Türk Medeni Kanunu 4. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 4 - Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim, hukuka ve hakkaniyete göre karar verir.
C. Genel nitelikli hükümler
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
793 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2018/365 E., 2023/628 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
TMK'nın 4. madde ise TCK'nın 314.
Ceza Genel Kurulu 2018/365 E. , 2023/628 K.
"İçtihat Metni"
İTİRAZ
HÜKÜMLÜ
İtirazname No : 2015/74963
KARARI VEREN
YARGITAY DAİRESİ : (Kapatılan) 16. Ceza Dairesi
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi
SAYISI : 285-306
I. HUKUKİ SÜREÇ
Sanığın, 06.02.2009, 08.02.2009 ve 14.02.2009 tarihli eylemler bakımından silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçundan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 53, ve 63. maddeleri uyarınca ayrı ayrı üç kez 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına hak yoksunluğuna ve mahsuba, 18.01.2009, 18.02.2009, 20.03.2009 ve 06.04.2009 tarihli eylemlere ilişkin silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçlarından açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 223/2-e maddesi uyarınca beratine ilişkin Diyarbakır (Kapatılan) 6. Ağır Ceza Mahkemesince (CMK’nın mülga 250. maddesi ile yetkili ve görevli) verilen 25.02.2010 tarihli ve 402-82 sayılı hükmün, sanık müdafii ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 01.07.2014 tarih ve 9642-8154 sayı ile; "…
1- 14.02.2009 tarihli eylem bakımından 2911 sayılı Kanun’un suç tarihinde yürürlükte bulunan 33/b maddesi ile suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 32/1. maddesine uygun suçu işlediği yolunda yeterli delil bulunan sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyeti yerine yazılı gerekçe ile beraatına karar verilmesi,
2- Silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından kurulan hükümlere ilişkin olarak yüklenen suçların tarihleri, işlenme yöntemleri ve temel şekilleri itibariyle gerektirdiği cezaların sürelerine göre; hükümden sonra 05.07.2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi kapsamında kaldığı ve anılan maddenin birinci fıkrasının "b" bendinde yer alan ‘kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine karar verilir’ şeklindeki düzenleme karşısında; sanığın hukuki durumunun yeniden takdir ve tayininde zorunluluk bulunması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda dosyanın devredildiği Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesince 05.12.2014 tarih ve 285-306 sayı ile sanık hakkında silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından açılan kamu davalarının 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkındaki Kanun'un geçici 1/b maddesi uyarınca kovuşturmalarının ertelenmesine, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan 3713 sayılı Kanun’un 2/2. maddesi ile TCK’nın 314/3 ve 220/6. maddeleri yolmasıyla TCK'nın 314/2, 220/6, 3713 sayılı Kanun’un 5, TCK’nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin verilen hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 12.12.2017 tarih, 2197-5637 sayı ve oy çokluğu ile onanmasına karar verilmiştir.
Daire Üyesi ...; ... sanık hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen terör örgütünün propagandası ve 2911 sayılı Kanun'un 32/1. maddesine muhalefet suçlarının örgüt adına işlenmiş oldukları kabul edilerek, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan TCK'nın 314/3, 226/6 delaleti ile 314/2. maddesi gereğince verilen mahkûmiyet hükmü Dairemizce oy çokluğu ile onanmıştır. Oysa, sanığın örgüt adına işlediği kabul edilen 3713 sayılı Kanun'un 7/2. maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun'un 32/1. maddesine muhalefet suçları ilk derece mahkemesi tarafından 6352 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesi kapsamında “sair düşünce açıklaması” olarak kabul edilmiş ve bu suçlar yönünden kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiştir. Hal böyle iken, kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen söz konusu suçların terör örgütü adına işlenmiş kaynak suç kabul etmek mümkün değildir. Çünkü ortada bir mahkumiyet kararı yok yani suç işlediği tespit edilen bir kişi yoktur.
Çoğunluk ile görüş farklılığımız kanuni düzenlemenin öngörülebilirlik, hakkın özüne dokunma ve uygulanışın yorumlamasına ilişkin olmak üzere üç noktada toplanmaktadır;
1-Hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen yani suç işlediği bir mahkûmiyet hükmü ile tespit edilmemiş olan kişinin örgüt adına suç işlediği kabul edilebilir mi?
- Örgüt adına işlendiği kabul edilen suçlar yönünden 6532 sayılı Kanun'un geçici 1’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiş iken, söz konusu suçların terör örgütü adına işlendiğini ve hatta söz konusu suçların işlendiğini kabul etmek mümkün değildir.
Türk Ceza Kanunu’nun 220/6. maddesinde yer alan 'örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi' olarak tarif edilen suç işleyen kişi kimdir? Hukukumuzda ve insan haklarına saygılı tüm hukuk sistemlerinde bu kişi, hakkında mahkûmiyet hükmü verilen kişidir. Dolayısıyla, beraatine hükmolunan ya da hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişiyi suç işleyen kişi olarak kabul edemeyiz. Bu hususta, öğretide de 'Madde 220/6’nın tatbiki için örgüt adına işlenen eylemeler suç duyurusunda bulunması yetmez, dava açılıp cezalandırılmalıdır', 'Sanığın TCK'nın 220/6. maddesi hükmünden sorumlu tutulabilmesi için eylemin örgüt adına işlendiğinin ispatı gerekir', 'Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi ayrıca örgüte üye olmak suçunda cezalandırılabilmesi için işlediği Mahkeme kararıyla tespit edilen suç olmalıdır' denilmektedir (Mikael Lyngbo, Prof. Dr. Feridun Yenisey, Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç. Dr. Kemal Şahin, 'Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları Eğitim Modülü', Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi Ortak Projesi, Türkiye Adalet Akademisi Yayınları, 2014, s. 157 vd).
Ceza Genel Kurulunun, Dairemizin ve Yargıtayın diğer Dairelerinin istikrarlı uygulamalarından 6352 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasına göre verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin karar anılan maddenin 4. fıkrası ile CMK'nın 223.maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi hükmü karşısında durma kararı niteliğinde kabul edilmiştir.
Kovuşturmanın ertelenmesi kararı her şeyden önce bir hüküm değildir. Zira, CMK’nın duruşmanın sona ermesi ve hüküm başlıklı 223/1 maddesinde '...duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı hükümdür' madde düzenlemesinde görüldüğü gibi kovuşturmanın ertelenmesi kararı bir hüküm değildir. Bu nedenle de bir suçun işlendiğini ve suç işleyen kişinin tespitini kanıtlayan belge olarak kabulü mümkün değildir.
Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkûmiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir.
Yapılan bu açıklamalardan sonra, eldeki davada oluğu gibi örgüt adına işlediği suç hukuken tespit edilememiş olan kişinin örgüt adına suç işlediğinin kabul edilip edilemeyeceğinin kanuni düzenlemeler, yargısal kararlar ve öğretideki görüşler çerçevesinde incelenmesinde yarar görmekteyiz.
Dosyadaki uyuşmazlığın esasını oluşturan ve 05.07.2012 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun'un 'Dava ve cezaların ertelenmesi' başlıklı geçici 1’inci maddesine göre;
'(1) 31.12.2011 tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı;
a) Soruşturma evresinde, 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının açılmasının ertelenmesine,
b) Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine,
c) Kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine,
Karar verilir.
2) Hakkında kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlememesi hâlinde, kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilir. Bu süre zarfında birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlenmesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen soruşturma veya kovuşturmaya devam olunur.
5) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmiş olması hâlinde dahi, bu madde hükümleri uygulanır.
8) Bu madde hükümlerine göre kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararlarının verildiği hâllerde, bu suçlar 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun erteleme ve tekerrüre ilişkin hükümlerinin uygulanmasında göz önünde bulundurulmaz'
Söz konusu maddenin gerekçesinde de; 'Temel hak ve hürriyetlerden kabul edilen ifade ve basın özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerde vazgeçilmez ve devredilemez bir hak olarak kabul edilmektedir. İleri demokrasilerin 'olmazsa olmaz şartı' olan ifade ve basın hürriyeti, birçok hak ve hürriyetin temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, ifade hürriyeti, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Anayasamızda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Görüldüğü üzere, 6352 sayılı Kanun'un Geçici 1’inci maddesinde yer alan düzenleme ile 31 Aralık 2011 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, soruşturma evresinde kamu davasının açılmasının ertelenmesine, kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine ve kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine karar verilebilmesi için suçun; 1- 31.12.2011 tarihine kadar işlenmiş olması, 2- Basın yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle gerçekleştirilmiş bulunması, 3- Adli para ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektirmesi, şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Söz konusu maddenin ikinci fıkrasında, hakkındaki kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişinin kararın verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkradaki kapsama giren yeni bir suç işlememesi halinde kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verileceği, aksi durumda ise soruşturma ve kovuşturmaya devam olunacağı hüküm altına alınmıştır.
Mahkemeler tarafından bu kanun yürürlüğe girdikten sonra tensip ile bile 6352 sayılı Yasa'nın geçici 1. maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesi kararı verildiği veya devam eden yargılamalarda bu suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği, deneme süresi olarak tespit edilen 3 yıllık süre içerisinde şüphelinin herhangi bir suç işlemesi halinde dava dosyası yeniden ele alınarak yapılan yargılama sonucunda beraat kararı veya düşme kararı verildiği takdirde ortada örgüt adına suç işleme suçuna kaynak olarak kabul edilen suç kalmayacağından örgüt adına suç işleme suçunun da dayanağı kalmayacaktır.
Peki bu durumda yapılması gereken nedir ?
Ceza Genel Kurulunun, Dairemizin ve Yargıtayın diğer Dairelerinin istikrarlı uygulamalarından 6352 sayılı Kanunu'nun geçici 1. maddesinin 1. fıkrasına göre verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin karar anılan maddenin 4. fıkrası ile CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi hükmü karşısında durma kararı niteliğinde karar olarak kabul edilmiştir.
Bu durumda terör örgütü adına suç işleme suçunun kaynağı kabul edilen suçun işlendiğinin mahkeme kararı ile tespiti zorunlu olduğundan, örgüt adına suç işleme suçunun yargılamasının bu husus bekletici sorun yapılarak yani bu suç hakkında da durma kararı verilerek kaynak suçtan mahkumiyet kararı verildiği takdirde bu suçta da mahkumiyet verilmesi hukuken zorunlu olan bir durumdur. Yani kaynak suç yokken bu suçun varlığını kabul ederek örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilmesi mümkün değildir. Ayrıca kaynak suçtan beraat etme veya düşme durumunda da örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilemeyeceği aşikardır. Nitekim;
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, içtihatlarındaki 'yasayla öngörülen' kavramından ne anlaşılmalıdır sorusuna Sunday Times- Birleşik Krallık no:6538/74, 26/4/1979 tarihli sayılı kararında cevap vermiştir.
-Ulaşılabilir,
-Öngörülebilir... olması gerekir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi A. Tamer Akçam- Türkiye (TCK m. 301), No:27520/07, 25/10/2011,....ve diğerleri- Türkiye(Internet), No:48226/10, 1/12/2015 tarihli kararlarında yasaların öngörülebilir ve ulaşılabilir olmadığı sonucuna ulaşarak ihlal kararları vermiştir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma hakkını kullandığı sırada bu kanuna aykırı davranması nedeniyle failin ayrıca 'örgüt adına suç işleme' suçundan cezalandırılması sonucunu doğuran bu düzenleme AİHM kararlarında sıkça vurgulanan ve üzerinde durulan kanunun öngörülebilirlik ilkesine açıkça aykırılık taşıması nedeniyle sözleşmenin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının da ihlali niteliğindedir (Sunday-Times, Birleşik Krallık, No: 6538/74).
Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması, düşme ve beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkumiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir.
- Ayrıca Terör örgütü propagandası yapmak suçunun örgüt adına işlenen suç olarak kabul edilerek sanık hakkında TCK'nın 220/6 ve 314/3 maddeleri delaleti ile 314/2. maddesi gereğince cezalandırılmasının yasal olarak mümkün olmadığı zira, 11.04.2013 tarihli 6459 sayılı Yasa'nın 8. maddesi ile 3713 sayılı Terör ile Mücadele Kanunu'nun 7'nci maddesine 4. fıkra eklenmiş ve bazı fiiller TCK 220/6. maddesi kapsamında çıkartılmıştır. Söz konusu fıkraya göre, terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına işlenen 3713 sayılı Yasa'nın 28/1. maddesinde yer alan yasa dışı gösteri yürüyüşleri düzenlemek ve bunlara katılmak ile 7/2. maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapmak suçunu işleyenler hakkında ayrıca TCK'nın 220/6. maddesinde tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez, hükmü gereğince terör örgütü propagandası yapmak suçu örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçuna kaynak olarak kabul edilemez.
- Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgüt üyesi gibi cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Kanun'un 4’üncü maddesinde sayılan suçlardan olması gerekir mi?
Kanun koyucu terör amacıyla işlenen suçları tek tek katalog olarak saymıştır. Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin 3713 sayılı Yasa'nın 4. maddesinde sayılan suçlardan birini işlemesi gerekir.
Kanun koyucumuz 3713 sayılı Kanun'un ‘Terör amacıyla işlenilen suçlar’ başlıklı 4’üncü maddesinde; TCK'da düzenlenen adi suçların kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde terör amacıyla işlenen suç sayılacağını kabul edip, bu suçları katalog halinde tek tek saymasına rağmen 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu’na muhalefet suçlarını bu maddede saymamıştır. Bununla birlikte, aynı kanunda düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşleri sırasında kolluğa direnme, çekim yapan kolluk görevlilerini engelleme (TCK. m.265), yürüyüş sırasında silah taşıma (6136 sayılı Kanun’a muhalefet), mala zarar verme (TCK. m.151, 152), izinsiz tehlikeli madde bulundurma (TCK. m.174) Genel Güvenliğin kasten tehlikeye sokulması (TCK m.170) eylemelerinin 'düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle' işlenmediğinde şüphe yoktur. Ancak, toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında bu eylemlerin gerçekleşmiş olması toplantı ve gösteri yürüyüşünü sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olduğunu gerçeğini de değiştirmeyecektir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 16.09.2014 tarihli 2014/9-147-376 sayılı kararları).
Görüldüğü üzere 2911 sayılı Kanunu'nun asıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmayı düzenleyen gerek 32/1 gerekse 33/1 maddelerinde toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılmanın yanında gerçekleştirilen diğer fiillerin başka suçları oluşturması halinde gerçek içtima kuralları uygulanarak cezalandırılması gerektiğinde sadece toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma kapsamında kalan eylemelere ilişkin bölümün düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olduğu kabul edilmelidir (Ceza Genel Kurulu 11.07.2014 tarihli 2013/9-386-353, 16.09.2014 tarih 2014/9-96-375 sayılı kararı).
Silahlı örgütler açısından uygulanabilen bu hükmü düzenleyen kanun koyucunun amacının, örgütün organik yapısına katılmayan dışarıdan kişilerin, her ne şekilde olursa olsun, örgütün hayatta kalmasına veya güçlenmesine katkı sağlayacak biçimde örgüt adına suç işlemesini önlemek olduğu söylenebilir. Yine, bu hükmün düzenleniş amacının kamu barışını bozan suçlarla etkin mücadele etme gayesi olduğu da söylenebilir.
Kanun koyucu burada tercihini yaparak hangi suçların terör amacıyla işlenebilen suçlar olduğunu tek tek katalog halinde saymak suretiyle bunun dışında ki suç tiplerini bu kapsamda kabul etmemiştir. Zira kanun koyucu 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 3. maddesinde, Türk Ceza Kanunu'nun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315, 320. maddeleriyle 310. maddesinin 1. fıkrasında yazılan suçları doğrudan terör suçları olarak tanımlamıştır. Terör amacıyla işlenen suçları ise 4. maddede katalog halinde tek tek saymıştır. Kanuni sistematik gözönüne alındığında TCK'nın 314. maddesi, TCK'nın 220. maddesine göre daha özel bir düzenlemedir. TMK'nın 4. madde ise TCK'nın 314. maddesine göre daha özel düzenlemedir. Kanun koyucu TMK'nın 4. maddesinde katalog suç sistemini kabul ederek iradesini açıkça ortaya koymuştur. TCK'nın 2/3 maddesinde ki düzenlemede olduğu gibi 'kanunların suç ve ceza içeren hükümlerin uygulamasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz' hükmü de gözönüne alındığında TMK'nın 4. maddesinde sayılan suçlar dışındaki suçların terör amacıyla işlenen suç kategorisine sokulmadığı için bu suçların örgüt adına işlendiği kabul edilerek örgüt üyeliğinden ceza verilmesi mümkün değildir. Bunun dışında kanun koyucu 3713 sayılı Yasa'da yapılan değişiklerle ifade özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının bu düzenleme kapsamında olmadığı belirtmiştir. 3713 sayılı Yasada değişiklik yapan 5532 sayılı Yasa'nın gerekçesi üzerinden kamuoyunda suçların kapsamının geniş olduğu eleştirileri üzerine tasarının değiştirilmiş olması ve yasanın genel gerekçesi dikkate alındığında terör suçlarında örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgütü üyesi olarak cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Yasanın 4. maddesinde sayılan suçlardan olması gerektiği, işlenen suçun örgütün amacı doğrusunda yaptığı çağrı sonucunda işlenmesi gerektiği, terör amacıyla işlenen suçlarda yasada tek tek sayıldığına göre bu sayılan suçların dışındaki suçların terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenebileceğini kabulünün mümkün olmadığı bu nedenle de terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenemeyecek bir suç işleyen failin terör örgütü üyesi gibi cezalandırılması mümkün değildir (Prof. Dr. Feridun Yenisey, Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç Dr. Kemal Şahin, Örgütlü suçlar ve terör suçları- Avrupa Konseyi Ortak Projesi, adı geçen eser s. 157, 158).
Kanun koyucu esas itibariyle Anayasamızda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve 2911 sayılı Yasa'da düzenlenen ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki Uluslar arası taahhütlerine aykırılık teşkil etmemesi düşüncesiyle ifade ve toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu katalog suçlar arasında sayılmamıştır.
Dolayısıyla birincisi, TMK'nın 4. maddesinde sayılmayan bir suçu örgüt adına işlenmiş terör suçu kabul ederek ayrıca örgüt üyeliğinden cezalandırılmasına karar verilmesi 'suçta ve cezada kanunilik ilkesi'ne (kanunsuz suç ve ceza olmaz) aykırıdır. İkinci aykırılık unsuru ise toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılan ve bu hakkını kullandığını düşünen kişinin kanunda 'ulaşılabilir ve öngörülebilir' şekilde düzenlenmeyen TCK'nın 220/6 ve 314/3 maddesi delaletiyle TCK'nın 314/2 maddesinde düzenlenen terör örgütü üyesi olarak cezalandırılması yoluna gidilemez. Üçüncüsü, şiddet eylemi tespit edilemeyen kişinin ihtara rağmen dağılmama eylemi, toplanma özgürlüğü hakkının özünü zedeleyip zedelemeyeceği kararlarının tartışılması gerekir.
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Işıkırık/Türkiye (Başvuru no: 41226/09), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2. Dairesi 14/11/2017 tarihli Işıkırık/Türkiye kararı; ' Başvuranın TCK’nın 220/6. maddesi ve 314. maddesi uyarınca mahkûm edilmesi hususunda değerlendirme,
Müdahale bulunup bulunmadığı hakkında, somut davada Mahkeme, başvuranın bir cenaze törenine ve bir gösteriye katılmasından hareketle TCK’nın 220§6 maddesi ve 314§2 maddesi uyarınca yasa dışı bir örgüte üyelik suçundan mahkûm edilmesi nedeniyle, başvuranın toplanma özgürlüğü hakkının kullanımına bir müdahalede bulunulduğunu kanaatindedir.
Müdahalenin haklı olup olmadığı hakkında; Bir müdahale; eğer 'kanunla öngörülmüş' değilse, Sözleşme’nin 11/2 maddesinde ortaya konulan meşru amaçlardan biri ya da birkaçını gütmüyorsa ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için 'demokratik bir toplumda gerekli' değilse 11. madde ihlal edilmiş olur. Mahkeme yerleşik içtihadına atıf yaparak, 'hukuka uygun' ve 'kanunla öngörülmüş' ifadelerinin yalnızca ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirmediğini, aynı zamanda bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşıması, yani ilgili kişiler için erişilebilir ve etkileri öngörülebilir olması gerektiğine atıf yaptığını hatırlatır (bk. De Tommaso/İtalya [BD], no. 43395/09, § 106, 23 Şubat 2017 ve bu kararda anılan Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve Diğerleri/Bosna-Hersek [BD], no. 17224/11, § 68, 27 Haziran 2017; ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], no. 931/13, § 142, AİHM 2017 (alıntılar)). Buna ek olarak, yasal normların hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşması gerekmektedir (Örneğin bk. Association Ekin/Fransa, no. 39288/98, § 44, AİHM 2001‑VIII; Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, § 57, AİHM 2012; ve Cumhuriyet Vakfı ve Diğerleri/Türkiye, no. 28255/07, § 50, 8 Ekim 2013). Ayrıca, Mahkeme’ye göre 'kanun', yetkili mahkemelerin yorumladığı şekliyle yürürlükte olan hükümdür (bk. Leyla Şahin/Türkiye [BD], no. 44774/98, § 88, AİHM 2005‑XI).
Öngörülebilirlik, 'kanunla öngörülmüş' ifadesinin getirdiği gerekliliklerden biridir.
Mahkeme, öngörülebilirlik koşulunun, cezai sorumluluğun dayanağını oluşturan bir kuralın yalnızca yeterli netlikle ifade edilmesi değil, aynı zamanda, daha da önemli olarak, kamu mercilerinin keyfi müdahalelerine ve bir kısıtlamanın herhangi bir tarafın zararına olacak şekilde kapsamlı olarak uygulanmasına karşı bir koruma tedbiri sağlaması gerektiğini hatırlatır (bk. yukarıda § 57 ve 58). Ayrıca Mahkeme, dava konusu tedbir Sözleşme’yle korunan esas bir hakkın ihlalini teşkil ettiğinden, başvuran hakkındaki cezai hükmün Sözleşme’nin 11 § 2 maddesi kapsamında öngörülebilir olup olmadığı hususunu incelediğini vurgular.
Benzer şekilde, 314. madde tek başına uygulandığında, mahkemeler sanığın silahlı bir örgütün 'hiyerarşik yapısı' içerisinde suç işleyip işlemediğini değerlendirmektedir. Öte yandan, başvuranın davasında aynı madde 220 § 6 maddesine yollama yapılarak uygulandığında, kendisinin bir hiyerarşik düzen dâhilinde hareket edip etmeme durumu değerlendirme dışında kalmış; yalnızca PKK 'adına' hareket ettiği düşünüldüğünden bir silahlı örgüt üyesi olmaktan mahkûm edilmiştir. Özetle, başvuranın davasında görüldüğü üzere, TCK’nın 220 § 6 maddesi uyarınca hapis cezası biçimindeki ağır bir cezai müeyyidenin uygulanmasına yönelik potansiyel bir dayanak teşkil eden eylemler dizisi öyle geniştir ki; hükmün lafzı, bu hükmün yerel mahkemelerce kapsamlı biçimde yorumlanması da dâhil olmak üzere, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı yeterli düzeyde koruma sağlamamaktadır.
Önemli olan başka bir husus ise, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamına giren eylemler nedeniyle başvuranın mahkûm edilmesi nedeniyle; başvuran, barışçıl bir gösterici ve PKK yapılanması dâhilinde suç işleyen bir şahıs sıfatları arasında herhangi bir ayrım kalmamıştır. Bir yasal normun böylesine kapsamlı bir şekilde yorumlanışı, yalnızca temel özgürlüklerin kullanılması ile yasadışı örgüt üyeliği durumlarının, üyeliğe dair herhangi bir somut delil bulunmaksızın denk tutulmasına yol açıyorsa, meşru gösterilemez. Mahkeme, terörle mücadelenin yol açtığı zorlukları hafife almamaktadır (bk. Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998, § 58, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑IV; ve Döner ve Diğerleri/Türkiye, no. 29994/02, § 102, 7 Mart 2017). Ancak, Mahkeme’ye göre, başvuranın sırf kamuya açık bir toplantıya katılması ve orada görüşlerini ifade etmesi sebebiyle TCK’nın 220 § 6 ve 314. maddeleri uyarınca cezai olarak sorumlu tutulması, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının özünü ve dolayısıyla demokratik bir toplumun temellerini sarsmıştır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Galstyan, § 117).
Mahkeme, somut olayda uygulandığı şekliyle TCK’nın 220 § 6 maddesinin, ifade ve toplanma özgürlüğü haklarının kullanılması üzerinde ciddi bir caydırıcı etki yaratmasının kaçınılmaz olduğu kanısındadır. Dahası, söz konusu hükmün uygulanması, yalnızca daha önce cezai olarak sorumlu bulunan kişileri Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri ile korunan haklarını yeniden kullanmaktan caydırmakla kalmayacak, muhtemelen aynı zamanda toplumun diğer mensuplarını da gösterilere katılmaktan ve daha genel manada açıkça siyasi tartışmaya katılmaktan caydıracaktır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Huseynli ve Diğerleri/Azerbaycan, no. 67360/11 ve diğer 2 başvuru, § 99, 11 Şubat 2016; Süleyman Çelebi ve Diğerleri/Türkiye, no. 37273/10 ve 17 diğer başvuru, § 134, 24 Mayıs 2016; ve Kasparov ve Diğerleri/Rusya (no. 2), no. 51988/07, § 32, 13 Aralık 2016).
Mahkeme ayrıca bu kararda müeyyidenin çarpıcı düzeyde ağır ve bu kişilerin davranışları ile ciddi şekilde orantısız olduğu sonucuna ulaşmıştır.
Yukarıda verilen açıklama ve görüşler ışığında, Mahkeme, TCK’nın 220 § 6 maddesinin uygulanışında 'öngörülebilir' olmadığına, zira başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesi ile korunan hakkına yönelik keyfi müdahaleye karşı başvurana yasal koruma sağlamadığı sonucuna varmıştır (bk. Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, §67, AİHM 2012). Dolayısıyla, 220 § 6 maddesinin uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiştir.
Buna göre, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.' şeklindedir.
Türk Hukuk Sisteminde esas itibariyle Terörle Mücadele Kanunu'nun 3. maddesinde mutlak terör suçları, 4. maddesinde ise, nispi terör suçları dediğimiz terör amacıyla işlenmiş suçlar incelendiğinde esas itibariyle kişi hak ve özgürlükleri ile ilgili düzenlemelerin bu maddelerin dışında bırakılıp, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesi (düşünce, vicdan ve din özgürlüğü), 10. maddesi (ifade özgürlüğü), 11. maddesi (dernek kurma ve toplantı özgürlüğü) düzenlemeleri esas almış, bu özgürlüklerinin korunması amaçlandığı, oysa ki, sonradan yapılan kısmi düzenlemelerle kanunun sistematik düzeninin değiştirilip bozulmasına sebep vermesi nedeniyle AİHM kararlarına aykırı kararlar verildiği ve bunun sonucunda AİHM’den ihlale ilişkin kararlar çıktığı tespit edilmiştir.
Kanunumuz sistematiğine uygun olarak ve kanunun düzenlenişi, amacı, gerekçeleri dikkate alınıp uygulamalar yapıldığı zaman herhangi bir ihlalin olmayacağı düşüncesindeyiz, yukarıda da belirttiğimiz gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şiddet içeren eylemleri hiçbir şekilde özgürlük kullanımı kapsamında kabul etmemektedir. Ancak, 'düşünce, vicdan ve din özgürlüğü', 'ifade özgürlüğü', 'dernek kurma ve toplantı özgürlüğü' haklarının özüne dokunacak müdahalelerde bulunmaya yönelik kararlarda da hak ihlali kararları vermektedir.
Açıklanan gerekçelerle mahkeme kararı ve Dairemizin onama kararı Anayasa, AİHS, yasalarımız ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Ceza Genel Kurulu kararlarına aykırı olduğu" düşünceleriyle karşı oy kullanmıştır.
II. İTİRAZ SEBEPLERİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 16.03.2018 tarih ve 74963 sayı ile; "6352 sayılı Yasa Kanun'un geçici 1.madde gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının niteliğine bakıldığında 16. Ceza Dairesinin müteaddit kararlarında 6352 sayılı Yasa gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların 'durma' kararı niteliğinde olduğunun belirtildiği (16/11/2015 tarih ve 2015/5695 E., 2015/5225 K. vd.), durma kararının hangi hâllerde verileceğine dair CMK.nun 223/8 madde ikinci cümlesinde ise soruşturma ya da kovuşturmanın şarta bağlandığı, ancak bu şatın henüz gerçekleşmediği hallerde şartın gerçekleşmesini beklemek için durma kararının verileceğinin hüküm altına alındığı anlaşılmaktadır. O halde kovuşturmanın ertelenmesi kararı ile sanığı 6352 sayılı Yasa'nın geçici 1/1 maddesinde yazılı suçlardan birini kovuşturmanın ertelenmesi kararının verilmesinden itibaren üç yıl içinde işleyip işlemediğine bakılacak, bu suçlardan birini işlemez ise kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden sanık hakkında düşme kararı verilecektir. Yasadaki düzenleme şekli ve 16. Ceza Dairesinin uygulamasına göre kovuşturmanın ertelenmesine dair soruşturma veya kovuşturmanın şarta bağlandığı bir hali işaret etmekte olup, kovuşturma aşamasında mahkeme atılı suçun sabit olup olmadığına bakmaksızın kovuşturmanın ertelenmesine karar verecektir. Kovuşturma yapamayan mahkemenin, örgüt adına işlediği iddia olunan ve 6352 sayılı Yasa 1.madde kapsamında kalan suçlar yönünden suçun unsurlarının varlığına ya da yokluğuna dair bir tespitte de bulunamayacağı, işin esasına girmeden atılı suçtan beraat hükmü verecek durumda olsa dahi kovuşturmanın ertelenmesine karar vermesi gerektiği, bu nedenle kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların örgüt adına işlenmiş bir suçun varlığının kabulüne esas alınamayacağı, esasen kovuşturma şartının gerçekleşmediği hallerde de düşme kararı verileceğinden, örgüt adına suç işlediği iddia olunan kişinin örgüt adına işlendiği iddia olunan suç yönünden yargısal bir tespitin de yapılamayacağı gözetildiğinde, terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunun temelsiz kalacağı, bu nedenle bu suçtan mahkûmiyet hükmünün kurulamayacağı" görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.
CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 29.03.2018 tarih, 1450-1893 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
III. UYUŞMAZLIĞI KONUSU
Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;
1- Temyiz kanun yoluna başvuru olanağı bulunmayan silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve yasalara aykırı hareket etme etme suçlarından kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmesi durumunda, sanıklar hakkında örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesinin mümkün olup olmadığının,
2- Mahkûmiyet kararı verilmesinin mümkün olduğunun kabulü hâlinde sanıkların eylemlerinin yasalara aykırı hareket etme suçu kapsamında kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu mu yoksa düzenleyici veya yönetici olma suçunu mu oluşturduğunun,
3- Sanıkların eylemlerinin kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşünü düzenleyen veya yönetenler olarak kabul edilmesi durumunda; AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları da gözetilerek örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyetlerine karar verilip verilemeyeceğinin,
Belirlenmesine ilişkindir.
IV. OLAY VE OLGULAR
İncelenen dosya kapsamından;
PKK silahlı terör örgütüne müzahir uydu üzerinden yayın yapan ROJ TV adlı televizyon kanalında 14.02.2009 tarihinde Abdullah Öcalan’ın (haber içeriğinde Kürt halk önderi olarak bahsedilmiştir.) Türkiye'ye getirilişinin (haber içeriğinde kaçırılışının şeklinde bahsedilmiştir) 11. yıl dönümünde protesto eylemlerinin yapılmasına yönelik haber ve çağrıların yapıldığı,
14.02.2009 tarihli olay tutanağına göre; saat 11.30 sıralarında Batman il merkezi Belediye binası yanında bulunan DTP il binasından çıkan ve yüzleri bez ve puşilerle kapalı kalabalığın il binası önünde bulunan kalabalığa katılımı ile yaklaşık 3.000 kişinin Atatürk Bulvarını araç trafiğine kapatarak "Öcalan Öcalan, Biji serok Apo, Öcalansız dünyayı başınıza yıkarız, Gençlik Apo’nun fedaisidir, Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Başkansız yaşam olmaz, Apo’ya uzanan eller kırılsın, AKP şaşırma bizi dağa taşırma, PKK halktır halk burada, Selam selam İmralı’ya bin selam, Öcalan a özgürlük, Batman Ovası Apocular yuvası, intikam intikam" şeklinde sloganlar atıp örgütün sözde konfederalizm bayrağını açarak Bulvar üzerinde yasa dışı eylem yaptıkları, güvenlik güçlerinin toplanan kalabalığın yasa dışı eylemlerine son verip olaysız şekilde dağılmaları yönündeki ikaz ve uyarılarına rağmen grubun dağılmayıp aynı sloganları atarak yasa dışı eylemleri sürdürmeleri üzerine güvenlik güçleri tarafından kalabalığa tazyikli su sıkmak ve göz yaşartıcı gaz kullanmak suretiyle müdahale edildiği, müdahale sonrası ara sokaklara dağılan yüzleri bez ve puşilerle kapalı olup çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan grubun Şirinevler Mahallesi, 1405 ve 1406. Meydan Mahallesi, 1106 Sokak, Gülistan Caddesi, Batman Belediye Binası ve DTP il binası önünden güvenlik güçlerine taşlı saldırıda bulunarak çevrede bulunan iş yerlerinin camları, duvarları ve basın kavşağında bulunan trafik ışıklarını tahrip etmeleri üzerine, gruba tekrardan müdahale edilerek dağıtıldığı,
CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın yukarıda açıklanan yasa dışı eyleme katılıp "Başkansız yaşam olmaz" şeklinde slogan attığı, güvenlik güçlerinin dağılmaları yönündeki uyarılarına aldırış etmediği, gruba yapılan müdahale üzerine dağıtılan kalabalık içerisinde yer aldığı,
PKK silahlı terör örgütüne müzahir Roja Ciwan isimli internet sitesinde, "Komalen Ciwanen Ağrı ve Amara saldırılarını yanlız bırakmayacağız" başlıklı yazıda, "Abdullah Öcalan’ın doğum gününü kutlamak" ve "Amara yolunda infaz edilen ... ile ...’ın özgürlük yürüyüşünü devam ettirme" amacıyla örgüt çağrılarının yapıldığı,
06.04.2009 tarihli tutanağa göre Batman il merkezinde, Şanlıurfa ilinde meydana gelen olayları ve güvenlik güçlerinin tutumunu protesto etmek amacıyla DTP Batman il yönetimi tarafından organize yürüyüş ve basın açıklaması sırasında toplanan kalabalığın, "Biji serok Apo, şehit namırın, intikam, katil Erdoğan, be serok jiyan nabe, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, her Kürt gerilla doğar, baskılar bizi yıldıramaz" şeklinde sloganların atıldığı,
CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın yukarıda anlatılan etkinliğe katılıp slogan atan ve sonrasında zafer işareti yaparak saygı duruşunda bulunan grup içerisinde yer aldığı, içinde bulunduğu grubun attığı yasa dışı sloganlara alkışla tempo tuttuğu,
18.01.2009 tarihli olay tutanağına göre; Batman DTP il teşkilatı tarafından insan hakları ihlalleri gerekçesiyle gerçekleştirilen basın açıklaması kapsamında Batman Belediyesi önünde toplanan ve sanat sokağına kadar yürüyüş yapan yaklaşık 200 kişilik kalabalığın yürüyüş ve basın açıklaması boyunca "Biji serok Apo, Öcalan Öcalan, dağlarda arama Apocular her yerde, Gençlik aponun fedaisidir, başkansız yaşam olmaz, Erdoğan şaşırma bizi dağa çıkarma, yine yine başkaldırı seninleyiz Öcalan" şeklinde yasa dışı sloganlar attıkları,
CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılarak slogan atan grup içerisinde yer aldığı, sağ elini yumruk yapar şekilde atılan sloganları söyleyerek eşlik ettiği,
06.02.2009 tarihli olay tutanağına göre, Batman DTP Belediye başkan adayı tanıtımı ve seçim lokali açılışı nedeniyle gerçekleştirilen etkinliğe katılan kalabalığın "PKK, yaşasın başkan Apo, yaşasın Apo, PKK halktır halk burada, başkansız yaşam olmaz, dağlarda arama Apocular her yerde, dişe diş kana kan seninleyiz öcalan, gençlik aponun fedaisidir" şeklinde sloganlar attıkları, Abdullah Öcalan’ın posteri ile örgütün sözde konfederalizm bayraklarının açıldığı,
CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanığın 06.02.2009 tarihli etkinliğe katılarak yukarıda yazılı içerikteki yasa dışı sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, alkışla ve her iki eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiğin,
07.02.2009 tarihli olay tutanağına göre, DTP Batman Belediye başkan adayı tanıtımı kapsamında toplanmaya başlayan kalabalığın, "Biji serok Apo, PKK halktır halk burada, burası kürdistan burdan çıkış yok, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan" şeklinde yasa dışı sloganlar atıp, Abdullah Öcalan’ın posteri ile örgütün sözde konfederalizm bayraklarını açtıkları,
CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ında 07.02.2009 tarihli PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp, yasa dışı sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı,
08.02.2009 tarihli olay tutanağına göre; Batman ili, Gap Mahallesinde DTP seçim lokali açılışı nedeniyle toplanan kalabalığın "Yaşasın başkan Apo, Öcalan öcalan, AKP şaşırma bizi daşa taşırma" şeklinde slogan attıkları,
CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın 08.02.2009 tarihli PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp, etkinlik sırasında PKK terör örgütünün propagandasını yapmak amacıyla yazılıp bestelenen Oramar isimli Kürtçe parça ile halay çektiği, yukarıda yazılı içerikteki yasa dışı sloganları atan grup içerisinde yer aldığı, her iki eliyle yumruk yapmak suretiyle atılan sloganlara eşlik ettiği,
18.02.2009 olay tutanağına göre; 14.02.2009 ve 15.02.2009 tarihlerinde meydana gelen olayları protesto etmek amacıyla DTP il başkanlığı tarafından organize edilen etkinlik çerçevesinde il binası önünde toplanan yaklaşık 3.000 kişilik bir kalabalığın "Davos'ta müslüman ve mazlum Kürdistan'da münafık ve zalim" yazılı pankartlar açıp, "Biji serok Apo, Öcalan Öcalan, intikam intikam, yine yine başkaldırı önderimiz Öcalan" şeklinde yasa dışı sloganlar eşliğinde araç ve yaya trafiğini kapatarak Sanat Sokağına kadar yürüdükleri,
CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katıdığı yukarıda yazılı içerikteki sloganları atan grup içerisinde yer aldığı, sol elini yumruk yapıp sonrasında da sağ eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiği,
Anlaşılmaktadır.
Sanık ..., kolluk ve Cumhuriyet savcılığında susma hakkını kullanmış; sorgu ve mahkemede ise; atılı suçlamaları kabul etmediğini, seçim sürecinde iddianamede belirtilen bazı gösterilere belediye başkanının akrabaları olması nedeniyle katıldığını, bazı gösterilerde halay çektiğini ancak kesinlikle hiçbir gösteride yasa dışı bir hareketinin olmadığını savunmuştur.
V. GEREKÇE
A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar
Terör konusunu özel bir kanunla düzenleme yoluna giden kanun koyucu, 3713 sayılı Kanun'un 1. maddesinde terörü; "Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir."; aynı Kanun'un 2. maddesinin birinci fıkrasında terör suçlusunu, "Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi..." şeklinde tanımlamış, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, terör örgütüne mensup olmasa da örgüt adına suç işleyenlerin de terör suçlusu sayılacağını hüküm altına almıştır.
2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun "Tanımlar" başlıklı ikinci maddesinde toplantının; "Belli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için gerçek ve tüzel kişiler tarafından bu kanun çerçevesinde düzenlenen açık ve kapalı yer toplantılarını," gösteri yürüyüşünün ise; "Belirli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için gerçek ve tüzel kişiler tarafından kanun çerçevesinde düzenlenen yürüyüşü" ifade ettiği açıklanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı" başlıklı 34. maddesinde; "Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir...",
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü" başlıklı 11. maddesinde de; "Herkes, asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir" şeklinde düzenlemelere yer verilmiş,
2911 sayılı Kanun'un 3. maddesinde ise; "Herkesin önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre şiddet veya silah kullanmadan kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla gösteri veya toplantı yürüyüşü düzenleyebileceği" hüküm altına alınmıştır.
Toplantı ve gösteri yürüyüşleri, çoğulcu demokrasinin kurulması, farklı kültürel, dini, siyasi, sanatsal ve benzeri fikirlerin oluşabilmesi ve bir arada yaşayabilmelerinin içselleşmesi açısından önemlidir.
AİHS'nin 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre de; "Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca bu hakların kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir" şeklinde sınırlama öngörülmek suretiyle, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının sınırsız olmadığı ortaya konulmuştur.
Görüldüğü gibi gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasası gerekse AİHS toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının ancak demokratik bir toplumda gerekli olma kriteri gözetilmek şartıyla, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla sınırlanabileceğini düzenlemektedir. Bununla birlikte soyut kamu düzeni ve kamu güvenliği tehlikesine dayanarak toplantı ve gösteri yürüyüşü yasaklanmamalı, göstericilerin saldırgan ve tehdit edici herhangi bir davranış sergileyip sergilemedikleri tespit edilmelidir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ile ilgili olarak AİHM tarafından; "Kendine özgü rolü ve özel uygulama alanı bulunmakla birlikte, 11. maddede düzenlenen haklar, 10. maddenin ışığında incelenmelidir. Sözleşmenin 11. maddesinde yer alan toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin hedeflerinden biri, 10. maddede güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunmasıdır" (AİHM'nin "Ollinger/Avusturya" kararı, 29.06.2006, Başvuru Numarası: 76900/01). "Kamuya açık alanda düzenlenen gösteriler, trafiği aksatmak gibi etkilerle günlük yaşam düzenini bir derece bozabilir. Göstericiler şiddet içeren hareketlerde bulunmadıkları sürece, resmi makamların, Sözleşmenin 11. maddesi kapsamında güvence altına alınan toplantı hakkının özüne halel gelmemesi için barışçıl nitelikteki toplantılara belirli derecede hoşgörü göstermesi gerekmektedir" (AİHM'nin "Disk-Kesk/Türkiye" kararı, 27.11.2012, Başvuru Numarası: 38676/081; Nurettin Aldemir/Türkiye, 18.12.2007, Başvuru Numaraları: 32124/02, 32126/02, 32129/02, 32132/02, 32133/02, 32137/02, 32138/02). "Toplantı özgürlüğü ile bu özgürlük kapsamında düşüncelerini ifade etme hakkı, demokratik bir toplumun temel değerlerini oluşturmaktadır. Demokrasinin özünde açık bir tartışma ortamıyla sorunları çözebilme gücü yer almaktadır. Şiddete teşvik ve demokrasinin ilkelerini reddetme durumları dışında toplantı ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasına yönelik önleyici nitelikli radikal tedbirler -yetkililere göre kullanılan ifade ve bakış açıları şaşırtıcı ve kabul edilemez görünebilir; ayrıca söz konusu gereklilikler yasadışı da olabilir- demokrasiye zarar vermekte ve hatta sık sık demokrasinin varlığını tehlikeye atmaktadır. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda kurulu düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunulan siyasi fikirler; toplantı özgürlüğü uygulanırken diğer yasal araçlarla da kendini ifade edebilme imkânı sunmalıdır." (AİHM'nin "Gün/Türkiye" kararı, 18.06.2003, Başvuru Numarası: 8029/07) "Önceden izin alınmamış olsa bile barışçıl bir şekilde yapılan gösterilerde kolluğun bir miktar tolerans göstermesi gerekmektedir." (AİHM'nin "Oya Ataman/Türkiye" kararı, 05.12.2006, Başvuru Numarası: 74552/01) şeklinde kararlar verilmiştir.
Öğretide de; "Sözleşme'nin 11. maddesinde yer alan toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin hedeflerinden birisi de, 10. maddede güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunmasıdır. Barışçıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ifade özgürlüğünün bir başka görünümü olarak değerlendirilebilir ve bu çerçevede demokratik bir toplum bakımından temel hak niteliğindedir. Kişiler, siyasi, sosyal, kültürel ve benzeri nedenlerle toplanırlar ve gösteriler, yürüyüşler, mitingler düzenleyerek görüşlerini toplu olarak ifade ederler. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanılmasına sınırlama getirilirken Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası dar yorumlanmalı ve Sözleşmenin 10. maddesi altında geliştirilen içtihatlar ile birlikte değerlendirilmelidir. Barışçıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı, ifade özgürlüğü benzeri bir korumadan faydalanır" (Osman Doğru-Atilla Nalbant, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama Ve Önemli Kararlar, 2. Cilt, Council of Europe, Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay Başkanlığı, 1. Baskı, Ankara 2013, s. 430), "İfade özgürlüğü ve dolayısıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlükleri belirli bir ölçüde abartmayı hatta tahrik etmeyi de kapsar" (Ziya Çağa Tanyar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadında Toplantı Ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2011 s. 599), "AİHS'nin 11. maddesinde düzenlenen ilk hak barışçıl toplantı özgürlüğü hakkıdır. Maddenin ilk cümlesine göre, 'herkesin çıkarlarını korumak amacıyla barışçıl toplantı özgürlüğü hakkı vardır.' AİHM, maddede geçen 'toplantı özgürlüğü' kavramını içtihatları ile 'gösteri özgürlüğü'nü de kapsayacak şekilde geniş yorumlamaktadır. Bir toplantı veya gösteri yürüyüşünün barışçıl olup olmadığının tespiti için hakkı kullanmak isteyenlerin öncelikle niyetine bakmak gerekecektir. Hakkı kullanacak kişi veya örgütün o ana kadarki tutum ve açıklamaları burada belirleyici olmaktadır. Bir toplantı veya gösterinin barışçıl olup olmadığını belirlemede bir başka ölçüt de, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanımı sırasındaki tutum ve davranışlardır" (Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Ve Anayasa, Avrupa Konseyi, 1. Baskı, 2013, s. 383) şeklinde görüşlere yer verilmiştir.
2911 sayılı Kanun'un "Yasaklara aykırı hareket" başlıklı 28. maddesi; "Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşleri düzenleyen veya yönetenlerle bunların hareketlerine katılanlar, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde bir yıl altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
10 uncu madde gereğince verilecek bildirimde düzenleme kurulu üyesi olarak gösterilenlerden 9 uncu maddede belli edilen nitelikleri taşımayanlar, toplantı veya yürüyüşün yapılması hâlinde, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
11 ve 12 nci maddelerde yazılı görevleri yerine getirmeyen düzenleme kurulu üyeleri, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Güvenlik kuvvetlerine veya (...) (1) toplantı veya yürüyüş safahatının teknik araç ve gereçlerle tespit için görevlendirilenlere bu görevlerini yaptıkları sırada cebir ve şiddet veya tehdit veya nüfuz ve müessir kuvvet sarfetmek suretiyle mani olanlar hakkında, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası hükmolunur." şeklindedir.
Suç tipinin ilgili geçmiş düzenlemelerine kısaca bakacak olursak, 1956 tarihli ve 6761 sayılı Toplantılar ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkındaki Kanun’un 14. maddesinin ilk üç fıkrası, bu suç tipinin unsuru olan hâlleri farklı fıkralarda hapis cezası ve para cezasına birlikte hükmetmek suretiyle cezai yaptırıma bağlamıştır. Kanun’un 4. maddesinde toplantıları izne tabi kılan düzenleme dolayısıyla özellikle m. 14/ f. 3’te yer alan "gerekli müsaadeyi" almadan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme, yönetme ve bu hareketlere katılma fiileri bir yıldan üç seneye kadar hapis ve bin liradan beş bin liraya kadar para cezası ile cezalandırılmıştır. Bildirim sistemini benimseyen 1963 tarihli ve 171 sayılı Kanun’un 18. maddesinde ise suçun tanımı 2911 sayılı Kanun’daki tanıma oldukça benzerdir. Birinci fıkraya göre, "Kanuna aykırı toplantı veya kanunsuz yürüyüşleri tertip veya idare edenlerle bunların hareketlerine bilerek iştirak edenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde, altı aydan bir yıla kadar hapis ve beşyüz liradan bin liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır." hükmü yer almaktadır. 171 sayılı Kanun’la 2911 sayılı Kanun’u suç tipleri açısından karşılaştırdığımızda görülen en bariz fark, mülga Kanun'un 18. maddesinin bir fıkradan ibaret olması ve sadece kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü suçunu düzenlemesidir. 171 sayılı Kanun’da, 2911 sayılı Kanun’un 28. maddesinin ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkrasında yer alan suç tiplerinin muadilleri yer almamaktadır.
AİHS'nin (Sözleşme) "Toplantı ve dernek kurma özgürlüğü" kenar başlıklı 11. maddesinin ilgili kısmı; "...Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz..." şeklinde olup AİHM pek çok kararında Sözleşme'nin 11. maddesinde korunan toplantı ve dernek kurma özgürlüğü ile 10. maddesinde korunan ifade özgürlüğü arasındaki bağlantıya dikkat çekmiştir (Öllinger/Avusturya, B. No: 76900/01, 29/6/2006, § 38; Ezelin/Fransa, B. No: 11800/85, 26/4/1991, § 37). AİHM, Öllinger/Avusturya kararında; "Başvurunun özelliği ve otonom yapısına karşın 11. madde, 10. madde ışığında ele alınmalıdır. 11. maddede yer almış olan toplantı ve dernek kurma özgürlüğünün amaçlarından biri fikirlerin korunması ve onların açıklanması özgürlüğüdür (bkz. Stankov ve the United Macedonian Organisation Ilinden/ Bulgaristan, B. No: 29221/95 ve 29225/95, 02/10/2001, § 85). Dolayısıyla 10. maddenin ikinci fıkrası altında ifade özgürlüğünün siyasi ve kamu yararını ilgilendiren konularda sınırlandırılmasının daha dar kapsamda olduğu gözetetilmeli (bkz. Stankov ve the United Macedonian Organisation Ilinden/ Bulgaristan, § 88; aynı zamanda bkz. Scharsach ve News Verlagsgesellschaft/ Austria, B. No: 39394/98, 13/11/2003, § 30)" şeklinde değerlendirmelerde bulunmuştur. AİHM, demokratik bir toplumda mevcut düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle savunulan fikirlerin toplantı özgürlüğü ve diğer yasal araçlarla kendisini ifade edebilmesi imkânının sunulması gerektiğini ifade etmiştir (Gün ve diğerleri /Türkiye, B. No: 8029/07, 18/6/2013, § 70). Toplantı özgürlüğü ile bu özgürlük kapsamında düşüncelerini ifade etme hakkı, demokratik bir toplumun temel değerlerini oluşturmaktadır. Demokrasinin özünde açık bir tartışma ortamıyla sorunları çözebilme gücü yer almaktadır. Şiddete teşvik ve demokrasinin ilkelerini reddetme durumları dışında toplantı ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasına yönelik önleyici nitelikte radikal tedbirler, yetkililere göre kullanılan ifadeler ve bakış açıları şaşırtıcı ve kabul edilemez görünebilir; ayrıca söz konusu gereklilikler yasa dışı da olabilir, demokrasiye zarar vermekte ve hatta sık sık demokrasinin varlığını tehlikeye atmaktadır. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda, kurulu düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunulan siyasi fikirler; toplantı özgürlüğü uygulanırken diğer yasal araçlarla da kendini ifade edebilme imkânı sunmalıdır (Güneri ve diğerleri/Türkiye, B. No. 42853/98, 43609/98 ve 44291/98, 12/7/2005, § 70). Diğer taraftan AİHM; Sözleşme'nin 11. maddesinin sadece barışçıl toplantı hakkını korumadığını, aynı zamanda devletlere bu hakka dolaylı olarak usulsüz sınırlamalar getirilmesinden kaçınılması yükümlülüğü de yüklediğini ortaya koymuştur (Gün ve diğerleri/Türkiye, § 72). Dolayısıyla, devletler yalnızca barışçıl toplantı hakkını korumakla değil aynı zamanda bu hakka dolaylı olarak usulsüz sınırlamalar getirilmesinden kaçınmakla da yükümlüdürler. AİHM, öte yandan 11. maddenin esasen bireyi, güvence altına alınan haklarını kullanırken kamu güçlerinin keyfi müdahalelerine karşı korumayı hedeflediğini, üstelik bu hakların etkin şekilde kullanılmasını sağlamak amacıyla pozitif yükümlülükler de doğurabileceğini yeniden belirtmektedir (ayrıca bkz. Djavit An/Türkiye, B. No. 20652/92, 20/02/2003, § 57). AİHM, sınırlama kavramının sadece hakkın kullanılmasından önceki bazı önleyici tedbirleri değil hakkın kullanılması sırasında veya kullanıldıktan sonra yapılan muameleleri de kapsadığına karar vermiştir (Ezelin/Fransa, § 39).
2911 sayılı Kanun’un 28. maddesinde düzenlenen suçta korunan hukuki değeriyle kamu düzeninin dirlik ve esenlik unsurunu ilgilendirdiği, kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü suçu ile korunan bu unsur, bir ideal olarak, vatandaşların barış, sukun ve güven içinde yaşama hak ve güvencesine işaret ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, devletin güvenliğini bozan en etkili tehditlerden biri terörizmdir. Terör eylemleri ve terörle ilişkilendirilen protestolar, 2911 sayılı Kanun’un 28. maddeside düzenlenen suçun kapsamından çıkmaktadır. Zira terör eylemi olarak nitelenen hareketler, "fiilin daha ağır bir suç teşkil etmesi" şeklinde ifade edilen madde tanımına göre TMK kapsamında değerlendirilecektir.
İdare hukuku boyutu açısından da kısaca bir değerlendirme yapmak gerekirse, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, genellikle toplumda dirlik ve esenliği ilgilendiren bir eylemlilik hâli olarak ele alınmaktadır.
Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin kamusal alanlarda (yol, sokak, cadde, meydan, gar önü vb.) yapılması kamu düzeninin dirlik ve esenlik yönü ile ilgilidir. Kamu düzeninin bozulmasına yol açacak hareketler, çevreyi rahatsız edecek biçimde yapılan tartışma ve kavgalar, kargaşaya yol açan bağırış çağırışlar, kendiliğinden gelişen kolektif şiddet eylemleri, planlanmış şiddet eylemleri ve silahlı toplanmalar olarak sıralanabilir. Örneklerden görüleceği üzere burada "soyut bir kamu düzeni", daha açık bir deyişle manevi-ahlaki bir esenlik ve manevi ahlaki bir düzen tesisinden ziyade, "maddi kamu düzeni"ni bozan hareketler, idari kolluğun korumakla yükümlü olduğu saha olarak belirlenmiştir. Bu noktada her toplanmanın maddi kamu düzenini etkilediği ve asgari bir düzeyde dahi olsa sükunu bozduğu gözetildiğinde, kamu düzeninin esenlik unsurunun hakkın özüne dokunulmayacak şekilde yorumlanması gereklidir.
Uyuşmazlığın esasını oluşturan ve 05.07.2012 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun'un "Dava ve cezaların ertelenmesi" başlıklı Geçici 1. maddesinde;
"1) 31.12.2011 tarihine kadar basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı;
a) Soruşturma evresinde, 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171'inci maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının açılmasının ertelenmesine,
b) Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine,
c) Kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine,
Karar verilir.
2) Hakkında kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlememesi hâlinde, kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilir. Bu süre zarfında birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlenmesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen soruşturma veya kovuşturmaya devam olunur.
3) Mahkûmiyet hükmünün infazı ertelenen kişi hakkında bu mahkûmiyete bağlı olarak herhangi bir hak yoksunluğu doğmaz. Ancak bu kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlemesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen mahkûmiyet hükmüne bağlı hukuki sonuçlar kişi üzerinde doğar ve ceza infaz olunur.
4) Bu madde hükümlerine göre cezanın infazının ertelenmesi hâlinde erteleme süresince ceza zamanaşımı durur, kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi hâlinde, erteleme süresince dava zamanaşımı ve dava süreleri durur.
5) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmiş olması hâlinde dahi, bu madde hükümleri uygulanır.
6) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı verilmiş mahkûmiyet hükmünün infazının tamamlanmış olması hâlinde bu mahkûmiyet hükmüne bağlı yasaklanmış hakların 25.5.2005 tarihli ve 5352 sayılı Adlî Sicil Kanununun 13/A maddesindeki şartlar aranmaksızın geri verilmesine karar verilir.
7) Bu madde hükümlerine göre verilen kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararları adlî sicilde bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi hâlinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir.
8) Bu madde hükümlerine göre kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararlarının verildiği hâllerde, bu suçlar 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun erteleme ve tekerrüre ilişkin hükümlerinin uygulanmasında göz önünde bulundurulmaz" hükmü yer almaktadır.
Madde gerekçesinde de; "Temel hak ve hürriyetlerden kabul edilen ifade ve basın özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerde vazgeçilmez ve devredilemez bir hak kabul edilmektedir. İleri demokrasilerin 'olmazsa olmaz şartı' olan ifade ve basın hürriyeti, birçok hak ve hürriyetin temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, ifade hürriyeti, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Anayasamızda da ayrıntılı düzenlemelere tâbi tutulmuştur. Bu özgürlüğün kullanım araçlarından biri de basın yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıdır. Bu araçların, amacına uygun olarak işlevlerini yerine getirmeleri bakımından korunmaları demokratik toplumlarda asıl olup, bu anlamda basın ve yayın özgürlüğü önündeki engeller kaldırılarak ve güvenceler sağlanarak, haber ve düşünceyi özgür kılmak hedeflenmektedir. Bu nedenle, basın yayın yoluyla işlenen suçlara ilişkin dava ve cezaların infazının ertelenmesine ilişkin bazı düzenlemeler yapılması toplumsal barışın sağlanması ve sürdürülmesi bakımından büyük bir önem taşımaktadır" açıklamalarına yer verilmiştir.
Görüldüğü üzere, 6352 sayılı Kanun'un Geçici 1. maddesinde yer alan düzenleme ile 31.12.2011 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, soruşturma evresinde kamu davasının açılmasının ertelenmesine, kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine, kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine karar verilebilmesi için suçun;
1- 31.12.2011 tarihine kadar işlenmiş olması,
2- Basın yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş bulunması,
3- Adli para ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektirmesi,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Kanun koyucu tarafından tıpkı 03.09.1999 gün ve 23809 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4454 sayılı Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun'da olduğu gibi, bu düzenlemeyle kanunun kapsamına giren fiiller suç olmaktan çıkarılmamış ve unsurlarında değişiklik yapılmamıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, hakkındaki kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişinin kararın verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkradaki kapsama giren yeni bir suç işlememesi hâlinde kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verileceği, aksi durumda ise soruşturma ve kovuşturmaya devam olunacağı hüküm altına alınmıştır.
Basın yayın yoluyla işlenen suçların bahse konu madde kapsamına girdiği hususunda bir tereddüt bulunmayıp, uyuşmazlığın isabetli bir biçimde çözülebilmesi bakımından "sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleri ile işlenmiş suçlar" ibaresi ve bu ibaredeki "yöntem" sözcüğünden ne anlaşılması gerektiğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
6352 sayılı Kanun'un Geçici 1. maddesindeki düzenlemenin gerekçesi de göz önüne alındığında "sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleri" ibaresi geniş yorumlanarak, sadece düşüncenin değil, kanaat ve değer yargılarını içeren açıklamaların da korunduğu, maddenin uygulanma kapsamının suça göre değil, suçun işlenme yöntemine göre belirlenmesi gerektiği kabul edilmelidir. Buna göre, suç bir düşünce ve kanaat açıklama yöntemi ile işlenmiş ise hangi suç olursa olsun, suç tarihi ve maddede öngörülen cezanın tür ve süresi nazara alınarak madde kapsamında değerlendirilecektir.
Yöntemin, "bir amaca ulaşabilmek için izlenen yol, usul ve metot" anlamına geldiği gözetildiğinde, basın yayın yoluyla işlenen suçlar dışında "sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenen suçlar"ın anılan madde kapsamına girebilmesi için düşünce ve kanaat açıklama yönteminin,
a- Hukuk düzeni karşısında meşru bulunması, yani yöntemin kendisinin bizzat suç teşkil etmemesi,
b- Toplum düzeni içerisinde konuşma, seminer, sempozyum, konferans, resim, heykel gibi mutat bir ifade ve kanaat açıklama yöntemi olması,
c- İfade ve kanaat açıklama hakkının özüne aykırı bulunmaması,
Gerekmektedir.
Görüldüğü gibi, 6352 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesinde yer alan kovuşturmanın ertelenmesi kurumu, 31.12.2011 tarihine kadar basın ve yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle gerçekleştirilen ve temel şekli itibarıyla adli para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı açılmış kamu davasının, maddenin 2. fıkrasında gösterilen sürenin bitimine kadar kesin hükme bağlanmalarının mahkemelerce ertelenmesidir.
CMK’nın 223. maddesine göre; "mahkûmiyet, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararları" birer hükümdür.
Öte yandan hüküm çeşitlerini gösteren CMK'nın 223. maddesinde bahsi geçen ve 8. fıkrada "... soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere, durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir" düzenlemesi ile hangi hallerde verilebileceği belirtilen durma kararı, muhakeme şartı gerçekleştiğinde yargılamaya kaldığı yerden devam edileceği için hüküm niteliğinde değildir (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayıncılık, İstanbul, 2014, 11. Bası, s.733; Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, cilt: 2, s.261; Nevzat Toroslu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Savaş Yayınevi, Ankara, 2013, s.308; Kubilay Taşdemir- Ramazan Özkepir, Ceza Muhakemesi Kanunu Şerhi, 3. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2007, cilt:1, s.943; Hakan Karakehya, Ceza Muhakemesi Hukuku, 1. Bası, Savaş Yayınevi, Ankara, 2015, s.555).
Bu kapsamda, davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi kararı da, kovuşturmanın yapılmasını koşula bağlaması ve koşul gerçekleşinceye kadar usuli işlemleri durdurması sebepleriyle CMK'nın 223/8. maddesi anlamında bir durma kararıdır.
B. Somut Olaylarda Hukuki Nitelendirme
PKK silahlı terör örgütüne müzahir uydu üzerinden yayın yapan ROJ TV adlı televizyon kanalında 14.02.2009 tarihinde yapılan haber ve çağrılar üzerine olay tarihinde sloganlar atılıp, örgütün sözde konfederalizm bayrağının açıldığı, güvenlik güçlerinin toplanan kalabalığın yasa dışı eylemlerine son verip olaysız şekilde dağılmaları yönündeki ikaz ve uyarılarına rağmen grubun dağılmayıp aynı sloganları atarak eylemlerini sürdürmeleri üzerine kalabalığa tazyikli su sıkma ve göz yaşartıcı gaz kullanmak suretiyle gruba müdahale edildiği, müdahale sonrası ara sokaklara dağılan yüzleri bez ve puşilerle kapalı olup çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan grubun güvenlik güçlerine taşlı saldırıda bulunarak çevrede bulunan iş yerlerinin camları, duvarları ve basın kavşağında bulunan trafik ışıklarını tahrip etmeleri üzerine, gruba tekrardan müdahale edilerek dağıtıldığı, sanığın da eyleme katılıp, "Başkansız yaşam olmaz" şeklinde slogan attığı, güvenlik güçlerinin dağılmaları yönündeki uyarılarına aldırış etmediği, gruba yapılan müdahale üzerine dağıtılan kalabalık içerisinde yer aldığı, PKK silahlı terör örgütüne müzahir Roja Ciwan isimli internet sitesinde yapılan çağrı üzerine 06.04.2009 tarihli tutanağa göre Batman il merkezinde, Şanlıurfa ilinde meydana gelen olayları protesto etme amacıyla sloganların atıldığı, sanığın anlatılan etkinliğe katılıp slogan atan ve sonrasında zafer işareti yaparak saygı duruşunda bulunan grup içerisinde yer aldığı, içinde bulunduğu grubun attığı yasa dışı sloganlara alkışla tempo tuttuğu, 18.01.2009 tarihli olayda sanığın terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılarak slogan atan grup içerisinde yer aldığı, sağ elini yumruk yapar şekilde atılan sloganları söyleyerek eşlik ettiği, 06.02.2009 tarihli olayda sanığın etkinliğe katılarak sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, alkışla ve her iki eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiği, 07.02.2009 tarihli olayda sanığın PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp yasa dışı sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, 08.02.2009 tarihli olayda sanığın PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp etkinlik sırasında PKK terör örgütünün propagandasını yapmak amacıyla yazılıp bestelenen Oramar isimli Kürtçe parça ile halay çektiği, yukarıda yazılı içerikteki yasa dışı sloganları atan grup içerisinde yer aldığı, her iki eliyle yumruk yapmak suretiyle atılan sloganlara eşlik ettiği, 18.02.2009 tarihli olayda sanığın terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katıldığı, slogan atan grup içerisinde yer aldığı, sol elini yumruk yapıp sonrasında da sağ eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiği ve tüm belirtilen eymlemlere ilişkin olarak sanık hakkında silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından açılan kamu davaları bakımından 6352 sayılı Kanun’un Geçici 1. maddesi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği, bu suçlara ilişkin erteleme kararlarının örgüt adına suç işleme suçuna dayanak olarak kabul edildiği anlaşılmış ise de,
Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarihli ve 2014/6548 başvuru numaralı Hamit Yakut kararında, sanığın örgüt adına suç işleme suçundan cezalandırılmasına karar verilen dosyada, örgüt adına suç işleme suçuna dayanak kabul edilen suçlardan CMK'nın 231. maddesinin (5) numaralı fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına kararı verildiğini ancak hukukî sonuç doğurmamasına rağmen açıklanmasının geriye bırakılmasına karar verilen suçların terör örgütü üyeliği suçuyla cezalandırılmasına yol açan bir suça esas alınarak başvurucunun TCK'nın 220. maddesinin (6) numaralı fıkrasında düzenlenen suç uyarınca cezalandırılmasının, suçun hukuka aykırı şekilde kapsamlı şekilde yorumlanması olarak değerlendirildiği ve somut olayda da örgüt adına suç işleme suçuna dayanak olarak kabul edilen suçlar hakkında verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararının CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrasında belirtilen durma kararı niteliğinde olup muhakeme şartı gerçekleştiğinde yargılamaya kaldığı yerden devam edileceği için hüküm niteliğinde olmaması nedeniyle ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesinin 14.11.2017 tarihli ve 41226/09 başvuru sayılı kararlarında da işaret edilen kanunla öngörülmüş olma ilkeleri kapsamında sanığın silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyetine karar verilmesinin isabetli olmadığına karar verilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne, Özel Dairenin onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkemenin sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan vermiş olduğu mahkûmiyet hükmünün, dayanak suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı; "Sanığın silahlı terör örgütü propagandasi, yasa dışı toplantı düzen ve örgüt düzenleme, sevk ve idare etme ve örgüt adına suç işleme eylemlerinden dolayı Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanıp mahkum olmuştur.
Kararın temyizi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca lehe yasa değerlendirilmesi yapılması amacıyla Yerel Mahkemeye iade etmesi üzerine yapılan değerlendirme sonucunda; Sanıklar hakkında Terör örgütü propagandası ve yasa dışı toplantı düzenleyerek sevk ve idare etme eyleminden verilen cezalar 6352 sayılı geçici 1. maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesine, silahlı terör örgütü adına suç işleme eyleminden dolayı cezalandırılmasına karar verilmiş ve bu kararın temyiz edilmesi sonucunda Özel Dairece hüküm onanmıştır.
Görüldüğü üzere İlk Derece Mahkemesi Yargıtay Özel Dairesi ve Genel Kurul’un sayın çoğunluğu ile aramızda suçların subüt ve vasfı yönünden bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Çözümü gereken husus 6352 sayılı yasanın geçici 1. maddesi kapsamında kaldığı için kamu davasının ertelenmesine karar verilen ve örgüt adına işlenen suç bakımından “öncü suç” niteliğindeki suçların örgüt adına suça esas alınıp alınmayacağına ilişkindir.
Terör örgütü propagandası ve 2911 sayılı yasanın 28. maddesine muhalefet suçlarının 6352 sayılı yasa kapsamında kaldığı kuşkusuzdur.
Ancak örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme fiilinde 6352 sayılı yasa kapsamına girmediği tartışmasız kabul edilmektedir.
Örgüt adına suç işlemenin şartları şu şekilde sıralanabilir.
1- Fail örgüt üyesi olmayacaktır.
2- Örgütün çağrısı veya amaçları doğrultusunda tek veya özel kanunlarda yer alan bir suç işlenecektir.
3- İşlenen suç 3713 sayılı yasanın 7/4. maddesinde sayılan istisnalar kapsamında kalmayacak;
4- “Öncü suç” yönünden yargılamayı derhal sonlandıran düşme sebepleri gerçekleşmemiş olacaktır.
Bu koşullarının oluşması hâlinde fail TCK 220/6. maddesi yollaması ile 314/2. maddesi gereğince cezalandırılacaktır. Yerleşik uygulaması bu doğrultudadır.
Öncü suçun temyiz kanun yolunda incelenmesi mümkün olmayan suçlardan ise; yani bir başka merciinin görev alanına giriyorsa bu durumda CMK’nın 218/1. maddesi hükmünün kıyasen uygulanması imkanı doğacak başka mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümü ilgili dairece yerine getirilebilecektir.
Nitekim mahkûmiyet sonucu doğurmayan CMK’nın 231/5. maddesi uygulanarak öncü suç hakkının da “hükmün açıklanmasının ertelenmesi” kararı verilmesi halinde örgüt adına işlenen suça esas alınabilmektedir.
Somut olayda öncü suç yönünden İlk Derece Mahkemesince yargılama yapılmış ve suç sabit görülerek mahkûmiyet hükmü kurulmuştur. Yani yargılama yapılmadan 6352 sayılı yasa gereğince verilmiş bir erteleme kararı söz konusu değildir.
Asıl suçu denetleyen Yargıtay elbette ki öncü suçun sabit olup olmadığı ve unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini denetleyecek Yerel Mahkemenin kabulünün de yasaya aykırılık görmese kararı onayacaktır. Yasal olarak ertelenmesi gereken öncü suçtur. Hiçbir şekilde ifade hürriyeti kapsamında olmayan “örgüt üyeliği” suçu objektif ve subjektif koşulları bakımından 6352 sayılı Yasa kapsamına girmediğinin açıkça anlaşıldığı, bu suç nedeniyle yerleşik uygulamaya aykırı biçimde 6352 sayılı yasa kapsamına girmesi sonucunu doğuracak biçimde uygulama yapılması görüşüne iştirak edilememiştir.
Genel Kurulun çoğunluğun kararı doğrultusunda diğer iki uyuşmazlığın değerlendirilmesine ihtiyaç kalmadığından birinci uyuşmazlık yönünden itirazın reddine karar verilmesi düşüncesindeyim" görüşüyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi; 6352 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmesinin silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesine engel teşkil etmeyeceği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
Ulaşılan sonuç karşısında iki ve üç numaralı uyuşmazlık konuları değerlendirilmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesinin 12.12.2017 tarihli ve 2197-5637 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,
3- Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 05.12.2014 tarihli ve 285-306 sayılı hükmünün, dayanak suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen sanık ... hakkında, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyet hükmü verilemeyeceğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.11.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Diğer kararlar (4)
3. Ceza Dairesi, 2021/937 E., 2021/10530 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
TMK'nın 4. madde ise TCK'nın 314.
3. Ceza Dairesi 2021/937 E. , 2021/10530 K.
"İçtihat Metni"
İNCELENEN KARARIN;
İtiraz Eden : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
İtiraz Yazısının Tarihi : 20.06.2019
İtiraz Edilen Karar : Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 27.02.2019 tarih ve 2018/1093 - 2019/1323 sayılı onama kararı
İtiraz İle İlgili Mahkeme Kararı :...2. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.12.2014
tarih ve 2014/110 - 2014/343 sayılı kararı
İtirazla İlgili Hüküm : TCK'nın 314/3 ve 220/6 maddeleri yollamasıyla
314/2, 220/6-2. cümle, 3713 sayılı Kanunun 5/1,
TCK’nın 62, 53 ve 58/9. maddeleri uyarınca
mahkumiyet
Suç : Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt
adına suç işleme
Dosya incelenerek gereği düşünüldü ;
I-İTİRAZ KONUSU:
Dairemizin 27.02.2019 tarih ve ...Karar sayılı kararına Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca itiraz edilmekle;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yazısı ve ekindeki dava dosyası incelendiğinde;
Sanık hakkında...2. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.12.2014 gün ve 2014/110 Esas, 2014/343 sayılı kararıyla silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkumiyet, 2911 sayılı Kanuna muhalefet ve terör örgütü propagandası yapmak suçlarından ise 6352 sayılı Kanunun geçici 1/b maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği, kararın sanık müdafii tarafından temyiz edildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının onama talep eden 31.01.2018 tarihli tebliğnamesi üzerine, Dairemizin 27.02.2019 tarih ve ...Karar sayılı ilamı ile silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün onanmasına oyçokluğu ile karar verildiği anlaşılmıştır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 20.06.2019 tarih ve 2015/63178 sayılı itiraz yazısında özetle; “Terör örgütü propagandası yapmak, 2911 s.K.'na muhalefet ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçlarından sanık ... hakkında,...2. Ağır Ceza Mahkemesinin 31/12/2014 gün ve 2014/110 Esas, 2014/343 Kararı ile terör örgütü propagandası yapmak ve 2911 s.K.'na muhalefet suçlarınsan 6352 s.K.'nun 1/1-b maddesi gereğince kovuşturmasının ertelemesi, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunda ise mahkumiyet kararı verilmiştir.
Mahkumiyet hükmü sanık müdafisi tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 27/02/2019 gün ve ...Karar sayılı kararı ile oy çokluğuyla onanmıştır.
Karşı oy, hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişinin mahkum olmaması nedeniyle örgüt adına suç işlediğinin kabulüne imkan bulunmadığı ve 2911 s.K.'na muhalefet suçunun 3713 s.K.'nun 4.maddesinde sayılan suçlardan olmaması nedeniyle de bu suçu işleyen kişilerin örgüt adına suç işlemekten cezalandırılmasına imkan bulunmadığına dairdir.
İtirazın konusu, 2911 sayılı yasaya muhalefet ve silahlı terör örgütü propagandası yapmak suçlarından hakkında kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen sanığın ayrıca silahlı terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan cezalandırılmasının mümkün olmadığı” gerekçesi ile anılan kararın kaldırılarak,...2. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.12.2014 gün ve 2014/110 Esas, 2014/343 sayılı kararının bozulmasına karar verilmesi, itiraz kabul edilmediği takdirde, itiraz hakkında bir karar verilmek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi talep edilmiştir.
II)İTİRAZ NEDENLERİ:
Mezkur ilama ilişkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının anılan itiraz yazısı ile;
"... Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/387 sayılı iddianamesi ile; PKK terör örgütü güdümünde yayın yapmakta olan www.firatnews.org isimli internet sitesinde;19 Mart 2011 tarihli KOMALÊN CİWAN: GENÇLİK ROLÜNÜ OYNAYACAK başlığı altında “Komalên Ciwan, Newrozu, özgürlük serhıldanlarına dönüştürmenin yanı sıra Kürdistan gençliğinin içinden geçilen tarihi süreçte “yönünü özgürlük dağlarına vermesinin en kutsal görevleri” olduğu belirtilerek, gerillanın özgürlük zemini olduğunun vurgulandığı açıklamada “Kürdistan gençliği bu dönemde onuruna sahip çıkarak özgürlük saflarında yerini alacaktır. Newroz ile birlikte özgürlük mücadelesindeki ısrarını yenileyecektir. İlk Newroz isyanını zafere ulaştırmayı dağlarda ateş yakarak kutlayan demirci Kawa gibi 2011 yılını özgürlük yılına dönüştürüp Kürdistan dağlarında yakacağı ateşle halkımıza özgürlük müjdesi vermek Kürdistan gençliğinin tarihsel görevi olmaktadır.Önder Apo'ya ve şehitlerimize layık bir gençlik olmanın ölçüsünü bu süreçte vereceğimiz mücadele belirleyecektir. Özgür ve onurlu bir yaşamın yolunun buradan geçtiğinin bilinciyle kuzey, güney, doğu, batı Kürdistan ve yurt dışında yaşayan tüm gençleri bulundukları alanlarda Newroz ateşini serhıldanlarla büyütmeye ve ‘ya özgürlük, ya özgürlük’ şiarıyla zaferi yaratmaya çağırıyoruz.” şeklinde, 20 Mart 2011 tarihli KONGRA-GEL NEWROZ MESAJI başlığı altında “Başta gençler ve kadınlar olmak üzere tüm halkımızı, Önderliğimizin çözüm projesi olan Demokratik Özerk Kürdistanı inşa etmeye, Önder APO’ya ve halkımıza yönelik konseptleri boşa çıkarmak temelinde özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükseltmeye çağırıyoruz. Bu duygularla başta Rêber Apo olmak üzere tüm özgürlük tutsaklarının, Gerillanın, Kürdistan Halkının ve bölge halklarının kutsal Newroz bayramını kutluyor, Newroz’un özgürlük ve barışa vesile olmasını diliyoruz.” şeklinde beyanlara yer verildiği, PKK DEN NEVROZ MESAJI başlığı altında “Kürt halkını, 2011 Newroz’unu bir özgürlük ve demokratik çözüm Newrozu haline getirme temelinde kutlamaya, birliklerini, örgütlülüklerini geliştirmeye ve kendisine yönelik her türlü saldırıya karşı öz savunmasını yapmaya çağırıyoruz. Tüm PKK militan, kadro, savaşçı, sempatizan ve taraftarlarını Newroz’un özgürlükçü ruhuna bağlılık temelinde, zafer kişiliği ve kararlılığıyla halkımızın varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama mücadelesine her koşul altında öncülük etmeye çağırıyoruz.” Kürt halkı, 2011 Newroz’unu özgürlüğünü sağlamanın Newroz’u haline getirmede kararlıdır. Şırnak ve Iğdır’da başlayıp, Amed’de zirveleşmekte olan Newroz kutlamalarında gösterdiği kararlılığı, direnişi saygıyla selamlıyoruz” şeklinde ve "www.dozaciwanan.com "isimli internet sitesinde 19 Mart 2011 tarih ve KCK:KCK NEVROZ MESAJI: DEMOKRATİK ÇÖZÜMDE ISRARLI OLACAĞIZ başlığı altında “Özgürlük, direniş, birlik ve mücadele günü olan Newroz, öncelikle özgürlük mücadelemizin çözüm aşamasına gelmesinde büyük emeği olan Önder Apo’ya, tüm yurtsever halkımıza, tüm bölge halklarına, tüm yapımıza ve özgürlük gerillasına, zindan direnişçilerine ve tüm şehit ailelerine kutlu olsun’’ diyen KCK, Newroz kutlamalarını toplumsal mücadelenin zirvesi haline getirme çağrısı yaptı. AKP hükümetini halkımızın Newroz alanlarında yükselttiği ulusal-demokratik taleplerini ve çağrılarını doğru anlamaya, Kürt gençlerinin kanını akıtmaya ve siyasetçilerini tutuklayarak teslim alma siyasetine son vermeye çağırıyoruz. 2011 yılını demokratik çözüm yılı ve özgürlükler yılı haline getirmek için bu Newroz’u çağdaş Kawaların ruhuna ve özüne uygun olarak karşılamaya, Newroz kutlamalarını toplumsal mücadelenin bir zirvesi haline dönüştürmeye ve yüksek bir katılım ve kararlılıkla karşılamaya çağırıyoruz” şeklinde çağrılara yer verildiği, bu çağrılara uyan kişiler arasında yer alarak 20/03/201 ve 24/12/2010 tarihli Nevruz eylemlerine katılarak, yasa dışı örgüt ve lideri lehine slogan attığı, taş ve Molotof kokteyli atan grupla birlikte hareket ettiği, yine 13/01/2011 günü ... İlinde görülen ve kamuoyunda KCK Davası olarak bilinen davada sanık durumunda bulunan tutuklu şahıslara destek vermek amacıyla, terör örgütüne müzahir internet sitelerinden olan www.rojaciwan.com isimli internet sitesinde “KÜRDİSTAN HALK İNİSİYATİFİ 13 OCAK’TA AMED YAŞAM DURMALI” başlığı ile örgüt adına yayınlanan talimatlarda; “Kürdistan Demokratik Halk İnisiyatifi, Kürt siyasetçilerin yargılandığı KCK Davasının 13 Ocak’ta görülecek olan duruşmasına güçlü katılım çağrısı yaparak, “Halkımız bulunduğu her alanda adeta yaşamı dondurarak mahkeme sürecine dâhil olmalıdır. 13 Ocak’ta yeniden görülecek davada sadece Kürt siyasetçiler değil, onların şahsında milyonlarca halkımızın, kimliği, dili ve özgürlüğü yargılanmaktadır. Bu yargılama adı altında sürdürülen siyasi soykırımı asla kabul etmeyeceğimizi ve halkımızın son neferi kalana kadar bu mücadelenin sürdürüleceği bilinmelidir Halkımız bulunduğu her alanda adeta yaşamı dondurarak mahkeme sürecine dâhil olmalıdır ve sonuç alıcı eylem gerçekleştirmelidir. Başta Amed Halkı olmak üzere Ocak ayının 13’ünde görülecek davaya serhildan ruhuyla katılmalı ve iradelerini sahiplenmelidir.” şeklinde talimatların yayınlandığı, sanığın bu talimata uyarak aynı gün yapılan terör örgütü propagandasına dönüşen toplantı ve gösteri yürüyüşüne katıldığı, 15/02/2011 tarihinde de Abdullah Öcalan'ın yakalanıp Türkiye'ye getirilmesinin yıl dönümünde yine örgüt propagandasına dönüşen toplantıya katıldığı ve bu suretle atılı suçları işlediği iddiası ile kamu davası açılmıştır. Yerel mahkeme, terör örgütü propagandası yapmak ve 2911 s.K.'na muhalefet suçlarından 6352 sayılı yasanın geçici 1. maddesine istinaden kovuşturmanın ertelenmesine karar vermiş, temyiz konu suçtan ise sanığın mahkumiyetine hükmetmiştir.
Örgüt üyesi olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemek suç işlemek suçunun doğası gereği, suçun failinin terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olmaması ve işlediği suçu bu terör örgütü adına işlemesinde zorunluluk bulunmaktadır. O halde örgüt adına işlendiği iddia edilen bir diğer suçun varlığının yargısal bir faaliyet sonucunda kesin olarak belirlenmesinde de zorunluluk bulunmaktadır. 6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesi gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının, bu kararlara konu eylemlerin örgüt adına işlenmiş suç niteliğinde olduğunun tespiti için yeterli olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
6352 sayılı Yasa geçici 1. madde gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının niteliğine bakıldığında Yargıtay 16. Ceza Dairesinin müteaddit kararlarında 6352 sayılı Yasa gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların "durma" kararı niteliğinde olduğunun belirtildiği (16/11/2015 gün ve 2015/5695 E., 2015/5225 K. vd.), durma kararının hangi hallerde verileceğine dair CMK.nun 223/8 madde ikinci cümlesinde ise soruşturma ya da kovuşturmanın şarta bağlandığı, ancak bu şartın henüz gerçekleşmediği hallerde şartın gerçekleşmesini beklemek için durma kararının verileceğinin hüküm altına alındığı anlaşılmaktadır. O halde kovuşturmanın ertelenmesi kararı ile sanığı 6352 sayılı Yasanın geçici 1/1 maddesinde yazılı suçlardan birini kovuşturmanın ertelenmesi kararının verilmesinden itibaren üç yıl içinde işleyip işlemediğine bakılacak, bu suçlardan birini işlemez ise kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden sanık hakkında düşme kararı verilecektir. Yasadaki düzenleniş şekline ve Yargıtay 16. Ceza Dairesinin müstakar uygulamasına göre kovuşturmanın ertelenmesi kararı, soruşturma veya kovuşturmanın şarta bağlandığı bir hali işaret etmekte olup, kovuşturma aşamasında mahkeme atılı suçun sabit olup olmadığına bakmaksızın kovuşturmanın ertelenmesine karar verecektir. Kovuşturma yapamayan mahkemenin, örgüt adına işlediği iddia olunan ve 6352 sayılı Yasa 1. madde kapsamında kalan suçlar yönünden suçun unsurlarının varlığına ya da yokluğuna dair bir tespitte de bulunamayacağı, işin esasına girmeden atılı suçtan beraat hükmü verecek durumda olsa dahi kovuşturmanın ertelenmesine karar vermesi gerektiği, bu nedenle kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların örgüt adına işlenmiş bir suçun varlığının kabulüne esas alınamayacağı, esasen kovuşturma şartının gerçekleşmediği hallerde de düşme kararı verileceğinden, örgüt adına suç işlediği iddia olunan kişinin örgüt adına işlendiği iddia olunan suç yönünden yargısal bir tespitin de yapılamayacağı gözetildiğinde, terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunun temelsiz kalacağı, bu nedenle bu suçtan mahkumiyet hükmünün kurulamayacağı düşünülmekle anılan Yüksek Daire kararına itiraz etmek gerekmiştir." şeklindeki gerekçe ile kararın kaldırılması için CMK'nın 308. maddesi uyarınca itiraz isteminde bulunmuştur.
III-İTİRAZ DEĞERLENDİRİLMESİ:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca “2911 sayılı yasaya muhalefet ve silahlı terör örgütü propagandası yapmak suçlarından hakkında kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen sanığın ayrıca silahlı terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan cezalandırılmasının mümkün olmadığı” düşüncesiyle Dairemizin 27.02.2019 gün ve ...Karar sayılı kararına itiraz edilmiş ise de;
Sanığın silahlı terör örgütü PKK/KCK'nın yayın organlarındaki çağrı üzerine 20.03.2011 tarihinde örgüt propagandasına dönüşen gösteride güvenlik güçlerinin dağılın ihtarına ve zor kullanmalarına rağmen dağılmamakta ısrar etmek suretiyle 2911 sayılı Kanunun 32/1. maddesine muhalefet etmek suçundan yapılan yargılama sonucunda bu suç nedeniyle hakkında 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesine, ancak bu eylemi örgütün çağrısı doğrultusunda gerçekleştirmiş olması nedeniyle örgüt adına suç işlediği kabul edilerek TCK'nın 220/6. maddesi yollamasıyla 314/2. maddesi gereğince cezalandırılmasına karar verilmiştir.
İtirazın konusu, örgüt adına işlendiği kabul edilen suç hakkında durma kararı verilmesi halinde, bu eylemin örgüt adına suç işlemeye esas alınıp alınamayacağına ilişkindir.
TCK'nın 220/6. maddesi gereğince ceza kanununda ya da özel ceza yasalarında yer alan herhangi bir suç terör örgütlerinin amaçları doğrultusunda örgüt mensuplarının talimatıyla gerçekleştirilmesi halinde bu suçun yanında örgüt adına suç işlemekten de ilgilinin cezalandırılması gerekmektedir. Örgüt adına işlenen öncü suç hakkında hüküm verilip kesinleşmesinin gerekip gerekmediği hususuna gelince; CMK'nın 218/1. maddesi gereğince yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Kaldı ki somut olayda sorunun çözümü bir başka ceza mahkemesinin görevine de girmemektedir. Öncü suç olan 2911 sayılı Kanunun 32/1. maddesine muhalefet etmek fiilinin suç tarihi itibariyle ve işleniş yöntemi bakımından 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamına girdiği, dolasıyla kamu davasının ertelenmesi gerekeceğinde bir tereddüt yoktur. Ancak bu suça bağlı olarak sanığın mahkum edilmesi gereken örgüt üyeliği suçu 6352 sayılı Kanunun kapsamında bulunmamaktadır. Zira, yerleşik uygulamaya göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları da mahkumiyet hükmü sonucu doğurmamasına rağmen örgüt üyeliği için esas alınabilmektedir. Gerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına konu olan, gerekse 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamında kalan fiillerin işlendiği ön sorun olarak çözülüp bu konuda suçun sübut bulduğu yönünde vicdani kanaat oluşmuşsa öncü suçun ertelenmesine rağmen örgüt üyeliği açısından esas alınabilmektedir. Öncü suçun sübut bulmaması halinde gerek hükmün açıklanmasının geri bırakılması, gerekse 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamında verilen kararlar nedeniyle, örgüt üyeliği suçundan verilen mahkumiyet hükümlerinde Dairenin temyiz denetimi sırasında bozma kararı verilmektedir.
Dairemizin istikrar kazanmış uygulaması karşısında, önceki kararda değişiklik yapılmasını gerektiren herhangi bir nedenin bulunmadığı anlaşılmıştır.
IV-KARAR:
1)Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz gerekçeleri yerinde görülmediğinden İTİRAZIN REDDİNE,
2)02.07.2012 gün ve 6352 sayılı Kanunun 99. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 308. maddesine eklenen (2) ve (3) fıkra hükümleri uyarınca dosyanın itiraz konusunda karar verilmek üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi amacıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 09.12.2021 tarihinde üye ...’ın itirazın kabulü gerektiği yönündeki karşı oyu ve oyçokluğuyla karar verildi.
... ... ... ... ...
Başkan Üye (M) Üye Üye Üye
KARŞI OY:
Sanık ...’a yüklenen silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme, terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanunun 32/1 maddesine muhalefet suçlarından dolayı ... 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılaması sonucunda; Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 25.12.2013 tarihli 2012/8825 Esas sayılı ilamıyla; “sanığın örgüt adına işlediği 2911 sayılı Yasanın 32/1 maddesine aykırılık suçunun ve terör örgütünün propagandasını yapma suçlarının sanığa yüklenen suçların tarihi, işlenme yöntemi ve temel şekli itibariyle cezanın süresine göre hükümden sonra yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamında kaldığı ve anılan maddenin 1. fıkrasının b bendine göre “Kovuşturma evresinde kovuşturmanın ertelenmesine karar verilir” şeklindeki düzenlemenin karşısında hukuki durumunun takdir edilmesi, örgüt adına suç işleme yönünden ise 6352 sayılı Yasanın 85. maddesinde, TCK 220/6 maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle sanığın hukuki durumunun yeniden takdir ve değerlendirilmesinin zorunlu olduğu“ düşüncesiyle bozma kararı verdiği,
Dosyanın suç yeri itibariyle Batman’a gönderilmesi üzerine,...2. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda; silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan temyiz incelemesine konu olan mahkumiyet hükmünün verildiği, terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanuna (32/1 maddesine) muhalefet suçlarından ise 6352 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği tespit edilmiştir.
Bu karara muhalefet etmemizin sebebi;
27.02.2019 tarih, ...Karar sayı ile sanık sanık ... hakkındaki kararın oy çokluğuyla onanmasına karar verildiği, karara tarafımızca muhalefet edildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da bu karara karşı 20.06.2019 tarih, 16-2015/63178 sayı ile itirazı üzerine dosya yeniden esasa kaydedilerek Dairemizin 2021/937 Esas numarası üzerinden yürütüldüğü,
Dairemizce yapılan inceleme sonucunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı yerinde görülmeyerek oy çokluğuyla itirazın reddine karar verildiği,
Bu karar daha önce yazdığımız muhalefetten sonra Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarih, 2014/6548 başvuru nolu Hamit Yakut kararı da dikkate alınarak muhalefet yazılmıştır. Kısaca;
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesinin 14.11.2007 tarihli Işıkırık / Türkiye (Başvuru no: 41226/09) kararında ve Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarih, 2014/6548 başvuru nolu Hamit Yakut kararında 2911 sayılı Yasaya muhalefet suçlarından mahkumiyet hükmü kurulsa bile kanunilik, öngörülebilirlik ve ulaşılabilirlik ilkeleri doğrultusunda sanık hakkında örgüt adına suç işleme suçundan kaynak suç olarak kabul edilemeyeceği ve sanığın cezalandırılamayacağı açıkça belirtilmiştir.
Sanık hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen terör örgütünün propagandası ve 2911 sayılı Kanunun 32/1 maddesine muhalefet suçlarının örgüt adına işlenmiş oldukları kabul edilerek, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan TCK'nın 314/3, 226/6 delaleti ile 314/2 maddesi gereğince verilen mahkumiyet hükmü Dairemizce oy çokluğu ile onanmıştır. Oysa, sanığın örgüt adına işlediği kabul edilen 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapma, 3713 sayılı Kanunun 7/2. maddesinde düzenlenen silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçunun 6459 sayılı Kanunun 8. maddesi ile değişik 3713 sayılı Kanunun 7/4. maddesinde yazılı suçlardan olduğu, dolayısıyla örgüt adına suç işleme suçunun kaynağı olamayacağı kabul edildiği halde mahkemece bu suçun da kaynak suç olarak kabul edildiği ve 2911 sayılı Kanunun 32/1 maddesine muhalefet suçları ilk derece mahkemesi tarafından 6352 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesi kapsamında “sair düşünce açıklaması” olarak kabul edilmiş ve bu suçlar yönünden kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiştir. Hal böyle iken, kovuşturmanın ertelenmesine karar
verilen söz konusu suçların terör örgütü adına işlenmiş kaynak suç kabul etmek mümkün değildir. Çünkü ortada bir mahkumiyet kararı yok yani suç işlediği tespit edilen bir kişi yoktur.
Çoğunluk ile görüş farklılığımız kanuni düzenlemenin (kanunilik) öngörülebilirlik, uygulanışı ve yorumlanışına ilişkin olmak üzere üç noktada toplanmaktadır;
1-Hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen yani suç işlediği bir mahkumiyet hükmü ile tespit edilmemiş olan kişinin örgüt adına suç işlediği kabul edilebilir mi?
- Örgüt adına işlendiği kabul edilen suçlar yönünden 6532 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiş iken, söz konusu suçların terör örgütü adına işlendiğini ve hatta söz konusu suçların işlendiğini kabul etmek mümkün değildir.
Türk Ceza Kanununun 220/6 maddesinde yer alan “örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi” olarak tarif edilen suç işleyen kişi kimdir? Hukukumuzda ve insan haklarına saygılı tüm hukuk sistemlerinde bu kişi, hakkında mahkumiyet hükmü verilen kişidir. Dolayısıyla, beraatine hükmolunan ya da hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişiyi suç işleyen kişi olarak kabul edemeyiz. Bu hususta, öğretide de “Madde 220/6’nın tatbiki için örgüt adına işlenen eylemlere suç duyurusunda bulunması yetmez, dava açılıp cezalandırılmalıdır”, “Sanığın TCK 220/6 hükmünden sorumlu tutulabilmesi için eylemin örgüt adına işlendiğinin ispatı gerekir”, “Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi ayrıca örgüte üye olmak suçunda cezalandırılabilmesi için işlediği Mahkeme kararıyla tespit edilen suç olmalıdır” denilmektedir (Mikael Lyngbo, Prof. Dr. Feridun Yenisey, Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç. Dr. Kemal Şahin, "Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları Eğitim Modülü”, Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi Ortak Projesi, Türkiye Adalet Akademisi Yayınları, 2014, s. 157 vd.).
Ceza Genel Kurulunun, Dairemizin ve Yargıtay’ın diğer Dairelerinin istikrarlı uygulamalarından 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin 1. fıkrasına göre verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin karar anılan maddenin 4. fıkrası ile CMK‘nın 223. maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi hükmü karşısında durma kararı niteliğinde kabul edilmiştir.
Kovuşturmanın ertelenmesi kararı her şeyden önce bir hüküm değildir. Zira, CMK’nın duruşmanın sona ermesi ve hüküm başlıklı 223/1 maddesinde “-duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı hükümdür” madde düzenlemesinde görüldüğü gibi kovuşturmanın ertelenmesi kararı bir hüküm değildir. Bu nedenle de bir suçun işlendiğini ve suç işleyen kişinin tespitini kanıtlayan belge olarak kabulü mümkün değildir.
Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkumiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir.
Yapılan bu açıklamalardan sonra, eldeki davada oluğu gibi örgüt adına işlediği suç hukuken tespit edilememiş olan kişinin örgüt adına suç işlediğinin kabul edilip edilemeyeceğinin kanuni düzenlemeler, yargısal kararlar ve öğretideki görüşler çerçevesinde incelenmesinde yarar görmekteyiz.
Dosyadaki uyuşmazlığın esasını oluşturan ve 05.07.2012 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanunun "Dava ve cezaların ertelenmesi" başlıklı geçici 1’inci maddesine göre;
“(1) 31.12.2011 tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı;
a) Soruşturma evresinde, 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının açılmasının ertelenmesine,
b) Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine,
c) Kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine,
Karar verilir.
(2) Hakkında kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlememesi hâlinde, kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilir. Bu süre zarfında birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlenmesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen soruşturma veya kovuşturmaya devam olunur.
...
(5) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmiş olması hâlinde dahi, bu madde hükümleri uygulanır.
…
(8) Bu madde hükümlerine göre kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararlarının verildiği hâllerde, bu suçlar 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun erteleme ve tekerrüre ilişkin hükümlerinin uygulanmasında göz önünde bulundurulmaz”.
Söz konusu maddenin gerekçesinde de; "Temel hak ve hürriyetlerden kabul edilen İfade ve basın özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerde vazgeçilmez ve devredilemez bir hak olarak kabul edilmektedir. İleri demokrasilerin 'olmazsa olmaz şartı' olan ifade ve basın hürriyeti, birçok hak ve hürriyetin temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, ifade hürriyeti, birçok uluslararası belgeye konu olmuş. Anayasamızda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Görüldüğü üzere, 6352 sayılı Kanunun Geçici 1’inci
maddesinde yer alan düzenleme ile 31 Aralık 2011 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, soruşturma evresinde kamu davasının açılmasının ertelenmesine, kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine ve kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine karar verilebilmesi için suçun; 1- 31.12.2011 tarihine kadar işlenmiş olması, 2- Basın yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle gerçekleştirilmiş bulunması, 3- Adli para ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektirmesi, şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Söz konusu maddenin ikinci fıkrasında, hakkındaki kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişinin kararın verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkradaki kapsama giren yeni bir suç işlememesi halinde kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verileceği, aksi durumda ise soruşturma ve kovuşturmaya devam olunacağı hüküm altına alınmıştır.
Mahkemeler tarafından bu kanun yürürlüğe girdikten sonra tensip ile bile 6352 sayılı yasanın geçici 1. maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesi kararı verildiği veya devam eden yargılamalarda bu suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği, deneme süresi olarak tespit edilen 3 yıllık süre içerisinde şüphelinin herhangi bir suç işlemesi halinde dava dosyası yeniden ele alınarak yapılan yargılama sonucunda beraat kararı veya düşme kararı verildiği takdirde ortada örgüt adına suç işleme suçuna kaynak olarak kabul edilen suç kalmayacağından örgüt adına suç işleme suçunun da dayanağı kalmayacaktır.
Peki bu durumda yapılması gereken nedir ?
Ceza Genel Kurulunun, Dairemizin ve Yargıtayın diğer Dairelerinin istikrarlı uygulamalarından 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin 1. fıkrasına göre verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin karar anılan maddenin 4. fıkrası ile CMK‘nın 223. maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi hükmü karşısında durma kararı niteliğinde karar olarak kabul edilmiştir.
Bu durumda terör örgütü adına suç işleme suçunun kaynağı kabul edilen suçun işlendiğinin mahkeme kararı ile tespiti zorunlu olduğundan, örgüt adına suç işleme suçunun yargılamasının bu husus bekletici sorun yapılarak, yani bu suç hakkında da durma kararı verilerek kaynak suçtan mahkumiyet kararı verildiği takdirde (bu suçta da mahkumiyet verilmesi hukuken zorunlu olan bir durumdur.) Yani kaynak suç yokken bu suçun varlığını kabul ederek örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilmesi mümkün değildir. Ayrıca kaynak suçtan beraat etme veya düşme durumunda da örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilemeyeceği aşikardır. Nitekim;
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, içtihatlarındaki “yasayla öngörülen” kavramından ne anlaşılmalıdır sorusuna Sunday Times- Birleşik Krallık no:6538/74, 26/4/1979 tarihli sayılı kararında cevap vermiştir.
-Ulaşılabilir,
-Öngörülebilir... olması gerekir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi A. Tamer Akçam- Türkiye (TCK m. 301), No:27520/07, 25/10/2011, Cengiz ve diğerleri- Türkiye (Internet), No:48226/10, 01.12.2015 tarihli kararlarında yasaların öngörülebilir ve ulaşılabilir olmadığı sonucuna ulaşarak ihlal kararları vermiştir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma hakkını kullandığı sırada bu kanuna aykırı davranması nedeniyle failin ayrıca “örgüt adına suç işleme” suçundan cezalandırılması sonucunu doğuran bu düzenleme AİHM kararlarında sıkça vurgulanan ve üzerinde durulan kanunun öngörülebilirlik ilkesine açıkça aykırılık taşıması nedeniyle sözleşmenin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının da ihlali niteliğindedir. (Sunday-Times, Birleşik Krallık, No: 6538/74)
Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması, düşme ve beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkumiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir.
-Ayrıca Terör örgütü propagandası yapmak suçunun örgüt adına işlenen suç olarak kabul edilerek sanık hakkında TCK 226/6 ve 314/3 maddeleri delaleti ile 314/2 maddesi gereğince cezalandırılmasının yasal olarak mümkün olmadığı zira, 11.04.2013 tarihli 6459 sayılı Yasanın 8. maddesi ile 3713 sayılı Terör ile Mücadele Kanunu 7'inci maddesine 4. fıkra eklenmiş ve bazı fiiller TCK 220/6 maddesi kapsamında çıkartılmıştır. Söz konusu fıkraya göre, terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına işlenen 3713 sayılı Yasanın 28/1 maddesinde yer alan yasa dışı gösteri yürüyüşleri düzenlemek ve bunlara katılmak ile 7/2 maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapmak suçunu işleyenler hakkında ayrıca TCK'nın 220/6 maddesinde tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez, hükmü gereğince terör örgütü propagandası yapmak suçu örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçuna kaynak olarak kabul edilemez.
Yerel mahkemenin 2911 sayılı Kanuna muhalefet suçlarından 6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesine istinaden kovuşturmanın ertelenmesine karar verdiği, ancak temyize gelen örgüt adına suç işleme suçunda ise mahkumiyet kararı verdiği tespit edilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da daha önceki muhalefetimizde belirttiğimiz gibi; "Örgüt üyesi olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemek suçunun doğası gereği, suçun failinin terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olmaması ve işlediği suçu bu terör örgütü adına işlemesinde zorunluluk bulunmaktadır. O halde örgüt adına işlendiği iddia edilen bir diğer suçun varlığının yargısal bir faaliyet sonucunda kesin olarak belirlenmesinde de zorunluluk bulunmaktadır. 6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesi gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının, bu kararlara konu eylemlerin örgüt adına işlenmiş suç niteliğinde olduğunun tespiti için yeterli olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesi gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının niteliğine bakıldığında Yargıtay 16. Ceza Dairesinin
istikrarlı olarak 6352 sayılı Yasa gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların "durma niteliğinde" olduğu belirtildiği (16.11.2015 tarih, 2015/5695 E, 2015/5225 K.) Durma kararlarının hangi hallerde verileceğine dair CMK 223. maddenin 8. Fıkrasında soruşturma veya kovuşturmanın şarta bağlandığı, ancak bu şartın henüz gerçekleşmediği hallerde şartın gerçekleşmesini beklemek için durma kararının verileceği hüküm altına alınmıştır. O halde; kovuşturmanın ertelenmesi kararı ile sanığın 6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesinde yazılı suçlardan birini kovuşturmanın ertelenmesi kararının verilmesinden itibaren üç yıl içinde işleyip işlemediğine bakılacak, bu suçlardan birini işlemez ise kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden sanık hakkında düşme kararı verilecektir. Kovuşturmanın ertelenmesi kararı soruşturma veya kovuşturma şartına bağlandığı durumlarda soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcılığı, kovuşturma aşamasında ise mahkeme atılı suçun sabit olup olmadığına bakılmaksızın soruşturmanın ve kovuşturmanın ertelenmesine karar vermek zorundadır. Kovuşturma yapamayan mahkemenin, örgüt adına işlediği iddia olunan ve 6352 sayılı Yasa 1. madde kapsamında kalan suçlar yönünden suçun unsurlarının varlığına ya da yokluğuna dair bir tespitte de bulunamayacağı, işin esasına girmeden atılı suçtan beraat hükmü verecek durumda olsa dahi kovuşturmanın ertelenmesine arar vermesi gerektiği, bu nedenle kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların örgüt adına işlenmiş bir suçun varlığının kabulüne esas alınamayacağı, esasen kovuşturma şartının gerçekleşmediği hallerde de düşme kararı verileceğinden, örgüt adına suç işlediği iddia olunan kişinin örgüt adına işlendiği iddia olunan suç yönünden yargısal bir tespitin de yapılamayacağı gözetildiğinde, terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunun temelsiz kalacağı, bu nedenle bu suçtan mahkumiyet hükmü kurulamaz."
Kaldı ki; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesinin 14.11.2007 tarihli Işıkırık / Türkiye (Başvuru no: 41226/09) kararında ve Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarih, 2014/6548 başvuru nolu Hamit Yakut kararında 2911 sayılı Yasaya muhalefet suçlarından mahkumiyet hükmü kurulsa bile kanunilik, öngörülebilirlik ve ulaşılabilirlik ilkeleri doğrultusunda sanık hakkında örgüt adına suç işleme suçundan kaynak suç olarak kabul edilemeyeceği ve sanığın cezalandırılamayacağı açıkça belirtilmiştir. Bu konudaki ayrıntılı açıklamaları muhalefet şerhinin ileriki safhasında açıklanacaktır.
2-Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgüt üyesi gibi cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Kanunun 4’üncü maddesinde sayılan suçlardan olması gerekir mi?
3713 sayılı TMK'nın Terör amacı ile işlenen suçlar başlıklı 4. maddesi:
Aşağıdaki suçlar 1'inci maddede belirtilen amaçlar doğrultusunda suç işlemek üzere “kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde”, terör suçu sayılır:
a)Türk Ceza Kanununun 79, 80, 81, 82, 84, 86, 87, 96, 106, 107, 108, 109, 112, 113, 114, 115, 116, 117,118, 142, 148, 149, 151, 152, 170, 172, 173, 174, 185, 188,
199, 200, 202, 204, 210, 213, 214, 215, 223, 224, 243, 244, 265, 294, 300, 316, 317, 318 ve 319'uncu maddeleri ile 310 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar.
b)10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan suçlar.
c)31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları.
ç)10/7/2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.
d)Anayasanın 120'nci maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde, olağanüstü halin ilanına neden olan olaylara ilişkin suçlar.
e)21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 inci maddesinde tanımlanan suç) şeklinde düzenleme yapılmıştır.
Görüldüğü gibi kanun koyucu terör amacıyla işlenen suçları tek tek katalog olarak saymıştır.
Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin 3713 sayılı Yasanın 4. maddesinde sayılan suçlardan birini işlenmesi gerekir.
Kanun koyucumuz 3713 sayılı Kanunun ‘Terör amacıyla işlenilen suçlar’ başlıklı 4’üncü maddesinde; TCK'da düzenlenen adli suçların kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde terör amacıyla işlenen suç sayılacağını kabul edip, bu suçları katalog halinde tek tek saymasına rağmen 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanununa muhalefet suçlarını bu maddede saymamıştır. Bununla birlikte, aynı kanunda düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşleri sırasında kolluğa direnme, çekim yapan kolluk görevlilerini engelleme (TCK. m.265), yürüyüş sırasında silah taşıma (6136 sayılı Kanuna muhalefet), mala zarar verme (TCK. m.151, 152), izinsiz tehlikeli madde bulundurma (TCK. m.174) Genel Güvenliğin kasten tehlikeye sokulması (TCK m.170) eylemlerinin “düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle” işlenmediğinde şüphe yoktur. Ancak, toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında bu eylemlerin gerçekleşmiş olması toplantı ve gösteri yürüyüşünü sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olduğunu gerçeğini de değiştirmeyecektir (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16.09.2014 tarihli 2014/9-147-376 sayılı kararları).
Görüldüğü üzere 2911 sayılı Kanunun asıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmayı düzenleyen gerek 32/1 gerekse 33/1 maddelerinde toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılmanın yanında gerçekleştirilen diğer fiillerin başka suçları oluşturması halinde gerçek içtima kuralları uygulanarak cezalandırılması gerektiğinde sadece toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma kapsamında kalan eylemelere ilişkin bölümün düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olduğu kabul edilmelidir. (Ceza Genel Kurulu 11.07.2014 tarihli 2013/9-386-353, 16.09.2014 tarih 2014/9-96-375 sayılı kararı)
Silahlı örgütler açısından uygulanabilen bu hükmü düzenleyen kanun koyucunun amacının, örgütün organik yapısına katılmayan dışarıdan kişilerin, her ne şekilde olursa olsun, örgütün hayatta kalmasına veya güçlenmesine katkı sağlayacak
biçimde örgüt adına suç işlemesini önlemek olduğu söylenebilir. Yine, bu hükmün düzenleniş amacının kamu barışını bozan suçlarla etkin mücadele etme gayesi olduğu da söylenebilir.
Kanun koyucu burada tercihini yaparak hangi suçların terör amacıyla işlenebilen suçlar olduğunu tek tek katalog halinde saymak suretiyle bunun dışındaki suç tiplerini bu kapsamda kabul etmemiştir. Zira kanun koyucu 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunun 3. maddesinde, Türk Ceza Kanunun 302, 307, 309, 311, 312 ,313, 314, 315, 320. maddeleriyle 310. maddenin 1. fıkrasında yazılan suçları doğrudan terör suçları olarak tanımlamıştır. Terör amacıyla işlenen suçları ise 4. maddede katalog halinde tek tek saymıştır. Kanuni sistematik gözönüne alındığında TCK'nın 314. maddesi, TCK'nın 220. maddesine göre daha özel bir düzenlemedir. TMK'nın 4. madde ise TCK'nın 314. maddesine göre daha özel düzenlemedir. Kanun koyucu TMK'nın 4. maddesinde katalog suç sistemini kabul ederek iradesini açıkça ortaya koymuştur. TCK'nın 2/3 maddesindeki düzenlemede olduğu gibi “kanunların suç ve ceza içeren hükümlerin uygulamasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz” hükmü de gözönüne alındığında TMK'nın 4. maddesinde sayılan suçlar dışındaki suçların terör amacıyla işlenen suç kategorisine sokulmadığı için bu suçların örgüt adına işlendiği kabul edilerek örgüt üyeliğinden ceza verilmesi mümkün değildir. Bunun dışında kanun koyucu 3713 sayılı Yasada yapılan değişiklerle ifade özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının bu düzenleme kapsamında olmadığı belirtmiştir. 3713 sayılı Yasada değişiklik yapan 5532 sayılı Yasanın gerekçesi üzerinden kamuoyunda suçların kapsamının geniş olduğu eleştirileri üzerine tasarının değiştirilmiş olması ve yasanın genel gerekçesi dikkate alındığında terör suçlarında örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgütü üyesi olarak cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Yasanın 4. maddesinde sayılan suçlardan olması gerektiği, işlenen suçun örgütün amacı doğrusunda yaptığı çağrı sonucunda işlenmesi gerektiği, terör amacıyla işenen suçlarda yasada tek tek sayıldığına göre bu sayılan suçların dışındaki suçların terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenebileceğini kabulünün mümkün olmadığı bu nedenle de terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenemeyecek bir suç işleyen faalin terör örgütü üyesi gibi cezalandırılması mümkün değildir (Prof. Dr. Feridun Yenisey, Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç Dr. Kemal Şahin, Örgütlü suçlar ve terör suçları- Avrupa Konseyi Ortak Projesi, adı geçen eser s. 157, 158)
Kanun koyucu esas itibariyle Anayasamızda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve 2911 sayılı Yasada düzenlenen ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki Uluslararası taahhütlerine aykırılık teşkil etmemesi düşüncesiyle ifade ve toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunu katalog suçlar arasında saymamıştır.
Dolayısıyla birincisi, TMK'nın 4. maddesinde sayılmayan bir suçu örgüt adına işlenmiş terör suçu kabul ederek ayrıca örgüt üyeliğinden cezalandırılmasına karar verilmesi “suçta ve cezada kanunilik ilkesi”ne (kanunsuz suç ve ceza olmaz) aykırıdır. İkinci aykırılık unsuru ise toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılan ve bu hakkını kullandığını düşünen kişinin kanunda “ulaşılabilir ve öngörülebilir” şekilde düzenlenmeyen TCK'nın 220/6 ve 314/3 maddesi delaletiyle TCK'nın 314/2 maddesinde düzenlenen terör örgütü üyesi olarak cezalandırılması yoluna gidilemez. Üçüncüsü, şiddet eylemi tespit edilemeyen kişinin ihtara rağmen dağılmama eylemi, toplanma özgürlüğü hakkının özünü zedeleyip zedelemeyeceği kararlarının tartışılması gerekir.
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Işıkırık/Türkiye (Başvuru no: 41226/09), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2. Dairesi 14/11/2007 tarihli Işıkırık/Türkiye kararında,
Başvuranın TCK’nın 220/6. maddesi ve 314. maddesi uyarınca mahkûm edilmesi hususunda değerlendirme,
Müdahale bulunup bulunmadığı hakkında, somut davada Mahkeme, başvuranın bir cenaze törenine ve bir gösteriye katılmasından hareketle TCK’nın 220 § 6 maddesi ve 314 § 2 maddesi uyarınca yasa dışı bir örgüte üyelik suçundan mahkûm edilmesi nedeniyle, başvuranın toplanma özgürlüğü hakkının kullanımına bir müdahalede bulunulduğunu kanaatindedir.
Müdahalenin haklı olup olmadığı hakkında; Bir müdahale; eğer “kanunla öngörülmüş” değilse, Sözleşmenin 11/2 maddesinde ortaya konulan meşru amaçlardan biri ya da birkaçını gütmüyorsa ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için “demokratik bir toplumda gerekli” değilse 11. madde ihlal edilmiş olur.
Mahkeme yerleşik içtihadına atıf yaparak, “hukuka uygun” ve “kanunla öngörülmüş” ifadelerinin yalnızca ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirmediğini, aynı zamanda bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşıması, yani ilgili kişiler için erişilebilir ve etkileri öngörülebilir olması gerektiğine atıf yaptığını hatırlatır (bk. De Tommaso/İtalya [BD], no. 43395/09, § 106, 23 Şubat 2017 ve bu kararda anılan Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve Diğerleri/Bosna-Hersek [BD], no. 17224/11, § 68, 27 Haziran 2017; ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], no. 931/13, § 142, AİHM 2017 (alıntılar)). Buna ek olarak, yasal normların hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşması gerekmektedir (Örneğin bk. Association Ekin/Fransa, no. 39288/98, § 44, AİHM 2001‑VIII; Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, § 57, AİHM 2012; ve Cumhuriyet Vakfı ve Diğerleri/Türkiye, no. 28255/07, § 50, 8 Ekim 2013). Ayrıca, Mahkeme’ye göre “kanun”, yetkili mahkemelerin yorumladığı şekliyle yürürlükte olan hükümdür (bk. Leyla Şahin/Türkiye [BD], no. 44774/98, § 88, AİHM 2005‑XI).
Öngörülebilirlik, “kanunla öngörülmüş” ifadesinin getirdiği gerekliliklerden biridir.
Mahkeme, öngörülebilirlik koşulunun, cezai sorumluluğun dayanağını oluşturan bir kuralın yalnızca yeterli netlikle ifade edilmesi değil, aynı zamanda, daha da önemli olarak, kamu mercilerinin keyfi müdahalelerine ve bir kısıtlamanın herhangi bir tarafın zararına olacak şekilde kapsamlı olarak uygulanmasına karşı bir koruma tedbiri sağlaması gerektiğini hatırlatır (bk. yukarıda § 57 ve 58). Ayrıca Mahkeme, dava konusu tedbir Sözleşmeyle korunan esas bir hakkın ihlalini teşkil ettiğinden, başvuran hakkındaki cezai hükmün Sözleşme’nin 11 § 2 maddesi kapsamında öngörülebilir olup olmadığı hususunu incelediğini vurgular.
Benzer şekilde, 314. madde tek başına uygulandığında, mahkemeler sanığın silahlı bir örgütün “hiyerarşik yapısı” içerisinde suç işleyip işlemediğini değerlendirmektedir. Öte yandan, başvuranın davasında aynı madde 220 § 6 maddesine yollama yapılarak uygulandığında, kendisinin bir hiyerarşik düzen dâhilinde hareket edip etmeme durumu değerlendirme dışında kalmış; yalnızca PKK “adına” hareket ettiği düşünüldüğünden bir silahlı örgüt üyesi olmaktan mahkûm edilmiştir. Özetle, başvuranın davasında görüldüğü üzere, TCK’nın 220 § 6 maddesi uyarınca hapis cezası biçimindeki ağır bir cezai müeyyidenin uygulanmasına yönelik potansiyel bir dayanak teşkil eden eylemler dizisi öyle geniştir ki; hükmün lafzı, bu hükmün yerel mahkemelerce kapsamlı biçimde yorumlanması da dâhil olmak üzere, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı yeterli düzeyde koruma sağlamamaktadır.
Önemli olan başka bir husus ise, Sözleşmenin 11. maddesi kapsamına giren eylemler nedeniyle başvuranın mahkûm edilmesi nedeniyle; başvuran, barışçıl bir gösterici ve PKK yapılanması dâhilinde suç işleyen bir şahıs sıfatları arasında herhangi bir ayrım kalmamıştır. Bir yasal normun böylesine kapsamlı bir şekilde yorumlanışı, yalnızca temel özgürlüklerin kullanılması ile yasadışı örgüt üyeliği durumlarının, üyeliğe dair herhangi bir somut delil bulunmaksızın denk tutulmasına yol açıyorsa, meşru gösterilemez. Mahkeme, terörle mücadelenin yol açtığı zorlukları hafife almamaktadır (bk. Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998, § 58, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑IV; ve Döner ve Diğerleri/Türkiye, no. 29994/02, § 102, 7 Mart 2017). Ancak, Mahkemeye göre, başvuranın sırf kamuya açık bir toplantıya katılması ve orada görüşlerini ifade etmesi sebebiyle TCK’nın 220 § 6 ve 314. maddeleri uyarınca cezai olarak sorumlu tutulması, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının özünü ve dolayısıyla demokratik bir toplumun temellerini sarsmıştır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Galstyan, § 117).
Mahkeme, somut olayda uygulandığı şekliyle TCK’nın 220 § 6 maddesinin, ifade ve toplanma özgürlüğü haklarının kullanılması üzerinde ciddi bir caydırıcı etki yaratmasının kaçınılmaz olduğu kanısındadır. Dahası, söz konusu hükmün uygulanması, yalnızca daha önce cezai olarak sorumlu bulunan kişileri Sözleşmenin 10 ve 11. maddeleri ile korunan haklarını yeniden kullanmaktan caydırmakla kalmayacak, muhtemelen aynı zamanda toplumun diğer mensuplarını da gösterilere katılmaktan ve daha genel manada açıkça siyasi tartışmaya katılmaktan caydıracaktır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Huseynli ve Diğerleri/Azerbaycan, no. 67360/11 ve diğer 2 başvuru, § 99, 11 Şubat 2016; Süleyman Çelebi ve Diğerleri/Türkiye, no. 37273/10 ve 17 diğer başvuru, § 134, 24 Mayıs 2016; ve Kasparov ve Diğerleri/Rusya (no. 2), no. 51988/07, § 32, 13 Aralık 2016).
Mahkeme ayrıca bu kararda müeyyidenin çarpıcı düzeyde ağır ve bu kişilerin davranışları ile ciddi şekilde orantısız olduğu sonucuna ulaşmıştır.
Yukarıda verilen açıklama ve görüşler ışığında, Mahkeme, TCK’nın 220 § 6 maddesinin uygulanışında “öngörülebilir” olmadığına, zira başvuranın Sözleşmenin 11. maddesi ile korunan hakkına yönelik keyfi müdahaleye karşı başvurana yasal koruma sağlamadığı sonucuna varmıştır (bk. Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, §67, AİHM 2012). Dolayısıyla, 220 § 6 maddesinin uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiştir.
Buna göre, Sözleşmenin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
Türk Hukuk Sisteminde esas itibariyle Terörle Mücadele Kanunun 3. maddesinde mutlak terör suçları, 4. maddesinde ise, nispi terör suçları dediğimiz terör amacıyla işlenmiş suçlar incelendiğinde esas itibariyle kişi hak ve özgürlükleri ile ilgili düzenlemelerin bu maddelerin dışında bırakılıp, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi (düşünce, vicdan ve din özgürlüğü), 10. maddesi (ifade özgürlüğü), 11. maddesi (dernek kurma ve toplantı özgürlüğü) düzenlemeleri esas almış, bu özgürlüklerinin korunması amaçlandığı, oysa ki, sonradan yapılan kısmi düzenlemelerle kanunun sistematik düzeninin değiştirilip bozulmasına sebep vermesi nedeniyle AİHM kararlarına aykırı kararlar verildiği ve bunun sonucunda AİHM’den ihlale ilişkin kararlar çıktığı tespit edilmiştir.
Yine, bırakın soruşturma ve kovuşturmanın ertelenmesi kararlarını, yani sanık hakkında kaynak suçtan (öncü suç) bir mahkumiyet kararı tesis edilmeden örgüt adına suç işleme suçundan cezalandırma olamayacağı çok açık ve net iken Anayasa Mahkememiz ayrıca kaynak suçtan cezalandırma olsa bile sanık hakkında örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilemeyeceğini açıkça benimsemiştir.
Nitekim; Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarih, 2014/6548 başvuru nolu Hamit Yakut kararında konuyu tüm ayrıntılarıyla inceleyerek;
"Bunun yanında somut olayda ilk derece mahkemesi, başvurucunun örgüt adına işlediğini kabul ettiği kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama suçu yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir (bkz-17). 5271 sayılı Kanun'un 231. maddesinin (5) numaralı fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmamasını ifade ettiği belirtilmiştir. Bu çerçevede kanunun açık hükmü gereği herhangi bir hukuki sonuç doğurmayacağı belirtilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının somut olayda olduğu gibi başvurucunun terör örgütü üyeliği suçuyla cezalandırılmasına yol açan bir suça esas alınmış olması da 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (6) numaralı fıkrasında düzenlenen başvuruya konu suçun ne denli kapsamlı yorumlandığını gösteren bir başka husustur.
Bir kanun hükmünün böylesine kapsamlı bir şekilde yorumlanması, normal zamanlarda temel hak ve özgürlüklerin kullanılması nedeniyle örgüte üye olmak gibi son derece ağır bir isnada doğrudan neden olmayacak bir kusuru tek dayanak gösterilerek -üyeliğe dair herhangi bir somut delil bulunmadığı halde- bir kişinin terör örgütü üyesi gibi cezalandırılmasına neden olmaktadır.
Daha önce de belirtildiği gibi kişilerin anayasal hak ve özgürlüklerini kullanmaları esnasında işledikleri suçlardan dolayı 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (6) numaralı fıkrasının bu şekilde uygulanması suretiyle mahkum edilmelerinin özellikle ifade ve toplanma özgürlükleri üzerinde caydırıcı etki yaratması kaçınılmazdır (bkz- 55/ix, 69, 93, 110; ayrıca uygulanan cezaların kişilerin benzer toplantı veya gösterilere katılmasında caydırıcı etki doğurabileceğine ilişkin değerlendirmeler için uyduğu ölçüde bkz. Gürkan Demirtaş, B. No: 2016/12475, 28/11/2019, 37; Hayriye Özde Çelikbilek, B. No: 2016/13542, 24/10/2019, 37). Söz konusu hükmün uygulanması yalnızca daha önce cezalandırılmış kişileri Anayasa'nın 26. ve 34. maddeleri ile korunan haklarını bir daha kullanmaktan caydırmakla kalmaz, hiç kuşkusuz aynı zamanda toplumun diğer mensuplarını da düşüncelerini serbestçe açılamaktan ve toplantı ve gösterilere katılmaktan caydırır (bkz-69). Cezalandırılma korkusunun doğurduğu caydırıcı etki toplumdaki ve kamuoyundaki farklı seslerin susturulmasına yol açar ve hiç kuşkusuz çoğulcu toplumun sürdürülebilmesine de engel olur (Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri [GK], B. No: 2018/176345, 26/7/0219, 135; Ergün Poyraz (2) [GK], B. No: 2013/8503, 27/10/2015, 79). Bu şekilde cezalandırılmalar anayasal haklar üzerinde yarattığı büyük caydırıcı etki nedeniyle meşru görülemez (bkz-55/viii, ix).
Yukarıdaki değerlendirmelerin tamamı ışığında somut olayda başvurucu hakkında uygulandığı haliyle terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçunun düzenlendiği 5237 sayılı Kanun'un 220. Maddesinin (6) numaralı fıkrasının içerik, amaç ve kapsam itibarıyla belirli olduğundan söz edilemez. Çünkü söz konusu hüküm, Anayasa'nın 34. Maddesi ile korunan anayasal hakkına yönelik keyfi müdahaleye karşı başvurucuya yasal bir koruma sağlayamamaktadır. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi 5237 sayılı Kanun'un 220. Maddesinin (6) numaralı fıkrasının uygulanmasından kaynaklanan müdahalenin kanunilik şartını sağlamadığı kanaatine ulaşmıştır."
Kanunumuz sistematiğine uygun olarak ve kanunun düzenlenişi, amacı, gerekçeleri dikkate alınıp uygulamalar yapıldığı zaman herhangi bir ihlalin olmayacağı düşüncesindeyiz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şiddet içeren eylemleri hiçbir şekilde özgürlük kullanımı kapsamında kabul etmemektedir.
Ancak; kanunilik ve öngörülebilirlik koşullarının oluşmasını aramaktadır.
Açıklanan gerekçelerle mahkeme kararında sanığa isnat edilen,
1- 3713 sayılı Kanunun 7/2. maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapma suçunun 6459 sayılı Kanunun 8. maddesi ile değişik 3713 sayılı Kanunun 7/4. maddesinde yazılı suçlardan olduğu, dolayısıyla örgüt adına suç işleme suçunun kaynağı olamayacağı, (kanuni düzenlemeye aykırılık)
2- 2911 sayılı Kanunun 32/1 maddesine muhalefet suçları ilk derece mahkemesi tarafından 6352 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesi kapsamında “sair düşünce açıklaması” olarak kabul edilmiş ve bu suçlar yönünden kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiştir. Hal böyle iken, kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen söz konusu suçların terör örgütü adına işlenmiş kaynak suç kabul etmek mümkün değildir. Çünkü ortada bir mahkumiyet kararı yok yani suç işlediği tespit edilen bir kişi yoktur. (Kovuşturma şartının gerçekleşmemesi)
3- Örgüt adına suç işleme suçu yönünden; 2911 sayılı Yasanın 32/1 maddesine muhalefet (toplantı ve gösteriye katılıp ihtar ve zor kullanmaya rağmen dağılmamakta ısrar etmek) suçunun kaynak suç kabul edilerek sanığın “örgüt adına suç işleme” suçundan cezalandırılması "kanunilik", “öngörülebilirlik” ilkesi ve yine “orantılılık” ilkesine, Anayasa, AİHS, yasalarımız ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ve Ceza Genel Kurulu kararlarına aykırı (kanunilik şartının gerçekleşmemesi) olduğundan, kararın bozulması gerektiği düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1378 E., 2021/1135 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesiyle kendisine tanınan takdir yetkisini kullanan hâkimin, kararını gerekçelendirmesi ve takdir nedenlerini belirtmesi gerekir.
Hukuk Genel Kurulu 2017/1378 E. , 2021/1135 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; olay günü davalının iki blok hâlindeki sitenin apartman girişlerine iki sayfalık ilan asarak site yöneticisi olan müvekkiline hakaret ettiğini ve soyut ithamlarda bulunduğunu, müvekkilini site hesaplarında oynama yaparak menfaat temin etmekle suçladığını, müvekkilinin şikâyeti üzerine Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/46 E, 2012/536 K. sayılı dosyasında yapılan yargılama sonucunda davalının hakaret suçundan cezalandırılmasına karar verildiğini ve kararın kesinleştiğini, davalının birçok kez benzer davranışlar sergilediğini, asılsız suçlamaları nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarının zarar gördüğünü ileri sürerek 5.000TL manevi tazminatın haksız fiil tarihi olan 06.12.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; davanın haksız ve yersiz olduğunu, müvekkilinin davacı ve diğer katılanların yaptıkları yolsuzluklarla mücadele ettiğini, davacının görevini gereği gibi yapmadığını, herhangi bir manevi elem ve acı da duymadığını, kendisinin haksız eyleminin bulunmadığını, davanın intikam amaçlı açıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkeme Kararı:
6. Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.02.2015 tarihli ve 2013/41 E., 2015/40 K. sayılı kararı ile; Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/46 E, 2012/536 K. sayılı ceza dosyasında, davalının hakaret suçunu işlediği sabit görülerek cezalandırılmasına karar verildiği, mahkûmiyet kararı ve Ceza Mahkemesince kabul edilen vakıaların mahkemeyi bağladığı, davalının apartman girişlerine astırdığı ilanlardaki ifadelerin davacının kişilik haklarına, şeref ve onuruna zarar verdiği, tazminat miktarının tayininde tarafların ekonomik ve sosyal durumları, toplumsal konumları ve olayın ağırlığı değerlendirilerek davanın kısmen kabulü ile 4000TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesince 15.10.2015 tarihli ve 2015/6832 E., 2015/11500 K. sayılı kararı ile;
“...Dava konusu ilan metninde geçen ifadeler nedeniyle davalı hakkında hakaret suçundan kamu davası açılmış ve Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 2012/46 esas, 2012/536 karar sayılı kararıyla 2180 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına kesin olarak karar verilmiştir.
Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Kişide oluşan manevi zararın giderilmesi bakımından hâkimin olayın özelliklerine, fail ve mağdurun durumlarına, kişilik değerlerinde meydana gelen eksilmenin niteliğine göre manevi tazminat olarak bir miktar paranın ödenmesine veya Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesi (818 sayılı BK 49/3. maddesi) gereğince tazminat yerine diğer bir tazmin yoluna başvurması mümkündür. Bahsedilen madde gereği diğer tazmin yöntemleri konusunda örnekseme yapılarak haksız saldırının kınanması ve kınama kararıyla birlikte bu kararın basın yoluyla ilan edilmesi yöntemlerine değinilmişse de, bu yöntemler sınırlı olmayıp hâkimin takdirine bırakılmıştır. Bu bağlamda, özür beyanı, isnadın geri alınması vb. bir tazmin şeklinin benimsenmesi de düşünülebilir. (4. HD. 14.11.1996, 8472/11191)
Somut olayda, olay tarihinde site yöneticisi olan davalının, sitenin sorunları ve kat malikleri arasında bu sebeple çıkan uyuşmazlıklar ile ilgili olarak görüşlerini davaya konu ilan metni yoluyla eleştirel bir dille ifade ettiği, kişisel değer yargısında bulunduğu anlaşılmaktadır. Kişilik haklarına saldırı söz konusu değildir. Ancak, davalı hakkında kesin nitelikte verilen hakaret suçundan cezalandırılma kararı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi (818 sayılı BK 53. maddesi) gereğince hukuk hâkimini bağlayıcı nitelikte bir olgudur. Şu halde, mahkemece, tazminat yaptırımı yerine Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesinde (818 sayılı BK 49/3. maddesi) bahsedilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken tazminat yaptırımına başvurulması usul ve yasaya aykırı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Denizli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 12.04.2016 tarihli ve 2016/137 E., 2016/262 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı tarafından apartman girişine asılan ilanların davacının kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği ve yerel mahkemece davalı hakkında 818 sayılı BK 49/3. maddesinde (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 58/2.) belirtilen diğer yaptırımlardan olan saldırının kınanmasına dair kararla yetinilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.
13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.
14. Bunlar; kişilik değerlerinin zedelenmesi Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24, isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.
15. Belirtmek gerekir ki TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.
16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde;
“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
17. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 25. maddesinde de;
“Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.
Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.
Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır.
Manevi tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; mirasbırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez.
Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir.”
18. Olay tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı BK’nın 49. maddesinde ise;
“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.
Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.
Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir” düzenlemelerine yer verilmiştir.
19. Yargılama sırasında 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı TBK’nın “Kişilik hakkının zedelenmesi” başlıklı 58. maddesinde de;
“Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir.
Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” şeklinde düzenleme bulunmaktadır.
20. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve BK’nın 49. (6098 sayılı TBK'nın 58.) maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.
21. Görüldüğü üzere BK'nın 49. (6098 sayılı TBK'nın 58.) maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.
22. Bunun yanı sıra TBK’nın 56. maddesinden farklı olarak TBK’nın 58/2. maddesi hâkimin, bu tazminatın ödenmesi yerine diğer bir giderim biçimi kararlaştırabileceğini veya bunu tazminata ekleyebileceğini, özellikle de saldırıyı kınayan bir karar verip bu kararın yayınlanmasına hükmedebileceğini düzenlemektedir. Anılan hüküm uyarınca manevi tazminatın içeriğinin belirlenmesi hususunun da hâkimin takdirine bırakılmış olduğu söylenebilir (Atlan, Hülya, Manevi Zararı Tazmin Yolları, İstanbul 2015, s. 85).
23. Buna göre, kişilik hakkının ihlali durumunda, uğradığı manevi zarara karşılık olarak, zarar görene manevi tazminat olarak bir miktar para mı ödeneceği, yoksa diğer bir tazminat şeklinin mi kararlaştırılacağı hususunda hâkim takdir yetkisine sahiptir. Kişilik hakkının ihlali sebebiyle şahısvarlığında meydana gelen eksilmenin para ile ölçülmesi mümkün olmamasına rağmen, manevi tazminatın kural olarak zarar görene ödenecek bir miktar paradan ibaret olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, takdir hakkını kullanacak olan hâkim, manevi tazminat şekilleri arasından, somut olaya en uygun olanına karar verebilecektir. Başka bir ifadeyle, hâkim davacının talebiyle bağlı olmaksızın manevi tazminatın içeriğini, paraya alternatif oluşturacak diğer bir biçimde belirleyebilir. Hâkim talep olmadıkça tazminata hükmedemeyeceği gibi; manevi tazminat talep edildiği takdirde şartlar gerçekleşmiş olmasına rağmen takdir yetkisine dayanarak manevi tazminata hükmetmekten kaçınamaz (Turan Başara, Gamze, Kişiliğin İhlalinden Kaynaklanan Maddi ve Manevi Tazminat ile Haksız Kazancın İadesi, Ankara 2018, s. 256, 257).
24. Hâkim manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır.
25. Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesiyle kendisine tanınan takdir yetkisini kullanan hâkimin, kararını gerekçelendirmesi ve takdir nedenlerini belirtmesi gerekir. Hâkimin sadece takdir yetkisine dayanarak, hakkaniyete göre karar verdiğini belirtmesi yeterli değildir. Hâkim vermiş olduğu kararı, objektif olarak değerlendirdiğini, somut olayın özelliklerini dikkate aldığını, öğreti ve uygulamada geliştirilen prensiplere göre bir sonuca ulaştığını ifade etmelidir. Elbette hâkim, davacının talebini göz önünde bulundurarak bu konudaki takdir yetkisini kullanmalıdır. Davacı, manevi zararının giderilmesini sağlayacak en iyi yöntemin para olduğunu düşündüğü için bu yönde talepte bulunmuşken, hâkimin artık takdir yetkisine dayanarak diğer tazmin şekillerine hükmetmesi isabetli olmayacaktır (Turan Başara, s. 257).
26. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 12.02.2019 tarihli ve 2017/4-1398 E., 2019/132 K. sayılı kararında, her ne kadar BK’nın 49/3. maddesi ile manevi tazminatın niteliğini seçme yönünden hâkime takdir hakkı verilmiş ise de, somut olayın özelliği değerlendirildiğinde, bu takdir hakkının olaya uygun kullanılmadığı, davacının para isteğine hükmedilmesi gerekirken yalnızca kınama kararı verilmesinin isabetli olmadığı vurgulanmıştır.
27. Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesi uyarınca hâkimin takdir yetkisini kullanması, niteliği itibariyle bir hukuk kuralının uygulanması niteliği taşıdığından, maddi hukukun uygulanmasında geçerli olan üst yargı denetiminin takdir yetkisinin kullanıldığı hâllerde de uygulama alanı bulması gerektiği kabul edilmektedir. Üst yargı denetimini gerçekleştirecek olan makam, takdir yetkisinin kanunun öngördüğü yerlerde ve sınırlarda kullanılıp kullanılmadığını, hâkimin objektif kriterleri esas alıp almadığını, manevi tazminatın tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığını denetler (Turan Başara, s. 261).
28. Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinin manevi tazminata ilişkin genel hüküm niteliğinde olduğu dikkate alındığında, TMK’nın 24. maddesinde atıfta bulunulan hâllerde de manevi zararın para dışında bir vasıtayla giderilmesinin mümkün olduğu söylenebilir (Turan Başara, s. 266).
29. Manevi zararın para dışında bir yolla giderilmesi için hâkimin verebileceği kararlar BK’nın 49/3. (TBK’nın 58/2.) maddesinde sınırlayıcı bir şekilde sayılmamış olup, bunlara düzeltmenin veya kararın yayımlanması, cevap ve düzeltme hakkının kullanılması, saldırıyı kınayan bir karar verilmesi ve bu kararın yayımlanması örnek olarak verilebilir.
30. Uyuşmazlığın çözümü açısından özellikle saldırının kınanması kararı üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
31. Kınama kararı ve bu kararın yayımlanması, manevi zararın para dışında diğer bir yolla tazmin edilme türü bakımından 818 sayılı BK'da olduğu gibi 6098 sayılı TBK'nın da açıkça öngördüğü tek örneği oluşturur. Hâkim, sadece kınama kararını vermekle yetinebileceği gibi, bu kararın yayımlanmasına da karar verebilir. BK m. 49/3, "hakim... tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir" demekteydi. Görüldüğü üzere 6098 sayılı TBK, eski kanunda olduğu gibi kararın "basın yolu ile ilanı" ifadesine yer vermeksizin kararın yayımlanmasından söz etmektedir. Şu hâlde artık kınama kararı, diğer kitle iletişim araçları yoluyla da yayımlanabilecektir. Gerçi bu sonuç, eski Borçlar Kanunu döneminde de doktrinde kabul edilmekteydi. Bunun gibi, kınama kararına yol açan saldırının sadece kitle iletişim aracıyla gerçekleşmiş olmasına da gerek yoktur (Atlan, s. 281).
32. Belirtmek gerekir ki, TBK m. 58'e göre verilecek kınama kararından farklı olarak TMK m. 25/2, kararın yayımlanmasından başka, üçüncü kişiye bildirilmesi imkânını da tanımaktadır. Fakat doktrinde, kınama kararı bakımından da üçüncü kişiye bildirim yoluna başvurulabileceği belirtilmektedir. Buna göre, üçüncü kişiye bildirimin, kararın yayımlanmasının bir biçimi olarak değerlendirilmesi mümkün olmakla birlikte burada, diğer bir giderim biçimi söz konusudur. Saldırının tespiti kararıyla karşılaştırıldığında, kınama kararının yayımlanması, parasal tazminin yerine veya ona ek olarak hükmedilebilecekken, TMK m. 25 gereği kararın yayımlanmasına, ancak tespit kararıyla birlikte hükmedilebilecektir. Diğer taraftan, kınama kararının yayımlanması, mutlaka saldırının yer aldığı kitle iletişim aracıyla gerçekleştirilmek zorunda değildir. Hatta kınama kararını yayımlamakla yükümlü olduğuna ilişkin kanuni bir düzenleme bulunmadığından, saldırıdan sorumlu olan gazete sahibi, böyle bir kararı yayımlamakla yükümlü tutulamaz (Atlan, s. 282).
33. Davalıya bir edim yüklemeyen kınama kararının, yargılama faaliyeti yönünden geçerli kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin soruyu olumlu cevaplayan bir görüş; bu davanın tespit davasıyla yakından ilintili olduğu ve bu nedenle iki davanın usul yönünden aynı şekilde değerlendirilmesi gerektiği düşüncesini kabul eder. Bu anlamda, davalının hâkim tarafından kınanması, hukuka aykırı olan saldırının tespiti olarak nitelendirilmiştir. Bunun tersine, kişilik hakkının hukuka aykırı olarak ihlal edildiğini tespit eden kararın, kınama kararı olarak nitelendirilebileceği de ileri sürülmüştür. Buna karşılık, her iki karar farklı amaca hizmet eder. Gerçekten, tespit kararı sadece kişilik haklarına yönelik saldırının hukuka aykırılığını tespit ederken kınama kararı, saldırının hukuka aykırılığının tespitinin yanında saldırının kınanmasını da kapsamına alır (Atlan, s. 281, 282).
34. Bu anlamda TMK m. 25/2 hükmüne dayanan saldırının hukuka aykırılığının tespiti kararından farklı olarak kınama kararı verilebilmesi için manevi tazminat koşullarının gerçekleşmesi gerekir. Tespit kararı, kişilik hakkı saldırıya uğrayanın talebi üzerine verilebilir. TBK m. 58 kapsamında kınama kararının verilip verilmeyeceği ise hâkimin takdir yetkisi kapsamında çözümlenir [(Antalya, Gökhan., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’na Göre, C.I, İstanbul 2012, s. 507).]
35. İsviçre Federal Mahkemesi de bir kararında para yerine veya buna ek olarak başka bir giderim yoluna hükmedilmesinin hâkimin takdir yetkisi kapsamında olduğunu belirtmiştir (BGE 131 III 26, 31).
36. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davacı ile davalının aynı sitede ikamet ettikleri, davalının olay tarihinde sitenin apartman girişlerine iki sayfalık ilan astığı, ilanın içeriğinde site yöneticisi olan davacıya yönelik ithamlarda bulunduğu, bu ithamlar nedeniyle davalı hakkında hakaret suçundan Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinde ceza davası açıldığı, mahkemenin 2012/46 E., 2012/536 K. sayılı kararı ile davalının cezalandırılmasına karar verildiği ve kararın kesinleştiği anlaşılmaktadır.
37. Eldeki davada, davacı tarafından davalının sözlerinin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği ileri sürülerek 5.000TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istenmiş, yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Dairece, tazminat yaptırımı yerine 818 sayılı BK’nın 49/3. maddesinde bahsedilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken tazminat yaptırımına başvurulmasının usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle karar bozulmuştur.
38. Bu durumda, davalının sözlerinin davacının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği, davacının manevi zararının davalı tarafından giderilmesi gerektiği hususlarında yerel mahkeme ile Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
39. Yukarıda açıklandığı üzere, 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesine göre hâkim, kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi zararın giderilmesi için, zarar görene bir miktar para ödenmesine hükmedebileceği gibi, bunun yerine veya buna ek olarak diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir, özellikle kişilik hakkına saldırı teşkil eden eylemi kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir. Bu düzenleme ile kişilik haklarına saldırı teşkil eden eylemin mahkemece kınanmasına karar verilmesi, manevi zararın para ödenmesi dışında bir yolla giderilmesine dair yaptırımlara bir örnek olarak belirtilmiştir.
40. Buna göre yasa koyucu, 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesindeki düzenleme ile hâkime geniş bir karar verme özgürlüğü tanımış, kişilik hakkı saldırıya uğrayanın manevi zararının giderilmesi için en uygun yöntemin hangisi olduğuna takdir yetkisine dayanarak karar vermesini mümkün hâle getirmiştir.
41. Hâkimin bu geniş takdir yetkisini kullanırken, somut olayın özelliklerini objektif kriterlere göre değerlendirmesi ve takdir nedenlerini belirterek kararını gerekçelendirmesi gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır.
42. Bilindiği üzere ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesinde görülmekte olan davaya etkisi, dava ve olay tarihinde yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 53. maddesinde düzenlenmiş olup; hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararları karşısında ilke olarak bağımsız kılınmıştır.
43. Bu ilke, ceza kurallarının kamu yararı yönünden bir yasağın yaptırımını; aynı uyuşmazlığı kapsamına alan hukuk kurallarının ise kişi ilişkilerinin Medeni Hukuk alanında düzenlenmesi ve özellikle tazmin koşullarını öngörmesi esasına dayanmaktadır.
44. Mülga Borçlar Kanunu’nun “Ceza Hukuku İle Medeni Hukuk Arasında Münasebet” başlıklı 53. maddesi;
“Hakim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraet kararıyla da mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hâkimini takyit etmez” hükmünü içermektedir.
45. Aynı düzenleme, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 74. maddesinde de;
“Hâkim, zarar verenin kusurunun olup olmadığı, ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hakkında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla da bağlı değildir.
Aynı şekilde, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararı da, hukuk hâkimini bağlamaz” şeklinde yer almaktadır.
46. Bu açık hüküm karşısında, ceza mahkemesince verilen beraat kararının, kusur ve derecesinin, zarar tutarının, temyiz gücü ve yükletilme yeterliğinin ve illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır.
47. Hukuk hâkiminin yukarıda açıklanan bu bağımsızlığı sınırsız değildir. Gerek öğretide ve gerekse Yargıtayın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği “maddi olaylarla” ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını saptayan ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır.
48. Yargıtayın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusunda kesinleşmiş kabul bulunması hâlinde, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir.
49. Tüm bu açıklamalar kapsamında Hukuk Genel Kurulu çoğunluğu tarafından, hâkimin gerek manevi zararın giderim şekli itibariyle gerekse tazminata hükmedilmişse miktarı itibariyle kullandığı takdir hakkının üst yargı denetimine tabi olduğu, somut olayda hâkimin takdir hakkını kınama kararı yerine bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesi yönünde kullanması ile olayın oluşu, kullanılan ifadelerin ağırlığı ve tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre takdir edilen manevi tazminat miktarının isabetli olduğu sonucuna varılmıştır.
50. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; bir kısım üyelerce, hâkimin takdir yetkisini kanunun öngördüğü şekilde ve sınırlarda kullanıp kullanmadığı, objektif kriterleri esas alıp almadığı veya manevi tazminatın miktarının tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığı hususları üst yargı denetimine tabi olmasına rağmen, salt hâkime BK’nın 49/3. ( TBK 58/2.) maddesindeki düzenleme ile başka bir giderim şekline hükmedilmesinin gerektiğinin ileri sürülmesi mutlak takdir yetkisine bir müdahale olarak değerlendirileceği, ceza mahkemesi kararının verildiği anda kesin nitelikte olması hukuk hâkiminin bu kararla bağlı olmayacağı sonucunu doğurmadığı, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği görüşü ile yine bir kısım üyelerce, hukuk mahkemesince ifade özgürlüğü yönünden bir değerlendirme yapılmaksızın, yalnızca ceza mahkemesince kesin olarak verilmiş olan mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesi ile manevi tazminata hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte olduğu, bu konudaki değerlendirmenin hukuk hâkimini tarafından yapılması ve direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
51. O hâlde direnme kararının açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle onanması gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA,
Aşağıda dökümü yazılı (204,93TL) harcın temyiz edenden alınmasına,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 30.09.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
KARŞI OY
Dava kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece yapılan yargılama sonunda yalnızca “davalı hakkında Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonunda mahkûmiyet kararı verildiği ve kesinleştiği, ceza mahkemesinde verilen mahkûmiyet kararı ve kabul edilen vakıaların hukuk mahkemesini bağladığı” gerekçesi ile davanın kısmen kabulü ile 4.000TL manevi tazminata hükmedilmiş, davalı tarafın temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda “… Kişilik haklarına saldırı söz konusu değildir. Ancak davalı hakkında kesin nitelikte verilen hakaret suçundan cezalandırılma kararı Türk Borçlar Kanunu’nun 74. maddesi (818 sayılı BK 53. maddesi) gereğince hukuk hâkimini bağlayıcı nitelikte bir olgudur. Şu hâlde, mahkemece tazminat yaptırımı yerine Türk Borçlar Kanunu’nun 58/2. maddesinde (818 sayılı BK 49/3. maddesi) bahsedilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesi gerekirken tazminata başvurulması usul ve yasaya aykırı olduğundan…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Mahkemece direnme kararı verilmesi ve bu kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine Hukuk Genel Kurulunca yapılan inceleme sonunda direnme kararının değişik gerekçe ile onanmasına karar verilmiş olup, kararın aşağıda açıklayacağımız değişik gerekçe ile bozulması düşüncesiyle sayın çoğunluğun kararına katılamıyoruz.
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olmaz (Handyside/Birleşik Krallık/Başvuru No: 5493/72, 07/12/1976, parag. 49).
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın 17. maddesi gereğince, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibarına üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek Devletin görevleri arasındadır. Anayasa'nın 17. maddesi gereğince kişilik hakları korunurken aynı zamanda Anayasa'nın 26. maddesi gereğince ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili bir biçimde korunmasını sağlama yükümlülüğü sebebiyle yarışan haklar arasında adil bir denge kurulması zorunludur. Bu denge kurulurken Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında hakkın özüne dokunulmamalı, demokratik toplum düzeninin gerekleri ve sınırlama amacı ile aracı arasındaki ölçü gözetilmelidir (AYM; Nilgün Halloran, B. No: 2012/1184, 16/7/2014, par.43).
Bu anlamda; mahkemenin dayandığı gerekçelerin, ifade özgürlüğünü kısıtlama bakımından “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine uygun olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koyup koyamadığı konusunda denetlenmesi gerekir. Mahkeme, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasına yönelik olarak tazminata karar verirken düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan, korunması gereken bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermelidir (AYM; Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, par.114).
Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 74. (818 sayılı BK 53) maddesi uyarınca hukuk hâkimi; zarar verenin kusurunun olup olmadığı ve ayırt etme gücünün bulunup bulunmadığı hususlarında karar verirken, ceza hukukunun sorumlulukla ilgili hükümleriyle ve ayrıca ceza hâkimi tarafından verilen beraat kararıyla bağlı değildir. Aynı hükümde ayrıca, kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin ceza mahkemesi kararlarının da hukuk hâkimini bağlamayacağı öngörülmektedir.
İlk derece mahkemesi; davalının, hakaret suçundan Denizli 4. Sulh Ceza Mahkemesince yargılanıp kesin nitelikte adli para cezasına mahkûm edildiğinden bahisle söz konusu eylem nedeniyle davalı aleyhine manevi tazminata hükmetmiş, Özel Daire kararında da kişilik haklarına saldırının söz konusu olmadığı, ancak davalı hakkındaki kesin nitelikte verilen mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesine dayanılmıştır.
İfade özgürlüğünün niteliği gereği; ceza yargılamasında eylemin suç olduğu kabul edilse dahi, görmekte olduğu somut davada hukuk hâkimi bağımsız olarak davaya konu edilen sözleri değerlendirerek bir sonuca varmalıdır. Aksinin kabulü ile ceza yargılamasında varılan sonucun benimsenmesi hâlinde ifade özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı arasındaki adil dengeyi sağlama konusunda hukuk hâkiminin hiçbir inisiyatifi kalmayacaktır.
Nitekim doktrinde; TBK’nın 74. maddesinde haksız fiilin yalnızca kusur unsurundan söz edilmesine dayanılarak, diğer unsurlar bakımından hukuk hâkiminin ceza hâkiminin kararı ile bağlı olduğu sonucuna varılamayacağı, maddede sadece kusur unsurundan söz edilmesinin örnek niteliğinde olduğu, hukuk hâkiminin ceza mahkemesinin mahkûmiyet ve beraat kararı ile bağlı olmaksızın haksız fiilin tüm unsurlarını yeniden inceleyebileceği, ancak hukuk hâkiminin ceza mahkemesi kararından ayrılmak istediğinde bunun gerekçelerini göstermek zorunda olduğunu benimseyen görüşlerde mevcuttur (F. Eren, Borçlar Hukuku, 9. Baskı, İstanbul, 2006, s.792).
Ayrıca şu hususu belirtmek gerekir ki; kanun koyucu esasen ceza ve hukuk yargılaması sonucu verilen kararların bağlayıcılığı üzerine çok keskin bir çizgi çizmemiştir. Hukuk hâkiminin ceza yargılamasında verilen kesin nitelikteki sonuçla bağlı olmasının esas amacı hukukî güvenlik ilkesinin bir gereğidir. Aynı eyleme aynı hukuk düzeni içerisinde iki farklı sonuç bağlanması hukuk güvenliğini zedeler. Ancak hukuk ve ceza yargılamalarının ulaşmak istedikleri sonuç aynı olmadığı gibi verdikleri kararların konuları ve tarafları aynı olmadığı için aynı etkiyi doğurması düşünülemez. Gerçekten ceza yargılamasının amacı suçun işlenip işlenmediğini, işlenmiş ise verilecek cezanın belirlenmesini ceza hukukunun kendi prensipleri içerisinde yürütülmesini gerekli kılar. Hâlbuki tazminat hukuku özelinde hukuk yargılaması farklı değerlendirmelerle sonuca ulaşır. Hukuk yargılamasında hukuka aykırı eylem belirlenir. Bu eylemin zarara neden olup olmadığı, olmuş ise davalının kusurunun bulunup bulunmadığı ya da kusura bakılmaksızın sorumlu olup olmadığı, zarar ile kusur arasında uygun illiyet bağının bulunup bulunmadığı değerlendirilerek sonuca ulaşılır. Dolayısıyla hukuk ve ceza yargılamalarının aynı ilkelere tabî tutarak aynı sonuca ulaşmaları beklenmemelidir.
TBK’nın 74. maddesi esasında hukuk hâkiminin bağımsızlığı prensibini ortaya koymaktadır. Buna göre hukuk hâkimi kararını verirken bağımsızdır ve ceza yargılaması sonucundan serbest hareket etmelidir. Bu prensip hâkimin takdir yetkisinin sonucu olup sınırsız da değildir. Gerçekten maddi hakikate ulaşmayı prensip edinen ceza yargılamasında, olayın sübutuna ilişkin varılan kanaat ile suçun işlendiği yönündeki kesinleşmiş kanı, hukuk hâkimini kesin delil veya kesin hüküm nedeniyle bağlayacaktır. Bunun aksini kabul etmek hukuka güveni zedeler.
Diğer yandan belirtilmelidir ki; somut olayda salt ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının, hukuk hâkimini bağlayacağı gerekçesi ile hükmolunan tazminata ilişkin karar aleyhine bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuru hâlinde, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varılabilecek ve bu durum yeniden yargılama sebebi sayılabilecektir. Çünkü Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası uyarınca temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, TBK’nın ilgili hükmünden üstün nitelikte bir norm olarak karşımıza çıkmaktadır. Anılan Anayasa hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin temel hak ve özgürlüklere ilişkin yorum ve uygulamaları yargı mercilerini bağlayıcı niteliktedir. Bu durumda hukuk hâkimi tarafından TBK'nın 74. maddesi gereğince kesinleşmiş ceza mahkûmiyeti nedeniyle zorunlu olarak karar verildiği savunulamaz. Şu hâlde hukuk hâkimi, salt ceza mahkemesince verilen mahkûmiyet kararının bağlayıcılığını esas alarak tazminata hükmettiğinde, ifade özgürlüğünü değerlendirme dışı bırakmak suretiyle hukuka aykırı davranmış olacaktır.
Tüm bu nedenlerle; hukuk mahkemesince ifade özgürlüğü yönünden bir değerlendirme yapılmaksızın, yalnızca ceza mahkemesince kesin olarak verilmiş olan mahkûmiyet kararının hukuk hâkimini bağladığı gerekçesi ile manevi tazminata hükmedilmesinin ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte olduğu, bu konudaki değerlendirmenin hukuk hâkimi tarafından yapılması ve direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği düşüncesinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun değişik gerekçe ile onama şeklindeki görüşüne katılamıyoruz.
KARŞI OY
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının kişilik haklarına saldırı teşkil eden sözleri nedeniyle, yerel mahkemece davalı hakkında 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49/3. maddesinde belirtilen diğer yaptırımlardan olan tecavüzün kınanmasına dair kararla yetinilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 24. maddesinde;
“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.
Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar yada kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 25. maddesinde de;
“Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir.
Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.
Davacının, maddi ve manevi tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekaletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır..”
Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 49. maddesinde;
“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.
Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.
Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.”
hükümleri yer almaktadır.
Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.
Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m.47- 6098 sayılı TBK m. 58) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m.49- 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.
4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.
Görüldüğü üzere BK'nın 49/1. (TBK’nın 58/1) maddesi gereğince kişilik hakları saldırıya uğrayanların uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteme hakları vardır.
Buna göre, kişilik hakkının ihlali durumunda, uğradığı manevi zarara karşılık olarak, zarar görene manevi tazminat olarak bir miktar para mı ödeneceği, yoksa diğer bir tazminat şeklinin mi kararlaştırılacağı hususunda hâkim takdir yetkisine sahiptir. Kişilik hakkının ihlali sebebiyle şahısvarlığında meydana gelen eksilmenin para ile ölçülmesi mümkün olmamasına rağmen, manevi tazminatın kural olarak zarar görene ödenecek bir miktar paradan ibaret olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, takdir hakkını kullanacak olan hâkim, manevi tazminat şekilleri arasından, somut olaya en uygun olanına karar verebilecektir. Başka bir ifadeyle, hâkim davacının talebiyle bağlı olmaksızın manevi tazminatın içeriğini, paraya alternatif oluşturacak diğer bir biçimde belirleyebilir. Hâkim talep olmadıkça tazminata hükmedemeyeceği gibi; manevi tazminat talep edildiği takdirde şartlar gerçekleşmiş olmasına rağmen takdir yetkisine dayanarak manevi tazminata hükmetmekten kaçınamaz (Turan Başara, G., Kişiliğin İhlalinden Kaynaklanan Maddi ve Manevi Tazminat ile Haksız Kazancın İadesi, Ankara 2018, s. 256, 257).
TMK’nın 4. maddesiyle kendisine tanınan takdir yetkisini kullanan hâkimin, kararını gerekçelendirmesi ve takdir nedenlerini belirtmesi gerekir. Hâkimin sadece takdir yetkisine dayanarak, hakkaniyete göre karar verdiğini belirtmesi yeterli değildir. Hâkim vermiş olduğu kararı, objektif olarak değerlendirdiğini, somut olayın özelliklerini dikkate aldığını, öğreti ve uygulamada geliştirilen prensiplere göre bir sonuca ulaştığını ifade etmelidir. Elbette hâkim, davacının talebini göz önünde bulundurarak bu konudaki takdir yetkisini kullanmalıdır. Davacı, manevi zararının giderilmesini sağlayacak en iyi yöntemin para olduğunu düşündüğü için bu yönde talepte bulunmuşken, hâkimin artık takdir yetkisine dayanarak diğer tazmin şekillerine hükmetmesi isabetli olmayacaktır (Turan Başara, G., s. 257).
TMK’nın 4. maddesi uyarınca hâkimin takdir yetkisini kullanması, niteliği itibariyle bir hukuk kuralının uygulanması niteliği taşıdığından, maddi hukukun uygulanmasında geçerli olan üst yargı denetiminin takdir yetkisinin kullanıldığı hâllerde de uygulama alanı bulması gerektiği kabul edilmektedir. Üst yargı denetimini gerçekleştirecek olan makam, takdir yetkisinin kanunun öngördüğü yerlerde ve sınırlarda kullanılıp kullanılmadığını, hâkimin objektif kriterleri esas alıp almadığını, manevi tazminatın tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığını denetler (Turan Başara, G., s. 261).
Manevi zararın para dışında bir yolla giderilmesi için hâkimin verebileceği kararlar BK’nın 49/3. (TBK’nın 58/2) maddesinde sınırlayıcı bir şekilde sayılmamış olup, bunlara düzeltmenin veya kararın yayımlanması, cevap ve düzeltme hakkının kullanılması, saldırıyı kınayan bir karar verilmesi ve bu kararın yayımlanması örnek olarak verilebilir.
Kınama kararı ve bu kararın yayımlanması, manevi zararın para dışında diğer bir yolla tazmin edilme türü bakımından 818 sayılı BK'da olduğu gibi 6098 sayılı TBK'nın da açıkça öngördüğü tek örneği oluşturur. Hâkim, sadece kınama kararını vermekle yetinebileceği gibi, bu kararın yayımlanmasına da karar verebilir. BK m. 49/3,
Bu düzenleme ile kişilik haklarına saldırı teşkil eden eylemin mahkemece kınanmasına karar verilmesi, manevi zararın para ödenmesi dışında bir yolla giderilmesine dair yaptırımlara bir örnek olarak belirtilmiştir.
Buna göre yasa koyucu, 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesindeki düzenleme ile hâkime geniş bir karar verme özgürlüğü tanımış, kişilik hakkı saldırıya uğrayanın manevi zararının giderilmesi için en uygun yöntemin hangisi olduğuna takdir yetkisine dayanarak karar vermesini mümkün hâle getirmiştir.
Hâkimin bu geniş takdir yetkisini kullanırken, somut olayın özelliklerini objektif kriterlere göre değerlendirmesi ve takdir nedenlerini belirterek kararını gerekçelendirmesi gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır.
Hâkimin takdir yetkisini kanunun öngördüğü şekilde ve sınırlarda kullanıp kullanmadığı, objektif kriterleri esas alıp almadığı veya manevi tazminatın miktarının tespitine ilişkin olarak öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkeleri dikkate alıp almadığı hususları üst yargı denetimine tabi olmasına rağmen, salt hâkime 818 sayılı BK’nın 49/3. (6098 sayılı TBK 58/2) maddesindeki düzenleme ile bahşedilen geniş takdir yetkisinin kullanılmasından ibaret olan ve manevi zararın giderilmesi için, davacının talebi doğrultusunda bir miktar para ödenmesine hükmedilmiş olması uygun bulunmayarak, başka bir giderim şekline hükmedilmesi gerektiğinin belirtilmesini, hâkimin bu konudaki mutlak takdir yetkisine bir müdahale olarak değerlendirmek gerekir.
Hâkim tarafından takdir hakkı kullanılmak suretiyle, tecavüzü kınayan bir karar yerine bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine hükmedilmiştir. Özel Dairece hâkimin takdir hakkının bu yönde kullanılmasının nedeninin sorgulanması yerine olsa olsa manevi tazminat miktarının öğreti ve uygulamada geliştirilen ilkelere göre az ya da çok olması konusunun denetlenebileceği kabul edilmelidir. Zira hakim kınama kararı verirken bunu manevi tazminat koşulları oluşmadığı için değil manevi tazminattan beklenen tatmin şeklinin kınama ile de sağlanabileceği düşüncesiyle vermektedir. Oysa ki asıl olan manevi tazminat olup diğer sayılanlar ikame veya ilave tatmin şekilleridir. Hâkim takdir yetkisini asıl giderim şekli olan manevi tazminat yönünde kullanmış ise artık manevi tazminat isteme koşulları bulunmadığı anlamına gelecek biçimde kınama kararı verilmesi gerektiği şeklinde bozma kararı verilememelidir.
Özel daire kınama kararı verilmesi gerektiğine gerekçe olarak davacıyı hedef alan sözlerin kişilik hakkına saldırı oluşturmadığı ancak hakaret suçundan verilen ve hukuk hakimini bağlayan mahkumiyet kararının varlığına değinmiştir. Ceza mahkemesi kararının verildiği anda kesin olması bu karar ile hukuk hakiminin bağlı olmadığı sonucunu doğurmaz. Kesinleşmiş bir mahkumiyet kararında sabit kabul edilen olgular ile kişilik hakkına saldırının varlığı anlaşılıyor ise bu olgular ile hukuk mahkemesi bağlıdır. Bir yandan bağlı olunduğunu kabul ederken öte yandan bu sözlerin kişilik hakkına saldırı oluşturmadığının kabul edilmesi BK 53 (TBK 74) madde hükmü ile bağdaşmayacaktır. Kaldı ki kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı ortada mevcut ve bu karar nedeniyle kınama kararı verilmesi gerektiği kabul edilirken bu sözlerin kişilik hakkına saldırı oluşturmadığı gerekçesiyle öte yandan manevi tazminata hükmedilemeyeceğini kabul etmek çelişkili bir sonuç meydana getirecektir.
Hâl böyle olunca, olayın oluşuna, eylemin ağırlığına göre takdir hakkının manevi tazminat yönünde kullanıldığına dair direnme kararı isabetli olup hükmün onanması gerektiği görüşünde olduğumdan, özel dairece kınama yaptırımı seçilmeyerek manevi tazminata hükmedilmesi şeklindeki takdir hakkına karışılarak bozma kararı verilebileceği ancak olayın oluş şekline göre manevi tazminat seçiminin yerinde olduğu ve bu değişik gerekçeyle hükmün onanması gerektiği yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
16. Ceza Dairesi, 2019/5252 E., 2021/3953 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
maddesinin sanık hakkında uygulanmasına” ibaresinin eklenmesi suretiyle, Üye ...'ın ayrıntıları muhalefet şerhinde belirtildiği üzere örgüt adına suç işleme suçu yönünden TMK'nın 4. maddesinde sayılmayan suç olması sanık hakkında kayıtlı suçtan cezalandırma hükmü bulunmaması ve kanuni öngörülebilirlik ve ulaşılabilirlik olmadığı karşı oyu ile, sair yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükümlerin D
16. Ceza Dairesi 2019/5252 E. , 2021/3953 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi :Ağır Ceza Mahkemesi
Suç : Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek
Hüküm : Sanıklar hakkında ayrı ayrı;
TCK'nın 314/3 ve 220/6 maddesi delaletiyle 314/2, 220/6-son, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5/1, TCK’nın 62,
53/1-3, 58/9, 63. maddeleri uyarınca mahkumiyet
Dosya incelenerek gereği düşünüldü;
Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği, özleri değiştirmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımların kanuni bağlamda şahsileştirilmek suretiyle uygulandığı anlaşılmakla; sanıklar müdafilerinin temyiz dilekçelerinde ileri sürdükleri nedenler yerinde görülmediğinden CMK’nın 302/1. maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddine, ancak;
1-)Gerekçeli karar başlığında suç adının, “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” yerine “Silahlı terör örgütüne üye olma” olarak yazılması,
2-)Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 E. 2015/85 sayılı iptal kararı ile TCK'nın 53. maddesindeki bazı düzenlemelerin iptal edilmiş olması nedeniyle bu karar doğrultusunda hüküm kurulmasında zorunluluk bulunması,
Bozmayı gerektirmiş, sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu nedenlerle BOZULMASINA, ancak bu hususlar yeniden yargılamayı gerektirmediğinden CMUK'un 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, gerekçeli karar başlığında suç adı bölümünde yer alan; “Silahlı terör örgütüne üye” ibaresi yerine “Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” ibaresinin yazılması ve hükmün TCK'nın 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin kısmının bütünüyle çıkarılarak yerine “Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih, 2014/140 E. 2015/85 K. sayılı iptal kararı doğrultusunda yürürlükte bulunan TCK'nın 53. maddesinin sanık hakkında uygulanmasına” ibaresinin eklenmesi suretiyle, Üye ...'ın ayrıntıları muhalefet şerhinde belirtildiği üzere örgüt adına suç işleme suçu yönünden TMK'nın 4. maddesinde sayılmayan suç olması sanık hakkında kayıtlı suçtan cezalandırma hükmü bulunmaması ve kanuni öngörülebilirlik ve ulaşılabilirlik olmadığı karşı oyu ile, sair yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükümlerin DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 15.06.2021 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY GEREKÇESİ :
Sanıklar ..., ...,.... ... ve ... hakkında 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet, görevli memura direnme, hukuka aykırı olarak ulaşım araçlarının hareketlerine engel olma, terör örgütü propagandası yapmak, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçlarından haklarında kamu davası açıldığı,
Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2015/104 Esas sayılı dosyası üzerine yapılan yargılama sonucunda “Sanıklar hakkında 2911 sayılı Kanunun 33/1, TMK’nın 7/2, TCK’nın 223 ve TCK’nın 265. maddeleri gereğince ayrı ayrı cezalandırılma istemiyle kamu davası açılmış ise de tanık beyanları dikkate alınarak sanıkların savunmalarının aksine atılı suçu işlediklerine dair her türlü şüpheden uzak, mahkumiyete yeter ve inandırıcı delil elde edilemediğinden CMK’nın 223/2-e maddesi gereğince beraatlerine” karar verildiği tespit edilmiştir.
Aynı hüküm içinde sanıklar ..., ..., ..., ... ve ...’ın üzerlerine atılı silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunu işledikleri sabit olduğundan TCK’nın 314/3 ve 220/6. maddesi delaletiyle TCK’nın 314. maddesi delaletiyle sonuç olarak 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasıyla ayrı ayrı cezalandırılmalarına karar verildiği,
Sanıklar ..., ..., ..., ... ve ... hakkında 2911 sayılı kanunun 32/1. maddesine muhalefet (kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşlerine katılıp da, ihtara ve zor kullanmaya rağmen dağılmamakta ısrar etme) etmek suçundan ayrı ayrı sonuç olarak 5 ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, sanıklar hakkında cmk’nın 231/6. fıkrasında yer alan şartlar gerçekleştiğinden takdiren cmk’nın 231/5. fıkrası gereğince sanıklar hakkında sonuç ceza olarak belirlenen ayrı ayrı HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASINA, karar verildiği tespit edilmiştir.
Sonuç olarak mahkeme, sanıklar hakkında açılan tüm kaynak suçlardan beraat kararı verdiği, sadece 2911 sayılı Kanunun 32/1. maddesine muhalefet ( kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşlerine katılıp da, ihtara ve zor kullanmaya rağmen dağılmamakta ısrar etme) suçundan haklarında HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASINA karar verildiği tespit edilmiştir.
Kararın temyiz edilmesi üzerine Dairemizce yapılan inceleme sonucunda, 2911 sayılı Kanunun 32/1 maddesine muhalefet suçlarının örgüt adına işlenmiş oldukları kabul edilerek, bu suçtan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesine rağmen mahkemenin silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan TCK’nın 314/3, 226/6 delaleti ile 314/2 maddesi gereğince verdiği mahkumiyet kararının oyçokluğuyla onanmasına karar verilmiştir.
Bu karara muhalefet etmemizin sebebi; kararın sanıklar hakkında kaynak suçtan cezalandırma hükmü bulunmaması, Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının 90/5, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, kanunilik, kanuni öngörülebilirlik ve ulaşılabilirlik ilkeleriyle AİHM ve Yargıtay kararlarına aykırılık noktalarında toplanmaktadır.
1-Hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilen, yani suç işlediği bir mahkumiyet hükmü ile tespit edilmemiş olan kişinin örgüt adına suç işlediği kabul edilebilir mi?
Türk Ceza Kanunu’nun 220/6 maddesinde yer alan “örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi” olarak tarif edilen suç işleyen kişi kimdir? Hukukumuzda ve insan haklarına saygılı tüm hukuk sistemlerinde bu kişi, hakkında mahkumiyet hükmü verilen kişidir. Dolayısıyla, beraatine hükmolunan ya da hakkında kovuşturmanın ertelenmesine, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen kişiyi suç işleyen kişi olarak kabul edemeyiz. Bu hususta, öğretide de “Madde 220/6’nın tatbiki için örgüt adına işlenen eylemeler suç duyurusunda bulunması yetmez, dava açılıp cezalandırılmalıdır”, “Sanığın TCK 220/6 hükmünden sorumlu tutulabilmesi için eylemin örgüt adına işlendiğinin ispatı gerekir”, “Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen suç işleyen kişi ayrıca örgüte üye olmak suçunda cezalandırılabilmesi için işlediği Mahkeme kararıyla tespit edilen suç olmalıdır” denilmektedir (Mikael Lyngbo, Prof. Dr. Feridun Yenisey, Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç. Dr. Kemal Şahin, “Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları Eğitim Modülü”, Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi Ortak Projesi, Türkiye Adalet Akademisi Yayınları, 2014, s. 157 vd.).
2911 sayılı Kanunun 32/1. maddesine muhalefet suçlarının örgüt adına işlenmiş oldukları kabul edilerek, bu suçtan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesine rağmen mahkemenin silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan TCK’nın 314/3, 226/6 delaleti ile 314/2 maddesi gereğince verdiği mahkumiyet kararına kaynak teşkil eden Toplantı ve Gösteri Yürüşleri Kanununa muhalefet suçundan verilen bir cezalandırma hükmü bulunmadığı, örgüt adına işlediği suç hukuken tespit edilememiş kişinin örgüt adına suç işlediğinin kabul edilip edilemeyeceğinin kanuni düzenlemeler, yargısal kararlar, öğretideki görüşler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları esas alınarak değerlendirilip açıklanması gerektiği, her şeyden önce hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun hukuksal niteliğini irdelemek gerekir.
CMK’nın 231/5. maddesi uyarınca “Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmamasını ifade eder.” Ceza Mahkemesinin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasıyla sonuçlanan kararı kesinleşmiş bir mahkumiyet niteliğinde olmadığı, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sanık hakkında hükmolunan cezanın belirli bir denetim süresi içerisinde sonuç doğurmaması, denetim süresi boyunca kasıtlı bir suç işlenmez ve yükümlülüklere uygun davranırsa, ceza kararının ortadan kaldırılmasına ve davanın düşmesine yol açan bir cezanın bireyselleştirilmesi kurumudur. HAGB kurumunda ortada sonuç doğuracak bir mahkeme hükmü bulunmamaktadır. Mahkeme
hukuk sisteminde sonuç doğuracak şekilde kararını henüz açıklamamış, açıklamayı geri bırakmıştır. Ceza yargılaması sonucu verilen mahkumiyetin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasıyla sonuçlandırılması durumunda ortadaki kişi hakkında kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı olmadığı CMK’nın 231/5. maddesindeki “Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmamasını ifade eder.” ifadesiyle tanımlanmıştır.
Nitekim; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 01.02.2012 tarih, 2011/19-639 Esas, 2012/30 Karar sayılı ilamında “HAGB kararı kesin bir mahkumiyet anlamında değildir. Bu sebeple (maddi olgunun belirlenmesi yönünde) ortada ceza hukuku anlamında kesinleşmiş bir mahkumiyet hükmü bulunmadığından. Hukuk hakimini bağlamayacaktır.” demek suretiyle hakkında kesinleşmiş mahkumiyet hükmü bulunmayan sanığın suç işlediği kabul edilerek hukuki yaptırılmalara tabi tutulamaz sonucuna ulaşmıştır.
Yine Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 18.09.2017 tarih, 2017/2801 Esas, 2017/4714 Karar sayılı ilamında “CMK’nın 231/5. maddesi uyarınca ‘Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmamasını ifade eder’. Ceza mahkemesinin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasıyla sonuçlanan kararı kesinleşmiş mahkumiyet niteliğinde olmadığı gibi TBK’nın 74. madde anlamında hukuk hakimi yönünde bağlayıcılığı da yoktur.” şeklinde sonuca HAGB’nin hukuk davalarını bağlamayacağını hüküm altına almıştır.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararını insan hakları ve sanık hakları yönünde değerlendirildiğinde HAGB kararının sanık hakkında hiçbir hukuki sonuç doğurmamasını, kişinin masumiyet karinesindeen yararlanmaya devam edeceği anlamını taşımaktadı. HAGB kararı ile kişinin suçluluğu kesin olarak sübuta ermediği için bu kararın esas alınarak sanığı suçlu göstermeye yönelik eylem ve kararlar masumiyet karinesinin ihlalini teşkil edecektir.
Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 28.02.2012 tarihli, 40062/07 başvuru numaralı, Fazıl Diri kararında HAGB kararı esas alınarak hukuk davasının sonuçlandırılmasını masumiyet karinesine aykırıılık oluşturduğuna karar vermiştir. (HAGB Kararlarının Hukuki Niteliği, Hukuk Davalarına Etkisi ve İnsan Hakları Açısından Değerlendirilmesi, Av. İrem Arslan, www.nevahukuk.com.tr)
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 15.01.2019 tarih ve 443/4 sayılı kararında belirtildiği üzere “5271 sayılı CMK’nn 231. maddesinde düzenlenen ve Ceza Genel Kurulunun 19.02.2008 tarihli ve 346-25 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıkça belirtildiği üzere; sanık hakkında kurulan mahkumiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla karma bir özelliğe sahip olan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, açıklanması geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak, kamu davasının 5271 sayılı CMK’nın 223/8. maddesi uyarınca düşmesi sonucunu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile Devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır.”
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması her şeyden önce bir hüküm değildir. Zira; CMK’nın duruşmanın sona ermesi ve hüküm başlıklı 223/1. maddesinde “-duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı hükümdür” madde düzenlemesinde görüldüğü gibi hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı bir hüküm değildir. Bu nedenle de bir suçun işlendiğini ve suç işleyen kişinin tespitini kanıtlayan belge olarak kabulü mümkün değildir.
Sonuç olarak; örgüt üyesi olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemek suçunun doğası gereği, suçun failinin terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olmaması, işlediği suçu bu terör örgütü adına işlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Bu durumda örgüt adına işlendiği iddia edilen kaynak suçun (diğer suç) varlığını yargısal bir faaliyet sonucunda belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Hükmün açıklanmasına ait kararların örgüt adına işlenmiş bir suçun varlığının kabulüne esas alınamayacağı, esasen kovuşturma şartının gerçekleşmediği hallerde düşme kararı verilmesi gerektiğinde örgüt adına suç işlediği iddia olunan kişinin örgüt adına işlediği bir suçtan mahkumiyet kararı bulunmadığından terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunun temelsiz kalacağı ve bu nedenle bu suçtan mahkumiyet hükmü kurulamaz. Nitekim; ceza mahkemesinin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasıyla sonuçlanan kararı kesinleşmiş bir mahkumiyet niteliğinde olmadığı, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sanık hakkında hükmolunan cezanın belirli bir denetim süresi içerisinde sonuç doğurmaması, denetim süresi boyunca kasıtlı bir suç işlenmez ve yükümlülüklere uygun davranırsa, ceza kararının ortadan kaldırılmasına ve davanın düşmesine yol açan bir cezanın bireyselleştirilmesi kurumudur. HAGB kurumunda ortada sonuç doğuracak bir mahkeme hükmü bulunmamaktadır. Eğer hükmün açıklanması geri bırakılan karara dayanılarak sanığın örgüt adına suç işlediği kabul edilerek cezalandırılmasına karar verildiği takdirde ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen sanığın yükümlülüklerini yerine getirip hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması sonucu verilen kararın düşürülmesine karar verildiği takdirde sanık hukuken işlemediği bir suç kaynak suç kabul edilerek sanığın cezalandırılmasına ve mahkumiyetine karar verilmiş olacaktır. Hukuk düzeninde bunun kabul edilmesi mümkün değildir.
2-Sanıklar hakkında 2911 sayılı Kanunun 32/1. maddesine muhalefet (kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşlerine katılıp da, ihtara ve zor kullanmaya rağmen dağılmamakta ısrar etme) etmek suçu esas alınarak sanıklar hakkında örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçundan verilen mahkumiyet hükmünün kanunilik, kanuni öngörülebilirlik ve ulaşılabilirlik ilkeleri yönünde hukuka aykırılığı sorunu;
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, içtihatlarındaki “yasayla öngörülen” kavramından ne anlaşılmalıdır sorusuna Sunday Times- Birleşik Krallık no:6538/74, 26/4/1979 tarihli sayılı kararında cevap vermiştir.
-Ulaşılabilir,
-Öngörülebilir... olması gerekir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi...- Türkiye(TCK m. 301), No:27520/07, 25/10/2011, Cengiz ve diğerleri- Türkiye(Internet), No:48226/10, 1/12/2015 tarihli kararlarında yasaların öngörülebilir ve ulaşılabilir olmadığı sonucuna ulaşarak ihlal kararları vermiştir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma hakkını kullandığı sırada bu kanuna aykırı davranması nedeniyle failin ayrıca “örgüt adına suç işleme” suçundan cezalandırılması sonucunu doğuran bu düzenleme AİHM kararlarında sıkça vurgulanan ve üzerinde durulan kanunun öngörülebilirlik ilkesine açıkça aykırılık taşıması nedeniyle sözleşmenin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının da ihlali niteliğindedir. (Sunday-Times, Birleşik Krallık, No: 6538/74)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Işıkırık/Türkiye (Başvuru no: 41226/09) kararı,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2. Dairesi 14/11/2007 tarihli Işıkırık/Türkiye kararında,
Başvuranın TCK’nın 220/6. maddesi delaletiyle 314. maddesi uyarınca mahkûm edilmesi hususunda değerlendirme,
Müdahale bulunup bulunmadığı hakkında, somut davada Mahkeme, başvuranın bir cenaze törenine ve bir gösteriye katılmasından hareketle TCK’nın 220 § 6 maddesi ve 314 § 2 maddesi uyarınca yasa dışı bir örgüte üyelik suçundan mahkûm edilmesi nedeniyle, başvuranın toplanma özgürlüğü hakkının kullanımına bir müdahalede bulunulduğunu kanaatindedir.
Müdahalenin haklı olup olmadığı hakkında; Bir müdahale; eğer “kanunla öngörülmüş” değilse, Sözleşme’nin 11/2 maddesinde ortaya konulan meşru amaçlardan biri ya da birkaçını gütmüyorsa ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için “demokratik bir toplumda gerekli” değilse 11. madde ihlal edilmiş olur.
Mahkeme yerleşik içtihadına atıf yaparak, “hukuka uygun” ve “kanunla öngörülmüş” ifadelerinin yalnızca ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirmediğini, aynı zamanda bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşıması, yani ilgili kişiler için erişilebilir ve etkileri öngörülebilir olması gerektiğine atıf yaptığını hatırlatır (bk. De Tommaso/İtalya [BD], no. 43395/09, § 106, 23 Şubat 2017 ve bu kararda anılan Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve Diğerleri/Bosna-Hersek [BD], no. 17224/11, § 68, 27 Haziran 2017; ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], no. 931/13, § 142, AİHM 2017 (alıntılar)). Buna ek olarak, yasal normların hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşması gerekmektedir (Örneğin bk. Association Ekin/Fransa, no. 39288/98, § 44, AİHM 2001-VIII; Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, § 57, AİHM 2012; ve Cumhuriyet Vakfı ve Diğerleri/Türkiye, no. 28255/07, § 50, 8 Ekim 2013). Ayrıca, Mahkeme’ye göre “kanun”, yetkili mahkemelerin yorumladığı şekliyle yürürlükte olan hükümdür (bk. Leyla Şahin/Türkiye [BD], no. 44774/98, § 88, AİHM 2005-XI).
Öngörülebilirlik, “kanunla öngörülmüş” ifadesinin getirdiği gerekliliklerden biridir.
Mahkeme, öngörülebilirlik koşulunun, cezai sorumluluğun dayanağını oluşturan bir kuralın yalnızca yeterli netlikle ifade edilmesi değil, aynı zamanda, daha da önemli olarak, kamu mercilerinin keyfi müdahalelerine ve bir kısıtlamanın herhangi bir tarafın zararına olacak şekilde kapsamlı olarak uygulanmasına karşı bir koruma tedbiri sağlaması gerektiğini hatırlatır (bk. yukarıda § 57 ve 58). Ayrıca Mahkeme, dava konusu tedbir Sözleşme’yle korunan esas bir hakkın ihlalini teşkil ettiğinden, başvuran hakkındaki cezai hükmün Sözleşme’nin 11 § 2 maddesi kapsamında öngörülebilir olup olmadığı hususunu incelediğini vurgular.
Yargıtay’ın silahlı örgüt hakkında “üyelik” üzerine ölçüt geliştirdiği zengin bir içtihatı bulunmaktadır. Yargıtay, ilgili şüphelinin eylemlerinin, şüphelinin örgütle “organik bağının” olduğunu kanıtlayıp kanıtlamadığı ya da eylemlerinin “örgütün hiyerarşik yapısı” içerisinde bilerek ve isteyerek işlenmiş olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin anlaşılması amacıyla şüphelinin değişik eylemlerini, eylemlerin “devamlılığı, çeşitliliği ve yoğunluğu”nu göz önünde bulundurarak incelemiştir.
Benzer şekilde, 314. madde tek başına uygulandığında, mahkemeler sanığın silahlı bir örgütün “hiyerarşik yapısı” içerisinde suç işleyip işlemediğini değerlendirmektedir. Öte yandan, başvuranın davasında aynı madde 220 § 6 maddesine yollama yapılarak uygulandığında, kendisinin bir hiyerarşik düzen dâhilinde hareket edip etmeme durumu değerlendirme dışında kalmış; yalnızca PKK “adına” hareket ettiği düşünüldüğünden bir silahlı örgüt üyesi olmaktan mahkûm edilmiştir. Özetle, başvuranın davasında görüldüğü üzere, TCK’nın 220 § 6 maddesi uyarınca hapis cezası biçimindeki ağır bir cezai müeyyidenin uygulanmasına yönelik potansiyel bir dayanak teşkil eden eylemler dizisi öyle geniştir ki; hükmün lafzı, bu hükmün yerel mahkemelerce kapsamlı biçimde yorumlanması da dâhil olmak üzere, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı yeterli düzeyde koruma sağlamamaktadır.
Önemli olan başka bir husus ise, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamına giren eylemler nedeniyle başvuranın mahkûm edilmesi nedeniyle; başvuran, barışçıl bir gösterici ve PKK yapılanması dâhilinde suç işleyen bir şahıs sıfatları arasında herhangi bir ayrım kalmamıştır. Bir yasal normun böylesine kapsamlı bir şekilde yorumlanışı, yalnızca temel özgürlüklerin kullanılması ile yasadışı örgüt üyeliği durumlarının, üyeliğe dair herhangi bir somut delil bulunmaksızın denk tutulmasına yol açıyorsa, meşru gösterilemez. Mahkeme, terörle mücadelenin yol açtığı zorlukları hafife almamaktadır (bk. Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998, § 58, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑IV; ve Döner ve Diğerleri/Türkiye, no. 29994/02, § 102, 7 Mart 2017). Ancak, Mahkeme’ye göre, başvuranın sırf kamuya açık bir toplantıya katılması ve orada görüşlerini ifade etmesi sebebiyle TCK’nın 220 § 6 ve 314. maddeleri uyarınca cezai olarak sorumlu tutulması, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının özünü ve dolayısıyla demokratik bir toplumun temellerini sarsmıştır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Galstyan, § 117).
Mahkeme, somut olayda uygulandığı şekliyle TCK’nın 220 § 6 maddesinin, ifade ve toplanma özgürlüğü haklarının kullanılması üzerinde ciddi bir caydırıcı etki yaratmasının kaçınılmaz olduğu kanısındadır. Dahası, söz konusu hükmün uygulanması, yalnızca daha önce cezai olarak sorumlu bulunan kişileri Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri ile korunan haklarını yeniden kullanmaktan caydırmakla kalmayacak, muhtemelen aynı zamanda toplumun diğer mensuplarını da gösterilere katılmaktan ve daha genel manada açıkça siyasi tartışmaya katılmaktan caydıracaktır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, ... ve Diğerleri/Azerbaycan, no. 67360/11 ve diğer 2 başvuru, § 99, 11 Şubat 2016; Süleyman Çelebi ve Diğerleri/Türkiye, no. 37273/10 ve 17 diğer başvuru, § 134, 24 Mayıs 2016; ve Kasparov ve Diğerleri/Rusya (no. 2), no. 51988/07, § 32, 13 Aralık 2016).
Mahkeme ayrıca bu kararda müeyyidenin çarpıcı düzeyde ağır ve bu kişilerin davranışları ile ciddi şekilde orantısız olduğu sonucuna ulaşmıştır.
Yukarıda verilen açıklama ve görüşler ışığında, Mahkeme, TCK’nın 220 § 6 maddesinin uygulanışında “öngörülebilir” olmadığına, zira başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesi ile korunan hakkına yönelik keyfi müdahaleye karşı başvurana yasal koruma sağlamadığı sonucuna varmıştır (bk. Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, §67, AİHM 2012). Dolayısıyla, 220 § 6 maddesinin uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiştir.
Buna göre, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.” şeklinde karar vermiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Işıkırık/Türkiye (Başvuru no: 41226/09), kararından sonra bu yerleşik içtihada dayanarak.../ Türkiye 64607/11, .../ Türkiye 41551/11,... /Türkiye 55038/11, ... /Türkiye 42153/11 kararlarında TCK 220/6 maddesinin şiddet içermeyen toplantı ve gösteri yürüyüşlerine uygulanmasının (2911/32 madde) ifade ve toplama özgürlüğünü ihlal ettiği yönünde kararlar vermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90/5 maddesi “...Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” dolayısıyla iç hukuk hükmü niteliğinde olan ve yapısı itibariyle kanun üstü kabul edilen sözleşme hükümlerinin iç hukukumuzda göz önüne alınması zorunludur.
Türk Hukuk Sisteminde esas itibariyle Terörle Mücadele Kanunun 3. maddesinde mutlak terör suçları, 4. maddesinde ise, nispi terör suçları dediğimiz terör amacıyla işlenmiş suçlar incelendiğinde esas itibariyle kişi hak ve özgürlükleri ile ilgili düzenlemelerin bu maddelerin dışında bırakılıp, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi (düşünce, vicdan ve din özgürlüğü), 10. maddesi (ifade özgürlüğü), 11. maddesi (dernek kurma ve toplantı özgürlüğü) düzenlemeleri esas almış, bu özgürlüklerinin korunması amaçlandığı, oysa ki, sonradan yapılan kısmi düzenlemelerle kanunun sistematik düzeninin değiştirilip bozulmasına sebep vermesi nedeniyle AİHM kararlarına aykırı kararlar verildiği ve bunun sonucunda AİHM’den ihlale ilişkin kararlar çıktığı tespit edilmiştir.
Kanunumuz sistematiğine uygun olarak ve kanunun düzenlenişi, amacı, gerekçeleri dikkate alınıp uygulamalar yapıldığı zaman herhangi bir ihlalin olmayacağı düşüncesindeyiz, yukarıda da belirttiğimiz gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şiddet içeren eylemleri hiçbir şekilde özgürlük kullanımı kapsamında kabul etmemektedir. Ancak, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü haklarının özüne dokunacak müdahalelerde bulunmaya yönelik kararlarda da hak ihlali kararları vermektedir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması, düşme ve beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkumiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir.
3-Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgüt üyesi gibi cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Kanunun 4’üncü maddesinde sayılan suçlardan olması gerekir mi?
Kanun koyucu burada tercihini yaparak hangi suçların terör amacıyla işlenebilen suçlar olduğunu tek tek katalog halinde saymak suretiyle bunun dışında ki suç tiplerini bu kapsamda kabul etmemiştir. Zira kanun koyucu 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunun 3. maddesinde, Türk Ceza Kanunun 302, 307, 309, 311, 312 ,313, 314, 315, 320. maddeleriyle 310. maddenin 1. fıkrasında yazılan suçları doğrudan terör suçları olarak tanımlamıştır. Terör amacıyla işlenen suçları ise 4. maddede katalog halinde tek tek saymıştır. Kanuni sistematik gözönüne alındığında TCK'nın 314. maddesi, TCK'nın 220. maddesine göre daha özel bir düzenlemedir. TMK'nın 4. madde ise TCK'nın 314. maddesine göre daha özel düzenlemedir. Kanun koyucu TMK'nın 4. maddesinde katalog suç sistemini kabul ederek iradesini açıkça ortaya koymuştur. TCK'nın 2/3 maddesinde ki düzenlemede olduğu gibi “kanunların suç ve ceza içeren hükümlerin uygulamasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz” hükmüde gözönüne alındığında TMK'nın 4. maddesinde sayılan suçlar dışındaki suçların terör amacıyla işlenen suç kategorisine sokulmadığı için bu suçların örgüt adına işlendiği kabul edilerek örgüt üyeliğinden ceza verilmesi mümkün değildir. Bunun dışında kanun koyucu 3713 sayılı yasada yapılan değişiklerle ifade özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının bu düzenleme kapsamında olmadığı belirtmiştir. 3713 sayılı yasada değişiklik yapan 5532 sayılı yasanın gerekçesi üzerinden kamuoyunda suçların kapsamının geniş olduğu eleştirileri üzerine tasarının değiştirilmiş olması ve yasanın genel gerekçesi dikkate alındığında terör suçlarında örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgütü üyesi olarak cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı yasanın 4. maddesinde sayılan suçlardan olması gerektiği, işlenen suçun örgütün amacı doğrusunda yaptığı çağrı sonucunda işlenmesi gerektiği, terör amacıyla işenen suçlarda yasada tek tek sayıldığına göre bu sayılan suçların dışındaki suçların terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenebileceğini kabulünün mümkün olmadığı bu nedenle de terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenemeyecek bir suç işleyen faalin terör örgütü
üyesi gibi cezalandırılması mümkün değildir (Prof. Dr. Feridun Yenisey, Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç Dr. Kemal Şahin, Örgütlü suçlar ve terör suçları- Avrupa Konseyi Ortak Projesi, adı geçen eser s. 157, 158)
Kanun koyucu esas itibariyle Anayasamızda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve 2911 sayılı Yasada düzenlenen ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki Uluslar arası taahhütlerine aykırılık teşkil etmemesi düşüncesiyle ifade ve toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunu katalog suçlar arasında saymamıştır.
Dolayısıyla birincisi, TMK'nın 4. maddesinde sayılmayan bir suçu örgüt adına işlenmiş terör suçu kabul ederek ayrıca örgüt üyeliğinden cezalandırılmasına karar verilmesi “suçta ve cezada kanunilik ilkesi”ne (kanunsuz suç ve ceza olmaz) aykırıdır. İkinci aykırılık unsuru ise toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılan ve bu hakkını kullandığını düşünen kişinin kanunda “ulaşılabilir ve öngörülebilir” şekilde düzenlenmeyen TCK'nın 220/6 ve 314/3 maddesi delaletiyle TCK'nın 314/2 maddesinde düzenlenen terör örgütü üyesi olarak cezalandırılması yoluna gidilemez. Üçüncüsü, şiddet eylemi tespit edilemeyen kişinin ihtara rağmen dağılmama eylemi nedeniyle ayrıca “örgüt adına suç işleme suçu”ndan cezalandırılması, toplanma özgürlüğü hakkının özünü zedeleyip zedelemeyeceğinin tartışılması gerekir.
Sonuç olarak; örgüt üyesi olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemek suçunun doğası gereği, suçun failinin terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olmaması, işlediği suçu bu terör örgütü adına işlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Bu durumda örgüt adına işlendiği iddia edilen kaynak suçun (diğer suç) varlığını yargısal bir faaliyet sonucunda belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ait kararların örgüt adına işlenmiş bir suçun varlığının kabulüne esas alınamayacağı, esasen kovuşturma şartının gerçekleşmediği hallerde düşme kararı verilmesi gerektiğinde örgüt adına suç işlediği iddia olunan kişinin örgüt adına işlediği bir suçtan mahkumiyet kararı bulunmadığından terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunun temelsiz kalacağı ve bu nedenle bu suçtan mahkumiyet hükmü kurulamaz.
Örgüt adına suç işleme suçu yönünden; 2911 sayılı yasanın 32/1 maddesine muhalefet (toplantı ve gösteriye katılıp ihtar ve zor kullanmaya rağmen dağılmamakta ısrar etmek) suçunun kaynak suç kabul edilerek sanığın “örgüt adına suç işleme” suçundan cezalandırılması kanuni “öngörülebilirlik” ilkesi ve yine “ulaşılabilirlik” ilkesine, Anayasa, AİHS, yasalarımız ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Ceza Genel Kurulu kararlarına aykırı olduğundan mahkeme kararının bozulmasına karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Hukuk Genel Kurulu, 2020/136 E., 2020/895 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
TMK'nın 1024. maddesinde “Bir aynî hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise, bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz.
Hukuk Genel Kurulu 2020/136 E. , 2020/895 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 19. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) "Geçici 3." maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)'nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun'la değişikliği öncesi hâliyle 438. maddesinin 2. fıkrasında direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı düzenlendiğinden davalı Hazine vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı ...Ş. vekili 24.02.2014 tarihli dava dilekçesinde; iktisap nedeni orman kadastrosu olarak belirtilen çekişme konusu Pendik ilçesi Ballıca Köyü 232, 233, 234 parsel sayılı özel orman niteliğindeki taşınmazların orman idaresinin talebi doğrultusunda 12.11.1990 tarihli ve 7990 yevmiye numaralı resmi senet ile tapu kütüğüne tescil edildiğini, kayıt maliki ...’in mirasçılarına intikali yapıldıktan sonra aynı gün ve aynı yevmiye numaralı senet ile önceki ismi "... Emlak ve Ormancılık ve Ticaret A.Ş." olan müvekkil şirket tarafından bedeli ödenmek suretiyle satın alındığını, Hazine tarafından açılan tapu iptali ve tescil davası neticesinde çekişme konusu taşınmazların tapu kaydının iptaline ve orman vasfı ile Hazine adına tesciline karar verildiğini, tapu kayıtlarının iptali neticesinde müvekkilinin zarara uğradığını, Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 1007. maddesi gereğince devletin kusursuz sorumluluğunun bulunduğunu ileri sürerek müvekkilinin gerçek zararının tespiti ile fazlaya dair her türlü hak ve alacakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 841.811,78TL’nin 11.10.2012 tarihinden (tapu kaydının iptali kararının kesinleşme tarihi) işleyecek T.C. Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı avans faizi ile davalı idareden tahsiline karar verilmesini talep etmiş, yargılama aşamasında bilirkişi raporları gereğince alacak miktarı 520.074.000TL olarak belirlendiğinden bu miktar üzerinden ıslah harcı yatırılmıştır.
5. Davacı yanında feri müdahale talep eden ... vekilleri 26.01.2015 tarihli dilekçesinde; müvekkili tarafından huzurdaki davanın davacısı Royal İstanbul Turizm A.Ş. aleyhine İstanbul Anadolu 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/18 E. sayılı dosyası ile haksız azilden kaynaklanan vekalet ücretinin tahsili davası açıldığını, müvekkilinin Orman idaresi ve Hazine tarafından açılan davalarda Royal İstanbul Turizm A.Ş.’ye avukatlık hizmetinde bulunduğunu, haksız olarak azledildiğini, müvekkilinin davacının davayı kazanmasında ve tazminat miktarının belirlenmesinde hukuki yararı bulunduğunu belirterek davacı ...Ş. yanında feri müdahil olarak davaya katılma talebinin kabulüne karar verilmesini istemiştir.
Davalı Cevabı:
6. Davalı Hazine vekili 22.04.2014 havale tarihli cevap dilekçesinde; zamanaşımı ve hak düşürücü süre itirazında bulunduklarını, hazineye husumet yöneltilemeyeceğini, TMK’nın 1007. maddesindeki koşulların oluşmadığını, dava konusu taşınmazları satın alan davacının satın almadan önce taşınmazların evveliyatını bildiğini, mahkeme kararı uygulama tutanağının yolsuz ve tüm sonuçlarıyla hükümsüz olması nedeniyle malikine mülkiyet hakkı kazandırmayacağından tazminat ödenmesini gerektirir bir işlem olmadığını, aksine hukuki niteliği bulunmayan bir işlemin iptalinin söz konusu olduğunu, davacının zararı doğmuş ise bile bu durumun tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmasından kaynaklanmadığını, idarenin hukuki sorumluluğunun bulunmadığını, davanın belirsiz alacak davası olarak açılamayacağını ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı:
7. İstanbul Anadolu 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin 02.07.2015 tarihli ve 2014/80 E., 2015/251 K. sayılı kararı ile; dava konusu İstanbul ili Pendik ilçesi Ballıca Köyü 232 , 233 ve 234 parsellerin de içinde bulunduğu alanda 1989 yılında yapılan 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 3302 sayılı Kanun ile değişik 2/B madde uygulamaları sırasında, kayıt maliki ... mirasçılarının 1944 tarihli mahkeme kararının uygulanmasını talep etmesi üzerine 59 nolu Orman Tahdit Komisyonu tarafından dava konusu taşınmazların özel orman niteliği ile sınırlandırıldıkları, 2/B çalışmalarının 14.05.1991 tarihinde kesinleştiği, bu üç parselin de özel orman alanları olarak Orman İdaresinin talebi doğrultusunda 12.11.1990 tarihli ve 7990 sayılı resmî senet ile tapu kütüğüne tescil edildiği ve kayıt maliki ... mirasçılarına intikal yapıldığı, bilahare aynı gün ve yevmiye numaralı resmî senet ile 05.12.1990 tarihinde ismi ...olarak değişen ... Emlak Ormancılık ve Tic. A.Ş tarafından satın alındığı, Hazine tarafından 13.11.2000 tarihinde Pendik 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davada, dava konusu özel orman parsellerinin tapu kayıtlarının iptaline orman vasfı ile Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verildiği ve kararın 11.10.2012 tarihinde kesinleştiği, dava sebebinin TMK’nın 1007. maddesi olması ve bu maddeden kaynaklı tapu sicilinin tutulmasından kaynaklı zararların devletin kusursuz sorumluluğu esasına dayalı olması sebebi ile davalının husumet itirazının yerinde görülmediği, önceki malik...'in Kadıköy Asliye Hukuk Mahkemesinde 1943/251 E. sayılı dava ile orman tahdidinin iptalini talep ettiği, mahkemece bu doğrultuda 06.10.1944 tarihinde 1932 tarihli ve 13 ila 32 sıra nolu tapu kayıtlarının kapsamında kalan taşınmazların orman sınırları dışına çıkartıldığı ve bu doğrultuda 232, 233, 234 parsellerin özel orman olarak tescillerine karar verilerek tapu siciline işlendiği, bunu müteakiben davacının kayıt maliklerinden resmî senetle devraldığı, kayıtlar üzerinde herhangi bir şerh mevcut olmadığı, davacı tapu siciline güvenerek devraldığından davacının dava konusu yerin orman olduğunu biliyordu savunmasına itibar edilmediği, davacının TMK’nın 1007. maddesinden kaynaklı zararının giderilmesi istemi ile açmış olduğu davanın yerinde olduğu, alınan bilirkişi raporları ile davacının gerçek ve müspet zararının 520.074.000,00TL olarak belirlendiği gerekçeleriyle davanın 520.074,000,00TL üzerinden kabulüne, 11.10.2012 tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine karar verilmiştir.
Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı:
8. İstanbul Anadolu 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili ve feri müdahil ... vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
9. Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesince 21.06.2016 tarihli ve 2016/1425 E., 2016/7300 K. sayılı kararı ile; “…1) Fer'i müdahil talep eden Av. ... vekilinin temyiz itirazları bakımından;
Davaya müdahale 6100 sayılı HMK'nın 65 ve devamı maddelerinde asli ve fer'i müdahale olarak düzenlenmiştir. Açılan bir davada dava konusu şey üzerinde taraflar dışında hak iddia eden kişinin hukukî durumu, asli müdahil olarak doktrin ve uygulamalarda kabul edilmiştir. Dava sonunda verilecek hüküm üçüncü kişinin hukukî durumunu etkiliyor ise üçüncü kişinin davaya katılmasında hukukî yararı vardır. Fakat, üçüncü kişi davaya taraf gibi katılamaz, bilakis taraflardan birinin yanında ve onun yardımcısı olarak davaya katılabilir; işte, bu durumu düzenleyen müesseseye de fer'i müdahale denmektedir.
6100 sayılı HMK'nın 68. maddesinde (HUMK m. 57) feri müdahilin, yanında katıldığı tarafın yararına olan iddia ve savunma vasıtalarını ileri sürebileceği, onun işlem ve açıklamalarına aykırı olmayan her türlü usûl işlemleri yapabileceği düzenlenmiştir.
Mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak kurulan hüküm sadece davalı Hazine tarafından temyiz edilmiştir. HMK'nın 68. maddesinde de belirtildiği üzere, feri müdahil, lehine katıldığı tarafla birlikte hareket eder, yani, onun yardımcısıdır; hüküm, lehine müdahale edilen davalı(davacı) hakkında verildiğinden, bu hükme karşı temyiz yoluna başvurma yetkisi de doğal olarak somut olayda davalı(davacı) tarafa aittir. Lehine müdahale talep edilen davalı(davacı) taraf hükmü temyiz etmediğinden ve hakkında hüküm kurulmayan feri müdahale talebinde bulananın yalnız başına kararı temyiz etme yetkisi bulunmadığından temyiz isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.
2) Davalı Hazinenin temyiz itirazlarına gelince;
Mahkemece davanın kabulüne karar verilmişse de yeterli inceleme ve araştırma yapılmadan hüküm kurulmuştur. Şöyle ki; dosyadaki bilgi ve belgelere göre, çekişmeli taşınmazların 59 numaralı Orman Kadastro Komisyonu üyelerinden bir kısmının Orman Genel Müdürlüğü tarafından kendilerine verilen yetki ve görevin dışına çıkarak Orman ve Kadastro Kanunları ile 4785 sayılı Kanun karşısında hiçbir geçerliliği bulunmayan eski tapu kayıtlarının ve 1944 yılı mahkeme kararının uygulanmasından söz edilerek o tarihte yürüklükte bulunan ve 02.09.1986 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan, Orman Kadastro Yönetmeliğinin 60. maddesi dayanak gösterilerek kanun ve yönetmeliğe uygun olarak kurulmayan ve orman kadastro komisyonu niteliğinde olmayan yetkisiz üç kişilik bir heyet tarafından düzenlenen 31.07.1989 tarihli “Mahkeme Kararı Uygulama Tutanağı” esas alınarak bu üç parselin de özel orman alanları olarak Orman İdaresinin talebi doğrultusunda 12/11/1990 tarih 7990 sayı ile düzenlenen resmî senet ile tapu kütüğüne tescil edildiği ve kayıt maliki... mirasçılarına intikal yapıldığı, bilahare aynı gün ve yevmiye ile resmî senet ile 05/12/1990 tarihinde ismi Royal İstanbul Turizm A.Ş. olan ... Emlak Ormancılık ve Tic A.Ş. tarafından satın alındığı, alım tarihinde tapu kaydında “Devlet Ormanı” olduklarına ilişkin şerh bulunmadığı, daha sonra Hazinenin açmış olduğu dava sonucu Pendik 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 15/02/2011 gün ve 2005/117 -2011/86 sayılı ilâmıyla tapu kayıtlarının iptaline taşınmazların orman niteliğiyle Hazine adına tescillerine karar verildiği, hükmün temyiz edilmesi üzerine de Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 11/10/2011 gün ve 2011/8590 - 11344 sayılı ilâmıyla onandığı, karar düzeltme taleplerinin ise Dairenin 11/10/2012 gün ve 2012/6934 -11455 sayılı kararı ile reddedilerek kesinleştiği anlaşılmıştır.
Davanın dayanağı, TMK'nın 1007. maddesidir. Bu madde tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan Hazinenin sorumlu olduğunu hükme bağlamıştır. Bu sorumluluk objektif (kusursuz) sorumluluk hâlidir. Diğer bir anlatımla, zararın meydana gelmesi sonucu illiyet bağının kesilmemiş olması durumunda Hazinenin sorumlu tutulacağı hüküm altına alınmış bulunmaktadır. Davacı, tapu kaydına güvenerek bu taşınmazları satın almış, daha sonra tapu kaydı iptal edilmiştir. TMK'nın 1023. maddesinde "Tapu sicilindeki kayda iyi niyetle güvenerek mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur" denilmek suretiyle mülkiyet hakkının önemi vurgulanmış, bu kazanımın korunması için ise kişinin tapu kaydına “iyiniyetle” güvenmesi şartı aranmıştır.
TMK'nın 1024. maddesinde “Bir aynî hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise, bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz.
Bağlayıcı olmayan bir hukukî işleme dayanan veya hukukî sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur.
Böyle bir tescil yüzünden aynî hakkı zedelenen kimse, tescilin yolsuz olduğunu iyiniyetli olmayan üçüncü kişilere karşı doğrudan doğruya ileri sürebilir” denilmiştir.
Mahkemece davacının dava konusu taşınmazı tapu kaydına güvenerek satın aldığı belirtilmişse de davacının taşınmazı alırken iyiniyetli olup olmadığı, tescilin yolsuz olmasına karşın taşınmazı satın alan kişinin bu durumu bildiği ya da bilmesi gereken üçüncü kişi olup olmadığı hususları konusunda bir değerlendirme yapılmamıştır. Dava konusu taşınmazlara ilişkin Hazinenin açtığı dava sonucu verilen tapu iptal kararını onayan Yargıtay 20. Hukuk Diaresinin 11/10/2011 gün ve 2011/8590 - 11344 sayılı ilâmında; dava konusu taşınmazların özel orman olarak kişiler adına yapılan tescilin yolsuz tescil olduğu belirtilmek sureti ile taşınmazların tapu kaydının iptaline karar verilmiştir. Bu durumda mahkemece, dava konusu taşınmazları tapuya tescil edildiği gün satın alan ve tazminat talebinde bulunan davacının taşınmazların yolsuz olarak tescil edildiğini bilip bilmediği ya da bilmesi gerekip gerekmediği, taşınmazı edinirken iyiniyetli hareket edip etmedikleri, taşınmazı satın alan şirket ile kayıt malikleri arasında bir ilişki olup olmadığı, bu edinimin muvazalı olup olmadığı hususlarının araştırılarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve araştırma ile karar verilmiş olması doğru değildir" gerekçesiyle hükmün bozulmasına, bozma nedenine göre sair hususların incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
İlk Derece Mahkemesinin İkinci Kararı:
10. İstanbul Anadolu 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.10.2017 tarihli ve 2017/275 E., 2017/298 K. sayılı kararı ile bozma kararına uymak suretiyle yapılan yargılama neticesinde; davacıların iyiniyetli olarak dava konusu taşınmazları satın alıp almadığının tespiti hususunda Pendik Tapu Müdürlüğü, İstanbul Ticaret Sicil Müdürlüğü ve Nüfus Müdürlüklerine yazılan müzekkere cevaplarından; tapu kütüklerinde taşınmazların satın alınma tarihinden sonra tescil edilen şerhler haricinde satış tarihinde kısıtlayıcı herhangi bir şerhin veya beyanın olmadığı, davacı şirketin kurucu ortakları ile sonraki ortaklarının ........ ve ... olduğu, dava konusu taşınmazları satan......'in mirasçıları....'ın davacı şirketle herhangi bir organik veya fiili bağlantılarının bulunmadığı, yine nüfus aile kayıt tablolarından davacı şirket ortak yöneticileri .... ve ... ile dava konusu taşınmazları satan .....in mirasçıları. .... arasında herhangi bir akrabalık bağının bulunmadığının anlaşıldığı, yapılan inceleme ve belgelere göre davacı şirketin dava konusu taşınmazları satın alırken tapuya güven ilkesi gereğince taşınmazları iyi niyetle satın aldığı, taşınmazlar üzerinde taşınmazların satılmasını önleyici veya davacı şirketin kötüniyetini ortaya koyacak herhangi bir beyan, şerh, tedbir, delil ve emare bulunmadığından davacı şirketin iyi niyetli olduğu kanaatine varıldığı, bozma gerekçesine göre bozma kararından önce yapılan işlemler ve alınan bilirkişi raporlarının hüküm kurmaya yeterli olduğu ve önceki gerekçelerle davanın kabulüne 520.074.000,00TL tazminat alacağının 11.10.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiz ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı:
11. İstanbul Anadolu 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
12. Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesince 15.02.2018 tarihli ve 2017/10314 E., 2018/1029 K. sayılı kararı ile; “…İncelenen dosya kapsamına toplanan delillere göre mahkemenin değerlendirmesi yerinde değildir.
…
Dairenin bozma kararında iptal edilen 232, 233, 234 sayılı parsellerin yolsuz tescil sonucu oluştuğunun kabul edildiği, davacının taşınmazı alırken yolsuz tescili bilip bilmediği, taşınmazı edinirken iyi niyetli hareket edilip edilmediği, taşınmazın satın alan ile satanlar arasında bir ilişki olup olmadığı bu edinimin muvazaya dayalı bulunup bulunmadığının tam olarak belirlenmesi gereğine değinilmiş olmakla taşınmazların tapusunun yolsuz tescil sonucu oluştuğu bu nedenle tapuların iptal edildiği tapuların iptaline ilişkin Pendik 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/117 E. - 2011/86 K. sayılı kararı ve bu kararın temyizi sonucu Dairemizin 2011/8590 E. - 11344 sayılı kararlarında da benimsendiği gibi Ballıca köyü 232, 233,234 sayılı parsellerin yolsuz tescil sonucu özel orman olarak tescil edildiği ancak Devlet ormanı olduğu kabul edilerek yolsuz tescil sonucu tapuların oluştuğu hükmen kesinleşmekle bu konuda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Uyuşmazlık bu yolsuz tescilin davacı ...Ş. tarafından bilinip bilinmediği bozma sonucuna göre davacının iyi niyetli olup olmadığı noktasında toplanmakta olup bu hususun açıklığa kavuşturulması gerekir. Çünkü yolsuz tescili bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişinin bu hâlde iyi niyetli olamayacağı yasa gereğidir.
Pendik Tapu Sicil Müdürlüğünün 12.11.1990 günlü tapu sicil muhafızlıklarında düzenlenen resmî senet evrakının incelenmesinde; Tarım Orman ve Köy İşleri Bakanlığının 25/09/1989 gün ve 5342 sayılı yazıları doğrultusunda 59 nolu Orman Kadastro Komisyonu mahkeme kararı uygulama tutanağına göre 6/11/1932 tarih 13, 14, 15, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27 28, 29, 30, 31 nolu toplam 18 parça tapunun ... adına kayıtlı olduğu bu tapuların uygulanması ile 18 parça tapunun 59 nolu Orman Kadastro Komisyonunca 10 parça taşınmaz ve özel orman niteliği ile 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240 ve 241 parsel numarası verilerek tescillerinin yapıldığı tapu maliki ...'in 13/11/1953 tarihinde ölümü ile taşınmazların mirasçıları adına intikallerinin yapılmasından sonra mirasçıların verdikleri vekaletnameler doğrultusunda aynı günlü işlemle 232, 233 ve 234 sayılı parsellerin tamamının ... Emlak Ormancılık Tic. A.Ş.'ye 235-237 sayılı parselin ....kızı .....'e satışlarının yapıldığı 12/11/1990 gün 7990 numaralı tapudaki bu işlemin altının tapu sicil müdürü ve müdür yardımcıları yanında.... ve .... tarafından imzalandığı muris ... mirasçılarından bir kısmınca tapudaki bu işlem yapılmadan önce Kadıköy 7. Noterliğinin (22/09/1988 - 6/11/1999 - 18/10/1990) tarihli vekaletnamelerle.....e vekalet verdikleri bu vekaletnameler esas alınarak muris .....'in mirasçılarının temsilcisi olarak) tapudaki işlemlerin yapıldığı anlaşılmaktadır.
Tapuda yapılan bu işlemlerin yolsuz tescile dayalı olduğu kabul edilerek 232, 233, 234 sayılı parsellerin tapularının iptal edildiği, davacıların ise iptal edilen bu tapulara dayalı olarak eldeki tazminat davasını açtıkları anlaşılmakla bu yolsuz tescili davacıların bilip bilmedikleri ve iyi niyetli olup olmadıkları önem arz etmektedir. Dava konusu 232, 233, 234 sayılı parselleri tapudaki işlemle Hulisi ... ve diğerlerinin vekaletleri doğrultusunda satışı yapılan ... Emlak Ormancılık ve Tic. A.Ş.'nin 16 Nisan 1990 tarihli ticaret sicil gazetesinde yapılan ilan ile kuruluşunun yapıldığı ....'in kurucu ortakları oldukları, 5 Aralık 1990 tarihli ticaret sicil gazetesinde de eski adı ... Emlak Tic. A.Ş. olan şirketin ünvan değişikliği yapılarak ...adını aldığı, yönetim kurulu başkanının .... yönetim kurulu üyelerinin ... ve .... oldukları, 08.11.1991 tarihli tapudaki ünvan değişikliği işlemiyle 232, 233, 234 sayılı parsellerin malikinin ... Emlak Ormancılık A.Ş.'den Royal İstanbul Turizm A.Ş.'ye intikalinin yapıldığı, nüfus kayıtlarına göre alıcı şirket ortakları ....'in, ....'in babası, ...'in de....'in eşi olduğu yapılan tüm işlemlerin bilgileri dahilinde bulunduğu görülmektedir.
Davacı her ne kadar tapuya güven ilkesine dayalı ve iyi niyetli 3. kişi iddiasına dayanmakta ise de yukarıda tespit edilen duruma göre davacı şirket ortakları .... ve ...'in hem kök tapu kaydı malikleri ...'in mirasçılarının vekilleri ve hem de davacı şirketin ortaklarıdır.
TMK'nın 1023 ve 1024. maddelerinde sözü edilen iyi niyet kuralının tapu kaydı oluşturulduktan sonra tapuya güven ilkesi gereği herkese açık olan tapu kaydının incelenebilmesi hâlinde mümkündür.
Somut olayda; henüz tapu kaydı oluşmadan aynı günlü işlemle tapuda hem intikaller sağlanmış ve hem de satış işlemleri gerçekleştirilmiştir. İntikalleri sağlayan murisin mirasçıları vekilleri .... ve ... aynı zamanda davacı şirketin de yönetim kurulu ve ortaklarıdır, bu nedenle yolsuz tescilin bilinmemesinin mümkün olmadığı gibi bu yolsuz tescile dayalı olarak iyi niyetli olma iddiası da dinlenemez.
Davaya konu taşınmazların bulunduğu Ballıca köyünde ilk orman kadastrosu 3116 sayılı Kanun hükümlerine göre 1942 yılında yapılmış daha sonra 1976 yılında 6831 sayılı Kanunun 1744 sayılı Kanun ile değişik hükümleri, 1981 yılında yapılan 2896 sayılı Kanunun uygulanması ve 14.11.1990 tarihinde ilan edilen 3302 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılan 6831 sayılı Kanunun 2/B maddesi uygulaması vardır.
1942 yılında yapılan ilk orman kadastrosu üzerine tapu maliki.....'in Orman Yönetimi aleyhine açtığı orman kadastrosuna itiraz davasında Kadıköy Asliye Hukuk Mahkemesinin 1943/251 - 1944/800 E.K. sayılı kararı ile Kasım 1932 tarih 13 ila 32 nolu tapu kayıtlarına dayalı olarak 46 hektar (460.000 m2)'lik alanın orman sınırı dışına çıkarıldığı bu kararın Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 05.02.1945 gün 1945/400 - 629 E.K. Sayılı kararı ile onanarak kesinleştiği, kesinleşen bu kararın krokisinin bulunamadığı daha sonra 13.07.1945 tarihli 4785 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesi ile bu yasanın yürürlüğe girdiği tarihte mevcut olan bütün ormanların tamamının Devletleştirildiği, Devletleştirilen Özel Ormanların sahiplerine iade edilmesi için 31.03.1950 tarihinde yürürlüğe giren 5658 sayılı Kanun uyarınca tapu maliki .....'in 28/07/1950 tarihli dilekçesiyle yapılan iade isteminin; dava konusu yerin sınırlarının ormanla çevrili olması nedeniyle İADE şartları olmadığından reddedildiği bu red işlemine karşı herhangi bir dava açılmadığından 09.12.1950 tarihinde kesinleştiği, dava konusu edilen taşınmazların bu nedenle 1945 yılında Devletleştirilen Ballıca Devlet Ormanı sınırları içinde kaldığı anlaşılmaktadır.
Öte yandan dava konusu taşınmazların bulunduğu Ballıca köyünde 1962 yılında yapılan tapulama çalışmalarında .....'in pay sahibi olduğu Kasım 1932 tarih 13 ila 32 numaralı tapu kayıtları uygulanmaya çalışılmış ancak uygulanamayan kayıtlar listesine alınmıştır. Bu tapulama sırasında Ballıca köyünde 1 ila 223 sayılı parseller ile ilgili toplam 1.628.225 m2 yüzölçümlü tapulama tutanakları düzenlenmiş parsellerin zilyetlik koşulları oluşmadığından Hazine adına tespitleri yapılmıştır. Tapu maliki A. Ziyaettin Diler mirasçılarının tapulama komisyonuna Kasım 1932 tarih 13 ila 32 numaralı tapu kayıtlarına dayalı olarak yaptıkları itirazlar reddedilmiş buna karşı tapu maliklerinin bu parsellere karşı kadastro mahkemesinde dava açtıkları anlaşılmıştır.
Davaya konu parsellerin de içinde bulunduğu taşınmazların dayanağını oluşturan Kasım 1932 tarih 13 ila 32 numaralı tapuların toplam yüzölçümü 968.738 m2 muris ...'in payının 453.996 m2 olduğu kalan payın ise kime ait olduğunun bilinemediği bu tapulara dayalı olarak 59 numaralı Orman Kadastro Komisyonunca yapılan işlemler sonucunda oluşturulan 10 adet (232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240, 241) özel orman parselinin toplam yüzölçümünün ise 8.440.355 m2 olarak tapu kaydından çok fazla yüzölçümü ile tespit edildiği bu tespitlerde tazminata konu 232 sayılı parselin 130 hektar 6000 m2 yüzölçümü ve Burçaklara Özel ormanı, 233 parselin 7 hektar 7318 m2 yüzölçümü ve Poyraz Eğrek Özel Ormanı, 234 parselin ise 92 hektar 8082 m2 yüzölçümü ve Ballıca Bayırı Özel Ormanı olarak belirlendiği bu üç parselin toplam yüzölçümünün 2.311.400 m2'ye tekabül ettiği bu parsellerin de içinde bulunduğu Bağlıca Devlet Ormanının toplam yüzölçümünün ise 26.135.000 m2 olduğu anlaşılmaktadır.
Davaya konu 232, 233, 234, parsellerin tesciline dayanak gösterilen 59 nolu Orman Kadastro Komisyonu, Tarım Orman ve Köy İşleri Bakanlığının 13/2/1987 tarih 6 sayılı olurları ile Orman Genel Müdürlüğünün 15/03/1989 sayılı iş emirleri ile Ballıca köyü sınırları içinde bulunan ormanlarda 6831 sayılı Kanunun 3302 ve 3373 sayılı kanunlarla değişik 2/B madde uygulaması çalışmaları yapmak üzere görevlendirilmiş, 59 nolu Orman Kadastro Komisyonu da 7/6/1989 tarihli işe başlama tutanağı ile çalışmalarına başlayıp 14/06/1989 tarihli işi bitirme tutanağı düzenlenmesi ile çalışmalara son verilmiş ve bu tutanak başkan..., ormancı üye ..... ziraatçi üye ... Sevdin, ziraat odası temsilcisi ..., köy temsilcisi ... ve bilirkişi ... tarafından imzalanarak işlem bitirildikten sonra İstanbul Orman Bölge Müdürlüğünün 23 Haziran 1989 gün 9396 sayılı 59 nolu Orman Kadastro Komisyonu Başkanlığına gönderilen yazı ile ... mirasçıları vekili Av. ....'nın başvurusu üzerine 20 adet tapuya dayalı olarak açılan dava sonucu Kadıköy Asliye Hukuk Mahkemesinin 1943/251 E. - 1944/800 K. sayılı kararının uygulanması ve sonuçtan bilgi verilmesinin istenilmesi üzerine bu kez 59 numaralı Orman Kadastro Komisyonu mahkeme kararı uygulama tutanağı başlığı altında çalışma yaparak 18 parça tapu ve mahkeme kararının uygulanması yapılarak toplam 10 parça özel orman parseli belirlediği bu çalışmanın 31/07/1989 tarihinde bitirildiği ve altının 59 nolu Orman Kadastrosu Komisyonu başkanı..., ormancı üye...ve ziraatçi üye ... Sevdin tarafından imzalandığı diğer komisyon üyelerinin isim ve imzalarının mevcut olmadığı anlaşılmıştır.
59 nolu Orman Kadastro Komisyonunun çalışmalarının sonucu 14/11/1990 tarihinde Balıca köyünde askı ilanına çıkarılmış bu ilan tutanağında mahkeme kararının uygulama tutanağına ilişkin herhangi bir bilginin bulunmadığı görülmektedir. Bu ilana göre 6 ay içinde kadastro mahkemelerinde dava açılabileceği tapulu yerlerde ise 10 yıl içinde dava açma hakkının bulunduğu açıklanmıştır.
Anlaşıldığı üzere 6831 sayılı kanunun 2/B maddesi uygulaması yapmak üzere ise başlayan 59 nolu orman kadastro komisyonu işi bitirdikten sonra mahkeme kararını uygulama tutanağı adı altında ayrı bir çalışma yaparak davaya konu 232, 233, 234 sayılı parselinde içinde bulunduğu özel orman parselleri oluşturmuş ancak bu çalışmanın altı 6831 sayılı kanununun 7. maddesi gereğince bir başkan ve dört üyeden oluşması gerektiği anlaşılan Kanuna aykırı olarak sadece üç kişi tarafından imzalanmıştır.
59 nolu Orman Kadastro Komisyonunca 10 parça yerin özel orman olduğu belirlenip tutanağı düzenlenerek askı ilanına dahi çıkarılmadan 12/11/1990 tarihinde tapuya tescilleri sağlanmış tescil nedeni olarak ise orman kadastro komisyonu gösterilmiştir. 14/11/1990 tarihinde askı ilanına çıkarılan 59 nolu Orman Kadastro Komisyonu işleminin bu tarihten önce 12/11/1990 tarihinde tapu sicilinde tescil nedeni gösterilmiş olması hayatın olağan akış ve gerçeklerine aykırı düşmektedir.
Mevcut yasalarımıza göre tapu sicillerinin nasıl oluşturulacağı bellidir. Genel arazi kadastrosunun kesinleşmesi hâlinde tescil nedeni "kadastro" olduğu yazılarak ya da dava sonucu kesinleşenler için "hükmen" yazılarak tapu sicil kaydı oluşturulur. 6831 sayılı Kanun gereğince yapılan orman kadastro işlemlerine karşı gerçek ya da tüzel kişilerin açtıkları orman kadastrosuna itiraz davalarında davanın kabul edilmesi hâlinde tescil kararı verilmeyip orman sınırı dışına çıkarılmasına karar verildiği, ayrıca tescil hükmü kurulmadığı bununda yasa hükmü olduğu, yasada sayılan tescil hâlleri dışında tapu kütüğüne başka bir tescil dayanağının bulunmadığı buna göre tescil sebebi olarak orman kadastro komisyonu gösterilemeyeceği hususu da açıktır.
Kaldı ki, dava konusu parsellere uygulanan Kasım 1932 tarih 13 ila 32 numaralı tapu kayıtlarının tarla ve ağıl yeri nitelikli olduğu Kartal ilçesi, Kurtdoğmuş köyüne ait bulunduğu değişebilen sınırlara sahip olduğu eskiden beri orman niteliğinde olan dava konusu taşınmazlara cins, mevkii ve köy olarak uymadığı da anlaşılmaktadır.
Birçok aşamadan geçen dosya kapsamına göre;
Eldeki dava TMK'nın 1007. maddesine dayalı olarak 21/11/2013 tarihinde açılan Hazinenin kusursuz sorumluluğundan kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.
Tazminata konu 232, 233, 234 parsel sayılı özel orman niteliğindeki taşınmazların tapu kayıtları 1990 yılında 59 nolu Orman Kadastro Komisyonu işlemi gereğince tapuya tescil edilen ancak Hazine tarafından 08/11/2000 tarihinde açılan tapu iptali davası sonucu özel orman tapularının iptali ile Devlet ormanı niteliği ile Hazine adına tescile ilişkin verilen kararın gerekçesinin yolsuz tescile dayandığı bu kararın Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 10/11/2011 gün ve 2011/8590 E. - 11344 K. sayılı kararı ile onanarak kesinleşmesinden sonra eldeki tazminat davasının açıldığı, bu hâli ile taşınmazın yolsuz tescil sonucu oluştuğundan kuşku bulunmadığı mahkemece daha önce davanın kabulüne ilişkin verilen kararın temyiz sonucu Dairenin 21/06/2016 gün ve 2016/1425 E-730 K sayılı kararı ile bozulduğu bozma kararında "taşınmazların yolsuz tescil sonucu oluştuğu bu nedenle taşınmazları tapuya tescil edildiği gün satın alan ve tazminat talebinde bulunan davacının taşınmazları yolsuz olarak tescil edildiğini bilip bilmediği yada bilmesi gerekip gerekmediği, taşınmazı edinirken iyiniyetle hareket edip etmediği, taşınmazı satın alan şirket ile kayıt malikleri arasında bir ilişki bulunup bulunmadığı, bu edinimin muvazalı olup olmadığı" hususlarının araştırılmasının gerekli olduğuna değinilmiş olmakla yukarıda teferruatlı olarak açıklandığı üzere 232, 233, 234 parsel sayılı taşınmazların yolsuz tescil sonucu oluştuğu konusunda kuşku bulunmadığı, bu hâlde tapuya güven esasına dayalı olarak taşınmazın iyi niyetle satın alınıp alınmadığı hususunun değerlendirilmesinde ise; tapuya iyi niyetle güvenerek satın aldığını iddia eden kişinin bu iyi niyetinin korunabilmesi için yolsuz olarak tescil edilen bir ayni hakkın satın alan tarafından bilinmemesi gerekir. Başka bir deyişle TMK'nın 1024. maddesine göre "Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise, bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz" kaldi ki TMK 705,1021, 1022, 1023. maddeleri de göz önünde bulundurulduğunda taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasının tescil ile olacağı, bir hakkın tapuya tescil edilmedikçe ayni hak niteliğini kazanamayacağı, mülkiyetin nakline ilişkin işlemlerin tapu oluşuncaya kadar "tasarruf" aşamasında kalacağı, somut olayda da henüz tapu oluşmadan aynı gün aynı işlemle orman kadastro komisyonu kararına göre tapuya tescil işlemi yapılarak, aynı gün aynı işlemde intikal ve satış işlemlerinin de gerçekleştirildiği, tapu kaydı maliki ...'in mirasçılarının verdikleri vekaletnamelere dayalı olarak vekaleten... tarafından intikal işlemlerinin yapıldığı, vekaletname tarihleri gözönünde bulundurulduğunda tescil işleminden çok daha öncelerine isabet ettiği, taşınmazların tapuya tescilinden sonra aynı gün "... Emlak Ormancılık ve Ticaret A.Ş."ye satışının yapıldığı bir süre sonra da taşınmazların Ticaret Sicilinde yapılan ünvan değişikliği soncu "... Emlak Ormancılık ve Ticaret A.Ş"nin "Royal İstanbul Turizm A.Ş" adını alması nedeniyle tapu kayıtlarının "Royal İstanbul Turizm A.Ş." adına geçtiği bu her iki şirketinde yönetim kurulu ve ortaklarının ... vd. olduğu anlaşılmakla taşınmazı devralan davacı şirketin yolsuz tescili bildiği ve bilebilecek durumda olduğu, kaldı ki 3.kişilerin iyiniyet iddiasının ancak sicil oluştuktan sonra ileri sürülebileceği bu hâli ile iyiniyet olgusunun gerçekleşmediği ve dinlenemeyeceği anlaşılmakla TMK'nın 1007. maddesine dayalı olarak açılan davanın reddine karar verilmesi gerektiği…” gerekçeleriyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.
Direnme Kararı:
13. İstanbul Anadolu 19. Asliye Hukuk Mahkemesinin 14.05.2019 tarihli ve 2019/1 E., 2019/208 K. sayılı kararı ile; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Turgut ve diğerleri-Türkiye ve Köktepe-Türkiye davalarında, başvuranlara uygulanan mülkiyetten yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak gösterilen tabiatın ve ormanların korunması amacının, 1 Nolu Ek Protokol'ün 1. maddesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğine dikkat çekmekle birlikte, mülkiyetten yoksun bırakma hâlinde, ihtilaf konusu tedbirin arzu edilen dengeye riayet edip etmediğinin ve bilhassa da başvuranlara orantısız bir yük yükleyip yüklemediğinin belirlenmesi için, iç hukukta öngörülen telafi yöntemlerinin dikkate alınması gerektiği hatırlatılarak, mülkün değerine karşılık gelen meblağ ödenmeden, mülkten mahrum bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil edeceğinin ifade edildiği (Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 08.05.2012 tarihli ve 2012/5252-6742 sayılı kararı), davacının, tapu sicilinin aleniyetine güvenerek tapu kayıt malikinden resmî senetle bedelini ödeyerek satın almış olduğu taşınmazların, daha sonra Maliye Hazinesinin açmış olduğu tapu iptali ve tescil davası ile geri alındığı, davacının 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesinden kaynaklı zararının giderilmesi istemi ile açmış olduğu davanın yerinde olduğu, her ne kadar Yargıtay bozma ilamında davacının iyi niyetli olmadığı kötü niyetli olduğu hususu belirtilerek davanın reddi gerektiği değerlendirilmiş ise de, gerek satış tarihinde taşınmazın kaydında kısıtlayıcı herhangi bir şerhin ve beyanın olmaması gerekse de Ticaret Sicil Müdürlüğü yazı cevabı kapsamında herhangi bir organik bağlantının tespit edilememiş olması, tapu siciline güven ilkesi, iyi niyetin asıl olması, davacının dava konusu taşınmazların yolsuz tescil edildiğini bildiği, bilmesi gerektiği, iyi niyetli hareket etmediği ve ediminin muvazaalı olduğuna dair maddi bir vaka olmadığı gibi herhangi ceza yargılamasının da bulunmadığı, tapu kaydındaki tescilin yolsuz olduğunu davacının bildiği hususunun ispat edilemediği gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
14. Direnme kararı süresi içinde davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
15. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Tapu Müdürlüğünce düzenlenen 12.11.1990 tarihli ve 7990 yevmiye numaralı resmî senet ile orman kadastrosu suretiyle özel orman vasfıyla kayıt maliki adına tescil edilerek mirasçıları adına intikallerinin yapılmasından sonra yine aynı tarih ve yevmiye numaralı resmî senetle davacı tarafından satın alınan taşınmazların sonradan orman olduğu belirtilerek tapu kayıtlarının iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemiyle açılan eldeki davada, davacının taşınmazları satın aldığı tarihte tescilin yolsuz olduğunu bilebilecek durumda bulunup bulunmadığı; buna göre davacının 4721 sayılı TMK'nın 1023. maddesi kapsamında iyiniyetli olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği; burada varılacak sonuca göre davacının tazminata hak kazanıp kazanmayacağı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
16. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar vardır.
17. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın, “Mülkiyet hakkı” başlıklı 35. maddesi:
"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz." şeklindedir.
18. 4721 sayılı TMK'nın “Mülkiyet hakkının içeriği” başlıklı 683. maddesi:
"Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.
Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir." şeklinde düzenlenmiştir.
19. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) eki Birinci Protokolün "Mülkiyetin korunması" başlıklı 1. maddesi:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” şeklindedir.
20. Mülkiyet hakkı gerek Anayasa ve kanunlarla iç hukuk yönünden, gerekse AİHS ve ek protokolleri ile uluslararası hukuk yönünden kabul edilmiş temel haklardandır. Kişiye bir eşya üzerinde en geniş yetkileri sağlayan aynî hak, mülkiyet hakkıdır. Aynî haklar, eşya üzerinde doğrudan hakimiyet sağlayan ve bu nedenle herkese karşı ileri sürülebilen mutlak haklardır. Bu nedenle bir eşyanın maliki, hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içinde o eşya üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahip kılınmıştır TMK m. 683/1).
21. Bunların yanında mülkiyet hakkı, kamu yararının bulunduğu hâllerde sınırlandırılabilir ya da tamamen kaldırılabilir. Ancak bu sınırlandırma ya da kaldırma gerçekleştirilirken Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası ile iç hukukun üstünde sayılan AİHS hükümleri gereğince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından oluşturulan 30.05.2006 tarihli ve 1262/02 sayılı kararda ifade edildiği üzere “...bir kişiyi mülkünden yoksun bırakan bir önlemin…” “...kamu yararına meşru bir amaç gütmesi gerektiği...” bu önlem alınırken “başvurulan yollar ve gerçekleştirilmesi amaçlanan hedef arasında makul bir denge olması gerektiği...” kişinin “...kişisel ve haddinden fazla yük taşımak zorunda kalması hâlinde gerekli dengenin kurulamayacağı…” açıktır. Bir başka ifadeyle kamu yararı ile mülkiyet hakkından kısmen veya tamamen yoksun bırakılan kişinin menfaati arasında makul, kabul edilebilir, hak ve adalet dengesini sağlayacak bir oranın kurulması asıldır.
22. Kural olarak taşınmazlar üzerindeki ayni haklar tescille kazanılır (TMK m. 705/1). Tescil ise tapu kütüğünde ayni hakka ilişkin kaydı ifade eden teknik bir terimdir. Tapu sicilinin taşınmazlar üzerindeki ayni hakları gösterebilmesi için öncelikle taşınmazın tapu siciline kaydı gerekmektedir. Çünkü TMK'nın 1000/1. maddesinde, her taşınmaza kütükte bir sayfa açılacağı belirtilerek, tapu sicilinin oluşturulmasında "ayni sistem" adı verilen sistem kabul edilmiştir. Bu sistemin kadastrosu yapılmamış yerlerde uygulama imkânı bulunmadığından ülke topraklarının kadastrosunun yapılması, tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların çap kaydının oluşturularak tapulanması çok önemlidir.
23. Ancak bir ayni hakkın tescille kazanılabilmesi, hakkın doğumu için gereken tüm kurucu unsurların geçerli olması şartına bağlıdır. Kurucu unsurlardaki eksiklik veya geçersizliğe rağmen yapılan tescil hükümlerini doğurmaz; yapılan tescile rağmen bir ayni hakkın kazanılması söz konusu olmaz.
24. Bununla birlikte hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları, satın aldıkları şeylerin ileride kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyi niyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir.
25. TMK'nın “II. İyiniyet” kenar başlıklı 3. maddesi;
“Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır. Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.” şeklindedir.
Şu duruma göre TMK'nın 3. maddesinde sözü edilen "iyi niyet"in; durumun gerektirdiği tüm özeni gösterdiği hâlde, bir hakkın kazanılmasına veya başka bir hukuki sonucun gerçekleşmesine ilişkin bir engelin varlığının farkında olmamak şeklinde tanımlanması mümkündür (Oğuzman, M.K. /Barlas,N.: Medeni Hukuk, Giriş, Kaynaklar, Temel Kavramlar, İstanbul, 2016, s. 251). Nitekim, 08.10.1991 tarihli ve 1990/4 E., 1993/3 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında da “iyi niyet, hakkın doğumuna engel olacak bir hususun hak iktisap edilirken kusursuz olarak bilinmemesi (…)” olarak tanımlanmıştır.
26. Devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan öteki unsur da topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyi niyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Devletin, iyi niyetli vatandaşın mülkiyet hakkını korunması önemli bir güvencedir.
27. Bu kapsamda kanun koyucu tarafından, 4721 sayılı TMK'nın 3. maddesinin genel hükmü yanında, menkul mallarda 988 ve 989; tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. 4721 sayılı TMK’nın “İyiniyetli üçüncü kişilere karşı” başlıklı 1023. maddesi;
“Tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur.” şeklinde düzenlenmiştir.
28. Anılan bu maddeye göre, tapu sicilinde ismi geçen kişinin gerçek hak sahibi olduğuna inanan veya kendinden beklenen tüm özeni göstermesine rağmen gerçek malik olmadığını, tapu sicilinde yolsuzluk bulunduğunu bilmesi imkânsız olan kişinin iktisabı korunur.
29. Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyi niyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır.
30. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse; diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hâllerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyi niyetli gözükeni değil, gerçekten iyi niyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
31. Öte yandan aynı Kanun'un “İyiniyetli olmayan üçüncü kişilere karşı” başlıklı 1024. maddesi ise;
“Bir aynî hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise, bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz.
Bağlayıcı olmayan bir hukukî işleme dayanan veya hukukî sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur.
Böyle bir tescil yüzünden aynî hakkı zedelenen kimse, tescilin yolsuz olduğunu iyiniyetli olmayan üçüncü kişilere karşı doğrudan doğruya ileri sürebilir.” hükmünü içermektedir. Bu madde ile de iyi niyetli olmayan kimsenin iktisabının korunmayacağına vurgu yapılmıştır. TMK’nın 1023. maddesi iyi niyetle mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korurken; aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğinde bulunan 1024. madde ile iyi niyetli olmayan üçüncü şahısların kazanımını hükümsüz saymıştır.
32. TMK'nın 1023. maddesinin uygulanabilmesi için bazı şartların varlığı gereklidir. İlk olarak; tapu sicilindeki kayda iyiniyetle güvenin korunması ancak üçüncü kişiler için mümkündür. TMK’nın 1024. maddesinden açıkça anlaşılacağı üzere, yolsuz tescile taraf olan kişiler, bu prensipten istifade edemezler. Bu bağlamda, yolsuz tescile taraf olanlar ve/veya onların mirasçıları üçüncü kişi sayılmazlar. O hâlde, adına haksız tescil edilmiş olan kişi bizzat MK’nın 1023. maddelerinden faydalanmaz. Zira tescil, hukuki noksanı düzeltmez; fakat bu hukuki noksanı bilmeyen üçüncü kişi lehine, tasarruf salahiyeti temin eder (Kılıç, H.: Son Değişikliklerle Gayrimenkul Davaları, 4. Baskı, 4. Cilt, Ankara 2007, s. 4420).
33. Diğer bir şart, üçüncü kişinin sicildeki yolsuz tescile dayanmış olması gerektiğidir. Ayni haklar tescille doğmakta beraber, tescilin bir hüküm ve sonuç meydana getirmesi için geçerli bir hukuki sebebe dayanması gerekir. Çünkü, hukuk sistemimizde tapu kayıtlarının oluşumunda "illilik" diğer bir anlatımla "sebebe bağlılık" prensibi esas alındığından bu prensip uyarınca tescilin geçerli ve haklı bir sebebe dayanması zorunluluğu bulunmaktadır. Bu husus TMK'nın 1024. maddesinin 2. fıkrasında "Bağlayıcı olmayan bir hukuki işleme dayanan veya hukuki sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur" şeklinde açıklanmıştır. Yasa maddesindeki bu tanımdan da anlaşılacağı üzere gerçek hak durumuna uymayan tescil, yolsuz tescildir.
34. Belirtilmelidir ki yolsuz tescil bir üst kavramdır. Tescile dayanak teşkil eden işlemin geçersiz olması, tescil talebinde bulunan kişinin fiil ehliyetine veya tasarruf yetkisine sahip bulunmamasından doğabileceği gibi mülkiyeti devir borcu doğuran sözleşmenin kanunda belirtilen şekle uygun yapılmamasından ya da tapu ve kadastro memurlarının kasıtlı davranışları veya hataya düşmeleri gibi çeşitli sebeplerden kaynaklanabilir. Tescilin yolsuz olması hâlinde, tescil işlemi gerçek hak sahipliğini ve hakkın kapsamını göstermez. Bu tür bir tescil yolsuzluğu nedeniyle sonuç doğurmaz, diğer bir anlatımla geçerli bir sebebe dayanmayan tescil veya terkin işlemi taşınmaz üzerindeki ayni hakkın durumunu etkilemez ve böyle bir durumda sicil gerçek hak durumunu yansıtmayıp, sadece şekli bir değer taşır ve tapu sicilinin kendisinden beklenen fonksiyonu yerine getirmesi imkânı ortadan kalkar. Bunun istisnası, iyi niyet sahibi üçüncü kişiler yönünden, TMK’nın 1023 maddesi ile konulmuş kurala bağlanan durumdur.
35. TMK'nın 1023. maddesinin uygulama alanı bulabilmesi için açıklanması gereken bir diğer şart üçüncü kişinin iyi niyetli olmasıdır. TMK’nın 1023. maddesinde sözü edilen iyi niyet, aynı Kanun'un 3. maddesinde deyimini bulan sübjektif iyi niyettir. Üçüncü kişi yolsuz kayda dayanarak ayni hak iktisap ederken, tescilin yolsuzluğunu bilmemeli ve bilebilecek durumda olmamalıdır (Kılıç: s. 4416).
36. Bahse konu olan subjektif iyiniyet ile, kütükteki bir işlemin geçerli olduğuna inanılmış olması yeterlidir. Tescilin geçerlilik şartlarının mevcut olup olmadığını araştırmak zorunda değildir. Aynı surette, o tescilin dayandığı iktisap sebebinin, mevcut veya muteber olduğunu da araştırmak durumunda değildir. Sadece, tapu kütüğüne itimat etmiş olması, iyiniyetli sayılması için yeterlidir. Bu sebeple, diğer yardımcı defterlere bakma yükümlülüğü yoktur. Yevmiye defteri veya müsbit evrak (ispatlayıcı belge) dosyası veya plânlar, tescil ile tezat (aykırılık) hâlinde bulunsa bile, o tescildeki muhteva ile aynî hakkı iktisap etmiş olan, tapu kütüğünü tamamlayan belgelere bakma mecburiyeti bulunmadığından, tapu kütüğünde son kaydın dayanaklarını incelememiş olmak, gayrimenkul edinenin gerekli özeni göstermiş olmadığı anlamına gelmez. Bunun tek istisnası, aynî hakkın muhtevası, kapsamı hakkında, tescilin, müsbit evrak (ispatlayıcı belge) dosyasına veya plânlarına atıf yapılması hâlidir. Bu taktirde, iyi niyet iddiasında bulunabilmesi için, o sicilleri de incelemiş olması gerekir (Kılıç: s. 4418-4419).
37. Tapulu taşınmazların el değiştirilmesi sırasında TMK’nın 1023. ve 1024. maddelerin önemine yukarıda vurgu yapıldıktan sonra üzerinde durulması gereken bir başka husus ise Devletin, tuttuğu tapu kayıtlarının eksik ya da hatalı olması nedeniyle sorumluluğu ve bu sorumluluğun hukuktaki niteliğidir.
38. Tapu sicilinin tutulmasından devletin sorumluluğu 4721 sayılı TMK'nın "III. Tapu idareleri 2. Sorumluluk" başlığı altında 1007. maddede düzenlenmiştir. 4721 sayılı TMK'nın 1007. maddesi "Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur.
Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder.
Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür. " hükmünü taşımaktadır.
39. Taşınmazlar üzerindeki ayni hakkın herkese karşı ileri sürülebilmesi, taşınmaz üzerinde hak iktisap edecek kişilerin hakkın sahibi ve taşınmazın hukuki durumu hakkında bilgi sahibi olması ihtiyacı, taşınmaz üzerindeki ayni haklar bakımından devletin sorumluluğunda tutulan tapu siciliyle sağlanmıştır. Nitekim Tapu Sicil Tüzüğü'nün 4. maddesinde tapu sicilinin, taşınmaz mal ile üzerindeki hakların durumlarını göstermek üzere devletin sorumluluğu altında tescil ve açıklık ilkelerine göre tutulan sicil olduğu belirtilmiştir.
40. Tapu sicili kayıtlarının gerçek hak ve hukuki duruma uygun tutulması gerekir. İşte devletin denetimi ve gözetimi adına tutulan tapu sicilindeki kayıtlarının doğruluğuna güvenen kişilerin bu yüzden uğradığı zararların tazmini, tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan devletin sorumluluğuyla sağlanır.
41. Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek hiçbir karşılık ödemeksizin iptalinin istenmesi, zamanında geçerli bir şekilde ve kayda dayalı olarak oluşturulan mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi kamu vicdanını yaralaması yanında hukuk devleti ilkesini de zedeleyen bir tutum oluşturacaktır.
42. Sorumluluk hukukunun tarihsel gelişim süreci içerisinde, kusur sorumluluğundan kusursuz sorumluluğa uzayan bir yol izlenir. Kusur sorumluluğunda bir zararı başkasına tazmin ettirmek, ancak zarar onun kusurlu bir fiilinden doğmuş ise mümkündür (Tandoğan, H.: Türk Mes’uliyet Hukuku, Ankara 1967, s:89). Kusur sorumluluğunda, “kusur” sorumluluğun öğesidir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 22. Baskı, Ankara 2017, s. 594).
43. Diğer bir anlatımla tazminat yükümlülüğünü kusura dayandırmak, önceleri adalete uygun ve yeterli görülmekte iken, zarar olasılıklarını çoğaltan büyük sanayinin gelişmesi, üretim ve taşıt araçlarının makineleşmesi, yeni enerji kaynaklarının bulunması halkın büyük şehirlerde yoğunlaşması ile modern hayatta zarar olasılıklarının çoğalması, böylece teknik ilerleme ve ona bağlı tehlikelerin artması ile birlikte zarar görenlere etkili bir koruma sağlamaya elverişsiz ve dolayısıyla adaleti sağlama bakımından da yetersiz kalmaya başlamıştır.
44. Böylece sanayileşme ile birlikte doğan tehlikeler hukuk alanında da etkisini doğurmuş ve bir kimsenin kusurlu olmasa dahi kendisinin verdiği zarar nedeniyle tazmin sorumluluğunu, kısacası kusursuz sorumluluğu getirmiştir (Tandoğan, H.: Kusura Dayanmayan Sözleşme Dışı Sorumluluk Hukuku, Ankara 1981, s. 1-4).
45. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu değişmesi ya da yitirilmesi ile bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır. Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden Devlet, gerçeğe aykırı ve dayanaksız kayıtlardan doğan zararları da ödemekle yükümlüdür.
46. Öğretide kusursuz sorumluluk hâlleri “olağan sebep sorumluluğu-tehlike sorumluluğu” gibi ikili ayırıma tabi tutulduğu gibi (Eren, s. 641 ve 693; Tandoğan, s. 22); “hakkaniyet sorumluluğu-nezaret ve ihtimam gösterme yükümünden doğan sorumluluk-tehlike sorumluğu” şeklinde üçlü ayırım yapanlar da vardır (Tekinay/Akman/Burcuoğlu/ Altop:Tekinay Borçlar Hukuku, Genel Hükümler, B.7, İstanbul 1993, s. 498).
47. Öte yandan, “objektif sorumluluk” üst başlığı altında kusursuz sorumluluk hâlleri olarak da düzenlemeler bulunmaktadır. Tehlike sorumluluğu, “terminolojide” “ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu”; “ağırlaştırılmış objektif sorumluluk” olarak yer alır (Koçhisarlıoğlu, C.: Objektif Sorumluluğun Genel Teorisi, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1984, s. 183). Diğer sorumluluk türlerinden farklı olarak kurtuluş beyyinesi (kanıtı) yasalarda bulunmamaktadır. Ancak, uygun illiyet bağını kesen sebepler sorumluyu sorumluluktan kurtarır.
48. Devletin tapu sicilini çok düzgün tutması ve taşınmazların durumunu tespit ve tescil bakımından gerekli düzenlemelerin yapılarak açık hâle getirilmesi konusuna büyük önem verilmiş, bu sicillerin devlet memurlarınca tutulmasından ileri gelecek bütün zararlardan dolayı vatandaşlara karşı fer’i değil, aynen İsviçre’de olduğu gibi asli bir sorumluluk yüklenmiştir (Velidedeoğlu, H.V./ Esmer, G.: Gayrimenkul Tasarrufları, İstanbul 1969, s. 512 vd; Akipek, J.: Eşya Hukuku, Ankara 1972, s. 303).
49. Devletin sorumluluğundan söz edebilmek için, tapu sicilinin tutulmasında sicil görevlisinin hukuka aykırı bir işleminin ve bununla zararlı sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekmekle birlikte, eylemin kusura dayanıp dayanmamasının bir önemi yoktur. Eş söyleyişle, Devletin sorumluluğu, kusursuz bir sorumluluktur. Diğer bir anlatımla Devletin “tapu sicilinin tutulmasından doğan sorumluluğuna” ilişkin olarak, kusursuz sorumluluk/ağırlaştırılmış sebep/ağırlaştırılmış objektif sorumluluk/ tehlike sorumluluğa ilişkin kurallar uygulanır.
50. Aynı hususlar Hukuk Genel Kurulu (HGK)nun 09.05.2007 tarihli ve 2007/4-212 E., 2007/261 K. sayılı, 06.06.2018 tarihli ve 2017/5-22 E., 2018/1168 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
51. Taşınmazda Devletin tapu sicilini tutması, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğindedir. Ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesi, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlıdır. İşte TMK’nın 1007. maddesinde kanun koyucu sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edinmiştir.
52. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir.
53. Görüldüğü üzere, tapu sicilinin tutulmasını üzerine alan Devlet, tapu siciline tanınan güvenden ötürü, hak durumuna aykırı kayıtlardan doğan tehlikeyi de üstlenmektedir. Tapu sicil müdür ya da memurunun kusuru olsun olmasın, tapu sicilinin tutulmasında kişilerin mameleki çıkarlarını koruyan hukuk kurallarına aykırı davranılmış olması yeterlidir. Kusurun varlığı ya da yokluğu Devletin sorumluluğu için önem taşımamakta, sadece Devletin memuruna rücu hâlinde iç ilişkide etkisi söz konusu olmaktadır.
54. İdare illiyet bağının kesildiğini ispat etmediği sürece sorumluluktan kurtulamaz. İlliyet bağının kesilebilmesi için zarar görenin ağır kusurunun bulunması veya üçüncü bir kişinin illiyet bağını kesebilecek nitelikte ağır kusurunun olması veya hakkında zarar doğuran sonucun meydana gelmesinde öngörülemeyen hâlin bulunması gerekir. Yine tapu görevlisine rücu edilebilmesi, tapu görevlisinin kusurunun varlığı hâlinde mümkündür.
55. Tapu sicilinin tutulmasında kişi çıkarlarının korunması bakımından uyulması gereken kurallar tapu mevzuatı ile sınırlı olmayıp, bu mevzuat dışındaki hukuk kurallarına ve hukukun genel ilkelerine de uyulması gerekmektedir. Tapu müdür ya da memurlarının ihlal ettikleri hukuk kuralları ister genel olsun ister salt sicilin tutulmasıyla ilgili olsun her iki hâlde de ortaya çıkan sonuç tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmuş olmasıdır (Sirmen, L.: Tapu Sicilinin Tutulmasından Doğan Zararlardan Devletin Sorumluluğu, Ankara 1976, s. 63 vd). Bu nedenle sicilin hukuka uygun tutulması kavramı tapu mevzuatına uygunlukla sınırlı bir kavram olmayıp, hukukun genel ilkelerine uygunluk da gerekmektedir. Bunun dışına çıkan her hukuka aykırı davranıştan Devletin sorumluluğu asıldır.
56. Yapılan açıklamalar ışığında somut olayın değerlendirilmesine gelince; çekişmeli 232, 233 ve 234 parsel sayılı taşınmazların da içinde bulunduğu 10 adet özel orman niteliğindeki taşınmazın 12.11.1990 tarihli ve 7990 yevmiye numaralı resmî senet ile; Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Alemdağ Devlet Orman İşletmesi Müdürlüğünün 25.09.1989 tarihli ve 5342 sayılı yazısı ile eki 59 nolu Orman Kadastro Komisyonunun 31.07.1989 tarihli mahkeme kararı uygulama tutanağı, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün 08.10.1990 tarihli ve 1002, 272/29-4111 sayılı emirleri, İstanbul Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğünün 24.10.1990 tarihli ve 4599 nolu yazıları ve eki evrakı müsbiteler ile Pendik Kartal Kadastro Müdürlüğünün 07.11.1990 tarihli ve 5098 nolu yazıları ve eki değişiklik beyannameleri gereğince 18 parça tapu zabıt kayıtlarının 10 parça gayrimenkul olarak maliki ... adına orman kadastrosu suretiyle ve değişik beyannamelerinde yazılı vasıflar altında özel orman olarak yine beyannamelerinde gösterilen parsel numaralı altında tescilinden sonra ...'in 13.11.1953 tarihinde ölümü ile mirasçılarına adlarına intikalen tescillerinden sonra bu kez 232 parselin 262.000.000TL, 233 parselin (başı okunamadı)..6.000.000TL, 234 parselin 190.000.000TL'ye ... Emlak Ormancılık ve Ticaret Anonim Şirketine satıldığı, çekişmeli 232, 233 ve 234 parsel sayılı taşınmazların 12.11.1990 tarihinde ... Emlak Ormancılık ve Ticaret Anonim Şirketi adına tescilinden sonra şirket ünvanının Royal İstanbul Turizm Anonim Şirketi olarak değiştiğinden 08.11.1991 tarihinde tashihen davacı ... Anonim Şirketi adına tescil edildiği görülmüştür.
57. Hazine tarafından Royal İstanbul Turizm A.Ş. aleyhine 13.11.2000 tarihinde Pendik 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan davada, orman kadastro komisyonlarının yetkisinin taşınmazları devlet ormanı dışına çıkarmakla sınırlı olduğunu, mülkiyet tayini ile tapu uygulamasının arazi kadastrosunun işi olduğunu ileri sürülerek 59 nolu Orman Komisyonu tarafından özel orman olarak tesis edilen 232, 233 ve 234 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarının iptalinin talep edildiği, mahkemece 15.02.2011 tarihli ve 2005/117 E., 2011/86 K. sayılı kararı ile "…taşınmazların kesinleşen orman kadastrosu sınırları içinde kaldığı, taşınmaz daha önce yapılan orman kadastrosunun sınırları içinde ve tapu sicilinde orman niteliğiyle Hazine adına kayıtlı ve mülkiyet hakkı Hazineye ait kamu malı orman olduğu hâlde, gerçek kişi adına tescil ile sonuçlanan 'Mahkeme Kararı Uygulama Tutanağının' yolsuz ve bütün sonuçlarıyla hükümsüz olması nedeniyle malikine mülkiyet hakkı kazandırmayacağı ve T.M.Y.’nın 1026. maddesi gereğince sicilin hiç bir süreye bağlı kalmadan her zaman iptal edileceği, somut olayda 3402 Sayılı Yasanın 12/3. maddesi hükümlerinin uygulanma olanağının da bulunmadığı, baştan beri yolsuz tescil niteliğinde oluşturulan sicil kaydının, davalıya hiç bir zaman mülkiyet hakkı kazandırmayacağı açıktır." gerekçeleriyle tapu kayıtlarının iptali ile Hazine adına tesciline karar verildiği, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 11.10.2011 tarihli ve 2011/8590 E., 2011/11344 K. sayılı kararı ile onanmasına karar verildiği, süresinde karar düzeltme yoluna başvurulduğu, Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 11.10.2012 tarihli ve 2012/6934 E., 2012/11455 K. sayılı kararı ile karar düzeltme talebinin reddine karar verildiği ve mahkeme kararının 11.10.2012 tarihinde kesinleştiği görülmüştür.
58. Dosya kapsamından; çekişmeli 232, 233 ve 234 parsel sayılı taşınmazların bulunduğu bölgede, Tarım Orman ve Köy İşleri Bakanlığının 13.2.1987 tarihli ve 6 sayılı olurları ile Orman Genel Müdürlüğünün 15.03.1989 sayılı iş emirleri ile 59 nolu Orman Kadastro Komisyonunun Ballıca köyü sınırları içinde bulunan ormanlarda 6831 sayılı Orman Kanun'un 3302 ve 3373 sayılı kanunlarla değişik 2/B madde uygulaması çalışmaları yapmak üzere görevlendirildiği, 59 nolu Orman Kadastro Komisyonunun da 07.06.1989 tarihli işe başlama tutanağı ile çalışmalarına başlayıp 14.06.1989 tarihli işi bitirme tutanağı düzenleyerek çalışmalara son verdiği, bu tutanağın başkan..., ormancı üye ...., ziraatçi üye ... ...., ziraat odası temsilcisi ..., köy temsilcisi ... ve bilirkişi ... tarafından imzalandığı, ... mirasçıları vekili Av. ....'nın (antette Av. ... da yazmakta) 05.06.1989 tarihli, müvekkillerine ait Ballıca köyü hudutlarında 20 adet tapuya dayalı olarak açılan davada Kadıköy Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.10.1944 tarihli ve 1943/251 E., 1944/800 K. sayılı kararı ile tapuların orman dışına çıkarıldığı, kadastro komisyonlarınca kesinleşen mahkeme kararı nazara alınmadan işlem yapıldığı, durumun bir kere daha tetkiki ile müvekkillerine ait olduğu belirlenmiş olan taşınmazların özel olarak teslimi konusunda emir ve müsaadeleri talepli dilekçesi üzerine İstanbul Orman Bölge Müdürlüğünün 23.06.1989 tarihli ve 9396 sayılı 59 nolu Orman Kadastro Komisyonu Başkanlığına gönderilen yazı ile ekte gönderilen mahkeme kararı ve eklerinin tetkik edilerek 2/B maddesi uygulamasından önce istenilmesi üzerine 59 numaralı Orman Kadastro Komisyonu tarafından "mahkeme kararı uygulama tutanağı" başlığı altında çalışma yaparak 18 parça tapu ve mahkeme kararının uygulanması yapılarak toplam 10 parça özel orman parseli belirlediği bu çalışmanın 31.07.1989 tarihinde bitirildiği, tutanağın 59 nolu Orman Kadastrosu Komisyonu başkanı..., ormancı üye...ve ziraatçi üye ... .... tarafından imzalandığı diğer komisyon üyelerinin isim ve imzalarının mevcut olmadığı, tutanak askı ilanına dahi çıkarılmadan taşınmazların 12.11.1990 tarihinde tapuya tescillerinin sağlandığı, dava konusu parseller hakkında yapılan işlemlerin hatalı, yürürlükteki yasa ve yönetmeliklere aykırı işlemler olduğu dolayısı ile yapılan tescil işleminin yolsuz olduğu tapu kayıtlarının iptaline ilişkin mahkeme kararını onayan Özel Daire kararı [Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin 11/10/2011 tarihli 2011/8590 E., 2011/11344 K. sayılı kararı] ile sabit olup, bu konuda Özel Daire ile mahkeme arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
59. Uyuşmazlık taşınmazları tapuya tescil edildiği gün satın alan ve tazminat talebinde bulunan davacının taşınmazları yolsuz olarak tescil edildiğini bilip bilmediği ya da bilmesi gerekip gerekmediği, taşınmazı edinirken iyiniyetle hareket edip etmediği noktasında toplanmaktadır. Yukarıda da ifade edildiği üzere kişinin gerçekten iyiniyetli olması sözleşme yaptığı tapu malikinin gerçek hak sahibi olduğuna inanması, kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen gerçek hak sahibi olmadığını, tapu sicilinde yolsuzluk bulunduğunu bilmesinin imkânsız olması gerekir. Bu görüşten hareketle kötü niyet iddiasının defi değil itiraz olduğu, her zaman ileri sürülebileceği, mahkemece resen nazara alınacağı gerek Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 08.10.1991 tarihli ve 1990/4 E. 1991/13 K. sayılı kararında ve gerekse bilimsel görüşlerde ortaklaşa kabul edilmiş, benimsenen bu ilke HGK'nın 23.05.2001 tarihli ve 2001/1-422 E., 2001/434 K. sayılı kararında da kapsamlı olarak açıklanmıştır.
60. Bir kişinin kendisinden beklenen özeni gösterip göstermediği, normal bir insanın hayatın olağan akışı içerisindeki davranış biçimi nazara alınarak değerlendirilir ve saptanır. Hâkim de bir kişinin iyi niyetli olup olmadığını tespit ederken, bu kişinin, tescilin yolsuz olduğunu ve taraflar arasındaki uyuşmazlığı genel hayat tecrübelerine ve hayatın doğal akışına göre bilip bilmediğini veya normal görüşlü bir insanın sarf etmesi gereken dikkati sarf etseydi yolsuzluğu ve uyuşmazlığı bilecek durumda olup olmadığını araştırır. Aslında bu kişilerin iyi niyetli olup olmadığına ilişkin kesin bir ölçü koymak mümkün değilse de uygulamada bazı durumlarda üçüncü kişilerin tapu kütüğündeki yolsuzluğu bilmesi gerektiğinden yola çıkarak kötü niyetin kendiliğinden sabit olduğu ve TMK'nın 1023. maddesine dayanmak isteyenlerin iyi niyetli olduklarını ispat etmesi gerektiği kabul edilmiştir (Yakuppur, S.: Tapu Kütüğüne Güven İlkesi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü 2013, s. 140). Buna göre, taşınmazın süratle ve düşük bedelle bir üçüncü kişiye satılması hâlinde taşınmazı devralanların iyi niyetli sayılamayacakları, yine alıcı ile satıcı arasında akrabalık, iş arkadaşlığı veya komşuluk gibi bir ilişki görülüyorsa da TMK'nın 1023. maddesinin uygulanamayacağı çünkü iktisap edenlerin şüpheli sayılabilecek bir durumu incelemeyerek ihmalkâr davranarak, kötü niyetli sayılacağı kabul edilmiştir.
61. Somut olaya gelince; Pendik Tapu Sicil Müdürlüğünün 12.11.1990 tarihli ve 7990 yevmiye numaralı resmî senedin incelenmesinde; Pendik Kurtdoğmuş Köyü (orman kadastrosunca Ballıca Köyü olarak uygulanmıştır) tapu zabıt kayıtlarında tescilli 6.11.1932 tarihli ve 13, 14, 15, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27 28, 29, 30, 31 nolu toplam 18 parça tapunun ... adına kayıtlı olduğu, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Alemdağ Devlet Orman İşletmesi Müdürlüğünün 25.09.1989 tarihli ve 5342 sayılı yazısı ile eki 59 nolu Orman Kadastro Komisyonunun 31.07.1989 tarihli mahkeme kararı uygulama tutanağı, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün 08.10.1990 tarihli ve 1002, 272/29-4111 sayılı emirleri ve İstanbul Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğünün 24.10.1990 tarihli ve 4599 nolu yazıları ve eki evrakı müsbiteler ile Pendik Kartal Kadastro Müdürlüğünün 07.11.1990 tarihli ve 5098 nolu yazıları ve eki değişiklik beyannameleri gereğince 18 parça tapu zabıt kayıtlarının 10 parça taşınmaz ve özel orman niteliği ile 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240 ve 241 parsel numarası verilerek tescillerinin yapıldığı, tapu maliki ...'in 13.11.1953 tarihinde ölümü ile taşınmazların mirasçıları adına intikallerinin yapılmasından sonra .... tarafından Kadıköy 7. Noterliğinden verilen 22.09.1988 tarihli ve 42730 nolu vekaletname ile tevkil ettiği vekili olan vereseden .... tarafından Kadıköy 7. Noterliğinden devren verilen 18.10.1990 tarihli ve 51550 nolu ..... tarafından Kadıköy 7. Noterliğinden verilen 18.10.1990 tarihli ve 51546 nolu, ....tarafından aynı Noterlikten verilen 06.11.1990 tarihli ve 54305 nolu, .... tarafından aynı Noterlikten verilen 06.11.1990 tarihli ve 54368 nolu vekaletnameleri ile tevkil ettikleri müşterek vekilleri olan......., yine vereseden..... tarafından Kadıköy 7. Noterliğinden 06.11.1990 tarihli ve 54367 nolu vekalete binaen..., vereseden.....ın tevkil ettiği ..... tarafından Kadıköy 7. Noterliğinden devren verilen 12.11.1990 tarihli ve 55147 nolu vekaletname ile vekili... müvekkilleri adlarına hareketle intikalen tescillerinden sonra aynı resmî senet ile 232, 233 ve 234 sayılı parsellerin tamamının ... Emlak Ormancılık Tic. A.Ş.'ye, 235, 236 ve 237 sayılı parselin....kızı ....'e satışlarının yapıldığı, senedin tapu sicil müdürü ve müdür yardımcıları yanında ....... ve....tarafından imzalandığı anlaşılmaktadır.
62. Mirasçıların verdikleri vekâletnameler doğrultusunda..... ve... tarafından çekişmeli 232, 233, 234 sayılı parsellerin satışı yapılan Güçbeyli Emlak Ormancılık ve Tic. A.Ş.'nin 16 Nisan 1990 tarihli ticaret sicil gazetesindeki ilan ile kuruluşunun yapıldığı, ...., ..., ....in kurucu ortakları oldukları, 5 Aralık 1990 tarihli ticaret sicil gazetesinde de eski adı ... Emlak Tic. A.Ş. olan şirketin ünvan değişikliği yapılarak ...adını aldığı, yönetim kurulu başkanının .... ... yönetim kurulu üyelerinin ... ve... oldukları, 08.11.1991 tarihli tapudaki ünvan değişikliği işlemiyle 232, 233, 234 sayılı parsellerin malikinin ... Emlak Ormancılık A.Ş.'den Royal İstanbul Turizm A.Ş.'ye intikalinin yapıldığı, nüfus kayıtlarına göre alıcı şirket ortakları ...in hem kök tapu kaydı malikleri ...'in mirasçılarının vekili ve hem de davacı şirketin ortağı olduğu, ... ...'nun da eldeki davada, davacı aleyhine açılan davalarda davacıya (Royal İstanbul A.Ş.) avukatlık hizmetinde bulunduğu iddiasıyla feri müdahale talebinde bulunan ... (boşanma ile soyadı değişmiştir) ile aynı kişi olduğu, yine murise ait tapu kayıtlarının uygulanmasını talep eden Av...... tarafından sunulan dilekçe başlığında ...'nun da isminin yer aldığı, bu nedenle davacı şirket tarafından yolsuz tescilin bilinmemesine olanak bulunmadığı gibi bu yolsuz tescile dayalı olarak iyi niyetli olma iddiası da dinlenemez.
63. Öte yandan, davacı şirketin emlakçılık ve ormancılık işiyle uğraştığı, çekişmeli taşınmazları tapuda satın ve devir alırken çekişmeli yerde orman kadastro çalışmalarının yapılıp yapılmadığını, tamamlanıp tamamlanmadığını, çekişmeli yerlerin askı ilanına çıkarılıp çıkarılmadığını bilebilecek durumda olduğu, basiretli bir işadamı gibi hareket ederek tapu kütüğünde belirtilen yazıları araştırması gerekirken, gerekli dikkat ve özen gösterilmeden nitelikleri itibariyle çok kıymetli olan taşınmazları yüksek bir bedel ödeyerek ve tapuya tescil edildikleri gün, aynı resmî senet ile satın ve devralmış olması karşısında iyi niyetli olduğunun kabulü mümkün değildir.
64. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, 12.11.1990 tarihli ve 7990 yevmiye numaralı resmî senetle, tescil, mirasçılara intikal ve satış suretiyle temlik işlemlerinin birlikte yapıldığı, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 27.12.1939 tarihli ve 1939/11 E., 1939/60 K. sayılı kararı gereğince davacının iyi niyet iddiasında bulunabileceği, temlikin yapıldığı resmî senette, mirasçıların 06.11.1990, 09.11.1990 ve 12.11.1990 tarihinde yetkilendirdikleri vekilleri ....... tarafından mirasçılara intikal eden taşınmazlardan 232, 233 ve 234 parsellerin ... Emlakçılık Ormancılık Ticaret A.Ş.'ye devredildiğinin anlaşıldığı, resmî senette tescile dayanak yapılan Devletin resmî kurum yazıları karşısında davacı şirketin 59 nolu Orman Kadastro Komisyonun oluşumunu, komisyona verilen görevi, mahkeme kararı uygulama tutanağının içeriğini ve yapılan işlemleri bilmesinin mümkün olmadığı gibi dayanak kayıtları araştırma ve inceleme yükümlülüğünün de bulunmadığı, aleni tapu kayıtlarında ise bir şerh, beyan sınırlama ve yükümlülük de görülmediği, yasal düzenlemeler, somut olgular, yargı kararları, tüm delil ve kayıtlar birlikte değerlendirildiğinde, davacı şirketin tescilin yolsuz oluşmasında, dayanak kayıtların hukuki niteliğini bildiği ve tescilde kayıt malikleri ile işbirliği yapmak suretiyle kötü niyetli davrandığının ispatlanamadığı, davacının yolsuz tescili bildiği ve bilmesi gerektiği kanıtlamadığından TMK'nın 3. maddesi uyarınca iyi niyetli olduğu, TMK'nın 1023 ve devamı maddelerin koruyuculuğundan yararlanacağı dolayısıyla da tapu sicilinin tutulmasındaki hatalı işlem nedeniyle mülkiyet hakkının kaybedilmesi sonucu zararının giderilmesi gerektiği, bu nedenle direnme kararının yerinde olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
65. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
66. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "Geçici 3." maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 17.11.2020 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki temel uyuşmazlık; "Tapu Müdürlüğünce düzenlenen 12.11.1990 tarihli 7990 yevmiye numaralı resmî senet ile orman kadastrosu suretiyle özel orman vasfıyla kayıt maliki adına tescil edilerek mirasçıları adına intikallerinin yapılmasından sonra yine aynı tarih ve yevmiye numaralı resmî senetle davacı tarafından satın alınan taşınmazların sonradan orman olduğu belirtilerek tapu kayıtlarının iptal edilmesi nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemiyle açılan davada, davacının taşınmazları satın aldığı tarihte tescilin yolsuz olduğunu bilebilecek durumda bulunup bulunmadığı; buna göre davacının 4721 sayılı TMK'nın 1023. maddesi kapsamında iyi niyetli olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği; burada varılacak sonuca göre davacının tazminata hak kazanıp kazanmayacağı " noktasında toplanmaktadır.
Yerel mahkemenin, "davacı şirketin kurucu ortakları ile sonraki ortaklarının ..... ve ... olduğu, dava konusu taşınmazları satan .....in mirasçıları ....n davacı şirketle herhangi bir organik veya fiili bağlantılarının bulunmadığı, yine nüfus aile kayıt tablolarından davacı şirket ortak yöneticileri ..... ve ... ile dava konusu taşınmazları satan .....'in mirasçıları......arasında herhangi bir akrabalık bağının bulunmadığının anlaşıldığı, yapılan inceleme ve belgelere göre davacı şirketin dava konusu taşınmazları satın alırken tapuya güven ilkesi gereğince taşınmazları iyi niyetle satın aldığı, taşınmazlar üzerinde taşınmazların satılmasını önleyici veya davacı şirketin kötüniyetini ortaya koyacak herhangi bir beyan, şerh, tedbir, delil ve emarenin bulunmadığı, sonuçta davacı şirketin iyi niyetli olduğu" gerekçesi ile davanın kabulüne dair verilen kararın temyizi üzerine Özel Daire tarafından "henüz tapu oluşmadan aynı gün aynı işlemle orman kadastro komisyonu kararına göre tapuya tescil işlemi yapılarak, aynı gün aynı işlemde intikal ve satış işlemlerininde gerçekleştirildiği, tapu kaydı maliki ...'in mirasçılarının verdikleri vekaletnamelere dayalı olarak vekaleten .... tarafından intikal işlemlerinin yapıldığı, vekaletname tarihleri gözönünde bulundurulduğunda tescil işleminden çok daha öncelerine isabet ettiği, taşınmazların tapuya tescilinden sonra aynı gün "... Emlak Ormancılık ve Ticaret A.Ş."ye satışının yapıldığı bir süre sonra da taşınmazların Ticaret Sicilinde yapılan ünvan değişikliği soncu "... Emlak Ormancılık ve Ticaret A.Ş"nin "Royal İstanbul Turizm A.Ş" adını alması nedeniyle tapu kayıtlarının "Royal İstanbul TurizmA:Ş" adına geçtiği bu her iki şirketinde yönetim kurulu ve ortaklarının ... vd. olduğu anlaşılmakla taşınmazı devralan davacı şirketin yolsuz tescili bildiği ve bilebilecek durumda olduğu, kaldı ki 3.kişilerin iyiniyet iddiasının ancak sicil oluştuktan sonra ileri sürülebileceği bu hâli ile iyiniyet olgusunun gerçekleşmediği ve dinlenemeyeceği anlaşılmakla TMK'nın 1007. maddesine dayalı olarak açılan davanın reddine karar verilmesi gerektiği" gerekçeleriyle oy çokluğuyla bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel mahkeme önceki gerekçelere ek olarak, "...Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM, Turgut ve diğerleri-Türkiye davası) kararında, devlet tarafından tazminat ödenmeksizin taşınmazın geri alınmasının, orantısız bir müdahale olduğunu...gerek satış tarihinde taşınmazın kaydında kısıtlayıcı herhangi bir şerhin ve beyanın olmaması gerekse de ticaret sicil müdürlüğü yazı cevabı kapsamında herhangi bir organik bağlantının tespit edilememiş olması, tapu siciline güven ilkesi, iyi niyetin asıl olması, davacının dava konusu taşınmazların yolsuz tescil edildiğini bildiği, bilmesi gerektiği, iyi niyetli hareket etmediği ve ediminin muvazalı olduğuna dair maddi bir vaka olmadığı gibi herhangi ceza yargılamasının da bulunmadığı, tapu kaydındaki tescilin yolsuz olduğunu davacının bildiği hususunun ispat edilememesi hususu bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde mahkemece verilen önceki hükmün isabetli olduğu " gerekçeleriyle verdiği direnme kararı, çoğunluk görüşü ile özel daire bozma kararı benimsenerek davacı şirketin temlikte iyi niyetli olmadığı kabul edilirek direnme kararı bozulmuştur.
Çoğunluk görüşüne; yasal düzenlemeler, ilgili yargısal kararlar, mevcut kayıtlar ve delillere göre katılınmamıştır.
Davacı şirket, maliki olduğu 232, 233, 234 parsel sayılı taşınmazlardaki mülkiyet hakkından, davalı hazinenin açtığı yolsuz tescil hukuksal nedenine dayalı dava sonucu verilen mahkeme kararıyla yoksun kaldığını ileri sürerek TMK'nın 1007. maddesi gereğince zararının giderilmesini talep etmiştir.
Konuyla ilgili yasal düzenlemelere bakıldığında;
Mülkiyet hakkı, Anayasa md. 35/1, AİHS ek 1 nolu protokol, m. 1, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 683 maddesinde, bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içerisinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisi olarak belirtilmiştir. Mülkiyet hakkı, kamu yararının bulunduğu hâllerde, kanunla sınırlandırılabilir ya da tamamen kaldırılabilir.
Mülkiyet hakkını düzenleyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Ek 1 nolu Protokolünün 1. maddesinde, mülkiyet hakkı ve kapsamı belirlendikten sonra, mülkiyet hakkına yönelik olarak yapılacak saldırılara karşı koruma da düzenlenmiş olup, bu koruma kişilerin, mülkiyet hakkının Devlet karşısında korunmasını kapsamaktadır. Mülkiyet hakkı temel haktır, ancak kamu yararı ve yasada belirtilen şartlarda kişiler mal ve mülkünden mahrum bırakılabilir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, 30.05.2006 tarih ve 1262/02 sayılı kararında ifade edildiği üzere, ..." başvurulan yollar ve gerçekleştirilmesi amaçlanan hedef arasında makul bir denge olması gerektiği..." kişinin ".. kişisel ve haddinden fazla yük taşımak zorunda kalması hâlinde gerekliengenin kurulamayacağı..." .. kamu yararı ile mülkiyet hakkından kısmen veya tamamen yoksun bırakılan kişinin menfaati ile kamu yararı arasında, makul, kabul edilebilir, hak ve adalet dengesini sağlayacak bir oranın kurulması asıldır.
Tapu Sicili, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun, ikinci bölümünde, 997- 1027 maddeleri arasında düzenlenmiştir. Kanunda, tapu sicilinin kapsamı (TMK. m 997), kaydedilecek taşınmazlar (TMK: m.998), tapu kütüğü (TMK.m. 1000), tapu idareleri (TMK.m.1006) , sorumluluk (TMK.m.1007), tapu işlemleri (TMK.m.1008-1012), tescil ve terkin koşulları, tescilin biçimi (TMK.m. 1013-1021) düzenlenmiştir.
TMK'nın 1022/1. maddesinde, "Ayni haklar, kütüğe tescil ile doğar; sıralarını ve tarihlerini tescili göre alır.".... "Bir hakkın içeriği, tescilin sınırları içinde, dayandığı belgelere göre veya diğer herhangi bir yolla belirlenir." (TMK. m.1022/3)
TMK'nın 1023. maddesinde "Tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur." düzenlemesiyle iyiniyetli üçüncü kişilerin kazanımları koruma altına alınmıştır.
TMK'nın 1024. maddesinde "Bir ayni hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz. Bağlayıcı olmayan bir hukukî işleme dayanan veya hukuki sebepten yoksun bulunan tescil yolsuz tescildir." düzenlemesiyle de tescilin dayanağının yolsuz olduğunu bilen veya bilebilecek üçüncü kişilerin kazanımı korunmamaktadır.
Yolsuz tescil TMK'nın 1025. maddesinde "Bir aynî hak yolsuz olarak tescil edilmiş veya bir tescil yolsuz olarak terkin olunmuş ya da değiştirilmiş ise, bu yüzden aynî hakkı zedelenen kimse tapu sicilinin düzeltilmesini dava edebilir. İyiniyetli üçüncü kişilerin bu tescile dayanarak kazandıkları aynî haklar ve her türlü tazminat istemi saklıdır. "
Belirtilen yasal düzenlemelere göre, tapu sicili Devletin gözetimi altında tapu sicili memurları eliyle yürütülen bir kamu faaliyetidir. Tapu sicilinin aleniliği ve tapuya güven ilkesinin bir sonucu olarak ayni hakların hukuka uygun tutulması Devletin sorumluluğundadır. TMK'nın 1007. maddesinde de, tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumlu tutulmuştur.
Tapunun aleniliği ilkesine dayanarak, tapu sicilini incelemek isteyen kişinin, öncelikle bu taşınmazla ilgisi ve incelemede menfaati olduğunu tapu memuruna kanıtlaması gerekir (TMK.m.1020/1-2). Tapuda kayıtlı bir ayni hakkı edinmek isteyen kişi, taşınmazın kayıtlı bulunduğu kütük sayfasını, varsa sınırlı ayni hakların resmî belgelerinin ve hatta sınırlı ayni hakkın yevmiye defterinde kayıtlı olması olasılığına karşın bu defterlerinde gösterilmesini isteme hakkına sahiptir, ilgili bu kayıtları tapu memuru önünde inceler. TMK'nın 1020/3 maddesinde hüküm altına alınan, "Kimse, tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ilere süremez." düzenlemesiyle herkesin tapu sicilindeki işlemleri bildiği karine olarak kabul edilmiştir. Ancak, yerleşik uygulamada, tapu sicilinden anlaşılmayan veya mevcut olmayan yükümlülükler ve sınırlamalardan temlik alan sorumlu tutulamaz. Temlik alan dayanak kayıtları araştırmak ve incelemekle yükümlü değildir.
Tapu sicilinin tutulmasıyla ilgili bir işlemden Devletin sorumlu tutulabilmesi için; ilk olarak, yapılan tapu sicil işlemi sonucu, bir ayni hakkın, mülkiyet hakkının kaybedilmiş olması sonucu zararın doğmuş olması, ikinci olarak, tapu sicilinin usulüne uygun olmayan işlemler sonucu (usulsüz) ayni hak kurulması başka bir değişle tapu sicilinin tutulmasında uyulması gereken hukuk kuralına uyulmamasıdır. Tapu memurunun işlem sırasında uygulaması gereken hukuk kurallarını uygulamaması hâlinde de hukuka aykırılık mevcuttur. "Böyle bir işlemin kanuna aykırı şekilde yapılması dolayısıyla ortaya çıkan zarar da, tapu sicillerinin usulüne uygun tutulmamasından doğan zarardır." (...05.10.1955T,4-58/64 E-K, Olgaç: Türk Kanunu Medenisi, 701 n.1850)
Bu hâllerde, Devletin sorumluluğu, kanundan doğan bir sorumluluktur. Yerleşik Yargıtay kararları ve doktrinde, Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluk, bir tehlike sorumluluğu olarak kabul edilmektedir.
Taşınmazlarda Devletin tapu sicilini tutması, hak ve işlem güvenliğinin sağlanabilmesinin bir güvencesi niteliğindedir. Ancak sistemin tam olarak yerine getirilmesi, tapu siciline duyulan güvenin sürekliliğine bağlıdır. İşte TMK’nın 1007. maddesinde kanun koyucu sicilin doğru tutulduğuna güvenenlerin, sicilin yolsuz tutulmasından dolayı uğradıkları zararların Devlet tarafından ödeneceği ilkesini düzenleyerek güveni sağlamayı amaç edinmiştir. Burada, kusursuz sorumluluğun dayanağı, tapu siciline bağlı büyük çıkarların ve yanlış tesciller sonucunda sicile güven ilkesi yüzünden ayni hakların yerinin doldurulmaz biçimde değişmesi ve bu hakların sahiplerinin onlardan yoksun kalmaları tehlikesinin varlığı ile açıklanabilir (HGK 06.06.2018 tarih,2017/5-2022 E,2018/168K).
Bu sorumluluk, tapu memurlarının hukuka aykırı işlemlerine dayanan ve memurun kusurunu gerekli kılmayan bir sorumluluktur. O hâlde sorumluluğun mahiyeti, illiyet sorumluluğudur. Diğer bir değişle, Devletin doğan zararlardan sorumlu tutulabilmesi için, hukuka aykırı işlemin meydana gelmesinde memurun kusurlu bir davranışta bulunup bulunmadığı araştırılmaz. Araştırılacak tek husus, tapu sicilinin usulüne uygun tutkulmaması ile doğan zarar arasında uygun bir illiyet bağının kurulmasıdır (Prof.Dr. J.G. Akipek, Prof. Dr. t. Akıntürk, Eşya Hukuku, s.280).
Davaya konu edilin, 232, 233,234 parsel sayılı taşınmazlar 12.11.1990 tarihinde 7990 sayılı resmî senetle, ... mirasçılarına intikalden sonra aynı senetle tapu kayıt malikleri vekili Hulusi Necati Kumrel tarafından davacı şirketin ünvan değişikliğinden önce ... Emlak Ormancılık ve Ticaret A.Ş. unvanlı şirkete satılmıştır.
Orman İdaresi, Royal İstanbul Truzim A.Ş hakkında; Pendik 3. Asliye Hukuk mahkemesinin 1994/59 E, 1998 K, sayılı dosyasında 233 parsel, aynı mahkemenin 1994/60 E, 1998/178 K sayılı dosyasında 234 parsel, 1994/61 E, 1998/179 K, sayılı dosyasında 234 parsel sayılı dosyasında taşınmazların orman olduğu özel mülkiyete konu olamayacağı iddiasıyla açtığı davaların yangılaması sonucunda, taşınmazların ormanla ilgisi bunmadığı gerikçesiyle " sabit görülmeyen davanın reddine" karar verilmiş, Yargıtay 20. Hukuk Dairesince onanan kararlar, karar düzeltme aşamasından geçerek kesinleşmiştir.
Hazine tarafından, Royal İstanbul Truzim A.Ş aleyhine açılan, Pendik 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2005/117E, 2011/86K sayılı davada; "232, 233,234 parsel sayılı taşınmazların bulunduğu yerde kadastro yetkisinin arazi kadastrosuna ait olduğu, 59 nolu Orman Kadastro Komisyonunun, mahkeme ( Kadıköy Asliye hukuk Mahkemesi 1943/251E, 800K) karar eki krokiyi mahalline tatbik etmek suretiyle 10 adet özel orman parseli tesisi ettiği, komisyonun yetkisinin taşınmazları Orman dışına çıkarmakla sınırlı olduğu, tescilin yolsuz olması nedeniyle tapunun iptaliyle orman vasfıyla hazine adına tescili istemli" açılan davanın yargılaması sonucunda, Davanın kabulüne ilişkin verilen karar, Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 11.10.2011 tarih, 2011/8590 E,2011/11344K sayılı ilamı; her üç taşınmaz hakkında verilen kararlar ve Orman İdaresinin işlemlerinden söz edildekten sonra," ...sadece Hazineye ait taşınmazların Maliye Bakanlığı tarafından yayınlanan genelge hükümlerine uyularak yapılan İdari tahkikat ve buna göre düzenlenecek kroki esas alınarak Hazine adına sicil oluşturulması mümükündür. Sayılan bu hâller dışında tapu kütüğüne yapılan tescil işlemlerinin tümü yolsuz tescil niteliğinde olup, sahibine hiçbir zaman mülkiyet hakkı kazandırmıyacağı" gerekçesiyle mahkeme kararı onanmış, karar 11.10.2012 tarihinde kesinleşmiştir.
Davacı, belirtilen mahkeme kararıyla mülkiyet hakkını kaybettiğini, tescilin yolsuz olduğunu bilmediğini, işlemde iyniyetli olduğunu ileri sürmüştür,
İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun, 27.12.1939 tarih, 1939/11E, 1939/60K sayılı kararında, "Tapuda intikal ve ferağ işlemleri için tapu memuruna bir ilmuhaber verilmesi, intikal işleminin ferağ ve tescil işleminden önce gelmesi zorunluğunu kaldırmaz. Bu işlemlerin ayni zamanda yürütülmüş olması hâlinde de lehine ferağ edilen kişinin edinimi (iktisabı) tapu kaydına dayanıyor demektir. Bu edinim, sadece iki işlemin bir ilmuhaber üzerine ve ayni zamanda yapılmış olması sebebiyle yok sayılamaz. Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz."
12.11.1990 tarih, 7790 yevmiye sayılı resmî senetle, tescil, mirascılara intikal ve satış suretiyle temllik işlemi birlikte yapılmış olup, bu içtihat gereğince davacı iyi niyet iddiasını ileri sürebilir.
TMK’nın 2. maddesinde, “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmüyle dürüst davranma ve objektif iyi niyet kuralı düzenlenmiştir.
TMK'nın 3. maddesinde ise ; "Kanunun iyi niyete hukuki bir sonuç bağladığı durumlarda asıl olan iyi niyetin varlığıdır." Böyle sayılabilmesi için edinenin kötüniyetle hareket etmiş olduğunun kanıtlanması gerekir.” denilerek subjektif iyiniyet kuralı hüküm altına alınmıştır
İyi niyet tespit edilirken, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta şeklen iyi niyetli gözükeni değil özünde iyi niyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu kapsamda tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle, "kötü niyet iddiasının def'i değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınacağı'' ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/3 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, uygulama ve bilimsel görüşler de aynı doğrultuda gelişmiştir.
Türk hukuk sisteminde tapu kayıtlarının oluşumunda “illilik”, diğer bir anlatımla “sebebe bağlılık” prensibi esas alınmıştır. Taşınmaz malın tescili, sebepli bir hukuki işleme dayanır. Haklı bir sebep olmaksızın yapılan tescil, ayni bir sonuç doğurmaz. Bunun istisnası, iyi niyet sahibi üçüncü kişiler yönünden, TMK’nın 1023 maddesi ile konulmuş kurala bağlanan durumdur. TMK’nın 1023 maddesinde sözü edilen iyi niyet, aynı Kanunun 3. maddesinde deyimini bulan subjektif iyi niyettir. Üçüncü şahıs yolsuz kayda dayanarak ayni hak iktisap ederken, tescilin yolsuzluğunu bilmemeli ve bilebilecek durumda olmamalıdır (Kılıç: s. 4416).
İtimat (güven) prensibi, hak iktisap ederken, bir üçüncü şahsın tapu siciline gösterdiği itimadı himaye eder. Bu sebepledir ki, üçüncü şahıs, ayni hakkı tapu sicilinde hak sahibi olarak gözükenden, kütükten anlaşılan muhteva ve şümulde ve oradaki mükellefiyetlerle yüklü olarak iktisap eder. Namına bir tescil bulunan şahsın, hakiki hak sahibi olmadığı, ona karşı ileri sürülemez. Aynı şekilde tapu sicilinden anlaşılmayan veya orada mevcut olmayan mükellefiyetler veya tahditler de, kendisine karşı ileri sürülemez (Kılıç: s. 4415-4416).
Tapu siciline itimat eden kimse, sicil muhteviyatının (kapsamının) doğru olmadığını; kendisine atfedilecek bir kusur olmadan bilmemeli ve bilebilecek durumda bulunmamalıdır. Bahse konu olan subjektif hüsnüniyet ile, kütükteki bir işlemin geçerli olduğuna inanılmış olması yeterlidir. Tescilin geçerlilik şartlarının mevcut olup olmadığını araştırmak zorunda değildir. Aynı surette, o tescilin dayandığı iktisap sebebinin, mevcut veya muteber olduğunu da araştırmak durumunda da değildir. Sadece, tapu kütüğüne itimat etmiş olması, hüsniniyetli sayılması için yeterlidir. Bu sebeple, diğer yardımcı defterlere bakmak vecibesi yoktur. Yevmiye defteri veya müsbit evrak (ispatlayıcı belge) dosyası veya plânlar, tescil ile tezat (aykırılık) hâlinde bulunsa bile, o tescildeki şümul ve muhteva ile aynî hakkı iktisap etmiş olan, evrakı müsbiteye bakma mecburiyeti bulunmadığından, tapu kütüğünde son kaydın dayanaklarını incelememiş olmak, gayrimenkul edinenin gerekli özeni göstermiş olduğu anlamına gelmez (Kılıç: s. 4418-4419).
Bunun tek istisnası, aynî hakkın muhtevası, şümulü hakkında, tescilin, müsbit evrak dosyasına veya plânlarına atıf yapılması hâlidir. Bu taktirde, hüsnüniyet iddiasında bulunabilmesi için, o sicilleri de incelemiş olması gerekir (Kılıç: s. 4419)
Temlikin yapıldığı 12.11.1990 tarihli resmî senetde, " 06.11 1932 tarihli toplam 18 parça gayrimenkuller...bey namında kayıtlı olup, tapu kaydının , iktisabı ile ilgili olarak 18.12.1989 tarih ve 1714 sayılı Kartal 1. Bölge Tapu Sicil Müdürlüğünün yazı ekindeki malikin nufüs kaydı, Kadıköy 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 6.10.1944 tarih, 1943/251 E, 1944/800 K sayılı karar, temyiz mahkemesinin 1. Hukuk Dairesinin 5.2.1945 tarih, 400E, 629K sayılı ilamı, Tarım Orman Köy İşleri Bakanlığı, Devlet Orman İşletmesi Alemdağ Müdürlüğünün 25.09.1989 tarih, 5342 sayılı yazısı ile eki 59 nolu Orman Kadastro Komisyonunun 31.7.1989 tarihli mahkeme kararı uygulama tutanağı, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünün 8.10.1990 tarih 1002,272/29-4111 sayılı emirleri ve İstanbul Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğünün 24.10.1990 tarih, 4599 nolu yazı ve eki evrakı müsbite ile Pendik, Kartal Kadastro Müdürlüğünün 7.11.1990 tarih, 5098 nolu yazıları eki değişiklik beyannameleri gereğince yazılı 18 tapu zabıt kayıtlarının 10 parça gayrimenkulün maliki ... adına Orman Kadastrosu suretiyleve değişiklik beyannamelerine göre özel orman olarak gene beyannamelerinde gösterilen parsel numaralarıyla ... beyannamede yazılı miktar ve vasıflar altında orman kadastrosuyla özel orman olarak tescilinden sonra malik ...'in 13.11.1953 yılında ölümü nedeniyle mirasçıların 06.11.1990, 09.11.1990, 12.11.1990 tarihli vekaletle yetkilendirdikleri vekilleri Hulusi ... tarafından mirasçılara intikali yapılan taşınmazlardan, dava konusu 232,233,234 parsellerin ... Emlak ormancılık Ticaret A,Ş satış suretiyle temlik edildiği " anlaşılmaktadır.
Resmî senette, tescile dayanak yapılan Devletin resmî kurum yazıları karşısında davacı şirketin 59 nolu Orman Kadastro Komisyonunun oluşumu, Komisyona verilen görev ve mahkeme kararı uygulama tutanağının içeriği ve yapılan işlemleri bilmesi mümkün olmadığı gibi dayanak kayıtları araştırma ve inceleme yükümlülüğü de yoktur. Aleni tapu kayıtlarında ise bir şerh, beyan sınırlama ve yükümlülük de görülmemektedir.
Yasal düzenlemeler, somut olgular, yargı kararları, tüm delil ve kayıtlar birlikte değerlendirildiğinde; davacı şirketin tescilin yolsuz olarak oluşumunda etkili olduğu, dayanak kayıtların hukuki niteliğini bildiği ve tescilde kayıt malikleri ile iş birliği yapmak suretiyle kötü niyetli davrandığı, birlikte hereket ettikleri ispat edilememiştir.
SONUÇ:
Davacının yolsuz tescili bildiği veya bilmesi gerektiği kanıtlanamadığından, TMK'nın 3. maddesi uyarınca iyi niyetli olduğu, TMK'nın 1023 ve devamı maddelerinin koruculuğundan yararlanacağı dolayısıylada, tapu sicilinin tutulmasındaki hatalı işlem nedeniyle mülkiyet hakkının kaybedilmesi sonucu doğan zararının giderilmesi gerektiği bu nedenlerlede yerel mahkemenin direnme kararının yerinde olduğu görüşünde olduğumuzdan çoğunluk görüşüne katılınmamıştır.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Medeni Hukuk
Türk Medeni Kanunu'nun başlangıç hükümleri ve temel ilkeleri dikkate alındığında, aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
A) Bir hakkın yasaya uygun biçimde kazanılmasında, kişinin olaydaki engeli bilmemesi (iyiniyet) asıldır.
B) Hakların kullanılmasında ve borçların ifasında dürüstlük kuralı geçerlidir.
C) İyiniyetin varlığı kural olarak korunur; ancak kişi durumun gereklerine göre beklenen özeni göstermemişse iyiniyet iddiasında bulunamaz.
D) Hakimin takdir yetkisi, kanunun açıkça yetki verdiği veya durumun gereklerini gözetmeyi emrettiği hallerde kullanılır.
E) Hakkın kötüye kullanılması, sadece karşı tarafın zarar görmesi halinde hukuk düzeni tarafından korunur, zarar yoksa korunur.
Bu maddeyle ilgili 5 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.