4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 641

Türk Medeni Kanunu 641. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 641- Mirasçılar, tereke borçlarından müteselsilen sorumludurlar. Ana ve baba veya büyük ana ve büyük baba ile birlikte yaşayan ve emeklerini veya gelirlerini aileye özgüleyen ergin çocuklar ile torunlara verilecek uygun miktardaki tazminat, bu yüzden terekenin borç ödemeden acze düşmemesi kaydıyla tereke borcu sayılır. B. Paylaşmayı isteme hakkı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

4 karar eşleşti
11. Hukuk Dairesi, 2016/8816 E., 2018/1716 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTİCARET MAHKEMESİ
Türk Medeni Kanunu 641 maddesi gereğince murisin borcundan ötürü her bir mirasçı aleyhine payı nispetinde ayrıca takip yapılabileceğinden takibin tüm terekeye karşı yapılmasına ilişkin mahkeme gerekçesi doğru değil ise de, davacı rehin açığı belgesi ile icra takibi yapa
11. Hukuk Dairesi         2016/8816 E.  ,  2018/1716 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :TİCARET MAHKEMESİ Taraflar arasında görülen davada ... .... Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 06.04.2016 tarih ve 2015/304-2016/247 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, müvekkilinin davalıların murisi olan ... ve dava dışı ...Ltd. Şti.'ye takip yaptığını, takip sırasında ...ün ölümü üzerine mirasçıları aleyhine takibin devam ettiğini, yapılan takip sonucu rehin açığı belgesi alındığını, bu rehin açığı belgesine dayalı olarak ... 5. İcra Müdürlüğünün 2014/10579 Esas sayılı dosyası ile ...Ltd. Şti. ve davalılar aleyhine rehin açığı belgesinde yazılı olan 229.400,00 TL üzerinden takip başlatıldığını, takibe davalıların itiraz ettiğini, itirazın hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek itirazın iptali ile %20'den az olmamak üzere icra inkar tazminatına karar verilmesini istemiştir. Davalılar vekili, müvekkillerinin murisi olan ...'ün ... adında bir mirasçısının daha olduğunu, bu mirasçı aleyhine de icra takibi yapılması gerektiğini, ayrıca murisin kredi sözleşmesini kefil veya müşterek borçlu sıfatı ile imzalamadığını, bu durumda sorumluluğunun da ipotek verilen gayrimenkulun değeri kadar olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece tüm dosya kapsamına göre, muris ...'ün veraset ilamına göre davalıların dışında kızı ...'ün de mirasçısı olduğu, mirasçısı ...'ün rehin açığı belgesinde ve ... 5. İcra Müdürlüğünün 2014/10579 Esas sayılı takip dosyasında borçlular arasında gösterilmediği, mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı olduğu, ... 5. İcra Müdürlüğünün 2014/10579 Esas sayılı takip dosyasında mirasçı ... aleyhine icra takibi yapılmadığından ve icra takibindeki bu eksikliğin sonradan giderilmesi mümkün olmadığından takip şartının gerçekleşmediği, itirazın iptali davası açılması için ön koşul gerçekleşmediğinden dava şartı noksanlığı bulunduğu gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. Türk Medeni Kanunu 641 maddesi gereğince murisin borcundan ötürü her bir mirasçı aleyhine payı nispetinde ayrıca takip yapılabileceğinden takibin tüm terekeye karşı yapılmasına ilişkin mahkeme gerekçesi doğru değil ise de, davacı rehin açığı belgesi ile icra takibi yaparak ödeme emri göndermeden İİK 152/... maddesi gereğince iflas ya da haciz talebinde bulunabileceğinden, ödeme emri gönderip buna bağlı olarak da itirazın iptali davası açmasında hukuki yararı bulunmadığından davanın reddine ilişkin mahkeme kararı sonucu itibariyle doğru olmakla HUMK 437/7. maddesi gereğince kararın açıklanan değişik gerekçe ile onanmasına karar vermek gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile sonucu itibariyle doğru olan hükmün açıklanan değişik gerekçe ile ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 6,70 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, 06.03.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (3)

3. Hukuk Dairesi, 2014/14549 E., 2014/12450 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varHANAK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
tam metni aç
2-) Türk Medeni Kanunu'nun 641.maddesine göre;
3. Hukuk Dairesi         2014/14549 E.  ,  2014/12450 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : HANAK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ TARİHİ : 24/09/2013 NUMARASI : 2012/108-2013/205 Taraflar arasında görülen alacak davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Y A R G I T A Y K A R A R I Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Davacılar vekili dava dilekçesi ile; davalıların murisi İ. K.'tan kalan taşınmazların murisin ölümüyle mirasçılar arasında pay edildiği, mirasçılardan E. K. kendi hissesini davacıya harici yazılı senet ile sattığı, kadastro tespiti sırasında bu taşınmaz .. ada .. parsel ve .. ada .. parsel olarak davacı adına tespit gördüğü, E. K.'in çocuksuz bekar vefat etmesiyle davalıların onun mirasçıları haline geldiği ve Engin'in kardeşi olan davalı E. davacı aleyhine kadastro mahkemesinde tespitin iptali davası açtığı ve dava kabul edilerek, taşınmazların ¼ hisse adına davalı S., ¾ hisse oranında davalı E. adına tesciline karar verildiği, davacının satış tarihine göre büyük miktarda satış bedeli ödediği halde taşınmazların kendisinden alındığından ve taşınmazlardan 102 ada 41 no.lu parsel üzerinde satın aldıktan sonra ağaç dikerek ve taş duvar çekerek masraf yapması nedeniyle davalıların sebepsiz olarak zenginleştikleri iddia edilerek, şimdilik uğramış olduğu zarara karşılık 10.000TL tazminatın faizi ile davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı S.. T.. süresinde verdiği cevap dileçesi ile zamanaşımı def'ini ileri sürmüş, esasa ilişkin olarak da iddia edilen satışın geçersiz olduğu ve dava dışı Ergin tarafından yapıldığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Davalı E. cevap dilekçesi ile; davalıların murisine ait taşınmazı davacının muristen ve davalılardan izinsiz olarak yıllarca kullandığı, taşınmazı Engin'den satın aldığına dair sahte bir köy senedi düzenlediğini, oysa hiçbir şekilde tarla satışı yapılmadığını, taşınmazın üzerine davacı tarafından ağaç dikilmesi ve taş duvar örülmesinin söz konusu olmadığını, 19 yıl izinsiz kullanım nedeniyle ecrimisil istediklerini savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; 818 sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 66'da öngörülen 1 yıllık hak düşürücü süre ve 20/09/1986 tarihli sözleşmenin yapıldığı tarihten 10 yıllık zamanaşımı süreleri geçmiş olduğu gerekçesi ile davanın süre yönünden reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1-) Tapulu taşınmazın satışına ilişkin sözleşme resmi biçimde yapılmadığından hukuken geçersizdir (TMK'nun md.706, BK.md.213, Tapu Kanunu md.26 ve Noterlik Kanunu md.60). O nedenle geçerli sözleşmelerde olduğu gibi taraflarına hak ve borç doğurmaz. Bu durumda taraflar verdiklerini haksız iktisap kuralları gereğince geri isteyebilirler. Ancak, taraflar arasında harici de olsa bir sözleşme olduğundan dava BK.nun 125.maddesine (6098 sayılı BK.'nun 146.maddesine) göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir. Mahkemece davanın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle reddedilmiş ise de, 07.06.1939 tarih, 1936/31 Esas ve 1939/47 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre tapulu taşınmazın harici satış sözleşmesine konu edilerek ödenen satış bedelinin, sözleşmenin geçersiz olması nedeniyle iadesine ilişkin BK'nun 125. maddesine (6098 sayılı BK.nun 146.maddesine) göre 10 yıllık zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi, satış bedeline ilişkin paranın verildiği tarih değil, sözleşme geçersiz olsa da satıcının rıza ve ihtiyariyle taahhüdünü her zaman yerine getirebileceği gözönüne alınarak bunun ifasını beklemek durumunda bulunan alıcı için ancak davaya konu taşınmazın tapuda ferağ ümidinin ortadan kalktığı veya ifanın imkansız hale geldiği tarihtir. Somut olayda taraflar arasındaki harici satım sözleşmesinin ifasının imkansız hale geldiği tarih kadastro mahkemesi tarafından verilen kararın kesinleştiği tarih olan 26.10.2011'dir. Bu dava ise 18.06.2012 tarihinde yani İfanın imkansız hale geldiği tarihten itibaren 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde açılmıştır. O halde mahkemece, işin esasına girilip, toplanacak deliller doğrultusunda hasıl olacak sonucu göre karar verilmesi gerekirken yukarıdaki gerekçe ile davanın reddini doğru görülmemiştir. 2-) Türk Medeni Kanunu'nun 641.maddesine göre; mirasçılar tereke borçlarından müteselsilen sorumludurlar. Alacaklı müteselsil borçlulara veya borçlulardan bazısına karşı dava açabilir. Bu halde davalı olan müteselsil borçlular arasındaki ilişki ihtiyari dava arkadaşlığıdır. Davalılar arasında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunduğundan, her bir davalı hakkında bağımsız dava bulunması nedeniyle, her davalı ayrı iddia ve savunmada bulunmak zorundadır. Davalılardan bir kısmının ileri sürdüğü zamanaşımı def'inin, böyle bir savunmada bulunmayan diğer davalılara sirayeti söz konusu olamaz. ( Kuru Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Altıncı Baskı, Cilt III, 2001, syf 3340 vd.) Somut olayda, davalılardan yalnızca S.süresinde verdiği cevap dilekçesi ile zamanaşımı def'ini ileri sürmüş, diğer davalı E. ise ileri sürmemiştir. Mahkemece bu yön dikkate alınmadan, zamanaşımı def'inde bulunmayan davalı hakkındaki davanın da reddi doğru değildir. Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 24.09.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2013/10595 E., 2013/12801 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Bundan ayrı olarak; mirasçıların murisin borçlarından şahsen (TMK 699) ve müteselsil olarak (TMK 641. md) sorumlu olduklarından, mahkemece hükmedilecek alacak miktarının tamamından davalı mirasçıların müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulmaları gerekirken, miras hisselerine düşen miktarın hüküm altına alınması doğru görülmemiştir.
3. Hukuk Dairesi         2013/10595 E.  ,  2013/12801 K. * SATIŞ VAADİ SÖZLEŞMESİ * AYNEN İFA İMKANSIZLIĞI * MÜSPET ZARAR * MURİSİN BORÇLARINDAN SORUMLULUK * TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 699 * TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 706 * BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 183 * BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 96 * BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 117 * BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 20 * BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 22 * BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 213 * TÜRK MEDENİ KANUNU (TMK) (4721) Madde 641 "İçtihat Metni" Taraflar arasında görülen tazminat davasının yapıları muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması davacı vekili tarafından istenilmekle; gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için 17.09.2013 gününe bırakılması uygun görüldüğünden, belli günde dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, tetkik hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü. Davacı vekili dilekçesinde; davalıların murisinin 402 parselde kayıtlı taşınmazın yarı hissesini davacıya Noter Satış Vaadi Sözleşmesi ile satmayı vaat ettiğini, bedelin peşin ödendiği ve zilyetliğin davacıya devredildiğini, davacının tapuda devir için gittiğinde, malikin satış vaadi yapan olmadığını öğrendiğini, davalıların yükümlülüklerini yerine getirmediği ve buna imkan kalmadığını belirterek, davacının müspet zararını karşılamak zorunda olduklarından şimdilik 100.000 TL (ıslah ile 56.160 TL muhdesat değeri, 125.197,93 TL arazi değeri olmak üzere toplam 176.357,93 TL) dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalılardan tahsilini istemiştir. Davalılar vekili cevabında; sözleşme tarihi dikkate alındığında zamanaşımının gerçekleştiğini, tapu malikinin davalıların murisi olmadığını, bu nedenle davacının ancak murise ödediği parayı talep edebileceğini belirterek, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece; murisin kendisine ait olmayan bir taşınmazı satmayı vaad etmekle ifası mümkün olmayan borca girdiğini, taşınmazın davacıya verilmesinin mümkün olmadığını gerekçe göstererek; nar ağaçlarının dava tarihindeki bedeli 51.160 TL ile sözleşme tarihinde ödenen bedelin dava tarihine dek, denkleştirici adalete göre uyarlanması sonucu belirlenen 9.817,50 TL'nin (toplam 60.977,50 TL) veraset ilamındaki hisseleri oranında davalılardan tahsiline hükmedilmiştir. Hükmü, davacı vekili temyiz etmektedir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir. Dava BK. 22. maddeye dayalı yapılan satış vaadi sözleşmesinin ifasının imkansız olması nedeniyle açılmış müspet zarara ilişkin tazminat davasıdır. Kaynağını Borçlar Kanununun 22. maddesinden alan taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri BK.nın 213. maddesi ile TMK.nın 706 (MK 634) ve Noterlik Kanunun 89. madde hükümleri uyarınca noter önünde re'sen düzenlenmesi gereken, bir başka anlatımla geçerliliği resmi şekil şartına bağlı kılınan, tamamen iki tarafa borç yükleyen ve kişisel hak sağlayan sözleşme türüdür. Vaad alacaklısı taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile mülkiyet devir borcu yükleyen satıcıdan edim yerine getirilmediğinde Türk Medeni Kanunun 716 (MK 642. md) maddesi uyarınca açacağı tapu iptali ve tescil davası ile borcun hükmen yerine getirilmesini isteyebilir. Satış vaadi sözleşmesinin geçerli olabilmesi için vaat borçlusunun satış vaadi sözleşmesinin yapıldığı tarihte tapuda kayıtlı taşınmazın maliki olması gerekmez. Vaat borçlusunun sözleşmenin yapıldığı tarihte malik olmaması sözleşmenin sıhhatine tesir etmez. Satış vaadi sözleşmesi geçerli olmakla birlikte dava tarihinde davalılar vaat olunan taşınmazın maliki olmadığından aynen ifa mümkün değildir. Kural olarak, borcun ifa edilmemesi borçlunun sorumluluğunu meydana getirir ve borcun ifa edilmemesinde kusurlu kabul edilir. Bu durumda vaat alacaklısı davacı aynen ifa yerine BK.96 ve devamı maddeleri uyarınca tazminat talep edebilir. Buradaki tazminat alacaklının müspet zararıdır. Müspet zarar ise; aktin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesinden doğan zarardır. HGK.nın 29.09.2010 tarih ve 2010/14-386-420 ve 28.09.2011 tarih ve 2011/13-528-571 sayılı kararlarında olduğu gibi resmi şekilde düzenlenmesi gereken ve tam iki tarafa borç yükleyen satış vaadi sözleşmelerinde, edimini yerine getiren taraf, karşı tarafın da edimini yerine getirmesini isteyebilir. Hemen burada, ifa imkânsızlığı ile ilgili genel bir açıklama yapılmasında da yarar vardır. 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)'nın 20/1. maddesine göre: "Bir akdin mevzuu gayrı mümkün veya gayri muhik yahut ahlaka mugayir olursa o akit batıldır." Aynı şekilde, BK'nın 96. maddesi,"Alacaklı hakkını kısmen veya tamamen istifa edemediği takdirde borçlu kendisine hiçbir kusurun isnat edilemeyeceğini ispat edemedikçe bundan mütevellit zararı tazmine mecburdur." hükmünü taşımaktadır. Keza, BK'nın 117. maddesi "Borçluya isnat olunamayan haller münasebetiyle borcun ifası mümkün olmazsa, borç sakıt olur.", demek suretiyle, imkânsızlık kavramını düzenlemiştir. İmkânsızlık, ifa engeli sebeplerinden birini oluşturur. Gerçekten de, imkânsızlık, sürekli, kalıcı, temelli bir ifa engelidir. Bu niteliği ile imkânsızlık, temerrüdün karşıtıdır. İmkânsızlığın pratik önemi borçluya karşı aynen ifanın zorla sağlanamamasında ortaya çıkar (Serozan, Rona, İfa, İfa Engelleri, Haksız Zenginleşme, 3. Cilt, 4. Bası, İstanbul 2006, s. 163.). Diğer bir ifadeyle imkânsızlık, borçlanılan edimin ya baştan itibaren geçerli olarak doğmasını ya da sonradan borçlu veya diğer herhangi bir kimse tarafından objektif, sürekli ve kesin olarak yerine getirilmesini önleyen, fiili veya hukuki engellere verilen isim olarak tarif edilebilir (Eren, Fikret: age., s. 270.; Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 6. Bası, İstanbul 1988, s. 483.; İnan, Ali Naim, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 1984, s. 503; Ayan, Mehmet, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, Konya 2002, s. 325; Akıntürk, Turgut, Satım Akdinde Hasarın İntikali, Ankara 1966, s. 33; Velidedeoğlu, Veldet/Özdemir, Refet, Borçlar Kanunu Şerhi, Ankara 1987, s. 52; Oğuzman, Kemal/Öz, Turgut, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2005, s. 77). İmkânsızlık, bir veya birden çok edimi kapsayabilir. Ayrıca, edimin ifasının imkânsızlığı, asliedimleryanında yan edimler için desöz konusu olabilir, imkânsızlık genellikle edim sonucuna ilişkin olmalıdır. Ancak, bazı durumlarda imkânsızlık, edim fiiline ilişkin de olabilir. İmkânsızlık bir insan fiilinden veya tabiat olayından doğması yanında, mantıki, hukuki veya fiili sebeplerden de kaynaklanabilir (Eren Fikret, age., s. 295., s. 186.; Bucher, Eugen: Schvveizerisches Obligationenrecht, Allgemeiner Teil ohne Delicktrecht, Zürich 1988, s. 417). BK'nın 20. maddesine göre, bir akdin konusu mümkün değilse, o akit imkânsızdır. Burada söz konusu olan imkânsızlık, başlangıçtaki, yani sözleşme yapıldığı sırada mevcut olan imkânsızlıktır (objektif imkansızlık). Bu halde, konusu hukuki veya fiili sebeplerden dolayı imkânsız olan sözleşme butlan yaptırımına tabidir ve başlangıçtan itibaren geçersizdir. Burada geçerli olan butlan yaptırımından bahsedebilmek için, imkânsızlık sözleşmenin konusu ile ilgili olmalı ve yalnız borçlu bakımından değil, objektif mahiyette ve herkes için söz konusu olmalıdır. Batıl bir sözleşme baştan itibaren hiçbir hüküm ve sonuç doğurmaz. Fakat, sözleşme yapılırken taraflardan biri imkânsızlığı biliyor veya bilmesi gerekiyorsa ve buna rağmen diğer tarafı bundan haberdar etmemişse, bu durumda karşı tarafın uğradığı menfi zararı karşılamakla yükümlüdür (Eren Fikret, age., s. 299.; Reisoğlu, Safa, Borçlar Flukuku Genel Flükümler, 18. Bası, İstanbul 2006, s. 116; Serozan Rona, age, s. 162.; Tekinay/ Akman/Burcuoğlu/ Altop, age., s. 1208). BK'nın 117. maddesine göre, edimin yerine getirilmesi sözleşme yapıldıktan sonra imkânsız olursa ve bu imkânsızlıkta borçlunun kusuru bulunmazsa, borçlu borcundan kurtulur. Burada sözleşme, başlangıçtaki imkânsızlık gibi butlan yaptırımına tabi olmamakla birlikte, borçlu borcundan kurtulmaktadır. Borçluyu borcundan kurtaran imkânsızlığın objektif veya sübjektif olması önemli değildir. Sözleşme yapıldıktan sonra ortaya çıkan imkânsızlık, ister objektif ister sübjektif olsun, borçlunun kusuruna dayanmadıkça, borçlu borcundan kurtulur. Sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan imkânsızlık, borçlunun kusuruna dayanıyorsa, borçlu bundan sorumlu olur. Sonraki imkânsızlık, ister objektif ister sübjektif mahiyette olsun, borçlunun kusuru söz konusu olursa, borçlu bundan sorumlu olur. Bu takdirde, borca aykırılığı konu alan BK'nın 96. maddesindeki genel hüküm uygulama alanı bulur (Eren Fikret, age., s. 298.; Oğuzman, Kemal/ Öz, Turgut, s. 77.; Tekinay/ Akman/Burcuoğlu/Aitop, s. 1210). İmkânsızlık; objektif-sübjektif imkânsızlık, başlangıçtaki-sonraki imkânsızlık, tam-kısmi imkânsızlık, sürekli-geçici imkânsızlık, borçlunun sorumlu olduğu imkânsızlık ve borçlunun sorumlu olmadığı imkânsızlık şeklinde çeşitli türlere ayrılabilir (Borç İlişkisi Doğuran Sözleşmelerde Başlangıçtaki İmkânsızlık, Hüküm Ve Sonuçları Zeynep İpek Yücer, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi s. 22 vd.). Objektif imkânsızlık, BK'nın 20, 96. ve 117. maddelerinde hüküm altına alınmıştır. Objektif imkânsızlık-sübjektif imkânsızlık ayrımı baştaki imkânsızlık halinde önem kazanmaktadır. Sonraki imkânsızlığın doğurduğu hukuki sonuçlar açısından, objektif imkânsızlık ile sübjektif imkânsızlık arasında bir fark bulunmamaktadır. BK'nın 20. maddesine göre başlangıçtaki objektif imkânsızlık bir butlan sebebidir.Önemli olan, edimi sadece borçlunun mu, yoksa herkesin mi yerine getirip getiremeyeceğidir. Buna göre, eğer edim, borçlu da dahil üçüncü kişiler tarafından da yerine getirilemiyorsa, imkânsızlık objektiftir (Eren Fikret, age., s. 295.; Kılıçoğlu, age., s. 116.; Oğuzman/Öz, age., s. 76.; Dural, Sonraki İmkansızlık, s. 79.; Altunkaya, age., s. 110.; Başpınar, age., s. 119.; Altaş, age., s. 13.; Prof. Dr. Karaaslan, Hakan: Sürekli Borç İlişkileri ve Sürekli Borç İlişkilerinde İfa İmkansızlığı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2003, s. 53.; Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.4.1984 gün, 139 E., 426 K. sayılı ilamı). Yukarıda açıklandığı üzere, BK'nın 117.maddesinde yer alan şekilde, borçluya yükletilemeyen sonraki imkânsızlık hallerinde borçlunun borcu sona ereceğinden, borçlunun karşı taraftan aldığı şeyleri sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre iade etmesi gerekir. Henüz almadığı şeyleri ise isteme hakkından mahrum olur. Ancak, bu durumda da istisnai olarak BK'nın 117/ II. maddesine göre; taraflar aralarında yaptıkları sözleşme ile borçluya yüklenemeyen imkânsızlık halinde borçlunun karşı taraftan aldığı şeyleri muhafaza edeceğini kararlaştırabilirler. Ayrıca BK'nın,"Halin icabından veya hususi şartlardan mütevellit istisnaların maadasından, satılan şeyin nefi ve hasarı akdin inikadı anından itibaren alıcıya intikal eder." şeklinde düzenlenen 183. maddesi ve " Uzun müddet için yapılan hizmet akdinde, işçi, hastalıktan, askerlikten veya bu gibi sebeplerden dolayı kusuru olmaksızın nispeten kısa bir müddet için işi ifa edemediği takdirde o müddet için ücret istemeye hakkı vardır" şeklinde hüküm altına alınan 328. maddesi, BK'nın 117. maddesine istisna getiren özel hükümlerdir. Sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan imkânsızlık halinde borçlunun kusuru söz konusu ise daha önce de belirtildiği gibi, BK'nın 96. maddesindeki genel hüküm uygulanır. Bu durumda, borç sona ermez, borçlu, alacaklı zarara uğramışsa, bunu tazmin etmek zorunda kalır. İmkansızlık, borçlunun kusuruna dayanıp dayanmamasına değil, genel olarak borçlunun bu imkânsızlıktan sorumlu tutulup tutulmayacağına göre tasnif edilmelidir. Nitekim, BK'nın 117. maddesinde kullanılan tabirler de bu görüşü desteklemektedir. Yani, kanun kusursuz olmayı değil, sorumlu olmamayı aramaktadır.( Eren Fikret, age., s. 1251.; Altunkaya, age., s. 139; Dural, Sonraki İmkansızlık, s. 110) Şüphesiz geçici imkânsızlığın varlığı, beraberinde tarafların bu sözleşmeyle ne kadar süre bağlı kalacakları sorununu getirir. Bu konudaki kural "ahde vefa, söze sadakat" ilkesi gereği tarafların sözleşmeyle bağlı tutulmasıdır. Ancak bazı özel durumlar vardır ki, tarafları o sözleşmeyle bağlı saymak hem onların ekonomik özgürlüklerini engeller, hem de bir başkası ile sözleşme yapma fırsatını ortadan kaldırır. Uygulamada, geçici imkânsızlık halinde tarafların o sözleşmeyle bağlı tutulma süresine "akde tahammül süresi" denilmektedir. Bu sürenin gerçekleşip gerçekleşmediğini de her somut olaya göre ve onun çerçevesinde değerlendirmek gerekir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 28.04.2010 gün ve 2010/15-193- 235 sayılı ilamı). Bilindiği gibi, genelde temlik borcu doğuran sözleşmelerden olan satım sözleşmelerinde satış konusu olan malın, sözleşmenin yapıldığı anda mevcut olmasına ya da satıcının malvarlığında bulunmasına gerek yoktur. Bu itibarla ilerde yapılacak veya üretilecek yahut hâsıl olacak şeyler de satışa konu teşkil edebilirler. Bir başka anlatımla, satıcı başkasına ait şeyleri de satabilir. Eğer satıcı başkasına ait şeyi satmış ve ifa zamanına kadar da o şey üzerinde tasarruf yetkisini elde edememişse ve bu yüzden borcunu yerine getiremiyorsa, ademi ifa nedeniyle tazminat ödemekle yükümlü tutulabilir (BK. 96). Kural olarak, başkasına ait tapuda kayıtlı taşınmazların noter tarafından düzenlenen satış vaadi sözleşmesi ile satışı, kişisel borç doğuran bir sözleşme olması nedeniyle geçerlidir. Bir başka deyimle, borç doğuran bir sözleşmenin geçerliliği, hiç bir zaman satıcının satış tarihinde veya daha sonra o şeye malik olması şartına bağlı değildir. Vaatte bulunanın, satış vaadinin konusunu oluşturan taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisinin varlığını aramak da gerekmez(Karahasan, Mustafa Reşit, Türk Borçlar Hukuku, Özel Borç İlişkileri, C.4, s. 308). Maliki olmadığı bir taşınmazı satmış bulunan kişi aleyhine açılacak (ifa ve mülkiyetin alıcıya geçirilmesi) davasının redde müncer olması, böyle bir satışın BK.'nın 20. maddesinde öngörülen afakî imkânsızlık (objektif imkânsızlık) nedeniyle geçersiz sayılmasını gerektirmez. Çünkü, böyle bir sözleşme, "borç doğuran" bir sözleşme olarak geçerlidir ve sonuçta sübjektif imkânsızlık nedeniyle tasarrufi işlemin, yani ifanın yerine getirilememesi sonunda meydana gelen zararın tazmini, BK/nın 96. maddesi gereğince satıcıdan istenebileceği gibi, eğer bir ceza şartı kararlaştırılmış ise bunun da ödetilmesi yine BK.'nın 158. maddesi uyarınca alıcı tarafından istenebilir (Yargıtay HGK.'nın, 22.12.1982 T., 13-1905 E., 966 K. sayılı ilamı). Somut olayda; davacı satış vaadi sözleşmesine dayanmaktadır. Ne var ki, vaat borçlusu ve mirasçıları davanın açıldığı tarihte taşınmazın maliki olmadığından aynen ifa imkansızlığı nedeniyle müspet zararı isteyebilir. Hal böyle olunca mahkemece; ifanın imkansız hale geldiği tarih itibariyle, taşınmazın rayiç değerinin bilirkişi marifetiyle tespiti ile belirlenen rayiç bedele hükmedilmesi gerekirken, yazılı ve yanılgılı gerekçelerle; hukuken geçersiz sözleşmeler tasfiye edilirken uygulanan denkleştirici adalet kuralına göre hesaplanan miktara hükmedilmesi usul ve yasaya aykırı görülmüş bozmayı gerektirmiştir. Bundan ayrı olarak; mirasçıların murisin borçlarından şahsen (TMK 699) ve müteselsil olarak (TMK 641. md) sorumlu olduklarından, mahkemece hükmedilecek alacak miktarının tamamından davalı mirasçıların müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulmaları gerekirken, miras hisselerine düşen miktarın hüküm altına alınması doğru görülmemiştir. Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davacı taraf için duruşma tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre takdir edilen 990 TL vekalet ücretinin davalıdan alınıp davacı tarafa verilmesine ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 17.09.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
(Kapatılan)14. Hukuk Dairesi, 2011/12165 E., 2011/14189 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSulh Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Bu nedenle aktif dere yatakları, Türk Medeni Kanununun 715 (eski 641 maddesi) ve 3402 sayılı Kadastro Yasasının 16/c maddeleri hükümleri gereği kamu malı niteliğinde, özel mülkiyete konu olamayacak ve tescile tabi olmayan yerlerdendir.
(Kapatılan)14. Hukuk Dairesi         2011/12165 E.  ,  2011/14189 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 06.04.2010 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 22.06.2010 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: K A R A R Davacı Hazine, dereyatağı olan yerin kadastro tespiti sonucu davalıya ait 1383 parsel sayılı taşınmaz içinde tespit gördüğünü, dereyatağı olan bu kısımların belirlenerek tapu kaydının iptali ile tescil harici bırakılmasını istemiştir. Davacı, taşınmazı sonradan satın aldığını ve davanın reddini savunmuştur Dava konusu 1383 parsel sayılı taşınmazın tapulama tespitinin 11.3.1976 tarihinde kesinleştiği ve dava tarihine göre 3402 sayılı Kadastro kanununun 12/3 maddesinde belirtilen 10 yıllık hak düşürücü sürenin dolduğu gerekçesiyle mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Bilindiği üzere; 5841 sayılı Kanunun 2.maddesi ile; 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12.maddesinin 3.fıkrasına eklenen “Bu hüküm,iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” cümlesinde yer alan “…..iddia ve taşınmazın niteliğine…”ibaresi ve 3.madde ile 3402 sayılı kanuna eklenen “Geçici 10.madde” Anayasa Mahkemesinin 12.5.2011 günlü ve E.2009/31,K.2011/77 sayılı kararı ile iptal edilmiştir. Bu nedenle aktif dere yatakları, Türk Medeni Kanununun 715 (eski 641 maddesi) ve 3402 sayılı Kadastro Yasasının 16/c maddeleri hükümleri gereği kamu malı niteliğinde, özel mülkiyete konu olamayacak ve tescile tabi olmayan yerlerdendir. Bu nitelikteki taşınmazlarda her ne surette olursa olsun sicil oluşturulması olanaksızdır. Oluşan sicil kayıtlarına da değer verme olanağı yoktur. 3402 sayılı Kadastro Kanununun 12/3 maddesinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü sürenin uygulama olanağı bulunmadığından davaya konu edilen parselin dere yatağına isabet eden bölümlerinin sicilden terkinine karar verilmesi gerekeceğinde kuşku yoktur. Bu itibarla tarafların delilleri toplanarak varılacak sonuç dairesinde bir hüküm kurulması gerekirken olaya uygulanma olanağı bulunmayan hak düşürücü sürenin geçtiğinden bahisle davanın reddi doğru görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, 23.11.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Mirasbırakan (M), 10.05.2023 tarihinde vefat etmiş ve geride mirasçı olarak çocukları (A) ile (B)'yi bırakmıştır. (M)'nin terekesinde bir taşınmaz, banka mevduatı ve (X) Bankasına olan kredi borcu ile arkadaşı (K)'nin borcuna karşılık verdiği kefalet borcu bulunmaktadır. Bu duruma göre, mirasçılar (A) ve (B)'nin terekeyi iktisapları ve tereke borçlarından sorumlulukları hakkında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümleri çerçevesinde aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

A) Mirasçılar (A) ve (B), mirasbırakan (M)'nin ölümü anında, terekenin aktif ve pasifini bir bütün olarak, kanun gereğince ve herhangi bir hukuki işleme gerek kalmaksızın kazanırlar.
B) Mirasçılar, tereke borçlarından dolayı yalnızca tereke mallarıyla sınırlı olarak sorumlu olup, bu sorumluluk kendi aralarında payları oranındadır.
C) Arkadaşı (K)'ye verilen kefaletten doğan borçtan dolayı mirasçılar, ancak mirası resmi deftere göre kabul etmeleri hâlinde sorumlu tutulabilirler.
D) Terekeye dahil taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını mirasın açılmasıyla kazanmalarına rağmen, bu taşınmaz üzerinde tasarrufta bulunabilmeleri için öncelikle zilyetliğin kendilerine devredilmesi şarttır.
E) Mirasçılar, (X) Bankasına olan kredi borcunun tamamından müteselsilen sorumlu olmakla birlikte, bu sorumluluk terekenin borç ödemeden acze düşmemesi koşuluna bağlıdır.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol