5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Madde 173

Türk Ceza Kanunu 173. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 173- (1) Atom enerjisini serbest bırakarak bir patlamaya ve bu suretle bir başkasının hayatı, sağlığı veya malvarlığı hakkında önemli ölçüde tehlikeye sebebiyet veren kişi, beş yıldan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yukarıdaki fıkrada tanımlanan fiilin taksirle işlenmesi halinde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirmesi[74]

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

2 karar eşleşti
10. Ceza Dairesi, 2020/6449 E., 2020/4606 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
Kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin karara karşı itiraz süresi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 191/9, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 171/2 ve 173/1. maddeleri uyarınca 15 gün olarak belirlenmiş iken, Uşak Cumhuriyet Başsavcılığınca 19/11/2015 tarihinde verilen erteleme kararında bu sürenin 7 gün olarak belirtilerek suça sürüklenen çocuk müdafiine anılan kararın tebliğ edilmes
10. Ceza Dairesi         2020/6449 E.  ,  2020/4606 K. "İçtihat Metni" Adalet Bakanlığı'nın, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan sanık ... hakkındaki Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 20/09/2016 tarihli, 2016/369 esas ve 2016/433 sayılı kararının kanun yararına bozulması istemi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 28/01/2020 tarihli ihbar yazısı ekinde dosyanın Dairemize gönderildiği anlaşıldı. Dosya incelendi. GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ: A-)Konuyla İlgili Bilgiler: 1- Şüpheli ... hakkında 29/08/2015 tarihli kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan Uşak Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda, 19/11/2015 tarihli, 2015/9592 soruşturma ve 2015/232 sayılı karar ile; üç yıl süre ile kamu davası açılmasının ertelenmesine, bir yıl süre ile tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına, aynı Kanun'un 191/4. maddesi gereğince erteleme süresi içerisinde kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi ya da tekrar kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması durumunda hakkında kamu davası açılacağının ihtarına karar verildiği, kararda itiraz yasa yolu ve merciinin gösterildiği, ancak itiraz süresinin 7 gün olarak belirtildiği, kararın, 11/01/2016 tarihinde sanık müdafiine tebliğ edildiği, kararın tebliği ve kesinleşmesi beklenmeden 23/11/2015 tarihinde infazı için Uşak Denetimli Serbestlik Müdürlüğüne gönderildiği, 2- Uşak Denetimli Serbestlik Müdürlüğünün 27/11/2015 tarihli ve 2015/1869 DS sayılı çağrı yazısının tebliğ edilmesi üzerine 24/12/2015 tarihinde müdürlüğe başvurduğu, uyulması gereken kurallar formu imzalatılarak denetim planı hazırlandığı, 14/01/2016 ve 04/02/2016 tarihli bireysel görüşmelerine ve vaka sorumlusu ile olan görüşmelerine katıldığı, hastaneye sevkedildiği, 08/03/2016 tarihli grup/seminer çalışmasına katılmaması ve hastane randevularına gitmemesi nedeniyle İnfaz İşlemleri Değerlendirme Komisyonunun 28/03/2016 tarihli kararı ile uyarılmasına karar verildiği, 28/03/2016 tarihli ve 2015/1869 DS sayılı uyarı yazısının 30/03/2016 tarihinde müdürlükte elden tebliğ edildiği, aynı tarihte yeniden hastaneye sevkedildiği, ayaktan tedavi takip programına alındığı, 19/04/2016 tarihli SAMBA grup çalışmasının 4. oturumuna, 03/05/2016 tarihli SAMBA grup çalışmasının 5. oturumuna katıldığı, 17/05/2016 tarihli SAMBA grup çalışmasının 6. oturumuna katılmadığı, 18/05/2016 tarihinde mazeret dilekçesi sunduğu, İnfaz İşlemleri Değerlendirme Komisyonunun 23/05/2016 tarihli kararı ile; mazereti geçerli ve belgeye dayanmaması nedeniyle reddedilerek dosyanın kapatılmasına karar verildiği ve 25/05/2016 tarihinde Uşak Cumhuriyet Başsavcılığına bila infaz gönderildiği, 3- Uşak Cumhuriyet Başsavcılığınca erteleme kararı kaldırılarak 10/06/2016, 2015/9592 soruşturma, 2016/2026 esas ve 2016/1815 sayılı iddianame ile, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 191/1 ve 31/3. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesine kamu davası açıldığı, 4- Kanun yararına bozma istemine konu Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 20/09/2016 tarihli, 2016/369 esas ve 2016/433 sayılı kararı ile, suça sürüklenen çocuğun topluma kazandırılması, uyuşturucudan kurtarılması ve zararlarını öğrenmesi için Tedavi ve Denetimli serbestlik tedbiri vermenin daha uygun olacağı gerekçesiyle “denetimli serbestlik tedbirinin infazına devam olunmasına” karar verildiği, kararın 20/10/2016 tarihinde itiraz edilmeden kesinleşmesini takiben infazı için Uşak Denetimli Serbestlik Müdürlüğüne gönderildiği, 5- Uşak Denetimli Serbestlik Müdürlüğünce infaz işlemlerine başlandığı, 25/10/2016 tarihli ve 2016/12 ÇDS sayılı çağrı yazısının 27/10/2016 tarihinde tebliğ edildiği, sanığın müdürlüğe başvurduğu, 04/11/2011 tarihinde yükümlü ön bilgilendirme formu imzalatılarak denetim planı hazırlandığı, 18/11/2016 tarihli 1. bireysel görüşmesine ve 05/12/2016 tarihli seminer çalışmasına katıldığı, 19/12/2016 tarihli grup/seminer çalışmasına katılmaması nedeniyle İnfaz İşlemleri Değerlendirme Komisyonunun 22/12/2016 tarihli kararı ile dosyanın kapatılmasına karar verilerek 23/01/2017 tarihinde bila infaz Uşak Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, 6- Dosyanın Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2017/110 esas sırasına kaydedilerek yapılan yargılama sonucunda, Uşak 2.Asliye Ceza Mahkemesinin 09/05/2019 tarihli, 2017/110 esas ve 2019/209 sayılı kararı ile, “ceza verilmesine yer olmadığına, sanık hakkında uyuşturucu madde kullanmak suçundan gereğinin takdir ve ifası için Uşak Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına, 20/09/2016 tarihli karara karşı kanun yararına bozma yoluna başvurulması için Cumhuriyet savcılığına ihbarda bulunulmasına” karar verildiği, kararın 04/07/2019 tarihinde istinaf edilmeden kesinleştiği, anlaşılmıştır. B-) Kanun Yararına Bozma İstemi: Kanun yararına bozma istemi ve ihbar yazısında; “Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçundan suça sürüklenen çocuk ... hakkında yapılan soruşturma evresi sonucunda Uşak Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 19/11/2015 tarihli ve 2015/9592 soruşturma, 2015/232 sayılı kamu davasının açılmasının ertelenmesine ve suça sürüklenen çocuk hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına dair kararın 11/06/2016 tarihinde tebliğ edilip itiraz edilmeksizin kesinleşmesini müteakip, suça sürüklenen çocuğun yükümlülüklerine uymamakta ısrar ettiğinden bahisle kamu davası açılması üzerine yapılan yargılama sonunda, suça sürüklenen çocuğun topluma kazandırılması ve uyuşturucunun zararlarını öğrenmesi bakımından tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin devamına ilişkin Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 20/09/2016 tarihli ve 2016/369 esas, 2016/433 sayılı kararını kapsayan dosya incelendi. 1-Dosya kapsamına göre, Kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin karara karşı itiraz süresi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 191/9, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 171/2 ve 173/1. maddeleri uyarınca 15 gün olarak belirlenmiş iken, Uşak Cumhuriyet Başsavcılığınca 19/11/2015 tarihinde verilen erteleme kararında bu sürenin 7 gün olarak belirtilerek suça sürüklenen çocuk müdafiine anılan kararın tebliğ edilmesi ile kararın kesinleştirildiği anlaşılmış ise de, Uşak Denetimli Serbestlik Müdürlüğü'nün 27/11/2015 tarihli ve 2015/1869 DS sayılı çağrı yazısının suça sürüklenen çocuğa 10/12/2015 tarihinde usulünce tebliğ edilmesini müteakip 10 günlük yasal süreden sonra 24/12/2015 tarihinde kendisinin bizzat başvurması üzerine anılan erteleme kararı hakkında bilgilendirildiği ve gerekli uyarıların yapıldığı, buna karşın suça sürüklenen çocuğun denetim süresince 04/03/2016 ve 18/03/2016 tarihlerindeki tedavi denetim yükümlülükleri ile gençler için madde bağımlılığı müdahale programının 08/03/2016 tarihindeki birinci oturumuna katılma yükümlülüğüne uymaması üzerine bu defa anılan Müdürlüğün 28/03/2016 tarihli ve DS-2015/1869 sayılı 30/03/2016 tarihinde bizzat suça sürüklenen çocuğa tebliğ edilen yazı ile uyarıldığı, bu uyarıya rağmen gençler için madde bağımlılığı müdahale programının 05/04/2016 tarihli üçüncü oturumuna da katılmadığı ancak buna ilişkin doktor raporu ibraz ettiğinden mazereti kabul edilerek denetime devam edildiği ancak bu kez de aynı programın 17/05/2016 tarihli altıncı oturuma da katılmayarak yükümlülük ihlalinde bulunduğu ve bu ihlale ilişkin ise her ne kadar 18/05/2016 tarihli dilekçesi ile yaşı küçük eşi ile resmi nikah yapmadan evlendiğinden gelemediğine yönelik mazeret ileri sürmüş ise de, geçerli bir belge de sunamadığından mazereti kabul edilmeyip denetimli serbestlik dosyası kapatılarak Uşak Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği; yapılan soruşturma sonunda açılan kamu davası üzerine de mahkemesince tedavi ve denetim serbestlik tedbirinin devamına ilişkin karar verildiği anlaşılmış ise de, açıklandığı üzere suça sürüklenen çocuğun yükümlülüklere uymamakta ısrarcı olduğu ve yargılamanın sonucuna göre 5271 sayılı Kanun'un 223. maddesi kapsamında bir karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesinde, 2-Kabule göre de; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/1. maddesinde yer alan, “Duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür.” ve aynı maddenin 8. fıkrasında yer alan, "Türk Ceza Kanununda öngörülen düşme sebeplerinin varlığı ya da soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması hallerinde, davanın düşmesine karar verilir. Ancak, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere, durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir." şeklinde hüküm çeşitlerinin tahdidi olarak sayıldığı üzere, yükümlülük ihlalinde ısrar şartının gerçekleşmediğinin düşünüldüğü durumlarda, açılan kamu davası hakkında durma kararı verilerek, tekrar denetimli serbestlik tedbirine uygun davranılmaması halinde yargılamaya devamla işin esasına girmek suretiyle hüküm kurulması gerekirken, durma kararı verilmeksizin yazılı şekilde tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin devamına karar verilmesinde, isabet görülmemiştir.” denilerek Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 20/09/2016 tarihli ve 2016/369 esas, 2016/433 sayılı kararının 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca bozulması istenilmiştir. C-) Konunun Değerlendirilmesi: Suça sürüklenen çocuk ... hakkında “Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan yapılan soruşturma sonucunda Uşak Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 19/11/2015 tarihli ve 2015/9592 soruşturma, 2015/232 sayılı kamu davasının açılmasının ertelenmesine ve suça sürüklenen çocuk hakkında tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına ilişkin kararın infazı aşamasında, suça sürüklenen çocuğun yükümlülüklerine uymamakta ısrar ettiği gerekçesi ile kamu davası açılması üzerine yapılan yargılama sonunda, Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 20/09/2016 tarihli ve 2016/369 esas, 2016/433 sayılı kararı ile, suça sürüklenen çocuğun topluma kazandırılması ve uyuşturucunun zararlarını öğrenmesi bakımından tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin devamına karar verildiği anlaşılmıştır. 1- Kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin karara karşı itiraz süresi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 191/9, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 171/2 ve 173/1. maddeleri uyarınca 15 gün olarak belirlenmiş iken, Uşak Cumhuriyet Başsavcılığınca 19/11/2015 tarihinde verilen erteleme kararında bu sürenin 7 gün olarak belirtilerek suça sürüklenen çocuk müdafiine anılan kararın tebliğ edilmesi ile kararın kesinleştirildiği, kamu davasının açılmasının ertelenmesine ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına ilişkin kararın suça sürüklenen çocuk müdafiine 11/01/2016 tarihinde tebliğ edildiği, kararın tebliği ve kesinleşmesi beklenmeden 23/11/2015 tarihinde infazı için Uşak Denetimli Serbestlik Müdürlüğüne gönderildiği, 6545 sayılı Kanun ile değişik TCK’nın 191. maddesinde, kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı ve bu kararla birlikte verilebilecek olan tedavi ve/veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına ilişkin kararlara yönelik herhangi bir kanun yolu öngörülmemiş ise de; kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı ile bu karara bağlı olarak verilen tedavi ve/veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına ilişkin kararlara yönelik TCK'nın 191/2. maddesinin 2. cümlesinde yer alan "Cumhuriyet savcısı, bu durumda şüpheliyi, erteleme süresi zarfında kendisine yüklenen yükümlülüklere uygun davranmadığı veya yasakları ihlal ettiği takdirde kendisi bakımından ortaya çıkabilecek sonuçlar konusunda uyarır." şeklindeki düzenleme gereği, "Kamu davasının açılmasının ertelenmesi" kararı ve bu karar ile birlikte verilen “tedavi ve/veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına” ilişkin kararların, şüpheliye tebliğ edilerek kesinleştirilmesi gerektiği, şüpheli hakkında verilen "Kamu davasının açılmasının ertelenmesi" kararı ve bu karar ile birlikte verilen tedavi ve/veya denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına ilişkin kararların, şüpheliye tebliğ edilmeden ve kesinleşmeden tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin infazına başlanamayacağı, incelemeye konu dosyada ise; sanık hakkında 6545 sayılı Kanun ile değişik 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 191/2. maddesi uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verildiği ve 191/3. maddesi uyarınca bir yıl denetimli serbestlik süresi belirlendiği, söz konusu karar 11/01/2016 tarihinde sanık müdafiine tebliğ edilmesine karşılık infazı için kararın tebliği ve kesinleşmesi beklenmeden 23/11/2015 tarihinde Uşak Denetimli Serbestlik Müdürlüğü'ne gönderildiği, bu nedenle müdürlükçe gönderilen çağrı kağıdının herhangi bir hukuki sonuç doğurmayacağı, şüpheli hakkında Uşak Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararının kaldırılarak kamu davası açılabilmesi için şüphelinin erteleme süresi zarfında kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi gerekmekte olup şüphelinin fiilinin ısrar olarak değerlendirilebilmesi için en az 2 kez ihtar yapılmış olması ve şüphelinin usulüne uygun 2 haklı ihtara rağmen ısrarla denetime uymaması gerektiği, somut olayda sanık adına çıkarılan çağrı kağıdının hukuki sonuç doğurmaması nedeniyle sanığın kendisine yüklenen yükümlülüklere uygun davranmamakta ısrar ettiğinin kabul edilemeyeceği, anlaşıldığından kanun yararına bozma istemi ve ihbar yazısında belirtilen (1) nolu kanun yararına bozma istemi yerinde görülmemiştir. Ancak; 2- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/1. maddesinde yer alan, “Duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür.” ve aynı maddenin 8. fıkrasında yer alan, "Türk Ceza Kanununda öngörülen düşme sebeplerinin varlığı ya da soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması hallerinde, davanın düşmesine karar verilir. Ancak, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere, durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir." şeklinde hüküm çeşitlerinin tahdidi olarak sayıldığı, mahkemece yükümlülük ihlalinde ısrar şartının gerçekleşmediği kabul ediliyor ise, açılan kamu davası hakkında durma kararı verilerek, tekrar denetimli serbestlik tedbirine uygun davranılmaması halinde yargılamaya devamla işin esasına girmek suretiyle hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden durma kararı verilmeksizin yazılı şekilde tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin devamına karar verilmesi, kanuna aykırı olup (2) nolu kanun yararına bozma istemi yerinde görülmüştür. D-)Karar: Açıklanan nedenlerle, kamu davası hakkında durma kararı verilerek, denetimli serbestlik tedbirinin infazının beklenmesi, tedbirin gereklerine uygun davranılmaması halinde yargılamaya devamla işin esasına girmek suretiyle hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden durma kararı verilmeksizin yazılı şekilde tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin devamına karar verilmesi, kanuna aykırı olup (2) nolu kanun yararına bozma istemi yerinde görüldüğünden; Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 20/09/2016 tarihli ve 2016/369 esas, 2016/433 sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nın 309. maddesinin 3. fıkrası gereğince kanun yararına BOZULMASINA, aynı Kanun'un 309. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendi uyarınca gerekli işlemin yapılması için, dosyanın Adalet Bakanlığı'na iletilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesine, 30/09/2020 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Diğer kararlar (1)

Ceza Genel Kurulu, 2018/135 E., 2020/317 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
maddeleri vb.), "sebebiyet vermek" (TCK'nun 162, 173. maddeleri) veya "sonucunda" (TCK'nın 87/4, 90/5, 91/8, 95/4.
Ceza Genel Kurulu         2018/135 E.  ,  2020/317 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : 12. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza Sayısı : 377-30 Taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçundan, sanık ... (...) hakkında oğullarının ölümüne neden olmasından dolayı TCK'nın 22/6. maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına, sanık ...'un ise TCK'nın 85/2, 62 ve 51. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve ertelemeye ilişkin Antalya 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 06.10.2009 tarihli ve 354-356 sayılı hükümlerin sanık ... müdafisi ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 09.04.2012 tarih ve 12766-9518 sayı ile; “...Sanıkların ilçe merkezine 7-8 km uzaklıktaki ıssız yere gidip, sanık ...’nın katılanla ortak çocukları olan 11 ve 12 yaşlarındaki...ve ...’in denize girmelerine müteakip yürüyüşe çıkarak, gözetimsiz ve korumasız bıraktıkları çocukların boğularak ölmelerine neden oldukları iddia edilen olayda, sanıkların hukuki durumlarının tesbiti bakımından; denizin derinliği, akıntı durumu, mevsimine göre dalgalı olup olmadığı, denize girilip girilmediği ve nedenleri de dâhil ölümlerin gerçekleştiği yerin tüm özellikleri ile tespiti bakımından uzman bilirkişi katılımı ile keşif yapılması sonrası konularında uzman bilirkişi heyetinden rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Yerel Mahkemece 27.11.2013 tarih ve 144-441 sayı ile; sanık ... (...) hakkında TCK'nın 22/6. maddesi uyarınca hakkında ceza verilmesine yer olmadığına, sanık ...'un ise CMK'nın 223/2-a maddesi uyarınca beraatine karar verilmiş, bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 09.09.2014 tarih ve 13413-17374 sayı ile; "...Sanık ...'un 3 yıldan beri birlikte yaşadığı sanık ... ile çocuklarını deniz kenarına götürmesi, çocukların kendileri için risk teşkil eden derin ve dalgalı denize girmesi sonrası anneleri sanık ... ile yürüyüşe çıkarak denetim ve gözetim yükümlülüğünü bırakarak çocukları göremeyecek mesafeye yürüyüşe çıktıkları, dolayısıyla ölüm olayı nedeniyle diğer sanıkla birlikte kusuru bulunduğu hususunda şüphe bulunmaması bir yana, derin ve dalgalı olduğu bildirilen ıssız denize, yüzmeyi kolaylaştırıcı materyal bulunmaksızın giren çocukları yalnız bırakarak yürüyüşe çıkan, ancak 30 dakika sonra olay yerine gelen sanıkların eylemlerinde bilinçli taksirin koşulları oluştuğunun gözetilmeyerek mahkûmiyetleri yerine yazılı şekilde karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 16.02.2015 tarih ve 377-30 sayı ile; "...Mevcut olayda, sanıkların yaşı küçük çocuklara karşı bakım ve gözetim yükümlülüklerini ihmâl edip etmediği hususunun tespit edilerek karar verilmesi gerektiği, mevcut durumun Türk Medeni Kanunu'nun yasal düzenlemesi çerçevesinde tespitinin gerektiği, mevcut durumun bilirkişi incelemesini gerektirmediği sonucuna varılmış, küçüklerle ilgili Türk Medeni Kanunu'nun 262. ve devamı maddelerinde ana ve babanın velayet hakkı ile ilgili yasal düzenlemeleri belirtmiş olup, mevcut yasal düzenlemeler dışında üçüncü kişilerin çocukların bakım ve gözetim yükümlülüğü ile yükümlülüğü bulunduğu hususunda herhangi bir düzenleme bulunmadığı, 5237 sayılı TCK'nın 83. maddesinde kasten öldürmenin ihmali davranışlar işlenmesine ilişkin yasal düzenleme mevcut olup, yargılamamızın konusunun TCK'nın 85. maddesi uyarınca tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet verme olarak kabul edilmiş olması sebebi ile TCK'nın 83. maddesinin de tartışılması imkanının bulunmaması, yasal mevzuat çerçevesinde sanık ...'un bakım ve gözetim yükümlülüğünün mevcut olmaması sebebi ile sanığa isnat olunan suçun yasal unsurlarının oluşmadığı sonucuna varılmıştır. Sanık ..., 11 ve 12 yaşlarında bulunan öz çocukları ... ve ...'nun ölümünde bakım ve gözetim yükümlülüğünü ağır derecede ihlâl ederek boğularak ölmelerinde kusurlu olduğu ancak çocuklarının yüzme bilmesi ve olay yerinde rip akıntısı bulunması sebebi ile bilinçli taksir altında hareket etmediği bir anne için yaşarken yaşanabilecek en büyük acı olan evlat acısını iki kez yaşamış olması sebebi ile sanığa verilecek cezanın kişisel ve ailevi durumu bakımından hükmedilmesinin gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açtığı sonucuna varıldığı," gerekçeleriyle bozma kararına direnmiştir. Direnme kararına konu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 23.11.2016 tarihli ve 153587 sayılı "Bozma" istekli tebliğnamesiyle dosyanın gönderildiği Yargıtay 12. Ceza Dairesince 22.02.2018 tarih ve 2417-2028 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; ... ve ...'nun ölümünden dolayı; 1- Sanık ...'un taksire dayalı kusurunun olup olmadığı, kusurunun olduğu sonucuna ulaşılması hâlinde, sanığın eylemini taksirle mi, yoksa bilinçli taksirle mi gerçekleştirdiği, 2- Sanık ... (...)'nun eylemini taksirle mi, yoksa bilinçli taksirle mi gerçekleştirdiği, Hususlarının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 25.08.2005 tarihli olay yeri inceleme raporuna göre; olay tarihinde saat 16.00 sıralarında Manavgat İlçesi Hatipler köyündeki mezarlığın kuzeyinde bulunan DSİ sulama kanalında 11 ve 12 yaşlarında iki çocuğun boğularak öldüğü, ölen çocukların Manavgat Devlet Hastanesinde olduklarının bildirilmesi üzerine delillerin tespiti amacıyla görevlilerce adı geçen hastaneye gelindiği, olayın görgü tanıkları oldukları tespit edilen...... (Boğa) ile ...’un hastanede bulundukları, ...... (Boğa)’nın, çocukları ... ve ...'nun olay günü saat 14.00 sıralarında evlerinin yakınında bulunan kanala yüzmeye gittiklerini, aradan bir saat geçmesine rağmen eve geri dönmemeleri üzerine çocuklarını aramak için kanala doğru gittiğini, kanalın yaklaşık 100 metre gerisinden küçük oğlu olan ...'ın kendisine doğru gelerek “Anne abim su kanalında boğuldu, şuan suyun içerisinde” diyerek olduğu yere bayılarak düştüğünü, oğlu ...’ı kucağına alıp yaya olarak yola doğru yürümeye başladığını, bu sırada önceden tanıdığı ...’un kendisini telefon ile aradığını, bunun üzerine...’ı çocuklarının boğulduğu yere çağırdığını, ...’ın olay yerine aracıyla geldiğini, ...’ı araca bindirerek onları devlet hastanesine gönderdiğini, kendisinin ise diğer çocuğu ...'i aramak için yeniden kanala gittiğini, su kanalı içerisinde kıyıya yakın bir yerde ...'i bulup onu sudan çekerek çıkardığını, ...'i de kucağında taşıyarak diğer çocuğunu araca bindirdiği yere geldiğini, daha sonra aynı yere gelen...’ın aracıyla devlet hastanesine gittiklerini ifade ettiği; olay mahallinin ve maktüllerin araca bindirildiği yerin tespiti maksadıyla olayın diğer görgü tanığı olan... ile birlikte saat 17.00 sıralarında ikinci kez olay mahalline gelindiği, ...’ın beyanında; olay günü...’nın çocuklarının boğulduğunu söyleyerek kendisini aradığını, bunun üzerine aracıyla olay yerine geldiğini, olay yerinde...’nın kucağında çocuğu ile kendisini beklediğini gördüğünü, hemen çocuğu alarak hastaneye getirdiğini, ...’nın ikinci çocuğunu aramak için orada kaldığını, kısa bir süre sonra...'nın kendisini tekrar arayarak ikinci çocuğunu da bulduğunu söylediğini, olay mahalline gelip bu çocuğu da aracına bindirerek hastaneye getirdiğini ifade ettiği; ...’ın bu ifadesinden sonra yeniden alınan beyanında; olayın aslının...’nın anlattığı şekilde olmadığını, boğulma olayının Manavgat çıkışında bulunan Kızılağaç mevkiinde Manavgat Arıtma Pompa İstasyonu karşısındaki denizde olduğunu, olayın...’nın eşi ve yakın akrabaları tarafından yanlış anlaşılmaması için... ile çocukların evin yakınındaki su kanalında boğulduklarını söylediklerini ifade ettiği, bunun üzerine... ile birlikte olay mahalline gelindiği, burada...’ın, olay günü kendisine ait olan aracın içerisinde..., ... ve...ile olayın yaşandığı bölgeye gelerek yolun bittiği noktaya aracını park ettikten sonra ... ve ...'ın tişörtlerini çıkarıp kayalıkların bulunduğu kesimde denize girdiklerini, kendisinin de... ile birlikte iskele tarafına doğru yaklaşık 250-300 metre kadar yürüdüğünü, bu sırada boğulma olayının meydana geldiğini ifade ettiği, Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesince düzenlenen27.02.2006 tarihli otopsi raporuna göre; 1993 doğumlu ...’nun ölümünün suda boğulmaya bağlı mekanik asfiksi sonucu oluştuğu, kişiye ait kan ve idrarda uyutucu-uyuşturucu maddeler ile iç organ parçalarında aranan gruplara ait toksik maddelere rastlanılmadığı, ölenin kanında etil alkol tespit edilmediği, Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesince düzenlenen 25.04.2006 tarihli otopsi raporuna göre; 1994 doğumlu ...’nun ölümünün suda boğulmaya bağlı mekanik asfiksi sonucu oluştuğu, kişiye ait kan ve idrarda uyutucu-uyuşturucu maddeler ile iç organ parçalarında aranan gruplara ait toksik maddelere rastlanılmadığı, ölenin kanında 1.38 promil etil alkol tespit edildiği, Kovuşturma sırasında iş güvenliği uzmanları tarafından düzenlenen tarihsiz bilirkişi raporuna göre; sanık ...’nın, iyi yüzme bilmeyen iki çocuğunu denizin derin ve dalgalı olduğu yere götürdüğü ve burada onları yalnız bırakıp, olay yerinden 250-300 metre uzaklaşarak çocuklarını gözetimsiz bırakması nedeniyle olayda birinci derecede asli kusurlu olduğu; diğer sanık ...’ın ise, iyi yüzme bilmemelerine karşın ölen çocukları derin ve dalgalı deniz içerisine bırakıp çocukların anneleri ile 250-300 metre uzağa gitmek suretiyle olayda ikinci derecede tali kusurlu olduğu, Cankurtaran eğitmenleri tarafından 24.04.2013 tarihinde düzenlenen bilirkişi raporuna göre; olayın meydana geldiği bölgede denizin dip yapısının kumluk olup, kıyıdan 7-8 metre sonra derinliğin 2-2,9 metreye ulaştığı, kıyıdan yaklaşık 20-25 metre uzaklıkta ise derinliğin 1,8-2 metreye ulaştığı, bu şekilde kıyıdan açığa paralel olarak doğal bir kanal oluştuğunun görüldüğü, denizde var olan dalga sonucu potansiyel kıyı akıntısının bulunduğu, bu akıntıların kısa sürede denizin tabanında farklı oluşumlar meydana getirdiği, Türkiye Sualtı Sporları Federasyonunca yayımlanmış olan cankurtaran eğitim kitabında, bu akıntıların olduğu yerde yüzmenin tecrübeli yüzücüler için bile tehlikeli olduğunun belirtildiği, böyle risk teşkil eden yerlerde yüzülürken, yüzenlerin cankurtaranlar tarafından gözlemlenmesi gerektiği, bu tip yerlerin dışarıdan bakılarak uzman kişiler haricinde anlaşılmayacağı, sakin gibi görünen rip akıntısı olan bu yerlerin birçok boğulmanın da sebebi olduğu, burasının halka açık yüzme alanı olmadığı ve bu nedenle cankurtaranın da bulunmadığı, çocukların yüzerken ebeveynlerinin gözetiminde ve muhakkak cankurtaranların görev yaptığı yerde yüzmeleri gerektiği, bu yerin çocukların yüzmesi için tehlikeli bir bölge olduğu, Anlaşılmaktadır. Katılan ...; sanık ...’nın eşi, ölenlerin ise çocukları olduğunu, görgüye dayalı bir bilgisinin bulunmadığını, ancak çocukların ölümüne sebebiyet veren sanıklardan şikâyetçi olduğunu, olaydan sonra sanıktan boşandığını, Tanık ...; 25.08.2005 tarihinde Manavgat'ta bulunan Bizimköy isimli tatil sitesinin arıtma tesislerinin bulunduğu yerde balık avladığı sırada saat 13.30-14.00 sıralarında bir kadın çığlığı duyduğunu, çığlığın geldiği yöne baktığında bir bayan ile yanında bulunan bir erkeğin sudan bir çocuk çıkarmaya çalıştıklarını gördüğünü, kendi bulunduğu yerin kayalık, bu şahısların bulunduğu yerin ise kumluk olduğunu, hemen yardım amacıyla olay yerine koştuğunu, bir çocuğu denizden çıkardıklarını, bu çocuğu ismini daha sonradan öğrendiği...’ın aracına kendisinin koyduğunu, ardından...’ın bu çocuğu hastaneye götürdüğünü, yine ismini sonradan öğrendiği... isimli şahsın o sırada bir çocuğunun daha kayıp olduğunu söylemesi üzerine diğer çocuğu aramaya başladıklarını, kendisinin orada bulunan göletlere baktığını, daha sonra aradıkları çocuğun deniz kıyısında dalgalar tarafından kuma vurduğunu gördüğünü, üstünü çıkartarak çocuğu çıkardığını, müdahalede bulunduğunu, çocuğun ağzından epey su çıktığını, ...’nın bu çocuğu da omzuna alarak...'ın aracının bulunduğu yere götürdüğünü, kendi aracı ile...’nın beklediği yere gidip çocuğu hastaneye götürmek üzere... ile birlikte yola çıktıklarını, yolda ilk çocuğu götüren...'ın aracı ile karşılaştıklarını, akabinde kendi aracında bulunan çocuğu...'ın aracına koyduklarını, hastaneye götürdüğü çocuğun yaşayıp yaşamadığını sorduğu...’ın, çocuğun yaşadığını söylediğini, denizden çıkarılan çocuklara yaşamaları umuduyla müdahalede bulunduğunu, ancak çocukların ağzından ve burnundan su geldiğini, olay sırasında denizin dalgalı olduğunu, ayrıca çocukların bulunduğu yerin de bir insan boyunu aşacak şekilde derinlikte olduğunu, Tanık ...; sanık ...’nın kız kardeşi olduğunu, olay hakkında görgüye dayalı bir bilgisinin bulunmadığını, ancak kız kardeşi...’nın çocukları olan yeğenleri...ve ...’in yüzme bildiklerini, evlerinin yanında büyük bir su kanalı olduğunu ve bu su kanalında yüzdüklerini bildiğini, Tanık ...; sanık ...’nın kız kardeşi olduğunu, ölen yeğenleri ile birlikte zaman zaman denize gittiklerini, bu nedenle yüzme bildiklerini, İfade etmişlerdir. Sanık ... kollukta; ölenler...ve ...’in anneleri sanık ... ile yaklaşık üç yıldır tanıştığını, aralarında gönül ilişkisi bulunan...'nın evine zaman zaman gittiğini, ancak sanık ...’nın eşi olan katılan ... ile tanışmadığını, olay günü saat 12.30 sıralarında sanık ...’nın kendisini arayarak pazardan meyve sebze aldığını, Salıpazarı isimli alışveriş merkezinin yanında olduğunu söyleyerek kendisinden yanına gelmesini istediğini, bunun üzerine sanık ... ve ölen ...’ın beklediği yere aracıyla gittiğini, onları araca bindirip evlerine götürdüğünü, eve yaklaşınca...’nın “Yanlış anlaşılabilir, ben eve gidince seni ararım, sen de eve gelirsin” diyerek oğluyla birlikte eve geçtiğini, kendisinin de onlardan yaklaşık 10 dakika sonra bu eve girdiğini, sanık ...’nın diğer oğlu ...’in de evde bulunduğunu, birlikte yemek yediklerini, yemekten sonra ölenler ... ve ...’ın yüzmeye gitmek istediklerini söylemeleri üzerine birlikte Manavgat'tan 7-8 km mesafe uzaklıktaki Kumyolu olarak tabir edilen yere yüzmek için gittiklerini, denize geldiklerinde çocukların tişörtlerini arabada çıkartarak denize girdiklerini, kendisinin sanık ... ile birlikte denize giren çocukları karşı taraftan seyrettiklerini, bir süre sonra sanık ... ile birlikte yürüyüş yapmak için çocukların bulunduğu yerden uzaklaştıklarını, yaklaşık 250-300 metre yürüdükten sonra tekrar çocukların bulunduğu yere geldiklerinde çocukların denizin içerisinde olmadıklarını gördüklerini, onları etrafta aradıklarını, çocuklardan birini denize girdikleri yerden 5-6 metre kadar sol tarafta denizin kumla birleşme yerinden yaklaşık 1,5 metre kadar iç tarafında sırt üstü yatar vaziyette bulduklarını, sanık ...’nın hemen denizin içerisine girip çocuğu çıkardığını, kumların üzerine yatırdıkları çocuğa bildiği kadarıyla suni teneffüs yapmaya çalıştığını, denizden çıkardıklarında çocuğun kalbinin attığını, bunun üzerine çocuğu kucaklayıp aracına bindirerek hastaneye getirdiğini, hastanede beklediği sırada sanık ...’nın kendisini arayarak ikinci çocuğu da bulduğunu söylediğini, bunun üzerine aracıyla tekrar aynı yere gittiğini, bu çocuğu da aracına alarak hastaneye gittikleri sırada sanık ...’nın kendisine çocukların evin yanındaki kanal boyundaki suda boğulduklarını söylemesini istediğini, olayın şoku ile ilk etapta bu şekilde ifade verdiğini, ölenler...ve ...’in yüzme bilip bilmediklerinden haberdar olmadığını, daha önce onlarla denize gitmediğini, çocukları sanık ... ile izledikleri sırada çocukların denizin kenarında oynadıklarını gördüğünü, yüzdüklerini görmediğini, Mahkemede; sanık ... ile beraber yaklaşık 400-500 metre deniz kenarında yürüdüklerini, yürüyüşlerinin yarım saat kadar sürdüğünü, döndüklerinde çocuklardan birinin cansız bedenini gördüğünü, bu çocuğu sudan çıkarıp hastaneye götürdüğünü, diğer çocuğu da bir balıkçının sudan çıkardığını, o çocuğu da yoldan alarak hastaneye kendisinin götürdüğünü, Sanık ... ...; olay günü saat 11.00 sıralarında evin pazar ihtiyaçlarını temin etmek için Manavgat ilçesine oğlu...ile birlikte gittiğini, alışveriş yaptıktan sonra arkadaşı olan sanık ...’ı arayıp Salıpazarı'nın önünde onu beklediklerini söylediğini, bir süre sonra sanık ...’ın aracıyla kendilerini eve bıraktığını, daha sonra sanık ...’ın da evlerine gelip yemek yediğini, ölen çocuklarının denize gitmek istediklerini söylemeleri üzerine sanık ...’ın aracına binerek Kumyolu olarak bilinen deniz kenarına geldiklerini, çocuklarının elbiselerini aracın içinde çıkardıktan sonra denize doğru gittiklerini, aracı park ettikleri yer ile çocukların denize girdiği yer arasında yaklaşık 30 metre mesafe bulunduğunu, çocukların denize girdikleri sırada sanık ... ile çocukları seyrettiklerini, kendilerinin denize girmediklerini, çocukları bir süre seyrettikten sonra çocuklardan tahminen 250-300 metre uzaklaşarak Manavgat istikametine doğru yürüdüklerini, geriye döndüklerinde çocukların denizde olmadıklarını gördüklerini, yalnızca çocukların oynadıkları topun deniz üzerinde olduğunu gördüğünü, bir süre sonra küçük çocuğu ...’ın suyun üstünde cansız vaziyette yattığını gördüğünü, ...’ı hemen oradan alarak kumun üzerine çıkarttığını, ...’ı sanık ...’ın aracına bindirerek hastaneye gönderdiğini, kendisinin diğer çocuğu ...’i aramaya başladığını, kısa bir süre sonra ...’i de ...’ı bulduğu yerin yaklaşık 5-10 metre kadar sağ tarafında kıyıya yakın yerde bulduğunu, onu da kucağına alarak aracı park ettikleri yola çıkardığını, ardından sanık ...’ı arayarak ...’i de bulduğunu, acele gelmesi gerektiğini söylediğini, kısa bir süre sonra sanık ...’ın yanlarına geldiğini, bu çocuğu da araca bindirip hastaneye gittiklerini, ...’i bulduğunda nefes alıp vermediğini, çocukların yüzdükleri yerin tamamen ıssız bir yer olduğunu, buraya daha önce gelmediklerini, olayın şoku ile jandarmaya denize gittiklerini söylemek yerine çocukların yalnız başına kanal boyundaki suda boğulduklarını söylediğini, sanık ... ile arasında gönül ilişkilerinin bulunmadığını, Savunmuşlardır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, öncelikle taksir ve bilinçli taksir kavramları üzerinde durulması gerekmektedir. 5237 sayılı TCK'nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde "kanunda tanımlanmış haksızlık" olarak ifade edilen suç; kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir. TCK’nın 22/2. maddesinde taksir; “Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.” şeklinde tanımlanmıştır. Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için birtakım önlemler alma ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar toplum olarak yaşama mecburiyetinden doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç, bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirmekte, fail; dikkatli, tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için cezalandırılmaktadır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen, sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan kaynaklanmaktadır. Ceza Genel Kurulunun birçok kararında vurgulandığı ve öğretide de benimsendiği üzere taksirli suçlarda aranması gereken hususlar; 1- Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması, 2- Hareketin iradi olması, 3- Sonucun istenmemesi, 4- Hareket ile sonuç arasında nedensellik bağının bulunması, 5- Sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması, Şeklinde kabul edilmektedir. Taksirli suçlarda, gerek icrai hareketin gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir. Taksirli hareket ile meydana gelen netice arasında illiyet bağı bulunmaması hâlinde fail bu sonuçtan sorumlu tutulamayacaktır. Neticenin gerçekleşmesinde, mağdur veya başka bir kişinin taksirli davranışının da etkili olması durumunda, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin vasfını da değiştirmeyecektir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda taksirle işlenebilen suçlarda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hâl ancak temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir. Taksir, Türk Ceza Kanunu'nda basit taksir ve bilinçli taksir şeklinde ayrıma tâbi tutulmuş, Kanun'un 22. maddesinin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir; "kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi" şeklinde tanımlanarak, bu durumda taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar artırılacağı öngörülmüştür. Anılan fıkranın gerekçesinde; "Bilinçli taksiri basit taksirden ayıran özellik, fiilin neticesinin failce fiilen öngörülmüş fakat istenmemiş olmasıdır. Bilinçli taksir hâlinde hükmedilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılacaktır. Böylece bilinçli taksir, iş kazalarını, trafikte meydana gelen taksirli suçları önlemek bakımından caydırıcı etki yapacak ve suçların önlenmesinde yarar sağlayacaktır." açıklamasına yer verilmiştir. Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörememesi, bilinçli taksirde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır. Bilinçli taksirde, neticenin gerçekleşmesini istemeyen fail, hareketinin tipe uygun ve hukuka aykırı bir sonuca neden olabileceğini öngörmesine rağmen, hareketine devam ederek istemediği zararlı neticeyi meydana getirmektedir. Hukuka aykırı neticeyi öngördüğü hâlde gerçekleşmeyeceğine güvenen ve bu güvenle hareketini sürdüren failin söz konusu güveninin dayanağı; şans, bilgi, beceri, yetenek, tecrübe gibi çeşitli etkenler olabilir. Örneğin, sevk ve idaresindeki araçla trafikte seyri esnasında, kendi yönündeki araçlara kırmızı ışığın yandığını ve diğer istikametten gelen araç veya yayaların hareket etmeye başladığını görmesine rağmen şoförlük yetenek ve tecrübelerine güvenerek süratle yola girip yaya veya araçlara çarpan fail, gerçekleşen zararlı neticeyi öngörmesi ancak istememesi nedeniyle bilinçli taksirden sorumlu olacaktır. Görüldüğü üzere, bilinçli taksirde meydana gelen netice, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten fiilinin kanunda suç olarak düzenlenen bir neticeye sebebiyet verebileceğini öngördüğü ve bu neticeyi istemediği hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin hâli, bunu öngörmemiş bulunan kimsenin durumu ile bir tutulamayacağından ve neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek bir harekette bulunmamakla yükümlü olduğundan, "neticenin fail tarafından öngörülmesi" ölçü alınarak basit ve bilinçli taksir ayrımına gidilmiştir. Öte yandan Türk Ceza Kanunu'nun 22. maddesinin 6. fıkrasında; "Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir." hükmüne yer verilmiştir. Fıkranın gerekçesi de; "Ülkemizde, özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisi ve aile bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hâllerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır. Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette hâkim bu hususta takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır. Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır." şeklinde açıklanmıştır. Buna göre, taksirli hareketi sonucu meydana gelen neticenin münhasıran failin şahsi ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması hâlinde faile ceza verilmeyecektir. TCK'nın 22. maddesinin 6. fıkrasında taksirli suçlar bakımından kendine özgü bir "şahsi cezasızlık hâli" düzenlenmiştir. Şahsi cezasızlık hâlinin bulunduğu durumlarda aslında ortada bir suç vardır; bunun yanında failin kusurlu olduğu kabul edilebilir, ancak kanun koyucu izlediği suç siyaseti gereği bu durumu cezasızlık sebebi saymış, buna bağlı olarak da CMK'nın 223. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendinde; "ceza verilmesine yer olmadığına" karar verileceğini hüküm altına almıştır. Bilinçli taksirle altıncı fıkra kapsamında değerlendirilebilecek bir yakınının ölümüne ya da yaralanmasına neden olan fail hakkında, anılan fıkradaki şahsi cezasızlık sebebi değil, yalnızca cezasında indirim hükümleri uygulanacaktır. Somut olayın özelliklerine göre öncelikle genel anlamda, sonrasında ise taksirli suçlar açısından nedensellik bağı üzerinde durulmalıdır. "Neden" kavramı, Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde; "Bir olayı ve durumu gerektiren, doğuran başka olay veya durum, sebep" şeklinde, "neden olmak" ise, "bir şeyin olmasına veya ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak" biçiminde tanımlanmaktadır. Buradan hareketle "nedensellik" kavramı, neden sonuç ilişkisi ya da sonuç ile bu sonuca neden olan olgu veya durum arasındaki bağlantı olarak açıklanabilir. Nedensellik bağı, 5237 sayılı TCK'nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde, “kanunda tanımlanmış bir haksızlık” olarak öngörülen suçtan failin sorumlu tutulabilmesi için gerekli olan, maddi, manevi ve hukuka aykırılık unsurlarından maddi unsur içerisinde yer almaktadır. Neticeli tüm suçlar bakımından araştırılması gerekli olan "nedensellik bağı", ceza hukukunda, bu kavramın mahiyeti gereği, suçun kanuni tanımında neticeye yer verilmiş olması halinde failin fiili ile netice arasında sebep-sonuç ilişkisini kuran bir bağ anlamına gelmektedir. Failin yapmak veya yapmamak şeklindeki eylemi sonucunda dış dünyada bir zarar veya tehlikenin meydana gelmiş olması halinde nedensellik söz konusu olacaktır. Doğaldır ki yapılan her hareket dış dünyada bir veya birden fazla neticeye sebebiyet verebilir, ancak dış dünyada vuku bulan her netice değil suçun kanuni tanımında belirtilmiş olan netice nazara alınacaktır. Nedensellik bağı ile ilgili olarak Türk Ceza Kanununda genel bir hükme yer verilmemekle birlikte, bazı suç tiplerinin temel şeklinde yahut nitelikli veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinde; "neden olmak" (5237 sayılı TCK'nın 83/3, 85, 86, 87, 89. maddeleri vb.), "sebebiyet vermek" (TCK'nun 162, 173. maddeleri) veya "sonucunda" (TCK'nın 87/4, 90/5, 91/8, 95/4. maddeleri vb.) gibi ibarelere yer verilerek nedensellik bağı vurgulanmıştır. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.121; Berrin Akbulut, Türk Ceza Kanunu ile Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım Hükümleri Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalet Yayınevi, Ankara 2010, s.235 vd.) Nedensellik bağına ilişkin 5237 sayılı TCK'da genel bir hüküm bulunmamakta olup konu öğreti ve uygulamaya bırakılmıştır. Öğretide nedensellik bağı çeşitli teorilerle açıklanmaktadır. Öğretide hâkim olan şart (şartların eşitliği ya da doğal nedensellik) teorisinde; netice bir çok şartın bir bütün oluşturarak meydana gelmesiyle oluştuğundan ve bunlardan birisinin bulunmaması neticenin gerçekleşmesini engelleyeceğinden, bu şartlardan birisini gerçekleştiren failin hareketi ile gerçekleşen netice arasında nedensellik bağı vardır. Uygun sebep (kuralcı nedensellik) teorisinde; bir hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunduğunun kabul edilebilmesi için, hareketin o neticeyi meydana getirmeye uygun bir hareket olması gerekmektedir. Objektif isnadiyet teorisinde ise; şart teorisi anlamında hareketinin verdiği netice, ancak hareketin suçun konusu üzerinde hukuken tasvip edilmeyen bir tehlike veya risk yaratması ve kendini tipik olan neticeye yansıtması hâlinde objektif olarak faile yükletilebilir. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.123-131; Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Bası, s.256-268; M.Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A.Caner Yenidünya, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Bası, s.250-258, 262-267; Berrin Akbulut, Tıp Ceza Hukukunda Nedensellik Bağı, Tıp Ceza Hukukunun Güncel Sorunları Konulu Türk-Alman Tıp Hukuku Sempozyumu, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, 2008, s. 222-234) Bununla birlikte objektif isnadiyet teorisinin bir nedensellik teorisi olmayıp bir değerlendirme teorisi olduğu da öğretide belirtilmektedir. (Veli Özer Özbek, TCK İzmir Şerhi, Yeni Türk Ceza Kanunun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2006, 3. Bası, s.321) Günümüz modern ceza hukuku anlayışında nedensellik bağının belirlenmiş olması tek başına failin cezalandırılması için yeterli olmayıp ayrıca gerçekleşen neticenin failin eseri olup olmadığının diğer bir ifadeyle ortaya çıkan neticenin belirli bir kişiye objektif olarak isnadının mümkün olup olmadığının tespit edilmesi de gerekmektedir. Olayda öncelikle şart teorisine göre nedensellik bağı ortaya konulmalı, sonrasında gerçekleşen neticenin faile isnat edilip edilemeyeceği araştırılmalıdır. Objektif isnadiyet, neticenin belirli bir insanın eseri olarak görülüp görülemeyeceği anlamına gelmektedir. Eğer meydana gelen netice, üçüncü kişinin veya bir rastlantının eseri ise faile isnat edilemeyecektir. Bu nedenle netice, insanın hükmedebileceği alanın dışında kalıyorsa hukuken önemli olan bir tehlike ya da risk bulunmamaktadır. Hükmedilebilirlik, neticenin önemli oranda idare edilebilirliği anlamına gelmekte olup, fail hukuken önemli bir tehlike ya da risk oluştursa bile, olayın tamamen hayatın olağan akışının ve genel hayat tecrübelerinin dışında kalması nedeniyle beklenebilir değilse, netice faile yüklenemeyecektir. Tıbbi müdahaleler örneğinde olduğu gibi bazı davranışlar "izin verilen risk" ya da "riziko" çerçevesinde yapılmaktadır. Hareketin izin verilen risk kapsamında gerçekleştirilmiş olması durumunda netice faile objektif olarak isnat edilemeyecektir. Keza gerçekleşen netice failin hareketiyle tesadüfen birleşen başka sebeplerden meydana gelmiş ise bu durumda da neticenin faile isnat edilmesinden bahsedilemeyecektir. Bunun gibi, sonradan gerçekleştirilen bir fiilin önceden gerçekleştirilmiş fiilin neticeye ulaşmasını engellemesi durumunda da önceki eylemi gerçekleştiren faile neticenin isnat edilmesi mümkün olmayacaktır. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.128-131; M. Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A. Caner Yenidünya, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Bası, s.262-267; Berrin Akbulut, Türk Ceza Kanunu ile Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım Hükümleri Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalaet Yayınevi, Ankara 2010, s. 237; Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu, Yayınlanmamış doktora tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s.111-112) Nedensellik bağı, öğretideki görüşlere göre hukuki bir kavram değil mantıki (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Bası, s.255) ya da doğal bir olgudur. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 10. Bası, s.171-173) Bu anlamda, dış dünyada gerçekleşen sonuç ile bu sonucu doğuran sebep arasındaki nedensellik bağı doğa bilimleri bağlamında değerlendirilmeli ve hayat tecrübelerimizle mantığımıza göre belirlenmelidir. Nedensellik bağının doğal olarak belirlenmesi icrai suçlar bakımından geçerlidir, zira ihmali suçlarda farklılık söz konusudur. Nedensellik bağının tespiti, tabiatıyla genellikle neticeli suçlar şeklinde düzenlenmiş bulunan taksirli suçlar bakımından da gereklidir. Taksirle işlenen suçtan kaynaklanan netice failin hareketi olmasaydı gerçekleşmeyecek denilebiliyorsa bu durumda nedensellik bağının varlığı kabul edilir. Örneğin failin taksirli hareketi olmasaydı ölümün gerçekleşmeyeceği sonucuna varılıyorsa nedensellik bağının var olduğu kabul edilecektir. Taksirli suçlarda aranacak olan objektif isnat edilebilirlik, dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemesi sonucunda neticeye neden olunmasıdır. Fail gerekli dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmiş olsaydı netice gerçekleşmeyecekti denebilirse bu takdirde netice faile isnat edilebilecektir. Taksirli suçlarda netice sadece failin eyleminden kaynaklanmış ise nedensellik bağının belirlenmesi kolay ise de, mağdurun veya üçüncü kişilerin neticeye katkıda bulunduğu durumlarda bu bağın belirlenmesinde çeşitli zorluklar olacağı muhakkaktır. Bu hususa ilişkin olarak öğretide; "Dış dünyada meydana gelen değişikliğin (neticenin) bir kimseye yüklenebilmesi ve dolayısıyla onun sorumlu olabilmesi, söz konusu neticenin o kimsenin hareketinden meydana gelmesine bağlıdır. Diğer bir deyişle hareket ile netice arasında bir nedensellik bağı, bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Nedensellik bağlantısı yoksa neticenin faile yüklenebilmesi mümkün değildir. Tipiklikte hareketten ayrı neticenin arandığı suçlarda neticenin gerçekleştiğinin tespiti yeterli olmayıp ona sebebiyet veren fiilin de tespiti gerekir. Tipe uygun hukuka aykırı fiilin icrasının, failin gerçekleştirilmesi için yeterli olduğu sırf hareket suçlarında nedensellik bağının araştırılması gerekmez. Ceza hukuku sadece suç tipinde yer alan neticeyi göz önüne alır" (M. Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara 2014, s. 249) şeklinde açıklamalara yer verilmiştir. Nedensellik bağı hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel bilgi ile çözümlenebiliyorsa bu bağlantı hâkim tarafından ortaya konulmalı, uzmanlık veya teknik ya da özel bilgi gerektiren bir hususta ise bu bağ bilirkişiden görüş alınarak tespit edilmelidir. İfade etmek gerekir ki, tıbbi müdahalelerden dolayı ortaya çıkan hukuka aykırı sonuçlarla faillerin eylemleri arasındaki nedensellik bağı bilirkişi marifetiyle tespit edilebilecek niteliktedir. (Berrin Akbulut, Tıp Ceza Hukukunda Nedensellik Bağı, Tıp Ceza Hukukunun Güncel Sorunları Konulu Türk-Alman Tıp Hukuku Sempozyumu, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, 2008, s.217) Nedensellik bağına ilişkin açıklamaların tamamlanmasından sonra taksirin unsurlarının incelenmesine dönülecek olunursa; taksirin unsurlarından birisi de neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olmasıdır. 5237 sayılı TCK'nın 22. maddesinin gerekçesinde; "Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, 'gerekli dikkat ve özen' yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir. Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir... Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak var olan dikkat, özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır." açıklamalarına yer verilmiştir. Taksirli suçun kanuni tanımında yer alan unsurların özellikle neticenin fail tarafından öngörülmeyerek davranışın gerçekleştirilmesi durumunda taksirden bahsedilebilecektir. Fail özenli davranış kurallarına aykırı davranıp gerekli dikkat ve özeni göstermediğinden kanuni tipikliğin gerçekleşeceğini öngörememektedir. Neticenin öngörülebilir olması, failin yaptığı davranışın bir neticeye sebebiyet verebileceğinin veya bir neticeyi meydana getirme ihtimali bulunduğunun bilinebilme imkânıdır. Gerçekleştirilen bir fiil nedeniyle neticenin meydana gelebilme imkân ve ihtimali varsa öngörülebilirliğin bulunduğu kabul edilecektir. Neticenin öngörülebilir olması, taksirin hem unsurunu hem de sınırını oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle taksiri, kaza ve tesadüften öngörülebilirlik ayırmaktadır. Hiç kimse tarafından öngörülemeyecek bir neticenin söz konusu olduğu durumlarda dikkat ve özen yükümlülüğünden dolayısıyla taksirden bahsedilebilmesi mümkün değildir. Neticenin öngörülebilir olması ile failin neticeyi öngörebilir yetenekte bulunması arasında fark vardır. Neticenin öngörülebilmesi, failin niteliklerine, yeteneklerine, eğitim durumuna veya uzmanlık alanına göre değil objektif olarak ve failden bağımsız şekilde ortalama seviyedeki bir insanın öngörme yeteneğine göre tespit edilmelidir. Eğer objektif olarak neticenin öngörülebilmesi, ortalama bir insanın öngörebilirliği dışında ise bu takdirde neticenin öngörülebilirliğinden bahsedilemeyecektir. Örneğin; tıbbi bir eylem nedeniyle taksirli davranışının bulunup bulunmadığı araştırılan bir doktor bakımından öngörülebilirlik, ortalama bir doktorun eğitimine ve yeteneğine göre objektif olarak belirlenmelidir. Burada öngörülebilecek netice, failin iradi hareketinin sebep olabileceği netice veya neticelerden başkası değildir. Failin öngörebilme yeteneği ise, failin yaşı, zekası, eğitimi, yetenekleri ve uzmanlık alanına göre subjektif olarak belirlenebilecek farklı bir husustur. (Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s.287-288) Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Katılan ... ile evli olan sanık ...'nın yaklaşık 3 yıldır sanık ... ile duygusal yakınlık içerisinde olduğu, olay günü sanıkların Manavgat ilçe merkezine 7-8 km uzaklıktaki deniz kenarına sanık ...'nın katılanla ortak çocukları olan 11 ve 12 yaşlarındaki...ve ...'i de yanlarına alarak gittikleri, sanıkların adı geçen çocukları halka açık olmayan, derin ve dalgalı denize, yüzmeyi kolaylaştırıcı materyal bulunmaksızın girmelerini müteakip yürüyüşe çıkmaları sonrası, yalnız kalan çocukların suda boğularak öldükleri olayda; Sanık ...'ın, aralarında duygusal yakınlık bulunan sanık ... ile ölen çocukları halkın kullanımına kapalı, derin ve dalgalı olması nedeniyle çocuklar için ciddi risk teşkil ettiği öngörülebilecek olan deniz kenarına götürdükten sonra, ölen çocuklar üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan sanık ... ile birlikte çocukları göremeyecek şekilde yürüyüşe çıkıp yaklaşık yarım saat süreyle çocukları, yüzmeyi kolaylaştırıcı herhangi bir metaryâl de sağlamadan yalnız bıraktıkları, bu şekilde her iki sanığın da objektif dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davrandıkları gibi çevrede yardım edecek herhangi bir kimsenin olmadığı, akıntının olduğu deniz kesiminde çocukların boğulabileceğini çok rahatlıkla öngördükleri halde durgun kanal suyunda yüzebilen çocukların kendilerini kurtaracaklarına güvenerek hareket ettikleri anlaşılmakla, sanıkların istemedikleri ancak öngördükleri ölüm sonucunun meydana gelmesine yol açan eylemlerinin, bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, isabetli bulunmayan Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "TCK’nın 22. maddesinde, taksirle işlenen fiillerin de kanunun açıkça belirttiği hâllerde cezalandırılacağı düzenlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında ise taksir, 'dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi' olarak tanımlanmıştır. Bir kişinin işlediği bir fiilin taksirli bir suç olduğunun kabul edilebilmesi için, kişinin kendisinden beklenen dikkati, özeni ve basireti göstermemiş olması gerekmekte olup, bu dikkat ve özen yükümlülüğünün kaynağını yazılı kurallar veya sosyal yaşamın getirdiği kurallar oluşturabilmektedir. (Artuk, Gökcen & Yenidünya, 2015, s. 239; Koca & Üzülmez, 2016, s. 96). Bu bağlamda, dikkat ve özen yükümlülüğünün esasını oluşturan hâller sınırlı sayıda olmamakla beraber, failin sorumluluğunun doğması bu yönde bir yazılı kuralın veya sosyal yaşam kuralının ihlâl edilmiş olmasına bağlıdır. (Özbek, Kanbur, Doğan, Bacaksız & Tepe, 2014, s. 512). Objektif dikkat ve özen yükümlülüğünün tespitinde kullanılacak ölçütün objektif kriterlerle mi, yoksa sübjektif kriterlerle mi belirleneceği hususu önem arz etmekte olup; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun taksiri düzenleyen 22. maddesinde bu hususla ilgili olarak açık bir ifade bulunmasa da, kanun gerekçesinde bu ölçütün objektif bir ölçüt olması gerektiği açıkça belirtilmiştir. Objektif ölçütten kasıt ise, normal ölçüdeki makul ve tedbirli bir insanın, manevi ve normatif yönlere göre göstereceği dikkat ve özeni gösterip göstermediği değerlendirmesidir (Koca & Üzülmez, 2016, s. 198).( Bilinçli Taksir ve Olası Kast Doç. Dr. Yusuf Yaşar Ar. Gör. Nil M. G. Diken https://dergipark.org.tr/ ) TCK’nın 22. maddesinin üçüncü fıkrasında ise bilinçli taksir, genel bir ağırlaştırıcı neden olarak düzenlenmiştir. Bu hükme göre, kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir söz konusu olacaktır. Basit taksirde, fail neticeyi istememiş ve hatta öngörmemiş, yani zihninde dahi canlandırmamıştır. Bu, taksirin en sık rastlanan temel hâlini teşkil etmektedir. Bilinçli taksirde ise, netice fail tarafından istenmemiş olmasına rağmen öngörülmüştür; yani fail, davranışı gerçekleştirdiği sırada, sebep olabileceği belirli bir zararlı neticeyi zihninde canlandırmıştır. Dolayısıyla fail, olası kasıtta olduğu gibi bilinçli taksirde de neticenin meydana gelmesinin mümkün olduğunun bilincindedir. Ancak olası kasıtta neticenin gerçekleşeceği kanaatinde veya yalnızca bundan şüphe duymakla birlikte bu riski göze almaktayken, bilinçli taksirde içinde bulunduğu koşullar doğrultusunda neticenin kesinlikle gerçekleşmeyeceği kanaatiyle hareket etmektedir. (BİLİNÇLİ TAKSİR ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME ...* http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/ ) Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür. Sonuç olarak öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesinin istenmemesine rağmen objektif özen yükümlülüğüne aykırı hareket edilmek suretiyle sonucun meydana gelmesinin engellenemediği durumda bilinçli taksir, öngörülebilir neticenin objektif özen yükümlülüğüne aykırı hareket edilmiş olması sebebiyle öngörülmediği durumda ise basit taksir söz konusu olacaktır. Somut olayda; sanık ...'nın sanık ... ile duygusal ilişkisi bulunup arkadaş oldukları, olay tarihinde ilçe merkezine 7-8 km uzaklıktaki deniz kenarına sanık ...'nın katılanla ortak çocukları olan 11 ve 12 yaşlarındaki...ve ...'i de yanlarına alarak gittikten sonra, adı geçen çocukların denizin hemen kenarında su içinde top oynadıkları sırada sahilde yürüyüşe çıkmaları sonrası, yalnız kalan çocukların denize açılarak boğulup ölmeleri biçiminde gelişen eylemde; 11 ve 12 yaşlarındaki maktüller...ve ...’e karşı bakım, gözetim ve tehlikelerden koruma yükümlülüğü bulunan anne sanık ...’nın bu yükümlüğü ihlâl ederek, derin ve dalgalı deniz kenarında herhangi bir tedbir almaksızın maktülleri yalnız bırakmak suretiyle ölümlerine sebebiyet verilmesinde bilinçli taksir düzeyinde ağır kusuru bulunduğu konusunda şüpe bulunmamaktadır. Ancak, çok küçük yaşta olmayıp 11-12 yaşlarında bulunan ve daha önceden de yüzme bildiği iddia edilen maktül çocuklara karşı herhangi bir gözetim yükümlülüğü bulunmayan sanık ...’un, meydana gelen olayda kendisinden beklenen dikkati, özeni ve basireti göstermemesi suretiyle objektif özen yükümlülüğünü ihlâl ettiği bu nedenle kendisine basit taksir düzeyinde kusur izafe etmek mümkün ise de; neticeyi öngördüğünü kabul edip bilinçli taksir düzeyinde kusur izafe edilmesi hakkaniyete uygun olmadığından, sayın çoğunluğun kararına katılmıyorum." görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanık ...'ın eylemlerini basit taksirle gerçekleştirdiği düşüncesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanık ...'nın eylemlerini basit taksirle gerçekleştirdiği savıyla, Karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Antalya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 16.02.2015 tarihli ve 337-30 sayılı direnme kararına konu hükümlerinin sanıklar hakkında bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 25.06.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.