinde İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 6.Maddesindeki “Adil Yargılanma Hakkı” ve “Mülkiyet Hakkı” ile Anayasamızın 36.maddesindeki “Hak Arama Özgürlüğüne” atıf yapmaktadır. 1982 Anayasasının ‘’Hak Arama Hürriyeti’’ başlıklı 36. maddesinde "Herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. " hükmü hak arama özgürlüğünün ve adil yargılanma hakkını güvence altına alan bir hükümdür. Aynı şekilde İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 6. maddesinde "Her şahıs gerek medeni hak ve vecibeleriyle ilgili uyuşmazlıklar gerek cezai alanda kendisine karşı ileri sürülen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan kanuni, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenilmesini isteme hakkına haizdir." hükmü hakkaniyete uygun yargılama ilkesini kabul eden bir hükümdür. Adil yargılanma hakkı veya İHAS sözleşmesinde yer aldığı üzere hakkaniyete uygun dinlenme hakkı sadece ceza-i yargılamalarda değil medeni veya ticari nitelikte özel hukuk yargılamalarında geçerli olduğu gibi gerçek ve tüzel kişilerde de geçerlidir. (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa Editör Prof. Dr. ..., sayfa 230 ve devamı açıklamalar) Hakkaniyete uygun yargılama veya bir başka deyişle adil yargılanma hakkının en önemli ilkesi "Silahların Eşitliği İlkesi"dir. Silahların Eşitliği İlkesini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ... B.V. ... davasında şöyle tanımlamaktadır. "Silahların Eşitliği davanın bir tarafını diğer taraf karşısında belirli bir dezavantaj içine sokmayacak şartlar altında, her bir tarafın delilleri de dahil olmak üzere, davasını ortaya koymak için makul ve kabul edilebilir olanaklara sahip olma zorunluluğu demektir. " silahların eşitliğinin denetlenmesinde eşitsizliğin yargılamayı fiilen ve gerçekten adaletsiz kılıp kılmadığına bakılması gerekir. De ... End ... ... davasında ise AİHM, "Davanın taraflarından birinin iddiası karşısında diğer tarafın bu iddiaya karşı savunmasının temel dayanağı olan delilleri sunma imkanı tanınmıyorsa silahların eşitliği açısından ihlal doğmaktadır." (AİHM, De ... And ... , ..., Appl. No. 19983/92,24.02.1997 ) sonucuna varmıştır. Nitekim somut uyuşmazlıkta Hizmet İşleri Genel Şartname 42.maddesinin yüklenicinin itirazının belirli süre ve koşullara bağlı tutmasına karşılık aynı şartnamenin 43.maddesinin idarenin geçici hakedişleri kendisi düzenlese dahi sonradan değişiklik ve düzeltme yapabileceği daha önce hakedişe dahil edilen bazı ... ve hizmetleri bu kapsamdan çıkarabileceği kabul edilerek hem 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu hem de 4735 Sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanuna ve yukarıda ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere hak arama özgürlüğüne, adil yargılanma hakkı ve silahların eşitliği ilkesine aykırı olduğu hususuna Danıştay kararında da vurgu yapılmıştır. Somut uyuşmazlıkta dairemiz sayın çoğunluğu ile görüş farklılığının en önemli nedenlerinden birisi, esasen anılan şartnamedeki hukuka aykırılığın sonradan ortaya çıkmadığı düzenleyici işlemin başından itibaren gerek Anayasanın gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin gerekse Kamu İhale Kanunu ve Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunlarına aykırı olduğu dolayısıyla iptal kararı olmasa dahi üst norm niteliğindeki bu hükümlerin gözetilerek şartname hükümlerinin emredici hukuk normlarına aykırılığı nedeniyle geçersiz sayılması gerekip gerekmediği noktasındadır. 5.1. Danıştay İptal Kararının Etki ve Sonuçları Dairemiz sayın çoğunluğu özetle, Danıştay tarafından verilen iptal kararının geriye etkili sonuçlar doğurmayacağı, derdest davalara bir etkisinin olmayacağı yönündedir. Halbuki Anayasamızın 138. maddesinin 3.fıkrası ‘’Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır, bu organlar ile idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.’’ düzenlemesi ile yargı kararlarının bağlayıcılığına vurgu yapmıştır. Kuşkusuz bu bağlayıcılık yasama organları için değil, Anayasanın 2.maddesinde belirtilen Hukuk Devleti ilkesinin bir sonucu olarak ‘’Hukuk Güvenliği’’ ilkesi gereğince mahkeme kararlarının bağlayıcılığı bir diğer yargı organı bakımından da söz konusudur. Diğer yandan 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun Madde 28 ‘’– 1.(Değişik:10/6/1994-4001/13 md.) Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez.’’ hükmünü içermektedir. Dolayısıyla Danıştay tarafından verilmiş olan iptal kararının sadece idare bakımından değil, bütün adli mahkemeler açısından da Anayasanın 138.maddesi bakımından da bağlayıcılığı ve uygulama zorunluluğu bulunmaktadır. Aksinin kabulü Anayasa ile benimsenen ‘’Hukuk Devleti’’ ve ‘’Hukuk Güvenliği‘’ ilkelerine aykırı olacaktır. 5.2. İptal Kararlarının Derdest Dosyalara ve Geçmişe Etkili Olmasına İlişkin Değerlendirmeler Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararlarının geçmişe yürümeyeceğine ilişkin Anayasanın 153/5.maddesindeki hükme karşılık idari yargıda verilen iptal kararlarının geçmişe yürüyeceğine ilişkin gerek Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu gerekse Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun yerleşik içtihatları bulunmaktadır. Danıştay Dava Daireleri Umumi Heyetinin 25.01.1938 tarih ve 1937/202 esas, 1938/14 karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ve Danıştay İçtihatı Birleştirme Kurulunun 09.07.1966 tarih ve 1965/21 esas, 1966/7 karar sayılı ilamları ile Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun 30/9/1994 tarih 1993/247 esas, 1994/559 karar sayılı ilamlarında da İdari Dava tarafından verilen iptal kararlarının geçmişe etkili sonuçlar doğuracağı zira iptal kararında idari işlem veya düzenleyici işlemin tesis edildiği tarihten itibaren hukuka aykırı olduğunun tespit edildiği, en başından itibaren hukuka aykırı olarak tesis edilen bir işlemin hukuk düzenince korunmasının mümkün olmadığı dolayısıyla bu durumun düzeltilebilmesi için sakat idari işlemin geriye yürür bicimde ortadan kaldırılarak, hukuka aykırı işlem yapılmasından önceki duruma dönüleceği kabul edilmektedir. İptal kararı ile işlemin yapıldığı ya da düzenleyici kuralın konulduğu tarih itibariyle hukuka aykırılığı tespit edilerek bu işlem yapılmadan önceki durumun geri geleceği ve iptal edilmiş işlemin hiç yapılmamış sayılacağı gerek yukarıda yer verilen Danıştayın herhangi bir sapma göstermeyen içtihatlarında gerekse doktrinde kabul edilmektedir. (İdari Yargıda İptal Kararlarının Sonuçları Dr...., ... Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları no.281 sayfa 16 vd. İdari Yargıda İptal Davalarının Değerlendirilmesi Dr.Atilla Uyanık https:/www.mevzuatdergisi.com, İptal Kararlarının Etki ve Sonuçlarının Zaman Yönünden Yargıç Tarafından Sınırlandırılması DoçentDr. ..., ... Hukuk Fakültesi Dergisi 3(2)2013,31-38 İptal davası sonucu verilen iptal kararı ile düzenleyici işlemin hukuka aykırılığının tespiti ile iptaline karar verilmekle düzenleyici işlem ortadan kalkar ve bu sonuç sadece iptal davası açan kişileri değil herkesi etkiler. İptal kararı sonucunda idari nitelikte bireysel işlem veya düzenleyici işlem ilk tesis edildiği tarihten itibaren ortadan kalkar böylece geriye etkili sonuçlar doğurmak suretiyle idari işlem baştan itibaren yapılmamış sayılır. İptal davasında çıkan sonuç sadece davanın taraflarını değil, düzenleyici işlem olduğundan davada taraf olmayan üçüncü kişileri de etkileyecek sonuçlar doğurur. Dairemizin sayın çoğunluğu iptal kararının derdest dosyalar yönünden herhangi bir sonuç doğurmayacağı görüşündedir. Halbuki henüz kesinleşmemiş olan bir davada Danıştay tarafından verilen iptal kararı, geçmişe yürürlük sorunu bir yana mevcut ve derdest dosyada uygulanacak sonuçlar doğurmaktadır. Yukarıda açıklandığı üzere iptal kararı ile sonradan hukuki bir durum ortaya çıkmamaktadır. Aksine iptal kararı geçmişe yönelik bir değerlendirme yaparak düzenleyici işlemin ilk yapıldığı tarihteki hukuka aykırılığını tespit ederek düzenleyici işlemi iptal etmektedir. Kaldı ki iptal gerekçeleri yukarıda ayrıntılı açıklandığı üzere Anayasanın ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘’Hak Arama Özgürlüğü’’ ‘’Adil Yargılanma Hakkı’’ ‘’Mülkiyet Hakkı’’ gibi en temel ilkelere ve 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu ve 4735 Sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununda yer verilen ‘’Eşitlik ilkesi’’ ne aykırılık temeline dayanmaktadır. Dolayısıyla bu sonradan ortaya çıkan hukuki bir sonuç olmayıp en başından itibaren yürürlükte olan ve Danıştay tarafından iptal kararı verilmemiş olsa dahi adli mahkemeler ve Yargıtayca gözetilmesi gereken temel ilkelere dayanmaktadır. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu somut uyuşmazlıktaki çoğunluk görüşünün aksine 19.04.2017 tarih 2017/13-564 esas 20174/833 karar sayılı ilamında özetle direnme kararının bir diğer gerekçesi ise İdari Yargıdaki davada verilecek ret veya kabul kararının çekişmedeki hüküm sonucuna etki etmeyecek yönündeki karardır. Uyuşmazlıkta villa yapımına elverişsiz hale gelidği yönünde ayıp iddiasının dayanağı ihale ile satın alınan taşınmazın 13.09.2006 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile 05.10.2006 tarihinde yürürlüğe giren ... ... Baraj Gölünün yaban hayatı geliştirme sahası olarak belirlenmiş olmasıdır. Ne var ki idarenin aldığı bu karar ile ilgili olarak iptal istemi ile idari yargı önünde açılan dava derdest olup Danıştay 10. Dairesinin 2011/8243 sayılı dosyasında eldeki davaya konu taşınmazın bulunduğu bölgeyi yaban hayatı koruma alanı çıkaracak iptali kararı verilmesi halinde ayıp iddiasının temeli ortadan kalkacağından Yerel Mahkemenin bu yöne ilişkin direnme kararı isabetli görülmemiştir.’’ gerekçesi ile direnme kararı bozulmuştur. Anılan bozma kararı ve gerekçeleri bu dosya açısından da emsal nitelikli olup, genel düzenleyici işlem üçüncü kişileri de etkileyecek niteliktedir ve şartnamenin anılan hükümleri delil sözleşmesi niteliğinde görüldüğünden ve münhasır delil sözleşmesinin re’sen gözetileceği Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca ve Daire Kararlarınca da benimsenmiş olduğundan iptal kararının da yukarıda anılan yasa ve Anayasa hükümlerinden de anlaşılacağı üzere bireysel bir karar olarak değerlendirilemeyeceği, kanunun emredici hükümlerine aykırılığı nedeniyle re’sen gözetileceği dikkate alınmamıştır. Kaldı ki anılan düzenleyici işlemin iptali veya bir başka deyişle hukuka aykırılığının tespiti Danıştay tarafından yapılmıştır. Taraflar arasında bireysel nitelikte bir sözleşme hükmünün hukuka aykırılığının bir başka deyişle kanunun emredici hükümlerine aykırılığının tespitine ilişkin adli mahkemelerce verilerek kesinleşmiş bir karar nasıl ki bağlayıcı nitelikte olacaksa, düzenleyici işlem yönünden verilen bir karar da tüm taraflar açısından hatta taraf olmayan üçüncü kişiler açısından da bağlayıcı olacaktır. Bir sözleşmenin hukuka aykırılığının tespitine adli yargı makamları ya da idari yargı makamları tarafından karar verilmiş olmasının bir önemi bulunmamaktadır. Anayasanın 138 nci maddesi Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı yönünden adli yargı mahkemeleri ile idari yargı mahkemeleri arasında bir ayrım yapmamıştır. İdari yargıda verilen bir kararın öncelikle düzenleyici işlemle ilgili verilen bir kararın sadece idareyi bağlayacağı görüşünün Anayasanının 138/3. madddesi kapsamında savunulması mümkün değildir. Mahkeme kararları niteliğine ve ilgisine göre kamu kurumları, bireyleri bir başka deyişle herkesi bağladığı gibi hukuk güvenliği ilkesi gereğince başka adli ve idari yargı merciilerini de bağlar. 5.3. Danıştay İptal Kararının Usulü Kazanılmış Hakkın İstisnası Sayılmasına İlişkin Gerekçeler Danıştay iptal kararının dosyanın temyizi aşamasında verilmesi ilk derece yargılaması aşamasında verilmemiş olmasının davanın henüz kesin hükme bağlanmamış olması bir başka deyişle derdest olması karşısında bir önemi bulunmamaktadır. Bu aşamada kazanılmış bir haktan kesinleşmiş bir hukuki sonuçtan söz edilemez. Anayasanın 153/5. maddesinde açıkça düzenlendiği üzere Anayasa Mahkemesi iptal kararları geçmişe yürümemektedir. Geçmişe yürümeyeceği Anayasada düzenlenen Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının dahi usulü kazanılmış hakkın istisnası olduğu kabul edildiğine göre, bağlayıcılık bakımından yasa gücünde olan Danıştay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde vurgulanan Danıştay iptal kararlarının geçmişe etkili olacağı kabul edildiğine göre bu kararların usuli kazanılmış hakkın istisnası olacağı evleviyetle kabul edilmelidir. O halde somut uyuşmazlıkta yargılama aşamasında anılan şartname hükmünün varlığı nedeniyle davacının diğer yasal delillerinin incelenmediği kabul edilmiş olsa dahi iptal kararından sonra bu delillerin incelenmesine engel bir hukuki durum bulunmamaktadır. Zira davacının diğer yasal delillerinin incelenmesine engel olan ve delil sözleşmesi niteliğinde sayılan genel düzenleyici işlem herkes bakımından sonuç doğuracak şekilde iptal edilmiş olmaktadır. Diğer yandan HMK’nın 193. maddesinde düzenlenen delil sözleşmeleri, usul hukuku sözleşmesi kabul edilmektedir. Düzenleyici nitelikte yer alan delil sözleşmesinin iptali ispat hukuku bakımından usule ilişkin bir değişiklik doğurmuştur. Bu durumda kıyasen 448. maddesi gereğince tamamlanmış bir işlem bulunmadığı için bu değişiklik eldeki somut uyuşmazlıkta derhal uygulanmak zorundadır. 6.SONUÇ Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere hizmet sözleşmelerinde ara hakedişlere itirazı düzenleyen Hizmet İşleri Genel Şartnamesinin 42. maddesi hükmünün, tesis edildiği andan itibaren Anayasa'nın 36. maddesindeki Hak Arama Özgürlüğü ve Adil Yargılanma Hakkına, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 6. maddesindeki Adil Yargılanma ve Hakkâniyete Uygun Yargılanma İlkesi'nin temel unsuru olan "Silahların Eşitliği " ilkesine aykırı olduğu, 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu 53/b 2ve 9. meddeleri, 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu 1,2 ve 4. maddeleri, 6798 Sayılı Türk Borçlar Kanunun sözleşme özgürlüğünün sınırlarını düzenleyen 26 ve 27. maddelerine, 6100 Sayılı HMK'nın 193/2. maddesindeki taraflardan birinin ispat hakkını ortadan kaldıracak şekilde delil sözleşmesi yapılamayacağına ilişkin yasa hükümlerine aykırı olduğu gibi anılan şartname hükümlerinin Danıştay İdari Dava Dairesinin bozma kararı doğrultusunda Danıştay 13.Dairesi tarafından iptal edilmiş olması, Danıştay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu ve İdari Dava Dairesi Kararları gereğince düzenleyici işlem hakkında Danıştay tarafından verilen iptal kararının geçmişe etkili olarak sonuç doğuracağı, derdest davada HMK 448. maddeye kıyasen kesinleşmiş bir işlem olmadığından usule ait bu değişikliğin derhal uygulanması gerektiği, somut uyuşmazlıkta dava, derdest ve kesin hükme bağlanmamış olduğundan iptal kararının sonucuna göre hareket edilmesi ve anılan şartname hükmü ortadan kalktığından diğer yasal delillerinin incelenmesi ve mahkemenin diğer gerekçelerinin değerlendirilmesi bakımından davanın reddine ilişkin İlk Derece Mahkemesi kararı ile istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararı usul ve yasaya aykırı olduğundan bozulmasına karar vermek gerekirken aksine düşüncelerle onanmasına ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
3. Hukuk Dairesi, 2023/181 E., 2023/1629 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİzmir Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
tam metni aç
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun (2577 sayılı Kanun) 28 inci maddesinin ilgili bölümü şöyledir;
3. Hukuk Dairesi         2023/181 E.  ,  2023/1629 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/1767 E., 2022/2093 K. DAVA TARİHİ : 02.03.2016 HÜKÜM : Davanın kabulü İLK DERECE MAHKEMESİ : İzmir 14. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2016/98 E., 2021/256 K. Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı; Belediye Başkanlığı Genel Sekreterlik kadrosunda görev yapmakta iken İçişleri Bakanlığının 01.12.2010 tarihli onayı ve bu onaya dayalı olarak 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 76 ncı maddesi gereğince 1 inci derece uzman kadrosuna atanan davalı tarafından, söz konusu atamaya ilişkin idari işlemin iptali istemiyle açılan davanın reddine karar verildiğini, temyiz incelemesi sırasında verilen yürütmeyi durdurma kararı sebebiyle davalıya genel sekreterlik ile uzman kadrosu arasındaki aylık ve diğer özlük haklarının farkının yatırıldığını, böylece davalıya fazla ödeme yapıldığını, söz konusu idari işlemin iptali davasının reddine dair verilen kararın Danıştayca bozulması üzerine İlk Derece Mahkemesince direnildiğini, direnme kararının Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulunda temyiz incelemesinde bulunduğunu, kararın henüz kesinleşmediğini, ayrıca davalı tarafça 24.01.2011-25.12.2012 tarihleri arasında ödenmeyen maaş farkları ve özlük haklarının ödenmesi talebinin kısmen reddine dair verilen kararın iptali için idare mahkemesine açılan davanın reddine karar verildiğini ileri sürerek; 130.337,49 TL fazla ödemenin ödeme tarihlerinden itibaren yasal faizi ile tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı; idari yargının görevli olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davalının İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığında "Genel Sekreterlik" kadrosunda görev yapmakta iken 1 inci derece uzman kadrosuna atanması üzerine atama kararının iptali talebiyle açtığı davanın reddine karar verildiği, kararın davalı tarafça yürütmeyi durdurma istemli olarak temyiz edildiği, Danıştay 5. Dairesince yürütmenin durdurulmasına karar verildiği ve temyiz incelemesi sonucu Danıştayca kararın bozulduğu, Mahkemece önceki kararda direnilerek davanın reddine karar verildiği ve bu kararın da kanun yolu incelemesinden geçerek kesinleştiği gerekçesiyle, yürütmenin durdurulması kararı nedeniyle davalıya aylık ve diğer özlük haklarına ilişkin olarak ödenen toplam 130.337,49 TL'nin 16.11.2015 temerrüt tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili; davacı idarenin Danıştay kararını keyfi olarak uygulamadığını, başkaca usulsüz işlemler yapması nedeni ile aylarca maaşını alamadığını, Danıştay 5. Dairesinin kararını uygulamamak amacıyla başka idari işlemler yaptığını, hukuksuz olarak memuriyetten çıkarıldığını, davacının kişisel öfke ile hareket ettiğini, görevine iade edilen memur çalıştığı süre boyunca maaşı çalışarak ve hak ederek aldığından müktesep hak olduğunu, göreve dönmesi yönünde olan Danıştay kararını etkisiz bırakma kastı ile yapılan ikinci kez görevden alma işleminin idare tarafından hukuka aykırı olarak geciktirildiğini, Danıştay kararının uygulanmaması ve davalının emekli olmasından aylar sonra idari kararın hukuka uygun bulunması sebebiyle ilk iptal kararı sonrası atanan kadronun maaşı ile memurun aldığı gerçek maaş arasındaki farkın istenmesinin iyi niyetli bir davranış olmadığını, yürütmenin durdurulması kararı ile göreve iadesinin yapılması esnasında aynı kadroya aynı maaş ile atanması gerekirken bu gerekliliği yerine getirmediğini, davacının kötü niyetli olduğunu, hukuk mahkemesinin görevli olmadığını, ödemenin haksız ödeme olduğu ya da fazla ödeme yapıldığı yönünde hiç bir idari karar ya da idare mahkemelerince verilmiş bir hüküm olmadığını ileri sürerek; İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; Mahkeme hükmünün yasal unsurları taşımasına, idare mahkemesi kararının kesinleşmiş olmasına ve ortadan kaldırılan yargı kararı nedeniyle ödenen bedelin sebepsiz zenginleşme hükümleri kapsamında iade edilmesi gerektiği gerekçesiyle, davalı tarafın istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü nedenleri tekrar ederek, kararın kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, yürütmenin durdurulması kararı gereğince yapılan ödemenin, sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre iadesi istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun (2577 sayılı Kanun) 28 inci maddesinin ilgili bölümü şöyledir; "Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez." 2. Yargıtayın yerleşmiş uygulamasına göre; sebepsiz zenginleşmede geri verme borcu, zenginleşmenin geçersiz bir nedene dayanması durumunda hemen; geleceğe yönelik bir neden bulunuyorsa onun oluşmadığı an, var olan bir neden bulunuyorsa da onun ortadan kalktığı zaman doğmuş olur. (HGK'nın 06.02.2008 tarihli ve 2008/3-40 E., 2008/102 K. sayılı ilamı) 3. Değerlendirme 1. Davalının, Belediye Başkanlığı Genel Sekreterlik kadrosunda görev yapmakta iken 1 inci derece uzman kadrosuna atandığı, söz konusu atamaya ilişkin idari işlemin iptali talebiyle İzmir 3. İdare Mahkemesinde 2011/321 E. sayı ile açtığı davada, 15.12.2011 tarihli ve 2011/2219 K. sayılı kararla davanın reddine karar verildiği, temyiz incelemesi sırasında Danıştay 5. Dairesinin 27.06.2012 tarihli ve 2012/4032 K. sayılı kararı ile verilen yürütmeyi durdurma kararı üzerine, yukarıda yer verilen 2577 sayılı Kanun'un 28 inci maddesi uyarınca davalıya genel sekreterlik ile uzman kadrosu arasındaki aylık ve diğer özlük haklarına ilişkin farkın davacı ... tarafından ödendiği, kararın Danıştay 5. Dairesinin 06.11.2012 tarihli kararı ile bozulması üzerine İlk Derece Mahkemesinin 23.10.2014 tarihli ve 2013/1791 E., 2014/1347 K. sayılı kararı ile davanın reddi kararında direnildiği, direnme kararının davacı tarafça temyiz edilmesi üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 16.02.2017 tarihli ve 2015/1547 E., 2017/629 K. sayılı kararı ile onandığı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 11.02.2019 tarihli ve 2017/2543 E., 2019/515 K. sayılı kararıyla karar düzeltme isteminin reddine karar verildiği anlaşılmıştır. 2. Kesinleşen İdare Mahkemesi kararıyla, davalının birinci derece uzman kadrosuna atanmasına ilişkin işlemde hukuka aykırılık olmadığı tespit edildiğinden, Danıştayca temyiz aşamasında verilen yürütmenin durdurulması kararı nedeniyle davalıya ödenen maaş ve özlük haklarının yersiz olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmesi hukuka uygun olup, davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 25.05.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

İdari Yargılama Usulü

İdare Mahkemesi, davacı (M)'nin açtığı tam yargı davasında, idarenin (M)'ye 100.000 TL tazminat ödemesine karar vermiştir. Karar kesinleşmiş ve davacı (M)'nin vekili Avukat (V), 1 Mayıs tarihinde banka hesap numarasını davalı idareye yazılı olarak bildirmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'na göre, idarenin bu parayı yatırması için son gün nedir ve bu sürede ödeme yapılmazsa ne olur?

A) 1 Haziran'a kadar ödenir, ödenmezse icra takibi yapılır.
B) 31 Mayıs'a kadar ödenir, ödenmezse genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur.
C) 15 Mayıs'a kadar ödenir, ödenmezse idare aleyhine tekrar dava açılır.
D) 1 Haziran'a kadar ödenir, ödenmezse rücu davası açılır.
E) İdare, bütçe durumuna göre 1 yıl içinde ödeme yapar.

Bu maddeyle ilgili 15 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol