4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 23

Türk Medeni Kanunu 23. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 23- Kimse, hak ve fiil ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemez. Kimse özgürlüklerinden vazgeçemez veya onları hukuka ya da ahlâka aykırı olarak sınırlayamaz. Yazılı rıza üzerine insan kökenli biyolojik maddelerin alınması, aşılanması ve nakli mümkündür. Ancak, biyolojik madde verme borcu altına girmiş olandan edimini yerine getirmesi istenemez; maddî ve manevî tazminat isteminde bulunulamaz. II. Saldırıya karşı 1. İlke

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

10 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2023/3852 E., 2024/6018 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi
10.2021 tarihli yazı ile tekraren logo ve görselin kullanımına son verilmesinin istendiğini, söz konusu kitapçığın TBMM'nin kurumsal yayınlarına önemli ölçüde benzediğini, TBMM tarafından yayınlandığı yönünde algı uyandırdığını, bu durumun 4721 sayılı Türk Medeni Kanun'un (4721 sayılı Kanun) 23, 24 ve 26 ncı maddeleri ile korunan kişilik haklarına da aykırı bulunduğunu ileri sürerek "Hukuksuzluğun
11. Hukuk Dairesi         2023/3852 E.  ,  2024/6018 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/658 Esas, 2023/497 Karar HÜKÜM : Kabul İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 2. ... ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/401 E., 2022/433 K. Taraflar arasındaki fikir ve sanat eseri sahipliğinden kaynaklanan haklara tecavüzün, haksız rekabetin ve kişilik haklarına saldırının tespiti ve önlenmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvuruların kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, esas hakkında yeniden hüküm tesis edilmek suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı Yargıtayca duruşma istemli olarak davalı vekili, duruşmasız olarak davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne, dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince miktar veya değer söz konusu olmaksızın duruşmalı olarak incelenmesi gereken dava ve işlerin dışında bulunduğundan duruşma isteğinin reddine karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; İstanbul Milletvekili olan davalının "Hukuksuzluğun Sıradanlaşması: Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Yargılamaları" isimli bir kitapçık çıkardığını, kitapçığın TBMM Başkanlığına ve milletvekillerine gönderildiğini, davalının kişisel internet sitesinde de yayınlanmakta olduğunu, kitapçıkta Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının 04.03.2004 tarih ve 33 sayılı kararıyla onaylanan ve her ikisi için de Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT) tarafından koruma markası belgesi verilen TBMM'nin logosu ile görseli ve "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" ibaresinin, izinsiz ve amacına aykırı şekilde kullanıldığını, müvekkiline bu kitapçığın TBMM yayını olup olmadığı yönünde sorular ve bu çalışma ile TBMM yayınları arasında iltibas olduğu yönünde ihbarlar iletildiğini, davalıya 01.10.2021 tarihli yazıyla kitapçıktaki TBMM logosunun ve görselinin kaldırılmasının uygun olacağının bildirildiğini, davalının müvekkilinden bilgi ve belge talep etmesi üzerine, 13.10.2021 tarihli yazı ile tekraren logo ve görselin kullanımına son verilmesinin istendiğini, söz konusu kitapçığın TBMM'nin kurumsal yayınlarına önemli ölçüde benzediğini, TBMM tarafından yayınlandığı yönünde algı uyandırdığını, bu durumun 4721 sayılı Türk Medeni Kanun'un (4721 sayılı Kanun) 23, 24 ve 26 ncı maddeleri ile korunan kişilik haklarına da aykırı bulunduğunu ileri sürerek "Hukuksuzluğun sıradanlaşması; Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Yargılamaları" isimli kitapçığın ön ve arka kapağı ile ilk sahifesinde kullanılan TBMM ambleminin, TMBB çiziminin, TBMM'nin kurumsal yayını ile iltibas oluşturduğundan, bu haliyle kullanılamayacağının tespitiyle, kullanımının men'ine ve hüküm özetinin ilanına karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının koruma markasının 3. kişilerin tescil talebinde bulunmasına karşı koruma sağladığını, buna karşılık ilgililerin kullanmasını engelleyemeyeceğini, markaların ticarete ilişkin mal ve/veya hizmetler üzerinde kullanılan işaretler olduğunu, TBMM’nin ticari bir kurum olmadığını, ticari faaliyetlerinin de bulunmadığını, bir markanın başkaları tarafından kullanımının 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanun'u (6769 sayılı Kanun) kapsamında engellenebilmesi için o markanın 6769 sayılı Kanun kapsamında tescil edilmiş olmasının gerektiğini, yasa kapsamında tescilli olmayan markaların sadece 6102 sayılı Türk Ticaret Kanun'un (6102 sayılı Kanun) çerçevesinde korunabileceğini savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamından, davaya konu işaretlerin 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (5846 sayılı Kanun) anlamında eser olarak kabul edilemeyeceği, davacı yanın 5846 sayılı Kanun'un 83 üncü maddesi kapsamında değerlendirilebilecek bir “eser” ve “eser alameti”nin bulunmaması karşısında, somut uyuşmazlıkta 83 üncü maddesinin uygulama şartlarının vücut bulmadığı, davacı yanın 5846 sayılı Kanun'un 84/3 maddesi gereğince, eser mahiyetinde olmayan her türlü fotoğraflar, benzer usullerle tespit edilen resimler vs. hakkında da bu madde hükümlerinin uygulanacağına dair hükmü gereğince, davaya konu amblemin davalı tarafından davacının istemi dışında sanki TBMM'nin yayını intibasını verecek şekilde kullanmasının haksız rekabet teşkil ettiği, dolayısıyla 5846 sayılı Kanun'un 84 üncü madde anlamında haksız rekabet şartlarının oluştuğu, “koruma markası” kavramının, 6769 sayılı Kanun kapsamında “sınai mülkiyet hakkı” olarak tanımlanmadığı, koruma markası niteliğindeki davaya konu işaretlerin de bu kapsamda değerlendirilemeyecek olması karşısında, 6769 sayılı Kanun hükümlerinin somut uyuşmazlığa uygulama imkânının bulunmadığı, vaki eylemin davacının kişilik haklarının ihlâli niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, davalıya ait "Hukuksuzluğun sıradanlaşması, silahlı terör örgütü üyeliği yargılamaları" isimli kitapçığı ön ve arka kapağı ile ilk sayfasında kullanılan ve wwwmustafayeneroğlu.com/category/raporlar internet adresindeki TBMM amblemi, TBMM çizimi, TBMM'nin kurumsal yayını intiba ile intibas oluşturduğundan bu hali ile kullanılamayacağının tespiti ile kitapçığın kapağındaki ve internet adresindeki kullanımlardan davalının men edilmesine, hüküm özetinin ilanına, ihtiyati tedbir talebinin kabulü ile dava konusu kitapçık ile internet adresindeki TBMM amblemi, TBMM çizimi, TBMM'nin kurumsal yayını intiba ile intibas oluşturduğundan bu hali ile kullanılamayacağının tespiti ile kitapçığın kapağındaki ve internet adresindeki kullanımların çıkarılmasına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri 1.Davacı vekili katılma yoluyla istinaf dilekçesinde özetle; TBMM'nin tüm yazılı ve görsel materyallerinin bir sisteme göre toplanıp, kurumsal kimlik çalışması kapsamında 6769 sayılı Kanun'un 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (g ve ı) bendi anlamında "koruma markası" olarak koruma altına alındığını, bu materyallerin ne şekilde kullanılabileceğinin, TBMM Başkanlık Divanının 04.03.2004 tarih ve 33 sayılı kararı ile verilen yetki kapsamında hazırlanan "TBMM Kurumsal Kimlik Çalışması" ile belirlendiğini, TBMM'nin logo tasarımlarının eser niteliğinde olduğunu ve telif hakkı kapsamında korunmalarının gerektiğini, ayrıca TBMM'nin önemi ve özelliği nedeniyle 6769 sayılı Kanun'un 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (g ve ı) bendi maddesi anlamında "koruma markası" olarak da tescillendiğini, bu itibarla TBMM'nin logolarının telif hakkı kapsamında korunmasının gerekeceğini ileri sürerek İlk Derece Mahkemesi kararının istinaf incelemesi yapılarak kaldırılmasını ve davanın kabulüne karar verilmesini istemiştir. 2. Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; dosyaya sunulan bilirkişi raporunda, mahkeme kararının aksine bu amblem ve çizimin kullanımının 5846 sayılı Kanun'un 84 üncü maddesi hükmü kapsamında haksız rekabet olarak değerlendirilemeyeceğinin açıkça bildirildiğini, FSEK hükümlerine göre bir ... ürünün eser olarak korunması için sahibinin hususiyetini taşımasının ve eser türlerinden birine dahil edilebilmesinin gerektiğini, dava konusu logo/çizimlerinin, FSEK'nin tanımladığı biçimde "sahibinin hususiyetini" ve "estetik / sanatsal değer" şartlarını, dolayısıyla eser niteliğini taşımadığından, 5846 sayılı Kanun'un 83 üncü maddesi hükmüne istinaden korumadan yararlanmasının mümkün olmadığını, Mahkeme kararının dayanağını oluşturan 5846 sayılı Kanun'un 84 üncü maddesinde korunan kişinin "Bir işareti, resim veya sesi, bunları nakle yarayan bir alet üzerine tesbit eden" veya "ticari maksatlarla haklı olarak çoğaltan yahut yayan kimse" olduğunu, davacı tarafın bu vasfının bulunmadığını, dolayısıyla 84. maddesi gereğince korumadan yararlanmasının mümkün olmadığını ve bu madde kapsamında haksız rekabet şartlarının oluştuğundan bahsedilemeyeceğini, diğer yandan müvekkilinin de milletvekili olmakla TBMM'nin bir üyesi bulunduğundan, TBMM'nin logo ve çizimlerini kullanabilmekte ve bu hizmeti de TBMM sağlamakta olduğunu, dolayısıyla haksız bir kullanımın söz konusu olmadığı gibi bu kullanımın ticari bir kullanım amacı da taşımadığından, haksız rekabet tespitinin de tamamen hatalı bulunduğunu, milletvekilinin TBMM üyesi olarak yasama faaliyetlerinde bulunabilmek için TBMM Başkanlığından destek ve hizmet aldığını, TBMM Başkanlığının görev ve yetkisinin milletvekillerinin yasama faaliyetlerine engel olmayıp, demokratik toplum gerekliliklerine uygun olarak milletvekillerinin özgürce faaliyette bulunabilmesini temin etmek olduğunu, milletvekillerinin TBMM'nin milletvekillerine yönelik dışarıya kapalı internet sistemi üzerinden TBMM'den kendileri için logolu matbu evrak basımını isteyebildiğini, onlara TBMM logolu zarf, dosya, talep formu, amblemli karton, not kağıdı, tebrik kartı, farklı boyutlarda kapaklar, kartvizit, bloknot, not kartı hizmeti sunduğunu, yasal ve bizzat kullanma hakkı tanınan dava konusu logo, çizim ya da amblemin, müvekkilinin yayımladığı bir kitapçıkta yer almasının, haksız kullanım ve haksız rekabet teşkil edebileceğinden söz edilemeyeceğini, bir milletvekilinin kartvizitinde, ofisinde, siyasi faaliyetlerinde, meclis çalışmalarında TBMM’ye ait işaretleri kullanmasının, yaygın bir uygulama olduğu gibi zaten olması gereken doğal bir durum olduğunu, bu raporun davalının şahsi fikir ve değerlendirmelerini içerdiğinin açık bulunduğunu, paylaşımların hiçbir yerinde, değil TBMM'nin bu raporun yayıncısı olduğu veya benzer görüşleri taşıdığı iması ya da TBMM'nin adının bile geçmediğini, gerekçeli kararda bahsedilen siyasi parti logolu kullanımın karışıklığa yol açmayacağı yönündeki tespitlerin çelişki oluşturduğunu, mahkeme tarafından davacının kişilik haklarının ihlal edildiği kabul edilmiş ise de, davacının kamu tüzel kişiliğinin olmadığını, somut olayda ihtiyati tedbir şartlarının da bulunmadığını, tedbir kararının Anayasa Mahkemesi kararlarına da açıkça aykırılık teşkil ettiğini, müvekkilinin bir milletvekili olarak kamuoyunu ilgilendiren bir hususta rapor düzenleyerek bu raporda bir milletvekili olduğunu belirtmek amacıyla TBMM logosunu ya da amblemini kullanması halinde, davacı TBMM Başkanlığı'nın ciddi bir zarara uğrayacağından, hakkını elde etmesinin zorlaşacağından ya da engelleneceğinden söz edilemeyeceğini, bu doğrultuda öncelikle ihtiyati tedbirin şartlarından olan "meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağı ya da tamamen imkansız hale gelebileceği veya gecikmesinde sakınca bulunması yahut ciddi bir zararın ortaya çıkacağı endişesi bulunan hallerin" de dava konusu olayda bulunmadığını, bu logoların olmadığı internet sitesine, sanki logolar varmış izlenimi verilerek, kitapçığın kapağındaki ve internet adresindeki kullanımların engellenmesinin istenmesinin açıkça hukuka aykırı olduğunu, HMK 390/3. maddesinde tedbir talep eden tarafın, iddiasını ispata yarar belgeleri talep dilekçesi ekinde mahkemeye sunarak iddiasını yaklaşık olarak ispat etmesi şartının arandığını, mahkemece davanın kabulüne karar verilmişse de dosyada mevcut bilirkişi raporu ile de sabit görüldüğü üzere, davacının taleplerinin tümünün hukuka aykırı olduğunu, dolayısıyla Mahkemenin "Hukuksuzluğun sıradanlaşması, silahlı terör örgütü üyeliği yargılamaları" isimli ve e www.mustafayeneroğlu.com/category/raporlar internet adresinde yer verilen kitapçıktaki TBMM amblemi, TBMM çiziminin kullanımların çıkartılmasına dair ihtiyati tedbir kararının da tamamen hukuka aykırı bulunduğunu ileri sürerek, İlk Derece Mahkemesi kararının istinaf incelemesi yapılarak kaldırılmasını ve davanın reddine karar verilmesini istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı, 4721 sayılı Kanun'un 25 inci maddesi hükmü uyarınca Hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebileceği gibi bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabileceği, o halde davacının hüküm özetinin ilanı talebinin de kabulünün gerektiği, bu itibarla mahkemece, davanın yukarıda açıklanan gerekçeler ile kabulü gerekirken, yazılı gerekçelerle kabulüne karar verilmesi doğru olmadığı, yargılamada eksiklik bulunmamakla beraber, kanunun olaya uygulanmasında hata edilip de yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı takdirde veya kararın gerekçesinde hata edilmişse "düzelterek yeniden esas hakkında" duruşma yapılmadan karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle taraf vekillerinin istinaf başvurusunun kabulüyle, İlk Derece Mahkeme kararının kaldırılmasına, yeniden hüküm kurularak davanın kabulü ile davalı tarafından basılıp yayımlanan "Hukuksuzluğun sıradanlaşması, silahlı terör örgütü üyeliği yargılamaları" isimli kitapçığın ön ve arka kapağı ile ilk sayfasında TBMM ambleminin ve TMBB çiziminin kullanılmasının ve bu kitapçığın davalıya ait "wwwmustafayeneroğlu.com/category/raporlar" isimli internet adresinde yayımlanmasının, TBMM'nin kurumsal yayımı ile iltibas oluşturduğunun tespiti ile önlenmesine, kararın masrafı davalıdan alınmak üzere ülke çapında yayın yapan trajı en yüksek 3 gazetede ilanına karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1.Davacı vekili katılma yoluyla temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde belirttiği hususları tekrar ederek kararın bozulmasını istemiştir. 2. Davalı vekili temyiz dilekçesinde; istinaf dilekçesinde belirttiği hususları tekrar ederek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, fikir ve sanat eseri sahipliğinden kaynaklanan haklara tecavüzün, haksız rekabetin ve kişilik haklarına saldırının tespiti ve önlenmesi istemlerine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1.6100 sayılı Kanun'un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri ve aynı Kanun'un 26 ıncı ve 141 inci maddeleri. 2. 5846 sayılı Kanun'un 83 üncü ve 84 üncü maddeleri. 3. 4721 sayılı Kanun'un 23, 24, 25 ve 26 ıncı maddeleri. 4.6769 sayılı Kanun'un 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (g ve ı) bendi. 3. Değerlendirme 1.Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup taraf vekillerince temyiz dilekçelerinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz eden davalıya yükletilmesine, Davacı harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 04.09.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2020/40 E., 2022/380 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Bu hükmün 4721 sayılı TMK’daki yansıması kural, 23. madde hükmüdür.
Hukuk Genel Kurulu         2020/40 E.  ,  2022/380 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili İstanbul 3. Tüketici Mahkemesine sunmuş olduğu dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı ile bireysel emeklilik sigortası yaptırdığı sırada kendisine önerilen ve sağlık hâlinde güvence diye sunulan ve “BES+ KRİTİK Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası”nı da yaptırdığını, her yıl otomatik olarak yenilenen poliçe karşılığı aidat ödemelerini düzenli olarak yerine getirdiğini, poliçe ve ödeme ilişkisinin hâlen devam ettiğini, müvekkilinin 05.10.2011 tarihinde kalp krizi geçirdiğini, tedavisini kendi imkânlarıyla sağladığını, poliçe bedelinin ödenmesi amacıyla davalı şirkete 02.11.2011 tarihinde yapılan başvurudan cevap alınamadığını, haricen yapılan görüşmelerde müvekkilinin geçirmiş olduğu kalp krizi sonucu kalp yetmezliği oranının yeterli olmadığından bahisle ödeme yapılmayacağının öğrenildiğini ileri sürerek poliçe bedeli 30.907TL'nin başvuru tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; sigortalının kalp krizi geçirmiş olmasının tek başına tazminatın ödenmesi için yeterli olmadığını, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun %45'den az olduğunun da kardiyolojik tetkiklerle tespit edilmiş olması gerektiği hâlde bugüne kadar böyle bir tetkikin müvekkiline ulaştırılmadığını, Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası Özel Şartları’nın 1/b bendi uyarınca mevcut hastalığın poliçe teminatı dışında kaldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. İstanbul 3. Tüketici Mahkemesinin 21.05.2013 tarihli ve 2012/1064 E., 2013/545 K. sayılı kararı ile; dava dilekçesinin görev yönünden reddine, karar kesinleştiğine ve talep hâlinde dosyanın görevli İstanbul Nöbetçi Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiş, davacı vekilinin süresinde talebi ile dosya görevli mahkemeye gönderilmiştir. 7. Dosya kendisine gönderilen İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesinin 25.09.2014 tarihli ve 2013/319 E., 2014/218 K. sayılı kararı ile; dava dilekçesi ile hükme esas alınan bilirkişi raporu dikkate alınarak davalı sigorta şirketine Sigorta Sözleşmesinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmelik hükümleri kapsamında davacıya sigorta özel şartlarını tebliğ ettiğini ve özel şartlar konusunda davacıyı açıkça bilgilendirdiğini kanıtlaması için süre verildiği, davalının 04.07.2014 tarihli beyan dilekçesinde "sözleşme ve özel şartların yer aldığı eklerin sigortalılara adi posta yolu ile gönderilmiş olması sebebiyle ve 2008 yılında tanzim edilmiş özel ve genel şartların bulunduğu ilk poliçe için teslimat bilgisine ulaşılmasının mümkün olamadığını" belirtildiği, Sigortacılık Kanunu ile buna dayalı olarak çıkarılan 28.10.2007 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Sigorta Sözleşmesinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmeliğin ilgili maddeleri uyarınca sözleşmede bildirilen özel şartların poliçe ekinde sigortalıya teslim edildiğinin kanıtlanamadığı, davacının 05.10.2011 tarihinden sonra çekilmiş ve hastanın enjeksiyon fraksiyonu (EF) değerini gösteren veri aranmasının sonuca etkili olmadığı, poliçe teminatı olan 30.907TL poliçe limitinin ödenmesinden davalı sigorta şirketinin sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 30.907TL’nin 02.11.2011 tarihinden itibaren işleyecek ticari reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 8. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 20.11.2017 tarihli ve 2015/2503 E., 2017/10732 K. sayılı kararı ile; “…1-Dava, hayat sigorta poliçesi nedeniyle tazminat istemine ilişkindir. Davacı taraf, davalı ile aralarında imzalı bulunan ve her yıl otomatik olarak yenilenen poliçelerle uzun yıllardır süren sigortalılık ilişkisi bulunduğunu, tehlikeli hastalıklara ilişkin teminatı da içeren hayat sigorta poliçesiyle davalı sigortacı nezdinde sigortalı olduğunu, poliçe teminatı kapsamındaki tehlikeli hastalık rizikosu gerçekleşmesine rağmen davalının sigorta özel şartlarını gerekçe göstererek ödeme yapmaktan imtina ettiğini, sigorta teminatına ilişkin özel şartlar konusunda davalı sigortacı tarafından yapılmış bilgilendirme olmadığını ileri sürerek tazminat isteminde bulunmuştur. Mahkeme de, poliçeyle teminat altına alınan tehlikeli hastalıklara ilişkin düzenlemeleri içeren özel şartlar ile sigorta teminatının kapsamı konusunda, davalı sigortacının davacıyı bilgilendirmediği gerekçesiyle ve poliçeyle verilen teminatın meblağ sigortası mahiyetinde olduğu kabulüyle, davacı talebini hüküm altına almıştır. Poliçenin tanzim edildiği ve davaya konu rizikonun gerçekleştiği tarih itibariyle yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK'nun 1263. vd. maddelerinde düzenlenen sigorta akitleri yönünden, tarafların hak ve borçlarına ilişkin tüm düzenlemelerde iyiniyet ilkesinin temel alındığı; sigorta akdinin kuruluşundan sona ermesine kadar tarafların sahip olduğu hak ve sorumluluklar için iyiniyet ilkesi çerçevesinde hareket edilmesini zorunlu kılan belirlemeler yapıldığı görülmektedir. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu ile bu kanuna bağlı olarak çıkartılan, 28.10.2007 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan "Sigorta Sözleşmesinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmelik" hükümleri ile de bilgilendirme sırasında dikkate alınacak hususlar düzenlenmiştir. Taraflar arasındaki sigortalılık ilişkisinin, 4-5 yıldır devam ettiği ve her yıl yenilenen poliçeler ile sürdüğü dosya kapsamından anlaşılmakta olup sigorta ilişkisi uzun sürelidir. Davalı tarafından dosyaya sunulan, davacı sigortalının imzasının da bulunduğu 07.05.2008 tarihli "Hayat Sigortaları Bilgilendirme Formu (Bes+ Kritik Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası)" başlıklı belgede; belgenin 2007 tarihli Bilgilendirme Yönetmeliği'ne istinaden hazırlandığı belirtildikten sonra, B.1. maddesinde sigorta teminatının kapsamı genel olarak belirtilmiş; B.2. maddesinde, teminat kapsamına dahil olan tehlikeli hastalıklar 9 bent halinde tek tek sayılmış; İstisnalar başlıklı C. maddesinde ise, "teminat dışında kalan durumlar için Hayat Sigortaları Genel Şartlarına ve Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası Özel Şartlarına bakınız" düzenlemesine yer verilmiştir. Davacı sigortalının, davaya konu ettiği rizikonun gerçekleştiği 05.10.2011 ile anılan belgeyi imzaladığı tarih arasında 3,5 yıl gibi azımsanmayacak uzunlukta bir süre bulunmaktadır. İfade olunan tüm bu nedenlerle; taraflar arasındaki sigortalılık ilişkisinin uzun süredir devam ettiği; davacının 2008 yılında imzaladığı bilgilendirme formu ile, sigorta teminatı kapsamındaki tehlikeli hastalıklara ilişkin özel şartlar konusunda bilgi sahibi olmasının sağlandığı; somut olayın özellikleri ile sigortalılık ilişkisinin uzun süredir devam ettiği gözetildiğinde, özel şartlara ilişkin basılı belgenin davacıya verilmemiş olmasının, bilgilendirmenin yapılmadığının kabulüne tek başına yeterli olmadığı, sigorta ilişkilerinde iyiniyet prensibinin cari olduğu ve tarafların hakları ile sorumluluklarının sınırını tayinde bu ilkeye göre değerlendirme yapılması gerektiği; uzun süredir devam eden ve davacı sigortalının imzalı bilgilendirme formuna rağmen, özel şartlar konusunda bilgilendirilmediği yönündeki iddiasının Medeni Kanun hükümlerine göre hakkın kötüye kullanımı vasfında olduğu dikkate alınarak, taraflar arasındaki poliçe ile poliçeye ilişkin özel şartlar dahilinde, davaya konu edilen zararın sigorta teminatı kapsamında olup olmadığı konusunda gerekli araştırmalar yapıldıktan sonra değerlendirme yapılıp, oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken; yanılgılı değerlendirme ve hatalı gerekçeyle, yazılı olduğu biçimde hüküm tesisi doğru görülmemiştir. 2-Bozma ilamının kapsam ve şekline göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 10. İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesinin 11.12.2018 tarihli ve 2018/359 E., 2018/1139 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçe genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 11. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından sigortalının özel şartlar konusunda bilgilendirilmediği yönündeki iddiasının hakkın kötüye kullanılması olarak kabul edilip edilemeyeceği ve buradan varılacak sonuca göre davaya konu edilen zararın poliçe teminatı kapsamında olup olmadığı konusunda mahkemece yapılan inceleme ile araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal mevzuatın irdelenmesi gerekmektedir. 14. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nda (SK) “Sigorta Sözleşmeleri” başlığı altında sigorta sözleşmelerinin kapsamı ve kurulması hakkındaki hükümlere yer verilmiş, ancak sigorta sözleşmesi tanımlanmamıştır. Poliçenin tanzim edildiği ve davaya konu rizikonun gerçekleştiği tarih itibariyle yürürlükte bulunup somut olaya uygulanması gereken 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (TTK) 1263. (6102 sayılı TTK’nın 1401.) maddesinde sigorta sözleşmesi; “Sigorta bir akittir ki bununla sigortacı bir prim karşılığında diğer bir kimsenin para ile ölçülebilir bir menfaatini halele uğratan bir tehlikenin (bir rizikonun) meydana gelmesi halinde tazminat vermeyi yahut bir veya birkaç kimsenin hayat müddetleri sebebiyle veya hayatlarında meydana gelen belli bir takım hadiseler dolayısiyle bir para ödemeyi veya sair edalarda bulunmayı üzerine alır.” şeklinde tanımlanmıştır. 15. Sigorta sözleşmeleri her iki tarafa hak ve yükümlülükler yükleyen, karşılıklılık güven ve iyi niyet esasına dayalı olarak kurulan sözleşmelerdir. 16. Kanunda sigorta sözleşmesinin yapılması hiçbir şekle tabi tutulmamıştır. Sigorta sözleşmesi, sözleşme yapmaya ehil kişilerin karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamalarıyla kurulur. Sözleşmenin yazılı bir belgeye bağlanması ise ancak ispat hukuku açısından önem taşır. Sözleşmenin varlığı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 200. [mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemesi Kanunu’nun (HUMK) 288.) maddesinde düzenlenen şekilde ispatlanmalıdır. 6762 sayılı TTK’nın 1265, 1267 ve 1291. maddeleri gereğince sigortacı kendileri tarafından imzalanmış bulunan poliçenin bir örneğini belirli bir süre içinde sigortalının ikâmetgahına götürülerek ona vermek, dilerse bir suretini sigortalıya imzalattırarak almakla yükümlü tutulmuştur. 17. Eldeki davada, davacı tarafça, davalı ile aralarında imzalanan ve her yıl otomatik olarak yenilenen poliçelerle uzun yıllardır süren sigortalılık ilişkisi bulunduğu ve hâlen devam ettiği, tehlikeli hastalıklara ilişkin teminatı da içeren hayat sigorta poliçesiyle davalı sigortacı nezdinde sigortalı olduğu, poliçe teminatı kapsamındaki tehlikeli hastalık rizikosu gerçekleşmesine rağmen davalının sigorta özel şartlarını gerekçe göstererek ödeme yapmaktan imtina ettiği, sigorta teminatına ilişkin özel şartlar konusunda davalı sigortacı tarafından yapılmış bilgilendirme olmadığı ileri sürülmüş; davalı tarafça taraflar arasında düzenlenen poliçede yer alan özel şart gereği davacının talebinin teminat kapsamı dışında kaldığı savunulmuştur. 18. Sigortacılık Kanunu’nun 11. maddesine göre; sigorta sözleşmelerinin ana muhtevası, Bakanlıkça onaylanan ve sigorta şirketlerince aynı şekilde uygulanacak olan genel şartlara uygun olarak düzenlenir. Ancak, sigorta sözleşmelerinde işin özelliğine uygun olarak özel şartlar kararlaştırılabilir. Ancak kararlaştırılan bu hususlar, sigorta sözleşmesi üzerinde ve özel şartlar başlığı altında herhangi bir yanılgıya neden olmayacak şekilde açık olarak belirtilir. 19. Yine SK’nın 11/3 maddesinde "sigorta şirketleri ve sigorta acenteleri tarafından gerek sözleşmenin kurulması, gerekse sözleşmenin devamı sırasında sigorta ettiren, lehtar ve sigortalıya yapılacak bilgilendirmeye ilişkin hususların yönetmelikte düzenleneceği" belirtilmiş ve bu maddeye dayanılarak ilgili Bakanlıkça 28.10.2007 günlü Resmî Gazete’de yayımlanan mülga “Sigorta Sözleşmelerinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmelik” çıkarılmıştır. 20. Bu Yönetmelik’te yer alan bilgilendirme yükümlülüğüne ilişkin genel ilkeler ve bilgilenmenin içeriği ile ilgili hükümlerden; 5. maddede "Sigortacının bilgilendirme yükümlülüğünün sigortacı tarafından sigorta ettirene ve sigorta sözleşmesine taraf olmak isteyen kişilere karşı sözlü ve yazılı şekilde yerine getirileceği, bilgilendirmenin yazılı yapılmasının esas olduğu, sigortacının asgari bilgilendirmenin yapıldığını ispatla yükümlü bulunduğu, bilgilendirme yükümlülüğünün sigorta sözleşmesinin kurulmasından önce başlacağı ve sözleşmenin geçerli olduğu süre içinde de devam edeceği, sigortacının dürüstlük ilkeleri çerçevesinde davranmak, sigorta ettireni yanıltıcı her türlü hal ve davranıştan kaçınmak zorunda bulunduğu", 7. maddede; "bilgilendirme yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilmemiş, bilgilendirme formu gereği gibi teslim edilmemiş veya bilgiler gerçeğe aykırı düzenlenmiş ise bu hallerden her hangi birinin sigorta ettirenin kararına etkili olmuş ise sigorta ettirenin sigorta sözleşmesini feshedebileceği ve uğradığı zararının tazminini de talep edebileceği", 8. maddede; "bilgilendirme formu içeriğinden akdedilecek sözleşmeye ilişkin genel uyarılar, sözleşme ile verilen teminatlar, sözleşmeye eklenebilecek özel hükümler...vs. bulunacağı", 9. madde de ise; "bilgilendirme formunun en az iki nüsha düzenlenerek sigortacı tarafından kaşelenip imzalandıktan sonra bir nüshasının sözleşmeye taraf olmak isteyen kişiye imza karşılığı verileceği, imzanın sigorta ettirenin sigorta sözleşmesi ve işleyişi hakkında bilgi sahibi olduğu hususunda aksi ispat edilebilir karine teşkil edeceği" düzenlenmiştir. 21. Yukarıdaki bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davalı tarafından dosyaya sunulan ve davacı sigortalının imzasını da içeren 07.05.2008 tarihli "Hayat Sigortaları Bilgilendirme Formu (Bes+ Kritik Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası)" başlıklı belgede; belgenin 2007 tarihli Bilgilendirme Yönetmeliği'ne istinaden hazırlandığı belirtildikten sonra, B.1. maddesinde sigorta teminatının kapsamı genel olarak belirtilmiş; B.2. maddesinde, teminat kapsamına dahil olan tehlikeli hastalıklar 9 bent hâlinde tek tek sayılmış; İstisnalar başlıklı C. maddesinde ise, "Teminat dışında kalan durumlar için Hayat Sigortaları Genel Şartlarına ve Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası Özel Şartlarına bakınız" düzenlemesine yer verilmiştir. Taraflar arasındaki sigortalılık ilişkisinin uzun süreli olduğu ve dava tarihinde de hâlen devam ettiği yani sigortalılık ilişkisinin her yıl yenilenen poliçeler ile sürdüğü noktasında taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davacı tarafın, davaya konu ettiği rizikonun gerçekleştiği 05.10.2011 tarihi ile bilgilendirme formunun imzalandığı tarih arasında da üç buçuk yıl gibi azımsanmayacak kadar uzun bir süre bulunmaktadır. Bu durumda uzun süredir devam eden sigortalılık ilişkisi ve davacı sigortalının imzalı bilgilendirme formuna rağmen, özel şartlar konusunda bilgilendirilmediği ileri sürülerek tazminat talep etmenin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesi anlamında korunacak bir istek olmadığı kuşkusuz olduğundan mahkemece gerekçeye "sözleşme ve özel şartların yer aldığı eklerin sigortalılara adi posta yolu ile gönderilmiş olması sebebiyle ve 2008 yılında tanzim edilmiş özel ve genel şartların bulunduğu ilk poliçe için teslimat bilgisine ulaşılmasının mümkün olamadığı”na ilişkin beyan dilekçesinin esas alınması da bu yönden hatalıdır. 22. Hâl böyle olunca, mahkemece taraflar arasındaki sigortalılık ilişkisinin uzun süredir devam ettiği, davacının 2008 yılında imzaladığı bilgilendirme formu ile sigorta teminatı kapsamındaki tehlikeli hastalıklara ilişkin özel şartlar konusunda bilgi sahibi olmasının sağlandığı; somut olayın özellikleri ile sigortalılık ilişkisinin uzun süredir devam ettiği gözetildiğinde, özel şartlara ilişkin basılı belgenin davacıya verilmemiş olmasının, bilgilendirmenin yapılmadığının kabulüne tek başına yeterli olmadığı, davacı tarafın özel şartlar konusunda bilgilendirilmediği yönündeki iddiasının TMK hükümlerine göre hakkın kötüye kullanımı vasfında olduğu dikkate alınarak, taraflar arasındaki poliçe ile poliçeye ilişkin özel şartlar dahilinde, davaya konu edilen zararın sigorta teminatı kapsamında olup olmadığı konusunda gerekli inceleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmelidir. 23. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; uzun süreli olan sözleşme ilişkisi çerçevesinde bilgilendirme yükümlülüğüne uyulmadığı iddiasının hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu, ancak somut olayın özelliğine ve dava dilekçesindeki talebe göre poliçede yer alan bu şartların delil sözleşmesi niteliğinde kabul edilip HMK’nın 193. maddesi ile birlikte değerlendirilerek poliçede teminat altına alınan kalp krizi riskinin meydana geldiği vakıasının ispatlanıp ispatlanmadığı hususu üzerinde durularak sonucuna göre karar verilmesi gerektiğinden hükmün bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 24. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 25. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1 maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 24.03.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Taraflar arasında kalp krizi riskini de kapsayan Kritik Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası Sözleşmesi bulunmaktadır. Davacı tarafından kalp krizi geçirmiş olmasına dayalı olarak tazminat talep edilmiş, davalı ise sigortalının kalp krizi geçirmiş olmasının tek başına tazminatın ödenmesi için yeterli olmadığını, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun %45'den az olduğunun da kardiyolojik tetkiklerle tespit edilmiş olması gerektiği hâlde bugüne kadar böyle bir tetkikin müvekkiline ulaştırılmadığını, Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası Özel Şartları’nın 1/b bendi uyarınca mevcut hastalığın poliçe teminatı dışında kaldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Kritik Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası poliçe özel şartlarında tehlikeli hastalık teminatı kapsamına dahil olan hastalıklar ve tanımlarına 1. maddede yer verilmiştir. Maddede sayılanlar arasında b bendinde Kalp Krizi (Myokard Enfarktüsü) de bulunmaktadır. Kalp krizi maddede kalp kasının yetersiz kanlanan bölümündeki hücrelerin hayati yetisini kaybetmesi olarak tanımlanmıştır. Poliçede yer verilen bu tanım yanında kalp krizine ilişkin teşhisin hangi kriterlerlele desteklenmesi gerektiği sayılmıştır. Belirtilen beş kriter, klinik bulgular, kalp krizi olduğunu teyit eden yeni elektrokardiografik (EKK) değişiklikler, kardiyak enzim CK-MB yüksekliği, troponin yüksekliği ve hastalık meydana geldikten 3 ay ya da daha sonra sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun %45'den az olduğunun tetkiklerle tespit edilmesi olduğu açıkça yazılmıştır. Ayrıca stabil ve anstabil angina pectorisin kapsam dışı olduğu belirtilmiştir. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu 11/4. maddede; sigorta sözleşmelerinde kapsam dahiline alınmış olan riskler haricinde, kapsam dışı bırakılmış risklerin açıkça belirtilmesi gerektiği, belirtilmemiş olan risklerin teminat kapsamında sayılacağı düzenlenmiştir. Poliçede kalp kriziyle ilgili olarak stabil ve anstabil angina pectorisin kapsam dışı olduğu belirtilmiş olmakla kapsam dışı bırakılan bu hâller dışında tüm kalp krizi hâllerinin sigorta teminatı kapsamında olduğunun kabulü gerekir. Kalp krizi geçirme hâlinde ileride olası yeni kalp krizleri geçirilmesin, kalp krizine bağlı ölüm riskiyle karşılaşılmasın diye bunun nedenleri üzerinde durulması ve tespit edilen nedenlere bağlı olarak tedavinin gerçekleştirilmesi ve hastanın iyileştirilmesi kalp krizi sonrası tedavinin olağan süreci olup sigortacının da bu sürecin gerçekleşmesine saygı göstermesi gerekir. Zira yaşama hakkı temel bir insan hakkıdır. Kalp krizi geçirildiği hâlde somut olayda, yapılan tedavi ve stent takılması sonucu iyileşme sağlanmış ve poliçede aranan hastalık meydana geldikten 3 ay ya da daha sonra sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun %45'den az olduğunun tetkiklerle tespit edilmesi şartının gerçekleşme ihtimali ortadan kalkmış ise bu şartın aranması hastanın yaşama hakkına bağlı olarak tedavi edilme ve iyileşmeyi istemesini engelleyen bir şart olarak sözleşmede yer almış olacağından bu şartın yaşama hakkıyla bağdaşıp bağdaşmadığı üzerinde durulmalıdır. Hukukumuzda sözleşme özgürlüğü geçerli ise de bunun da bazı sınırlamaları vardır. Bu konuda en temel sınırlama Anayasanın 12. maddesinde yer almaktadır. Bu hükme göre; herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder. Bu hükmün 4721 sayılı TMK’daki yansıması kural, 23. madde hükmüdür. Bu düzenlemede; kimsenin, hak ve fiil ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemeyeceği (23/1) ayrıca özgürlüklerinden vazgeçemeyeceği veya onları hukuka ya da ahlâka aykırı olarak sınırlayamayacağı (23/2) hükmü yer almaktadır. Kişiliğin korunması başlıklı bu düzenleme ile hak ve özgürlüklerden tümüyle vazgeçme ya da aşırı sınırlama konusunda kişi başkalarına karşı korunduğu gibi bizzat kendisine karşı da korunmuştur. Kalp krizi hastalığı teminat altına alınmış iken hastalığı doğuracak risklerin üç ay sonra dahi mevcut olması anlamına gelecek bir şartının aranması kişiye tedavi olmayı reddetme ve iyileşmemiş olma yükümlülüğü getiriyorsa bu yaşama hakkına aykırı olacağından bunun bir teminat şartı olarak getirilmesi Anayasanın 12. maddesi TMK 23. maddesi karşısında geçerli bir sözleşme hükmü olarak kabul edilmesi ve geçerli sayılması mümkün değildir. Belirtilen bu şart teminatı sınırlayan bir şart olarak getirilmiş ise zaten anılan bu hükümler karşısında geçerli bir sözleşme hükmü sayılamayacağından bu şarta dayanılarak tazminat ödemekten kaçınılması mümkün değildir. Ancak poliçedeki bu şart teminat şartı olmayıp ispat şartı olduğundan ispat hukuku anlamında da bu şartın geçerli olup olmadığı üzerinde de durulmalıdır. Davalı taraf maddede sayılan beş şarttan sadece sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun %45'den az olduğunun tetkiklerle tespit edilmesi şartının yerine getirilmediğini bu nedenle mevcut hastalığın poliçe teminatı dışında olduğunu ileri sürerek davaya karşı çıkmakta ise de bu düzenlemede sayılan kriterler ile bazı kalp krizi hâlleri kapsam dışı bırakılmış değildir. Bu kriterler teşhisin desteklenmesi için getirilmiş olup bu hâliyle belirtilen şartların teminat kapsamını belirleyen hüküm niteliği taşımadığı, kalp krizinin varlığının ispatı için getirilmiş şartlar olduğu açıkça anlaşılmaktadır. İspat için getirilen şartların teminat kapsamını belirleyen şart olarak değerlendirilmesi mümkün olmadığından somut uyuşmazlıkta kalp krizi geçirilip geçirilmediğinin ispatı gerekmektedir. Dosyada alınan bilirkişi kurulu raporunda somut olayda acil olarak hızlıca koroner angiografi yapıldığı ve ilgili hastanenin raporunda belirtilen damar tıkanıklarının ortaya konulduğu bunun %100 doğruluk derecesine ulaşılmış bir sonuç olduğu ve altın standart niteliğini taşıdığı bu aşamadan sonra hastanın kalp krizi geçirdiğine dair en ufak bir şüphe olmadığı ve ekstra bir tetkike veya görüntüleme yöntemine ihtiyaç bulunmadığı, %45’in altında ejeksiyon fraksiyonu (EF) kalp kasılma gücünü gösteren değere ihtiyaç olmadığı zira hastanın kalp kasları zarar görmesin diye erken dönemde stent yerleştirme işlemi uygulandığı, bu işlemi yapmanın esas ve en önemli amacının kalp kasları kansız kalarak ölmesin ve hastanın kalp kasılma gücü düşmesin istendiği için acil olarak koroner damarlara stent yerleştirildiği hasta bu tedaviden en iyi şekilde fayda gördüğü için EF değerinin düşmediği açıklanmıştır. Tarafların aralarındaki hukukî ilişkide bazı hususların ispatını bazı koşullara bağlamaları hâlinde bu hükümler delil sözleşmesi niteliğindedir. Delil sözleşmesi 6100 sayılı HMK 193. maddede düzenlenmiştir. Bu düzenlemede, tarafların yazılı olarak veya mahkeme önünde tutanağa geçirilecek imzalı beyanlarıyla kanunda belirli delillerle ispatı öngörülen vakıaların başka delil veya delillerle ispatını kararlaştırabilecekleri gibi; belirli delillerle ispatı öngörülmeyen vakıaların da sadece belirli delil veya delillerle ispatını kabul edebilecekleri (HMK 193/1), taraflardan birinin ispat hakkının kullanımını imkânsız kılan veya fevkalâde güçleştiren delil sözleşmelerinin geçersiz olduğu (HMK 193/2) hükümleri bulunmaktadır. Yukarıda da belirtildiği üzere stent takılması ile hasta iyileşmiş ve poliçedeki kalp kasılmasıyla ilgili beşinci şartın gerçekleşmesi ihtimali tedavi sonrası ortadan kalkmış ise ispatın bu şarta bağlanması kalp krizi geçirildiğine ilişkin ispat hakkını imkânsız kılacak veya fevkalade güçleştireceğinden bu delil sözleşmesi hükmünün 6100 sayılı HMK 193/2. maddedeki düzenleme karşısında dahi geçersiz olduğunun kabulü gerekir. Ancak mahkeme kararı ve Özel Daire bozma kararında bu yönden somut olayı irdeleyerek bir değerlendirme yapılmamış alınan bilirkişi kurulu raporu bu kapsamda değerlendirilmemiştir. Bozma kararında da belirtildiği üzere süregelen sözleşme ilişkisi çerçevesinde bilgilendirme yükümlülüğüne uyulmadığı iddiası hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğundan bu yönden bir eksiklik bulunmadığı kabul edilmelidir. Ne var ki poliçede yer alan bu şartların delil sözleşmesi niteliğinde kabul edilip HMK 193. madde hükmü ile birlikte değerlendirilerek poliçede teminat altına alınan kalp krizi riskinin meydana geldiği vakıasının ispatlanıp ispatlanmadığı üzerinde durularak karar verilmesi gerekirken mahkemece bilgilendirme yükümlülüğüne uyulmadığı için belirtilen şartlar geçersiz sayılarak sonuca gidilmesi doğru olmamıştır. Özel Daire bozma kararında poliçedeki şartların delil sözleşmesi niteliğinde olup olmadığı üzerinde durulmaksızın özel şartlar dahilinde davaya konu zararın sigorta teminatı kapsamında olup olmadığı konusunda araştırmalar yapıldıktan sonra bir değerlendirme yapılması gerektiği belirtilmiş ise de bu özel şartların teminat kapsamını belirleyen şartlar olmayıp ispat şartları olduğu ve delil sözleşmesi (HMK 193. madde) hükümlerine göre değerlendirme yapılması gerektiği üzerinde durulmak suretiyle bu yönden özel daire kararından farklı bir biçimde bozma kararı verilmesi gerekmektedir. Açıkladığım nedenlerle değişik bozma yapılması gerektiği görüşünde olduğumdan tümüyle Özel Daire kararı gibi bozma yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/3018 E., 2022/6 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSulh Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Bu hükmün 4721 sayılı TMK’daki yanısması kural, 23. madde hükmüdür.
Hukuk Genel Kurulu         2017/3018 E.  ,  2022/6 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “yönetim planına aykırılığın giderilmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 12. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının İdealistkent Sitesi sakini olduğunu, evinde köpek beslediğini, köpeğin ortak alanlarda gezdirilmesi sırasında site sakinleri ve çocukların çok büyük korku yaşadığını, köpeğin hareketleri nedeniyle bir çok çocuğun psikolojik olarak etkilendiğini, site sakinlerinden yönetime sayısız şikayet iletildiğini, evcil hayvanın evde olduğu süreçte de gerek havlamaları, gerekse de oluşan koku nedeniyle bir çok apartman sakininin şikayetçi olduğunu, site yönetim planının 45/e maddesi uyarınca yüksek katlı binalarda kedi, köpek gibi evcil hayvanların beslenemeyeceğini ileri sürerek köpeğin site ve daireye girişinin önlenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkiline ait köpeğin adının “Alex von Petworld” olup safkan Alman Çoban Köpeği olduğunu, sağlıklı ve sürekli veteriner kontrolünde olduğunu, bakımı ve aşılarının yapıldığını, Alex’in müvekkiline ait bulunan, ortak alanlardan bağımsız ve müstakil bu bahçede yaşadığını ve site içerisinde ortak alanlarda gezmediğini, sadece site dışına çıkartılırken bahçe kapısından ana kapıya kadar olan yaklaşık 10-15 metre alandan geçtiğini, site ortak alanlarında dolaşmadığını, ortak alanlarda tuvalet yapmadığını, müvekkilinin oturduğu evi satın alırken kendisine evde köpek besleyemeyeceğine dair bilgi verilmediğini, aksine satış öncesi görüşmelerde ve satış esnasında sunulan görsellerde ve tanıtım katalogunda bahçede ve bina önünde köpek ve köpekle oynayan çocuk-aile fotoğraflarına yer verildiğini, müvekkilinin haklı olarak ailesiyle birlikte sitede köpek besleyebileceklerini düşündüğünü belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. İstanbul Anadolu 12. Sulh Hukuk Mahkemesinin 01.03.2013 tarihli ve 2011/1073 E. 2013/251 K. sayılı kararı ile; sırf yönetim planında hayvan bakılmasına yönelik düzenlemeler bulunmasının çevreyi rahatsız etmeyen hayvanın uzaklaştırılmasına gerekçe yapılamayacağı, yönetim planında bulunan ve ev hayvanlarının gerekçesiz olarak evden uzaklaştırılması sonucunu doğuran düzenlemelerin, Borçlar Kanunu’nun 27. maddesi kapsamında kanuna ve kişilik haklarına aykırılık teşkil ettiği, çevreyi rahatsız etmediği anlaşılan ev hayvanlarının doğal yaşam ortamları olan evden uzaklaştırılamayacağı, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun (KMK) 28/1. maddesi uyarınca “sözleşme” hükmünde sayılan yönetim planındaki düzenlemelerin, Borçlar Kanunu’nun 27. maddesindeki mutlak butlan-yokluk koşullarını taşıdığı anlaşıldığında, hâkim tarafından bu düzenlemelerin hükümsüz kabul edilebileceği, yönetim planındaki ev hayvanı bakma yasağının, hayvan hakları konusundaki uluslararası sözleşmeler, Hayvanları Koruma Kanunu ve yönetmeliğine aykırı olması nedeni ile “kanunun emredici hükümlerine”, uluslararası sözleşmeler ve Kanun ile insana yüklenmiş olan hayvanlara karşı ahlaki yükümlülüğe aykırı olması nedeni ile “ahlaka” aykırı olduğu, dava konusu ev hayvanının çevreye rahatsızlık verdiği ve bu konuda yönetime şikayetler olduğu ispatlanamadığına göre, yalnızca yönetim planındaki yasaklama hükmü nedeni ile çevreye hiçbir rahatsızlık vermeyen köpeğin evden uzaklaştırılmasını istemenin Türk Medeni Kanunu’nun 2/2. maddesine aykırı olduğu, çoğunluğun temel haklar konusunda karar veremeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince 13.01.2014 tarihli ve 2013/16329 E. 2014/71 K. sayılı kararı ile; “…Kat Mülkiyeti Yasasının 18. maddesi hükmü uyarınca kat malikleri bağımsız bölümlerini ve eklentileri ile ortak yerleri kullanırken doğruluk kurallarına uymak, özellikle birbirini rahatsız etmemek, birbirinin haklarını çiğnememek ve yönetim planı hükümlerine uymakla karşılıklı olarak yükümlüdürler; kat maliklerinin borçlarına dair hükümler bağımsız bölümlerdeki kiracılara ve oturma hakkı sahiplerine veya bu bölümlerden herhangi bir suretle devamlı olarak yararlananlara da uygulanır. Dosyadaki bilgi ve belgelerden, kat mülkiyetli anataşınmazın tapu kütüğünde tescilli olan yönetim planının 45/e maddesinde "Kat malikleri kendi bağımsız bölüm ve eklentileri ile toplu yapı ortak alanlarında ve villa kullanım alanlarında tavuk, koyun, keçi vs. kümes ve ahır hayvanları besleyemezler. Yüksek katlı binalarda kedi, köpek gibi evcil hayvanlar beslenemez." hükmünün bulunduğu ve yönetim planının ilgili bu maddesi uyarınca köpek beslenmesinin yasaklanmış olduğu dikkate alınarak davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçelerle davanın reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir…” gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı: 9. İstanbul Anadolu 12. Sulh Hukuk Mahkemesinin 18.04.2014 tarihli ve 2014/222 E. 2014/393 K. sayılı kararı ile, önceki karardaki gerekçe ile direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından kat mülkiyetine tabi sitede yönetim planındaki yasağa rağmen bağımsız bölümde köpek beslenmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Konunun açıklığa kavuşturulması için öncelikle ilgili yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 13. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 18. maddesi “Kat malikleri, gerek bağımsız bölümlerini, gerek eklentileri ve ortak yerleri kullanırken doğruluk kaidelerine uymak, özellikle birbirini rahatsız etmemek, birbirinin haklarını çiğnememek ve yönetim planı hükümlerine uymakla, karşılıklı olarak yükümlüdürler. Bu kanunda kat maliklerinin borçlarına dair olan hükümler, bağımsız bölümlerdeki kiracılara ve oturma (Sükna,) hakkı sahiplerine veya bu bölümlerden herhangi bir suretle devamlı olarak faydalananlara da uygulanır; bu borçları yerine getirmiyenler kat malikleriyle birlikte, müteselsil olarak sorumlu olur…” şeklinde düzenlenmiştir. 14. Aynı Kanun’un 28. maddesinde “Yönetim planı yönetim tarzını, kullanma maksat ve şeklini yönetici ve denetçilerin alacakları ücreti ve yönetime ait diğer hususları düzenler. Yönetim planı, bütün kat maliklerini bağlıyan bir sözleşme hükmündedir. Yönetim planında hüküm bulunmıyan hallerde, anagayrimenkulün yönetiminden doğacak anlaşmazlıklar bu kanuna ve genel hükümlere göre karara bağlanır. (Değişik: 13/4/1983 - 2814/11 md.) Yönetim planının değiştirilmesi için bütün kat maliklerinin beşte dördünün oyu şarttır. Kat maliklerinin 33 üncü maddeye göre mahkemeye başvurma hakları saklıdır. Yönetim planı ve bunda yapılan değişiklikler, bütün kat malikleriyle onların külli ve cüzi haleflerini ve yönetici ve denetçileri bağlar. Yönetim planının ve onda sonradan yapılan değişikliklerin tarihi, kat mülkiyeti kütüğünün (Beyanlar) hanesinde gösterilir ve bu değişiklikler yönetim planına bağlanarak kat mülkiyetinin kuruluş belgeleri arasında saklanır” hükmü öngörülmüştür. 15. Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 28. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinde yönetim planının, tüm kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmünde olduğu belirtilmiş, maddenin 4. fıkrasında ise sözleşme niteliğinde olan yönetim planına daha geniş uygulama boyutu getirilmiş bulunmaktadır. Genel hukuk kurallarına göre sözleşme, yalnız ona taraf olanları ve yasal haleflerini bağlayıcı iken, kat mülkiyeti hükümleri uyarınca tapuya verilmesi zorunlu olan ve kat mülkiyeti kütüğünün beyanlar hanesinde gösterilmesi gereken yönetim planı, onu imzalayan tüm kat maliklerini olduğu gibi, sonradan bağımsız bölüme malik olanları veya ondan yararlananları (külli-cüzi haleflerini), yönetici ve denetçileri bağlayan bir sözleşme hükmündedir. Bu niteliği gereği yönetim planı, yöntemince iptal edilmiş olmadıkça veya anataşınmazda kat mülkiyeti sona ermedikçe üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin (zamanaşımına uğramaksızın) geçerlidir ve bağlayıcılığını korur (Germeç, Mahir Ersin; Kat Mülkiyeti Hukuku, Güncellenmiş 9. Baskı, Ankara 2020, s. 691). 16. Bu nedenle hayvanların gerek bağımsız bölümlerde gerek ortak alan ve eklentilerinde bulundurulup bulundurulamayacağına ilişkin meselede öncelikle yönetim planı incelenmelidir (Yünlü, Semih: Kat Mülkiyeti ve Hayvanlar: Bağımsız Bölümlerde Hayvan Bulundurulması ve İlgili Meseleler, NKÜ Hukuk Fakültesi Dergisi, 2021(2), 322). 17. Tüm bu açıklamalar ışığı altında somut olay incelendiğinde, davalının İstanbul ili Ümraniye ilçesi Yukarıdudullu Mahallesi 106 parsel sayılı taşınmazda D1/Zemin 2 nolu bağımsız bölümün maliki olduğu, tapu kaydına 20.06.2007 tarihli yönetim planının işlendiği görülmüş, Ümraniye Tapu Müdürlüğünün 09.01.2013 tarihli yazı cevabında 106 parsel D1 blokta 39 bağımsız bölümün bulunduğu bildirilmiştir. 18. Dosyada mevcut yönetim planının 45. maddesinde “Bağımsız bölüm malikleri kendi bağımsız bölümleriyle eklentilerini blok ortak yerleri ile toplu yapı ortak alan ve tesislerini kullanırken hüsnüniyet kaidelerine uymak zorundadırlar. Özellikle aşağıdaki şeyleri yapamazlar” düzenlemesinden sonra 45/e bendinde “Kendi bağımsız bölüm ve eklentisi ile blok ortak yerler ile toplu ortak alanlarında ve villa kullanım alanlarında tavuk, koyun, keçi vs. kümes ve ahır hayvanları besleyemezler. Yüksek katlı binalarda kedi köpek gibi evcil hayvan beslenemez” şeklinde düzenlemeye istinaden site yönetim kurulunca 11.06.2011 tarihinde alınan karar ile yönetim planının 45/e maddesi hatırlatılmak suretiyle köpeklerini gezdirmeye devam eden site sakinleri hakkında hukukî işlem başlatılmasına karar verilmiş olup, ihtarname 15.06.2011 tarihinde davalı site sakininin eşine tebliğ edilmiştir. 19. Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özelikle Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 28. maddesinde yönetim planının bütün kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmünde olduğu belirtilerek anataşınmazın yönetim tarzı, kullanma maksat ve şekline ilişkin anlaşmazlıkların çözümünde öncelikle yönetim planında mevcut hükmün uygulanması öngörüldüğünden ve yönetim planının 45/e maddesi uyarınca yüksek katlı binalarda köpek beslenemeyeceği hükmü karşısında Hukuk Genel kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 20. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında evde beslenen köpek nedeniyle diğer apartman sakinlerine rahatsızlık verilip verilmediği, gürültü sınırlarının aşılıp aşılmadığı, komşuluk hukuku anlamında önlenmesi gereken aşırılık ve aykırılık bulunup bulunmadığı hususlarında Özel Dairece inceleme ve değerlendirme yapılmamış olduğundan yönetim planının bağlayıcı olmadığına ilişkin direnme kararının uygun olduğu, diğer delillerin incelenmesi hususunda dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerektiği görüşü ile yerel mahkemenin direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüşler Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 21. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 18.01.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY Taraflar arasındaki ihtilaf İdealistkent Sitesi kat maliklerinden olan davalının kendisine ait olan bağımsız bölümde sahiplendiği köpeği barındırıp barındıramayacağı konusundadır. Öncelikle belirlenmesi gereken husus davacı site yönetiminin iddia ettiği köpeğin çevreye rahatsızlık verdiği, bu köpeği gezdirmek ve oyun maksadıyla gerek site içerisinde gerekse de ortak alanlarda gezdirdiği, köpeğin ortak alanlarda gezdirilmesi sırasında site sakinleri ve çocukların çok büyük korku yaşattığı, köpeğin hareketleri nedeniyle bir çok çocuğun psikolojik olarak etkilendiği, site sakinlerinden yönetime sayısız şikayet iletildiği, evcil hayvanın evde olduğu süreçte de gerek havlamaları, gerekse de oluşan koku nedeniyle bir çok apartman sakininin şikayetçi olduğu iddialarının kanıtlanıp kanıtlanmadığı konusudur. Mahkemece yapılan yargılama sırasında, bu iddiaları ispatlayacak delil sunulmadığı gibi yapılan keşifte alınan bilirkişi raporuna göre, köpeğin konutun bahçe balkonunun içerisinde, apartman etrafında ve yakınında herhangi bir pisliğe neden olmadığı, sahibinin verdiği komutlara itaat ettiği, saldırgan davranmadığı, havlamasının keşif boyunca gözlemlenemediği anlaşılmış, keşif sırasında köpeğin 7-8 kişilik yabancı bir grubun inceleme için kendi yaşam alanına girdiğinde dahi, strese girmeyip sakin davrandığı saldırgan mizaçta olmadığı tespit edilmiştir. Mahkemenin gözleminde de konutun bahçe balkonunun içerisinde, apartman etrafında ve yakınında herhangi bir pisliğe neden olmadığı belirlenmiştir. Emsal Yargıtay uygulamalarında yönetim planında açıkça yasaklanmış değil ise ve çevreye rahatsızlık vermiyor ise evcil hayvanların evden uzaklaştırma taleplerinin reddine karar verilmektedir. Yönetim planı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 28. maddesine göre tüm kat maliklerini bağlayan bir sözleşme niteliğindedir. Ancak 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/son maddesine göre “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz (Ek cümle: 7.5.2004-5170/7 md.). Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” düzenlemesini içermektedir. TBMM tarafından 4934 sayılı kanun ile uygun bulunarak kanun hükmünde sayılan 18 Kasım 1999 tarihinde Strazburg'da imzalanan "Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi", Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) tarafından 15 Ekim 1978’de Paris UNESCO evinde ilan edilip 1989 yılında Hayvan Hakları Birliği tarafından tekrar düzenlenerek 1990 yılında UNESCO Genel Direktörü'ne sunulan ve aynı yıl halka açıklanan Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi ve 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu birlikte değerlendirildiğinde tüm bu düzenlemeler bir kenara bırakarak bir sözleşme niteliğinde olan yönetim planının, hayvanın kişilik hakkını ihlal etmesine hukuk düzeninin izin vermemesi gerekir. Sonuç olarak Yerel Mahkemenin tüm detaylarıyla dayanakları gösterilmek suretiyle açıklanan, tutarlı, doyurucu ve hukuka uygun gerekçesi ile verdiği direnme kararın doğru olduğu kanaatinde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma görüşüne katılamıyorum. KARŞI OY Özel daire ile mahkeme arasında direnmeye konu olan uyuşmazlık; kat mülkiyetli anataşınmazın tapu kütüğünde tescilli olan yönetim planının 45/e maddesinde "Kat malikleri kendi bağımsız bölüm ve eklentileri ile toplu yapı ortak alanlarında ve villa kullanım alanlarında tavuk, koyun, keçi vs. kümes ve ahır hayvanları besleyemezler. Yüksek katlı binalarda kedi, köpek gibi evcil hayvanlar beslenemez." hükmünün bulunduğu ve yönetim planının ilgili bu maddesi uyarınca köpek beslenmesinin yasaklanmış olduğu dikkate alınarak davanın kabulüne karar verilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununda (KMK) bağımsız bölüm maliklerinin hak ve yetkileri ile ödevlerine ilişkin düzenlemeler bulunmaktadır. Kat malikleri kendilerine ait bağımsız bölümler üzerinde, bu Kanunun ilgili hükümleri saklı kalmak şartıyla, Medeni Kanunun maliklere tanıdığı bütün hak ve yetkilere sahiptirler (KMK 15/1). Bütün hak ve yetkilere sahip olmak sınırsız bir hak ve yetkiyi içermemektedir. 4721 sayılı 737. maddede yer alan herkesin taşınmaz mülkiyetinden doğan yetkileri kullanırken komşularını olumsuz şekilde etkileyecek taşkınlıktan kaçınmakla yükümlü olduğu düzenlemesi ile mülkiyet hakkının kullanımına sınır getirilmiştir. Bu genel düzenleme yanında mülkiyet hakkının kullanımına getirilen sınırlama olarak KMK’nda özel bir düzenleme de bulunmaktadır. Bu hükme göre; kat malikleri, gerek bağımsız bölümlerini, gerek eklentileri ve ortak yerleri kullanırken doğruluk kaidelerine uymak, özellikle birbirini rahatsız etmemek, birbirinin haklarını çiğnememek ve yönetim plânı hükümlerine uymakla, karşılıklı olarak yükümlüdürler (KMK 18/1). Bağımsız bölümler kişilerin yaşam alanı olup komşularını rahatsız edici davranışlardan kaçınmak suretiyle bu yerde mülkiyet hakkından doğan hak ve yetkileri kullanabilecektir. Ayrıca konutun kullanımı, o yerde yaşama hakkı, konuta müdahale edilememesi Anayasanın 21. maddesinde düzenlenen konut dokunulmazlığı hakkı ile de güvence altına alınmıştır. 5199 sayıl Hayvanları Koruma Kanunu hükümlerine göre ev hayvanı; gerçek veya tüzel kişiler tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel ilgi ve refakat amacıyla muhafaza edilen, bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı ifade eder. (md. 3/1/ı) hükmü ile Kanun evde hayvan beslemeyi yasaklamamış üstelik verdiği bu tanım ile evde hayvan beslenebileceğini ortaya koymuştur. Diğer yandan, bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev hayvanlarını ifade eder (md. 3/1-j) şeklindeki kontrollü hayvan tanımıyla da evde hayvan besleyenlerin tabi olduğu yükümlülükler bulunduğu ortaya konmuştur. Bu Kanun gereğince çıkarılan yönetmelikte de hayvan sahiplerinin hayvan beslenmesinden dolayı çevresine rahatsızlık vermeyecek tedbirleri alacağı, doğacak zararları tazmin edeceği gürültü seviyesini mevzuat hükümleri doğrultusunda sağlamakla yükümlü olduğuna dair hükümler bulunmaktadır. Bu hükümlerle birlikte değerlendirildiğinde gerek mülkiyet hakkının sınırları gerekse konut dokunulmazlığı hakkı kapsamına göre kişinin evinde evcil hayvan sayılan kedi veya köpek beslemesi mümkündür. 634 sayılı KMK 24. maddede sayılan yasak işler arasında evde evcil hayvan beslenmesine dair bir yasak da bulunmamaktadır. Bu konuda bir yasaklayıcı hüküm olmasa da evde kedi veya köpek besleyen bağımsız bölüm sahiplerinin bundan dolayı komşularını rahatsız etmeyecek tedbirleri de alması gerekir. Hayvan sahiplerinin sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olduğu 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu 5/2. maddede de belirtilmiştir. Gerekli tedbirlerin alınmayarak komşulara rahatsızlık verilmesi hâlinde yukarıda sayılan komşuluk hukuku kurallarına göre hâkimin müdahalesi istenebilecektir. Kanun hükümleri ile komşularını rahatsız etmeyecek biçimde evde kedi veya köpek beslemek yasaklanmamış iken bu konuda yönetim planına hüküm konulup konulamayacağı üzerinde de durmak gerekir. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasası'nın 28. maddesi hükmüne göre; "Yönetim planı yönetim tarzını, kullanma maksat ve şeklini, yönetici ve denetçilerin alacakları ücreti ve yönetime ait diğer hususları düzenler. Yönetim planı, bütün kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmündedir." Yönetim planında yer alabilecek hususlar bu şekilde hükme bağlanmıştır. Bunlar anagayrimenkulün yönetim tarzı, kullanma maksat ve şekli, yönetici ve denetçinin alacakları ücret ve yönetimle ilgili benzeri hususlardır. Fıkranın karşı anlamından çıkan sonuç ise, yönetim ile ilgili olmayan hususlara yönetim planında yer verilemeyeceğidir. Bağımsız bölüm malikleri birbirlerine rahatsızlık vermemekle yükümlü olup bu kapsamda gerekli bazı somut tedbirler yönetim planında yer alabilir ise de bunu aşar şekilde kişilerin yaşam alanlarındaki davranışlarına müdahale niteliğinde tedbirlere yönetim planında yer verilmesi mümkün değildir. Evde hayvan beslemenin her zaman komşulara rahatsızlık vereceği gibi bir varsayımdan hareketle tümden yasaklayıcı bir hükmün yönetim planında yer alabileceği de düşünülemez. Kanun hükümlerinden bu sonuca varılsa da yönetim planında böyle yasaklayıcı bir hükme yer verilmiş ise bunun bağlayıcı olup olmadığı üzerinde de durulmalıdır. Yukarıda anılan KMK 28. maddede, yönetim plânının, bütün kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmünde olduğu düzenlenmiştir. Hukukumuzda esas olan sözleşme özgürlüğü (TMK 26) çerçevesinde sözleşmeye bağlılık esas ise de hukukumuzda sözleşme özgürlüğüne getirilmiş sınırlamalar da bulunmaktadır. Bu sınırlamaların ne olduğuna geçmeden önce sınırlamaların kapsamına ışık tutması açısından evde kedi ve köpek beslemenin sosyal yönüne de bakmak gerekir. Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi 23.07.2003 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 4934 sayılı kanunla onaylanmış ve taraf olduğumuz milletlerarası sözleşme hâline gelmiştir. Sözleşmenin giriş başlıklı bölümünde diğer sayılan hususlar dışında; insanın yaşayan tüm canlılara ahlakî bir yükümlülüğünün olduğu tanıyarak ve insan ile ev hayvanları arasında mevcut özel ilişkileri hatırda tutarak ayrıca ev hayvanlarının yaşam kalitesine olan katkılarını ve bunun sonucu olarak da toplum için taşıdığı önemi de dikkate alarak sözleşmenin imzalandığı belirtilmiştir. Sözleşmede yer bulan insan ile ev hayvanları arasındaki ilişki ve bu hayvanların yaşam kalitesine katkısı, apartman yaşamı bakımından değerlendirildiğinde bu şekilde beslenen hayvanlar o konutun bir yaşayanı olarak kabul edilmekte, onun ihtiyaçlarına saygı gösterilip karşılanmakta, konutta yaşayanlarca gerçekleştirilen etkinliklere bu hayvanların katılımı sağlanmakta ve konut içi yaşama uyum sağlamaları için de yönlendirilmektedirler. Bu birlikte yaşam ile kurulan bağ ile evde beslenen bir hayvan, evde bulunan bir meta değil, kendisiyle iletişim kurulan, sevgi bağı oluşan, bir dost, bir arkadaş gibi insanla ilişkilendirilen bir varlık olmaktadır. Bunun sonucunda hayvan daha huzurlu olduğu bir ortamda yaşadığı kadar insan da manevi varlığını geliştirerek daha mutlu ve huzurlu olduğu bir yaşam kalitesi için payını almaktadır. Bu sosyal yönüyle de değerlendirildiğinde evde hayvan beslemenin kişinin manevi varlığının korunması ve geliştirilmesiyle yakından ilgili olduğu ve kişilik hakkıyla da sıkı sıkıya bağlı olduğu açıkça görülmektedir. Tekrar sözleşme özgürlüğü ve sınırlarına döndüğümüzde bu konudaki en temel sınırlama Anayasanın 12. maddesinde yer almaktadır. Bu hükme göre; herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder. Bu hükmün 4721 sayılı TMK’daki yanısması kural, 23. madde hükmüdür. Bu düzenlemede; kimsenin, hak ve fiil ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemeyeceği (23/1) ayrıca özgürlüklerinden vazgeçemeyeceği veya onları hukuka ya da ahlâka aykırı olarak sınırlayamayacağı (23/2) hükmü yer almaktadır. Kişiliğin korunması başlıklı bu düzenleme ile hak ve özgürlüklerden tümüyle vazgeçme ya da aşırı sınırlama konusunda kişi bizzat kendisine karşı da korunmuştur. Kişi temel hak ve hürriyetlerinden vazgeçemeyeceğinden evde kedi ve köpek beslemenin temel hak ve hürriyetler açısından durumun ne olduğuna da bakmak gerekir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Özel ve aile hayatına saygı hakkı” kenar başlıklı 8. maddesine göre: Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir (md. 8/1). Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir” (md. 8/2). “Özel hayat alanına dâhil olan tüm hukuksal çıkarlar Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında güvence altına alınmakla birlikte söz konusu hukuksal çıkarların, Anayasa’nın farklı maddelerinin koruma alanına girdiği görülmektedir. Bu bağlamda Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmekte olup bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkı ile bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına karşılık gelmektedir. Bunun dışında özel hayat kavramına dâhil bir kısım hukuksal değerin Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlendiği, özel hayatın diğer alt kategorileri olarak ele alınan haberleşmenin gizliliği ve konuta saygı hakkının ise Anayasa’nın 21. ve 22. maddelerinde güvence altına alındığı görülmektedir. Bu kapsamda Sözleşme’nin 8. maddesinde yer alan hakların temel olarak Anayasa’nın 17., 20., 21. ve 22. maddelerinde düzenlendiği anlaşılmaktadır” (Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kararı. B. No 2013/2552, § 44 B.no, 2013/6714 § 57). Anayasada yer alan, herkesin; yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu (md. 17/1), özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı (md. 20/1), kimsenin konutuna dokunulamayacağı (md. 21/1) hükümleri vazgeçilemeyen temel haklardandır. Konut dokunulmazlığı kapsamında bulunan konuta saygı hakkı sadece fiziksel alanın korunması değil aynı zamanda konutu kullanma veya konuttan yararlanma hakkını da içermektedir. Bir kimsenin kendisine ait bağımsız bölümde kedi ve köpek beslemesi konut dokunulmazlığı ve konuta saygı hakkının bir sonucu olarak kabul edilmesi gerektiği gibi özel hayata saygı hakkı kapsamında da kabul edilmelidir. Anayasa’nın 17. maddesinde yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkı yanında bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına da karşılık gelmektedir. Kişinin bir can taşıyan kedi veya köpeği sahiplenip koruması altına almak istemesi, kendisine ilişkin karar alma hakkının bir sonucu olduğu kadar can taşıyan bu hayvanlar arasında bağ kurması, bundan hoşlanması mutlu olması yaşam kalitesine katkı sağlayan ruhsal bütünlük hakkıyla da ilgilidir. Açıklanan nedenlerle yönetim planında komşuları rahatsız eden durumlarla ilgili olmaksızın tamamen yasaklayıcı hükme yer verilmesi bazı temel hak ve hürriyetlerden vazgeçme sonucunu doğurduğundan, buna ilişkin yönetim planı hükümlerinin geçerli olduğu ve bu hükme göre uyuşmazlığın çözülmesi gerektiği sonucu benimsenemez. Yönetim planında yer alan anılan hüküm, temel haklardan vazgeçilemeyeceğine ilişkin temel düzenlemelere aykırı olduğundan bağlayıcı bir sözleşme hükmü olduğu da kabul edilemez. Her ne kadar kendi bağımsız bölümünde kedi veya köpek beslemek bir hak ise de bu hakkın kullanımının da sınırsız olmadığı gözetilmelidir. Bu sınırlara ilişkin hükümlerin ne olduğu yukarıda açıklanmış olup, evde beslenen köpek nedeniyle diğer apartman sakinlerine rahatsızlık verilip verilmediği, gürültü sınırlarının aşılıp aşılmadığı, komşuluk hukuku kapsamında önlenmesi gereken aşırılık ve aykırılık bulunup bulunmadığı yönetim planı dışındaki delillere göre değerlendirilerek uyuşmazlık hakkında bir karar verilmesi gerekir. Özel Daire henüz bu konuda inceleme ve değerlendirme yapmamış olduğundan özel dairenin henüz incelemediği konuda, direnme kapsamıyla temyiz incelemesi yapmak durumunda olan Hukuk Genel Kurulu tarafından bu aşamada bir inceleme ve değerlendirme yapılıp karar verilmesi mümkün değildir. Özel daire bozma kararında sadece yönetim planı esas alınarak bozma kararı verilmiş olup bu yönetim planının bağlayıcı olmadığına ilişkin direnme kararı yukarıda açıklanan nedenlerle uygun bulunarak, diğer delillere göre incelenerek bir karar verilmek üzere dosyanın özel daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumdan, yönetim planında yer alan kedi ve köpek besleme yasağına ilişkin hüküm geçerli kabul edilerek özel daire kararı gibi bozma yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
Hukuk Genel Kurulu, 2020/592 E., 2022/356 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Aynı şekilde, Türk Medeni Kanun'un (TMK) 23. maddesinde kişisel özgürlüklerden vazgeçilemeyeceği belirtildikten sonra, TMK’nin 24.
Hukuk Genel Kurulu         2020/592 E.  ,  2022/356 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi tarafından ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine ilişkin verilen karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacılar vekili; müvekkili ...’in diğer müvekkili ...'ın çocuğu olduğunu, davalı ... şirketinin Tıbbî Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Sözleşmesi gereğince 400.000TL teminat limiti dahilinde Kadın Doğum Uzmanı Dr. ...'ın maddi ve manevi zarardan doğan sorumluluğunu üstlendiğini, müvekkili ...'ın hamileliği boyunca Kadın Doğum Uzmanı Dr. ... tarafından takip edildiğini, ne var ki anılan doktorun tıbbî kötü uygulaması sonucu hamilelikte teşhis edilememiş olması nedeniyle müvekkili ...’in down sendromlu olarak doğduğunu, sigortalı doktorun yanlış bilgilendirmesi nedeniyle sağlıklı bir çocuk sahibi olmayı bekleyen müvekkili ...’ın şok yaşadığını ve sakatlığın giderilmesi veya gebeliğin sonlandırılması ihtimallerinden yoksun bırakıldığını, anılan doktorun yüksek özen borcu altında olduğunu ve üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmediğini, bu nedenle müvekkillerinin maddi ve manevi zarara uğradığının izahtan vareste olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere müvekkili ... için 10.000TL maddi tazminat (bakıcı ücreti dahil) ve 60.000TL manevi tazminat ile müvekkili ... için 30.000TL manevi tazminatın faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; yargılama aşamasında müvekkili ... için maddi tazminat talebini 310.000TL'ye yükseltmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili; sigortalı hekim tarafından gereken her türlü tetkik ve testlerin yapıldığını, sigorta sözleşmesi kapsamında hekimin sorumluluğunun doğabilmesi için gerçekleştirilen teşhis ve tedavi yöntemlerinde tıbbî standardın uygulanmamış olması gerektiğini, tıbbî standardın ise, hekimin tedavi amacına ulaşması için gerekli olan ve denenerek ispatlanmış bulunan hekimin tecrübesi ve doğa bilimlerinin o anki ulaştığı düzeyi ifade ettiğini, sigortalı hekimin mesleğinin gereğini başarılı bir şekilde yerine getirdiğini, hekim tarafından gebe takibinde rutin olarak gerçekleştirilen tüm test ve tetkiklerin gerçekleştirildiğini, dava konusu olayda hekimlerin herhangi bir kusuru bulunmadığı gibi iddia edilen zarar ve gerçekleştirilen tedavi arasında illiyet bağının da bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Ankara 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 09.03.2017 tarihli ve 2015/15 E., 2017/157 K. sayılı kararı ile; hasta epikriz kayıtlarında down sendromuna ilişkin test, istem ve sonuç kaydı bulunmadığı, ancak protokol kayıt defterinde 12.09.2012 tarihli muayene kaydında riskli gebelik ve amniosentez (A/S) kaydının olduğu, yine 24.09.2012 tarihli muayene kaydında da tarama testi, A/S ve ayrıntılı USG kaydı bulunduğu, aynı tarihli kayıtta üçlü tarama testinin sonucu olan 1/51 oranı notunun olduğu, tarama testinde down sendromlu çocuk olma riskinin 1/51 oranında yüksek çıktığı bilgisinin doktor tarafından bilinmesine rağmen doktorun bu hususta hastayı aydınlattığına ve hastanın A/S testinin yapılmasını reddettiğine ilişkin hiçbir kaydın bulunmadığı, bu nedenle doktorun %100 kusurlu olduğunun kabulü gerektiği, davacı ...’in maddi zararının toplam 1.934.557,50TL olduğu, davalı ... şirketinin poliçe limitiyle sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile davacı ... yönünden 310.000TL maddi ve 60.000TL manevi tazminatın; davacı ... yönünden ise 30.000TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur. 8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin 18.09.2018 tarihli ve 2017/712 E., 2018/1211 K. sayılı kararı ile; davacılardan ...'ın 38 yaşında suni dölleme yöntemiyle gebe kaldığı, gebeliğinin 15 ilâ 35. haftalarında sigortalı doktor ... tarafından çalıştığı özel hastanede takibinin yapıldığı, anılan doktor tarafından düzenlenen davacıya ait 12.09.2012 tarihli ilk epikrizde hasta ile ilgili tanının belirtildiği ve protokol defterinde ise hastanın riskli gebelik kapsamında takibinin yapılacağı tespit edilerek A/S (Amniosentez) ve USG tetkikleri istendiği, 24.09.2012 tarihli epikrizde hastanın gebeliği ile ilgili tanının yapıldığı ve protokol defterinde üçlü tarama testi, A/S ve ayrıntılı USG istendiği, 01.10.2012 tarihli raporda üçlü tarama testinin sonucunun 1/51 çıktığı, daha sonra aynı doktor tarafından en sonuncusu 30.01.2013 tarihinde olmak üzere altı defa daha epikriz düzenlendiği, davacının 22.02.2013 tarihinde başka bir hastanede doğum yaptığı, oğlu ...'e down sendromu tanısının konduğu, A/S testinin sigortalı doktorun çalıştığı hastanede yapılamadığı, davacının 24.09.2012 tarihinde doktor tarafından kendisinden istenen üçlü tarama testini yaptırmış olmasına rağmen, aynı gün istenen A/S testi konusunda aydınlatılmamış olduğunu ileri sürmesinin çelişkili olduğu, A/S testi aynı hastane bünyesinde sigortalı doktor tarafından yapılmasının mümkün olmadığı, A/S testi hususunda aydınlatıldığına dair davacı ...'tan imzasını taşıyan yazılı onam alınmasına gerek bulunmadığı, zira sigortalı doktorun kendisinin yapamayacağı bir işlemle ilgili davacıdan imzalı, yazılı onam almasının beklenemeyeceği, sigortalı doktorun gebeliğin haftasına uygun olarak gerekli tarama testlerini, A/S ve USG tetkiklerini istediği, sonuç olarak sigortalı doktorun tıbbî kötü uygulamasının bulunmadığı ve A/S testi hususunda davacının aydınlatıldığını ispatlandığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davacıların davasının reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. Bölge adliye mahkemesinin yukarıda belirtilen kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 10. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 28.11.2019 tarihli ve 2018/5309 E., 2019/7607 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Poliçesine dayalı tazminat istemine ilişkindir. Bir davada dayanılan olguları hukuksal açıdan nitelendirmek ve uygulanacak yasa hükümlerini arayıp bulmak hakimin doğrudan görevidir (1086 sayılı HUMK. 76. md, 6100 sayılı HMK 33.md). Hekim ile hasta arasındaki ilişki vekalet akdi mahiyetinde olup, Borçlar Kanunu'nun vekalet akdini düzenleyen 386 vd (Yeni TBK 502 vd ) maddeleri uyarınca, vekil vekâlet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur (TBK.nun 396/1 md.). O nedenle, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören doktor olan vekilden tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1. (TBK 510/1.) maddesi hükmü uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. 04.04.1997 tarihinde imzalanan ve 09.12.2003 tarih ve 25311 sayılı Resmi Gazete de yayımlanıp yürürlüğe giren Avrupa Biyotıp Sözleşmesi de iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş olup, Sözleşme'nin ''amaç'' başlıklı 1. maddesinde ''Bu sözleşmenin tarafları tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayırım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına almakla yükümlüdürler", yine 4. maddesinde “...araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir” düzenlemesi mevcuttur. Avrupa Biyotıp Sözleşmesi yazılı olan veya yazılı olmayan meslek kurallarına uygun müdahaleyi güvence altına almaktadır. Ayrıca, uygulamanın tedavi ya da yaşam kalitesinin yükseltilmesi amacına yönelmesinin zorunlu olduğu belirtilmektedir. Burada kastedilenin tıbbi standartlar olduğu konusunda bir duraksama bulunmamalıdır. Yine sözleşmenin 5. maddesinde “(1) Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. (2) Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. (3) İlgili kişi, muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir.” düzenlemesine yer verilmiştir. 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu’nun 59/g maddesi uyarınca çıkartılan Hekim Etiği Yönetmeliği’nin ''Aydınlatılmış Onam'' başlıklı 26. maddesinde “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir.“ denilmiştir. Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 11. maddesinde hastanın, modern tıbbi bilgi ve teknolojinin gereklerine uygun olarak teşhisinin konulmasını, tedavisinin yapılmasını ve bakımını istemek hakkına sahip olduğu, tababetin ilkelerine ve tababet ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı veya aldatıcı mahiyette teşhis ve tedavi yapılamayacağı; bilgilendirmenin kapsamı başlıklı 15. maddesinde, hastaya; a) Hastalığın muhtemel sebepleri ve nasıl seyredeceği, b) Tıbbi müdahalenin kim tarafından nerede, ne şekilde ve nasıl yapılacağı ile tahmini süresi, c) Diğer tanı ve tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hastanın sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, ç) Muhtemel komplikasyonları, d) Reddetme durumunda ortaya çıkabilecek muhtemel fayda ve riskleri, e) Kullanılacak ilaçların önemli özellikleri, f) Sağlığı için kritik olan yaşam tarzı önerileri, g) Gerektiğinde aynı konuda tıbbî yardıma nasıl ulaşabileceği hususlarında bilgi verileceği; 18. maddesinde ise, ''Bilgi, mümkün olduğunca sade şekilde, tereddüt ve şüpheye yer verilmeden, hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde verilir. Hasta, tıbbi müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık meslek mensubu tarafından tıbbi müdahale konusunda sözlü olarak bilgilendirilir. Bilgilendirme ve tıbbi müdahaleyi yapacak sağlık meslek mensubunun farklı olmasını zorunlu kılan durumlarda, bu duruma ilişkin hastaya açıklama yapılmak suretiyle bilgilendirme yeterliliğine sahip başka bir sağlık meslek mensubu tarafından bilgilendirme yapılabilir.'' düzenlemesi yer almaktadır. Özetle hekim, görevini yüksek özenle yerine getirmeli ve hastanın bilgi alma hakkı kapsamında onu aydınlatmalıdır. Somut olayda, alan uzmanı hekimin anne karnındaki bebekteki down sendromunu teşhise yönelik bir hatası veya bu anomaliyi teşhise yönelik imkanlar konusunda hastayı yeteri kadar aydınlatmamasının sorumluluğunu doğuracağı izahtan varestedir. Davacı anne, dava dışı hekimin kusurlu davranışı sebebiyle, anne karnındaki bebekte var olan down sendromunun tespit edilemediğini, riskli gebeliği sonlandırma hakkının elinden alındığını ileri sürmektedir. Somut olayda, anne karnındaki bebeğin down sendromlu olma riskinin yüksek (1/51) çıktığı anlaşılmaktadır. Alınan raporlarda da belirtildiği gibi, tarama testi sonucunda elde edilen düşük risk oranına rağmen bebeğin down sendromlu olma ihtimali bulunduğu gibi, yüksek risk çıkması da bebeğin kesin olarak down sendromlu olduğu anlamına gelmemekte, bebeğin down sendromlu olup olmadığının tespiti için kesin tanı yöntemlerine başvurulması gerekmekte, ancak bu yöntemler de düşük gibi riskleri beraberinde getirmektedir. Bu durumda hekim, üçlü tarama testi sonucunda elde edilen sonucu, kesin tanı için başvurulabilecek yöntemleri, bu yöntemlerin risklerini, yukarıda açıklanan mevzuat hükümleri gereğince ve usulünce anneye açıklamalı, onu aydınlatmalıdır. Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğini ispat yükü ise hekimdedir. Bu durumda mahkemece, sağlık hizmetinin verilmesinde tıbbı gereklere uygun teşhis, tedavi ve bakımı özenle yapma görevinin hekime ait olduğu, hastanın uygulanan ve diğer tanı, tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hasta sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, komplikasyonları ve reddetme durumda ortaya çıkabilecek muhtemel fayda ve riskleri konusunda bilgi edinme hakkının bulunduğu, bu bilgilendirmenin hekim tarafından hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde yapılması gerektiği, hastayı bu şekilde aydınlatma yükümlülüğü bulunan hekimin, bu yükümlülüğünü mevzuata ve usule uygun şekilde yerine getirdiğini ispatlamak zorunda olduğu kabul edilerek, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken; hatalı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, hükmün bu nedenle temyiz eden davacılar yararına bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle kararın bozulmasına ve dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Direnme Kararı: 11. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin 08.07.2020 tarihli ve 2020/332 E., 2020/901 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; gebelik takibi sırasında davacı ... (Özden) Albayrak’a yapılan üçlü tarama testi sonucunun down sendromlu çocuk doğurma yönünden yüksek riskli çıkması karşısında sigortalı doktor tarafından anılan davacının kesin tanı için başvurulabilecek yöntemler ve bu yöntemlerin riskleri hususunda gerekli aydınlatmanın yapıldığının ispat edilip edilmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Sağlık hizmetleri bireylerin ve toplumların sağlıklarının korunması, sağlık sorunlarının cereyan etmesi hâlinde tedavilerinin yapılması, tam olarak iyileşemeyen bireylerin başkalarına bağımlı olmadan yaşayabilmelerinin sağlanması ve toplumların sağlık düzeylerini yükseltmek için yapılan çalışmaların bütününü ifade etmektedir. Dolayısıyla sağlık hizmetleri nitelikleri gereği diğer kamu hizmetlerinden farklılık arz eder. Zira sağlık hizmetinin temel hedefi olan insan sağlığı sorunu ertelenemez ve ikame edilemez. Bilime dayalı olması gereken tanı ve tedavi metotlarının insan yararına sürekli yenilik ve gelişme göstermesi, hizmet kalite ve beklentilerini çağın koşullarına yaklaştırmayı gerektirmektedir. Bu yönüyle sağlık hizmetleri, kendi iç dinamikleri ve nitelikleri gereği üretilmesi ve halk yararına sunulmasında özel sektörün kazanç, rekabet ve büyüme dinamiklerinden yararlanacak türdeki hizmetlerdendir (Anayasa Mahkemesinin 22.11.2007 tarihli ve 2004/114 E., 2007/85 K. sayılı kararı). 15. Sağlık hizmetleri, idare ve özel kişiler tarafından sunulan, tekel niteliğinde olmayan bir kamu hizmetidir. Bu kapsamda sağlık hizmetleri kamu kurum ve kuruluşları ile gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişilerince sunulmakta olup, söz konusu kamu hizmeti kamu kurum ve kuruluşlarınca emanet usulü, özel kişilerce de izin usulü ile görülmektedir. Sağlık hizmetleri belirli esaslar çerçevesinde, kamu kurum ve kuruluşları (Sağlık Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri, üniversiteler, belediyeler ve diğer kamu kurum ve kuruluşları) ile gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişileri (şirketler, dernekler, vakıflar vb.) tarafından emanet veya izin usulü dairesinde sunulmaktadır. Öte yandan Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Yönetmeliği gereğince, tıp merkezleri ve en az iki hekim tarafından açılan ve işletilen poliklinikler şeklinde tanı ve tedavi merkezleri; fizik tedavi ve rehabilitasyon müesseseleri ve radyoterapi müesseseleri şeklinde tedavi merkezleri; tıbbî laboratuarlar, radyoloji müesseseleri ve nükleer tıp müesseseleri şeklinde tanı merkezleri ve mesleğini serbest olarak icra etmek üzere bir hekim tarafından  muayenehane açılması mümkündür. 16. Hekimin mesleki faaliyetlerini serbest olarak icra etmesi durumunda hekimle hasta arasında bir sözleşme söz konusudur. Hekim bu sözleşme ile bir sonuç borcunu değil özenli iş görme borcu altına girdiğinden bu sözleşme Türk hukukunda genel olarak vekâlet sözleşmesi olarak kabul edilmektedir. Bu sözleşmenin asli edimini tıbbî tedavi edimi oluşturduğundan bu sözleşmenin de vekâlet sözleşmesi hükümlerine tabi tutulması, ancak diğer yükümlülüklere ilişkin tipik sözleşme hükümlerinin de niteliklerine uygun düştüğü oranda kıyasen uygulanması gerekmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.11.2021 tarihli ve 2018/(13)3-849 E., 2021/1385 K. sayılı kararı). Öte yandan Devlet, üniversite, belediye ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarına ait hastaneler ile doktorlar arasındaki ilişki kamusal bir ilişki olduğundan hasta ile doktor arasında sözleşme ilişkisi söz konusu değildir. 17. Sağlık hizmetinin sunulmasında önemli bir role sahip olan hekimler, ister kamu hastanelerinde ister özel sağlık kuruluşlarında isterse kendi muayenehanelerinde mesleklerini icra etsinler, tıp kurallarına ve meslek etiği kurallarına uygun davranmak zorundadırlar. Bu itibarla hekimlerin mesleklerini güven içinde icra edebilmeleri için hekimlere yönelik olarak mesleki sorumluluk sigortası, 30.01.2010 tarihli ve 27478 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelini Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 8. maddesi ile 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a eklenen “Ek 12. madde” ile zorunlu hale getirilmiş, zorunlu sigortaları yaptırmayanlara, mülki idare amirince idari para cezası verileceği öngörülmüştür. Öte yandan hekimin mesleki sorumluluk sigortası, 26.05.2013 tarihli ve 28658 Resmî Gazete’de yayımlanan Mesleki Sorumluluk Sigortası Genel Şartları ve ekindeki Hekim Mesleki Sorumluluk Sigortası Klozu ile 28.08.2012 tarihli ve 28395 Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbî Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları ile düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler ile sigorta ettiren ve sigortacı arasındaki temel ilişki, sözleşmedeki şartlara tabi olmak kaydı ile sigortalının poliçede konusu belirlenen ve mesleki faaliyeti ifa ederken neden olduğu zarar dolayısıyla ödemek zorunda kaldığı veya kalacağı tazminata ilişkin hususlar belirlenmiştir. 18. Tıbbî Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’nın “Sigortanın Konusu” başlıklı A.1. maddesinde sigorta sözleşmesinin konusu, kapsamı ve süresi ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Buna göre; sigorta sözleşmesi ile 1219 sayılı Kanunun “Ek 12. madde”si çerçevesinde serbest ya da kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışan hekimler, diş hekimleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanların poliçe kapsamındaki mesleki faaliyeti ifa ederken, sözleşme tarihinden önceki on yıllık dönemde veya sözleşme süresi içinde mesleki faaliyeti nedeniyle verdiği zararlara ilişkin sözleşme süresi içinde kendisine yapılan tazminat taleplerinin yanında bu taleple bağlantılı yargılama giderleri, faiz ve makul giderleri de poliçede belirlenen limitler dâhilinde teminat altına alınmış; ancak on yıllık dönemin başlangıcı 30.07.2009 tarihini geçemeyeceği ve bir aydan fazla sigortasız kalınan dönemlerde meydana gelen olaylara bağlı olarak sigortalı dönemlerde yapılan ihbarlar için sigorta korumasının olmayacağı belirtilmiştir. 19. Esasen mesleki sorumluluk sigortası; sorumluluk esasına dayanmakta ve bu sorumluluğun temelini ise kişinin icra ettiği meslek ile yüklenmiş olan “özel özen gösterme” yükümlülüğünün yerine getirilmemiş olması veya kişinin mesleki yeterliliği dâhilinde kusurlu, eksik ve yanlış hareket etmesi durumunda üçüncü şahısların maruz kalacağı zarar oluşturmaktadır. Hekimlerin mesleklerini icrası esnasında bir hekimden beklenen özen yükümlülüğünün doğuracağı sonuçlar diğer mesleklere nazaran daha fazladır. Zira hekimler tarafından gerçekleştirilen tıbbî müdahaleler nitelikleri itibariyle yaşam, sağlık ve vücut bütünlüğünü koruma gibi haklarla yakından ilgilidir. 20. Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 4/g maddesinde tıbbî müdahalenin, “Tıp mesleğini icraya yetkili kişiler tarafından uygulanan, sağlığı koruma, hastalıkların teşhis ve tedavisi için ilgili meslekî yükümlülükler ve standartlara uygun olarak tıbbın sınırları içinde gerçekleştirilen fizikî ve ruhî girişimi” ifade ettiği belirtilmiştir. Dolayısıyla tıbbî müdahale, fiziksel ya da psikolojik nitelikteki hastalıklar, ağrı ve acılar, hastalık niteliği taşımayan fiziksel veya psikolojik bozukluklar ile hastalık niteliği taşımayan şikâyetleri önlemek, teşhis ve/veya tedavi etmek ya da bunlarını etkisini azaltmak amacıyla insan vücudu üzerinde yapılan girişimsel ve/veya girişimsel olmayan (fiziksel tedavi, ilaçla yapılan tedavi, diyet vs.) her türlü müdahaleyi ifade etmektedir. Görüldüğü üzere tıbbî müdahale insan vücudu üzerinde yapılan girişimsel ve/veya girişimsel olmayan her türlü müdahaleyi kapsayan üst bir kavramdır. Her tıbbî müdahale hukuksal açıdan ele alındığında kişinin vücut bütünlüğünün ihlali anlamını taşır. Zira hukuken hüküm ifade eden bir rızaya dayalı olmayan ya da yasal olarak yetki verilmiş zorunlu tıbbî müdahaleler gibi diğer hukuksal haklılık sebeplerine dayanmayan tıbbî müdahaleler, kişinin hayatı, sağlığı ve vücut bütünlüğüne müdahale olarak değerlendirildikleri için, hukuka aykırı bir nitelik taşırlar. Gerçekten de Anayasa’nın 17. maddesinde; “Herkes, yaşama, maddî ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz.” ifadesi yer almaktadır. Aynı şekilde, Türk Medeni Kanun'un (TMK) 23. maddesinde kişisel özgürlüklerden vazgeçilemeyeceği belirtildikten sonra, TMK’nin 24. maddesinde ve TBK’nin 56 ve 58. maddelerinde kişilik hakkına ve bu kapsamda kişiliği oluşturan varlıklara vaki olan hukuka aykırı müdahaleler karşısında müdahalede bulunanın hangi yaptırımlara tabi olacağı ifade edilmiştir. Bütün bu düzenlemeler çerçevesinde kişinin vücut bütünlüğüne yapılacak her türlü müdahale onun yararına da olsa kural olarak hukuka aykırıdır. Ne var ki hastanın hayatı ve sağlığını kurtarma amacına yönelik her türlü tıbbî müdahale, hastanın kendi rızasına dayanıyorsa, rıza, müdahalenin hukuka aykırılığını ortadan kaldırır. 21. Tıbbî müdahalede rızanın hukuk düzeninde geçerli olarak yerini alabilmesi için hekim tarafından aydınlatma yükümlülüğünün usulüne uygun bir şekilde yerine getirilmesi gerekir. Gerçekten de kişinin kendisine yapılacak tıbbî müdahale konusunda karar verebilmesi için neye rıza gösterdiğini bilmesi ve aydınlatılmış olarak rıza (onam) göstermesi gerekir. Başka bir deyişle tıbbî müdahale, hastanın tam olarak aydınlatılmasından sonra “aydınlatılmış rızanın (onamın)” verilmesi üzerine yapılmalıdır. Aydınlatılmış rıza (onam), Türk Tabipler Birliği Meslek Etiği Kuralları’nın 26. maddesinde; “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konusunda aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir.” şeklinde ifade edilmiştir. Dolayısıyla aydınlatılmış rıza, riskleri, yararları ile alternatifleri ve onların da risk ve yararlarını kapsayan tedavi uygulamasının, hekim tarafından yeterli düzeyde ve uygun şekilde açıklanmasından ve hasta tarafından hiçbir tereddüde yer kalmayacak şekilde anlaşılmasından sonra, tıbbî tedavinin ve uygulamanın hasta tarafından “gönüllülükle kabulü” anlamına gelmektedir. Öte yandan hekimin aydınlatma yükümlülüğü, aydınlatılmış rızayı kapsamına alan ancak ondan daha kapsamlı bir yükümlülüğü ifade eder. Başka bir deyişle aydınlatma yükümlülüğünün kapsamına aydınlatılmış rıza yanında hekimin hastasını uygulanan tedavi sonrasında yapılması gerekenler konusunda bilgilendirmesi de girer (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.11.2021 tarihli ve 2018/(13)3-849 E., 2021/1385 K. sayılı kararı). 22. Görüldüğü üzere hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğünün fonksiyonu, hastanın bedensel ve ruhsal bütünlüğü ile ilgili olarak serbestçe karar alma özgürlüğünü temin etmeye yöneliktir. Bu kapsamda aydınlatma yükümlülüğü açısından önem taşıyan husus, kişinin kendisini ilgilendiren konularda yalnız olarak ve üçüncü şahısların etkisi altında kalmaksızın kendiliğinden karar alabilmesi anlamına gelen kişinin kendi geleceğini belirleme hakkıdır. Kişinin kendi geleceğini belirleme hakkı, kişiye tanınan en yüksek değerdeki haklardan olup esasında hekimin aydınlatma yükümlülüğünün hukuksal temelini oluşturmaktadır. Zira hasta, kendi geleceğini belirleme hakkına sahip olarak vücudu üzerinde gerçekleştirilecek her türlü müdahaleye ilişkin olarak olumlu ya da olumsuz bir kararı, aydınlatma yükümlülüğü gereği gibi yerine getirildiği durumlarda verecektir. 23. Hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğünün hukukî dayanaklarını genel olarak hekimin özen yükümlülüğü ve aydınlatma yükümlülüğünün rızanın bir koşulu olması nedeniyle hastanın rızasına ilişkin kanuni düzenlemeler oluşturmaktadır. Örneğin 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesi; “Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.)” hükmünü haizdir. Bununla birlikte bu genel nitelikli düzenlemeler yanında bazı özel nitelikli düzenlemelerde de hekimin aydınlatma yükümlülüğünün hukukî dayanaklarını bulmak mümkündür. Nitekim 04.04.1997 tarihinde imzalanan ve 09.12.2003 tarihli ve 25311 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Avrupa Biyotıp Sözleşmesi’nin 5. maddesinde; 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanunun 7. maddesinde; Tıbbî Deontoloji Nizamnamesi’nin 14. maddesinde; Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 15. maddesinde hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğü altında olduğu dolaylı da olsa belirtilmiş bulunmaktadır. 24. Hekimin aydınlatma yükümlülüğünün ispatı hususunda mevzuatta bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak her tıbbî müdahalenin hukuksal açıdan kişinin vücut bütünlüğünün ihlali anlamını taşıdığı gözetildiğinde ve TMK’nin 24. maddesi gereğince kişinin müdahaleye rızasının bulunmadığına ilişkin yasal karine dolayısıyla hekimin aydınlatma yükümlülüğünde ispat yükü hekim üzerinde olmalıdır. Zira rıza, hukuka aykırılığı ortadan kaldırdığına göre rızanın bulunduğunu ve hastanın aydınlatıldığını savunan hekimin yasal karinenin aksi olan bu hususları ispatlaması gerekir. Öte yandan hekim tarafından ispat edilmesi gereken hukuksal haklılık sebebinin kapsamına hem aydınlatma yükümlülüğünün ispat edilmesi hem de mevcut riskler hakkında hastanın aydınlatılmış rızasının alınması dâhildir. Gerçekten de aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğinin ispat külfetinin hekime yüklenmesi hastanın gereği gibi aydınlatılmış olmaması halinde geçerli bir rızanın da söz konusu olmayacağı düşüncesine dayanmaktadır. Bu itibarla hasta ile hekim arasında sözleşme ilişkisi bulunsun veya bulunmasın hekimin mesleğini icra ederken göstermesi gereken özen yükümlülüğü gereğince, kendisi karşısında zayıf ve güçsüz konumda olan hastasını aydınlattığını ve hastanın aydınlatılmış rızasının alındığını ispatlaması gerekmektedir. 25. Aydınlatma yükümlülüğünü ispat külfetinin hekim üzerinde olmasının bir diğer sebebi de hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının tıbbî açıdan gerekli olan hususlarda arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğünün bulunmasıdır. Bu yükümlülük her şeyden önce hekimin, teşhis ve tedavi süreci içerisinde sağlıklı karar verebilmesini ve aldığı kararları kontrol edebilmesini kolaylaştırmakta ve ayrıca yapılan işlemlerin belgelenmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğü hekim ve hastaların menfaatlerinin bir gereğidir. Arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğünün ihlali bizatihi tazminat sebebi olmasa da hasta lehine tıbbî müdahalenin yapılmadığı yönünde fiili bir karine yaratmaktadır. Bu açıdan bakıldığında da tıbben gerekli olan müdahalenin yapıldığını ispat yükü hekime düşmektedir. 26. Türk hukukunda girişimsel bazı müdahalelerde hastanın yazılı rızasının alınması gerektiği öngörülmüş ise de aydınlatma yükümlülüğünün yazılı olarak yapılması gerektiğine ilişkin bir düzenleme yer almamaktadır. Öte yandan Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 18. maddesi gereğince bilgi, mümkün olduğunca sade şekilde, tereddüt ve şüpheye yer verilmeden, hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde verilir; hasta, tıbbî müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık meslek mensubu tarafından tıbbî müdahale konusunda sözlü olarak bilgilendirilir. Dolayısıyla hastanın aydınlatılması sözlü ya da yazılı şekilde gerçekleştirilebilir. Başka bir deyişle hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğü kapsamında yazılı aydınlatma belirli ölçüde ispat kolaylığı sağlasa da şekil serbestisi söz konusudur. O hâlde aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiği hususu hekim tarafından her türlü delille ispatlanabilir. 27. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı ... (Özden) Albayrak’ın gebeliğinin 15. haftasından itibaren Özel Veni Vidi Mamak Hastanesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olarak görev yapan ... tarafından gebelik takibinin yapıldığı, davacı ... (Özden) Albayrak’ın en son gebeliğinin 35. haftasında ... tarafından muayene edildiği, davalı ... ile hekim ... arasında anılan dönemi de kapsayacak şekilde Tıbbî Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Sözleşmesi yapıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca davacı ... (Özden) Albayrak’ın 22.02.2013 tarihinde Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde doğum yaptığı, bebek ...’e çocuk hastalıkları uzmanı tarafından down sendromu tanısının konulduğu, bu hususun 22.03.2013 tarihli Sitogenetik Analiz Raporu ile kesinleştiği dosya kapsamı ile sabittir. 28. Dosya kapsamında bulunan bilirkişi raporlarında; down sendromunun genellikle 21. kromozomdaki trisomiden kaynaklanan genetik bir bozukluk olduğu, bu genetik bozukluk sebebiyle down sendromlu kişilerde zihinsel ve gelişimsel yetersizlikler meydana geldiği, down sendromunun iki tane olması gereken 21. kromozomun üç tane olması ile karakterize edildiği, down sendromunun gebelik sırasında tanısı için başlıca kullanılan yöntemlerin ikili, üçlü, dörtlü test, ense kalınlığı gibi prenatal tarama testleri ve ultrason olduğu, down sendromu riskini etkileyen birçok faktörün bulunduğu, kromozomdan kaynaklanan bir bozukluk olan down sendromunda bilinen en önemli risk faktörünü annenin yaşının 35 ve üzeri bir yaşta olmasının oluşturduğu, her kadının kromozom defektli bebek dünyaya getirme riskinin bulunduğu, ancak down sendromu açısından kişiye özgü olarak risk tespitinde annenin ileri yaşı, gebelik yaşı ve kromozom defekti öyküsünün temel faktörler olarak ele alındığı, bu itibarla hekimin, gebenin kişisel durumunu değerlendirmesi ve gerekli tetkikleri yaptırması gerektiği belirtilmektedir. 29. Yine dosya kapsamında bulunan bilirkişi raporlarında; gebelik döneminin 11 ilâ 14. haftalarında yapılan ikili test, 15 ilâ 20. haftalarında yapılan üçlü test ve dörtlü testler neticesinde down sendromu ihtimalinin ortaya konulmasının mümkün olduğu, down sendromlu bebeklerde gebelik ultrasonografisinde majör anomalilerin izlenebildiği, bu anomalilerin özellikle ventriküler septat defekt olmak üzere kalp odacıkları arasında delikler, hafif ventrikülomegati, duedonal atrezi, artmış ense kalınlığı, kistik higroma, hidrops fetalis olduğu, 15 ilâ 20. gebelik haftaları arasında down sendromlu bebeklerin yaklaşık %40-50’sinde artmış ense kalınlığının saptanabileceği, 11 ilâ 14. haftalar arasında da ense kalınlığının down sendromu açısından bir risk faktörü olduğu, ayrıca tarama testlerine ek olarak detaylı fetal ultrasonografinin tüm gebelere uygulanması gerektiği, zira detaylı fetal ultrasonografi, fetal anomalilerin tanımlanmasında büyük önem taşıdığı, eğer önceki gebelikte sakatlık mevcut ise, gebenin yaşı 35 yaş üzerinde ise, akraba evliliği mevcutsa, gebelikte ilaç kullanımı veya gebenin hastalık öyküsü varsa, gebelik IVF veya tüp bebek uygulama teknikleri ile elde edilmiş ise ve ikili, üçlü, dörtlü tarama testleri risk veriyor ise hekimin mutlaka 17 ilâ 23. haftalarda fetal detaylı ultrasonografi önermesi gerektiği, öte yandan hekimin, yapmış olduğu gebelik takibinde, tarama testleri ile ortaya çıkan yeni risk faktörlerini temel risk faktörleriyle çarpmak suretiyle risk belirlemesi sonrasında bir üst seviye olan ve girişimsel müdahale olarak nitelendirilen kesin tanı tetkiklerinin önerilmesi gerektiği, bunların bebeğin plasentasından ya da içerisinde bulunduğu amniyon sıvısından örnek alınarak yapılacak olan CVS veya amniosentez (su alınması) olduğu, prenatal tarama testleri normal çıkan fakat ultrasonda down sendromu açısından risk saptanan gebelikler için de amniosentezin önerilmesi gerektiği, bu yöntemlerle kromozom analizi neticesinde down sendromu teşhisinin kesin olarak konulabileceği tespitleri yer almaktadır. 30. Görüldüğü üzere gebelik takibi yapan hekim tarafından yukarıda belirtilen hususlara dikkat edilerek gerekli tarama testlerinin önerilmesi, tarama testleri hakkında hastanın aydınlatılması, riskli bir durum karşısında fetal detaylı ultrasonografi, CVS veya amniosentez yaptırılmasını önerilmesi ve bunlar hakkında bilgi verilmesi gerekmektedir. Ancak hekimin, riskli bir durumun tespit edilmesi karşısında dahi anneyi anılan testleri yaptırmaya veya kesin tanı yöntemlerine başvurmaya zorlaması mümkün değildir. Hekim sadece gerekli aydınlatmayı yaparak gerekli olan işlemlerin yapılması için öneride bulunmalı; ikili, üçlü, dörtlü test gibi prenatal tarama testlerinde risk saptandığında dahi kesin tanı için gerekli olan CVS veya amniosentez işlemlerini yaptırması kararını, bu işlemler bazı riskleri içerdiği için hastaya bırakmalıdır. 31. Davacı taraf, elde edilen test sonuçları noktasında sigortalı hekim tarafından yeterince bilgilendirilmediklerini, amniosentez testi yapılması hususunda aydınlatılmadıklarını, aydınlatma yapılmış olsa idi risklerini de göz önüne alarak amniosentez testi yapılmasını isteyeceklerini ve test sonucuna göre gebeliği sonlandırma haklarını kullanacaklarını ifade etmiş, dolayısıyla sigortalı hekimin mesleki kurallara aykırı davrandığını, eyleminin tıp kurallarıyla bağdaşmadığını ve hekimin kusurlu olduğunu ileri sürerek zorunlu sorumluluk sigortası limiti dâhilinde maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuşlardır. Gerçekten de 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'un “Gebeliğin sona erdirilmesi” başlıklı 5. maddesi; “Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir. Gebelik süresi, on haftadan fazla ise rahim ancak gebelik, annenin hayatını tehdit ettiği veya edeceği veya doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olacağı hallerde doğum ve kadın hastalıkları uzmanı ve ilgili daldan bir uzmanın objektif bulgulara dayanan gerekçeli raporları ile tahliye edilir” hükmünü haizdir. Yine Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük’ün “On Haftayı Geçen Gebelikte Rahim Tahliyesi” başlıklı 5. maddesi; “Gebelik süresi on haftayı geçen kadınlarda, rahim tahliyesi yapılamaz. Bu durumdaki kadınlarda, ancak, Tüzük'e ekli (2) sayılı listede sayılan hastalıklardan birinin bulunması halinde ve kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından rahim tahliyesi yapılabilir. Hastalığın, kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyla bu hastalığın ilişkin olduğu uzmanlık dalından bir hekimin birlikte hazırlayacakları, kesin klinik ve laboratuvar bulgulara dayanan, gerekçeli raporlarla saptanması zorunludur” şeklindedir. Anılan Tüzük’e ekli (2) sayılı listeye bakıldığında ise “Down Sendromu”nun da bu kapsamda sayıldığı görülmektedir. Dolayısıyla down sendromu tespit edildikten sonra, bir kurul tarafından düzenlenecek rapor neticesinde, anne ve babanın da ortak kararıyla on haftadan sonra da gebelik sonlandırılabilmektedir. Eğer hekim aydınlatma yükümlülüğüne aykırı davranmaz ve gerekli hususları aileye önerir ise ailenin Kanun tarafından tanınan bu hakkı kullanması mümkün olabilecektir. Başka bir deyişle down sendromu riski durumunda hekimin aydınlatma yükümlülüğü ayrı bir önem kazanmakta; hekimin bu yükümlülüğe aykırı davranışı neticesinde ise aileye yasal olarak tanınan bir hak ailenin elinden alınmaktadır. 32. Davacı ... (Özden) Albayrak ilk olarak gebeliğinin 15. haftasında 12.09.2012 tarihinde Özel Veni Vidi Mamak Hastanesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olarak görev yapan sigortalı ... tarafından gebelik takibine başlanmış; hekim tarafından hasta epikriz kaydında “hastanın 14 yıldır çocuğunun olmadığı, suni dölleme (IUI) yöntemiyle gebe kaldığı ve kan uyuşmazlığı bulunduğu” belirtilmiştir. Bu hususlar daha sonraki hasta epikriz kayıtlarında da yer almakta; ancak bu kayıtlarda down sendromu ile ilgili bir ibare bulunmamaktadır. 12.09.2012 tarihli muayenede protokol defterinin 8815 sıra numarasına “Riskli gebelik, A/S istendi, USG” şeklinde kayıt düşülmüştür. 24.09.2012 tarihli muayenede ise protokol defterinin 9152 sıra numarasında “3’lü test, Ayrıntılı USG, A/S istendi, USG” şeklinde kayıt yer almaktadır. Bu muayene sonrası davacı ... (Özden) Albayrak tarafından üçlü test için numune verilmiş, 01.10.2012 tarihli down sendromu sonuç raporunda “Tr-21 riski” 1:51 olarak gösterilmiştir. Raporda 1:51 oranının “51 kadından sadece 1 tanesinde trisomy 21’li gebeliğe rastlandığı” anlamına geldiği belirtilmiştir. Rapor sonrasında protokol defterinin 9152 sıra numarasındaki “3’lü test” yazısının karşısına ok işareti çizilerek 1/51 ibaresinin yazıldığı görülmektedir. Ayrıca 17.10.2012 tarihli muayenede protokol defterinin 9792 sıra numarasında “USG” şeklinde kayıt, 07.11.2012 tarihli muayenede protokol defterinin 10348 sıra numarasında “OGTT, TKS, indirect comb” şeklinde kayıt, 28.11.2012 tarihli muayenede protokol defterinin 10971 sıra numarasında “Riskli gebelik, TR 21-1/51, A/S yaptırmamış, muhtemel down bilgisi verildi” şeklinde kayıt, 19.12.2012 tarihli muayenede protokol defterinin 11663 sıra numarasında “3’lü tarama 1/51, A/S yaptırmamış, down sendromu bilgisi verildi, fetal eko istendi” şeklinde kayıt yer almaktadır. 09.01.2013 ve 30.01.2013 tarihli muayenelerin ise protokol defteri kayıtları dosya kapsamında bulunmamaktadır. 33. Hemen belirtilmelidir ki, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 72. maddesi; “İcrayı sanat eden tabipler, diş tabipleri, dişçiler ve ebeler numunesi veçhile Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekaleti tarafından tertip ve mahalli sıhhiye memurlarınca musaddak, hastaların isim ve hüviyetlerini kayda mahsus bir protokol defteri tutmağa mecburdurlar. Bu defterlerin kuyudu ücretten mütevellit davalarda sahibi lehine delil ittihaz olunabilir. Şu kadar ki müstenidi iddia olan kaydın hilafı vesaik veya delaili muteberei saire ile ispat edilebilir” hükmünü haizdir. Aynı Kanun’un 73. maddesi ise “Protokol defterlerinde tahrifat yapan ve mugayiri hakikat malumat derceylediği sabit olan tabipler, diş tabipleri, dişçiler ve ebeler Türk Ceza Kanununun belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümlerine göre cezalandırılır” şeklindedir. Buna göre Kanun’da belirtilen kişilerin protokol defteri tutması zorunludur. Protokol defterindeki kayıtlar, aksi ispat edilebilecek karine niteliğindedir. Öte yandan Özel Hastaneler Yönetmeliği’nin 48/1 maddesinde de özel hastanelerin acil servis, poliklinik, klinik, röntgen, laboratuvar ve ameliyathane gibi tıbbî hizmet ünitelerinde, sayfa ve sıra numarası verilmiş ve her sayfası müdürlükçe mühürlenmiş protokol defterlerinin tutulmasının zorunlu olduğu belirtilmiştir. 34. Yukarıda belirtildiği üzere Türk hukukunda aydınlatma yükümlülüğünün yazılı olarak yapılması gerektiğine ilişkin bir düzenleme yer almadığı gözetildiğinde hastanın aydınlatılması sözlü ya da yazılı şekilde gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiği hususu hekim ve zorunlu sorumluluk sigortacısı tarafından her türlü delille ispatlanabilir. Bu kapsamda aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediği hususu somut olay özelinde hastanın eğitimi, yaşı, kültürel seviyesi ve hekim veya hastane tarafından tutulan kayıtlar serbestçe değerlendirilerek tespit edilmelidir. Bu itibarla somut olayda da davacının 14 yıldır çocuğunun olmadığı, 38 yaşında olduğu, suni dölleme (IUI) yöntemiyle gebe kaldığı ve lise mezunu olduğu gözetildiğinde davacının 24.09.2012 tarihinde hekim tarafından kendisinden istenen üçlü tarama testini yaptırmış olmasına rağmen, aynı gün istenen A/S (Amniosentez) testi konusunda aydınlatılmamış olduğunu ileri sürülmesinin çelişkili olduğu, öte yandan protokol defterinde yer alan amniosentez ve down sendromu konusunda bilgi verildiğine ilişkin kayıtların aksinin davacı tarafça ispatlanmadığı anlaşılmaktadır. 35. Dosya kapsamından sigortalı doktorun çalıştığı özel hastanede amniosentez testinin yapılamadığı, sigortalı doktorun sadece gebelik takibi yaptığı ve amniosentez testini yapma imkânının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte CVC ve amniosentez gibi testlerin kesin tanıya ilişkin testler olduğu, bu testlerin tedavi olarak nitelemeyeceği, dolayısıyla anılan testleri yaptırmayan hastanın tedaviyi reddettiği anlamının çıkarılamayacağı çok açıktır. Bu itibarla amniosentez testi yaptırmayan hastadan amniosentez hususunda aydınlatıldığına dair imzasını taşıyan yazılı onam alınmasına da gerek bulunmamaktadır; ayrıca sigortalı hekimin kendisinin yapamayacağı bir işlemle ilgili davacıdan imzalı, yazılı onam alması da hayatın olağan akışına aykırı olacaktır. Dolayısıyla sigortalı hekimin gebeliğin haftasına uygun olarak gerekli tarama testlerini, amniyosentez ve ayrıntılı USG gibi tetkikleri önerdiği, davacıyı amniosentez ve down sendromu hususunda aydınlattığı, davacının kendi iradesi gereğince amniosentez testini ve ayrıntılı USG’yi yaptırmadığı ve sonuç olarak sigortalı doktorun tıbbî kötü uygulamasının bulunmadığı ve kusursuz olduğu kabul edilmelidir. 36. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; hekimin üçlü tarama testi sonucunda elde edilen sonucu, kesin tanı için başvurulabilecek yöntemleri, bu yöntemlerin risklerini hastaya açıklaması ve bu açıklamanın hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde yapılması gerektiği, hastayı bu şekilde aydınlatma yükümlülüğü bulunan hekimin bu yükümlülüğünü mevzuata ve usule uygun şekilde yerine getirdiğini ispatlamak zorunda olduğu, hekim tarafından düzenlenen protokol defterindeki kayıtların delil olarak kabul edilemeyeceği, bu itibarla direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 37. O hâlde, Bölge Adliye Mahkemesince yazılı şekilde karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına, Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 22.03.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2647 E., 2021/1161 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAile Mahkemesi
tam metni aç
Kişilik haklarının korunmasına ilişkin temel düzenleme TMK’nın 23, 24 ve 25. maddelerinde yer almakta;
Hukuk Genel Kurulu         2017/2647 E.  ,  2021/1161 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “karşılıklı boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, (kapatılan) Sincan 3. Aile Mahkemesince verilen her iki davanın kabulüne ilişkin karar davalı-karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı-Karşı Davalı İstemi: 4. Davacı-karşı davalı vekili 22.04.2013 tarihli dava dilekçesinde; davalı ile 27.05.1999 tarihinde evlendiklerini, iki çocuklarının bulunduğunu, geçimsizlik nedeniyle aralarında sürekli olarak tartışma yaşandığını, fikir uyuşmazlıklarının olduğunu, son sekiz aydır ayrı yaşadıklarını, davalı hakkında iki kez evden uzaklaştırma kararı aldığını, davalının sürekli alkol kullandığını, kendisine psikolojik ve fiziksel şiddet uyguladığını, zorla cinsel ilişkiye girdiğini ve ters ilişki kurduğunu ileri sürerek boşanmaya, velâyetlerin kendisine verilmesine, her bir çocuk yararına ayrı ayrı 250TL tedbir iştirak nafakası ile kendi yararına 500TL tedbir-yoksulluk nafakası ve 40.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı-Karşı Davacı İstemi: 5. Davalı-karşı davacı vekili 23.05.2013 tarihli karşı dava dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, boşanmaya sebep olan olaylarda kadın eşin kusurlu olduğunu, ortak çocukların yaşlarının küçük olması nedeniyle eşinin çalışmasını istemediğini, buna karşılık kadın eşin çalışma konusundaki ısrarlarını abartarak “evi terk etmekle tehdit” boyutuna getirdiğini, müvekkilin mecburen izin vermek zorunda kaldığını, çalışmaya başlayan davacının davranışlarında zamanla değişmeler meydana geldiğini, aşırı süslendiğini, iş arkadaşları ile gezmeye başladığını, bazı günler “annesinde kalacağını söyleyerek” eve gelmediğini, birlik görevlerini yerine getirmediğini, müvekkiline ve çocuklarına kötü davranıp, aşağıladığını, 20.04.2013 tarihinde ortak çocuk Ceren babasının müvekkilin yanında iken davacıyı bir başka adamın arabasına binerken gördüklerini, şok hâlinde aracı takip etmeye başladıklarını, aracın boş bir arsaya park ettiğini, müvekkil ve...’in inerek arabanın yanına gittiklerini, kadın eşi arabasına bindiği adam ile öpüşürken gördüklerini, bunun üzerine arabayı çalıştırarak kaçtıklarını, yaşanan bu olaydan iki gün sonra davacının boşanma davası açtığını ileri sürerek tam kusurlu kadının davasının reddine, karşı boşanma davasının kabulü ile tarafların boşanmasına, velâyetlerin babaya verilmesine, her bir çocuk yararına ayrı ayrı 250TL tedbir-iştirak nafakası ile müvekkili yararına 30.000TL maddi, 50.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme Kararı: 6. (Kapatılan) Sincan 3. Aile Mahkemesinin 13.05.2014 tarihli ve 2013/299 E., 2014/296 K. sayılı kararı ile; boşanmaya sebep olan olaylarda erkeğin sıklıkla alkollü olarak müşterek konuta gelmesinin huzurluk yarattığı, kadını darp ettiği, buna karşılık kadının da sadakat yükümlülüğünü ihlâl ettiği, kocanın annesine yönelik hakaret ettiği, sık sık müşterek konutu terk etmek suretiyle birlikte yaşamaktan kaçındığı, gerçekleşen olaylara göre tarafların eşit kusurlu olduğu gerekçesiyle her iki davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, velâyetlerin babaya verilmesine, çocuklar yararına iştirak nafakası hükmedilmesine yer olmadığına, kadın yararına 250TL tedbir-yoksulluk nafakası ödenmesine, tarafların yasal şartları oluşmayan tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. Özel Daire Kararı: 7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 01.04.2015 tarihli ve 2014/21391 E., 2015/6305 K. sayılı kararı ile; "...Hüküm davalı-davacı tarafından, kadının davası, kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddi ve yoksulluk nafakası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacının, kadının davasının reddi gerektiği yönündeki temyiz itirazları yersizdir. 2-Diğer yönlere ilişkin temyiz itirazlarına gelince; Mahkemece, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı bu sonuca, tarafların eşit kusurlu tutum ve davranışları ile ulaşıldığı kabul edilmiş, buna bağlı olarak kadın lehine yoksulluk nafakası takdir edilmiş, kocanın tazminat talepleri ise reddedilmiştir. Kocanın eşit kusurlu kabul edilmesinin gerekçesi olarak, eve alkollü gelmesi, bu sebeple huzursuzluk çıkarıp, eşine fiziksel şiddet uygulaması gösterilmiştir. Fiziksel şiddet olayının beş yıl öncesine ait itekleme boyutunda kaldığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Bu tarihten sonra evlilik uzunca süre devam ettiğine göre iteklemekten dolayı davalı-davacıya artık kusur atfı doğru değildir. Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden kadının sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği ve kayınvalidesine “orospu, pislik” diyerek hakaret ettiği anlaşılmaktadır. Tarafların gerçekleşen kusurlu tutum ve davranışlarına göre boşanmaya sebep olan olaylarda kadının, diğer eşe göre daha ziyade kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Hal böyle olunca da, ağır kusurlu olan kadının yoksulluk nafakası isteğin reddine, davalı-davacının Türk Medeni Kanununun 174/1-2. maddelerine dayalı maddi ve manevi tazminat isteklerinin kabulü ile uygun miktarda davalı-davacı lehine maddi ve manevi tazminata hükmolunması gerekirken, delillerin takdirinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru bulunmamıştır,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 8. Ankara Batı 3. Aile Mahkemesinin 29.12.2015 tarihli ve 2015/879 E., 2015/1082 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında, bozma ilamının aksine şiddete rağmen tarafların aynı evde yaşamalarının aralarındaki ilişki ve iletişimden bağımsız olarak kadın açısından evliliğin çekilebilirliğini göstermediği gibi, af anlamına da gelmeyeceği, tanık Erdinç’in beyanına göre evliliğin sürekli olarak geçimsizlik içerisinde devam ettiği ve Canan’ın eşine katlanmak durumunda kaldığı, dolayısıyla kadının eşini affettiğini kabul etmenin mümkün olmadığı, aksi hâlde eşlerin yaşanan her olaydan sonra müşterek yaşamlarına devam etmeleri hâlinde affetmiş sayılacakları, affetmemiş iseler müşterek yaşamı sona erdirmelerini istemenin taraflara boşanma davasını dayatmaktan başka anlam taşımayacağı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 9. Direnme kararı yasal süresi içinde davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olup olmadıkları, buradan varılacak sonuca göre Türk Medeni Kanunu’nun 174 ve 175. maddesinde yer alan tazminat ve yoksulluk nafakası koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili kanun maddeleri ve kavramların incelenmesinde yarar görülmektedir. 12. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin 1 ve 2. fıkraları; "Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” hükmünü taşımaktadır. 13. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır. Bu bağlamda evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanma davası açan davacının, davasının kabul edilerek, boşanma kararı elde edebilmesi için iki koşulun gerçekleştiğini kanıtlamış olması gerekir. Bunlardan ilkinde davacı; kendisinden, evlilik birliğinin devamı için gereken “ortak hayatın sürdürülmesi” olgusunun artık beklenmeyecek derecede birliğin temelinden sarsıldığını, ikinci olarak “temelden sarsılmanın” karşı tarafın kusurlu davranışları sonucu gerçekleştiğini ispatlamak zorundadır. 14. Belirtmek gerekir ki; söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu takdirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Çünkü tam kusurlu eşin boşanma davası açması tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonra da mademki “birlik artık sarsılmıştır” diyerek boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir. Böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer (TMK m. 2). Nitekim benzer ilkeye HGK’nın 04.12.2015 tarihli ve 2014/2-594 E., 2015/2795 K. sayılı kararında da değinilmiştir. Bu durumda kusur ilkesine göre genel sebeple (TMK m. 166/1) boşanmaya karar verebilmek için davalının az da olsa kusurlu olması gerekir. 15. Yargıtay kararlarında boşanma davalarında temyiz incelemesi aşamasının daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla; her bir davada verilecek olan boşanma kararı, fer’îleri ve boşanmanın malî sonuçları yönünden yapılacak denetlemeye uygun şekilde, tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleşen kusurlu davranışları belirtildikten sonra eşlerin kusur durumlarının “kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu, ağır kusurlu veya tam kusurlu eş” şeklinde belirlenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Yine Yargıtay, 03.07.1978 tarihli, 5/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla da “kimin daha fazla kusurlu olduğunu tayin hususunda önceden bir ölçü konulamayacağına ve bu hususta bir içtihadı birleştirmeye gidilemeyeceğine” karar vererek her bir boşanma davasında tarafların boşanmaya esas teşkil eden kusur durumlarının kendine özgü ve o evliliğe münhasır olduğunu kabul etmiştir. 16. Yukarıda da belirtildiği üzere, TMK'nin 166. maddesinin birinci fıkrası uyarınca taraflar arasında geçen her olay boşanma kararı verilmesi için yeterli olmayıp, bu olayların evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebebiyet vermesi ve de çekilmez hâle getirmesi gerekmektedir. Kural olarak boşanma davalarında da eşlerin boşanma davasına konu ettiği olaylar sonrası barışmaları, barıştıklarını beyan ederek birbirilerine karşı yürüttükleri hukuki süreçleri sonlandırmaları veya somut olayda olduğu gibi gerçekleştiği iddia edilen olaylara rağmen evlilik birliğini makul bir süre daha sürdürmeye devam etmeleri hâllerinde artık o olaylar affedilmiş ya da en azından hoşgörü ile karşılanmış olması nedeni ile tarafların kusur belirlemesinde dikkate alınamaz. 17. Diğer yandan, boşanma, bozucu yenilik doğuran bir karar niteliğinde olup, boşanma kararının kesinleşmesiyle evlilik birliği sona erer. Boşanmanın eşler bakımından kişisel ve malî olmak üzere bir takım sonuçlarının bulunduğu kuşkusuzdur. Yoksulluk nafakası ile maddi-manevi tazminat talepleri boşanmanın eşlerle ilgili malî sonuçlarındandır. 18. TMK’nın “Maddi ve manevi tazminat” başlıklı 174. maddesinde "Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir." hükmü düzenleme altına alınmıştır. Görülüyor ki hâkim, boşanmaya sebep olan olaylarda kusursuz veya az kusurlu bulunan eş yararına tazminat ödenmesine karar vermek yetkisine sahiptir. 19. Maddi tazminat, mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu tarafın, kusurlu taraftan talep ettiği tazminattır. Maddi tazminatın ön koşulu, talep edenin boşanma yüzünden mevcut veya beklenen menfaatlerinin zedelenmesi, boşanma ve maddi zarar arasında nedensellik bağının bulunmasıdır. Başka bir sebepten kaynaklı kayıplar maddi tazminat kapsamında yer alamaz. Mevcut menfaatlerin belirlenmesinde evliliğin taraflara sağladığı yararlar göz önünde bulundurularak tarafın maddi tazminat talebi değerlendirilir. Evliliğin boşanma ile sona ermesi hâlinde taraflar birliğin sağladığı menfaatlerden ileriye dönük olarak faydalanamayacaklardır. Beklenen menfaatler ise evlilik birliği sona ermeseydi kazanılacak olan olası çıkarları ifade eder. 20. Manevi zarar ise, insan ruhunda kişinin iradesi dışında meydana gelen acı, ızdırap ve elem olarak ifade edilmektedir. Bozulan manevi dengenin yerine gelmesi için kanunun öngördüğü bir telafi şeklidir. 22.06.1966 tarihli, 1966/7 E. ve 1966/7 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere manevi tazminat bir yönüyle de insanlardaki kırgınlık ve kızgınlığı, hatta intikam duygusunu tatmin etme aracıdır. Amacı, olaydan duyulan acı, ızdırap, elem ve kızgınlığı kısmen olsun dindirmek, olayı unutturarak tekrar normal hayata dönüşü sağlamaktır. 21. Kişilik hakları, bir bütün olarak kişinin maddi ve manevi varlığıyla ilişkili ve bu varlığın geliştirilmesini hedefleyen haklar ve özgürlükler olarak tanımlanır. Bu haklar; kişiliğe bağlı, dokunulamaz, devredilemez ve vazgeçilemez haklardır. Kişilik haklarının mutlak bir hak oluşu, hak sahibine, bu hakka ve hakkın içerdiği değerlere herkesin saygı göstermesini isteme, kişisel değerlerin korunmasını herkesten isteme, yasaların, kamu düzeninin ve genel ahlak ile adabın çizdiği sınırlar içerisinde dilediği gibi kullanma hakkı verir. Kişilik hakkı kavramı; kişiyi var eden, kişiliğini serbestçe geliştirmesini sağlayan, diğer kişilerden farklılığını temin eden bütün değerler üzerindeki haktır. Yaşam, vücut bütünlüğü, özgürlükler, şeref ve haysiyet, özel yaşam, isim, resim gibi kişisel varlıklar üzerindeki haklar kişilik hakkını ifade eder. Bu varlıklara yönelen saldırılar ise kişilik hakkının ihlâli sonucunu doğururlar. Kişilik haklarının korunmasına ilişkin temel düzenleme TMK’nın 23, 24 ve 25. maddelerinde yer almakta; Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi ile bu düzenlemeler tamamlanmaktadır. Ancak bu genel korumanın dışında bazı kişisel değerleri koruyan özel hükümler de bulunmakta olup, TMK’nın 174/2. maddesi bu hükümlerden biridir. 22. Yoksulluk nafakası ise; TMK’nın 175. maddesine göre “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” şeklinde düzenleme altına alınmıştır. Madde metninden de anlaşıldığı üzere yoksulluk nafakası isteminde bulunan tarafın kusurunun daha ağır olmaması gerekmektedir. 23. Yapılan açıklamalar ışığında somut olaya gelince; tarafların 27.05.1999 tarihinde evlendikleri, bu evlilikten ortak iki çocuklarının bulunduğu, erkeğin eve sık sık alkollü gelmek suretiyle kusurlu olduğu, buna karşılık kadın eşin ise; tarafların ortak çocuğu Ceren’in beyanları ile sabit olduğu üzere, kayınvalidesine ağır küfürler ettiği ve sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu kusurlu davranışlar karşılaştırıldığında tarafların kusurlarının birbirine denk olduğundan bahisle, eşit kusurlu sayılamayacakları, boşanmaya sebep olan olaylarda kadının ağır, erkeğin ise az kusurlu olduğu hususu tartışmasızdır. Hâl böyle olunca tarafların eşit kusurlu olduğunun kabulü ile dosya kapsamına uygun düşmeyen bu kusur belirlemesine bağlı olarak kadın eş yararına yoksulluk nafakasına hükmedilmesi ve ayrıca erkek eşin tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi açıklanan yasal düzenleme ve ilkelere uygun değildir. 24. O hâlde; aynı hususlara işaret eden ve Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 25. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı-karşı davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 05.10.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Hukuk

Kişiliğin korunması kapsamında, kişinin kendi özgürlüklerini sınırlaması veya haklarından vazgeçmesi belirli kurallara bağlanmıştır. TMK çerçevesinde, aşağıdakilerden hangisi geçerli bir hukuki işlem sayılır?

A) Bir kimsenin hak ehliyetinden tamamen vazgeçmesi.
B) Bir kimsenin fiil ehliyetinden (örneğin ergin olmaktan) vazgeçmesi.
C) Bir kimsenin ömür boyu hiç evlenmeyeceğini taahhüt etmesi.
D) Bir kimsenin, bilimsel araştırma için kan veya doku örneği vermeye yazılı rıza göstermesi.
E) Bir kimsenin, ekonomik özgürlüğünü tamamen ortadan kaldıracak şekilde ömür boyu bir başkasına hizmet etmeyi taahhüt etmesi.

Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol