4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 25

Türk Medeni Kanunu 25. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 25- Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Davacının, maddî ve manevî tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekâletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır. Manevî tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez. Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir. III. Ad üzerindeki hak 1. Adın korunması

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

333 karar eşleşti
4. Hukuk Dairesi, 2023/6762 E., 2023/14275 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
Taraflar arasındaki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddelerine dayalı hukuka aykırılığın tespiti, önlenmesi, durdurulması ve verilecek kararın yayınlanması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
4. Hukuk Dairesi         2023/6762 E.  ,  2023/14275 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/946 E., 2023/1242 K. DAVACILAR : 1. ... 2. ... 3. ... 4. ... vekilleri Avukat ... DAVALILAR : 1. ... 2. Dijital Sanatlar Reklamcılık Müzik Yapım Bilgisayarlı Grafik Tasarım San ve Tic. Ltd. Şti. 3. İstanbul Sinemacılık Film Yapım Turizm Tic. Ltd. Şti. vekilleri Avukat ... DAVA TARİHİ : 04.10.2021 HÜKÜM/KARAR : Kısmen kabul/ İstinaf talebinin reddi İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 43. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/216 E., 2022/128 K. Taraflar arasındaki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddelerine dayalı hukuka aykırılığın tespiti, önlenmesi, durdurulması ve verilecek kararın yayınlanması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalılar vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 28.12.2023 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir. Belli edilen gün ve saatte davacılardan ... ve vekilleri Avukat ..., Avukat , Avukat, Avukat ile davalılardan ... ve vekili Avukat ... geldiler. Taraflar vekilinin sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için uygun görülen 28.12.2023 gününde Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin 25.09.2012 tarihinde vefat eden merhum sanatçı 'ın yasal mirasçıları olduklarını; müteveffanın, hayatının bir filme konu edilmemesi yönündeki isteğini mirasçılarına hayatta iken bildirdiğini, bu durum prodüktör ve yapımcı olan davalılara bir çok kez iletilmesine rağmen bu iradeye aykırı şekilde " isimli film projesinin çekimlerinin sürdürüldüğünü, 'ın hayatının bir filme konu edilmemesi yönündeki iradesine rağmen dava konusu filmin çekilmesi ve yayınlanmasının davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunu, filmde davacıların hayatlarına da yer verildiğini, buna yönelik rızalarının olmadığını, filmin izlenme oranını yükseltmek adına gerçek olmayan magazinsel ve kurgu sahnelere yer verildiğini, müvekkilleri tarafından İstanbul 22. Noterliği nezdinde düzenlenen 10.06.2021 tarihli ve 01963 yevmiye numaralı ihtarname ile filmin çekimlerine rızalarının olmadığının davalılara bildirildiğini, ancak cevabi olarak gönderilen 15.06.2021 tarihli ihtarnamede çekimlere devam edileceğinin müvekkillerine bildirildiğini belirterek 4721 sayılı Türk Medeni Kanun'unun 24 ve 25 inci maddelerine dayanılarak davacıların rızası olmaksızın dava konusu filmin çekilmesinin, yayınlanmasının ve filme ait ses, görüntü ve videoların kamuoyu ile paylaşılmasının davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun tespiti ile davalıların bu amaca yönelik eylemlerine son verilmesi, " isimli sinema filmine ait tüm içeriklerin yazılı, sözlü ve görsel medya araçları ile kamuoyu ile paylaşılmasının ve filmin çekimlerinin tedbiren durdurulması, filmin çekimlerinin tamamlanması ve yayınlanmasının kişilik haklarını ihlal etme tehlikesi bulunduğundan filmin çekimlerinin tamamlanmasının ve yayınlanmasının önlenmesi, verilecek kararın 4721 sayılı TMK 25/2 gereğince yayınlanması isteminde bulunmuştur. II. CEVAP Davalılar vekili cevap dilekçesinde; dava konusu sinema filmi Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında eser niteliğinde olduğundan görevli mahkemenin Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi olduğunu, filmin Prof. Dr. tarafından kaleme alınan " isimli kitaptan uyarlanacağını, merhumun bu kitabın yayınlanmasına yönelik rızasının olduğu değerlendirildiğinde filme yönelik de muvafakatinin olduğu hususunun kabul edilmesi gerektiğini, davalılar eser sahibi olmadığından kendilerine husumet yöneltilemeyeceğini, ölümle kişilik hakkı sona erdiğinden davacıların bu davayı açamayacaklarını, aktif ve pasif husumet bulunmadığını, film projesi henüz senaryo aşamasında olduğundan davacılar tarafından varsayımlara dayalı olarak eldeki davanın açıldığını, filmin henüz vücut bulmadığını, senaryonun alenileştirilmemesi için dosyada gizlilik kararı verilmesi gerektiğini, Prof. Dr. tarafından kaleme alınan "" isimli kitabın sinemaya uyarlanması için adı geçen yazar tarafından yazılı muvafakat verildiğini, filmde davacıların kişilik haklarını ihlal eden sahnelere, söz ve ifadelere yer verilmediğini, açılan davanın haksız olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile talebin dayanağını oluşturan Türk Medeni Kanunu'nun 24 üncü maddesi kapsamında dosya arasına sunulan fragman, taslak senaryo, yazılı ve görsel medya yolu ile yapılan filmin tanıtımına ilişkin tüm belgeler incelendiğinde, davaya konu" isimli filmin, merhum sanatçı 'ın hayat hikayesini konu edindiği, davalılar tarafından dosyaya sunulan filmden kesitler ile oyuncu tanıtım videosu incelendiğinde merhumun hayatı ile birlikte merhumun mirasçıları olan davacılara da bir karakter olarak filmde yer verildiği; bu bağlamda, davacıların filmin çekimlerine rızalarının bulunmadığı, unutulma hakkı kapsamında merhumun ve dolayısıyla mirasçıları olan davacıların da istemeyeceği olay ve olguların filmde gösterilmesinin davacıların kişilik haklarına zarar verici nitelikte olduğu, davacıların tedbir talebi bakımından yapılan incelemede; filmin davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğuna ilişkin tespit göz önüne alındığında filmin vizyona girmesi halinde davanın konusuz kalacağı, Türk Medeni Kanunu'nun 25 inci maddesi gereğince saldırının tespiti halinde saldırıya uğrayanların saldırının durdurulması talebinde bulunabileceği hükme bağlanmakla çekilen filme ilişkin film fragman ve görüntülerin hakimin müdahalesi yoluyla tedbiren durdurulmasına karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile " adlı filmin çekilmesi, yayınlanması, filme ait görüntülerin, videoların ve seslerin kamuoyu ile paylaşılması hususunun davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun tespitine, davacıların tedbir talebinin kabulü ile "" adlı filmin bu ad veya başka ad altında sinemalarda her türlü yazılı, basılı ve görsel medyada yayınlanması ve sinemalarda vizyona girmesinin ihtiyati tedbir yolu ile önlenmesine, " isimli sinema filmine ait fragman dahil tüm içeriklerin yazılı, sözlü ve görsel medya araçları ile kamuoyu ile paylaşılmasının ihtiyati tedbir yolu ile önlenmesine, " isimli sinema filmine ait çekimlerin durdurulmasına ilişkin talep hakkında filmin çekimlerinin tamamlandığı gerekçesi ile karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalılar vekili istinaf dilekçesinde; filmde 'ın sanat hayatı üzerinde durulduğunu, davacıların adlarının senaryoda geçmediğini, davacıların eldeki davayı açmakta hukuki yararlarının olmadığını, kararın HMK'nın 297 nci maddesine aykırı olarak gerekçesiz olduğunu, mahkeme kararında filmde yer alan hangi sahnelerin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun gerekçelendirilmediğini, senaryonun taslak halinde olduğunun belirtildiğini yani incelenen senaryonun filmin son hali olmadığını, gerekçede belirtilen unutulma hakkının dosya kapsamına uygun olmadığını, verilen kararın sanatsal ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu, merhumun rızası doğrultusunda kaleme alınan kitaptan uyarlanarak filmin senaryosunun oluşturulduğunu, Türk Medeni Kanunu'nun 24 üncü maddesi kapsamında üstün kamu yararı bulunması nedeniyle kişilik haklarına saldırı olmadığını, verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu belirtmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile eldeki davanının hayat hikayesini konu edinen "" isimli filmin çekilmesi ve yayınlamasının davacıların ve merhumun kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun tespiti, film çekimlerinin tedbiren durdurulması ve yayınlanmasının önlenmesi istemine ilişkin olduğu, davaya konu filmin bazı kesitlerinin davacıların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği, somut olayda haksız fiil koşullarının oluştuğu, İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesi ile davalılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalılar vekili temyiz dilekçesinde; husumet itirazları değerlendirilmeden karar verildiğini, davaya konu sinema filminin eser işletme belgesi Kültür Bakanlığı tarafından henüz düzenlenmediğinden davalılara husumet düşmeyeceğini, tanık dinletme taleplerinin hukuka aykırı olarak reddedildiğini, tanıkları arasında bulunan 'ın konu ile ilgili ifadesinin dosyaya katkı sağlayacağı hususunun gözetilmediğini, kitap, film ve senaryo üzerinde bilirkişi incelemesi yapılması yönündeki taleplerinin hukuka aykırı olarak kabul edilmediğini, kararın gerekçesiz olduğunu, gerekçede belirtilen unutulma hakkının dosya kapsamına uygun olmadığını, eldeki davanın İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinin 2022/41 Esas sayılı dosya ile birleştirilmesi gerektiğini, davacıların kişilik haklarına saldırı olmadığından verilen kararın hatalı olduğunu, merhumun rızası doğrultusunda kaleme alınan kitaptan uyarlanarak filmin senaryosunun oluşturulduğunu, sanatçının hayatından bahsedilirken eşi ve çocukları olan davacılardan bahsedilmemesinin mümkün olmadığını, eski dönemlerde önde gelen tüm sanatçıların sahne aldığı yerlerin pavyon/gazino olarak nitelendirildiğini, yönünden kişilik haklarına saldırı olmadığını, talep olmamasına rağmen mahkemenin filmin vizyona girmesini engellediğini, kararın orantısız olduğunu belirtmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; ın hayat hikayesini konu edinen "" isimli sinema filminin mirasçıları olan davacıların rızaları dışında çekilmesi, yayınlanması ve bu filme ait görüntü, ses ve video içeriklerinin kamuoyu ile paylaşılmasının davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu hususunun tespiti, davalıların bu amaca yönelik eylemlerine son verilmesi, filmin çekimlerinin tamamlanması ve yayınlanmasının önlenmesi, sinema filmine ait tüm içeriklerin yazılı, sözlü ve görsel medya araçları ile kamuoyu ile paylaşılmasının tedbiren durdurulması, verilecek kararın yayınlanması istemlerine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 20, 26 ve 27 nci maddeleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10 uncu maddesi. 3. Değerlendirme Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 20 nci maddesi şöyledir: "Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz." Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 26 ncı maddesi şöyledir: "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. ... Bu hürriyetlerin kullanılması, ... başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının ... korunması ... amaçlarıyla sınırlanabilir...." Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 27 nci maddesi şöyledir: "Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 10 uncu maddesi şöyledir: "1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar... 2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda (...) ahlakın (...) korunması (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir." Türk Medeni Kanunu’nun 24 üncü maddesi şöyledir: “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Türk Medeni Kanunu’nun 25 inci maddesi şöyledir: "Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardandır. AİHM, ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında ifade özgürlüğünün toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini teşkil ettiğini yinelemektedir. AİHM'e göre Sözleşme'nin 10 uncu maddesinin ikinci paragrafı saklı tutulmak üzere ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız ya da ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bu, yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. AİHM, Sözleşme'nin 10 uncu maddesinde güvence altına alınan bu hakkın bazı istisnalara tabi olduğunu ancak bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın sınırlandırılmasının ikna edici olması gerektiğini vurgulamıştır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Handyside/Birleşik Krallık [GK], B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 49; Von Hannover/Almanya (No. 2) [BD], B. No: 40660/08, 60641/08, 7/2/2012, § 101). AİHM, 10 uncu maddenin -özellikle bilgi ve fikir edinme ve yayma özgürlüğü kapsamında- sanatsal ifade özgürlüğünü de içerdiğine ve bu durumun her tür kültürel, siyasi ve sosyal bilgi ve fikrin değiş-tokuşuna katılma fırsatı yarattığına dikkat çekmektedir. AİHM sanat eserleri yaratan, dağıtan veya sergileyen kişilerin fikir ve görüşlerin yayılmasına katkıda bulunduklarını, bunun da demokratik bir toplum için büyük önem taşıdığını vurgulamıştır. Bu aşamada, yarışan temel hak ve özgürlüklerden kişilik haklarının (şeref ve itibarın korunmasını isteme hakkı) korunması ile sanatsal ifade özgürlüğü arasında adil bir dengenin kurulması gerektiğini belirtmek gerekir. Sanatsal ifade özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Somut uyuşmazlıkta unutulma hakkının da irdelenmesi gerekir. Unutulma hakkı; üstün bir kamu yararı olmadığı sürece, dijital hafızada yer alan geçmişte yaşanılan olumsuz olayların bir süre sonra unutulmasını, başkalarının bilmesini istemediği kişisel verilerin silinmesini ve yayılmasının önlemesini isteme hakkı olarak ifade edilebilir. Bu hak bir yandan kişiye “geçmişini kontrol etme”, “belirli hususların geçmişinden silinmesini ve hatırlanmamayı isteme hakkı” sağladığı gibi, diğer yandan muhataplarına kişi hakkındaki bir kısım bilgilerin üçüncü kişilerin kullanmamasını veya üçüncü kişilerin hatırlamamasına yönelik önlenmeleri alma yükümlülüğü yükler. Bu hakkın; bireylerin fotoğraf, internet günlüğü gibi kendileri hakkındaki içerikleri silmek için üçüncü şahısları zorlamayı içermesinin yanında geçmişteki cezalarına ilişkin bilgilerin veya haklarında olumsuz yorumlara neden olabilecek bilgi ve fotoğraflarının kaldırılmasını isteme hakkını tanıdığı kabul edilmektedir. Diğer taraftan bu hak, bireyin geçmişindeki belirli yönlerinin mümkün olmayacak biçimde hatırlanmaması için önlemler alınmasını gerektirmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 8 inci maddesinde yer alan özel yaşama saygı hakkı altında korunan “mahremiyet hakkı”nın, bireyin kendisi hakkındaki bilgileri kontrol edebilmesi şeklindeki hukuki çıkarlarını da içerdiği ifade edilmektedir. Zira bireyin kendisine ait herhangi bir bilginin, kendi rızası olmaksızın açıklanmaması, yayılmaması ve bu bilgilere başkalarının ulaşamaması kısacası kişisel verilerinin mahrem kalması konusunda hukuki menfaati bulunmaktadır. , Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Özel Yaşamın Korunması, Beta Yayınları, İstanbul 2011, s.182) Kişiye unutulma hakkının sağlanması ile birlikte özel hayatının gizliliği korunmuş olacaktır. Önümüze gelen sorunun temelinde unutulma hakkı ve kişilik hakkının korunması ile bilim ve sanat hürriyetinin birbiri karşısında sınırlarının belirlenmesi de yatmaktadır. Sorunun çözümünde dikkat edilmesi gereken husus, sanatsal ifade özgürlüğü ile bireyin temel hakları arasında adil bir dengenin kurulmasıdır. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, 25.09.2012 tarihinde vefat eden merhum sanatçı 'ın hayat hikayesinin konu edildiği "" isimli sinema filminin çekilmesine ve yayınlanmasına mirasçıları olan davacıların rızalarının bulunmadığı, dosya arasına alınan Kültür Turizm Bakanlığı İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü tarafından davalı İstanbul Sinemacılık Film Yapım Turizm Ticaret Ltd Şti adına tescil edilen senaryonun tamamı okunduğunda filmde mirasçıları olan davacılara da yer verildiği, film çekimleri devam ederken davacılar tarafından İstanbul 22. Noterliği nezdinde düzenlenen 10.06.2021 tarihli ve 01963 yevmiye numaralı ihtarname ile filmin çekimlerine rızalarının olmadığının davalılara bildirildiği, çekimler öncesinde de bu konuda rızalarının olmadığı hususunun davalı tarafça bilindiği anlaşılmakatdır. Davalı tarafça yapılan savunma, merhum n sağlığında Prof. Dr. tarafından kaleme alınan , " adlı kitabın dava konusu filme uyarlandığı noktasında toplanmaktadır. Dava dışı ın kitapta bulunan bilgilerin tamamının yapımcı tarafından filmde kullanılmasına izin verdiğine dair devir ve taahhütname bulunduğu, merhumun bilgisi dahilinde kitabın yayınlandığı anlaşılmakla, dava konusu Kültür Turizm Bakanlığı İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü tarafından tescil edilen dava konusu film senaryosunun, dosya arasında bulunan iki ciltten oluşan kitaptan uyarlanıp uyarlanmadığı bu anlamda savunmanın yerinde olup olmadığı irdelenmelidir. 'ın sağlığında eserlerinin bir araya getirilmesi adına yazılması ve yayınlanmasına rıza gösterdiği Prof. Dr. tarafından kaleme alınan "l," adlı kitabın tamamı incelendiğinde; eserleri, notalar, Bozlak Kültürü, Abdallık Geleneği üzerine bu anlamda sanat hayatına dair bir eser olduğu,'ın hayat hikayesine ise kısa ve kurgulamalardan uzak şekilde yer verildiği ancak bu noktada kitaptan uyarlandığı savunulan film senaryosu incelendiğinde ise ile beraber davacıların aile, özel yaşamlarına saygı, mahremiyet ve unutulma hakkına zarar verecek nitelikte ve gerçek olmayan kurgu niteliğinde sahnelere yer verildiği, kitapta merhumun özel hayatına dair ifade edilen bilgilerle filmin senaryosunun birbiri ile örtüşmediği ki davacılar tarafından dosyaya sunulan ın röportajı izlendiğinde; merhumun, kitapta sanat hayatı, nota ve eserlerinin kaleme alınmasına dair yazara muvafakat verdiği anlaşılmıştır. Bu noktada yukarıda açıklanan Türk Medeni Kanunu’nun 24 üncü maddesi irdelendiğinde, kişilik hakkı zedelenen davacıların rızası bulunmadığına göre filmin çekilmesine ilişkin daha üstün nitelikte kamusal yarar bulunup bulunmadığı -çatışan değerler dengesinde- değerlendirilmelidir. Merhumın sağlığında ve ölümünden sonra toplumdaki rolü değerlendirildiğinde eserleri ile kamuoyunda bilinen ve tanınan bir sanatçı olduğu, kendisinin ve davacıların özel hayatlarına dair sahneler içeren filmin yapılmasında ve yayınlanmasında üstün tutulması gereken bir kamu yararının bulunmadığı, toplumda değer görmüş bu itibarının zedelenmesine yol açabilecek kurgulama sahnelerle davacıların kişilik haklarının zarar gördüğü, somut olayda çatışan değerlerden aile hayatı ile özel yaşama saygı, mahremiyet ve unutulma hakkına üstünlük tanınması gerektiği tespit edilmekle verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu anlaşılmıştır. Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere, eldeki davanın kişilik haklarına saldırı iddiasına dayalı açıldığı bu nedenle Asliye Hukuk Mahkemelerinin görevli olduğu, İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinin 2022/41 Esas sayılı dava dosyasının dava konusu filmin telif hakları ile ilgili olduğu, sonucunun eldeki davayı etkilemeyeceği, yukarıda yapılan açıklamalara göre temyizen incelenen kararın usul ve kanuna uygun olup davalılar vekili tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenlerin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediği anlaşılmıştır. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalılar vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davalılara yükletilmesine, 17.100,00 TL vekalet ücretinin davalılardan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacı ...'a verilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 28.12.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2017/1321 E., 2019/415 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1321 E.  ,  2019/415 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 8. Asliye Hukuk Mahkemesince davalı ... hakkındaki davanın husumet nedeni ile reddine, diğer davalılar hakkındaki davanın kısmen kabulüne dair verilen 29.01.2013 tarihli ve 2012/81 E., 2013/52 K. sayılı kararın davacı vekili ile davalılar ...., ... ve ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 14.05.2014 tarihli ve 2013/12347 E., 2014/7679 K. sayılı kararı ile, "...1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacının yerinde bulunmayan tüm temyiz itirazları reddedilmelidir. 2-Davalılar ..., ... ve ...'in temyiz itirazlarına gelince; Dava, basın yolu ile kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkin olup yerel mahkemece davalı ... hakkında açılan davanın husumet nedeniyle reddine, diğer davalılar hakındaki davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; karar, davacı vekili ve davalılardan ..., ... ve ...'in vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili, Star Gazetesinin 08.12.2011 günlü sayısında ve www.stargazete.com sitesinde "Darbeci Baro, başörtülüye otele girmeyi bile yasakladı." başlıklı habere yer verildiğini, haberde, baronun saygınlığının, kurumsal kimliğinin ve tüzel kişliğinin rencide edildini, haberin başlığındaki "Darbeci Baro" nitelemesinin başlı başına baroyu küçük düşürücü bir sövgü olduğunu belirterek manevi tazminat istemli eldeki davayı açmıştır. Davalılar vekili, dava konu haberin son zamanlarda özellikle Ergenekon örgütüyle ilgili gelişmelerden sonra baronun taraflı yada politik tavırlı eylemleri üzerine, kamuoyunda gelişen ve görülen tepkiler doğrultusunda yazılı ve görsel medyaya yansıyan haber ve söylemlere, yetkililerin kamuoyuna yaptığı açıklamalara, en önemlisinin de devlet kuruluşu olan Anadolu Ajansı'nın basına ve kamuoyuna geçtiği haberlere dayalı bir yazı olduğunu, ülkenin bütün yazılı ve görsel medyalarından yapılan yayınlarla, kamuoyuna yansıyıp aleniyet kazanan olaylar yanında, delilleri olan Hürriyet Gazatesi ile de topluma yansıyan resimlerde görüldüğü üzere Taksim Meydanında "Darbeci Baro Taksime Hoş Geldin" ibareli bir pankartın açıldığı ve gerçeğin yetkililerin kamuoyuna yaptıkları açıklamalar ile de kabul gördüğünün aşikar olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, yazıdaki "Darbeci Baro" nitelendirmesinin davacı baroyu küçük düşürücü, gerçeğe aykırı, halkın kin ve husumetine maruz bırakacak ve davacının kişilik haklarını rencide edici nitelikte olduğu gerekçesi ile davalılardan yazıyı yazan muhabir, editör ile .... yönünden istemin kısmen kabulüne karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Yerel mahkemece açıklanan olgular gözetilerek dava konusu yazı ile; İstanbul Barosunun başörtülü stajyerlere uyguladığı yasağın sadece staj eğitim merkezi ile sınırlı kalmadığı, Baronun otelde düzenlediği sertifika programına da başörtülü stajyerlerin alınmadığı, başörtülü stajyerlerin stajlarının yandığı, CMK sertifikasını alamadıkları ve bu nedenle staj yerlerini değiştirdiklerine ilişkine bazı başörtülü stajyerlerin beyanları ile davacı baronun eski ve yeni başkanının beyanlarına yer verilerek, davacı baronun staj eğitim merkezindeki dersliklerin kapısına başörtülü olarak dersliklere girilemeyeceğine ilişkin afişin asılması hususlarının haber yapıldığı, haberin görünür gerçekliğe uygun olduğu, gazetecilik tekniği gereği kamuoyunun dikkatini çekecek çarpıcı başlığın kullanıldığı, başlıkta kullanılan "Darbeci Baro" tabirinin davacı baro yönetim kurulu başkan ve üyelerinin darbe davasından yapılan yargılamada sergiledikleri davranışlar için kullanıldığının alt başlıkta yazıldığı, haberin içeriği ile ilgili mesajın başlıkla birlikte verilmesinin basının vazgeçilmez gereklerinden olduğu, özle biçim arasındaki dengenin bozulmadığı, bu hali ile haberde hukuka aykırılık unsurunun bulunmadığı anlaşılmaktadır. Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, istemin tümden reddedilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle istemin kısmen kabulü usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir..." gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; Star Gazetesi'nin 18.12.2011 tarihli sayısında ve www.stargazete.com sitesinde "Darbeci Baro, başörtülüye otele girmeyi bile yasakladı" başlıklı bir habere yer verildiğini, haberin başlığında baronun saygınlığını, kurumsal kimliğini ve tüzel kişiliğini rencide edecek şekilde kullanılan "Darbeci Baro" nitelemesinin başlı başına küçük düşürücü bir sövgü olduğunu, avukatların giyimlerinin ve dikkat edecekleri diğer yönlerin Baro tarafından değil Avukatlık Kanunu başta olmak üzere Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan Avukatlık Meslek Kuralları'nda ortaya konulup, avukatların mesleğe yaraşır bir kılık kıyafetle ve başları açık biçimde görev yapacaklarının hüküm altına alındığını, bu kuralların tüm avukatlar ve Barolar için bağlayıcı olduğunu, bu olayın salt İstanbul Barosunun uygulaması gibi gösterilmesinin basın etiği ilkesiyle bağdaşmadığını, basın özgürlüğünün sınırsız olmadığını, darbenin bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi olarak tanımlandığını, suç olarak düzenlenen bir cürüm ile saygın bir kurumu yaftalayan ve müvekkili hakkında “darbeci” nitelemesi yapan dava konusu haber ile tüzel kişiliğine açıkça hakaret edildiğini ileri sürerek 20.000,00TL manevi tazminatın yayın tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, tecavüzü kınayan bir kararın basın yoluyla ilanına karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar vekili; 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 13. maddesinde sınırlı olarak sayılan haber nedeniyle sorumlu olan kişiler arasında yer almadığından Genel Yayın Yönetmeni davalı ... hakkındaki davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle reddinin gerektiğini, dava konusu haberin son zamanlarda özellikle Ergenekon Örgütüyle ilgili gelişmelerden sonra baronun taraflı ya da politik tavırlı eylemleri üzerine kamuoyunda gelişen ve görülen tepkiler doğrultusunda yazılı ve görsel medyaya yansıyan haber ve söylemlere, yetkililerin kamuoyuna yaptığı açıklamalara, en önemlisi de devlet kuruluşu olan Anadolu Ajansı'nın basına ve kamuoyuna geçtiği haberlere dayalı bir yazı olduğunu, ülkenin bütün yazılı ve görsel medyalarından yapılan yayınlarla, kamuoyuna yansıyıp aleniyet kazanan olaylar yanında, Hürriyet Gazetesi ile de topluma yansıyan resimlerde görüldüğü üzere Taksim Meydanı’nda "Darbeci Baro Taksime Hoş Geldin" ibareli bir pankartın açıldığını ve gerçeğin yetkililerin kamuoyuna yaptıkları açıklamalar ile de kabul gördüğünü, bu olaylardan sonra ... tarafından stajyer avukatlar için pratik/eğitim yapılacak binanın kapısına buraya ‘Türban ve baş örtüsü ile girilmeyeceği' yönünde bir duyuru/ilan asıldığını, bu nedenle Taksim Meydanı’nda asılan pankartın haber başlığı yapılarak, kamuoyunun tepkisini dile getiren ve bazı ilgililerin yorum ve eleştirilerini içeren dava konusu yazının kaleme alındığını, haberde kullanılan başlığın dikkat çekme amacına yönelik olağan bir gazetecilik tekniği olduğunu, ayrıca davacının ‘tekzip’ talebinin itiraz edilmeden yayınlanmasının davacıya karşı saldırı amacı taşımadığını ortaya koyduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; Basın Kanunu’nun 13. maddesi gereğince genel yayın yönetmeni davalı ... hakkında açılan davanın husumet nedeniyle reddinin gerektiği, basının haber verme hakkının gerçeklik, kamu yararı, güncellik, konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık temel kuralları ile sınırlı olduğu, davaya konu Star Gazetesi’nin 18.12.2011 tarihli nüshasındaki "Darbeci Baro başörtülüye otele girmeyi bile yasakladı" başlıklı yazı bir bütün olarak incelendiğinde "Darbeci Baro" nitelemesinin davacıyı toplum önünde küçük düşürücü, gerçeğe aykırı, halkın kin ve husumetine maruz bırakacak nitelikte ve kişilik haklarını rencide edici olduğu, hukuka aykırı haber nedeniyle davalıların sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 10.000,00TL manevi tazminatın 18.11.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalı ... dışındaki davalılardan müteselsilen tahsiline, davalı ... hakkındaki davanın husumet nedeni ile reddine, kararın ilanına yer olmadığına karar verilmiştir. Davacı vekili ile davalılar ...., ... ve ... vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece; "Darbeci Baro" tabiri kullanılarak yapılan haberde bu şekildeki nitelendirmenin haberin verilmesindeki kamu yararı ile kişilik haklarına verilen zarar arasında orantısızlık olduğunu gösterdiği, haber verme hakkının sınırlarının aşıldığı, haberin içeriği ile ilgili mesajın verilmesinde başlığın yanlış ve hakaret teşkil eder şekilde kullanılmasının haklı görülemeyeceği gerekçesiyle ve önceki karardaki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalılar ...., ... ve ... vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, dava konusu haberin başlığında yer alan "Darbeci Baro" ifadesinin davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davacı yararına manevi tazminata hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için Yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47, 6098 sayılı TBK m56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar yada kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Dava konusu yayımın yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanununun (BK) 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. TMK’nın 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22.02.2005). İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: 1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). 3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 07.12.1976, Başvuru No: 5493/72, 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131). O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkemeye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59). Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşmenin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, fakat aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur. (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38). Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979). Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. 5187 sayılı Kanun’un 3. maddesinde; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. Bunun gereği olarak basın, haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir. Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa da düşünce ve kanaat (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayımlarda gerek Anayasanın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayım yapmak hukuka aykırıdır. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı halinde mümkündür. Yapılan bir yayım bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 tarihli ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K.sayılı kararları). Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. Öte yandan haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkan sağlar. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayımdan dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayımın hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayımdaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi tarafından gazetecilere tanınan özgürlük, gazetecilik etik ve ilkelerine uygun olarak topluma doğru ve güvenilir bilgi sağlamak için iyi niyetle hareket etmeleri şartıyla sınırlıdır. Bu nedenle algı da yaratılmaması gerekir. Basının üçüncü kişiler hakkında ileri sürdüğü, şeref ve itibarlarını zedeleyici nitelikteki olgusal isnatların doğruluğunu araştırma yükümlülüğü vardır. Bundan istisna tutulması için özel durumlar gerekir. Bu özel durumların varlığı her somut olayda, kişisel itibarı zedelediği iddia edilen ifadelerin ağırlığı ve niteliğine göre değerlendirilebileceği gibi kullanılan kişisel dil de göz önüne alınmalıdır. Üçüncü kişi hakkında ileri sürülen olguların mahiyeti itibariyle basının, haber kaynağını ne derecede güvenilir addedebileceği göz önüne alınarak belirlenir (Resmi belgelere dayandırılması da doğruluğu araştırmanın istisnasıdır). İfadelerin suç isnadı içermesi nedeniyle yarışan değerler arasında dengeleme yapılırken masumiyet karinesinin de dikkate alınması gerekir. İfade özgürlüğünün basınla ilgili zamanda olgusal bir temeli bulunmaksızın ve hedef alınan kişiye hakkındaki suçlamalara karşı çıkma olanağı tanınmaksızın sorumsuz bir biçimde suç isnadı içeren haberler yapabilme yetkisi olmamalıdır. En azından bir emare olmalı, maddi bir temele dayanmalıdır. Ne var ki, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayımlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasa’nın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49 (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Star Gazetesi’nin 18.12.2011 tarihli nüshasının birinci sayfasında "Baro başörtülüyü otele bile sokmadı" manşetiyle ve on ikinci sayfasında "Darbeci Baro, başörtülüye otele girmeyi bile yasakladı" başlıklı bir habere yer verildiği, aynı haberin www.stargazete.com isimli internet haber sitesinde de yer aldığı, haberin alt başlığında "Darbe planlamakla suçlanan zanlılara verdiği destek nedeniyle ismi Darbeci Baro’ya çıkan İstanbul Barosu’nun bir otelde düzenlediği programına stajyer avukatların katılımını yasakladığı ortaya çıktı." ifadelerinin kullanıldığı anlaşılmaktadır. Dava konusu haber içeriğinde, ...’nca staj eğitim merkezindeki dersliklerin kapısına başörtülü olarak gelinmemesi gerektiğine ilişkin duyuru asıldığı ve düzenlenen sertifika programına başörtülü stajyerlerin alınmadığı belirtilmiş, bazı başörtülü stajyerlerin stajlarının yandığına, sertifikalarını alamadıklarına ve bu nedenle staj yerlerini değiştirdiklerine ilişkin beyanlarına yer verilmiş, davacı Baro tarafından yapılan uygulama ile ilgili eleştiriler habere konu edilmiştir. Haberde görsel olarak da kullanılan “stajyer avukat meslektaşlarımıza duyuru” başlıklı yazıda “… Bu kurala uymayanlar hakkında disiplin soruşturması yapılmaktadır. Bu nedenle, Staj Eğitim Merkezi’nde de mesleğe yaraşır bir kıyafetle gelinmesi (örneğin kirli kıyafet, şort, kot pantolon, türban veya başörtüsü ile gelinmemesi) gerekmektedir.” ifadeleri yer almaktadır. Eş anlatımla sadece başörtülünün değil, kirli kıyafet, şort, kot pantolon ile gelinmesinin de yasaklandığı görülmektedir. Şu durumda, dava konusu haberin içeriğindeki ifadelerin güncellik, kamu yararı ve görünür gerçekliğe uygunluk unsurlarını taşıdığı hususunda herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Ancak dava konusu haberde öz ve biçim arasındaki dengenin bozulup bozulmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Dava konusu haberin başlığında "Darbeci Baro, başörtülüye otele girmeyi bile yasakladı" ifadesi kullanılmıştır. Sözlük anlamıyla darbe "Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükümeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi" demektir (Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük). Her ne kadar basın özgürlüğü kapsamında haberde kullanılan başlık çarpıcı ve provake edici olabilir ise de, basının haberin başlığını hazırlarken yukarıdaki belirtilen ilkelerden ayrılmaması, başlık ile haberin içeriği arasında düşünsel irtibat bulunması, suç isnadı içermemesi, öz ve biçim arasındaki dengenin bozulmaması zorunludur. Somut olayda, dava konusu haberin başlığında, gerekli, yararlı ve içerikle bağlantılı olmadığı hâlde kullanılan "Darbeci Baro" ifadesi ile, davacı Baroya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren bir suç isnat edilmiş, haberin içeriğine uygun düşmeyen bir üslup kullanılmış, böylece öz ile biçim arasındaki denge bozulmuş olmakla hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiştir. Başlıktaki ifadenin daha önceden bir pankartta kullanılmış olması, ifade özgürlüğü kapsamında kabulü için yeterli değildir. Nitekim T.C. Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru yoluyla önüne gelen davada verdiği, Çetin Doğan Başvurusu (2), B. No: 2014/3494, 27.02.2019 tarihli kararında, basın kuruluşlarının ödev ve sorumlulukları ile uymaları gereken sınırlara aykırı şekilde, haber verme görevi esnasında kötü niyetli olarak gerçeklerin çarpıtılabildiğini, gerçeğe uygun bir beyana kamuoyunun gözünde yanlış bir imaj uyandırabilecek vurgular, değer yargıları, varsayımlar hatta imaların eşlik edebildiğini, basında yer alan söylemlerde isimleri zikredilen kişilerin ciddi şekilde itham edilebildiklerini belirterek, bu kapsamda başvurucunun darbe planının lideri ve baş sorumlusu olarak gösterilmesi ve başvurucu hakkında isnat edilen olguların ceza mevzuatına göre yaptırım olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngörülen çok ciddi bir suçun işlendiğine ilişkin olması nedeniyle şeref ve itibar hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu nedenle dava konusu haberin basın özgürlüğü kapsamında kalmadığı, özellikle başlıkta b-kullanılan "Darbeci Baro" ifadesinin çağrıştırdığı anlam itibariyle demokrasiye karşı işlenen ağır bir suç isnadına ilişkin olduğu, davacının kişilik haklarına saldırı niteliği taşıdığı kabul edilmelidir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, başlıktaki ifadenin ilk kez davalı gazete tarafından kullanılmadığı, yalnızca başlıkta ve tırnak içerisinde yazılmış olduğu, alt başlıkta bu ifadenin nereden kaynaklandığının açıklandığı, basın özgürlüğünün belli ölçüde abartıyı ve hatta provokasyonu da içerdiği, çarpıcı başlık kullanılmasının okurun ilgisini çekmeye yönelik bir gazetecilik tekniği olduğu, haberin basın özgürlüğü kapsamında kaldığı, bu nedenle direnme kararının bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. Hâl böyle olunca, dava konusu haberin başlığındaki ifadelerin, davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunduğunu, davacı yönünden manevi tazminat koşullarının gerçekleştiğini kabul eden direnme kararı yerindedir. Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup davalılar ...., ... ve ... vekilinin hükmedilen miktara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 09.04.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Dava yayım yoluyla kişilik hakkı ihlalinden kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece verilen davanın kısmen kabulüne dair karar Özel Dairece davanın reddine karar verilmesi gerektiği belirtilerek bozulmuş, verilen direnme kararının temyizi üzerine Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sonunda direnme kararı uygun bulunmuş olup sayın çoğunluğun bu görüşüne katılmıyoruz. Davacı ... vekili; Star Gazetesinin 18/12/2011 tarihli sayısında “Darbeci Baro başörtülüye otele girmeyi bile yasakladı” başlığı ile verilen haberdeki “Darbeci Baro” ifadesinin Baroyu küçük düşürücü nitelikte olduğunu ve kişilik haklarının ihlal edildiğini belirterek manevi tazminat talebinde bulunmuş, 08/03/2012 havale tarihli cevaba cevap dilekçesinde de davanın konusunun başörtüsü haberi değil, haberde yer alan “Darbeci Baro” ifadesi olduğunu açık bir şekilde belirtmiştir. Böylelikle uyuşmazlık konusu olan husus haber başlığında tırnak işareti içinde yer alan “Darbeci Baro” ifadesinin kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığı noktasında toplanmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, tarafların temyizi üzerine Özel Dairece davacının temyiz itirazları reddedilmiş, davalı temyizi yönünden ise haberin görünür gerçeğe uygun olduğu, gazetecilik tekniği gereği kamuoyunun dikkatini çekecek çarpıcı başlık kullanıldığı, “Darbeci Baro” ifadesinin davacı Baro yönetim kurulu başkan ve üyelerinin darbe davasından yapılan yargılamada sergiledikleri davranışlar için kullanıldığının alt başlıkta yazıldığı, haberde hukuka aykırılık bulunmadığı, bu nedenle istemin tümden reddedilmesi gerektiği belirtilerek karar bozulmuş, Hukuk Genel Kurulunda yapılan inceleme sonunda ise direnme hükmü uygun bulunmuştur. İfade özgürlüğü Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 26. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesinde düzenlenmiştir. “İfade özgürlüğü hem demokratik bir toplumun asli temellerinden, hem de demokrasinin ve bireyin kendini geliştirmesi ve gerçekleştirmesinin temel şartlarından biridir. İfade özgürlüğü yalnızca uygun gördüğümüz veya bizi rahatsız etmeyen ya da kayıtsız kaldığımız bilgi veya fikirler için değil, fakat aynı zamanda bizi rahatsız eden, sarsan ya da alt üst eden bilgi veya fikirler içinde geçerlidir. Bunlar çoğulculuk, hoşgörü ve geniş fikirliliğin gerekleridir ki bunlar olmaksızın hiçbir demokratik toplum var olamaz. Bu özgürlük Sözleşmesinin 10. maddesinde belirtilen sınırlamalara tâbi olmakla birlikte, bunlar dar yorumlanmalı ve kısıtlamaya ihtiyaç olduğu ikna edici bir şekilde gösterilmelidir (Handyside/Birleşik Krallık 1976, Hanover- Almanya 2004). Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olup insanların bilgiye ulaşma ve fikir elde edebilmesi yönündeki en önemli araçlardan olan basının yazılı, görsel veya işitsel vasıtalarla sunduğu ve kamu hizmetini gerçekleştirme yolunda sahip olduğu özgürlüktür. Basın özgürlüğü iç hukukumuzda Anayasanın 28., 5187 sayılı Basın Kanununun 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Basın olayları izleme, araştırma, değerlendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Bu nedenledir ki basın yolu ile kişilik hakkı ihlaline dayalı davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütler koşul olarak aranmış, genel bir durumdaki hukuka aykırılık oluşturan fiillerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntem benimsenmiştir. Bunun sonucu olarak basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yolu ile yapılan bir yayım hukuka aykırılık oluşturmayabilecektir. Ancak basın özgürlüğü de sınırsız olmayıp Anayasanın temel haklar ve ödevler bölümü ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 24-25. maddelerinde yer alan ve özel yasalar ile güvence altına alınmış olan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik haklarının karşı karşıya geldiği durumlarda hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemeyeceğinden, daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Somut olayda uyuşmazlık konusu olan “Darbeci Baro” ifadesi ilk kez davalı gazete tarafından kullanılmış değildir. Dosyada mevcut bilgilere göre davacı Baro yönetim kurulu başkan ve üyelerinin kamuoyunda “Balyoz” davası olarak bilinen davanın duruşmasına hep birlikte katılıp sanık müdafilerinin yanında oturmaları sebebiyle 2009 yılında İstanbulda 46 baronun katılımı ile gerçekleştirilen yürüyüş sırasında Taksim Meydanında davacı baro için “Darbeci Baro Taksime Hoşgeldin” pankartının kullanıldığı, bu tarihten sonra davacı ile ilgili olarak yapılan birçok haberde bu başlığa yer verildiği, davacı tarafından aynı başlık ile ilgili olarak başkaca yayın organlarına karşı açılan davalardan ikisinde mahkemelerce red kararı verildiği ve bu kararların Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 2014/15620 ve 2014/1325 esas sayılı ilâmları ile onandığı, iki dava sonunda verilen kısmen kabule ilişkin kararın aynı Daire tarafından, bu davaya konu bozma ilâmındaki gerekçe ile bozulduğu ve bunlardan birinde mahkemece bozmaya uyularak verilen davanın reddi kararının 2016/3329 esas sayılı karar ile onandığı anlaşılmıştır. Dava konusu yazıda “Darbeci Baro” ifadesi yalnızca başlıkta ve tırnak işareti içinde kullanılmış, alt başlıkta ise “Darbe planlamakla suçlanan zanlılara verdiği destek nedeniyle ismi Darbeci Baro’ya çıkan İstanbul Barosu …..” açıklamasına yer verilmek suretiyle ifadenin nereden kaynaklandığı belirtilmiş ve haber içeriğinde bu ifadeye yer verilmemiştir. Haberin görünür gerçekliğe uygunluğu konusunda ise uyuşmazlık bulunmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin birçok kararında ifade edildiği üzere (Dink - Türkiye, Dilipak- Türkiye, Prager-Oberschlick) basın özgürlüğü belli ölçüde abartıyı ve hatta provokasyonu da içerir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık başlıkta yer alan “Darbeci Baro” ifadesi ile ilgili olup bu ifadenin yalnızca haber ile ilgili 12. sayfadaki ikinci başlıkta ve tırnak işareti içinde kullanılması ve haber içeriğinde yer verilmemesi karşısında, çarpıcı başlık kullanılmasının okuyucunun dikkatini çekmeye yönelik bir gazetecilik tekniği olduğu gözetildiğinde haberde hukuka aykırılık unsurunun bulunmadığı, basın ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, bu nedenle Özel Dairece verilen bozma kararının yerinde olduğu düşüncesi ile sayın çoğunluğun direnme kararını uygun bulan aksi yöndeki görüşüne katılmıyoruz.
4. Hukuk Dairesi, 2016/16422 E., 2019/1257 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur.
4. Hukuk Dairesi         2016/16422 E.  ,  2019/1257 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Davacılar ... ve diğerleri vekili Avukat ... tarafından, davalılar ...... AŞ ve ... aleyhine 28/09/2015 gününde verilen dilekçe ile basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 19/07/2016 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davacılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü. Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekilince temyiz edilmiştir. Davacılar vekili, davacıların......'in eşi ve çocukları olduğunu, ...... 30/03/2015 gün 01-06-07-08-10-14/04/2015 tarihli sayılarında ......'ün,......'in de içinde olduğu bir grup tarafından zehirlendiğine ilişkin yayınlar yapıldığını, yayınlarda bahsi geçen iddiaların gerçekliği meçhul ve kaynağı belli olmayan mektuplara dayandırıldığına, yazılanların davalıların dayanaksız sözleri ve savlarından ibaret olduğunu, bu şekilde davacıların eşi ve babası merhum......'in manevi şahsiyetine ve hatırasına hakaret edildiğini, hukuka aykırı, gerçek dışı ve tamamen kurmaca yayınlarla davacıların kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek oluşan manevi zararın tazminini, talep etmiştir. Mahkemece, müteveffanın toplum tarafından tanımış, siyasi bir kişilik olarak bazı faliyetlerinin yer aldığı, bu yazı dizisinin toplumun yakın tarihte meydana gelen olaylarla ilgili aydınlatmalara yönelik olup, görünen gerçekliğe uygun olduğu, anlatılan olayların belgelere dayandırıldığı, yakın siyasi tarihteki olayların sebeplerinin aydınlatılmasında kamu yararının bulunduğu, Basın Kanunu'nun 3. maddesinde de açıklandığı üzere; basın hürriyeti kapsamında kaldığı, tüm bunlara göre davaya konu yazıların içerik itibariyle davacılar yönünden manevi tazminatı gerektirici şartlar bulunmadığından, davanın reddine karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine, basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. AİHM 22 ...... 2013 tarihli 48876/08 başvuru no'lu kararında “İfade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve bu toplumun gelişiminin ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşulunu oluşturduğunu, 10. maddenin 2. fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla ifade özgürlüğünün sadece kabul edilen, zararsız ya da farklı olan «bilgi» ya da «düşünceler» için değil ama ayrıca hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerli olduğunu, bunların, «demokratik toplumun» onlarsız olamayacağı çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği olduğunu, 10. maddede açıklandığı gibi bu özgürlüğe yapılan sınırlamaların her halde dar yorumlanması gerektiğini ve herhangi bir sınırlama gereksiniminin ikna edici bir biçimde ortaya koyulması gerektiğini,...” ifade etmektedir. Mahkeme aynı ifadeleri 69698/01 başvuru no'lu ve 16354/06 başvuru no'lu kararlarında da tekrar etmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA ve aşağıda yazılı onama harcının davacılara yükletilmesine 07/03/2019 gününde oy çokluğuyla karar verildi. (M) (M) KARŞI OY YAZISI Dava, basın ve yayın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekilince temyiz edilmiştir. Davacılar vekili, davacıların murisleri......'in eşi ve çocukları olduğunu, ...... 30/03/2015 gün 01-06-07-08-10 ve 14/04/2015 tarihli yayınlarında ......'ün,......'in de içinde olduğu bir grup tarafından zehirlendiğine ilişkin yayınlar yapıldığını, yayınlarda bahsi geçen iddiaların gerçekliği meçhul ve kaynağı belli olmayan mektuplara dayandırıldığını, yazılanların davalıların dayanaksız sözleri ve savlarından ibaret olduğunu, bu şekilde davacıların eşi ve babası merhum......'in manevi şahsiyetine ve hatırasına hakaret edildiğini, hukuka aykırı, gerçek dışı ve tamamen kurmaca yayınlarla müvekkillerinin kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu ileri sürerek, oluşan manevi zararlarının tazminini, talep etmiştir. Davalılar vekili cevabında; doğrudan kişilik haklarını ihlal edici içeriğin bulunmadığını, haber ve yorum niteliğinde olduğunu, kaynağının gösterildiğini, geçmiş tarihteki güncel olaylardan bahsedildiğini, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, müteveffanın toplum tarafından tanımış, siyasi bir kişilik olarak bazı faliyetlerinin yer aldığı bu yazı dizisinin, toplumun yakın tarihte meydana gelen olayları aydınlatmaya yönelik olup, yayınların görünür gerçekliğe uygun olduğu, anlatılan olayların belgelere dayandırıldığı, yakın siyasi tarihteki olayların sebeplerinin aydınlatılmasında kamu yararının bulunduğu, Basın Kanunu'nun 3. maddesinde de açıklandığı üzere; basın hürriyeti kapsamında kaldığı, tüm bunlara göre davaya konu yazıların içerik itibariyle davacılar yönünden manevi tazminatı gerektirici şartlar bulunmadığından, davanın reddine karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesini gerektirmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Dizi şeklinde yapılan dava konusu yayınlarda, Atatürk'ün ölümünün, davacıların murisinin de içinde bulunduğu gruptaki kişiler tarafından tezgahlandığı ve gerçekleştirildiği şeklinde kesin yargı içeren haberler yapılmıştır. Atatürk’ün ölümü ile ilgili şüphelerin dile getirilmesi, buna ilişkin bilgi ve belgelerin yayımlanması basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilirse de, Kurtuluş savaşımızın önderi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olan, Türk Milletinin kalbinde özel bir yeri bulunan Atatürk’ün ölümünün, gerçekte davacıların murisinin de karıştığı ve içinde bulunduğu bazı kimseler tarafından zehirlenmek suretiyle gerçekleştirildiği şeklinde olgu isnadı biçiminde kesin yargı içeren yayınların, basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği açıktır. Ayrıca, davalı yanca yayında görüntüsü verilen belgeler dosyaya sunulmamış, getirtilebilebileceği yerler konusunda da bilgi verilmemiştir. Bu haliyle, yapılan yayınlar hukuka aykırı olup davacıların manevi tazminat isteme hakkı doğduğu kanaatinde olduğumdan, uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği düşüncesi ile davanın reddine ilişkin kararı onayan sayın çoğunluğun bu görüş ve kararına katılmıyorum.07/03/2019 KARŞI OY YAZISI Dava basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Basın özgürlüğü, Anayasa'nın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasa'nın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanunu'nun 24. ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Somut olaya gelince; davaya konu yayınlar birbirini takip eden kısa aralıklarla yapılmış olup, her bir yayında geçen ifadeler maddi temeli olmayan, görünür gerçeklikle uyuşmayan, toplumsal ilgi ve güncelliği bulunmayan, kamuoyunu bilgilendirme amacı taşımayan özle biçim arasında denge gözetilmeden sarfedilen beyan ve isnatları içermektedir. Haberin verilmesinde kamu yararı da bulunmamaktadır. Belirtilen nedenlerle, davaya konu yayın basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Davacıların kişilik haklarına saldırı gerçekleşmiştir. Uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, mahkemece talebin reddi doğru olmamıştır. Bu nedenle çoğunluğun onama yönündeki görüşüne katılmıyorum.07/03/2019
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1485 E., 2019/500 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına
Hukuk Genel Kurulu         2017/1485 E.  ,  2019/500 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 1. (Kapanan Kartal 1.) Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 16.05.2012 tarihli ve 2011/282 E., 2012/266 K. sayılı kararın davacılar vekili ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 13.06.2013 tarihli ve 2012/11955 E., 2013/11357 K. sayılı kararı ile, "... Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırıya dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir. Davacı vekili, davalı şirketin sahip olduğu Sabah Gazetelesinin 18/04/2011- 19/04/2011 ve 20/04/2011 tarihli yayınlarında davacıların resminin de kullanılarak asılsız haberler yayınladığını ve davacı avukatların kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir. Davalı, haberin görünür gerçekliğe uygun olduğunu belirterek haksız ve yersiz açılan davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece, davacıların resimleri mozaiklenmiş ve isimleri açıkça yazılmamış ise de, avukat oldukları da belirtildiğinden yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkan verecek biçimde fotoğraflarının yayınlanması ve davacılar hakkında yapılan soruşturmanın kamu oyunu bilgilendirmek niteliğinde değil, basın özgürlüğünü ihlal edecek şekilde yazı dizisi haline getirildiği, bu durumun kişilik haklarının ihlali olduğu gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Davaya konu 18/04/2011 tarihli Sabah Gazetesinin ilk sayfasında "BÜYÜK DAVALARA RÜŞVET KONSEYİ" manşeti ile alt başlık olarak "Avukatlar, hakimler, üst düzey memurlardan oluşan ve rüşvetle sanıkları beraat ettiren gizli konsey ortaya çıkarıldı " denilerek haber yapılmış, yine dava konusu 19/04/2011 ve 20/04/2011 tarihli yayınlarda da habere devam edilerek konseyde yer aldıkları bildirilen hakim ve avukatların isimleri kodlanarak ve resimleri mozaiklenerek sayfaya konuldukları görülmüştür. Haberin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan soruşturmadaki bulgulara dayanması nedeniyle görünür gerçekliğe uygun olup kamu yararı ve toplumsal ilgi bulunduğu, böyle bir konuda peş peşe yayın yapılması ve davacıların yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkan verecek biçimde fotoğraflarının yayınlanmasının kişilik haklarına saldırı teşkil etmeyeceği, haberdeki fotoğrafların orta düzeydeki bir okuyucu tarafından tanınmayacak şekilde olduğu gibi isimlerin de kodlandığı, bu kapsamda yayının hukuka aykırılığından ve davacıların kişilik haklarını zedelediğinden söz edilemeyeceğinden, manevi tazminat istemlerinin tümden reddine karar verilmesi gerekirken; yazılı gerekçeyle kısmen kabul kararı verilmiş olması doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir...." gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı ... adına vekaleten ve kendi adına asaleten Av. ...; müvekkili ile kendisinin İstanbul Barosu'na kayıtlı avukat olduklarını, "Büyük Davalara Rüşvet Konseyi" manşeti ve "Avukatlar, hâkimler, üst düzey memurlardan oluşan ve rüşvetle sanıkları beraat ettiren gizli konsey ortaya çıkarıldı" başlığı ile Sabah Gazetesinin 18.04.2011, 19.04.2011 ve 20.04.2011 tarihli sayılarında fotoğrafları da kullanılarak asılsız haberler yayımlandığını, haberlerin yanına müvekkilinin ve kendisinin boy resmi de eklenerek yayımlanmak suretiyle uyuşturucu baronlarına ve çetelere hedef gösterildiklerini, haberlerin yayımlanmasından sonra yakınlarından ve müvekkillerinden yüzlerce telefon aldıklarını, haberlerin tamamen gerçek dışı olup tüm ülke çapında ve yakın çevresi tarafından tanınmasına imkân verecek biçimde çekilmiş fotoğrafıyla birlikte yayımlanmasının kişilik haklarına ağır bir saldırı oluşturduğunu ileri sürerek müvekkili ... için 500.000,00TL ve kendisi için 500.000,00TL manevi tazminatın yayım tarihi olan 18.04.2011 tarihinden itibaren faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davaya konu haberlerde davacıların isimlerinin ve fotoğraflarının açık olarak verilmediğini, davacıların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri fotoğrafların tanınmalarına engel olacak şekilde bantlanmak suretiyle ve isimleri rumuzlanarak verildiğini, Adalet Bakanlığı tarafından yürütülen idari soruşturma hakkında kamuoyunu bilgilendirmek amacı ile hazırlanan haberde davacıların şahıslarının hedef alınmadığını, idari soruşturma kapsamındaki iddia ve olayların görünen gerçekliğe uygun olarak kamuoyuna aktarıldığını, dava konusu haberler nedeniyle davacıların müvekkili hakkında yapmış oldukları şikâyet üzerine yürütülen soruşturma sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini, bu karara yapılan itirazın Beyoğlu 4. Ağır Ceza Mahkemesince reddedildiğini, nitekim İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamedeki iddia ve tespitler incelendiğinde görüleceği üzere davaya konu haberlerin idari soruşturma dosyasında sabit olan ve bir bölümü aynı zamanda kamu davası konusu olan davacılar hakkındaki iddiaların görünen gerçekler çerçevesinde yayımlanmasında üstün kamu yararının bulunduğunu, adalet dağıtımında anahtar bir rolü olan avukatların görevlerini yerine getirirken yargı basımsızlığını etkileyebilecek faaliyetlerde bulundukları yönündeki iddiaların özel bir önem taşıdığını, davaya konu haberlerde davacılara yönelik hakaret içerir, konu ile ifade arasında ki düşünsel bağı zedeleyen, hukuka aykırı herhangi bir ifade ya da anlatım tarzına yer verilmediğini, gereğini aşan hiçbir bir iddia ya da isnatta bulunulmadığını, haber başlığının da konu ile uyumlu ve okuyucunun ilgisini çekecek biçimde hazırlandığını, basın özgürlüğü sınırları içinde kalınarak hazırlanan gerçek, doğru, güncel bir haber olduğunu, davacının ihtiyati tedbir talebinin kabul edilmiş olmasının basın özgürlüğünün sınırsız bir biçimde sansürlenmesi anlamına geldiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece; haberin verildiği gazetede davacıların resimleri mozaiklenmiş ve isimleri açıkça yazılmamış ise de avukat oldukları da belirtildiğinden yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkân verecek biçimde fotoğraflarının yayımlandığı, davacılar hakkında yapılan soruşturmanın kamuoyunu bilgilendirici genel bir haber olarak gazetede yer alması gerekirken basın özgürlüğünü ihlal edecek şekilde neredeyse yazı dizisi hâline getirildiği, davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacı ... için 10.000,00TL ve davacı ... için 10.000,00TL manevi tazminatın ilk yayım tarihi 18.04.2011 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davacılar vekili ve davalı vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; bir avukatın yakın çevresi ve özellikle iş çevresi düşünüldüğünde, Özel Dairenin haberdeki fotoğrafların orta düzeydeki bir okuyucu tarafından tanınmayacak şekilde olduğu ve isimlerin de kodlandığı gerekçesine dayalı olarak kişilik haklarına saldırı bulunmadığı görüşüne katılmanın mümkün olmadığı, soruşturma konusu ile ilgili haberin neredeyse yazı dizisi hâline getirilmesinin bile başlı başına basın özgürlüğünü ihlal edebilecek nitelikte olduğu gerekçesiyle ve önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davacılar vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu haber dizisinin görünür gerçeğe uygun olup olmadığı, davacıların isimleri kodlanarak ve resimleri mozaiklenerek yapılan haberlerin orta düzeydeki okuyucu tarafından tanınmalarına elverişli olup olmadığı, kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davacılar yararına manevi tazminata hükmedilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için Yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47, 6098 sayılı TBK m56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Dava konusu yayımın yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanununun (BK) 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. TMK’nın 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme'nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22.02.2005). İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: 1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları, diğer yanda ifade özgürlüğü bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). 3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08.07.1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM’nin basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 07.12.1976, Başvuru No: 5493/72, 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131). O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğü, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkeme’ye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59). Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, fakat aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur. (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38). Basının başkalarının itibarını korumak gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979). Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanununun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. 5187 sayılı Kanunun 3. maddesinde; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. Bunun gereği olarak basın, haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir. Basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasada düşünce ve kanaat (m. 25), düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayımlarda gerek Anayasanın “Temel Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayım yapmak hukuka aykırıdır. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayım bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 tarihli ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K. sayılı kararları). Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan hukuka aykırılık gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. Haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayımdan dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayımın hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayımdaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Ne var ki, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayımlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasanın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun (TMK) 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması 818 sayılı Borçlar Kanununun 49 (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Davacıların İstanbul Barosuna kayıtlı avukat oldukları, Sabah Gazetesinin 18.04.2011, 19.04.2011 ve 20.04.2011 tarihli nüshalarında "Büyük Davalara Rüşvet Konseyi" manşeti ve "Baronların Rüşvet Konseyi" dizi başlığı ile haberlerin yayımlandığı, "Avukatlar, hâkimler, üst düzey memurlardan oluşan ve rüşvetle sanıkları beraat ettiren gizli konsey ortaya çıkarıldı" şeklinde alt başlık kullanılan haber dizisinde konseyde yer aldıkları bildirilen hakim ve avukatların isimlerinin kodlanarak ve fotoğraflarının mozaiklenerek sayfaya konuldukları anlaşılmaktadır. Dosya kapsamında yer alan belge ve delillerin incelenmesinde, habere konu edilen olay ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı müfettişlerince idari soruşturma yürütüldüğü, ayrıca davacılar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan ceza soruşturması sonucunda davacı ... hakkında rüşvet, resmi evrakta sahtecilik ve görevi kötüye kullanma suçlarından cezalandırılması talebiyle kamu davası açıldığı, diğer davacı ... hakkındaki evrakın ise tefrik edilerek 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesi gereğince soruşturma izni için Adalet Bakanlığı’na gönderildiği, dava konusu haberleri kaleme alan muhabir Abdurrahman Şimşek’in hakaret, iftira, suç uydurma ve adil yargılamayı etkileme suçlarından cezalandırılması talebi ile davacılar tarafından yapılan şikayet üzerine yürütülen soruşturma sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, haberlerin basın özgürlüğü kapsamında kaldığı ve atılı suçların unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, bu karara yapılan itirazın Beyoğlu 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nce reddedildiği görülmektedir. Dava konusu haber dizisi bir bütün olarak değerlendirildiğinde, iddia edilen hususların Adalet Bakanlığı müfettişlerince yürütülen idari soruşturmadaki ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca davacılar hakkında yapılan ceza soruşturmasındaki bulgulara dayanması nedeniyle görünür gerçekliğe uygun olduğu, habere konu edilen olayların güncellik, toplumsal ilgi kamu yararı ile öz ve biçim arasındaki denge unsurlarını haiz bulunduğu, haberlerin içeriğinde davacılar hakkında doğrudan kişilik değerlerine yönelen küçültücü veya hakaret teşkil eden herhangi bir ifadeye yer verilmediği, haberdeki fotoğrafların orta düzeydeki bir okuyucu tarafından tanınmalarına elverişli olmayacak şekilde mozaiklendiği gibi isimlerin de kodlandığı, bu kapsamda yayının hukuka aykırılığından söz edilemeyeceği, yukarıda vurgulanan AİHM içtihatları karşısında basın özgürlüğü kapsamında korunması gerektiği, haberin yazı dizisi şeklinde yapılmasının ve davacıların yakın çevreleri tarafından tanınmalarına imkan verecek biçimde fotoğraflarının yayınlanmasının kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği kabul edilmelidir. O hâlde Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, davacılar vekilinin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara iadesine, kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 30.04.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1484 E., 2018/1347 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1484 E.  ,  2018/1347 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 03.04.2012 tarihli ve 2011/229 E. 2012/77 K. sayılı kararın davacı vekili ile davalılardan ... ve .... Yatırım San. Tic. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 19.12.2013 gün ve 2013/2423 E., 2013/20280 K. sayılı kararı ile, (...1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere göre davacının, davalı ...’ya yönelik temyiz itirazları reddedilmelidir. 2- Davacının, davalı .... Yatırım San. Tic. A.Ş. ile davalı ...’ya yönelik temyiz itirazlarına gelince; Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırıya dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davalı ... hakkında açılan davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine, diğer davalılar hakkında açılan davanın sübut bulmadığından reddine karar verilmiş; hüküm, davacı ve davalılardan ... ve .... Yatırım San. Tic. A.Ş. tarafından temyiz edilmiştir. Davacı,.... Gazetesinde “Başbakan’ın....’ı Sildiği An” başlığı ile yer alan 24/05/2011 tarihli yazı ve “Başbakanı Şahit Olarak Yazacağım” başlığı ile yer alan 31/05/2011 tarihli yazı nedeniyle manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davalılar, davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme, davacının milletvekilliği yapmış bir siyasetçi olduğunu, kamuoyunca başbakana yakınlığı ile bilindiğini, davacının konumu itibari ile davaya konu yazıları hoşgörü ile karşılaması gerektiğini, ayrıca yazı içeriklerinin hakaret içermediğini belirterek davanın reddine karar vermiştir. Basın özgürlüğü, Anayasanın 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Yasasının 1. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde basının özgürce yayın yapmasının güvence altına alındığı görülmektedir. Basına sağlanan güvencenin amacı; toplumun sağlıklı, mutlu ve güvenlik içinde yaşayabilmesini gerçekleştirmektir. Bu durum da halkın dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren konularda bilgi sahibi olması ile olanaklıdır. Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bu tür davaların çözüme kavuşturulmasında ayrı ölçütlerin koşul olarak aranması, genel durumlardaki hukuka aykırılık teşkil eden eylemlerin değerlendirilmesinden farklı bir yöntemin izlenmesi gerekmektedir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Dosya kapsamından; davaya konu edilen yazılarda, davacı ile başbakan arasında yaşandığı iddia edilen bir olayın anlatıldığı, bu olay sonrasında davacının listeye alınmadığının belirtildiği, ancak yazılara konu edilen iddiaların gerçekliğinin ispatlanmadığı anlaşılmaktadır. Şu halde; yayınlanan yazılar, gerçek dışı haber niteliğinde olup kişilik haklarına saldırı niteliğindedir. Mahkemece açıklanan olgular gözetilerek, davacı yararına uygun bir miktar manevi tazminat takdir edilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, istemin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir. 3- Davalı ...’nun temyiz itirazına gelince; mahkemece, davalılara yönelik manevi tazminat istemi farklı hukuki nedenlerle karara bağlanmıştır. Hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin 3/2.maddesi uyarınca farklı hukuki nedenlerle karar verilmesi durumunda; ret sebebi aynı olan davalılar yararına tek, farklı olan davalılar yararına ayrı ayrı vekâlet ücretine karar verilmesi gerekir. Davalı ... hakkındaki dava, husumet yokluğu nedeniyle reddedildiğine göre; onun yararına ayrı vekalet ücreti takdir edilmesi gerekirken, tek vekalet ücretine karar verilmesi doğru değildir. Kararın bu nedenle de bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece bozma ilamının (2) numaralı bendi yönünden önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; müvekkilinin Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi ve Diyarbakır milletvekili olduğunu,.... Gazetesi’nin 24.05.2011 tarihli nüshasında davalılardan ... tarafından kaleme alınan "Başbakan’ın....’ı Sildiği An" başlıklı yazıda müvekkiline yönelik gerçek dışı, hayal ürünü ve tamamen iftiradan ibaret iddialara yer verildiğini, söz konusu köşe yazısında genel olarak müvekkili....’ın Sayın Başbakan’a Diyarbakır’da bazı isimlerin milletvekili adayı yapılmaması konusunda telkinde bulunduğu, tehditkâr ifadeler kullandığı, bu konuşma üzerine Sayın Başbakan’ın müvekkilini milletvekili aday listesine almadığı ve müvekkilinin aday yapılmamasını istediği kişilere de adaylık teklifi götürdüğü şekilde ifadelere yer verildiğini, söz konusu köşe yazısının basın özgürlüğü ve habercilik ilkeleri ile bağdaştırılmasının mümkün olmadığını, nitekim gazeteye gönderdikleri 25.05.2011 tarihli cevap ve düzeltme yazısında müvekkiline yöneltilen iddiaların gerçek dışı, hayal ürünü ve asılsız olduğunu belirterek metnin Basın Kanunu’nun 14. maddesi gereğince yayınlanmasını talep ettiklerini, bunun üzerine gazetenin 31.05.2011 tarihli sayısının 6. sayfasında ... tarafından kaleme alınan "Başbakanı şahit olarak yazacağım!" başlıklı yazıda iddianın sürdürüldüğünü, tüm bu iddiaların temel amacının toplumun yakından tanıdığı müvekkili hakkında çeşitli söylentiler çıkmasını sağlayarak onu toplum içinde zor duruma düşürmek ve kötülemek olduğunu, davalının iddialarını ispatla yükümlü bulunduğunu, dava konusu ifadelerin müvekkilinin kişilik haklarına yönelik ağır bir saldırı niteliğinde olduğunu ileri sürerek.... Gazetesi’nde yayınlanan 24.05.2011 tarihli "Başbakan’ın....’ı sildiği an!" başlıklı yazıda kullanılan ifadelerden dolayı 10.000,00 TL ve 31.05.2011 tarihli "Başbakan’ı şahit olarak yazacağım!" başlıklı yazıda kullanılan ifadelerden dolayı 10.000,00 olmak üzere toplam 20.000,00 TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalılar .... Yatırım Sanayi ve Tic. A. Ş. ve ... vekili; öncelikle Basın Kanunu'nun 13. maddesinde tahdidi olarak sayılan tazminat davalarında hukuki sorumluluğu bulunan şahıslar arasında sorumlu müdürün bulunmadığını, bu sebeple davanın müvekkili ... yönünden pasif husumet yokluğundan reddi gerektiğini, dava konusu köşe yazılarında davacının kişilik haklarını ihlal eden herhangi bir ifade bulunmadığını, genel seçimler öncesinde siyasi bir kişilik olan davacı hakkında yazı yazılmasının doğal olduğunu, bunun yanı sıra politikacıların haklarında yapılan sert eleştiri ve ithamlara da katlanmak zorunda olduğunu, köşe yazılarının haberlerden farklı olarak yazarın şahsi görüşleri ile yorum ve eleştirilerinden oluştuğu için haberlerden farklı değerlendirilmesi gerektiğini, ayrıca basının görevlerini yerine getirebilmesi için özgür olması gerektiğini, davaya konu yazının belirli kelime ve cümlelerine değil bütününe bakıldığında kişilik haklarını ihlal kastı taşımadığını, kullanılan başlık ve üslubun ise okuyucunun ilgisini çekmeye yönelik bir gazetecilik tekniği olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalı ... yargılamaya katılmamış ve beyanda bulunmamıştır. Mahkemece; davacının önceki dönem milletvekilliği de yapmış bir siyasetçi olduğu, ayrıca kamuoyunda Başbakan’a yakınlığı ile de bilindiği, toplum içinde bulunduğu konum itibariyle hakkında yayınlanan bu iki yazıyı hoşgörü ile karşılaması ve katlanması gerektiği, yani katlanma kapasitesinin herhangi bir kişiden çok daha yüksek olması gerektiği, kaldı ki her iki yazı içeriğinin de hakaret içermediği, gazetecilik mesleği gereği dikkati çekebilecek nitelikte başlıklarla verildiği, davacının kişilik haklarına ağır ve haksız bir tecavüzün varlığından bahsedilemeyeceğinden davanın sübut bulmadığı, davalılardan ... hakkındaki davada ise Basın Kanunu'nun 13. maddesinin 1. fıkrası gereğince yazı işleri müdürü olan davalıya husumet yöneltilemeyeceği gerekçesiyle davalı ... aleyhine açılan davanın pasif husumet ehliyeti bulunmadığından reddine, davalılar .... Yatırım A.Ş. ve ... aleyhine açılan davanın sübut bulmadığından reddine karar verilmiştir. Davacı vekili ile davalılardan ... ve .... Yatırım San. Tic. A.Ş. vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece bozma kararının 3 nolu bendi yönünden bozmaya uyulmuş, bozma kararının 2 nolu bendi yönünden önceki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu köşe yazılarında belirtilen davacı hakkındaki iddiaların gerçek dışı haber olup olmadığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davacı yararına manevi tazminata hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Dava konusu yayının yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. TMK’nın 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel çıkarlar, kişilik haklarıdır. Kişilik hakları ise, kişisel varlıkların korunmasıyla ilgilidir. Kişisel varlıklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişisel hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) somut uyuşmazlığın nasıl düzenlendiğini ve sözleşmenin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade Özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22 Şubat 2005). İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: 1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, bu özgürlüklerin kullanılması “…demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/ Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Osman Doğru, Atilla Nalbant; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). 3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu: AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). Kabul edilebilir eleştiri sınırları hususunda ise AİHM, sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mal olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları için daha geniş olduğunu birçok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları, kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların, hepsinden çok da siyasi rakibinin sıkı bir denetimine tabidir. Bir siyaset adamı, özellikle de kendisi eleştiriye yol açabilecek halka açık konuşmalar yaptığı zaman daha fazla hoşgörü göstermelidir. Elbette siyaset adamının namını koruma hakkı vardır, hatta özel yaşamının dışında bile, fakat ifade özgürlüğüne getirilen istisnalar dar bir yorumu zorunlu kıldığından, bu korumanın gerektirdikleri ile siyasi sorunların özgürce tartışılmasının getirdiği yararlar denge içinde olmalıdır (Bkz., özellikle, Oberschlick/Avusturya (no:2), 1 Temmuz 1997 tarihli karar, Derleme 1997-IV, s. 1274-1275, § 29 ve adı geçen Lingens/Avusturya kararı, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986, parag. 42). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 gün ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 gün ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, Başvuru No: 5493/72, 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131). O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkeme’ye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi, demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59). Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, fakat aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur. (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38). Basının “başkalarının itibarını korumak” gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979). Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince; 1982 Anayasası’nın “Basın Hürriyeti” başlıklı 28. maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir. 5187 sayılı Kanunun 3. maddesinde; “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır. Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar. Bunun gereği olarak basın, haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir. Yine basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa’da düşünce ve kanaat (m. 25); düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır. Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayımlarda, gerek Anayasa’nın “Temel Hak ve Özgürlükler” bölümünde yer alan ve gerekse de TMK'nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır. Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayım yapmak hukuka aykırıdır. Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı hâlinde mümkündür. Yapılan bir yayım bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 gün ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 gün ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K.sayılı kararları). Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan “hukuka aykırılık” gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz. Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir. Öte yandan haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkân sağlar. Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Ne var ki, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasanın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Dosya kapsamından davacının dava tarihi itibariyle Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi ve Diyarbakır milletvekili olduğu, ancak 12.06.2011 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde partisi tarafından milletvekili adayı olarak gösterilmediği, davalılardan .... Yatırım Sanayi ve Tic. A.Ş.nin imtiyaz sahibi olduğu.... Gazetesi’nin 24.05.2011 tarihli nüshasında davalılardan ... tarafından kaleme alınan “Başbakan’ın....’ı Sildiği An” başlıklı köşe yazısında davacının genel seçimlerde yeniden milletvekili adayı olarak gösterilmemesi ile ilgili bazı iddialara yer verildiği, davacı tarafça gazeteye gönderilen 25.05.2011 tarihli cevap ve düzeltme yazısı üzerine anılan gazetenin 31.05.2011 tarihli nüshasında davalı ... Atila tarafından yazılan “Başbakanı şahit olarak yazacağım!” başlıklı köşe yazısında da haberin doğru olduğunun ve iddiaları mahkemede ispatlayabileceğinin belirtildiği anlaşılmaktadır. Dava konusu köşe yazıları bir bütün olarak ele alındığında, içerikleri ve yayınlandığı tarihler itibariyle konunun güncel olduğu, kamouyunun gündeminde olan ve siyasetçi kimliği taşıyan bir kişi olan davacı hakkındaki iddiaların görünür gerçeğe uygun olduğu, kamuoyunun bilgilendirilmesinin ön plânda tutulduğu, başlık ve içeriklerinde hakaret içeren bir ifadeye yer verilmediği, kullanılan başlık ve üslup okuyucunun ilgisini çekmeye yönelik bir gazetecilik tekniği olduğu gibi siyasilerin katlanması gereken eleştiri sınırlarını da aşmadığı anlaşıldığına göre söz konusu köşe yazılarının yukarıda vurgulanan AİHM içtihatları karşısında basın özgürlüğü kapsamında kaldığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği kabul edilmelidir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, dava konusu köşe yazıları ile davacının hedef olarak gösterildiği, duyumlara dayanan iddiaların doğruluğunun kanıtlanamadığı, bu nedenle direnme kararının bozulması gerektiği belirtilmişse de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından yukarıda açıklanan nedenlerle yerinde görülmemiştir. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin yukarıda belirtilen gerekçeyle yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik bulunmayıp, direnme kararı bu nedenle yerindedir. Açıklanan nedenlerle direnme kararı onanmalıdır. SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına, karar düzeltme yolu açık olmak üzere 25.09.2018 tarihinde oy çokluğuyla ile karar verildi. KARŞI OY Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Davalı ...'nın gazetedeki köşesinde yazdığı iki adet yazının davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın niteliği gözetilerek öncelikle, basın özgürlüğü kavramına ilişkin yasal düzenlemele bakmak gerekmektedir.    Anayasa’nın 28.maddesi ile 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3.maddesi, basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir.   5187 sayılı Kanunun 3. maddesinde;     “Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.     Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.”   hükmü yer almaktadır.     Bu madde hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar.     Bunun gereği olarak basın, haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle, denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal ödevleridir.     Yine, basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa’da düşünce ve kanaat (m. 25); düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık olup,basın özgürlüğünün , demokrasinin “olmazsa, olmaz” koşulu olduğuda bir gerçektir.    Doğaldır ki, basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi, yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayımlarda, gerek Anayasa’nın “Temel Hak ve Özgürlükler” Bölümünde yer alan ve gerekse de MK'nun 24 ve 25.maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.     Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli; olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi, hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de, hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır.     Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon yaratmak için yayım yapmak, hukuka aykırıdır.     Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 9.10.1985 gün ve 1985/4-96-790 E, K.; 08.05.2013 gün ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K.; 24.06.2015 gün ve 2013/4-2304 E., 2015/1736 K. sayılı kararlarında da bu ilkeler vurgulanmıştır. Bu açıklamalar ışığında;    Basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için, haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden, özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi, ancak, açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı halinde mümkündür. Yapılan bir yayım, bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa, hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 gün ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 gün ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K.sayılı kararları).  Basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. (Türk Borçlar Kanunu m. 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır.     Önemle vurgulanmalıdır ki, yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda, manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan “hukuka aykırılık” gerçekleşmeyeceğinden, basının sorumluluğu da söz konusu olamaz.     Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir.     Diğer taraftan, haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule olanak kılar.     Bu ilke ve açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; manevi tazminat isteminin dayandırıldığı köşe yazılarından haber verme sınırları dışında aynı ilde milletvekili adayı ve sonrasında milletvekili olan ....'nun milletvekilliğine, davacının karşı çıktığı belirtilerek insanlar arasında husumet yaratılmasına sebebiyet verecek şekilde gerçekliğide ispatlanmayan , duyumlara dayandırılan bir haberin köşe yazısında yazılması, dava konusu yazının içeriğinden kamusal yarar ve toplumsal ilgiden söz edilemez. Bu durumda, haberin/yazının iddiadan öteye geçmemesi ve gerçeklik unsuru taşımaması nedeniyle davacıyı yıpratmaya ve hedef göstermeye , başkalarının husumetini çekmeye yönelik olduğunun kabulü gerekir. Hal böyle olunca Özel Daire bozma kararının doğru olup, direnme kararının bozulmasına karar verilmesi gerektiği düşüncesinde olduğumdan, sayın çoğunluğun düşünce ve görüşlerine katılamıyorum.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Hukuk

Tanınmış bir oyuncu olan (A), "Aura" adıyla kendi parfüm markasını piyasaya sürmüştür. Rakip kozmetik şirketi (B) A.Ş. ise yeni bir parfüm için başlattığı reklam kampanyasında, (A)’nın rızası olmaksızın, onun fiziksel özelliklerini ve sesini birebir taklit eden bir dijital karakter kullanmış ve "Gerçek Auranızı Bulun" sloganını öne çıkarmıştır. Bu durum üzerine (A), kişilik haklarına ve ticari itibarına yönelik saldırı gerekçesiyle (B) A.Ş.’ye karşı dava açmıştır. (A), kampanyanın durdurulması talebinin yanı sıra, (B) A.Ş.'nin bu reklam kampanyası sayesinde elde ettiği kazancın tamamının kendisine ödenmesini de istemektedir. Bu bilgilere göre, (A)'nın, (B) A.Ş. tarafından elde edilen kazancı talep etmesi, Türk Medeni Kanunu'nun kişilik haklarının korunmasına ilişkin hükümleri çerçevesinde aşağıdaki hukuki kurumlardan hangisine dayanmaktadır?

A) Sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre açılan iade davası
B) Haksız rekabet hükümlerine göre menfaatin karşılığının talep edilmesi
C) Vekâletsiz iş görme hükümlerine göre kazancın devri talebi
D) Maddi tazminat davası kapsamında kâr kaybının istenmesi
E) Haksız fiil hükümlerine göre yoksun kalınan kazancın talep edilmesi

Bu maddeyle ilgili 11 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol