4857 sayılı İş Kanunu Madde 4

İş Kanunu 4. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 4 -Aşağıda belirtilen işlerde ve iş ilişkilerinde bu Kanun hükümleri uygulanmaz; a) Deniz ve hava taşıma işlerinde, b) 50'den az işçi çalıştırılan (50 dahil) tarım ve orman işlerinin yapıldığı işyerlerinde veya işletmelerinde, c) Aile ekonomisi sınırları içinde kalan tarımla ilgili her çeşit yapı işleri, d) Bir ailenin üyeleri ve 3 üncü dereceye kadar (3 üncü derece dahil) hısımları arasında dışardan başka biri katılmayarak evlerde ve el sanatlarının yapıldığı işlerde, e) Ev hizmetlerinde, f) (…)[4] çıraklar hakkında, g) Sporcular hakkında, h) Rehabilite edilenler hakkında, ı) 507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Kanununun 2 nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde. Şu kadar ki; a) Kıyılarda veya liman ve iskelelerde gemilerden karaya ve karadan gemilere yapılan yükleme ve boşaltma işleri, b) Havacılığın bütün yer tesislerinde yürütülen işler, c) Tarım sanatları ile tarım aletleri, makine ve parçalarının yapıldığı atölye ve fabrikalarda görülen işler, d) Tarım işletmelerinde yapılan yapı işleri, e) Halkın faydalanmasına açık veya işyerinin eklentisi durumunda olan park ve bahçe işleri, f) Deniz İş Kanunu kapsamına girmeyen ve tarım işlerinden sayılmayan, denizlerde çalışan su ürünleri üreticileri ile ilgili işler, Bu Kanun hükümlerine tabidir. Eşit davranma ilkesi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

75 karar eşleşti
9. Hukuk Dairesi, 2023/7480 E., 2023/11884 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi
4857 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinin ilgili bölümü şöyledir:
9. Hukuk Dairesi         2023/7480 E.  ,  2023/11884 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/2388 E., 2022/2374 K. KARAR : İstinaf başvurusunun kabulü ile davanın kabulü İLK DERECE MAHKEMESİ : ... Anadolu 3. ... Mahkemesi SAYISI : 2020/24 E., 2022/432 K. Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekilince istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı tarafa ait Tuzla-Pendik hattında çalışan ... plakalı minibüste 01.01.2000-30.10.2018 tarihleri arasında şoför olarak çalıştığını, 2000-2008 yılları arasında sigortasız çalıştırıldığını, sigorta primlerinin eksik yatırıldığını, davalı tarafından müvekkilinin hak ve alacakları kendisine tam olarak ödenmeksizin araçların satıldığı söylenip işten çıkarıldığını ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışma ücreti, asgari geçim indirimi, ... bayram ve genel tatil ücreti ile yıllık izin ücreti alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının, müvekkili nezdinde geçen ve Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) bildirilmeyen herhangi bir çalışmasının olmadığını, davacının işyerinde 28.01.2008-30.10.2018 tarihleri arasında çalıştığını, ... sözleşmesinin tarafların karşılıklı ve birbirine uygun iradesi ile sona erdiğini, müvekkiline ait Tuzla-Pendik hattında çalışan ... plakalı minibüste çift şoför çalıştığını, farklı vardiyalar ile çalışıldığını, taraflar arasında 30.11.2018 tarihli ibraname imzalandığını, bu ibranamede ibra konusu alacağın türü ve miktarının ... ... sayıldığını, davacıya tamamının ödendiğini savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesi yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacı ile aynı hatta çalışan davacı tanıklarının sarih anlatımlarına itibar edilerek davacının, 01.01.2000-30.10.2018 tarihleri arasında ... plakalı araçta çalıştığının anlaşıldığı, davalı tarafça 30.11.2018 tarihli ibraname sunulmuşsa da incelendiğinde davacının imzası dışındaki kısmın farklı bir kişi tarafından yazıldığının açık olduğu, davacının da isticvabında bu hususu doğruladığı, 18 yıllık çalışması olan davacının 50.000,00 TL karşılığında tüm alacaklarından vazgeçmesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu, davacının kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına hak kazandığı, davacının yıllık izinlerinin kullandırıldığını davalının ispatlayamadığı, dinlenen tanıkların beyanlarından davacının haftada 42 saat fazla çalışma yaptığının ve karşılığının ödenmediğinin anlaşıldığı, ... bayram ve genel tatillerde çalıştığının da tanık beyanları ile ispatlandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili istinaf dilekçesinde; davacının sigortasız dönemde iddia ettiği çalışma için hizmet tespiti davası açılmadıkça SGK kaydındaki çalışma süresinin aşılamayacağını, tespit edilen fazla çalışma ücreti ile ... bayram ve genel tatil ücretinin fahiş olduğunu, ... şoför çalışmadığına ilişkin Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma dosyasının celp edilip incelenmediğini, tanıkla ispatlandığı hâlde indirim de uygulanmadığını belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının ortadan kaldırılması ve davanın reddine karar verilmesi istemi ile istinaf yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; alacak davasında çalışmanın her türlü delille ispatlanabileceği, fazla çalışma ücreti ile ... bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının tanık beyanlarına göre hesaplandığı, davalının bahsettiği soruşturma dosyasının taraflarca getirilme ilkesi gereği dosyaya sunulması gerekirken davalının bunu ihmal ettiğinin anlaşıldığı, işçinin hastalık, mazeret ve başkaca nedenlerle sürekli aynı şekilde çalışması mümkün olmadığından, tanıkla ispatlanan fazla çalışma ücreti ile ... bayram ve genel tatil ücreti alacaklarında dosyaya uygun bir indirim yapılmamasının hatalı olduğu, hükme esas alınan bilirkişi raporunda Mahkemece değer verilen tutarlar üzerinden %30 indirim yapılarak alacağın miktarının tespit edildiği ve taleple bağlı kalınarak hüküm kurulduğu belirtilerek davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde; hüküm fıkrasında ıslah tarihinin 02.03.2020 olarak yazılmasının hatalı olduğunu, ... Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının 2021/220025 sayılı soruşturma dosyasının incelenmediğini, incelenmiş olsaydı davacının ... şoför olarak çalışmadığının anlaşılacağını, tanık ifadelerine itibar edilmemesi gerektiğini, eski çalışan O.G'nin açtığı davadan ve eski çalışan B.K'nın imzaladığı ibranameden aynı hatta başka işçilerin de çalıştığının anlaşılacağını, davacının hizmet süresi boyunca 4 saat uykuyla haftalık izin/yıllık izin kullanmadan çalıştığı şeklindeki kabulün hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, zamanaşımı def'inin dikkate alınmadığını belirterek temyiz yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkinin ... kanunları kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve buna göre uyuşmazlığa ... kanunlarının mı yoksa 6098 sayılı ... Borçlar Kanunu (6098 sayılı Kanun) hükümlerinin mi uygulanması gerektiğine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 371 inci maddesi. 2. 4857 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinin ilgili bölümü şöyledir: "Aşağıda belirtilen işlerde ve ... ilişkilerinde bu Kanun hükümleri uygulanmaz; ... ı) 507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Kanununun 2 nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde, ..." 3. Mülga 507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanunu'nun 2 nci maddesi, 5362 Sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunu’nun (5362 sayılı Kanun) 3 üncü maddesi, 6098 sayılı Kanun hükümleri. 3. Değerlendirme 1.4857 sayılı Kanun'un 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanun'un uygulanacağı belirtilmiştir. 2. 4857 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendi uyarınca, mülga 507 sayılı Kanun'un 2 nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde 4857 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaz. 3. 507 sayılı Kanun, 21.....2005 tarihinde Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5362 sayılı Kanun'un 76 ncı maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve maddenin ikinci cümlesi ile diğer kanunların 507 sayılı Kanun'a yaptıkları atıfların 5362 sayılı Kanun'a yapılmış sayılacağı açıklanmıştır. Bu durumda 4857 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinde 507 sayılı Kanun'a yapılan atıf, 5362 sayılı Kanun'a yapılmış sayılmalıdır. Bahsi geçen yeni yasal düzenlemede esnaf ve sanatkâr tanımı değiştirilmiştir. 5362 sayılı Kanun'un 3 üncü maddesine göre esnaf ve sanatkâr; ister gezici ister sabit bir mekânda bulunsun, Esnaf ve Sanatkâr ile Tacir ve Sanayiciyi Belirleme Koordinasyon Kurulunca belirlenen esnaf ve sanatkâr meslek kollarına dâhil olup ekonomik faaliyetini sermayesi ile birlikte bedeni çalışmasına dayandıran ve kazancı tacir veya sanayici niteliğini kazandırmayacak miktarda olan, basit usulde vergilendirilenler ve işletme hesabı esasına göre deftere tabi olanlar ile vergiden muaf bulunan meslek ve sanat sahibi kimselerdir. 507 sayılı Kanun'da yazılı olan “geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin” sözcüklerine 5362 sayılı Kanun'da yer verilmemiştir. 5362 sayılı Kanun'un düzenlemesi karşısında, 21.....2005 tarihinden sonraki dönem açısından 4857 sayılı Kanun'un kapsamı belirlenirken, “geçimini münhasıran bu işten sağlama” ölçütü dikkate alınmamalıdır. 4. 5362 sayılı Kanun'daki düzenleme ile esnaf ve tacir ayrımında başka ölçütlere yer verilmiş olup, kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlük yapanların da ekonomik sermayesi, kazancının tacir sanayici niteliğini aşmaması ve vergilendirme gibi ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekecektir. 507 sayılı Kanun döneminde esnaf sayılan kamyoncu, taksici, dolmuşçu gibi kişilerin de bu yeni ölçütler çerçevesinde esnaf sayılmama ihtimali ortaya çıkmaktadır. 5. 5362 sayılı Kanun'un 3 üncü maddesinde belirtilen esnaf ve sanatkâr faaliyeti kapsamında kalan işyerinde üç kişinin çalışması hâlinde, 4857 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinin (ı) bendi uyarınca, bu işyeri ... Kanunu'nun kapsamının dışında kalmaktadır. Maddede üç işçi yerine “üç kişi”den söz edilmiştir. Bu ifade, işyerinde bedeni gücünü ortaya koyan meslek ve sanat erbabını da kapsamaktadır. İşinde bedeni gücü ile çalışmakta olan esnaf dâhil olmak üzere toplam çalışan sayısının üçü aşması durumunda işyeri 4857 sayılı Kanun'a tâbi olacaktır. 6. Somut uyuşmazlıkta; davalı işverene ait minibüste çalışan sayısının tespiti için herhangi bir araştırma yapılmadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla Mahkemece; uyuşmazlık konusu dönemde davalının ekonomik sermayesi ve kazancının esnaf niteliğini aşıp aşmadığı ve hangi usule göre vergilendirildiği tespit edilmeli, fesih tarihi itibarıyla davalı işveren nezdinde çalışan işçi sayısı SGK kayıtları getirtilerek belirlenmeli, işverenin işyerinde kendi bedeni gücü ile bizzat çalışıp çalışmadığı ve esnaf statüsünde olup olmadığı, yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ve ilkeler doğrultusunda araştırılarak davalının esnaf olduğu belirlendiği takdirde uyuşmazlığın ... kanunları kapsamı dışında kaldığı dikkate alınarak uyuşmazlığa 6098 sayılı Kanun'un uygulanmalıdır. Eksik araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir. 7. Islah tarihi 02.03.2022 olmasına rağmen, hüküm fıkrasında ıslah tarihinin 02.03.2020 olarak belirtilmesi de mahallinde düzeltilebilecek maddi hata olarak kabul edilmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Bozma sebebine göre davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 13.09.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

9. Hukuk Dairesi, 2021/11511 E., 2022/504 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
maddesi ile eklenen "ev tipi sosyal hizmet birimleri, 22.05.2003 tarihli 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesinin birinci fıkrası hükmü kapsamındadır." şeklindeki değişik hükümde irdelenmek suretiyle uyuşmazlığın çözümünün İş Mahkemelerinde yapılması gerektiği ve Asliye Hukuk Mahkemesinin davanın görevsizlik nedeniyle usulden reddine karar vermesi ger
9. Hukuk Dairesi         2021/11511 E.  ,  2022/504 K. "İçtihat Metni" BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARLARI ARASINDAKİ UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE DAİR TÜRK MİLLETİ ADINA Y A R G I T A Y K A R A R I I. BAŞVURU Başvurucu Avukat dilekçesinde özetle; “Müvekkili işçinin ... 36. İş Mahkemesi'nin 2017/13 esas sayılı dosyasında T.C. ... Bakanlığı ile alt işveren ... -... —... Ortaklığı'na karşı işe iade istemli dava açtığını, mahkemece feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verildiği halde istinaf incelemesini yapan ... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesince ‘yapılan işin ev tipi çocuk evinde bakım işi olmakla 4857 Sayılı Kanunun 18. Ve 21. Maddeleri kapsamında olmadığı, davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlanamayacağı’ gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın reddine kesin olarak karar verildiğini, halbuki başvurucu dışında aynı görev tanımı ile ( Bakıcı Anne) çalışan bir çok işçi tarafından aynı asıl işverene ( ... Bakanlığı ) ve aynı taleplerle (feshin geçersizliği ve işe iade) karşı açılan davalarda davacı çalışanların iş güvencesi hükümlerinden yararlanma haklarının bulunduğu kabul edilerek işe iadelerine karar verildiğini, davacının işe iadesinin kabulü yönündeki ilk derece mahkemesi kararını kaldıran istinaf mahkemesi kararı ile aynı taleplerle aynı davalı olan ... Bakanlığı'na karşı açılan emsal davalarda tüm kanun yollarından geçerek kesinleşen kararlar arasında açık bir çelişki ortaya çıktığını, aynı çelişkinin başvurucu müvekkili ile aynı işi ve aynı bakanlık ve alt işverenlikte yapan başka bir işçinin açmış olduğu emsal nitelikteki davada ... Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesinin 28.09.2020 T. Ve 2020/217 E ve 2020/1724 K sayılı kararı ile de ortaya çıktığını” belirterek 5235 Sayılı Kanunun 35. Maddesi gereğince uyuşmazlığın giderilmesini istemiştir II. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ HUKUK DAİRELERİ BAŞKANLAR KURULU KARARI ... Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Daireleri Başkanlar Kurulu 11/10/2021 tarih ve 2021/15 sayılı kararı ile; “ ...Raportör daire başkanının kurulda açıkladığı raporunda ise mahkememiz 5. ve 9. Hukuk Dairelerinin yukarıda belirtilen kesin kararları ve bu kararlara konu ilk derece mahkemesi kararları özetlendikten sonra " ... 5. Hukuk Dairesinin incelemesinden geçen davanın işe iade tespit istemli, 9. Hukuk Dairesinin incelemesinden geçen davanın ise işçilik alacağı (kıdem tazminatı) talebini içerdiği, asıl uyuşmazlık konusunun açılan davalarda uygulanacak 4857 sayılı İş Kanunu ve dolayısıyla 1475 sayılı mülga İş Kanununun yürürlükte bulunan 14. maddesi hükmü mü yoksa 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerinin mi uygulanacağı hususuna ilişkindir. Her ne kadar emsal Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 10.12.2019 gün 2019/7899-22026 K. Sayılı ilamında 2828 sayılı Kanunun 16. maddesine 06.02.2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanunun 15. maddesi ile eklenen "ev tipi sosyal hizmet birimleri, 22.05.2003 tarihli 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesinin birinci fıkrası hükmü kapsamındadır." şeklindeki değişik hükümde irdelenmek suretiyle uyuşmazlığın çözümünün İş Mahkemelerinde yapılması gerektiği ve Asliye Hukuk Mahkemesinin davanın görevsizlik nedeniyle usulden reddine karar vermesi gerektiğine hükmedilmiş ise de; 2828 sayılı kanuna eklenen son fıkradaki hükümle birlikte 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 5/1-a maddesindeki hüküm değerlendirildiğinde; 25.10.2017 tarihinden itibaren Türk Borçlar Kanununun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerinin uygulanacağı davalarda da İş Mahkemelerinin görevli olacağı ancak devam eden davalar yönünden bir değişikliğe gidilmeyeceği anlaşılmaktadır. Yukarıda bahsi geçen 2828 sayılı Kanunun 16. maddesindeki değişiklik de gözetildiğinde çocuk bakım evlerinde bakıcı/anne olarak çalışanların 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesinde düzenlenen istisna kapsamında oldukları ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kapsamında yer aldıklarının kabulünün daha isabetli olacağı dolayısıyla ... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin yukarıda esas karar numarası belirtilen ilamındaki kabule göre değerlendirme yapılıp her iki daire arasındaki uyuşmazlığın giderilmesi için 5235 sayılı Kanunun 35/3. maddesi gereğince Yargıtay ilgili dairesinden bu konuda bir karar verilmesinin istenmesi gerektiği ..." şeklinde görüş bildirdiği tespit edilmiştir. Başkanlar kurulu gündeminde söz alarak görüş açıklayan daire başkanları da mahkememiz 5. ve 9. Hukuk Dairelerinin kesin kararlarının benzer konulara ilişkin olduğu halde aralarında uyuşmazlık bulunduğundan bu uyuşmazlığın giderilmesi için Yargıtay ilgili hukuk dairesine başvurulmasını ve uyuşmazlığın mahkememiz 5. Hukuk Dairesinin kararı doğrultusunda giderilmesinin uygun olacağı yönünde görüş bildirilmesinin uygun olacağını bildirmişlerdir. Yapılan inceleme, değerlendirme ve açıklanan görüş ve düşünceler ile rapor göz önüne alındığında; benzer konulara ilişkin mahkememiz 5. ve 9. Hukuk Dairesinin başvuran vekilinin dilekçesinde belirtilen kesin kararları arasında uyuşmazlık bulunduğu ve bu uyuşmazlığın kesin olarak çözümü için Yargıtay ilgili hukuk dairesine başvurulması gerektiği, zira her iki karardaki davacının da davalı ... Bakanlığının çocuk bakım evlerinde ihaleyi alan taşeron şirketler nezdinde bakıcı anne/öğretmen olarak çalıştıkları, iş akdinin bir şekilde sona ermesi üzerine 5. Hukuk Dairesinin davacının 4857 sayılı İş Kanunu kapsamından yararlanamayacağını, aralarındaki uyuşmazlığa Türk Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanması gerektiğini kabul ederken, 9. Hukuk Dairesinin davacının 1475 sayılı İş Kanununun 14. maddesi uyarınca kıdem tazminatına hak kazandığını ve aralarındaki uyuşmazlığa 4857 sayılı İş Kanununun uygulanmasını kabul ettiği, her iki kararın da kesin olduğu, dolayısıyla benzer konulara ilişkin farklı hukuk dairelerinin kesin kararları arasında uyuşmazlık bulunduğunun kabulü gerektiği sonucuna varılmıştır. Öte yandan davacıların çalışma statüleri, konumları çalışma şekilleri göz önüne alındığında mahkememiz 5. ve 9. Hukuk Dairelerinin kesin kararları arasındaki uyuşmazlığın raportör daire başkanının raporunda açıklandığı gibi çocuk bakım evlerinde bakıcı/anne olarak çalışanların 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesinde düzenlenen istisna kapsamında oldukları ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kapsamında yer aldığının kabulünün daha isabetli olacağı ve 5. Hukuk Dairesinin 2018/2196 Esas 2019/274 Karar sayılı kararındaki tespit ve kabul doğrultusunda giderilmesinin uygun olacağının başkanlar kurulu görüşü olarak bildirilmesi gerektiği kanaatine varılarak aşağıdaki şekilde karar verilmesi gerekmiştir. K A R A R : Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1) Mahkememiz 5. Hukuk Dairesinin 2018/2196 Esas 2019/274 Karar sayılı kesin kararı ile mahkememiz 9. Hukuk Dairesinin 2020/217 Esas 2020/1724 Karar sayılı kesin kararı benzer konulara ilişkin olduğu halde aralarında uyuşmazlık bulunduğu ve 5235 Sayılı Kanunun 35/1 maddesinin 3.bendinde düzenlenen şartların gerçekleştiği anlaşıldığından başvuran vekili Av. ...'nın talebinin KABULÜNE, 2) Bölge Adliye Mahkemesi hukuk dairelerinin benzer konuya ilişkin kesin kararları arasındaki uyuşmazlığın kesin olarak giderilmesi için dosya ve kararın Yargıtay 9. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 3) Birinci maddede belirtilen hukuk dairelerinin kesin kararları arasındaki uyuşmazlığın mahkememiz 5. Hukuk Dairesinin kararı doğrultusunda giderilmesinin hukuka ve mevzuata uygun olacağının Başkanlar Kurulunun görüşü olarak bildirilmesine,” oy çokluğu ile karar verilmiştir. III. BAŞVURU KONUSU UYUŞMAZLIĞIN GİDERİLMESİ İSTEMİNE KONU KARARLAR A. ... BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 5. HUKUK DAİRESİNİN 14.02.2019 TARİH 2018/2196 ESAS 2019/274 SAYILI KARARI “Taraflar arasında mahkemenin bu davaya bakmakla görevli olup olmadığı, davacının iş güvencesinden yararlanmasının mümkün olup olmadığı ve iş akdinin haklı/geçerli nedenle feshedilip edilmediği hususunda ihtilaf söz konusudur. 4857 Sayılı Kanunun 1. maddesinde kanunun amacı, işverenler ile bir iş sözleşmesine dayanarak çalıştırılan işçilerin çalışma şartları ve çalışmanın ortamına ilişkin hak ve sorumluluklarının düzenlendiği, bu kanunun 4.maddesindeki istisnalar dışında kalan bütün iş yerlerine bu iş yerlerinin işverenleri ile işveren vekillerine ve işçilerine faaliyet konularına bakılmaksızın uygulanacağının belirtildiği, aynı kanunun 4-e maddesinde ise ev hizmetlerinde çalışanlar hakkında ve iş ilişkilerinde 4857 Sayılı Kanunun uygulanmayacağının belirtildiği, davacının davalı Bakanlığa bağlı Çocuk Evleri Koordinasyon Merkezi'nin ev tipi sosyal hizmet birimi olan ... Çocuk evinde çalıştığı, çalışılan yerin 2828 Sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu 3.maddesinde tanımlanan ev tipi sosyal hizmet birimi olduğu, çocuk evlerinin 0-18 yaşlar arasındaki korunmaya ihtiyacı olan çocukların kaldığı ev birimi olduğu, davacının çalıştığı birimin de bu madde kapsamında ev tipi hizmet kuruluşu olduğu, bu nedenle 4857 Sayılı Yasa kapsamında olmadığı, yukarıda belirtilen nedenlerle dava tarihi itibariyle iş mahkemesi görevli olmayıp asliye hukuk mahkemesi görevli ise de karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 25/10/2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 Sayılı Kanunun 5. maddesi gereğince Türk Borçlar Kanunundaki hizmet sözleşmelerine ilişkin davalarında iş mahkemelerinin görevi kapsamında kabul edildiği, 7036 Sayılı Kanunun 5.maddesinde "İş mahkemeleri; a) 5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemi adamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına, b) İdari para cezalarına itirazlar ile 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi kapsamındaki uyuşmazlıklar hariç olmak üzere Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türkiye İş Kurumunun taraf olduğu iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan uyuşmazlıklara, c) Diğer kanunlarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilen uyuşmazlıklara, ilişkin dava ve işlere bakar." şeklinde düzenleme bulunduğu, yine aynı kanunun Geçici 1. maddesinde "1- (1) Mülga 5521 sayılı Kanun gereğince kurulan iş mahkemeleri, bu Kanun uyarınca kurulmuş iş mahkemeleri olarak kabul edilir. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalar, açıldıkları mahkemelerde görülmeye devam olunur. (2) Bu Kanunun dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümleri, bu hükümlerin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemeleri ve bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtayda görülmekte olan davalar hakkında uygulanmaz. (3) Başka mahkemelerin görev alanına girerken bu Kanunla iş mahkemelerinin görev alanına dâhil edilen dava ve işler, iş mahkemelerine devredilmez; kesinleşinceye kadar ilgili mahkemeler tarafından görülmeye devam olunur. (4) İlk derece mahkemeleri tarafından bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce verilen kararlar, karar tarihindeki kanun yoluna ilişkin hükümlere tabidir." şeklinde düzenleme yapıldığı, bu dava açıldığı tarih itibariyle Asliye Hukuk Mahkemesi'nin görevinde olup geçici madde gereğince devredilmemesi gerekir ise de İş Mahkemesine açılarak yargılama yapılıp karar verildiğinden bu aşamadan sonra kanunun amacı düşünüldüğünde Asliye Hukuk Mahkemeleri tarafından görevsizlik kararı verilerek davanın devredilemeyeceği belirtilmekle İş Mahkemesinde açılıp görülen davada mahkeme artık görevli hale geldiğinden görevsizliğe ilişkin istinaf başvurusu yerinde değildir. Bu nedenle iş bu davaya uygulanacak hükümler 4857 Sayılı İş Kanununa tabii olmadığından Türk Borçlar Kanunu hükümleridir. İş güvencesine dair hükümler 4857 Sayılı İş Kanununda düzenlenmiştir. Davacının 4857 Sayılı Kanunda düzenlenen iş güvencesine ilişkin hükümlerden yararlanması mümkün değildir. Davacının talebi ve yasal dayanağı nazara alındığında davanın reddi gerekirken kabulü usul ve yasaya aykırıdır. Dosya kapsamı, mevcut delil durumu ve ileri sürülen istinaf sebepleri dikkate alındığında; mahkemece verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğu, her ne kadar dava tarihi itibariyle davaya bakmaya Asliye Hukuk Mahkemesi görevli ise de 7036 Sayılı Kanun gereğince Türk Borçlar Kanununa tabii hizmet akitlerine bakma 25/10/2017 tarihinden sonra İş Mahkemelerine görev olarak verilmesi nedeniyle geçici madde de nazara alınarak davaya bakmaya İş Mahkemelerinin görevli olduğu, görevsiz iş mahkemesinde açılan davanın dava tarihi itibariyle asliye Hukuk Mahkemesi görevli olduğundan bahisle artık görevsizlik kararı verilemeyeceği, görevsizken görevli hale gelen İş Mahkemesi'nce davaya bakılarak karar tarihinde yürürlükte bulunan kanuna göre karar verilmesinin usul ve yasaya uygun olduğu, ancak her ne kadar görev itibariyle iş mahkemesi görevli ise de dava konusu yapılan iş ev tipi çocuk evinde bakım işi olmakla 4857 Sayılı Kanunun 18 ve 21.maddeleri kapsamında olmadığı, kanunun 1-2. bendi ve 4/e bendi gereğince Borçlar Kanununa tabii olduğu İş Kanununa tabii olmadığı bu nedenle davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlanamayacağından davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulünün usul ve yasaya aykırı olduğu anlaşılmakla davalıların istinaf başvurusunun kabulüne dair aşağıdaki gibi karar vermek gerekmiştir. HÜKÜM :Yukarıda açıklanan gerekçelerle; A-Davalıların istinaf başvurusunun HMK.nun 353/1-b.2 maddesi gereğince yukarıdaki nedenlerle KABULÜ İLE düzeltilerek yeniden esas hakkında karar verilmek üzere ilk derece mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, B-Davanın REDDİNE; Dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda 7036 Sayılı Kanunun 8/1-a maddesi gereğince KESİN olmak üzere 14/02/2019 tarihinde oy birliği ile” karar verilmiştir. B. ... BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 9. HUKUK DAİRESİNİN 2020/217 KARAR NO : 2020/1724 SAYILI KARARI “Öncelikle davacının 01/10/2009-31/03/2018 tarihleri arasında davalı bakanlığın alt işverenlerinde bakıcı anne olarak kesintisiz çalıştığı, bu dönemde davalı bakanlığın asıl işveren olduğu, daha sonra ise 01/04/2018 tarihinde 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname geçici 23. maddesi gereğince sürekli işçi kadrosuna geçerek davalı bakanlığa bağlı ... Çocuk Evleri Sitesi Müdürlüğünde 30/04/2018 tarihine kadar çalıştığı, davalı bakanlığın bu dönem için ise işveren olarak sorumlu olduğu, belirli süreli iş sözleşmesi için gerekli olan objektif neden bulunmadığından davacının belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalıştığı anlaşıldığından husumet ve belirli süreli iş sözleşmesine yönelik istinaf talepleri yerinde değildir. Davacı 06/05/2017 tarihinde evlenmiş, 16/04/2018 tarihinde bir yıllık hak düşürücü süre içinde iş sözleşmesini feshetmiş olduğundan 1475 sayılı İş Kanunu'nun 14. maddesi uyarınca kıdem tazminatına hak kazanmıştır. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, vakıa mahkemesi hakiminin objektif, mantıksal ve hayatın olağan akışına uygun, dosyadaki verilerle çelişmeyen tespitlerine ve uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kurallarına göre, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 355. maddesi uyarınca istinaf sebepleriyle sınırlı olarak ve re’sen kamu düzeni yönünden yapılan inceleme sonucu; ilk derece mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmakla, davalının istinaf başvurusunun esas yönünden reddine Dair, dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun 9. maddesi yollamasıyla Hukuk Muhakemeleri Kanununun 362-I-(a) maddesi uyarınca miktar itibariyle kesin olmak üzere 10/09/2020 tarihinde oybirliği ile” karar verilmiştir. V. GEREKÇE Başvuru konusu bölge adliye mahkemeleri kararları arasındaki uyuşmazlık, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlı “Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimi” niteliğindeki işyerlerinde bakıcı anne (bakım elemanı) olarak çalışanların 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında olup olmadıkları noktasındadır. Uyuşmazlığın esasına yönelik bir değerlendirme yapılmasından önce, 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu kapsamındaki hizmetler, bu Kanun kapsamındaki kişiler, Kanunun amacını gerçekleştirmekle görevli kurum ve kuruluşlar ile Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimlerinin niteliği ve bu işyerlerinde yapılan çalışmalar hakkında kısaca açıklama yapmakta yarar vardır. 24.05.1983 tarihli ve 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu'nun amacı, Kanunun 1. maddesinde “korunmaya, bakıma veya yardıma ihtiyacı olan aile, çocuk, engelli, yaşlı ve diğer kişilere götürülen sosyal hizmetlere ve bu hizmetleri yürütmek üzere kurulan teşkilatın kuruluş, görev, yetki ve sorumluluklar ile faaliyet ve gelirlerine ait esas ve usulleri düzenlemek” olarak açıklanmıştır. Kanunun 3. maddesine göre, sosyal hizmetler; “kişi ve ailelerin kendi bünye ve çevre şartlarından doğan veya kontrolleri dışında oluşan maddi, manevi ve sosyal yoksunluklarının giderilmesine ve ihtiyaçlarının karşılanmasına, sosyal sorunlarının önlenmesi ve çözümlenmesine yardımcı olunmasını ve hayat standartlarının iyileştirilmesi ve yükseltilmesini amaçlayan sistemli ve programlı hizmetler bütününü” ifade eder (m.3/1-a). Sosyal hizmetlerin işleyişi bakımından, bu Kanun kapsamındaki kişilerin tanımlanması da önem taşımaktadır. Bu sebeple Kanunda “Korunmaya ihtiyacı olan Çocuk", "Engelli", "Bakıma ihtiyacı olan Engelli", "ihtiyacı olan Yaşlı" kişilerin kimler olduğu ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Kanunun 3. maddesinin (f) bendinde sosyal hizmet kuruluşlarının bu Kanunun amacına uygun olarak faaliyette bulunan kuruluşlar olduğu belirtilmiş ise de, kanun koyucu bu tanım ile yetinmemiş, "Çocuk Yuvaları", "Yetiştirme Yurtları", "Kreş ve Gündüz Bakımevleri", "Huzurevleri", "Bakım ve Rehabilitasyon Merkezleri", (Değişik: 6/2/2014 - 6518 - 14 md.)"Çocuk Destek Merkezleri", (Ek: 30/5/1997 - KHK - 572/5 md.)"Kadın veya Erkek Konukevleri", (Ek: 30/5/1997 - KHK - 572/5 md.)"Toplum veya Aile Danışma Merkezleri", (Değişik: 6/12/2017 - 7063/ 5 md.)"Aktif Yaşam Merkezi", (Ek : 21/1/2000 - KHK - 594/1 md.)"Çok Amaçlı Sosyal Hizmet Kuruluşları", (Ek: 1/7/2005-5378/26 md.) "Çocuk Evleri", (Değişik: 6/2/2014 - 6518 - 14 md.)"Çocuk Evleri Sitesi",  (Değişik: 6/2/2014 - 6518 - 14 md.) "Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimleri", (Değişik: 6/2/2014 - 6518 - 14 md.) "Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimleri Koordinasyon Merkezi", (Ek: 11/10/2011 - KHK - 662/10 md.)"Sosyal Hizmet Merkezi", (Ek: 11/10/2011 - KHK - 662/10 md.)" Çocuk Evleri Koordinasyon Merkezi" kavramlarını tek tek tanımlama gereği duymuştur (2828 sayılı Kanun m. 3/f). Kanuna göre Çocuk Evi, 0-18 yaşlar arasındaki korunmaya ihtiyacı olan çocukların kaldığı ev birimlerini (m. 3/f-11); Çocuk Evleri Sitesi ise korunma ihtiyacı olan çocukların bakımlarının sağlandığı aynı yerleşkede bulunan birden fazla ev tipi sosyal hizmet biriminden oluşan kuruluşu ifade eder. 05/10/2008 tarihli ve 27015 Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü Çocuk Evleri Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelikte de benzer düzenlemelere yer verilmiş olup, Yönetmeliğin 4. maddesinin (a ) bendine göre, bakıcı anne/bakım elemanı, çocuk evlerinde çocukların gelişiminden ve bakımından sorumlu personelini ifade etmektedir. Çocuk evi ise, her ilin sosyal, kültürel açıdan çocuk yetiştirmeye uygun bölgelerinde tercihen il merkezinde okul ve hastanelere yakın apartman dairesi veya müstakil dairelerde 5 ila 8 çocuğun kaldığı evler olarak tanımlanmaktadır (Yön. m.4/b). Bu evlerin faaliyetleri 24 saat esasına dayalı olarak yürütülür (Yön. m. 15). Görüldüğü gibi Kanunun amacına uygun olarak faaliyette bulunan kurumların türleri ve kimlerin, hangi kurumlardan hizmet alabileceği detaylı bir şekilde düzenlenmiştir. Başvuru konusu uyuşmazlık yönünden önem taşıyan husus ise, 2828 sayılı Kanunun 3. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin (13) numaralı alt bendine, 06/02/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanun'un 14. maddesi ile “Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimleri” kavramının eklenmiş oluşudur. Böylece 2014 yılı itibariyle ev tipi sosyal hizmet birimi, bir ‘sosyal hizmet birimi’ olmasının yanında bir ‘işyeri’ olarak da Kanun kapsamına girmiştir. Kanuna göre ev tipi sosyal hizmet birimi, “Çocuk, kadın, engelli ve yaşlılar ile bakım veya barınma ihtiyacı olan kişilere hizmet verilen mesken niteliğindeki yatılı sosyal hizmet birimlerini” ifade eder. Bir işyeri olarak ev tipi sosyal hizmet biriminin niteliği ve burada çalışan kimselerle işveren arasında kurulan iş ilişkisinin niteliğinin belirlenmesi için, öncelikle kanun koyucunun bu tür hizmet birimlerine neden ihtiyaç duyduğunu belirlemek gerekmektedir. 06/02/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanunun 2828 sayılı Kanunun 3. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin (6), (9), (12), (13) ve (14) numaralı alt bentlerini değiştiren 14. maddesinin gerekçesinde, “Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimleri ile bu birimlerden yararlananların toplu yaşamın getirdiği olumsuzlukları yaşamamalarının amaçlandığı, kuruluş bakımının çok sayıda çocuğun bir çatı altında toplandığı toplu bakım modeli olduğu, ancak kuruluşların ev ortamına yakın tefriş edilmeye başlandığı, Çocuk Evleri Sitesi kuruluş bakımı yerine daha küçük birimlerde, aile ortamına benzer yapılar ve ilişki sistemi içerisinde çocukların yetiştirilebileceği küçük müstakil binalardan oluşturulan site içerisinde bakımının sağlanmasının hedeflendiği ... bu açıklamalar ışığında ev tipi sosyal hizmet modellerinin uygulanmasının yaygınlaştırılmasının bu hizmetin kişilere sağlayacağı faydaların arttıracağı değerlendirilerek bu düzenlemeye ihtiyaç duyulduğu” ifade edilmektedir. Diğer taraftan 2828 sayılı Kanun'un “Personel Statüsü” başlığını taşıyan 16. maddesine, 06/02/2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanun'un 15. maddesi ile eklenen son fıkrada “Ev tipi sosyal hizmet birimleri, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununun 4 üncü maddesinin birinci fıkrası hükmü kapsamındadır.” düzenlemesine yer verilmiştir. Bilindiği gibi, İş Kanununun “İstisnalar” başlığını taşıyan 4. maddesinde bu Kanun hükümlerinin uygulanmayacağı iş ve iş ilişkileri sınırlı şekilde düzenlenmiştir. Böylece 2828 sayılı Kanunun 16. maddesinin son fıkrası ile “ev tipi sosyal hizmet birimleri” İş Kanunun 4. maddesi kapsamına dahil edilerek, bu birimlerdeki iş ve iş ilişkileri yönünden İş Kanununun uygulanmayacağı açıkça hükme bağlanmıştır. Başvuru konusu uyuşmazlık bu açıklamalara göre değerlendirilecek olursa; bölge adliye mahkemesi kararlarına konu davalarda, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlı çocuk evlerinde bakıcı anne/bakım elemanı olarak çalışan işçilerin İş Kanunu kapsamında olup olmadıkları uyuşmazlık konusudur. Her iki dosyada, davacı işçilerin bakıcı anne-bakım elemanı olarak Bakanlığa bağlı çocuk evlerinde görev yaptığı kabul edilmiş ise de, ... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesince bakıcı anne olarak çalışan işçinin İş Kanunu kapsamında olmadığı kabul edilerek işe iade davasının reddine dair hüküm kurulmuş, ... Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesince aynı nitelikteki işçinin kıdem tazminatı alacağının ise kabulüne karar verilmiştir. Ancak davacı işçilerin görev yaptığı işyerlerinin “Çocuk, kadın, engelli ve yaşlılar ile bakım veya barınma ihtiyacı olan kişilere hizmet verilen mesken niteliğindeki yatılı sosyal hizmet birimleri” niteliğinde “ev tipi sosyal hizmet birimi” olduğu anlaşılmaktadır. Ev tipi sosyal hizmet biriminde bakıcı anne (bakım elemanı) olarak çalışan bu işçiler hakkında İş Kanununun uygulanması, 2828 sayılı Kanunun 16. maddesinin son fıkrasının açık hükmüne göre mümkün değildir. Nitekim 16. maddeyi değiştiren 6518 sayılı Kanunun 15. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği gibi, güvenli bağlanma için çocuk ile çocuğa bakım veren kişi arasında sürekli ve tutarlı bir ilişki gerekmekte olup, bakım elemanlarının kısa zaman aralığında değişmesi istenilen faydaların elde edilememesine yol açabilmekte, bu nedenle anne-baba, abla, ağabey gibi rol modellerinin gereği gibi gerçekleşememektedir. Kanun koyucunun da “24 saat esasına göre çalışılması durumunda kişilerin bu hizmetten daha olumlu yararlanacakları, bunun da ancak ev ortamında ve kesintisiz hizmet esası ile mümkün olabileceği” gerekçesi ile “mesken” niteliğindeki ev tipi sosyal hizmet birimleri ile aile ortamına en yakın hizmetin verilmesini hedeflediği anlaşılmaktadır. Belirtilen bu amaç çerçevesinde, çocuk, kadın, engelli ve yaşlılar ile bakım veya barınma ihtiyacı olan kişilere ev ortamında kesintisiz bakım hizmetinin verildiği hallerde, bakım hizmetini veren (bakıcı anne, bakım elemanı gibi) kişi ile işveren arasındaki iş ilişkisinin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 4. maddesindeki istisnalar kapsamında değerlendirilmesi gerekir. (Yargıtay (kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 04.07.2018 tarih, 2018/7956 esas, 2018/16829 sayılı kararı ile 23.01.2017 tarih 2017/741 esas, 2017/574 sayılı kararları da bu doğrultudadır). Şunu da belirtmek gerekir ki; ev tipi sosyal hizmet biriminde çalışan bakıcı annenin alt işverenin işçisi olup olmamasının sonuca etkisi bulunmamaktadır. Kanunun ilgili hükmü, ev tipi sosyal hizmet birimlerinin istisna kapsamında olduğunu öngörmekte olup, işverenin bizzat Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olması zorunlu değildir. Sonuç olarak, bakanlığa bağlı ev tipi sosyal hizmet birimi niteliğindeki işyerlerinde bakıcı anne-bakım elemanı olarak çalışan işçilerin 2828 sayılı Kanununun 16. maddesinin son fıkrası gereği, 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesi kapsamında kabul edilmeleri gerekmekte olup, bu işçiler hakkında İş Kanununun uygulanması mümkün değildir. Belirtilen sebeplerle, bölge adliye mahkemeleri arasındaki uyuşmazlığın ... Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesinin kararı doğrultusunda giderilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. VI-SONUÇ 1-2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu’nun 3. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin on üçüncü alt bendinde belirtildiği şekilde “Çocuk, kadın, engelli ve yaşlılar ile bakım veya barınma ihtiyacı olan kişilere hizmet verilen mesken niteliğindeki yatılı sosyal hizmet birimleri” niteliğindeki Ev Tipi Sosyal Hizmet Birimlerinde “bakıcı anne-bakım elemanı” olarak çalışanlar, aynı Kanunun (06.02.2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanun'un 15. maddesi ile değişik) 16. maddesinin son fıkrasına göre 4857 sayılı İş Kanununun 4. maddesinin birinci fıkrası hükmü kapsamında olduklarından, bu kişiler hakkında 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerinin uygulanamayacağına, 2-Bölge Adliye Mahkemelerinin, 4857 sayılı İş Kanunu ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'ndan kaynaklanan uyuşmazlıkları incelemekle görevli ilgili hukuk dairelerine bildirilmesi için karardan bir suretin Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreterliğine gönderilmesine, 17.01.2022 günü oybirliği ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2684 E., 2019/361 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 1 inci maddesi uyarınca, İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında, iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözüm yeri iş mahkemeleridir. 4857 sayılı Yasanın 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendi uyarınca, 507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanununun 2 nci maddes
Hukuk Genel Kurulu         2017/2684 E.  ,  2019/361 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul Anadolu 22. İş Mahkemesince mahkemenin görevsizliğine dair verilen 03.12.2013 tarihli ve 2013/781 E.-2013/208 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 08.05.2014 tarihli ve 2014/10897 E.-2014/14908 K. sayılı kararı ile; “…A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, davalıya ait ..... plakalı ticari takside şoför olarak 2001 yılından beri çalıştığını, günlük tahsilatın % 30 unu davalının davacıya verdiğini, bunun da en az 60 TL olduğunu, sigortasının yapılmadığını, davacının da tarım Bağ kur primi ödediğini, iş akdinin haklı ve geçerli bir neden olmaksızın sona erdirildiğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davalının esnaf olması ve takside çalışanın 3 kişiden az olması sebebiyle iş kanunu hükümlerinin uygulanamayacağını, taksiyi davalının 30.06.2006 tarihinde satın aldığını bu sebeple 2001 yılından beri çalıştığı iddiasının mesnetsiz olduğunu, işçi olarak çalışmadığını, araç plakasını kiralamak sureti ile kiracı olarak taksi plakasını işlettiğini, savunarak, davanın reddini istemiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, taraflar arasında hizmet akdinin unsurlarından bağımlılık ve ücret unsurlarının bulunmadığı, sabit bir ücret ile çalışmadığı, tanık beyanları, SSK hizmet kaydının yapılmamış olması, davalı tanığının beyanını dikkate alarak davacının taksiyi davalıdan kiraladığı aralarında hasılat kirası ilişkisi bulunduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davacı vekili temyiz etmiştir. E) Gerekçe: Davacı davalıya ait ticari takside şöför olarak hizmet akdine dayalı şekilde çalıştığını iş akdine haksız son verildiğini iddia ederek işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını istemiştir. Davalı ise taraflar arasında kira ilişkisi bulunduğunu savunmuştur. Mahkemece savunmaya değer verilerek görevsizlik kararı verilmiştir. Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkinin İş Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve bu bağlamda iş mahkemesinin görevi noktasında toplanmaktadır. 4857 sayılı İş Kanununun 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiştir. İş Mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde iş davalarına bakmak üzere bir asliye hukuk mahkemesi görevlendirilir. İş davalarına bakmakla görevli asliye hukuk mahkemesine açılan dava "iş mahkemesi sıfatıyla" açılmamış ise, mahkeme görevsizlik kararı veremez. Bu durumda asliye hukuk mahkemesi tarafından, verilecek bir ara kararı ile davaya "iş mahkemesi sıfatıyla " bakmaya devam olunur. Davanın, İş Kanunu kapsamı dışında kalması halinde, Mahkemenin görevsizliğine ve dosyanın görevli hukuk mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir. Davanın esastan reddi usule aykırıdır. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 1 inci maddesi uyarınca, İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında, iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözüm yeri iş mahkemeleridir. 4857 sayılı Yasanın 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendi uyarınca, 507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanununun 2 nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde bu kanun hükümleri uygulanmaz. 507 sayılı Kanunun 2 nci maddesinde “İster gezici olsun ister bir dükkân veya bir sokağın belli yerinde sabit bulunsunlar, ticarî sermayesi ile birlikte vücut çalışmalarına dayanan ve geliri o yer ve gelenek ve teamülüne nazaran tacir niteliğini kazanmasını icap ettirmeyecek miktarda sınırlı olan ve bu bakımdan ticaret sicili ve dolayısıyla ticaret ve sanayi odasına kayıtları gerekmeyen, ayni niteliğe (sermaye unsuru olsun olmasın) sahip olmakla beraber, ayrıca çalıştığı sanat, meslek ve hizmet kolunda bilgi, görgü ve ihtisasını değerlendiren hizmet, meslek ve küçük sanat sahipleriyle bunların yanında çalışanlar ve geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin 1 inci maddede belirtilen amaçlarla kuracakları dernekler bu kanun hükümlerine tabidir” denilmektedir. 507 sayılı Kanun, 21.06.2005 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5362 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanununun 76 ncı maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve maddenin ikinci cümlesi ile diğer yasaların 507 sayılı Yasaya yaptıkları atıfların 5362 sayılı Yasaya yapılmış sayılacağı açıklanmıştır. Bu durumda 4857 sayılı Yasanın 4 üncü maddesinde 507 sayılı Yasaya yapılan atıf, 5362 sayılı Yasaya yapılmış sayılmalıdır. Bahsi geçen yeni yasal düzenlemede esnaf ve sanatkâr tanımı değiştirilmiştir. Yeni yasanın 3 üncü maddesine göre esnaf ve sanatkâr, ister gezici ister sabit bir mekânda bulunsun, Esnaf ve Sanatkâr ile Tacir ve Sanayiciyi Belirleme Koordinasyon Kurulunca belirlenen esnaf ve sanatkâr meslek kollarına dâhil olup, ekonomik faaliyetini sermayesi ile birlikte bedenî çalışmasına dayandıran ve kazancı tacir veya sanayici niteliğini kazandırmayacak miktarda olan, basit usulde vergilendirilenler ve işletme hesabı esasına göre deftere tabi olanlar ile vergiden muaf bulunan meslek ve sanat sahibi kimseler olarak belirtilmiştir. 507 sayılı Yasada yazılı olan “geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin” sözcüklerine yeni yasada yer verilmemiştir. Yeni yasanın değinilen hükmü karşısında, 21.06.2005 tarihinden sonraki dönem açısından İş Kanununun kapsamı belirlenirken, “geçimini münhasıran bu işten sağlama” ölçütü dikkate alınmamalıdır. 5362 sayılı Yasadaki düzenleme ile esnaf ve tacir ayrımında başka ölçütlere yer verilmiş olup, kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlük yapanların da ekonomik sermayesi, kazancının tacir sanayici niteliğini aşmaması ve vergilendirme gibi ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekecektir. 507 sayılı Yasa döneminde esnaf sayılan kamyoncu, taksici, dolmuşçu gibi kişilerin de bu yeni ölçütler çerçevesinde esnaf sayılmama ihtimali ortaya çıkmaktadır. Ekonomik faaliyetini daha çok bedeni çalışmasına dayandıran düşük gelirli taksi ve minibüs işletmesi sahiplerinin esnaf olarak değerlendirilmesinin daha doğru olacağını belirtmek gerekir. Dairemizin 2008 yılında vermiş olduğu kararlar bu doğrultudadır (Yargıtay 9.HD. 28.4.2008 gün 2008/ 3568 E, 2008/ 10904 K.). 5362 sayılı Yasanın 3 üncü maddesinde belirtilen esnaf ve sanatkâr faaliyeti kapsamında kalan işyerinde üç kişinin çalışması halinde, 4857 sayılı Yasanın 4 üncü maddesinin (ı) bendi uyarınca, bu işyeri İş Kanununun kapsamının dışında kalmaktadır. Maddede üç işçi yerine “üç kişi”den söz edilmiştir. Bu ifade, işyerinde bedeni gücünü ortaya koyan meslek ve sanat erbabını da kapsamaktadır. İşinde bedeni gücü ile çalışmakta olan esnaf dahil olmak üzere toplam çalışan sayısının üçü aşması durumunda işyeri 4857 sayılı Yasaya tabi olacaktır. Somut olayda dosya içeriğinde mevcut davalının araç sahibi, davacının şöför olarak imzaladığı belge de “ 01.04.2001- 30.04.2012 yılları arasında şöför olarak çalıştığım ..... plakalı ticari taksiyi ve taksimetreyi çalışır ve aktif olarak teslim ettim. ” şeklinde yazılıdır. Davalı vekili bu belgenin davalının yaşından ve okuma yazmasının tam olmamasından faydalanarak kötüniyetle imzalatıldığını savunmuş ancak savunmasını kanıtlayacak bir delil sunmamıştır. Yine davacı tarafından sunulan 01.04.2001 tarihli, davacının personel olarak imzaladığı, işverenin ..... plakasının gösterildiği sözleşmede; davacının çalışma süresi 15 saat ücreti brüt 354.60 TL ve taksi şöförü olarak iş kanunu hükümleri çerçevesinde çalışacağı kararlaştırılmıştır. ..... plakalı ticari taksinin sahibi 30.06.2006 tarihinden beri davalı ...'dır. Davalı tarafından dosyaya yazılı bir kira sözleşmesi sunulmamıştır. Davacı tanıkları davacının yaklaşık 10 yıldır sadece davalıya ait ticari taksiyi kullandığını, ne kadar maaş aldığını bilmediklerini ancak taksilerde ki genel uygulamanın günlük yevmiye şeklinde olduğunu, şoförün günlük topladığı paranın %30' unu alıp gerisini mal sahibine verdiğini ifade etmişlerdir.İşçi ile işveren arasında ücretin ödeme şekli birçok şekilde kararlaştırılabilir. Mahkemece, taraflar arasında işçi-işveren ilişki olduğu halde ücretin ödenme şekli nazara alınarak taraflar arasında hizmet ilişkisinin bulunmadığı kabul edilemez. Davalı tanığının anlatımlarından da taraflar arasında kira ilişkisi bulunduğu sonucuna varılamaz. Dosya içeriğinde mevcut yazılı sözleşmeler, davacı tanıklarının anlatımları ve tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde taraflar arasında hizmet akdi ilişkisinin bulunduğu kabul edilmelidir. Ancak hizmet akdi ilişkisinin İş Kanunu'ndan mı yoksa Borçlar Kanunu'ndan mı kaynaklandığı tespit edilmelidir. Davacı hem 507, hem de 5362 sayılı Kanun döneminde çalışmıştır.Bu sebeple davalının her iki yasa dönemi açısından ayrı ayrı esnaf tanımı içinde olup olmadığının değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Yukarıda açıklanan yasal ilke kararımız doğrultusunda davalının esnaf olup olmadığı araştırılarak sonucuna göre görev hususunun düşünülmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile taraflar arasında kira ilişkisi olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmesi hatalıdır. …” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin davalıya ait ..... plakalı ticari takside 01.04.2001 tarihinde şoför olarak çalışmaya başladığını, on bir yıllık çalışma sonunda davalının, taksiyi artık kendisinin çalıştıracağını, bu nedenle müvekkiline yeni bir iş araması gerektiğini söyleyerek işten çıkardığını, davalıya ait takside müvekkilinin hafta içi her gün on iki saat çalıştığını, elde edilen hasılatın %30’unu müvekkile ödeyen davalının en az ödediği ücretin 60,00TL olduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla kıdem ve ihbar tazminatları ile fazla çalışma, hafta tatili, genel tatil, yıllık izin ücreti alacakları ile Tarım Bağ-Kur’a ödediği prim bedelinin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, 4857 sayılı İş Kanunu’nun (İş Kanunu/Kanun/İşK.) 4’üncü maddesinde belirtildiği üzere 507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanunu’nun 2’nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı iş yerlerinde bu Kanun’un uygulanmasının söz konusu olmadığını, müvekkilinin esnaf olması ve takside de çalışan sayısının üç kişiden az olması sebebiyle İş Kanunu’nun uygulanmasının mümkün olmaması nedeniyle davanın Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmesi gerektiğini, davacının 01.04.2001 tarihinden itibaren müvekkilinin işçisi olarak çalıştığını iddia etmiş ise de, bahsi geçen taksiyi müvekkilinin 30.06.2006 tarihinde satın aldığını, bu nedenle davacının 2001 yılından itibaren müvekkilinin taksisinde çalıştığı iddiasının tamamen mesnetsiz olduğunu, davacının işçi olarak değil, araç plakasını kiralamak suretiyle kiracı olarak taksi plakasını işlettiğini, davacının dosyaya sunduğu taksimetre tutanağının davacı tarafından yazılarak müvekkiline imzalatılmasının, müvekkilinin yaşından ve okuma ve yazmasının tam olmamasından faydalanarak ve şifahi olarak taksimetre tutanağı beyanına müvekkilinin inanması sonucu imzalattığı kurgu ve kötü niyetli bir evrak olduğunu, dosyaya sunulan vekaletnameden de görüleceği üzere vekaleti kendisi okuyamadığından noterin şahit istediğini, davacının hasılatın %30’unu aldığını geriye kalanını müvekkiline verdiğine ilişkin beyanın gerçek dışı olduğunu, davacının söz konusu taksiyi kiraladığından kazandığı hasılatı kendisinin aldığını, müvekkiline sadece aylık kira ödediğini savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iş sözleşmesinin unsurlarından olan bağımlılık ve ücretin taraflar arasındaki ilişkide bulunmadığı, davacının sabit bir ücret ile çalışmadığı, dinlenen davacı tanıklarının beyanları, davalı tarafın savunmasında aradaki ilişkinin kira ilişkisi olduğunu savunması, davacının Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK/Kurum) hizmet kaydının yapılmamış olması, davalı tanığının beyanına göre davacının kiraladığı aracı kendisininmiş gibi satması hususları birlikte değerlendirildiğinde, davacının taksiyi davalıdan kiralayıp davalıya sadece kira ödediğinin anlaşıldığı, davacı ile davalı arasında Türk Borçlar Kanunu’nun 357 ve devamı maddelerinde düzenlenen ürün kirası bulunduğu, taraflar arasında iş sözleşmesi bulunmadığı gerekçesiyle mahkemenin görevsizliğine, dosyanın yetkili ve görevli İstanbul Anadolu Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Hükmün davacı vekili tarafından temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamına göre davacının, davalı yanında hizmet (iş) sözleşmesiyle şoför olarak çalışmadığı, taraflar arasındaki ilişkinin iş sözleşmesi olmadığı, davacının ..... plaka sayılı ticari taksiyi işletilmesi tamamen kendisine ait olmak üzere kiraladığı, davalıya plaka kirası ödediği, bu kapsamda olmak üzere davacının esnaf olarak 30.10.2001 ilâ 29.12.2006 tarihleri arasında Dolayoba Esnaf Odasına kayıtlı olduğu, 5362 sayılı Esnaf Ve Sanatkarlar Meslek Kuruluşları Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra sicile kayıt zorunluluğunun gelmesiyle davacının ticari taksi ve plaka sahibi olmaması nedeniyle esnaf kaydını kapattırdığı, o tarihten sonra kayıtsız olarak taksi esnaflığına devam ettiği, davacının dosyaya sunduğu 01.04.2001 tarihli iş sözleşmesi ile 30.04.2012 tarihli ticari taksi teslim belgesinin davalının okuma-yazma bilmemesi nedeniyle geçerli olmadığı, bu belgelerin iş sözleşmesinin varlığına delil olamayacağı, davalının fiilen taksiyi hiç kullanmadığı ve kullanacak şoförleri belirlemediği anlaşıldığından taraflar arasındaki ilişkinin iş sözleşmesine dayanmadığı, hasılat kirası olduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, işçilik alacakları istemli eldeki davada, ticari taksi şoförü olan davacı ile araç maliki davalı arasında iş ilişkisi mi yoksa kira ilişkisi mi bulunduğu, iş ilişkisinin bulunduğu sonucuna varılması hâlinde davalı gerçek kişinin gerek 507 sayılı Kanun gerekse bu Kanun’u yürürlükten kaldıran 5362 sayılı Kanun uyarınca esnaf olup olmadığının araştırılması gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre eldeki davanın iş mahkemesince mi yoksa asliye hukuk mahkemesince mi görülmesi gerektiği noktalarında toplanmaktadır. İşin esasına girilmeden önce öncelikle iş sözleşmesi, hasılat kirası ile iş mahkemesinin görevi kavramlarının açıklanması gerekmektedir. I- İş sözleşmesi ve iş sözleşmesinin unsurları: İş sözleşmesinin 1475 sayılı İş Kanunu'nda tanımı yapılmamış iken, 10.06.2003 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ve 1475 sayılı İş Kanunu’nu, 14'üncü maddesi hariç yürürlükten kaldıran, hâlen uygulanmakta olan 4857 sayılı İş Kanunu'nun 8'inci maddesinin birinci fıkrasında iş sözleşmesinin tanımı yapılmıştır. Buna göre, " İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir." Ayrıca aynı Kanunun 2'nci maddesinin birinci fıkrasında da " Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir." hükmüne yer verilmiştir. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu (TBK)'nun 393'üncü maddesinde ise "Hizmet sözleşmesi, işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle işgörmeyi ve işverenin de ona zamana veya yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşmedir." şeklinde hizmet (iş) sözleşmesinin tanımı yapılmıştır. Bu tanımlardan yola çıkıldığında iş sözleşmesinin, "iş görme", "ücret" ve "bağımlılık" unsurlarından oluştuğu açıktır. İş sözleşmesinden bahsedilebilmesi için, gerekli unsurlardan olan "iş görme", bir gerçek kişinin ekonomik bakımdan iş olarak değerlendirilebilen her türlü çalışmasıdır. İş görme borcunun konusunu oluşturan iş, bedensel, düşünsel, teknik, sanatsal ve bilimsel vb. olabilir (Süzek, S.: İş Hukuku, 11. Baskı, İstanbul, 2015, s. 244). İş sözleşmesinin varlığı için gerekli ikinci unsur "ücret" olup, bu unsur iş sözleşmesinin esaslı öğelerindendir. Bir işin görülmesi, karşı tarafın ücret ödemeyi vaat etmesi karşılığında olur. Bu nedenledir ki, ücret karşılığı olmadan yapılan çalışmalar iş sözleşmesi sayılmaz. Burada hemen belirtelim ki, ücret miktarının açıkça kararlaştırılması gerekli olmayıp, işin bir ücret karşılığı yapılacağının gerekli ve olağan görüldüğü hâllerde ücret kararlaştırılmış sayılır. Ücret, işçinin üstlendiği iş görme ediminin karşılığıdır. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 8'inci maddesi ile 6098 sayılı TBK'nın 393'üncü maddesindeki iş sözleşmesi tanımından açıkça anlaşılacağı üzere ücret, hem iş sözleşmesinin temel unsuru, hem de işverenin işçiye karşı yükümlülük altında girdiği en önemli borcudur. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 32'nci maddesinin birinci fıkrasında genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutar olarak tanımlanmıştır. Nihayet iş sözleşmesinin varlığı için gerekli olan üçüncü unsur, "bağımlılık" unsuru olup bu unsur, 4857 sayılı İş Kanunu'nun 8'inci maddesinin birinci fıkrasında "bağımlı olarak" şeklinde ifade edilmiştir. İş sözleşmesinde işçi, üstlendiği iş görme edimini az veya çok olmakla birlikte işverenine bağlı olarak yani onun gözetim ve denetimi altında yapmalıdır. İş akdinin belirlenmesinde bağımlılık unsurunun varlığı zorunlu bulunmakla birlikte bunun ne tür bir bağımlılık olduğunun açıklığa kavuşturulması gerekir. İş akdinde bağımlılık ilişkisini bir ekonomik veya teknik bağımlılık olarak değil, kişisel/hukuki bağımlılık olarak anlamak uygun olur. Çünkü, işverenin otoritesi altında çalışan, onun vereceği emir ve talimatlara göre iş görmek zorunda olan işçinin iş akdinde bağımlılığı daha ziyade kişiliği ile ilgilidir. Başka bir deyişle, iş akdinin özünde diğer iş görme sözleşmelerinden farklı olarak bir otorite/bağımlılık ilişkisi vardır ve işveren işçinin kişiliği üzerinde başka sözleşmelerde bulunmayan bazı yetkilere sahiptir. İşçi işgücünü işverenin yararlanmasına sunar. İşçinin işgücü ise onun kişiliğinin bir unsuru ve ayrılmaz parçasıdır (Süzek, ...e. s. 246). İşçi işgörme edimini işverenin gözetim ve denetimi altında, onun vereceği talimatlar doğrultusunda yerine getirir. Başka bir deyişle işçi, işverenin yönetim, denetim ve gözetimi altındadır. İşçi iş görme edimini yerine getirirken, işverenin çalışma yeri, saatleri ve çalışma biçimi konularında vereceği talimatlara uyma yükümlülüğü mevcut olup bu, işçinin işverene kişisel bağımlılığını ortaya koymaktadır. Bugün bağımlılık, iş sözleşmesinin karakteristik bir unsuru olarak değerlendirilmekle ve hatta bu sözleşmenin sina gua non unsuru kabul edilmekle birlikte işletme içinde işgal edilen mevki, taahhüt edilen işin niteliği gibi faktörlere göre, her iş ilişkisinde farklı yoğunluğa sahip; bu nedenle de kapsamı ve derecesi bakımından göreceli bir kavramdır (Mollamahmutoğlu, H./ Astarlı, M./ Baysal, U.: İş Hukuku, 6. Baskı, Ankara, 2014. s.353). Ne var ki, iş ilişkisinde bulunması gereken bağımlılık unsurunun günümüzde ulaşılan ekonomik ve teknolojik gelişmeler karşısında zayıfladığı açıktır. Ekonomik ve teknolojik gelişmeler işçinin bulunduğu yerden iş yerine gitmeden çalışmasına imkân sağlayan istihdam şekilleri ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Ayrıca bazı işler (örneğin pazarlama elemanlarının ifa ettiği işler gibi) işverenin sıkı gözetim ve denetimine imkan vermeyecek şekilde dışarıda çalışmayı gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Bütün bunlar taraflar arasındaki ilişkinin niteliğini belirlerken "bağımlılık" unsurunun tespitinde daha esnek davranılmasını ve değerlendirme yapılmasını gerektirmektedir. Bağımlılık ilişkisinin zayıfladığı durumlarda taraflar arasında iş akdinin var olduğunu belirlemek üzere batı ülkeleri hukukunda "işçinin işverene ait iş organizasyonu içinde onun yararına iş yapması" bağımlılık unsurunun yardımcı ölçütü olarak önce yargı kararlarında daha sonra öğretide kabul görmüştür (Süzek, ...e., s. 248). Bununla birlikte işverenin iş organizasyonuna dâhil olan herkesin "işçi" olduğunun kabul edilmesi de mümkün değildir. Zira, işverenin iş organizasyonu içinde olmakla birlikte çalışma gün ve saatlerini belirleme noktasında değil, iş görüp görmeme, çalışıp çalışmamaya karar verme yetkisi bulunan, kendi müşteri çevresi bulunan, bu nedenle birden fazla işverene aynı hizmeti verebilme imkânı bulunan ve bunun iş sahiplerince kısıtlanmasının mümkün olmadığı bir ilişkide bağımlı çalışmadan ve dolayısıyla işçi-işveren ilişkisinden söz etmek olanaklı olmayacaktır. Bir işverenin iş organizasyonuna ortaklık, vekâlet, eser sözleşmesi ile de dâhil olunabilmektedir. Çalışan kimse ile çalıştıran arasında tâbiiyet (bağımlılık) bulunup bulunmadığı her olayda ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husustur. Genellikle tarafların karşılıklı durumları, işin ifa tarzı ve ücretin ödenme biçimi taraflar arasında böyle bir bağlılığın-bağımlılığın bulunup bulunmadığını ortaya koyabilecek karinelerdir (Narmanlıoğlu, Ü.: İş Hukuku, Ferdi İş İlişkileri, 5. Baskı, İstanbul, 2014, s. 172). Öte yandan işçinin iş sözleşmesi ile üstlendiği edimin "iş görme edimi" olması, bu edimini işverenin gözetim ve denetimi altında, onun verdiği emir ve talimatlar doğrultusunda yerine getirmesi, kural olarak çalışılan yerin, çalışma saatlerinin işveren tarafından belirlenmesi, üretim araç ve gereçlerinin, mamul ve yarı mamul maddelerin işveren tarafından temin edilmesi karşısında iş sözleşmesinde ekonomik riskin işveren üzerinde olduğu açıktır. Başka bir deyişle, işverenin iş sözleşmesinde egemen olması, işçinin iş görme edimi nedeni ile ekonomik risk altına girmemesini gerektirir. Ekonomik riskin işverende olması, yapılan işin sonucunun işçiyi etkilememesi, işveren zarar etmiş olsa bile işçinin çalışmasının, yerine getirdiği iş görme ediminin karşılığı olan ücreti isteyebilmesi, işin kâr ve zararının işveren üzerinde olması, işveren zarar etmiş olsa bile işçiye ücretini ödemesi anlamına gelmektedir. II- Kira sözleşmesi ve ürün (hasılat) kirası: Kira sözleşmesi bir malın kullanımının devredildiği sözleşme türü olup 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 229'uncu maddesinde " Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir." şeklinde tanımlanmıştır. 6098 sayılı TBK'nın yürürlükten kaldırdığı 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) ise, kira sözleşmesini, "âdi kira bir akittirki, kiralayan onunla, kiracıya ücret mukabilinde bir şeyin kullanılmasını terk etmeği iltizam eder." hükmü ile tanımlamıştır. İki tanım arasındaki fark, yeni Kanunun bir şeyin kullanılması yanında kullanımı ile birlikte yararlanılmasını da kapsama almasından kaynaklanmakta olup, bu durum eskisinin aksine yeni Kanunun adî kira ve ürün kirasını içeren genel bir tanım yapmak istemesinden kaynaklanmıştır. Ürün kirasına ilişkin olarak 818 sayılı Kanunun 270'inci maddesinde, "Hasılat icarı, bir akittirki onunla mucir, müstecire ücret mukabilinde hasılat veren bir malın veya hakkın kullanılmasını ve semerelerinin iktitafını terk etmeği iltizam eder. Kira, ya nakit yahut devşirilecek semere veya hasılatın bir hissesi olabilir; ikinci surete, iştirakli icar denir. İştirakli icarda, mucirin semereler üzerindeki hakkı noktasından, mahalli adete riayet olunur." hükmüne yer verilmiştir. 6098 sayılı TBK ise aynı hususta 357'nci maddesinde " Ürün kirası kiraya verenin, kiracıya, ürün veren bir şeyin veya hakkın kullanılmasını ve ürünlerin devşirilmesini bedel karşılığında bırakmayı üstlendiği sözleşmedir. Ürüne katılmalı kira, kira bedelinin devşirilecek ürünün belli bir oranı olarak kararlaştırıldığı ürün kirasıdır. Bu oran sözleşmeyle kararlaştırılmamışsa, yerel âdete göre belirlenir."; 358'inci maddesinde ise "Bu ayırımda ürün kirasına ilişkin özel hüküm bulunmadıkça, kira sözleşmesine ilişkin genel hükümler uygulanır." düzenlemelerini içermektedir. Görüldüğü üzere adi kira sözleşmesinin konusunu taşınır ve taşınmaz mallar oluşturur. Ancak adi kira sözleşmesinin aksine ürün kirası bakımından kanun ürün getirebilen hakkı da kapsama almıştır. Bu durumda ürün (hasılat kirası), kiraya verenin kiracıya ürün (hasılat) veren bir mal, işletme ya da hakkın kullanılmasını, semerelerinden yararlanılmasını veya işletilmesini belli bir bedel karşılığında terk ettiği kira türüdür. Hemen belirtmek gerekir ki, hem doğal hem de hukuki ürün getiren eşya ürün kirasına konu olabilir. Bu kapsamda işletmenin işletilmesi sonucu elde edilen kâr hukuki ürün olarak nitelendirilebilir. Bir kira sözleşmesinin adi kira mı yoksa ürün kirası mı olduğunun belirlenmesinde kiracının, kiralanan şeyin ürünlerinden yararlanma yetkisi olup olmadığı başlıca ve en önemli kriterdir. Lokanta, otel, kantin, hastane, okul, dükkan, fabrika gibi iş yerlerinin işletilmek maksadıyla kiraya verilmesinde, reklam panolarının kiralanmasında, taksi kiralarında söz konusu olan hasılat kirasıdır (Serim, Arkan Azra; Hasılat Kirasında Tarafların Hak ve Borçları, İstanbul 2010, s. 3). Öte yandan ürün kirasında kira bedelinin üründen bağımsız bir bedel olarak kararlaştırılması hâlinde genel ürün (hasılat) kirasından; buna karşılık kira bedeli, ürünün belli bir hissesi ya da bölümü olarak belirlenmiş ise, katılmalı (iştirakli) ürün kirasından söz edilir (6098 sayılı TBK m. 357; 818 sayılı BK m. 270). Bununla birlikte kira bedelinin karma olarak yani bir kısmı sabit bir miktar, bir kısmının da üründen bir bölüm olarak belirlenmesi de sözleşme özgürlüğü çerçevesinde mümkündür. Yine ürün kirası belirli ve belirsiz süreli yapılabilir. Kira sözleşmesinin bir türü olan ürün kirası da adi kira sözleşmesi gibi her iki tarafa borç yükleyen, sürekli bir borç ilişkisi doğuran sözleşme türü olarak kural olarak geçerlilik şekil şartına tabi değildir. Sözlü veya zımni olarak kurulması dâhi olanaklıdır. Ancak bu kuralın özel kanunlardan kaynaklanan istisnaları bulunmakta olup, örneğin 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanunu'na tabi kira sözleşmeleri bakımından Kanunun 119'uncu maddesinde göre "Kira ve carter sözleşmeleri yazılı şekilde yapılmadıkça muteber değildir." hükmü ile yazılı şekli geçerlilik şartı olarak düzenlemiştir. Ürün kirasında kiraya verenin en önemli borcu, kiralananı sözleşmeye uygun şekilde teslim ederek kiracının sözleşmeye uygun şekilde kullanmasını, semerelerinden yararlanmasını temin etmesi veya işletilmeye müsait biçimde bulundurmasıdır. Bu yükümlülük 818 sayılı Kanun'un 272'nci maddesinde, " Kiralayan, birlikte kiralanmış menkul şeyler varsa bunlar dahi dahil olduğu halde kiralananı akitten maksut kullanmağa ve işlemeğe salih bir halde kiracıya teslim etmekle mükelleftir." şeklinde hükme bağlanmış olup, 6098 sayılı TBK ise aynı hususu 360'ıncı maddesinde kiraya verenin, birlikte kiralanmış taşınır şeyler varsa bunlar da içinde olmak üzere kiralananı sözleşmenin amacına uygun biçimde kullanılmaya ve işletilmeye elverişli bir durumda kiracıya teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlü olduğu belirtilerek düzenlemiştir. O hâlde kiraya veren, kiralanan şeyi, kiracının kiralanandan yararlanmasını ve semerelerini toplamasını sağlayacak ya da işletilmesini mümkün kılacak şekilde teslim etmek ve sözleşme süresi boyunca da bu durumda bulunmakla yükümlüdür. Bu kapsamda kiralananın işletilmesi için gerekli tüm malzemeleri, imtiyazları, ruhsatları teslim etmesi şarttır. Hemen belirtmek gerekir ki, ticari bir aracın kullanımının plakası ile birlikte başkasına devredildiği ve aracın bu kişi tarafından kullanıldığı uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Bu tür bir ilişkide ruhsat sahibi ile aracı kullanan arasındaki ilişkinin bir ürün (hasılat) kirası mı yoksa, iş ilişkisi mi olduğunun tespiti, hangi hükümlerin uygulanacağının belirlenmesi noktasında önem arz etmektedir. Zira taraflar arasındaki ilişki iş ilişkisi ise İş Kanunu veya bazı hâllerde Borçlar Kanunu'nun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerinin; kira ilişkisi ile Borçlar Kanunu'nun kira sözleşmesine ilişkin düzenlemelerinin uygulanması gerekecektir. Taraflar arasında iş sözleşmesi bulunup bulunmadığının tespitinde görünürdeki işlemler değil, fiili durum önemli olup fiili (gerçek) durum tespit edilerek sonuca gidilmesi gerekir. Taraflar arasında ürün (hasılat) kirasının varlığı bakımından, kira sözleşmesinin sözlü hatta zımni olarak yapılmasının dâhi mümkün olması karşısında mutlaka yazılı kira sözleşmesi yapılması şart değildir. Aksine yazılı bir kira sözleşmesi sunulmuş olsa bile, taraflar arasında iş görme, ücret ve bağımlılık unsurlarını içeren bir iş sözleşmesinin varlığının tespiti hâlinde gerçek fiili durumun iş sözleşmesi olduğunun kabulü gerekecektir. Kira sözleşmesi yapılmış olsa da, işletme ruhsatı devredilmediği sürece, trafik cezalarının ve hasarın davalı adına işlenmesi doğaldır. Taraflar arasında hasılat kirasına yönelik bir anlaşma olsa dahi, gerçek fiili durum hasılat kirasıyken, araç sahibinin işletme ruhsatını devretmemesi uygulamada mümkündür. Sırf işletme ruhsatının devredilmemiş olması, o ilişkiyi hasılat kirası olmaktan çıkarmayacağı gibi, bu ve benzeri durumlarda trafik cezalarının kimin adına kesildiği de kanımızca taraflar arasındaki ilişkinin hukuki niteliğini etkileyebilecek esaslı unsurlardan değildir. Bu tür özellikler, ancak yardımcı ve destekleyici ölçüt olarak kullanılabilir (Baycık, G.: İş İlişkisinin Kurulması, Hükümleri ve İşin Düzenlenmesi Açısından Yargıtay'ın 2016 Yılı Kararlarının Değerlendirilmesi, Yayımlanmamış Tebliğ, s.7). Aynı şekilde kişinin Sosyal Güvenlik Kurumuna 4/1-a'lı olarak bildiriminin yapılmış olması, aradaki ilişkinin iş sözleşmesi olarak nitelendirilmesi için yeterli değildir. Aradaki ilişkinin iş sözleşmesine dayanmamasına rağmen yapılan SGK bildiriminin gerçeğe aykırı olduğunun tespiti hâlinde SGK tarafından iptal edilmesi mümkündür. Öte yandan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 33'üncü maddesi uyarınca Türk Hukukunu resen uygulamakla görevli olan hâkimin, 6098 sayılı TBK'nın 19'uncu maddesindeki "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır." hükmünü de göz önünde tutarak, tarafların hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmaksızın fiili durumun gerçek hukuki nitelendirmesini yaparak uygulanacak hükümleri belirlemesi gerektiği açıktır. III-İş mahkemesinin görevi Genel anlamda bir mahkemenin görevi; belirli bir davaya, dava konusunun niteliği veya değerine göre o yerdeki aynı yargı koluna ait ilk derece (hüküm) mahkemelerinden, hangisi tarafından bakılabileceğini belirtir. Bir yerdeki ilk derece (hüküm) mahkemeleri; genel mahkemeler ve özel mahkemeler olmak üzere ikiye ayrılır. Genel mahkemeler ise asliye ve sulh hukuk mahkemesi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Hangi davalara özel mahkemelerde, hangi davalara genel mahkemelerde bakılacağı ve genel mahkemelerde bakılacak davalardan hangilerine asliye hukuk mahkemesinde, hangilerine sulh hukuk mahkemesinde bakılacağı hususuna görev, bunu düzenleyen kurallara da görev kuralları denir. Mahkemelerin görevi kanunla düzenlenir. Bu kapsamda iş mahkemelerinin görevi ilk olarak 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile düzenlenmiştir. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1’inci maddesine göre, “İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının” çözülmesi görevi iş mahkemelerine aittir. Buna karşılık 25.10.2017 tarihinde 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır. Ayrıca 7036 sayılı Kanun ile de göreve ilişkin yeni kurallar ihdas edilmiştir. Bu noktadan hareketle 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun görevi düzenleyen 5’inci maddesinde, “İş mahkemeleri; 5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemi adamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına...” ilişkin dava ve işlere .... Yine 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun “Geçiş hükümleri” başlıklı Geçici 1’inci maddesinin 1'inci fıkrasında, “Mülga 5521 sayılı Kanun gereğince kurulan iş mahkemeleri, bu Kanun uyarınca kurulmuş iş mahkemeleri olarak kabul edilir. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalar, açıldıkları mahkemelerde görülmeye devam olunur.”, 3’ncü fıkrasında ise “Başka mahkemelerin görev alanına girerken bu Kanunla iş mahkemelerinin görev alanına dâhil edilen dava ve işler, iş mahkemelerine devredilmez; kesinleşinceye kadar ilgili mahkemeler tarafından görülmeye devam olunur.” şeklinde geçiş hükümleri düzenlendiği görülmüştür. Bu kapsamda eldeki davanın açıldığı tarih itibariyle 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu uygulanmakta olup, anılan Kanun uyarınca 4857 sayılı İş Kanunu’nun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasında İş Kanunu kapsamı dışında olduğu belirtilen işlerde çalışanlar ile bunları çalıştıranlar arasındaki uyuşmazlıklarda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümleri uygulanacağından iş mahkemelerinin değil, genel mahkemelerin görevli olacağı açıktır. Buna karşılık 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile bu tür uyuşmazlıkların da iş mahkemelerinin görev alanına dâhil edildiği görülmektedir. Dolayısıyla gerek davanın açıldığı tarih gerekse sonradan yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun “Geçiş hükümleri”ni düzenleyen Geçici 1’nci maddesinde davanın görevsiz mahkemede açılması sonrasında yapılan bir kanun değişikliği ile görevsiz mahkemenin o dava için görevli hâle gelmesi durumunda o davaya bakmaya devam edeceğine ilişkin açık bir düzenlemenin yer almaması ve görevin kamu düzenine ilişkin olup resen dikkate alınacağı hususları birlikte değerlendirildiğinde eldeki davada 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun uygulanamayacağı sonucuna varılmıştır. Bir başka deyişle eldeki davada görev hususu 5521 sayılı mülga İş mahkemeleri Kanunu hükümleri dikkate alınarak belirlenmelidir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 1’inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4’üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün iş yerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiş, aynı Kanun’un 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinde ise “507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Kanununun 2 nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde” çalışanlar hakkında bu Kanun hükümlerinin uygulanmayacağı düzenlenmiştir. Buna göre İş Kanunu kapsamı dışında bırakılan esnaf iş yerinde çalışanlarla bu kişileri çalıştıranlar arasındaki hukuki ilişkilerde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümleri uygulanacaktır. 507 sayılı Kanun’un 2’nci maddesinde “İster gezici olsun ister bir dükkân veya bir sokağın belli yerinde sabit bulunsunlar, ticarî sermayesi ile birlikte vücut çalışmalarına dayanan ve geliri o yer ve gelenek ve teamülüne nazaran tacir niteliğini kazanmasını icap ettirmeyecek miktarda sınırlı olan ve bu bakımdan ticaret sicili ve dolayısıyla ticaret ve sanayi odasına kayıtları gerekmeyen, ayni niteliğe (sermaye unsuru olsun olmasın) sahip olmakla beraber, ayrıca çalıştığı sanat, meslek ve hizmet kolunda bilgi, görgü ve ihtisasını değerlendiren hizmet, meslek ve küçük sanat sahipleriyle bunların yanında çalışanlar ve geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin 1 inci maddede belirtilen amaçlarla kuracakları dernekler bu kanun hükümlerine tabidir” denilmektedir. 507 sayılı Kanun, 21.06.2005 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5362 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunu’nun 76’ncı maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve maddenin ikinci cümlesi ile diğer kanunların 507 sayılı Kanun’a yaptıkları atıfların 5362 sayılı Kanun’a yapılmış sayılacağı açıklanmıştır. Bu durumda 4857 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinde 507 sayılı Kanun’a yapılan atıf, 5362 sayılı Kanun’a yapılmış sayılmalıdır. Bahsi geçen yeni yasal düzenlemede esnaf ve sanatkâr tanımı değiştirilmiştir. Yeni Kanun’un 3’üncü maddesine göre esnaf ve sanatkâr, ister gezici ister sabit bir mekânda bulunsun, Esnaf ve Sanatkâr ile Tacir ve Sanayiciyi Belirleme Koordinasyon Kurulunca belirlenen esnaf ve sanatkâr meslek kollarına dâhil olup, ekonomik faaliyetini sermayesi ile birlikte bedenî çalışmasına dayandıran ve kazancı tacir veya sanayici niteliğini kazandırmayacak miktarda olan, basit usulde vergilendirilenler ve işletme hesabı esasına göre deftere tabi olanlar ile vergiden muaf bulunan meslek ve sanat sahibi kimseler olarak belirtilmiştir. 507 sayılı Kanun’da yazılı olan “geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin” sözcüklerine yeni Kanun’da yer verilmemiştir. Yeni Kanun’un değinilen hükmü karşısında, 21.06.2005 tarihinden sonraki dönem açısından İş Kanunu’nun kapsamı belirlenirken, “geçimini münhasıran bu işten sağlama” ölçütü dikkate alınmamalıdır. 5362 sayılı Kanun’daki düzenleme ile esnaf ve tacir ayrımında başka ölçütlere yer verilmiş olup, kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlük yapanların da ekonomik sermayesi, kazancının tacir sanayici niteliğini aşmaması ve vergilendirme gibi ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekecektir. 507 sayılı Kanun döneminde esnaf sayılan kamyoncu, taksici, dolmuşçu gibi kişilerin de bu yeni ölçütler çerçevesinde esnaf sayılmama ihtimali ortaya çıkmaktadır. 5362 sayılı Kanun’un 3’üncü maddesinde belirtilen esnaf ve sanatkâr faaliyeti kapsamında kalan iş yerinde üç kişinin çalışması hâlinde, 4857 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinin (ı) bendi uyarınca, bu iş yeri İş Kanunu’nun kapsamının dışında kalmaktadır. Maddede üç işçi yerine “üç kişi”den söz edilmiştir. Bu ifade, iş yerinde bedeni gücünü ortaya koyan meslek ve sanat erbabını da kapsamaktadır. İşinde bedeni gücü ile çalışmakta olan esnaf dâhil olmak üzere toplam çalışan sayısının üçü aşması durumunda iş yeri 4857 sayılı Kanun’a tabi olacaktır. IV-Somut olayın değerlendirilmesi Yukarıdaki bilgiler bir arada değerlendirildiğinde, mahkemece, taraflar arasında işçi-işveren ilişkisi bulunmayıp, hasılat kirası olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, kararın temyizi üzerine Özel Dairece taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu kabul edilerek hüküm bozulmuş ise de, taraflar arasında iş sözleşmesi bulunup bulunmadığı hususunda yapılan araştırma ve inceleme yeterli değildir. Öncelikle üzerinde durulması gereken husus, işverenin ..... plakalı araç olduğu belirtilen ve personel olarak da davacı tarafından imzalanan 01.04.2001 başlangıç tarihli sözleşmeyi işveren sıfatıyla kimin imzaladığının belirlenmesi zorunludur. Zira İstanbul İl Emniyet Müdürlüğünün 19.04.2013 tarihli cevap yazısında, bahse konu aracın ilk kaydının Behlül Köseoğlu adına iken 24.03.1998 tarihinde......’a, 30.06.2006 tarihinde ise davalıya devredildiği bildirilmekle, sözleşmenin imzalandığı tarihte davalının araç maliki olmadığı, araç malikinin o dönem dava dışı...... olduğu görülmektedir. Dolayısıyla anılan sözleşmede araç plakası altında işveren olarak yer alan imzasının kime ait olduğu, davalı ile ilgisi bulunup bulunmadığı, o tarihte araç maliki olan......’ın kim olduğu, adı geçen kişi ile davalı arasındaki ilişkinin niteliğinin tespiti gerekmektedir. Öte yandan İstanbul Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliğinin 07.05.2013 tarihli cevabi yazısında davacının, 30.10.2001 tarihinde Dolayoba Otobüs Otomobil Minibüs Kamyon ve Kamyonet Şoförler Esnaf Odasına kayıt olduğu, 29.12.2006 tarihinde oda kaydının sona erdiği bildirilmiş ise de, davacının ..... plakalı araç nedeniyle esnaf kaydının olup olmadığı yeterince irdelenmemiştir. Bu nedenle, esnaf odasından davacının bu esnaf kaydının anılan araç nedeniyle olup olmadığı, varsa buna ilişkin tüm kayıtların getirtilmesi gerekmektedir. Yine davalının da anılan ticari taksi nedeniyle esnaf kaydı olup olmadığı araştırılmalı, varsa bu kayıtlar da getirtilerek dosya arasına alınmalıdır. Ayrıca SGK’nın 22.05.2013 tarihli yazısından davacının Tarım Bağ-Kur kaydı olduğu ve 2004-2011 tarihleri arasında bir kısım prim ödemeleri yapıldığı anlaşılmakla, ilgili Belediyeden ve kurumlardan sorularak bu Bağ-Kur kaydına ilişkin dayanak tüm belgeler temin edilmelidir. Bundan başka dinlenen tanık beyanlarından da taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu sonucuna varılması mümkün olmayıp, bu nedenle tanıklar yeniden dinlenerek özellikle davacı ile davalı arasındaki ilişkinin tespitine yarar ayrıntılı beyanları alınmalı, başlangıçta resmi kayıtlara göre araç maliki gözüken...... ile ilgili bilgileri olup olmadığı sorulmalı, davacının ticari taksiyi davalının yönetim ve denetimi altında mı kullandığı ya da aracın işletilmesini davacının kendi adına mı gerçekleştirdiğinin belirlenmesi yönünde ayrıntılı bilgilerine başvurulmalıdır. Buna ilaveten ticari taksiye ait vergi, kaza ve ceza tutanakları olup olmadığı araştırılmalı, varsa bu kayıtlar da dosya arasına alınarak, tutanakların kimin adına düzenlendiği ve ödemelerin kimin tarafından yapıldığı tespit edilmeli ve bu suretle işin görülmesinden kaynaklanan ekonomik riskin kimin üzerinde olduğu belirlenmelidir. Son olarak da ticari takside davacının çalışmadığı zamanlarda araçta başka şoför ya da şoförlerin çalışıp çalışmadığı araştırılmalı, varsa bu kişiler tespit edilerek davacı ve davalı ile aralarında ne tür bir ilişki bulunduğu saptanmalıdır. Öyle ise, yukarıda belirtilen araştırmalar neticesinde elde edilecek delillerle dosya kapsamında yer alan diğer deliller birlikte değerlendirilerek öncelikle davacı ile davalı arasında iş ilişkisi, başka bir deyişle iş sözleşmesinin bulunup bulunmadığı belirlenmelidir. Bundan sonra yapılacak değerlendirmeye göre, taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu sonucuna varılması hâlinde davacının gerek 507 gerekse 5362 sayılı Kanun döneminde çalışması bulunduğundan, davalı işverenin her iki Kanun dönemi açısından ayrı ayrı esnaf kapsamında olup olmadığı değerlendirilerek, görev hususunda bir karar verilmesi gerekmektedir. Hâl böyle olunca direnme kararı yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır. S O N U Ç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 28.03.2019 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
9. Hukuk Dairesi, 2019/7722 E., 2021/2390 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... 28. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Aradaki ilişkinin iş sözleşmesine dayanmamasına rağmen yapılan Sosyal Güvenlik Kurumu bildiriminin gerçeğe aykırı olduğunun tespiti hâlinde Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından iptal edilmesi mümkündür.4857 sayılı Kanun'un 4. maddesinin 1.
9. Hukuk Dairesi         2019/7722 E.  ,  2021/2390 K. "İçtihat Metni" BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ: ... 28. Hukuk Dairesi DAVA TÜRÜ: ALACAK Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili, davacının davalılardan ...'in maliki olduğu minibüste şoför olarak çalıştığını, minibüsün 30.05.2016 tarihinde diğer davalıya devredildiğini, davacının en son günlük 75,00 TL ücretle çalıştığını, davacının kendi sosyal güvenlik primlerini kendisinin ödediğini, davacının fazla çalışma yaptığını, ayrıca ulusal bayram ve genel tatil günleri ile hafta tatili günlerinde de çalıştığını, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haklı bir neden olmadan feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatı ile birlikte bir kısım işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir. Davalı Cevabının Özeti: Davalılar vekili, davacı ile aralarındaki ilişkinin işçi işveren ilişkisi olmadığını, adi ortaklık ilişkisi olduğunu, davalıların araçlarını davacının ise emeğini ortaya koyarak bu adi ortaklığı oluşturduklarını beyan ederek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kabulüne karar verilmiştir. İstinaf Başvurusu: İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı, davalılar istinaf başvurusunda bulunmuştur. Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti: Bölge Adliye Mahkemesi tarafından, istinaf dilekçesinde bildirilen sebeplerle sınırlı olarak yapılan inceleme sonucunda, davanın kabulüne dair İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve esas yönünden yerinde olduğu gerekçesiyle, davalılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir Temyiz: Karar yasal süresi içerisinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Gerekçe: Uyuşmazlık, işçilik alacakları istemli eldeki davada, minibüs şoförü olan davacı ile araç maliki davalı arasında iş sözleşmesi bulunup bulunmadığı, iş sözleşmesi bulunduğu sonucuna varıldığı takdirde ise davalı gerçek kişinin gerek 507 sayılı Kanun gerekse bu Kanun’u yürürlükten kaldıran 5362 sayılı Kanun uyarınca esnaf olup olmadığının araştırılması gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre uyuşmazlığın çözümünde Türk Borçlar Kanunu’nun mu yoksa 4857 sayılı İş Kanunu’nun mu uygulanacağı noktalarında toplanmaktadır. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 8'inci maddesinin birinci fıkrasında iş sözleşmesinin tanımı yapılmıştır. Buna göre, " İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir." Ayrıca aynı Kanunun 2'nci maddesinin birinci fıkrasında da " Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir." hükmüne yer verilmiştir. Türk Borçlar Kanunu (TBK)'nun 393'üncü maddesinde ise "Hizmet sözleşmesi, işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle işgörmeyi ve işverenin de ona zamana veya yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşmedir." şeklinde hizmet (iş) sözleşmesinin tanımı yapılmıştır. Bu tanımlardan yola çıkıldığında iş sözleşmesinin, "iş görme", "ücret" ve "bağımlılık" unsurlarından oluştuğu açıktır.Kira sözleşmesi bir malın kullanımının devredildiği sözleşme türü olup 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 229'uncu maddesinde " Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir." şeklinde tanımlanmıştır. Ürün kirasına ilişkin olarak 6098 sayılı TBK ise aynı hususta 357'nci maddesinde " Ürün kirası kiraya verenin, kiracıya, ürün veren bir şeyin veya hakkın kullanılmasını ve ürünlerin devşirilmesini bedel karşılığında bırakmayı üstlendiği sözleşmedir.Ürüne katılmalı kira, kira bedelinin devşirilecek ürünün belli bir oranı olarak kararlaştırıldığı ürün kirasıdır. Bu oran sözleşmeyle kararlaştırılmamışsa, yerel âdete göre belirlenir."; 358'inci maddesinde ise "Bu ayırımda ürün kirasına ilişkin özel hüküm bulunmadıkça, kira sözleşmesine ilişkin genel hükümler uygulanır." düzenlemelerini içermektedir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 360'ıncı maddesinde kiraya verenin, birlikte kiralanmış taşınır şeyler varsa bunlar da içinde olmak üzere kiralananı sözleşmenin amacına uygun biçimde kullanılmaya ve işletilmeye elverişli bir durumda kiracıya teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlü olduğu belirtilerek düzenlemiştir. Kiraya veren, kiralanan şeyi, kiracının kiralanandan yararlanmasını ve semerelerini toplamasını sağlayacak ya da işletilmesini mümkün kılacak şekilde teslim etmek ve sözleşme süresi boyunca da bu durumda bulunmakla yükümlüdür. Bu kapsamda kiralananın işletilmesi için gerekli tüm malzemeleri, imtiyazları, ruhsatları teslim etmesi şarttır. Hemen belirtmek gerekir ki, ticari bir aracın kullanımının plakası ile birlikte başkasına devredildiği ve aracın bu kişi tarafından kullanıldığı uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Bu tür bir ilişkide ruhsat sahibi ile aracı kullanan arasındaki ilişkinin bir ürün (hasılat) kirası mı yoksa, iş ilişkisi mi olduğunun tespiti, hangi hükümlerin uygulanacağının belirlenmesi noktasında önem arz etmektedir. Zira taraflar arasındaki ilişki iş ilişkisi ise İş Kanunu veya bazı hâllerde Borçlar Kanunu'nun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerinin; kira ilişkisi ile Borçlar Kanunu'nun kira sözleşmesine ilişkin düzenlemelerinin uygulanması gerekecektir. Taraflar arasında iş sözleşmesi bulunup bulunmadığının tespitinde görünürdeki işlemler değil, fiili durum önemli olup fiili (gerçek) durum tespit edilerek sonuca gidilmesi gerekir. Taraflar arasında ürün (hasılat) kirasının varlığı bakımından, kira sözleşmesinin sözlü hatta zımni olarak yapılmasının dâhi mümkün olması karşısında mutlaka yazılı kira sözleşmesi yapılması şart değildir. Aksine yazılı bir kira sözleşmesi sunulmuş olsa bile, taraflar arasında iş görme, ücret ve bağımlılık unsurlarını içeren bir iş sözleşmesinin varlığının tespiti hâlinde gerçek fiili durumun iş sözleşmesi olduğunun kabulü gerekecektir.Kira sözleşmesi yapılmış olsa da, işletme ruhsatı devredilmediği sürece, trafik cezalarının ve hasarın davalı adına işlenmesi doğaldır. Taraflar arasında hasılat kirasına yönelik bir anlaşma olsa dahi, gerçek fiili durum hasılat kirasıyken, araç sahibinin işletme ruhsatını devretmemesi uygulamada mümkündür. Sırf işletme ruhsatının devredilmemiş olması, o ilişkiyi hasılat kirası olmaktan çıkarmayacağı gibi, bu ve benzeri durumlarda trafik cezalarının kimin adına kesildiği de kanımızca taraflar arasındaki ilişkinin hukuki niteliğini etkileyebilecek esaslı unsurlardan değildir. Bu tür özellikler, ancak yardımcı ve destekleyici ölçüt olarak kullanılabilir (Baycık, G.: İş İlişkisinin Kurulması, Hükümleri ve İşin Düzenlenmesi Açısından Yargıtay'ın 2016 Yılı Kararlarının Değerlendirilmesi, Yayımlanmamış Tebliğ, s.7).Aynı şekilde kişinin Sosyal Güvenlik Kurumuna 4/1-a'lı olarak bildiriminin yapılmış olması, aradaki ilişkinin iş sözleşmesi olarak nitelendirilmesi için yeterli değildir. Aradaki ilişkinin iş sözleşmesine dayanmamasına rağmen yapılan Sosyal Güvenlik Kurumu bildiriminin gerçeğe aykırı olduğunun tespiti hâlinde Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından iptal edilmesi mümkündür.4857 sayılı Kanun'un 4. maddesinin 1. fıkrasının (ı) bendi uyarınca, "507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanununun 2. maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde bu kanun hükümleri uygulanmaz.507 sayılı Kanun'un 2. maddesinde "İster gezici olsun ister bir dükkan veya bir sokağın belli yerinde sabit bulunsunlar ticari sermayesi ile birlikte vücut çalışmalarına dayanan ve geliri o yer ve gelenek ve teamülüne nazaran tacir niteliğini kazanmasını icap ettirmeyecek miktarda sınırlı olan ve bu bakımdan ticaret sicili ve dolayısıyla ticaret ve sanayi odasına kayıtları gerekmeyen, ayni niteliğe (sermaye unsuru olsun olmasın) sahip olmakla beraber, ayrıca çalıştığı sanat, meslek ve hizmet kolunda bilgi, görgü ve ihtisasını değerlendiren hizmet, meslek ve küçük sanat sahipleriyle bunların yanında çalışanlar ve geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin 1. maddede belirtilen amaçlarla kuracakları dernekler bu kanun hükümlerine tabidir" denilmektedir.507 sayılı Kanun 21.06.2005 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5362 Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunun 76. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve maddenin 2. cümlesi ile diğer yasaların 507 sayılı Kanun'a yaptıkları atıfların 5362 sayılı Kanun'a yapılmış sayılacağı da açıklanmıştır. Bu durumda 4857 sayılı Kanun'un 4. maddesinde 507 sayılı Kanun'a yapılan atıf, 5362 sayılı Kanun'a yapılmış sayılmalıdır. Bahsi geçen yeni kanuni düzenlemede esnaf ve sanatkâr tanımı değiştirilmiştir. Yeni Kanun'un 3. maddesine göre "Esnaf ve sanatkâr: İster gezici ister sabit bir mekânda bulunsun, Esnaf ve Sanatkâr ile Tacir ve Sanayiciyi Belirleme Koordinasyon Kurulunca belirlenen esnaf ve sanatkâr meslek kollarına dâhil olup, ekonomik faaliyetini sermayesi ile birlikte bedenî çalışmasına dayandıran ve kazancı tacir veya sanayici niteliğini kazandırmayacak miktarda olan, basit usulde vergilendirilenler ve işletme hesabı esasına göre deftere tabi olanlar ile vergiden muaf bulunan meslek ve sanat sahibi kimseleri" olarak belirtilmiştir. 507 sayılı yasada yazılı olan "geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin" sözcüklerine yeni yasada yer verilmemiştir. Yeni kanunun düzenlemesi karşısında artık 21.06.2005 tarihinden sonra 4857 sayılı Kanun'un kapsamını belirlerken, "geçimini münhasıran bu işten sağlama" ölçütü dikkate alınmamalıdır.5362 sayılı Kanun'daki düzenleme ile esnaf ve tacir ayrımında başka kriterlere yer verilmiş olup, kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlük yapanların da ekonomik sermayesi, kazancının tacir sanayici niteliğini aşmaması ve vergilendirme gibi ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekecektir. 507 sayılı kanun döneminde esnaf sayılan kamyoncu, taksici, dolmuşçu gibi kişilerin de bu yeni kriterler çerçevesinde esnaf sayılmama ihtimali ortaya çıkmaktadır. Ekonomik faaliyetini daha çok bedeni çalışmasına dayandıran düşük gelirli taksi ve minibüs işletmesi sahiplerinin esnaf olarak değerlendirilmesinin daha doğru olacağını belirtmek gerekir.5362 sayılı Kanun'un 3. maddesinde belirtilen esnaf ve sanatkar faaliyeti kapsamında kalan işyerinde 4857 sayılı Kanun'un 4/ı bendi uyarınca, üç kişinin çalışması halinde bu işyeri iş kanunun kapsamının dışında kalmaktadır. Maddede, üç işçi yerine "üç kişi" den söz edilmiştir. Bu ifade, işyerinde bedeni gücünü ortaya koyan meslek ve sanat erbabını da kapsamaktadır. İşinde bedeni gücü ile çalışmakta olan esnaf dahil olmak üzere toplam çalışan sayısının üçü aşması durumunda işyeri, 4857 sayılı Kanun'a tabi olacaktır.Somut olayda, Mahkemece davacı tanıklarının anlatımı doğrultusunda davacının 31/07/2001-10/08/2017 tarihleri arasında davalılara ait minibüste kesintisiz şekilde şoför olarak çalıştığı, taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu kabul edilerek hesaplanan alacaklar hüküm altına alınmıştır. Davalı taraf, davacı ile aralarında iş sözleşmesi bulunmadığını, aksine adi ortaklık ilişkisi bulunduğunu ileri sürmüş olup, somut olayda taraflar arasındaki ilişkinin iş ilişkisi olup olmadığı belirlenmeden sonuca gidilmesi yerinde değildir. Yargılama sırasında dinlenen tanıklar araç sahibinin minibüste hiç çalışmadığını, sadece davacı ile oğlunun dönüşümlü çalıştığını, ayrıca davacının günlük kazancın içinden kendi yevmiyesini aldıktan sonra kalan kısmını davalıya verdiğini ifade etmiştir. Dosya kapsamındaki Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtları incelendiğinde, davacının davalılar nezdinde çalışmasını gösteren herhangi bir kayıt bulunmadığı, 16.11.2007-01.12.2007 tarihleri arasında dava dışı 17361 sicil numaralı işyerinde çalışması olduğu, 07.06.2011 - 31.06.2016 tarihleri arasında da isteğe bağlı sigorta kaydının olduğu görülmektedir. Davacı taraf da dava dilekçesinde, sigorta primlerini bizzat kendisinin yatırdığını ifade etmiştir. İlk Derece Mahkemesince, Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtları, hizmet döküm cetveli, ticari aracın trafik kayıtlarının celp edildiği, taraf tanıklarının dinlendiği belirtilerek taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu ve davalılara ait işyerinin 4857 sayılı İş Kanununun 4-ı bendi anlamında esnaf işyeri olmadığı sonucuna varılmış ise de, eksik inceleme ile karar verildiği anlaşılmaktadır. Dosya kapsamındaki araç tescil bilgileri, aracın davalılar arasındaki devrine ilişkindir. Davalılara ait aracın ceza ve kaza tutanakları, vergi kayıtları dosyada bulunmamaktadır. Ayrıca yargılama sırasında dinlenen tanıkların davacı ile davalılar arasındaki ilişkinin biçimine yönelik anlatımı da net değildir. Öncelikle davalılara ait aracın kaza ve ceza tutanakları ile vergi tutanakları celp edilmeli, bu kayıtlar birlikte değerlendirilerek tutanakların kimin adına düzenlendiği ve ödemelerin kimin tarafından yapıldığı tespit edilmelidir. Aracın olağan ve olağanüstü giderlerinin kimin tarafından karşılandığı belirlenmeli ve bu suretle işin görülmesinden kaynaklanan ekonomik riskin kimin üzerinde olduğu açıklığa kavuşturulmalıdır. Tanıkların davacı ile davalılar arasındaki ilişkinin tespitine yarar ayrıntılı beyanları alınmalı, davacının minibüsü davalının yönetim ve denetimi altında mı kullandığı ya da aracın işletilmesini davacının kendi adına mı gerçekleştirdiğinin belirlenmesi yönünde ayrıntılı bilgilerine başvurulmalıdır. Tüm bu araştırmalar neticesinde elde edilecek delillerle dosya kapsamında yer alan diğer deliller birlikte değerlendirilerek öncelikle davacı ile davalı arasında iş ilişkisi, başka bir deyişle iş sözleşmesinin bulunup bulunmadığı belirlenmelidir. Bundan sonra yapılacak değerlendirmeye göre, taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu sonucuna varılması hâlinde davalının esnaf odası kaydı ve vergi kayıtları getirtilip dosyaya eklenmelidir. Davalıya ait minibüste kaç şoför çalıştığı, fiilen çalışan başka şoförler olup olmadığı, davalının bizzat çalışıp çalışmadığı vergi kayıtlarına göre esnaf-tacir ayrımına ilişkin parasal sınırlar gözetilerek işyerinin ticari işletme veya esnaf işletmesi niteliğinde olup olmadığı açıklığa kavuşturulmalıdır.Şu hususu da belirtmek gerekir ki, 25/10/2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesinin (a) bendinde, 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarında İş Mahkemelerinin görevli olduğu düzenlenmiştir. Anılan Kanun eldeki davanın açıldığı tarihten sonra yürürlüğe girmiş olup, 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun “Geçiş hükümleri”ni düzenleyen Geçici 1’nci maddesinde “Mülga 5521 sayılı Kanun gereğince kurulan İş Mahkemeleri, bu Kanun uyarınca kurulmuş İş Mahkemeleri olarak kabul edilir. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalar, açıldıkları mahkemelerde görülmeye devam olunur.” hükmü bulunmaktadır. Söz konusu düzenlemenin Kanunun yürürlük tarihinden önce görevsiz olup, sonradan görevli hale gelen mahkemeleri de kapsadığı kabul edilmelidir. Zira Kanunda, mahkemelerin gerçekte Kanunun yürürlük tarihinde görevli olup olmamaları noktasında bir ayrım yapılmamış, aksine Kanunun “yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalar” esas alınarak bu davaların açıldıkları mahkemede görülmeye devam olunacakları ifade edilmiştir. Bu halde, anılan düzenlemeye göre görevli bir mahkeme nasıl sonradan yürürlüğe giren yasal düzenleme ile görevsiz olduğundan bahisle görevsizlik kararı veremeyecek ise, görevsiz bir mahkemenin de görevli hale gelmesi durumunda, eski yasal düzenleme doğrultusunda görevsizlik kararı verememesi gerekir.Açıklanan nedenlerle, uyuşmazlığın 4857 sayılı Kanunun 4. maddesinde sayılan istisnalar arasında olduğunun anlaşılması halinde, dava tarihi itibariyle görevsiz olan İş Mahkemesinin, sonraki tarihte yürürlüğe giren bir düzenleme ile görevli hale geldiğinin anlaşılması halinde dahi, davaya iş mahkemesinde devam edilmesi gerektiği de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu itibarla, yargılama sırasında değişen yasal düzenleme ile mahkemenin görevli hale geldiğinin anlaşılması halinde, görevsizlik kararı verilemez ise de, uyuşmazlığın çözümü için, öncelikle işin esasına uygulanacak Kanunun belirlenmesi zorunlu olduğu gözden kaçırılmamalıdır.Temyiz edilen kararın açıklanan sebeplerle bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı sair yönler incelenmeksizin BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, karardan bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgililere iadesine, 26.01.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
21. Hukuk Dairesi, 2017/3332 E., 2018/8903 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varBölge Adliye Mahkemesi . Hukuk Dairesi
tam metni aç
Ev hizmetlerinde çalışanlar 4857 sayılı yasanın 4.maddesine göre yasa kapsamı dışında bırakılmış ise de yasada bu çalışanların tanımına yer verilmemiştir.
21. Hukuk Dairesi         2017/3332 E.  ,  2018/8903 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Bölge Adliye Mahkemesi . Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki tespit davası nedeniyle Yerel Mahkemece verilen hükmün davalılar vekillerince temyiz edilmesi ve davalılardan ..., ... vekilince de duruşma talep edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, temyiz konusu hükme ilişkin dava, HMK’nun 369. maddesinde sayılı ve sınırlı olarak gösterilen hallerden hiçbirine uymadığından Yargıtay incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasına ilişkin isteğin reddine karar verildikten sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar verildi. K A R A R A)Davacı İstemi: Dava, davacının, davalılar nezdinde ev hizmetlerinde çalıştığı 11.06.2010 tarihinde geçirdiği kazanın iş kazası olduğunun tespiti istemine ilişkindir. B)Davalı Cevabı: Davalı Kurum vekili cevap dilekçesinde özetle; iş kazası sayılma koşullarının somut olayda bulunmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Davalı işverenler vekili cevap dilekçesinde özetle; davalıların işveren sıfatına haiz olmadığını, aile dostu olduklarını beyanla davanın reddine karar verilmesini istemiştir. C)İlk Derece Mahkemesi Gerekçesi ve Kararı: İlk derece Mahkemesince " davacı tespitini talep ettiği tarihte davalıların evinde ev hizmetlerinde çocuk bakıcılığı ve temizlik işçisi olarak çalıştığı davalının evinde çalışırken düşerek yaralandığı buna ilişkin bir kısım davalı tanıklarının da belirttiği gibi davacının davalının evine geldiğini belirttiği davalıların, davacının aile dostu olduğunu evde düşmesi sonucu yaralandığı beyanlarının hayatın olağan akışına uygun olmadığı" gerekçesi ile davanın kabulüne “Davacının yaralanmasına ilişkin davaya konu olayın 5510 Sayılı Kanunun 13/a-b maddeleri kapsamında iş kazası olduğunun tespitine” karar verilmiştir. İstinaf Başvurusu; Davalı Kurum vekili istinaf dilekçesinde özetle; davalı Kurum müfettişlerince davalılar ile davacı arasında bir hizmet akdinin bulunduğu saptanamadığından olayın iş kazası olarak nitelendirilemeyeceği gerekçesi ile kararın kaldırılmasını ve davanın reddini istemiştir. Davalı işveren vekili istinaf dilekçesinde özetle; olaya geniş çerçeveden bakıldığında işçi ve işveren durumunun mevcut olmadığını, aile dostu olunduğunu beyanla kararın kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. D)Bölge Adliye Mahkemesi Gerekçesi ve Kararı: Bölge Adliye Mahkemesince “... 5510 sayılı Yasa'nın 13/a maddesinde sigortalının işyerinde bulunduğu sırada meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan beden ya da ruhen özüre uğratan olayın iş kazası sayılacağı düzenlemiş olup, dosyadaki bilgi, belge ve tanık beyanları bu çerçevede incelendiğinde; davalıların evinin bulunduğu ... Villaları Sitesinin bekçisi ...'ün, davacının bazen on günde bir, bazen ayda bir davalıların evine yalnız geldiğini belirtmesi, davalı ...'un, davacıyı evde çocuğu ile birlikte yalnız bırakması, davacının evin inşaat halindeki üst kat merdivenine çıkması, davacının ...'deki adresinden sıklıkla tek başına davalının ...'deki evine gelmesinin misafirlikten öte bir durum olduğu, olayın meydana geliş şeklinde göre davacının, davalının evinde temizlik işlerini yaparken kaza geçirdiği, davacının sigortasız çalıştırılmasının olayın iş kazası sayılmasına engel olmadığı... "gerekçesiyle "1-Davalıların istinaf başvurusunun ayrı ayrı esastan reddine,” karar verilmiştir. E)Temyiz: Davalı Kurum vekili özetle; davalı Kurum müfettiş raporundan anlaşılacağı üzere davalılar ile davacı arasında bir hizmet akdinin bulunmadığı, olayın iş kazası olarak nitelendirilemeyeceği gerekçesi ile temyiz yoluna başvurmuştur. Davalı işveren vekili özetle; davacının davalıların aile dostu olduğunu beyanla temyiz yoluna başvurmuştur. F) Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe: Davanın yasal dayanağı 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun geçiş hükümlerini içeren aynı yasanın Geçici 7. maddesi hükmü karşısında, 506 sayılı Kanunun 79/10. maddesidir. İş kazalarıyla meslek hastalıkları, hastalık, analık, malullük, yaşlılık ve ölüm hallerinde, bu Kanunda yazılı koşullar altında, sigortalılar ile bunların eş, çocuk ve hak sahiplerine sosyal sigorta yardımları sağlanması amacıyla kabul edilip yürürlüğe giren 17.07.1964 gün ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 2. maddesinde genel bir tanım yapılarak, bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanların bu Kanuna göre "sigortalı" sayılacağı belirtildikten sonra, 3. maddesinde kimlerin bu Kanunun uygulanmasında sigortalı sayılmayacakları ve hangi kişiler hakkında da bazı sigorta kollarının uygulanmayacağı açıklanmıştır. Buna göre sigortalı sayılmanın koşulları; hizmet akdine göre çalışma, sözleşmede öngörülen edimin (hizmetin) işverene ait işyerinde veya işyerinden sayılan yerlerde görülmesi, 3. maddede belirtilen "sigortalı sayılmayan" kişilerden olunmaması şeklinde sıralanabilir. 506 sayılı Kanun’un 3. maddesi sigortalı sayılmayanları; diğer bir ifade ile anılan Kanun kapsamına alınmayanları sıralamaktadır. Buna göre mülga 506 sayılı Kanun’un “Sigortalı sayılmayanlar” başlıklı 3. maddesi uyarınca: “Aşağıda yazılı kimseler bu kanunun uygulanmasında sigortalı sayılmazlar: …D) (Değişik: 11/8/1977 - 2100/1 md.) Ev hizmetlerinde çalışanlar (ücretle ve sürekli olarak çalışanlar hariç)…” Buna göre ev hizmetleri, mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun ilk halinde kanun kapsamı dışında bırakılmış iken, 24.08.1977 tarih ve 16037 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan ve 24.11.1977 tarihinde yürürlüğe giren 11.08.1977 tarih ve 2100 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle yapılan değişiklik ile mülga 506 sayılı Kanun’un 3. maddesinin (D) bendinde yapılan düzenleme uyarınca, ev hizmetlerinde “ücretle ve sürekli çalışanlar” anılan maddede yer alan istisnalar içinden çıkarılmış, 5510 sayılı Kanun'un 6. maddesi ile de aynı yöndeki uygulamaya devam edilmiştir. Görüldüğü üzere, anılan maddeler uyarınca, ev hizmetlerinde çalışanlar; ücretle ve sürekli olarak çalışanlar hariç, bu Kanun’ların uygulanmasında sigortalı sayılamazlar. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 6.maddesi sigortalı sayılmayanları sıralamaktadır. Buna göre 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun "Sigortalı sayılmayanlar" başlıklı 6.maddesi uyarınca: ...c)(5510/6-c ilk hali) Ev hizmetlerinde süreksiz olarak çalışanlar ile ev hizmetlerinde hizmet akdi ile sürekli çalışmasına rağmen, haftalık çalışma sürelerinin 4857 sayılı İş Kanununda belirtilen sürelerden az olması nedeniyle, aylık kazançları prime esas günlük kazanç alt sınırının otuz katından az olanlar, ...c)(Değişik: 17/04/2008-5754/4 md.)Ev hizmetlerinde çalışanlar (ücretle ve sürekli olarak çalışanlar hariç)," ...c)(Değişik: 01/04/2015-6552/40 md.) Ev hizmetlerinde çalışanlar (Kanunun ek 9 uncu maddesinin ikinci fıkrası kapsamında sigortalı olanlar ile ücretle aynı kişi yanında ay içinde 10 gün ve daha fazla süreyle çalışanlar hariç)... 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'na 6552 sayılı Yasanın 55.maddesi ile eklenen ve 01/04/2015 tarihinde yürürlüğe giren ek 9.maddesi uyarınca : Ev hizmetlerinde çalışanların sigortalılığı; "Ev hizmetlerinde bir veya birden fazla gerçek kişi tarafından çalıştırılan ve çalıştıkları kişi yanında ay içinde çalışma saati süresine göre hesaplanan çalışma gün sayısı 10 gün ve daha fazla olan sigortalılar hakkında Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a)bendi kapsamındaki sigortalılara ilişkin hükümler uygulanır... Ev hizmetlerinde bir veya birden fazla gerçek kişi tarafından çalıştırılan ve çalıştıkları kişi yanında ay içinde çalışma saati süresine göre hesaplanan çalışma gün sayısı 10 günden az olanlar için ise, çalıştırıldıkları süreyle orantılı olarak çalıştırılanlarca 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının %2'si oranında iş kazası ve meslek hastalığı sigortası primi ödenir..." hükmü yer almaktadır. Ev hizmetlerinde çalışanlar 4857 sayılı yasanın 4.maddesine göre yasa kapsamı dışında bırakılmış ise de yasada bu çalışanların tanımına yer verilmemiştir. Her ne kadar ev hizmeti tanımına yasada yer verilmese de buna ilişkin düzenlemelerde kıyas yoluyla İş Yasası'ndan faydalanılmaktadır. Ev hizmetleri, ev yaşamının gerekleri olan temizlik, çamaşır, ütü, çocuk bakımı vs. gibi işler olarak tanımlanmaktadır. Yaşanan konutla doğrudan bağlantı içerisindedir. Doğrudan eve ve ev yaşamına yöneliktir. Bir işin ev hizmeti sayılabilmesi için doğrudan evin kendisine ve yaşam koşullarına yönelik olması gerektiği belirtilmektedir. Ev hizmetleri çalışanları ise, uşak, kahya, hizmetçi, temizlikçi, aşçı, çocuk bakıcısı, bahçıvan, şoför, bekçi, hayvan bakıcısı vb. evin gündelik işleyişine ilişkin faaliyetleri yürüten kişilerdir. (Karaca ve Kocabaş, 2009, 172) 4857 sayılı İş Yasası'nın 4.maddesinde ev hizmetlerinde çalışanlara İş Yasası hükümlerinin uygulanamayacağı, 10.maddesinde nitelikleri bakımından en çok otuz iş günü süren işlere süreksiz iş, bundan fazla devam edenlere sürekli iş deneceği, 506 sayılı Yasa'nın 3.maddesinde ise ev hizmetlerinde çalışanların ücretle ve sürekli çalışanlar hariç sigortalı sayılmayacağı bildirilmiştir. Mülga 1475 sayılı İş Kanunu’nun 5/1. maddesi ve 4857 sayılı İş Kanunu’nun 4/1. maddeleri uyarınca, iş kanunları hükümleri ev hizmetlerine ve ev hizmetleri çalışanlarına uygulanamayacak, bu işler ve bu işleri yapan kişiler Borçlar Kanunu’nun hizmet akdini düzenleyen hükümlerine tabi olacaklardır. Sigortalı sayılmak için, ücret ve sürekli çalışma birlikte arandığından, her iki koşulun da gerçekleşmiş olması gerekir. Hizmet karşılığı ücret alınmıyorsa veya ücret alınmakla birlikte çalışmada süreklilik yoksa, bu tür çalışmayı sigortalı çalışma saymak mümkün değildir.Ancak ev hizmetlerinde çalışanlar için sürekli çalışmayı, bir aydan fazla olmak üzere haftanın her günü çalışanlar yönünden sürekli sayıp, haftanın her günü değil de haftanın belirli günlerinde çalışanlar için süreksiz saymak yasanın amacına aykırıdır. Uygulamada ev işlerinde çalışma devamlı ise sürekli sayılacak, devamlılık yoksa, iş belirsiz aralıklarla geçici olarak ya da çağrı üzerine yapılıyorsa süreksiz sayılacaktır. Ev hizmetleri çalışanlarına uygulanacak Borçlar Kanunu'nun hizmet akdi hükümlerinde normal haftalık çalışma süresini düzenleyen bir hüküm bulunmamaktadır. O halde uygulamada aranan süreklilik kavramının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. 05.02.2014 tarih 2013/10-2280Esas, 2014/65Karar sayılı Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararı'nda sürekli çalışma kavramı “uygulamada haftanın çoğu ev işlerinde geçirilmiş ve çalışma bir süre devam etmişse, bu çalışma sigortalı çalışma olarak değerlendirilmekte, süreklilik için çalışmanın belli bir yoğunluğa ulaşması aranmaktadır.” şeklinde izah edilmiştir. İş Kanunu'nun 63.maddesinde “Genel bakımdan çalışma süresi haftada en çok kırkbeş saattir. Aksi kararlaştırılmamışsa bu süre, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır.” hükmü yer almaktadır. Yine aynı Yasa'nın 46.maddesinde ise “Bu Kanun kapsamına giren işyerlerinde, işçilere tatil gününden önce 63 üncü maddeye göre belirlenen iş günlerinde çalışmış olmaları koşulu ile yedi günlük bir zaman dilimi içinde kesintisiz en az yirmidört saat dinlenme (hafta tatili) verilir.” hükmüne yer verilmiştir. Bu yasa maddelerine göre haftanın 7 gününden 1 günü tatil olmak üzere 6 günde 45 saat çalışan kişi günlük ortalama 7,5 saat çalışmış olacaktır. Yukarıda açıklanan bilgilere göre haftanın yarısından fazlası ev hizmetinde çalışan kişi sürekli çalışan kabul edilmelidir. Daha açık ifade etmek gerekirse 3 günden fazla ev hizmetinde çalışan kişi sigortalı sayılmalıdır. Bunun yanı sıra belirtmek gerekir ki, iş kazasının tespiti istemine ilişkin bu tür davalar 506 sayılı Yasa'nın 11. maddesinden (5510 sayılı Yasa'nın 13.maddesinden) kaynaklanmaktadır. Anılan maddeye göre, iş kazası, a) sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, b) işveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla, c) sigortalının, işveren tarafından görev ile başka bir yere gönderilmesi yüzünden asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda, d) sigortalıların işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere toplu olarak götürülüp getirilmeleri sırasında sigortalıyı bedence veya ruhça arızaya uğratan olaylardır. Zararlandırıcı olayın iş kazası sayılması için, 1) zararlandırıcı olaya maruz kalan kişinin sigortalı olması (hizmet akdi ile çalışması) 2) zararlandırıcı olayın maddede sayılı sınırlı olarak belirtilen hal ve durumlardan birinde meydana gelmesi koşuldur. Başka bir anlatımla, zararlandırıcı olayının, iş kazası sayılabilmesi için bu iki koşulun birlikte gerçekleşmesi zorunludur. Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davacının sigortalı olarak tescilinin bulunmadığı, 11.06.2010 tarihli 17:26 saatinde düzenlenen hastane raporunda, “yüksekten düşme iddiası ile acile gelen hasta muayene edildi” ifadesinin bulunduğu, davacının 11.06.2010 tarihinde kollukta verdiği ifadesinde, davalı ...’un arkadaşı olduğunu, evin üst katından salona inmek isterken merdivenlerden kayarak düştüğünü beyan ettiği, davalı Kurumun 19.06.2012 tarihli raporunda, davacı ile davalılar arasında bir hizmet akdinin bulunduğu saptanamadığından 5510 sayılı Kanun’un 4/1-a maddesi uyarınca sigortalı olmadığı bu nedenle kaza geçirdiği iddia edilen evin işyeri sayılamayacağı, sigortalılık ilişkisi saptanmadığından iş görme ediminin yerine getirilmediği bu nedenle olayın iş kazası olmadığının belirtildiği, mahkemece davalı tanıklarının beyanlarına başvurulduğu anlaşılmaktadır. Somut olayda, söz konusu olayın davalı Kurum yönünden iş kazası olduğunun kabul edilebilmesi için ev hizmetlerinde çalıştığını iddia eden davacının yukarıda açıklanan ihtilaflı dönemde yürürlükte olan yasal mevzuat uyarınca sigortalı niteliğine haiz olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Davacının sigortalı niteliğine haiz olup olmadığı araştırılıp değerlendirilmeli, açıkça ortaya koyulmalı ve sigortalı olduğu sonucuna varılırsa şimdiki gibi karar verilmelidir. Mahkemece bu yönde bir araştırma ve değerlendirme yapılmadan sadece davalı tanıklarının beyanları alınarak eksik araştırma ve inceleme yanılgılı değerlendirme ile karar verilmiş olması hatalıdır. O halde, davalıların temyiz başvurusunun kabulü ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebepten dolayı ORTADAN KALDIRILMASI, İlk Derece Mahkemesi Kararının BOZULMASI gerekmiştir. SONUÇ:Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı KALDIRILMASINA, ilk derece mahkemesi kararının yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, temyiz harcının istek halinde davalı ... ve ...'a iadesine, 03.12.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

İş Hukuku

4857 sayılı İş Kanunu'na göre, aşağıdakilerden hangisi bu Kanun'un kapsamına giren işlerdendir?

A) 50'den az işçi (50 dahil) çalıştırılan tarım işlerinin yapıldığı işyerleri
B) Ev hizmetlerinde çalışanlar
C) Sporcular
D) Tarım sanatları ile tarım aletlerinin yapıldığı atölyelerde görülen işlerde çalışanlar
E) Rehabilite edilenler

Bu maddeyle ilgili 15 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol