Türk Medeni Kanunu 15. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 15- Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukukî sonuç doğurmaz.
3. Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
33 karar eşleşti
15. Hukuk Dairesi, 2013/1288 E., 2013/6773 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
Türk Medeni Kanunu'nun 15. maddesi hükmü gereğince, davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme gücü bulunmayan bir kimsenin, kendi iradesiyle hak kurabilme, borç altına girebilme ehliyetinden sözedilemez.
15. Hukuk Dairesi 2013/1288 E. , 2013/6773 K.
"İçtihat Metni"
....
Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki asıl ve birleşen davalar davacısı (....) vekili ile asıl davanın davalıları..... ve ... ile birleşen davanın davalısı ... vekillerince istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen günde davacı vekili Avukat ... ile ..., ... ile birleşen davanın davalısı ... vekili Avukat ... geldi. Diğer davalı vekili gelmedi. Temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar avukatları dinlendikten sonra vaktin darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması başka güne bırakılmıştı. Bu kere dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü:
- K A R A R -
Asıl dava, 02.02.2006 tarihli söşleşmenin feshine, 1.000,00 TL iş bedeline mahsuben yapılan fazla ödemenin iadesine ve bonolardan ötürü davacının, davalılar..... ile ...'na borçlu olmadığının tespitine;.... karar ile birleştirilen davada 22.000,00 TL tutarlı bonodan ötürü davacı ...'in borçlu olmadığının tespitine;.....Mahkemesi'nin 2007/342 Esas sayılı dava ise davacı ...'in 4 adet bonodan ötürü davalılardan ...'na borçlu olmadığının tespitine karar verilmesi istenmiş; asıl davada davacı ile ....arasında yapılan 02.02.2006 tarihli sözleşmenin geçersizliğine ve her biri 22.000,00 TL bedelli 16 adet bonodan dolayı davacının davalı
./...
...'na borçlu olmadığının tespitine; bu bonolardan ötürü ...... hakkındaki menfi tespit davasının reddine ve ayrıca 152.000,00 USD tutarlı bonodan ötürü davacının davalı şirket ile davalı ... hakkındaki menfi tespit davasının reddine, 1.000,00 TL alacağın davalı şirket ile ...'ndan müştereken tahsili ile davacı ...'e verilmesine; .... Mahkemesi'nin 2008/524 Esas sayılı kararı ile birleştirilen davanın kabulüne 05.09.2006 tanzim tarihli ve 22.000,00 TL bedelli bonodan dolayı davacının davalı.... borçlu olmadığının tespitine; ...2 esas sayılı kararı ile birleştirilen davanın kabulüne ve her biri 22.000,00 TL tutarlı dört adet bonodan ötürü davacı ...'in davalı ...'na borçlu olmadığının tespitine karar verilmiş ve verilen karar davalılardan ... vekili ve ayrıca davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekili ile davalılardan ... vekillerinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2-Davacı vekili, davalılardan ... vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince,
Davacı ... ile davalılardan.....arasında, 02.02.2006 tarihli ve “sözleşme” başlıklı adî yazılı sözleşme yapılmıştır. Bu sözleşme, somut olayda uygulanması gereken 818 Sayılı Borçlar Kanunu'nun 355. maddesinde tanımı yapılan bir eser sözleşmesidir. Davacı iş sahibi; davalı ise yüklenicidir. Davalı yüklenici şirket,...., 60 pafta, 393 ada ve 3-4 parsel nolu olarak tapuya tescilli ve....ait arsa üzerine, (yarım bodrumlu, zemin + 1 normal) kattan ibaret 3 katlı, 21 derslik ilköğretim okulunun yapımını sözleşmedeki koşullarla ve 1.350.000,00 TL “götürü bedelle” yüklenmiştir. Görüldüğü üzere; götürü bedelli olarak kararlaştırılan iş bedeli ile anahtar teslimi şeklinde işin yapılması sözleşmede düzenlenmiş ise de; iki tarafın yani iş sahibi ile yüklenici tarafın inşaatın 5 katlı olarak yapılması konusunda sözleşme değişikliğine ilişkin iradelerinin birleşmiş olduğu çekişmesizdir.
Diğer yandan, davalı şirket ile şirket temsilcisi ... vekilince sunulan 29.06.2007 tarihli dilekçede davalı şirkete ödenen 1.214.000,00 TL bedelin, 200.000,00 TL'sinin “zemin takviyesi” için yapılmış olduğu bildirilmiştir. Davalı vekilinin belirtilen bu savunması, iş bedelinin ödenmesine ilişkin davacı iddiasını da doğrulamaktadır. Davacının iş bedeline mahsuben her biri 22.000,00 TL tutarlı 25 adet bonolar ile 152.000,00 USD tutarlı 1 adet bononun davalı şirket temsilcisi ...'na iş bedelinin ödenmesi amacıyla verildiği de davada iddia edilmektedir. Ancak, mahkemece bedeli uyuşmazlık konusu olan bonolar istenerek dosya kapsamında incelenmemiştir.
Davacı taraf, davalı şirketle sözleşme yapan ve sözü edilen bonoları keşide eden davacı ...'ın sözleşme tarihi olan 02.02.2006 tarihi ve bonoların keşide tarihleri olan 05.09.2006 tarihlerinde “fiil ehliyetinin” bulunmadığının ..... 30.05.20012 tarihli ve 2024 Karar sayılı raporu ile tespit olunduğunu ileri sürerek davacının ehliyetsizliği sebebiyle sözleşmelerin ve bonoların geçersiz olduğunu ileri sürmüş ise de; iddia edildiği gibi sadece bonoların keşide tarihi ve sözleşmenin yapıldığı tarih itibariyle davacının, “fiil ehliyetine” haiz olmadığı anlaşılmıştır.
....
Türk Medeni Kanunu'nun 15. maddesi hükmü gereğince, davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme gücü bulunmayan bir kimsenin, kendi iradesiyle hak kurabilme, borç altına girebilme ehliyetinden sözedilemez. Nitekim, Türk Medeni Kanunu'nun “fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” içerikli 9. maddesi hükmüyle kişinin, hak elde edebilmesi, borç altına girebilmesi fiil ehliyetine bağlanmış; 10. maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin olmayı kabul ederek “Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü” eylem ve işlem ehliyeti olarak da tanımlanarak aynı Yasa'nın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da buna benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes, bu Kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir” denmek suretiyle açıklanmıştır. Ehliyetsizlik iddiası, kamu düzenine ilişkin olup, mahkemece doğrudan gözetilmesi gerekir. Kural olarak ayırt etme gücüne sahip olmayan kişinin tasarrufları hukuken hüküm ifade etmez. Nitekim, TMK'nın 15. maddesi hükmünün karşılığı olan 743 Sayılı Mülga Medeni Kanunu'nun 15. maddesi hükmünün uygulanmasından da bu temel kural, 28.07.1941 gün ve 4/21 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde de yer almıştır. Kural olarak ayırt etme gücü bulunmayanın fiilleri hukuki sonuç doğurmaz ve bu nitelikteki tasarrufları mutlak olarak geçersiz ise de; bu kuralın istisnası ise Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesidir. 09.03.1955 tarih, 1954/22 Esas ve 1955/2 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında uygulandığı gibi, TMK'nın 15. maddesi hükmünün, mutlak olarak ayırt etme gücü olmayanın yaptığı her işlemin veya her hareketinin diğer taraf aleyhine ileri sürülmesi, hal ve koşullara göre “objektif iyiniyet” kurallarına aykırı bir sonuç doğurabilir. Ayırt etme gücüne sahip olmayan kimse, bu güce sahip olsaydı yine aynı şekilde hareket edecek yani normal zekalı bir insan gibi aynı biçimde işlemde bulunacak idiyse kişinin ayırt etme gücünden yoksun olduğunu bildirerek işlemin geçersizliğini ileri sürememelidir. Aksi halde, ayırt etme gücünden yoksunluk, hukuki işlemlerde gerekli güveni bozma sonucunu doğuracak bir karışıklık ve kararsızlık yaratıcısı niteliğini alır ki bunun doğruluğunun kabulü olanaksızdır. Çünkü, her türlü subjektif hakkın kullanılmasının, objektif iyiniyet kurallarına yani dürüstlük kurallarına göre denetiminin uygun olup olmadığı Medeni Yasa'nın 2. maddesi hükmü uyarınca denetlenebilir. Özetle açıklanan bu hukuksal durum çerçevesinde somut olaya dönüldüğünde ise; TMK'nın 15. maddesi uygulamasının istisnası kapsamında aynı Kanun'un 2. maddesi gereğince, davacının tam ehliyetsiz olduğunun kabulü halinde dahi, sözleşmenin geçersizliğinden söz edilemez. Çünkü, davacı iş sahibi yüklenici şirketin hakettiği iş bedelini mahsuben yaptığı fazla ödemenin iadesini ve bedelsiz kalan bonolardan ötürü de borçlu olmadığının tespitini istemektedir.
Yüklenici şirket ile davacı iş sahibi arasında imzalanan sözleşmede iş bedeli “götürü olarak” kararlaştırılmış ise de; az yukarıda açıklandığı üzere; sözleşme konusu inşaat, 3 kat yerine 5 katlı olarak yapılması gerektiğinin iş sahibi ve yüklenici tarafından kabul edilmiş olması sonucu, yüklenicinin hakettiği iş bedelinin belirlenmesinde götürü bedel uygulanamaz. Yüklenicinin hakettiği iş bedelinin miktarına yönelik olarak da yüklenici ve iş sahibi arasında uyuşmazlık bulunduğundan; öncelikle, 818 Sayılı Borçlar Kanunu'nun 366. maddesi hükmü gereğince, işin yapıldığı zamandaki yani 2006 yılı mahalli piyasa rayiçlerine göre uzman bilirkişi kurulu oluşturularak, yerinde keşif ve inceleme yapılmak suretiyle yüklenicinin, hakettiği iş bedelinin mahkemece belirlenmesi gerekir.
....
Uyuşmazlık konusu bonoların da iş bedeline mahsuben verilmiş olduğu gözetilerek; öncelikle, inşaat 5 katlı kaba halinde yüklenici tarafından terk edildiğinden ve 02.02.2006 tarihli sözleşme eylemli olarak yanlarca geriye etkili sonuç doğurur şekilde fesih olunduğundan sözleşmenin geçersizliğine karar verilmeden az yukarıda açıklanan yasal yöntemle 2006 yılında yapılan kaba inşaat halindeki 5 katlı yapının yapım bedeli saptandıktan sonra davacı tarafından ödendiği kanıtlanan 1.214.000,00 TL'nin mahsubu yapılarak iş sahibinin fazla tutarda ödemesinin bulunması durumunda da dava konusu olan bonoların bedelsiz kalıp kalmadıklarının incelenmesi zorunludur.
Öte yandan davacı ...'ın keşide ettiği 152.000,00 USD tutarlı bononun davalılardan ...'na teslim olunduğuna ilişkin 05.09.2006 tarihli belge kapsamının doğruluğu mahkemece araştırılmadan bu bonaya ilişkin menfi tespit davasının reddine karar verilmesi de kabul şekli bakımından doğru olmamıştır. Yine bonoların iş bedeline mahsuben davacı tarafından keşide olunup davalı şirket temsilcisine verilmiş bulunmasına göre mahkemece yüklenici şirket hakkındaki menfi tespit davasının yukarıda belirtilen araştırma yapılmadan reddine karar verilmesi de doğru değildir.
Eksik inceleme ve araştırma sonucu karar verilemez. Açıklanan sebeplerle kararın taraflar yararına bozulması gerekmiştir.
SONUÇ:Yukarıda 1. bentte belirtilen nedenlerle davacı vekili ile davalı şirket ve Mehmet ve ... vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine; 2. bentte açıklanan sebeplerle diğer temyiz itirazlarının kabulü ile kararın anılan taraflar yararına BOZULMASINA, 990,00 TL duruşma vekâlet ücretinin davacıdan alınarak, davalılar ...... ile ... ve ...'na verilmesine; 990,00 TL duruşma vekâlet ücretinin de bu davalılardan alınarak Yargıtay duruşmasında vekille temsil olunan davacıya verilmesine, ödedikleri temyiz peşin harçlarının istek halinde temyiz eden asıl ve birleşen davalar davacısı ile asıl davanın davalıları . .... ve ... ile birleşen davanın davalısı ...'na geri verilmesine, 16.12.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.
....
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2021/922 E., 2023/548 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi
tam metni aç
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 9, 10, 13, 14 ve 15 inci maddeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 26 ve 27 nci maddeleri ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 114 ve 115 inci maddeleri.
Hukuk Genel Kurulu 2021/922 E. , 2023/548 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2020/885 E., 2020/1147 K.
KARAR : Davanın usulden reddine
Taraflar arasında birleştirilerek görülen hisse devir sözleşmesi ve ortakları kurulu kararının hükümsüzlüğü ile hisse devir sözleşmesinin iptali ve tescil davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın asıl ve birleşen davada davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun her iki dava bakımından esastan reddine, ilk derece mahkemesinin asıl ve birleşen davalara ilişkin kararlarının resen kaldırılarak asıl ve birleşen davanın aktif dava ehliyet yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl ve birleşen davada davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine
Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı asıl ve birleşen davada davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
ASIL DAVADA
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkilinin babaannesi olan muris ...’ın 14.07.2014 tarihinde vefat ettiğini, müvekkilinin muristen önce vefat eden oğlunun çocuğu olarak muris ...’ın varisi olduğunu, murisin Topkapı Petrol Ltd. Şti.nin ortağı olduğunu ve ½ oranındaki hissesinin 13.03.2013 ve 20.03.2013 tarihli sözleşmeler ile davalı ...'a devredildiğini, anılan hisse devri onayının verildiği 20.03.2013 tarihli ortaklar kurulu toplantısında muris adına düzenlenen vekâletname ile davalı ...'ın bir takım işlemler yaptığını, ancak murisin anılan işlemlerin yapıldığı tarihlerde 87 yaşında olduğunu, 2001 yılında geçirdiği beyin kanaması sebebiyle konuşma ve yürüme yetisini kaybettiğini, vefatından bir yıl öncesinde fiil ehliyetini kaybetmiş olmasına rağmen adına düzenlenen vekâletname ile devir sözleşmelerinin hukuka aykırı olduğunu, varislere malî hakların intikalini önleme amacıyla bu işlemlerin yapıldığını, ayırt etme gücünden yoksunluktan kaynaklı olarak ehliyetsizlik nedeniyle hisse devir sözleşmesi ile 20.03.2013 tarihli ortaklar kurulu kararında yapılan işlemlerin batıl olduğunu ileri sürerek davalı ...'a yapılan hisse devir sözleşmeleri ve 20.03.2013 tarihli ortaklar kurulu kararının da hükümsüzlüğünün tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
1. Davalı ... vekili; müvekkilinin hisse devir sözleşmesinin ve ortaklar kurulu kararının hükümsüzlüğü talepleri bakımından pasif husumet ehliyetinin bulunmadığını, muristen vekâletnameler alınırken alınan hastane raporlarında murisin fiil ehliyeti bulunduğunun tespit edildiğini, murisin ayırt etme gücünün bulunduğunu, muris hisse oranının %17 olduğunu, Topkapı Petrol Ltd. Şti.nin zarar eden bir şirket olduğunu, bu sebeple davalı ... ile yapılan hisse devrinin şirketi kâra geçirme amaçlı olduğunu, bu kapsamda şirketin ruhsat sahibi olduğu akaryakıt işletmesinin çalışması için OMV Petrol Ofisi A.Ş. ile on yıllık kira sözleşmesi akdedildiğini, bu sayede ailenin gelir sahibi olduğunu, ayrıca davalı ... ile imzalanan başka bir sözleşme ile de on yıllık kira sözleşmesinin sona erdiği tarihte hisseler ile işyerinin iade edileceği hususunda anlaşma sağlandığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
2. Davalı ... vekili; müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, dava konusu hisselerin akaryakıt istasyonu işletilmek üzere devralındığını, müvekkili açısından hisse devir sözleşmelerinin geçersiz olduğu iddiasının dayanaksız olduğunu, ortaklar kurulu kararının hükümsüzlüğü talebi bakımından ise müvekkilinin husumet ehliyetinin bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
BİRLEŞEN DAVADA
III. DAVA
Davacı vekili; asıl davadaki iddialara ek olarak hisse devir sözleşmesi ve kira sözleşmesi ile mirasçılardan mal kaçırma amacının mevcut olduğunu, davalı varis ...’ın şirket tüzel kişiliğini tek başına ele geçirme amacında olduğunu, müvekkilinin mirastan kaynaklanan haklarının ihlâl edildiğini, hisse satışının görünürdeki işlem olarak geçerli olmayıp asıl amacın kiralama sözleşmesi olduğunu, davalı ...’ın aynı zamanda muristen alınan vekâlet görevini kötüye kullandığını, muris muvazaasının söz konusu olduğunu ileri sürerek muris ...’ın hisselerinin asıl davada davalı ...’e devir için yapılan sözleşmelerin muvazaalı olması nedeniyle iptallerine, müvekkilinin miras payı olan 1/8 oranındaki hissenin müvekkili adına tespit ve tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
IV. CEVAP
1. Birleşen davada davalı şirket vekili; husumet itirazında bulunarak sözleşmenin bağlayıcı olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
2. Dâhili davalı mirasçı ... vekili; müvekkili lehine bir hak doğması durumunda bu haklar saklı tutularak birleşen dava bakımından mirasçı olarak kayda dair ara karardan vazgeçilmesini talep etmiştir.
3. Dâhili davalı mirasçı ... beyanında; tanık olarak alınan beyanlarını tekrar ettiğini belirtmiştir.
V. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin 01.03.2018 tarihli ve 2014/1093 Esas, 2018/123 Karar sayılı kararıyla; muris ...’ın hisse devir sözleşmeleri ile vekâletnamelerin düzenlendikleri tarihlerde fiil ehliyetini haiz olduğu, asıl davada davalı ...'ın hisse devir sözleşmelerini vekâleten imzalamış olması nedeniyle sözleşmelerin hükümsüzlüğünü talep yönünden anılan davalıya husumet yöneltilemeyeceği, bunun yanında hükümsüzlüğü istenen ortaklar kurulu kararına ilişkin olarak husumetin şirkete yöneltilmesi gerekirken asıl davada davalıların her ikisine de yöneltilemeyeceği, asıl davada davalı ... yöneltilen sözleşmenin hükümsüzlüğüne dair talep bakımından yapılan esas incelemede ise murisin hisse devir sözleşmeleri ve vekâletnamelerin düzenlendikleri tarihlerde fiil ehliyetini haiz olması nedeniyle asıl davada davacı iddialarının yerinde olmadığı, birleşen davadaki talep bakımından husumetin hisse devir sözleşmesi taraflarına yöneltilmesi gerektiğinden husumetin birleşen davada davalı şirkete yöneltilemeyeceği, anılan davalı şirketin de pasif husumet ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle asıl davada ortaklar kurulu kararının hükümsüzlüğünün tespitine ilişkin talep bakımından her iki davalı yönünden davanın pasif husumet yokluğundan reddine, hisse devir sözleşmelerinin murisin ehliyet yokluğu nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitine dair talebe ilişkin olarak davalı ... hakkındaki talebin pasif husumet yokluğundan reddine, hisse devir sözleşmelerinin murisin ehliyet yokluğu nedeniyle hükümsüz olduğunun tespitine dair talebe ilişkin davalı ... yönünden davanın esastan reddine, birleşen davanın ise pasif husumet yokluğundan reddine karar verilmiştir.
VI. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davada davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 07.03.2019 tarihli ve 2018/754 Esas. 2019/335 Karar sayılı kararıyla; murisin varisleri arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğu, asıl ve birleşen davada davacının murisin hissesine dair tek başına dava açamayacağı, gerek asıl gerekse birleşen davalar yönünden davacıya, diğer mirasçıların muvafakatlerini alması ya da terekeye temsilci tayin ettirerek temsilci eliyle davaya devam etmesi konusunda süre verilmesi gerektiği, ilk derece mahkemesince bu sürenin 14.04.2014 tarihli duruşmada iki numaralı ara karar ile verildiği, ancak davacı tarafça ara karar gereğinin yerine getirilmediği, davacı tarafça usulüne uygun olarak mirasçıların muvafakatleri alınmadığı gibi tereke temsilcisi atanması için gerekli işlemlerin de yapılmadığı, dosyadaki beyanlara göre diğer mirasçıların davalara muvafakatlerinin bulunmadıklarının anlaşıldığı, sadece mirasçı ...’ın beyanları muvafakat olarak anlaşılabilir ise de diğer mirasçıların muvafakatlerinin bulunmadığı, bu sebeple hem asıl hem de birleşen dava bakımından davacının aktif dava ehliyetinin bulunmadığı, davacının kendi hissesi için bu davaları açamayacağı, bu sebeplerle asıl ve birleşen davada davacının istinaf itirazlarının yerinde olmadığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davada davacının istinaf başvurusunun her iki dava bakımından esastan reddine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 33, 114 ve 355 ve 353/1.b.2. maddeleri gereğince ilk derece mahkemesinin asıl ve birleşen davalara ilişkin kararlarının resen kaldırılarak asıl ve birleşen davanın aktif dava ehliyet yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir.
VII. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davada davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “…1- Birleşen davada, İlk Derece Mahkemesince verilen karara yönelik olarak yapılan istinaf başvurusu üzerine HMK'nın 355 vd. maddeleri kapsamında yöntemince yapılan inceleme sonucunda Bölge Adliye Mahkemesince esastan verilen nihai kararda, dosya kapsamına göre saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kurallarına aykırı bir yön olmadığı gibi HMK'nın 369/1. ve 371. maddelerinin uygulanmasını gerektirici nedenlerin de bulunmamasına, davacının 4271 sayılı MK'nın 640 maddesi uyarınca kendi payına hasren dava açmasının mümkün olmamasına, bu nedenle de tereke temsilcisi tayinine gerek bulunmamasına göre davacı vekilinin birleşen dava yönünden temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2- Davacı vekilinin asıl davaya yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; asıl dava davacının murisi adına vekaletname ile yapılan limited şirket hisse devir işlemlerinin murisin fiil ehliyeti olmadığından hükümsüz olduğunun tespitine ve ayrıca hisse devir işlemine onay veren limited şirket ortaklar kurulu kararının da hükümsüzlüğünün tespiti istemine ilişkin olup, bölge adliye mahkemesince, elbirliği mülkiyetine tabi malvarlığı yönünden davacının tek başına dava açamayacağı, diğer mirasçıların da davaya icazet vermedikleri gerekçesiyle aktif husumet yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir.
6098 sayılı TBK'nın 27. maddesinde kanunun emredici hükümlerine aykırı işlemlerin kesin hükümsüz olduğu, aynı Kanunun 1. maddesi uyarınca sözleşme kurulması için taraf iradelerinin arandığı, 4721 sayılı MK'nın 9. maddesinin mefhumu muhalifinden ayırt etme gücüne sahip olmayan kimsenin kendi iradesi ile hak sahibi olamayacağı ve borç altına giremeyeceği anlaşılmaktadır. Ehliyetsizlik nedeniyle hukuki işlemin sakat olması bir kesin hükümsüzlük hali olup, bu durum herkes tarafından ileri sürülebilir.
Somut olayda davacı, hisse devir işlemlerine dayanak vekaletnameyi verdiği tarihte murisi ...'nın fiil ehliyeti olmadığından işlemlerin hükümsüzlüğünün tespitini talep etmiş olup, yukarıda yapılan açıklamadan da anlaşılacağı üzere bu iddianın hukuki yarar bulunan herkes tarafından ileri sürülmesinin mümkün olduğu gözetilerek deliller toplanıp bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile aktif husumet yokluğu nedeniyle asıl davanın reddine karar verilmesi isabetli olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.
3- Bozma sebep ve şekline göre, davacı vekilinin asıl davaya yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir…” şeklindeki gerekçeyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçeye ilaveten; birleşen dava bakımından verilen kararın kesinleştiği, bir hukuki işlemin hükümsüzlüğünün hukuki yararı olan herkes tarafından ileri sürülebileceği doğru olmakla birlikte dava hakkını kullanmak isteyen tarafın aktif dava ehliyetini haiz olması gerektiği, hukuki yarara ilişkin dava şartından önce, tarafa ilişkin dava şartının gerçekleşip gerçekleşmediğinin incelenmesi gerektiği, HMK’nın 114 üncü maddesi gereğince hukuki yararın davanın konusuna dair dava şartı olduğu, dava şartlarının hangi sırayla inceleneceğine dair kanunda açık bir hüküm bulunmamakla birlikte bu konuda, usul ekonomisi gibi, yargılama hukukuna hâkim olan ilkeler yanında, dava şartının niteliğinin de dikkate alınması gerektiği, belli bir dava şartının yokluğu hâlinde diğerlerinin incelenmesine gerek kalmayacak ise ilk önce o dava şartının incelenip karara bağlanması gerektiğinden mahkemeye ilişkin dava şartları en önce, tarafa ilişkin dava şartları ikinci sırada, davanın konusuna ilişkin dava şartları ise en son inceleneceği, dava ehliyetinin hukuki yarardan önce incelendiği, tarafa ilişkin koşul gerçekleşmeksizin dava konusuna dair hukuki yararın değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, davanın açılması bir usul işlemi olup davayı açan kişinin taraf veya dava ehliyetinin bulunmaması hâlinde usulüne uygun açılmış bir davanın varlığından da söz edilemeyeceği, böyle bir davada davanın konusuna ilişkin dava şartlarının, yani hukuki yararın incelenmesine geçilemeyeceği, tarafa ilişkin dava koşulu tamamlanmadıkça, davanın konusuna ilişkin dava şartlarının veya davanın esasının incelenemeyeceği, somut olayda tarafa ilişkin dava şartının gerçekleşmediği, ilk derece mahkemesince tarafa ilişkin dava şartı eksikliğinin tamamlanması için verilen sürede gerekli işlemlerin davacı tarafından yerine getirilmediği gerekçesiyle asıl dava yönünden direnme kararı verilmiştir.
VIII. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davada davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Asıl ve birleşen davada davacı vekili; mirasçıların muvafakatlerinin alınması hususunda mahkemece tesis edilen ara karar gereğinin yerine getirildiğini, ancak mahkemenin muvafakatleri sormadığını, bu hususta müvekkilinin kusurunun bulunmadığını, birleşen dosya kapsamında alınan bu ara karar sonucunun asıl davada geçerli kabul edilerek usule aykırı bir değerlendirme yapıldığını, mirasçılardan müteveffa ... ...’ın mirasçılarının tespiti için açılan davaların bekletici mesele yapıldıktan sonra bu ara karardan dönüldüğünü, anılan husus sebebiyle müvekkilinin tereke temsilcisi atamama hususunda kusurlu olmadığını, davalı ...’a hisselerin bedelsiz devredildiğini, müvekkili murisinin kira sözleşmesinde imzasının bulunmadığını, murisin iradesinin bu yönde olmadığını, ayrıca murisin fiil ehliyetinin bulunmadığını, vekaletname altında murisin okuma yazması olmasına rağmen imza yerine parmak izinin yer aldığını, bu durumun fiil ehliyetinin bulunmadığı hususuna karine teşkil ettiğini, hisse devir sözleşmesinin murisin gerçek iradesini yansıtmadığını, hükümsüz olduğunu, müvekkilinin asıl dava bakımından aktif dava ehliyetinin bulunduğunu belirterek direnme kararını temyiz etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; asıl davada murisin fiil ehliyetinin bulunmadığı iddiasına dayalı olarak hisse devir işlemlerinin hükümsüzlüğüne dair talep bakımından davacının aktif dava ehliyetinin bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 9, 10, 13, 14 ve 15 inci maddeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 26 ve 27 nci maddeleri ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 114 ve 115 inci maddeleri.
2. Değerlendirme
A. Birleşen Dava Yönünden
1. Hukuki yarar dava şartı olduğu gibi, temyiz istemi için de gereken bir şarttır.
2. Bölge Adliye Mahkemesince birleşen dava yönünden verilen davanın reddine dair kararın asıl ve birleşen davada davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece anılan davacı vekilinin birleşen davaya yönelik temyiz itirazlarının reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
3. Bölge Adliye Mahkemesinin ilk kararını birleşen dava yönünden temyiz edip bu istemi Özel Dairece reddedilen asıl ve birleşen davada davacının birleşen dava yönünden kararı temyiz etmekte hukuki yararı bulunmamaktadır.
4. O hâlde asıl ve birleşen davada davacı vekilinin birleşen dava bakımından verilen karara yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir.
B. Asıl Dava Yönünden
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
2. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 12/1 inci maddesinde herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu düzenlendiği gibi, 48/1 inci maddesinde de herkesin dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetinin bulunduğu kabul edilerek kişilerin irade özgürlüğüne sahip olduğu temel ilke olarak benimsenmiştir. Borçlar hukukumuza hâkim olan “sözleşme serbestliği” ilkesinin kaynağı da irade özgürlüğüne dayanmaktadır.
3. Sözleşme serbestliği ve özgürlüğünün; sözleşme yapıp yapmama, sözleşmenin karşı tarafını seçme, sözleşmenin içeriğini, tipini ve şeklini belirleme, sözleşmenin içeriğini değiştirme ve sözleşmeyi ortadan kaldırma gibi biçimleri bulunmaktadır.
4. 6098 sayılı Kanun'un 26 ncı maddesi maddesinde tarafların kanunda öngörülen sınırlar içinde, sözleşmenin içeriğini özgürce belirleyebilecekleri kabul edilmiştir. Sözleşmenin içeriği kavramından anlaşılması gerekenin ne olduğu Kanun’da açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte doktrinde tarafların yapmış oldukları sözleşme kapsamında, üzerinde anlaşmaya vardıkları her şeyin sözleşmenin içeriğine dâhil olduğu ifade edilmektedir. Tarafların belirlediği edim veya edimler, bu edimlerin nerede ve ne zaman yerine getirileceği, yan edim ve yükümlülükler, sözleşmenin şekli, tarafların yapmaması gereken fiil ve davranışlar ile pek çok şey sözleşmenin içeriğine dâhildir.
5. Sözleşmenin içeriğini belirleme ve serbestçe tayin etme özgürlüğüne getirilen temel sınırlama, davanın dayanağı 6098 sayılı Kanun'un 27 nci maddesinde "Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür.
Sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının hükümsüz olması, diğerlerinin geçerliliğini etkilemez. Ancak, bu hükümler olmaksızın sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılırsa, sözleşmenin tamamı kesin olarak hükümsüz olur." şeklinde düzenlenmiştir.
6. Sözleşmenin geçerliliğini önemli ölçüde etkileyen unsurların eksikliği durumunda kesin hükümsüzlük söz konusu olur. Zira bu unsurlar sözleşmenin geçerliliği bağlamında oldukça önem arz etmektedir. Kesin hükümsüzlük yaptırımının söz konusu olduğu hâllerde sözleşmenin kurulmasında aranan unsurlar vazgeçilemez nitelikte olup bu unsurlar sadece sözleşme taraflarının menfaati yanında kamu düzeni için de tesis edilmiş olan geçerlilik koşullarıdırlar. Bu unsurların varlığında taraflar yanında üçüncü kişilerin de sözleşmelere güvenleri için yarar bulunmaktadır.
7. Kesin hükümsüzlük yaptırımı her zaman ileri sürülebilecek nitelikte olup bu unsurların eksikliği nedeniyle kesin hükümsüz olan bir sözleşmenin zamanla geçerli hâle gelme gibi bir durumu söz konusu olamaz. Bu çerçevede kesin hükümsüzlük hâli sadece sözleşmenin tarafları yanında sözleşmenin geçersiz hâle gelmesinde yararı bulunan tüm ilgililer tarafından her zaman ileri sürülebileceği gibi mahkemece resen dikkate alınması gerekir.
8. Bu kapsamda bir sözleşmenin geçerli bir şekilde kurulabilmesi için gerekli olan unsurlardan biri de sözleşme ehliyetidir. Sözleşme ehliyetinin bulunmadığı durumlarda mevcut bir irade açıklaması bulunmasına rağmen bu açıklama sonucu herhangi bir borç doğmaz. Zira sözleşme irade açıklaması ile kurulmakta olup böyle bir irade açıklamasının hukuki sonuç doğrulabilmesi, kanuni anlamda gerekli olan fiil ehliyetini gerektirir. Bu sebeple ehliyet sözleşmenin geçerliliği için gerekli olan bir unsurdur.
9. Sözleşme geçerliliği için aranan ehliyet fiil ehliyeti olup 4721 sayılı Kanun'un 9 uncu maddesine göre ancak fiil ehliyetine sahip olan kimselerin, kendi fiilleriyle hak edinebilecek ve borç altına girebileceklerdir. Bu anlamda fiil ehliyeti tam olan (kısıtlı olmayan, ergin olan ve ayırt etme gücü olan) kimseler hak ve borç altına girebileceklerdir. Sözleşme ehliyeti ise sözleşmenin her iki tarafı için de aranan bir unsur olup tarafların sözleşmenin kurulduğu anda bu ehliyete haiz olmaları durumunda geçerli bir sözleşme ilişkisi kurulur. Ayrıca taraflardan her ikisinin de ehliyetli olmaları gerekmekte olup tek tarafın ehliyetli olması geçerli bir sözleşmenin kurulabilmesi için yeterli değildir.
10. Sözleşmenin geçerliliği için aranan ehliyet unsuru, sadece taraflar açısından değil kamu yararı açısından da aranan bir geçerlilik unsurudur. Bu sebeple ehliyetsizlik hâlinde kesin hükümsüzlük yaptırımı söz konusu olur. Nitekim 4721 sayılı Kanun 15 inci maddesinde; Kanun'da gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiillerinin hukuki sonuç doğurmayacağı açıkça belirtilmiştir.
11. Buradan hareketle bir sözleşmenin ehliyetsizlik nedeniyle kesin hükümsüz olduğuna ilişkin iddianın hukuki yararı mevcut olan herkes tarafından ileri sürülebilmesi mümkündür. Dolayısıyla ehliyetsizliğe dayalı olarak bir sözleşmenin kesin hükümsüz olduğuna dair iddianın ileri sürülmesinde hukuki yararı bulunan herkesin bu iddia ile açacağı davada aktif husumet ehliyeti mevcuttur.
12. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; asıl davada davacı tarafça, muris ... tarafından davalı ... adına düzenlenen vekâletnameye dayalı olarak gerçekleştirilen limited şirket hisse devir işlemlerinin, vekâletname ve sözleşmelerin düzenlendikleri tarihlerde murisin fiil ehliyeti bulunmadığı iddia edilerek geçersizliklerinin tespiti talep edilmiştir.
13. 4721 sayılı Kanun'un 9 ve 15 inci maddeleri ile 6098 sayılı Kanun'un 26 ve 27 nci maddeleri gereğince ehliyetsiz bir kimsenin vermiş olduğu vekaletname ve bu vekâletnameye dayalı olarak gerçekleştirilen sözleşmeler yukarıdaki kanun hükümleri gereği kesin hükümsüzlük yaptırımına tabi olup bu iddianın hukuki yararı mevcut olan herkes tarafından ileri sürülmesi mümkündür.
14. Bu itibarla her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesince, el birliği mülkiyetine tâbi mal varlığı yönünden davacının tek başına dava açamayacağı, diğer mirasçıların da davaya icazet vermedikleri gerekçesiyle davacının asıl davada aktif husumet ehliyetinin bulunmadığı belirtilmiş ise de; davacı tarafça, asıl davada hisse devir işlemleri sırasında murisi tarafından verilen vekâletnamenin düzenlendiği tarihte fiil ehliyetinin bulunmadığı, bu sebeple anılan vekâletname ile yapılan işlemlerin kesin hükümsüz olduğu iddiasıyla asıl dava açılmıştır.
15. Asıl davada kesin hükümsüzlük iddiası ile ileri sürülen bu talepler bakımından, davacının varis olması ve kesin hükümsüzlük iddiasının ilgili herkes tarafından ileri sürülebilecek olması nedeniyle davacının asıl davada aktif dava ehliyeti mevcut olup bu anlamda diğer varislerin asıl davaya muvafakatlerinin mevcut olup olmamasının taraf ehliyeti bakımından herhangi bir önemi bulunmamaktadır.
16. Bu itibarla davacının asıl davayı açmakta hem hukuki yararı hem de aktif dava ehliyeti mevcuttur. Dolayısıyla Bölge Adliye Mahkemesince; asıl dava bakımından dava şartı eksikliği bulunmadığı kabul edilerek işin esasına girilip taraflarca ileri sürülen deliller toplanıp dosya kapsamında sunulan belgelerin incelenmesi ile yapılacak değerlendirme sonrasında hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davacının asıl davada aktif dava ehliyeti bulunmadığından bahisle asıl davanın usulden reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.
17. Hâl böyle olunca; Bölge Adliye Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.
IX. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
A bendinde (§1-4) gösterilen gerekçeyle asıl ve birleşen davada davacı vekilinin birleşen davaya yönelik temyiz itirazlarının hukuki yarar yokluğundan REDDİNE oy birliğiyle,
B bendinde (§ 1-17) gösterilen gerekçeyle asıl ve birleşen davada davacı vekilinin asıl davaya yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA oy birliğiyle,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Dosyanın 6100 sayılı Kanun'un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
31.05.2023 tarihinde kesin olarak karar verildi.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
- 4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 15 ]
19. Hukuk Dairesi 2006/6489 E., 2006/12076 K.
19. Hukuk Dairesi 2006/6489 E., 2006/12076 K.
- AYIRT ETME GÜCÜNÜN BULUNMAMASI
- HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI
- TAM EHLİYETSİZİN SORUMLULUĞU- 4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 14 ]
- 4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 15 ]
- 4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 2 ]
- 4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 452 ]
- 818 S. BORÇLAR KANUNU [ Madde 54 ]
- 818 S. BORÇLAR KANUNU [ Madde 61 ]
- 818 S. BORÇLAR KANUNU [ Madde 66 ]
- 818 S. BORÇLAR KANUNU [ Madde 98 ]
"İçtihat Metni"
Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı banka vekilince temyiz edilmesi üzerine, dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
Davacı vekili, müvekkili banka ile davalı arasında kredi sözleşmesi imzalandığını, kredi borcunun ödenmemesi üzerine hesabın kat edilip davalıya ihtarname keşide edilip takibe girişildiğini, ancak itiraz nedeni ile takibin durduğunu belirterek itirazın iptali ile takibin devamına ve %40 tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vasisi Nevin, kredi borçlusu eşi Mustafa'nın ruhsal yönden rahatsız olması nedeni ile kendisine mahkeme kararı ile kısıtlanıp vasi tayini yapıldığını, bu nedenle kısıtlı olan bir şahsın borçlanma ehliyeti bulunmadığı nedeni ile davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece yapılan yargılama sonunda, taraflar arasında imzalanan kredi kartı sözleşmesinin 25.02.2004 tarihli olup, davalı borçlunun 16.07.1998 tarihinde vesayet altına alınıp, eşi Nevin'in vasi olarak atandığı, 4721 sayılı TMK'nın 14. maddesi uyarınca bu tür şahısların fiili ehliyete sahip olmadıkları, aynı Kanun'un 15. maddesinde yazılı istisnaların somut olayda mevcut olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı banka vekilince temyiz edilmiştir.
Uyuşmazlık, mahkemece akıl hastalığı nedeni ile hacir altına alındığı anlaşılan davalının, polis kimliğini göstermek sureti ile davacı bankayla yaptığı sözleşme uyarınca almış olduğu banka kredi kartı ile yaptığı harcamalardan dolayı sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
TMK'nın 15. maddesine göre, "Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki sonuç doğurmaz". Görüldüğü gibi, kural olarak tam ehliyetsizlerin hukuki işlemleri hükümsüzdür. Ancak bu kuralın istisnaları vardır. Bunlardan biri TMK'nın 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılmaması ilkesidir. Buna göre "Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kuralına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz".
TMK'nın 2. maddesi çerçevesinde 15. maddenin değerlendirilmesine geçmeden önce, aynı Yasa'nın 1/1. maddesi uyarınca anılan hükmün getirilmesindeki asıl gayenin ne olduğunun açıklanmasında fayda görülmektedir.
Kanun, tam ehliyetsizlerin yaptıkları hukuki işlemleri batıl sayarken, bu gibi kimseleri korumak, kendi menfaatlerine aykırı işlemleri yapmak, üçüncü kişilerce sömürülmelerine engel olmak amacını gütmüştür. Bu tehlikenin ortadan kalktığı, normal zekalı bir insanla eşdeğer tarzda hareket ettiği durumlarda, hukuki muamelenin hükümsüzlüğünü ileri sürmek hakkın kötüye kullanılması olacaktır ki, kanun bunu himaye etmez. 09.03.1955 gün 22/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği gibi, mümeyyiz olmayan kimse temyiz kudretini haiz olsa idi aynı surette hareket edecek, yani normal zekalı bir insan dahi aynı tarzda muamelede bulunabilecek idi ise, ehliyetsiz olduğundan bahisle muamelenin hükümsüzlüğünü ileri süreme-melidir.
Somut olayda davalı, ülkemizde tam ehliyetli kişilerin dahi her zaman yararlanma olanağı bulamadıkları banka kredisinden yararlanmış, üstelik Polis kimliğini de kullanarak aldığı kredi kartını kullanmak sureti ile bir menfaat elde etmiştir.
Davacı bankanın ödeme talebine kadar tam ehliyetli biri gibi hareket edebilen davalının, borcun ifası istendiğinde ehliyetsizliğini ileri sürerek ifadan kaçınması, hakkın kötüye kullanılmasının tipik bir örneğidir.
Tam ehliyetsizlere ilişkin TMK'nın 15. maddesi hükmüne getirilen ikinci sınırlama, BK'nın 54. maddesi hükmüdür. Belirtilen yasa hükmüne göre, "Hakkaniyet iktiza ediyorsa hakim, temyiz kudretini haiz olmayan kimseyi ika ettiği zararın tamamen yahut kısmen tazminine mahkum eder". BK'nın 98/2. maddesi yollaması ile akde aykırılık hallerinde de uygulaması mümkün olan BK'nın 54/1. maddesi uyarınca, hakkaniyet elverdiği takdirde tam ehliyetsiz olan kişi, diğer tarafın batıl hukuki işleminin hüküm ifade ettiğine güveni nedeni ile doğan zarardan sorumludur.
Öte yandan TMK'nın 452/2. maddesinde; "Vesayet altındaki kişinin fiil ehliyetini haiz olduğu hususunda diğer tarafı yanıltmış olması halinde, onun bu yüzden uğradığı zarardan sorumlu olacağı" öngörülmüştür. Buna göre, kendisini ehil bir kişi gibi gösterip hukuki işlem yapan ve bu suretle karşı tarafı zarara uğratan ehliyetsiz kişinin bu zarardan sorumlu olacağının kabulü gerekir.
Bütün bu açıklamalar yanında, BK'nın 61-66. maddelerinde düzenlenen sebepsiz iktisap hükümlerine göre, hacir altındaki kişinin karşı tarafın aleyhine olacak şekilde kendi mal varlığında meydana gelen sebepsiz zenginleşme oranında sorumlu olacağı kuşkusuzdur. Zira, sebepsiz zenginleşme hükümleri gözetildiğinde, zenginleşenin iade borcunun doğması bakımından fiil ehliyetinden yoksun olmak sonuca etkili değildir.
Bu durumda, mahkemece yukarıdaki açıklamalar dikkate alınarak banka kayıtları üzerinde konusunda uzman bir bilirkişiye inceleme yaptırılıp, davalının kredi kartı harcamaları sebebi ile sorumlu olacağı miktar konusunda ayrıntılı ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alındıktan sonra tüm deliller birlikte değerlendirilmek sureti ile uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçelerle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı banka vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde iadesine, 14.12.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2023/1107 E., 2023/2896 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
4721 sayılı Türk Medeni Kanun'un 9 uncu, 10 uncu, 13 üncü, 14 üncü, 15 inci ve 409/2 nci maddeleri;
3. Hukuk Dairesi 2023/1107 E. , 2023/2896 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TARİHİ : 07.03.2013
Taraflar arasında İlk Derece Mahkemesinde görülen sözleşmenin iptali davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesince davanın reddine dair İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesince bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanı reddine karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesi kararı davacı ... vekili ve bir kısım davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı ... vekili; müvekkilinin vasisi olduğu ...'in vesayet altına alınmadan önce demans ve Parkinson hastalıklarının tedavisini gördüğünü, 1982 yılında da kısıtlandığını ancak sonrasında 1983 yılında kısıtlama kararının kaldırıldığını, o zamandan bu yana fiil ehliyetine haiz olmadığını, ...'in bu sağlık durumundan faydalanan davalıların vekalet alarak bu aldıkları vekaletle birbirlerine davacının mal ve haklarını satış suretiyle aktardıklarını, yapılan işlemler önncesinde tek bir doktordan usulsüz şekilde fiili ehliyetinin yerinde olduğuna ilişkin raporlar aldıklarını, bu raporların babasının gerçek sağlık durumunu yansıtmadığını, bu nedenle davalı ... tarafından fiil ehliyetine sahip olmayan ...'ten alınan 15.09.2010 tarihli vekaletname ile ...'e ait dosya alacağının diğer davalı ...'e temlikine ilişkin Üsküdar 2. Noterliğinin 16.09.2010 tarihli temliknamesinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalılar vekili; vesayet altına alınan ...'in iptali istenen temlikname ve vekaletname düzenlenirken fiili ehliyetine sahip olduğunu ve vesayet altında olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI:
İlk Derece Mahkemesinin 05.11.2015 tarihli ve 2013/166 E., 2015/457 K. sayılı kararıyla; ''Adli Tıp Kurumu raporuna göre ...'in ...' e vermiş olduğu vekaletname tarihi ve temlik sözleşmesinin düzenlendiği 16.09.2010 tarihi itibariyle akli melekelerinin yerinde olduğunun sabit olduğu '' gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Mahkemenin 05.11.2015 tarihli ve 2013/166 E. 2015/457 K. sayılı kararına karşı, süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 23.01.2019 tarihli ve 2018/6889 E. 2019/551 K. sayılı ilamıyla; "Mahkemece, Adli Tıp Kurulundan alınan raporda 16.09.2010 tarihinde temlik edenin fiili ehliyetinin yerinde olduğu kanaati bildirildiği, başka bir dosyada alınan Adli Tıp Kurul raporunda davacının 2011 yılında fiili ehliyete sahip olmadığı, sonrasında alınan Genel Kurul raporunda ise kişinin fiili ehliyetine sahip olduğu sonucuna varıldığı, benzer dosyalarda alınan raporlar arasında çelişkiler olduğu, ...'in vekalet verdiği ve temlikname düzenlendiği tarihlerde fiili ehliyetine sahip olup olmadığı konusunda Üniversitelerin ilgili ana bilim dallarında çalışan konusunda uzman bilirkişilerden bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesinin doğru görülmediği'' gerekçesi ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
B. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar
Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; ''bilirkişilerce sunulan 01.11.2021 tarihli raporda 1928 doğumlu, 22.03.2016 tarihinde vefat eden ... hakkında sözleşmenin yapıldığı tarihin öncesinde, sözleşmenin yapıldığı gün ve sonrasında farklı hastanelerden verilen çok sayıda “fiil ehliyetine haiz olduğuna dair” raporların mevcut olduğunun görüldüğü, demans tanısı ile ilgili en eski kayıtların 27.07.2010 tarihinde olduğu ve bunun sözleşmenin yapıldığı tarihe teşmil ettirilemeyeceği, sözleşmenin yapıldığı 19.08.2009 tarihinde fiil ehliyetinin tam olduğu tıbbi kanaatinin oluştuğunun belirtildiği, hile, aldatma ve gabin iddiaları yönünden de dosyada bozma öncesinde yapılan yargılamada da taraflara delillerini sunmak üzere kesin sürelerin verildiği, mevcut deliller birlikte değerlendirildiğinde davacı yanın asıl dayanakları olan ehliyetsizliğe ilişkin iddialarının soyut nitelikte olduğunun bilirkişi raporu ile sabit olduğu, ehliyet haricindeki sair iddiaların da mevcut delil durumu ile ispatlanamadığı '' gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davacı ... vekili ve bir kısım davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
1. Davacı ... vekili; temlik işleminin fiil ehliyeti, hile, aldatma ve gabin nedeniyle de iptali istendiği halde fiil ehliyetine ilişkin rapor aldırıldığını, diğer iddialar yönünden değerlendirme yapılmadığını, Mahkemeden bu konuda keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasının istendiğini, vekil tayin edilen kişinin vekaletnemeden bir gün sonra temlikname ile kendi öz kardeşi lehine kazandırıcı işlem yaptığını, aldatma ve hile unsurlarının bulunduğunu, ehliyetsizlik konusunda yapılan inceleme sonucunda, hile, gabin ve aldatma gibi irade sakatlıklarının bulunup bulunmadığının da değerlendirilmesi gerektiğini'' belirterek hükmün bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
2. Bir kısım davacılar vekili; Muris ...'in parkinson hastası olduğunun, SGK kayıtlarında yer alan ve yeni elde edilen 11.10.2010 tarihli raporla sabit olduğunu, temlikname işleminin;ehliyetsizlik, gerçekte bir bedel ödenmediği için muvazaa, hile ve gabine dayanarak iptalinin istendiği fiil ehliyeti bulunduğu kanaatine varıldığında diğer iddialarının araştırılması gerekirken bu hususlarda bir araştırma yapılmadığını, temlik edilen ipoteğin gerçek bedelinin belirlenmesi için bilirkişi incelemesi yaptırılıp temlik bedeli ile kıyaslanması gerektiğini belirterek hükmün bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık; kısıtlı tarafından verilen vekaletname ile düzenlendiği iddia edilen temlik sözleşmesinin, ehliyetsizlik, gabin, hile ve aldatma nedeniyle iptali istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
4721 sayılı Türk Medeni Kanun'un 9 uncu, 10 uncu, 13 üncü, 14 üncü, 15 inci ve 409/2 nci maddeleri; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) geçici 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası atfıyla uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı Kanun) 428 inci maddesi ile 439 uncu maddesinin ikinci fıkrası.
3. Değerlendirme
1. Temyiz olunan Mahkeme kararı; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup, davacı ... vekili ve bir kısım davacılar vekilinin aşağıdaki maddelerin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2. Bilindiği üzere; davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme ve değerlendirme ve ayırt edebilme kudreti (gücü) bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun; "fiil ehliyetine sahip olan kimse kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir" biçimindeki 9 uncu madde hükmüyle hak elde edebilmesi, borç (yükümlülük) altına girebilmesi, fiil ehliyetine bağlanmış; 10 uncu maddesinde de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırtım gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek "ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır" hükmünü getirmiştir. "Ayırtım gücü eylem ve işlev ehliyeti olarak da tarif edilerek, 13 üncü maddesinde; "yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir" denmek suretiyle açıklanmış, ayrıca; ayırtım gücünü ortadan kaldıran önemli nedenlerden bazılarına değinilmiştir.
3. 4721 sayılı Türk Medeni Kanun'un 15 inci maddesinde de; "ifade edildiği üzere, ayırtım gücü bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin bulunmama nedeniyle kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere yapacağı işlemlere sonuç bağlanamaz," yine aynı kanun'un 409/2 nci maddesinde de; akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceği öngörülmüştür.
4. Somut olaya gelince, Mahkemece; bozma ilamı doğrultusunda Üniversitelerin ilgili ana bilim dallarında çalışan konusunda uzman bilirkişilerden 01.11.2021 tarihli rapor alınmış ve bu rapora göre hüküm tesis edilmiş ise de davada iptali talep edilen 16.09.2010 tarihli temlikname ve dayanağı olan 15.09.2010 tarihli vekaletname tarihi itibariyle Mehmet Ateşin fiil ehliyetine haiz olup olmadığının incelenmesi gerekirken, hataen 19.08.2009 tarihi itibariyle fiil ehliyetine haiz olup olmadığı noktasında değerlendirmeleri içerir rapor düzenlendiği anlaşıldığından, rapor, bu haliyle hüküm kurmaya elverişli değildir.
5- Bu durumda Mahkemece yapılması gereken ...; önceki bozma ilamında belirtilen raporlar irdelenecek şekilde, davada iptali talep edilen 16.09.2010 tarihli temlikname ve dayanağı olan 15.09.2010 tarihli vekaletname tarihleri itibariyle Mehmet Ateşin hukuki işlem ehliyetine sahip olup olmadığı noktasında Üniversitelerin ilgili ana bilim dallarında çalışan konusunda uzman bilirkişi heyetinden denetime uygun ek rapor alınarak sonuca uygun bir karar vermek olmalıdır.
6. Açıklanan nedenlerle yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
1. Davacı ... vekili ve bir kısım davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının REDDİNE,
2. Temyiz olunan Mahkeme kararının 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı Kanun) 428 inci maddesi uyarınca BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz harçlarının istek halinde temyiz edenlere iadesine,
6100 sayılı Hukuk Mahkemeleri Kanunu'nun Geçici 3 üncü maddesi atfıyla 1086 sayılı Kanun'un 440 ıncı maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,
25.10. 2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2013/2425 E., 2015/2022 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
TMK'nun 15.nci maddesi gereğince Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki sonuç doğurmaz.
Hukuk Genel Kurulu 2013/2425 E. , 2015/2022 K.
* KISITLININ ZARARA UĞRATILMASINDAN KAYNAKLI TAZMİNAT İSTEMİ
* BASİRETLİ TACİR GİBİ HAREKET ETME
* İSPAT YÜKÜNÜN YER DEĞİŞTİRMESİ
* BORCA AYKIRILIKTA İSPAT YÜKÜ
* TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 2
* TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 15
* BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 98
* TÜRK BORÇLAR KANUNU (6098) Madde 114
* TÜRK BORÇLAR KANUNU (6098) Madde 18
* TÜRK TİCARET KANUNU(MÜLGA) (6762) Madde 20
"İçtihat Metni"
Taraflar arasındaki “tazminat” isteminden dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 5. Sulh Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 30.11.2010 gün ve 2009/1327 E. 2010/1256 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 13.06.2012 gün ve 2011/3554 E. 2012/10389 K. sayılı ilamı ile;
“...Davacı vekili, müvekkili H.. M.. K..'nin 22.01.2009 tarihinde kısıtlandığını, kesinleşen kararın 13.02.2009 tarihinde davalı bankaya tebliğ edildiğini ve bankanın kısıtlının tüm hesaplarına bloke koyup, banka ve kredi kartlarının kullanıma kapattığını, ancak kısıtlının 15.02.2009 ve 16.02.2009 tarihlerinde hesabından toplam 1.820 TL para çektiğini, kısıtlama kararını tebliğ alan bankanın buna rağmen işleme izin vererek kısıtlıyı zarara uğrattığını ileri sürerek, 1.820 TL'nın davalı bankadan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, para çekme işlemlerinin kısıtlının kendisi tarafından ATM kartı ve şifresi kullanılarak gerçekleştirildiğini, borçlandırıcı bir işlem bulunmadığını,kısıtlının zarara uğratıldığını iddia edilmesine karşın söz konusu zararların ne olduğu yönünde herhangi bir açıklama yapılmadığını, varsa böyle bir zararın davacı tarafça ispatlanması gerektiğini, kısıtlının halen çalışıyor olması karşısında fiil ehliyetinden tamamen yoksun olduğunun söylenemeyeceğini, bizzat kısıtlının uhdesine geçen paranın davalı bankadan talep edilmesinin sebepsiz zenginleşmeyi neden olacağını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece,aksi yöndeki bilirkişi raporuna nazaran, iddia, savunma, toplanan kanıtlar ve tüm dosya kapsamına göre, hesaptaki paranın bizzat kısıtlı tarafından çekildiği, paranın üçüncü kişinin uhtesine geçtiğine dair bir iddia bulunmadığı gibi, bu işlemde nasıl bir zarar meydana geldiğinin de davacı tarafından açıklanamadığı, maddi tazminatı gerektirir bir zarar mevcut bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
Dava, tazminat istemine ilişkin olup, mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
TMK'nun 15.nci maddesi gereğince Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukuki sonuç doğurmaz. Ancak, bir hukuki muamelenin, o muameleyi yapanın temyiz kudretinden mahrum bulunması sebebiyle batıl olduğunu ileri sürme hakkı dahi, bütün hakların kullanılmasının sınırlarını gösteren TMK'nun 2.nci maddesi hükmüne tabidir. Temyiz kudretinden mahrum olan kimsenin yaptığı muamelenin aynı kayıt ve şartlar altında hareket eden mümeyyiz bir kimsenin muamelesinden farksız olduğu ve bu sebeple zararlı bir mahiyet göstermediği hallerde TMK'nun 15.nci maddesine dayanılarak muamelenin hükümsüzlüğünü ileri sürmek, hakkı gayesi dışında kullanmak olur. (T.D. 28.11.1955 t 663 E, 7734 K)
Somut olayda, davalı vekili kısıtlının zarara uğramadığını savunmuş olup, bu konudaki ispat külfeti davalıdadır. Bu durumda, davalı Banka'dan bu konudaki delilleri sorulup, toplanacak deliller muvacehesinde bir karar verilmek gerekirken eksik inceleme sonucu yazılı olduğu şekilde karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir…”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava; tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili, kesinleşen kısıtlama kararının davalı bankaya tebliğ edilmiş olmasına rağmen davalı tarafça kısıtlının banka hesaplarında işlem yapmasına göz yumularak kısıtlının zarara uğratıldığını ileri sürerek 1.820.00 TL'nin işlem tarihlerinden itibaren faizi ile birlikte davalı bankadan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davanın reddini istemiştir
Mahkemece, davacı tarafından dava konusu olaydan nasıl bir zarar meydana geldiğinin açıklanamadığı, dava konusu paranın kısıtlı tarafından çekildiği ve çekilen paranın üçüncü bir kişiye geçtiğine dair bir iddianın da bulunmadığı, bu nedenle ortada maddi tazminatı gerektirir bir zararın mevcut olmadığından bahisle, davanın reddine dair verilen karar, davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur.
Mahkemece, önceki kararda dayanılan gerekçeler genişletilerek direnme kararı verilmiş, direnme kararını davacı vekili temyize getirmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda ispat külfetinin davacı tarafta mı yoksa davalı tarafta mı olduğu noktasında toplanmaktadır.
Bankalar, devletin yoğun denetimi ve müdahalesi altında bulunan ve kendileri için belirlenmiş özel ilkelere uymak şartıyla faaliyet gösterebilen kuruluşlardır. Bankacılık sektörüne özgü bu durum, bankalarla muhatap olan geniş halk kitlelerinin bankalara karşı özel bir güven duygusu beslemelerine yol açmaktadır. Hukuken korunmaya değer olduğu sürece bu güven, bankaların diğer ticari işletmelerden ve klasik şirket türlerinden farklı hukuki sorumluluk kurallarına tabi tutulmalarını zorunlu kılmaktadır. Bankaların bu özelliği; aynı zamanda, iş ilişkileri nedeniyle muhatap oldukları kişilere karşı borçlarının ve sorumluluklarının da ayrı ve özel kurallarla belirlenmesini gerektirmektedir (BATTAL, Ahmet: Güven Kurumu Nitelendirmesi Işığında Bankaların Hukuki Sorumluluğu, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, Ankara 2001, s.1).
Güvenilir olmak, ticaret hayatında çok değerli güç kaynaklarından biridir. Bu sıfat, sahibine bir sosyal statü sağlar. Kendisiyle alışveriş yapılabilir, borç verilebilir, kefaleti kabul edilebilir olmak gibi önemli sonuçlar doğurur (BATTAL, Ahmet: a.g.e., s.9).
Sosyal hayatın temelini oluşturan güven duygusu hukuk düzeninde de önemli bir ilke şeklinde kendini göstermektedir (ERİŞ; Gönen: Açıklamalı- İçtihatlı TTK, Ankara 1987, c. I, s.23). Bu ilke, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 2. maddesinden kaynaklanmaktadır.
Güven ilkesi öncelikle, söz verenin sözüne sadık kalacağına, namuslu ve dürüst bir kişi olarak hareket edeceğine güven şeklinde sözleşmelerin temelinde yer alır. Ayrıca söze bağlılık kadar, güveni sarsacak tutumlardan ve karşı tarafı hayal kırıklığına uğratmaktan kaçınmak da güven ilkesinin sonucudur (SEROZAN, Rona: Sözleşmeden Dönme, İstanbul 1975, s. 245; SUNGURBEY, İsmet: Medeni Hukuk Sorunları, İstanbul 1974, c. II, s.91).
Güvenin korunması ilkesi -kısaca güven ilkesi- hukuken korunmaya değer bir çıkarını gerçekleştirmek üzere buluştuğu kişide bir güven olgusu yaratanın, bu güvenin sonuçlarına katlanması ve onun bir kez yaratmış bulunduğu güveni artık sarsmaması anlamını taşımaktadır. Aralarında karşılıklı güvene dayanak oluşturabilecek özel ve somut bir hukuksal bağ bulunan kişilerden her birinin, sözüyle ve eylemiyle karşı tarafta yarattığı korunmaya değer haklı güveni boşa çıkarmamasını buyurur (SEROZAN, Rona: y.a.g.e., s. 246).
Bankalar sözleşmeden kaynaklanan veya bu kapsamda değerlendirilen borçlarını, hiç ya da gereği gibi yerine getirmemeleri halinde, kendilerine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe, alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlü olurlar (818 sayılı Borçlar Kanunu m. 96, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 112)
Ayrıca bankalar, genel olarak her türlü kusurdan sorumludurlar. Sorumluluklarının kapsamı, işin özel niteliğine göre belirlenir. İş özellikle banka için bir yarar sağlamıyorsa, sorumluluk daha hafif olarak değerlendirilir. Haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler, kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hallerine de uygulanır (818 sayılı Borçlar Kanunu m. 98, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 114)
Bankalar yönünden sorumluluğun ölçüsünün belirlenmesinde kullanılacak bir başka genel kural da 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 20/2 maddesi ile 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 18/2. maddesinde tanımını bulmuştur. Buna göre, her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Bunun sonucu olarak, itibar müessesesi olan bankaların, bu vasıfları nedeniyle gerekli bilgi ve tecrübelerinin varlığı hususunda kendilerine duyulan güveni boşa çıkarmamaları gerekir. Bankaların kendilerine güvenen müşterilerine, onların yakınları olan üçüncü kişilere ve bilgi almak ya da ilişki kurmak amacıyla kendilerine başvuran kişilere karşı TMK’nın 2. maddesinden doğan, koruyucu nitelikte bir özen borcu vardır.
İmtiyazla çalışan ve yeterliliği ve uzmanlığı kabul edilmiş olan tüzel kişi tacirler durumundaki bankalar, bu özel vasıflarının kendilerine yüklediği özen borcuna uygun hareket etmelidirler (BATTAL, Ahmet: a.g.e., s.149). Bankaların özen borcunun ölçüsü belirlenirken, bankacılık mesleğinin ve sektörün kendisine has nitelikleri mutlaka nazara alınmalıdır (TANDOĞAN Haluk: Türk Hukukunda Bankacının Hukuki Sorumluluğu, Mukayeseli Banka Hukuku İhtisas Dönemi, Ankara 1974, s.104; KAPLAN, İbrahim: Sorumluluk: Banka ve İdare Meclisi Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu, Ticaret Hukuku ve Yargıtay Kararları Sempozyumu XI., Ankara 1994, s. 140; İNAN, Nurkut: Çek Rizikolarından Doğan Sorumluluk, Ankara 1981, s. 131).
Ayrıca kusur ve özen belirlenirken, borçlunun faaliyet sahası da nazara alınır. Riskli bir saha ise bu kişiden beklenen özen yüksek olacaktır. Bankacılık sektörü, gerek banka yönetimi ve gerekse hizmet verdiği kişiler yönünden bir bütün olarak riskli bir alandır. Bankaların özen borcu bu riskin bir gereği olarak ağırlaştırılmalıdır (AŞÇIOĞLU, Çetin: Kusurun Belirlenmesi ve Derecelendirilmesi, Ticaret Hukuku ve Yargıtay Kararları Sempozyumu V., Ankara, s. 174). Bankaların tacir olarak bütün işlemlerinde basiretli davranmaları mükellefiyeti, herhangi bir tacirinkinden farklıdır. Bankacılık alanında hizmet verenlerden beklenen basiret ölçüsü, özen vecibesi, şüphesiz daha ağırdır (KARAYALÇIN, Yaşar: Özel Hukukta Meseleler ve Görüşler, Ankara 1997, c.V, s. 85).
Banka ile ilişkiye girdiği kişi arasındaki iş ilişkisi ihtilafa neden olduğu takdirde hangi tarafın hangi hususları ispat etmesi gerektiği önemlidir. Güven ilişkisi bazı hallerde ispat yükü konusundaki genel kuralları da değiştirebilecek güce sahiptir. Akdin müsbet ihlali halleri için geliştirilmiş olan çözümler, uygun düştüğü ölçüde asli edim yükümünden bağımsız nitelik taşıyan kanuni borç ilişkisine de uygulanacaktır. Ancak yetersiz geldiği hallerde müşterinin ispat yükünü azaltmaya ya da bankanın ispat külfetini artırmaya yönelik yorum tercih edilmelidir (BATTAL, Ahmet: y.a.g.e., s.122).
Hukuki ve ahlaki bir yükümlülük olarak herkes kendi hatasından kaynaklanan zararı telafi etmelidir. Bu nedenle de bankalar kendi kusuruna dayanamazlar.
Banka haksız fiil işlememek gibi genel bir yapmama görevini ihlal ederse, ortada haksız fiil sorumluluğu vardır. Şayet borç ilişkisinden doğan bir yükümlülüğü ihlal ederse, sorumluluk borca aykırılığın bir sonucudur. Her iki halde de kural olarak bankanın, kusuruyla hareket etmiş olması gereklidir. Burada kusur aynı anlamdadır (TEKİNAY, S. Sulhi/AKMAN, Sermet/ BURCUOĞLU, Haluk/ALTOP, Atilla: Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, s. 875).
Kusur kavramı tanımlanması zor terimlerden olmakla yine de bir tanım aktarmak gerekirse, borçlu borç ilişkisinden doğan borcunu bilir veya bilmesi gerekirse kusurludur. Borçlu kusurunun varlığını ve borcu ihlal etmekte olduğunu bilmek imkanına sahip olmalıdır. Eğer borçlu mazur görülebilen bir sebeple, bu bilgiye sahip olmamışsa kusurlu sayılması da mümkün değildir (BATTAL, Ahmet: a.g.e., s.136). Öte yandan hal ve şartlara yükümlülüğe uygun davranışta bulunması kendisinden beklenmeyecek olan borçlu da kusurlu değildir (TEKİNAY/ AKMAN / BURCUOĞLU /ALTOP, a.g.e., s. 875).
Ancak iki tür sorumluluk arasında ispat yükü bakımından önemli bir fark vardır. Haksız fiilden dolayı failin sorumlu tutulabilmesi için, zarar gören davacı zarardan başka davalının kusurlu olduğunu da ispat etmelidir. Oysa borca aykırılık sözkonusu ise, borçlu kusursuzluğunu ya da zararın karşı tarafın kusuruyla meydana geldiğini kendisi ispat etmelidir. Aksi halde sorumluluktan kurtulamaz (BAŞTUĞ, İrfan: Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, Manisa 1984, s. 322; TEKİNAY/ AKMAN / BURCUOĞLU/ ALTOP, a.g.e., s. 888; OLGAÇ, Senai: Türk Borçlar Kanunu, Ankara 1988, c. I, s. 916; DOMANİÇ, Hayri: Anonim Şirketlerin Kuruluşundan Doğan Hukuki Mesuliyet, İstanbul 1964, s. 75).
Bilindiği üzere davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti bulunmayan bir kimsenin, kendi iradesi ile hak elde edebilme, borç altına girebilme ehliyetinden söz edilebilmesine imkan bulunmamaktadır.
Somut uyuşmazlıkta kısıtlama kararı, davalı bankanın da kabulünde olduğu üzere kendisine 13.02.2009 tarihinde tebliğ edilmiş olmasına rağmen kısıtlının banka hesaplarında işlem yapmasına davalı bankaca göz yumularak, 15.02.2009 ve 16.02.2009 tarihlerinde kendi maaş hesabından ATM aracılığı ile para çekmesine engel olunmamış, basiretli bir tacirin gerektirdiği şekilde hareket edilmemek suretiyle özen borcu ihlal edilmiştir.
Buna göre, borca aykırılık durumunda haksız fiildeki ispat yükü yer değiştirmekte, davalı bankanın kusurunu ispat yükü davacı tarafa değil, kendi kusursuzluğunu ispat yükü davalı bankaya yüklenmektedir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce, ispat yükünün davacı tarafta olup bu yükümlülüğün yerine getirilememiş olduğu bu nedenle ortada maddi tazminatı gerektirir bir zararın bulunmadığı ileri sürülmüş ise de yukarıda açıklanan nedenlerle çoğunluk tarafından bu görüş benimsenmemiştir.
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, 30.09.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Dava, banka nezdinde hesabı bulunan kısıtlı ile ilgili mahkeme kararının davalı bankaya bildirilmesine rağmen bizzat kendisine yapılan ödeme nedeniyle maruz kalınan zararın giderilmesine ilişkindir.
Davalı ise paranın kart kullanılmak suretiyle bizzat kısıtlı tarafından ATM den çekildiğini, dolayısıyla bir zarardan söz edilemeyeceğini savunmuştur.
Hesap sahibi ile ilgili vesayet kararının davalı bankaya bildirildiği, paranın ise kart kullanılmak suretiyle ATM den bizzat kısıtlı tarafından maaş hesabından çekildiği hususunda bir ihtilaf bulunmamaktadır.
İhtilaf, bankanın kusuru sebebiyle kısıtlının zarara uğrayıp uğramadığı ve ispat yükünün hangi tarafta bulunduğu hususlarında toplanmaktadır.
Davalı bankanın haberdar edilmesine rağmen hesaptaki paranın bizzat kısıtlıya ödenmesinde kusurlu davrandığı tartışmasızdır.
Ne var ki; kusur, tek başına tazminatla sorumluluğu gerektirmez. Bundan dolayı talepte bulunanların ne şekilde zarar gördüklerini de ispat etmeleri gerekir.
İspat yükümlülüğüne dair temel hukuk ilkesi niteliğindeki TMK’nun 6 maddesinde aynen: “kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” denilmektedir.
Dolayısıyla, parayı bizzat çeken kişi olması nedeniyle davacının ne şekilde zarara uğramış olduğunun bizzat davacı tarafça ispatı gerektiği izahtan varestedir. Paranın ATM den çekilmesini müteakip kısıtlının bunu nerede nasıl ve ne şekilde harcadığına dair davalı bankanın izleme ve gözlemde bulunma imkan ve kabiliyeti bulunmadığından, olumsuzu ispat yükünü bankaya yıkmak davalıdan imkansızı istemekle eşdeğer bir sonuç doğurur ki bunun hakkaniyetle bağdaşır bir yönü de bulunmamaktadır. Kaldı ki, ( hukuki ehliyeti bulunmayan ) kısıtlılarca imzalanan kredi sözleşmeleri gereğince kısıtlıya yapılan ödemelerin dahi sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde geri istenebileceğine dair istikrar kazanmış Yargıtay uygulamaları karşısında özel daire kararına iştirak etmenin mümkün olmaması nedeniyle, usul ve kanuna uygun bulunan yerel mahkeme kararının onanması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluk görüşüne iştirak etmiyorum.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Medeni Hukuk
İleri derecede demans teşhisi konulmuş olan ve bu nedenle tasarruflarının hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğini yitirmiş bulunan (A), sahibi olduğu taşınmazı tapu müdürlüğünde yapılan resmi bir sözleşmeyle (B)’ye satmış ve devretmiştir. Satış bedeli rayice uygun olup, (B) devir anında (A)’nın fiil ehliyetindeki bu eksikliğin farkında değildir. Bir süre sonra durumu öğrenen (A)’nın vasisi, (A) adına tapu iptal ve tescil davası açmıştır. Mahkemenin, sözleşme tarihinde (A)’nın ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksun bulunduğunu tespit etmesi durumunda, (B) adına yapılan tescilin hukuki niteliği aşağıdakilerden hangisidir?
A) İptal edilebilir bir hukuki işleme dayalı geçici tescil
B) Askıda hükümsüz bir hukuki işleme dayanan tescil
C) Yolsuz tescil
D) İyiniyetli iktisaba olanak tanıyan geçerli tescil
E) Muvazaalı bir hukuki işleme dayanan batıl tescil
Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.