4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 121

Türk Medeni Kanunu 121. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 121- Nişanın bozulması yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir. III. Hediyelerin geri verilmesi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

19 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2017/486 E., 2021/691 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2), bedensel zarar ve ölüme neden olma 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK m.47) durumlarından biri ve kişilik haklarının zedelenmesi (BK m.49) olarak sıralanabilir.
Hukuk Genel Kurulu         2017/486 E.  ,  2021/691 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasında “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... 17. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, taraf vekilleri tarafından temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı kısmen uyma, kısmen direnme kararı verilmiştir. 2. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davalı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı işyerinde 15.11.2002 tarihinden itibaren her yıl yenilenen iş sözleşmeleriyle idari görevli olarak çalışmaya başladığını, iki-üç yıl içinde terfi alan müvekkilinin program sorumlusu unvanıyla görevine devam ettiğini, 2008 yılına kadar her yıl terfi alarak mesleğinde ilerlediğini, onore ve taltif edildiğini, 2008 yılında doğum yapan müvekkilinin yasal izinlerini kullandıktan sonra işinin başına döndüğünü, ancak 2009 yılının Mayıs ayında çocuklarından birinin canavan hastası olduğunu öğrenen müvekkilinin yıkıldığını ancak kendini toparlayarak hayatını buna göre organize ettiğini, ev hayatı ile çalışma hayatını birbirinden ayrı tutup bu olayın çalışma hayatını etkilemesine izin vermediğini, çocuğunun rahatsızlığını öğrenen davalı işveren yetkililerinin ve özellikle o dönemdeki süpervizörü ...’nin tekrar eden ve süreklilik arz edecek şekilde psikolojik taciz, küçük düşürme, aşağılama ve hakaretlerine maruz kaldığını, elindeki işlerin kendisinden alındığını, yetenek ve becerilerinin çok altında, uzmanlık alanı ile ilgisi olmayan, basit ve sıradan işleri yapması istenerek pasifize edilmeye çalışıldığını, yaptığı işlerin taciz amacıyla işyeri yetkilileri tarafından sürekli ve yoğun bir biçimde takip edildiğini, kasten çelişkili talimatlar verilerek hata yapmaya sevk edilip, sonra da bu hatalar sebebiyle haksız yere yöneticilere şikâyet edildiğini, maruz kaldığı bu davranışlardan davalı şirket yetkililerini haberdar etmesine rağmen şirket tarafından tatmin edici tedbirler alınmadığını, oğlunun rahatsızlığı öğrenildikten sonra sürekli olarak “senin sinirlerin bozuk, ilaç tedavisi görmelisin, sen en iyisi kısa dönem veya part time çalış, daha iyisi çalışmayı bırak, kendine başka bir iş bak” şeklinde aşağılayıcı ve küçük düşürücü sözlü saldırılarda bulunularak baskı uygulandığını, müvekkilinin doğum izninden önce uluslararası satın alma yapıp, Japon muhasebe sistemini bildiği için şirketin muhasebesini tuttuğunu, iki ayrı uluslararası eğitim programı yürüttüğünü, bu programların bütçelendirilmesi, bütçenin denetlenmesi ve monitörize edilmesi işlerini sürdürdüğünü, IT iş ve işlemlerini yürüttüğünü, ancak doğum izninden sonra elindeki bütün görevlerinin kendisinden alındığını ve davalı şirket temsilcilerine ve misafirlerine çay servisi yaptırma, kapıya ve telefona baktırma, fotokopi çektirme gibi görevler verildiğini, işyerindeki pozisyonu program sorumlusu iken sekreter hatta hizmetli konumuna indirgendiğini, müvekkili doğum iznindeyken yerine ... isimli bir işçinin alındığını, eğitim ve tecrübe itibariyle müvekkilinden çok gerilerde olan bu çalışan ile müvekkili arasında ... tarafından belirgin bir rekabet yaratılmaya ve müvekkilinin kışkırtılarak işyerinde sorun çıkarmasının sağlanmaya çalışıldığını, bu kişiye müvekkiline verilen ücretin iki katı ücret ödendiğini, müvekkilinden talep edilen sekreterlik ve hizmetli işlerinin ondan talep edilmediğini, bu kişinin de şirket yöneticilerinin arkasında olmasına güvenerek müvekkiline emir ve talimat vermeye çalıştığını, 2010 yılında eğitimini almadığı bir programı kullanarak işlem yapmasının istenildiğini ve işlem sırasında bazı bilgilerin kaybolmasına neden olduğunu, akabinde bir şirket ile anlaşarak bu bilgilerin bazılarının kurtarılmasını sağladığını, sözü edilen şirketin bu iş için 3.000USD hizmet bedeli talep etmiş olmasına rağmen ücreti 1.000USD’ye indirtmeyi başardığını, bu hadise bahane edilerek müvekkilinin 2010 yılı ikramiyesinden %20 kesinti yapıldığını, 2009 yılı Eylül ayında başkan Mizuochi’den sonra görev yapan başkan ... ile toplantı sonrasında müvekkilinin toplantıda aldığı notlarla ilgili ...’ye bir şey sormak istediğini, ne var ki bütün çalışanların içinde adı geçen şahsın birdenbire sözlü aşağılama, tehdit ve şiddetli bir şekilde bağırmasına maruz kaldığını, sinirleri bozularak ağladığını, müvekkilinin bu olayı ve diğer olayları ilgililere aktardığını, işyeri yetkilileri tarafından sürekli yersiz ve haksız eleştirilere ve kontrol dışı tepki vermesinin sağlanması için provokasyona maruz bırakıldığını, yaptığı işlerin müvekkilinin haberi olmadan değiştirilerek hatalı hâle getirildiğini, performans değerlendirmelerinin de ...’nun yanlış şikâyetleri ile dolu olduğundan performans ikramiyesi ve ücret zamlarının düştüğünü, süpervizörünün yaklaşık iki yıldır defalarca işten ayrılması gerektiğini söyleyerek baskı yaptığını, hastalık gibi olaylarda tüm çalışanlara gösterilen müsamahanın kendisine gösterilmediğini, diğer personeller müsait olmasına rağmen ve oğlu hastanede yatarken sürekli şehir dışı iş seyahatlerine gönderildiğini, seyahat dönüşü yine kötülenip şikâyet edildiğini, bu durumları yetkililere bildirdiği hâlde hiçbir önlem alınmadığını, müvekkilinin mağduriyetinin katlanarak büyümesine seyirci kalındığını, psikolojik tacize müdahale etmeyen davalı işverence manevi tazminat ödenmesi gerektiğini, iş sözleşmesini psikolojik taciz nedeniyle haklı nedenle feshettiğinden kıdem tazminatına hak kazandığını, ayrıca iş sözleşmesinin eklerinden olan “Çalışma Saatleri, İşe Gitmeme ve Diğer Konular Hakkında Yönetmelikler” in 20. maddesi uyarınca istifa ödentisi de ödenmesi gerektiğini, fazla çalışma ücreti ile yılda bir defa aylık ücret tutarında ödenmesi gereken 2011 yılı performans ikramiyesinin de ödenmediğini ileri sürerek; manevi tazminat, kıdem tazminatı, fazla çalışma ücreti, istifa ödentisi, ikramiye alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiş, manevi tazminatın basın yoluyla ilanının da hüküm altına alınmasını istemiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkili şirkette süpervizör olarak çalışan ...'nin davacının oğlunun hastalığını öğrenmesi üzerine durumu üst düzey yöneticilerle ve merkez ofis psikoloğu ile görüştüğünü, psikoloğun tavsiyesi üzerine davacının iş yükünün hafifletildiğini ve bu konuda kendisine destek olacaklarının bildirildiğini, ancak davacının bu yardımları oğlunun hastalığından dolayı içinde bulunduğu psikoloji nedeniyle aşağılayıcı bir durum olarak nitelendirdiğini, iddia ettiğinin aksine iş yükünün hafifletilmesinin kendisini sekreter pozisyonuna indirgeme amacı taşımadığını, çalışma saatleri ve iş yoğunluğu üzerinde esneklik sağlanmaya çalışılsa da davacının ... Türkiye Ofisi’ndeki işinin doğumdan sonra da devam ettiğini, davacının hiçbir zaman muhasebeden doğrudan sorumlu olmadığını, muhasebe işinin bayan Yoko tarafından gerçekleştirildiğini, ayrıca çay servisinde ve hizmetli olarak çalıştırıldığı iddiasının da doğru olmadığını, zira üst yöneticiler de dahil olmak üzere işyerinde çalışan herkesin çay ve kahvelerini ortak kullanım alanında bulunan sebillerden sağladığını, davacının bu iddiasının şirkette olumsuzluk arama çabasının bir ürünü olduğunu, ...’ın üniversite mezunu olup, Japon Uluslararası İşbirliği Bankası ve Alman Kalkınma Bankası uluslararası kredi programlarında deneyim sahibi olduğunu, bu nedenle şirketin daha deneyimli personel kullanmayı tercih etmesinin hayatın olağan akışına uygun olduğunu, davacı tarafından üst düzey yöneticilere gönderilen elektronik postalara en kısa sürede cevap verildiğini ve davacının bu cevaplar için teşekkürlerini bildirdiğini, ikramiye ödemesinin 2009 yılında yürürlüğe giren performans değerlendirmesi kriterlerine göre adil şekilde yapıldığını, birkaç çalışan gibi kendisinden beklenen performansı gösterememesi sebebiyle (A) alarak %80 ikramiyeye hak kazandığını, program sorumlusu unvanıyla bilgi teknolojileri sorumlusu olarak çalıştığını, oğlunun rahatsızlığı nedeniyle yıldırma politikası uygulanması bir yana, oğlunun medikal ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla bağış toplanmasına dair şirket içi yazışmalardan anlaşılacağı üzere davacıya destek olunduğunu, yeni bir iş bulması sebebiyle iş sözleşmesini fesheden davacının kıdem tazminatına hak kazanmadığını, şirketin manevi tazminat sorumluluğunun bulunmadığını, istifa ödentisinin ödenmesinin şirket yöneticilerinin inisiyatifinde olup davacı yeni iş bulma gerekçesiyle iş sözleşmesini feshettiğinden yöneticilerin bu ödemeyi yapmama kararı aldıklarını, fazla çalışma ücreti ve 2011 yılına ait ikramiye alacağının da bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. ... 17. İş Mahkemesinin 22.05.2014 tarihli ve 2011/1651 E., 2014/330 K. sayılı kararı ile; davalı işveren vekilinin davacıya karşı İsveçli çalışma psikoloğu ... tarafından yapılan sınıflandırmaya göre 1. grup davranışlar: Kendini göstermek ve iletişim oluşumunu etkilemek, 2. grup davranışlar: Sosyal ilişkilere saldırı 3. grup davranışlar: İtibarınıza saldırı 4. grup davranışlar: Kişinin yaşam kalitesi ve mesleki durumuna saldırı 5. grup davranışlar :Kişinin sağlığına doğrudan saldırı olarak belirlenen 5 tip psikolojik yıldırma davranışı şeklinden her bir gruba uyar şekilde davranışlarının olduğu, davacının 2008 yılından itibaren görev değişikliği, olumsuz tutum ve davranışlara kasıtlı ve sistematik olarak maruz kaldığı, bu nedenle iş sözleşmesini feshetmekte haklı olduğu, bu durumu işveren yetkililerine bildirmesine rağmen gerekli önlemleri almayan davalı işverenin davacıya karşı manevi tazminat ve kıdem tazminatı ödemekle yükümlü olduğu, taraflar arasındaki sözleşmenin eki Yönetmeliğin 20. maddesine göre istifa ödentisine de hak kazandığı, yine fazla çalışma ve performans ikramiyesine de hak kazandığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. ... 17. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır. 8. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 20.10.2015 tarihli ve 2014/24895 E., 2015/29215 K. sayılı kararı ile tarafların sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra; “…2-Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminat ödenmesini isteyebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını belirlerken, saldırı oluşturan eylem ve olayın özelliği yanında, kusur durumunu, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını dikkate almalıdır. Tutarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel durum ve koşulların bulunacağı da gözetilerek takdir hakkını etkileyen sebepler, karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde gösterilmelidir. Takdir edilecek bu tutar, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir işlevi olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna dair bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek tutar, var olan durumda elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. Somut olayda, mobbingi oluşturan eylem, tutum ve davranışların oluş şekli, gelişimi ve özellikleri, mobbinge maruz kalınan süre, tarafların konumu ve yukarıda açıklanan ilkeler gözetildiğinde, davacı yararına hüküm altına alınan 75.000,00 TL manevi tazminatın fazla olduğu açıkça belli olmaktadır. Mahkemece, daha alt düzeyde belirlenecek bir miktarda manevi tazminat takdir edilmelidir. 3-4857 sayılı İş Kanunu'nun 120. maddesi uyarınca yürürlükte bırakılan mülga 1475 sayılı İş Kanunu'nun 14. maddesinde “Toplu sözleşmelerle ve hizmet akitleriyle belirlenen kıdem tazminatlarının yıllık miktarı, Devlet Memurları Kanununa tabi en yüksek Devlet memuruna 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre bir hizmet yılı için ödenecek azami emeklilik ikramiyesini geçemez” şeklinde kurala yer verilmiştir. Bu halde, hükme esas alınan bilirkişi raporunda kıdem tazminatının hesaplanmasında fesih tarihinde geçerli olan tavan tutarın nazara alınmaması hatalı olmuştur. 4-Davalıya ait işyerinde yürürlükte bulunan yönetmeliğin 20. maddesinde “Eğer en az beş yıllık bir hizmet süresini tamamlamış çalışan isteği ile istifa ederse, ... tarafından istifa ödentisi verilebilir. İstifa ödentisinin hesaplanması kıdem tazminatı hesaplamaları ile aynı olacaktır” hükmü kabul edilmiştir. Bu hüküm ile amaçlanan, istifa sebebiyle kıdem tazminatı ödemesine hak kazanamamış işçiye, bu ödeme yerine istifa ödentisi adı altında ödeme yapılabilmesine imkan sağlamaktır. Mahkemece, davacının bahsi geçen yönetmelik maddesi uyarınca istifa ödentisine hak kazandığı kabul edilmiştir. Ne var ki, söz konusu maddenin istifa yoluyla iş sözleşmesini sona erdiren işçiler bakımından uygulanma kabiliyeti bulunmaktadır. İşçinin haklı bir sebebe dayanmadan iş sözleşmesini feshi, istifa olarak değerlendirilmelidir. Somut olayda ise, davacı iş sözleşmesini haklı sebeple feshederek kıdem tazminatına hak kazanmıştır. Bu halde, davacının ayrıca istifa ödentisine hak kazanmadığı anlaşıldığından talebin reddine karar verilmesi gerekirken, kabulüne karar verilmesi hatalı olmuştur. 5- 07.10.2013 tarihli bilirkişi raporunda, davacının fazla çalışma ücreti talebi detaylı bir şekilde değerlendirilerek, talebin reddine yönelik mütalaa bildirilmiştir. Söz konusu mütalaa, somut olayın özelliğine ve dosya kapsamına uygun olup, bu mütalaa doğrultusunda fazla çalışma ücreti talebinin reddine karar verilmesi gerekirken, talep miktarının dahi aşılarak yazılı gerekçeyle alacağın hüküm altına alınması hatalıdır. 6-Davalı vekilince süresinde ileri sürülen ıslaha karşı zamanaşımı savunmasının değerlendirilmemesi bir diğer hatalı yöndür. 7-Davacının ücretinin Amerikan Doları olarak ödendiği anlaşılmakta olup, dava dilekçesinde alacakların Türk Lirası üzerinden hükme bağlanması talep edilmiştir. Bu halde, mahkemece, hesaplanan alacakların Türk Lirasına çevrilmesinde, dava tarihinde geçerli olan döviz kurunun (Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'nca belirlenen efektif satış kurunun) esas alınması gerekliliğinin nazara alınmamış olması hatalıdır. 8-Dava dilekçesinde, diğer istemlerin yanı sıra, davalı aleyhine verilecek kararın, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 25. maddesi ve 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 49. maddesi uyarınca basın yoluyla ilanına karar verilmesi talep edilmiş olup, mahkemece söz konusu talep hakkında olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 297. maddesine aykırıdır.” gerekçeleriyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Bozma kararı sonrası dosyanın tevzi edildiği ... 20. İş Mahkemesinin 14.07.2016 tarihli ve 2015/2781 E., 2016/496 K. sayılı kararı ile; davacının 2008 yılından 2011 yılına kadar uzun bir süre kasıtlı ve sistematik olarak görev değişikliği yapılarak yeteneklerinin altında bir işte çalıştırılması, bağırma, “beceriksiz, yetersiz, başarısız, işini yapamıyorsun, bırak git” şeklindeki söylemlerle aşağılayıcı, hor gören olumsuz tutum ve davranışlara maruz kaldığı, ayrıca kendini göstermek ve iletişim oluşumunu etkileyen sosyal ilişkilerine ve itibarına saldırı niteliğinde bulunan, davacının yaşam kalitesi ve mesleki durumuna ve sağlığına doğrudan saldırı niteliği taşıyan, işkence suçu kapsamında bezdirici davranışlara maruz kaldığı, kaldı ki bu durumun bizzat mobbingi önlemekle yükümlü olan davalı işveren temsilcisi tarafından gerçekleştirildiği,davacının bu durumun gerçekleşmesinde kusurunun bulunmadığı, kişiliğine yönelik saldırı sonucunda oluşan manevi zararın giderilmesinde miktar belirlenirken maddi zararın giderilmesi amaçlanmadığı gibi, davacının sosyal ve ekonomik durumu ile davalı tarafın sosyal ve ekonomik durumu nazara alınarak belirlenen miktarın mobbingi oluşturan eylemlerin ağırlığı ve gerçekleştiği özel durum ve koşullara uygun olduğu kabul edildiğinden Özel Dairenin manevi tazminatın belirlenmesine yönelik bozma gerekçesine iştirak edilmediği, istifa ödentisi alacağına gelince; Yönetmeliğin 20. maddesine göre 5 yıllık hizmet süresinin tamamlanmasından sonra istifa hâlinde, hesaplama yöntemi kıdem tazminatı ile aynı olan istifa ödentisi verilebileceğinin hüküm altına alındığı, Yönetmelikte işçinin iş sözleşmesini haklı sebeple feshetmemesi hâlinde ödeneceğine dair bir açıklık bulunmadığı, bu nedenle Dairenin buna ilişkin bozma gerekçesine de iştirak edilmediği, ayrıca hesabında kıdem tazminatına atıf yapıldığından yeniden tavan miktarı göz önüne alınarak yapılan hesaplama doğrultusunda karar verildiği belirtilerek bozma kararının (2) ve (4) numaralı bozma nedenleri yönünden direnme kararı, diğer bozma nedenleri bakımından uyma kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, (1-) Mobbing nedeniyle mahkemece hüküm altına alınan manevi tazminat miktarının fazla olup olmadığı; (2-) Mobbing nedeniyle iş sözleşmesini haklı nedenle fesheden ve kıdem tazminatı hüküm altına alınan davacının “Çalışma Saatleri, İşe Gitmeme ve Diğer Konular Hakkında Yönetmelikler” gereği beş yıllık hizmet süresini tamamlayan çalışanın isteği ile istifası hâlinde kıdem tazminatı esas alınarak hesaplanacağı kararlaştırılan istifa ödentisine de hak kazanıp kazanamadığı; noktalarında toplanmaktadır. III. GEREKÇE A. (1) numaralı uyuşmazlık yönünden; 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 14. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK m. 24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2), bedensel zarar ve ölüme neden olma 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK m.47) durumlarından biri ve kişilik haklarının zedelenmesi (BK m.49) olarak sıralanabilir. 15. Manevi tazminat ise bozulan manevi dengenin yerine gelmesi için kanunun öngördüğü bir telafi şeklidir. 22.06.1966 tarih, 1966/7 E. ve 1966/7 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği üzere manevi tazminat bir yönüyle de insanlardaki kırgınlık ve kızgınlığı, hatta intikam duygusunu tatmin etme aracıdır. Amacı, olaydan duyulan acı, ızdırap, elem ve kızgınlığı kısmen olsun dindirmek, olayı unutturarak tekrar normal hayata dönüşü sağlamaktır. Bu nedenlerle de manevi tazminatın bir taraf için zenginleşme, diğer taraf için de fakirleşme aracı olarak görülmemesi gerekir. 16. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile mülga 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 17. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesine göre; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır”. 18. Dava konusu olayın meydana geldiği ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan ve uygulanması gereken mülga 818 sayılı BK’nın "Şahsi Menfaatlerin Haleldar Olması” başlıklı 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” düzenlemelerine yer verilmiştir. 19. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 20. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 21. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 49. maddesi hükmüne göre, hâkimin özel hâlleri göz önünde tutarak, manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği tutar adalete uygun olmalıdır. Bu para tutarı aslında ne tazminat, ne de cezadır, çünkü mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını amaç edinmediği gibi, kusurlu olana yalnız hukukun ihlalinden dolayı uygulanan bir yaptırım da değildir. Aksine zarara uğrayanda bir huzur duygusu uyandırmayı, aynı zamanda ruhi ızdırabın dindirilmesini amaç edindiğinden, tazminata benzer bir fonksiyonu da vardır. O hâlde bu tazminatın sınırı, onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut durumda elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22. Hâkim manevi tazminatın miktarını tayin ederken, saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında, tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı, diğer sosyal ve ekonomik durumlarını, paranın alım gücünü, olayın meydana geliş şekli ve ağırlığını da dikkate almalıdır. 23. Miktarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel hâl ve şartların bulunacağı da gözetilerek takdir hakkını etkileyecek nedenler, karar yerinde objektif olarak gösterilmelidir. Çünkü Kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hâkimin hukuka ve hakkaniyete göre hüküm vereceği 4721 sayılı TMK'nın 4. maddesinde belirtilmiştir. 24. Manevi tazminat duyulan elem ve ızdırabın kısmen ve imkân nisbetinde dindirilmesini amaçladığından, hâkim 4721 sayılı TMK’nın 4. maddesi gereğince hak ve nesafete göre takdir hakkını kullanarak manevi tazminat miktarını belirlemelidir. 25. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; mobbingi oluşturan eylem, tutum ve davranışların oluş şekli, gelişimi ve özellikleri, mobbinge maruz kalınan süre, tarafların konumu gözetildiğinde, davacı lehine manevi tazminat isteme şartlarının oluştuğu ancak ihtilafın hükmedilen manevi tazminatın tutarı noktasında olduğu anlaşılmaktadır. 26. Davacı lehine hükmedilen manevi tazminat miktarı 75.000TL olup, olay tarihi, taraflar arasındaki olayların gelişim şekli, tarafların ekonomik ve sosyal durumları dikkate alındığında davacı lehine takdir edilen manevi tazminat miktarının fazla olduğu ortadadır. 27. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 28. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. B. (2) numaralı uyuşmazlık yönünden; 29. Fesih bildirimi tek taraflı irade beyanı olup, bu beyan belirsiz süreli iş sözleşmelerinde süre verilerek sözleşmenin sona erdirilmesinde kullanılabileceği gibi, belirli ya da belirsiz süreli sözleşmelerin haklı nedene dayanarak, işçi veya işveren tarafından süre verilmeksizin sona erdirilmesinde de kullanılmaktadır. Bu nedenle iş sözleşmelerinde fesih bildirimi, sözleşmeyi belirli bir sürenin geçmesiyle ya da derhal sona erdiren, karşı tarafa yöneltilmesi gerekli tek taraflı bir irade beyanı olup muhataba ulaşması ile sonuç doğurur. 30. İş sözleşmelerinde fesih bildiriminde bulunma hakkı, kural olarak her iki tarafa da tanınmıştır. Hukukî niteliği itibariyle fesih bildirimi, yenilik doğuran bir hak olduğundan beyanın karşı tarafa ulaşması ile sonuç doğuracağından karşı tarafın kabulüne gerek yoktur. 31. Bozucu yenilik doğurucu bir hakkın kullanımı olan fesih bildirimi ile iş sözleşmesi sona ereceğinden, bildirimin belirli ve açık şekilde yapılması gerekmektedir. Bu nedenle fesih bildiriminde bulunan tarafın sözleşmeyi sona erdirme isteğinin bildirimden açıkça anlaşılması gerekmektedir. Bunun için sözleşmeyi sona erdirme iradesi açıkça anlaşılmayan teklif veya soru şeklindeki beyanlar fesih bildirimi sayılamaz (Çelik, N.; İş Hukuk Dersleri, 26. Baskı, ... 2013, s. 205). 32. İşçinin haklı sebeple iş sözleşmesini derhal feshi, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 24. maddesinde düzenlenmiş, işçinin süreli fesih bildirimi İş Kanunu'nun 17. maddesinde düzenlenmiştir. İşçinin istifası ise Kanunda özel olarak düzenlenmemiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 120. maddesi yollamasıyla hâlen yürürlükte bulunan 1475 sayılı İş Kanunu’nun “Kıdem Tazminatı” başlıklı 14. maddesinde de kıdem tazminatına hak kazandıran nedenler sınırlı olarak sayılmış olup, istifa kıdem tazminatına hak kazandıran iş sözleşmesinin sona erme nedenleri arasında yer almamaktadır. 33. İşçinin haklı bir sebebe dayanmadan ve bildirim süresi tanımaksızın iş sözleşmesini feshetmesi istifa olarak değerlendirilmelidir. İstifa iradesinin karşı tarafa ulaşmasıyla birlikte iş ilişkisi sona erer. 34. İş Hukukunda da herkes tarafından uyulması gereken, tarafların iradesi ile değiştirilmesi mümkün olmayan emredici kuralların bulunduğu açıktır. Ancak bazı emredici kurallar vardır ki, bunların temel amacı işçiyi korumak olduğundan, işçi aleyhine değiştirilmesi mümkün olmayan bu normların aksinin sözleşme ile işçi lehine değiştirilmesi mümkündür. 35. İş sözleşmesinin istifa ile sona ermesi hâlinde işçi kural olarak kıdem tazminatına hak kazanamaz ise de, aksinin sözleşme ile işçi lehine değiştirilmesi mümkündür. 36. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Çalışma Saatleri, İşe Gitmeme ve Diğer Konular Hakkında Yönetmelik'in 20. maddesi; “Eğer en az beş yıllık bir hizmet süresini tamamlamış çalışan isteği ile istifa ederse ... tarafından istifa ödentisi verilebilir. İstifa ödentisinin hesaplanması kıdem tazminatı hesaplaması ile aynı olacaktır” şeklinde düzenleme içermektedir. Bu düzenlemeye bakıldığında istifa ödentisine hak kazanabilmek için en az beş yıllık çalışma ve istifa ederek iş sözleşmesinin sona ermesi şartlarının gerçekleşmesinin gerektiği anlaşılmaktadır. 37. İstifa ederek işten ayrılan işçi kural olarak kıdem tazminatı alamaz ise de, aksinin taraflarca kararlaştırılabileceği, Yönetmelik maddesinin amacının da istifa sebebiyle kıdem tazminatı ödemesine hak kazanamamış işçiye, kıdem tazminatı yerine istifa ödentisi adı altında ödeme yapılabilmesinin olduğu anlaşılmaktadır. Ne var ki, davacının hizmet süresi beş yılı aşmakla birlikte iş sözleşmesinin istifa ile sona ermediği, davacının iş sözleşmesini haklı sebeple feshederek kıdem tazminatına hak kazandığı, bu nedenle ayrıca istifa ödentisini de talep etmesinin mümkün olmadığı anlaşılmıştır. 38. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 39. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. C. Öte yandan mahkemece, Özel Daire bozma kararının (3), (5), (6), (7) ve (8) numaralı bentlerinde belirtilen bozma nedenlerine uyularak yapılan yargılama sonucu yeni bir karar verilmiştir. Bu nedenle sözü edilen bozma nedenlerine uyularak verilen hükme yönelik taraf vekillerinin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA (III- A- B), 2- Taraf vekillerinin mahkemece bozma ilamına uyularak verilen karara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE (III - C), Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 03.06.2021 tarihinde oybirliği ile kesin olarak karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2017/1378 E., 2021/1135 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47- 6098 sayılı TBK m.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1378 E.  ,  2021/1135 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; olay günü davalının iki blok hâlindeki sitenin apartman girişlerine iki sayfalık ilan asarak site yöneticisi olan müvekkiline hakaret ettiğini ve soyut ithamlarda bulunduğunu, müvekkilini site hesaplarında oynama yaparak menfaat temin etmekle suçladığını, müvekkilinin şikâyeti üzerine Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/46 E, 2012/536 K. sayılı dosyasında yapılan yargılama sonucunda davalının hakaret suçundan cezalandırılmasına karar verildiğini ve kararın kesinleştiğini, davalının birçok kez benzer davranışlar sergilediğini, asılsız suçlamaları nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarının zarar gördüğünü ileri sürerek 5.000TL manevi tazminatın haksız fiil tarihi olan 06.12.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili; davanın haksız ve yersiz olduğunu, müvekkilinin davacı ve diğer katılanların yaptıkları yolsuzluklarla mücadele ettiğini, davacının görevini gereği gibi yapmadığını, herhangi bir manevi elem ve acı da duymadığını, kendisinin haksız eyleminin bulunmadığını, davanın intikam amaçlı açıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.02.2015 tarihli ve 2013/41 E., 2015/40 K. sayılı kararı ile; Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/46 E, 2012/536 K. sayılı ceza dosyasında, davalının hakaret suçunu işlediği sabit görülerek cezalandırılmasına karar verildiği, mahkûmiyet kararı ve Ceza Mahkemesince kabul edilen vakıaların mahkemeyi bağladığı, davalının apartman girişlerine astırdığı ilanlardaki ifadelerin davacının kişilik haklarına, şeref ve onuruna zarar verdiği, tazminat miktarının tayininde tarafların ekonomik ve sosyal durumları, toplumsal konumları ve olayın ağırlığı değerlendirilerek davanın kısmen kabulü ile 4000TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 15.10.2015 tarihli ve 2015/6832 E., 2015/11500 K. sayılı kararı ile; “...Dava konusu ilan metninde geçen ifadeler nedeniyle davalı hakkında hakaret suçundan kamu davası açılmış ve Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/46 esas, 2012/536 karar sayılı kararıyla 2180 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına kesin olarak karar verilmiştir. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Kişide oluşan manevi zararın giderilmesi bakımından hâkimin olayın özelliklerine, fail ve mağdurun durumlarına, kişilik değerlerinde meydana gelen eksilmenin niteliğine göre manevi tazminat olarak bir miktar paranın ödenmesine veya Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesi (818 sayılı BK 49/3. maddesi) gereğince tazminat yerine diğer bir tazmin yoluna başvurması mümkündür. Bahsedilen madde gereği diğer tazmin yöntemleri konusunda örnekseme yapılarak haksız saldırının kınanması ve kınama kararıyla birlikte bu kararın basın yoluyla ilan edilmesi yöntemlerine değinilmişse de, bu yöntemler sınırlı olmayıp hâkimin takdirine bırakılmıştır. Bu bağlamda, özür beyanı, isnadın geri alınması vb. bir tazmin şeklinin benimsenmesi de düşünülebilir. (4. HD. 14.11.1996, 8472/11191) Somut olayda, olay tarihinde site yöneticisi olan davalının, sitenin sorunları ve kat malikleri arasında bu sebeple çıkan uyuşmazlıklar ile ilgili olarak görüşlerini davaya konu ilan metni yoluyla eleştirel bir dille ifade ettiği, kişisel değer yargısında bulunduğu anlaşılmaktadır. Kişilik haklarına saldırı söz konusu değildir. Ancak, davalı hakkında kesin nitelikte verilen hakaret suçundan cezalandırılma kararı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi (818 sayılı BK 53. maddesi) gereğince hukuk hâkimini bağlayıcı nitelikte bir olgudur. Şu halde, mahkemece, tazminat yaptırımı yerine Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesinde (818 sayılı BK 49/3. maddesi) bahsedilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken tazminat yaptırımına başvurulması usul ve yasaya aykırı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.04.2016 tarihli ve 2016/137 E., 2016/262 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı tarafından apartman girişine asılan ilanların davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği ve yerel mahkemece davalı hakkında 818 sayılı BK 49/3. maddesinde (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 58/2.) belirtilen diğer yaptırımlardan olan saldırının kınanmasına dair kararla yetinilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 14. Bunlar; kişilik değerlerinin zedelenmesi Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24, isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 15. Belirtmek gerekir ki TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” 17. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 25. maddesinde de; “Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır. Manevi tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; mirasbırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez. Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir.” 18. Olay tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı BK’nın 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir” düzenlemelerine yer verilmiştir. 19. Yargılama sırasında 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı TBK’nın “Kişilik hakkının zedelenmesi” başlıklı 58. maddesinde de; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” şeklinde düzenleme bulunmaktadır. 20. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve BK’nın 49. (6098 sayılı TBK'nın 58.) maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 21. Görüldüğü üzere BK'nın 49. (6098 sayılı TBK'nın 58.) maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 22. Bunun yanı sıra TBK’nın 56. maddesinden farklı olarak TBK’nın 58/2. maddesi hâkimin, bu tazminatın ödenmesi yerine diğer bir giderim biçimi kararlaştırabileceğini veya bunu tazminata ekleyebileceğini, özellikle de saldırıyı kınayan bir karar verip bu kararın yayınlanmasına hükmedebileceğini düzenlemektedir. Anılan hüküm uyarınca manevi tazminatın içeriğinin belirlenmesi hususunun da hâkimin takdirine bırakılmış olduğu söylenebilir (Atlan, Hülya, Manevi Zararı Tazmin Yolları, İstanbul 2015, s. 85). 23. Buna göre, kişilik hakkının ihlali durumunda, uğradığı manevi zarara karşılık olarak, zarar görene manevi tazminat olarak bir miktar para mı ödeneceği, yoksa diğer bir tazminat şeklinin mi kararlaştırılacağı hususunda hâkim takdir yetkisine sahiptir. Kişilik hakkının ihlali sebebiyle şahısvarlığında meydana gelen eksilmenin para ile ölçülmesi mümkün olmamasına rağmen, manevi tazminatın kural olarak zarar görene ödenecek bir miktar paradan ibaret olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, takdir hakkını kullanacak olan hâkim, manevi tazminat şekilleri arasından, somut olaya en uygun olanına karar verebilecektir. Başka bir ifadeyle, hâkim davacının talebiyle bağlı olmaksızın manevi tazminatın içeriğini, paraya alternatif oluşturacak diğer bir biçimde belirleyebilir. Hâkim talep olmadıkça tazminata hükmedemeyeceği gibi; manevi tazminat talep edildiği takdirde şartlar gerçekleşmiş olmasına rağmen takdir yetkisine dayanarak manevi tazminata hükmetmekten kaçınamaz (Turan Başara, Gamze, Kişiliğin İhlalinden Kaynaklanan Maddi ve Manevi Tazminat ile Haksız Kazancın İadesi, Ankara 2018, s. 256, 257). 24. Hâkim manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. 25. Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesiyle kendisine tanınan takdir yetkisini kullanan hâkimin, kararını gerekçelendirmesi ve takdir nedenlerini belirtmesi gerekir. Hâkimin sadece takdir yetkisine dayanarak, hakkaniyete göre karar verdiğini belirtmesi yeterli değildir. Hâkim vermiş olduğu kararı, objektif olarak değerlendirdiğini, somut olayın özelliklerini dikkate aldığını, öğreti ve uygulamada geliştirilen prensiplere göre bir sonuca ulaştığını ifade etmelidir. Elbette hâkim, davacının talebini göz önünde bulundurarak bu konudaki takdir yetkisini kullanmalıdır. Davacı, manevi zararının giderilmesini sağlayacak en iyi yöntemin para olduğunu düşündüğü için bu yönde talepte bulunmuşken, hâkimin artık takdir yetkisine dayanarak diğer tazmin şekillerine hükmetmesi isabetli olmayacaktır (Turan Başara, s. 257). 26. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 12.02.2019 tarihli ve 2017/4-1398 E., 2019/132 K. sayılı kararında, her ne kadar BK’nın 49/3. maddesi ile manevi tazminatın niteliğini seçme yönünden hâkime takdir hakkı verilmiş ise de, somut olayın özelliği değerlendirildiğinde, bu takdir hakkının olaya uygun kullanılmadığı, davacının para isteğine hükmedilmesi gerekirken yalnızca kınama kararı verilmesinin isabetli olmadığı vurgulanmıştır. 27. Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesi uyarınca hâkimin takdir yetkisini kullanması, niteliği itibariyle bir hukuk kuralının uygulanması niteliği taşıdığından, maddi hukukun uygulanmasında geçerli olan üst yargı denetiminin takdir yetkisinin kullanıldığı hâllerde de uygulama alanı bulması gerektiği kabul edilmektedir. Üst yargı denetimini gerçekleştirecek olan makam, takdir yetkisinin kanunun öngördüğü yerlerde ve sınırlarda kullanılıp kullanılmadığını, hâkimin objektif kriterleri esas alıp almadığını, manevi tazminatın tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığını denetler (Turan Başara, s. 261). 28. Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinin manevi tazminata ilişkin genel hüküm niteliğinde olduğu dikkate alındığında, TMK’nın 24. maddesinde atıfta bulunulan hâllerde de manevi zararın para dışında bir vasıtayla giderilmesinin mümkün olduğu söylenebilir (Turan Başara, s. 266). 29. Manevi zararın para dışında bir yolla giderilmesi için hâkimin verebileceği kararlar BK’nın 49/3. (TBK’nın 58/2.) maddesinde sınırlayıcı bir şekilde sayılmamış olup, bunlara düzeltmenin veya kararın yayımlanması, cevap ve düzeltme hakkının kullanılması, saldırıyı kınayan bir karar verilmesi ve bu kararın yayımlanması örnek olarak verilebilir. 30. Uyuşmazlığın çözümü açısından özellikle saldırının kınanması kararı üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. 31. Kınama kararı ve bu kararın yayımlanması, manevi zararın para dışında diğer bir yolla tazmin edilme türü bakımından 818 sayılı BK'da olduğu gibi 6098 sayılı TBK'nın da açıkça öngördüğü tek örneği oluşturur. Hâkim, sadece kınama kararını vermekle yetinebileceği gibi, bu kararın yayımlanmasına da karar verebilir. BK m. 49/3, "hakim... tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir" demekteydi. Görüldüğü üzere 6098 sayılı TBK, eski kanunda olduğu gibi kararın "basın yolu ile ilanı" ifadesine yer vermeksizin kararın yayımlanmasından söz etmektedir. Şu hâlde artık kınama kararı, diğer kitle iletişim araçları yoluyla da yayımlanabilecektir. Gerçi bu sonuç, eski Borçlar Kanunu döneminde de doktrinde kabul edilmekteydi. Bunun gibi, kınama kararına yol açan saldırının sadece kitle iletişim aracıyla gerçekleşmiş olmasına da gerek yoktur (Atlan, s. 281). 32. Belirtmek gerekir ki, TBK m. 58'e göre verilecek kınama kararından farklı olarak TMK m. 25/2, kararın yayımlanmasından başka, üçüncü kişiye bildirilmesi imkânını da tanımaktadır. Fakat doktrinde, kınama kararı bakımından da üçüncü kişiye bildirim yoluna başvurulabileceği belirtilmektedir. Buna göre, üçüncü kişiye bildirimin, kararın yayımlanmasının bir biçimi olarak değerlendirilmesi mümkün olmakla birlikte burada, diğer bir giderim biçimi söz konusudur. Saldırının tespiti kararıyla karşılaştırıldığında, kınama kararının yayımlanması, parasal tazminin yerine veya ona ek olarak hükmedilebilecekken, TMK m. 25 gereği kararın yayımlanmasına, ancak tespit kararıyla birlikte hükmedilebilecektir. Diğer taraftan, kınama kararının yayımlanması, mutlaka saldırının yer aldığı kitle iletişim aracıyla gerçekleştirilmek zorunda değildir. Hatta kınama kararını yayımlamakla yükümlü olduğuna ilişkin kanuni bir düzenleme bulunmadığından, saldırıdan sorumlu olan gazete sahibi, böyle bir kararı yayımlamakla yükümlü tutulamaz (Atlan, s. 282). 33. Davalıya bir edim yüklemeyen kınama kararının, yargılama faaliyeti yönünden geçerli kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin soruyu olumlu cevaplayan bir görüş; bu davanın tespit davasıyla yakından ilintili olduğu ve bu nedenle iki davanın usul yönünden aynı şekilde değerlendirilmesi gerektiği düşüncesini kabul eder. Bu anlamda, davalının hâkim tarafından kınanması, hukuka aykırı olan saldırının tespiti olarak nitelendirilmiştir. Bunun tersine, kişilik hakkının hukuka aykırı olarak ihlal edildiğini tespit eden kararın, kınama kararı olarak nitelendirilebileceği de ileri sürülmüştür. Buna karşılık, her iki karar farklı amaca hizmet eder. Gerçekten, tespit kararı sadece kişilik haklarına yönelik saldırının hukuka aykırılığını tespit ederken kınama kararı, saldırının hukuka aykırılığının tespitinin yanında saldırının kınanmasını da kapsamına alır (Atlan, s. 281, 282). 34. Bu anlamda TMK m. 25/2 hükmüne dayanan saldırının hukuka aykırılığının tespiti kararından farklı olarak kınama kararı verilebilmesi için manevi tazminat koşullarının gerçekleşmesi gerekir. Tespit kararı, kişilik hakkı saldırıya uğrayanın talebi üzerine verilebilir. TBK m. 58 kapsamında kınama kararının verilip verilmeyeceği ise hâkimin takdir yetkisi kapsamında çözümlenir [(Antalya, Gökhan., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na Göre, C.I, İstanbul 2012, s. 507).] 35. İsviçre Federal Mahkemesi de bir kararında para yerine veya buna ek olarak başka bir giderim yoluna hükmedilmesinin hâkimin takdir yetkisi kapsamında olduğunu belirtmiştir (BGE 131 III 26, 31). 36. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davacı ile davalının aynı sitede ikamet ettikleri, davalının olay tarihinde sitenin apartman girişlerine iki sayfalık ilan astığı, ilanın içeriğinde site yöneticisi olan davacıya yönelik ithamlarda bulunduğu, bu ithamlar nedeniyle davalı hakkında hakaret suçundan Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinde ceza davası açıldığı, mahkemenin 2012/46 E., 2012/536 K. sayılı kararı ile davalının cezalandırılmasına karar verildiği ve kararın kesinleştiği anlaşılmaktadır. 37. Eldeki davada, davacı tarafından davalının sözlerinin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği ileri sürülerek 5.000TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istenmiş, yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Dairece, tazminat yaptırımı yerine 818 sayılı BK’nın 49/3. maddesinde bahsedilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken tazminat yaptırımına başvurulmasının usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle karar bozulmuştur. 38. Bu durumda, davalının sözlerinin davacının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği, davacının manevi zararının davalı tarafından giderilmesi gerektiği hususlarında yerel mahkeme ile Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. 39. Yukarıda açıklandığı üzere, 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesine göre hâkim, kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi zararın giderilmesi için, zarar görene bir miktar para ödenmesine hükmedebileceği gibi, bunun yerine veya buna ek olarak diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir, özellikle kişilik hakkına saldırı teşkil eden eylemi kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir. Bu düzenleme ile kişilik haklarına saldırı teşkil eden eylemin mahkemece kınanmasına karar verilmesi, manevi zararın para ödenmesi dışında bir yolla giderilmesine dair yaptırımlara bir örnek olarak belirtilmiştir. 40. Buna göre yasa koyucu, 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesindeki düzenleme ile hâkime geniş bir karar verme özgürlüğü tanımış, kişilik hakkı saldırıya uğrayanın manevi zararının giderilmesi için en uygun yöntemin hangisi olduğuna takdir yetkisine dayanarak karar vermesini mümkün hâle getirmiştir. 41. Hâkimin bu geniş takdir yetkisini kullanırken, somut olayın özelliklerini objektif kriterlere göre değerlendirmesi ve takdir nedenlerini belirterek kararını gerekçelendirmesi gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır. 42. Bilindiği üzere ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesinde görülmekte olan davaya etkisi, dava ve olay tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 53. maddesinde düzenlenmiş olup; hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararları karşısında ilke olarak bağımsız kılınmıştır. 43. Bu ilke, ceza kurallarının kamu yararı yönünden bir yasağın yaptırımını; aynı uyuşmazlığı kapsamına alan hukuk kurallarının ise kişi ilişkilerinin Medeni Hukuk alanında düzenlenmesi ve özellikle tazmin koşullarını öngörmesi esasına dayanmaktadır. 44. Mülga Borçlar Kanunu’nun “Ceza Hukuku İle Medeni Hukuk Arasında Münasebet” başlıklı 53. maddesi; “Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet kararıyla da mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hâkimini takyit etmez” hükmünü içermektedir. 45. Aynı düzenleme, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 74. maddesinde de; “Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir. Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz” şeklinde yer almaktadır. 46. Bu açık hüküm karşısında, ceza mahkemesince verilen beraat kararının, kusur ve derecesinin, zarar tutarının, temyiz gücü ve yükletilme yeterliğinin ve illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır. 47. Hukuk hâkiminin yukarıda açıklanan bu bağımsızlığı sınırsız değildir. Gerek öğretide ve gerekse Yargıtayın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği “maddi olaylarla” ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır. 48. Yargıtayın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusunda kesinleşmiş kabul bulunması hâlinde, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir. 49. Tüm bu açıklamalar kapsamında Hukuk Genel Kurulu çoğunluğu tarafından, hâkimin gerek manevi zararın giderim şekli itibariyle gerekse tazminata hükmedilmişse miktarı itibariyle kullandığı takdir hakkının üst yargı denetimine tabi olduğu, somut olayda hâkimin takdir hakkını kınama kararı yerine bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesi yönünde kullanması ile olayın oluşu, kullanılan ifadelerin ağırlığı ve tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre takdir edilen manevi tazminat miktarının isabetli olduğu sonucuna varılmıştır. 50. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; bir kısım üyelerce, hâkimin takdir yetkisini kanunun öngördüğü şekilde ve sınırlarda kullanıp kullanmadığı, objektif kriterleri esas alıp almadığı veya manevi tazminatın miktarının tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığı hususları üst yargı denetimine tabi olmasına rağmen, salt hâkime BK’nın 49/3. ( TBK 58/2.) maddesindeki düzenleme ile başka bir giderim şekline hükmedilmesinin gerektiğinin ileri sürülmesi mutlak takdir yetkisine bir müdahale olarak değerlendirileceği, ceza mahkemesi kararının verildiği anda kesin nitelikte olması hukuk hâkiminin bu kararla bağlı olmayacağı sonucunu doğurmadığı, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği görüşü ile yine bir kısım üyelerce, hukuk mahkemesince ifade özgürlüğü yönünden bir değerlendirme yapılmaksızın, yalnızca ceza mahkemesince kesin olarak verilmiş olan mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesi ile manevi tazminata hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte olduğu, bu konudaki değerlendirmenin hukuk hâkimini tarafından yapılması ve direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 51. O hâlde direnme kararının açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle onanması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA, Aşağıda dökümü yazılı (204,93TL) harcın temyiz edenden alınmasına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 30.09.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece yapılan yargılama sonunda yalnızca “davalı hakkında Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonunda mahkûmiyet kararı verildiği ve kesinleştiği, ceza mahkemesinde verilen mahkûmiyet kararı ve kabul edilen vakıaların hukuk mahkemesini bağladığı” gerekçesi ile davanın kısmen kabulü ile 4.000TL manevi tazminata hükmedilmiş, davalı tarafın temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda “… Kişilik haklarına saldırı söz konusu değildir. Ancak davalı hakkında kesin nitelikte verilen hakaret suçundan cezalandırılma kararı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi (818 sayılı BK 53. maddesi) gereğince hukuk hâkimini bağlayıcı nitelikte bir olgudur. Şu hâlde, mahkemece tazminat yaptırımı yerine Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesinde (818 sayılı BK 49/3. maddesi) bahsedilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken tazminata başvurulması usul ve yasaya aykırı olduğundan…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Mahkemece direnme kararı verilmesi ve bu kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine Hukuk Genel Kurulunca yapılan inceleme sonunda direnme kararının değişik gerekçe ile onanmasına karar verilmiş olup, kararın aşağıda açıklayacağımız değişik gerekçe ile bozulması düşüncesiyle sayın çoğunluğun kararına katılamıyoruz. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olmaz (Handyside/Birleşik Krallık/Başvuru No: 5493/72, 07/12/1976, parag. 49). 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın 17. maddesi gereğince, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibarına üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek Devletin görevleri arasındadır. Anayasa'nın 17. maddesi gereğince kişilik hakları korunurken aynı zamanda Anayasa'nın 26. maddesi gereğince ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili bir biçimde korunmasını sağlama yükümlülüğü sebebiyle yarışan haklar arasında adil bir denge kurulması zorunludur. Bu denge kurulurken Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında hakkın özüne dokunulmamalı, demokratik toplum düzeninin gerekleri ve sınırlama amacı ile aracı arasındaki ölçü gözetilmelidir (AYM; Nilgün Halloran, B. No: 2012/1184, 16/7/2014, par.43). Bu anlamda; mahkemenin dayandığı gerekçelerin, ifade özgürlüğünü kısıtlama bakımından “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine uygun olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koyup koyamadığı konusunda denetlenmesi gerekir. Mahkeme, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasına yönelik olarak tazminata karar verirken düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan, korunması gereken bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermelidir (AYM; Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, par.114). Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 74. (818 sayılı BK 53) maddesi uyarınca hukuk hâkimi; zarar verenin kusurunun olup olmadığı ve ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hususlarında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle ve ayrıca ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla bağlı değildir. Aynı hükümde ayrıca, kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin ceza mahkemesi kararlarının da hukuk hâkimini bağlamayacağı öngörülmektedir. İlk derece mahkemesi; davalının, hakaret suçundan Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesince yargılanıp kesin nitelikte adli para cezasına mahkûm edildiğinden bahisle söz konusu eylem nedeniyle davalı aleyhine manevi tazminata hükmetmiş, Özel Daire kararında da kişilik haklarına saldırının söz konusu olmadığı, ancak davalı hakkındaki kesin nitelikte verilen mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesine dayanılmıştır. İfade özgürlüğünün niteliği gereği; ceza yargılamasında eylemin suç olduğu kabul edilse dahi, görmekte olduğu somut davada hukuk hâkimi bağımsız olarak davaya konu edilen sözleri değerlendirerek bir sonuca varmalıdır. Aksinin kabulü ile ceza yargılamasında varılan sonucun benimsenmesi hâlinde ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı arasındaki adil dengeyi sağlama konusunda hukuk hâkiminin hiçbir inisiyatifi kalmayacaktır. Nitekim doktrinde; TBK’nın 74. maddesinde haksız fiilin yalnızca kusur unsurundan söz edilmesine dayanılarak, diğer unsurlar bakımından hukuk hâkiminin ceza hâkiminin kararı ile bağlı olduğu sonucuna varılamayacağı, maddede sadece kusur unsurundan söz edilmesinin örnek niteliğinde olduğu, hukuk hâkiminin ceza mahkemesinin mahkûmiyet ve beraat kararı ile bağlı olmaksızın haksız fiilin tüm unsurlarını yeniden inceleyebileceği, ancak hukuk hâkiminin ceza mahkemesi kararından ayrılmak istediğinde bunun gerekçelerini göstermek zorunda olduğunu benimseyen görüşlerde mevcuttur (F. Eren, Borçlar Hukuku, 9. Baskı, İstanbul, 2006, s.792). Ayrıca şu hususu belirtmek gerekir ki; kanun koyucu esasen ceza ve hukuk yargılaması sonucu verilen kararların bağlayıcılığı üzerine çok keskin bir çizgi çizmemiştir. Hukuk hâkiminin ceza yargılamasında verilen kesin nitelikteki sonuçla bağlı olmasının esas amacı hukukî güvenlik ilkesinin bir gereğidir. Aynı eyleme aynı hukuk düzeni içerisinde iki farklı sonuç bağlanması hukuk güvenliğini zedeler. Ancak hukuk ve ceza yargılamalarının ulaşmak istedikleri sonuç aynı olmadığı gibi verdikleri kararların konuları ve tarafları aynı olmadığı için aynı etkiyi doğurması düşünülemez. Gerçekten ceza yargılamasının amacı suçun işlenip işlenmediğini, işlenmiş ise verilecek cezanın belirlenmesini ceza hukukunun kendi prensipleri içerisinde yürütülmesini gerekli kılar. Hâlbuki tazminat hukuku özelinde hukuk yargılaması farklı değerlendirmelerle sonuca ulaşır. Hukuk yargılamasında hukuka aykırı eylem belirlenir. Bu eylemin zarara neden olup olmadığı, olmuş ise davalının kusurunun bulunup bulunmadığı ya da kusura bakılmaksızın sorumlu olup olmadığı, zarar ile kusur arasında uygun illiyet bağının bulunup bulunmadığı değerlendirilerek sonuca ulaşılır. Dolayısıyla hukuk ve ceza yargılamalarının aynı ilkelere tabî tutarak aynı sonuca ulaşmaları beklenmemelidir. TBK’nın 74. maddesi esasında hukuk hâkiminin bağımsızlığı prensibini ortaya koymaktadır. Buna göre hukuk hâkimi kararını verirken bağımsızdır ve ceza yargılaması sonucundan serbest hareket etmelidir. Bu prensip hâkimin takdir yetkisinin sonucu olup sınırsız da değildir. Gerçekten maddi hakikate ulaşmayı prensip edinen ceza yargılamasında, olayın sübutuna ilişkin varılan kanaat ile suçun işlendiği yönündeki kesinleşmiş kanı, hukuk hâkimini kesin delil veya kesin hüküm nedeniyle bağlayacaktır. Bunun aksini kabul etmek hukuka güveni zedeler. Diğer yandan belirtilmelidir ki; somut olayda salt ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının, hukuk hâkimini bağlayacağı gerekçesi ile hükmolunan tazminata ilişkin karar aleyhine bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru hâlinde, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varılabilecek ve bu durum yeniden yargılama sebebi sayılabilecektir. Çünkü Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, TBK’nın ilgili hükmünden üstün nitelikte bir norm olarak karşımıza çıkmaktadır. Anılan Anayasa hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin temel hak ve özgürlüklere ilişkin yorum ve uygulamaları yargı mercilerini bağlayıcı niteliktedir. Bu durumda hukuk hâkimi tarafından TBK'nın 74. maddesi gereğince kesinleşmiş ceza mahkûmiyeti nedeniyle zorunlu olarak karar verildiği savunulamaz. Şu hâlde hukuk hâkimi, salt ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının bağlayıcılığını esas alarak tazminata hükmettiğinde, ifade özgürlüğünü değerlendirme dışı bırakmak suretiyle hukuka aykırı davranmış olacaktır. Tüm bu nedenlerle; hukuk mahkemesince ifade özgürlüğü yönünden bir değerlendirme yapılmaksızın, yalnızca ceza mahkemesince kesin olarak verilmiş olan mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesi ile manevi tazminata hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte olduğu, bu konudaki değerlendirmenin hukuk hâkimi tarafından yapılması ve direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği düşüncesinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun değişik gerekçe ile onama şeklindeki görüşüne katılamıyoruz. KARŞI OY Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının kişilik haklarına saldırı teşkil eden sözleri nedeniyle, yerel mahkemece davalı hakkında 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49/3. maddesinde belirtilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar yada kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 25. maddesinde de; “Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır..” Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 49. maddesinde; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47- 6098 sayılı TBK m. 58) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49- 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. Görüldüğü üzere BK'nın 49/1. (TBK’nın 58/1) maddesi gereğince kişilik hakları saldırıya uğrayanların uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteme hakları vardır. Buna göre, kişilik hakkının ihlali durumunda, uğradığı manevi zarara karşılık olarak, zarar görene manevi tazminat olarak bir miktar para mı ödeneceği, yoksa diğer bir tazminat şeklinin mi kararlaştırılacağı hususunda hâkim takdir yetkisine sahiptir. Kişilik hakkının ihlali sebebiyle şahısvarlığında meydana gelen eksilmenin para ile ölçülmesi mümkün olmamasına rağmen, manevi tazminatın kural olarak zarar görene ödenecek bir miktar paradan ibaret olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, takdir hakkını kullanacak olan hâkim, manevi tazminat şekilleri arasından, somut olaya en uygun olanına karar verebilecektir. Başka bir ifadeyle, hâkim davacının talebiyle bağlı olmaksızın manevi tazminatın içeriğini, paraya alternatif oluşturacak diğer bir biçimde belirleyebilir. Hâkim talep olmadıkça tazminata hükmedemeyeceği gibi; manevi tazminat talep edildiği takdirde şartlar gerçekleşmiş olmasına rağmen takdir yetkisine dayanarak manevi tazminata hükmetmekten kaçınamaz (Turan Başara, G., Kişiliğin İhlalinden Kaynaklanan Maddi ve Manevi Tazminat ile Haksız Kazancın İadesi, Ankara 2018, s. 256, 257). TMK’nın 4. maddesiyle kendisine tanınan takdir yetkisini kullanan hâkimin, kararını gerekçelendirmesi ve takdir nedenlerini belirtmesi gerekir. Hâkimin sadece takdir yetkisine dayanarak, hakkaniyete göre karar verdiğini belirtmesi yeterli değildir. Hâkim vermiş olduğu kararı, objektif olarak değerlendirdiğini, somut olayın özelliklerini dikkate aldığını, öğreti ve uygulamada geliştirilen prensiplere göre bir sonuca ulaştığını ifade etmelidir. Elbette hâkim, davacının talebini göz önünde bulundurarak bu konudaki takdir yetkisini kullanmalıdır. Davacı, manevi zararının giderilmesini sağlayacak en iyi yöntemin para olduğunu düşündüğü için bu yönde talepte bulunmuşken, hâkimin artık takdir yetkisine dayanarak diğer tazmin şekillerine hükmetmesi isabetli olmayacaktır (Turan Başara, G., s. 257). TMK’nın 4. maddesi uyarınca hâkimin takdir yetkisini kullanması, niteliği itibariyle bir hukuk kuralının uygulanması niteliği taşıdığından, maddi hukukun uygulanmasında geçerli olan üst yargı denetiminin takdir yetkisinin kullanıldığı hâllerde de uygulama alanı bulması gerektiği kabul edilmektedir. Üst yargı denetimini gerçekleştirecek olan makam, takdir yetkisinin kanunun öngördüğü yerlerde ve sınırlarda kullanılıp kullanılmadığını, hâkimin objektif kriterleri esas alıp almadığını, manevi tazminatın tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığını denetler (Turan Başara, G., s. 261). Manevi zararın para dışında bir yolla giderilmesi için hâkimin verebileceği kararlar BK’nın 49/3. (TBK’nın 58/2) maddesinde sınırlayıcı bir şekilde sayılmamış olup, bunlara düzeltmenin veya kararın yayımlanması, cevap ve düzeltme hakkının kullanılması, saldırıyı kınayan bir karar verilmesi ve bu kararın yayımlanması örnek olarak verilebilir. Kınama kararı ve bu kararın yayımlanması, manevi zararın para dışında diğer bir yolla tazmin edilme türü bakımından 818 sayılı BK'da olduğu gibi 6098 sayılı TBK'nın da açıkça öngördüğü tek örneği oluşturur. Hâkim, sadece kınama kararını vermekle yetinebileceği gibi, bu kararın yayımlanmasına da karar verebilir. BK m. 49/3, Bu düzenleme ile kişilik haklarına saldırı teşkil eden eylemin mahkemece kınanmasına karar verilmesi, manevi zararın para ödenmesi dışında bir yolla giderilmesine dair yaptırımlara bir örnek olarak belirtilmiştir. Buna göre yasa koyucu, 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesindeki düzenleme ile hâkime geniş bir karar verme özgürlüğü tanımış, kişilik hakkı saldırıya uğrayanın manevi zararının giderilmesi için en uygun yöntemin hangisi olduğuna takdir yetkisine dayanarak karar vermesini mümkün hâle getirmiştir. Hâkimin bu geniş takdir yetkisini kullanırken, somut olayın özelliklerini objektif kriterlere göre değerlendirmesi ve takdir nedenlerini belirterek kararını gerekçelendirmesi gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır. Hâkimin takdir yetkisini kanunun öngördüğü şekilde ve sınırlarda kullanıp kullanmadığı, objektif kriterleri esas alıp almadığı veya manevi tazminatın miktarının tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığı hususları üst yargı denetimine tabi olmasına rağmen, salt hâkime 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesindeki düzenleme ile bahşedilen geniş takdir yetkisinin kullanılmasından ibaret olan ve manevi zararın giderilmesi için, davacının talebi doğrultusunda bir miktar para ödenmesine hükmedilmiş olması uygun bulunmayarak, başka bir giderim şekline hükmedilmesi gerektiğinin belirtilmesini, hâkimin bu konudaki mutlak takdir yetkisine bir müdahale olarak değerlendirmek gerekir. Hâkim tarafından takdir hakkı kullanılmak suretiyle, tecavüzü kınayan bir karar yerine bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine hükmedilmiştir. Özel Dairece hâkimin takdir hakkının bu yönde kullanılmasının nedeninin sorgulanması yerine olsa olsa manevi tazminat miktarının öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkelere göre az ya da çok olması konusunun denetlenebileceği kabul edilmelidir. Zira hakim kınama kararı verirken bunu manevi tazminat koşulları oluşmadığı için değil manevi tazminattan beklenen tatmin şeklinin kınama ile de sağlanabileceği düşüncesiyle vermektedir. Oysa ki asıl olan manevi tazminat olup diğer sayılanlar ikame veya ilave tatmin şekilleridir. Hâkim takdir yetkisini asıl giderim şekli olan manevi tazminat yönünde kullanmış ise artık manevi tazminat isteme koşulları bulunmadığı anlamına gelecek biçimde kınama kararı verilmesi gerektiği şeklinde bozma kararı verilememelidir. Özel daire kınama kararı verilmesi gerektiğine gerekçe olarak davacıyı hedef alan sözlerin kişilik hakkına saldırı oluşturmadığı ancak hakaret suçundan verilen ve hukuk hakimini bağlayan mahkumiyet kararının varlığına değinmiştir. Ceza mahkemesi kararının verildiği anda kesin olması bu karar ile hukuk hakiminin bağlı olmadığı sonucunu doğurmaz. Kesinleşmiş bir mahkumiyet kararında sabit kabul edilen olgular ile kişilik hakkına saldırının varlığı anlaşılıyor ise bu olgular ile hukuk mahkemesi bağlıdır. Bir yandan bağlı olunduğunu kabul ederken öte yandan bu sözlerin kişilik hakkına saldırı oluşturmadığının kabul edilmesi BK 53 (TBK 74) madde hükmü ile bağdaşmayacaktır. Kaldı ki kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı ortada mevcut ve bu karar nedeniyle kınama kararı verilmesi gerektiği kabul edilirken bu sözlerin kişilik hakkına saldırı oluşturmadığı gerekçesiyle öte yandan manevi tazminata hükmedilemeyeceğini kabul etmek çelişkili bir sonuç meydana getirecektir. Hâl böyle olunca, olayın oluşuna, eylemin ağırlığına göre takdir hakkının manevi tazminat yönünde kullanıldığına dair direnme kararı isabetli olup hükmün onanması gerektiği görüşünde olduğumdan, özel dairece kınama yaptırımı seçilmeyerek manevi tazminata hükmedilmesi şeklindeki takdir hakkına karışılarak bozma kararı verilebileceği ancak olayın oluş şekline göre manevi tazminat seçiminin yerinde olduğu ve bu değişik gerekçeyle hükmün onanması gerektiği yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2338 E., 2020/140 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi Türk Medeni Kanunu (TMK) m.24, isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m.47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m.
Hukuk Genel Kurulu         2017/2338 E.  ,  2020/140 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü. I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili; müvekkilinin Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yürütürken Erzincan Valiliğinde rutin olarak yapılan güvenlik toplantılarında İsmail Ağa Tarikatı üyelerinin etkinliklerini artırdıklarına yönelik bilgi üzerine 2007 yılında kolluktan bu konuda ayrıntılı inceleme talep ettiğini, yapılan araştırma sonucunda yasaya aykırı yardım toplamak, Kimlik Bildirme Kanunu’na muhalefet, Kılık Kıyafet Kanunu’na aykırı davranmak ve okul öncesi yaş grubundaki çocuklara izinsiz dinî eğitim veren kurum açmak gibi faaliyetleri tespit edilen tarikat üyeleri hakkında Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığının 2007/6526 Hazırlık sayılı dosyası ile soruşturma açıldığını, soruşturma ile ilgili şüpheli konumundaki kişiler hakkında operasyon yapılmasına karar verilerek, suçüstü yapılıp şüphelilerin sorguya sevk edildiğini, gözaltına alınma üzerine dönemin başbakan yardımcısı ve Adalet Bakanlığındaki üst düzey bir bürokratın müvekkilini arayarak şüphelilerin serbest bırakılmasını, soruşturmanın sonlandırılmasını talep ettiğini, müvekkilinin ise Cumhuriyet Başsavcısı olarak görevini yerine getirdiğini bildirdiğini, daha sonra soruşturma dosyasının isimsiz bir ihbar mektubu gerekçe gösterilerek CMK’nin 250. maddesi uyarınca yetkili Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenmesi üzerine fezleke düzenlenerek gönderildiğini, medyada müvekkili aleyhine yayınlar yapıldığını, bu yayınlardan ilkinin Yeni Şafak Gazetesinin 20.07.2009 tarihli sayısında "İşte Andıç'ın İşaret Fişeği" başlığı ile yapıldığını, aynı gazetenin davaya konu 06.12.2009 tarihli sayısının 12. sayfasında yer alan "MİT müdürüne" sahte tanık ve delil gözaltısı başlıklı yayında ise Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gözaltına alınan MİT mensuplarının darbe andıcını 16 ilde uygulamaya kalkıştığı iddia edilen müvekkili Erzincan Cumhuriyet Başsavcısına sahte delil ve tanık üretmekle suçlandığını, “İstediğim cevabı vereceksiniz” ara başlığında müvekkilinin Erzincan'da bazı cemaat ve vakıfları terör örgütü göstermek için sahte tanık ve delillerle soruşturma açtığı, soruşturmanın her aşamasında hukukun çiğnendiği, sorguda şüphelilere dosya fırlatarak, “İstediğim cevabı vereceksiniz” diyerek tehdit ettiği, soruşturmanın irticayla mücadele eylem planı içerisinde gerçekleştirildiği, soruşturmanın 2 yıl Bakanlıktan gizlendiği, gözaltına alınan zanlıların 48 saat aç ve susuz bırakıldığı, hamile olan S.G isimli kişiye psikolojik baskı yaparak bebeğini düşürdüğü, operasyonun Ergenekonla bağlantılı olduğu ileri sürülerek gerçek dışı iddialara yer verildiğini; 03.12.2009 tarihli gazetenin "Bursa Andıç'ın ikinci pilot bölgesi" sür manşetiyle çıktığını, benzer haberin davaya konu yayında da yer aldığını, Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen ihale yolsuzluğu soruşturmasında gazetenin sahibi olan ...'ın sanık konumunda bulunduğunu, müvekkilinin yürüttüğü soruşturmada da ...'ın suç oluşturabilecek çeşitli eylemlerinin geçmesinden sonra bu yayınların yapıldığını, dava konusu edilen yayının suç ve gerçek dışı olduğunu, 2007 yılında başlatılan soruşturmanın 2009 yılında hazırlandığı iddia edilen ve irticayla mücadele eylem planı olarak bilinen belgeyle herhangi bir ilgisinin bulunmadığını, soruşturma dosyasının Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinden sonra 2009/350 numaralı soruşturma ile 16 kişi hakkında Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme ve kanuna aykırı eğitim kurumu açma gerekçesiyle hazırlanan iddianamenin Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 29.06.2009 tarihinde kabul edilerek yargılanmaları konusunda 2009/547 E. sayılı dosya ile dava açıldığını, yayının güncel olmadığı gibi kamu yararının bulunmadığını, bu yayınlardan yaklaşık 3 ay sonra müvekkilinin soruşturmaya tabi tutularak 17.02.2010 tarihinden itibaren yaklaşık 4 ay boyunca görevsiz mahkemenin kararıyla tutuklu kaldığını, davalının imtiyaz sahibi olması nedeniyle bu yayınlardan sorumlu olduğunu, yayın tarihinden yaklaşık 3 ay sonra müvekkili aleyhine düzenlenen iddianamede kanıt olarak gösterildiğini, müvekkilinin kişilik haklarının ihlal edildiğini ileri sürerek 20.000,00TL manevi tazminatın 06.12.2009 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte tahsili ile verilecek kararın en yüksek tirajlı 3 ulusal gazetede yayınlanmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili; dava konusu haberde davacının kişilik haklarına herhangi bir saldırı söz konusu olmayıp hakaret, iftira niteliği taşıyan gerçeğe aykırı beyanlarda bulunulmadığı gibi konusunun bizzat davacı bile olmadığını, yayının tamamen basının haber verme özgürlüğü sınırları içerisinde kalınarak gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi ve konu ile ifade arasında düşünsel bağ kuralları çerçevesinde yapıldığını, haberlerin sadece bir durum ifade edilmesinden ibaret olup, bir iddia ve itham içermediğini, haber konusu edilen iddiaların Albay... imzalı olduğu ileri sürülen belge ile ortaya çıktığını, gizlilik vasfı kalmadığını, bu olaylar karşısında basının duyarsız kalmasının söz konusu olamayacağını, kaldı ki davaya konu haberdeki olayla ilgili Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen Ergenekon soruşturmasına ilişkin hazırlanan iddianamenin Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilerek davacının “Ergenekon silahlı terör örgütü soruşturmaları kapsamında ele geçirilen silahların kolluk güçleri tarafından konulduğu biçimindeki Ergenekon silahlı terör örgütü iddialarını güçlendirmek ve elde edilen yasal delilleri zayıflatmak maksadıyla örgütün Erzincan yapılanmasına dâhil olduğu” şeklindeki iddialar ile şüpheli olarak yer aldığını, müfettiş raporunda davacı tarafından 2007 yılında yapılan soruşturmanın gecikmeli olarak 2009 yılında Bakanlığa bildirildiğinin açıkça ifade edildiğini, müfettişlerce bunun gecikme olarak kabul edildiğini, haberde kamu yararının bulunduğunu ve güncel olduğunu, davacı olumsuz yönde etkilenmiş olsa bile bu durumun haberi haksız ve hukuka aykırı hâle getirmeyeceğini, manevi tazminat şartlarının gerçekleşmediğini, hem manevi tazminat hem de hükmün ilanını talebinin hukuka uygun olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. İlk Derece Mahkemesi 1. Kararı: 6. Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.07.2011 tarihli ve 2010/502 E., 2011/356 K. sayılı kararı ile;davalının davacı hakkındaki yayınlarının şahsiyet haklarının ihlâli sayılacak şekilde devam ettiği ancak fiilin muhtelif günlerde tekrar ettiği 05.12.2009 tarihli yayın sebebiyle Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/501 E. sayılı davasında manevi tazminata hükmedildiği, aynı iradenin sonucu olan 06.12.2009 tarihli yayın sebebiyle manevi tazminat şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire 1. Bozma Kararı: 7. Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 01.11.2012 tarihli ve 2011/14515 E., 2012/15945 K.sayılı kararı ile; “…Dosya kapsamından davalı gazetede 05/12/2009 ve 06/12/2009 tarihinde davacı hakkında yayınlar yapıldığı anlaşılmaktadır. Kişilik haklarına yönelik her bir yayın ayrı bir haksız fiil niteliğindedir. Şu halde, davacının farklı tarihlerde yayınlanan haberler nedeniyle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasıyla dava açabileceği ve şartları oluştuğu takdirde tazminata hükmedilebileceği kabul edilmelidir. Mahkemece bu husus gözetilmeksizin dava konusu yayının aynı irade ile devam eden tek bir haksız fiil şeklindeki gerekçesi uygun görülmemiş…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. İlk Derece Mahkemesi 2. Kararı: 9. Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.03.2013 tarihli ve 2013/131 E., 2013/112 K.sayılı kararı ile; Özel Daire bozma kararına uyulduktan sonra, davacı ile ilgili yayınlarda hasmane tavır takınıldığı, davacının yürüttüğü soruşturmalardan duyulan rahatsızlığın şahsî kaygılarla kamuoyu ile paylaşılmış olduğu, ancak bu paylaşımda, davacı ile dava dışı ... ...'nun Ergenekon dayanışması içinde oldukları, akıl hocalığını "Koçum Ömer" olarak isimlendirilen ... ...'nun yaptığı, İsmail Ağa Cemaatini hedef hâline getirdiği, illegal savcı olduğu, Albay...'e izafe edilen ve ıslak imzalı olup olmadığı tartışılan Andıç adındaki belgenin davacı tarafından Erzincan’da uygulandığı ithamlarında bulunulduğu, davacı hakkında görevini kötüye kullandığı iddiası ile açılan davadaki ithamların iddia olarak değil, kamuoyunda davacının iddia edilen fiilleri gerçekleştirdiği kanaati doğacak şekilde haber ve yorumların yazıldığı, dava tarihinde yürürlükte olan mülga 818 Borçlar Kanunu’nun 49. maddesine göre davacının şahsiyet haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 4.000TL manevi tazminatın 06.12.2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. Özel Daire 2. Bozma Kararı: 10. Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 11. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 20.02.2014 tarihli ve 2014/1838 E., 2014/2841 K. sayılı kararı ile; “…davaya konu haber ve haberin içeriği ile ilgili idari ve adli soruşturmalar yapıldığı, davacı hakkında kamu davasının da açıldığı, haberin bu hali ile görünür gerçekliğe uygun olduğu, kamuoyu ilgisinin de bulunduğu, öz ile biçim dengesinin aşılmadığı, haberin bu hali ile hukuka uygunluk unsurlarını taşıdığı anlaşılmakla istemin tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 12. Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.12.2014 tarihli ve 2014/537 E., 2014/676 K. sayılı kararı ile;önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek ve“…Yargıtay Yüksek 4. Hukuk Dairesinin bozma gerekçesine itiraz etmek mümkün değildir yerindedir. Gerekçeye değil, bozma kararına direnilmiştir. Basın yolu ile yapılan hakaret ve iftira iddiası ile açılmış manevi tazminat davalarında bozma kararında açıklandığı gibi, basın hürriyeti ile kişilerin şahsiyet hakları çatışma hâlinde kalmaktadır. Haberin verilişinde kamuoyunun aydınlatılması yerine, haber konusu yapılan kişinin verdiği hizmet, siyasi düşüncesi beğenilmeyerek kamuoyunda küçük düşürülme, itibarsızlaştırma sonucu ortaya çıkmamalıdır. Davalı, dava konusu haberlerin yayınlandığı tarihte siyasi bir kişilik olmadığından kamu görevlisi olduğundan basın hürriyeti sınırları dışında yorum yapılmak veya hakir görülmesine yol açacak açıklamalar yapılmak suretiyle zarar verildiği kanaati ile dava tarihinde yürürlükte olan BK’nın 49. maddesinde tarif edildiği şekilde şahsiyet haklarının ihlal edildiği, hasmane tavırla zarar verecek yazılar yazıldığı, manevi tazminat şartlarının mevcut olduğu…” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 13. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 14. Davaya konu yayın bir bütün olarak değerlendirildiğinde, içeriğinin görünür gerçekliğe uygun olup olmadığı, varılacak sonuca göre davacının kişilik haklarına saldırının bulunup bulunmadığı; diğer bir ifadeyle, davacı yararına manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 15. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 16. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 17. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi Türk Medeni Kanunu (TMK) m.24, isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m.47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 18. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 4721 sayılı TMK 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” 19. Dava konusu yayının yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. 20. TMK’nın 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 21. Görüldüğü üzere BK’nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 22. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: 23. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. 24. Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. 25. AİHS’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir. 26. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS’nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22.02.2005). 27. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. 28. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: 1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: AİHS’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A.:İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). 3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). 29. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K.; 30.04.2019 tarihli ve 2017/4-1485 E., 2019/500 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 30. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 07.12.1976, Başvuru No: 5493/72, 49, CentroEuropa 7 S.R.L. AndDıStefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131). 31. O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkeme’ye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (ÉdıtıonsPlon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; BladetTromsøAndStensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59). 32. Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, AİHS’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, fakat aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur. (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (PragerAndOberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38). 33. Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979). 34. Öte yandan demokratik bir toplumun hayat mekanizmalarından olan yargı sisteminin işleyişine ilişkin konular kamusal menfaatlerin alanında kalır. Bu kapsamda yargının toplum için özel rolü dikkate alınmalıdır. Adaletin garantörü olan ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlette hayati bir işlev gören yargı, görevlerini başarıyla yapabilmek için kamu güvenine ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle bu güveni ciddi bir şekilde zarara uğratabilecek temelsiz saldırılara karşı - özellikle yargıçların kendilerini hedef alan eleştirilere karşı cevap vermelerine engel olan bir sağduyuya sahip olma yükümlülükleri göz önünde bulundurulduğunda- korumak gerekebilir. Ancak - temelsiz ve ağır biçimde yaralayıcı saldırılar bir kenara bırakılırsa- yargı görevlileri de kabul edilebilir sınırlar içindeki eleştirilere sadece teorik ve genel olarak değil şahsen de konu olabilirler. Bu kişilerin görevlerini ifa ederken kendilerine yönelik kabul edilebilir eleştirinin sınırları sıradan bir vatandaşa kıyasla daha geniştir (Morice/Fransa, Başvuru No: 29369/10, 23.04.2015). 35. Adalet sisteminin düzgün işlemesi için görev yapan kamu görevlileri olan hâkim ve savcılarla yüksek mahkeme üyeleri de diğer kamu görevlileri gibi kamunun güvenine sahip olmalıdırlar (benzer bir karar için bkz. Saday/Türkiye, B.No: 32458/96, 30.03.200). Bu sebeple adalet sisteminde görev alan hâkim ve savcılarla birlikte diğer yargı çalışanlarını asılsız suçlamalardan korumak Devletin görevlerindendir. Demokratik bir toplumda, bireylere, yargı sistemi ve ona dâhil olan kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu eleştirilerin kişilerin şeref ve itibarlarının korunmasını isteme haklarını ihlal eder boyuta ulaşmaması gerekir ( Anayasa Mahkemesi, Emin Aydın, B.No: 2013/3178, 25.06.2015). 36. Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; 37. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. 38. 5187 sayılı Kanunu’nun 3. maddesinde; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır. 39. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. 40. Bunun gereği olarak basın; haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir. 41. Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa’da düşünce ve kanaat (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır. 42. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tâbidir. Basın, yaptığı yayınlarda gerek Anayasanın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan, gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. 43. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır. 44. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayının hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayın yapmak hukuka aykırıdır. 45. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayının haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayının hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayın bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 tarihli ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K. sayılı kararları). 46. Önemle vurgulanmalıdır ki yayınlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. 47. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. 48. Haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku oluşturacak, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar. 49. Diğer bir anlatımla basın; olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Bu nedenle basının ayrı bir konumu bulunmaktadır. 50. Ne var ki, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasanın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan, gerekse 4721 sayılı TMK’nın 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. 51. Ayrıca, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması 818 sayılı BK’nın 49 (6098 sayılı TBK m. 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. 52. Bu ilke ve açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; manevi tazminat isteminin dayandırıldığı Yeni Şafak Gazetesinin 06.12.2009 tarihli sayısının 1. ve 12. sayfalarında yayınlanan, davacının fotoğrafının da yer aldığı “MİT müdürüne “sahte tanık ve delil gözaltısı” başlıklı yazıda Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olan davacının sahte deliller ile soruşturmalar başlatıp yürüttüğünün haber konusu yapıldığı anlaşılmaktadır. Söz konusu yazı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, demokratik bir toplumda “çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce” kavramları kapsamında kabul edilmesi mümkün olmayıp, eleştiri sınırları aşılarak öz ile biçim arasındaki denge bozulmuş ve hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiştir. Bu nedenle dava konusu haber davacının kişilik haklarına haksız bir saldırı oluşturduğundan manevi tazminata hükmedilmesi gereklidir. 53. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin kişilik haklarına saldırının varlığını kabul eden direnme kararı yerindedir. 54. Tüm bu nedenlerle yerel mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesinin III/1. bendine göre karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 13.02.2020 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1485 E., 2019/500 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47, 6098 sayılı TBK m56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49, 6098 sayılı TBK m.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1485 E.  ,  2019/500 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 1. (Kapanan Kartal 1.) Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 16.05.2012 tarihli ve 2011/282 E., 2012/266 K. sayılı kararın davacılar vekili ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 13.06.2013 tarihli ve 2012/11955 E., 2013/11357 K. sayılı kararı ile, "... Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırıya dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Davacı vekili, davalı şirketin sahip olduğu Sabah Gazetelesinin 18/04/2011- 19/04/2011 ve 20/04/2011 tarihli yayınlarında davacıların resminin de kullanılarak asılsız haberler yayınladığını ve davacı avukatların kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir. Davalı, haberin görünür gerçekliğe uygun olduğunu belirterek haksız ve yersiz açılan davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece, davacıların resimleri mozaiklenmiş ve isimleri açıkça yazılmamış ise de, avukat oldukları da belirtildiğinden yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkan verecek biçimde fotoğraflarının yayınlanması ve davacılar hakkında yapılan soruşturmanın kamu oyunu bilgilendirmek niteliğinde değil, basın özgürlüğünü ihlal edecek şekilde yazı dizisi haline getirildiği, bu durumun kişilik haklarının ihlali olduğu gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Davaya konu 18/04/2011 tarihli Sabah Gazetesinin ilk sayfasında "BÜYÜK DAVALARA RÜŞVET KONSEYİ" manşeti ile alt başlık olarak "Avukatlar, hakimler, üst düzey memurlardan oluşan ve rüşvetle sanıkları beraat ettiren gizli konsey ortaya çıkarıldı " denilerek haber yapılmış, yine dava konusu 19/04/2011 ve 20/04/2011 tarihli yayınlarda da habere devam edilerek konseyde yer aldıkları bildirilen hakim ve avukatların isimleri kodlanarak ve resimleri mozaiklenerek sayfaya konuldukları görülmüştür. Haberin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan soruşturmadaki bulgulara dayanması nedeniyle görünür gerçekliğe uygun olup kamu yararı ve toplumsal ilgi bulunduğu, böyle bir konuda peş peşe yayın yapılması ve davacıların yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkan verecek biçimde fotoğraflarının yayınlanmasının kişilik haklarına saldırı teşkil etmeyeceği, haberdeki fotoğrafların orta düzeydeki bir okuyucu tarafından tanınmayacak şekilde olduğu gibi isimlerin de kodlandığı, bu kapsamda yayının hukuka aykırılığından ve davacıların kişilik haklarını zedelediğinden söz edilemeyeceğinden, manevi tazminat istemlerinin tümden reddine karar verilmesi gerekirken; yazılı gerekçeyle kısmen kabul kararı verilmiş olması doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir...." gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı ... adına vekaleten ve kendi adına asaleten Av. ...; müvekkili ile kendisinin İstanbul Barosu'na kayıtlı avukat olduklarını, "Büyük Davalara Rüşvet Konseyi" manşeti ve "Avukatlar, hâkimler, üst düzey memurlardan oluşan ve rüşvetle sanıkları beraat ettiren gizli konsey ortaya çıkarıldı" başlığı ile Sabah Gazetesinin 18.04.2011, 19.04.2011 ve 20.04.2011 tarihli sayılarında fotoğrafları da kullanılarak asılsız haberler yayımlandığını, haberlerin yanına müvekkilinin ve kendisinin boy resmi de eklenerek yayımlanmak suretiyle uyuşturucu baronlarına ve çetelere hedef gösterildiklerini, haberlerin yayımlanmasından sonra yakınlarından ve müvekkillerinden yüzlerce telefon aldıklarını, haberlerin tamamen gerçek dışı olup tüm ülke çapında ve yakın çevresi tarafından tanınmasına imkân verecek biçimde çekilmiş fotoğrafıyla birlikte yayımlanmasının kişilik haklarına ağır bir saldırı oluşturduğunu ileri sürerek müvekkili ... için 500.000,00TL ve kendisi için 500.000,00TL manevi tazminatın yayım tarihi olan 18.04.2011 tarihinden itibaren faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davaya konu haberlerde davacıların isimlerinin ve fotoğraflarının açık olarak verilmediğini, davacıların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri fotoğrafların tanınmalarına engel olacak şekilde bantlanmak suretiyle ve isimleri rumuzlanarak verildiğini, Adalet Bakanlığı tarafından yürütülen idari soruşturma hakkında kamuoyunu bilgilendirmek amacı ile hazırlanan haberde davacıların şahıslarının hedef alınmadığını, idari soruşturma kapsamındaki iddia ve olayların görünen gerçekliğe uygun olarak kamuoyuna aktarıldığını, dava konusu haberler nedeniyle davacıların müvekkili hakkında yapmış oldukları şikâyet üzerine yürütülen soruşturma sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini, bu karara yapılan itirazın Beyoğlu 4. Ağır Ceza Mahkemesince reddedildiğini, nitekim İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamedeki iddia ve tespitler incelendiğinde görüleceği üzere davaya konu haberlerin idari soruşturma dosyasında sabit olan ve bir bölümü aynı zamanda kamu davası konusu olan davacılar hakkındaki iddiaların görünen gerçekler çerçevesinde yayımlanmasında üstün kamu yararının bulunduğunu, adalet dağıtımında anahtar bir rolü olan avukatların görevlerini yerine getirirken yargı basımsızlığını etkileyebilecek faaliyetlerde bulundukları yönündeki iddiaların özel bir önem taşıdığını, davaya konu haberlerde davacılara yönelik hakaret içerir, konu ile ifade arasında ki düşünsel bağı zedeleyen, hukuka aykırı herhangi bir ifade ya da anlatım tarzına yer verilmediğini, gereğini aşan hiçbir bir iddia ya da isnatta bulunulmadığını, haber başlığının da konu ile uyumlu ve okuyucunun ilgisini çekecek biçimde hazırlandığını, basın özgürlüğü sınırları içinde kalınarak hazırlanan gerçek, doğru, güncel bir haber olduğunu, davacının ihtiyati tedbir talebinin kabul edilmiş olmasının basın özgürlüğünün sınırsız bir biçimde sansürlenmesi anlamına geldiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; haberin verildiği gazetede davacıların resimleri mozaiklenmiş ve isimleri açıkça yazılmamış ise de avukat oldukları da belirtildiğinden yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkân verecek biçimde fotoğraflarının yayımlandığı, davacılar hakkında yapılan soruşturmanın kamuoyunu bilgilendirici genel bir haber olarak gazetede yer alması gerekirken basın özgürlüğünü ihlal edecek şekilde neredeyse yazı dizisi hâline getirildiği, davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacı ... için 10.000,00TL ve davacı ... için 10.000,00TL manevi tazminatın ilk yayım tarihi 18.04.2011 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davacılar vekili ve davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; bir avukatın yakın çevresi ve özellikle iş çevresi düşünüldüğünde, Özel Dairenin haberdeki fotoğrafların orta düzeydeki bir okuyucu tarafından tanınmayacak şekilde olduğu ve isimlerin de kodlandığı gerekçesine dayalı olarak kişilik haklarına saldırı bulunmadığı görüşüne katılmanın mümkün olmadığı, soruşturma konusu ile ilgili haberin neredeyse yazı dizisi hâline getirilmesinin bile başlı başına basın özgürlüğünü ihlal edebilecek nitelikte olduğu gerekçesiyle ve önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davacılar vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu haber dizisinin görünür gerçeğe uygun olup olmadığı, davacıların isimleri kodlanarak ve resimleri mozaiklenerek yapılan haberlerin orta düzeydeki okuyucu tarafından tanınmalarına elverişli olup olmadığı, kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davacılar yararına manevi tazminata hükmedilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için Yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47, 6098 sayılı TBK m56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Dava konusu yayımın yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanununun (BK) 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. TMK’nın 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22.02.2005). İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: 1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). 3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 07.12.1976, Başvuru No: 5493/72, 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131). O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkeme’ye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59). Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, fakat aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur. (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38). Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979). Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanununun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. 5187 sayılı Kanunun 3. maddesinde; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. Bunun gereği olarak basın, haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir. Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasada düşünce ve kanaat (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayımlarda gerek Anayasanın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayım yapmak hukuka aykırıdır. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayım bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 tarihli ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K. sayılı kararları). Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. Haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayımdan dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayımın hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayımdaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Ne var ki, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayımlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasanın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması 818 sayılı Borçlar Kanununun 49 (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Davacıların İstanbul Barosuna kayıtlı avukat oldukları, Sabah Gazetesinin 18.04.2011, 19.04.2011 ve 20.04.2011 tarihli nüshalarında "Büyük Davalara Rüşvet Konseyi" manşeti ve "Baronların Rüşvet Konseyi" dizi başlığı ile haberlerin yayımlandığı, "Avukatlar, hâkimler, üst düzey memurlardan oluşan ve rüşvetle sanıkları beraat ettiren gizli konsey ortaya çıkarıldı" şeklinde alt başlık kullanılan haber dizisinde konseyde yer aldıkları bildirilen hakim ve avukatların isimlerinin kodlanarak ve fotoğraflarının mozaiklenerek sayfaya konuldukları anlaşılmaktadır. Dosya kapsamında yer alan belge ve delillerin incelenmesinde, habere konu edilen olay ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı müfettişlerince idari soruşturma yürütüldüğü, ayrıca davacılar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan ceza soruşturması sonucunda davacı ... hakkında rüşvet, resmi evrakta sahtecilik ve görevi kötüye kullanma suçlarından cezalandırılması talebiyle kamu davası açıldığı, diğer davacı ... hakkındaki evrakın ise tefrik edilerek 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesi gereğince soruşturma izni için Adalet Bakanlığı’na gönderildiği, dava konusu haberleri kaleme alan muhabir Abdurrahman Şimşek’in hakaret, iftira, suç uydurma ve adil yargılamayı etkileme suçlarından cezalandırılması talebi ile davacılar tarafından yapılan şikayet üzerine yürütülen soruşturma sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, haberlerin basın özgürlüğü kapsamında kaldığı ve atılı suçların unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, bu karara yapılan itirazın Beyoğlu 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nce reddedildiği görülmektedir. Dava konusu haber dizisi bir bütün olarak değerlendirildiğinde, iddia edilen hususların Adalet Bakanlığı müfettişlerince yürütülen idari soruşturmadaki ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca davacılar hakkında yapılan ceza soruşturmasındaki bulgulara dayanması nedeniyle görünür gerçekliğe uygun olduğu, habere konu edilen olayların güncellik, toplumsal ilgi kamu yararı ile öz ve biçim arasındaki denge unsurlarını haiz bulunduğu, haberlerin içeriğinde davacılar hakkında doğrudan kişilik değerlerine yönelen küçültücü veya hakaret teşkil eden herhangi bir ifadeye yer verilmediği, haberdeki fotoğrafların orta düzeydeki bir okuyucu tarafından tanınmalarına elverişli olmayacak şekilde mozaiklendiği gibi isimlerin de kodlandığı, bu kapsamda yayının hukuka aykırılığından söz edilemeyeceği, yukarıda vurgulanan AİHM içtihatları karşısında basın özgürlüğü kapsamında korunması gerektiği, haberin yazı dizisi şeklinde yapılmasının ve davacıların yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkan verecek biçimde fotoğraflarının yayınlanmasının kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği kabul edilmelidir. O hâlde Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, davacılar vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara iadesine, kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 30.04.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1470 E., 2018/1144 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (6098 sayılı TBK m.58) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (TBK m.58) olarak sıralanabilir.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1470 E.  ,  2018/1144 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bakırköy 7. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 07.02.2013 gün ve 2010/271 E.-2013/42 K. sayılı karar, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 16.04.2014 gün ve 2013/10815 E., 2014/6341 K. sayılı kararı ile; "...Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan dolayı uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, istemin kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, Habertürk TV'nin 25.05.2010 tarihli yayınında, davalı ... tarafından yapılan açıklamalar ile kendisine ''Ergenekoncu'' ve “statükocu'' sıfatları yakıştırıldığını, bu ifadelerin kişilik haklarına saldırı mahiyetinde olduğunu belirterek, uğradığı manevi zararın ödetilmesini istemiştir. Davalı ise, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davacı ...'un milletvekili kimliğinin yanı sıra hukuk fakültesinin anayasa hukuku bölümünde Profesör kariyerini taşıyan öğretim üyesi olduğu; Ergenekon olarak tabir edilen oluşumun, yasal zeminde terör örgütü olarak değerlendirildiği ve bu kapsamda mahkemeler nezdinde görülen davaların, yargılamalarının sürdüğü, bir kişinin söz konusu yargılamalarda sanık sıfatı alan kişiler ile ilgili olumlu görüş bildirmesinin, yargılama konusu olan eylemler ile irtibatının bulunduğu şeklinde değerlendirme yapılmasına imkan vermeyeceği, yine Anayasa değişikliğine ve demokratik açılım şeklinde kamuoyuna yansıtılan siyasi uygulamaya yönelik eleştirilerde bulunması ve hukuki - siyasi görüşü doğrultusunda muhalif beyanlarda bulunmasının "statükocu" sıfatı verilmesini haklı kılmayacağı; televizyon programında "Ergenekoncu" ve "statükocu" sıfatları ile hitap edilmesinin davacının siyasi ve hukuki kimliği birlikte değerlendirildiğinde kişilik haklarına saldırı niteliği taşıdığı kabul edilerek istemin kısmen kabulüne karar verilmiştir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesi bakımından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yerleşik içtihatlarıyla oluşturulan ilkelerden biri de ifade özgürlüğüne ilişkindir. Buna göre; ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini ve toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişimi için temel koşullardan birini oluşturur. İfade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan “haber“ ve “düşünceler“ için değil, aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Sözleşmenin 10. maddesinde belirtildiği üzere bu özgürlüğün istisnaları vardır; ancak bu istisnalar dar yorumlanmalı ve bir kısıtlama ihtiyacının bulunduğu inandırıcı bir şekilde ortaya konmalıdır (Prof.Dr.Osman Doğru-Dr.Atilla Nalbant;İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, Cilt:2, s.365, Nilsen ve Johnsen [BD] 43). İfade özgürlüğü ayrıca herkesin, demokratik bir toplumun özünde yer alan görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olması anlamına gelmektedir. Gerek Dairemizin, gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin istikrar kazanmış uygulamalarında siyasetle iştigal eden kişilerin kendilerine yönelik sert ve ağır eleştirilere katlanması gerektiği kabul edilmiştir. Yayında yapılan açıklamaların içeriği incelendiğinde, davacı tarafından kamuouyunda "Ergenekon Davası" olarak bilinen davada yargılanan sanıklar hakkında kamuoyuna bir takım açıklamalarda bulunduğu, bu açıklamalarında mahkemenin de kabulünde bulunduğu gibi Ergenekon davası sanıkları hakkında bir takım olumlu görüşler beyan ettiği, davalı tarafından bu açıklamalar dikkkate alınarak kendi değer yargısı ve siyasi görüşü ile bir takım eleştirilerde bulunulduğu anlaşılmaktadır. Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, açıklamaların tümü itibari ile eleştiri sınırları içinde kaldığı, davacının kişilik haklarına yönelik bir saldırı bulunmadığı gözetilerek istemin tümden reddi gerekirken, yazılı gerekçe ile kısmen kabulü doğru olmamış, kararın bozulması gerektirmiştir…" gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, basın yolu ile kişilik haklarına saldırı sebebine dayalı açılan manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili Habertürk TV'nin 25.05.2010 tarihli yayınında, davalı ... tarafından yapılan açıklamalar ile kendisine ''Ergenekoncu'' ve “statükocu'' sıfatları yakıştırıldığını, bu ifadelerin kişilik haklarına saldırı mahiyetinde olduğunu belirterek, 25.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline ve verilecek kararın Habertürk Televizyonunda aynı yayın kuşağında yayınlanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili beyanlarında sözlerin eleştiri sınırları içinde kaldığını, bilirkişilerce dava konusu olmayan bir gündeki programın inceleme konusu yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece davacı ...'un milletvekili kimliğinin yanı sıra hukuk fakültesinin anayasa hukuku bölümünde profesör kariyerini taşıyan öğretim üyesi olduğu; Ergenekon olarak tabir edilen oluşumun, yasal zeminde terör örgütü olarak değerlendirildiği ve bu kapsamda mahkemeler nezdinde görülen davaların, yargılamalarının sürdüğü, bir kişinin söz konusu yargılamalarda sanık sıfatı alan kişiler ile ilgili olumlu görüş bildirmesinin, yargılama konusu olan eylemler ile irtibatının bulunduğu şeklinde değerlendirme yapılmasına imkân vermeyeceği, yine Anayasa değişikliğine ve demokratik açılım şeklinde kamuoyuna yansıtılan siyasi uygulamaya yönelik eleştirilerde bulunması ve hukuki - siyasi görüşü doğrultusunda muhalif beyanlarda bulunmasının "statükocu" sıfatı verilmesini haklı kılmayacağı; televizyon programında "Ergenekoncu" ve "statükocu" sıfatları ile hitap edilmesinin davacının siyasi ve hukuki kimliği birlikte değerlendirildiğinde kişilik haklarına saldırı niteliği taşıdığı kabul edilerek davanın kısmen kabulü ile 7.500,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece geniş kitlelere hitap eden bir televizyon programında "Ergenekoncu" ve "statükocu" sıfatları ile hitap edilmesinin davacının siyasi ve hukuki kimliği ve dönemin siyasi-hukuki koşulları ile birlikte ele alındığında kişilik haklarına saldırı niteliği taşıdığının, davalının hukuka aykırılık teşkil eden eylemi ile illiyetli olarak davacının manevi zararının oluştuğunun kabulü gerektiği gerekçeleri ile direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olay bakımından TV programı esnasında sarfedildiği iddia edilen sözlerin eleştiri sınırları içinde kalıp kalmadığı, diğer bir deyişle söylendiği ileri sürülen sözler nedeni ile davacının kişilik haklarına yapılmış bir saldırı bulunup bulunmadığı ve burada varılacak sonuca göre davacı yararına manevi tazminata hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar, manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (6098 sayılı TBK m.58) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (TBK m.58) olarak sıralanabilir. TMK’nın 24. maddesi ile 6098 sayılı TBK’nın 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)'nın 24. maddesinde: “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi yer almaktadır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)'nın 58. maddesinde de: “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. TMK’nın 24. ve TBK’nın 58. maddesinde belirlenen kişisel çıkarlar, kişilik haklarıdır. Kişilik hakları ise, kişisel varlıkların korunmasıyla ilgilidir. Kişisel varlıklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere TBK'nın 58. maddesi gereğince kişisel hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: Hemen belirtmek gerekir ki 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) somut uyuşmazlığın nasıl düzenlendiğini ve sözleşmenin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade Özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup, hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir, çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir toplum” olamaz. 10. maddede benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de bu dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22 Şubat 2005). İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağı sorunudur. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: 1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, bu özgürlüklerin kullanılması “…demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Açıkça görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Ancak kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Osman Doğru, Atilla Nalbant; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). 3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu: İfade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğu hatırlatılmalıdır (Lingens/Avusturya, A Serisi no. 103). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no. 216). Kabul edilebilir eleştiri sınırları hususunda ise AİHM, sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mal olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları için daha geniş olduğunu bir çok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları, kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların, hepsinden çok da siyasi rakibinin sıkı bir denetimine tabidir. Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı zaman daha fazla hoşgörü göstermelidir. Elbette siyaset adamının namını koruma hakkı vardır, hatta özel yaşamının dışında bile, fakat ifade özgürlüğüne getirilen istisnalar dar bir yorumu zorunlu kıldığından, bu korumanın gerektirdikleri ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar denge içinde olmalıdır (Bkz., özellikle, Oberschlick/Avusturya (no:2), 1 Temmuz 1997 tarihli karar, Derleme 1997-IV, ss. 1274-1275, § 29 ve adı geçen Lingens/Avusturya kararı, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986, parag. 42). Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme'nin 10/1. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün, demokratik toplumun ana temellerinden birini ve yine bu toplumun gelişmesi ve her bireyin kendini gerçekleştirmesi için esaslı şartlarından birini oluşturduğunu hatırlatır. İfade özgürlüğü, Sözleşme'nin 10/2. madde sınırları içinde, sadece lehte olan veya muhalif sayılmayan veya ilgilenmeye değmez görülen "haber" veya "fikirler" için değil, ama aynı zamanda muhalif olan, çarpıcı gelen veya rahatsız eden haberler veya fikirler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise “değer yargısı” ile “olaya dayalı bilgilendirme” arasında ayırım yapmaktır. Bir olayın olup olmadığı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi gerçekleştirilemez ve kanaat özgürlüğüne müdahale oluşturur. AİHM’ne göre ulusal hukukun bu ayrımı öngörmemesi kendi başına ifade özgürlüğüne aykırılık oluşturabilir. Konunun iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince, Anayasa’ya göre herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir ve her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz. Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir ve bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında bu hürriyetlerin kullanılması, sınırlandırılması düzenlenmiş; millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabileceği ifade edilmiştir. Düşünce ve kanaat özgürlüğü sınırının aşılması ve kişilik hakkına saldırı seviyesine ulaşması hâlinde, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddeleri gereğince manevi tazminat istenebilecektir. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 gün ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K. sayılı kararında da benimsenmiştir. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; tarafların siyasetle iştigal eden kişiler oldukları, yayın içeriğinde davacı tarafından kamuoyunda "Ergenekon Davası" olarak bilinen davada yargılanan sanıklar hakkında kamuoyuna birtakım açıklamalarda bulunduğu, bu açıklamalarında mahkemenin de kabulünde bulunduğu gibi Ergenekon davası sanıkları hakkında olumlu görüşler beyan ettiği, davalı tarafça kendi değer yargısı ve siyasi görüşü ile bazı eleştirilerde bulunulduğu, siyasetle iştigal eden kişilerin kendilerine yönelik sert ve ağır eleştirilere katlanması gerektiği ve açıklamaların eleştiri sınırları içinde kaldığı ve davacının kişilik haklarına yönelik bir saldırı bulunmadığı kabul edilmelidir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, yayının yapıldığı tarih itibari ile sarfedilen sözlerin eleştiri sınırlarını aştığı ve davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde değerlendirilmesi gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından yukarıda açıklanan nedenlerle benimsenmemiştir. O hâlde Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 30.05.2018 gününde oy çokluğu ile karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Hukuk

Türk Medeni Kanunu'na göre, nişanlılık ilişkisinin sona ermesi ve buna bağlı hukuki sonuçlarla ilgili olarak aşağıda yer alan iddialardan hangisi hukuken geçersizdir?

A) Nişanlılardan birinin evlenmeye sürekli bir engel teşkil eden bir hastalığa yakalanması gibi evlenmeyi imkânsız kılan bir durumun ortaya çıkması, nişanlılık ilişkisini kendiliğinden ortadan kaldırır.
B) Nişanın bozulması nedeniyle kişilik hakları saldırıya uğrayan taraf, nişanı bozan kusurlu taraftan uygun bir manevi tazminat ödenmesini talep etme hakkına sahiptir.
C) Kişilik hakları zedelenen nişanlı ile birlikte, onun anne ve babası da nişanın bozulmasından kaynaklanan manevi üzüntüleri için diğer taraftan manevi tazminat davası açabilir.
D) Nişanın sona ermesi hâlinde, taraflar ve ana-babaları, karşı tarafa vermiş oldukları ve alışılmışın dışındaki hediyeleri, nişanın bozulmasındaki kusur durumuna bakılmaksızın geri isteyebilirler.
E) Maddi tazminat ve hediyelerin iadesi talepleri, sadece nişanlılar tarafından değil, aynı zamanda onların ana-babaları veya ana-baba gibi hareket eden kimseler tarafından da ileri sürülebilir.

Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol