Türk Ceza Kanunu 101. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 101- (1) Bir erkek veya kadını rızası olmaksızın kısırlaştıran kimse, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiil, kısırlaştırma işlemi yapma yetkisi olmayan bir kimse tarafından yapılırsa, ceza üçte bir oranında artırılır.
(2) Rızaya dayalı olsa bile, kısırlaştırma fiilinin yetkili olmayan bir kişi tarafından işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
ALTINCI BÖLÜM
Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar
Cinsel saldırı
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
5 karar eşleşti
15. Ceza Dairesi, 2015/8688 E., 2016/2599 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
maddesine eklenen cümle ile bazı nitelikli dolandırıcılık suçlarında”adli para cezasının miktarı, suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz” denilmek suretiyle nispi para cezası kabul edilmiştir.(Sedat Bakıcı 5237 Sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Genel Hükümleri ,2007, s.1016-1017) TCK.nun 158/1-son madde gerekçesinde “ ancak, halen görülmekte olan çeşitli davalarla bağlantılı olarak k
15. Ceza Dairesi 2015/8688 E. , 2016/2599 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ağır Ceza Mahkemesi
SUÇ : Dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik, görevi kötüye kullanma
Dolandırıcılık ve sahtecilik suçlarından sanık ....’in mahkûmiyetine ilişkin hükümler Cumhuriyet savcısı ile sanık müdafii tarafından, görevi kötüye kullanma suçundan sanıklar ......’ın beraatına ilişkin hükümler ise, katılan vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü:
Sanıklar .... ile .....’ın üzerine atılı görevi kötüye kullanma suçunun zarar göreni olan ..... vekilinin beraat hükümlerini 16.02.2015 tarihli dilekçeyle temyiz etmesi karşısında; Hazinenin 5271 sayılı CMK’nın 260. maddesi gereğince hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu belirlenip, CMK'nın 237/2 ve 238. maddeleri uyarınca da davaya katılmasına karar verilerek yapılan incelemede;
Sanıklardan ......'in, .......’nda ...... Müdürü olarak çalıştığı; diğer sanıklardan .......’ın ise özlük hakları gerçekleştirme, ....'un da mali işlemler memuru olarak ..... ile aynı şubede ve onun emri altında görev yaptıkları sırada usulsüz işlemler yapıldığının bildirilmesi üzerine yapılan incelemede, maaş bordroları ile ödeme tahakkuklarının hazırlanmasına ilişkin yetkisi bulunmayan ......’in, emri altındaki diğer sanıklara, düzenlemiş oldukları bordroları kontrol edeceğini belirterek, Aralık 2009-Mart 2011 yıllarını (Şubat 2010 hariç) kapsayan dönemdeki bordrolardaki ödeme miktarlarını değiştirmek suretiyle oluşturduğu bordrolar nedeniyle yaptığı bu değişiklikle her ay fazladan tahakkuk ettirilen miktarı kendi maaş hesabına aktarmak suretiyle devleti 1.472.412,83 TL zarara uğrattığı; bordroları hazırlayıp imzalamakla görevli diğer sanıkların da ..... tarafından kendilerine verilen bordroları kontrol etmeden imzalayıp işleme koydukları; bu şekilde sanıklardan Hüseyin’in resmi belgede sahtecilik ve dolandırıcılık; ...... ile ......’ün ise, görevi kötüye kullanma suçlarını işlediklerinin iddia edildiği olayda;
1-Sanıklar .... ve ..... haklarında görevi kötüye kullanma suçundan verilen beraat hükümlerine yönelik yapılan temyiz itirazlarının incelenmesinde;
..... ve ..... görevlerinde yeterince deneyimli olmamaları ve daha önce yapılan maaş ödemelerine ait listede yer alan 1-2 küçük hatayı, amirleri olan sanık Hüseyin'in fark edip düzelttirmesi üzerine ona duydukları güvenle düzenlemiş oldukları maaş ödemelerine ilişkin evrakları kontrol amacı ile sundukları ....'in de bilgisayar sistemi üzerinden ve veri girişi yapılan bölümden, rastgele bir personel seçerek o kişiye ait yan ödeme puanını artırmak suretiyle oluşturduğu kontrol ve icmal bordrolarının çıkarılması sırasında, diğer sanıklara çıktı almalarını söyleyip, artırdığı ödemelerle oluşturulan kontrol bordrolarında yaptığı değişikliği doğru hale getirip kesin bordroya dönüştürmek suretiyle işlemi normalleştirdikten sonra personelin yan ödeme puanının artırılması sonucu fazladan tahakkuk ettirilen miktarı, elektronik posta yolu ile bankaya göndermesi ile yapılan soruşturma ve yargılama sırasında da .....’in eylemlerine iştirak etmediklerinin kesin olarak belirlenmesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; ..... ve .....’un ihmal kastıyla hareket ederek görevi kötüye kullanma suçunu işlediklerine dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden verilen beraat hükümlerinde bir isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, Cumhuriyet savcısı ve katılan vekilinin temyiz itirazlarının reddiyle hükümlerin ONANMASINA,
2-Sanık ...... hakkında dolandırıcılık ve sahtecilik suçlarından kurulan mahkumiyet hükümlerine yönelik yapılan temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Kontrol ve icmal bordrolarında yan ödeme katsayılarıyla oynayarak ve ekstradan ödeme yapılmış gibi yaparak oluşturduğu yeni bordrolar üzerinden işlem yapılmasını sağlayan sanık ......’in şube müdürü olması nedeniyle J........... görev tanımlamasına göre, maaş bordrolarının düzenlenmesi, onayı ve maaşların ödenmesi gibi bir görevinin olmaması, ayrıca uhdesinde görevinden dolayı kendisine devredilmiş ya da koruma ve gözetimiyle yükümlü bir para bulunmaması nedeniyle eyleminin, zincirleme şekilde dolandırıcılık ve sahtecilik suçlarını oluşturduğuna dair mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;
a)Suç tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 5237 sayılı TCK’nın 158/1-e-son maddesi uyarınca, nitelikli dolandırıcılık suçundan hüküm kurulurken belirlenen gün adli para cezasının nispi nitelikte olmaması nedeniyle anılan kanunun 43. maddesi uyarınca hapis cezası yanında hükmolunan gün adli para cezasının zincirleme suç hükümleri gereğince arttırılması gerektiğinin gözetilmemesi,
b)Sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarını 5237 sayılı Kanun’un 53/1-a maddesindeki yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlemesine rağmen sanık hakkında aynı kanunun 53/5. maddesinin uygulanmaması,
Kanuna aykırı olup, Cumhuriyet savcısı ile sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesine istinaden halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK'un 321. maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, ancak yeniden duruşma yapılmasını gerektirmeyen bu hususların aynı kanunun 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün görüldüğünden, dolandırıcılık suçundan kurulan kararın zincirleme suç hükümlerinin uygulandığı bölümünde yer alan “147.242” ibaresi yerine “220.863” adli para cezası teriminin yazılması ile TCK’nın 52/2. maddesinin uygulandığı kısımdaki “147.242” ibaresinin “220.863” olarak, “2.944.840 TL”nin ise “4.417.260 TL” şeklinde olacak şekilde değiştirilmesi ve anılan hükme “5237 sayılı TCK’nın 53/5. maddesi uyarınca cezanın infazından sonra işlemek üzere sanığın takdiren 3 yıl 9 ay süre ile 5237 sayılı TCK’nın 53/1. fıkrasının “a” bendindeki hak ve yetkileri kullanmasının yasaklanmasına” ibaresinin eklenmesi ile sahtecilik suçundan kurulan hükme “5237 sayılı TCK’nın 53/5. maddesi uyarınca cezanın infazından sonra işlemek üzere sanığın takdiren 2 yıl 3 ay süre ile 5237 sayılı TCK’nın 53/1. fıkrasının “a” bendindeki hak ve yetkileri kullanmasının yasaklanmasına” şeklindeki ibarenin yazılması suretiyle sair yönleri usul ve yasaya uygun hükümlerin DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 21.03.2016 tarihinde kısmen oybirliğiyle karar verildi.
Kısmen Karşı Oy:
Dairemiz Sayın çoğunluğu ile aramızda oluşan uyuşmazlık; sanık .... hakkında TCK'nun 158/1-e,son maddesi uyarınca hürriyeti bağlayıcı ceza ve adli para ceza belirlemesi yapıldıktan sonra zincirleme suç nedeniyle hürriyeti bağlayıcı ceza artırılırken ayrıca adli para cezasının da artırılıp artırılmayacağı hususundadır.
Sayın çoğunluk TCK.nun 158/1-e,son madde ve fıkrasında yer alan gün adli para cezasının nispi nitelikte olmadığı ve bu nedenle hapis cezasının yanında hükmolunan adli para cezasının zincirleme suç hükümleri gereğince TCK.nun 43. maddesi uyarınca arttırılması gerektiği görüşündedir.
29.06.2005 gün ve 5377 sayılı Kanunun 19. maddesi ile 5237 Sayılı TCK'nun 158/1 madde ve fıkrasının sonuna”Ancak, e,f ve j bentlerinde sayılan hallerde hapis cezasının alt sınırı üç yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz.” cümlesi eklenmiştir.
Nispi para cezası, miktarı yasada belirtilmeyen, nasıl tespit edileceği açıklanan, azaltılabilir/çoğaltılabilir nitelikte olan para cezalarıdır. Nispi para cezası, suç konusunun değeri veya meydana gelen zararın miktarı veya failin sağladığı yarar üzerinden hesaplanmaktadır.(Sedat Bakıcı, 5237 sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Genel Hükümleri ,2007, s.1016)
Kanunda prensip olarak gün para ceza sistemi benimsenmiş ise de, bazı suç tiplerinde gün para ceza sisteminin nispi para ceza türüne de yer verilmiştir.(TCK.nun 158/1-son maddesi) Benzer bir düzenleme de 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 160/2 maddesinde bulunmaktadır.(Koca/Üzülmez Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler 7. Baskı s.567)
Gün para sisteminde nispi para cezasının yeri yoktur. Bu nedenle yeni TCK.nunda nispi para cezasının kabul edilmemesi gerektiği halde 29.06.2005 gün ve 5377 sayılı Yasanın 19. maddesi ile TCK.nun 158/1. maddesine eklenen cümle ile bazı nitelikli dolandırıcılık suçlarında”adli para cezasının miktarı, suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz” denilmek suretiyle nispi para cezası kabul edilmiştir.(Sedat Bakıcı 5237 Sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Genel Hükümleri ,2007, s.1016-1017)
TCK.nun 158/1-son madde gerekçesinde “ ancak, halen görülmekte olan çeşitli davalarla bağlantılı olarak kamuoyunda oluşturulmak istenen tereddütlerin giderilmesi amacıyla, yapılan bu değişiklikle dolandırıcılık suçunun nitelikli halleriyle sınırlı olarak nispi para cezası öngörülmüştür. Bu düzenlemeye göre, suçtan elde edilen gelir miktarının belli olması halinde de adli para cezasına hükmedilecektir. Ancak, Kanunun 52 ve 61'nci maddeleri hükümlerine göre hükmedilecek adli para cezasının miktarı, suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olmayacaktır.” açıklamasına yer verilmiştir.
Gerekçedeki bu açıklamadan kanunkoyucunun gün para ceza sistemi içerisinde ayrıca istisnai olarak nispi para ceza türünü de benimsediği anlaşılmaktadır.
Nispi para cezasını gerektiren suçun zincirleme biçimde işlenmesi halinde, teselsülü oluşturan kıymet veya eşyanın toplamı esas alınarak para cezası hesaplandığından, nispi para cezası TCK.nun 43. maddesi ile ayrıca artırılamayacaktır.(Sedat Bakıcı, 5237 Sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Genel Hükümleri ,2007, s.1016)
765 sayılı TCK.nun 503 ve 504. maddelerinde düzenlenen dolandırıcılık suçlarında hürriyeti bağlayıcı cezanın yanında nispi para cezasına da yer verilmiştir. 503. maddede “bir yıldan üç yıla kadar hapis ve sağlanan haksız menfaatin bir misli kadar ağır para cezası”; 504. maddede ise “iki yıldan beş yıla kadar ağır hapis ve sağlanan haksız menfaatin iki misli kadar ağır para cezası” yaptırım miktarı olarak belirlenmiştir.
Yargıtay 11. CD.;
13.07.2009 gün 2008/20152 E., 2009/9394 K. sayılı ilamında “765 sayılı Yasanın 503/1. maddesi uyarınca sanıklar ..... ve......hakkında hükmolunan nispi nitelikteki temel adli para cezalarının, zincirleme suç hükümleri gereğince 765 sayılı TCK.nun 80. maddesiyle artırılmasının mümkün olmadığı gözetilmeden adı geçen sanıklara fazla adli para cezası tayini,”
08.02.2010 gün 2009/8200 E.,2010/574 K. sayılı ilamında “765 Sayılı TCK.nun 504/7 maddesindeki ağır para cezası nispi nitelikte olduğundan teselsül nedeniyle aynı kanunun 80.maddesi ile artırılamayacağının gözetilmemesi,”
Ayrıca;
765 sayılı TCK.nun 202 maddesindeki para cezasının hesaplama yöntemine göre 5. CD. 08.04.2014 gün ve 2013/12302 E.,2014/3943 K. sayılı ilamında, “ Teselsül eden zimmet suçundan dolayı tayin olunan adli para cezasının sağlanan yararın toplamı üzerinden verildiği gözetilmeyerek, 765 sayılı TCK'nın 80. maddesiyle artırıma tabi tutulması, takdiri indirimin de bu miktar üzerinden yapılması suretiyle fazla para cezasına hükmolunması,”
765 sayılı TCK.nun 403 maddesinde para cezasının hesaplama şekline göre 10. CD. 07.06.2007 gün ve 2007/5536 E., 2007/6926 K. sayılı ilamında “Sanıklar hakkında hükmolunan nispi ağır para cezasının sanıktan ele geçirilen uyuşturucu maddenin tümü nazara alınarak hesaplanmış olması ve niteliği itibariyle nispi ağır para cezaları hakkında TCK’nin 80. maddesinin uygulanamayacağının gözetilmemesi sonucu sanıklar hakkında fazla ağır para cezası tayini,” denilmek suretiyle nispi para cezasının teselsül nedeniyle artırılamayacağı ifade edilmiştir.
01.11.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 160/2 maddesinde TCK'nun 158/1-son madde düzenlemesine benzer bir düzenleme bulunmaktadır. 160/2 madde ve fıkrasında “Suçun zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi halinde faile on iki yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adli para cezası verilir; ancak adli para cezasının miktarı bankanın uğradığı zararın üç katından az olamaz” denilmek suretiyle ayrıca nispi para cezasına ilişkin bir düzenlemeye yer verilmiştir.
Yargıtay 7. CD. 5411 sayılı Kanunun 160/2 maddesi uyarınca banka zararının üç katı olarak belirlenen adli para cezasının, ayrıca TCK.nun 43. maddesi uyarınca artırılamayacağını 06.06.2011 gün ve 2010/14616 E. ve 2011/8458 K., 12.06.2013 gün ve 2012/24949 E. ve 2013/15401 K., 26.02.2014 gün ve 2013/16875 E. ve 2014/2639 K., 18.01.2016 gün ve 2015/17717 E. ve 2016/35 K. sayılı ilamlarında açıkca belirtmiştir.
Somut olayda sanık .....'in Aralık 2009-Mart 2011 yılları arasında maaş bordrolarındaki ödeme miktarlarını değiştirmek suretiyle her ay fazladan tahakkuk ettirilen miktarı kendi maaş hesabına aktarmak suretiyle haksız menfaat temin ettiği sabit olup, yerel mahkeme 158/1-son maddesine göre farklı tarihlerde elde edilen haksız menfaatlerin toplamı 1.472.243,55 TL. üzerinden adli para ceza belirlemesini yapmış, zincirleme suç nedeniyle TCK.nun 43. maddesi uyarınca hürriyeti bağlayıcı cezayı artırırken adli para cezasını arttırıma tabi tutmamıştır. Bu uygulama yerinde olup, elde edilen haksız menfaatin toplamı üzerinden belirlenen adli para cezası zincirleme suç halini kendi içinde barındırdığından,TCK.nun 43. maddesi uyarınca para cezasında yapılacak artırım sanığın daha fazla ceza almasına yol açacaktır.
Sonuç olarak madde gerekçesindeki açıklamalar, doktriner görüşler, Yargıtay'ın yerleşik uygulamaları ve özellikle benzer yasal bir düzenlemede Yargıtay 7. CD.nin uygulaması da gözetilerek TCK.nun 158/1-son maddesindeki elde edilen haksız menfaatin iki katından az olmayacak şekilde belirlenen adli para cezasının nispi para cezası olduğu, gün adli para ceza sisteminin uygulandığı 5237 sayılı TCK.nunda istisnai böyle bir düzenlemenin yapıldığı ve buna göre belirlenen adli para cezasının ayrıca TCK.nun 43. maddesi ile artırılamayacağı düşüncesindeyim. Bu nedenle dolandırıcılık suçundan dolayı verilen adli para cezasının TCK.nun 43/1 maddesi uyarınca artırılmak suretiyle mahkumiyet hükmünün düzeltilerek onanmasına ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Diğer kararlar (4)
15. Ceza Dairesi, 2014/20973 E., 2016/2466 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
maddesine eklenen cümle ile bazı nitelikli dolandırıcılık suçlarında”adli para cezasının miktarı, suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz” denilmek suretiyle nispi para cezası kabul edilmiştir.(Sedat Bakıcı 5237 Sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Genel Hükümleri ,2007, s.1016-1017) TCK.nun 158/1-son madde gerekçesinde “ Ancak, halen görülmekte olan çeşitli davalarla bağlantılı olarak k
15. Ceza Dairesi 2014/20973 E. , 2016/2466 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi
SUÇ : Nitelikli dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik
HÜKÜM : Sanık ... hakkında TCK'nın 158/1-e, 62/1, 52/2 ,53/1 maddeleri gereğince mahkumiyet
Sanık ... hakkında TCK'nın 204/1, 43/1, 53/1, 158/1-e, 43/1, 52/2, 53/1 maddeleri gereğince mahkumiyet
Sanık ... hakkında TCK'nın 158/1-e,52/2, 53/1, 58/6 maddeleri gereğince mahkumiyet
Sanık ... hakkında TCK'nın 204/1, 43/1, 53/1, 58/6, 158/1-e, 43/1, 52/2, 53/1, 58/6 maddeleri gereğince mahkumiyet
Sanık ... hakkında TCK'nın 204/1, 53/1, 158/1-e, 52/2, 53/1 maddeleri gereğince mahkumiyet
Sanık ... hakkında TCK'nın 204/1, 53/1, 158/1-e, 43/1, 52/2 ,53/1 maddeleri gereğince mahkumiyet
Sanık ... hakkında TCK'nın 158/1e, 43/1, 52/2, 53/1, 58/6 maddeleri gereğince mahkumiyet
Sanık ... hakkında TCK'nın 204/1, 43/1, 53/1, 158/1-e, 43/1, 52/2, 53/1 maddeleri gereğince mahkumiyet
Sanık ... hakkında TCK'nın 204/1, 43/1, 53/1, 158/1-e, 43/1, 52/2, 53/1 maddeleri gereğince mahkumiyet
Sanık ... hakkında TCK'nın 158/1-e, 62/1, 52/2, 53/1 maddeleri gereğince mahkumiyet
Nitelikli dolandırıcılık ve resmi belgede sahtecilik suçlarından sanıkların mahkumiyetine ilişkin hükümler sanıklar ve müdafileri tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:
Gerekçeli karar ve hükümde, ...parsel numarasının “...” olarak yazılması mahallinde düzeltilebilir maddi hata kabul edilmiştir.
Sanıklar ... ile ...'nın,... Bankası tarafından bitkisel ve hayvansal üretim konularında alınan tarımsal krediler nedeniyle üzerlerinde ipotek bulunan taşınmazların ipoteklerine yönelik sahte belgeler tanzim ederek Tapu Sicil Müdürlüğünde ipoteğin fekki işlemi yapılmasını sağlayarak,... Bankasına kredi müracaatında bulunup üzerindeki ipotek kaldırılmış olan taşınmazları teminat olarak göstermek suretiyle banka kredisi almaya karar verdikleri, bu kapsamda;
... Kasabası... mevkiinde bulunan ve... Bankası lehine 60.000 TL bedelli ipotekli olan ... adına kayıtlı ... nolu parsel sayılı taşınmazın tapuda devir ve tescil işleminin sanık ... adına yapıldığı, sanıklar ..., ... ve ... tarafından tanzim edilen 08.06.2007 tarihli sahte “ipoteğin fekki” belgesi ile sanık ...'nın Tapu Sicil Müdürlüğüne başvurarak ipoteğin kaldırılmasını sağladığı, 14.06.2007 tarihinde sanık ...'nın ...Bankasına başvurarak ... nolu parseli ipotek göstermek suretiyle 25.000 TL kredi çektiği, sanıklar ... ve ...'in bahse konu kredi sözleşmesinde kefil oldukları, sanıkların yasal şartları taşımamalarına rağmen haksız yere tarımsal kredi almak için bahse konu... nolu taşınmaz üzerindeki ipoteği adli emanetin 2007/925 sırasında kayıtlı sahte belge ile kaldırıp, ... Bankasından 25.000 TL kredi alarak kendi menfaaatlerine kullandıkları,
... Kasabası ...mevkiinde bulunan ve ... Bankası lehine 90.000 TL bedelli ipotekli olan ... adına kayıtlı ... nolu parsel sayılı taşınmazın tapuda devir ve tescil işleminin sanık ... adına yapıldığı, sanık ... tarafından hazırlanmış adli emanetin 2010/5 sırasında kayıtlı sahte “ipoteğin fekki” belgesi ile sanık ...'ın Tapu Sicil Müdürlüğüne başvurarak ipoteğin kaldırılmasını sağladığı, 21.06.2007 tarihinde sanık ...'ın... Bankasına başvurarak...nolu parseli ipotek gösterilmek suretiyle 20.000 TL tarımsal kredi aldığı, sanıklar ..., ... ve ...'nın tarımsal krediler ikraz sözleşmesinde kefil oldukları, sanıkların yasal şartları taşımamalarına rağmen haksız yere tarımsal kredi alarak kendi menfaaatlerine kullandıkları,
... Kasabası ... mevkiinde bulunan ve ... Bankası lehine 63.000 TL bedelli ipotekli olan ... adına kayıtlı ... nolu parsel sayılı taşınmazın ... adına devredildiği, adli emanetin 2007/924 sırasında kayıtlı bulunan sahte terkin belgesinin sanıklar ... ve ... tarafından hazırlandığı, hazırlanan bu sahte belge ile sanık ...'nın Tapu Sicil Müdürlüğüne başvurarak ipoteğin kaldırılmasını sağladığı, sanık ...'nın ...nolu parseli ipotek olarak gösterip ... Bankası Şubesinden 27.06.2007 tarihinde 13.000 TL tarımsal kredi aldığı, bahse konu tarımsal kredi sözleşmesinde sanıklar ... ile ...'nın kefil oldukları, sanıkların yasal şartları taşımamalarına rağmen tarımsal kredi alarak kendi menfaaatlerine kullandıkları,
... Kasabası... mevkiinde bulunan ve ... Bankası lehine 90.000 TL bedelli ipotekli olan ... adına kayıtlı ... nolu parselin ... ve ... adına satış nedeniyle tescil işleminin yapıldığı, sanıklar ... ve ... tarafından tanzim edilen sahte “ipoteğin fekki” belgesi ile sanık ...'nın kendi hissesi üzerindeki ipoteğin kaldırılmasını sağladığı ve ...Bankasına müracaat ederek taşınmazı teminat olarak göstermek suretiyle 15.000 TL tarımsal kredi aldığı, bahse konu tarımsal kredi sözleşmesinde ..., ... ve ...'ın kefil oldukları, sanıkların yasal şartları taşımamalarına rağmen haksız yere tarımsal kredi alarak kendi menfaaatlerine kullandıkları,
... Kasabası... mevkiinde bulunan ve ... Bankası lehine 90.000 TL bedelli ipotekli olan ... adına kayıtlı... nolu parselin ... ve ... adına satış nedeniyle tescil işleminin yapıldığı, sanık ...'ın bu taşınmazındaki temyiz dışı sanık ...'ya sattığı, sanıklar ... ve ... tarafından tanzim edilen sahte “ipoteğin fekki” belgesi ile sanık ...'nın 06.07.2007 tarihinde ... Bankasına 15.000 TL bedelli zirai kredi başvurusunda bulunduğu, kredi sözleşmesinde ..., ... ve ...'nın kefil oldukları, ancak banka tarafından kredi tahsis edilmediği ve eylemin teşebbüs aşamasında kaldığı, bu suretle sanıkların nitelikli dolandırıcılık ve resmi belgede sahtecilik suçlarını işlediklerinin iddia edildiği olayda;
1- Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan kurulan mahkumiyet hükümleri ile sanıklar ..., ..., ... ve ... hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkumiyet hükümlerine yönelik temyiz taleplerinin incelenmesinde,
Sanıkların eylemlerini, kamu kurumu olan Tapu Sicil Müdürlüğü'nü aracı kullanarak gerçekleştirmeleri nedeniyle 5237 sayılı TCK'nın 158/1-d maddesinde belirtilen nitelikli dolandırıcılık ve banka veya diğer kredi kurumlarınca tahsis edilmemesi gereken bir kredinin açılmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirmeleri nedeniyle 5237 sayılı TCK'nın 158/1-j maddesinde belirtilen nitelikli dolandırıcılık suçlarını da oluşturuduğu gözetilmeksizin, aynı Kanun'un 158/1-e maddesi gereğince mahkumiyet hükmü kurulması, sonuca etkili olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.
Sanık ... hakkında, nitelikli dolandırıcılık suçundan 5237 sayılı TCK'nın 158/1-e maddesi gereğince temel ceza 5 yıl hapis cezası belirlendikten sonra, aynı Kanun'un 43. maddesi gereğince artırım yapılmasına karar verildiği halde, hapis cezasının 5 yıl olarak hesaplanması, aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.
Dosya kapsamına göre, yukarıda belirtilen eleştiriler haricinde sanıkların mahkumiyetlerine yönelik kabulde isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre; sanıklar ve müdafilerinin menfaat temin etmediklerine ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, hükümlerin ONANMASINA,
2- Sanıklar ... ve ... hakkında nitelikli dolandırıcılık suçundan kurulan mahkumiyet hükümleri ile sanıklar ... ve... hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkumiyet hükümlerine yönelik temyiz taleplerinin incelenmesinde,
Sanık ...'nın, ... nolu parsel sayılı taşınmazın ipotek olarak bankaya teminat olarak gösterilip kredi alınması aşamasında 26.06.2007 tarihinde kefil olduğu ayrıca sanığın ... nolu parsel sayılı taşınmazın ipotek olarak bankaya teminat olarak gösterilip kredi alınması aşamasında da 06.07.2007 tarihinde kefil olduğu ve bu haliyle dolandırıcılık eyleminin 5237 sayılı TCK'nın 43. maddesi gereğince artırılması gerektiği gözetilmeksizin, eksik ceza tayini aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;
a) Sanık ... müdafinin 20/11/2013 tarihli 13. celsede, sanık ... müdafinin ise 29/11/2013 tarihli 14. celsede sanıklar hakkında lehe hükümlerin uygulanmasını talep ettikleri, sanıklar müdafilerinin lehe hükümlerin uygulanması talebinin 5237 sayılı TCK'nın 52/4. maddesini de kapsadığı gözetilmeksizin, nitelikli dolandırıcılık suçundan kurulan adli para cezasının taksitlendirilmesi konusunda olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemesi,
b) Sanık ... hakkında, ... nolu parsele yönelik kredi çekilmesi amacıyla sahte belge tanzim edilmesi eylemine iştirak ettiğine dair mahkumiyetine yeterli delil olmaması nedeniyle beraat kararı verilmesine rağmen, ... nolu parsele yönelik olarak resmi belgede sahtecilik suçundan mahkumiyet hükmü kurulurken, sanığın eyleminin bu parsel nedeniyle tek suç oluşturduğu gözetilmeksizin, 5237 sayılı TCK'nın 43. maddesi uygulanmak suretiyle fazla ceza tayini,
c) Sanık...'un ...nolu parsel üzerinde bulunan ipoteğin kaldırılması amacıyla sahte belge tanzimine iştirak ettiğinin, sanık ... ifadesi ile sabit olmasına rağmen, ... nolu parsele yönelik olarak sahte belge düzenlenmesine iştirak ettiğine dair, iddianame ile yapılan herhangi bir suç isnadı olmadığı gibi mahkumiyetine yeterli somut delil de bulunmadığı anlaşılmakla, sanığın eyleminin 6023 nolu parsel nedeniyle tek suç oluşturduğu gözetilmeksizin, resmi belgede sahtecilik suçunda 5237 sayılı TCK'nın 43. maddesi uygulanmak suretiyle fazla ceza tayini,
Kanuna aykırı olup, sanıklar ve müdafilerinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK'un 321. maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, 09/03/2016 tarihinde kısmen oyçokluğu ile karar verildi.
Karşı Oy:
Dairemiz Sayın çoğunluğu ile aramızda oluşan uyuşmazlık; sanıklar ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında TCK'nun 158/1-e maddesi uyarınca hürriyeti bağlayıcı ceza ve adli para ceza belirlemesi yapıldıktan sonra zincirleme suç nedeniyle hürriyeti bağlayıcı ceza artırılırken ayrıca adli para cezasının da artırılıp artırılmayacağı hususundadır.
29.06.2005 gün ve 5377 Sayılı Kanunun 19. maddesi ile 5237 Sayılı TCK'nun 158/1 madde ve fıkrasının sonuna”Ancak, e,f ve j bentlerinde sayılan hallerde hapis cezasının alt sınırı üç yıldan, adli para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz.” cümlesi eklenmiştir.
765 sayılı TCK.nunda adli para cezasının tayininde klasik sistem benimsenmiş olup, 5237 sayılı TCK.nunda ise bu sistem yerine gün para ceza sistemi getirilmiştir. Klasik sistem içerisinde nispi para cezası bulunmakta iken, gün para ceza sisteminde nispi para ceza uygulamasına yer verilmemiştir.
Nispi para cezası, miktarı yasada belirtilmeyen, nasıl tespit edileceği açıklanan, azaltılabilir/ çoğaltılabilir nitelikte olan para cezalarıdır. Nispi para cezası, suç konusunun değeri veya meydana gelen zararın miktarı veya failin sağladığı yarar üzerinden hesaplanmaktadır.(Sedat Bakıcı, 5237 Sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Genel Hükümleri ,2007, s.1016)
Kanunda prensip olarak gün para ceza sistemi benimsenmiş ise de, bazı suç tiplerinde gün para ceza sisteminin nispi para ceza türüne de yer verilmiştir.(TCK.nun 158/1-son maddesi) Benzer bir düzenleme de 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 160/2 maddesinde bulunmaktadır.(Koca/Üzülmez Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler 7. Baskı s.567)
Gün para sisteminde nispi para cezasının yeri yoktur. Bu nedenle yeni TCK.nunda nispi para cezasının kabul edilmemesi gerektiği halde 29.06.2005 gün ve 5377 sayılı Yasanın 19. maddesi ile TCK.nun 158/1. maddesine eklenen cümle ile bazı nitelikli dolandırıcılık suçlarında”adli para cezasının miktarı, suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz” denilmek suretiyle nispi para cezası kabul edilmiştir.(Sedat Bakıcı 5237 Sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Genel Hükümleri ,2007, s.1016-1017)
TCK.nun 158/1-son madde gerekçesinde “ Ancak, halen görülmekte olan çeşitli davalarla bağlantılı olarak kamuoyunda oluşturulmak istenen tereddütlerin giderilmesi amacıyla, yapılan bu değişiklikle dolandırıcılık suçunun nitelikli halleriyle sınırlı olarak nispi para cezası öngörülmüştür. Bu düzenlemeye göre, suçtan elde edilen gelir miktarının belli olması halinde de adli para cezasına hükmedilecektir. Ancak, Kanunun 52 ve 61'nci maddeleri hükümlerine göre hükmedilecek adli para cezasının miktarı, suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olmayacaktır.” açıklamasına yer verilmiştir.
Gerekçedeki bu açıklamadan kanunkoyucunun gün para ceza sistemi içerisinde ayrıca istisnai olarak nispi para ceza türünü de benimsediği anlaşılmaktadır.
Nispi para cezasını gerektiren suçun zincirleme biçimde işlenmesi halinde, teselsülü oluşturan kıymet veya eşyanın toplamı esas alınarak para cezası hesaplandığından, nispi para cezası TCK.nun 43. maddesi ile ayrıca artırılamayacaktır.(Sedat Bakıcı, 5237 Sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Genel Hükümleri ,2007, s.1016)
765 sayılı TCK.nun 503 ve 504. maddelerinde düzenlenen dolandırıcılık suçlarında hürriyeti bağlayıcı cezanın yanında nispi para cezasına da yer verilmiştir. 503. maddede “bir yıldan üç yıla kadar hapis ve sağlanan haksız menfaatin bir misli kadar ağır para cezası”; 504. maddede ise “iki yıldan beş yıla kadar ağır hapis ve sağlanan haksız menfaatin iki misli kadar ağır para cezası” yaptırım miktarı olarak belirlenecek Yargıtay 11. CD.; 13.07.2009 gün 2008/20152 E., 2009/9394 K. sayılı ilamında “765 sayılı Yasanın 503/1. maddesi uyarınca sanıklar ... ve... hakkında hükmolunan nispi nitelikteki temel adli para cezalarının, zincirleme suç hükümleri gereğince 765 sayılı TCK.nun 80. maddesiyle artırılmasının mümkün olmadığı gözetilmeden adı geçen sanıklara fazla adli para cezası tayini,”
08.02.2010 gün 2009/8200 E.,2010/574 K. sayılı ilamında “765 Sayılı TCK.nun 504/7 maddesindeki ağır para cezası nispi nitelikte olduğundan teselsül nedeniyle aynı kanunun 80.maddesi ile artırılamayacağının gözetilmemesi,”
Ayrıca; 765 sayılı TCK.nun 202 maddesindeki para cezasının hesaplama yöntemine göre 5. CD. 08.04.2014 gün ve 2013/12302 E.,2014/3943 K. sayılı ilamında, “ Teselsül eden zimmet suçundan dolayı tayin olunan adli para cezasının sağlanan yararın toplamı üzerinden verildiği gözetilmeyerek, 765 sayılı TCK'nın 80. maddesiyle artırıma tabi tutulması, takdiri indirimin de bu miktar üzerinden yapılması suretiyle fazla para cezasına hükmolunması,”
765 sayılı TCK.nun 403 maddesinde para cezasının hesaplama şekline göre 10. CD. 07.06.2007 gün ve 2007/5536 E., 2007/6926 K. sayılı ilamında “Sanıklar hakkında hükmolunan nispi ağır para cezasının sanıktan ele geçirilen uyuşturucu maddenin tümü nazara alınarak hesaplanmış olması ve niteliği itibariyle nispi ağır para cezaları hakkında TCK’nin 80. maddesinin uygulanamayacağının gözetilmemesi sonucu sanıklar hakkında fazla ağır para cezası tayini,” denilmek suretiyle nispi para cezasının teselsül nedeniyle artırılamayacağı ifade edilmiştir.
01.11.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 160/2 maddesinde TCK'nun 158/1-son madde düzenlemesine benzer bir düzenleme bulunmaktadır. 160/2 madde ve fıkrasında “Suçun zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi halinde faile on iki yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adli para cezası verilir; ancak adli para cezasının miktarı bankanın uğradığı zararın üç katından az olamaz” denilmek suretiyle ayrıca nispi para cezasına ilişkin bir düzenlemeye yer verilmiştir.
Yargıtay 7. CD. 5411 sayılı Kanunun 160/2 maddesi uyarınca banka zararının üç katı olarak belirlenen adli para cezasının, ayrıca TCK.nun 43. maddesi uyarınca artırılamayacağını 06.06.2011 gün ve 2010/14616 E. ve 2011/8458 K., 12.06.2013 gün ve 2012/24949 E. ve 2013/15401 K., 26.02.2014 gün ve 2013/16875 E. ve 2014/2639 K., 18.01.2016 gün ve 2015/17717 E. ve 2016/35 K. sayılı ilamlarında açıkca belirtmiştir.
Somut olayda sanıklar ..., ..., ..., ..., ... ve ...'in ...Bankası ... Şubesinden farklı tarihlerde dava konusunu oluşturan kredileri çektikleri sabit olup, bu sanıklar hakkında yerel mahkemece 158/1-son maddesine göre farklı tarihlerde çekilen kredilerin toplamı üzerinden adli para cezası belirlemesi yapılmıştır. Bu adli para cezası daha sonra TCK.nun 43. maddesi uyarınca hürriyeti
bağlayıcı ceza ile birlikte artırılmıştır. Elde edilen haksız menfaatin toplamı üzerinden belirlenen adli para cezası, bu belirleme biçimine göre zincirleme suçu kendi içinde barındırdığından,TCK.nun 43. maddesi uyarınca yapılacak artırım sanıkların daha fazla ceza almalarına yol açacaktır.
Sonuç olarak madde gerekçesindeki açıklamalar, doktriner görüşler, Yargıtay'ın yerleşik uygulamaları ve özellikle benzer yasal bir düzenlemede Yargıtay 7. CD.nin uygulaması da gözetilerek TCK.nun 158/1-son maddesindeki elde edilen haksız menfaatin iki katından az olmayacak şekilde belirlenen adli para cezasının nispi para cezası olduğu, gün adli para ceza sisteminin uygulandığı 5237 sayılı TCK.nunda istisnai böyle bir düzenlemenin yapıldığı ve buna göre belirlenen adli para cezasının ayrıca TCK.nun 43. maddesi ile artırılamayacağı düşüncesiyle söz konusu sanıklar hakkında TCK.nun 158/1-e,son ve 43/1 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet hükümlerinin onanmasına ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
4. Ceza Dairesi, 2013/38718 E., 2015/479 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
bir zararın bulunmaması, seçenek tedbirin hükümlünün elinde olmayan nedenlerle yerine getirilememesi olarak kabul edileceğinden, infaz sırasında Cumhuriyet Başsavcılığınca mahkemesinden tedbirin değiştirilmesi istenerek, hukuka aykırılığın TCK'nın 50/7 ve İnfaz Kanunu’nun 98 ve 101. maddeleri uyarınca giderilebilmesi imkanı bulunmaktadır.
4. Ceza Dairesi 2013/38718 E. , 2015/479 K.
"İçtihat Metni"
İşyeri dokunulmazlığının ihlâli suçundan sanık ...'ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 116/2, 38/2 ve 62. maddeleri uyarınca 6 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, aynı Kanun'un 50/1-b maddesi gereğince cezasının mağdurun uğradığı zararın tazmini suretiyle tamamen giderilmesi yaptırımına çevrilmesine dair, ...Asliye Ceza Mahkemesinin 23/01/2008 tarihli ve 2007/38 esas, 2008/33 sayılı kararının, Adalet Bakanlığı tarafından kanun yararına bozulmasının istenilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08/11/2013 gün ve 347808 sayılı istem yazısıyla dava dosyası Dairemize gönderilmekle incelendi:
İstem yazısında; “Dosya kapsamına göre, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 50/1-b maddesi gereğince kısa süreli hapis cezasının mağdurun uğradığı zararın tazmini suretiyle tamamen giderilmesi yaptırımına çevrilebilmesi için, suç nedeniyle oluşmuş hesaplanabilir maddî bir zararın bulunması gerektiği, somut olayda mağdurun maddî zararının hırsızlık ve mala zarar verme suçları nedeniyle oluştuğu, işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçu nedeniyle oluşmuş hesaplanabilir maddî bir zararın bulunmadığı, bu nedenle işyeri dokunulmazlığının ihlâli suçu bakımından verilen kısa süreli hapis cezasının, mağdurun uğradığı zararın tazmini suretiyle tamamen giderilmesi yaptırımına çevrilemeyeceği gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir.” denilmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
I-Olay:
İşyeri dokunulmazlığını ihlal suçundan sanık .... hakkında yapılan yargılama sonucunda, ... Asliye Ceza Mahkemesinin 23/01/2008 tarihli kararıyla, hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve TCK’nın 50/1-b maddesi uyarınca cezasının mağdurun uğradığı zararın tazmini tedbirine çevrilmesine karar verildiği, yoklukta verilen kararın bu sanık yönünden temyiz edilmeden kesinleşmesi üzerine, infaz aşamasında işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunda zarar tazmininin mümkün olmadığı gerekçesiyle, kanun yararına bozma yoluna başvurulduğu anlaşılmıştır.
II- Kanun Yararına Bozma İstemine İlişkin Uyuşmazlığın Kapsamı:
İşyeri dokunulmazlığını ihlal suçundan hükmolunan kısa süreli hapis cezasının, TCK'nın 50/1-b maddesi uyarınca zararın tazmini tedbirine çevrilmesinin hukuka uygun olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
III- Hukuksal Değerlendirme:
Kanun yararına bozma kurumunda geçerli olan “istekle bağlılık kuralı” gereğince, sanık ... hakkında işyeri dokunulmazlığını bozma suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılan incelemede;
Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar, suç ve ceza politikası gereğince kanun koyucunun benimsediği bir cezalandırma ve infaz yöntemidir. Amacı; kişiye, işlediği suçun niteliği, cezasının azlığı ya da yaşı nedeniyle bir kısım özel imkânlar sunarak, ıslahı ve topluma kazandırılması açısından bir yandan sanığı, diğer yandan da mağduru ve toplumu korumaktır.
Kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesi, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre cezanın kişiselleştirilmesidir. Hâkim, kısa süreli hapis cezasının, hapis cezası olarak infaz edilmesi yerine, cezayı kişiselleştirerek daha etkili, caydırıcı ve ıslah edici olduğu kanaati ile cezayı seçenek yaptırıma çevirmektedir.
5237 sayılı Yasanın 50. maddesinin 1. fıkrasında kısa süreli hapis cezası yerine uygulanabilecek seçenek yaptırımlar altı bent halinde düzenlenmiştir.
(b) bendindeki düzenleme; “Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine,” çevrilebilir, şeklindedir.
TCK’nın 50/1-b maddesinde yer verilen zararın giderilmesi seçenek tedbirinin uygulanabilmesi için, işlenen suçun somut zarar doğurmaya elverişli olması gerekmektedir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.11.2013 tarih ve 2012/2-1381 esas, 2013/452 sayılı kararında da belirtildiği üzere, konut dokunulmazlığını ihlal suçunda suçla oluşan birey ya da kamu zararı bulunmamaktadır.
İnceleme konusu somut olayda; sanık hakkında iş yeri dokunulmazlığını ihlal suçundan 6 ay 20 gün hapis cezası verilmiş ve bu ceza TCK’nın 50/1-b maddesi uyarınca mağdurun uğradığı zararın tazmini tedbirine çevrilmiştir.
Yukarıda yer verilen yasal düzenlemeler ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre, işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunda giderilmesi gereken somut bir zarar bulunmamasına karşın, hükmolunan kısa süreli hapis cezasının zararın giderilmesi seçenek tedbirine çevrilmesi hukuka aykırıdır.
Ancak, kanun yararına bozma yoluna başvurulabilmesi için hukuka aykırılığın başka bir yolla giderilmesi imkanının bulunmaması gereklidir. Hukuka aykırılığın olağan kanun yolları ile denetlenip giderilmesi imkanının bulunması durumunda kanun yararına bozma yoluna başvurulamayacaktır.
5237 sayılı TCK’nın 50. maddesinin 7. fıkrasında, “Hükmedilen seçenek tedbirin hükümlünün elinde olmayan nedenlerle yerine getirilememesi durumunda, hükmü veren mahkemece tedbir değiştirilir.” hükmü düzenlenmiş, İnfaz Tüzüğünün 51/7. maddesinde de aynı düzenlemeye yer verilmiştir.
Somut olayda işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunda giderilmesi gereken somut bir zararın bulunmaması, seçenek tedbirin hükümlünün elinde olmayan nedenlerle yerine getirilememesi olarak kabul edileceğinden, infaz sırasında Cumhuriyet Başsavcılığınca mahkemesinden tedbirin değiştirilmesi istenerek, hukuka aykırılığın TCK'nın 50/7 ve İnfaz Kanunu’nun 98 ve 101. maddeleri uyarınca giderilebilmesi imkanı bulunmaktadır. Bu nedenle kanun yararına bozma isteminin reddine karar verilmiştir.
IV- Sonuç ve Karar:
Yukarıda açıklanan nedenlerle;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görülmediğinden, CMK'nın 309. maddesi uyarınca KANUN YARARINA BOZMA İSTEĞİNİN REDDİNE, 08/01/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
12. Ceza Dairesi, 2014/20039 E., 2015/13913 K.
düşük eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAdana 4. Ağır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
:" denilerek tutuklama nedeni olarak öngörülen temel esaslar sayılarak aynı maddenin üçüncü fıkrasında da" (3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:" denilerek Türk Ceza Kanunundaki bir kısım katalog suçlara yer verilmiş ve aynı maddenin dördünci fıkrasında hangi halde tutuklama kararı verilemeyeceği belirtilmiştir. Ay
12. Ceza Dairesi 2014/20039 E. , 2015/13913 K.
"İçtihat Metni"
Tebliğname No : 12 - 2014/127920
Mahkemesi : Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesi
Tarihi : 27/02/2014
Numarası : 2014/87 -2014/113
Davacının tazminat talebinin reddine ilişkin hüküm, davalı vekili ve davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:
1-Davacı vekili 14.02.2014 tarihli dilekçe ile müvekkili olan davacı hakkında 2010 yılının 2. ayında başlayan kovuşturmanın devam ettiğini ve davacının (sanığın) 5 yıldır tutuklu olarak yargılandığını uzun süren yargılama ve tutukluluk halinin yasa ve mevzuat ihlali olduğunu, tutuklamanın bir tedbir olması kuralının ihlal edildiğini, başka bir adli kontrol mekanizmasına başvurulmadan tutuklama tedbirinin uzun süre devam ettiğini, maktu gerekçeler ve klişe laflarla esasa etkili olmayan gerekçelerle tutukluluk durumunun sürdürüldüğünü ve davacının manevi kayba uğradığı gerekçeleriyle CMK’nın 141/1,a-d maddeleri gereğince 50.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuş olup, mahkemece yapılan incelemede davacı (sanık) hakkında "CMK’nın 141/1-d maddesindeki şartların gerçekleşmediği gerekçesiyle” davanın reddine karar verilmiş olup, verilen hüküm, davalı ve davacı vekilleri tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü;
1-Makul sürede yargılamanın yapılıp yapılmadığı ve tutukluluk süresinin uzun olduğu gerekçesi ile yasa ve mevzuat ihlali yapıldığına ilişkin iddia yönünden konuyla ilgili uluslararası ve ulusal normlar esas alınarak yapılan incelemede;
Konuya yürürlükteki hukuk normları açısından bakıldığında, 5271 sayılı CMK’nın 100. maddesinde tutuklama nedenleri, 101. maddesinde tutuklama kararı ile ilgili usul ve koşullar, 102. maddesinde ise, tutuklulukta geçecek azami süreler ve uzatma süreleri ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Tutuklamaya ilişkin 5271 sayılı sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesi şöyledir:
"(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez. (2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:" denilerek tutuklama nedeni olarak öngörülen temel esaslar sayılarak aynı maddenin üçüncü fıkrasında da" (3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:" denilerek Türk Ceza Kanunundaki bir kısım katalog suçlara yer verilmiş ve aynı maddenin dördünci fıkrasında hangi halde tutuklama kararı verilemeyeceği belirtilmiştir. Aynı Kanun'un 101. maddesi şöyledir: "(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir. (2) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a) Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını, c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir. (5) Bu madde ile 100 üncü madde gereğince verilen kararlara itiraz edilebilir. Madde 102 - (1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir. (2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez. (3) Bu maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafınin görüşleri alındıktan sonra verilir" şeklinde olup, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından maddede yazılı süreler 5320 sayılı Yasanın 5739 sayılı Yasa ile değiştirilen 12. maddesi uyarınca 31.12.2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Aynı Kanun'un 108. maddesi şöyledir: "(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutukevinde bulunduğu süre içinde ve en geç otuzar günlük süreler itibarıyla tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceği hususunda, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından 100’ üncü madde hükümleri göz önünde bulundurularak, şüpheli veya müdafii dinlenilmek suretiyle karar verilir.
...(3) Hâkim veya mahkeme, tutukevinde bulunan sanığın tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceğine her oturumda veya koşullar gerektirdiğinde oturumlar arasında ya da birinci fıkrada öngörülen süre içinde de re'sen karar verir" şeklinde olup, anılan normatif düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, anlaşılacağı üzere genel görevli mahkemeler açısından tutuklulukta geçecek azami süreler ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde bir yıl, ağır ceza mahkemelerinin görev alanıne giren işlerde temel süre iki yıl, uzatma süresi ise üç yıldır. Tutukluluk süresi denildiğinde de iki yıllık temel süre anlaşılmalıdır. Zira uzatma süresine ayrıca "zorunlu hallerde" denilmek suretiyle ek koşul getirilmiştir. Bu nedenle de ‘uzatma süresi daha sıkı şartlara bağlanmıştır. Burada üzerinde durulması gereken husus uzatma süresine zorunluluk bulundukça başvurulması ve temel tutukluluk süresi dolduktan sonra verilecek uzatma kararlarında da gösterilecek gerekçe ilk tutuklama kararından daha kuvvetli suç şüphesi ve suçun işlendiği şüphesi bulunduğunun ortaya konulması ve daha açıklayıcı neden ve tutukluluğun devamını gerektiren haklı ve farklı hukuki gerekçelere dayanılmasını gerekli kılmaktadır. Buradan çıkarılacak sonuç ise, her dava dosyası ve olayın özelliği nazara alınmak kaydıyla birlikte, beş yıllık azami tutukluluk süresinin mutlak uygulanmasının beklenmeyeceğidir. Dolayısıyla uzatma süreleri de dahil olmak üzere, tutukluluk süreleri Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde bir yıl altı ay, Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde ise beş yılı aşamayacak, bu süre dolduğunda, yargılama makamları başkaca hiçbir değerlendirme yapmadan tutukluluğa son vereceklerdir. Bu kapsamda 102. maddedeki sürelerin dolması halinde artık bir tutuklama yasağı söz konusu olacağından, yargılama makamlarınca tutuklama kararı verilemeyeceği gibi tutukluluğun devamına da karar verilemeyecektir. Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçlarda toplam tutukluluk süresinin mutlak olarak beş yıl kabul edilmesi halinde gerek kanuni düzenleme ve uygulama gerekse AİHM’nin kararları birlikte gözetildiğinde ülkemizin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlali sonucunu doğuracağı da açıktır. Aynı bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/5 maddesinde ‘’Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıkların milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Şeklinde olup, düzenlemeye göre uluslararası antlaşmaların hükümleri ile iç hukukun çatışması ve antlaşma hükmünün lehe olması halinde iç hukuk kuralı uygulanamayacaktır. Anayasının 19. maddesinde; Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme haklan vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir. Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir. Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir. Yine Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasına göre: ''Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Anayasa'nın "Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması" başlıklı 141. maddesinin dördüncü fıkrasında: Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır. "Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir" şeklindedir. İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS): Madde 5- ‘1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.
...c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması; ...3. Bu maddenin l.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir." Son (5) fıkrada da, "Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama ve tutulu kalma işleminin mağduru olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Adil yargılanma hakkı" kenar başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmı ise şöyledir: "Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. "Makul sürede yargılanma hakkının kapsam ve amacı, davada taraf olanların, yargılamının uzun sürmesi nedeniyle, uğrayacakları maddi ve manevi elem ve sıkıntılardan korunmaları ile adaletin etkin şekilde sağlanması ve hukuka olan inanç ve güvenin korunmasıdır." şeklindedir. Bu kapsamda makul sürede yargılanma hakkının kapsam ve amacı, davada taraf olanların, yargılamının uzun sürmesi nedeniyle, uğrayacakları maddi ve manevi zararlardan korunmaları ile adaletin etkin şekilde sağlanması ve hukuka olan inanç ve güvenin korunmasıdır. Makul süre incelemesinde de; yapılan yargılamaya ilişkin maddi vakıalar ve ispat araçları veya uygulanacak hukuk kurallarının karmaşık olması; tarafların yargılama sürecindeki tutumları, yargılama sürecinin uzamasındaki etkileri ve haklarını kullanırken gereken dikkat ve özeni gösterip göstermedikleri; yargı makamları yanında dava süreciyle ilgili kamu otoritesi kullanan tüm devlet organlarına atfedilebilir yapısal sorunlar ve organizasyon eksikliğinden kaynaklanan bir gecikme olup olmadığı ve yargılamanın süratle sonuçlandırılması hususunda gerekli özenin gösterilip gösterilmediği; somut olayda davacı için hukuki korumanın bir an önce gerçekleştirilmesindeki yararının ne olduğu gibi davanın niteliği ve niceliğine ilişkin birçok hususun birlikte değerlendirilerek karar verilmesi gerekmektedir. Somut olayda tazminat isteminin haklı olup olmadığı irdelemesini yapacak olan mahkemenin temel amacı, tutukluluğun hukuka aykırı olduğunun ya da devamını haklı kılan sebep veya sebeplerin bulunup bulunmadığının tespitidir. Konuya ilişkin AİHM ve Anayasa Mahkemesi'nin yargılama süresinin makul olup olmadığını her olayın kendine özgü koşullarını ve özellikle davanın karmaşık olup olmadığı, başvurucunun yargılama süresince gösterdiği tavır ve davranışlar, kamu otoritelerinin ve özellikle de yargılama organlarının tutumları, davanın başvurucu açısından taşıdığı önem ve eğer söz konusu yargılama bir ceza yargılaması ise başvurucunun tutuklu olup olmadığı gibi ölçütleri dikkate alarak değerlendirdiğini kararlarında belirtmektedirler.
Aynı şekilde tutuklamanın uzun sürmesi nedeniyle açılacak tazminat davalarında dayanak mahkeme kararının kesinleşmesi beklenmeyeceği gibi, davacının beraat etmesi koşulunun aranmayacağı da dikkate alınarak bu çerçevede, dosya kapsamı itibariyle 16.02.2010 tarihinde tutuklanan ve dosyaya fotokopisi sunulan bir kısım kararlara göre tutukluluk hali farklı tarihlerde uzatılan sanık (davacı) hakkında 5271 sayılı CMK’nın 141/l-a,d maddeleri gereğince uzun süre tutukluluk halinin sürdürülmesi gerekçelerinin, makul sürede hakkında karar verilip verilmediğinin ve dolayısıyla davacının manevi tazminata hak kazanıp kazanmadığının belirlenmesi açısından, hakkındaki soruşturma ve kovuşturma kapsamı incelenerek, soruşturma ve kovuşturmanın uzun sürmesinin nedenlerinin incelenmesi gerektiğinin anlaşılması karşısında, öncelikle tazminat istemine konu olan dayanak dosyadaki iddianame, davacıya (sanığa) ait tutuklama kararları, tutuklama inceleme tutanakları, davacı (sanık) ile ilgili diğer bütün tutanak ve belgeler getirtilip davacının taleplerinin incelenmesi gerektiğinin gözetilmemesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 19/son maddesi “Hürriyeti kısıtlanan kişilerin en kısa zamanda bırakılmasının" sağlanmasını öngördüğü gibi yine Anayasa'nın 90/son maddesine göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalardan olan ve uygulama önceliği olan, İnsan Hakları Sözleşmesinin 5/3. maddesindeki “Yakalanan veya tutuk durumda bulunan herkes hemen bir hakim veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır” düzenlemeleri ile birlikte 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 141/1-d maddesine göre, “Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen” kişilere de tazminat verilmesini öngördüğünden, somut olayda beş yıllık azami tutukluluk süresinin aşılıp aşılmadığı da nazara alınarak tutukluluğun yasal dayanağının kalıp kalmadığı irdelenerek, tutukluluk hali ve yargılama süreci yönünden makul sürenin aşıldığı iddiasının değerlendirilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi,
2-5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 142/7 maddesi gereğince taraflar adına açıklamalı çağrı kağıdı çıkarılarak, kararın duruşmalı olarak verilmesi gerektiği gözetilmeden, Cumhuriyet savcısından yazılı mütalaa alınarak davanın reddine karar verilmesi suretiyle, CMK’nın 142/7 ve 188/1. maddelerine muhalefet edilmesi,
İsabetsiz olup, davalı ve davacı vekillerinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK'un 321. maddesi gereğince isteme uygun olarak BOZULMASINA, 28.09.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
12. Ceza Dairesi, 2014/20040 E., 2015/13914 K.
düşük eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAdana 4. Ağır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
:" denilerek tutuklama nedeni olarak öngörülen temel esaslar sayılarak aynı maddenin üçüncü fıkrasında da" (3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:" denilerek Türk Ceza Kanunundaki bir kısım katalog suçlara yer verilmiş ve aynı maddenin dördünci fıkrasında hangi halde tutuklama kararı verilemeyeceği belirtilmiştir. Ay
12. Ceza Dairesi 2014/20040 E. , 2015/13914 K.
"İçtihat Metni"
Tebliğname No : 12 - 2014/127912
Mahkemesi : Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesi
Tarihi : 27/02/2014
Numarası : 2014/86 - 2014/114
Davacının tazminat talebinin reddine ilişkin hüküm, davalı vekili ve davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:
1-Davacı vekili 14.02.2014 tarihli dilekçe ile müvekkili olan davacı hakkında 2009 yılında başlayan kovuşturmanın devam ettiğini ve davacının (sanığın) 5 yıldır tutuklu olarak yargılandığını uzun süren yargılama ve tutukluluk halinin yasa ve mevzuat ihlali olduğunu, tutuklamanın bir tedbir olması kuralının ihlal edildiğini, başka bir adli kontrol mekanizmasına başvurulmadan tutuklama tedbirinin uzun süre devam ettiğini, maktu gerekçeler ve klişe laflarla esasa etkili olmayan gerekçelerle tutukluluk durumunun sürdürüldüğünü ve davacının manevi kayba uğradığı gerekçeleriyle CMK’nın 141/1, a-d maddeleri gereğince 50.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuş, mahkemece yapılan incelemede davacı (sanık) hakkında "CMK’nın 141/1-d maddesindeki şartların gerçekleşmediği gerekçesiyle” davanın reddine karar verilmiş olup, verilen hüküm, davalı ve davacı vekilleri tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü;
1-Makul sürede yargılamanın yapılıp yapılmadığı ve tutukluluk süresinin uzun olduğu gerekçesi ile yasa ve mevzuat ihlali yapıldığına ilişkin iddia yönünden konuyla ilgili uluslararası ve ulusal normlar esas alınarak yapılan incelemede;
Konuya yürürlükteki hukuk normları açısından bakıldığında, 5271 sayılı CMK’nın 100. maddesinde tutuklama nedenleri, 101. maddesinde tutuklama kararı ile ilgili usul ve koşullar, 102. maddesinde ise, tutuklulukta geçecek azami süreler ve uzatma süreleri ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Tutuklamaya ilişkin 5271 sayılı sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesi şöyledir:
"(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez. (2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:" denilerek tutuklama nedeni olarak öngörülen temel esaslar sayılarak aynı maddenin üçüncü fıkrasında da" (3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:" denilerek Türk Ceza Kanunundaki bir kısım katalog suçlara yer verilmiş ve aynı maddenin dördünci fıkrasında hangi halde tutuklama kararı verilemeyeceği belirtilmiştir. Aynı Kanun'un 101. maddesi şöyledir: "(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir. (2) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a) Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını, c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir. (5) Bu madde ile 100 üncü madde gereğince verilen kararlara itiraz edilebilir. Madde 102 - (1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir. (2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez. (3) Bu maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir" şeklinde olup, ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından maddede yazılı süreler 5320 sayılı Yasanın 5739 sayılı Yasa ile değiştirilen 12. maddesi uyarınca 31.12.2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Aynı Kanun'un 108. maddesi şöyledir: "(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutukevinde bulunduğu süre içinde ve en geç otuzar günlük süreler itibarıyla tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceği hususunda, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından 100’ üncü madde hükümleri göz önünde bulundurularak, şüpheli veya müdafii dinlenilmek suretiyle karar verilir.
...(3) Hâkim veya mahkeme, tutukevinde bulunan sanığın tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceğine her oturumda veya koşullar gerektirdiğinde oturumlar arasında ya da birinci fıkrada öngörülen süre içinde de re'sen karar verir" şeklinde olup, anılan normatif düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, anlaşılacağı üzere genel görevli mahkemeler açısından tutuklulukta geçecek azami süreler ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde bir yıl, ağır ceza mahkemelerinin görev alanıne giren işlerde temel süre iki yıl, uzatma süresi ise üç yıldır. Tutukluluk süresi denildiğinde de iki yıllık temel süre anlaşılmalıdır. Zira uzatma süresine ayrıca "zorunlu hallerde" denilmek suretiyle ek koşul getirilmiştir. Bu nedenle de ‘uzatma süresi daha sıkı şartlara bağlanmıştır. Burada üzerinde durulması gereken husus uzatma süresine zorunluluk bulundukça başvurulması ve temel tutukluluk süresi dolduktan sonra verilecek uzatma kararlarında da gösterilecek gerekçe ilk tutuklama kararından daha kuvvetli suç şüphesi ve suçun işlendiği şüphesi bulunduğunun ortaya konulması ve daha açıklayıcı neden ve tutukluluğun devamını gerektiren haklı ve farklı hukuki gerekçelere dayanılmasını gerekli kılmaktadır. Buradan çıkarılacak sonuç ise, her dava dosyası ve olayın özelliği nazara alınmak kaydıyla birlikte, beş yıllık azami tutukluluk süresinin mutlak uygulanmasının beklenmeyeceğidir. Dolayısıyla uzatma süreleri de dahil olmak üzere, tutukluluk süreleri Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde bir yıl altı ay, Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde ise beş yılı aşamayacak, bu süre dolduğunda, yargılama makamları başkaca hiçbir değerlendirme yapmadan tutukluluğa son vereceklerdir. Bu kapsamda 102. maddedeki sürelerin dolması halinde artık bir tutuklama yasağı söz konusu olacağından, yargılama makamlarınca tutuklama kararı verilemeyeceği gibi tutukluluğun devamına da karar verilemeyecektir. Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçlarda toplam tutukluluk süresinin mutlak olarak beş yıl kabul edilmesi halinde gerek kanuni düzenleme ve uygulama gerekse AİHM’nin kararları birlikte gözetildiğinde ülkemizin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlali sonucunu doğuracağı da açıktır. Aynı bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90/5 maddesinde ‘’Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Şeklinde olup, düzenlemeye göre uluslararası antlaşmaların hükümleri ile iç hukukun çatışması ve antlaşma hükmünün lehe olması halinde iç hukuk kuralı uygulanamayacaktır. Anayasının 19. maddesinde; Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme haklan vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir. Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir. Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir. Yine Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasına göre: ''Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Anayasa'nın "Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması" başlıklı 141. maddesinin dördüncü fıkrasında: Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır. "Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir" şeklindedir. İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS): Madde 5- ‘1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.
...c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması; ...3. Bu maddenin l.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir." Son (5) fıkrada da, "Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama ve tutulu kalma işleminin mağduru olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Adil yargılanma hakkı" kenar başlıklı 6. maddesinin ilgili kısmı ise şöyledir: "Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. "Makul sürede yargılanma hakkının kapsam ve amacı, davada taraf olanların, yargılamının uzun sürmesi nedeniyle, uğrayacakları maddi ve manevi elem ve sıkıntılardan korunmaları ile adaletin etkin şekilde sağlanması ve hukuka olan inanç ve güvenin korunmasıdır. "şeklindedir. Bu kapsamda makul sürede yargılanma hakkının kapsam ve amacı, davada taraf olanların, yargılamının uzun sürmesi nedeniyle, uğrayacakları maddi ve manevi zararlardan korunmaları ile adaletin etkin şekilde sağlanması ve hukuka olan inanç ve güvenin korunmasıdır. Makul süre incelemesinde de; yapılan yargılamaya ilişkin maddi vakıalar ve ispat araçları veya uygulanacak hukuk kurallarının karmaşık olması; tarafların yargılama sürecindeki tutumları, yargılama sürecinin uzamasındaki etkileri ve haklarını kullanırken gereken dikkat ve özeni gösterip göstermedikleri; yargı makamları yanında dava süreciyle ilgili kamu otoritesi kullanan tüm devlet organlarına atfedilebilir yapısal sorunlar ve organizasyon eksikliğinden kaynaklanan bir gecikme olup olmadığı ve yargılamanın süratle sonuçlandırılması hususunda gerekli özenin gösterilip gösterilmediği; somut olayda davacı için hukuki korumanın bir an önce gerçekleştirilmesindeki yararının ne olduğu gibi davanın niteliği ve niceliğine ilişkin birçok hususun birlikte değerlendirilerek karar verilmesi gerekmektedir. Somut olayda tazminat isteminin haklı olup olmadığı irdelemesini yapacak olan mahkemenin temel amacı, tutukluluğun hukuka aykırı olduğunun ya da devamını haklı kılan sebep veya sebeplerin bulunup bulunmadığının tespitidir. Konuya ilişkin AİHM ve Anayasa Mahkemesi'nin yargılama süresinin makul olup olmadığını her olayın kendine özgü koşullarını ve özellikle davanın karmaşık olup olmadığı, başvurucunun yargılama süresince gösterdiği tavır ve davranışlar, kamu otoritelerinin ve özellikle de yargılama organlarının tutumları, davanın başvurucu açısından taşıdığı önem ve eğer söz konusu yargılama bir ceza yargılaması ise başvurucunun tutuklu olup olmadığı gibi ölçütleri dikkate alarak değerlendirdiğini kararlarında belirtmektedirler.
Aynı şekilde tutuklamanın uzun sürmesi nedeniyle açılacak tazminat davalarında dayanak mahkeme kararının kesinleşmesi beklenmeyeceği gibi, davacının beraat etmesi koşulunun aranmayacağı da dikkate alınarak bu çerçevede, dosya kapsamı itibariyle 01.10.2009 tarihinde tutuklanan ve dosyaya fotokopisi sunulan bir kısım kararlara göre tutukluluk hali farklı tarihlerde uzatılan sanık (davacı) hakkında 5271 sayılı CMK’nın 141/l-a,d maddeleri gereğince uzun süre tutukluluk halinin sürdürülmesi gerekçelerinin, makul sürede hakkında karar verilip verilmediğinin ve dolayısıyla davacının manevi tazminata hak kazanıp kazanmadığının belirlenmesi açısından, hakkındaki soruşturma ve kovuşturma kapsamı incelenerek, soruşturma ve kovuşturmanın uzun sürmesinin nedenlerinin incelenmesi gerektiğinin anlaşılması karşısında, öncelikle tazminat istemine konu olan dayanak dosyadaki iddianame, davacıya (sanığa) ait tutuklama kararları, tutuklama inceleme tutanakları, davacı (sanık) ile ilgili diğer bütün tutanak ve belgeler getirtilip davacının taleplerinin incelenmesi gerektiğinin gözetilmemesi ve yukarıda bahsedilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 19/son maddesi “Hürriyeti kısıtlanan kişilerin en kısa zamanda bırakılmasının" sağlanmasını öngördüğü gibi yine Anayasa'nın 90/son maddesine göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalardan olan ve uygulama önceliği olan, İnsan Hakları Sözleşmesinin 5/3. maddesindeki “Yakalanan veya tutuk durumda bulunan herkes hemen bir hakim veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır” düzenlemeleri ile birlikte 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 141/1 -d maddesine göre, “Kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen” kişilere de tazminat verilmesini öngördüğünden, somut olayda beş yıllık azami tutukluluk süresinin dolup dolmadığı da nazara alınarak tutukluluğun yasal dayanağının kalıp kalmadığı irdelenerek, tutukluluk hali ve yargılama süreci yönünden makul sürenin aşıldığı iddiasının değerlendirilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi,
2-5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 142/7 maddesi gereğince taraflar adına açıklamalı çağrı kağıdı çıkarılarak, kararın duruşmalı olarak verilmesi gerektiği gözetilmeden, Cumhuriyet savcısından yazılı mütalaa alınarak davanın reddine karar verilmesi suretiyle, CMK’nın 142/7 ve 188/1. maddelerine muhalefet edilmesi,
İsabetsiz olup, davalı ve davacı vekillerinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK'un 321. maddesi gereğince isteme uygun olarak BOZULMASINA, 28.09.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Ceza Hukuku Özel Hükümler
Genel cerrah (A), özel muayenehanesinde, gelecekte çocuk sahibi olmak istemeyen ve bu konuda kararlı olan (B)'ye, tüm tıbbi riskleri ve sonuçları anlattıktan sonra, (B)'nin yazılı aydınlatılmış onamını alarak vazektomi işlemi uygulamıştır. Bu işlem sonucunda (B) kalıcı olarak kısırlaşmıştır. (A)'nın, ilgili mevzuat uyarınca kısırlaştırma işlemi yapmak için özel olarak yetkilendirilmediği bilinmektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'na göre, olayla ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
A) Mağdur (B)'nin hukuken geçerli ve aydınlatılmış rızası, tipe uygun fiili hukuka uygun hale getirdiğinden, (A) hakkında herhangi bir ceza sorumluluğuna gidilemez.
B) Kısırlaştırma fiili, kasten yaralama suçunun özel bir görünüm şekli olduğundan ve mağdurun rızası bulunduğundan, (A) hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilir.
C) Kısırlaştırma işlemi yapma yetkisi yalnızca kamu sağlığı hizmeti yürüten hekimlere tanındığından, özel muayenehanede gerçekleştirilen bu fiil, TCK m. 101/1'in ikinci cümlesi uyarınca cezanın artırılmasını gerektiren nitelikli bir hal teşkil eder.
D) (A)'nın tıp doktoru olması, gerçekleştirdiği tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğu için yeterli olup, ayrıca bir yetki aranması gerekmediğinden fiili suç oluşturmaz.
E) (A)'nın eylemi, mağdurun rızası bulunsa dahi, fiilin yetkili olmayan bir kişi tarafından işlenmesi nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 101. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında kısırlaştırma suçunu oluşturur.