4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 24

Türk Medeni Kanunu 24. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 24- Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır. 2. Davalar

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

467 karar eşleşti
4. Hukuk Dairesi, 2023/6762 E., 2023/14275 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
Taraflar arasındaki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddelerine dayalı hukuka aykırılığın tespiti, önlenmesi, durdurulması ve verilecek kararın yayınlanması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
4. Hukuk Dairesi         2023/6762 E.  ,  2023/14275 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/946 E., 2023/1242 K. DAVACILAR : 1. ... 2. ... 3. ... 4. ... vekilleri Avukat ... DAVALILAR : 1. ... 2. Dijital Sanatlar Reklamcılık Müzik Yapım Bilgisayarlı Grafik Tasarım San ve Tic. Ltd. Şti. 3. İstanbul Sinemacılık Film Yapım Turizm Tic. Ltd. Şti. vekilleri Avukat ... DAVA TARİHİ : 04.10.2021 HÜKÜM/KARAR : Kısmen kabul/ İstinaf talebinin reddi İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 43. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/216 E., 2022/128 K. Taraflar arasındaki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddelerine dayalı hukuka aykırılığın tespiti, önlenmesi, durdurulması ve verilecek kararın yayınlanması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalılar vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 28.12.2023 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir. Belli edilen gün ve saatte davacılardan ... ve vekilleri Avukat ..., Avukat , Avukat, Avukat ile davalılardan ... ve vekili Avukat ... geldiler. Taraflar vekilinin sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için uygun görülen 28.12.2023 gününde Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin 25.09.2012 tarihinde vefat eden merhum sanatçı 'ın yasal mirasçıları olduklarını; müteveffanın, hayatının bir filme konu edilmemesi yönündeki isteğini mirasçılarına hayatta iken bildirdiğini, bu durum prodüktör ve yapımcı olan davalılara bir çok kez iletilmesine rağmen bu iradeye aykırı şekilde " isimli film projesinin çekimlerinin sürdürüldüğünü, 'ın hayatının bir filme konu edilmemesi yönündeki iradesine rağmen dava konusu filmin çekilmesi ve yayınlanmasının davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunu, filmde davacıların hayatlarına da yer verildiğini, buna yönelik rızalarının olmadığını, filmin izlenme oranını yükseltmek adına gerçek olmayan magazinsel ve kurgu sahnelere yer verildiğini, müvekkilleri tarafından İstanbul 22. Noterliği nezdinde düzenlenen 10.06.2021 tarihli ve 01963 yevmiye numaralı ihtarname ile filmin çekimlerine rızalarının olmadığının davalılara bildirildiğini, ancak cevabi olarak gönderilen 15.06.2021 tarihli ihtarnamede çekimlere devam edileceğinin müvekkillerine bildirildiğini belirterek 4721 sayılı Türk Medeni Kanun'unun 24 ve 25 inci maddelerine dayanılarak davacıların rızası olmaksızın dava konusu filmin çekilmesinin, yayınlanmasının ve filme ait ses, görüntü ve videoların kamuoyu ile paylaşılmasının davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun tespiti ile davalıların bu amaca yönelik eylemlerine son verilmesi, " isimli sinema filmine ait tüm içeriklerin yazılı, sözlü ve görsel medya araçları ile kamuoyu ile paylaşılmasının ve filmin çekimlerinin tedbiren durdurulması, filmin çekimlerinin tamamlanması ve yayınlanmasının kişilik haklarını ihlal etme tehlikesi bulunduğundan filmin çekimlerinin tamamlanmasının ve yayınlanmasının önlenmesi, verilecek kararın 4721 sayılı TMK 25/2 gereğince yayınlanması isteminde bulunmuştur. II. CEVAP Davalılar vekili cevap dilekçesinde; dava konusu sinema filmi Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında eser niteliğinde olduğundan görevli mahkemenin Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi olduğunu, filmin Prof. Dr. tarafından kaleme alınan " isimli kitaptan uyarlanacağını, merhumun bu kitabın yayınlanmasına yönelik rızasının olduğu değerlendirildiğinde filme yönelik de muvafakatinin olduğu hususunun kabul edilmesi gerektiğini, davalılar eser sahibi olmadığından kendilerine husumet yöneltilemeyeceğini, ölümle kişilik hakkı sona erdiğinden davacıların bu davayı açamayacaklarını, aktif ve pasif husumet bulunmadığını, film projesi henüz senaryo aşamasında olduğundan davacılar tarafından varsayımlara dayalı olarak eldeki davanın açıldığını, filmin henüz vücut bulmadığını, senaryonun alenileştirilmemesi için dosyada gizlilik kararı verilmesi gerektiğini, Prof. Dr. tarafından kaleme alınan "" isimli kitabın sinemaya uyarlanması için adı geçen yazar tarafından yazılı muvafakat verildiğini, filmde davacıların kişilik haklarını ihlal eden sahnelere, söz ve ifadelere yer verilmediğini, açılan davanın haksız olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile talebin dayanağını oluşturan Türk Medeni Kanunu'nun 24 üncü maddesi kapsamında dosya arasına sunulan fragman, taslak senaryo, yazılı ve görsel medya yolu ile yapılan filmin tanıtımına ilişkin tüm belgeler incelendiğinde, davaya konu" isimli filmin, merhum sanatçı 'ın hayat hikayesini konu edindiği, davalılar tarafından dosyaya sunulan filmden kesitler ile oyuncu tanıtım videosu incelendiğinde merhumun hayatı ile birlikte merhumun mirasçıları olan davacılara da bir karakter olarak filmde yer verildiği; bu bağlamda, davacıların filmin çekimlerine rızalarının bulunmadığı, unutulma hakkı kapsamında merhumun ve dolayısıyla mirasçıları olan davacıların da istemeyeceği olay ve olguların filmde gösterilmesinin davacıların kişilik haklarına zarar verici nitelikte olduğu, davacıların tedbir talebi bakımından yapılan incelemede; filmin davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğuna ilişkin tespit göz önüne alındığında filmin vizyona girmesi halinde davanın konusuz kalacağı, Türk Medeni Kanunu'nun 25 inci maddesi gereğince saldırının tespiti halinde saldırıya uğrayanların saldırının durdurulması talebinde bulunabileceği hükme bağlanmakla çekilen filme ilişkin film fragman ve görüntülerin hakimin müdahalesi yoluyla tedbiren durdurulmasına karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile " adlı filmin çekilmesi, yayınlanması, filme ait görüntülerin, videoların ve seslerin kamuoyu ile paylaşılması hususunun davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun tespitine, davacıların tedbir talebinin kabulü ile "" adlı filmin bu ad veya başka ad altında sinemalarda her türlü yazılı, basılı ve görsel medyada yayınlanması ve sinemalarda vizyona girmesinin ihtiyati tedbir yolu ile önlenmesine, " isimli sinema filmine ait fragman dahil tüm içeriklerin yazılı, sözlü ve görsel medya araçları ile kamuoyu ile paylaşılmasının ihtiyati tedbir yolu ile önlenmesine, " isimli sinema filmine ait çekimlerin durdurulmasına ilişkin talep hakkında filmin çekimlerinin tamamlandığı gerekçesi ile karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalılar vekili istinaf dilekçesinde; filmde 'ın sanat hayatı üzerinde durulduğunu, davacıların adlarının senaryoda geçmediğini, davacıların eldeki davayı açmakta hukuki yararlarının olmadığını, kararın HMK'nın 297 nci maddesine aykırı olarak gerekçesiz olduğunu, mahkeme kararında filmde yer alan hangi sahnelerin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun gerekçelendirilmediğini, senaryonun taslak halinde olduğunun belirtildiğini yani incelenen senaryonun filmin son hali olmadığını, gerekçede belirtilen unutulma hakkının dosya kapsamına uygun olmadığını, verilen kararın sanatsal ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu, merhumun rızası doğrultusunda kaleme alınan kitaptan uyarlanarak filmin senaryosunun oluşturulduğunu, Türk Medeni Kanunu'nun 24 üncü maddesi kapsamında üstün kamu yararı bulunması nedeniyle kişilik haklarına saldırı olmadığını, verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu belirtmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile eldeki davanının hayat hikayesini konu edinen "" isimli filmin çekilmesi ve yayınlamasının davacıların ve merhumun kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun tespiti, film çekimlerinin tedbiren durdurulması ve yayınlanmasının önlenmesi istemine ilişkin olduğu, davaya konu filmin bazı kesitlerinin davacıların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği, somut olayda haksız fiil koşullarının oluştuğu, İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesi ile davalılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalılar vekili temyiz dilekçesinde; husumet itirazları değerlendirilmeden karar verildiğini, davaya konu sinema filminin eser işletme belgesi Kültür Bakanlığı tarafından henüz düzenlenmediğinden davalılara husumet düşmeyeceğini, tanık dinletme taleplerinin hukuka aykırı olarak reddedildiğini, tanıkları arasında bulunan 'ın konu ile ilgili ifadesinin dosyaya katkı sağlayacağı hususunun gözetilmediğini, kitap, film ve senaryo üzerinde bilirkişi incelemesi yapılması yönündeki taleplerinin hukuka aykırı olarak kabul edilmediğini, kararın gerekçesiz olduğunu, gerekçede belirtilen unutulma hakkının dosya kapsamına uygun olmadığını, eldeki davanın İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinin 2022/41 Esas sayılı dosya ile birleştirilmesi gerektiğini, davacıların kişilik haklarına saldırı olmadığından verilen kararın hatalı olduğunu, merhumun rızası doğrultusunda kaleme alınan kitaptan uyarlanarak filmin senaryosunun oluşturulduğunu, sanatçının hayatından bahsedilirken eşi ve çocukları olan davacılardan bahsedilmemesinin mümkün olmadığını, eski dönemlerde önde gelen tüm sanatçıların sahne aldığı yerlerin pavyon/gazino olarak nitelendirildiğini, yönünden kişilik haklarına saldırı olmadığını, talep olmamasına rağmen mahkemenin filmin vizyona girmesini engellediğini, kararın orantısız olduğunu belirtmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; ın hayat hikayesini konu edinen "" isimli sinema filminin mirasçıları olan davacıların rızaları dışında çekilmesi, yayınlanması ve bu filme ait görüntü, ses ve video içeriklerinin kamuoyu ile paylaşılmasının davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu hususunun tespiti, davalıların bu amaca yönelik eylemlerine son verilmesi, filmin çekimlerinin tamamlanması ve yayınlanmasının önlenmesi, sinema filmine ait tüm içeriklerin yazılı, sözlü ve görsel medya araçları ile kamuoyu ile paylaşılmasının tedbiren durdurulması, verilecek kararın yayınlanması istemlerine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 20, 26 ve 27 nci maddeleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10 uncu maddesi. 3. Değerlendirme Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 20 nci maddesi şöyledir: "Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz." Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 26 ncı maddesi şöyledir: "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. ... Bu hürriyetlerin kullanılması, ... başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının ... korunması ... amaçlarıyla sınırlanabilir...." Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 27 nci maddesi şöyledir: "Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 10 uncu maddesi şöyledir: "1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar... 2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda (...) ahlakın (...) korunması (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir." Türk Medeni Kanunu’nun 24 üncü maddesi şöyledir: “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Türk Medeni Kanunu’nun 25 inci maddesi şöyledir: "Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardandır. AİHM, ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında ifade özgürlüğünün toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini teşkil ettiğini yinelemektedir. AİHM'e göre Sözleşme'nin 10 uncu maddesinin ikinci paragrafı saklı tutulmak üzere ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız ya da ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bu, yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. AİHM, Sözleşme'nin 10 uncu maddesinde güvence altına alınan bu hakkın bazı istisnalara tabi olduğunu ancak bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın sınırlandırılmasının ikna edici olması gerektiğini vurgulamıştır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Handyside/Birleşik Krallık [GK], B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 49; Von Hannover/Almanya (No. 2) [BD], B. No: 40660/08, 60641/08, 7/2/2012, § 101). AİHM, 10 uncu maddenin -özellikle bilgi ve fikir edinme ve yayma özgürlüğü kapsamında- sanatsal ifade özgürlüğünü de içerdiğine ve bu durumun her tür kültürel, siyasi ve sosyal bilgi ve fikrin değiş-tokuşuna katılma fırsatı yarattığına dikkat çekmektedir. AİHM sanat eserleri yaratan, dağıtan veya sergileyen kişilerin fikir ve görüşlerin yayılmasına katkıda bulunduklarını, bunun da demokratik bir toplum için büyük önem taşıdığını vurgulamıştır. Bu aşamada, yarışan temel hak ve özgürlüklerden kişilik haklarının (şeref ve itibarın korunmasını isteme hakkı) korunması ile sanatsal ifade özgürlüğü arasında adil bir dengenin kurulması gerektiğini belirtmek gerekir. Sanatsal ifade özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Somut uyuşmazlıkta unutulma hakkının da irdelenmesi gerekir. Unutulma hakkı; üstün bir kamu yararı olmadığı sürece, dijital hafızada yer alan geçmişte yaşanılan olumsuz olayların bir süre sonra unutulmasını, başkalarının bilmesini istemediği kişisel verilerin silinmesini ve yayılmasının önlemesini isteme hakkı olarak ifade edilebilir. Bu hak bir yandan kişiye “geçmişini kontrol etme”, “belirli hususların geçmişinden silinmesini ve hatırlanmamayı isteme hakkı” sağladığı gibi, diğer yandan muhataplarına kişi hakkındaki bir kısım bilgilerin üçüncü kişilerin kullanmamasını veya üçüncü kişilerin hatırlamamasına yönelik önlenmeleri alma yükümlülüğü yükler. Bu hakkın; bireylerin fotoğraf, internet günlüğü gibi kendileri hakkındaki içerikleri silmek için üçüncü şahısları zorlamayı içermesinin yanında geçmişteki cezalarına ilişkin bilgilerin veya haklarında olumsuz yorumlara neden olabilecek bilgi ve fotoğraflarının kaldırılmasını isteme hakkını tanıdığı kabul edilmektedir. Diğer taraftan bu hak, bireyin geçmişindeki belirli yönlerinin mümkün olmayacak biçimde hatırlanmaması için önlemler alınmasını gerektirmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 8 inci maddesinde yer alan özel yaşama saygı hakkı altında korunan “mahremiyet hakkı”nın, bireyin kendisi hakkındaki bilgileri kontrol edebilmesi şeklindeki hukuki çıkarlarını da içerdiği ifade edilmektedir. Zira bireyin kendisine ait herhangi bir bilginin, kendi rızası olmaksızın açıklanmaması, yayılmaması ve bu bilgilere başkalarının ulaşamaması kısacası kişisel verilerinin mahrem kalması konusunda hukuki menfaati bulunmaktadır. , Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Özel Yaşamın Korunması, Beta Yayınları, İstanbul 2011, s.182) Kişiye unutulma hakkının sağlanması ile birlikte özel hayatının gizliliği korunmuş olacaktır. Önümüze gelen sorunun temelinde unutulma hakkı ve kişilik hakkının korunması ile bilim ve sanat hürriyetinin birbiri karşısında sınırlarının belirlenmesi de yatmaktadır. Sorunun çözümünde dikkat edilmesi gereken husus, sanatsal ifade özgürlüğü ile bireyin temel hakları arasında adil bir dengenin kurulmasıdır. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, 25.09.2012 tarihinde vefat eden merhum sanatçı 'ın hayat hikayesinin konu edildiği "" isimli sinema filminin çekilmesine ve yayınlanmasına mirasçıları olan davacıların rızalarının bulunmadığı, dosya arasına alınan Kültür Turizm Bakanlığı İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü tarafından davalı İstanbul Sinemacılık Film Yapım Turizm Ticaret Ltd Şti adına tescil edilen senaryonun tamamı okunduğunda filmde mirasçıları olan davacılara da yer verildiği, film çekimleri devam ederken davacılar tarafından İstanbul 22. Noterliği nezdinde düzenlenen 10.06.2021 tarihli ve 01963 yevmiye numaralı ihtarname ile filmin çekimlerine rızalarının olmadığının davalılara bildirildiği, çekimler öncesinde de bu konuda rızalarının olmadığı hususunun davalı tarafça bilindiği anlaşılmakatdır. Davalı tarafça yapılan savunma, merhum n sağlığında Prof. Dr. tarafından kaleme alınan , " adlı kitabın dava konusu filme uyarlandığı noktasında toplanmaktadır. Dava dışı ın kitapta bulunan bilgilerin tamamının yapımcı tarafından filmde kullanılmasına izin verdiğine dair devir ve taahhütname bulunduğu, merhumun bilgisi dahilinde kitabın yayınlandığı anlaşılmakla, dava konusu Kültür Turizm Bakanlığı İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü tarafından tescil edilen dava konusu film senaryosunun, dosya arasında bulunan iki ciltten oluşan kitaptan uyarlanıp uyarlanmadığı bu anlamda savunmanın yerinde olup olmadığı irdelenmelidir. 'ın sağlığında eserlerinin bir araya getirilmesi adına yazılması ve yayınlanmasına rıza gösterdiği Prof. Dr. tarafından kaleme alınan "l," adlı kitabın tamamı incelendiğinde; eserleri, notalar, Bozlak Kültürü, Abdallık Geleneği üzerine bu anlamda sanat hayatına dair bir eser olduğu,'ın hayat hikayesine ise kısa ve kurgulamalardan uzak şekilde yer verildiği ancak bu noktada kitaptan uyarlandığı savunulan film senaryosu incelendiğinde ise ile beraber davacıların aile, özel yaşamlarına saygı, mahremiyet ve unutulma hakkına zarar verecek nitelikte ve gerçek olmayan kurgu niteliğinde sahnelere yer verildiği, kitapta merhumun özel hayatına dair ifade edilen bilgilerle filmin senaryosunun birbiri ile örtüşmediği ki davacılar tarafından dosyaya sunulan ın röportajı izlendiğinde; merhumun, kitapta sanat hayatı, nota ve eserlerinin kaleme alınmasına dair yazara muvafakat verdiği anlaşılmıştır. Bu noktada yukarıda açıklanan Türk Medeni Kanunu’nun 24 üncü maddesi irdelendiğinde, kişilik hakkı zedelenen davacıların rızası bulunmadığına göre filmin çekilmesine ilişkin daha üstün nitelikte kamusal yarar bulunup bulunmadığı -çatışan değerler dengesinde- değerlendirilmelidir. Merhumın sağlığında ve ölümünden sonra toplumdaki rolü değerlendirildiğinde eserleri ile kamuoyunda bilinen ve tanınan bir sanatçı olduğu, kendisinin ve davacıların özel hayatlarına dair sahneler içeren filmin yapılmasında ve yayınlanmasında üstün tutulması gereken bir kamu yararının bulunmadığı, toplumda değer görmüş bu itibarının zedelenmesine yol açabilecek kurgulama sahnelerle davacıların kişilik haklarının zarar gördüğü, somut olayda çatışan değerlerden aile hayatı ile özel yaşama saygı, mahremiyet ve unutulma hakkına üstünlük tanınması gerektiği tespit edilmekle verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu anlaşılmıştır. Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere, eldeki davanın kişilik haklarına saldırı iddiasına dayalı açıldığı bu nedenle Asliye Hukuk Mahkemelerinin görevli olduğu, İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinin 2022/41 Esas sayılı dava dosyasının dava konusu filmin telif hakları ile ilgili olduğu, sonucunun eldeki davayı etkilemeyeceği, yukarıda yapılan açıklamalara göre temyizen incelenen kararın usul ve kanuna uygun olup davalılar vekili tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenlerin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediği anlaşılmıştır. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalılar vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davalılara yükletilmesine, 17.100,00 TL vekalet ücretinin davalılardan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacı ...'a verilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 28.12.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2019/537 E., 2022/573 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49.
Hukuk Genel Kurulu         2019/537 E.  ,  2022/573 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yürütürken yaptığı bir soruşturma nedeniyle davalılar tarafından yapılan haberler ile asılsız ve çirkin ithamlara maruz bırakıldığını, davalıların 01.09.2009 tarihli haberle müvekkilini okuyucularına karalamaya yönelik yaklaşım sergilediklerini, müvekkilinin kamuoyu nezdinde küçük düşürüldüğünü ve husumete maruz bırakıldığını, mesleki itibarının zedelendiğini ileri sürerek 50.000TL manevi tazminatın yayım tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, kararın en yüksek tirajlı üç ulusal gazetede yayımlanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; davalı ...’ın taraf sıfatının bulunmadığını, esasa ilişkin olarak da dava konusu haberde Adalet Bakanlığı müfettişlerinin yürüttüğü soruşturma konularından başka iddiaların davacıya karşı ileri sürülmediğini, haberde kamu yararının bulunduğunu, haberin güncel olduğunu ve davacının kişilik haklarına herhangi bir saldırı içermediğini, basın özgürlüğü sınırları içerisinde kaldığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.10.2011 tarihli ve 2010/392 E., 2011/388 K. sayılı kararı ile; yayımlanan haber başlığında davacının illegal savcı olduğunun belirtildiği, henüz karara bağlanmayan soruşturma ve davalardaki iddiaların gerçekmiş gibi kanaat uyandıracak şekilde dile getirildiği, bu durumun davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu gerekçesiyle 5.000TL manevi tazminatın yayın tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 24.06.2015 tarihli ve 2014/11671 E., 2015/8466 K. sayılı kararı ile; “….Dava konusu, "Adalet Bakanlığı müfettişleri, Ergenekon'da inceleme kapsamına alınınca İsmailağa Cemaati'ni hedef alan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısının Usulsüzlüklerini ortaya çıkardı. Savcı ..., 16 ili kapsayan soruşturmayı tam 2 yıl bakanlıktan gizledi. Cihaner, İllegal soruşturmayı teamüllere aykırı olarak kendisi yürüttü. Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığının yetkilerini gaspetti...." şeklindeki ifadelerin yer aldığı haberin davacının Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yaptığı sırada yürüttüğü bir kısım soruşturmalarda usulsüzlük yaptığı iddiasıyla hakkında Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından başlatılan soruşturma nedeniyle müfettiş raporuna atıf yapılmak suretiyle yapıldığı anlaşılmaktadır. Şu durumda, dava konusu haberin yayın tarihinde görünür gerçeğe uygun bulunduğu, basın özgürlüğü sınırları içinde kaldığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temelini oluşturduğu, toplumu sarsan ve şoka uğratan fikirler açısından da geçerli bulunduğu görüşü ile haberin okuyucunun ilgisini çekmesi için çarpıcı bir başlığın kullanıldığı hususu gözönüne alındığında hukuka aykırılıktan ve davacının kişilik haklarına saldırıdan söz edilemez. Yerel mahkemece açıklanan olgular gözetilerek dava ve birleşen davalardaki istemin tümden reddine karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçeyle yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle bozma nedenine göre sair yönler incelenmeksizin hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı: 9. Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.12.2016 tarihli ve 2016/234 E., 2016/317 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu gazetenin 01.09.2009 tarihli sayısında yayımlanan davacı ile ilgili haber içeriğinin yayın tarihinde görünür gerçekliğe uygun olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre davacının kişilik haklarına saldırının bulunup bulunmadığı; diğer bir ifadeyle, davacı yararına manevi tazminata hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 14. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (BK m. 49, TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 17. Dava konusu yayımın yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı BK’nın 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. 18. Türk Medeni Kanunu’nun 24. ve Borçlar Kanunu’nun 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 19. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 20. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: 21. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. 22. Hâl böyle olunca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS/Sözleşme) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM/Mahkeme) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. 23. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. 24. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside/Birleşik Krallık, Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976, parag. 49). 25. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, Başvuru No: 35839/97, 22.02.2005). 26. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. 27. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: i. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukukî normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, Başvuru No: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, Başvuru No: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20.10.2009). ii. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, Osman/ Nalbant, Atilla: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). iii. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: AİHM ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, Başvuru No: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, Başvuru No: 13585/88, 26.11.1991). 28. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 16.06.2020 tarihli ve 2017/4-1349 E., 2020/407 K., 23.06.2020 tarihli ve 2017/4-1406 E., 2020/449 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 29. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü, kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside, parag. 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131). 30. O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkemeye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59). 31. Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38). 32. Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979). 33. Öte yandan demokratik bir toplumun hayat mekanizmalarından olan yargı sisteminin işleyişine ilişkin konular kamusal menfaatlerin alanında kalır. Bu kapsamda yargının toplum için özel rolü dikkate alınmalıdır. Adaletin garantörü olan ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlette hayati bir işlev gören yargı, görevlerini başarıyla yapabilmek için kamu güvenine ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle bu güveni ciddi bir şekilde zarara uğratabilecek temelsiz saldırılara karşı özellikle yargıçların kendilerini hedef alan eleştirilere karşı cevap vermelerine engel olan bir sağduyuya sahip olma yükümlülükleri göz önünde bulundurulduğunda korumak gerekebilir. Ancak temelsiz ve ağır biçimde yaralayıcı saldırılar bir kenara bırakılırsa yargı görevlileri de kabul edilebilir sınırlar içindeki eleştirilere sadece teorik ve genel olarak değil şahsen de konu olabilirler. Bu kişilerin görevlerini ifa ederken kendilerine yönelik kabul edilebilir eleştirinin sınırları sıradan bir vatandaşa kıyasla daha geniştir (Morice/Fransa, Başvuru No: 29369/10, 23.04.2015). 34. Adalet sisteminin düzgün işlemesi için görev yapan kamu görevlileri olan hâkim ve savcılarla yüksek mahkeme üyeleri de diğer kamu görevlileri gibi kamunun güvenine sahip olmalıdırlar (benzer bir karar için bkz. Saday/Türkiye, B.No: 32458/96, 30.03.200). Bu sebeple adalet sisteminde görev alan hâkim ve savcılarla birlikte diğer yargı çalışanlarını asılsız suçlamalardan korumak Devletin görevlerindendir. Demokratik bir toplumda, bireylere, yargı sistemi ve ona dâhil olan kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu eleştirilerin kişilerin şeref ve itibarlarının korunmasını isteme haklarını ihlal eder boyuta ulaşmaması gerekir (Anayasa Mahkemesi, Emin Aydın, B.No: 2013/3178, 25.06.2015). 35. Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; Anayasa’nın “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. 36. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinde; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır. 37. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. 38. Bunun gereği olarak basın; haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir. 39. Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa’da düşünce ve kanaat hürriyeti (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır. 40. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayınlarda gerek Anayasa’nın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. 41. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır. 42. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaç ile kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayının hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayın yapmak hukuka aykırıdır. 43. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki; basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayının haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayının hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayın bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.04.2019 tarihli ve 2017/4-1414 E., 2019/464 K.; 10.12.2019 tarihli ve 2017/4-1833 E., 2019/1333 K. sayılı kararları). 44. Önemle vurgulanmalıdır ki yayınlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. 45. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. 46. Haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar. 47. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki, basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. 48. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması BK’nın 49. (TBK’nın 58.) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. 49. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ile birlikte somut olay incelendiğinde; davalı şirkete ait Yeni Şafak Gazetesi’nin 01.09.2009 tarihli sayısında Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapmakta olan davacı hakkında, Adalet müfettişleri tarafından yürütülen inceleme ve soruşturma konularının haber yapıldığı anlaşılmaktadır. 50. Haberin davacı hakkında yürütülmekte olan soruşturma sebebiyle hazırlanan müfettiş raporuna dayanmasından dolayı güncel olduğu ve kamu yararı bulunduğu, ancak raporun gizli olması sebebiyle bu şekilde haber yapılmasının yasal olmadığı, zira rapor tarihi 17.07.2009 olup, bu rapora dayanılarak davacı hakkında Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünce verilen kovuşturma izni “olur” tarihinin 23.10.2009 (haber tarihi sonrası) olduğu, haberin gazetenin birinci ve on ikinci sayfalarında yer aldığı, ilk sayfadaki haberin “İllegal Savcı” başlığı ile verildiği, basın özgürlüğü kapsamında haberlerde çarpıcı başlık kullanılması mümkün ise de, haber tarihinde Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapmakta olan davacı hakkında gazetenin ilk sayfasında fotoğrafına da yer verilmek suretiyle kullanılan bu başlık ile haberdeki öz ve biçim arasındaki dengenin de bozulduğu, böylelikle hukuka aykırılık unsurunun gerçekleştiği ve basın özgürlüğü sınırlarının aşıldığı sonucuna ulaşılmıştır. 51. Hâl böyle olunca; ilk derece mahkemesince yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir. 52. Ayrıca eldeki dosyada birleşen başka bir dava bulunmamasına rağmen, Özel Daire bozma kararında “dava ve birleşen davalardaki istemin tümden reddine karar verilmesi” şeklinde bir ibareye yer verilmiş ise de bu ibarenin maddi hataya dayalı olduğu açıktır. 53. Direnme kararı usul ve yasaya uygun olmakla birlikte, Özel Dairece davalıların diğer temyiz itirazları yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme uygun olduğundan, davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, Ancak karar düzeltme yolunun açık olması nedeniyle öncelikle mahkemesince Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararının taraflara tebliği ile taraflarca karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise mahkemesince doğrudan YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile eklenen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi gereğince uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme açık olmak üzere, 19.04.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2019/216 E., 2022/592 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasa'nın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanunu'nun 24. ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur.
Hukuk Genel Kurulu         2019/216 E.  ,  2022/592 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Karşıyaka 7. Asliye Ceza Mahkemesinde hâkim olarak görev yaptığını, 12.10.2014 tarihinde yapılan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyeliği seçimlerine katılmak için adli yargı tarafından seçilecek üyeler arasından aday olduğunu, adaylığının açıkça Yargıçlar ve Savcılar Birliği (Yar-Sav) ve Yargıçlar Sendikası tarafından desteklendiğini, Sabah Gazetesinin 01.10.2014 tarihli nüshasında davalı ... tarafından manşetten ve 16. sayfasından kaleme alınan haberde müvekkilinin "Paralel Yapı" olarak tanımlanan yasa dışı oluşumun adayı olduğu ve bu yapı tarafından desteklendiği şeklinde haber yapıldığını, haberin ayrıca davalı gazetenin internet sayfasında da yayımlandığını, haber nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarının ağır şekilde zedelendiğini ileri sürerek 40.000TL manevi tazminatın yayın tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar Cevabı: 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; dava konusu haberin kamuoyu tarafından takip edilen bir konu olmasından dolayı müvekkilleri tarafından haber konusu yapıldığını, davacıya yönelik hiçbir ithamda bulunulmadığını, haberin veriliş şekliyle öz ile biçim arasındaki dengenin korunduğunu, davacının aynı haber ile ilgili içeriğin yayından kaldırılması ile erişimin engellenmesi taleplerinin reddedildiğini, davacıyı küçük düşürecek bir sözcük kullanılmadığını, manevi tazminat isteme koşullarının oluşmadığını ve talep edilen tazminat miktarının da fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.09.2015 tarihli ve 2015/84 E., 2015/399 K. sayılı kararı ile; davalılardan ... tarafından kaleme alınan ve Sabah Gazetesinin 01.10.2014 tarihli nüshasında yayımlanan "İşte Paralelin HSYK adayları" başlıklı haberde davacının açıkça ismi ile fotoğrafına yer verildiği, davacının “Yarsav” adayı olduğu davalı tarafça bilindiği hâlde herhangi bir delil veya belgeye dayanmaksızın adaylar arasında davacı aleyhine olumsuz bir algı oluşturmak ve onu yıpratmak amacı ile kötü niyetli bir şekilde davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu, yazının haber vermek amaçlı sayılamayacağı gerekçesiyle 7.500TL manevi tazminatın haber tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 09/11/2017 tarihli ve 2016/1285 E., 2017/7039 K. sayılı kararı ile; ‘‘…Basın özgürlüğü, Anayasa'nın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasa'nın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanunu'nun 24. ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Davaya konu yayını bir bütün olarak değerlendirildiğinde, güncel olduğu, toplumun bilgi edinme, basının haber verme hakkı kapsamında kaldığı, özle biçim arasındaki dengenin bozulmadığı, davacının kişilik haklarına saldırı amacı taşımadığı anlaşıldığından istemin tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile davalıların sorumluluğuna karar verilmesi doğru görülmemiş ve hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir…’’ gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.05.2018 tarihli ve 2018/63 E., 2018/185 K. sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Sabah Gazetesinin 01.10.2014 tarihli nüshasının birinci sayfasında manşette yayımlanan “İşte Paralel’in HSYK Adayları” başlıklı haber ile 16. sayfasında yayımlanan “Paralelden HSYK için Truva taktiği” başlıklı haberin davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığı, buradan varılacak sonuca göre davalıların manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 14. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 17. Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. 18. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 19. Görüldüğü üzere TBK'nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 20. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: 21. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. 22. Hâl böyle olunca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS/Sözleşme) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşmenin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM/Mahkeme) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. 23. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. 24. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside/Birleşik Krallık/Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976/parag. 49). 25. AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, Başvuru No: 35839/97, 22.02.2005). 26. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. 27. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlâl edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: i. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukukî normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, Başvuru No: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, Başvuru No: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20.10.2009). ii. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “…bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, Osman/ Nalbant, A.: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). iii. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: AİHM ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, Başvuru No: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, Başvuru No: 13585/88, 26.11.1991). 28. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 16.06.2020 tarihli ve 2017/4-1349 E., 2020/407 K.; 23.06.2020 tarihli ve 2017/4-1406 E., 2020/449 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 29. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü, kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside, parag. 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131). 30. O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkemeye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59). 31. Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38). 32. Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979). 33. Öte yandan demokratik bir toplumun hayat mekanizmalarından olan yargı sisteminin işleyişine ilişkin konular kamusal menfaatlerin alanında kalır. Bu kapsamda yargının toplum için özel rolü dikkate alınmalıdır. Adaletin garantörü olan ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlette hayati bir işlev gören yargı, görevlerini başarıyla yapabilmek için kamu güvenine ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle bu güveni ciddi bir şekilde zarara uğratabilecek temelsiz saldırılara karşı -özellikle yargıçların kendilerini hedef alan eleştirilere karşı cevap vermelerine engel olan bir sağduyuya sahip olma yükümlülükleri göz önünde bulundurulduğunda- korumak gerekebilir. Ancak -temelsiz ve ağır biçimde yaralayıcı saldırılar bir kenara bırakılırsa- yargı görevlileri de kabul edilebilir sınırlar içindeki eleştirilere sadece teorik ve genel olarak değil şahsen de konu olabilirler. Bu kişilerin görevlerini ifa ederken kendilerine yönelik kabul edilebilir eleştirinin sınırları sıradan bir vatandaşa kıyasla daha geniştir (Morice/Fransa, Başvuru No: 29369/10, 23.04.2015). 34. Adalet sisteminin düzgün işlemesi için görev yapan kamu görevlileri olan hâkim ve savcılarla yüksek mahkeme üyeleri de diğer kamu görevlileri gibi kamunun güvenine sahip olmalıdırlar (benzer bir karar için bkz. Saday/Türkiye, B.No: 32458/96, 30.03.200). Bu sebeple adalet sisteminde görev alan hâkim ve savcılarla birlikte diğer yargı çalışanlarını asılsız suçlamalardan korumak Devletin görevlerindendir. Demokratik bir toplumda, bireylere, yargı sistemi ve ona dâhil olan kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu eleştirilerin kişilerin şeref ve itibarlarının korunmasını isteme haklarını ihlâl eder boyuta ulaşmaması gerekir (Anayasa Mahkemesi, Emin Aydın, B.No: 2013/3178, 25.06.2015). 35. Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; Anayasa’nın “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. 36. 5187 sayılı Kanun’un 3. maddesinde; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır. 37. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. 38. Bunun gereği olarak basın; haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir. 39. Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa’da düşünce ve kanaat hürriyeti (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır. 40. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayınlarda gerek Anayasa’nın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. 41. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır. 42. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaç ile kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayının hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayın yapmak hukuka aykırıdır. 43. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki; basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayının haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayının hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayın bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.04.2019 tarihli ve 2017/4-1414 E., 2019/464 K.; 10.12.2019 tarihli ve 2017/4-1833 E., 2019/1333 K. sayılı kararları). 44. Önemle vurgulanmalıdır ki yayınlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. 45. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. 46. Haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar. 47. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki, basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayımdaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. 48. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması Türk Borçlar Kanunu'nun 58. maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. 49. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davalı şirkete ait Sabah Gazetesinin 01.10.2014 tarihli sayısının ilk sayfasındaki “İşte Paralel’in HSYK Adayları” ve on altıncı sayfasındaki “Paralelden HSYK için Truva taktiği” başlıkları ile hâkim olan davacı hakkında haber yapıldığı anlaşılmaktadır. 50. Dava konusu haber bir bütün olarak değerlendirildiğinde; haberin güncel ve görünür gerçeğe uygun olduğu, toplumun bilgi edinme, basının haber verme hakkı kapsamında kaldığı, öz ve biçim arasındaki dengenin bozulmadığı, başlık çarpıcı da olsa davacının kişilik haklarına bir saldırı bulunmadığı sonucuna varılarak davalıların tazminat ile sorumlu tutulması yerinde görülmemiştir. 51. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; haberin görünür gerçekliğe uygun olmadığı, öz ve biçim arasındaki dengenin bozulduğu, bu nedenle haberde hukuka aykırılık unsurunun gerçekleştiği, direnme kararının yerinde olduğu ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 52. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki bilgi, belge ve delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 53. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen geçici 3. maddeye göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 21.04.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2022/506 E., 2022/1422 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasa'nın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanunu'nun 24. ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur.
Hukuk Genel Kurulu         2022/506 E.  ,  2022/1422 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Karşıyaka 7. Asliye Ceza Mahkemesinde hâkim olarak görev yaptığını, 12.10.2014 tarihinde yapılan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyeliği seçimlerine katılmak için adli yargı tarafından seçilecek üyeler arasından aday olduğunu, adaylığının Yargıçlar ve Savcılar Birliği (Yar-Sav) ve Yargıçlar Sendikası tarafından desteklendiğini, Sabah Gazetesinin 26.08.2014 tarihli nüshasında davalı ... tarafından kaleme alınan ve gazetenin internet sayfasında da yayınlanan “HSYK Seçimleri” başlıklı yazıda "Bu yapının karşısında ise YARSAV Cemaat Ortaklığı var. Daha çok “ulusalcı” sol eksenli isimlerden oluşan YARSAV’la cemaatin seçimlere ortak listeyle gireceği biliniyor. Bu listede cemaate yakınlığıyla bilinen İzmir Karşıyaka Hakimi ...,…. gibi isimlerin olması şaşırtıcı değil" ifadelerine yer verildiğini, bu iddiaların gerçek dışı ve iftira niteliğinde olduğunu, haberin görünür gerçekliğe uygun olmadığını, müvekkilinin kişilik haklarına ve meslek onuruna zarar verildiğini ileri sürerek 20.000TL manevi tazminatın yayın tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; dava konusu haberin kamuoyu tarafından takip edilen çok önemli bir konuyu içerdiğini, bu nedenle kamu yararı bulunduğunu, haberde davacı ile benzer şekilde ismi geçen diğer hâkimlerin yaptıkları şikâyetlerinin takipsizlikle sonuçlandığını, haber ile ilgili içeriğin yayından kaldırılması ve erişimin engellenmesi talebinin reddedildiğini, davaya konu yayının kişisel değer yargısı aktarımı şeklinde bir değerlendirme yazısı olduğunu, davacıya karşı ithamda bulunulmadığını, öz ve biçim arasındaki dengenin bozulmadığını, manevi tazminat koşullarının oluşmadığını ve talep edilen tazminat miktarının da fahiş olduğunu belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.12.2015 tarihli ve 2015/83 E., 2015/560 K. sayılı kararı ile; hâkimlik mesleğini fiilen yürüten, her konuda tarafsız kalmak zorunda olan bir meslek mensubu hakkında kesin bilgi ve belge olmaksızın suç örgütü olarak tanımlanan bir yapı ile ilişkilendirilecek şekilde yazı yazılmasının yorum ve eleştiri sınırlarını aşar nitelikte olduğu, davacının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği, davacının meslektaşları ile arkadaş çevresinde çeşitli sorgulamalara maruz kaldığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 5.000TL manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 19.03.2018 tarihli ve 2016/5388 E., 2018/2038 K. sayılı kararı ile; “…Basın özgürlüğü, Anayasa'nın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasa'nın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanunu'nun 24. ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Davaya konu yayını bir bütün olarak değerlendirildiğinde, güncel olduğu, toplumun bilgi edinme, basının haber verme hakkı kapsamında kaldığı, özle biçim arasındaki dengenin bozulmadığı, davacının kişilik haklarına saldırı amacı taşımadığı anlaşıldığından istemin tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile davalıların sorumluluğuna karar verilmesi doğru görülmemiş ve hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir….” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Karşıyaka 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 31.10.2018 tarihli ve 2018/258 E., 2018/444 K. sayılı kararı ile; davacının cemaate yakınlığının bilindiğinin açıkça haber konusu yapılarak, davacının açıkça ismine ve görev bilgisine yer verilerek cemaatle ilişkilendirilmesine rağmen herhangi bir delil ve emarenin habere eklenmediği, bu durumda haberin kamu yararı niteliği taşımadığı, kişinin itibarını, yargı erkinin gücünü ve tarafsızlığını zedelediği, öz ve biçim arasında dengenin de sağlanmadığı, haber verme özgürlüğünün haber verme şekli ile özgürlük sınırlarını aştığı, davacının kişilik haklarının ve yargının tarafsızlığının basın özgürlüğü karşısında daha fazla korunması gerektiği, yapılan haberle davacının kişilik haklarının zarar gördüğü gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Sabah Gazetesinin 26.08.2014 tarihli nüshasında yayımlanan “HSYK seçimleri” başlıklı haberin davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığı, buradan varılacak sonuca göre davalıların manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. ÖN SORUN 12. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle; direnme kararının verildiği tarihte davalı şirket ile vekâlet ilişkisi sona eren ve diğer davalı ... ile davanın başından beri vekâlet ilişkisi kurulmamış olan Avukat ... Tuygun’a yapılan gerekçeli karar tebliğinin geçerli olup olmadığı, bu durumda davalı şirket adına 24.12.2020 tarihli vekâletname sunan ve dosyada diğer davalı yönünden davanın başından beri vekâletnamesi bulunan Avukat ...’ün yapılan tebliğ işlemini 21.12.2021 tarihinde tarafına yapılan gider avansı iadesi ile öğrendiğini ileri sürmesi karşısında 31.12.2021 tarihli temyiz dilekçesinin süresinde kabul edilip edilemeyeceği hususu ön sorun olarak tartışılıp değerlendirilmiştir. IV. GEREKÇE A- Ön Sorun Bakımından Yapılan Değerlendirme; 13. Direnme kararının verildiği tarihte Avukat ... 10.04.2008 tarihli vekâletname ile davalı ...’ün, 24.12.2020 tarihli vekâletname ile de davalı ...Ş.’nin vekilidir. Nitekim gerekçeli karar başlığında da davalılar vekili olarak bu kişiye yer verilmiştir. Buna rağmen direnme kararı önceden davalı ...Ş. vekili olarak görev yapan ancak vekâletname süresi sona erdiği için devam eden süreçte yargılamaya katılmayan bir başka avukata 01.12.2021 tarihinde tebliğ edilmiştir. Davalıların yetki sahibi vekili ise 31.12.2021 tarihinde temyiz isteminde bulunmuştur. 14. Davayı takip yetkisi bulunmayan avukata yapılan tebligatın geçersiz olduğu açıktır. Zira ortada muhatabına gönderilmiş bir tebligat bulunmamaktadır. 15. Yetkili vekilin gerekçeli direnme kararını öğrenme tarihi esas alınmak suretiyle temyiz talebinin süresinde olduğuna oy birliğiyle karar verilerek ön sorun aşılmış, işin esasının incelenmesine geçilmiştir. B-Uyuşmazlığın Esası Bakımından Yapılan Değerlendirme; 16. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 17. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 18. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 19. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 20. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 21. Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. 22. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 23. Görüldüğü üzere TBK'nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 24. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 25. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. 26. Hâl böyle olunca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS/Sözleşme) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşmenin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM/Mahkeme) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. 27. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin 1. fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. 28. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside/Birleşik Krallık/Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976/parag. 49). 29. AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, Başvuru No: 35839/97, 22.02.2005). 30. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. 31. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlâl edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: i. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukukî normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, Başvuru No: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, Başvuru No: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20.10.2009). ii. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “…bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, Osman/ Nalbant, A.: İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). iii. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: AİHM ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, Başvuru No: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, Başvuru No: 13585/88, 26.11.1991). 32. Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 16.06.2020 tarihli ve 2017/4-1349 E., 2020/407 K.; 23.06.2020 tarihli ve 2017/4-1406 E., 2020/449 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. 33. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü, kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside, parag. 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131). 34. O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkemeye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59). 35. Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38). 36. Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979). 37. Öte yandan demokratik bir toplumun hayat mekanizmalarından olan yargı sisteminin işleyişine ilişkin konular kamusal menfaatlerin alanında kalır. Bu kapsamda yargının toplum için özel rolü dikkate alınmalıdır. Adaletin garantörü olan ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlette hayati bir işlev gören yargı, görevlerini başarıyla yapabilmek için kamu güvenine ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle bu güveni ciddi bir şekilde zarara uğratabilecek temelsiz saldırılara karşı -özellikle yargıçların kendilerini hedef alan eleştirilere karşı cevap vermelerine engel olan bir sağduyuya sahip olma yükümlülükleri göz önünde bulundurulduğunda- korumak gerekebilir. Ancak -temelsiz ve ağır biçimde yaralayıcı saldırılar bir kenara bırakılırsa- yargı görevlileri de kabul edilebilir sınırlar içindeki eleştirilere sadece teorik ve genel olarak değil şahsen de konu olabilirler. Bu kişilerin görevlerini ifa ederken kendilerine yönelik kabul edilebilir eleştirinin sınırları sıradan bir vatandaşa kıyasla daha geniştir (Morice/Fransa, Başvuru No: 29369/10, 23.04.2015). 38. Adalet sisteminin düzgün işlemesi için görev yapan kamu görevlileri olan hâkim ve savcılarla yüksek mahkeme üyeleri de diğer kamu görevlileri gibi kamunun güvenine sahip olmalıdırlar (benzer bir karar için bkz. Saday/Türkiye, B.No: 32458/96, 30.03.200). Bu sebeple adalet sisteminde görev alan hâkim ve savcılarla birlikte diğer yargı çalışanlarını asılsız suçlamalardan korumak Devletin görevlerindendir. Demokratik bir toplumda, bireylere, yargı sistemi ve ona dâhil olan kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu eleştirilerin kişilerin şeref ve itibarlarının korunmasını isteme haklarını ihlâl eder boyuta ulaşmaması gerekir (Anayasa Mahkemesi, Emin Aydın, B.No: 2013/3178, 25.06.2015). 39. Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; Anayasa’nın “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. 40. 5187 sayılı Kanun’un 3. maddesinde; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır. 41. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. 42. Bunun gereği olarak basın; haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir. 43. Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa’da düşünce ve kanaat hürriyeti (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır. 44. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayınlarda gerek Anayasa’nın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. 45. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır. 46. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaç ile kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayının hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayın yapmak hukuka aykırıdır. 47. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki; basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayının haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayının hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayın bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.04.2019 tarihli ve 2017/4-1414 E., 2019/464 K.; 10.12.2019 tarihli ve 2017/4-1833 E., 2019/1333 K. sayılı kararları). 48. Önemle vurgulanmalıdır ki yayınlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. 49. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. 50. Haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar. 51. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki, basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayımdaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. 52. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması TBK’nın 58. maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. 53. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davalı şirkete ait Sabah Gazetesinin 26.08.2014 tarihli sayısında köşe yazarı diğer davalı ...’ün kaleme aldığı “HSYK seçimleri” başlıklı yazıda, davacının da içinde bulunduğu bir kısım hâkim hakkında haber yapıldığı anlaşılmaktadır. 54. Dava konusu haber 12.10.2014 tarihinde yapılan ve davacının da adli yargıdan aday olarak katıldığı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimlerine ilişkin olup bu kapsamda kamu yararı bulunduğu, güncel ve görünür gerçeğe uygun olduğu, öz ile biçim arasındaki dengenin bozulmadığı, böylelikle hukuka aykırılık unsurunun gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. 55. Bu durumda; davacının kişilik haklarına yönelik bir saldırı bulunmadığından davalıların tazminat ile sorumlu tutulmaları yerinde görülmemiştir. 56. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; haberin görünür gerçekliğe uygun olmadığı, öz ve biçim arasındaki dengenin bozulduğu, bu nedenle haberde hukuka aykırılık unsurunun gerçekleştiği, direnme kararının yerinde olduğu ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 57. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki bilgi, belge ve delillere, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 58. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. V. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen geçici 3. maddeye göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesinin III/1. bendine göre karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 02.11.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2021/804 E., 2022/1235 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 58.
Hukuk Genel Kurulu         2021/804 E.  ,  2022/1235 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine, davalılar ... ve ... vekilinin başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine ilişkin verilen karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonucunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi : 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 02.05.2010 tarihinde vefat eden ... ile olan gayri resmî birlikteliğinden 18.05.2006 doğumlu ... ve 24.10.2008 doğumlu ... isimli iki çocuğu olduğunu, annelerinin rahatsızlığı sebebiyle bir dönem çocuklara anneanne olan davalı ...’nın baktığını, annenin ölümü üzerine çocukların velayetini alan müvekkiline çocukların 15.06.2011 tarihinde icra yoluyla teslim edildiğini, müvekkilinin resmî evliliğinden olan dört çocuğu ile birlikte bu iki çocuğunu tatile gönderdiğini, tatil dönüşü 20 Ağustos 2011 tarihinde çocukların görüşmek üzere anneanneye bırakıldığını, ancak anneannenin çocukları bir daha göstermeyeceğini ve kendisinde kalacaklarını beyan ettiğini, ardından 22 Ağustos 2011 tarihinde davalı teyze ...’ın müvekkili hakkında asılsız iddialarda bulunarak şikâyet ettiğini, bu şikâyette müvekkilinin çocuk pornocusu, kendi çocuklarına tacizde bulunan sapık ruhlu biri olarak anlatıldığını, iş adamı olan müvekkilinin şikâyet neticesinde işyerinde ve evinde bu suçlamalarla ilgili arama yapıldığını ve gözaltında kaldığını, çocukları, komşuları ve işçileri önünde küçük düşürüldüğünü, ayrıca anneannenin çocuklarla kişisel ilişki kurma talepli açtığı davada davalı teyze ...’in dava ile ilgisi olmadığı hâlde çocuklarına cinsel tacizde bulunduğu yönünde iddialarını tekrarladığını, müvekkilinin bu süreçte duyduğu üzüntü ve stres sebebiyle kalp rahatsızlığı geçirdiğini, iş gücü kaybı yaşadığını, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile soruşturmada masum olduğunun ve davalıların iftira attıklarının sabit olduğunu ileri sürerek 10.000TL maddi tazminat ile 100.000TL manevi tazminatın davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı : 5. Davalılar vekili cevap dilekçesinde; müvekkili ...'nın vefat eden kızı ...'nın sağlığında ...’ın poposundaki kızarıklıktan şüphelendiğini ifade etmesi ve ...’ın babası hakkında birtakım ifadelerde bulunması üzerine somut emarelere dayanılarak şikâyette bulunulduğunu, soruşturma sırasında alınan 23.08.2011 tarihli raporda da buna ilişkin tespitler yapıldığını, Adli Tıp Kurumu raporunda da muğlak ifadelerin yer almasına rağmen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğini, karara yapılan itiraz üzerine ... Ağır Ceza Mahkemesince itirazın muhalefetli olarak reddedildiğini, davacı hakkında yapılan şikâyetlerin asılsız olmadığını, yasal şikâyet hakkını kullandıklarını, davacının tazminat taleplerinin kötü niyetli ve dayanaksız olduğunu, davacının müvekkilleri hakkındaki iftira suçu nedeniyle yaptığı şikâyette kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesine rağmen ikinci defa aynı suçlamayla şikâyetçi olduğunu, müvekkillerinin bir kısmının soruşturma aşamasında sadece tanıklık yapmaları sebebiyle tazminat istenmesinin yerinde olmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 09.03.2017 tarihli ve 2013/440 E., 2017/138 K. sayılı kararı ile; davacı hakkındaki soruşturmanın davalılardan ...’ın verdiği dilekçe ile başlatıldığı, ...’nın müşteki sıfatıyla verdiği ifadesinde benzer isnatlarda bulunduğu, diğer davalıların ise tanık sıfatıyla ifade verdiklerinden dolayı pasif husumet ehliyetlerinin olmadığı, davacının soruşturma sebebiyle ödediği avukatlık ücretinden dolayı oluşan maddi zararının kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilerek sonuçlandırılması sebebiyle tahsili gerektiği, şikâyet ile başlayan soruşturmanın mağdur ...’nin de benzer ifadelerde bulunması üzerine genişletildiği, ancak davacının atılı suçu işlemediği kesin olarak tespit edilmeden yeterli şüphe oluşmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği anlaşıldığından şikâyetin hukuken korunması gereken emarelere dayandığı ve davalılar ... ve ...'nın şikâyet hakkını yasal sınırlar içinde kalarak kullandığı sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 7.000TL maddi tazminatın davalılar ... ve ...’dan tahsili ile diğer davalılara yönelik maddi ve tüm davalılara yönelik manevi tazminat taleplerinin reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ve davalılardan ... ile ... vekilleri tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 26.04.2018 tarihli ve 2017/1957 E., 2018/519 K. sayılı kararı ile; davacı vekilinin istinaf isteminin reddi ile davalılardan ... ve ...'nin olayla ilgili şikâyeti üzerine soruşturmaların yapıldığı, soruşturma sonunda somut delil elde edilemediği gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, davalıların beyan ve şikâyet dilekçelerinde hakaret içeren bir unsur yer almadığı, kişisel kanaatlerin aktarılmasının tek başına manevi zarar doğurmayacağı, davalıların yasal şikâyet ve hak arama özgürlüğünü aşan bir eyleminin bulunmadığı, dava dışı küçüklerin çelişkili beyanları, doktor raporu, pedagog inceleme raporu birlikte değerlendirildiğinde şikâyeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa var olduğu, davalıların eyleminde hukuka aykırılık bulunmadığından maddi ve manevi tazminat koşullarının oluşmadığı, mahkemece maddi tazminat talebi yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak, davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 12.10.2020 tarihli ve 2018/3717 E., 2020/3342 K. sayılı kararı ile; “...1-Davacının davalılardan ..., ... ve ...'a yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde…. verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan yerinde olmayan bütün temyiz itirazları reddedilmelidir. 2-Davacının diğer davalılar ... ve ...'a yönelik temyiz itirazlarına gelince; ... davalılar ... ve ...'ın davacı hakkında şikâyet konusu ettikleri eylemler kapsamında dava dışı ... yönünden zayıf da olsa emarelerin mevcut olduğu, ancak dava dışı ... ile kimlikleri meçhul dava dışı başka kişilerin çocuklarına ilişkin davacı tarafından yapıldığı iddia edilen eylemlerin varlığına ilişkin dosya kapsamında hiç bir emare bulunmadığı anlaşılmıştır. Bu nedenle salt hak arama özgürlüğü gerekçesiyle davanın tümden reddedilmiş olması doğru değildir. Dava dışı ... ve kimliği meçhul diğer çocuklar kapsamında yapılan davaya konu şikâyetin hukuka aykırı olduğu sonucuna varılarak, davacı yararına somut olaya uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile istemin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir….” gerekçesi ile karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesinin 23.02.2021 tarihli ve 2020/1933 E., 2021/363 K. sayılı kararı ile; çocuklardan biriyle ilgili şikâyetin tazminatı gerektirmeyeceği, diğeri ile ilgili ise hiçbir delil olmadığından tazminatı gerektireceğine yönelik bozma kararının şikâyetin her iki çocukla ilgili oluşu, bu kapsamda tek soruşturma yapılıp, ev aramasının ve raporların alınmaları, biriyle ilgili olağan şüphenin varlığının Yargıtayca belirtilmesi ve çocukların aynı evde baba ile kalmaları da göz önüne alındığında, diğer çocukla ilgili de olağan şüphenin varlığı üzerine şikâyetin yapıldığının kabul edilmesi gerektiği, yapılan şikâyetin hak arama özgürlüğü kapsamında kaldığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalılardan ... ile ...’nın şikâyeti üzerine davacı aleyhine soruşturma yürütüldüğü ve şikâyet konusu edilen eylemler yönünden dava dışı ... için zayıf da olsa emarelerin mevcut olduğu somut olayda, dava dışı ... ... ve kimliği meçhul diğer çocuklar yönünden yapılan şikâyetin hukuka aykırı olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre bu davalıların yaptığı şikâyetin davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği ve manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacakları noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 15. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 16. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2), bedensel zarar ve ölüme neden olma [Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 17. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 18. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Düzenlemesi mevcuttur. 19. Dava konusu şikâyet dilekçesinin verildiği tarihte yürürlükte bulunan BK'nın 49. maddesinde; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” Hükümleri yer almaktadır. 20. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan TBK’nın 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” Hükmü bulunmaktadır. 21. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 22. Görüldüğü üzere TMK’nın 24. maddesi ile BK’nın 49 ve TBK’nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 23. Bu aşamada “hak arama hürriyeti” kavramına değinmekte fayda bulunmaktadır. 24. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa), “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” 25. Hak arama özgürlüğünün kullanım şekillerinden biri olan şikâyet, yanlışları tartışmanın ve bunlara olası çözümler bulabilmenin bir yolu olduğuna göre serbestçe dile getirilebilmelidir. Hak arama özgürlüğü bağlamında ele alınacak olan şikâyet hakkı, meşru bir amaç için kullanılırken, içeriğine konu bilgi (olgular) ile kanaatler (değer yargıları) açısından bir değerlendirmeye tabi tutulabilir. Olgular kanıtlanabilir, oysa değer yargılarının doğruluğu kanıta başvurularak ortaya konamaz. Kanaatler bir olay ya da durum konusunda bir bakış açısını veya kişisel bir değerlendirmeyi dile getirir; bunların doğru ya da yanlış olduklarının kanıtlanması olanaksızdır. Fakat kanaatin temelini oluşturan olguların doğru ya da yanlış olduğunu kanıtlamak mümkündür. 26. Şikâyet, kullanılması bir hak olmasının yanında, kişiye sorumluluk da yüklemektedir. Şikâyet hakkının kötüye kullanılmış olup olmadığının tespitinde bakılacak unsur şikâyet hakkının amaca uygun olarak kullanılmış olmasıdır. Amaca uygunluk öz çıkarın korunması ile mümkündür. İlgili makamlara yapılan şikâyet ve ihbar bu hakkın koruduğu çıkarı elde etmek için yapılmışsa amaca uygun bir davranış olarak hukuka da uygundur. Ancak bu hak öz çıkarın korunması yerine başkasını zarara uğratmak için kullanılmışsa artık hukuka uygunluktan söz edilemeyecektir. Başkasını zarara uğratmak için bir hakkın kullanımı iyi niyet kurallarına aykırıdır. 27. Şikâyet hakkı amaca uygun olmak yanında uygun araçlarla da kullanılmalı, hakkın kullanılmasında gerçek olaylara dayanılmalı ve aşırı davranılmamalıdır. Salt kötü düşünce ile yapılan ve temelindeki olaylar gerçek olmayan şikâyet veya ihbar hukuka aykırı davranış niteliğindedir. 28. Şikâyet hakkının kötüye kullanıldığından söz edebilmek için ihbar veya şikâyetin karşı tarafın suçsuzluğunu bilerek zarara uğratmak veya küçük düşürmek amacıyla yapılması yahut şikâyet konusu hakkında delil ve emare olmadığı hâlde şikâyetin yapılmış olması gerekir. 29. Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikâyet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. 30. Şikâyeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu veya emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği, diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikâyet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi hâlde şikâyetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikâyet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır. 31. Hak arama hürriyeti ile kişilik haklarının karşı karşıya geldiği durumlarda, hukuk düzeninin bu iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. 32. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davacının davalı ...’nin kızı ile olan evlilik dışı ilişkisinden ... ve ... isimli iki çocuğunun olduğu, çocukların annesi ve davalı ...’nin kızı ...’in bir süre sağlık problemleri yaşayıp sonrasında vefat ettiği, hastalık döneminde ve ölümden sonra çocuklara davalı anneanne ... ve zaman zaman da davalı teyze ...’in baktığı, davacı baba ...’ın bu süreçte çocukları ile maddi ve manevi açıdan ilgilendiği, anne ...’in vefatı üzerine açılan velayet davasında davacı baba ...’ın çocuklarının velayetini almasına rağmen bir süre daha anneanne ... yanında kalmaya devam ettikleri, daha sonra davacı babanın çocuklarını yanına alarak bakmaya başladığı, yaklaşık iki ay kadar davacı baba yanında kalan çocukların anneanneleri ile görüşme sağlamaları için amcaları tarafından götürülerek bırakıldıkları ve sonrasında anneanne ile teyze tarafından çocukların velayet hakkı sahibi babaya teslim edilmediği anlaşılmaktadır. 33. Bu aşamada davalı teyze ...’in ... Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği şikâyet dilekçesinde ve müşteki sıfatıyla verdiği ifadesinde, davalı anneanne ...’nin de bu soruşturma kapsamında müşteki sıfatıyla verdiği ifadesinde davacının kendi öz çocukları başta olmak üzere dava dışı başka kişilerin çocuklarına da cinsel istismarda bulunduğu, davacının davranış ve görünüş olarak sapık ruhlu bir insana benzediği, evinde kendi ve başkalarının çocuklarına karşı yaptıklarını kameraya aldığı, çocuk pornosuna meraklı olduğuna dair ciddi şüpheleri olduğu, evde arama yapılması hâlinde delillere ulaşılacağına ilişkin iddialarda bulunmuşlar, ayrıca davalı teyze ... “... davranış ve görünüş olarak da sapık ruhlu bir insana benzemektedir. Evinde kendisinin ve başkalarının çocukların ırzına geçerek veya geçirterek bunları kameraya aldığına ve çocuk pornosuna meraklı olduğuna dair ciddi şüphelerimiz vardır. Evinde arama yapıldığı taktirde bu yönde fotoğraf ve kayıt ile CD’lerin bulunması muhtemeldir….resmi nikahlı eşinden de çocukları vardır. Ayrıca yine ismini bilmediğimiz başka bir kadından da çocukları vardır. Bütün bu çocuklara da aynı şeyi yapmış olabilir. Bunların da araştırılmasını istiyoruz.” şeklinde beyanda bulunmuştur. 34. Bu şikâyet üzerine ... Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2012/169296 soruşturma sayılı dosyasında (... Cumhuriyet Başsavcılığı 2011/31843) davacı hakkında çocuğa yönelik cinsel istismar suçlamasıyla soruşturma başlatılmıştır. Yapılan soruşturma kapsamında davacı babanın evinde ve işyerinde yapılan aramalar ile bulunan bilgisayar ve CD’lere el konularak teknik araştırma yapılmış ancak soruşturma kapsamında değerlendirilebileceği düşünülen herhangi bir bilgisayar dosyası ve/veya log kaydına rastlanılmadığı rapor edilmiştir. Davacı baba bu soruşturmada çocuğun cinsel istismarı suçundan dolayı 23.08.2011 tarihinde gözaltına alınarak 24.08.2011 tarihinde ifadesi alınıp aynı gün çocuğun cinsel istismarı suçundan şüpheli olarak tutuklamaya sevk edilmiş ve ... Sulh Ceza Mahkemesince yapılan 2011/65 numaralı sorgu üzerine tutuklanmasına yer olmadığına karar verilerek serbest bırakılmıştır. 35. Soruşturma sırasında ayrıca anneanne ... ve teyze ...’in iddiaları sebebiyle davacının çocukları ... ve ... ... Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nde 23.08.2011 tarihinde muayene edilmişler; ...’ın muayenesinde cinsel istismara ilişkin hiçbir bulgunun mevcut olmadığı, ...’ın muayenesinde ise eski skatrize tarzda şüpheli lezyonlar olduğu tespit edilerek kesin raporun Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas kurulunca yapılacak muayene sonucu verilmesinin uygun olduğu rapor edilmiştir. 36. Bu kapsamda ... rapor için Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmiş, Adli Tıp Kurumu 6. Adli İhtisas Kurulu’nun 28.11.2012 tarihli raporunda ... Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nde 23.08.2011 tarihlerinde yapılan muayenede eski skatrize tarzda şüpheli lezyonlar olduğunun bildirildiği belirtilerek 26.08.2011 ve 23.01.2012 tarihlerinde muayeneye koopere olamadığından ...’ın muayenesinin yapılamadığı, ... Adli Tıp Şube Müdürlüğünde tespit edildiği bildirilen lezyonların livata ile meydana gelebileceği gibi fiili livatanın gerçekleşmediği durumlarda (kişiye özgü anatomik yapı, dışkılama farklılıkları gibi fizyolojik özellikler, hijyen eksikliği veya var olan bir hastalığa bağlı olarak) da meydana gelebileceği, olay tarihli muayenesi olmaması nedeniyle küçüğün livataya maruz kalıp kalmadığının tespitine tıbben imkân bulunmadığı, 10.10.2012 tarihinde yapılan muayenesinde ...’ın iddia olunan olay nedeniyle yeterli kooperasyon kurulamadığından ruh sağlığının bozulup bozulmadığının da değerlendirilemediği oy birliği ile mütalaa olunmuştur. 37. Bu yaşanan olaylar sırasında Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan soruşturma kapsamında davacının çocuklarının sosyal çalışmacı ile 23.08.2011 tarihinde görüşmeleri sağlanmış, aynı gün sosyal çalışmacının hazırladığı görüşme raporunda çocukların babasına karşı bir kısım beyanlarına yer verildikten sonra çocuk ...’ın “…dikkatinin çabuk dağıldığı, yönlendirmeye açık olduğu, ifade vermesinin uygun olmadığı…”, çocuk ...’ın ise “yönlendirmeye açık olduğu, sorulan her soruya “evet” diye cevap verdiği, dikkatinin kolayca dağıldığı ve ifadesinin alınmasının uygun olmadığı…” gözlemlendiği belirtilerek “…beyanları ile sağlıklı bir bilgi alınamamış olup çocukların cinsel istismara maruz kalmış olabileceği düşünülmüştür. Çocukların uzman bir çocuk psikiyatristi ile görüştürülmesinin ve velayet sahibi babaya teslim edilmesinin bu aşamada uygun olmaması….” şeklinde görüş raporu hazırlanmıştır. 38. Sosyal çalışmacı ile yapılan görüşmeden iki gün sonra 25.08.2011 tarihinde çocukların psikolog ile görüşmeleri sağlanmış ve psikolog inceleme raporunda “... ...’nin…olayları algılamakta zorlandığı, yönlendirmeye açık olduğu….babaya karşı ön yargılı tutum sergilediği öğretilmiş ve ezberlenmiş cümleler kurduğu, zaman zaman bunları kimden öğrendiğini belirttiği, küçük kardeş ...'nin …yaş itibari ile sağlıklı ifadeler verebilecek olgunlukta olmadığı, yönlendirmeye açık olduğu gözlemlenmiş olup çocukların bir dönem birlikte yaşadıkları anneanne ve teyzenin evinde gelişimlerinin ve sağlıklı büyümelerinin aksadığı, bu evde bir takım sorunlar olduğu ancak çocukların anneanneden çekindiklerinden dolayı bunları anlatmak istemedikleri….çocukların babada kalmalarının daha uygun olacağı …” şeklinde ve sosyal çalışmacı raporunun tamamen aksi yönünde görüş bildirmiştir. 39. Daha sonra 27.01.2012 tarihinde ...’ın başka bir psikologla bireysel olarak görüşmesi sağlanmış ve psikolog raporunda “…çocuğun babasına karşı olumsuz bir yaklaşımının olmadığı, babası ile ilgili ifadelerinde tedirginlik yaşamadığı..” izlenimi edindiğini belirtmiştir. 40. Soruşturma süreci devam ederken anneanne ...’nin hukuk mahkemesinde çocuklarla kişisel ilişki kurulması talepli 16.04.2012 tarihinde açtığı davasında da yargılama sırasında psikolog tarafından 12.11.2012 tarihinde çocuklarla, 16.11.2012 tarihinde anneanne ... ve teyze ... ile 20.11.2012 tarihinde ise çocukların babası ... ile ayrı ayrı görüşme yapılarak uzman raporu hazırlamıştır. Bu raporda ...’ın “aile içinde en çok babasını sevdiğini…annesinin annesi yani anneannesini ise sevmediğini, onun kendisine kötü davrandığını, hayal edilemeyecek kadar kötü davrandığını, bir de anneannesinin evinde kendisinin burnunu ısıran biri olduğunu, onun kim olduğunu hatırlamadığını, anneannesi ile görüşmek istemediğini, …kendisinin yaşadığı yerde mutlu olduğunu” belirttiği, ...’ın ise “en çok babasını sevdiğini, birde ... teyzesini sevdiğini, anneannesini hatırladığını, teyzesi ve anneannesi ile görüşmek isteyeceğini…” belirttiği bildirilerek yapılan değerlendirmede, “..çocukların anneanneleri ile görüş sağlamasının çocukların huzurlarının olumsuz etkilenmesine neden olabileceği, özellikle ...’ın kolay yönlendirme altında kaldığı dikkate alındığında, çocuğun dengesinin bu aşamada düzenlenecek şahsi ilişkiden olumsuz etkilenebileceği….” kanaatine varıldığı rapor edilmiştir. 41. Yaşanan tüm süreç sonrası davacıya yönelik 22.08.2011 tarihinde başlatılan ceza soruşturması 19.07.2013 tarihli kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile sonuçlanmış, karara yapılan itiraz üzerine ... Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2013/1005 D.İş sayılı 13.09.2013 tarihli kararı ile oy çokluğu ile itirazın reddine karar verilmiş ve verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar kesinleşmiştir. 42. Bu durumda; davalılar ... ve ...’ın davacı hakkında şikâyet konusu ettikleri eylemler kapsamında dava dışı ... yönünden zayıf da olsa emare olmakla birlikte, dava dışı ... ile dava dışı başka kişilerin çocuklarına ilişkin davacı tarafından yapıldığı iddia edilen eylemlerin varlığına dair dosya kapsamında hiç bir emare bulunmadığı anlaşılmıştır. Buna rağmen davalılar anneanne ... ve teyze ...’in davacı hakkındaki çocuk istismarı ve pornosuna yönelik ağır ithamları sebebiyle evinde ve işyerinde arama yapılmış, gözaltında tutulmuş, Cumhuriyet Savcılığı tarafından tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk edilerek sorgusu yapılmıştır. İşyerinde ve evinde yapılan aramalar sebebiyle davacının iş çevresinin ve komşularının da bu olayları duyduğu, psikolojisinin bozulduğu dinlenen tanık beyanlarından anlaşılmaktadır. 43. Açıklanan nedenlerle; dava dışı ... ve bilinmeyen diğer çocuklara ilişkin şikâyetin hiçbir emareye dayanmadığı, yasal sınırlar içinde kalmadığı gibi davacıyı küçük düşürücü nitelikte olduğu, böylelikle hak arama özgürlüğü sınırlarının aşıldığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği sonucuna varılmıştır. 44. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davalı teyze ... ve anneanne ... tarafından şikâyet hakkının yasal sınırlar içerisinde kullanıldığı, aynı evde birlikte yaşayan kardeşler arasında birisine karşı ileri sürülen emarenin iddia olunan şikâyet konusu sebebiyle diğer kardeşe de sirayet edeceği, bu kapsamda gerek şikâyet dilekçesinde gerekse de şikâyete yönelik Cumhuriyet Savcılığına verilen beyanlarda kullandıkları ifadelerin iddia ve savunma sınırları içinde kaldığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği kanaati ile direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 45. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 46. Bu nedenle, direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesine gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 373/2. maddesi uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 04.10.2022 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Hukuk

Türk Medeni Kanunu'na göre, aşağıdakilerden hangisi kişilik haklarına yapılan bir saldırıyı hukuka uygun kılan sebeplerden biri değildir?

A) Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası.
B) Saldırının örf ve âdet hukuku tarafından haklı kılınması.
C) Daha üstün nitelikte özel yararın varlığı.
D) Daha üstün nitelikte kamusal yararın varlığı.
E) Kanunun verdiği yetkinin kullanılması.