4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 2

Türk Medeni Kanunu 2. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 2 - Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. II. İyiniyet

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

1.207 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2024/210 E., 2025/38 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesi
Hukuk Genel Kurulu         2024/210 E.  ,  2025/38 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2021/71 E., 2021/500 K. ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 23.11.2020 tarihli ve 2018/275 Esas, 2020/7416 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı şirkete işyeri sigorta poliçesi ile sigortalı ve müvekkilinin 01.02.2012 tarihinden itibaren kiracı olarak bulunduğu depo olarak kullanılan iş yerinde 23.02.2012 günü 01.30 sıralarında yangın çıktığını, yanan emtia bedeli ve kiracılık malî mesuliyet teminatının ödenmesi amacıyla davalıya yapılan başvuru sonucunda, davacının alacaklıları tarafından gönderilen haciz ihbarnameleri üzerine bina hasarı hariç 259.501,00 TL hasar bedeli ödendiğini, toplam hasar bedelinden bakiye kalan 5.948.741,91 TL’nin faizi ile tahsili amacıyla 03.07.2012 tarihinde Sigorta Tahkim Komisyonuna başvuru yapıldığını, Hakem Heyeti tarafından müvekkili lehine 5.350.569,70 TL tazminata karar verildiğini, ancak İtiraz Hakem Heyeti tarafından 27.01.2014 tarihli karar ile Hakem Heyetinin yasal sürede karar vermediği gerekçesiyle bu kararın kaldırılıp dosyanın görevli mahkemeye tevdi için Hakem Heyetine iadesine karar verildiğini, temyiz edilen bu kararın 09.12.2014 tarihinde onanarak kesinleştiğini ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla hakem heyeti dosyasında belirlenen 5.350.569,70 TL'nin 24.02.2012 tarihinden işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davaya konu edilen alacağın zamanaşımına uğradığını, zararın teminat dışı olduğunu, yangının şüpheli olduğunu tespit ettiklerinden davacı şirket yetkilisi hakkında şikâyette bulunduklarını, mevcut hâle göre eksperce belirlenen 259.501,00 TL bedeli davacının borçlu olduğu icra dosyalarına ödediklerini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 13.04.2017 tarihli ve 2015/1017 Esas, 2017/334 Karar sayılı kararıyla; Mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (Mülga 6762 sayılı Kanun) 1268. maddesi ve Yangın Sigortası Genel Şartlarının (YSGŞ) C. 10 maddesi gereği alacağın iki yıllık zamanaşımına tâbi olduğu; davacının alacağı için hakeme başvurusu ile kesilen ve yeniden işlemeye başlayan zamanaşımı süresinin de dolmasından sonra eldeki davanın açıldığı, dolayısıyla alacağın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin 02.11.2017 tarihli ve 2017/1292 Esas, 2017/1722 Karar sayılı kararıyla; davacı alacağının hüküm altına alındığı ve İtiraz Hakem Heyeti tarafından yok hükmünde sayılmasına karar verilen hakem kararının 09.12.2014 tarihli onama kararı ile kesinleştiği, davacının ise yaklaşık bir yıl sonra eldeki davayı açtığı, davacının yararlanması düşünülebilecek olan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 158. maddesindeki 60 günlük ek sürenin de aşıldığı, davalının icra dosyalarına ödeme yaptığı tarih 24.05.2012 olduğundan, kısmi ödeme nedeniyle zamanaşımının kesildiği kabul edilse dâhi davanın zamanaşımı süresi içinde açılmadığı, diğer yandan davalının rizikonun teminat dışı olduğu yönündeki savunması ve yangın olayına ilişkin ceza davasında katılan olarak yer aldığı dikkate alındığında, davalının borcu ikrar etmiş de sayılamayacağı, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (BK) 60. maddesindeki ceza zamanaşımının uygulanması hükmünün somut olayda uygulanma imkânının bulunmadığı, davanın iki yıllık zamanaşımından sonra açıldığına ilişkin ilk derece mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun bulunduğu gerekçeleriyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...Dava, işyeri sigorta poliçesi gereği tazminat istemine ilişkindir. Taraflar arasında imzalı işyeri sigorta poliçesinin tanzim edildiği tarih ve riziko tarihi itibariyle yürürlükte olan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1268/1. maddesi ve Yangın Sigortası Genel Şartları'nın C.10. maddesi gereği, sigorta sözleşmesinden doğan davalar için 2 yıllık zamanaşımı süresi geçerlidir. İstinaf Mahkemesi tarafından da bu gerekçeyle, davaya konu edilen alacağın zamanaşımına uğradığı kabul edilerek davacının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Davacının, taraflar arasında imzalı 29.07.2011- 29.07.2012 vadeli İşyeri Sigorta Poliçesi'ne dayalı olarak tazminat talebinde bulunduğu; davaya konu edilen rizikonun 24.02.2012 tarihinde gerçekleştiği ve davanın 03.11.2015 tarihinde açıldığı dikkate alındığında, davanın 2 yıllık zamanaşımı süresi içinde açılmadığına ilişkin kabul doğru görünmektedir. Ne var ki; davacıya ait işyerinde gerçekleşen yangın olayının şüpheli olduğu, yangının sigortadan menfaat temin etmek amacıyla kasten çıkartılmış olabileceği iddiası ile davalı sigortacının davacı sigortalı yetkilisi hakkında, "sigorta bedelini almak amacıyla dolandırıcılık" iddiası ile C. Başsavcılığı'na şikayette bulunduğu (ceza dosyası dosya içinde bulunmadığı ve istinaf aşamasında olduğu bildirildiğinde, şikayet tarihi net biçimde tespit edilememiş olmakla birlikte; aynı konudaki tahkim yargılaması sırasında davalı vekilinin sunduğu 12.03.2013 tarihli dilekçeden, suç duyurusunun bu dilekçe tarihinden önce yapıldığı anlaşılmaktadır); İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2016/170 E.- 2017/51 K. sayılı dosyasında, davacı şirket yetkilisi ve diğer 6 sanık hakkında dava açıldığı; ceza mahkemesi tarafından, atılı suçun sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmadığı ve yangının kasten çıkartıldığına dair delil bulunmadığı gerekçesiyle, 22.02.2017 tarihinde beraat kararı verildiği, dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Davalı ... vekili, davaya konu zararın, yangının şüpheli olması nedeniyle poliçe teminatı dışında kaldığını ve bu hususta yaptıkları şikayete ilişkin ceza davası sonucunun beklenmesi gerektiğini savunmuştur. Davalı sigortacının, poliçe kapsamındaki yangın rizikosunun gerçekleşme biçiminin şüpheli olduğu ve yangının kasten çıkartıldığı iddiasıyla yaptığı savcılık şikayetiyle (davacının eldeki davadan önce başvurduğu Sigorta Tahkim Komisyonu nezdindeki yargılama devam ederken) ileri sürdüğü; Sigorta Tahkim Komisyonu nezdindeki yargılama sürecinin tüm aşamalarıyla sona erip kararın kesinleştiği tarihten çok sonraki bir zamanda (22.02.2017'de) maddi vakıaya (yangının sigortadan menfaat temini için kasten çıkartılmasına) ilişkin durumun netleştiği; davalı şikayetiyle başlatılan ceza yargılamasında, yangının davacı ya da davacı ile ilişkili kişiler tarafından kasten çıkartıldığının tespit edilmesi halinde zararın teminat dışı kalacağı da gözetilerek zamanaşımı değerlendirmesinin yapılması, dosya kapsamına ve hakkaniyete uygun olacaktır. Açıklanan vakıalar karşısında; davalı sigortacının zararın teminat dışı olduğuna ilişkin savunmaları ile bu hususta Tahkim yargılaması devam ederken yaptığı şikayet sonucu yürütülen ceza soruşturmasının başlama tarihi ve ceza davasının kapsamı; sürecin bu şekilde gerçekleşmesinde davacıya atfedilebilecek bir kusur bulunmadığı dikkate alınarak zamanaşımının değerlendirilmesi gerekirken, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi doğru görülmediğinden, İstinaf Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir..." gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki karar gerekçesi genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili; alacağın zamanaşımına uğramadığını, davalının kendi savunmasında maddi vakıanın tespit edilebilmesi için ceza dosyasının sonucunun beklenmesi gerektiğini ileri sürdüğünü, davalının savunması ve hakem dosyası içeriği dikkate alındığında konunun ayrıca hakkın kötüye kullanılması ve çelişkili davranma yasağı kapsamında kaldığının değerlendirilmesinin gerektiğini, icra dosyasında yapılan ödemeler de araştırılıp tartışılmadan eksik inceleme ve hatalı değerlendirme ile sonuca varıldığını ileri sürerek direnme kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu edilen alacağın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı ve bu kapsamda mahkemece yapılan araştırma ve incelemenin yeterli olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1. Mülga 6762 sayılı Kanun'un 1268, 1292, 1299 vd. maddeleri 2. Mülga 818 sayılı Kanun'un 133, 136. maddeleri 3. Sigortacılık Kanunu'nun 30/16 vd. maddeleri 4. Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesi 2. Değerlendirme 1.Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili kavramların ve yasal mevzuatın incelenmesinde fayda bulunmaktadır. 2. Dava, işyeri/yangın sigorta poliçesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Riziko tarihi ve poliçenin geçerli olduğu süre gözetilerek 6103 sayılı Kanun'un 2 ve 6. maddeleri gereğince somut olayda uygulanması gereken Mülga 6762 sayılı Kanun'un mal sigortasına ilişkin 1278. maddesine göre, mukavelede aksine hüküm olmadıkça sigortacı sigorta ettiren veya sigortadan faydalanan kimsenin yahut fiillerinden hukuken mesul bulundukları kimselerin kusurlarından doğan hasarların tazminiyle yükümlüdür. Fakat hiçbir hâlde sigortacı sigorta ettiren veya sigortadan faydalanan kimsenin kasdından doğan hasarları tazmine mecbur olmaz. Diğer taraftan TTK'nın 1282. maddesi uyarınca sigortacı, geçerli bir sigorta ilişkisi kurulduktan sonra oluşan rizikolardan sorumlu olduğu gibi aynı Kanun'un 1281. maddesi hükmüne göre kural olarak rizikonun teminat dışında kaldığına ilişkin iddianın sigortacı tarafından kanıtlanması gerekmektedir. 3. Yine Mülga Türk Ticaret Kanunu'nun 1304. maddesi gereğince sigortacı, sigorta ettiren kimse veya sigortalının kasten çıkarmış olduğu ya da yangının çıkarılmasına bir şekilde suç ortaklığı ettiği durumlarda çıkan yangın dolayısıyla oluşan hasardan sorumlu tutulamaz. Bu hükümlere aykırı yapılan sigorta sözleşmeleri geçersizdir. 4. Görüldüğü üzere rizikoyu teminat dışında bırakan husus kasıt olarak nitelendirilmiş olup, kusurlu davranış olarak belirtilmemiştir. Sigortacı her ne kadar anılan Kanun hükmü uyarınca sigortalının kasten çıkarmış olduğu bir yangın nedeniyle oluşan zararı tazmin etmez ise de, rizikonun oluşmasından hemen sonra bu husus kesinlikle saptanamamışsa, sigortacının sigortalı hakkında sırf ceza davası açılmış olmasına dayanarak ödememe def'inde bulunması mümkün değildir. Sigortacı bu gibi durumlarda, yani ödeyeceği ileride yangının kasten çıkarıldığının ispatlanması hâlinde de sigortalıdan geri alınmasının mümkün olmadığını tahmin ettiği durumlarda geri alma konusundaki güvence bakımından Mülga 818 sayılı Kanun'un 91. maddesinin kendisine tanıdığı tevdi mahalli tayin ettirmek suretiyle temerrütün sonuçlarından kurtulması yoluna gitmelidir (Işıl Ulaş, Uygulamalı Zarar Sigortaları Hukuku, Ankara 2012, s. 308,334 vd.). 5. Eldeki davada mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Zamanaşımı; yasanın belirlediği koşullar altında bir sürenin geçmesi üzerine bir hak kazanma ya da bir yükümden kurtulma yoludur. Hak kazanma durumuna kazandırıcı zamanaşımı, bir yükümlülükten kurtulma hâline ise düşürücü zamanaşımı denilmektedir (Türk Hukuk Lugatı, Ankara 2021 Baskı, Cilt-I, s. 1244). 6. Bütün hukuk sistemleri kural olarak bir hakkın dava edilebilmesini, belirli bir sürenin geçmemiş olmasına bağlamışlardır. Belirli bir sürenin geçmesi, söz konusu hakkın hukuki yoldan talep edilebilmesini ortadan kaldırır. Zamanaşımı süresi olarak adlandırılan bu süre sonunda açılmış olan davalar, def'i veya itiraz niteliğinde bir müdahaleye tâbidir. Türk hukukunda zamanaşımının def'i niteliğinde olduğu, alacağı sona erdirmeyip, hukuki yoldan tahsil imkânını ortadan kaldırdığı kabul edilir. 7. Zamanaşımı gerçek anlamda borcu sona erdiren bir sebep oluşturmayıp, borçluya bir def'i hakkı verir. Borçlu zamanaşımı def'ini ileri sürdüğünde borç eksik borca dönüşür, alacaklının davası reddolunur (İsmail Demir, Sigorta Hukuku, Ankara 2023, s.265). 8. Sigorta sözleşmesinden kaynaklanan maddi tazminat talepleri sigorta ettiren ile sigortacının tarafı olduğu sözleşmeye dayanmakta olup, bu davalar mülga 6762 sayılı Kanun'un 1268. maddesi gereğince iki yıllık zamanaşımı süresine tâbidir. Bu düzenleme İşyeri/yangın sigortası Genel Şartlarının C.10. maddesinde de açıkça ve aynen yer almaktadır. 6762 sayılı TTK'nın 1292 ve 1299. maddeleri hükmü uyarınca zamanaşımı süresinin başlangıcı alacağın muaccel olduğu gün yani sigortalının rizikonun gerçekleştiğini öğrendiği günden itibaren başlayan beş günlük ihbar tarihinin son günüdür. 9. Zamanaşımı süresinin işlemesi, durması ve kesilmesi ise (somut olaya uygulanması gereken) mülga Borçlar Kanunu hükümlerine göre belirlenir. 10. Zamanaşımının kesilme sebepleri mülga Borçlar Kanunu'nun 133. maddesinde; "... 1- Borçlu borcu ikrar ettiği, hususiyle faiz veya mahsuben bir miktar para veya rehin yahut kefil verdiği takdirde. 2- Alacaklı dava veya defi zımnında mahkemeye veya hakeme müracaatla veya icrai takibat yahut iflas masasına müdahale ile hakkını talep eylediği halde" olarak sayılmışken; Aynı Kanun'un 136. Maddesinin 1. fıkrasında "Bir dava veya defi ile katedilmiş olan müruru zaman, dava devam ettiği müddetçe iki tarafın muhakemeye müteallik her muamelesinden ve hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden cereyana başlar." amir hükmüne yer verilmiştir. 11. Uyuşmazlığın niteliği gereği yeri gelmişken hemen belirtmek gerekir ki, bütün hakların kullanılmasında ve borçların ifasında uyulması gereken dürüstlük kuralı ve hakların genel sınırlarını oluşturan hakkın kötüye kullanılması yasağı, kamu düzeni ihtiyaç ve gerekleri nedeniyle konulmuş kurallardır. Bu nedenle TMK’nın 2. maddesi emredici niteliktedir. Tarafların aralarındaki ilişkide dürüstlük kuralının ve hakkın kötüye kullanılması yasağının uygulanmayacağını kararlaştırmaları mümkün değildir. Dürüstlük kuralına veya hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı bir davranış, doğrudan hakkın mevcudiyetini ortadan kaldırdığından bir itiraz teşkil eder. Bu nedenle dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden hâkim, dürüstlük kuralına aykırı, hakkın kötüye kullanılması oluşturan davranışı tespit ediyorsa, ilgili tarafından ileri sürülmemiş olsa bile, kendiliğinden bunu dikkate almalıdır. 12. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesi herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk, dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanımı ölçütünün de dürüstlük kurallarına göre belirlenmesi gerekir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasına zarar verme kastıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan başkasına zarar vermek kastı değil, hakkın dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır. 13. Hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı, “dürüstlük kurallarına aykırı davranılıp davranılmadığı” ile ilgili olduğuna göre dürüstlük kuralının da burada kısaca açıklanması uygun olacaktır: TMK'nın 3. maddesinde düzenlenen iyiniyet “hakların kazanılması” ile ilgili olduğu hâlde, 2. maddesinde yer alan dürüst davranma “hakların kullanılması” ve “borçların yerine getirilmesinde” söz konusu olur. Dürüst davranma “bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, namuskar, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekalı her insanın benzer hadiselerde takip edecek olduğu yolda hareket etmesi” anlamındadır. O hâlde bir hak sahibi hakkını kullanırken veya bir borçlu borcunu yerine getirirken yukarıda belirtilen ilkelere uygun hareket etmek durumundadır; aksi hâlde, haklarını kötüye kullandıkları sonucuna varılabilecektir. 14. Dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Kendine özgü mahiyet arz eden güven sorumluluğu ise bir kişinin davranışlarıyla başkalarında yarattığı haklı beklentiler nedeniyle oluşan güven ilişkisinden kaynaklanır. Hakkın kötüye kullanımı kurumu hukukun şekilciliğinden doğan sertliği gidermek maksadıyla ortaya çıkmıştır. Zira teknik gerçekler dolayısıyla belli kalıplara sokulmuş olan hukuk kuralları tarafından kişilere tanınan yetkilerin olduğu gibi kullanılması, diğer kişiler ve toplumlar için çoğu kez katlanılması güç olan sonuçlar doğurabilecektir. İşte bu noktada TMK’nın 2. maddesi önem taşımakta olup, bu hüküm hukukta ortaya çıkabilecek bu gibi gerçek olmayan kanun boşluklarının giderilmesi amacını gütmektedir. 15. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında imzalanan 29.07.2011-29.07.2012 vadeli işyeri sigorta poliçesi bulunmaktadır. Yangın rizikosu sigorta süresi içinde 23.02.2012 tarihinde saat 01.30 da meydana gelmiş, aynı gün düzenlenen itfaiye raporunda yangının çıkış nedeni tespit edilememiştir. Ümraniye Cumhuriyet Başsavcılığının 20.03.2012 tarihli ve 2012/5109 soruşturma numaralı dosyasında; olay yerinde yapılan inceleme ve değerlendirme esnasında yangının çıkış nedeninin tespit edilemediği, yangının kasten veya taksirle meydana geldiği konusunda herhangi bir delilin elde edilemediği, bu durum karşısında şüphelinin gerekli önlemleri almayarak olayda kusurlu bulunduğu hususunda delil bulunmadığından kovuşturmaya yer olmadığına kararı verilmiştir. Sigortalı 24.02.2012 tarihinde sigorta şirketine başvuruda bulunmuş, sigortacı ret cevabı vermemiş ancak ödemede de bulunmamıştır. Zararın ödenmesi amacıyla davacı tarafça Kadıköy 1. Noterliği aracılığıyla gönderilen 14.05.2012 ihbarname üzerine davacı şirket alacaklılarınca başlatılan icra takip dosyalarında gönderilen haciz ihbarnameleri üzerine en sonuncusu 24.05.2012 tarihinde olmak üzere toplam 259.501,00 TL tutarında ödeme yapılmıştır. Bakiye zararın karşılanması amacıyla davacı tarafça 03.07.2012 tarihinde uyuşmazlık hakem heyetine başvuru yapılmış, Sigorta Tahkim Komisyonu Uyuşmazlık Hakem Heyetince 04.11.2013 tarihli karar ile tazminat talebinin kısmen kabulüne karar verilmiş, Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyetinin 27.01.2014 tarihli kararıyla; hakem kararının yasal süresi içinde verilmediğinden kaldırılmasına ve dosyanın görevli mahkemeye tevdi edilmesi için Sigorta Tahkim Komisyonuna iadesine karar verilmiş; anılan karar Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 09.12.2014 tarihli ve 2014/6929 Esas, 2014/18055 Karar sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiş ve karar taraflara 06.04.2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Esasen davacı en nihayetinde son işlemle kesilen iki yıllık süre geçmeden 03.11.2015 tarihinde eldeki davayı açmıştır. 16. Öte yandan davalı ... vekili, hakem dosyası dahil olmak üzere davaya konu zararın yangının şüpheli olması nedeniyle poliçe teminatı dışında kaldığını, bu hususta yaptıkları şikâyete ilişkin ceza davası sonucunun beklenmesi gerektiğini, sigortalının faturalarında da usulsüzlük bulunduğu iddiasıyla da suç duyurusunda bulunduklarından zararın da kanıtlanamadığını savunmuştur. Davalı savunmasında sigortalının eşinin 23.08.2012 tarihli şikâyet/ihbar dilekçesi ve 03.12.2012 tarihli dilekçelerine de dayandırmış olup, dosya kapsamından fatura usulsüzlüğü iddiasına yönelik olarak yürütülen soruşturmada kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, sigortacının dilekçelerle birlikte davacıya ait işyerinde gerçekleşen yangın olayının şüpheli olduğu, yangının sigortadan menfaat temin etmek amacıyla kasten çıkartılmış olabileceği iddiası ile davacı sigortalı yetkilisi hakkında, "sigorta bedelini almak amacıyla dolandırıcılık" iddiası ile Cumhuriyet Başsavcılığına yapmış olduğu suç duyurusuna istinaden İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 2016/170 Esas- 2017/51 Karar sayılı dosyasında, davacı şirket yetkilisi ve diğer altı sanık hakkında dava açıldığı; mahkemece atılı suçun sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmadığı ve yangının kasten çıkartıldığına dair delil bulunmadığı gerekçesiyle 22.02.2017 tarihinde beraat kararı verildiği, anılan kararın işbu dava açıldıktan sonra 10.07.2017 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Açıklanan olaylar silsilesinde davalı sigortacının, tahkim komisyonu nezdindeki yargılama devam ederken poliçe kapsamındaki yangın rizikosunun gerçekleşme biçiminin şüpheli olduğu ve yangının kasten çıkartıldığı iddiasıyla yaptığı savcılık şikâyetiyle ileri sürdüğü; yangının kasten çıkarıldığı iddiasının ispatlanması durumunda zararın poliçe teminatı kapsamı dışında kalacağı, Sigorta Tahkim Komisyonu nezdindeki yargılama sürecinin tüm aşamalarıyla sona erip kararın kesinleştiği tarihten çok sonraki bir zamanda yangının sigortadan menfaat temini için kasten çıkartılmasına yönelik maddi vakıaya ilişkin durumun netleştiği sabittir. 17. Tüm bu vakıalar karşısında; davalı sigortacının zararın teminat dışı olduğuna ilişkin savunmaları ile bu hususta tahkim yargılaması devam ederken yaptığı şikâyet sonucu yürütülen ceza soruşturmasının başlama tarihi ve ceza davasının kapsamı; sürecin bu şekilde gerçekleşmesinde davacıya atfedilebilecek bir kusur bulunmadığı gözetilip zamanaşımı def'i konusunda dosya kapsamı ve hakkaniyete uygun bir değerlendirme yaparak def'inin reddine karar vermek gerekirken eksik değerlendirme ve hatalı gerekçe ile davanın zamanaşımından reddine karar verilmesi hatalıdır. 18. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; olayların gelişimine bakıldığında davacıya atfedilebilecek kusur bulunmadığı kabul edilse bile davalının hileli davranışından da söz edilemeyeceği, hakem kararı yok hükmünde olduğundan zamanaşımının kesilmediği, davacının elindeki karara istinaden zamanaşımı süresi içinde mahkemeye başvurmadığı, dolayısıyla mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen kararın onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 19. Hâl böyle olunca mahkemece önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen ve yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekmiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun'un 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373. maddesinin 2. fıkrası uyarınca dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, 12.02.2025 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.

Diğer kararlar (4)

7. Hukuk Dairesi, 2023/3493 E., 2024/86 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi
tam metni aç
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 2, 732, 733 ve 734 üncü maddeleri,
7. Hukuk Dairesi         2023/3493 E.  ,  2024/86 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/1766 E., 2023/1296 K. KARAR : Davanın kabulüne İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara Batı 2. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2019/407 E., 2021/77 K. Taraflar arasındaki ön alım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararın kaldırılmasına ve davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 09.01.2024 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir. Belli edilen günde temyiz eden davalı vekili Av. ... ile karşı taraftan davacı vekili Av. ... geldiler. Açık duruşmaya başlandı. Gelenlerin sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra açık duruşmanın bittiği bildirildi. İşin incelenerek karara bağlanması için Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin dava konusu 47135 ada 1 parsel sayılı taşınmazda paydaş olduğunu, taşınmazın 4700/14591 hissesinin önceki malik ... tarafından 14.11.2017 tarihinde 500.000,00 TL bedelle davalıya satıldığını ancak söz konusu satışın müvekkiline haber verilmediğini, müvekkilinin ön alım hakkını kullanmak istediğini belirterek; dava konusu taşınmazda davalı adına kayıtlı 4700/14591 hissenin müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacı ile dava dışı ... (davalıyı temsilen) arasında düzenlenen 08.11.2017 tarihli harici satış protokolü gözetildiğinde; davacının satıştan haberdar olduğunu, davacının dava konusu satışın gerçekleşmesinde aracı olduğunu, satıcının temsilcisi sıfatıyla hareket ettiğini, dava konusu payın satışına onay verdiği gibi, kendisinin de bir miktar payını satmayı vadettiğini, davacının sözleşme dışına çıkılmayacağı kanaati uyandırdığını, ön alım hakkını kullanmasının dürüstlük ilkesine aykırı olduğunu, davacının ön alım hakkından feragat ettiğinin kabulü gerektiğini, davacının satıcının hissesi üzerinde hak iddia etmediğini, davacının muhasebecesine satışını teklif ettiği payı için 720.000,00 TL ödendiğini, dava konusu pay satışı için ise satıcıya ödeme yapıldığını, ayrıca davacının davalı tarafından yapılan imar işlemleri için davalıya verdiği vekaletnamenin satış için onay verdiğinin göstergesi olduğunu beyan ederek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacının dava konusu satıştan haberinin olduğu ayrıca satışın gerçekleşmesinde bizzat aracı olarak satışa onay gösterdiği, tanık ...'in beyanına göre davacının başından sonuna kadar sürecin içinde olduğu, protokolü imzalayanlardan ... 'nun parayı elden teslim alan ...'nun davacının çalışanı olduğunu ifade ettiği, tanık ...'nın beyanına göre ise davacının satıştan ve süreçten haberinin olduğu, davalı vekilinin itirazlarının haklı ve yerinde olduğu, davacı tarafından ön alım hakkının kullanılmak istenmesinin dürüstlük ilkesi ile bağdaşmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı vekili istinaf dilekçesinde; olayda menfaati bulunan tanık beyanlarının dikkate alınmaması gerektiğini, protokolün başka bir işe ilişkin olduğunu, protokolde imzası bulunan ...'un davalı ile ilgisi olmadığını, Serkan'ın davacının çalışanı olmadığını, imar işlemleri için verilen vekaletnamenin esas alınmasının hatalı olduğunu, protokolün gerçersiz olduğunu, davacının satıştan ancak noter bildirimyle haberdar olabileceğini, mahkemenin gerekçesinin hatalı olduğunu, fiili taksim bulunmadığını, imza incelemesi yapılması gerektiğini beyan ederek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; taşınmaza ilişkin olarak davacının katıldığı satış vaadi sözleşmesi davalının savunmaları doğrultusunda olsa da davalı kooperatifin adi yazılı satış sözleşmesine dayandığı ve resmi satışa yönelik dosya kapsamında bir iddia ve ispatının bulunmadığı, resmi şekilde düzenlenmeyen taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin geçersiz olduğu ve satış vaadi sözleşmesinin dışında olan dava dışı paydaş ...'dan hisse satın alan davalıya karşı ön alım hakkının kullanılmasında bir usulsüzlük bulunmadığı, Kanun'un verdiği bir hakkın kullanılması nedeniyle ön alım hakkını kullanmasında davacının kötüniyetli olduğunun ileri sürülemeyeceği, davanın süresi içerisinde açıldığı, Mahkemece tapuda gösterilen satış bedeli, tapu harç ve masrafları toplamı üzerinden ön alım hakkının tanınması gerekirken davanın reddine karar verilmesi doğru olmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne İlk Derece Mahkemesince verilen kararın kaldırılmasına, davanın kabulüne karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde; protokolü, davacının satıştan haberdar olduğunu göstermek amacıyla sunduklarını, geçerli olup olmadığının önemi bulunmadığını, ...'un protokolün içeriğini hatırlamamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, protokole göre davacının satıştan haberdar olduğunu, tarafların eylemli paylaşım yaptığını, davacının kötü niyetli olduğunu, davacının bu satışa muvafakat ettiğini, gerekçenin hatalı olduğunu, İlk Derece Mahkemesinin tespitlerinin hukuka uygun olduğunu, davacının protokol ile ön alım hakkından vazgeçtiğini, davacının satış bedelinin resmi senette düşük gösterilmesi nedeniyle bu davayı açtığını beyan ederek ve re'sen gözetilecek sebeplerle kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, ön alım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 2, 732, 733 ve 734 üncü maddeleri, 2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 26.12.1951 tarihli ve 1951/1 Esas, 1951/6 Karar sayılı kararı, 3. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 20.06.1951 tarihli ve 1949/13 Esas, 1951/5 Karar sayılı kararı, 4.Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 14.02.1951 tarihli ve 1949/17 Esas, 1951/1 Karar sayılı kararı. 3. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle ön alım hakkı ve hukukî niteliğine ilişkin açıklama yapılmasında yarar vardır. Bilindiği üzere paylı mülkiyette paydaşlar arasında ortak idare ve kullanma durumu söz konusu olduğundan paydaşların birbirlerini bilmeleri ve tanımaları önem taşımaktadır. Bu ihtiyacın gereği olarak paydaşlar arasına yabancı bir kişinin girişini engellemek, taşınmazın daha küçük parçalara ayrılmasını önleyebilmek, hisselerin mümkün olduğu kadar hissedar elinde toplanmasını temin etmek amacıyla paylı taşınmazlarda hissedarların temlik hakkı sınırlandırılarak yasal ön alım hakkı tanınmıştır. Ön alım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tâbi taşınmazlarda bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını kısmen veya tamamen üçüncü bir kişiye satması halinde diğer paydaşlara bu satılan payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve satışın yapılmasıyla kullanılabilir hale gelir. Ön alım hakkı taşınmaz mal mülkiyetinin kanundan doğan takyitlerinden biri olup YİBHGK 1951/1 E, 1951/6 K. sayılı kararında yenilik doğuran bir hak olduğu belirtilmiş, YİBHGK 1949/13 E, 1951/5 K sayılı kararında ise ön alım hakkının hukukî niteliği, “Şufa hakkı, mefşu hissenin üçüncü şahsa satılması ve satışa ıttıladan itibaren bir ay içinde kullanılmış olması gibi muayyen şartlar altında kullanılacak yenilik doğurucu bir haktır ki, şefinin bu hakkı kullandığı yolundaki tek taraflı irade beyanının müşteriye vasıl olmasıyla yeni bir hukukî vaziyet meydana getirilmesine yarar. Bu hakkın kullanılmasıyla şefi yeni bir akit yapmaya hacet kalmaksızın müşteriye halef olur” şeklinde açıklanmıştır. Yasal ön alım hakkı, 4721 sayılı Kanun'un "Taşınmaz Mülkiyetinin İçeriği ve Kısıtlamaları" başlıklı ikinci ayrımında, “II. Devir hakkının kısıtlamaları 1. Yasal ön alım hakkı” alt başlıkları altında “a. Ön alım hakkı sahibi” başlıklı 732; “b. Kullanma yasağı, feragat ve hak düşürücü süre” başlıklı 733 ve “c. Kullanılması” başlıklı 734 üncü maddelerinde düzenlenmiştir. 2.Ön alım hakkına ilişkin genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığa esas teşkil eden dürüstlük ilkesi hakkında açıklama yapılması gerekmektedir. 4721 sayılı Kanun'un "Dürüst davranma" başlıklı 2 inci maddesinde, herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu ve bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı düzenlenmiştir. Diğer taraftan, YİBHGK 1949/17 E, 1951/1 K sayılı kararında da;“Vakıa ve karinelerden olayda kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacak durumu belirmiş olan kimsenin kötüniyetinin diğer tarafa ispat ettirilmesine artık sebep ve vecih kalmayacağı ve dava hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf eden iyi ve kötüniyetin bu durumda mahkemece resen nazara alınabileceği” kabul edilmiştir. 3. Bu aşamada, ön alım hakkının 4721 sayılı Kanun'un 2 inci maddesine aykırı kullanılması halinde ön alım hakkının kullanılamayacağına ilişkin bazı Yargıtay içtihatlarına değinmekte yarar vardır. Yargıtay'ın yerleşen içtihatlarına göre; ön alım davasına konu payın ilişkin bulunduğu taşınmaz paydaşlarca özel olarak kendi aralarında taksim edilip her bir paydaş belirli bir kısmı kullanırken bunlardan biri kendisinin kullandığı yeri ve bu yere tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, satıcı zamanında bu yerde hak iddia etmeyen davacının tapuda yapılan satış nedeniyle ön alım hakkını kullanması 4721 sayılı Kanun'un 2 inci maddesinde yer alan dürüst davranma kuralı ile bağdaşmaz. Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 25.04.1985 tarihli ve 4561 Esas, 5504 Karar sayılı ilamında, velayet altındaki çocuklarının paylarını üçüncü kişiye sattıktan sonra, velinin, bu payları aynı bedelle tekrar kendi adına satın almak istemesinin ön alım hakkının kötüye kullanılması olduğu belirtilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 19.03.1980 tarihli ve 978/6-1101 Esas, 1420 Karar sayılı ilamında ise, henüz kat irtifakı kurulmamış veya kat mülkiyetine geçilmemiş inşa edilmekte olan apartmanda, davacının kendisi gibi, belirli bir daireyi satın aldığını bildiği davalı hakkında ön alım davası açmasının ve 240.000 lira bedelle alınan yeri 35.000,00 TL lira ile ele geçirmek istemesinin iyi niyet kuralları ile bağdaşmayacağı belirtilmiştir. 4. Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelince; davacı, dava konusu 47135 ada 1 parsel sayılı taşınmazda satıcı ... tarafından 14.11.2017 tarih 45371 yevmiye numaralı satış işlemiyle davalıya satılan hissenin ön alım hakkı nedeniyle adına tescilini istemiştir. Davalı ise 08.11.2017 tarihli protokol ve Ankara 53. Noterliği 04.06.2018 tarihli ve 15603 yevmiye numaralı vekaletname gözetildiğinde davacının ön alım hakkını kullanmasının dürüstlük ilkesine aykırı olduğunu savunmuştur. Dosya içeriği ve toplanan delillere göre; davacının 29.12.2009 tarihli ve 42956 yevmiye numaralı satış ve ipotek işlemiyle 6961/14591 pay sahibi olduğu dava konusu 47135 ada 1 parsel sayılı taşınmazda; 31.10.2013 tarihli ve 37633 yevmiye numaralı satış ve birleştirme işlemiyle davacı adına vekaleten Serkan Kilcioğlu'nun 2930/14591 pay satın aldığı, aynı satış işlemiyle dava dışı satıcı ...'ın daya konu 4700/14591 hisseyi edindiği anlaşılmıştır. Davalının savunmasında sözü geçen 08.11.2017 tarihli "Gayrimenkul Satış Protokolü" başlıklı ... ve ... 'nun imzasını taşıyan belgede, "Alıcı:... Satıcı: ... Ankara İli Etimesgut Mahallesi Bağlıca Mahallesindeki 47135 ada 1 parselde bulunan 14.591metre kare arsanın 7.344 metre karesini 5.875,200 TL bedelle satışına anlaşmışlardır. Alıcı ... 200.000 TL kapora olarak vermiştir. 10.11.2017 tarihine kadar 2.000.000 TL daha verilecektir. Geriye kalan bakiye de 15.01.2018 tarihine kadar tamamlanacaktır. Buna karşılık satıcı 4.700 metre kare tapuyu 10.11.2017 tarihinde yine geriye kalan tapuyu 05.01.2018 tarihinde devredecektir." ibarelerine yer verilmiştir. Anılan belgeye ekli ikinci sayfada ise," Okul taahhüdü 12 derslik olarak ... tarafından yapılacaktır. Planlama İçin yatırılacak ücret 300.000 TL olarak düzeltilecektir. Kat karşılığı olarak arsa ...'na verilecektir. 09.11.2017 tarihinde 720.000 TL elden teslim aldım." ibareleri ve 31.10.2013 tarihli resmi senette davacı adına vekaleten işlem yapan ...'nun imzası yer almaktadır. Anılan protokolde alıcı sıfatıyla işlem yapan ... 'nun davalı kooperatif yönetim kurulunun 25.10.2017 tarihli ve 2017/16 Karar sayılı kararıyla dava konusu 47135 ada 1 parsel sayılı taşınmazın %50 hissesinin adlarına alınması hususunda yetkilendirildiği görülmüştür. Yine, davalının savunmasında belirtilen Ankara 53. Noterliği 04.06.2018 tarihli ve 15603 yevmiye numaralı vekaletname ile davacının davalı kooperatif temsilcilerini dava konusu taşınmazla ilgili imar planı vb. işlemlerin yapılması hususunda vekil tayin ettiği anlaşılmıştır. Davacı ve davalı tanığı olarak dinlenen ve protokolde imzası bulunan ... ; emlak işi ile uğraştığını, protokole imza attığını, içeriğini hatırlamadığını, davalı kooperatifin kendisini vekil tayin ettiğinden haberi olmadığını beyan etmiştir. Davalı tanığı ... ise; davacının satıcı ...'ın hissesini metre karesi 800,00 TL bedelle alacağını söylediğini, davacıya satıcının ve davacının bir kısım payının davalı kooperatife satılması karşılığında imar düzenlemesinin kooperatif tarafından yaptırılması ve taşınmaz üzerinde yapılacak inşaatın davacı tarafından yaptırılmasının teklif edildiğini, davacının bu teklifi kabul ettiğini, taraflar arasında 08.11.2017 tarihli protokolün düzenlendiğini, davacının bu protokol yapılırken satıcı ... adına hareket ettiğini, davacının muhasebecisine 720.000,00 TL ödendiğini beyan etmiştir. 5. Açıklanan yasal düzenlemeler, ilkeler, yargısal kararlar ve dosya içeriği birlikte değerlendirildiğinde; 08.11.2017 tarihli protokol içeriği, 04.06.2018 tarihli vekaletneme ve tanık anlatımları ve tüm dosya kapsamına göre; davacının satış öncesi pazarlık işlemlerinde dava konusu taşınmazda davaya konu payın davalıya satışına onay verdiği, başka bir ifadeyle satıcının hissesi üzerinde hak iddia etmediği, olayların oluş şekli nazara alındığında davacının ön alım hakkının kullanmasında paydaşlar arasına yabancı bir kişinin girişini engellemek amacı olduğunun söylenemeyeceği gibi; davacının 08.11.2017 tarihli protokolle metre karesi 800,00 TL bedelle satmayı vadettiği taşınmazı, metre karesi yaklaşık 107,00 TL bedelle 4721 sayılı Kanun'un 733 üncü maddesinde düzenlenen iki yıllık hak düşürücü sürenin son günü ön alım hakkını kullanarak almak istemesi 4721 sayılı Kanun'un 2 inci maddesinde yer alan dürüstlük ilkesi ile bağdaşmaz ve kötüye kullanılan bu hak kanunen himaye edilemez. Diğer taraftan; taşınmaz mal mülkiyetinin kanundan kaynaklanan sınırlandırmalarından biri olan ön alım hakkıyla ilgili yorumların ve değerlendirmelerin, mülkiyet hakkının özüne zarar verecek derecede ön alım hakkı sahibi lehine genişletilmesi doğru değildir. Hal böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunduğundan hükmün bozulması gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, Yargıtay duruşma vekalet ücreti 17.100,00 TL'nin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 09.01.2024 tarihinde kesin olmak üzere oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Yapılan yargılamaya, toplanan delillere, tüm dosya içeriğine, temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararında yazılı gerekçelere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre; yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun Bölge Adliye Mahkemesi kararının onanması görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma kararına katılamıyorum.
6. Hukuk Dairesi, 2022/3404 E., 2024/237 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
unup bulunmadığını takip etmemesi, üyeliğinin sona erdiğini zımnen kabul ettiği, diğer anlatımla üyelik haklarından zımnen vazgeçtiği, eylemli olarak ortaklıktan çıkma iradesini yansıttığı anlamına geldiği, böyle bir ortağın açtığı davanın TMK'nın 2. maddesinde öngörülen iyiniyet kuralına aykırı düştüğünün ilke olarak kabul edilmesi gerektiği, bu nedenle mahkemece davalı kooperatifin defter, kayıt
6. Hukuk Dairesi         2022/3404 E.  ,  2024/237 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi Taraflar arasında İlk Derece Mahkemesinde görülen ve istinaf incelemesinden geçen tapu iptali ve tescil davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın reddine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin davalı kooperatifin üyesi olduğunu ancak davalı kooperatiften uzun süredir haber alamadığını, gönderdiği ihtarnameye verilen cevapta üyeliğinin davalı ...'ya devredildiğinin bildirildiğini, yapılan devir işleminin bilgisi dışında olduğunu ve haksız olarak kooperatif üyeliğin sona erdirildiğini belirterek müvekkilinin davalı kooperatifte üyeliğinin devam ettiğinin tespit edilmesini ve kooperatifteki hissesinin diğer davalı ...'ya devrine ilişkin 26.10.2006 tarihli kararın iptalini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı kooperatif vekili cevap dilekçesinde özetle; devir işleminin üzerinden 6 yıl geçtiğini, davacının 6 yıl boyunca kooperatifle iletişime geçmediğini, aidat borcunu ödemediğini, devir işlemini bildiğini, iyiniyetli olmadığını savunarak, davanın reddini talep etmiştir. 2. Davalı ... davaya cevap vermemiş, yargılama aşamasında davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİNİN İLK KARARI ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesi 2014/962 Esas-2015/648 Karar ve 26.06.2015 tarihli kararı ile özetle; adli tıp raporu ve adli tıp genel kurulu raporunda devir belgesindeki imzanın davacıya ait olmadığı, bu nedenle davacının hissesini devretmediği ve üyeliğinin devam ettiği sonucuna varılarak, davanın kabulü ile davalı .... Sosyal ... Kooperatifince davacıya ait kooperatif hissesinin diğer davalı ...'ya devrine ilişkin 26.10.2006 tarihli kararın iptaline, davacının kooperatif üyeliğinin devam ettiğinin tespitine karar verilmiştir. IV. BİRİNCİ BOZMA KARARI A. Bozma Kararı 1. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararını davalılar vekilleri temyiz etmiştir. 2. Yargıtay (Kapatılan) 23. Hukuk Dairesinin 2015/8789 Esas, 2017/150 Karar ve 23.01.2017 tarihli kararı ile özetle; aidat yükümlülüğü bulunan bir kooperatifte, ortağın uzun süre kooperatife uğramaması, aidat borcunun bulunup bulunmadığını takip etmemesi, üyeliğinin sona erdiğini zımnen kabul ettiği, diğer anlatımla üyelik haklarından zımnen vazgeçtiği, eylemli olarak ortaklıktan çıkma iradesini yansıttığı anlamına geldiği, böyle bir ortağın açtığı davanın TMK'nın 2. maddesinde öngörülen iyiniyet kuralına aykırı düştüğünün ilke olarak kabul edilmesi gerektiği, bu nedenle mahkemece davalı kooperatifin defter, kayıt ve belgelerinin öncelikle kooperatiften istenilmesi, ibraz edilmezse kooperatifin adresinde defter ve kayıtların incelenmesi için keşif yapılması, buna rağmen inceleme yapılamaz ya da defter ve belgelere ulaşılamaz ise ana sözleşmenin 40. maddesi uyarınca Ticaret Sicil Memurluğu'ndan, mümkün olmazsa ana sözleşmenin 41. maddesi uyarınca Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü'nden kooperatifin bilançosu, gelir gider cetvelleri, yönetim ve denetim raporları, genel kurul tutanakları, ortaklık cetvelleri celbedilip kooperatif konusunda uzman bilirkişi aracılığı ile inceleme yapılarak, genel kurul kararları ile aidat alınmasına ilişkin karar alınıp alınmadığı, üyeliği devralan ...’nın kooperatifin varsa banka hesabına aidat yatırıp yatırmadığı, davalı ...’in genel kurul toplantılarına katılıp katılmadığı, hazirun listelerinde isminin yer alıp almadığı üzerinde durulması ayrıca davalı ...’in imza incelemesi ile ilgili bilirkişi raporuna itirazları da dikkate alınarak ... Teknik Üniversitesi ... Sanatlar Fakültesinden imza incelemesi ile ilgili bilirkişi raporu alınmasına, devir senedinde imzası bulunan tanıkların beyanının da alınarak bir sonuca varılması, buna rağmen bir sonuca varılamadığı takdirde davacının kooperatifle ilişki kurduğu son tarih ile dava tarihi arasında geçen süre itibariyle talebinin TMK'nın 2. maddesine uygun olup olmadığının ve davanın bu nedenle reddi gerekip gerekmediğinin yeterince tartışılması ve sonucuna göre bir hüküm kurulması gerektiği gerekçesiyle kararın bozulduğu anlaşılmıştır. V. İLK DERECE MAHKEMESİ’NİN SON KARARI ... 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2019/303 Esas, 2022/243 Karar ve 01.04.2022 tarihli kararı ile özetle; 26/10/2006 tarihli devir belgesine göre davacının kooperatif hissesini tüm haklarını ve vecibeleri ile davalı İsmail Seniye Tatlı'ya devrettiği, bu devir belgesine göre kooperatife yapılan başvuru sonucu davalı kooperatif tarafından 28/10/2006 tarihli 228 nolu karar ile davalı İsmail Seniye Tatlı'nın kooperatife üyeliğinin kabul edilmesine karar verildiği, Genel kurul tutanaklarının incelenmesi neticesinde devir tarihinden sonra ödenmesi gereken aidat tutarının 9.531,00-TL olduğu, davalı kooperatif kayıtlarına göre davalı ... tarafından 9.370,00 TL ödeme yapıldığı, yani genel kurul toplantılarına göre ödenmesi gereken aidatların ... tarafından ödenmiş olduğu, devir belgesindeki imzanın en son alınan bilirkişi raporuna göre davacının eli ürünü olduğunun tespit edildiği, davacı üyeliği devretmediğini üyeliğine isabet eden daireyi davalıya kiraladığını, kira parası ile de aidatların ödendiğini ileri sürmüş ise de, mahkemece kooperatif kayıtları incelenerek alınan bilirkişi rapor ve ek raporuna göre 26/10/2006 devir tarihinden sonraki genel kurulların hiçbirine davacının katılmamış olduğu, kendisine çağrı gönderilmeyişi, genel kurul çağrı ve toplantı listesinde davalının adının yazılı bulunması, toplantılara davalının katılması ve devirden sonraki tüm aidatların da davalı tarafından yatırılmış olması karşısında davacının bu kadar uzun bir süre hiç arayıp sormadan kooperatif ile bağlantısını kesmesi, üyeliği arayıp sormaması, genel kurul toplantılarını ve alınan kararları merak etmemesi, kendi aralarında hiçbir kira sözleşmesi bulunmadığı halde devir tarihinden sonra dairede davalının oturması, kira paralarının aidat parasına ödendiği iddiasının hayatın olağan akışına ters oluşu birlikte değerlendirildiğinde davacının zımnen devre onay verdiği, devri bildiği halde ses çıkarmayışı, kooperatif ile ilişkisini kesmesi ve dava tarihine kadar geçen süre göz önüne alındığında talebinin TMK 2. maddesi göz önüne alındığında iyiniyetli olmadığı anlaşılmakla davanın reddine karar verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararını süresi içinde davacı vekili temyiz etmiştir. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; devir senedindeki imzanın davacıya ait olmadığını, mahkemenin adli tıp raporu ile bozmadan sonra alınan rapor arasındaki çelişkiyi gidermeden karar verdiğini, genel kurullara katılmama sebebinin amcası ...’in bu işleri takip ediyor olmasından kaynaklandığını, amcasının davacıya düşen daireyi kiraya verdiğini ve buradan gelen kiralarla aidatların ve borçların ödeneceğini söylediğini, kiraya verdiği kişinin büyük ihtimalle davalı olduğunu, daha önceki genel kurullara da amcasının katıldığını, davalının devre dair ödeme yaptığını kanıtlayamadığını belirterek kararı temyiz etmiştir. 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, davacının kooperatif üyeliğini devrettiğine ilişkin kooperatif kararının iptali ve kooperatif üyeliğinin devam ettiğinin tespiti davasıdır. 2. İlgili Hukuk TMK’nın 2 maddesi. 3. Değerlendirme 1. Temyiz olunan nihai kararların bozulması 1086 sayılı Kanunun 437 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2. Temyizen incelenen mahkeme kararının bozmaya uygun olduğu, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre ve özellikle 26.10.2006 tarihli devir senedindeki imzanın davacının eli ürünü olup olmadığı yönünde alınan bilirkişi raporları arasında çelişki mevcut ise de alınacak yeni raporun sonuca etkisi olmayacağının tabi bulunmasına göre davacı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan kararın ONANMASINA, Aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, Kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 17.01.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
6. Hukuk Dairesi, 2022/5323 E., 2023/623 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Uyuşmazlık, TMK’nın 2. maddesindeki iyi niyet ve dürüstlük kuralının somut olayda uygulanıp uygulanmayacağı meselesinde toplanmaktadır. TMK’ nın 2. maddesine göre;
6. Hukuk Dairesi         2022/5323 E.  ,  2023/623 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Uyuşmazlık arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Asıl davada; davacı sözleşmeyi ilk yükleniciden devralan ikinci yüklenici, İstanbul ili, ... ilçesi, ... Mahallesi, 5548 ada, 12 parsel sayılı taşınmazda arsa sahibi ... ve müteahhit ... arasında arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi yapıldığını, müteahhitin hiçbir iş yapmadan sözleşmeyi davacıya devir ettiğini ve inşaatı kendisinin bitirdiğini, ancak sözleşme gereği müteahhite verilmesi gereken toplam altı adet daireden 1, 2 ve 3 no.lu bağımsız bölümlerin davacıya verilmediği gibi 1 ve 2 no.lu bağımsız bölümlerin ... adına olan vekalete istinaden Mustafa Kaya tarafından başkalarına satıldığını ileri sürerek, davalı ... adına kayıtlı olan 1. kat 3 numaralı bağımsız bölümün tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline, sözleşme gereğince davacıya kalması gereken ve dava dışı eski müteahhit ile birlikte hareket ederek satılan 1 ve 2 numaralı dairelerin bedelinin ...’den tahsiline, bozma ilamından sonra taraf teşkili sağlamak üzere açılan birleşen davada ise 1 ve 2 numaralı bağımsız bölümlerin bedelini sözleşmenin devralındığı ilk yüklenici ...’dan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı arsa sahibi vekili cevap dilekçesinde; maliki olduğu dava konusu taşınmaz üzerinde bina yapılması için müteahhit ... ile arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi yaptığını, inşaat bittiğinde sözleşme gereğince müteahhide verilmesi gereken dairelerin tapuda devri için gerekli işlemleri yaptıklarını ve söz konusu dairelerin müteahhit tarafından teslim alındığını, davacı taleplerinin gerçeği yansıtmadığını, davacı olan şirket ile aralarında hiçbir sözleşme veya anlaşma bulunmadığını, davacı şirket ile ...'nın kendi aralarında anlaştıklarını, kendisinin bu anlaşmadan haberi olmadığını, davanın öncelikle husumet yönünden reddini istemiş, ayrıca davacı şirkete gerek faturadan kaynaklanan, gerekse inşaat sözleşmesi nedeniyle hiçbir borcu bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. Birleşen davada davalı vekili ise; sadece 3 numaralı daire için anlaştıklarını belirterek birleşen davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda; 3 numaralı bağımsız bölüm ile ilgili daha önce verilmiş kararın Yargıtay aşamasından geçerek tarafları bağlayıcı hüküm haline geldiğinden bu konuda yeniden karar verilmesine yer olmadığına, 1 ve 2 numaralı bağımsız bölümler ile ilgili asıl dosya davalısı ... aleyhine açılan davanın reddine, birleşen dosyanın davalısı ... aleyhine açılmış olan tazminat davasının ıslah dilekçesi de gözetilerek kabulü ile, toplam 157.560,00 TL tazminatın 1.000,00 TL'si için birleşen dosyanın dava tarihi olan 13.02.2017, kalan kısmı için ıslah tarihi olan 25.02.2021 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmiştir. Kararın asıl ve birleşen dosya davacısı ikinci yüklenici tarafından temyiz edilmesi üzerine; Dairemizin 20.09.2022 tarih, 2021/5449 Esas, 2022/4240 Karar no.lu bozma ilamı ile davacı vekilinin diğer temyiz itirazları reddedilerek asıl dava açısından TBK 205. maddesinde düzenlenen "Sözleşmenin Devri " hükümleri gereğince, devredenin bu sözleşmeden doğan taraf olma sıfatıyla birlikte bütün hak ve borçları devralana geçtiğinden, arsa sahibi ...'in sözleşme gereğince birinci yükleniciye devretmesi gereken 1 ve 2 no.lu bağımsız bölümleri sözleşmeyi devralan davacı şirkete devretmesi gerekirken üçüncü kişilere satması nedeniyle, 1 ve 2 no.lu bağımsız bölümlerin dava tarihindeki rayiç bedellerinden sorumlu tutulmamasının hatalı olduğundan bahisle karar bozulmuş, asıl dosya davalısı arsa sahibi karar düzeltme talep etmiştir. 1-Yargıtay ilamında belirtilen gerektirici nedenler karşısında asıl dosya davalısı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer karar düzeltme talepleri yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 2-Asıl dosya davalısının diğer karar düzeltme taleplerinin incelenmesine gelince; Sözleşmenin devri diğer adıyla sözleşmenin yüklenilmesi için "yüklenme anlaşmasına konu olan borç ilişkisinin devredilebilir nitelik taşıması gerekir. Bir borç ilişkisinin devredilebilirliliği, kendisinden doğan hakların ve borçların devredilebilir olmasına bağlıdır. Borç ilişkileri, kural olarak devredilebilir bir nitelik taşırlar. Borçlar Kanunu'nda kendi niteliği gereği devredilemeyen sözleşme ilişkisi bulunmamaktadır... Taraflar sözleşmenin yüklenilmesini yasaklamış bile olsalar, sonradan bu yasağı kaldırarak sözleşmeyi yüklenilebilir hale getirebilirler" (Dr. Hasan Ayrancı Sözleşmelerin yüklenilmesi (Devri) Yetkin yayınları basım 2003 sf 95-96). TBK'nın 205/1. maddesi gereğince sözleşmenin devri, sözleşmeyi devralan ile devreden ve sözleşmede kalan taraf arasında yapılan ya da sözleşmede kalan tarafça onaylanan veya önceden verilen izne dayanılarak yapılan ve devredenin devrettiği sözleşmeden doğan taraf olma sıfatıyla birlikte bütün hak ve borçlarının devralana geçiren bir anlaşmadır. Sözleşmeyi devralan ile devreden arasında yapılan ve sözleşmede kalan diğer tarafça önceden verilen izne dayanan veya sonradan onaylanan anlaşma da sözleşmenin devri hükümlerine tabidir (TBK'nın 205/2. maddesi). Sözleşmenin devrinde taraflardan biri aynı kalmakta, diğer taraf ise tümüyle sözleşmeden çıkmakta, sözleşmeden doğan hak ve borçlar da tümüyle devralana geçmekte, muaccel hale gelen ve ifa edilmemiş edimleri de kapsayan bütünsel bir değişim meydana gelmektedir. Bu değişim hem geçmişe hem de geleceğe etkili olan külli bir değişimdir. Diğer bir ifadeyle, sözleşmenin devri halinde devralan asıl sözleşmenin tarafı konumuna geçer ve asıl sözleşmenin tüm hükümleri kendisini bağlayıcı hale gelir. Somut olayda; taraflar arasında imzalanan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde müteahhidin binanın müteahhitliğini başkasına devredemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Davacı, her ne kadar asıl dosya davalısı arsa sahibinin sözleşmenin devrine 07.12.2010 tarihli "Muvafakatname" ile onay verdiğinden bahisle asıl davayı açmış ise de, asıl dosya davalısı arsa sahibi vekili 20.06.2012 tarihli dilekçesinde; 07.12.2010 tarihli muvafakatnamenin kendilerine tebliğ edilmediğini, dosyadan fotokopi aldıkları tarih olan 13.06.2012 tarihinde belgeden haberdar olduklarını, sözü edilen belgenin davalı arsa sahibi tarafından imzalanmadığını, gerekirse aslı temin edilerek imza incelemesi yapılmasını talep etmiş, fakat mahkemece imza incelemesi yapılmadan karar verilmiştir. Bu durumda sözleşmenin devrine arsa sahibince onay verilip verilmediği ve devrin arsa sahibini bağlayıp bağlamadığı araştırılmadan yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olmuştur. Bu durumda mahkemece yapılacak iş; 07.12.2010 tarihli "Muvafakatname" adlı belgenin aslının davacı tarafından dosyaya ibraz ettirilip, asıl dosya davalısı arsa sahibinin imza incelemesine yönelik imza örnekleri getirtilip, mümkünse asıl dosya davalısı arsa sahibinin imza örneklerinin de alınıp imza incelemesi yaptırılması, belgenin aslı ibraz edilmez ise, diğer tarafça kabul edilmeyen fotokopi belge üzerinde imza ve yazı incelemesi yapılamayacağından (Yargıtay HGK’nın 16.03.2005 gün, 2005/13-80 Esas ve 2005/149 Karar sayılı ilâmı) ve yine altındaki imzası inkâr olunan fotokopi belge yazılı delil başlangıcı kabul edilemeyeceğinden, bu belgeye dayanılmak suretiyle tanık dinlenemeyeceğinden (Yargıtay HGK’nın 21.04.1993 gün, 15-17/1170 sayılı ilâmı) ve aslı sunulup yapılan inceleme sonucunda imzanın davalı arsa sahibine ait çıkmaması durumunda arsa sahibinin devre muvafakat vermediği anlaşılacağından asıl davanın reddine, imza incelemesi sonucu imzanın asıl dosya davacısı arsa sahibine ait çıkması halinde ise sözleşmenin devrine arsa sahibinin muvafakat verdiği kabul edileceğinden iki adet daire bedelinden davalı arsa sahibinin de ilk yüklenici ile birlikte sorumlu tutulmasına karar verilmesi gerekirken, arsa sahibinin imza inkarına rağmen imza incelemesi yaptırılmadan eksik inceleme ile karar verilmesi doğru olmamıştır. Yerel mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulması gerekirken imza incelemesi yaptırılmadan eksik inceleme ile karar verildiği bu kez yapılan incelemede anlaşıldığından asıl dosya davalısının bu yöne ilişkin karar düzeltme talebinin kabulü uygun bulunmuştur. SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle asıl dosya davalısının diğer karar düzeltme taleplerinin reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile Dairemizin 20.09.2022 gün 2021/5449 Esas, 2022/4240 Karar sayılı bozma ilamının kaldırılmasına, ilk derece mahkemesi kararının yukarıda belirtilen nedenlerle BOZULMASINA, peşin alınan karar düzeltme harcının istek halinde iadesine, 16.02.2023 gününde oy çokluğuyla karar verildi. (Muhalif) (Muhalif) - KARŞI OY YAZISI - Asıl davada davacı vekili dava dilekçesinde özetle, İstanbul ili, ... ilçesi, ... Mahallesi, 5548 ada, 12 parsel sayılı taşınmazda arsa sahibi ... ve yüklenici ... arasında kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapıldığını, yüklenicinin hiçbir iş yapmadan sözleşmeyi davacıya devir ettiğini ve inşaatı kendisinin bitirdiğini, ancak sözleşme gereği yükleniciye verilmesi gereken toplam 6 daireden 1, 2 ve 3 no’lu bağımsız bölümlerin davacıya verilmediği gibi 1 ve 2 no’lu bağımsız bölümlerin de ... adına olan vekâlete istinaden Mustafa KAYA tarafından başkalarına satıldığını ileri sürerek, davalı ... adına kayıtlı olan 1. kat 3 numaralı bağımsız bölümün tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline, sözleşme gereğince davacıya kalması gereken ve dava dışı eski yüklenici ile birlikte hareket ederek satılan 1 ve 2 numaralı dairelerin bedelinin de ...’den tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davacı vekili 26.12.2013 tarihli ıslah dilekçesi ile 3 numaralı dairenin yargılama devam ederken tapusunun kendilerine verildiğini, 1 ve 2 numaralı daire için taleplerinin devam ettiğini belirtmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin ... ile 01.07.2010 tarihinde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi yaptığını, yüklenici tarafından iş bittiğinde verilmesi gereken dairelerin verildiğini, davacı ile arasında hiçbir sözleşme olmadığını, davacının ... ile yaptığı anlaşmadan haberi olmadığını, anılan yükleniciye yapılan sözleşmede sözleşmenin üçüncü kişilere devrinin yasak olduğu hükmü olmasına rağmen davacı ile dava dışı yüklenici arasında yapılan sözleşmenin geçersiz olduğunu, davacı arasında sözleşme olmadığından davanın öncelikle husumetten reddi gerektiğini, davacının hangi mal ya da hizmet karşılığında düzenlediğini bilmediği faturalara da itiraz ettiklerini savunarak, davanın reddini istemiştir. İlk derece mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, ‘’Toplanan delil durumu tüm dosya kapsamına göre; ..., ..., 5548 ada, 12 parsel sayılı taşınmaz için gayrimenkul sahibi ... ile ... arasında Kartal 7. Noterliğinden 01.07.2010 tarihinde 17299 yevmiye nol’u kat karşılığı İnşaat sözleşmesi düzenlendiği, ancak yüklenicini işi davacı şirkete devretmesi ile 29.11.2010 tarihinde davacı şirketin Beyoğlu 25. Noterliğinde inşaatın yükleniciliğini üstlendiğine dair taahhütname düzenlendiği, 08.09.2011 tarihinde ise yüklenici ..., davacı şirket arasında düzenlenen muvafakatname ile ...'nın 3 no’lu dairenin davacıya verilmesini beyan ettiği ve davacı şirket yetkilisi ...'in kabul ettim şeklinde beyanı mevcut olup, davacının inşaatı yüklendiği aşamada kendisine sadece 3 no’lu dairenin verilmesini önceki yüklenici ile anlaşarak kabul ettiği dolayısıyla önceki 17299 yevmiye no’lu sözleşme gereği, önceki yüklenici ...'ya verilecek olan 1 ve 2 no’lu davacıya devredilmemiş olmasında davalının bir sorumluluğu olmadığından davanın 1 ve 2 no’lu bağımsız bölümleri için reddi 3 no’lu bağımsız bölüm için ise dava atiye terk edilmekle bu taleple ilgili karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekmekle, davacının 3 no’lu daire için talebinin 30.01.2012 tarihli dilekçe ile atiye terk etmekle bu talep için karar verilmesine yer olmadığına, davacının 1 – 2 no’lu bağımsız bölümler için davasının reddine karar verilmiştir. Kararı davacı vekili temyiz etmiştir. Kapatılan Yargıtay 23. Hukuk Dairesi bozma ilamında; ‘’Davacı vekilince, müvekkilinin dava dışı yüklenici ... ile davalı arsa sahibi arasında imzalanan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesini yüklenici ...’dan devraldığı ileri sürülerek, tapu iptali ve tescil ile iki daire için tazminat istemiştir. Mahkemece, davada taraf olmayan dava dışı ... ile davacı arasındaki sözleşme tartışılarak karar verilmiş olup, karar bu haliyle dava dışı olan ...'nın hukukunu etkiler mahiyettedir. Anılan kişinin taraf olmadığı bir davada verilen kararın ona karşı infaz edilmesi olanağı bulunmamaktadır. Davada taraf olmayanın durumu tartışılarak onun leh veya aleyhinde bir karar verilemez. Bu durumda mahkemece, davacı tarafa dava dışı ...’ya karşı dava açılması için süre verilmesi, dava açılması halinde işbu dava ile birleştirilerek tarafların iddia, savunma ve delilleri değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır’’ gerekçesiyle mahkeme kararını bozmuştur. Mahkemece dayanak bozma ilamına uyulmuş, uyulan bozma ilamına bağlı davacı yanca birleşen dosyanın davalısı ve sözleşmeye göre önceki yüklenici ... aleyhine İstanbul Anadolu 10. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2017/52 Esas numaralı dosyası üzerinden açılan alacak davasında dosyanın mahkeme dosyası ile birleştirilmesine karar verilmiş, birleşen dosyada tarafların delilleri toplanmış, birleşen dosyadaki alacak talebinin değerlendirilmesi amacıyla bağımsız bölümlere ait tapu kayıt örnekleri getirtilmiş, deliller toplandıktan sonra daha önce mahkeme dosyasında rapor veren bilirkişilerden 27.11.2019 tarihli ek rapor alınmış, tüm dosya kapsamı, birleşen dosya, taraflar arasında yapılan sözleşmeler ve protokol, her iki yanın dayanağı deliller, bilirkişi rapor ve ek raporları ve tanık beyanlarıyla birlikte yeniden değerlendirilerek davalı aleyhine açılan 3 no’lu daire için daha önce verilmiş karar Yargıtay aşamasından geçerek tarafları bağlayıcı hüküm haline geldiğinden bu konuda yeniden karar verilmesine yer olmadığına; 1 ve 2 numaralı daireler açısından önceki yüklenici ...'ya verilecek olan 1 ve 2 no’lu dairelerin davacıya devredilmemiş olmasında davalının sözleşemeye dayanarak herhangi bir sorumluluğu olmadığından bu daireler açısından tapu iptali ve tescil isteminin reddine; birleşen davadaki davacı yanın 1 ve 2 numaralı bağımsız bölümlerin değeri üzerinden birleşen dosyanın davalısı ... aleyhine açmış olduğu davada dayanak yapılan birleşen dosyanın davacısı ve davalısı arasındaki Beyoğlu 25. Noterliğinde 29.11.2010 tarihli sözleşmeye göre ... ile ... arasındaki sözleşmeyle yapılacak işin davacı yükleniciye devredildiği, ... ile ... arasında Kartal 7. Noterliğinin 01.07.2010 tarih ve 17299 yevmiye no’lu kat karşılığı inşaat sözleşmesinin halen ayakta olduğu, bu sözleşmeye göre 1 ve 2 no’lu bağımsız bölümlerin yüklenici birleşen dosyanın davalısı ...'ya kalacağı, davacı şirket ile ... arasındaki sözleşmeye bağlı olarak temel sözleşmedeki ... haklarının davacı şirkete geçeceği, tapu kayıt örneğinin incelenmesinde, taşınmazların üçüncü şahıslara satılıp devredildiği, davacı yanın somut olayda bu devirler nedeniyle birleşen dosyanın davalısından taşınmazların bilirkişi heyetince belirlenen değerleri üzerinden alacak hakkının doğduğu anlaşılmakla, birleşen dosya açısından davacı yanın ıslah dilekçesi de gözetilerek toplan 157.560,00 – TL esas alınarak davasının kabulüne karar vermek gerekmekle, davacı yanın mahkeme dosyasının davalısı aleyhine İstanbul ili, ... ilçesi, ... Mahallesi, 5548 ada, 12 parsel sayılı taşınmazda 3 numaralı bağımsız bölüm için açmış olduğu tapu iptali tescil istemiyle ilgili daha önce verilmiş karar Yargıtay aşamasından geçerek tarafları bağlayıcı hüküm haline geldiğinden bu konuda yeniden karar verilmesine yer olmadığına, davacı yanın İstanbul ili, ... ilçesi, ... Mahallesi, 5548 ada, 12 parsel sayılı taşınmazda 1 ve 2 numaralı bağımsız bölümler ile ilgili mahkeme dosyasının davalısı ... aleyhine açılan davanın yasal koşulları oluşmadığından esastan reddine, davacı yanın birleşen dosyanın davalısı ... aleyhine açmış olduğu tazminat davasının ıslah dilekçesi de gözetilerek kabulü ile toplam 157.560,00 – TL tazminatın 1.000,00 – TL'si için birleşen dosyanın dava tarihinden (13.02.2017), kalan kısmı için ıslah tarihinden (25.01.2021) itibaren yasal faizi ile birlikte bu davalıdan alınarak, davacıya ödenmesine karar verilmiştir. Kararı, asıl davada davacı vekili temyiz etmiştir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi bozma ilamında, ‘’Asıl dava, yüklenicinin arsa sahibine karşı açtığı tapu iptal tescil ve taşınmazların bedelinin tahsili, birleşen dava ise kat karşılığı inşaat sözleşmesinin devralındığı yükleniciye karşı açılan taşınmazların bedelinin tahsiline ilişkindir. Davalı arsa sahibi ... ile ilk yüklenici ... arasında 01.07.2010 tarihinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandığı, bu sözleşmeye göre 1, 2, 3, 4, 7 ve 8 numaralı bağımsız bölümlerin yükleniciye verilmesinin kararlaştırıldığı, 1. yüklenici ... ile davacı 2. yüklenici arasında kat karşılığı inşaat sözleşmesinin 29.10.2010 tarihinde devredildiği ve davacı tarafından sözleşme yükümlülüklerinin yerine getirildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla dava konusu 1, 2 ve 3 numaralı bağımsız bölümlerin davacıya devredilmesi gerekirken 1 numaralı bağımsız bölümün arsa sahibi tarafından 21.07.2010 tarihinde dava dışı Ferdi Tanrıvermiş’e satıldığı, Ferdi Tanrıvermiş’in de 28.09.2011 tarihinde Burhan Türkel’e sattığı, 2 numaralı bağımsız bölümün arsa sahibi tarafından 09.08.2011 tarihinde dava dışı Kamuran Karaaslan’a satılmış olduğu" anlaşılmıştır. Asıl dava açısından TBK’nın 205. maddesinde yer alan ‘’Sözleşmenin devri’’ hükümleri gereğince, devredenin bu sözleşmeden doğan taraf olma sıfatıyla birlikte bütün hak ve borçlar devralana geçtiğinden arsa sahibi ...'in sözleşme gereğince birinci yükleniciye devretmesi gereken 1 ve 2 no’lu bağımsız bölümleri sözleşmeyi devralan davacı şirkete devretmesi gerekirken üçüncü kişilere satması nedeniyle, 1 ve 2 no’lu bağımsız bölümlerin dava tarihindeki rayiç bedellerinden sorumlu tutulmaması doğru görülmemiştir’’ gerekçesiyle mahkeme kararını bozmuştur. Bu karara karşı asıl dosya davalısı tarafından karar düzeltme talebinde bulunulmuştur. Yüksek Özel Daire bu kez yaptığı incelemede; ‘’Sözleşmenin devri diğer adıyla sözleşmenin yüklenilmesi için ‘’yüklenme anlaşmasına konu olan borç ilişkisinin devredilebilir nitelik taşıması gerekir. Bir borç ilişkisinin devredilebilirliliği, kendisinden doğan hakların ve borçların devredilebilir olmasına bağlıdır. Borç ilişkileri, kural olarak devredilebilir bir nitelik taşırlar. Borçlar Kanunu'nda kendi niteliği gereği devredilemeyen sözleşme ilişkisi bulunmamaktadır... Taraflar sözleşmenin yüklenilmesini yasaklamış bile olsalar, sonradan bu yasağı kaldırarak sözleşmeyi yüklenilebilir hale getirebilirler’’ (Dr. Hasan Ayrancı Sözleşmelerin yüklenilmesi (Devri), Yetkin Yayınları, Basım 2003, Sf. 95 - 96). TBK'nın 205/1. maddesi gereğince sözleşmenin devri, sözleşmeyi devralan ile devreden ve sözleşmede kalan taraf arasında yapılan ya da sözleşmede kalan tarafça onaylanan veya önceden verilen izne dayanılarak yapılan ve devredenin devrettiği sözleşmeden doğan taraf olma sıfatıyla birlikte bütün hak ve borçlarının devralana geçiren bir anlaşmadır. Bilindiği gibi sözleşmenin devri, sözleşmeyi devralan ile devreden ve sözleşmede kalan taraf arasında yapılan ve devredenin bu sözleşmeden doğan taraf olması sıfatı ile birlikte bütün hak ve borçlarının devralana geçiren bir anlaşmadır (TBK'nın 205/1. maddesi). Sözleşmeyi devralan ilen devreden arasında yapılan ve sözleşmede kalan diğer tarafça önceden verilen izne dayanan veya sonradan onaylanan anlaşma da sözleşmenin devri hükümlerine tabidir (TBK'nın 205/2. maddesi). Sözleşmenin devrinde taraflardan biri aynı kalmakta, diğer taraf ise tümüyle sözleşmeden çıkmakta, sözleşmeden doğan hak ve borçlar da tümüyle devralana geçmekte, muaccel hale gelen ve ifa edilmemiş edimleri de kapsayan bütünsel bir değişim meydana gelmektedir Bu değişim hem geçmişe hem de geleceğe etkili olan külli bir değişimdir. Diğer bir ifadeyle, sözleşmenin devri halinde devralan asıl sözleşmenin tarafı konumuna geçer ve asıl sözleşmenin tüm hükümleri kendisini bağlayıcı hale gelir. Somut olayda; taraflar arasında imzalanan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde yüklenicinin binanın yükleniciliğini başkasına devredemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Davacı, her ne kadar asıl dosya davalısı arsa sahibinin sözleşmenin devrine 07.12.2010 tarihli ‘’"Muvafakatname’’ ile onay verdiğinden bahisle asıl davayı açmış ise de asıl dosya davalısı arsa sahibi vekili 20.06.2012 tarihli dilekçesinde; 07.12.2010 tarihli muvafakatnamenin kendilerine tebliğ edilmediğini, dosyadan fotokopi aldıkları tarih olan 13.06.2012 tarihinde belgeden haberdar olduklarını, sözü edilen belgenin davalı arsa sahibi tarafından imzalanmadığını, gerekirse aslı temin edilerek imza incelemesi yapılmasını talep etmiş, fakat mahkemece imza incelemesi yapılmadan karar verilmiştir. Bu durumda sözleşmenin devrine arsa sahibince onay verilip verilmediği ve devrin arsa sahibini bağlayıp bağlamadığı araştırılmadan yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olmuştur. Bu durumda mahkemece yapılacak iş; 07.12.2010 tarihli ‘’Muvafakatname’’ adlı belgenin asılının davacı tarafından dosyaya ibraz ettirilip asıl dosya davalısı arsa sahibinin imza incelemesine yönelik imza örnekleri getirtilip mümkünse asıl dosya davalısı arsa sahibinin imza örneklerinin de alınıp imza incelemesi yaptırılması, belgenin aslı ibraz edilmez ise diğer tarafça kabul edilmeyen fotokopi belge üzerinde imza ve yazı incelemesi yapılamayacağından (Yargıtay HGK’nın 16.03.2005 gün, 2005/13 – 80 esas ve 2005/149 karar sayılı ilâmı) ve yine altındaki imzası inkâr olunan fotokopi belge yazılı delil başlangıcı kabul edilerek, bu belgeye dayanılmak suretiyle tanık dinlenemeyeceğinden (Yargıtay HGK’nın 21.04.1993 gün, 15 – 17/1170 sayılı ilâmı) ve aslı sunulup yapılan inceleme sonucunda imzanın davalı arsa sahibine ait çıkmaması durumunda arsa sahibinin devre muvafakat vermediği anlaşılacağından asıl davanın reddine, imza incelemesi sonucu imzanın asıl dosya davacısı arsa sahibine ait çıkması halinde ise sözleşmenin devrine arsa sahibinin muvafakat verdiği kabul edileceğinden iki adet daire bedelinden davalı arsa sahibinin de ilk yüklenici ile birlikte sorumlu tutulmasına karar verilmesi gerekirken, arsa sahibinin imza inkârına rağmen imza incelemesi yaptırılmadan eksik inceleme ile karar doğru olmamıştır. Yerel mahkeme kararının bu gerekçe ile bozulması gerekirken imza incelemesi yaptırılmadan eksik inceleme ile karar verildiği bu kez yapılan incelemede anlaşıldığından asıl dosya davalısının bu yöne ilişkin karar düzeltme talebinin kabulü uygun bulunmuştur’’ gerekçesiyle mahkeme kararını oyçokluğuyla bozmuştur. Yüksek Özel Daire Sayın Çoğunluğunun bu kararına aşağıdaki nedenlerden dolayı katılmıyoruz. Uyuşmazlık, TMK’nın 2. maddesindeki iyi niyet ve dürüstlük kuralının somut olayda uygulanıp uygulanmayacağı meselesinde toplanmaktadır. TMK’ nın 2. maddesine göre; ‘’Madde 2 - Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz’’. İsviçre Medeni Hukuk m 2 (TMK m 2) özel hukuk için doğruluk ve dürüstlük ilkesini yansıtmaktadır. TMK’nın 2. maddesi hükmü emredicidir. Hak ve hükümlerin kapsamı için her bir bireye yöneltilmiş talimat içeren emredici bir kuraldır. Böylece objektif bir ölçüte dayanan genel bir davranış normunu oluşturur. Bu madde, belli bir durumda tarafların nasıl davranmak zorunda olduğunu ve bu yolla kendilerine hak yükümlülüklerin tahsis edildiğine dair bir davranış normu olarak değerlendirilir. Bu durum talimat haklarının sakınılarak kullanılması ilkesiyle somutlaşır. Bu hak, hakların kötüye kullanılması yasağından türetilir. Eğer bir kişi için farklı bir şekilde davranma olanakları açıksa ve bu olanak beklenebilir ise, başka bir anlatımla, bu yolla hedeflediği amacına erişebiliyorsa, diğer bir taraf için en az zarar verici yolu seçmek zorundadır. Dürüstlük kuralı emredici olup, hâkim tarafından resen göz önüne alınır. Ancak, Türk Medeni Kanununun ve Türk Borçlar Kanununun olaya uygulanacak özel nitelikteki hükümlerini bertaraf etmez. Ortadan kaldırmaz (Akyol, Dürüstlük Kuralı, S. 15). Dürüstlük kuralı, keyfiliğe yol açmamalı, hukuka güvenin sarsılmasına sebep olmamalı, kanun hükümlerini yumuşatmamalı ve özellikle de kanun hükümlerini ihmal etme sonucunu doğurmamalıdır (Akyol, Dürüstlük Kuralı, S. 15, 16). Dürüstlük kuralına ve bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasına aykırılık halinde yargıç, TMK’ nın 2. maddesine göre görevi gereği kendiliğinden araştırır. İleri sürülmesine gerek yoktur. Burada TMK’ nın 4. maddesine göre, yargıcın takdir yetkisi bulunmaktadır (Özsunay, S. 329). Yargıcın kendiliğinden dürüstlük kuralına ve bir hakkın açıkça kötüye kullanılması yasağına aykırı eylem ve işlemi göz önünde bulunduracağı gerçeğinde bir sorun bulunmamaktadır. Koşulları var ise HMK’nın 31. maddesinde yer alan ‘’Hâkimin davayı aydınlatma ödevi’’ kurumundan yararlanabilir (Mustafa Kılıçoğlu, Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Açıkça Kötüye Kullanılması Yasağı, Ankara 2015, S. 3 vd). Yüksek Özel Daire Sayın Çoğunluğunca, karar düzeltme talebi kabul edilerek 07.12.2010 tarihli ‘’Muvafakatname’’ adlı belgenin asılının davacı tarafından dosyaya ibraz ettirilip imza incelemesi yaptırılması, imzanın davalı arsa sahibine ait çıkmaması durumunda arsa sahibinin devre muvafakat vermediği anlaşılacağından asıl davanın reddine, imza incelemesi sonucu imzanın asıl dosya davacısı arsa sahibine ait çıkması halinde ise sözleşmenin devrine arsa sahibinin muvafakat verdiği kabul edileceğinden iki adet daire bedelinden davalı arsa sahibinin de ilk yüklenici ile birlikte sorumlu tutulmasına karar verilmesi gerekçesi ile mahkeme kararını bozmuştur. Oysa somut olayda, dosya kapsamında bulunan ... Belediye Başkanlığı Yapı Kontrol Müdürlüğünün 11.10.2011 tarihli “İş Bitirme Tutanağı” ve dava konusu taşınmaza ait 13.10.2011 tarihli “Yapı Kullanma İzin Belgesi” incelendiğinde; her iki belgede de yüklenicinin ... Güvenlik Sistemleri İnşaat ve Madencilik San. Dış Tic. Ltd. Şti olarak göründüğü, davalı arsa sahibi adına vekâleten bu belgelerin imzalandığı, imza anında veya daha sonrasında arsa sahibinin yükleniciye dair bir itirazının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Dava açıldıktan sonra sözleşmenin açıklanan nedenlerle devredildiğinin bilinmediğinin ileri sürülmesi ve muvafakatnamedeki imzanın inkâr edilmesi Türk Medeni Kanununun 2. maddesi hükmünde düzenlenen “iyi niyet – dürüstlük kuralı” na aykırı olduğundan, bu nedenlerle muvafakatnameye yönelik imza araştırması yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Bir önceki bozma ilamında açıklandığı üzere, asıl dava açısından TBK’nın 205. maddesindeki ‘’Sözleşmenin devri’’ hükümleri gereğince, devredenin bu sözleşmeden doğan taraf olma sıfatıyla birlikte bütün hak ve borçlar devralana geçtiğinden arsa sahibi ...'in sözleşme gereğince birinci yükleniciye devretmesi gereken 1 ve 2 no’lu bağımsız bölümleri sözleşmeyi devralan davacı şirkete devretmesi gerekirken üçüncü kişilere satması nedeniyle, 1 ve 2 no’lu bağımsız bölümlerin dava tarihindeki rayiç bedellerinden sorumlu tutulmaması doğru olmamıştır. İlk derece mahkemesi kararının bu nedenlerle bozulması gerekmekte iken Yüksek Özel Daire Sayın Çoğunluğunun ‘’muvafakatnamedeki imzanın sıhhati yönünden imza araştırılması yönündeki bozma ilamına katılmıyoruz. Açıklanan nedenlerle asıl dosya davalısının karar düzeltme talebinin reddedilmesi görüşündeyiz. 16.2.2023
Hukuk Genel Kurulu, 2018/1077 E., 2021/1471 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, çekişme konusu taşınmazlar hakkında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 713/1, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14 ve 17. maddeleri uyarınca kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile kazanma koşullarının davacılar yararına gerçekleşip gerçekleşmediği yönünden mahkemece yapılan araştırma ve incelemenin hüküm vermeye elverişli
Hukuk Genel Kurulu         2018/1077 E.  ,  2021/1471 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Marmaris 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; dava konusu 331 ada 57 ve 63 parsel sayılı taşınmazların müvekkillerinin ve öncesinde mirasbırakanlarının yaklaşık 70-80 yıldır nizasız fasılasız zilyetliklerinde bulunduğunu ancak kadastro çalışmaları sırasında davalı Hazine adına tespit edildiğini ileri sürerek Hazine adına olan tapu kayıtlarının iptali ile müvekkilleri adına 1/2'şer hisseli olarak tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı Hazine vekili cevap dilekçesinde; taşınmazların devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olduğunu ve zilyetlikle iktisaba elverişli olmadığını, davacılar lehine zilyetlikle kazanma koşullarının gerçekleşmediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Marmaris 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.09.2013 tarihli ve 2011/393 E., 2013/549 K. sayılı kararı ile; dava konusu 331 ada 57 parsel sayılı taşınmaz ile 63 parsel içerisinde kalan ve fen bilirkişisinin raporunda (A) harfi ile gösterilen kısımların kadim mera olmadığı, orman sınırları içerisinde bulunmadığı, tescilli sit alanları ve kıyı kenar çizgisinde kalmadığı, davalı taşınmazların sınırlarının sabit ve değişmez olduğu, davacıların taşınmazlar üzerindeki zilyetliklerinin tespit tarihine kadar kesintisiz ve aralıksız olarak devam ettiği, davacılar adına zilyetlikten tespit edilen taşınmaz miktarının ise yasada belirtilen sınırları geçmediği, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14. maddesinde öngörülen mülk edinme şartlarının davacılar lehine oluştuğu gerekçesiyle 331 ada 57 parsel hakkındaki davanın kabulüne, 331 ada 63 parsel hakkındaki davanın ise kısmen kabulüne, fen bilirkişi raporunda 63 parsel içerisinde (A) harfiyle gösterilen 122,07 m² yerin 57 parselle birleştirilmesi suretiyle taşınmazın 783,24 m² olarak ve 57 parsel numarasıyla davacılar adına 1/2'şer hisse ile tesciline, fen bilirkişi raporunda (B) harfiyle gösterilen 387,66 m²'lik yerin 63 parsel numarası ile davalı adına tesciline karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı: 7. Marmaris 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 16.06.2015 tarihli ve 2015/6198 E., 2015/5874 K. sayılı kararı ile; "…Çekişmeli taşınmazların bulunduğu yerde 1966 yılında seri bazında yapılıp 1968 yılında ilân edilerek 1969 yılında kesinleşen orman tahdidi, 1981 yılında yapılıp 1982 yılında ilân edilerek 1983 yılında kesinleşmiş, sınırlandırması yapılan ormanların aplikasyonu ve 6831 sayılı Kanunun, 1744 sayılı Kanun ile değişik 2. madde uygulaması, 1994 yılında yapılıp kesinleşen aplikasyon ve 6831 sayılı Kanunun 3302 sayılı Kanun ile değişik 2/B madde uygulaması bulunmaktadır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 17. maddesi gereğince orman sayılmayan, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen ve il, ilçe ve kasabaların imar planları kapsamında kalmayan araziden masraf ve emek sarfı ile imar ve ihya edilip tarıma elverişli hale getirilen (ev ve benzeri tesisler yapmak, dışarıdan toprak getirilerek tarıma elverişli hale getirmek imar ve ihya olarak kabul edilemez) ve imar ihyanın tamamlandığı tarihten tescil davasının açıldığı ya da tesbit tutanağının düzenlendiği güne kadar 20 yıl süreyle zilyet edildiği ileri sürülerek tapuya tescili istenen taşınmazların, Kadastro Kanunu'nun 14. maddesinde yazılı diğer koşulların yanında niteliğinin, imar ihya edildiğinin ve üzerinde sürdürülen zilyetliğin, başlangıç ve süresinin, kullanılıp kullanılmadığının ve tasarruf sınırlarının ne olduğunun takdiri delil olan yerel bilirkişi ve tanık sözleri yanında, gerçeğin bir resmi olan en eski tarihli hava fotoğrafı ile gerçeğin modeli olan memleket haritaları ve dava tarihinden ya da kadastro tesbit tarihinden 15 - 20 yıl önce en az iki zamanda birbirini izleyen bindirmeli olarak çekilen çiftli hava fotoğrafları ve bu fotoğrafların yorumlanması ile üretilen memleket haritaları ve standart topografik fotogrametri yöntemi ile düzenlenen kadastro haritalarının, özellikle ön bindirmeli çekilen ve birbirini izleyen streoskopik çift hava fotoğraflarının streoskop aletiyle ve üç boyutlu olarak incelenip taşınmazların niteliğinin, konumunun ve kullanım durumunun, anlatılan bilimsel yöntemle kesin olarak belirlenmesi gerekir. Somut olayda mahkemece, anlatılan biçimde bir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. O halde; dava konusu taşınmazın orman sayılmayan ve zilyetlikle kazanılabilecek yerlerden olduğunun belirlenmesi halinde, dava konusu taşınmazlar ve etraflarını gösterir ve ilk defa o yerde grafik ya da fotogrametri yöntemiyle düzenlenen 1/5000 ölçekli arazi kadastro paftasının orijinal fotokopi örneği ile taşınmazlara bitişik ya da yakın komşu parsellerin, kadastro tespit tutanak örnekleri ve bu parsellere uygulanan tapu ve vergi kayıtları ilk oluşturulduğu günden itibaren tüm gittileri ile, yine en eski tarihli memleket haritası ve hava fotoğrafları ile TMK’nın 713. maddesine dayanılarak açılan davalarda dava tarihinden, kadastro tespitine itiraz davalarında ise tespit tutanağının düzenlendiği tarihten 15 - 20 yıl önce iki ayrı tarihte çekilmiş stereoskopik hava fotoğrafları ve bu fotoğraflara dayanılarak üretilmiş orijinal renkli memleket haritaları bulunduğu yerlerden istenerek, bu belgeler Ziraat Fakültelerinin toprak bölümünden mezun olan bir ziraat mühendisi, bir Harita-Kadastro (Jeodezi ve Fotogrametri) mühendisi ile bir orman yüksek mühendisinden oluşturulacak bilirkişi kurulu marifetiyle dava konusu taşınmazlar ile çevrelerine uygulanıp bu belgelerde dava konusu yer belirlendikten sonra, hava fotoğrafları ve dayanağı haritalar stereoskop aletiyle ve üç boyutlu olarak incelettirilip, taşınmazların niteliklerinin bu belgelerde ne şekilde görüldüğü, imar ve ihya ile zilyetliğin hangi tarihte başlayıp tamamlandığı belirlenmeli, bu belgeler ile kadastro paftası, pafta düzenlenmemişse dava konusu taşınmazların 23/06/2005 tarihli ve 2005/9070 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan Büyük Ölçekli Harita ve Harita Bilgileri Üretim Yönetmeliği (BÖHHBÜY) hükümlerine göre koordinatlı olarak düzenlenecek haritası hem 1/5000 ve hem de 1/25000 ölçeklerinde eşitlenerek kadastro paftası ile düzenlenen harita, komşu ve yakın komşu taşınmazları da içine alacak şekilde birbiri üzerine aplike edilmek suretiyle çekişmeli taşınmazların konumlarını, hava fotoğrafları ile orijinal renkli memleket haritaları üzerinde gösterir biçimde bilirkişi kurulundan ayrıntılı ve bilimsel verileri içerir, topografik ve memleket haritalarından yararlanılarak taşınmazın gerçek eğim durumunu gösterir rapor alınmalı, dava konusu taşınmazların orman sayılmayan yerlerden olması veya kesinleşen orman kadastro sınırları dışında kalması ya da orman ve arazi kadastrosunun yapılıp kesinleştiği tarih ile dava tarihi arasında 20 yıldan fazla süre geçmesi o yerin kişiler adına tescili için yeterli olamayacağından bu şekilde yapılacak inceleme sonucu dava konusu yerin; 1) Orman sayılan veya orman rejimine girmiş (20.11.2012 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan Orman Kadastrosu ve 2/B Uygulama Yönetmeliği m. 16) yerlerden ya da 3402 sayılı Kanunun 16. maddesinde belirtilen özel mülkiyete tabi olmayacak, kamu mallarından olduğunun belirlenmesi (3402 sayılı Kanunun 16. m. A, B, C ve D bentleri kapsamında kalan yerler), 2) Kamu hizmetine tahsis edilmiş (3402 sayılı Kanunun 17/1. maddesi gereğince orman yetiştirilmek üzere Orman Genel Müdürlüğüne tahsis edilen arazi ya da başka bir amaçla kamu hizmetine tahsis edilen arazi, imar ve ihya ile zilyetlik yoluyla kazanılamaz. ...K. 03.06.1998 gün 1998/8-347-394 ve 12.12.2001 gün 2001/20-118-1156 S.K.), 3) İl, ilçe ve kasabaların nazım veya uygulamalı imar planlarının kapsadığı alanlarda kalmış (3402 sayılı Kanunun 17/2. m.; HGK 25.04.2001 gün 2001/20-390-396 S.K.), 4) Tescil davalarında, davanın açıldığı; kadastro tesbitine itiraz davalarında ise kadastro tespit tutanağının düzenlendiği tarihten 20 yıl önce çekilmiş hava fotoğrafları ve bu fotoğraflardan üretilmiş memleket haritaları veya fotogrametri yöntemiyle düzenlenen kadastro paftalarına göre zilyet ve tasarruf edilmeyen yerlerden, 5) Kadastro tesbit ve tescil harici bırakma işleminin kesinleştiği tarihten tescil davasının açıldığı tarihe kadar 20 yıllık zilyetlik süresinin geçmemiş (...K.’nın 22/03/1995 gün 1994/8-873-216 ve 19/02/1997 gün 1996/8-768-100 ve 24/09/1997 gün 1997/20-372-718 ve 18/02/1998 gün 1998/8-15-129 sayılı kararları), 6) O yerde orman kadastrosu kesinleşmiş olsun olmasın, taşınmazların 6831 sayılı Kanunun 17/2. ve 20.11.2012 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan Orman Kadastrosu ve 2/B Uygulama Yönetmeliğinin 16/1-i maddeleri kapsamında orman içi açıklık konumunda (...K.nun 10.12.1997 gün 1997/20-830-1034 ve 17.12.1997 gün 1997/20-808-1039 ve 22.10.2003 gün 2003/20-665-614 ve 11.10.2004 gün 2004/7-531-582 sayılı kararları ile orman içi açıklıkların zilyetlikle kazanılamayacağı kabul edilmiştir.), 7) Dava konusu taşınmazların veya yakın çevresinin arazi kadastro ekiplerince kadastro paftası üzerinde orman nitelemesi yapılarak tesbit ve tescil harici bırakılmış (...K.nun 21.01.2004 gün 2004/8-15-7 ve 12.05.2004 gün 2004/8-242-292 ve 12/03/2008 gün ve 2008/20-214-241 sayılı kararları), 8) Kadastro (Tapulama) Komisyonu tarafından orman sayılarak tesbit ve tescil harici bırakılmış (...K.nun, 24.10.2001 gün 2001/8-964-751 ve 13.02.2002 gün 2002/8-183-187 sayılı kararları), Yerlerden olması ve 15.07.2004 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan 6831 sayılı Orman Kanununa Göre Orman Kadastrosunun Uygulanması Hakkında Yönetmeliğin 26 ve 20.11.2012 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan Orman Kadastrosu ve 2/B Uygulama Yönetmeliğinin 16. maddelerinin birinci fıkralarında yazılı, a) 3116 sayılı Kanunun geçici 1 inci maddesine göre kamulaştırılmış orman, b) 4785 sayılı Kanunla Devletleştirilmiş orman, c) 6831 sayılı Kanunun 3 üncü maddesine göre orman rejimine alınmış yer, d) 6831 sayılı Kanunun 13 üncü maddesinin birinci fıkrasının (B) bendine göre orman olarak ağaçlandırılan veya ağaçlandırılacak yer, e) 6831 sayılı Kanunun 24 üncü maddesine göre kamulaştırılan yerlerle diğer suretle orman yetiştirilmek üzere kamulaştırılan yer, f) Devlet ormanı olduğuna dair kesinleşmiş mahkeme kararı bulunan yer, g) Sınırlandırma sırasında orman olduğu halde orman sınırları dışında kalmış orman, h) Maliye Bakanlığınca ağaçlandırılmak üzere tahsis edilmiş yerlerden, ağaçlandırılmış ve yapılan ağaçlandırma çalışmasının başarılı olması neticesinde kesin tahsisi yapılarak orman niteliği kazanmış yer, ı) Orman ve toprak muhafaza karakteri taşıyan funda ve makilik alanlar, olduğunun belirlenmesi halinde bu tür yerlerin herhangi bir şekilde komisyonlarca sınırlama dışı bırakılmış veya orman sayılmamış olmasının bu yerlerin orman olma vasfını ortadan kaldırmayacağı düşünülerek, başka bir araştırmaya gerek kalmadan Hazinenin davasının kabulü ile dava konusu taşınmazların orman niteliği ile Hazine adına tesciline karar verilmelidir (HGK’nun 15/03/2006 gün 2006/8-106-68 sayılı kararı). Yukarıda yazılı koşulların somut olayda bulunmaması halinde, taşınmazların öncesinin ne olduğu, imar ve ihya yapılmışsa hangi tarihte başlayıp tamamlandığı, kimden kime kaldığı, zilyetliğin ne zaman başlayıp nasıl sürdürüldüğü ve ekonomik amacına uygun olup olmadığı, maddi olaylara dayalı ve ayrıntılı olarak, taşınmaz başında dinlenecek yerel bilirkişiler ile taraf tanıklarından sorulmalı, yerel bilirkişi ve tanık sözlerinin doğruluğu yukarıda belirtilen ve gerçeğin kendisi olan belgelere dayalı olarak düzenlenecek bilirkişi kurulu raporuyla denetlenmeli, Somut olayın özelliği göz önünde bulundurularak ayrıca; a) Taşınmazların eski ve yeni niteliği konusunda jeoloji mühendisinden de ayrıntılı rapor alınmalı, b) Keşif sırasında taşınmazların çeşitli yönlerinden hali hazır durumunu gösterir renkli fotoğrafları çektirilip onaylanarak ve taşınmaz fotoğraf üzerinde gösterilerek dava dosyası içine konulmalı, 3402 sayılı Kanunun 14/1. maddesinde yazılı 40 ve 100 dönüm kısıtlama araştırmasının aynı maddenin, 3/7/2005 tarihli ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ile değiştirilen ikinci fıkrası hükümleri nazara alınarak yapılması gerektiği düşünülerek, adına tescil kararı verilecek kişi ya da kişiler ile diğer mirasçılar ve onların miras bırakanları yönünden aynı çalışma alanı içerisinde belgesizden zilyetliğe dayalı olarak tesbit ve tescil edilen taşınmaz olup olmadığı, varsa cinsi, parsel numaraları ve miktarı, tapu müdürlükleri ve ilgili kadastro müdürlüklerinden ve yine, aynı kişiler tarafından açılan tescil davası olup olmadığı hukuk mahkemesi yazı işleri müdürlüklerinden ayrı ayrı sorularak gerektiğinde tesbit tutanak örnekleri ve tapu kayıtları ya da tescil dava dosyaları getirtilip incelenmeli, dava konusu taşınmazların sulu ya da kuru tarım arazisi olup olmadığı konusunda (5403 sayılı Kanunun 3/j maddesi ile Taşınmaz Malların Sınırlandırma Tespit ve Kontrol İşleri Hakkındaki Yönetmeliğin 10. maddesinin değişik ikinci fıkrası hükümlerine göre, sulu tarım arazisi: tarım yapılan bitkilerin büyüme devresinde ihtiyaç duyduğu suyun, su kaynağından alınarak yeterli miktarda ve kontrollü bir şekilde karşılandığı araziler olarak açıklandığından) ziraat mühendisinden Kanunun amacına uygun rapor alınmalı, bundan sonra toplanan delillerin tümü birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmelidir…" gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Marmaris 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.12.2015 tarihli ve 2015/968 E., 2015/958 K. kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak bozma kararında işaret edilen hususların tamamının araştırıldığı, alınan bilirkişi raporlarının hüküm kurmaya ve denetime elverişli bulunduğu, yeniden bilirkişi raporu alınmasının sonucu değiştirmeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, çekişme konusu taşınmazlar hakkında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 713/1, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14 ve 17. maddeleri uyarınca kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile kazanma koşullarının davacılar yararına gerçekleşip gerçekleşmediği yönünden mahkemece yapılan araştırma ve incelemenin hüküm vermeye elverişli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümünde tapuda kayıtlı olmayan taşınmazların kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile kazanma koşullarının irdelenmesinde yarar vardır. 13. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun “Tapuda kayıtlı olmayan taşınmaz malların tespiti” başlıklı 14. maddesinde; “Tapuda kayıtlı olmayan ve aynı çalışma alanı içinde bulunan ve toplam yüzölçümü sulu toprakta 40, kuru toprakta 100 dönüme kadar olan (40 ve 100 dönüm dahil) bir veya birden fazla taşınmaz mal, çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilir…" 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun "Olağanüstü zamanaşımı" başlıklı 713/1. maddesinde de ; "Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir…" düzenlemelerine yer verilmiştir. 14. Açıklanan kanun hükümlerine göre, olağanüstü zamanaşımı yolu ile taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasına ilişkin temel koşulların TMK'nın 713 ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14. maddelerinde hüküm altına alındığı görülmektedir. Buna göre; tapuda kayıtlı olmayan bir taşınmazı aralıksız ve nizasız yirmi yıllık süreyle malik sıfatı ile elinde bulunduran ve zilyedi olan kişi, taşınmazın kendi mülkü olmak üzere adına tescilini talep edebilir. 15. Uygulama ve teorideki açıklamalara göre TMK' nın 713 ve 3402 sayılı Kanun'un 14. maddelerinde hüküm altına koşulları taşınmaza ilişkin koşullar ve zilyetliğe ilişkin koşullar olarak ikiye ayırmak mümkündür. Tapuda kayıtlı olmayan taşınmazların zamanaşımına dayanılarak kazanılabilmesi için taşınmazın özel mülkiyete elverişli olması, zamanaşımı ile kazanılmasını yasaklayan bir kanun hükmünün bulunmaması ve taşınmazın kanunlar uyarınca Devlete kalan taşınmazlardan olmaması gerekir. Taşınmaz üzerinde sürdürülmesi gerekli olan zilyetliğin ise, malik sıfatı ile, aralıksız ve nizasız ve yirmi yıllık süreyle olması gereklidir. 16. Gerek TMK'da gerekse 3402 sayılı Kanun'un 14. maddesinde kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğinin süresi davasız ve çekişmesiz yirmi yıl olarak kabul edilmiştir. Kazanmayı sağlayan zilyetliğin lehine olan tarafça kanıtlanması gerekir. Maddi olaylardan olan zilyetlik her türlü delille kanıtlanabilir. Her somut olayın özelliğine göre yerel bilirkişi, tanık beyanları, teknik bilirkişi raporları gibi deliller zilyetliğin kanıtlanmasında kullanılabilir. Nitekim 3402 sayılı Kanun’un 14/1. maddesinde, çekişmesiz, aralıksız ve malik sıfatıyla geçen yirmi yıllık zilyetliğin belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla kanıtlanabilineceği hüküm altına alınmıştır. Maddede bilirkişi ve tanık beyanları yanında belgelere de yer verilmiştir. 17. Türk Medeni Kanunu'nun 713/1 ve Kadastro Kanunu'nun 14. maddesi gereğince zilyedi lehine taşınmazın tespiti koşullarına ilişkin yapılan açıklamaların yanında, 3402 sayılı Kanun'un 17. maddesine de değinmekte yarar bulunmaktadır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun "İhya edilen taşınmaz mallar" başlıklı 17. maddesi: "Orman sayılmayan, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen araziden, masraf ve emek sarfı ile imar ve ihya edilerek tarıma elverişli hale getirilen taşınmaz mallar 14 üncü maddedeki şartlar mevcut ise imar ve ihya edenler veya halefleri adına, aksi takdirde hazine adına tespit edilir. İl, ilçe ve kasabaların imar planının kapsadığı alanlarda kalan taşınmaz mallarda bu hüküm uygulanmaz." hükmünü içermektedir. 18. Anılan madde gereğince, bir yerin imar ve ihya ile kazanılabilmesi için öncelikle taşınmazın orman sayılmayan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan arazilerden olması gerekir. Kamu hizmetine tahsis, hukuken olabileceği gibi fiilen de olabilir. Kamu hizmetine tahsis edilmeyen, Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki taşlık, orman sayılmayan çalılık, makilik ve fundalık gibi topraklar imar ve ihyaya müsait olan yerlerdir. Makilik ve fundalık yerler orman toprağı ise imar ve ihya ile kazanılması mümkün değildir. Zira Anayasa'nın 169 ve 170. maddeleri gözetilerek ormanların imar ve ihya ile kazanılması yasaklanmıştır. Aynı ilkenin bir sonucu olarak, 3402 sayılı Kanun'un 16/A maddesinde belirtilen hizmet malları, 16/B maddesinde belirtilen orta malları, yollar, meydanlar ile 16/C ve 16/D maddelerinde belirtilen taşınmazların imar ve ihya ile kazanılması mümkün bulunmamaktadır. 19. Bir yerin imar ve ihya ile kazanılması için taşınmazın emek ve para sarfedilerek tarım arazisi hâline getirilmesi gerekir. Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki bir taşınmazın emek ve masraf sarfı ile tarım arazisi hâline getirilmesi hâlinde imar ve ihyadan söz edilebilir. Ekime, dikime ve ürün yetiştirmeye müsait olmayan yerler ihya edilecek taşınmazlardır. Emek ve masraf gerektirmeyen, zilyetliğin sürdürülmesi seviyesindeki, taşınmazın daha verimli hâle getirilmesi gibi çalışmalar imar ve ihya sayılmaz. Bu tür yerlerin imar-ihyaya gerek olmaksızın, TMK'nın 713/1 ve Kadastro Kanunu'nun 14. maddeleri gereğince kazanılmaları mümkündür. 20. Maddi olgu olan imar ve ihya, her türlü delil ile kanıtlanabilir. Her somut olayın özelliğine göre, yerel bilirkişi, tanık beyanları, teknik bilirkişi raporları gibi deliller imar ve ihyanın kanıtlanmasında kullanılabilir. 21. Yapılan açıklamalar ışığı altında somut olayın incelenmesine gelince, 04.06.2009 tarihinde yapılan kadastro çalışmaları sırasında dava konusu 331 ada 57 parsel sayılı taşınmazın 661,17 m2 yüzölçümünde, senetsizden, çalılık vasfı ile, devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve tarım alanına dönüştürülmesi mümkün olan yerlerden olduğu belirtilerek, Mehmet Salih kızı Saniha Karaca'nın hak iddiası ile Hazine adına, 331 ada 67 parsel sayılı taşınmazın da 509,71 m2 yüzölçümünde senetsizden, çalılık vasfı ile, devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve tarım alanına dönüştürülmesi mümkün olan yerlerden olduğu belirtilerek Mehmet Salih oğlu ...'ın hak iddiası ile Hazine adına tespit edildikleri, tutanakların itiraz edilmeksizin kesinleşmesinden sonra davacılar tarafından hak düşürücü süre içerisinde mirasen intikal ve zilyetlik nedenlerine dayalı olarak eldeki davanın açıldığı görülmüştür. 22. Dosya kapsamından; mahkemece mahallinde fen, ziraat, orman, arkeolog ve jeolog bilirkişiler eşliğinde keşif yapıldığı, keşifte dava konusu 331 ada 57 parsel sayılı taşınmazın üç ayrı terasla ayrıldığının, teras duvarlarının oldukça kadim olduğunun ve iki taşınmazın ortasında oval biçimde eski bir ağıl kalıntısı bulunduğunun gözlemlendiği, mahalli bilirkişi, tespit bilirkişi ve davacı tanıklarının; taşınmazların bir bütün olarak davacıların babası Mehmet Salih Turhan tarafından arpa, buğday ekilmek suretiyle tarım arazisi olarak kullanıldığını, ölümü ile davacılara kaldığını beyan ettikleri, jeoloji bilirkişi raporunda; 57 parsel sayılı taşınmazın %13 olan eğiminin üç adet teras ile kırıldığı, taşlar üzerinde bulunan oksitlenme izleri, yosun gibi uzun zaman içinde gerçekleşen oluşumların, terasların yapılışının kadimden beri olduğunu gösterdiği, yakın çevredeki kayalık ve taşlıktan oluşan Hazine parsellerinden farklı formda olduğu, 63 parsel sayılı taşınmazın ise keşif öncesi yakın bir zamanda temizlendiği, civar parsellerdeki alanların devamı niteliğinde olduğu, parsellerin sınırında dere olmadığı, deniz kenarında olmadıkları dolayısıyla kıyı kenar çizgisi içerisinde kalmadıklarının belirtildiği, ziraat bilirkişi raporunda; 57 parsel sayılı taşınmazın tarımsal faaliyetlerde kullanıldığı ve mevcut hâli ile zirai kullanıma uygun olduğu, arkeolog bilirkişi raporunda; taşınmazların sit alanı dışında kaldığı, orman bilirkişi raporunda; taşınmazların orman tahdit sınırları dışında kaldığı, 1959 ve 1996 tarihli memleket haritalarında ve 1992 tarihli hava fotoğraflarında açık alanda göründükleri, 6831 sayılı Kanun'un 1. maddesi ve Orman Kadastro Yönetmeliği'nin 23. maddesi kapsamında orman vasfı ve toprak muhafaza karakteri taşımadıkları, orman içi açıklık niteliğinde olmadıklarının belirtildiği görülmüştür. Yine dosya içeriğinde mevcut müzekkere cevaplarından; taşınmazlarda sulama tesisi bulunmadığı, davacılar ve murisleri adına belgesizden tespit edilen taşınmazların 100 dönümü geçmediği anlaşılmıştır. 23. Yukarıda ifade edildiği üzere (§ 12-19) 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14 ve 17. maddeleri gereğince davalılar lehine tespit koşullarının oluşabilmesi için, taşınmazın özel mülkiyete elverişli olduğunun ve davacıların dava konusu taşınmazda tespit tarihi olan 04.06.2009 tarihinden önce kazanmayı sağlayan çekişmesiz, aralıksız ve malik sıfatıyla yirmi yıllık zilyetliklerinin kanıtlanması gerekir. Açıklanan hususlar birlikte değerlendirildiğinde, mahkemece yapılan keşifte dinlenen mahalli bilirkişi, tutanak bilirkişi ve tanıkların davacıların dava konusu 331 ada 57 parsel ile 63 parselde ağılın bulunduğu ve fen bilirkişi raporunda (A) harfi ile gösterilen 122,07 m2 yüzölçümündeki kısımda tespit tarihinden önce çekişmesiz, aralıksız ve malik sıfatıyla yirmi yıllık zilyetlikleri bulunduğunu doğruladıkları, dava konusu 57 parselin kadimden bu yana tarım arazisi olarak kullanıldığı, 57 parsel ve 63 parselde ağılın bulunduğu ve fen bilirkişi raporunda (A) harfi ile gösterilen kısımların sit alanı, orman veya orman içi açıklık olmadıkları, dere ve kıyı etkisi altında bulunmadıkları, dava konusu yerin zilyetlikle kazanılabilecek yerlerden olduğu nazara alındığında dava konusu yer bakımından davacılar lehine zilyetlikle kazanma koşullarının gerçekleştiğinin kabulü gereklidir. 24. O hâlde, mahkemece dava konusu 57 parsel ile 63 parselde (A) harfi ile gösterilen kısım bakımından davacılar yararına kazanma koşullarının gerçekleştiğinin hüküm kurmaya ve denetime elverişli bilirkişi raporlarından anlaşıldığı, yeniden bilirkişi raporu alınmasının sonucu değiştirmeyeceği gerekçesiyle verilen direnme kararı yerindedir. 25. Ancak, mahkemece hükümde, davanın kısmen kabulüne, 331 ada 63 parsel hakkındaki davanın kısmen kabulü ile fen bilirkişi raporunda (B) harfi ile gösterilen kısma ilişkin davanın reddine, 387,66m2'lik yerin 63 parsel numarası ile davalı adına tesciline, 331 ada 57 parsel hakkındaki davanın kabulüne, fen bilirkişi raporunda 63 parsel içerisinde (A) harfi ile gösterilen 122,07 m2 yerin 57 parselle birleştirilmesi suretiyle 783,24 m2 olarak ve 57 parsel numarasıyla davacılar adına ½'şer hisse ile tesciline karar verildiği görülmüştür. Tapu iptali ve tescil davalarında iptal kararı verilmeden doğrudan ''taşınmazın tescili" kararı verilmesi çifte tapuya neden olabileceğinden bundan kaçınılması gerekmektedir. Mahkemece dava konusu taşınmazlar yönünden iptal kararı verilmeksizin doğrudan tescil kararı verilmesi doğru değil ise de; bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)'nun Geçici 3. maddesi atfıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun 438/7. maddesi uyarınca düzelterek onanması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle, gerekçeli kararın hüküm fıkrasının 3 ve 4. bentlerinin çıkartılarak, yerine “Marmaris ilçesi, Bozburun Beldesi, 331 ada 57 parsel hakkındaki davanın kabulüne, 331 ada 63 parsel hakkındaki davanın ise kısmen kabulüne, dava konusu 331 ada 57 parsel sayılı taşınmazın tamamının, 331 ada 63 parsel sayılı taşınmazın ise fen bilirkişi raporunda (A) harfi ile gösterilen 122,07 m2'lik kısmının tapu kayıtlarının iptaline, 57 parsel sayılı taşınmazın, 63 parsel sayılı taşınmazda (A) harfi ile gösterilen 122,07 m2'lik kısım ile birleştirilerek 783,24 m2 olarak 57 parsel numarasıyla ½'şer hisse ile davacılar adına tesciline, 331 ada 63 parsel sayılı taşınmazda reddedilen kısmın ise [(B) harfi ile gösterilen 387,66m2'lik yerin] 63 parsel numarası ile davalı Hazine üzerinde bırakılmasına” ibarelerinin yazılması suretiyle DÜZELTEREK ONANMASINA, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan HUMK'nın 440. maddesi uyarınca kararın tebliği tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23.11.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Hakların kullanılması ve borçların ifasında temel bir ölçüt olan dürüstlük kuralı, Türk Medeni Kanunu'nda bir başka önemli yasak ile birlikte aynı madde içerisinde düzenlenmiştir. Bu yasak aşağıdakilerden hangisidir?

A) İyi niyet ilkesi
B) Hakkın kötüye kullanılması yasağı
C) Hâkimin takdir yetkisi
D) Hakkaniyet ilkesi
E) Hâkimin özen göstermesi

Bu maddeyle ilgili 11 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol