4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 13

Türk Medeni Kanunu 13. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 13- Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes, bu Kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir. III. Fiil ehliyetsizliği 1. Genel olarak

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

22 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2018/226 E., 2022/478 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
4721 sayılı Medeni Yasa’nın 13. maddesinde, yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkesin ayırt etme gücüne sahip olduğu, 10.
Ceza Genel Kurulu         2018/226 E.  ,  2022/478 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : (Kapatılan) 14. Ceza Dairesi Nitelikli cinsel saldırı suçundan sanık ... hakkında CMK’nın 223/3-d-son, TCK'nın 30 ve 54. maddeleri uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına ve müsadereye ilişkin ... 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 15.11.2012 tarihli ve 7-347 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı ve mağdur vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 14. Ceza Dairesince 22.05.2017 tarih ve 7824-2781 sayı ile; gerekçeli kararın mağdur vasisi ...’a tebliğ edilerek tebellüğ belgesi ile verildiği takdirde temyiz ve cevap dilekçelerinin eklenip hükmün temyizi hâlinde bu konuda ek tebliğname düzenlendikten sonra Daireye iade edilmek üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi edilmesine karar verilmiş, anılan eksikliğin giderilmesinden sonra kararın temyiz edilmemesi nedeniyle dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 14. Ceza Dairesince 18.12.2017 tarih ve 6392-6504 sayı ile; mağdur vekilinin temyiz isteminin reddine, Cumhuriyet savcısının temyiz istemi yönünden yapılan incelemede ise; hükmün onanmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Daire Üyesi H. Arslan; “Dosya içeriğine ve oluşa uygun kabule göre sanığın olay günü mağdur ve eşini çalıştırmak için bahçesine götürdükten sonra para karşılığı cinsel ilişkiye girdiği, mağdurun olay tarihinde de musap olduğu anlaşılan akıl hastalığı nedeniyle olayın hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamadığı ve ruhsal yönden mukavemet edemediği, bu şekilde nitelikli cinsel saldırı suçunu işlediği sabittir ve olayın bu oluş şekli konusunda tartışma yoktur. Yerel Mahkemece, özetle mağdurdaki akıl hastalığının sanık tarafından bilinemeyeceğinden bahisle TCK'nın 30. maddesine dayanılarak ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, o yer Cumhuriyet savcısının temyizi üzerine Dairemizce bu hüküm onanmıştır. Dosyada yer alan kanıtlara göre sanık hakkında TCK'nın 30. maddesinin uygulanma koşullarının bulunmadığı kanaatine vardığımızdan sayın çoğunluğun onama düşüncesine iştirak edilmemiştir. Şöyle ki; Mağdur hakkında bu ve başka olaylar nedeniyle alınan Adli Tıp Kurumu raporlarda psikiyatrik hastalığı nedeniyle beden ve ruh bakımdan kendini savunamayacağı, hastalığının hekim olmayanlarca anlaşılabileceği bildirilmiştir. Ayrıca bu raporların gerekçelerinde diğer bulgular yanında ‘duygulanımının kısıtlı olduğu, kısa cevaplar vererek konuştuğu, reaksiyon süresinin uzun, nicel yargılama ve soyutlamanın bozuk, düşünce akışının yavaşlamış olduğunun, kişilik testi uygulamasında dış dünya ile ilgilerinin sınırlı olduğu, entelektüel süreçlerde fakirlik dikkat çektiği, sosyal çevre ile ilişkilerin ve ortak düşünceye katılımın zayıf, donuk ifadesinin olduğu’ belirtilmiştir. Raporlarda gösterilen bu akıl hastalığı bulguları herkesin rahatlıkla görüp anlayabileceği tür ve boyuttadır. Kaldı ki, dosyadaki anlatımlara ve sanığın ikrarına göre sanığın mağdur ile aynı küçük çevrede yaşadıkları, uzun süredir birbirlerini tanıdıkları (ikrarına nazaran altı yıldır), mağdurun kardeşinin sanığın yanında çalıştığı, mağdur ve eşinin zaman zaman sanığın bağ ve bahçe işlerinde çalıştıkları anlaşılmaktadır. Tüm bu bilgilere ve olayın gerçekleşme biçimine nazaran sanığın mağdurda mevcut akıl hastalığını bildiği açıktır. Ayrıca aynı mağdura yönelik başka sanıklar tarafından gerçekleştirilen cinsel saldırı eylemleriyle ilgili davalarda Dairemizce sanıkların cezalandırılmaları yönünde karar verilmiştir (Dairemizin 08.04.2015 tarihli ve 2015/5455 sayılı kararı bu yöndedir.). Bu nedenle TCK'nın 102/2 ve 102/3-a maddesine göre cezalandırılması gerekmektedir. Açıklanan nedenlerle mağduru uzun süredir tanıyan ve akıl hastalığını bildiği açık olan sanık hakkında TCK’nın 30. maddesinin uygulanma koşullarının bulunmadığı” düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 25.01.2018 tarih ve 42620 sayı ile; "...Dosya içeriğine göre, sanığın olay tarihinde bahçesine çalıştırmaya götürdüğü ve Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun 30.04.2010 tarihli ve 1033 karar sayılı mütalaasına göre şizofreni hastalığına duçar olan, bu nedenle ruhsal yönden bu fiile mukavemete muktedir olmayan mağdur ... Sağtekin ile para karşılığı ilişkiye girdiği, mağdurun hastalığının hekim olmayanlarca da anlaşılabileceği sabittir. Yerel Mahkemenin oluşa ilişkin kabulü de bu yöndedir. Ancak sanığın sosyal statü ve eğitim düzeyi itibarıyla mağdurun hastalığını anlayabilecek durumda olmadığı ve bu nedenle hata kurumundan yararlandırılması gerektiği gerekçesi ile sanık hakkında yazılı şekilde hüküm kurulmuştur. İhtilafın konusu, sanığın mağdurun duçar olduğu akıl hastalığını anlayıp anlayamayacağı, bu konuda esaslı bir hataya düşüp düşmediği yönündedir. Uyuşmazlık konusu ile ilgili yasal düzenlemeler incelendiğinde; TCK’nın ‘Cinsel saldırı’ başlıklı 102. maddesinde, ‘(1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda, yedi yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır. (3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, …İşlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır…’ şeklinde düzenlemelerin yer aldığı görülmektedir. ‘Hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası’ başlıklı 26. maddesinde de ‘(1) Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez. (2) Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.’, Şeklinde düzenlemeler yer almaktadır. 26. maddenin gerekçesinde ise; ‘...Maddenin ikinci fıkrasında ilgilinin rızası hukuka uygunluk nedeni düzenlenmiştir. Söz konusu hukuka uygunluk nedeninin varlığı için, rızanın kişinin üzerinde mutlak surette tasarrufta bulunabileceği bir hakka ilişkin olması gerekir. Keza, kişinin bu hakla ilgili olarak rıza açıklamaya ehil olması gerekir. Madde metnindeki 'mağdurun rızası' ibaresi 'ilgilinin rızası' veya 'kişinin rızası' olarak değiştirilmiştir. Ceza sorumluluğunu kaldıran bir sebep olarak rıza, suçun oluşumu açısından fiilin işlenmesinden önce ve en geç işlendiği sırada açıklandığında etkili olur. Bu durumda herhangi bir mağduriyet söz konusu olmadığı için, 'mağdur' yerine 'ilgili' veya 'kişi' kelimesi tercih edilmiştir.’ açıklamalarına yer verilmiştir. Anılan madde metni ve gerekçesine göre, ilgilinin rızası çerçevesinde işlenen eylemden dolayı kimseye ceza verilememesinin nedeni, ilgilinin rızasının işlenen fiili hukuka uygun hâle getirmesidir. Bir hukuka uygunluk nedeninin varlığı hâlinde eylem yasal tanıma uygun olmasına rağmen hukuka aykırı kabul edilemediğinden cezalandırılmayacaktır. Gerek öğretide gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda vurgulandığı üzere ilgilinin rızasına dayalı hukuka uygunluk nedeninin varlığı için gerekli koşullar şu şekilde sıralanabilir: a) İlgili kişinin suç konusu üzerinde serbestçe tasarruf hakkı olmalıdır. b) Rıza göstereceği hususlarda aydınlatılmış olmalıdır. c) Rızayı serbest olarak özgürce açıklamalıdır. d) Rıza baştan itibaren bulunmalı, eylemin gerçekleştirilmesinden önce veya en geç suçun işlendiği sırada açıklanmalıdır. Failin hareketini yapmasından sonra açıklanan rıza, artık rıza değil, bir icazet olacak ve eylemde hukuka uygunluk etkisi yaratmayacaktır. e) İlgili kişi rızaya ehil olmalıdır. İlgili kişinin rızaya ehil olmasından iki şeyi anlamak gerekir. Birincisi, rızayı normun koruduğu hukuksal yararın sahibi açıklamalıdır. Suç işlenseydi kim suçun pasif süjesi olacak idiyse, o kişi rıza beyanında bulunmalıdır. İkincisi de, bu kimse rıza açıklama yeteneğine sahip olmalıdır. Bu nedenle rıza beyanında bulunan kimsenin akıl ve ruh sağlığı yerinde olmalı, onun rızayı açıklama yeteneğini kaldıran bir durum bulunmamalıdır. Küçüklerin rızalarının geçerli olup olmadığının takdir edilebilmesi için de rıza gösterdikleri konunun anlam ve sonuçlarını kavrayabilecek durumda olup olmadıklarına bakılmalıdır. Yasanın bazı durumlarda yaş sınırları gözettiği de olmuştur. Bu koşullara göre uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki zemine oturtulabilmesi için, akıl ve ruh hastalıkları nedeniyle fiil ehliyeti bulunmayan 18 yaşından büyüklerin cinsel dokunulmazlıkları ile bir yerde kalma ve bir yere gitme özgürlüklerinin bulunup bulunmadığının, dolayısıyla da bu konudaki rızalarının geçerli olup olmadığının belirlenmesi zorunluluğu doğmaktadır. Bunun için de Medeni Yasa’ya başvurulması gerekmektedir. 4721 sayılı Medeni Yasa’nın 13. maddesinde, yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkesin ayırt etme gücüne sahip olduğu, 10. maddesinde, ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyetinin bulunduğu, 11. maddesinde, erginliğin on sekiz yaşın doldurulmasıyla başlayacağı, 14. maddesinde, ayırt etme gücü bulunmayanların, küçüklerin ve kısıtlıların fiil ehliyetinin olmadığı, 15. maddesinde de kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiillerinin hukukî sonuç doğurmayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenlemelere göre, akıl ve ruh hastalıkları ile akıl zayıflığı nedenlerinden dolayı akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olan 18 yaşından büyüklerin cinsel dokunulmazlıkları ile bir yerde kalma ve bir yere gitme özgürlükleri ile ilgili açıkladıkları rızalarının geçerli olmadığı, buna bağlı olarak da rızalarının hukuka uygunluk nedeni olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. İlgilinin rızasının hangi hâllerde hukuka uygunluk nedeni olduğu konusundaki bu açıklamalardan sonra, 5237 sayılı TCK'nın 30. maddesinde düzenlenen ‘hata’ konusuna da değinmek gerekmektedir. Anılan Yasa’nın ‘Hata’ başlıklı 30. maddesinde, ‘(1) Fiilin icrası sırasında suçun kanunî tanımındaki maddî unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâli saklıdır. (2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. (4) İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz.’ hükmü yer almaktadır. Maddenin 3. fıkrasına göre, kusurluluğu ortadan kaldıran ya da azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi bu hatasından yararlanacaktır. Burada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata hem de kusurluluğu etkileyen hata hallerinin düzenlenmiş olduğu görülmektedir. Gelinen bu noktada uyuşmazlık konusunun çözümüne yönelik olarak hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarındaki hata konusu da değerlendirilmelidir. 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nda başlıca dört hukuka uygunluk nedeninden bahsedilmektedir. Bunlar; meşru savunma, hakkın kullanılması, kanunun emrini ifa ve ilgilinin rızasıdır. Gerçekleştirdiği eylemle ilgili olarak hukuka aykırılık vasfını ortadan kaldıran bir sebebin somut olayda var olduğunu düşünen kişi, bu hususta kaçınılmaz bir hataya düşmesi hâlinde 5237 sayılı TCK’nın 30/3. maddesi gereğince sorumlu tutulamayacaktır. Meşru savunma koşullarının bulunduğu, kanun hükmünü yerine getirdiği ya da ilgilinin hukuken korunan geçerli bir rızasının olduğu gibi konularda hataya düşülmesi durumunda yanılgının kaçınılmaz olup olmadığı değerlendirilecek ve ancak kaçınılabilir bir yanılgı olduğu sonucuna varılırsa sorumluluğu cihetine gidilecektir. Uyuşmazlık konusu ile bağlantılı olarak, 18 yaşını tamamlamış ancak rıza açıklama ehliyetine sahip bulunmayan bir kişinin, cinsel davranışlar ile bir yerde kalma ve bir yere gitme özgürlükleri yönünden açıkladığı rızasının eylemi hukuka uygun hâle getirdiğinden söz edilemeyeceğinden, eylemi gerçekleştiren kişinin mağdurun rıza açıklama ehliyetinin bulunmadığını bilip bilmediğinin ve bu konuda 5237 sayılı TCK’nın 30/3. maddesi uyarınca hataya düşüp düşmediğinin belirlenmesi gerekecektir. Sanık, mağdurun rıza ehliyeti olmadığını bilememesi nedeniyle hukuken geçerli bir rızanın bulunduğu hususunda kaçınılmaz hataya düştüğünde bu yanılgıdan yararlanacaktır. Buna karşılık hatanın kaçınılabilir olduğu hâllerde cezai sorumluluğun varlığı kabul edilecektir. Hatanın kaçınılmaz olup olmadığının belirlenmesine yönelik olarak da kişinin bilgi düzeyi, gördüğü eğitim, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevre koşulları göz önünde bulundurulacaktır. Beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda olan mağdurları koruma amacına yönelik olarak istikrar kazanan Ceza Genel Kurulu ve Özel Daire uygulamalarına göre, rahatsızlığın ve rahatsızlığa bağlı rıza açıklama ehliyetinin bulunmadığının bilinmesi ya da bilinmesi kuşkusunun bulunması hâllerinde kaçınılmaz hatadan söz edilmeyecek ve sanık eylemlerinden sorumlu tutulacaktır (YCGK 20.12.2011 gün ve 2011/5-230-273 E/K). Bu açıklamalar ışında somut olaya bakıldığında; Sanığın suç tarihi itibarıyla 51 yaşında olduğu, beyanına göre ilkokul mezunu olduğu ancak motosiklet tamirciliği yaptığı ve meslek sahibi olduğu, mağdurun sanığın tamir atölyesinde kalfalık yapan ...'nin kardeşi olduğu, kendi beyanına göre mağduru 6 yıldır tanıdığı, eşini ve kaç çocuklu olduğunu, eşinin geçimin ne ... yaparak sağladığını bildiği, mağdurun şizofreni hastalığının fiile ruhsal yönden mukavemetine engel teşkil ettiği ve durumunun hekim olmayanlarca da anlaşılabileceğinin Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun raporu ile sabit olduğu, mağdurun hastalığının mağdura vasi atanmasını gerektirecek düzeyde olduğu gözetildiğinde, olay tarihinde 51 yaşında olup motosiklet tamircisi olarak meslek sahibi olan, esnaflık yapması nedeniyle belirli bir hayat tecrübesine sahip olduğu anlaşılan sanığın, mağduru uzun süredir tanıması ve akıl hastalığının hekim olmayanlarca da anlaşılabilecek düzeyde olmasına göre, mağdurun akıl hastalığı konusunda kaçınılmaz bir hataya düştüğünün kabulünün ve bu nedenle TCK’nın 30. maddesinden hukuka uygunluk nedenleri yönünden yararlandırılmasının mümkün olmadığı kanaatine varılmıştır. Nitekim Yüksek Daire de aynı mağdura karşı benzer şekilde gerçekleşen nitelikli cinsel saldırı eylemleri hakkındaki ... 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 21.02.2013 tarihli ve 2009/266 Esas, 2013/84 Karar sayılı mahkûmiyet hükmünü 08.04.2015 tarihli ve 2014/11543 Esas, 2015/5455 Karar sayılı, ... 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 20.10.2015 tarihli ve 2015/124 Esas, 2015/244 Karar sayılı mahkûmiyet hükmünü ise 06.04.2016 tarihli ve 2016/718 Esas, 2016/3387 Karar sayılı ilamla onamıştır. Açıklanan bu nedenlerle Yüksek Daire onama kararına itiraz etmek gerekmiştir." görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 14. Dairesince 26.03.2018 tarih, 1811-2196 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; nitelikli cinsel saldırı suçundan yapılan yargılama sonucunda TCK'nın 30 ve CMK'nın 223/3-d-son maddeleri uyarınca hakkında ceza verilmesine yer olmadığına ilişkin hüküm kurulan sanığın eylemini, 18 yaşından büyük mağdurun akıl hastası olduğunu bilerek gerçekleştirip gerçekleştirmediğinin, bu bağlamda sanık hakkında "Hata" başlıklı TCK'nın 30. maddesinin uygulanıp uygulanamayacağının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanığın 10.09.1957 doğumlu, motosiklet tamircisi, ilkokul mezunu, suç tarihinde evli ve 4 çocuklu olduğu, ... Mahallesi, Merkez/... adresinde ikamet ettiği, mağdurun ise 14.02.1980 doğumlu, ev hanımı, ilkokul mezunu, suç tarihinde evli ve 2 çocuklu olduğu, Karaağaç Mahallesi, Merkez/... adresinde ikamet ettiği, Jandarma tarafından 07.07.2008 tarihinde saat 06.55’te düzenlenen tutanağa göre; aynı gün saat 01.00 sularında mağdur ... (Sağtekin) ... ve suç tarihinde mağdurun eşi olan şikâyetçi ...’in Jandarmaya müracaat ederek sanık ...’in ...yolu üzerinde bulunan bağda mağdura tecavüz ettiği yönünde ihbarda bulunduğu, olay yerine gidildiğinde mağdurun olay yerini bildiğini beyan etmesine rağmen 2-3 saat kadar olay yerinin bulunamadığını, mağdurun aşırı derecede şizofreni hastası olduğunu beyan ettiği ve anlatımında bozukluk, çelişki ve tutarsızlıklar olduğunun tespit edildiği, şikâyetçi İbrahim’in de bu belirtileri teyit ettiği ve mağdurun hayal gördüğünü iddia ettiği, ... Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen 08.07.2008 tarihli rapora göre; mağdurun 08.07.2008 tarihinde rızası ile alınan anamnezinde; 06.07.2008 tarihinde eşi, çocuğu ve sanık ile birlikte sanığın tarlasına gittiklerini, sanığın eşine “Sen burada kal, biz... ile kanala su çevirmeye gidelim.” dediğini, birlikte kanala gitmek için yola çıktıklarını, sanığın kendisini oralarda bulunan bir bağ evine götürdüğünü, eteğini kaldırıp külotunu indirdiğini, “Seni seviyorum, hadi ilişkiye girelim.” dediğini, kendisinin bunu sözlü olarak reddettiğini, “Olmaz.” diye bağırdığını fakat sanığın kendisini yerde bulunan sünger yatağın üzerine zorla yatırdığını, sanığın penisini tükürükleyerek vajinasına soktuğunu, başka şekilde birlikte olmadıklarını, daha sonra orada bulunan cekete vajinasını sildiğini, sanığın kendi erkeklik organını su ile yıkadığını ve sonra da “Sen de yıka.” dediğini, kendisinin 5 yıldır evli ve iki çocuk sahibi olduğunu, bir kez de kürtaj yaptırdığını, 4-5 yıldır kronik şizofreni tanısı ile “zyprexa” isimli ilacı kullandığını, eşiyle gebelikten korunmak amacı ile rahim içi araç kullandıklarını, aylardır eşi ile cinsel ilişkide bulunmadığını, kendisine saldıran sanığı kardeşinin ustası olması nedeniyle tanıdığını, saldırıdan sonra hiç banyo yapmadığını, saldırı sırasında üzerinde bulunan elbiselerinin evinde yıkanmamış hâlde bulunduğunu beyan ettiği, yapılan muayenesinde ise; genel durumunun iyi, bilincinin açık ve koopere olduğu, dikkat ve belleğinin, soyutlama ve gerçeği değerlendirme yetisinin, düşünce akışı ve hızının azalmış ve öz bakımının sosyo ekonomik düzeyi ile uyumlu olduğu, vücudunda haricen travmatik bir değişim tespit edilmediği, himenin karunkula miritiformis (doğum yapmış kadın kızlık zarı) görünümünde olduğu, mevcut hâliyle, bakire olmadığı, vulva ve vajen bölgesinde travmatik bulgu tespit edilmediği, vücudunda haricen travmatik değişim tespit edilmediği, zorla ırza geçmenin maddi delillerinin mevcut olmadığı, bu durumda fiilin vücuda organ ya da sair cisim sokularak işlenip işlenmediği hususunun, alınan örneklerde DNA incelemesi yapılarak aydınlatılabileceği, kişinin vücudunda direncinin kırılmasını sağlayacak ölçünün ötesinde cebir izi bulunmadığı, kişinin olay sonrası beden ve ruh sağlığının bozulup bozulmadığı, beden ve ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda olup olmadığı hususlarında, ... Adli Tıp Kurumu Başkanlığı ilgili İhtisas Kurulundan görüş alınmasının uygun olacağı, ... Doğum ve Çocuk Bakımevi Baştabipliğince 07.07.2008 tarihli rapora göre; mağdurun cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığı hususunda rapor düzenlenmesi için adli tıp hekimine sevkinin uygun olduğu, ... Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlığınca düzenlenen 04.09.2008 tarihli yazıya göre; mağdurun psikiyatri polikliniğinde takip ve tedavi edilmediği, ... Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Ana Bilim Dalında görevli Prof. Dr. ... Özcankaya tarafından mağdurun muayenesi sonucunda düzenlenen 19.12.2008 tarihli rapora göre; bilinç açık, oryante, koopere, duygudurum labil, duygulanım kısıtlı olduğu, kısa cevaplar vererek konuştuğu, reaksiyon süresinin uzun, dikkat ve belleğin olağan olduğu, işitsel halüsinasyon tariflediği, nicel yargılama ve soyutlamanın bozuk, düşünce akışının yavaşlamış olduğu, hezeyan tanımlanmadığı, bu bulgularla şizofreni tanısının düşünüldüğü, maruz kaldığı suç ile ilgili olarak beden ve ruh bakımından kendini savunabilecek durumda bulunmadığı, mağdurun maruz kaldığı suç sonucunda beden ve ruh sağlığının bozulduğu kanaatine varıldığı, Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunca düzenlenen 30.04.2010 tarihli rapora göre; Adli Tıp Kurumu Klinik Psikoloji Laboratuvarının 06.05.2009 tarihli, 170 protokol numaralı ve “Yapılan görüşmede vakanın donuk bir ifadesi olduğu ve yavaş hareket ettiği gözlenmiştir. Soru üzerine kendisini ve olayları ifade ettiği, 17 yaşından beri hasta olduğunu, ilaç kullandığını (cipram ve zyprexa), hastalığı nedeniyle zaman zaman evde, çocuklarıyla ilgilenemez olsa da şu an iyi olduğunu ancak başına gelen olaydan dolayı moralinin bozuk olduğunu, uyuyamadığını, rüyalar gördüğünü, tekrar rahatsız edilecek diye korktuğunu, dışarı çıktığında yabancıların kendisi hakkında konuştuklarını düşündüğünü, isteksizlik, devamlı yemek yeme isteği gibi şikâyetlerinin olduğunu ifade ettiği, birkaç sefer görüşmede sanığın ceza alıp almayacağını sorduğu, rorschach kişilik testi uygulamasında vakadan alınan cevaplarda dış dünya ile ilgilerinin sınırlı olduğu, entelektüel süreçlerde fakirlik, içsel süreçlerde ise kuruluğun dikkat çektiği, işlemsel ve stereotipik bir düşünce yapısının ortaya konduğu, hafif anksiyetenin duyulduğu, sosyal çevreyle ilişkilerin ve ortak düşünceye katılımın zayıf, nesnel gerçekliğe bağlı kalma kapasitesinin ise yeterli olduğu görülmüş, elde edilen bulgular ile zeka fonksiyonlarında kalitatif yetersizlik formalist ve streotipik düşünce yapısı olarak değerlendirildiği, zihinsel düzey değerlendirmesinde vakanın okuma yazma bildiği, yer ve zaman yöneliminin tam, genel-günsel bilgilerinin çok kısıtlı olduğu, basit hesapları kısmen yapabildiği, sözel muhakeme ve soyutlama becerilerinin kısmen yeterli olduğu görülmüş, uygulanan testlerden Porteus ile IQ=64 ve Kent ile IQ=7l olarak saptanmıştır.” şeklindeki psikometrik değerlendirme raporu, Adli Tıp Kurumu 6. Adli Tıp İhtisas Kurulunun 06.05.2009 tarihli; “...’da yaşadığını, evli 2 çocuklu ve orta birden terk olduğunu, anneannesinin yanında yaşadığını, adli tıbba niye gönderildiğini bilmediğini, evde çay içerken kardeşinin patronunun evlerine gelerek mağdurun kocasından yardım istediğini, hep beraber bahçeye gittiklerini, sanığın kocasını başka bir yere gönderdiğini, (Olayı anlatırken gözleri doldu.) zorla ilişkiye girdiğini, korkudan eşine söyleyemediğini, daha sonra eve gidince eşine olaydan bahsettiğini, kafası karıştığı için 4-5 kez daha ilişkiye girdiğini beyan ettiği, mağdurun öz bakımı vasat, koopere, affekt kısıtlı olduğu, psikiyatrik muayenede şuur açık, oriente olduğu, belirgin dikkat hafıza ve algı kusuru olmadığı, düşünce içeriğinin fakir, düşünce akışının yavaş olduğu, düşünce içeriğinde belirgin bir psikopatolojiye rastlanmadığı, muhakeme ve soyut düşünce kısmen bozuk olduğu, okuyup yazabildiği, basit matematik hesapları yapabildiği, ana ve ara renkleri bildiği belirlenmiştir." şeklindeki muayene kaydı, Adli Tıp Kurumu 6. Adli Tıp İhtisas Kurulunun 12.02.2010 tarihli; “Olaydan önce psikiyatrik tedavi gördüğü, kendine bakımının azalmış olduğu, psikomotor aktivite retarde ve anksiyeteli olduğu, görüşmeye istekli olup sorulunca yanıt verdiği, mood depresif gergin, affekt kısıtlı, düşünce içeriğinde suçluluk, değersizlik, güvensizlik düşünceleri, depresif temalı ve anksiyete temalı düşünceler ile öfke olduğu, sınır mental retarde olduğu, içgörü olmadığı, yargı bozulmuş olduğu, hafif düzeyde mental retardasyon ve psikoz olduğu, ruh sağlığının birçok cinsel travmaya bağlı bozulduğu ancak sadece bu olaya bağlı olmadığı” şeklindeki muayene kaydı, olayın nevi ve oluş tarzı, mağdurun olay öncesi, esnası ve sonrası tutum ve davranışları, sanık, tanık ve mağdur ifadeleri gibi adli tıbbı ilgilendiren hususlar değerlendirildiğinde; beden ve ruh bakımından kendisini savunmasına engel teşkil edecek mahiyet ve derecede olan şizofreni denilen psikiyatrik bozukluğun tespit edildiği, psikiyatrik hastalığı nedeniyle beden ve ruh bakımından kendini savunamayacağı, hastalığının hekim olmayanlarca anlaşılabileceği, kendisinde mevcut söz konusu psikiyatrik tablo dışında ayrıca “post travmatik stres bozukluğu” belirtileri olduğu, ancak olaya bağlı olmadığı, bu olaya bağlı ruh sağlığının bozulmadığı, ... 2. Sulh Hukuk Mahkemesince 03.05.2012 tarih ve 644-285 sayı ile; ... Devlet Hastanesinin 18.10.2011 tarihli ve 417 numaralı raporu ile şizofreni teşhisi konulan mağdurun kısıtlanmasına ve babası ... ...’ın velayeti altında bırakılmasına karar verildiği, ... 2. Sulh Hukuk Mahkemesince 20.09.2012 tarih ve 311-583 sayı ile; mağdurun kısıtlanmasına ve kardeşi ...’ın mağdura vasi tayin edilmesine, vasiye ... Ağır Ceza Mahkemesinin 2009/7 ve 2009/266 esas sayılı dosyalarında kısıtlı adayı mağduru temsil etmek üzere izin verilmesine karar verildiği, Mağdur tarafından 17.03.2009 tarihinde verilen dilekçede; sanıkla hiçbir baskı ve zorlama olmadan kendi serbest iradesiyle cinsel ilişkiye girdiğini, hiçbir etki altında kalmadan sanıktan şikâyetinden vazgeçtiğini, tanık ... ve şikâyetçi ... tarafından 17.03.2009 tarihinde verilen dilekçede ise sanık ve mağdurun rızalarıyla cinsel ilişkiye girdiklerini, sanığın ilişki esnasında mağdurun şizofren olduğunu kesinlikle bilmediğini, mağdurun şizofren hastası olduğunu gösteren davranışlar sergilemeyip normal sağlıklı bir kişi gibi davrandığını, hiçbir etki altında kalmadan şikâyetten vazgeçtiklerini beyan ettikleri, Tanık ... tarafından verilen 09.04.2009 tarihli dilekçede; mağdurun öz kardeşi olduğunu, sanık ...’ın yanında 7 yıl boyunca zaman zaman çalıştığını, sanığın kendisine mesleği öğreten ustası olduğunu, sanığın Merkez ... civarında Hızlı Motosiklet Tamirhanesini işlettiğini, sanığı babası yerine koyduğunu, mağdur ile kendisine küçük yaştan itibaren annesinin baktığını, mağdurun kayınvalidesi olan tanık ...’in farklı erkeklerle ilişkiye girdiğini, mağdurun evlenmeden önce normal bir ev kızı olduğunu, evlendikten sonra değiştiğini, ...’nın devletten maaş almak için oğlu İbrahim ve mağdura özürlü oğlu...’ın kullanmakta olduğu “atarax, akineton, risperdal” isimli ilaçları verip şizofreni tanısı aldırmaya çalıştığını, şikâyetçi İbrahim’in maaş alma işlemlerinin devam ettiğini, ...’nın yönlendirmesiyle ablasının farklı şahıslarla ilişkiye girdiğini, 05.07.2008 tarihinde eniştesi İbrahim’i ... yerine çağırdığını, eniştesi ... yerine geldiğinde sanığın bahçedeki işlere yardım etmesini kendisinden isteyince eniştesinin de bahçeye gelmek istediğini söylediğini, eniştesiyle birlikte bahçeye gidecekken işi çıkması sebebiyle kendisinin gidemediğini, zaman zaman ustası olan sanığa bahçe işlerinde yardım ettiğini, mağdurun daha önce de aynı bahçeye annesi ve sanığın eşiyle birlikte gittiklerini, olay günü bahçede neler olduğunu bilmediğini, kendisinin olayı ...’nın anlatmasıyla öğrendiğini, ...’nın yönlendirmesiyle şikâyetçi olunduğunu, şikâyetten vazgeçmek için sanıktan 3.000 TL para alındığını, bu paranın da ...’nın eline geçtiğini, mağdurun yine ...’nın yönlendirmesiyle daha önce de ... ve Şenol isimli kişilerle birlikte olduğunu, bu nedenle bu şahısların ceza aldığını beyan ettiği, ... Gülkent Devlet Hastanesi Özürlü ... Kurulunca düzenlenen 27.01.2009 tarihli rapora göre; mağdurun eşi olan şikâyetçi ...’in kronik psikoz teşhisi konulduğu, % 80 oranında engelli olduğu, Anlaşılmaktadır. Mağdur ... (Sağtekin) ... Kollukta; “... isimli şahsı tanımaktayım. Erkek kardeşimin ustasıdır. Yedişehitler Mahallesinde bisiklet ve motosiklet tamiri yapar. Tamirci dükkânı vardır. 06.07.2008 tarihinde saat:09.00-10.00 sıralarında ... isimli şahıs ikamet ettiğimiz eve geldi ve eşim İbrahim’e ‘Benim bahçeye gitmem lazım, kirazlara ilaç atacağım, bana yardımcı olur musun?’ dedi. Eşim de bunun üzerine yardımcı olacağını söyledi ve evden üçümüz beraber ...'in arabası ile ...yolu üzerinde bulunan bahçeye gittik. Daha sonra orada biraz durduk ve çay içtik. Eşim kiraz toplamaya gitti, su kanalının içerisinde bulunan otları koparıyordu. Bu arada ... isimli şahıs ile ben tek kalmıştık. ... isimli şahıs da bana ‘Gel seninle meyve toplayalım.’ dedi ve ikimiz bahçeden uzaklaştık. ... isimli şahsın bahçesinin yaklaşık olarak 200-300 metre uzağında bulunan bir bahçede beklemeye başladık. ... bana bahçede saldırdı ve zorla tecavüz etti. Ben kendisine direndim, yapma dedim ama beni dinlemedi. Tam olarak 4 defa tecavüz etti. Daha sonra ... pantolonunu toparladı ve orada bulunan bir plastik bidon içerisindeki suyu uzattı ‘Bununla cinsel organının içini yıka.’ dedi. Ben de yıkadım. ... isimli şahıs eşimin bulunduğu yere doğru gitti. Ben de üzerimi toparladım ve arkasından eşimin yanına gittim. Bir müddet beraber oturduk, üçümüz arabaya bindik ve balıkçıya giderek balık aldık. ... isimli şahıs bana balıkları uzattı ve pişirmemi söyledi. Ben de balıkları pişirdim, yemeği yedik ve oradan ayrıldık. ... isimli şahıs beni ve eşimi arabasıyla eve bıraktı. Eve geldiğimizde ben olayı eşime anlattım. Daha sonra eşim bana bu olayın gerçekten olup olmadığını sordu. Çünkü ben şizofreni hastasıyım, bazen rüyamda hayal görürüm ve bunun gerçek olduğunu düşünürüm. Ama bu olay gerçekten oldu, ben bu olayı bire bir yaşadım. Korktuğum ve olayın şokunu üzerinden atamadığım içinde o an eşime anlatamadım. Zaten eşimde de aynı hastalık mevcuttur. Ben isteyerek ilişkiye girmedim. ... isimli şahıs bana tecavüz etmiştir. Bu olayla ilgili olarak hastaneden ırzıma geçilip geçilmediğine dair tanzim edilecek olan doktor raporu istiyorum. ... isimli şahıstan şikâyetçi ve davacıyım, benim psikolojim olumsuz yönde etkilendi, mağdurum mağduriyetimin giderilmesini istiyorum.”, Mahkemede; “Sanık bizim oraya geldi, çay koymuştuk içtik bahçeye gideceğini söyledi, ‘Siz de bana yardım eder misiniz, gelir misiniz?’ dedi, biz de 'tamam' dedik, eşim, ben kızım gittik, eşime 'Sen otur ağabeyim.' dedi, 'Biz gelesiye kadar çay koy.' dedi, benim elimden tuttu 'İlerde armut var, toplayalım.' dedi. Beni götürdü, sonra çocuğumun eline para verdi gönderdi, bana 'Hadi ilişkiye girelim, seni seviyorum.' dedi, 'Ben istemiyorum.' dedim, benimle orada ilişkiye girdi, bağıracaktım ama kimse yoktu bağıramadım, gittiğimiz yer uzaktı yapma dedim ama dinlemedi, sonra döndük orada eşime söyleyecektim ama olaydan korktum, bir anda ne olduğunu bilemedim, şoka girdim birbirine girerler diye eşime korktum söyleyemedim eve geldik evde en iyisi söyleyeyim dedim, eşime olayı söyledim, zorla bir kere bu olay oldu, ilişki sırasında eteğimi indirdi, ben karşı koydum istemiyorum dedim yapma dedim bağırdım ama dinlemedi, yere yatırdı, beni zorladı, kolumdan tuttu kolumu büktü çok ağladım yapma dedim ama dinlemedi, ... kardeşimin yanında çalışıyordu fazla tanımıyordum, olaydan sonra işi bıraktı, kızım 6 yaşında bu sene 7 yaşına bastı, çocuk sanık beni götürürken yanımızda idi sanık çocuğa para verince çocuk parayı alıp babasının yanına gitti, yuvası yıkılacağını söyledi, karımdan boşanacağım dediği için sanıktan şikâyetçi değilim, benim yüzümden yuvasının yıkılmasını istemem, o yüzden şikâyetçi değilim... 3.000 TL’yi bana verdiler, ben almak istemedim, sanık karısından ayrılacağını söyledi, parayı almak zorunda kaldım.”, Şikâyetçi ... Kollukta; “... Sağtekin benim resmi nikahlı eşimdir. Kendisinden iki çocuğum vardır. 06.06.2008 günü daha önceden tanıdığım ... ikamet ettiğimiz ... şehir merkezindeki evimize geldi. Bana ...yolu üzerindeki bahçesinde meyve toplanacağını söyledi. Ben, eşim... ve bahçe sahibi ... ...yolu üzerindeki bahçeye gittik. Yanımızda 5 yaşındaki kızımız ... da vardı. Ben kiraz toplamaya başladım. Bir ara ... eşim ...e ‘Tarlanın öbür tarafında armut ağaçları var, gel seni oraya götüreyim. Sen onları topla’ dedi, kızım ... da onlarla birlikte gitti. Kızım ... 10 dakika sonra yalnız olarak yanıma geldi. Bana ‘Amca bana para verdi, sen git dedi’ dedi. Yarım saat sonra eşim... ve ... yanıma geldiler. Her ikisi de neşeli idi. Akşamüzeri ...yolu üzerindeki balık çiftliğine balık almaya gittik. Tekrar çalıştığımız bahçeye geldik. Eşim... balıkları pişirdi. Hep beraber yedik. Akşam 21.00 gibi ... bizi aracı ile evimize bırakarak ayrıldı. ...'in bahçede kızım ...'a para vermesi ve yanlarından uzaklaştırması beni şüphelendirdi. Eşim ...e evde ‘... bahçede sana bir şey yaptı mı?’ diye sordum. Eşim bana ‘... bahçede yalnız kaldığımızda tehdit etti. Bana zorla tecavüz etti.’ dedi. Bizimle aynı evde oturan annem ... telefonla ...'i aradı. Kendisini yüzleşmek için eve davet etti. Ancak ... gelmedi. Biz de bunun üzerine Sanayi polis karakoluna müracaat ettik. Polisler bizi Jandarmaya gönderdiler. Eşimin ... raporunun aldırılmasını istiyorum. Eğer şüpheli eşime tecavüz etmişse kendisinden şikâyetçiyim.”, Mahkemede; “O gün sanık bize gelmişti bahçeye gidelim hava değişikliği olur bana yardım edersiniz dedi, o niyetle götürdü ama niyetinin bozuk olduğunu bilmiyordum, bahçeye gittik bir şeyler topladık, sonra sanık...e ilerde armut ağacı var diye götürdü, ondan sonra olay oldu, aynı gün şikâyetçi olduk, şikâyetçi değilim, yuvası yıkılacakmış, yalvardılar yakardılar o yüzden şikâyetçi değilim, benimle sanığın arasında baya bir mesafe vardı, onları göremiyordum, olay ...yolunda Barla'da oldu, bahçede oldu.”, Tanık ... Kollukta; “... benim gelinim olur kendisi Şizofren hastasıdır olayın meydana geldiği gün ben ...'da bulunan evimde idim bahçeye önceden de tanıdığımız ..., oğlum İbrahim ve gelinim... birlikte gittiler ben olayı saat 22.00 sıralarında oğlum ve gelinim olan... evimize geldiklerinde gelinim... bana ‘... bahçede tecavüz etti.’ dedi.”, Mahkemede; “Gelinim ve oğlum böyle istediği için Mahkemeye geldim, yuvası yıkılmasın diye şikayetten vazgeçelim diye istediler ben de şikayetimden vazgeçiyorum, kendi başıma ne yapabilirim ki, ...'ın ailesi geldi bizden rica ettiler, gelinim ve oğlum kabul ettiler, yuvası yıkılmasın diye şikâyetlerinden vazgeçiyorlar...Ben ...'in annesiyim, ...in ise kayınvalidesi olurum her ikisi de akıl hastası olan kişiler benim gözetimim ve bakımımla hayatlarını sürdürebiliyorlar sanıktan şikayetçiyiz.”, Tanık ... Mahkemede; “Ablamın daha önceden de böyle vakıaları vardı, bu olayla ilgili cumartesi günü motosiklet topluyorduk, parçalar kartondan çıkınca biriktirmeye başladım, o kartonları ustama söyleyerek enişteme vermek istedim, cumartesi günü eniştem dükkâna geldi ben çağırdım, daha önceden de ustamla bahçeye gidecektik pazar günü, eniştem de söyledi eniştem sizle ben de geleyim dedi, pazar günü saat 10'da buluşup bahçeye gittik, sonra benim işim çıktı usta ben gelemeyeceğim siz kendiniz gidin dedim, ustam bana sorarak enişten gidecek mi dedi ben de eniştem seni evde bekliyor ona uğrar gidersiniz dedim, daha sonra ustam ve ablamın bahçeye gittiklerini öğrendim, ablamın daha önceden hiçbir şeyi yoktu. Şikâyetçi olmamak için sanıktan 3.000 TL para alındı, bu para iki parça hâlinde ödendi, önce şikâyetçi olmamak yönünden 1500 lira sonra ise dava açılınca 1500 lira para alındı.”, Tanık Fazilet ... Mahkemede; “Ben anne olarak mağdur ve kocasının davadan vazgeçmelerini istemiyorum. Zira bunların hasta olduklarından istifade ettiler, bile bile yaptılar.”, Şeklinde beyanda bulunmuşlardır. Sanık ... Kollukta; “... Sağtekin isimli şahsı kalfamın ablası olması itibarıyla tanırım. 06.07.2008 günü saat:14.00-15.00 sıralarında benim B. ...Kasabası ...karayolu üzerine bulunan kiraz bahçemde yardımcı olmaları için İbrahim isimli şahsın evine gittim. Daha öncelerden İbrahim benim yanıma gelerek ‘Ağabey senin bahçende ... olursa beni çağır, ben çalışırım sen karşılığında bana kiraz ya da para verirsin.’ demişti. İbrahim hurdacılık yaparak geçimini sağlar, yani maddi durumları kötüdür. Ben de bu yüzden bana yardımcı olması için evine gittim ve kendisini çağırdım. İbrahim'in evine gittiğimde eşi... de oradaydı. Daha sonra ben,... ve İbrahim arabaya binerek B. ...köyünde bulunan bahçeme gittik. Bahçeye gittiğimizde saat 15.00 sıraları idi. Bahçede İbrahim bana ‘Ağabey ben biraz kiraz toplayacağım, daha sonra kanal içerisindeki otları toplarım.’ dedi. Ben de kendisine ‘Tamam sen git topla ben de kanala su vereyim.’ dedim. Bu esnada... ‘Ağabey ben de seninle geleyim.’ dedi ve beraber su kanalının bulunduğu yere geldik. Ben kanala baktım, kanal içerisinde su olmadığını gördüm ve aşağıdan su çevirmeye gittim. Bu esnada... kanalın başında bekliyordu. Ben tekrar kanalın yanına gittim ve kontrol ettim. Su kanala doğru geldi. Tam olarak oradan ayrılacaktım,... bana ‘Ağabey benim param yok, çocuklarıma ayakkabı bile alamıyorum, benimle ilişkiye gir ve bana ayakkabı parası ver.’ dedi. Ben de bunun üzerine orada kendisi ile ilişkiye girdim ve ...e 15 YTL para verdim. Bunun karşılığında bahçe içerisinde bir defaya mahsus olarak ilişkiye girdim. Fakat ben kendisi ile zorla ya da isteksiz olarak ilişkiye girmedim. 15 YTL karşılığında, param ile ilişkiye girdim. İlişki sonrası olay yerinde bulunan bir bidon su ile ikimiz de cinsel organlarımızı yıkadık. Daha sonra İbrahim'in yanına gittim, İbrahim kiraz topluyordu...., ben ve İbrahim bahçede biraz oturduk ve çay içtik. İbrahim bana ‘Ağabey benim karnım acıktı, yemek yiyelim sonra gidelim.’ dedi. Ben de kendisine ‘Ben balık alayım hep beraber gidelim, burada pişirir yeriz.’ dedim. Üçümüz arabaya bindik ve balık aldık. Balıkları... pişirdi, yemeğimizi yedik ve saat 18.30-19.00 sıralarında İbrahim ile ... i evlerine bıraktım, ardından eve gittim. Benim bu olay hakkında anlatacaklarım bu kadardır, ben kesinlikle zorla cinsel ilişkiye girmedim, üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum, ismi geçen... isimli şahıs geçimini fuhuş ile sağlar, hatta kolundaki bilezikleri dahi bu şekilde kazanmıştır. Bana iftira atan, gururumla oynayan ve çocuklarıma beni rezil eden... Sağtekin isimli şahıstan şikâyetçi ve davacıyım.”, Savcılıkta; “Ben atılı suçu kabul etmiyorum. Daha önce bu konu ile ilgili ayrıntılı ifademi Jandarmaya vermiştim o ifademi tekrar ederim. Orada da belirttiğim gibi olay günü Büyük...kasabasında bulunan kiraz bahçeme çalışmaya gitmiştik. Benimle birlikte... ve kocası İbrahim de vardı. Ben bir ara su tutmaya giderken... peşimden geldi. Bana çocuğuma ayakkabı alacağım, 15 YTL ver seninle birlikte olayım dedi. Ben kendisi ile ilişkiye girmek istemediğimi belirttim çünkü kocası İbrahim de yakınımızda ve bizi görüyordu. Olmaz dedim, ancak... ısrar edince 15 YTL’yi kendisine verdim ve kendisi ile bahçede bir defa cinsel ilişkiye girdim. Saat 16.00 sularında bahçeden ayrılıp şehre geldik. Gece saat 01.00 sularında ...in kaynanası ... telefon ile beni aradı ‘Biz jandarmaya seni şikâyete gidiyoruz.’ dedi. Benim de karakola gelmemi söyledi, ben ...'ya da olayın bu şekilde olduğunu telefonda söyledim kesinlikle ...e karşı herhangi bir zorlamada bulunmadım kendisini kandırmadım.... benim dükkânımda çalışan ... isimli kişinin kardeşidir. ...i yaklaşık 6 yıldır tanırım. Kendisi resmi olarak ... ile evlidir. İki tane de çocukları vardır. Kendisinin akıl hastası olduğunu kesinlikle bilmiyordum. Görünüm itibarıyla da normal bir kişi gibi görünmektedir. Dışarıdan bakma ve konuşma ile ...in akıl hastası olduğu anlaşılamaz. Cinsel ilişkiye girdiğimizde kocası 15 metre kadar yakınımızdaydı ve bizi gördü.... Sağtekin'in ifadesini kabul etmiyorum olay benim anlattığım gibi olmuştur. Ben daha önceden ... ve ...in abisi ...'yi bahçeme çalıştırmaya götürmüştüm o gün sadece İbrahim'i almaya gittim ancak ...in kaynanası ... ...in eline bir kova vererek sen de git vişne topla getir diye özellikle gönderdi.”, Mahkemede; “Ben ...i ağabeyi ... uzun yıllar yanımda çalıştığı için uzaktan tanırım. Ama kesinlikle hasta olduğunu bilmiyordum. Bu dava açıldıktan sonra öğrendim. Zaten kimse de ...le uzun süre beraber olmadıkça hasta olduğunu anlayamaz. Çünkü tüm hareketleri ve konuşması çok normaldir. Olay günü sabah ...in abisi ... ve kocası İbrahim’le bana ait olan ...yolunda bulunan bahçeye çalışmaya gidecektik. Ancak ... bana telefon açarak işi olduğunu eniştesi İbrahim'in evde beklediğini ve onu alarak gitmemi söyledi. Ben İbrahim’i almaya gittim. Biz İbrahim'le arabaya binip tam gidecektik ki ...in kayınvalidesi olan ... sen de git hava alırsın diyerek, ...i ve ...in kızını da bizimle gönderdi. Ben ...'yı da davet ettim ama nedense gelmedi. Bahçeye gittik oturup çay içerken belden aşağı muhabbete başladılar,... kocam beni hiç kıskanmaz, birbirimizi idare ediyoruz gibi imalı laflar söylemeye ve kocasıyla öpüşmeye başladı. Ben bahçeye su vermeye kanalın yanına gittim. Yanıma... geldi. Yanında kızı da vardı. Çocuğa '1 TL ver onu gönderelim.' dedi. Ben de 1 TL’yi verdim çocuk gitti. ‘Bana 15 TL verirsen seninle cinsel ilişkiye girerim, çocuğuma ayakkabı alacağım.’ dedi. Ben de istediği parayı verdim ve kocasının bizi rahatlıkla görebileceği bir yerde cinsel ilişkiye girdik. Kocasıyla aramızda 60 metre falan mesafe vardı ve görüş mesafesindeydik, çünkü aramızda hiç bir engel yoktu. İlişki bitince 5-6 saat daha tarlada kaldık. Ben işlerimi hallettim yemek yedik sonra hep beraber saat akşam 7 gibi geri döndük. Onları evlerine bıraktım ben de kendi evime gittim. Gece saat 1 civarı ... beni aradı ‘Gel konuşalım anlaşalım yoksa karakola gidip seni şikâyet edeceğiz.’ dediler, Ben gitmedim. Yaklaşık 1 ay önce benden olayı olduğu gibi anlatmaları karşılığında 3.000 TL para istediler. Ben de bu parayı verdim çünkü olayı olduğu gibi anlatmaları beni kurtaracaktı. Zaten parayı aldıktan sonra dilekçe verip ifadelerini değiştirdiler ve şikayetten vazgeçtiler ama mahkemede yine yalan beyanda bulundular. Hatta parayı bölüşürken de kavga etmişler, parayı veren arkadaşım Cavit Çiğdem ve...’in kardeşi ... bu duruma şahittir. Suçlamaları kabul etmiyorum. Ben ...le kendi rızasıyla birlikte oldum. Hasta olduğunu bilmem mümkün değildir. Normal insanlar gibi konuşup hareket etmektedir. Bu yüzden sayın Mahkemenizden beraatımı arz ve talep ediyorum.”, Şeklinde savunmada bulunmuştur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Cinsel saldırı" başlığını taşıyan 102. maddesi; "1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda, yedi yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır. 3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, b) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı, d) Silâhla veya birden fazla kişi tarafından birlikte, İşlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır. 4) Suçun işlenmesi sırasında mağdurun direncinin kırılmasını sağlayacak ölçünün ötesinde cebir kullanılması durumunda kişi ayrıca kasten yaralama suçundan dolayı cezalandırılır. 5) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması hâlinde, on yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. 6) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur." şeklinde iken, 28.06.2014 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun'un 58. maddesi ile yapılan değişiklik sonucu; "(1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel davranışın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır. (3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, b) Kamu görevinin, vesayet veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, c) Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş, evlat edinen veya evlatlık tarafından, d) Silahla veya birden fazla kişi tarafından birlikte, e) İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, İşlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır. (4) Cinsel saldırı için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. (5) Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur." hâlini almıştır. Suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan maddenin ilk fıkrasında cinsel saldırı suçunun temel şekli düzenlenmiş, ikinci fıkrasında ise vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli bir hâl olarak yaptırıma bağlanmıştır. Korunan hukukî değer, kişilerin cinsel özgürlüğü ve dokunulmazlığıdır. Cinsel saldırı suçunda failin kadın ya da erkek, evli veya bekâr olması mümkündür. Fail ile mağdurun farklı ya da aynı cinsiyetten olması da önemli değildir. Ancak, TCK’nın 102. maddesinde düzenlenen cinsel saldırı suçunun mağdurunun on sekiz yaşını tamamlamış olması gerekir. Cinsel saldırı kasten işlenebilir ve failin kastının suçun kanuni tanımındaki tüm unsurları, yani mağduru, cinsel davranışı, vücut dokunulmazlığının ihlalini ve mağdurun rıza göstermediğini kapsaması gerekir. Bu suçla korunan hukuki yarar üzerinde tasarrufta bulunabilen cinsel özgürlük olduğundan hukuki sınırlar içerisinde kalması şartıyla rızaya ehil mağdurun cinsel davranışa göstereceği rıza, fiili hukuka uygun hâle getirecektir. Maddenin ikinci fıkrasındaki nitelikli hâlin oluşması için vücuda organ veya sair cismin sokulması gerekir. Uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki zemine oturtulabilmesi için, akıl ve ruh hastalıkları nedeniyle fiil ehliyeti bulunmayan 18 yaşından büyüklerin cinsel dokunulmazlıkları ile bir yerde kalma ve bir yere gitme özgürlüklerinin bulunup bulunmadığının, dolayısıyla da bu konudaki rızalarının geçerli olup olmadığının belirlenmesi zorunluluğu doğmaktadır. Bunun için de Medeni Kanun’a başvurulması gerekmektedir. 4721 sayılı Medeni Kanun’un 13. maddesinde, yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkesin ayırt etme gücüne sahip olduğu, 10. maddesinde, ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyetinin bulunduğu, 11. maddesinde, erginliğin on sekiz yaşın doldurulmasıyla başlayacağı, 14. maddesinde, ayırt etme gücü bulunmayanların, küçüklerin ve kısıtlıların fiil ehliyetinin olmadığı, 15. maddesinde de kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiillerinin hukukî sonuç doğurmayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenlemelere göre, akıl ve ruh hastalıkları ile akıl zayıflığı nedenlerinden dolayı akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olan 18 yaşından büyüklerin cinsel dokunulmazlıkları ile bir yerde kalma ve bir yere gitme özgürlükleri ile ilgili açıkladıkları rızalarının geçerli olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. TCK’nın 30. maddesinde düzenlenen “Hata” hükümlerinin ele alınmasında fayda bulunmaktadır. 5237 sayılı TCK'nın "Hata" başlıklı 30. maddesi üç fıkra hâlinde; "Fiilin icrası sırasında suçun kanunî tanımındaki maddî unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır. Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır. Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır." şeklinde düzenlenmiş iken, 08.07.2005 tarihli ve 25869 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile eklenen; "İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz." biçimindeki dördüncü fıkra ile son hâlini almıştır. Madde gerekçesinde ise; “Madde metninde çeşitli hata hâlleri düzenlenmiştir. Birinci fıkrada suçun maddî unsurlarında hataya ilişkin hükme yer verilmiştir. Kast, suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik veya yanlış bilgi sahibi olunması durumu ise, maddî unsurlarda hata olarak adlandırılır. Böyle bir hata kastın varlığına engel olur. Örneğin, kişi vestiyerden kendisininki zannederek başkasının paltosunu alır. Keza, kişi gece karanlığında vahşi bir hayvan zannıyla hareketli bir cisme ateş eder. Ancak, gerçekte bu hareket eden cisim bir insandır ve dolayısıyla; bu insan ölür veya yaralanır. Örnek olarak verilen bu olaylarda failin bilgisi gerçeğe uysaydı; işlediği fiil haksızlık teşkil etmeyecekti. Bu nedenle hata hâlinde kasten işlenmiş bir suçtan söz etmek mümkün değildir. Fıkrada ayrıca, maddî unsurlarda hata hâlinde, taksirle sorumluluğa ilişkin hükme yer verilmiştir. Buna göre, meydana gelen neticeye ilişkin olarak gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsaydı böyle bir netice ile karşılaşılmazdı şeklinde bir yargıya ulaşılabiliyorsa; taksirle işlenmiş bir suç söz konusu olur. Ancak bu durumda neticenin taksirle gerçekleştirilmesinin kanunda suç olarak tanımlanmış olması gerekir. Bu nedenle, kendisinin sanarak başkasının çantasını alan kişinin yanılgısında taksirin varlığı kabul edilse bile; kanunda hırsızlık fiilinin ancak yararlanma kasdıyla işlenebileceği belirtildiği için; böyle bir olay dolayısıyla ceza sorumluluğu doğmayacaktır. Buna karşılık, av hayvanı zannederek gerçekte bir insana ateş edip onun ölümüne neden olan kişinin bu hatasında taksiri varsa, adam öldürme kanunda taksirle işlenen bir suç olarak da tanımlandığı için, böyle bir olayda fail, taksirle adam öldürme suçundan dolayı sorumlu tutulacaktır. Kastın varlığına engel olan hata, suçun sadece temel şekline ilişkin unsurlar hakkında değil, aynı zamanda failin daha ağır veya hafif ceza ile cezalandırılmasını gerektiren nitelikli unsurları bakımından da ortaya çıkabilir. İkinci fıkra ile kişinin, suçun nitelikli unsurlarına ilişkin hatasından yaralanması öngörülmüştür. Hükûmet Tasarısının 23 üncü maddesinin birinci fıkrasında 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 52 nci maddesinde düzenlemeye paralel olarak şahısta hata ve hedefte sapma hâli düzenlenmiştir. ‘Şahısta hata’ aslında bir ve ikinci fıkra hükümleri bağlamında düşünülmesi gereken bir durum olduğu için, bu hususa ilişkin ayrı bir hükme yer verilmesi gereksiz görülmüştür. Keza, hedefte sapma hâli ile ilgili olarak bu madde kapsamında düzenleme yapılmasına gerek görülmemiştir. Çünkü hedefte sapma hâlinde bir hata söz konusu değildir. Bu durumda suçların içtimaı hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gereken bir sorun söz konusudur. Nitekim, uygulamada da hedefte sapma, suçların içtimaı ve özellikle fikri içtima bağlamında ele alınmaktadır. Hükûmet Tasarısının 23 üncü maddesinin 3 üncü fıkra veya bendinde düzenlenen ‘hukuka uygunluk nedenlerinde hata’ ile ilgili hüküm, bölüm başlığına paralel olarak değiştirilmiştir. Madde metnindeki ‘hukuka uygunluk nedenleri’ yerine, ‘ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler’ ibaresi konulmuştur. Somut olayda söz konusu nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanabilecektir. Ancak, bunun için hatanın kaçınılmaz olması gerekir. Hatanın kaçınılabilir olması durumunda ise, kişi işlediği fiilden dolayı sorumlu tutulacak ve fakat bu hata, temel cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulacaktır.” biçiminde açıklamalarda bulunulmuştur. Hata (yanılma); genel olarak kişinin tasavvuru ve zihinden geçirdikleri ile gerçeğin birbirine uymaması anlamına gelen bir kavramdır. Hata kural olarak iradenin oluşum sürecine etki eder ve gerçeğin yanlış biçimde tasavvuru veya bilinmesi nedeniyle irade bozulmuş olarak doğar. Failin tasavvurunun konusu, dış dünyaya ait bir şeye ilişkin olabileceği gibi normatif dünyaya (kurallar alanına) dair de olabilir. Dış dünyayla ilgili şeyin olduğundan farklı bir biçimde algılanması hâlinde unsur yanılgısından (tipiklik hatası), normatif dünyaya ait gerçekliğin farklı biçimde değerlendirilmesi hâlinde ise yasak hatasından bahsedilir. Kısaca unsur hatası, bir algılama hatası olduğu hâlde; yasak hatası, bir değerlendirme hatasıdır. Hata, kastı ortadan kaldıran veya kusurluluğu etkileyen hata olmak üzere ikiye ayrılır. Suçun maddi unsurlarında (TCK'nın 30/1. maddesi), suçun nitelikli hâllerinde (TCK'nın 30/2. maddesi), hukuka uygunluk nedenlerinin maddi şartlarında (TCK'nın 30/1-3. maddesi) hata kastı kaldırır. Kusurluluğu ortadan kaldıran veya azaltan sebeplerin maddi şartlarında hata (TCK'nın 30/3. maddesi) ile haksızlık yanılgısı (yasak hatası) (TCK'nın 30/4. maddesi) kusurluluğu etkileyen hata şekilleridir. Kastı kaldıran hata türüne hukuka uygunluk nedenlerinin sınırındaki yanılgıyı da eklemek gerekmektedir (TCK'nın 27/1. maddesi.). TCK’nın 30. maddesinde çeşitli hata hâlleri düzenlenmiş olup maddenin birinci fıkrasında suçun maddi unsurlarında hataya ilişkin hükme yer verilmiştir. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi olup bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik ya da hatalı bilgi, maddi unsurlara ilişkin bir hatadır. Bu hatanın kastın varlığına engel olacak düzeyde bulunması hâlinde sanığa ceza verilmeyecektir. Suçun maddi unsurlarına ilişkin hata, eylemin suç teşkil etmesi için bulunması zorunlu hususlara ilişkin bir yanılmadır. Maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde, hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâlinin saklı olduğu belirtildiğinden, taksirle de işlenebilen bir suçun maddi unsurlarında tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu hataya düşülmesi kusurluluğu ortadan kaldırmayacaktır. Örneğin, gerekli dikkat ve özeni göstermeden gece gördüğü karartıya av hayvanı olduğunu düşünerek ateş eden ve bir kişinin ölümüne neden olan fail, taksirle öldürmeden sorumlu olacaktır. Öğretide bu konuya ilişkin olarak; "Suçun maddi unsurlarına ilişkin hata, eylemin suç teşkil etmesi için bulunması zorunlu hususlara ilişkin bir yanılmadır. Örneğin, arkadaşını ziyarete giden bir kimsenin, arkadaşının olduğu düşüncesiyle bir başkasının konutuna girmesi veyahut onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla rızaen cinsel ilişkide bulunanın, mağdurun reşit olduğunu düşünerek bu eylemi gerçekleştirmesi." (Artuk/Gökcen/Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, ... Yayınevi, 7. Baskı, s. 522), "Suçun maddi unsurlarında hata (unsur yanılgısı), müşahhas bir olayda suçun maddi unsurlarına müteallik hususlardaki bilgisizliği, eksik veya yanlış bilgiyi ifade eder. Bir başka ifadeyle, faildeki müşahhas olaya ilişkin tasavvurun gerçekle bağdaşmaması hâlidir. Bu hata, suça ilişkin kastı ortadan kaldırır. Bu hata hâlinde kasten işlenmiş bir haksızlıktan bahsetmek mümkün değildir. Failin bilgisi veya tasavvuru gerçeğe uysaydı; işlediği fiilin bir haksızlık teşkil etmeyeceği muhakkak olmalıdır." (İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi Genel Hükümler, Seçkin, 1. Baskı, 2005, s. 421), "Failin suç tipindeki bir unsurda yanılması, bu suçun kasten işlenmesini engeller. Bu takdirde suç taksirle işlendiği takdirde cezalandırılabilen bir suç ise, sorumluluk taksirli suçtan dolayıdır." (Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, ... Yayınevi,12. Baskı, s. 362) şeklinde görüşlere yer verilmiştir. Failin isnat olunan suçun maddi unsurlarına ilişkin hatası esaslı, diğer bir ifadeyle kabul edilebilir bir hata olursa, bu takdirde fail TCK'nın 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu hatasından yararlanacak, bunun sonucu olarak yüklenen suç açısından kasten hareket etmiş sayılmayacağından ve suçun taksirle işlenmesi hâli de kanunda cezalandırılmıyor ise CMK'nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatına karar verilmesi gerekecektir. İkinci fıkra ile, kişinin suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususundaki hatasından yararlanması öngörülmüş, buna göre, kardeşi olduğunu bilmediği bir kişiyi öldüren failin, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerinden olan kardeşini öldürmekten değil, kasten öldürmenin temel şeklinden sorumlu olacağı, değersiz zannederek değerli bir kolyeyi çalan fail hakkında ise değer azlığı hükmünün uygulanacağı ilke olarak kabul edilmiştir. Üçüncü fıkrada, ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait şartların gerçekleştiği konusunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişinin, bu hatasından yararlanacağı hüküm altına alınmış olup fıkrada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata, hem de kusurluluğu etkileyen hata hâlleri düzenlenmiştir. Failin bu fıkra hükmünden yararlanabilmesi için bulunduğu durum itibarıyla hatasının kaçınılmaz olması gerekmektedir. Hataya düşmenin kaçınılmaz olmasını, kusursuz olmak şeklinde anlamak gerekir (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku, Genel Kısım, Savaş Yayınevi, ... 2016, sayfa 194.). Bunun için fail, fiili işlediği sırada ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususundaki hatası nedeniyle kınanamamalı, dikkatsiz ve özensiz davranmış olmamalıdır. Maddeye 5377 sayılı Kanun'la eklenen dördüncü fıkrada ise, kişinin işlediği fiilden dolayı kusurlu ve sorumlu tutulabilmesi için, bu fiilin bir haksızlık oluşturduğunu bilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Buna göre fail, işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu konusunda kaçınılmaz bir hataya düşmüşse, diğer bir ifadeyle, eyleminin hukuka aykırı olmadığı, haksızlık oluşturmadığı, meşru olduğu düşüncesiyle hareket etmişse ve bu yanılgısı içinde bulunduğu şartlar bakımından kaçınılmaz nitelikte ise artık cezalandırılmayacaktır. Hatanın kaçınılmaz olduğunun belirlenmesinde, kişinin bilgi düzeyi, gördüğü eğitim, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevre şartları göz önünde bulundurulacaktır. Üçüncü ve dördüncü fıkraların uygulanması yönüyle kişinin kaçınılmaz bir hataya düşmesi şartı aranmakta olup hatanın kaçınılabilir olması durumunda kişi kusurlu sayılacak, diğer bir ifadeyle fiilden dolayı sorumlu tutulacak, ancak bu hata temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınacaktır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Mağdurun, 06.07.2008 tarihinde eşi olan şikâyetçi ... ve sanık ile birlikte sanığın bahçesine çalışmaya gittiği, şikâyetçi İbrahim’in yanından uzaklaşan sanık ile mağdurun cinsel ilişkiye girdikleri, sanığın eylemlerini cebir, tehdit ya da hile olmaksızın 18 yaşından büyük mağdurun rızası ile gerçekleştirdiği, ancak mağdurun beden ve ruh bakımından kendisini savunmasına engel teşkil edecek mahiyet ve derecede, şizofreni denilen ruh hastalığı bulunduğundan rıza açıklama ehliyeti olmadığı, cinsel ilişkinin gerçekleştiğini kabul eden sanığın mağdurun ruh hastası olduğunu bilmediğini savunduğu anlaşılan olayda; ... Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Ana Bilim Dalında görevli Prof. Dr. ..tarafından düzenlenen raporda; mağdurun duygu durumunun kararsız ve değişken, duygulanımının kısıtlı, reaksiyon süresinin uzun olduğunun, kısa cevaplar vererek konuştuğunun, işitsel halüsinasyon tariflediğinin, nicel yargılama ve soyutlamanın bozuk olduğunun ve düşünce akışının yavaşladığının; Adli Tıp Kurumunca düzenlenen raporda ise donuk bir ifadesi olan ve yavaş hareket eden mağdurun dış dünya ile ilgisinin sınırlı olduğunun, düşünce içeriğinin fakir ve düşünce akışının ise yavaş olduğunun, konuşma ve duygulanım da dahil olmak üzere fiziksel ve duygusal tepkilerde yavaşlama (psikomotor aktivite retarde) ve kaygı bozukluğu bulunduğunun, sınır mental retarde ve psikoz olduğunun, ruh sağlığının birçok cinsel travmaya bağlı bozulduğunun, sonuç olarak beden ve ruh bakımından kendisini savunmasına engel teşkil edecek mahiyet ve derecede olan şizofreni denilen psikiyatrik bozukluğun tespit edildiğinin, psikiyatrik hastalığı nedeniyle beden ve ruh bakımından kendini savunamayacağının ve hastalığının hekim olmayanlarca anlaşılabileceğinin belirtilmesi, Jandarma tarafından düzenlenen 07.07.2008 tarihli tutanakta; mağdurun olay yerini bildiğini beyan etmesine rağmen 2-3 saat boyunca olay yerini gösteremediğinin ve mağdurun anlatımında bozukluk, çelişki ve tutarsızlıklar olduğunun belirtilmesi nedeniyle mağdurdaki farklılığın kolluk görevlilerince de tespit edilebildiğinin anlaşılması, mağdur ve sanık ile tanık ...’ın beyanlarına ve dosya kapsamına göre mağdurun kardeşi olan tanık ...’nin motosiklet tamirciliği yapan sanığın ... yerinde suç tarihi itibarıyla 6-7 senedir çalıştığı, mağdurun eşi olan ve hakkında kronik psikoz teşhisi bulunan şikâyetçi İbrahim’in olaydan bir gün önce sanığın ... yerine gittiği, sanığın mağduru ve eşini olay günü kendi arabasıyla evlerinden alarak bahçeye götürdüğü, sonrasında ise evlerine geri bıraktığı ve mağdurun olay tarihinden önce de sanığın bahçesinde çalıştığı hususlarının birlikte değerlendirilmesi ile sanığın mağduru ve ailesini uzun süredir yakından tanıdığının anlaşıldığı, ilkokul mezunu olan, esnaflık yapan, mağdur ve ailesini yakından tanıyan ve suç tarihi itibarıyla 50 yaşında olan sanığın, mağdurdaki rahatsızlığı fark etmemesinin mümkün olmadığı, kaldı ki bu hususun Adli Tıp Kurumunca da mağdurdaki hastalığın hekim olmayanlar tarafından da anlaşılabileceğinin belirtilerek doğrulandığı, bu hâliyle sanığın eylemini, 18 yaşından büyük mağdurun akıl hastası olduğunu bilerek gerçekleştirdiği, bu bağlamda sanık hakkında "Hata" başlıklı TCK'nın 30. maddesinin uygulanamayacağı kabul edilmelidir. Bu itibarla, haklı nedene dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay (Kapatılan) 14. Ceza Dairesinin 18.12.2017 tarih ve 6392-6504 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA, 3- ... 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 15.11.2012 tarihli ve 7-347 sayılı hükmünün, sanığın on sekiz yaşından büyük ancak akıl hastalığı nedeniyle rıza açıklamaya ehil olmayan mağdureye yönelik nitelikli cinsel saldırı eyleminde TCK'nın 30. maddesinde düzenlenen "Hata" hükümlerinin uygulanma olanağının bulunmadığının gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 23.06.2022 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

1. Hukuk Dairesi, 2022/3120 E., 2024/112 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 713 üncü, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14 ve 17 inci maddeleri
1. Hukuk Dairesi         2022/3120 E.  ,  2024/112 K. "İçtihat Metni" ... MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2020/129 E., 2021/282 K. DAVACILAR : ..., ..., ... vekilleri Avukat ..., Avukat ... DAVALILAR : ... vekili Avukat ..., ... vekili Avukat ..., Hazine vekilleri Avukat ..., Avukat ..., ... Köyü Tüzel Kişiliği Adına Köy Muhtarlığı DAVA TARİHİ : ... HÜKÜM : Kısmen Kabul Taraflar arasında görülen tescil davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesince kararın bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Karar davacılar vekili, davalı Hazine vekili ve katılma yoluyla dahili davalı ... vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar; ... ilçesi, ... köyünde 340, 341, 342, 343 ve 344 parsel sayılı taşınmazlar arasında kalan ve tespit dışı bırakılan 140 dönüm arazi, yine aynı köyde kain 340 parsel içerisinde tapulama dışı bırakılan 30 dönüm kadar yer ile 362 parsel sayılı taşınmaz içerisinde tapulama dışı bırakılmış tahminen 70 dönüm kadar arazinin davacı ...’a miras kaldığını, ... ve eşinin rızai taksim yaptıklarını, 70 dönümlük tapulama dışı bırakılmış taşınmazın davacı ... adına ve 70 dönümlük arazinin davacı ... adına taksimen verildiğini, herkesin aralarında yapmış oldukları rızai taksime istinaden bu taşınmaz üzerinde ziraat yapmak suretiyle nizasız ve fasılasız olarak tasarrufta bulunduklarını ileri sürerek adlarına tescil edilmesini istemişlerdir. II. CEVAP Davalı Hazine, dava konusu olan yerin işgalciler olan ...,.. adlı şahısların tasarrufu altında olduğunu, ecrimisil ödediklerini, davacıların öncesinde işgalci olup ecrimisil ödediklerini, dava konusu yerin Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden ve ağaçlandırma projesi kapsamında Hazine adına tescilinin hazırlık aşamasında olduğunu, 57850 m2'lik yerin 503 ve504 parsel olarak Hazine adına tescil edildiğini, davacıların tespit dışı bırakılan tarla ile dava tarihi arasında 20 yıllık zaman aşımını doldurmadıklarını belirterek davanın reddini savunmuş, 11.06.2003 tarihli dilekçe ile Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 713/6 ıncı maddesi gereğince taşınmazın adına tesciline karar verilmesini istemiştir. III. MAHKEMENİN KARARI Kırıkhan Asliye Hukuk Mahkemesi 29.12.2005 tarih 1998/344E., 2005/530 sayılı kararı ile; fen bilirkişi raporunda 342 parsel içinde kalan ve tel çit ile çevrili kısmın davacıların zilyetliğinde olmadığı, kalan kısımda ise zilyetliği 20 yılı aşkın zamandır devam ettiği gerekçesiyle 76.300,875 m2 kısmın davacılar adına tesciline karar verilmiştir. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Birinci Bozma Kararı 1.Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 2. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 06.04.2006 tarihli ve 2006/1747 E., 2006/2310 K. sayılı kararıyla; komşu 341, 342, 480 ve 504 parsel sayılı taşınmazların kadastro tutanakları ve dayanağı belgeler getirilerek dava konusu yönün ne okuduğunun tespiti ve yasal ilanlar yapılması gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Kırıkhan Asliye Hukuk Mahkemesinin 25.01.2007 tarihli 2006/260 E., 2007/16 K. sayılı kararı ile; davanın kısmen kabulüne 76.300,875 m2 kısmın davacılar adına tesciline karar verilmiştir. C.İkinci Bozma 1.Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 2. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 22.03.2007 tarihli ve 2007/1266E., 2007/1743K. sayılı kararıyla, taşınmazın neden tescil harici bırakıldığı, komşu parsel kayıtları, hava fotoğraflarının temini ile rapor alınması, raporlar arasındaki çelişkilerin giderilmesi için karar bozulmuştur. D. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Kırıkhan Asliye Hukuk Mahkemesinin 14.02.2008 tarihli 2007/283 E., 2008/57 K. sayılı kararı ile; davanın kısmen kabulüne 76.165,10 m2 kısmın davacılar adına tesciline karar verilmiştir. E.Üçüncü Bozma 1.Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 2.Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 22.05.2008 tarihli ve 2008/2180 E., 2008/2775 K sayılı kararıyla eksik araştırma yapıldığı, bölgeye ilişkin topoğrafik haritaların getirilmediği, hava fotoğraflarının tarihlerinin tespit edilemediği, komşu parsellerin dayanak tapu ve vergi kayıtlarının dosya arasına alınmadığı, raporlar arasındaki çelişkinin giderilmediği gerekçesiyle karar bozulmuştur. F. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Kırıkhan Asliye Hukuk Mahkemesinin 24.11.2015 tarihli 2008/473 E., 2015/523 K sayılı kararı ile; davanın kısmen kabulüne 10.06.2015 tarihli bilirkişi raporunda belirtilen TH1, TH2, TH3 ve ZT1, ZT2, ZT3 harfiyle gösterilen 71.765,02 m²’lik kısmın davacılar adına tesciline karar verilmiştir. G. Dördüncü Bozma 1.Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine ve harç yönünden davacılar vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 2.Yargıtay (Kapatılan) 16. Hukuk Dairesinin 27.01.2020 tarihli ve 2019/5534 E., 2020/34 K. sayılı kararıyla; ... ve ...’nın davaya dahil edilmesi suretiyle taraf teşkilinin sağlanması yönünden karar bozulmuştur. H. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Kırıkhan Asliye Hukuk Mahkemesinin 30.03.2021 tarihli 2020/129 E., 2021/282 K. sayılı kararı ile; taraf teşkili sağlanmak suretiyle dava konusu taşınmazın kullanılmasında TMK 713 üncü maddesindeki şartlar oluşmadığı halde davanın reddi gerekirken raporların okunmasında hataya düşüldüğünden davanın kısmen kabulü ile 10.06.2015 havale tarihli raporda TH1, TH2, TH3 ve ZT1, ZT2, ZT3 harfiyle gösterilen toplamda 71.765,02 m²’lik taşınmazın son parsel numarası verilerek tarla vasfı ile davacılar adına tesciline karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine ve ..., süresinden sonra davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1.Davacılar vekili temyiz dilekçesinde; hüküm kısmının 3 üncü maddesinde belirtilen 16.118,27 TL harcın kendilerinden tahsiline karar verilmesinin hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir. 2.Davalı Hazine temyiz dilekçesinde; Kadastro Kanunu'nun 17 inci maddesi şartlarının oluşmadığını, taşınmazın Hazine adına tescili gerektiğini, harç, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin doğru hesaplanması gerektiğini, reddedilen kısım yönünden vekalet ücreti verilmesi gerektiğini belirterek kararın bozulmasını istemiştir. 3.... vekili temyiz dilekçesinde; kabul kararının hatalı olduğunu, vekalet ücreti hesaplarının doğru yapılmadığını, reddedilen talep yönünden lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğini belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, kadastro çalışmalarında tespit harici bırakılan taşınmazın tescili istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 713 üncü, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14 ve 17 inci maddeleri 01.06.1990 tarih, 3/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 297 inci ve 298/2 nci maddeleri 3. Değerlendirme 1. ... ilçesi, ... köyünde bulunan dava konusu taşınmazın 1976 yılında yapılan kadastro çalışmalarında “taşlık” olarak tespit harici bırakıldığı, hükme esas alınan 10.06.2015 tarihli fen, jeodezi, jeoloji ve ziraat bilirkişi ortak raporunda TH1 ile gösterilen 54.850 m2, TH2 ile gösterilen 3.000 m2 TH3 ile gösterilen 2800 m2 yerin imar ihya edilerek tarla haline getirildiği, bu kısım ile çevre parsellerin arasında taşlık ve kayalık yerlerin bulunduğu, ZT1 harfi ile gösterilen 395,80 m2, ZT2 ile gösterilen 1624,04 m2 ve ZT3 ile gösterilen 9.095,68m2 yerin ise zeytinlik ve taşlık olduğu, 1950 ve 1985 tarihli hava fotoğraflarında dava konusu yerin taşlık ve kayalık olarak görüldüğü, her iki fotoğrafta da imar ihya edilmediğinin tespit edildiği, 1988 tarihli haritada da taşlık olarak görüldüğü, zeytin ağaçlarının 14-15 yaşlarında bakımsız ve gelişmemiş olduğu, TKGM ve UYAP üzerinden yapılan incelemede dava konusu alanın içinde kaldığı anlaşılan 13.579,74 m2 yerin 15.04.2022 tarihli ihdas işlemi ile Hazine adına ham toprak vasfı ile 653 parsel olarak tescil edildiği anlaşılmaktadır. 2.Hemen belirtilmelidir ki, hükmün davacılar vekiline 05.05.2021 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edildiği, adı geçenin yasal 15 günlük süre geçtikten sonra hükmü 21.05.2021 tarihinde temyiz ettiği anlaşılmaktadır. 3.Öte yandan; bilindiği üzere mahkeme kararları, gerekçesi ve hüküm fıkrası ile bir bütün olup gerekçe ile hüküm sonucu arasında açık bir çelişkinin bulunmaması asıldır. Gerekçede gösterilen nedenlerle hüküm kısmının birbirine uymamasının çelişki yaratacağı ve kararların farklı ve çelişkili olmasının mahkemelere olan güven ilkesini zedeleyeceği kuşkusuzdur. Mahkemece yapılacak iş, yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ve ilkeler gözetilerek anlaşılabilir ve denetlenebilir nitelikte gerekçe içeren, hüküm sonucuna uygun bir karar vermek olmalıdır. 4-Somut olayda, Mahkemece; her ne kadar tanıklar ve mahalli bilirkişiler dava konusu taşınmazı davacının dava tarihinden 30 yıl öncesinden keşif tarihine kadar kullandığını iddia etmişlerse de alınan bilirkişi raporundaki hava fotoğrafı ve zeminin çakıştırılmasından 1950 ve 1985 yılındaki bilgilerde taşlık ve kayalık olduğu, dava tarihinde geriye doğru 20 yıllık zilyetlik süresinin tamamlanmadığı, zilyetlik şartları oluşmadığı, davanın reddi gerektiği, ancak raporların okunmasında hataya düşüldüğünden davanın kabulüne dair hüküm kurulduğu belirtilmiştir. 5.Hal böyle olunca, hüküm kurmaya yeterli bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle davanın reddine karar verilmesine ilişkin gerekçede isabetsizlik bulunmamakla birlikte gerekçe ve hüküm arasında çelişki oluşturulması doğru olmadığı gibi karardan sonra Hazine adına ihdasen tescil edilen kısım gözetilerek (dava konusu taşınmaz içerinde kalıp kalmadığı da tespit edilmek suretiyle) davalı Hazine’nin tescil talebine ilişkin olumlu-olumsuz bir karar verilmeksizin yazılı şekilde hüküm tesisi de isabetli değildir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 6100 sayılı HMK'nun geçici 3 üncü maddesi yollamasıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 432 inci maddesi uyarınca davacılar vekilinin temyiz dilekçesinin REDDİNE, Davalı Hazine ve dahili davalı ... vekilinin yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün 6100 sayılı Kanun'un geçici 3 üncü maddesi yollaması ile 1086 sayılı HUMK’un 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, sair hususların şimdilik incelenmesine yer olmadığına, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgililere iadesine, Dosyanın Mahkemesine gönderilmesine, Kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 09.01.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2023/3863 E., 2024/1875 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varKonya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi
tam metni aç
4721 sayılı Türk Madeni Kanunu 13, 14, 15 ve 405 inci maddeleri.
3. Hukuk Dairesi         2023/3863 E.  ,  2024/1875 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Konya Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki ehliyetsizlik hukuki sebebine dayalı sözleşmenin geçersizliğinin tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince sözleşme mutlak butlanla ortada olmadığı için, karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilmiştir. Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusu kabul edilerek kararın kaldırılmasına, davalı TOKİ Başkanlığı aleyhine açılan davanın husumet yokluğundan reddine ve davalı ... aleyhine açılan davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı ... vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili; davacıların babası olan muris Mevlüt Cengiz'in vefat ettiğini, vefatından önce taşınmazının kentsel dönüşüm amacı ile kamulaştırılarak karşılığında iki daire verildiğini, murisin dairelerden birini eşi olan davalı ...'e devir sözleşmesi ile devrettiğini, devrin geçersiz olduğunu zira murisin akli dengesinin yerinde olmadığını ileri sürerek sözleşmenin geçersizliğinin tespitine ve iptaline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı TOKİ vekili; idarenin yaptığı işlemlerin usul ve yasaya uygun olduğunu, mahkeme aksi kanatte ise sözleşme yetkisi olan Halk Bank Ilgın Şubesinin sorumlu olmadığını, sözleşme yapılan kişilere ilişkin sağlık raporu ve benzeri belgeleri incelemek ve araştırma yetkisinin Halk Bankasında bulunduğunu, Halk Bankasını ihbar ettiklerini savunarak, davanın reddini istemiştir. Davalı ... vekili; iptali istenen sözleşmesinin resmi devlet organı tarafından yapıldığını, noter vasıtası ile yapılmasını gerektirir bir durumun olmadığını, sözleşmenin vesayet kararının verilmesinden önce yapıldığını, davalının iyi niyetli olduğunu, resmi kurum işlemlerine güvenerek iş bu taşınmazı aldığını, aldıktan sonra aylık taksitlerini ödediğini ve ödemeye de devam ettiğini belirterek davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; "her ne kadar vasi atamasının sözleşme tarihinden sonra olsa da sözleşme tarihinden önce 15.11.2016 tarihli sağlık kurulu raporu ile murisin ehliyetinin bulunmadığının açık ve bariz olduğu," gerekçesiyle devir sözleşmesinin mutlak butlanla batıl olduğunun tespiti ile iptale konu sözleşme olmadığından, karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacılar vekili; mahkemece sadece yapılan işlemin batıl olduğunun tespitine karar verilmesinin eksik olduğunu, mukavelenin de iptaline karar verilmesi gerektiğini ve vekalet ücreti tayin edilmemesinin hatalı olduğunu belirterek, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir. C.Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; "Bu halde sözleşmenin yapıldığı 14.03.2017 tarihinde davacıların murisinin fiil ehliyetinin bulunmadığı, yaptığı sözleşmenin hukuki sonuç doğurmayacağı ve mutlak butlanla batıl olduğu açık olmakla, ilk derece mahkemesinin davacıların sözleşmenin geçersizliğinin tespitine ilişkin mahkeme kararı almakta hukuki yararlarının olduğunu kabul ederek, sözleşmenin geçersizliğinin tespitine ilişkin karar vermesi gerekirken, sözleşmenin geçersiz olduğu tespit edip hükümde bu konuda karar verilmesine yer olmadığına şeklinde hüküm kurması doğru olmamıştır." gerekçesiyle istinaf başvurusunun kabulü ile davalı TOKİ Başkanlığı aleyhine açılan davanın husumet yokluğundan reddine, davalı ... aleyhine açılan davanın kabulüne ve sözleşmenin geçersizliğinin tespitine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı ... vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı ... vekili; iptaline karar verilen sözleşmenin düzenlenme tarihinin 14.03.2017 olduğunu, Muris Mevlüt Cengiz'in ise 17.05.2017 tarihinde kısıtlandığını, sözleşme tarihi ile kısıtlanma tarihi arasında iki ay olduğunu, sözleşme yapıldığında vesayet kararı henüz verilmediği için yapılan sözleşmenin geçerli olacağını, iyi niyetli müvekkilinin resmi kurumlar gözetiminde yapılan işlemlere güvenerek devir sözleşmesini imzaladığını, davacıların murise bakmadıklarını ve murisin ihtiyaçlarını müvekkilinin karşıladığını iddia ederek kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, ehliyetsizlik hukuki sebebine dayalı sözleşmenin geçersizliğinin tespiti istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 4721 sayılı Türk Madeni Kanunu 13, 14, 15 ve 405 inci maddeleri. 2. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu 27 nci maddesi. 3. Değerlendirme Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle devir sözleşmesinin yapıldığı tarihte murisin fiil ehliyetinin bulunmadığına ilişkin sağlık raporunun bulunmasına ve sözleşmenin geçersizliğinin tespiti hususunda davacıların hukukî yararı olmasına göre davalı ... vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesi uyarınca ONANMASINA,Aşağıda yazılı bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine,Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 10.06.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2023/1107 E., 2023/2896 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
4721 sayılı Türk Medeni Kanun'un 9 uncu, 10 uncu, 13 üncü, 14 üncü, 15 inci ve 409/2 nci maddeleri;
3. Hukuk Dairesi         2023/1107 E.  ,  2023/2896 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi DAVA TARİHİ : 07.03.2013 Taraflar arasında İlk Derece Mahkemesinde görülen sözleşmenin iptali davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesince davanın reddine dair İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanı reddine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararı davacı ... vekili ve bir kısım davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı ... vekili; müvekkilinin vasisi olduğu ...'in vesayet altına alınmadan önce demans ve Parkinson hastalıklarının tedavisini gördüğünü, 1982 yılında da kısıtlandığını ancak sonrasında 1983 yılında kısıtlama kararının kaldırıldığını, o zamandan bu yana fiil ehliyetine haiz olmadığını, ...'in bu sağlık durumundan faydalanan davalıların vekalet alarak bu aldıkları vekaletle birbirlerine davacının mal ve haklarını satış suretiyle aktardıklarını, yapılan işlemler önncesinde tek bir doktordan usulsüz şekilde fiili ehliyetinin yerinde olduğuna ilişkin raporlar aldıklarını, bu raporların babasının gerçek sağlık durumunu yansıtmadığını, bu nedenle davalı ... tarafından fiil ehliyetine sahip olmayan ...'ten alınan 15.09.2010 tarihli vekaletname ile ...'e ait dosya alacağının diğer davalı ...'e temlikine ilişkin Üsküdar 2. Noterliğinin 16.09.2010 tarihli temliknamesinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalılar vekili; vesayet altına alınan ...'in iptali istenen temlikname ve vekaletname düzenlenirken fiili ehliyetine sahip olduğunu ve vesayet altında olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI: İlk Derece Mahkemesinin 05.11.2015 tarihli ve 2013/166 E., 2015/457 K. sayılı kararıyla; ''Adli Tıp Kurumu raporuna göre ...'in ...' e vermiş olduğu vekaletname tarihi ve temlik sözleşmesinin düzenlendiği 16.09.2010 tarihi itibariyle akli melekelerinin yerinde olduğunun sabit olduğu '' gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Mahkemenin 05.11.2015 tarihli ve 2013/166 E. 2015/457 K. sayılı kararına karşı, süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 23.01.2019 tarihli ve 2018/6889 E. 2019/551 K. sayılı ilamıyla; "Mahkemece, Adli Tıp Kurulundan alınan raporda 16.09.2010 tarihinde temlik edenin fiili ehliyetinin yerinde olduğu kanaati bildirildiği, başka bir dosyada alınan Adli Tıp Kurul raporunda davacının 2011 yılında fiili ehliyete sahip olmadığı, sonrasında alınan Genel Kurul raporunda ise kişinin fiili ehliyetine sahip olduğu sonucuna varıldığı, benzer dosyalarda alınan raporlar arasında çelişkiler olduğu, ...'in vekalet verdiği ve temlikname düzenlendiği tarihlerde fiili ehliyetine sahip olup olmadığı konusunda Üniversitelerin ilgili ana bilim dallarında çalışan konusunda uzman bilirkişilerden bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesinin doğru görülmediği'' gerekçesi ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir. B. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; ''bilirkişilerce sunulan 01.11.2021 tarihli raporda 1928 doğumlu, 22.03.2016 tarihinde vefat eden ... hakkında sözleşmenin yapıldığı tarihin öncesinde, sözleşmenin yapıldığı gün ve sonrasında farklı hastanelerden verilen çok sayıda “fiil ehliyetine haiz olduğuna dair” raporların mevcut olduğunun görüldüğü, demans tanısı ile ilgili en eski kayıtların 27.07.2010 tarihinde olduğu ve bunun sözleşmenin yapıldığı tarihe teşmil ettirilemeyeceği, sözleşmenin yapıldığı 19.08.2009 tarihinde fiil ehliyetinin tam olduğu tıbbi kanaatinin oluştuğunun belirtildiği, hile, aldatma ve gabin iddiaları yönünden de dosyada bozma öncesinde yapılan yargılamada da taraflara delillerini sunmak üzere kesin sürelerin verildiği, mevcut deliller birlikte değerlendirildiğinde davacı yanın asıl dayanakları olan ehliyetsizliğe ilişkin iddialarının soyut nitelikte olduğunun bilirkişi raporu ile sabit olduğu, ehliyet haricindeki sair iddiaların da mevcut delil durumu ile ispatlanamadığı '' gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davacı ... vekili ve bir kısım davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1. Davacı ... vekili; temlik işleminin fiil ehliyeti, hile, aldatma ve gabin nedeniyle de iptali istendiği halde fiil ehliyetine ilişkin rapor aldırıldığını, diğer iddialar yönünden değerlendirme yapılmadığını, Mahkemeden bu konuda keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasının istendiğini, vekil tayin edilen kişinin vekaletnemeden bir gün sonra temlikname ile kendi öz kardeşi lehine kazandırıcı işlem yaptığını, aldatma ve hile unsurlarının bulunduğunu, ehliyetsizlik konusunda yapılan inceleme sonucunda, hile, gabin ve aldatma gibi irade sakatlıklarının bulunup bulunmadığının da değerlendirilmesi gerektiğini'' belirterek hükmün bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. 2. Bir kısım davacılar vekili; Muris ...'in parkinson hastası olduğunun, SGK kayıtlarında yer alan ve yeni elde edilen 11.10.2010 tarihli raporla sabit olduğunu, temlikname işleminin;ehliyetsizlik, gerçekte bir bedel ödenmediği için muvazaa, hile ve gabine dayanarak iptalinin istendiği fiil ehliyeti bulunduğu kanaatine varıldığında diğer iddialarının araştırılması gerekirken bu hususlarda bir araştırma yapılmadığını, temlik edilen ipoteğin gerçek bedelinin belirlenmesi için bilirkişi incelemesi yaptırılıp temlik bedeli ile kıyaslanması gerektiğini belirterek hükmün bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; kısıtlı tarafından verilen vekaletname ile düzenlendiği iddia edilen temlik sözleşmesinin, ehliyetsizlik, gabin, hile ve aldatma nedeniyle iptali istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 4721 sayılı Türk Medeni Kanun'un 9 uncu, 10 uncu, 13 üncü, 14 üncü, 15 inci ve 409/2 nci maddeleri; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) geçici 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası atfıyla uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı Kanun) 428 inci maddesi ile 439 uncu maddesinin ikinci fıkrası. 3. Değerlendirme 1. Temyiz olunan Mahkeme kararı; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup, davacı ... vekili ve bir kısım davacılar vekilinin aşağıdaki maddelerin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2. Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme ve değerlendirme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun; "fiil ehliyetine sahip olan kimse kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir" biçimindeki 9 uncu madde hükmüyle hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlanmış; 10 uncu maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek "ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır" hükmünü getirmiştir. "Ayırtım gücü eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, 13 üncü maddesinde; "yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir" denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca; ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir. 3. 4721 sayılı Türk Medeni Kanun'un 15 inci maddesinde de; "ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmama nedeniyle kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere yapacağı işlemlere sonuç bağlanamaz," yine aynı kanun'un 409/2 nci maddesinde de; akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceği öngörülmüştür. 4. Somut olaya gelince, Mahkemece; bozma ilamı doğrultusunda Üniversitelerin ilgili ana bilim dallarında çalışan konusunda uzman bilirkişilerden 01.11.2021 tarihli rapor alınmış ve bu rapora göre hüküm tesis edilmiş ise de davada iptali talep edilen 16.09.2010 tarihli temlikname ve dayanağı olan 15.09.2010 tarihli vekaletname tarihi itibariyle Mehmet Ateşin fiil ehliyetine haiz olup olmadığının incelenmesi gerekirken, hataen 19.08.2009 tarihi itibariyle fiil ehliyetine haiz olup olmadığı noktasında değerlendirmeleri içerir rapor düzenlendiği anlaşıldığından, rapor, bu haliyle hüküm kurmaya elverişli değildir. 5- Bu durumda Mahkemece yapılması gereken ...; önceki bozma ilamında belirtilen raporlar irdelenecek şekilde, davada iptali talep edilen 16.09.2010 tarihli temlikname ve dayanağı olan 15.09.2010 tarihli vekaletname tarihleri itibariyle Mehmet Ateşin hukuki işlem ehliyetine sahip olup olmadığı noktasında Üniversitelerin ilgili ana bilim dallarında çalışan konusunda uzman bilirkişi heyetinden denetime uygun ek rapor alınarak sonuca uygun bir karar vermek olmalıdır. 6. Açıklanan nedenlerle yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, hükmün bozulmasına karar verilmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Davacı ... vekili ve bir kısım davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. Temyiz olunan Mahkeme kararının 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı Kanun) 428 inci maddesi uyarınca BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz harçlarının istek halinde temyiz edenlere iadesine, 6100 sayılı Hukuk Mahkemeleri Kanunu'nun Geçici 3 üncü maddesi atfıyla 1086 sayılı Kanun'un 440 ıncı maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.10. 2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2019/216 E., 2023/591 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
4721 sayılı Medeni Kanun'un 13. maddesinde, yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkesin ayırt etme gücüne sahip olduğu vurgulandıktan sonra 16.
Ceza Genel Kurulu         2019/216 E.  ,  2023/591 K. "İçtihat Metni" YARGITAY DAİRESİ : (Kapatılan) 14. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Asliye Ceza SAYISI : 339-914 I. HUKUKİ SÜREÇ Özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanık ...'ın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 134/1-2. cümle, 62/1, 52/2-4, 63 ve 54. maddeleri uyarınca 6.080 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye, mahsuba ve müsadereye ilişkin Tokat 2. Asliye Ceza Mahkemesince 21.12.2009 tarih ve 339-914 sayı ile verilen hükmün, sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyanın gönderildiği Yargıtay (Kapatılan) 14. Ceza Dairesinin 13.02.2014 tarihli ve 2950-1651 sayılı, Yargıtay 12. Ceza Dairesinin ise 22.12.2014 tarihli ve 9439-26259 sayılı karşılıklı görevsizlik kararları üzerine görev uyuşmazlığını çözümleyen Yargıtay Ceza Daireleri Başkanlar Kurulunun 13.09.2018 tarihli ve 110-172 sayılı kararıyla dosyanın intikal ettiği Yargıtay (Kapatılan) 14. Ceza Dairesince 13.11.2018 tarih, 8071-6663 sayı ve oy çokluğuyla; "Sanığın, mağdurenin çıplak görüntülerini cep telefonuna kaydetmesi şeklinde gerçekleşen eyleminin 5237 sayılı TCK'nın 226/3-c.1. maddesinde düzenlenen müstehcenlik ve 134/1. maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal suçlarını oluşturduğu; tek eylemle birden fazla suçun oluşması nedeniyle sanık hakkında aynı Kanun'un 44. maddesinde yer alan fikri içtima hükmüne göre bu suçlara ilişkin en ağır cezayı öngören TCK'nın 226/3-c.1. maddesinin uygulanması gerektiği gözetilmeden, suç vasfının tayininde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde aynı Kanun'un 134/1. maddesi ile mahkûmiyetine karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Daire Üyesi M. Çorumlu; "TCK'nın 226/3. maddesinde suçun konusu çocuğun kullanıldığı müstehcen üründür. Kanunda müstehcen görüntü, yazı ve sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukları kullanan şeklinde ifade edilmiştir. Kanun gerekçesine baktığımızda '3. fıkrada çocukları korumaya yönelik iki suç tanımına yer verildiği, bunlardan bir tanesinin 'müstehcen görüntü, yazı ve sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılması', ikinci suçun ise 'ürünlerin ülkeye sokulması, çoğaltılması, satışa arzı, satışı, nakli, depolanması, ihracı bulundurulması ya da başkalarının kullanımına sunulması' fiillerinden birinin işlenmesi ile oluşacağı anlaşılmaktadır. Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre 'üretim' ekonomik bir etkinlik sonucu ürün elde etmek, oluşturmak, yaratmak, meydana getirmek anlamlarına gelmektedir. (Çocuğun kullanıldığı müstehcen film çekmek) 'Ürün' (Ekonomi) insan ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik, üretilen, maddi olan (mal) ve maddi olmayan (hizmet) üretilmiş unsurların genel adı olarak değerlendirilir. Kanunumuzda müstehcenlik kavramı tanımlanmamıştır. Müstehcenlik kavramının İngilizce karşılığı 'Obscenity' olan hukuki bir terim olup halk arasında 'porno' veya 'çocuk pornografisi' olarak bilinen bir suç tipidir. Bizim uygulamamızda bu kavramın Arapça karşılığı olan 'Hücnet' kelimesi ile karşılığını bulan 'edep ve ahlaka aykırı, haya duygularını incitici' eylem ve davranışlar olarak tanımlanmıştır. Ülkemizin taraf olduğu Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin 34/e maddesiyle 'çocukların pornografik nitelikteki gösterilerde ve malzemede kullanılarak sömürülmesini önlemek amacıyla her türlü önlemi alma', Uluslararası Çalışma Örgütünce kabul edilen 182 sayılı Kötü Şartlardaki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Önlemler Sözleşmesi'nin 1 ve 3/b maddeleriyle 'pornografik yayınların üretiminde veya pornografik gösterilerde kullanılmasını, bunlar için tedarikini ya da sunumunun yasaklanmasını ve ortadan kaldırılmasını temin edecek ivedi ve etkin tedbirler alma', ayrıca Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği ve Çocuk Pornografisi ile ilgili İhtiyari Protokol'ün 1. 2/c. 3/1. 3/1-c ve 3/3. maddeleriyle de, 'ülke içinde veya ülke dışında veya ferdi veya örgütlü bir biçimde işlenmiş olup olmadığına bakılmaksızın çocuk pornografisinin üretimi, dağıtımı, yayılması, ithali, ihracı, sunumu, satışı veya kasıtlı zilyetliğini suç ve ceza yasalarının tam anlamıyla kapsamı içine girdiğini garanti etme ve fiillerin vahametini dikkate alan uygun cezalarla cezalandırılabilir suçlar haline getirmeyi kabul ettiği, bu uluslararası yükümlülükler paralelinde düzenlenen 5237 sayılı TCK'nın 226/3. maddesinde çocukların kullanıldığı müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin ülkeye sokulması çoğaltılması, satışa arzı, satışı, nakli, ihracı veya başkalarının kullanımına sunulmasının yanında, bu ürünlere olan talebin azaltılmasının da çocuklara dolaylı koruma sağlayacağı düşünülerek, kasıtlı olarak yapılan kişisel amaçlı bulundurma ve depolamanın da suç sayıldığı, müstehcen görüntülerin miktarına, niteliğine ve oluşturulma biçimine göre uzun süre içerisinde ve kasten yapıldığı anlaşılan çocuk pornografisine ilişkin çok sayıda görüntüyü bilgisayar sistemi vasıtasıyla temin edip bilgisayarına ve CD'ye sistematik biçimde depolama ve bulundurma fiilinin kişisel amaçlı dahi olsa 5237 sayılı TCK'nın 226/3. maddesine uyan suçu oluşturacağını kabul etmiştir. Somut olayımızda sanığın katılanın rızası ile girdiği cinsel ilişki görüntülerini cep telefonuna kaydetmesi şeklindeki eyleminin TCK'nın 134. maddesinde belirtilen özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturacağı, söz konusu görüntülerin kanunun aradığı anlamda bir ürün ve üretim olmadığı gibi sistematik bir şekilde depolama ve bulundurmadan da söz edilemeyeceğinden TCK'nın 226/3. maddesinde düzenlenen müstehcen görüntü yazı ve sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılması ve bu ürünlerin depolanması suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı, aksi halde TCK'nın 2. maddesinde düzenlenen 'Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez.' ve 'Suç ve ceza içeren hükümler kıyasa yol açacak biçimde genişletici yorumlanamaz.' ilkelerine aykırılık teşkil edeceği kanaati ile sayın çoğunluğun müstehcenlik suçuna ilişkin görüşlerine katılmıyorum" gerekçesiyle karşı oy kullanmıştır. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 01.02.2019 tarih ve 200746 sayı ile; karşı oyda yer alan düşünce doğrultusunda itiraz yoluna başvurulmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 14. Ceza Dairesince 12.03.2019 tarih ve 1741-8154 sayı ile itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSU Sanık hakkında reşit olmayanla cinsel ilişki suçundan zamanaşımı nedeniyle düşme kararı verilmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan verilen mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 15 yaşından büyük, 18 yaşından küçük mağdure ile girdiği cinsel ilişkiyi kayda alan, mağdurenin çıplak fotoğraflarını çeken ve bu kayıtları cep telefonunun hafızasında saklayan sanığın eyleminin, TCK'nın 226/3. maddesindeki müstehcenlik suçunu mu yoksa aynı Kanun'un 134. maddesindeki özel hayatın gizliliğinin ihlali suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkin olup özel hayatın gizliliğinin ihlali suçunu oluşturduğunun kabul edilmesi hâlinde dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Olay tarihi itibarıyla 18 yaşındaki sanık ile 16 yaşındaki katılanın bir süredir arkadaş oldukları ve olay günü sanığın tuttuğu otel odasında sabah saat 08.30'dan öğleden sonra saat 16.00'ya kadar birlikte kaldıkları, bu süre zarfında katılanın bilgisi ve rızası dahilinde sanığın cep telefon kamerası ile katılanın çıplak fotoğraflarını çektiği ve cinsel ilişkiye girdikleri sırada da video kaydı aldığı ancak daha sonra katılanın bu kayıtların silinmesini istediği, sanığın da telefonundaki bu kayıtları sildiğini katılana söylediği, otelden ayrıldıktan sonra yaptıkları telefon görüşmelerinde aralarında çıkan tartışmada sanığın katılan ile bir daha görüşmek istemediğini, görüntüleri de telefonundan silmediğini söylemesi üzerine katılanın sanıktan şikâyetçi olduğu, sanıkta ele geçen cep telefonu üzerinde yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen rapora göre telefonun hafızasında katılanın çıplak vaziyette 7 adet fotoğrafı ve 16 sn. video görüntüsü ile sanık ile katılanın cinsel ilişkiye girdikleri sırada çekilmiş 3 dk. 37 sn. video kaydının tespit edildiği anlaşılmaktadır. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme ulaştırılabilmesi için taraf olduğumuz uluslar arası sözleşmeler ile Türk Ceza Kanunu'nda düzenlenen müstehcenlik ve özel hayatın gizliliğini ihlal suçları üzerinde durmak gerekecektir. Türkiye'nin de taraf olduğu; 09 Aralık 1994 tarihinde kabul edilen ve 27.01.1995 tarihli ve 22184 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin 34. maddesinde; "Taraf Devletler, çocuğu, her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı koruma güvencesi verirler. Bu amaçla Taraf Devletler özellikle: a) Çocuğun yasadışı bir cinsel faaliyete girişmek üzere kandırılması veya zorlanmasını; b) Çocukların, fuhuş, ya da diğer yasadışı cinsel faaliyette bulundurularak sömürülmesini; c) Çocukların pornografik nitelikli gösterilerde ve malzemede kullanılarak sömürülmesini; önlemek amacıyla ulusal düzeyde ve ikili ile çok taraflı ilişkilerde gerekli her türlü önlemi alırlar." hükmü yer almaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütünce kabul edilen 182 sayılı Kötü Şartlardaki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Önlemler Sözleşmesi'nin 1. maddesi, "Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye ülke acil bir sorun olarak en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğinin yasaklanmasını ve ortadan kaldırılmasını temin edecek ivedi ve etkin önlemleri alır.", 3. maddesinin (b) fıkrası, "Bu sözleşmenin amaçları bakımından 'en kötü biçimindeki çocuk işçiliği' ifadesi ... çocuğun fahişelikte, pornografik yayınların üretiminde veya pornografik gösterilerde kullanılmasını kapsar." şeklinde düzenlenmiştir. 28.06.2002 tarihli ve 24799 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye Ek Çocuk Satışı, Çocuk Fahişeliği Ve Çocuk Pornografisi İle İlgili İhtiyari Protokol'ün 1. maddesinde, "Taraf Devletler çocuk satışını, çocuk fahişeliğini ve çocuk pornografisini bu Protokol uyarınca yasaklayacaklardır.", 2. maddesinin çocuk pornografisini tanımlayan (c) bendinde, "İşbu protokolün amacı bakımından, ... çocuk pornografisi, çocuğun gerçekte veya taklit suretiyle bariz cinsel faaliyetlerde bulunur şekilde herhangi bir yolla teşhir edilmesi veya çocuğun cinsel uzuvlarının, ağırlıklı olarak cinsel amaç güden bir şekilde gösterilmesi anlamına gelir.", 3. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi ile üçüncü fıkrasında, "(Her Taraf Devlet) 2. maddede tanımlandığı üzere, çocuk pornografisinin, yukarıda belirtilen amaçlar için üretimi, dağıtımı, yayılması, ithali, ihracı, sunumu, satışı veya zilyetliği fiillerini, vahametini dikkate alan uygun cezalarla cezalandırılabilir suçlar haline getirecektir.", Yine Avrupa Konseyi tarafından 23.11.2001 tarihinde imzaya açılan ve hükumet tarafından 10.11.2010 tarihinde imzalanıp 02.05.2014 tarihli ve 28988 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6533 sayılı Kanun'la onaylanması uygun bulunan Sanal Ortamda İşlenen Suçlar Sözleşmesi'nin "Çocuk pornografisiyle bağlantılı suçlar" başlıklı 9. maddesinde; "1- Taraflardan her biri, aşağıda belirtilenler, kasten ve haksız yere gerçekleştirildiği zaman, bunların kendi iç hukukunda cezai suç olarak tanımlanması için gerekli olabilecek yasama tedbirlerini ve diğer tedbirleri kabul edecektir: a) Bir bilgisayar sistemi üzerinden dağıtımını yapmak amacıyla çocuk pornografisi üretmek; b) Bir bilgisayar sistemi üzerinden çocuk pornografisini sunmak veya erişilebilir hale getirmek; c) Bir bilgisayar sistemi üzerinden çocuk pornografisini dağıtım veya iletimini yapmak; d) Kendisi veya başkası için bilgisayar sistemi üzerinden çocuk pornografisi temin etmek; e) Bir bilgisayar sisteminde veya bilgisayar veri depolama aygıtında çocuk pornografisi bulundurmak; 2- Yukarıda 1. paragrafta belirtilen 'çocuk pornografisi' terimi aşağıda belirtilenleri görsel anlamda tasvir eden pornografik malzemeleri içerecektir: a) Reşit olmayan şahsın cinsel içerikli eylemlerde bulunması; b) Reşit olmayan şahıs görüntüsüne haiz şahsın cinsel içerikli eylemlerde bulunması; c) Reşit olmayan şahsın cinsel içerikli eylemlerde bulunmasını betimleyen gerçekçi görüntüler; 3- Yukarıda 2. paragrafta belirtilen 'reşit olmayan' terimi, 18 yaşın altındaki tüm şahısları kapsar. Bununla birlikte, Taraflardan biri, 16'dan küçük olmamak kaydıyla, daha düşük bir yaş sınırı talep edebilir. 4- Taraflardan her biri, 1. Paragrafın d ve e bentleri ile 2. Paragrafın b ve c bentlerinin tamamını veya bir kısmını uygulamaya koymama hakkını saklı tutabilirler." şeklinde düzenlemelere yer verilmiştir. Taraf olduğumuz bu uluslararası sözleşmeler ve yükümlülükler paralelinde 5237 sayılı Kanun'un 226. maddesinde düzenlenen müstehcenlik suçu; "(1) a) Bir çocuğa müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünleri veren ya da bunların içeriğini gösteren, okuyan, okutan veya dinleten, b) Bunların içeriklerini çocukların girebileceği veya görebileceği yerlerde ya da alenen gösteren, görülebilecek şekilde sergileyen, okuyan, okutan, söyleyen, söyleten, c) Bu ürünleri, içeriğine vakıf olunabilecek şekilde satışa veya kiraya arz eden, d) Bu ürünleri, bunların satışına mahsus alışveriş yerleri dışında, satışa arz eden, satan veya kiraya veren, e) Bu ürünleri, sair mal veya hizmet satışları yanında veya dolayısıyla bedelsiz olarak veren veya dağıtan, f) Bu ürünlerin reklamını yapan, Kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri basın ve yayın yolu ile yayınlayan veya yayınlanmasına aracılık eden kişi altı aydan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukları kullanan kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu ürünleri ülkeye sokan, çoğaltan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, ihraç eden, bulunduran ya da başkalarının kullanımına sunan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (4) Şiddet kullanılarak, hayvanlarla, ölmüş insan bedeni üzerinde veya doğal olmayan yoldan yapılan cinsel davranışlara ilişkin yazı, ses veya görüntüleri içeren ürünleri üreten, ülkeye sokan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, başkalarının kullanımına sunan veya bulunduran kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (5) Üç ve dördüncü fıkralardaki ürünlerin içeriğini basın ve yayın yolu ile yayınlayan veya yayınlanmasına aracılık eden ya da çocukların görmesini, dinlemesini veya okumasını sağlayan kişi, altı yıldan on yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. (6) Bu suçlardan dolayı, tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. (7) Bu madde hükümleri, bilimsel eserlerle; üçüncü fıkra hariç olmak ve çocuklara ulaşması engellenmek koşuluyla, sanatsal ve edebi değeri olan eserler hakkında uygulanmaz." şeklinde düzenlenmiş iken suç tarihinden sonra 07.04.2016 tarihli ve 29677 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6698 sayılı Kanun ile maddenin 3. fıkrasında yer alan yer alan çocukları ibaresi çocukları, temsili çocuk görüntülerini veya çocuk gibi görünen kişileri şeklinde değiştirilmiştir. Maddenin uyuşmazlık konusu üçüncü fıkrasına ilişkin gerekçede; "Üçüncü fıkrada, müstehcenliğe karşı çocukları korumaya yönelik iki ayrı suç tanımına yer verilmiştir. Bunlardan birincisi; müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılması suretiyle oluşmaktadır. İkinci suç ise, bu ürünlerin ülkeye sokulması, çoğaltılması, satışa arzı, satışı, nakli, depolanması, ihracı, bulundurulması ya da başkalarının kullanımına sunulması fiillerinden birinin işlenmesiyle oluşmaktadır." açıklamalarına yer verilmiştir. Genel olarak müstehcenlik suçu ile korunmak istenen hukuki menfaat, toplumun ar ve duyguları da denilen genel ahlaktır. Maddenin üçüncü fıkrasının birinci cümlesinde düzenlenen suç ile korunan hukuki yarar da özel olarak; çocuk haklarıdır. Suçun işlenmesi sonucu çocuğun hakları ihlâl edilmiş olduğundan bu suçla çocuğun korunması amaçlanmaktadır. Bu suç aynı zamanda çocuğun cinsel istismara karşı korunmasına da imkan sağlamaktadır (Veli Özer Özbek, Müstehcenlik Suçu, Seçkin Yayınevi, 1. bası, Ankara 2009, s. 118.). Suç kanunda; "müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukları kullanmak" olarak tanımlanmıştır. Bu tanım karşısında suçun maddi konusu "çocuğu konu alan müstehcen ürün"dür (Özbek, s. 121.). Bu noktada uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki zemine oturtulabilmesi için müstehcen, ürün ve üretim kavramlarına açıklık getirmek gerekmektedir. Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde müstehcen kelimesi "Açık saçık, edebe aykırı, yakışıksız" olarak tanımlanmıştır. Öğretide müstehcenlik kavramını tanımlamanın güçlüğü dile getirilip daha ziyade hangi hâllerin müstehcen sayılabileceği açıklanmıştır. Müstehcenlik normatif bir kavram olup toplumdan topluma değiştiği gibi aynı toplum içinde toplumsal değerlere bağlı olarak da değişikliğe uğramaktadır. Bu kavramın varlığının tespitinde, toplumun belli bir kesiminde kabul edilen değer yargıları değil, toplumun genelinin ve demokratik toplum düzenine ilişkin davranış kurallarının esas alınması gerekir. Buna göre suça konu ürünün toplumun ortak edep ve ahlak temizliğine yönelik açık bir saldırı niteliğinde olup olmadığı, özellikle çocukların bu davranışın zararlı etkilerinden korunması gerekip gerekmediği tespit edilip objektif olarak müstehcen olup olmadığı belirlenmelidir. Ürün Güncel Türkçe Sözlükte "1. Doğadan elde edilen, üretilen yararlı şey, mahsul. 2. Türlü endüstri alanlarında ham maddelerin işlenmesiyle elde edilen şey, 3. Eser, 4. Bir tutum veya davranışın ortaya çıkardığı şey" olarak tanımlanmış iken, İktisat Terimleri Sözlüğünde "Üretilen mal ve hizmetler", Kimya Terimleri Sözlüğünde "Bir kimyasal tepkime sonucu oluşan türler", Maliye, Sayışmanlık ve Güvence Terimleri Sözlüğünde "Ortaya çıkarılan, elde olunan, üretilen mal" olarak tanımlanmış, üretim kelimesi de Güncel Türkçe Sözlükte "Belirli faaliyet ve işlemler sonucu yeni bir mal veya hizmet meydana getirme, istihsal, tüketim karşıtı", Coğrafya Terimleri Sözlüğünde "İnsanın topraktan, doğanın her türlü kaynak ve güçlerinden kendine yararlı ürünler elde etmesi, bunları işleyerek gereksinim duyduğu özdek ve nesneler durumuna koyması, çoğaltması işi", İktisat Terimleri Sözlüğünde "Mal ve hizmetleri bir dizi işlemden geçirerek biçim, zaman ve mekân boyutuyla faydalı hale getirmek veya faydalılıklarını artırmaya yönelik her türlü etkinlik.", Maliye, Sayışmanlık ve Güvence Terimleri Sözlüğünde "1. Malların biçim ve bileşiminde değişiklik yaparak ekonomik anlam ve alanda yararlı sonuçlara varma. 2. Olumlu nitelikteki malların niceliğini çoğaltma, artırma. 3. Yapımsız ya da yarı yapımlı özdeği el, makine ile işleyerek kimyasal ya da fiziksel niteliğini değiştirme. 4. Ekme ya da dikme yolu ile yeni ürün sağlama." olarak tanımlanmıştır. Görüldüğü üzere ürün ve üretim kavramları ilgili oldukları alana ve amaca göre değişik şekilde tanımlanarak anlamlar yüklenmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasının birinci cümlesinde düzenlenen suçun hareket unsuru müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılmasıdır. İkinci cümlesindeki suç ise bu ürünlerin ülkeye sokulması, çoğaltılması, satışa arz edilmesi, satılması, nakledilmesi, depolanması, ihraç edilmesi, bulundurulması ve başkalarının kullanımına sunulmasıdır. 5237 sayılı Kanun'un 226. maddesinin üçüncü fıkrası, yukarıda belirtilen uluslararası sözleşmelere uyumlu olacak şekilde ancak bu metinlerdeki çocuk pornografisi tabirine yer vermeden müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılmasını suç olarak düzenlemiştir. Çocuğun görüntüsünün, resminin veya sesinin kullanılması, yazı veya ses içeriğinde çocuğun yer alması bu suçun oluşumu için yeterlidir. Maddede geçen üretmek tabirinden, müstehcen nitelikteki görüntü, yazı veya sözlerin meydana getirilmesi anlaşılmalıdır (... Yaşar, Hasan Tahsin Gökcan, Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 2. Baskı, Ankara 2014, s. 6777.). Burada çocuğun kullanılması ise çocuğun filmin çekiminde dekorcu vs. şekilde çalışması değil, ürünün oluşturulmasında ve içeriğinde bulunmasını ifade eder. Burada çocuğun, ürünün müstehcen nitelikteki bir bölümünde yer alması, suçun oluşması için yeterlidir. Kanaatimizce çocuğun cinsel aktivitede bulunması önemli değildir. Örneğin müstehcen olacak şekilde bir kız bir erkek çocuğunun insanları tahrik edecek tarzda, cinsel organlarının görünür tarzda resimlerinin çekilmesi veya çocukların müstehcen sayılacak şekilde birbirlerine sarılmalarının görüntüsünün verilmesi eylemin suç oluşturması için yeterlidir. Bu suçun işlenmesi için failin, kişisel kullanım amacıyla veya ticari gaye ile bu davranışta bulunması arasında fark yoktur. Fail bu eylemi, kimseye göstermeyecek olsa bile, görüntü, yazı veya söz haline getirdiği anda, bu suçu işlemiş sayılacaktır. Müstehcenlik suçuna ilişkin bu genel açıklamalardan sonra özel hayatın gizliliğini ihlal suçuna gelince; 5237 sayılı Kanun'un 139. maddesi uyarınca soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı bir suç olarak öngörülen "özel hayatın gizliliğini ihlal" suçunun düzenlendiği TCK'nın 134. maddesinin suç tarihinde yürürlükte olan hali; "(1) Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (2) Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiilin basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde, ceza yarı oranında arttırılır." şeklinde iken suç tarihinden sonra 05.07.2012 tarihli ve 28344 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun ile; "(1) Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (2) Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur." biçiminde değiştirilmiştir. Maddenin konumuza ilişkin birinci fıkrasının ilk cümlesinde suçun basit şekli tanımlanmış, ikinci cümlesinde ise özel hayatın gizliliğinin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi suçun daha fazla ceza verilmesini gerektiren nitelikli hali olarak düzenlenmiştir. 5237 sayılı Kanun'un 134. maddesinde düzenlenen suç ile korunan hukuki yarar; özel hayatın gizliliği ve korunması hakkıdır. Kişilerin özel hayatlarının gizliliğinin korunmasını isteme hakları olması nedeniyle bu suçun işlenmesi sonucu özel hayatlarının gizliliği ihlâl edilmiş olmaktadır. Ancak suçun oluşabilmesi için bu ihlalin hukuka aykırı olarak yapılması zorunludur. Hukuka aykırılık, öğretide genel olarak hukuk düzeninin izin vermediği hâlleri ifade etmektedir. Uyuşmazlığın çözümlenmesi açısından, mağdurenin rızası hilafına işlenmesi hâlinde hukuka aykırı olacağında ve suç oluşturacağında tereddüt bulunmayan sanığın eyleminin, 15 yaşından büyük, 18 yaşından küçük mağdurenin rızasıyla yapılması hâlinde, gösterilen bu rızanın fiili hukuka uygun hale getirip getirmeyeceği üzerinde durulmalıdır. 5237 sayılı Kanun'un esas aldığı ve suçun bir haksızlık olarak tanımlandığı suç teorisinde suçun unsurları; maddi unsurlar, manevi unsurlar ve hukuka aykırılık unsuru olmak üzere üç başlık altında toplanmaktadır. Uyuşmazlıkla yakından ilgili olan hukuka aykırılık, suçu oluşturan haksızlığın niteliği olup hukuka aykırılık ile kastedilen husus fiilin hukuk sistemiyle çatışması ve hukuk sistemine aykırı olmasıdır. 5237 sayılı Kanun'da bazı suç tanımlarında hukuka aykırı olarak, hukuka aykırı başka bir davranışla, hukuka aykırı diğer davranışlarla, hukuka aykırı yolla, hukuka aykırı yollarla gibi ifadelere yer verilmiştir. Bu ifadelerin geçtiği suçlarda failin, işlediği fiilin hukuka aykırı olduğunu bilmesi, yani bu konuda doğrudan kastla hareket etmesi gerekmektedir. 5237 sayılı Kanun'da hukuka uygunluk sebepleri; a) Kanunun hükmünü yerine getirme (m. 24/1), b) Meşru savunma (m. 25/1), c) İlgilinin rızası (m. 26/2), d) Hakkın kullanılması (m. 26/1), Olarak kabul edilmiştir. İlgilinin rızası, 5237 sayılı TCK'nın "Hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası" başlıklı 26. maddesinin ikinci fıkrasında; "Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez." şeklindeki düzenleme ile bir hukuka uygunluk nedeni olarak sayılmıştır. Sözü edilen hukuka uygunluk nedeninin doğabilmesi, rızanın kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakka ilişkin olmasına ve kişinin bu hakla ilgili olarak rıza açıklama ehliyetinin bulunmasına bağlıdır. Yine rızanın bir hukuka uygunluk nedeni olabilmesi için fiilin işlenmesinden önce ve en geç işlendiği sırada mevcut olması gerekir. Fiilin işlendiği sırada olmayıp sonradan ortaya çıkan rıza bir hukuka uygunluk nedeni değildir (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. bası, Ankara 2013, s. 285 vd.; Mahmut Koca, İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 6. bası, Ankara 2013, s. 252 vd.). Burada uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki zemine oturtulabilmesi için çocukların çıplak bedenlerine ait görüntüler de dahil olmak üzere özel hayatlarına ilişkin olarak her türlü konuda mutlak surette tasarruf özgürlüklerinin bulunup bulunmadığının, dolayısıyla da bu konudaki rızalarının geçerli olup olmadığının belirlenmesi zorunluluğu doğmaktadır. 4721 sayılı Medeni Kanun'un 13. maddesinde, yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkesin ayırt etme gücüne sahip olduğu vurgulandıktan sonra 16. maddesinde, ayırt etme gücüne sahip küçüklerin, kanuni temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremeyecekleri ancak karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rızanın gerekli olmadığı hükme bağlanmaktadır. Kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar kanunda tek tek sayılmamakla birlikte genel olarak öğretide, kişinin sadece kendisinin kullanabileceği, başkasına devredilemeyen ve miras yoluyla geçmeyen haklar olarak açıklanmaktadır. Bu tür haklar insanın kişiliğini yakından ilgilendirdiğinden, bunların kullanılmasına karar verme yetkisi başkasına bırakılmamıştır. Örneğin; evlenme, nişanlanma, nişanı bozma, evlat edinilmeye razı olma gibi… Diğer taraftan, 15.04.1942 tarihli ve 14-9 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ve Ceza Genel Kurulunun 15.02.1972 tarihli ve 43-50 ile 02.03.2004 tarihli ve 44-58 sayılı kararlarında; ayırt etme gücüne sahip (sezgin) küçüklerin doğrudan doğruya kişiliklerine karşı işlenmiş bulunan suçlardan dolayı dava ve şikâyet hakkına sahip oldukları belirtilmektedir. Ceza Genel Kurulunun 12.11.2013 tarihli ve 511-449 ile 11.03.2008 tarihli ve 253-52 sayılı kararında da vurgulandığı üzere; 5237 sayılı TCK'nın 6/1-a maddesinde, "henüz 18 yaşını doldurmamış kişi" olarak tanımlanan çocuk kavramının, kanun koyucu tarafından cinsel dokunulmazlığa karşı suçların düzenlendiği bölümde, "onbeş yaşını bitirmiş", "onbeş yaşını tamamlamamış" şeklinde iki ayrı dönem olarak ele alındığı görülmektedir. Buna göre bu bölümde "onbeş yaşını tamamlamamış" çocuklar ile "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar farklı kategoride mütalaa edilmiştir. TCK'nın 103/1-a maddesinde, "onbeş yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı her türlü cinsel davranış cinsel istismar olarak tanımlanmışken aynı maddenin (b) bendinde ise; diğer çocuklar ifadesiyle "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklar kastedilerek bunlara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışların cinsel istismar suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Böylece kanun koyucu bu maddede "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı rızalarıyla işlenen cinsel davranışları cinsel istismar suçu kapsamına almamış ve bu kategorideki çocukların rızalarına önem vermişken, "onbeş yaşını tamamlamamış" çocuklara karşı yapılan her türlü cinsel davranışı rızaları olsa bile çocukların cinsel istismarı suçu kapsamına almıştır. Aynı Kanun'un 104. maddesinde de; cebir, tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunmayı şikâyete bağlı bir suç olarak düzenlemiştir. Bu düzenlemeden de hareketle çocuklara karşı işlenen özel hayatın gizliliğinin ihlali suçunun da iki kategoride ele alınması gerekmektedir: Birinci kategoride yer alan "onbeş yaşını tamamlamamış" çocukların özel hayatlarının gizliliği ve korunması hakkı niteliği itibarıyla üzerinde mutlak surette tasarruf edebilecekleri bir hak olmadığından, özel hayatlarının gizliliği ve korunması hakkının ihlaline yönelik olarak gerçekleştirilen eylemlerle ilgili gösterdikleri rıza, bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilemeyecektir. Buna karşın ikinci kategoride yer alan "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" çocuklara karşı işlenen suçlarda ise mümeyyiz olmaları hâlinde rızaları hukuka uygunluk nedeni olabilecektir. Son olarak uyuşmazlığın çözümü açısından fikri içtima üzerinde durulmalıdır. 5237 sayılı Kanun'un hazırlanmasında "Kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır" ilkesi esas alınmış, dolayısıyla da gerçek içtima kuralı benimsenmiştir. Nitekim Adalet Komisyonu raporunda bu husus; "Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, 'kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır.' şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır." şeklinde ifade edilmiştir. Bu kuralın istisnaları ise 5237 sayılı Kanun'un "Suçların içtimaı" bölümünde, 42 (bileşik suç), 43 (zincirleme suç) ve 44. (fikri içtima) maddelerinde düzenlenmiştir. 765 sayılı Kanun'da, aynı neviden fikri içtima ile farklı neviden fikri içtima tek madde hâlinde ve Kanun'un 79. maddesinde düzenlenmiş iken, 5237 sayılı Kanun'da bu iki hâl birbirinden ayrılarak, aynı neviden fikri içtima, zincirleme suçun düzenlendiği 43. maddenin ikinci fıkrasında, farklı neviden fikri içtima ise Kanun'un 44. maddesinde düzenlenmiştir. Farklı neviden fikri içtima 5237 sayılı Kanun'un 44. maddesinde; "İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır." şeklinde düzenlenmiş olup hükmün uygulanabilmesi için işlenen bir fiille birden fazla farklı suçun oluşması gerekmektedir. Kanun koyucu, işlediği bir fiille birden fazla farklı suçu işleyen failin, fiilin tek olması nedeniyle en ağır ceza ile cezalandırılmasını yeterli görmüş, bu şekilde non bis in idem kuralı gereğince bir fiilden dolayı kişinin birden fazla cezalandırılmasının da önüne geçilmesini amaçlamış, Erime sistemini benimsemek suretiyle, bu suçlardan en ağırının cezasının verilmesi ile yetinilmesini tercih etmiştir. Bu bağlamda, Tek fiil veya Bir fiilden ne anlaşılması gerektiğinin de değerlendirilmesi gerekmektedir. Doğal anlamda gerçekleştirilen her bedensel eylem ayrı bir hareketi oluşturmakta ise de hukuki anlamda hareketin tek olması ile ifade edilmek istenen husus, doğal anlamda birden fazla hareket bulunsa dahi, bu hareketlerin, hukuki nedenlerden dolayı değerlendirmede birlik oluşturması suretiyle tek hareket olarak kabulüdür. Diğer bir anlatımla, doğal anlamda fiilin tek olduğu her hâlde hukuki anlamda da fiilin tek olduğu söylenebilirse de, doğal anlamda fiilin çok olduğu her hâlde hukuki anlamda da fiilin çok olduğu her zaman söylenemeyecektir. Bazen bir hareketler kümesi, hukuki açıdan tek bir fiil olarak kabul edilecektir. Bu hâlde suç tipinin birden fazla hareketle ihlâl edilebilir olması hareketin hukuken tekliğini etkilemeyecek, doğal hareketler hukuken tek kabul edilecektir. Fikri içtimada da, fiil ya da hareketin tekliği, doğal anlamda değil hukuki anlamda tek olmayı ifade etmektedir. Bir kısım suçların işlenmesi sırasında doğal olarak birden fazla hareket yapılmakta ise de ortaya konulan bu davranışlar suçun kanuni tanımında yer alan hukuksal anlamdaki "Tek bir fiil"i oluşturmaktadır. 5237 sayılı Kanun'un genel hükümleri arasında yer alan fikri içtima kuralları, şartlarının bulunması hâlinde kural olarak her suç için uygulanabilir ise de kanun koyucunun açıkça istisna öngördüğü hâllerde bu kuralın uygulanma ihtimali bulunmamaktadır. Nitekim aynı Kanun'un 212. maddesinde, sahte resmî veya özel belgenin bir başka suçun işlenmesi sırasında kullanılması hâlinde, hem sahtecilik hem de ilgili suçtan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunacağı belirtilerek, açıkça fikri içtima hükümlerinin uygulanması engellenmiştir. Bu anlatımlara göre, farklı neviden fikri içtimanın şartları, hareket ya da fiilin hukuki anlamda tek olması, tek fiille birden fazla farklı suçun işlenmiş olması, işlenen suçlarla ilgili kanunda açıkça fikri içtima hükümlerinin uygulanmasının engellenmemiş olması şeklinde belirlenebilecektir. Görüldüğü gibi, kanuni istisnalar dışında, hukuki anlamda tek bir fiille birden fazla farklı suçun işlenmesi hâlinde, bu suçlardan en ağır cezayı gerektirenin cezasına hükmolunması kanun gereğidir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 17.06.2014 tarihli ve 1510-331; 09.05.2019 tarihli ve 708-414 sayılı kararlarında da aynı sonuca ulaşılmıştır. B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme 5237 sayılı Kanun'un 44. maddesinde düzenlenen farklı neviden fikri içtima hükmünün uygulanması için hukuki anlamda tek olan bir fiille birden fazla farklı suçun oluşması ve işlenen suçlarla ilgili kanunda açıkça fikri içtima hükmünün uygulanmasının engellenmemiş olması gerekmekte olup anılan maddenin uygulanma şartları arasında "tek suç işleme kastı" koşulunun bulunmadığı, bu itibarla sanığın bir süredir arkadaş oldukları katılan ile cinsel ilişkiye girdikleri sırada görüntülerini kayda aldığı ve katılanın çıplak fotoğraflarını çektiği, sanığın telefonunda ele geçen görüntülerin müstehcen olduğu, görüntülerde yer alan ve katılanın kayıtların muhafaza edilmesine rıza göstermeyip silinmesini istediği hâlde sanığın bu kayıtları cep telefonu hafızasında sakladığı olayda; Sanığın, 15 yaşını bitirmiş olup da 18 yaşını tamamlamamış olan katılanın rızası ile kaydettiği müstehcen görüntülerini, rızasına aykırı olarak silmeyerek telefonunun hafızasında saklamaya devam etmesi nedeniyle eyleminin 5237 sayılı Kanun'un 134. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesindeki özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğu konusunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, sanığın bu eyleminin müstehcen görüntü üretimi niteliğinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Görüldüğü üzere, uluslar arası sözleşmelere ve yükümlülüklere paralel bir düzenleme içeren 5237 sayılı Kanun'un 226. maddesinin üçüncü fıkrasında müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılması yaptırım altına alınmıştır. Kanun koyucu bu suçun oluşumu için müstehcen ürünlerin profesyonel olarak hazırlanmasını aramamıştır. Yine müstehcen ürünlerin şekli şartları ya da bu ürünlerin üretiliş şekil ve amaçları konusunda bir sınırlama getirmemiştir. Buradaki müstehcen ürün içeriğinde müstehcenlik unsuru olarak çocuğun kullanıldığı resim, film, video, fotoğraf, grafik, imge, heykel, çizgi film, animasyon gibi görsel veya sesli ürünler ile şarkı sözü, roman, hikaye gibi yazılı ürünleri ifade etmektedir. Bu konuda bir sınırlama söz konusu değildir. 5237 sayılı Kanun'un 226. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenen suçla müstehcenliğe karşı çocuğun korunması amaçlanmaktadır. Kanun koyucu 5237 sayılı Kanun'un 226. maddesinin üçüncü fıkrasının birinci cümlesindeki suçun oluşumu için müstehcen görüntülerin profesyonel olarak hazırlanmasını aramamış, müstehcen ürünlerin şekli şartları ya da bu ürünlerin üretiliş biçimi ve amaçları konusunda bir sınırlama getirmemiştir. Bunun yanında suçun unsurlarının oluşması bakımından müstehcen ürünlerin izlenmesi, izlettirilmesi, satılması ve dağıtılması gibi bir zorunluluk da söz konusu değildir. Bu müstehcen ürünlerin hiç izlenmemiş olması ya da bireysel amaç için üretilmiş olması da sonucu değiştirmeyecektir. Önemli olan bir çocuğun müstehcen ürün üretiminde kullanılmasıdır. Bu nedenlerle 15 yaşından büyük, 18 yaşından küçük katılan ile girdiği cinsel ilişkiyi kayda alan, katılanın çıplak fotoğraflarını çeken ve katılanın rızası olmaksızın bu kayıtları cep telefonu hafızasında saklayan sanığın eyleminin 5237 sayılı Kanun'un 226. maddesinin üçüncü fıkrasının birinci cümlesindeki müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılması suçunu oluşturduğu ve hukuki anlamda tek olan fiili ile birden fazla suç oluştuğundan sanık hakkında 5237 sayılı Kanun'un 44. maddesi uygulanmak suretiyle oluşan suçlardan en ağır cezayı gerektiren aynı Kanun'un 226. maddesinin üçüncü fıkrasının birinci cümlesi uyarınca ceza tayin edilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Bu itibarla, Özel Daire bozma kararı isabetli olduğundan, Yargıtay Cumhuriyet Başşsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 08.11.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Hukuk

Türk Medeni Kanunu'na göre, ayırt etme gücüyle ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

A) Ayırt etme gücü için kural olarak 18 yaşını doldurmuş olmak gerekir.
B) Akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes ayırt etme gücüne sahiptir ve bunun için bir yaş sınırı yoktur.
C) Ayırt etme gücü, ancak mahkeme kararıyla kazanılabilen bir yetenektir.
D) Yalnızca kısıtlı olmayan kişiler ayırt etme gücüne sahip sayılırlar.
E) Ayırt etme gücü, fiil ehliyetinin değil, hak ehliyetinin bir koşuludur.

Bu maddeyle ilgili 5 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol