Türk Ceza Kanunu 77. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 77- (1) Aşağıdaki fiillerin, siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur:
a) Kasten öldürme.
b) Kasten yaralama.
c) İşkence, eziyet veya köleleştirme.
d) Kişi hürriyetinden yoksun kılma.
e) Bilimsel deneylere tabi kılma.
f) Cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı.
g) Zorla hamile bırakma.
h) Zorla fuhşa sevketme.
(2) Birinci fıkranın (a) bendindeki fiilin işlenmesi halinde, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına; diğer bentlerde tanımlanan fiillerin işlenmesi halinde ise, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Ancak, birinci fıkranın (a) ve (b) bentleri kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.
(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.
(4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.
Örgüt
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
11 karar eşleşti
1. Ceza Dairesi, 2024/2278 E., 2025/2053 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
(2) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar ile süresine bakılmaksızın, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgütün faaliyeti çerçevesinde, Türk Ceza Kanununda yer alan; a) İnsanlığa karşı suçlardan (madde 77, 78),
1. Ceza Dairesi 2024/2278 E. , 2025/2053 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi
SAYISI : 2023/451 değişik iş
İNCELEME KONUSU KARAR: İtirazın reddine
KANUN YARARINA BOZMA YOLUNA BAŞVURAN: Adalet Bakanlığının istemi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : İlgili kararın kanun yararına bozulması
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçlarından Şanlıurfa İnfaz Hakimliğinin 13.10.2023 tarihli ve 2023/10598 Esas, 2023/10596 Karar sayılı içtima kararı ile 2 yıl 2 ay hapis cezasına hükümlü ...'in, bu cezasının infazı sırasında, açık ceza infaz kurumuna ayrılma talebinin Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinin 6/1-c maddesi uyarınca toplam cezasının 1/3'ünü kapalı ceza infaz kurumunda iyi halli olarak geçirmesi şartı arandığından bahisle reddine dair Siverek 2 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığının 03.11.2023 tarihli ve 2023/6842 sayılı kararına yönelik hükümlü müdafii tarafından yapılan şikayetin, kapalı ceza infaz kurumunda cezanın 1/3'ünün tamamlanacağı yönündeki değerlendirmenin denetimli serbestlik tedbiri uygulanma şartları arasında bulunmadığından bahisle kabulü ile anılan kararın kaldırılmasına ilişkin Siverek İnfaz Hakimliğinin 16.11.2023 tarihli ve 2023/3500 Esas, 2023/3567 Karar sayılı kararına karşı Cumhuriyet Savcılığı tarafından yapılan itirazın reddine dair mercii Siverek 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 27.11.2023 tarihli ve 2023/451 değişik iş sayılı kararı ile ilgili olarak;
Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309 uncu maddesinin birinci fıkrası uyarınca, 02.01.2024 tarihli ve 94660652-105-63-31002-2023-Kyb sayılı evrakı ile kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 28.02.2024 tarihli ve 2024/7895 sayılı Tebliğnamesi ile dava dosyası Daireye gönderilmekle, gereği düşünüldü;
I. İSTEM
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 28.02.2024 tarihli ve 2024/7895 sayılı kanun yararına bozma isteminin;
"Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinin 6/1-c maddesinde, "Cezaları yüksek güvenlikli kapalı kurumlar veya diğer kapalı kurumların yüksek güvenlikli bölümlerinde infaz edilenlerden toplam cezalarının üçte birini bu kurumlarda iyi hâlli olarak geçiren ve koşullu salıverilme tarihine üç yıl veya daha az süre kalanlar, açık kurumlara ayrılabilir." şeklindeki, 6/2-ç maddesinde ise, “terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olup, mensup oldukları örgütten ayrıldıkları idare ve gözlem kurulu kararıyla tespit edilenlerin koşullu salıverilme tarihine bir yıldan az süre kalması şartı aranır.” şeklindeki düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde,
Dosya kapsamına göre, hükümlünün Şanlıurfa 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 12.05.2016 tarihli ve 2010/315 Esas, 2016/321 Karar sayılı kararı ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 220/1. maddesi gereğince 2 yıl hapis cezası ile cezalandırıldığı, cezasını Siverek 2 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda infaz etmekte olduğu, ceza infaz kurumuna giriş tarihinin 18.06.2023, koşullu salıverilme tarihinin ise 27.04.2024 olduğu, yukarıda yazılan düzenlemeler uyarınca hükümlünün infaza konu cezasının süresine bakılmaksızın yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumunda çektirilmesi gerektiği, ayrıca hükümlünün kapalı ceza infaz kurumundan açık ceza infaz kurumuna ayrılabilmesi için toplam cezasının üçte birini iyi halli olarak geçirmesi ve koşullu salıverilme tarihine 3 yıl ve daha az süre kalması şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerektiği nazara alındığında, hükümlünün koşullu salıverilmesine 1 yıldan az süre kaldığı ancak infaza konu 2 yıl hapis cezasının üçte biri olan 8 aylık süreyi karar tarihi itibariyle kapalıda henüz infaz etmediği, bu haliyle denetimli serbestliğe ayrılma şartlarını taşımadığı anlaşılan hükümlünün açık ceza infaz kurumuna da ayrılamayacağı cihetle, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir."
Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır.
II. GEREKÇE
1. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309 uncu maddesinin, (1), (2) ve (3) üncü fıkraları;
(1) Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir.
(2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir.
(3) Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun yararına bozar.
2. 7242 sayılı Kanun’un 52 nci maddesi ile değişik 5275 sayılı Kanun’un geçici 6 ncı maddesinin (1), (2) ve (3) üncü fıkraları;
Geçici Madde 6- (Değişik madde 14.04.2020 - 7242 S.K./52. md) (1) 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından; 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun kasten öldürme suçları (madde 81, 82 ve 83), üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenen kasten yaralama ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçları, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu (madde 87, fıkra iki, bent d), işkence suçu (madde 94 ve 95), eziyet suçu (madde 96), cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar (madde 102, 103, 104 ve 105), özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar (madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138), uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu (madde 188) ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar hariç olmak üzere, 105/A maddesinin birinci fıkrasında yer alan “bir yıl’lık süre, “üç yıl” olarak uygulanır.
(2) 30/3/2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, Türk Ceza Kanunu'nun kasten öldürme suçları (madde 81, 82 ve 83), cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar (madde 102, 103, 104 ve 105), özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar (madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138) ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar hariç olmak üzere;
a) Sıfır-altı yaş grubu çocuğu bulunan kadın hükümlüler ile yetmiş yaşım bitirmiş hükümlüler hakkında 105/A maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “iki yıf’lık süre, “dört yıl” olarak uygulanır.
b) Maruz kaldığı ağır bir hastalık, engellilik veya kocama nedeniyle hayatım yalnız idame ettiremeyen altmışbeş yaşını bitirmiş hükümlülerin koşullu salıverilmeleri için ceza infaz kuramlarında geçirmeleri gereken süreler, azami süre sınırına bakılmaksızın 105/A maddesinde düzenlenen denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infaz edilebilir. Ağır hastalık, engellilik veya kocama hâli, Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurallarınca veya Adlî Tıp Kurumunca düzenlenen bir raporla belgelendirilir.
(3) Birinci ve ikinci fıkra hükümleri, iyi hâlli olmak koşuluyla kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler hakkında da uygulanır.
3. 5275 sayılı Kanun’un “Yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları” başlıklı 9 uncu maddesinin (2), (3), (4) ve (5) inci fıkraları;
(2) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar ile süresine bakılmaksızın, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgütün faaliyeti çerçevesinde, Türk Ceza Kanununda yer alan;
a) İnsanlığa karşı suçlardan (madde 77, 78),
b) Kasten öldürme suçlarından (madde 81, 82),
c) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan (madde 188),
d) Devletin güvenliğine karşı suçlardan (madde 302, 303, 304, 307, 308),
e) Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlardan (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),
Mahkûm olanların cezaları, bu kurumlarda infaz edilir.
3) Eylem ve tutumları nedeniyle tehlikeli hâlde bulunan ve özel gözetim ve denetim altında bulundurulmaları gerekli olduğu saptananlar ile bulundukları kurumlarda düzen ve disiplini bozanlar veya iyileştirme tedbir, araç ve usûllerine ısrarla karşı koyanlar bu kurumlara gönderilirler.
(4) Birinci fıkrada tanımı yapılan kurumların ihtiyacı karşılama bakımından yetersiz olması hâlinde, diğer kapalı ceza infaz kurumlarının yüksek güvenlikli bölümleri kullanılır.
(5) (Değişik: 25/5/2005-5351/1 md.) Müebbet hapis cezasına hükümlülerden, 107 nci maddede belirtilen koşullu salıverilme süresinin üçte ikisini, süreli hapis cezasına hükümlülerden toplam cezalarının üçte birini, üçüncü fıkrada belirtilen hükümlülerden geriye kalan toplam cezalarının üçte birini bu kurumlarda geçirerek iyi hâl gösterenlerin, tutum ve kişiliklerine uygun diğer ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine karar verilebilir"
4. Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinin "Kapalı kurumdan açık kuruma ayrılacak hükümlüler” başlıklı 6 ncı maddesinin birinci fıkrası ile ikinci fıkrasının (ç) bendi;
(1) Hükümlülerden;
a) (Değişik:RG-22.8.2015-29453) Toplam (Değişik ibare:RG-22.2.2017-29987) cezaları on yıldan az olanlar bir ayını, on yıl ve yukarı olanlar ise onda birini kurumlarda infaz edip, iyi hâlli olan ve koşullu salıverilme tarihine yedi yıl veya daha az süre kalanlar,
b) Müebbet hapis cezasına mahkûm olup, koşullu salıverilme tarihine beş yıl veya daha az süre kalanlar,
c) Cezaları yüksek güvenlikli kapalı kurumlar veya diğer kapalı kurumların yüksek güvenlikli bölümlerinde infaz edilenlerden toplam cezalarının üçte birini bu kurumlarda iyi hâlli olarak geçiren ve koşullu salıverilme tarihine üç yıl veya daha az süre kalanlar,
açık kurumlara ayrılabilir.
(2) .....
ç) Terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olup, mensup oldukları örgütten ayrıldıkları idare ve gözlem kurulu kararıyla tespit edilenlerin koşullu salıverilme tarihine bir yıldan az süre kalması,
şartı aranır.
5. Hükümlünün, 19.03.2010 tarihinde işlediği suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve yönetme suçundan almış olduğu 2 yıl hapis ve 05.11.2022 tarihinde işlediği trafik güvenliğini kasten tehlikeye sokma suçundan almış olduğu 2 ay hapis cezasının infazı amacıyla Cumhuriyet savcılığınca düzenlenen 16.10.2023 tarihli ve 2023/7-4282 sayılı müddetnameye göre, 18.06.2023 tarihinde kapalı ceza infaz kurumuna alındığı, şartla tahliye tarihinin 27.04.2024, bihakkın tahliye tarihinin ise 16.01.2025 olarak tespit edildiği anlaşılmaktadır.
6. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve yönetme suçundan verilen hapis cezasının 5275 sayılı Kanun'un 9.maddesinin 2. fıkrasına göre Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumlarında infaz edilmesi, bu kurumların ihtiyacı karşılama bakımından yetersiz olması hâlinde, aynı maddenin 4. fıkrasına göre diğer kapalı ceza infaz kurumlarının yüksek güvenlikli bölümlerinde infaz edilmesi, aynı maddenin 5. fıkrasına göre; "....... süreli hapis cezasına hükümlülerden toplam cezalarının üçte birini, ......bu kurumlarda geçirerek iyi hâl gösterenlerin," tutum ve kişiliklerine uygun diğer ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine karar verilmesinin mümkün olduğu görülmektedir.
7. Ayrıca Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinin 6. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi ile ikinci fıkrasının (ç) bendi birlikte değerlendirildiğinde, terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olanlar dışında kalan hükümlülerden cezaları yüksek güvenlikli kapalı kurumlar veya diğer kapalı kurumların yüksek güvenlikli bölümünde infaz edilenlerin toplam cezalarının üçte birini bu kurumlarda iyi halli olarak geçirmeleri ve şartla tahliye tarihlerine üç yıl yada daha az süre kalması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda açık ceza infaz kurumlarına ayrılmasının mümkün olabileceği yasal düzenlemeden anlaşılmaktadır.
8. Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinin 6. maddesinin ikinci fıkrasının (ç) bendine göre, terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olanların açık ceza infaz kurumuna ayrılabilmesi için, şartla tahliye tarihlerine bir yıldan az süre kalması, mensup oldukları örgütten ayrıldıklarının idare ve gözlem kurulu kararıyla tespit edilmesi ve iyi halli olmaları şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
9. 15.04.2020 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanun'un 52 nci maddesi ile 5275 sayılı Kanun'un geçici 6 ncı maddesinin üçüncü fıkrasına göre, “30.03.2020 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından” denetimli serbestlik tedbirinin iyi hâlli olmak koşuluyla kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlüler hakkında da uygulanmasına imkan sağlandığından, denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infaz usulünden yararlanabilmek için açık ceza infaz kurumunda bulunma ya da açık ceza infaz kurumuna ayrılmaya hak kazanma şartı aranmaksızın, açık ceza infaz kurumuna ayrılması mümkün olmayan bu hükümlülerde denetimli serbestlikten yararlanabilir, eğer hükümlünün infaza konu cezaları geçici 6 ncı maddenin birinci fıkrasında sayılan istisna suçlardan değil ise 3 yıl süreyle eğer istisna suçlardan ise 1 yıl süreyle denetimli serbestlikten yararlanma hakları bulunmaktadır.
10. Bu açıklamalara göre somut olay değerlendirildiğinde, 18.06.2023 tarihinde cezasının infazı amacıyla kapalı ceza infaz kurumuna alınan hükümlünün suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve yönetme suçundan almış olduğu 2 yıl hapis cezasının üçte birini iyi halli olarak yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumlarında yada diğer kapalı kurumların yüksek güvenlikli bölümlerinde geçirmesi halinde tutum ve kişiliğine uygun diğer ceza infaz kurumlarına gönderilmesinin ve mensup olduğu örgütten ayrıldığının İdare ve Gözlem Kurulu kararı ile tespit edilmesi ve iyi halli hükümlü olması halinde açık ceza infaz kurumuna ayrılmasının mümkün olduğu, hükümlünün cezasının süresi, kapalı ceza infaz kurumunda geçirdiği süre dikkate alındığında, talep ve karar tarihi itibariyle cezasının üçte birini kapalı ceza infaz kurumunda geçirmeyen hükümlünün süre şartı açısından değerlendirildiğinde Açık Ceza İnfaz Kurumuna ayrılmasının mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.
11. Açık Ceza İnfaz Kurumuna ayrılması mümkün olmayan kapalı ceza infaz kurumunda bulunan iyi halli hükümlülerin 7242 sayılı Kanun’un 52. maddesi ile değişik 5275 sayılı Kanun’un geçici 6. maddesinin 3. fıkrasınında yer alan düzenleme gereğince denetimli serbestlik suretiyle cezanın infazı usulünden yararlanabilmelerinin yukarıda açıklandığı gibi mümkün olduğu ancak somut olayda hükümlünün içtimalı infazı konu cezalarının bir tanesinin suç tarihinin 30.03.2020 tarihinden sonra 05.11.2022 olduğu anlaşılmakla, 7242 sayılı Kanun’un 52. maddesi ile değişik 5275 sayılı Kanun’un geçici 6. maddesinin 3. fıkrasınında uygulanmasının mümkün olmadığı, hükümlünün denetimli
serbestlikten yararlanabilmesi için 5275 sayılı Kanun'un 105/A maddesine göre, şartla tahliye tarihine bir yıl yada daha az süre kalması, açık ceza infaz kurumuna ayrılması yada açık ceza infaz kurumuna ayrılma şartları oluşmasına karşın, iradesi dışındaki bir nedenle açık ceza infaz kurumuna ayrılamaması veya bu nedenle kapalı ceza infaz kurumuna gönderilmesi ve iyi halli hükümlü olması ve diğer şartları taşıması gerektiği dikkate alınmaksızın, denetimli serbestlikten yararlanması gerektiğine dair İnfaz Hakimliğince verilen karara karşı yapılan itirazın kabulü yerine reddine dair itiraz merciince verilen karar Kanun'a aykırı olup, kanun yararına bozma talebi açıklanan bu nedenle yerinde görülmüştür.
III. KARAR
1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteminin KABULÜNE,
2. Siverek 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 27.11.2023 tarihli ve 2023/451 değişik iş sayılı kararın 5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesinin üçüncü fıkrası gereği, oy birliğiyle KANUN YARARINA BOZULMASINA,
Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,
13.03.2025 tarihinde karar verildi.
Diğer kararlar (4)
1. Ceza Dairesi, 2023/3263 E., 2023/7670 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
(2) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar ile süresine bakılmaksızın, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgütün faaliyeti çerçevesinde, Türk Ceza Kanununda yer alan; a) İnsanlığa karşı suçlardan (madde 77, 78),
1. Ceza Dairesi 2023/3263 E. , 2023/7670 K.
"İçtihat Metni"
K A N U N Y A R A R I N A
B O Z M A
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi
SAYISI : 2022/119 değişik iş
HÜKÜMLÜ : ...
İNCELEME KONUSU
KARAR : İtirazın reddine
KANUN YARARINA
BOZMA YOLUNA
BAŞVURAN : Adalet Bakanlığının istemi üzerine Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : İlgili kararın kanun yararına bozulması
Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan Giresun 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 06.04.2018 tarihli ve 2017/114 Esas, 2018/78 Karar sayılı kararı ile 3 yıl 9 ay hapis cezasına hükümlü ...'ün, cezasının infazı sırasında, açık ceza infaz kurumuna ayrılma talebinin reddine ilişkin Beşikdüzü T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu Başkanlığının 25.01.2022 tarihli ve 2022/552 sayılı kararına karşı yapılan şikayetin reddine dair ... İnfaz Hakimliğinin 04.02.2022 tarihli ve 2022/517 Esas, 2022/580 Karar sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin ... 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 21.02.2022 tarihli ve 2022/119 değişik iş sayılı kararı ile ilgili olarak;
Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309 uncu maddesinin birinci fıkrası uyarınca, 10.03.2023 tarihli ve 94660652-105-61-11216-2022-Kyb sayılı evrakı ile kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 30.03.2023 tarihli ve 2023/31925 sayılı Tebliğnamesi ile dava dosyası Daireye gönderilmekle, gereği düşünüldü;
I. İSTEM
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 30.03.2023 tarihli ve 2023/31925 sayılı kanun yararına bozma isteminin;
“Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinin 6 ncı maddesinde yer alan ''1- Hükümlülerden; a)...cezaları on yıldan az olanlar bir ayını, on yıl ve yukarı olanlar ise onda birini kurumlarda infaz edip, iyi hâlli olan ve koşullu salıverilme tarihine yedi yıl veya daha az süre kalanlar, b) Müebbet hapis cezasına mahkûm olup, koşullu salıverilme tarihine beş yıl veya daha az süre kalanlar, c) Cezaları yüksek güvenlikli kapalı kurumlar veya diğer kapalı kurumların yüksek güvenlikli bölümlerinde infaz edilenlerden toplam cezalarının üçte birini bu kurumlarda iyi hâlli olarak geçiren ve koşullu salıverilme tarihine üç yıl veya daha az süre kalanlar, açık kurumlara ayrılabilir. (2) Açık kurumlara ayrılabilmek için, ayrıca; c) 29.7.2003 tarihli ve 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanun'u, 30.7.1999 tarihli ve mülga 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleri ile Mücadele Kanunu'nun 14 üncü maddesi ve 5237 sayılı Kanun'un 221 ... maddesinden yararlananların koşullu salıverilme tarihine iki yıldan az süre kalması... şartı aranır. ç) Terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olup, mensup oldukları örgütten ayrıldıkları idare ve gözlem kurulu kararıyla tespit edilenlerin koşullu salıverilme tarihine bir yıldan az süre kalması..., '' şeklindeki düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde,
Hükümlülerin kapalı ceza infaz kurumlarından, açık ceza infaz kurumlarına ayrılabilmeleri için toplam cezalarının üçte birini iyi halli olarak geçirmeleri ve koşullu salıverilme tarihine 3 yıl ve daha az süre kalması şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerektiğine ilişkin genel bir düzenleme öngörüldüğü; terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olup mensup oldukları örgütten ayrıldıkları idare ve gözlem kurulu kararıyla tespit edilen hükümlüler hakkında ise koşullu salıverme tarihine 1 yıldan az sürenin kalması halinde açık ceza infaz kurumuna ayrılabilineceğinin öngörüldüğü; diğer taraftan terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olanlar etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandılar ise, bu hükümlülerin koşullu salıverilme tarihlerine 2 yıldan az süre kalması halinde açık ceza infaz kurumlarına ayrılabileceklerine ilişkin özel bir düzenleme bulunduğu anlaşılmakla;
Dosya kapsamına göre, hükümlünün Giresun 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 06.04.2018 tarihli kararı ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 314 üncü maddesinin ikinci fıkrası, 221 ... maddesinin dördüncü fıkrası, 62 nci madde ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5 ... maddesinin birinci fıkrası gereğince hakkında etkin pişmanlık hükümleri uygulanmak suretiyle mahkumiyetine karar verildiği, ceza infaz kurumuna giriş tarihinin 22.06.2021, koşullu salıverilme tarihinin ise 13.01.2024 olduğu, hükümlü hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması nedeniyle, açık ceza infaz kurumuna ayrılabilmesi için koşullu salıverilme tarihine 2 yıldan az sürenin kalmasının yeterli olduğu, terör ve örgütlü suçlardan etkin pişmanlık göstermek suretiyle hüküm giyenlerin açık ceza infaz kurumuna ayrılabilmeleri için koşullu salıverme tarihlerine 2 yıldan az süre kalması kuralının yanında, ayrıca toplam cezalarının üçte
birini iyi halli olarak kapalı ceza infaz kurumunda geçirmeleri gerektiğine ilişkin açık bir düzenlemenin bulunmadığı düşünülmekle; karar tarihi itibariyle hükümlünün koşullu salıverilme tarihine 2 yıldan az süre kalması nedeniyle, anılan Yönetmeliğinin 6 ncı maddesinin ikinci fıkrasının (ç) bendinde yer alan düzenleme göz önünde bulundurularak, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde itirazın reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.”
Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır.
II. GEREKÇE
1. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309 uncu maddesinin, (1), (2) ve (3) üncü fıkraları;
(1) Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir.
(2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir.
(3) Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya
hükmü kanun yararına bozar.
2. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un “Yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları” başlıklı 9 uncu maddesi;
(1) Yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları, iç ve dış güvenlik görevlilerine sahip, firara karşı teknik, mekanik, elektronik ve fizikî engellerle donatılmış, oda ve koridor kapıları sürekli kapalı tutulan, ancak mevzuatın belirttiği hâllerde aynı oda dışındaki hükümlüler arasında ve dış çevre ile temasların geçerli olduğu sıkı güvenlik rejimine tâbi hükümlülerin bir veya üç kişilik odalarda barındırıldıkları tesislerdir. Bu kurumlarda bireysel veya grup hâlinde iyileştirme yöntemleri uygulanır.
(2) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar ile süresine bakılmaksızın, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu örgütün faaliyeti çerçevesinde, Türk Ceza Kanununda yer alan;
a) İnsanlığa karşı suçlardan (madde 77, 78),
b) Kasten öldürme suçlarından (madde 81, 82),
c) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan (madde 188),
d) Devletin güvenliğine karşı suçlardan (madde 302, 303, 304, 307, 308),
(e) Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlardan (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),
Mahkûm olanların cezaları, bu kurumlarda infaz edilir.
(3) Eylem ve tutumları nedeniyle tehlikeli hâlde bulunan ve özel gözetim ve denetim altında bulundurulmaları gerekli olduğu saptananlar ile bulundukları kurumlarda düzen ve disiplini bozanlar veya iyileştirme tedbir, araç ve usûllerine ısrarla karşı koyanlar bu kurumlara gönderilirler.
(4) Birinci fıkrada tanımı yapılan kurumların ihtiyacı karşılama bakımından yetersiz olması hâlinde, diğer kapalı ceza infaz kurumlarının yüksek güvenlikli bölümleri kullanılır.
(5) (Değişik: 25.5.2005-5351/1 md.) Müebbet hapis cezasına hükümlülerden, 107 nci maddede belirtilen koşullu salıverilme süresinin üçte ikisini, süreli hapis cezasına hükümlülerden toplam cezalarının üçte birini, üçüncü fıkrada belirtilen hükümlülerden geriye kalan toplam cezalarının üçte birini bu kurumlarda geçirerek iyi hâl gösterenlerin, tutum ve kişiliklerine uygun diğer ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine karar verilebilir
3. Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinin “Kapalı kurumdan açık kuruma ayrılacak hükümlüler” başlıklı 6 ncı maddesi;
(1) Hükümlülerden;
a) (Değişik:RG-22.8.2015-29453) Toplam (Değişik ibare:RG-22.2.2017-29987) cezaları on yıldan az olanlar bir ayını, on yıl ve yukarı olanlar ise onda birini kurumlarda infaz edip, iyi hâlli olan ve koşullu salıverilme tarihine yedi yıl veya daha az süre kalanlar,
b) Müebbet hapis cezasına mahkûm olup, koşullu salıverilme tarihine beş yıl veya daha az süre kalanlar,
c) Cezaları yüksek güvenlikli kapalı kurumlar veya diğer kapalı kurumların yüksek güvenlikli bölümlerinde infaz edilenlerden toplam cezalarının üçte birini bu kurumlarda iyi hâlli olarak geçiren ve koşullu salıverilme tarihine üç yıl veya daha az süre kalanlar,
açık kurumlara ayrılabilir.
(2) Açık kurumlara ayrılabilmek için, ayrıca;
a) (Değişik:RG-18.8.2016-29805) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 142, 148, 149, 188 ve 190 ıncı maddeleri ile 1.3.1926 tarihli ve mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 403, 404, 491/3-4, 492, 493, 494, 495, 496, 497, 498 ve 499 uncu maddelerinden mahkûm olanların koşullu salıverilme tarihine beş yıldan az süre kalması,
b) (Değişik:RG-18.8.2016-29805) 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 102 ve 103 üncü maddeleri ile eşe karşı işlenen 82/1-d, 86/3-a ve 96/2-b maddeleri ve 1/3/1926 tarihli ve mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 414, 416/1, 418/1 maddeleri ile eşe karşı işlenen 449/1, 456 ve 457/1 maddelerinden mahkûm (Değişik ibare:RG-11.4.2019-30742) olanların koşullu salıverilme tarihine üç yıldan az süre kalması,
c) 29.7.2003 tarihli ve 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanun'u, 30.7.1999 tarihli ve mülga 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleri ile Mücadele Kanunu'nun 14 üncü maddesi ve 5237 sayılı Kanun'un 221 ... maddesinden yararlananların koşullu salıverilme tarihine iki yıldan az süre kalması,
ç) Terör ve örgütlü suçlardan hükümlü olup, mensup oldukları örgütten ayrıldıkları idare ve gözlem kurulu kararıyla tespit edilenlerin koşullu salıverilme tarihine bir yıldan az süre kalması,
şartı aranır.
(3) Birden fazla cezanın toplanarak infazı hâlinde, açık kuruma ayrılmada esas alınacak suç, koşullu salıverilme tarihine en az sürenin arandığı suçtur.
(4) Açık kuruma ayrılma süresini dolduranlar hakkında altı aylık deneme süresinin tamamlanması beklenmeden açık kuruma ayrılma kararı alınabilir.
Şeklinde düzenlenmiştir.
4. Hükümlünün, terör örgütü üyesi olmak suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 314 üncü maddesinin ikinci fıkrası, 221 ... maddesinin dördüncü fıkrası, 62 nci madde ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5 ... maddesinin birinci fıkrası gereğince hakkında etkin pişmanlık hükümleri uygulanmak suretiyle 3 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.
5. Terör örgütü üyesi olmak suçundan verilen ve kesinleşen cezasının infazı amacıyla 22.06.2021 tarihinde Beşikdüzü T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunun yüksek güvenlikli bölümünde cezasının infazına başlanan hükümlü hakkında Cumhuriyet savcılığınca düzenlenen müddetnamede, şartla tahliye tarihinin 13.01.2024, bihakkın tahliye tarihinin ise 20.12.2024 olarak belirlendiği, hükümlü müdafinin 14.01.2022 tarihli dilekçesi ile müvekkilinin açık ceza infaz kurumuna gönderilmesini talep ettiği görülmüştür.
6. 5275 sayılı Kanun’un 9 uncu maddesinin beşinci fıkrasına göre “..... süreli hapis cezasına hükümlülerden toplam cezalarının üçte birini, ..... bu kurumlarda geçirerek iyi hâl gösterenlerin, tutum ve kişiliklerine uygun diğer ceza infaz kurumlarına gönderilmelerine karar verilebilir .” şeklindeki açık düzenleme ile Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinin 6 ncı maddesinin birinci fıkrasında, üç ayrı bent halinde infaza konu ceza süresi ve infazın yapıldığı kurumun niteliği dikkate alınarak hükümlülerin kapalı ceza infaz kurumundan açık ceza infaz kurumuna ayrılabilmeleri için gerekli genel ve temel şartların gösterildiği, ikinci fıkrada ise bazı suçlar yönünden ek ve özel şartlar getirildiği maddenin düzenleniş biçiminden açıkça anlaşılmaktadır.
7. Kapalı ceza infaz kurumundan açık ceza infaz kurumuna ayrılma ile ilgili 6 ncı maddenin birinci ve ikinci fıkra hükümlerinin birbirinden bağımsız olduğunu, ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiğini söylemek ve kabul etmek, maddenin düzenleniş biçimi dikkate alındığında mümkün değildir. Her olayda infaza konu ceza süresi, infazın yapıldığı yer ve infaz edilen cezanın hangi suç nedeniyle verildiği birlikte değerlendirilmek suretiyle kapalı ceza infaz kurumunda bulunan hükümlünün açık ceza infaz kurumuna ayrılmaya hak kazanıp kazanmadığı belirlenmelidir.
8. 5275 sayılı Kanun’un 9 uncu maddesinin beşinci fıkrası ve Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliğinin 6 ncı maddesi hükmü birlikte değerlendirildiğinde, terör örgütü üyesi olmak suçundan cezalandırılan ve cezası kapalı ceza infaz kurumunun yüksek güvenlikli bölümünde infaz edilen hükümlünün, kapalı ceza infaz kurumunda geçirdiği süre dikkate alındığında, talep tarihi itibariyle cezasının 1/3 ni kapalı ceza infaz kurumunda geçirmediği anlaşılmakla, talep tarihi itibariyle açık ceza infaz kurumuna ayrılma hakkı bulunmadığından haklı sebebe dayanmayan kanun yararına bozma isteminin reddine karar vermek gerekmiştir.
III. KARAR
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemi doğrultusunda düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görülmediğinden 5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesindeki koşulları taşımayan KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNİN oy birliğiyle REDDİNE,
Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,
08.12.2023 tarihinde karar verildi.
1. Ceza Dairesi, 2023/4214 E., 2023/6241 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
ği, somut eylemde, maktulün önceki saldırıdan kurtulduktan sonra olay yerinden kaçmak için koştuğu esnada sokak üzerinde beklemekte sanık ...’in kendisine doğru koşmakta olan maktulün bacaklarına jopla vurması şeklinde gerçekleşen eylemde, 5237 sayılı Kanun'un 77 nci maddesinde düzenlenen ''eziyet'' suçunun maddi ve manevi unsurlarının oluşmadığı anlaşıldığından, anılan temyiz sebeplerinin incelen
1. Ceza Dairesi 2023/4214 E. , 2023/6241 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi
SAYISI : 2022/388 E., 2023/20 K.
SUÇ : Kasten yaralama
HÜKÜM : Mahkûmiyet
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama
Sanık hakkında bozma üzerine kurulan hükmün; karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33 üncü maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8 ... maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) 305 ... maddesi gereği temyiz edilebilir olduğu, karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenlerin hükmü temyize hak ve yetkilerinin bulunduğu, 1412 sayılı Kanun’un 310 uncu maddesi gereği temyiz istemlerinin süresinde olduğu, aynı Kanun’un 317 nci maddesi gereği temyiz istemlerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle gereği düşünüldü:
I. HUKUKÎ SÜREÇ
1. Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesinin, 18.04.2016 tarihli ve 2016/89 Esas, 2016/161 Karar sayılı kararı ile; sanık hakkında kasten öldürme suçundan, 5271 sayılı Kanun'un 223 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (e) bendi uyarınca beraat kararı verilmiştir.
2. Bu kararın katılanlar vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 20.12.2016 tarihli ve 2016/5435 Esas ve 2016/4364 Karar sayılı kararı ile; ''kapsam dışı sanıklar ......,....., ... tarafından darp edildikten sonra kaçmakta olan maktülü, ayaklarına jopla vurmak suretiyle adli raporlarına göre sol bacak bölgesinden basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralayan sanık ...’in 5237 sayılı Kanun'un 86 ncı maddesinin ikinci fıkrasının (d) ve (e) bentleri uyarınca cezalandırılması gerektiğinin gözetilmemesi'' nedeniyle bozulmasına karar verilmiştir.
3. Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesinin, 05.04.2017 tarihli ve 2017/124 Esas, 2017/161 Karar sayılı kararı ile; sanık hakkında kasten yaralama suçundan, 5237 sayılı Kanun'un 86 ıncı maddesinin ikinci fıkrası, aynı maddenin üçüncü fıkrasının (d) ve (e) bentleri, 62 nci maddesinin birinci fıkrası, 53 üncü maddesi, 5271 sayılı Kanun'un 231 ... maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiştir.
4. Anayasa Mahkemesinin 2017/7592 başvuru sayılı ve 26.05.2022 tarihli kararında özetle; ''HAGB kararı verilmesi ile birlikte kötü muamelenin bir cezai yaptırıma bağlanması gereken ilgili süreç, kötü muamele faillerinin cezadan tamamen muaf tutulmalarıyla sonuçlanabileceği, dolayısıyla HAGB müessesesinin, cezasızlığa yol açması nedeniyle benzer türdeki ihlalleri önlemedeki caydırıcılığı sağlayamayacağı..'' gerekçesiyle Anayasa'nın 17 nci maddesinde güvence altına alınan eziyet yasağının maddi ve usul boyutlarının ihlal edildiğine, karar verilmiştir.
5. Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesinin, 17.01.2023 tarihli ve 2022/388 Esas, 2023/20 Karar sayılı kararı ile; sanık hakkında kasten yaralama suçundan, 5237 sayılı Kanun'un 86 ncı maddesinin ikinci fıkrası, aynı maddenin üçüncü fıkrasının (d) ve (e) bentleri, 62 nci maddesinin birinci fıkrası, 53 üncü maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkrası uyarınca 7 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluklarına karar verilmiştir.
II. TEMYİZ SEBEPLERİ
1. Sanık müdafiinin temyiz sebepleri, soyut beyan dışında her türlü şüpheden uzak delil olmadığından şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince sanığın beraatine karar verilmesi, aksi halde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve cezanın seçenek yaptırımlara dönüştürülmesi gerektiğine,
2. Katılanlar vekilinin temyiz sebepleri, Anayasa Mahkemesinin yeniden yargılama kararı verdiğine, sanığın insanlığa karşı suçlar başlığı ile düzenlenen "Eziyet" suçundan cezalandırılması gerektiğine, İlişkindir.
III. OLAY VE OLGULAR
1. Polis memuru olan temyiz dışı sanıklar ...un kamuoyunda ............., Eylemleri olarak bilinen eylemler sırasında görevli oldukları, olay gecesi ... ... Caddesi üzerinde gerçekleşen eylemlere güvenlik güçlerince müdahale edilmesi üzerine bazı eylemcilerin ara sokaklara kaçtıkları, maktulü de bu caddenin yakınındaki ........, Sokak’a girdiği, temyiz dışı sanık ... ...’ya ait bu sokağın sonunda bulunan ekmek fırınının önünde beklemekte olan ...’ın, maktulün yolunu kestikleri, sanık...’ın maktulün ayağına vurarak onu yere düşürdüğü, bu sırada sanıklar ... ve ...’ın da maktulün yanına geldikleri, tüm sanıkların birlikte yerdeki maktulün yüzüne, kafasına, sırtına ve bacaklarına vurduktan sonra uzaklaştıkları, maktulün aldığı darbelerin etkisiyle bir süre yerden kalkamadığı, geri dönen sanık ...’ın maktulün kafasına ve gövdesine birden fazla kez vurduğu, ani bir hareketle yerden kalkan maktulün koşarak kaçmaya başladığı, sokak üzerinde beklemekte olan sanık ...’in kendisine doğru koşmakta olan maktulün bacaklarına maktul hareket halinde iken jopla vurduğu, maktulün sokağı terk ederek uzaklaştığı anlaşılmıştır.
2. Sanığın atılı suçu inkar ettiği belirlenmiş, tanıkların ve temyiz dışı tarafların beyanları, olay yeri inceleme ve görgü tespit tutanakları, işyeri kamera görüntülerinin içerir CD'ler ve bu görüntülere ilişkin inceleme tutanakları, fotoğraflar, teşhis tutanakları, İstanbul Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulunun 30.10.2013 tarihli raporu dava dosyasına eklenmiştir.
3. Mahkemece, Hukukî Süreç başlığı altında (2) ve (4) numaralı paragraflarda ayrıntılarına yer verilen Yargıtay bozma ilâmına ve Anayasaya Mahkemesinin bireysel başvuru hak ihlali kararına uyulmasına karar verilerek gereklerinin yerine getirildiği belirlenmiştir.
IV. GEREKÇE
İleri sürülen iddia ve savunmaların toplanan delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterildiği, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, hükmün bu veriler ışığında gerekçelendirilmiş olduğu, tanık ... ....'nın oluşa uygun anlatımları, diğer tanıklar temyiz dışı tarafların beyanları, olay yeri inceleme ve görgü tespit tutanakları, işyeri kamera görüntülerinin içerir CD'ler ve bu görüntülere ilişkin inceleme tutanakları, fotoğraflar, teşhis tutanakları, İstanbul Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulunun 30.10.2013 tarihli raporuna göre, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, bu sanığın eyleminin, dava dışı sanıkların eyleminden bir süre sonra gerçekleşmesi ve bağımsız olarak eylemler arasında fasıla bulunması ve sanığın eylemi ile maktulün ölümü arasında bir illiyet bulunmaması nedeniyle eyleme uyan suç vasfı ve yaptırımının doğru bir biçimde belirlendiği, Mahkemece, ''sanığın dosyaya yansıyan kişilik özellikleri, bir daha suç işlemeyeceği hususunda kanaat oluşmaması'' şeklindeki yasal, yeterli ve Kanuni gerekçeler ile hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve cezanın seçenek yaptırımlara çevrilmesine yer olmadığına karar verilmesinde isabetsizlik görülmediği,
Anayasa Mahkemesinin 26.05.2022 tarihli bireysel başvuru hak ihlali kararında, ''Anayasa'nın 17 nci maddesinin üçüncü fıkrasıyla yasaklanan eziyet kavramının 5237 sayılı Kanun’da düzenleme altına alınmış olan eziyet suçundan daha geniş ve farklı anlam taşıdığı, her iki kavramın aynı olmadığı, Anayasa ve sözleşmede yer alan kötü muamele türlerine ilişkin kavramlar, özerk kavramlar olması nedeniyle ceza kanunlarındaki işkence, eziyet gibi suçlardan farklı anlam taşıdığının'' belirtildiği, somut eylemde, maktulün önceki saldırıdan kurtulduktan sonra olay yerinden kaçmak için koştuğu esnada sokak üzerinde beklemekte sanık ...’in kendisine doğru koşmakta olan maktulün bacaklarına jopla vurması şeklinde gerçekleşen eylemde, 5237 sayılı Kanun'un 77 nci maddesinde düzenlenen ''eziyet'' suçunun maddi ve manevi unsurlarının oluşmadığı anlaşıldığından, anılan temyiz sebeplerinin incelenmesinde hukuka aykırılık bulunmamıştır.
V. KARAR
Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle Kayseri 3. Ağır Ceza Mahkemesinin, 17.01.2023 tarihli ve 2022/388 Esas, 2023/20 Karar sayılı kararında sanık müdafii ve katılanlar vekili tarafından öne sürülen temyiz sebepleri ve dikkate alınan sair hususlar yönünden herhangi bir hukuka aykırılık görülmediğinden temyiz sebeplerinin reddiyle hükmün, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle ONANMASINA,
Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,
17.10.2023 tarihinde karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2019/434 E., 2021/155 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
765 sayılı mülga TCK’da içtima hükümleri 68 ila 77. maddeler arasında düzenlenmiştir.
Ceza Genel Kurulu 2019/434 E. , 2021/155 K.
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
05.12.2002 tarihinde işlemiş olduğu kasten öldürme ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 02.08.2006 tarih ve 297-648 sayı ile verilen içtimalı 20 yıl hapis cezasını infaz etmekte olan hükümlü ...’ın, ceza infaz kurumunda bulunduğu sırada 26.01.2006 tarihinde işlemiş olduğu infaz kurumuna yasak eşya sokmak suçundan Trabzon 4. Asliye Ceza Mahkemesince 27.12.2006 tarih ve 316-482 sayı ile, 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 05.11.2009 tarihli ve 2009/1650 değişik iş sayılı kararıyla infaz rejimleri farklı olan 20 yıl hapis cezasıyla, 2 yıl 6 ay hapis cezasının içtima edilmesi talebinin reddine; Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesinin 02.12.2010 tarihli ve 2010/315 değişik iş sayılı kararıyla hükümlü ...’ın infaz etmekte olduğu 20 yıl hapis cezası yönünden 09.12.2010 tarihinden itibaren şartla tahliye edilmesine karar verilmiştir.
İçtimaya dâhil edilmeyen 2 yıl 6 ay hapis cezasının infazına devam edilen hükümlü ... hakkında, 04.08.2011 tarihinde işlemiş olduğu kamu malına zarar verme suçundan Of Asliye Ceza Mahkemesinin 31.01.2012 tarihli ve 237-13 sayılı kararıyla 3 ay 10 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına; bu kararın da kesinleşmesi üzerine Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 05.02.2015 tarihli ve 297-648 sayılı ek karar ile şartla tahliyenin geri alınmasına ve 04.08.2011 tarihi ile bihakkın tahliye tarihi olan 05.12.2022 tarihleri arasındaki sürenin aynen çektirilmesine karar verilmiştir.
Hükümlünün 18.01.2016 tarihli şartla tahliyenin geri verilmesi talepli dilekçesi üzerine Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 21.03.2016 tarihli ve 297-648 sayılı ek kararla infazın durdurulmasına; Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığının bu karara yaptığı itirazı inceleyen Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesince 24.03.2016 tarihli ve 2016/764 değişik iş sayılı karar ile itirazın reddine karar verilmiştir.
Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.03.2016 tarihli ve 2016/764 değişik iş sayılı kararına yönelik Adalet Bakanlığının 18.06.2016 tarihli ve 5067 sayılı kanun yararına bozma talebi doğrultusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 11.07.2016 tarihli ve 272103 sayılı ihbarnamede;
"Benzer bir olay sebebiyle Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 01.12.2008 tarihli ve 2008/7467 esas, 2008/7631 sayılı kararında 'Hükümlünün, 01 Haziran 2005 tarihinden önce işlediği suçlara ilişkin cezalar, o tarihte yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK'nın 71/2. maddesine göre toplanarak lehe olan 647 sayılı CİHK'nın 19. maddesi kapsamında koşullu salıverilme süresinin hesaplanmasında, 5237 sayılı TCK'nın yürürlükte bulunduğu tarihten sonra işlenen suçlara ilişkin cezaların ise 5275 sayılı CGTİK'nın 99. maddesi uyarınca toplanarak koşullu salıverilme hükümleri 107. maddesi uyarınca belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır.' şeklinde belirtildiği üzere hükümlünün 01.06.2005 tarihi sonrasında 26.01.2006 tarihinde işlediği ve 08.07.2009 tarihinde kesinleşen Trabzon 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 27.12.2006 tarihli ve 2006/316 esas, 2006/482 sayılı kararıyla almış olduğu 2 yıl 6 ay hapis cezasının infaz rejiminin farklı olması dolayısıyla koşullu salıverilme tarihinin kendi içerisinde belirlenmesi gerektiği gibi infaza konu cezası ile toplanarak koşullu salıverilme tarihinin belirlenemeyeceği cihetle, mercisince infazının durdurulmasına ilişkin karara karşı yapılan itirazın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddine karar verilmesinde isabet görülmediği" gerekçesiyle kararın kanun yararına bozulması istenmiştir.
Dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 13.02.2017 tarih ve 4703-339 sayı ile;
"Kanun yararına bozma talebine dayanılarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen tebliğnamedeki bozma isteği incelenen dosya kapsamına göre yerinde görüldüğünden, Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.03.2016 tarihli ve 2016/764 değişik iş sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nın 309. maddesi uyarınca kanun yararına bozulmasına" karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 07.10.2020 tarih ve 84157 sayı ile;
“Cezaların infazına ilişkin 5275 sayılı Kanun'un 99. maddesinde 'Bir kişi hakkında hükmolunan her bir ceza diğerinden bağımsız olup varlıklarını ayrı ayrı korurlar. Bir kişi hakkında başka başka kesinleşmiş hükümler bulunur ise 107. maddenin uygulanması için mahkemeden toplama kararı istenir' hükmü karşısında farklı infaz rejimine tabi ilamların birleştirilemeyeceğine dair bir engel bulunmadığı görülmüştür.
Gerek TCK gerekse 5275 sayılı İnfaz Kanunu'nda aynı kişi hakkında birden fazla cezanın toplanması hâlinde 765 sayılı Kanun'un 70 ve müteakip maddelerinde olduğu gibi aşılması mümkün olmayan üst sınır bulunmamaktadır. Suça ait cezalar üst sınır olmaksızın toplanacak ancak ayrı ayrı çektirilecektir. 5275 sayılı Kanun'un 107. maddesinde yazıldığı biçimi ile koşullu salıverilme sürelerinin hesaplanması için İnfaz Kanunu'nun 99. maddesinde yapılan toplamada amaç aynı fail hakkındaki cezaları toplayıp karıştırmak değil koşullu salıverilmeden yararlanması için cezaevinde iyi hâlli olarak geçirmesi gereken asgari süreyi belirlemektir.
Örneklemek gerekirse 2005 yılı öncesi suçtan ötürü aldığı 20 yıllık ceza ile 2006 yılında işlediği suçtan aldığı 3 yıllık ceza 5275 sayılı Kanun'un 99. maddesi uyarınca içtima edilerek 23 yıl hapis cezası infaza girdiğinde her bir ceza bağımsızlığını koruyacağından 20 yıllık ceza 647 sayılı Kanun'a, 3 yıllık ceza 5275 sayılı Kanun'a göre cezaevinde kalacağı süre hesaplanarak iyi hâlli geçirmesi gereken süre bulunup buna göre müddetname düzenlenir. Aksi hâlde uygulama koşullu salıverilmenin amacına, ruhuna aykırı düşecektir.
Koşullu salıverilmeden maksat cezaevinde iyi hâlli olarak belirlenen süreyi tamamladıktan sonra cezaevinden salıverilmesidir. Şahıs bir başka infazı gereken cezanın varlığından bahsedilerek cezaevinde tutulmaya devam edilirken koşullu salıverilmeden bahsedilemeyecektir.
Bu genel açıklamalar karşısında farklı infaz rejimine tabi olsa da iki ilamın içtima edilebileceği, bu sebeple yukarıda belirtilen bozma kararının kaldırılarak içtima edilebilir yönünde karar ittihazı” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 20.05.2019 tarih ve 1779-2833 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; farklı infaz rejimine tabi cezaların içtima edilip edilemeyeceği, bu bağlamda Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesinin infazın durdurulmasına dair ek kararına yönelik itiraz üzerine, Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 24.03.2016 tarihli ve 2016/764 değişik iş sayılı itirazın reddi kararı hakkında, Özel Dairece verilen kanun yararına bozma kararının isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Hükümlü ...’ın 05.12.2002 tarihinde işlediği iddia edilen kasten öldürme ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından yapılan yargılama sonucunda Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesince 12.09.2003 tarih ve 359-5 sayı ile; hükümlünün kasten öldürme suçundan 765 sayılı TCK’nın 448/1, 51/1, 31 ve 33. maddeleri uyarınca 21 yıl ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına, ömür boyu kamu hizmetlerinden yasaklanmasına ve hapis hâlinin devamı süresince yasal kısıtlılık altında bulundurulmasına; 6136 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçundan aynı Kanun’un 13/1. maddesi ve 765 sayılı TCK’nın 19 ve 36. maddesi uyarınca 2 yıl hapis ve 216.103.000 TL ağır para cezası ile cezalandırılmasına ve müsadereye karar verildiği, kararın Yargıtay 1. Ceza Dairesince 05.07.2004 tarih ve 1361-2685 sayı ile onanarak kesinleştiği,
01.06.2005 tarihinde 5237 sayılı TCK’nın yürürlüğe girmesi üzerine yapılan uyarlama yargılaması sonucunda; Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 22.08.2005 tarih ve 59-272 sayı ile hükümlünün 5237 sayılı TCK’nın 81/1 ve 29. maddeleri ile 6136 sayılı Kanun’un 13/1. maddesi uyarınca toplam 20 yıl hapis ve 216 YTL adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği,
Hükmün hükümlü müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesince 27.04.2006 ve 77-1681 sayı ile; "...Hükümlü hakkında 5237 sayılı TCK’nın 81. maddesinden hüküm kurulurken gerekçeye aykırı düşecek şekilde temel cezanın müebbet hapis yerine ağırlaştırılmış ömür boyu hapis olarak belirlenmesi, 5237 sayılı TCK’da cezaların içtimasına yönelik hüküm bulunmadığı gözetilmeden yasaya aykırı şekilde kasten öldürme ve 6136 sayılı Yasa'ya muhalefet suçlarından verilen cezaların toplanması, 6136 sayılı Yasa’ya muhalefet suçundan hüküm kurulurken ceza miktarı göz önüne alındığında 765 sayılı TCK gereği belirlenecek ceza ile 5237 sayılı TCK gereği belirlenecek cczanın miktar olarak aynı olması hâlinde hak yoksunluklarına ilişkin hükümlerin uygulanmasını gerektirmeyen 765 sayılı TCK’nın lehe olduğu anlaşıldığından 5237 sayılı TCK’ya göre uygulama yapılarak bu Yasa’nın 53. maddesinin uygulanması sebebiyle hükümlü aleyhine sonuç doğurması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verildiği,
Bozmaya uyan Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 02.08.2006 tarih ve 297-648 sayı ile; 6136 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçundan takdiren ve ağırlaştırılarak 2 yıl hapis ve 216 YTL adli para cezasıyla cezalandırılan hükümlü hakkında bu suç yönünden yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına; kasten öldürme suçundan 5237 sayılı TCK’nın 81/1, 29, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 18 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verildiği, hükümlerin Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 07.12.2007 tarihli ve 3877-9191 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği,
Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 03.04.2008 tarih ve 426 değişik iş sayı ile; 18 ve 2 yıl hapis cezalarının 5275 sayılı Kanun’un 99/1. maddesi gereğince toplanması ile hükümlünün 20 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, cezasının bu şekilde tamamen infazına karar verildiği,
Hükümlünün ceza infaz kurumundayken 26.01.2006 tarihinde işlediği iddia edilen infaz kurumuna yasak eşya sokma suçundan yapılan yargılama sonucunda, Trabzon 4. Asliye Ceza Mahkemesince 27.12.2006 tarih ve 316-482 sayı ile; hükümlünün TCK’nın 297/1, 62, 53 ve 54. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye karar verildiği, bu hükmün de Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 08.07.2009 tarihli ve 2959-13787 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği,
Rize Cumhuriyet Başsavcılığının içtima talebini inceleyen Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 05.11.2009 tarih ve 1650 değişik iş sayı ile; farklı infaz kanunlarına göre infaz edilmesi gereken cezalara ilişkin içtima talebinin reddine karar verildiği,
Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesince 02.10.2010 tarih ve 315 değişik iş sayı ile; hükümlünün içtima edilen 20 yıl hapis cezasıyla ilgili 09.12.2010 tarihinden geçerli olmak üzere şartla tahliyesine karar verildiği,
Hakkında şartla tahliye kararı verilmesine rağmen 2 yıl 6 ay hapis cezasının infazı nedeniyle ceza infaz kurumundan ayrılmayan hükümlünün, 04.08.2011 tarihinde cezaevinde işlediği iddia edilen kamu malına zarar verme suçundan yapılan yargılama sonucunda, Of Asliye Ceza Mahkemesince 31.01.2012 tarih ve 237-13 sayı; hükümlünün TCK’nın 152/1-a, 168/1, 62, 53 ve 58. maddeleri uyarınca 3 ay 10 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar verildiği, bu hükmün de Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 10.11.2014 tarihli ve 27956-18331 sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği,
Şartla tahliye edildikten sonra deneme süresi içerisinde kamu malına zarar verme suçunu işlediği anlaşılan hükümlü hakkında, Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 05.02.2015 tarihli ve 297-648 sayılı ek karar ile; 5275 sayılı Kanun’un 107/15. maddesi uyarınca şartla tahliyenin geri alınmasına, aynı Kanun’un 107/13. maddesi gereğince ikinci suç tarihi olan 04.08.2011 tarihi ile bihakkın tahliye tarihi olan 05.12.2022 tarihleri arasındaki sürenin aynen çektirilmesine karar verildiği,
Bu karara yönelik hükümlü müdafisinin itirazını inceleyen Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesince 22.04.2015 tarih ve 759 değişik iş sayı ile; itirazın reddine karar verildiği,
Hükümlünün 18.01.2016 tarihli dilekçeyle şartla tahliyenin geri verilmesi talebini inceleyen Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 21.03.2016 tarihli ve 297-648 sayılı ek karar ile; infazın durdurulmasına, kesinleşen ek ve değişik iş kararları hakkında kanun yararına bozma yoluna gidilip gidilmeyeceği konusunda dosyanın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmek üzere Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verildiği,
Bu karara yönelik Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığının itirazını inceleyen Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesince 24.03.2016 tarih ve 764 değişik iş sayı ile; itirazın reddine karar verildiği,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 11.07.2016 tarihli ve 272103 sayılı ihbarnamesi ile; “Hükümlünün 01.06.2005 tarihi sonrasında 26.01.2006 tarihinde işlediği ve 08.07.2009 tarihinde kesinleşen Trabzon 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 27.12.2006 tarihli ve 2006/316 esas, 2006/482 sayılı kararıyla almış olduğu 2 yıl 6 ay hapis cezasının infaz rejiminin farklı olması dolayısıyla koşullu salıverilme tarihinin kendi içerisinde belirlenmesi gerektiği gibi infaza konu cezası ile toplanarak koşullu salıverilme tarihinin belirlenemeyeceği cihetle, mercisince infazının durdurulmasına ilişkin karara karşı yapılan itirazın kabulüne karar verilmesi gerekirken reddine karar verilmesinde isabet görülmediği” gerekçesiyle, Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.03.2016 tarihli ve 764 değişik iş sayılı kararının CMK’nın 309. maddesi uyarınca kanun yararına bozulması talep edildiği,
Dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 13.02.2017 tarih ve 4703-339 sayı ile; ihbarnamedeki gerekçeye dayanılarak Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.03.2016 tarihli ve 764 değişik iş sayılı kararının CMK’nın 309. maddesi uyarınca kanun yararına bozulmasına karar verildiği ve hükümlü hakkında şartla tahliyenin geri alınması kararının infazına devam edildiği,
Anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi için “cezaların toplanması (içtiması)” ve “koşullu salıverilme” kavramları üzerinde durulması gerekmektedir.
Cezaların toplanması (içtiması) bakımından üç farklı sistem bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi erime (yutma) sistemidir. Bu sistemde içtima içerisinde bulunan cezalardan hafif olanlar en ağır olanın içinde erirler. Başka bir deyişle faile en ağır ceza verilir ve fail daha hafif suçlara ait cezalardan muaf tutulur.
Erime (yutma) sisteminin tam tersi olan toplama (maddi içtima) sisteminde ise, aynı türden cezalar toplanır, ayrı türden olanlar da sırasıyla infaz edilir.
Diğer bir sistem ise hukuki içtima sistemidir. Bu sistemde faile, işlediği tüm suçlardan ceza verilmekte ancak cezaların tamamı değil bir kısmı temel olarak alınan cezaya eklenmektedir. Suçlardan en ağır cezayı gerektiren suça göre ceza (temel ceza) tayin edilir ve bu cezaya diğer suçların cezalarının belli bir miktarı eklenir. Hukuki içtima sisteminde sonuç ceza, erime sistemindeki cezadan fazla toplama sistemindeki cezadan az olmaktadır.
Hukukumuzda 1953 yılına kadar uygulanan hukuki içtima sistemine, 09.07.1953 tarihli ve 6123 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle son verilmiş ve toplama sistemine geçilmiştir. Toplama sistemine yapılan en büyük itiraz, toplama sonucunda cezaların çok yüksek bir miktara ulaşması olmuştur. Bu sakıncanın giderilmesi için 765 sayılı TCK’nın 77. maddesindeki düzenlemeyle infaz kurumunda geçirilecek süreler için bir üst sınır belirlenmiştir.
6123 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten sonra 765 sayılı TCK’da benimsenen “Toplama sistemi” ya da “Maddi içtima sistemi” diye adlandırılan sistemde, “Kaç suç işlenmişse o kadar ceza verilir” prensibi uygulanır ve esas itibarıyla fail, işlediği bütün suçların cezalarını ayrı ayrı çeker.
Bu sisteme karşı, bazı cezaları birbirine eklemenin mümkün olamayacağı veya birbirine eklenen birden fazla muvakkat cezanın, failin bütün hayatı boyunca sürecek bir nitelik alarak müebbet bir şekle dönüşeceği yolunda eleştiriler yöneltilmiştir. Bu sakıncalara karşı da, toplama sisteminde genel bir sınır konulabileceği, bu sınıra varıldığı takdirde, geri kalan cezaların çektirilmesinden vazgeçileceği, birbirine eklenmesi mümkün olmayan cezalar söz konusu olduğunda ise ya cezanın nevinin değiştirileceği yahut toplama imkânsız olduğundan, erime sisteminin istisnaen kabul edilebileceği görüşü ileri sürülmüştür (Dönmezer-Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, 12. bası, İst-1997, Cilt III, s.106.).
765 sayılı mülga TCK’da içtima hükümleri 68 ila 77. maddeler arasında düzenlenmiştir.
765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun;
68. maddesi; “Bir kimse mütaaddit suçlardan dolayı Hüküm veya Ceza Kararnamesiyle mahkum edilirse cezalar bu bap hükümlerine göre içtima ettirilir.”,
69. maddesi; “Bir Hüküm veya Ceza Kararnamesinden sonra aynı kimsenin bu mahkumiyetten önce veya sonra işlediği bir suçtan dolayı mahkum edilmesi halinde cezaların içtimaı hükümleri tatbik olunur.”,
70. maddesi; “Birden çok ağırlaştırılmış müebbet ağır hapse mahkûmiyet halinde, bir yıldan az ve altı yıldan fazla; ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis ile müebbet ağır hapis cezasına mahkûmiyet halinde, dokuz aydan az ve beş yıldan fazla; birden çok müebbet ağır hapse mahkûmiyet halinde ise altı aydan az ve üç yıldan fazla olmamak üzere, hükmedilecek miktarı geceli gündüzlü bir hücrede tecrit edilmek üzere, ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis veya müebbet ağır hapis cezaları infaz olunur.”,
71. maddesi; “Aynı neviden şahsi hürriyeti bağlıyan muvakkat cezalara mahkumiyet halinde bu cezaların mecmuu tatbik olunur.
24 seneden aşağı olmamak üzere en az iki ağır hapis cezasına mahkumiyet halinde müebbet ağır hapis cezası tatbik olunur.”,
72. maddesi; “Aynı neviden para cezalarına mahkumiyet halinde bu cezaların mecmuu tatbik olunur.”,
73. maddesi; “Cezalardan biri ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis ve diğeri şahsî hürriyeti bağlayıcı muvakkat bir ceza ise, ilave edilecek cezanın nev'i ve miktarına göre yirmi günden az ve altı seneden fazla olmamak üzere geceli gündüzlü bir hücrede tecrit edilmek suretiyle ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası tatbik olunur.
Cezalardan biri müebbet ağır hapis ve diğeri şahsi hürriyeti bağlayıcı muvakkat bir ceza ise, ilave edilecek cezanın nevi ve miktarına göre on günden az ve üç seneden fazla olmamak üzere geceli gündüzlü bir hücrede tecrit edilmek suretiyle müebbet ağır hapis cezası tatbik olunur.”,
74. maddesi; “Başka neviden hürriyeti bağlayıcı muvakkat cezalara mahkumiyet halinde bu cezaların hepsi ayrı ayrı tamamen tatbik olunur.
İnfazda ağır hapis, hapis, hafif hapis ve sürgün sırası takip edilir.”,
75. maddesi; “Başka neviden para cezalarına mahkumiyet halinde bu cezaların hepsi ayrı ayrı tamamen tatbik olunur.
Para cezaları sair cezalarla birleştiği takdirde de hepsi ayrı ayrı ve tamamen tatbik olunur.”,
76. maddesi; “Fer'i cezalar ve mahkumiyetin bütün diğer cezai neticeleri her ceza hakkında ayrı ayrı tayin ve tatbik olunur.”,
77. maddesi; “1) Aynı neviden şahsi hürriyeti bağlayıcı muvakkat cezaların birleştirilmesi halinde tatbik edilecek ceza ağır hapiste 36, hapiste 25, sürgünde 15, hafif hapiste 10 seneyi geçemez.
2) Başka neviden şahsi hürriyeti bağlayıcı muvakkat cezaların mecmuu otuz seneyi geçemez. Bu haddi aşan ceza miktarı sırası ile sürgün, hafif hapis, hapis ve ağır hapisten tenzil edilir.
3) Ağır para cezası ile hafif para cezası birleştiği takdirde çevrilecek cezanın nev'i hapistir.
4) Birleştirilen para cezalarının şahsi hürriyeti bağlayıcı bir cezaya çevrilmesi halinde bu ceza müddeti beş seneyi geçemez.
5) İçtima neticesinde uygulanacak süreli fer'i cezalar, kamu hizmetlerinden yasaklanma cezasında on, muayyen bir meslek ve sanatın icrasının tatilinde dört yılı geçemez.
6) Yukarıki fıkralarda yazılı yukarı hadlere baliğ olan cezalara kati surette mahkumiyetten sonra işlenen suçlardan dolayı verilecek cezalar aynen tatbik olunur.”,
Ve son olarak 74. maddesi; “Başka neviden hürriyeti bağlayıcı muvakkat cezalara mahkumiyet halinde bu cezaların hepsi ayrı ayrı tamamen tatbik olunur.
İnfazda ağır hapis, hapis, hafif hapis ve sürgün sırası takip edilir.”,
Şeklinde düzenlenmiştir.
Toplama sisteminin, cezaları, adeta niteliklerini değiştirecek surette ağırlaştırdığı yolundaki eleştirilerin karşılanması amacıyla, bu sistemde arttırmaya ve genel toplama bir yukarı sınır çizilmesi ve bu sınıra varıldıktan sonra geri kalan cezaların çektirilmesinden vazgeçilmesine ilişkin bu prensipten esinlenen 765 sayılı TCK’da, farklı ceza nevileri için değişik yukarı sınırlar getirilmiştir. Sözgelimi; 77. maddenin birinci fıkrasına göre, içtima eden birden fazla hürriyeti bağlayıcı ceza aynı neviden ise “tatbik edilecek ceza ağır hapiste 36, hapiste 25, hafif hapiste 10 seneyi geçemez”. Buna göre, hâkim her bir ceza nevi için gösterilen bu yukarı sınırlara varıncaya kadar cezaları toplayacak, fakat bu sınırları aşamayacak ve geri kalan cezalar çektirilemeyecektir. Aynı maddenin ikinci fıkrasına göre içtima eden birden fazla hürriyeti bağlayıcı cezalar ayrı neviden iseler “bunların mecmuu 30 seneyi geçemez".
Ancak 765 sayılı mülga TCK, iki nevi hürriyeti bağlayıcı cezada bu prensipten ayrılmıştır. Bunlardan birincisi, müebbet ağır hapisle diğer bir hürriyeti bağlayıcı cezanın (TCK’nın 70 ve 73. maddeleri), ikincisi ise her biri 24 yıldan az olmayan birden çok muvakkat ağır hapis cezalarının (TCK’nın 71/2. maddesi) içtimasıdır.
765 sayılı TCK’nın yürürlükte olduğu dönemde, birden fazla suçtan verilecek mahkûmiyet kararları, aynı hüküm veya ceza kararnamesinde yer alabileceği gibi ayrı hüküm veya ceza kararnamelerine de konu oluşturabilir. İlk durumda, 765 sayılı TCK’nın 68. maddesine göre içtima hükümleri uygulanacak, ikinci hâlde ise infaz aşamasında Ceza Yargılaması Usulü Kanunu’nun 403. maddesine göre mahkemeden karar istenecektir.
Bu açıklamalar sonucunda 765 sayılı TCK’nın kabul ettiği toplama sisteminde içtima kurallarına egemen olan prensipler ise şu şekilde özetlenebilir.
Birinci prensip, cezaların mümkün oldukça toplanmasıdır. Buna göre, aynı neviden cezalar birbirleri ile toplanacak, cezalar ayrı neviden ise her biri ayrı ayrı infaz edilecektir (765 sayılı TCK’nın 71/1, 72, 74 ve 75. maddeleri).
Cezaların çevrilmesi prensibi de denilen ikinci prensip, bazı cezalarda toplama sisteminin imkânsız olması veya fazla ağır sonuçlar doğurması hâlinde, nevilerinin değiştirilmesinden ibarettir (TCK’nın 70, 71/2 ve 73. maddeleri).
Üçüncü prensip ise, içtima kurallarının uygulanması suretiyle elde edilecek cezaların genel bir yukarı sınırı aşmamasını sağlamaktır.
Yeni ceza adalet sisteminde, önceki sistemde var olan “cezaların içtiması” hükümlerine yer verilmemiştir. Bununla birlikte verilen cezaların toplanamayacağı veya hangi şartlarda toplanabileceğine ilişkin tek düzenleme 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 99. maddesinde yer almaktadır.
5275 sayılı Kanun’un 99. maddesi; “Bir kişi hakkında hükmolunan herbir ceza diğerinden bağımsızdır, varlıklarını ayrı ayrı korurlar. Ancak, bir kişi hakkında başka başka kesinleşmiş hükümler bulunur ise, 107 nci maddenin uygulanabilmesi yönünden infaz hâkimliğinden bir toplama kararı istenir.” şeklinde olup,
15.04.2020 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanun’un 42. maddesiyle “Adli para cezasından çevrilen ve ceza infaz kurumunda infaz edilme aşamasına gelen hapis cezaları da toplama kararına dahil edilir.” cümlesi madde metnine eklenmiştir.
7242 sayılı Kanun’un 42. maddesinin gerekçesinde ise; “Maddeyle, 4675 sayılı Kanunda yapılması öngörülen değişikliklere uyum sağlamak amacıyla 5275 sayılı Kanunun 99 uncu maddesinde değişiklik yapılmaktadır. Buna göre, birden fazla hükümdeki cezaların koşullu salıverilme süresinin belirlenebilmesi bakımından toplanması gerektiğinde toplama (içtima) kararları, infaz hâkimliği tarafından verilecektir.
Ayrıca, maddeye eklenen hükümle, adlî para cezasının ödenmemesi nedeniyle hapis cezasına çevrilen fakat öncelikli olarak uygulanan kamuya yararlı bir işte çalışma yükümlülüğünü yerine getirmeyen hükümlünün bu hapis cezasının da süreli hapis cezalarında olduğu gibi toplama kararına dahil edilmesi sağlanmaktadır. Böylelikle, adlî para cezasından çevrilen hapis cezalarının da toplama kararına girmesi nedeniyle infaz edilecek cezalar bakımından hakkaniyete uygun bir sonucun ortaya çıkması amaçlanmaktadır.” ifadelerine yer verilmiştir.
Şu hâlde, yeni ceza adalet sisteminde birden fazla hükümde yer alan cezalar sadece koşullu salıverilmenin hesaplanması amacına dönük olarak infaz aşamasında toplanabilir, bunun dışında ise “cezaların içtiması” mümkün değildir. Bu sistemde cezaların toplanması, ancak koşullu salıverilmenin söz konusu olması hâlinde mümkün olabilecekken, koşullu salıverilme hükümlerinin uygulanmadığı adli para cezasından çevrilen hapis cezaları da 7242 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle başka cezalarla birlikte infaz edilmesi durumunda koşullu salıverilmenin hesaplanması amacına yönelik toplama kararına dâhil edilebilecektir.
Bir ceza hükmü verildiğinde normal sonuç bu hükmün infazıdır. Ancak bu kuralın istisnaları, bazen cezalar sistemini tamamlayan araçları oluşturmaktadır. İşte çağdaş ceza hukukunda, cezalar sistemini tamamlayan kurumlardan biri de koşullu salıverilmedir. 5275 sayılı Kanun’da da düzenlenmiş olan koşullu salıverilme kavramının ortak bir tanımı bulunmamaktadır. Bu kavramın ortak bir tanımının bulunmamasının en önemli sebebi, koşullu salıverilme kurumunun düzenlenme şekli, amacı, şartları ve sonuçlarınn ülkeden ülkeye farklılıklar içermesidir. Türk Ceza Hukuku'nda da koşullu salıverilme kavramıyla ilgili farklı tanımlar yapılmıştır.
Doktrinde koşullu salıverilmeyle ilgili olarak; “Koşullu salıverilme, mahkûm edildiği hürriyeti bağlayıcı cezasından, kanunun gösterdiği bir bölümünü iyi hal ile ve kurallara tam uyarak geçirmiş olan hükümlünün, konulmuş olan şartlara uymadığı takdirde geri alınması şartı ile, mahkûmiyet süresini tamamı ile bitirmeden, merciince alınacak bir kararla salıverilmesini ve böylece serbest hayata dönmesini ya da bu hayata geçişinin kolaylaştırılmasını sağlayan bir kurumdur.” (Dönmezer-Erman, Nazarî ve Tatbikî Ceza Hukuku, DER yayınları, 14. bası, İstanbul, 2020, Cilt III, s.285.); “Şartla salıverme, cezaevinde hal ve gidişatı iyi olan hükümlüye tanınan ve hükümlülük süresinin bitmesinden önce salıverilmesini sağlayan bir lütuftur, iyiliktir.” (Sami Selçuk, Doğululaşan Batılı Kurum: Şartlı Salıverme, Tekin Yayınevi, 1. Baskı, 1990, s. 260.); “Koşullu salıverilme, mahkûm olunan cezanın bir kısmının infaz kurumunda çekilmesinden sonra, geri kalan kısmının kanunda belirtilen belirli şartlarla cezaevi dışında geçirilmesini sağlayan bir ceza infaz kurumudur.” (Koca, Mahmut/Üzülmez, İlhan; Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 13. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara, 2020, s. 607; Zafer, Hamide; Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul, 2019, s. 662.); “Şartla salıverme, hürriyeti bağlayıcı cezaların infazında hem bir bireyselleştirme aracı hem de yaptırımın çekilmeyen kısmının yerine geçmek üzere öngördüğü deneme süresiyle cezaya seçenek bir kurumdur.” (Yenidünya, Mukayeseli Hukukta ve Türk Hukukunda Şartla Salıverme, s. 19.); “Koşullu salıverilme, mahkûm edildiği hürriyeti bağlayıcı cezanın kanun tarafından öngörülen kısmım iyi hal ile geçirmiş olan hükümlünün, konulan şartlara uymadığı takdirde geri alınması koşulu ile hükümlülük süresinin tamamının bitirilmeden merciince alınacak kararla salıverilmesini ve bu şekilde normal yaşama dönmesini sağlayan bir kurumdur.” (Timur Demirbaş, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 15. baskı, 2020, s. 715-716.); “Koşullu salıverilme, hapis cezasına mahkûm edilmiş olan hükümlünün, hükmedilen hapis cezasının belirli bir kısmını ceza infaz kurumunda iyi halli olarak çektikten sonra, belirli koşullarla cezanın kalan kısmının infaz kurumu dışında infaz edilmesini öngören ve infazın bireyselleştirilmesini sağlayan bir infaz kurumudur.” (Ahmet Bozdağ, Türk Ceza Hukukunda Koşullu Salıverilme Kurumu ve Etkinliğinin Geliştirilmesi, Adalet Yayınevi, 2. baskı, 2021, s. 25.) şeklinde tanımlamalar yapılmıştır.
Anayasa Mahkemesi de bir kararında koşullu salıverilmeyi; “Cezanın çektirilmesinin kişiselleştirilmesi, başka bir deyişle cezaevindeki tutum ve davranışlarıyla (iyi durumuyla) topluma uyum sağlayabileceği izlenimini veren hükümlünün şarta bağlı olarak ödüllendirilmesidir. Suçlunun kendisine verilen cezadan daha kısa bir sürede uslanması, eyleminden pişmanlık duyması ve bunu iyi davranışıyla kanıtlaması durumunda, infaz sistemindeki en etkili araçtır. Koşullu salıverilmenin en önemli öğeleri, cezanın belirli bir süre çekilmiş olması, hükümlünün bu süre içinde iyi durum göstermesi, koşullu salıverildikten sonra gözetim altında kalması ve koşullu salıverilmenin gereklerine uyulmaması durumunda koşullu salıverilme kararının geri alınabilmesidir” şeklinde tanımlamıştır. (AYM’nin 18.07.2001 tarihli ve 4-332 sayılı kararı.).
Koşullu salıverilmenin kabulünde rol oynayan temel düşünce şudur ki, "Suçlu, hâkimin kabul ettiğinden çok daha çabuk uslanabilir ve bu durumda hükümlünün ceza kurumundaki süresi gereksiz olur". Sonuç olarak bu durumdaki hükümlünün salıverilmesi ile topluma dönmesini çabuklaştırmak ve fakat salıverilmeden itibaren belirli bir süre ile onu kontrol etmek, belli bir çerçeve içinde denetim altında tutmak suretiyle toplum hayatına uyumu bakımından bir aşamadan geçirmek ve böylece uyumu kolaylaştırmak yerinde olur (Dönmezer-Erman, Nazarî ve Tatbikî Ceza Hukuku, DER yayınları, 14. bası, İstanbul, 2020, Cilt III, s.286.).
5275 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 01.06.2005 tarihinden önce işlenen suçlarla ilgili koşullu salıverilme süreleri, 647 sayılı mülga CİK’in 19 ve ek 2. maddesi, 3713 sayılı TMK’nın 17 ve geçici 1 ile 4. maddeleri, 4616 sayılı Kanun’un 1/1-2. maddelerine göre belirlenmektedir.
Somut olaydaki suçlarla ilgili koşullu salıverilme sürelerinin düzenlendiği 647 sayılı mülga Kanun’un 19. maddesinin 1. fıkrası; “Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına hükümlüler 25 yıllarını; müebbet ağır hapis cezasına hükümlüler 20 yıllarını; diğer şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkum edilmiş olanlar hükümlülük süresinin ½'ni; çekmiş olup da Tüzüğe göre iyi halli hükümlü niteliğinde bulundukları takdirde, talepleri olmasa dahi şahsi şartla salıverilirler.” şeklinde; ek 2. maddesinin 1. fıkrası ise; “Hükümlülerin yarı açık veya açık cezaevlerine seçilmelerine karar verme işlemi, Adalet Bakanlığınca her yılın Ocak ayı içerisinde tespit edilerek Cumhuriyet Savcılıklarına bildirilen şartla salıverilme tarihine göre yapılır. Bakanlıkça bildirilen bu tarih aşılmamak ve kapalı kurumlarda çalışanlara öncelik tanınmak kaydıyla; 9, 10 ve 11 inci maddeler gereğince tabi tutulacakları müşahadeleri sonucu yarı açık veya açık müesseselere naklolunan hükümlülerin; anılan müesseselerde kaldıkları her ay için 6 gün, 19 uncu maddenin 1, 2 ve 3 üncü fıkralarına göre tespit edilecek şartla salıverilme tarihlerinden indirilmek suretiyle şartla salıverilme işlemi yapılır.” şeklinde hükümler içermektedir.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un “Koşullu salıverilme” başlıklı 107. maddesinde, koşullu salıverilmenin uygulanma şartları ve süreleri bakımından sık sık değişiklik yapılmış, Kanun’un geçici 6. maddesiyle birlikte değerlendirilmesi gereken 107. maddesinde son olarak 15.04.2020 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanun’la da değişiklik yapılarak anılan madde;
“(1) Koşullu salıverilmeden yararlanabilmek için mahkûmun kurumdaki infaz süresini iyi hâlli olarak geçirmesi gerekir.
(2) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar otuz yılını, müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar yirmidört yılını, diğer süreli hapis cezalarına mahkûm edilmiş olanlar cezalarının yarısını infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler. (Ek cümleler:14/4/2020-7242/48 md.) Ancak, Türk Ceza Kanununun;
a) Kasten öldürme suçlarından (madde 81, 82 ve 83) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,
b) Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçundan (madde 87, fıkra iki, bent d) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,
c) İşkence suçundan (madde 94 ve 95) ve eziyet suçundan (madde 96) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,
d) Cinsel saldırı (madde 102, ikinci fıkra hariç), reşit olmayanla cinsel ilişki (madde 104, ikinci ve üçüncü fıkra hariç) ve cinsel taciz (madde 105) suçlarından süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,
e) Cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan (madde 102, 103, 104 ve 105) hapis cezasına mahkûm olan çocuklar,
f) Özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlardan (madde 132, 133, 134, 135, 136, 137 ve 138) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar,
g) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçundan (madde 188) hapis cezasına mahkûm olan çocuklar,
h) Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçlarından (madde 326 ilâ 339) süreli hapis cezasına mahkûm olanlar, cezalarının üçte ikisini infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler. Ayrıca, suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olan çocuklar ile 1/1/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanlar hakkında koşullu salıverilme oranı üçte iki olarak uygulanır.
(3) Koşullu salıverilme için infaz kurumunda geçirilmesi gereken süre;
a) Birden fazla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile müebbet hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde otuzaltı,
b) Birden fazla müebbet hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde otuz,
c) Bir ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile süreli hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde en fazla otuzaltı,
d) Bir müebbet hapis cezası ile süreli hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde en fazla otuz,
e) Birden fazla süreli hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde en fazla yirmisekiz,
Yıldır.
...
(6) Koşullu salıverilen hükümlünün tâbi tutulacağı denetim süresi, yukarıdaki fıkralara göre infaz kurumunda geçirilmesi gereken süre kadardır. Ancak süreli hapislerde hakederek tahliye tarihini geçemez.
(7) Hükümlü, denetim süresinde, infaz kurumunda öğrendiği meslek veya sanatı icra etmek üzere, bir kamu kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının gözetimi altında, ücret karşılığında çalıştırılabilir.
...
(10) İnfaz hâkimi, koşullu salıverilen hükümlünün kişiliğini ve topluma uyumdaki başarısını göz önünde bulundurarak; denetim süresinin, denetimli serbestlik tedbiri uygulanmadan veya herhangi bir yükümlülük belirlemeden geçirilmesine karar verebileceği gibi, denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasını veya belirlenen yükümlülükleri denetim süresi içinde kaldırabilir.
(11) Hükümlünün koşullu salıverilmesi hakkında ceza infaz kurumu idaresi tarafından hazırlanan gerekçeli rapor, infaz işlemlerinin yapıldığı yer infaz hâkimliğine verilir. İnfaz hâkimi, bu raporu uygun bulursa hükümlünün koşullu salıverilmesine dosya üzerinden karar verir; raporu uygun bulmadığı takdirde gerekçesini kararında gösterir. Bu kararlara karşı itiraz yoluna gidilebilir.
(12) Koşullu salıverilen hükümlünün, denetim süresinde hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç işlemesi veya kendisine yüklenen yükümlülüklere, infaz hâkiminin uyarısına rağmen, uymamakta ısrar etmesi hâlinde koşullu salıverilme kararı geri alınır....” şekliyle son hâlini almıştır.
Türk İnfaz Hukuku sistemi içerisinde hükümlünün koşullu salıverilmesi için Kanun'da belirtilen infaz süresini cezaevinde iyi hâlli bir şekilde geçirmesi gerekir. 5275 sayılı Kanun’da sürelerin belirlenmesinde adi suçlar, adi suçlar arasında istisna suçlar, çocuklar ve yetişkinler açısından istisna suçlar, terör suçları, örgütlü suçlar açısından farklı süreler öngörülmüş, istisna suçlarda, suç işlemek için örgüt kurmak veya yönetmek ya da örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarda veya Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlarda mahkûmiyet hâlinde cezaevinde geçirilmesi gereken süre diğer suçlara nazaran daha uzun belirlenmiştir. 5275 sayılı Kanun’un ilk hâlinde genel olarak cezaevinde kalınması gereken süreler 647 sayılı mülga Kanun’da öngörülen sürelere göre artırılmış, özellikle süreli hapis cezalarında hükümlünün cezaevinde kalması gereken sürenin hesaplanmasında kullanılan 1/2 ve ayda 6 günlük indirim oranı ve süreleri, 2/3’e yükseltilmiş olmakla birlikte, 7242 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle beraber 5275 sayılı Kanun’da istisna bazı suçlar haricinde temel infaz oranı 647 sayılı Kanun’da olduğu gibi 1/2 olarak kabul edilmiş, ancak 647 sayılı Kanun’un ek 2. maddesinde düzenlenen ayda altı günlük indirime yer verilmemiştir.
Öte yandan 5237 sayılı TCK’nın 7. maddesinin 3. fıkrasında “Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır” hükmü ile koşullu salıverilmede derhâl uygulama ilkesinin geçerli olmadığı, lehe hükümlerin uygulanacağı belirtilmiştir. Koşullu salıverilme süresinde sonradan yapılan değişiklik hükümlü aleyhine değerlendirilmemelidir. Bu düzenleme ile infaz rejiminin ağırlaştırıcı sonuçlar doğurmasına sebep olan hükümlerin uygulamada yol açtığı sorunlar giderilmeye çalışılmış olup koşullu salıverilme, zaman bakımından uygulamada infaz rejimine ilişkin diğer hükümlerden ayrık tutularak maddi ceza hukuku müessesesi gibi kabul edilmiştir. 5237 sayılı TCK’nın 7/3. maddesi gereği lehe kanun ilkesi uyarınca, suç tarihi ve suçun türüne göre hükümlünün lehine olan düzenleme uygulanmalıdır.
Bu genel açıklamalardan sonra, birden fazla suça ilişkin cezanın infazında koşullu salıverilme süresinin belirlenebilmesi açısından cezaların ne şekilde toplanması gerektiği ve farklı infaz rejimine tabi olan ya da farklı koşullu salıverilme süreleri öngörülen cezaların içtima edilip edilmeyeceği üzerinde durulmalıdır.
5275 sayılı Kanun’un 99. maddesine göre, bir kişi hakkında hükmolunan her bir ceza diğerinden bağımsızdır, varlıklarını ayrı ayrı korurlar ancak bir kişi hakkında başka başka kesinleşmiş hükümler bulunur ise aynı Kanun’un 107. maddesinin uygulanabilmesi yönünden mahkemeden bir toplama kararı istenir. Bu düzenleme ile, hükümlünün birden çok kesinleşmiş mahkûmiyetinin bulunması hâlinde infazda kolaylık sağlanması için cezaların toplanması, infazı gereken tüm hapis cezaları için toplam süre üzerinden tek bir şartla tahliye tarihi, deneme süresi ve bihakkın tahliye tarihinin saptanması ve cezaların infazları ile deneme sürelerinin çakışmasının önlenmesi amaçlanmaktadır.
Kesinleşmiş mahkeme kararları suç tarihleri veya türlerine göre farklı koşullu salıverilme sürelerine tabi olması hâlinde, bu ilamlar 5275 sayılı Kanun’un 99. maddesi uyarınca koşullu salıverilme tarihinin belirlenmesi amacıyla cezaların içtiması yoluyla toplanmalı ve tek bir koşullu salıverilme tarihi belirlenmelidir. Ancak koşullu salıverilme oranları farklı olan her bir ceza yönünden TCK’nın 7/3. maddesi uyarınca hükümlünün lehine olan süre belirlenmeli ve bu şekilde cezaların içtimasına karar verilmelidir. Cumhuriyet Başsavcılıklarınca yapılan uygulama da bu yöndedir. Ancak bazı cezalar koşullu salıverilme yasağı kapsamında kalmaktadır. Örneğin 5275 sayılı Kanun’un 107/16. maddesinde işlenen suçlardan dolayı ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmesi hâlinde koşullu salıverilme hükümleri uygulanmamaktadır. Aynı şekilde 5275 sayılı Kanun’un 108/3. maddesine göre ikinci defa mükerrirlik hâlinde, yine aynı Kanun’un 107/13. maddesine koşullu salıverilme kararı geri alınanlar hakkında koşullu salıverilme hükümleri uygulanmamaktadır. Yukarıda sayılan ve benzer durumlardaki koşullu salıverilme hükümlerinin uygulanmadığı cezalar diğer cezalarla toplanmamalıdır. Ancak 5275 sayılı Kanun’un 99. maddesine, 7242 sayılı Kanun'un 42. maddesiyle eklenen “Adli para cezasından çevrilen ve ceza infaz kurumunda infaz edilme aşamasına gelen hapis cezaları da toplama kararına dahil edilir.” şeklindeki cümle uyarınca adli para cezalarından çevrili hapis cezaları yönünden bir istisna getirilmiştir. Buna göre, adli para cezasından çevrilen ve ceza infaz kurumunda infaz edilme aşamasına gelen hapis cezaları da toplama kararına dâhil edilmelidir.
Farklı infaz rejimlerine tabi cezaların içtima edilemeyeceğine ilişkin açık bir yasal düzenleme bulunmasa da 647 ve 765 sayılı Kanunlara göre infaz edilecek cezalarla 5275 sayılı Kanun’a göre infaz edilmesi gereken cezaların içtima edilmesi hâlinde, toplamadaki üst sınırın ne olacağı ve üst sınır belirlendiğinde hangi yasa yürürlükte iken işlenen suçlar sebebiyle verilen cezaların infaz dışı bırakılacağı veya içtima içerisinde 765 sayılı mülga TCK gereği geceli gündüzlü bir hücrede tecrit kararı verilmesini gerektiren ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet hapis cezası bulunmakta ise bu cezaların içtimaya dâhil edilip edilmeyeceği ya da ne şekilde içtimaya dâhil edilmesi gerektiği gibi birtakım sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ancak somut olayda uyuşmazlığa konu cezalarda içtima edilmesi hâlinde bu üst sınırların aşılması gibi durumun söz konusu olmaması ve geceli gündüzlü bir hücrede tecrit kararı verilmesini gerektiren bir cezanın bulunmaması karşısında bu aşamada sadece somut olaya ilişkin bir değelendirme yapıldığında; sadece infaz rejimlerinin farklı olmasının, cezaların toplanmasına engel bir durum olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Hükümlü hakkında tayin olunan hürriyeti bağlayıcı cezaların şartla tahliye süreleri ve infaz rejimlerinin farklı olması anılan yasa maddesinin uygulanmasına engel değildir. Cezaların infazındaki bu farklılık, şartla ve bihakkın tahliye tarihlerinin de farklı olmasını gerektirmeyecek, hükümlünün farklı süre ve rejimlere tabi her bir cezası açısından cezaevinde geçireceği sürelerin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından müddetnamede gösterilmesi yeterli olacak ancak yine toplam ceza süresi üzerinden tahliye tarihleri hesaplanacaktır. Aynı şekilde içtima kararı verecek mahkeme de toplamanın bu şekilde yapılması gerektiğini kararında göstermelidir.
Koşullu salıverilme hükümleri uygulanmamasına rağmen, 15.04.2020 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanun’la adli para cezalarından çevrili hapis cezalarını da içtimaya dâhil eden ve bunun gerekçesini “...Hakkaniyete uygun bir sonucun ortaya çıkması amaçlanmaktadır.” şeklinde ortaya koyan kanun koyucunun iradesinin de, cezaları mümkün olduğunca içtimaya dâhil etmek olduğu söylenebilir.
Öte yandan, 5275 sayılı Kanun’un 2. maddesinde belirtildiği üzere infazda temel amaçlardan birisi de “Hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmak”tır. Bu amaca hizmet edecek koşullu salıverilme kurumunun içinde barındırdığı diğer bir müessese ise koşullu salıverilen hükümkü hakkında belirlenecek denetim süresidir. Denetim süresi, koşullu salıverilme kararı ile salıverilen hükümlünün cezaevi dışında geçireceği ve kanunla belirtilen bir süredir. Belirlenen denetim süresi, cezaevi dışında tamamlandığında hükümlü bihakkın tahliye süresini de geçirmiş olmaktadır. Ancak denetim süresi içerisinde hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç işleyen veya kendisine yüklenen yükümlülüklere, infaz hâkiminin uyarısına rağmen, uymamakta ısrar eden hükümlü hakkındaki koşullu salıverilme kararı 5275 sayılı Kanun’un 107/12. maddesi uyarınca geri alınır.
Somut olaydaki gibi durumlarda ise, yani almış olduğu cezadan dolayı hakkında koşullu salıverilme kararı verilen bir hükümlünün, koşullu salıverilme tarihinden önce işleyip de içtimaya dâhil edilmeyen başka bir cezasının infazına başlanılması, başka bir ifadeyle koşullu salıverilmesine rağmen başka bir cezasının infazı nedeniyle cezaevinden ayrılmaması hâlinde, hükümlü hakkında koşullu salıverilme kararı verilmiş olsa da cezaevi dışına çıkmadığı için denetim süresinin başladığından da söz edilemez. Bu nedenle, cezaevinden ayrılmaması nedeniyle denetim süresi başlamayan bir hükümlünün, cezevindeyken sonradan işlediği başka bir suç nedeniyle koşullu salıverilme kararının geri alınması da hakkaniyete aykırı sonuçlar doğuracaktır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
05.12.2002 tarihinde işlemiş olduğu kasten öldürme ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından aldığı içtimalı 20 yıl hapis cezasını 647 sayılı Kanun’un 19 ve ek 2. maddelerine göre infaz etmekte olan hükümlü ...’ın, ceza infaz kurumunda bulunduğu sırada 26.01.2006 tarihinde işlemiş olduğu infaz kurumuna yasak eşya sokmak suçundan 5237 sayılı TCK’nın 297/1. maddesi uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, 20 yıl hapis cezası ile 2 yıl 6 ay hapis cezasının farklı infaz rejimine tabi olduğu gerekçesiyle içtima edilmediği, 20 yıl hapis cezası nedeniyle 09.12.2010 tarihinden itibaren şartla tahliye edilmesine karar verilen hükümlünün, içtimaya dâhil edilmeyen 2 yıl 6 ay hapis cezasının infazı nedeniyle ceza infaz kurumundan ayrılmadığı, ceza infaz kurumunda bulunduğu sırada 04.08.2011 tarihinde işlemiş olduğu kamu malına zarar verme suçundan 3 ay 10 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilen hükümlü hakkında şartla salıverilme kararının geri alındığı dosyada;
647 sayılı Kanun’a göre infaz edilen içtimalı 20 yıl hapis cezası ile 5275 sayılı Kanun’a göre infaz edilmesi gereken 2 yıl 6 ay hapis cezasının, 5275 sayılı Kanun’un 99. maddesine göre içtima edilmesi hâlinde, 765 sayılı TCK’da veya 5275 sayılı Kanun’da belirtilen üst sınırların aşılmayacağı da göz önüne alındığında, sadece infaz rejimlerinin farklı olmasının cezaların toplanmasına engel bir durum teşkil etmemesi, hükümlü hakkında tek bir koşullu salıverilme tarihi belirlenmesinin Kanun’un amacına uygun düşeceği gibi infazda kolaylık sağlaması ve hakkaniyete uygun olması, hükümlü hakkındaki farklı infaz rejimlerine tabi olan 20 yıl hapis cezası ile 2 yıl 6 ay hapis cezasının toplanarak tek bir koşullu salıverilme tarihinin belirlenmesi hâlinde, hükümlünün 04.08.2011 tarihinde işlediği suçun koşullu salıverilme tarihinden öncesine denk gelecek, bu durumda koşullu salıverilme kararının geri alınmasının da gerekmeyecek olması, kaldı ki hakkında koşullu salıverilme kararı verilen hükümlünün ceza infaz kurumundan ayrılmaması nedeniyle denetim süresi başlamayacağından, 04.08.2011 tarihinde işlenen suçun, denetim süresinde işlenmiş olarak kabul edilemeceği de gözetildiğinde, Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen koşullu salıverilme kararı ile Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen koşullu salıverilme kararının geri alınması kararlarının hukuki dayanaktan yoksun olduğu anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle, Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 21.03.2016 tarihli ve 297-648 sayılı ek kararla verilen infazın durdurulması kararı isabetli olduğundan, bu karara yönelik itirazı reddeden Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.03.2016 tarihli ve 2016/764 değişik iş sayılı kararını, kanun yararına bozan Özel Daire kararında isabet bulunmamaktadır.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Dairenin kanun yararına bozma kararının kaldırılmasına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.03.2016 tarihli ve 2016/764 değişik iş sayılı kararına yönelik kanun yararına bozma isteminin reddine, Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 05.02.2015 tarih ve 297-648 sayı ile verilen şartla tahliyenin geri alınmasına ilişkin ek kararın infazının durdurulmasına, mahallince toplama (içtima) kararı alınarak hükümlü hakkında yeniden bir müddetname düzenlenmesine, hükümlü ...’ın başka bir suçtan tutuklu veya hükümlü değilse bu suçlardan derhâl serbest bırakılması için yazı yazılmasına karar verilmelidir.
SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 13.02.2017 tarihli ve 4703-339 sayılı kanun yararına bozma kararının KALDIRILMASINA,
3- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.03.2016 tarihli ve 2016/764 değişik iş sayılı kararına yönelik kanun yararına bozma isteminin REDDİNE,
4- Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesince 05.02.2015 tarih ve 297-648 sayı ile verilen şartla tahliyenin geri alınmasına ilişkin ek kararın İNFAZININ DURDURULMASINA, mahallince (içtima) toplama kararı alınarak hükümlü hakkında yeniden bir müddetname düzenlenmesine, hükümlü ...’ın başka bir suçtan tutuklu veya hükümlü değilse bu suçlardan derhâl serbest bırakılması için YAZI YAZILMASINA,
5- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 20.04.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
16. Ceza Dairesi, 2015/5829 E., 2016/4175 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
131), Aynı yönde (Koca-Üzülmez TCK genel hükümler 6. bası s. 67) 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın 77. maddesinde insanlığa karşı suçlar yaptırıma bağlanmış olup, bu suçlar hakkında (77/4.
16. Ceza Dairesi 2015/5829 E. , 2016/4175 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi :Ağır Ceza Mahkemesi
Suç : Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını veya bir
kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve
Anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet
Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına
engel olmaya cebren teşebbüs etmek
Hüküm : Her bir sanık hakkında; 765 sayılı TCK’nın 79.
maddesi yollamasıyla aynı Kanunun (14/07/2004 tarih
ve 5218 sayılı Kanunun 1-A maddesi ve 5252 sayılı
Kanunun 6. maddesi ile değişik) 146/1, 59, 31, 33.
maddeleri uyarınca mahkumiyet...
Dosya incelenerek gereği düşünüldü:
1-Sanıklar müdafilerinin duruşmalı inceleme isteminin, süresinden sonra yapılmış olması nedeniyle CMUK’nın 318. maddesi gereğince REDDİNE,
2-Katılan ...’in yasal süreden sonra olan temyiz talebinin CMUK'nın 317. maddesi gereğince REDDİNE,
3- Sanıklara yüklenen suçun niteliğine göre suçtan doğrudan zarar görmeyen müştekiler ...l, ..., ...... vekili; ..., ...,...açılan davaya katılma hakkı bulunmadığından ve ... hakkında verilen katılma kararı hukuken geçersiz ve yok hükmünde olup, hükmü temyize yetki de vermeyeceğinden, kurulan hükme yönelik temyiz istemlerinin 1412 sayılı CMUK'nın 317. maddesi gereğince REDDİNE,
4-Sanıklar müdafileri ile katılan ... vekili tarafından yapılan temyiz istemlerine gelince;
I-İLK DERECE YARGILAMASI
A-İDDİA:
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının (CMK 250. madde ile görevli) 03.01.2012 tarihli iddianamesiyle sanıklar ... ve ...'in Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasayla teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmaya engel olmaya cebren teşebbüs etmek suçlarından eylemlerine uyan 765 sayılı TCK’nın 146/1, 80, 31, 33 maddeleri gereğince ezalandırılmaları istemiyle ... 11. Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır.
B-SAVUNMA:
Sanık ... yerel mahkemede;
1-”12 Eylül Harekatı Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından “emir ve komuta” zinciri içinde yapılmış ihtilaldir. İhtilal, “tarihi” bir olaydır. Tarihi olaylar yargılanamaz.
2-12 Eylül harekatı, kurucu iktidar olma hareketidir. Yapılış nedeni bir numaralı bildiriyle büyük Türk Milletine açıklanmıştır. Harekatı yapan Türk Silahlı Kuvvetlerini üst komuta heyeti kurucu iktidar olarak Milli Güvenlik Konseyini oluşturmuştur. Konsey yeni Anayasayı hazırlayarak halk oyuna sunmuş ve anayasal düzeni tamamlamıştır.
3-Kurucu iktidar olmayı suç sayan bir kanun yoktur, hukuken olması da mümkün değildir. Biz ihtilal yaptık ihtilale teşebbüs etmedik.
4-Milli Güvenlik Konseyinin 12 Eylül 1980 tarihi ve sonraki tasarruflarından dolayı suçlanması ve yargılanması mümkün değildir.
5-Ben sanık değilim, 12 Eylül harekatını yapan Türk Silahlı Kuvvetlerinin Genelkurmay Başkanı, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı, Devlet Başkanı ve Türkiye Cumhuriyetinin 7. Cumhurbaşkanıyım.’’şeklinde savunma yapmıştır.
Sanık ... da benzer şekilde savunmada bulunmuştur.
Sanıklar müdafileri ise aşamalarda özet olarak;
a-Müşteki ve katılanlar tarafından ileri sürülen bir takım işkence ve kötü muamele gibi eylemler iddianamenin konusu dışındadır, Uyuşmazlığın konusu darbe yapma suçu ile sınırlıdır.
b-12.09.1980 tarihinde ihtilalin yapıldığı doğrudur. Milli Güvenlik Konseyi o zaman da kurucu iktidar olarak ve fiili bir güç şeklinde ortaya çıkmış, sonuçta fiili ve hukuki bir güç olmuştur. Bu güce dayanılarak çıkarılan anayasa ve yasalar halen uygulanmaktadır. Bir çok kurum ve kuruluş yasal dayanağını 1982 Anayasasından almıştır. Anayasa 09.11.1982 tarihinde halk oyuna sunulmuş, kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Bu nedenle Milli Güvenlik Konseyi ikinci tip kurucu iktidar haline gelmiştir. 06.12.1983 tarihinde Milli Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisinin görevi sona ermiştir. 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleşen darbe sonucu hukuk düzeni kurulmuş ve bu düzen devam etmiştir. Dolayısı ile bu tarihteki eylem anayasayı ihlal sayılmaz.
c-02.01.1980 tarihinde siyasi partilere hitaben verilen mektupta cebir ve tehdit içeren ibare yoktur. Dolayısıyla bu mektup nedeni ile TCK’nın 146. maddesindeki suçun unsurları oluşmaz.
d-Anayasanın geçici 15. maddesi, o dönemde yapılan icraatların cezalandırılamayacağını hükme bağlamış olup, tam bir sorumsuzluk anlamındadır,
e-Suç tarihinden dava tarihine kadar dava zamanaşımı süresi geçmiş olup, dava açılmasına imkan bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
C-KARAR:
Yerel Mahkeme özet olarak;
211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununun 35. maddesinin darbe yapmaya olanak sağlamadığını, normlar hiyerarşisinde anayasanın daha altında bulunan kanunun, anayasaya aykırı şekilde kanun koyucu tarafından düzenlendiğinin kabul edilemeyeceğini, suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK'nın 146 ve 147. maddelerindeki düzenlemelere de aykırı olacağını, 1982 Anayasasının geçici 15. maddesindeki düzenlemenin 12 Eylül 1980 tarihinde ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM'nin Başkanlık Divanının oluşturulmasına kadar yani 06.12.1983 tarihine kadar geçecek süre içinde MGK’nın aldığı her türlü karar ve tasarruflardan dolayı cezai, mali ve hukuki sorumluluk iddiasında bulunulamayacağı belirtilmiş ise de herhangi bir suçtan sorumlu olmayacaklarından açıkça bahsedilmediğini, ancak genel anlamda suç oluşturan fiillerden dolayı bir soruşturma ve kovuşturma engeli olarak, aynen anayasanın 83/2. maddesindeki gibi bir dokunulmazlığın getirildiğini, bu madde yürürlükte bulunduğu süre içinde zamanaşımının duracağını, yürürlükten kaldırılması halinde ise zamanaşımının tekrar işlemeye başlayacağını, bu nedenle sanıkların eyleminin 30 yıllık dava zamanaşımı süresince soruşturulup yargılama imkanının bulunduğunu Anayasanın geçici 15. maddesinin af kanunu niteliğinde olmadığını, ceza hukuku anlamında affın,işlenmiş olan bir suçtan sonra ortaya çıkan, devlet ile fail arasındaki ceza veya infaz ilişkisini ortadan kaldıran bir kurum olduğunu, ileriye dönük işlenmesi muhtemel suçlar için bir af kanunu çıkarılamayacağını,
12 Eylül harekatının kurucu iktidar oluşturması nedeniyle eylemin suç teşkil edip etmediğine ilişkin değerlendirmede ise sanıkların askeri darbe yaparak yürürlükte bulunan 1961 Anayasasını fiilen ortadan kaldırdıklarını, bu anayasaya göre oluşturulmuş TBMM ve seçimle iş başına gelmiş T.C. Hükümetini fesh ederek yönetimi cebir kullanarak ele geçirdiklerini, bu eylemlerinin suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nın 146 ve 147. maddelerinde, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 309, 311 ve 312. maddelerinde suç olarak düzenlendiğini, uluslararası sözleşmelerde ve yerel mevzuatta suç olarak tanımlanan eylemlerden dolayı sanıkların yargılanıp cezalandırabileceklerini, suçun teşebbüs suçu olmasına rağmen eylemin tamamlanıp neticenin meydana gelmesi halinde de sanıkların cezalandırabileceklerini,
12 Eylül darbesi ile birlikte göz altında ve cezaevinde yaşandığı söylenen ölümler, işkence iddiaları, kayıplar, herhangi bir yargı kararı olmadan görevden uzaklaştırma gibi iddialara yönelik bir kamu davası açılmadığından bu hususta değerlendirme yapılamayacağını,
Askeri darbe yapılmasının yasal görevden kaynaklanan bir durum olmadığını, sanıkların eylemlerinin, görevleriyle ilgisinin bulunmaması nedeniyle soruşturma ve kovuşturmada görev suçu teminatının uygulanamayacağından yargılama yapan mahkemenin görevli olduğunu benimseyerek;
Sanık ...’in Genelkurmay Başkanı, ...'nın Hava Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptıkları sırada, 1979 yılı Temmuz ayında ...'in kuvvet komutanlarıyla yaptığı görüşme sonunda Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral...'a bir çalışma grubu kurdurduğu, bu grubun raporlar hazırlayıp dönemin komutanlarını bilgilendirdiği, sonra bu grubun sayısı artırılarak çalışmalarını hızlandırdığı, 21 Aralık 1979 tarihinde Genelkurmay Başkanı ...'in, Kuvvet komutanları, Harp Akademi Komutanı, Ordu ve Kolordu Komutanlarının katılımı ile toplantılar yaptığı, bu toplantılar sonucunda ülkede devam eden kaos ortamı ve iç karışıklıklar bahane edilerek darbe yapmaya karar verdikleri, bu amaçla darbe gerekçesine dayanak gösterilen 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununun 35. maddesi hatırlatılarak 27 Aralık 1979 tarihinde Cumhurbaşkanı ...e bir mektup verdikleri, mektubun Cumhurbaşkanı tarafından 2 Ocak 1980 tarihinde dönemin Başbakanı ... ile ... Genel Başkanı ...t'e, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ......'a, Cumuhuriyet Senatosu Başkan...a, Cumhuriyet Senatosu Milli Birlik Grubu Başkanı ...'e, Cumhuriyet Senatosu Kontenjan Grubu Başkanı ..., Milli Selamet Partisi Genel Başkanı ...’a, ... Başkanı ...’e, Cumhuriyetçi Güven Partisi Başkanı ...’na ve Demokratik Parti Genel Başkanı...'a “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Görüşü” başlıklı mektubu bir muhtıra suretiyle vererek anayasayı ve Türkiye Büyük Millet Meclisini cebren ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçunun icrai hareketlerine başladıkları, ancak siyasi koşulların istenilen şekilde oluşmadığı görülünce ellerinde olmayan nedenlerle askeri darbeyi gerçekleştiremedikleri, bu eylemlerinin teşebbüs aşamasında kaldığı,
12 Eylül 1980 tarihinde ise askeri darbe yapılarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamının tağyir, tebdil ile ilga edildiği, Türkiye Büyük Millet Meclisinin de fesh edilerek eylemin tamamlandığının kabulü ile bu şekilde oluşan suçlardan dolayı sanıkların eylemlerine uyan ve lehe bulunan 765 sayılı TCK’nın 79. maddesi delaletiyle 146/1, 80, 59, 31, 33. maddeleri gereğince cezalandırılmalarına karar vermiştir.
Usulüne uygun şekilde temyiz edilen ve re’sen de temyize tabi olan hükmün Dairemizce yapılan incelemesinde;
II-SAVUNMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
1-İhtilalin tarihi olay olduğu ve yargılanamayacağı;
a- Hukuk devleti kavramı;
Gerek 1961 Anayasasının gerekse 1982 Anayasasının 2. maddesi ile; Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliği “hukuk devleti” olarak tayin edilmiştir. “Hukuk devleti; insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve anayasaya uyan devlettir.”(Anayasa Mahkemesi 11.10.1963 T.124-243 sy. kararı)
"Hukuk devleti, bütün işlem ve fiilleri yargı denetimine bağlı bulunan devleti ifade eder" (Anayasa mahkemesi 10.01.1991 T. 1990/24-1991/11 sy.kararı) Meşruluk sitenin devletin gözle görünmeyen barış meleğidir. (Ferraro) Hukuk devletinin meşruiyet kaynağı hukuktur. Toplumun genelini ilgilendiren her olayın tarihi bir yanı varsa da hukuk devleti bağlamında olaylar hukuka uygun olup olmadıkları ile değerlendirilirler. Hukuk devleti her alanda adil ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak hukuka aykırı ve suç oluşturan her fiili, olay ve fail istisnasına tabi tutmaksızın hukuk denetimine tabi tutar.
Anayasal düzenin zorla değişmesiyle sonuçlanan eylem, hukuki açıdan bir darbe mi, yoksa ihtilal midir, darbe ya da ihtilal olması suç vasfını değiştirecek midir? "İhtilal, toplum düzenini değiştirmek için zor kullanılarak yapılan yaygın halk hareketi, hükümet darbesi ise, demokratik olmayan yollardan devlet yönetiminin ordu gücü ile ele geçirilmesi" (E.Teziç, Anayasa Hukuku, 20. Bası, s. 188) olarak tanımlandığına göre, sanıkların eylemlerinin ihtilal değil, açık bir hükümet darbesi olduğunda kuşku yoktur. Kaldı ki her iki fiilde de Anayasayı ihlal suçu oluşacaktır. Öğretide atıf yapılan görüşlerde suçun ‘ihtilal'olarak isimlendirilmesi neticeye etkili olmayacaktır.
b-Anayasayı İhlal Suçu:
5237 sayılı TCK’nın 309/1 maddesinde; “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbed hapis cezası ile cezalandırılırlar.”
Suç tarihinde yürürlükte bulunan mülga 765 sayılı TCK’nın 146/1 maddesinde de, "Türkiye Cumhuriyeti Teşkilat-ı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet Meclisini ıskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs edenler, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum olur," şeklinde, anayasayı ihlal suçu devlet kuvvetleri aleyhinde cürümler başlığı altında tanımlanarak, yaptırıma bağlanmıştır.
Siyasi iktidar ve anayasal düzen aleyhindeki cürümlerin genel karakteri; devleti meydana getiren dinamik unsur siyasi iktidar olduğuna göre, bir devletin mevcudiyeti ve devamı iktidarın himayesine bağlıdır. Bunun içindir ki hukukun en eski günlerinden bu yana değişik sistemler içinde siyasi kuvvetler himaye edilmiştir. Devlet otoritesinin mevcudiyeti ancak siyasi iktidarın himayesiyle mümkündür. Devlet mefhumunun hukuki ve politik karakterini ortaya koyan siyasi iktidar realitesi, devleti diğer topluluklardan ayıran kriterdir. Ülke ve Millet mefhumlarını bir birlik ve siyasi organizasyon halinde ortaya koyan unsur siyasi iktidardır. Bu bakımdan devletin varlığını tehlikelere ve fiili karşıt hareketlere karşı himayesi bir zaruretin icabıdır, ve devlete devlet vasfını veren iktidar unsuru bu himayenin en önemli parçasını teşkil etmektedir. Fakat bu himaye demokrasilerde hiçbir zaman fikrin cezalandırılmasına hak
vermez. (Siyasi İktidar Düzeni ve Foksiyonları Aleyhine Cürümler, Özek, 1976 baskı s.50)
765 sayılı TCK’nın 146. maddesi, siyasi iktidar ve anayasal düzeni himaye etmektedir. Düzen aleyhine maddi fiillerde, icra hareketlerinin mevcudiyetini aramaktadır. Siyasi iktidar düzeni aleyhindeki fiiller, mevcut müesseseleşmiş prensiplere ve düzene karşıdır. Anayasal düzen aleyhine yapılacak bir fiil tabii olarak ideolojik prensibinde ihlali anlamını taşıyacaktır. İktidarı ele geçirmek için yapılacak bir ihtilal, hem anayasanın kabul ettiği iktidara geliş müessesesini ve hem de demokratik hayat ideolojisini ihlal etmiş olacaktır. Halbuki ceza kanunları o devlet içinde mevcut iktidar düzenini ve buna hakim kuvvetleri himaye etmekte ve değiştirilmesini önlemek, durumu olduğu gibi korumak amacındadır. Bu konuyu düzenleyen ceza normları birer kalıbı himaye etmektedir. Kalıbın içini dolduran toplumda mevcut o günkü siyasi iktidar kaideleri ve düzenidir. Bu kaideler ve düzen değiştikçe maddeler otomatik olarak bu yeni düzeni koruyacak duruma girmektedir. Diğer bir deyişle, kalıbın muhtevası, ceza hükümlerini ilgilendirmemektedir. Ve o anda mevcut siyasi kuvvetin hizmetine koşulmaktadır. Kalıbın muhtevası bazen tedrici ve hukuki gelişmelerle değişmektedir. Bazen de, ihtilaller ve devrimler sonucunda ani sıçramalar muhtevayı başkalaştırmaktadır. Ceza hükümleri ise, aynı sadakatle yeni düzeni de korumaktadır. İktidarı elinde bulunduranların meşru veya hukuki olmaları iktidarın mevcut fiili durumu üzerinde tesir etmemektedir. Ceza hükümleri de bu fiili durumu himaye etmiş olmaktadır. Ceza normları iktidarın elinde olduğuna göre bunların iktidara karşı bir hareketi meşru göstererek tatbik edilmemesi de imkansızdır. Bu durumda, en gayri meşru bir iktidara karşı en meşru bir hareket dahi yapılsa iktidarı kazanamadığı takdirde ceza normlarından kurtulamayacaktır, (age. Özek s.51)
Anayasayı değiştirici kuvvet başarı kazanmış bir ihtilal olduğu takdirde durum ne olacaktır? İhtilaller kuvvete dayanan ve bu bakımdan başarısı halinde takip edilmez olan birer harekettirler. Kuvvete dayanması fiili bakımdan, fiilinin takip edilebilirliğini önlerken, ihtilal kendisinin hukuki yönden de takip edilmezliğini aramak mecburiyetinde kalır ve meşruiyetini ilan eder. İhtilal kendisiyle birlikte yeni bir nizam getirir ve buna uygun toplumsal değişiklikler de düzene uygun görülür. İhtilal, özellikle kollektif bir ihbarın sonucu olduğunu ilan etmek suretiyle kaynağını meşrulaştırınca, getirdikleri değişikliklerin de hukuka uygunluğunu belirtebilir. (Sabatini in Conti, 177)
İhtilalci mantık ile görüldüğü takdirde ihtilalin getirdiği anayasa düzeninin hukuka uygunluğunu kabul etmek gerekecektir. (age. Özek, s. 130)
Bu suçun "devlet kuvvetleri aleyhine cürümler" içinde yer almış olması nedeniyle suçun failinin bu kuvvetler dışındaki kimseler olabileceği düşüncesi ortaya çıkabilmekte ise de; devlet kuvvetlerini kullanan kimselerin dahi kullandıkları iktidarı suistimal etmek suretiyle suç faili olabilmeleri imkanı mevcuttur. “İktidar sahiplerinin dahi suç faili olabileceği düşüncesindeyiz:'' (age. Özek s. 69)
Mülga Kanunun 146. maddesinde “teşebbüs edenler"den bahsedilmekle şahıslar itibariyle bir ayrım yapılmadığı, herkesin suç faili olabileceği ifade edilmektedir. Maddenin himaye ettiği konu devletin siyasi menfaatleri, siyasi iktidarın mevcudiyet ve devamı olduğuna göre bu menfaatleri ihlal eden bir kimse vasfına bakılmaksızın suç faili olabilir. Nitekim doktrinin büyük çoğunluğu da muhtevanın bir ihtilal veya yetki suistimali suretiyle ihlal edilebileceğini kabul etmektededir.(Erem, s 67) İktidarı kullananların suç faili olamayacakları şeklinde doktrinde azınlıkta kalan görüşler mevcuttur. Schnorf, iktidarların anayasayı ihlalini “yukarıdan tecavüz” olarak isimlendirmekte ve bu halde cebir kullanılmasına imkan bulunmadığını belirtmektedir. Bu durumu cezalandırmak, Anayasaya tecavüz mehfumunu genişletmek anlamına gelecektir.” (schnorf. 129) Özek ise; bu görüşün aksine, ihtilalin yukardan ya da aşağıdan gelmesi arasında bir fark mevcut değildir. Schnorf cebiri maddi cebir olarak anladığı için, iktidarın cebir kullanmaya ihtiyacı olmadığını söylemektedir. Halbuki yetkinin suistimali manevi cebir ile hukuka aykırı davranışlarla da gerçekleştirilebilir. Ayrıca, “mahkemelerin iktidarları iktidarda bulundukları müddetçe yargılayabilmeleri imkanı yoksa da, iktidarın sona ermesinden sonra bunların yargılanabilmeleri mümkündür, (özek, age.s71)
Özek’in görüşlerine mülga olan 765 sayılı TCK 146. maddede tanımlanan anayasayı ihlale teşebbüs suçu yönünden iştirak etmek mümkün ise de, 5237 sayılı TCK 309 ve devamı maddelerdeki Anayasal düzene karşı suçlar yönünden maddi cebirin suçun unsuru olarak kabul edilmesi karşısında yetkinin suistimali şeklinde ihlal mükün olmayacak, ancak maddi cebir içerdiğine tereddüt olmayan darbe suretiyle bu suçlar işlenebilecektir.
Her iki ceza yasasında da bu suç “teşebbüs etmek” şeklinde düzenlenmiştir. Doktrinde “teşebbüs etmek” suça ait maddi unsur olarak gösterilmektedir. “Teşebbüs etmek" şeklindeki bir kavramı fiilin maddi unsuru olarak isimlendirmek, teşebbüsü hareket olarak kabul etmek doğru olmaz. Zira teşebbüs esas itibariyle, hareketin veya neticenin tamamlanamamasını, suçun tamamlanmamış halini ifade eder. Fakat teşebbüs halinde her halükarda tahakkuk eden bir netice mevcut değildir. Halbuki hareketin hukuki bir değer ifade edebilmesi için, belirli bir neticeye yönelmiş olması gereklidir. Teşebbüsü hukuki bir netice olarak kabul etmek, mücerret bir hareket, askıda bir mefhum kabul etmek anlamına gelir. Hareketin teşebbüs durumunda cezalandırılabilmesi onun tehlikeli olduğu düşüncesine ve hareketin belirli bir neticeyi doğurmaya uygun olması esasına dayanır. (Petroçelli, Dellitto Tentato, 21-23, Özek- Cezalandırılan Hazırlık Hareketleri, s. 34)
146. maddedeki hareketin ne olduğu teşebbüs kavramıyla açıklanabilir. Gerçekten bir teşebbüs durumunun mevcut olabilmesi için failin hiç değilse icra hareketlerine başlamış fiili ikaya yol almış bulunması gereklidir. Bundan çıkan netice bu suçun hareketi belirli neticelere yönelmiş maddi bir hareketten ibarettir ve bu neticeyi doğurmaya salih bulunması şarttır. Teşebbüs kelimesi hareketin bir safhasını ifade etmektedir kendisini değil. Ayrıca, teşebbüsü fiil anlamında almak suçun tamamlanmasının imkansız olduğunu kabul etmek gibi bir anlama gelir. Halbuki kanunda gösterilmiş neticelerin tahakkuk imkanı mevcuttur. Teşebbüs tabirinin kullanılması, hem fiilin cezalandırılabilmesi için neticenin tahakkukunun şart olmadığını, teşebbüs durumunun dahi tamamlanmış gibi cezalandırılacağını ifade etmek için hem de maddi bir hareketin mevcudiyetinin lüzumunu göstermek maksadıyla kullanılmıştır. (Özek age s 121 vd.)
Bu durumda hareket genel olarak anayasa iradesine aykırı neticelere yönelmiş fiilleri ifade etmektedir. (Erem-2, cilt s. 72)
146. maddeye göre cezalandırılan hareket icra hareketleridir. Hazırlık hareketleri veya irade uygunluklarını ifade eden fiili birleşmeler bu hareketi oluşturmaz. Nitekim mülga kanunun 168-171. maddelerinde bu suça ait hazırlık hareketlerini cezalandırmış olması da bu şekildeki hareketlerin 146. maddede belirtilen hareketin dışında kaldığını göstermektedir. (Manzini-1950 IV, 606... atfen Özek 7 ege s 122)
Anayasal düzene karşı maddi bir hareket 146. maddeyi ihlal edebilecek nitelikteyken, sırf bu değerler aleyhine fiili birleşmeler veya propaganda mahiyetindeki hareketler başka maddeleri ihlal edebilecektir. Bu maddede neticeye matuf icrai bir hareket cezalandırılacaktır. Neticeyi doğurmayı elverişli olmayan bir hareket 146. madde anlamında hareket sayılmaz. Bir fiilin teşebbüs derecesinde kalabilmesinden bahsedebilmek için hareketlerin neticeyi tevlide salih bulunması gereklidir. (Petroçelli, Delitto Tentato 21-23 atfen, Özek age s 123)
Teşebbüsün netice olarak kabulünün bir diğer sebebi de, bu suçun tamamlanması halinde, artık fiilin cezalandırılamayacağı kanaatidir. Bunlara göre anayasa düzenini ihlale matuf hareket başarı kazanmakla, kuvvet siyasi iktidara sahip olmuş olur ve artık fiil cezalandırılamaz. Bu durumda, neticenin tahakkuk imkanı yoktur. (Santoro, 1,444, Massari, 86 not 1. Atfen Özek, age s. 126) Halbuki cezalandırılmazlık, takip imkansızlığı ile suçun teşekkülünü birbirinden ayırmak gereklidir. Anayasayı ilga eden bir kuvvet, diğer bir kuvvet tarafından ortadan kaldırılırsa takip de edilebilir. Bu durumda anayasanın eski duruma getirilmesi, tabii bir netice olarak ortaya çıkmış ilga durumunu ortadan kaldırmaz. Artık teşebbüs durumundan değil ve fakat neticenin tahakkukundan bahsedilebilir. (Manzini, 1950, IV, 433) Demek oluyor ki, gerçek neticenin cezalandırılamayacağı, bu bakımdan neticenin sadece icra hareketlerinden ibaret bulunduğu şeklindeki düşünce yerinde değildir. (Özek, age. s. 126)
Yukarıda atıf yapılan Türk ve İtalyan doktrinindeki görüşler dikkate alındığında; Anayasal düzene karşı işlenen suçlarda, suçun faili herkes olabilir. 765 sayılı TCK’nın, 146/1. maddesindeki düzenlemede, suçun anayasal düzenin değişmezliğini korumayı amaçladığı ileri sürülemez. Anayasal düzenin, yine anayasada gösterilen usul ve esaslarda değiştirilebilir olduğunda veya demokratik yöntemlerle değiştirilmesinin istenebileceğinde şüphe yoktur. Her iki TCK'da suçla yasaklanan anayasal düzenin maddi veya manevi cebir/cebir ve şiddet kullanılarak değiştirmeye teşebbüs edilmesidir.
Teşebbüsün tamamlanmış suç gibi cezalandırılması nedeni ile suçun tehlike suçu olduğu savunmakta ise de; “TCK 146. maddesinde düzenlenen suçun salt tehlike suçu veya salt hareket suçu olarak nitelendirilmesi yerinde değildir. Hareketten ayrıca neticede belirtildiğine göre bu suç aynı zamanda bir zarar suçudur.” (CGK 07.07.1998, 9-187/272 sayılı kararı)
Azı suç olanın çoğunun suç olmayacağını ileri sürmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu nedenle Anayasal düzen 765 sayılı TCK 146. maddeye göre “maddi veya manevi cebir” kullanarak, 5237 sayılı TCK 309. madde hükmüne göre ise “cebir ve şiddet” kullanarak demokratik olmayan yöntemlerle değiştirildiğinde suç tamamlanmış olacaktır. Askeri darbenin maddi cebir içerdiği tartışmasız bir gerçektir. Bu itibarla darbe sonrası suçun tamamlanması yani zarar suçuna dönüşmesinde de eylem suç olma vasfını korur. Devletin kudret ve kuvvetini kullananlar ya da iktidar sahipleri de bu suçun faili olabilirler. Anayasal düzenin öngördüğü demokratik teamüller dışında sistemin değiştirilip yeni bir düzen kurulması halinde, darbe yapanların, kendilerini hukuki yönden de takip edilmez kılmaya çalıştıkları bir vakıa olduğu gibi devlet kudretini kullanarak iktidarı ele geçirenleri yargılayamamak fiili bir durum oluştursa da eylemi suç olmaktan çıkarmayacaktır. Yargılama önündeki hukuki ve fiili engellerin kalkması halinde pekala yargılanmaları mümkündür.
Açıklanan nedenlerle tamamlanmış askeri darbe suçunun yargılanamayacağına İlişkin savunma yerinde görülmemiştir.
2-)Eylemin suç oluşturmadığı ve sanıkların sıfatları gereği yargılanamayacakları;
a- Sanıkların sıfatları gereği yargılanamayacakları; Sanıklardan ..., Genelkurmay Başkanı, Milli Güvenlik Konseyi Başkanı, Devlet Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı görevlerini yaptığını, ... da Kuvvet Komutanlığı ve Milli Güvenlik Konseyi üyeliği görevlerini üstlendiğini, bu nedenlerle sanık sıfatını alamayacaklarını savunmaktadırlar.
Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir hukuk devletidir. (1961 ve l982 Anayasaları madde 2) Kanun önünde eşitlik ilkesi, hukuk devleti olmanın en temel gereklerinden ve ceza hukukunun da ana ilkelerindendir. En yalın anlatımla kanunların uygulanmasında kimseye ayrıcalık yapılamayacağını ifade eder.
Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 14/1 maddesinde; “Herkes, mahkemeler ve yargı yerleri önünde eşittir. Herkes, hakkındaki bir suç isnadının veya hak ve yükümlülükleri ile ilgili bir hukuki uyuşmazlığın karara bağlanmasında, hukuken kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir. ”
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde; “...bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından, makul bir sürede, adil ve aleni olarak yargılanma hakkına sahiptir.”
1982 Anayasasının l0. maddesinde “herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep vb. sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”
1961 Anayasasının 12. maddesinde; “Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.”
1924 Anayasasının 69. maddesinde; "Türkler kanun nazarında müsavi ve bilaistisna kanuna riayetle mükelleftirler. Her türlü zümre sınıf, aile ve fert imtiyazları mülga ve memnudur." denilerek "kanun önünde eşitlik ilkesi" gerek temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerde gerekse anayasalarda kadim bir prensip olarak uygulana gelmektedir.
Ceza hukukunda ve suç politikasında da genel kural kanun önünde eşitliktir. Kamu hizmeti sırasında görev sebebiyle işlenen suçlardan yargılanma için getirilen dokunulmazlık ise, şahıslarla ilgili bir ayrıcalık değil ve fakat şahsın içinde bulunduğu statünün icabıdır. Nitekim milletvekilliği dokunulmazlığı, yasama yetkisinin harici müdahalelere maruz kalınmadan kullanılması amacını taşımaktadır. Keza 1961 Anayasasının 99. maddesinde Cumhurbaşkanının dokunulmazlığına yer verildikten sonra ancak “vatana ihanet" suçundan yargılanabileceği hüküm altına alınmıştır. Aynı düzenleme 1982 Anayasasının 105/3. maddesinde de yer almıştır.
Suç tarihindeki sıfatları Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanı olan sanıklar hakkındaki yasal düzenleme incelendiğinde;
Anayasanın 145. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinde “Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalar her halde adliye mahkemelerinde görülür” şeklinde bir düzenlemeye yer verilerek bu suçların yargılamasında askeri yargının görevli olmadığı tespit edilmiştir.
Anayasanın 37. maddesine göre; “Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir mercii önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir mercii önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz.”
Ceza Muhakemesi Kanununun 3. maddesinde mahkemelerin görevlerinin kanunla düzenleneceği 4. maddesinde, davaya bakan mahkemenin görevli olup olmadığına kovuşturma evresinin her aşamasında re'sen karar verilebileceği düzenlenmiştir.
Mahkemelerin görevleri, yargılama usulüne ilişkin olup kamu düzenini ilgilendirdiğinden göreve dair yasaların yürürlüğe girmelerinin ardından taraf iradelerinden bağımsız olarak derhal uygulanmaları gerekir ve her yargılama işleminin, yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan yasaya göre yürütülmesi zorunludur. Yargılama hukuku normlarının zaman bakımından uygulanmasında dikkat edilmesi gereken husus, yeni yasanın yürürlüğe girdiği tarihte muhakemenin sona ermiş olup olmadığıdır. Yargılama henüz kesin olarak bitmemişse, yeni yasanın yürürlüğe girmesinden itibaren yapılacak yargılama işlemlerinde kural olarak yeni yasanın uygulanması gerekir.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren ve 02.07.2012 tarih, 6352 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılıncaya kadar uygulanmakta olan 5271 sayılı CMK'nın 250. maddesinin 1. fıkrasında sayılan suçlara bakmak üzere ağır ceza mahkemeleri kurulmuş ve aynı kanun maddesinin 3. fıkrasında; "Birinci fıkrada belirtilen suçları işleyenler sıfatı ve memuriyetleri ne olursa olsun bu kanunla görevlendirilmiş ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır" hükmüne yer verilmiştir.
Yine 6352 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılan CMK'nın 251. maddesinin 1. fıkrasında; "250. madde kapsamına giren suçlarda soruşturma, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu suçlar görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır” düzenlemesi yer almıştır.
6352 sayılı Kanunun 105. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 250, 251, 252. maddeleri yürürlükten kaldırılırken aynı kanunun geçici 2. maddesinin 4. fıkrası uyarınca kapatılan bu ağır ceza mahkemelerinin açılmış olan davalara kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar bakmaya devam edecekleri belirtilmiştir.
07.05.2010 tarihli ve 5922 sayılı Kanunun 18. maddesi ile değişik Anayasanın 148. maddesinin 7. fıkrasına göre; “Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar”
6352 sayılı Kanunun 75. maddesi ile değiştirilen 3713 sayılı Kanunun 10. maddesi ile terör suçlan ile devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlara ait davalara bakacak ağır ceza mahkemeleri kurulmuş ve "Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile Askeri Mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır." hükmüne yer verilmiş, daha sonra bu hüküm 21.02.2014 tarih ve 6526 sayılı Kanunun 19. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
Sanıklar hakkındaki soruşturma tamamlanıp dava açıldıktan sonra 11.02.2014 tarihinde kabul edilen 6519 sayılı Kanunun 61. maddesi ile 353 sayılı Kanuna 15/A maddesi eklenerek, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları hakkında soruşturma açılması Başbakanın iznine tabi tutulmuş, Başbakan tarafından kamu davasının açılmasına gerek görülürse, soruşturma dosyasının Yüce Divan Sıfatıyla yargılama yapılmak üzere Anayasa Mahkemesine gönderileceği kuralı getirilmiştir. Bu soruşturma yöntemine ilişkin düzenlemenin, davanın açılmasından sonra yürürlüğe girmesi nedeniyle sanıklar hakkında uygulanma olanağı bulunmamaktadır.
Tüm bu düzenlemeler ve açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; üst norm olan Anayasanın 5922 sayılı Kanunla kabul edilen ve 12.09.2010 tarihinde yapılan referandumla yürürlüğe giren 148/7. maddesindeki "Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar" hükmü ile sanıkların yargılama merciinin, eylemlerinin görev suçu olarak kabulü halinde Yüce Divan olarak değiştirilmiş olduğu açıktır. Tartışılacak konu işlenen suçun görevle ilgili olup olmadığına ilişkindir.
Suçun görev sebebiyle işlendiğinin kabulü için, eylemin memuriyet işleriyle ilgili olması, diğer bir anlatımla suçu doğuran fiil ile görev arasında illiyet bağı bulunması, görevle bağlantılı olması ve görevin sağladığı imkanlardan faydalanarak işlenmesi gerekir. Bu husus Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.02.2004 tarih ve 2004/2-l0 Esas, 2004/40 sayılı kararında “Görev sebebiyle işlenen suç kavramının, memuriyet görevinden doğan, görev ile bağlantılı ve görevden yararlanılarak işlenebilen suçları ifade eder” şeklinde ifade edilmiştir.
Bu durumda, farklı muameleyi men eden kanun önünde eşitlik ilkesi gereğince rütbe ve konumu ne olursa olsun sanıkların da herkes gibi suç oluşturan eylemleri nedeniyle yargılanacaklarında şüphe yoktur. İç Hizmet Kanununun 35. maddesinde "Türk Silahlı Kuvvetlerinin vazifesi, Türk yurdunu Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak" olarak tanımlanlandığına göre, yasa ile verilen görevin, mer’i anayasal düzeni, bu sistemin öngördüğü kurallar doğrultusunda iktidar olan hükümeti korumak yükümlülüğünü içerdiğinin kabulü gerekir. Bu itibarla, anayasal düzenin cebren ilgası ve meşru hükümetin askeri darbe ile devrilmesi şeklinde gerçekleşen eylemlerin anılan kanun maddesinden kaynaklanan görev kapsamında kaldığının savunulması hukuki dayanaktan yoksun, demogojik bir yorumdan ibarettir. Eylem sırası ve sonrasında mer’i bulunan mevzuata göre ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren askeri darbe ile anayasal düzenin değiştirilmesi suçunun, görevin sağladığı imkanlar kullanılarak işlendiği sabit ise de görev kapsamında işlendiğinin kabulü olanaklı değildir. Hiç bir görev hiç kimseye suç işleme hak ve ayrıcalığı vermez.
Diğer taraftan temyiz sürecinde ölümleri resmi kayıtlarla tespit edilen sanıkların artık yargılanma imkanı bulunmadığından görev hususundaki belirleme de sonuca etkili olmayacaktır.
b-Sanıkların eylemlerinin suç olup olmadığı:
aa- Suç Nedir;
Suç denilince kusur yeteneği bulunan bir kimsenin tipe uygun, hukuka aykırı ve kusurlu bir insan davranışı anlaşılır. Bir başka deyişle, ceza yaptırım gerektiren fiildir. (Öztürk - Erdem, Uygulamalı Ceza Hukuku, 9. baskı s. 109)
Suç, şekli anlamda; Hukuk düzeni tarafından ceza ve/veya güvenlik tedbiri ile karşılanan bir insan davranışı (haksızlık) olarak ifade edilebilir.
Ceza hukukunun amacı, hukuksal değerleri korumaktır. Suç teşkil eden fiiller, kanunda suç olarak tanımlanmadan önce de, esasen haksızlık olarak vardırlar. Bu nedenle suç, bir haksızlık olarak, medeni hukuk ya da kamu hukukuna aykırı harekette bulunmaktan nitelik itibarıyla farklı değildir. Suç, diğer haksızlıklardan yanlızca nicelik itibariyle farklıdır.
Suç, cezaya layık haksızlıktır. (Koca - Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel hükümler, 6. Baskı s. 36)
Suçu; insanların toplum içinde birlikte yaşamalarının temini, toplumsal düzenin devamı için korunması gereken hukuki değerleri ihlal eden belli insan davranışları olarak tanımlamak mümkündür. (Türk Ceza Hukuku, s, 150, Özgenç)
Hukuka aykırı bir fiil, kanun tarafından özel olarak tarif edilmiş ve bu fiile bir cezada bağlanmışsa, o fiil suçtur. (Dönmezer - Erman Ceza Hukuku 1. cilt 386 sf.)
Teoride yapılan tanımlarda ortak özellik suçun bir haksızlık olduğudur. Sanıkların eylemlerinin haksızlık oluşturacağı yönünde bilgi ve tecrübeye sahip oldukları tartışmasızdır. Haksızlık yanılgısının gerçekleşmediği olayda cezai sorumluluk esastır.
bb-Yaptırım;
Ceza, suç teşkil eden filleri kusurlu bir irade ile işleyenler hakkında devlet eliyle uygulanan ve onları bazı yoksunluklara tabi kılan, sosyalleştirme amacına yönelik olan, ıstırap verici, korkutucu ve caydırıcı yaptırım türüdür. (Artuk - Gökçen - Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler 1. bası s. 22-23)
Ceza, işlenen suç açısından geriye dönük olarak, gerçekleşen hukuku ihlali karşılamaya hizmet eder, başka işlenebilecek suçlar tehlikesi açısından, yeni suçların işlenmesini engellenmesi amacına hizmet eder. İlk bakış açısına göre cezanın anlamı kefarettir, ikincisine göre önlemedir. Cezanın anlamını açıklayan bu iki görüşte kendisine taraftar bulmuştur. (Ebert s. 251)
Mutlak ceza teorisine göre; cezalandırmanın esası adalet teorisine dayanmaktadır. Adalet ise; suç teşkil eden hareketin bir ceza ile karşılanmasını gerektirir. Suç işleyen kişi ihlalin karşılığını cezalandırma yoluyla acı çekerek ödemelidir, (age. Dönmezer - Erman)
Nispi Ceza Teorisine göre; Cezanın amacı geleceğe yönelik suç işlenmesinin önlenmesidir. Beccaria, “Cezanın ihdas nedeni, suç işleme cesaretini taşıyan insanları korkutup, suçtan uzaklaştırmaktır.” der. Siyasi bir toplum, işlenip tamamlanmış artık onarılmasına imkân kalmamış bir suçu, ancak cezasız kalmasına engel olmak için cezalandırılabilir. Mutedil bir cezanın kesinlikle uygulanacağı korkusu, uygulanmasından kaçmak ümidi olan ağır cezadan daha etkili olmuştur. Felaketler ne kadar hafif olursa olsun kesin olunca insanları korkutur. Bentham'a göre ise; Ceza verme hakkının kaynağı devlete verilen diğer haklarla aynıdır. Cezanın meşruluğu onun faydası ve gerekliliği ile ölçülür.
Kant'a göre “Cezalandırma kanunun mutlak emridir” Ceza, fail tarafından işlenen suç ve kötülüğün kefareti olmaktan başka, her türlü yararcı görüşten bağımsızdır. Cezanın toplumsal savunma gibi amacı yoktur; bilakis cezanın kendisi bir amaçtır.
Devlet hiçbir yararı olmasa dahi, sırf ameli oluş onu emrettiği için uygulama ile bozulan ahlaki dengeyi yeniden kurmak için tam adaleti savunmalıdır. Suçluya hak ettiği derecede ceza verilerek hak yerine getirilmelidir. Kanf'ın görüşlerini savunan Hegel'e göre de; suç, hukukun inkar edilmesidir ve ancak cezanın kötülüğü sayesinde ortadan kaldırılabilecektir. Hukuku ihlal eden faillerin cezalandırılmasıyla, hukuk düzeni sağlanabilecektir. (Koca - Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler 6. bası 519)
Ceza, toplumun kendisini savunmak için başvurduğu bir önlemdir. (Artuk, Ceza Hukukuna Giriş s. 29)
Suç teşkil eden fiili işlemek isteyen kişi, aynı zamanda ampirik bir iktisatçı gibi hareket eder ve suçtan elde edeceği kar ve uğrayacağı zararların hesabını yapar. Bu nedenle cezanın vereceği acı ve ızdırap suçun sağlayacağı yarardan fazla olmalıdır. (Dönmezer - Erman 1 no:85)
Cezalar bazen suçlunun korkmasını, bazen de uslanarak yeniden suç işlemesini önler. Ancak cezanın en önemli işlevi başkalarını korkutarak onların suç işlemesinin önüne geçmektir. Feuerbach, “devletin amacı hukuk düzeninin kurulması ve kollanmasıdır. Her türlü hukuk ihlallerini önleme hakkı ve yükümlülüğü vardır. Söz konusu hak ve yükümlülük ancak zorlayıcı yasalarla yerine getirilebilir. İhlallerin önüne geçmede fiziki zorlama yeterli gelmeyeceğinden psikolojik zorlama da gerekmektedir.
Ceza bireyler üzerinde etki yaparak, suç işlemekten alıkoyma görevini yerine getirir ve böylece genel önlemeyi sağlar. Ceza tehdidi ise suç işleme eğiliminde olanlar üzerinde psikolojik zorlama yaparak onları harekete geçirmekten alıkoyar.
Karma teorideki yaklaşım ise; Ceza hem adaleti yerine getirmek, hem de toplumu savunmak için verilmelidir. Cezanın ölçüsünün sınırı adalet ve yarardır. Ceza adil oldukça ve yararlı bulundukça verilmelidir. (Artuk Ceza Hukukuna Giriş s. 32; Dönmezer - Erman 1 no 93)
Yaptırımların amaç ve faydalarını açıklayan düşüncelerdeki ana fikir, cezanın kefaret olduğu gibi saç işlenmesini önleyici etki de yaptığıdır. Suçun işlenmesiyle bozulan hukuk düzeninin yeniden tesis edilmesi için, bu düzenin hamisi olan suçluyu cezalandırır. Ceza, toplumun kendisini savunmak için başvurduğu bir önlemdir. Toplumdaki adalet duygusunun tatmin edilmesi gereklidir. Adalet ise; suç teşkil eden hareketin bir ceza ile karşılanmasını gerektirir.
Suç tarihi itibariyle, ülkemizde çok partili hayata geçişinden sonra, köklü temelleri olmayan demokrasi serüveninde, henüz demokrasi kültürünün oluşmasına fırsat vermeden darbe yapma alışkanlığını sıradanlaştıranların, ünvan ve statüleri ne olursa olsun, ihlal edilen hukuk düzeninin tesisi, toplumun demokratik geleceğinden emin olması ve mukadderatını tayin hakkının korunması bakımından, her suçlu gibi cezai bir yaptırıma tabi tutulması hukuk devleti olmanın gereğidir.
Ceza hukuku açısından, halkın iradesine en ağır müdahalelerden olan darbe suçunu yaptırımsız bırakmak cezanın önleyiciliğini etkisiz kılacağı gibi, sonradan işlenebilecek suçlar yönünden teşvik edici olacaktır. Toplumun kendisini ve demokratik hayatını savunmak için yaptırım uygulanması, demokratik toplum bakımından zorunlu görülmelidir.
cc-)Hukuka Uygunluk Nedeni veya Zorunluluk Hali;
Ülkenin içinde bulunduğu koşulların darbe yapmayı zorunlu kıldığı, 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununun 35. maddesindeki “Türk Silahlı Kuvvetlerinin vazifesi; Türk yurdunu Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamak” şeklindeki düzenlemenin Türk Silahlı Kuvvetlerine cumhuriyeti koruma ve kollama görevini verdiği savunulmaktadır.
Darbe sonucu yürürlükten kaldırılan 1961 Anayasasının;
4. maddesinde "Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. Millet, egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz.”
5. maddesinde; “Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez. ”
6. maddesinde "Yürütme görevi, kanunlar çerçevesinde, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından yerine getirilir." denilerek, millete ait egemenlik yetkisinin anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlarca kullanılacağı, hiçbir kimse veya organın kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamayacağı, yasama yetkisinin TBMM’ce, yürütme görevinin, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından kullanılacağı açıkça düzenlenmiştir.
İç Hizmet Yasasındaki düzenlemenin, anayasal hükümler karşısındaki etkisinin değerlendirilmesi bakımından hukuka aykırılık ve uygunluk kavramları üzerinde durmak gerekecektir.
Hukuka Aykırılık;
Hukuka aykırılık genel bir ifadeyle, hukuka (hakka) karşı gelmek (Heinrich l kn 305) onunla çatışma halinde olmak demektir. Suçun unsuru olarak hukuka aykırılık ise, işlenen fiile hukuk düzeni tarafından cevaz verilmemesi, bütün hukuk düzeni ile çelişki ve çatışma halinde bulunması anlamına gelmektedir. (Koca, Üzülmez, A.g.e.s. 252)
Hukuka aykırılık, tipe uygunluktan sonra, suçun yapısında ikinci aşamayı oluşturur. Başka bir anlatımla işlenen fiil ile tipik haksızlığın gerçekleştiğinin tespitinden sonra yine bu fiille bir hukuka aykırılık yönünden değerlendirme yapılacaktır. Tipiklik ve hukuka aykırılık arasındaki ilişkinin mahiyeti hakkında doktrinde üç görüş ileri sürülmektedir.
Birinci görüş; Bir davranışın tipe uygunluğunun belirlenmesiyle birlikte hukuka aykırılık da gerçekleşmiş olur.
İkinci görüş; Tipe uygun davranış hukuka aykırıdır, ancak bu mutlak değildir. Tipe uygun olmakla birlikte bir hukuka uygunluk nedeninin varlığı ile hukuka aykırı olmayabilir.
Üçüncü görüş; Tipe uygunluğun belirlenmesi, tipik olan hukuka aykırı bir davranışın müşahede edilmesinde sadece bir süreçtir. Öncelikle hukuka aykırılık araştırılmalıdır.
Bir davranışın tipe uygunluğunun belirlenmesiyle suç teşkil eden haksızlık gerçekleşmiş olur. Bu davranışın, hukuka uygunluk sebeplerinden birinin bulunmasıyla hukuka uygun olup olmadığına da bakılmalıdır. Şayet olayda bir hukuka uygunluk nedeni yoksa, tipe uygun davranış aynı zamanda hukuka aykırı olacaktır.
Hukuka Uygunluk Nedenleri;
Suçun hukuka aykırılığını ortadan kaldıran ve dolayısıyla fiilin suç teşkil etmesini engelleyen bu nedenlere hukuka uygunluk sebepleri veya haksızlığı ortadan kaldıran sebepler denir. (Roxin. 1 s. 14)
Klasik suç teorisine göre; Objektif olarak bir hukuka uygunluk sebebinin bulunması halinde, failin bunu bilip bilmemesi, yani iradesinin hukuka uygunluğu kapsayıp kapsamaması önemsizdir. Hareketin hukuka uygun olduğu kabul edilmelidir. Hukuka aykırılık neticeye göre belirlenecektir. Hukuka uygunluk sebeplerinden biri objektif olarak mevcut ise fiil hukuka uygundur.
İkinci görüşe göre; Hukuka uygunluk sebebinin objektif olarak varlığı yeterli değildir. Fail, fiili hukuka uygun hale getiren durumun varlığını bilmeli ve kendisine bu surette verilen yetkinin icrası veya yüklenen yükümlülüğün gerçekleştirilmesi amacıyla hareket etmelidir. (Özgenç, a.ge. s. 267 -268, Özbek, TCK İzmir şerhi s. 335, Artuk - Gökçen - Yenidünya a.ge. s. 372)
Hukuk düzeninin tekliği, bütünlüğü ilkesi doğrultusunda, bir fiilin hukukun bir sahasında hukuka uygun, diğerlerinde hukuka aykırı olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Hukuka aykırılığı kaldıran nedenler hukuk düzeninin tamamı göz önünde bulundurularak belirlenmelidir.
Bunun sonucu olarak ceza hukukunun dışında özel veya kamu hukukunda yer alan hukuka uygunluk sebepleri de doğrudan doğruya ceza hukuku alanında uygulanabilir. Elhasıl bir fiilde hukuka uygunluk nedeni varsa bu etkisini hukukun diğer dallarında da gösterir.
Türk ceza hukukunda, kanunun hükmünü yerine getirme (765 sayılı TCK’nın 49/1, 5237 sayılı TCK’nın 24/l maddesi) hukuka uygunluk nedeni olarak yer almıştır.
Kanunun hükmünü yerine getirme halinde, yetki doğrudan doğruya kanundan alınmaktadır. “Kanun” deyiminden yazılı hukuk kuralının anlaşılması gerekir. Bu nedenle kanunlara uygun şekilde yürürlüğe konulan tüzük ve yönetmelikler gibi düzenleyici işlemlerin de kanun kapsamında olduğu kabul edilmelidir. (Önder Ceza Hukuku Dersler s. 228)
Şüphesiz “kanun hükmü” kavramına ceza kanunları dışındaki kanunlar da dahildir. (Koca -Üzelmez a.g.e. s. 262) Ancak burada önemli olan herhangi bir kanunun verdiği yetkiden doğan görevin, gereklerine uygun olarak yerine getirilmiş olmasıdır.
Normlar hiyerarşisindeki konumu itibariyle kanunların, üst norm olan anayasaya uygun olması zorunludur. 1961 Anayasasının yukarda anılan hükümlerinde "egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne ait olduğu" açıkça ifade edildikten sonra, “hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz.” biçimindeki düzenlemeleriyle kamu gücünün ancak Anayasadan alınan yetki çerçevesinde kullanılabileceği de ifade edilmiştir.
Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununun 35. maddesinin anlamı ve normlar hiyerarşisindeki konumu incelendiğinde; yasa hükmüyle, silahlı kuvvetlere, anayasal düzene yönelen iç ve dış tehditleri ortadan kaldırma görevi verilmiştir. Aksine kabul ile, anayasal düzeni zorla değiştirme hakkını verdiği şeklindeki yorumun demokratik hukuk devleti ilkesine aykırı olacaktır. Kaldı ki normlar hiyerarşisine göre yasaların anayasa hükümlerine aykırı olamayacağı gibi bir iç hizmet kanununun üst norm olan anayasayı değiştirme yetkisi veremeyeceği de açıktır. Anayasal düzeni cebren değiştirmeyi suç olarak düzenleyen 765 sayılı TCK’nın 146. maddesinin suç tarihinde yürürlükte olduğu gözetildiğinde anılan kanunun sanıklara suç olarak tanımlanan “anayasal düzeni cebren değiştirme” hakkı vermeyeceğinde de kuşku yoktur. Hukuk devletinde hiç bir görev kişilere suç işleme hakkı veremez.
Diğer taraftan Türk Silahlı Kuvvetlerinin anayasal görevinin, prensip olarak harici tehditlere karşı “yurt savunmasına hazırlanmak” olduğu (1961 Anayasası madde 110/2 ve 1982 Anayasası madde 117/2) her iki anayasada da vurgulanmış, İç Hizmet Kanununun 36. maddesinde ise bu görev, “harp sanatını öğrenmek ve öğretmek” olarak şerh edilmiştir. Milli güvenliğin sağlanmasından ve silahlı kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından, TBMM’ye karşı, Bakanlar Kurulu’nun sorumlu olmasına (1961 Anayasası madde, 1982 Anayasası madde 117/2) göre; yurt savunması ya da cumhuriyetin korunup kollanması bakımından silahlı kuvvetlerin harekete geçirilmesinde insiyatifin tamamen siyasi iktidarda olduğu Anayasa gereğidir. Zira hukuk kuralları koyma ve kamu gününü kullanma tekeli devleti yönetenlerin elindedir. (Teziç, Anayasa Hukuku 20.bası sh.128) Modern devletin maddi özünü cebir kullanma tekeline sahip bulunan siyasal iktidar oluşturmaktadır. (M.Erdoğan, Anayasal Demokrasi 7.bası sh.327)
Şu hale göre; anılan kanunun 35.maddesinin, müsnet suç yönünden bir hukuka uygunluk nedeni olarak kabülüne hukuki imkan bulunmamaktadır.
Zorunluluk hali ise, 765 sayılı TCK’nın 49/3. ve 5237 sayılı TCK’nın 25/2. maddelerinde bir “cezasızlık” nedeni olarak düzenlenmiştir.
5237 sayılı TCK’nın 25/2. maddesinde zorunluluk hali; "Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka surette korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez" şeklinde yer alır.
765 sayılı TCK’nın 49/3 maddesinde de; "Gerek nefsini ve gerek başkasını vukuuna bilerek mahal vermediği ve başka türlü tahaffuz imkanı da olmadığı ağır ve muhakkak bir tehlikeden muhafaza etmek zaruretinin bais olduğu mecburiyetiyle işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilemez." denilmektedir.
Zorunluluk halinin uygulanma şartları şunlardır:
1-Tehlikeye ilişkin şartlar;
a-)Bir tehlikenin varlığı,
b-)Tehlikenin ağır ve muhakkak olması,
c-)TehIikenin, kişinin gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelmesi,
d-)Tehlikeye bilerek sebebiyet verilmemiş olması,
e-)Tehlikeye karşı koyma yükümlülüğünün bulunmaması,
2-Korunmaya ilişkin şartlar,
a-)Tehlikeden başka suretle korunma imkanının olmaması,
b-)Tehlike ile korunma arasında bir oranın bulunması,
Somut olay belirlenen şartlar bakımından değerlendirildiğinde;yerel mahkemenin, 12 Eylül 1980 öncesi meydana gelen birçok terör olayının sıkıyönetim ilan edilmesine rağmen kasten veya ihmali davranış sonucu önlenmediği yönündeki kabulünde maddi vakıalar ve dosya kapsamına göre hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Darbe gününden itibaren tüm olaylar sona ermiştir. Darbe öncesi yaşanan, ağır ve muhakkak olduğu savunulan tehlikenin anayasal düzenin değiştirilmesini hangi suretle zorunlu kıldığı açıklanamamıştır. Sıkıyönetim uygulanan ülkede sanıkların tehlikeye karşı koyma yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu itibarla, tehlikenin vukuuna bilerek sebebiyet veren, tehlikeye karşı koyma yükümlülükleri bulunan, anayasal düzeni değiştirmeden de tehlikeyi bertaraf etme imkanına sahip olduğu anlaşılan, eylemlerinde tehlike ile mukayese edildiğinde açık orantısızlık bulunan sanıkların müsnet suçları zorunluluk halinde işlediklerinin kabulü hukuken mümkün görülmemiştir.
3)1982 Anayasasının geçici 15. maddesinin hukuki niteliği;
Madde metninde; “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk Milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin, bu konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kanunla kurulan kurucu meclis olarak görev icra eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarrufundan dolayı hakkında cezai mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatta herhangi bir yargı merciine başvurulamaz” düzenlemesi ile 12 Eylül 1980 tarihinden, genel seçimler yapılıp TBMM başkanlık divanının oluşturulduğu 07.12.1983 tarihine kadar geçen süre içerisinde maddede belirtilen kişi ve organlaca yapılan tasarruf ve faaliyetlere yargı dokunulmazlılığı getirildiği ileri sürülmüştür.
Anayasanın geçici 15. maddesi, 12.09.2010 tarihinde yürürlüğe giren 5982 sayılı Kanunun 24. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Maddenin hukuki mahiyeti ve yürürlükten kaldırılmasının sonuçlarının tartışılması gerekmektedir.
Yargısal kararlarda:
Anayasa Mahkemesine göre, bu düzenlemenin amacı “hiç kuşkusuz, olağanüstü dönemin olağanüstü koşullarının gerektirdiği işlemlere yasal kolaylık sağlayabilmektir” (12.09.1991 tarih E. 91/31 K. 91/27 17.03.1992 tarih E. 92/21, K. 92/19)
Geçici 15. maddenin de bir Anayasa kuralı olarak Anayasada yer almış bulunan diğer kurallara etki ve değer bakımından eşit olduğunda kuşku yoktur. Yasa kuralının günün sosyal ve ekonomik gerekçeleriyle çeliştiği sanılsa bile yürürlükte kaldığı sürece uygulanması hukukun bir gereğidir. Metinlerin anlamlarından başka biçimde yorumlanması, metnin bir tür düzeltmesine kalkışılması, aslında yasa da olmayanı yasaya yaklaştırmak ve yazım yoluyla amacını değiştirmek ya da yasa koyucunun yerini almak olur. Sonuç olarak, bu dönemde çıkarılan yasalar, KHK'ler ile 2324 sayılı Anayasa düzeni hakkında kanun uyarınca alınan kararlarla yapılan işlemlerin anayasaya aykırı olduğu savında bulunulamaz. (Anayasa Mahkemesi kararından)
Danıştay İ.B.K 28.01.1991 tarih E. 91/1 ve K. 91/1 sayılı kararında; Anayasanın geçici 15. maddesi ile anayasa yargısı yönünden kısıtlamalar getirmiştir. Ancak kararname ve işlemlerin idari yargı yerlerince denetimi konusunda hiçbir sınırlama getirilmemiştir. “Karar ve tasarruflar” ibaresindeki tasarruf deyiminin idari işlemleri içine alır şekilde yorumlanmasının 2324 sayılı Kanun ile bağdaşmayacağı açıktır.
Doktrindeki görüşlere ceza yargılaması açısından bakıldığında;
...; “Anayasanın geçici 15. maddesindeki sorumluluk, devlet adına yapılan işlemleri kapsamaktadır. Bunun dışında kişisel çıkar sağlamak, rüşvet, yolsuzluk gibi fiilleri kapsamamaktadır. Aslında bu madde de tasarruftan bahsediyor, Halbuki rüşvet bir fiildir. Bunlar 15. madde kapsamına girmez.”
...; “Anayasanın geçici 15. maddesi çok açıktır. Bu maddede idari bir karar veya idari bir tasarruf ya da buna paralel olarak bir yasama kararı veya yasama tasarrufu bahis konusu olduğu takdirde, sadece bunlardan dolayı mali, hukuki veya cezai sorumluluk bahis konusu olamaz. Oysa rüşvet, yolsuzluk, irtikap, zimmete para geçirme gibi fiiller, idari bir tasarruf ya da yasama tasarrufu sayılmaz. Bu nedenle sözünü ettiğimiz fiiller geçici 15. madde kapsamı dışında kalır ve sonuç olarak da sorumluluk gerektiriyorsa soruşturmaya konu teşkil eder. ”
O. Aldıkaçtı; "Sorumsuzluk kapsamında olan tasarruflar, devlet faaliyetleri ile ilgili tasarruflardır. M.G.K üyeleri ve diğer kurumların üyelerinin bütün tasarrufları denetim dışında değildir."
M. Soysal, sorumsuzluk konusunu kişisel sorumsuzluk olarak ele almaktadır....; “Bu hükümle getirilen cezai, mali ve hukuki sorumsuzluk, adı geçen organların kurum hakkında verdikleri kararlar dolayısıyla söz konusudur.” ...'nin belirttiği gibi suç niteliğindeki eylem davranışlarının ise "karar ve tasarruf" kavramları içine sokulmayacağı tartışmasızdır. Tersine görüş eskilerin deyimiyle eşyanın tabiatına aykırı olur idi. ”
...; “Anayasanın geçici 15. maddesinin ilk iki fıkrası Konsey, Hükümet ve Danışma Meclisi üyelerinin her türden karar ve işlemlerinden dolayı cezai, hukuki ve mali sorumluluk altında tutulmayacaklarını, haklarında yargı yoluna başvurulamayacağını, bu karar ve işlemleri uygulayanların da bu bağışıklıktan yararlanacaklarını bildirir. Bu hüküm 1980-1982 dönemi için bir tür "af" TBMM Başkanlık Divanının oluşumuna kadar geçecek süre için de bir tür “açık bono”ydu. Yalnız dikkat edilmesi gereken bir husus “her tür karar ve işlemler” deyiminin mutlaklığına karşın, fıkrada yasalar çerçevesinde alınan kararların kasdedilmesinin açıklığıdır. Dolayısıyle bu dönemde işlenmiş olabilecek adi ve görev dışı suçlar bu fıkra kapsamına girmez.
Kritik soru şudur; bu fıkralar yürürlükten kaldırılıp, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması yoluna gidilebilir mi? Bu yönde zaman zaman bazı talepler ileri sürülmemiş değildir. Askeri darbeler sonrası başka bazı ülkelerde benzer yargılamalar yapılmıştır. (Latin Amerika, Yunanistan vb) Şu var ki adi suçlar dışında bir yargılamayı sağlayıcı bir girişim, yani sözkonusu fıkraların kaldırılması bir takım sorunları davet eder. Bu hükümlerin “çıkış güvenceleri ” olarak dayatıldığı açıktır. Bu bakımdan hem içerikleri hem de kabul ettiriliş koşulları bakımından demokratik hukuk devleti mantığında yerlerinin olmaması gerekirdi. Ancak, halk oylamasıyla kabul edilen bu hükümler hem bir tür af, hem de yargı bağışıklığını ileriye de uzatan yönleriyle bir “taahhüt” anlamına gelir. Şu ya da bu şekilde verilmiş ya da sineye çekilmiş bir af ya da yargı bağışıklığı kararının sonradan geri alınması, kendi başına bir hukuk istikrarsızlığı ya da güvensizliği de yaratır. Affa ya da yargı bağışıklığına mazhar olanlardan daha sonra bu ayrıcalığın geri çekilmesi ve yargılanma yolunun açılması hukuk devleti ve ceza hukuku ilkeleri açısından kolayca benimsenecek bir yol olmasa gerektir,"
...; "Bir kamu görevlisi insan öldürmüşse yaralamışsa veya işkence suçunu işlemişse, bu durumda geçici 15. madde kapsamına giren mutlak dokunulmazlıktan bahsedilmeyecek elbette zamanaşımı çerçevesinde o kamu görevlisinin sorumluluğu gündeme gelecektir" görüşündedirler.
Görüldüğü üzere Geçici 15. maddenin hukuki mahiyeti doktrinde tartışmalı olmakla birlikte ağırlıklı görüş darbe yapanların şahsi suçlarını kapsamayacağına ilişkindir.
Darbe başarılı olduğu takdirde yürürlükte olan anayasal düzen kısmen veya tamamen değişmekte, darbeciler kendi anayasal ve yasal düzenini kurmaktadırlar. Bu süreçte cezai ve hukuki yönden sorumlu olmamaları açısından yasal düzenleme de yapıldığı görülmektedir. 12 Eylül 1980 askeri darbesinde mevcut 1961 Anayasası yürürlükten kaldırılarak yeni bir anayasal düzen oluşturulup halk oyuna sunulmuştur. 1982 Anayasasının halk oylaması sonucu kabul edilmesiyle yeni düzen tamamlanmıştır. Bu düzen darbe sonrası yani meşru olmayan yöntemle oluşturulsa bile doktrindeki görüşlerde de ifade edildiği üzere gerek suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nın 146. maddesi, gerekse mer’i 5237 sayılı TCK’nın 309. maddesi yeni düzeni de koruyacaktır. Ancak yukarıda açıklandığı üzere yeni bir anayasal düzenin oluşması önceki eylemi suç olmaktan çıkarmayacaktır. Zira Anayasayı ihlal suçunu düzenleyen 765 sayılı TCK’nın 146. maddesi, darbe düzeninin oluşturduğu anayasanın halk oyuna sunulup kabul edilmesinden önce yürürlükte olduğu gibi düzen kurulduktan sonra da yürürlükten kalkmamıştır.
1982 Anayasasının geçici 15. maddesinin sanıklara dokunulmazlık sağladığı savunulmuş ise de; bu düzenleme, 12 Eylül 1980 tarihinden TBMM Başkanlık Divanının oluştuğu 07.12.1983 tarihine kadar, Milli Güvenlik Konseyinin, bu konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kanunla kurulan kurucu meclis olarak görev icra eden Danışma Meclisinin, her türlü karar ve tasarrufundan dolayı cezai ve hukuki takibat yapılamayacağına ilişkindir. Oysa yüksek mahkeme kararlarında ve doktrinde ifade edildiği üzere suç, “fiildir” fiil kavramının, anılan kanunun çerçevesini oluşturan karar ve tasarrufların dışında kaldığının kabulü gerekir. Bu durumda, “karar ve tasarruf’ kavramları içinde mütalaa edilemeyeceğinden 12 Eylül 1980 tarihinde işlenen tamamlanmış darbe suçu ile sanıkların bireysel suçlarının, ezcümle işledikleri iddia edilen işkence ve diğer insanlığa karşı suçların koruma alanı dışında kaldığında kuşku yoktur.
Diğer taraftan 02 Ocak 1980 tarihinde işlendiği kabul edilen darbeye teşebbüs suçunun, tarih itibariyle geçici 15. madde kapsamında kalmadığı da tartışmadan varestedir.
Bu nedenlerle gerek 02 Ocak 1980 tarihinde işlenen darbeye teşebbüs, gerekse 12 Eylül 1980 günü işlenen tamamlanmış darbe suçunun yasal dokunulmazlık kapsamında kalmadığı sonucuna varılmıştır.
Yerel mahkeme, Anayasanın geçici 15. maddesiyle öngörülen dokunulmazlığın, 83. maddedeki yasama dokunulmazlığı ile aynı mahiyette olduğu gerekçesiyle geçici 15. maddenin yürürlükten kalkıncaya kadar dava zamanaşımının duracağını kabul etmiştir. Oysa Anayasanın 83/1. fıkrasında kürsü dokunulmazlığının yer aldığı, 83/2. fıkrada ise “seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz.” kuralı konulduktan sonra, “ağır cezayı gerektiren suç üstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanmış olmak kaydıyla Anayasanın 14. maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır.” şeklinde, istisnalara yer verilmiştir.
Bu hüküm doğrultusunda Cumhuriyet savcısı soruşturma işlemlerine başlayarak sanığın beyanları dışında bütün delilleri toplayacak, yakalama, tutuklama ve sorgu dışında olup da yapılmasına gerek duyulan bütün ceza muhakemesi işlemlerini yapacak, bu şekilde yapılan soruşturma evresi neticesinde suç şüphelerinin kuvvetlenmesi durumunda kamu davası açacaktır. Kamu davasının açılması üzerine mahkeme “durma kararı” verecektir. Çünkü kamu davasının açılmasına engel olmayan geçici yasama dokunulmazlığı yargılama yapılmasına engeldir. Bunun yapılabilmesi, meclis kararına veya milletvekili sıfatının sona ermesine bağlıdır. (Bir milletvekili hangi koşullarda tutuklanabilir- Prof. Dr. Bahri ÖZTÜRK, fasikül-yıl 2013 sayı 44 Sayfa 8)
Ayrıca 83/3 maddesi gereğince, cezanın kesinleşmesi halinde infaz milletvekilliği sıfatının sona ermesinine bırakılır, bu süreçte ceza zamanaşımının işlemeyecektir. Anayasal düzenleme doğrultusunda miletvekili hakkında dava açılabilecek, istisna edilen koruma tedbirlerine başvurulmayacak yargılama yapılması TBMM’nin kararına bağlı bulunduğundan TCK’nın 67/1 maddesi gereğince dava zamanaşımı duracaktır. Dolayısıyla Anayasanın 83. maddesi ile geçici 15. maddesi arasında hukuki sonuçları bakımından benzerlik yoktur.
4- DAVANIN ve CEZANIN DÜŞMESİ;
Suç teşkil eden fiilin işlenmesiyle fail ile devlet arasında bir ilişki doğmaktadır. Bu ilişkinin normal sona erme şekli, suç için verilen cezanın infaz edilmesidir. Ancak bazı nedenlerin varlığı halinde, devlet suç siyasetine ilişkin gerekçelerle cezalandırmaktan vazgeçebilmektedir. (Dönmezer - Erman III. No. 1882) bu nedenlere davayı veya cezayı düşüren nedenler demekteyiz. Davayı ve cezayı düşüren sebepler suçun varlığına etkili değildirler. Yani bunlar işlenen fiili suç olmaktan çıkarmazlar.
A-Davayı ve cezayı düşüren nedenler:
Sanık veya hükümlünün ölümü (TCK 64/1-2)
Af (TCK 65 md.)
Dava ve ceza zamanaşımı (TCK 66 - 68m.) olarak caza kanununda yer almıştır.
a- Sanık veya hükümlünün ölümü;
Cezaların şahsiliği ilkesinin bir gereği olarak, kusurlu hareketiyle belli bir sonuca yol açan kişinin ölümü halinde onun dışında bir kişinin, yakınlarının bu sonuçtan sorumlu tutulması söz konusu olmamaktadır. (İçel/Sokullu - Akıncı/ Özgenç/Sözüer/ Mahmutoğlu/ Ünver, İçel yaptırım teorisi s. 289)
Böylelikle, suç teşkil eden fiilin işlenmesiyle fail ile devlet arasında doğan ceza ilişkisi, bu fiili İşleyen sanığın veya mahkumun ölümüyle, cezaların şahsiliği prensibi nedeniyle bu fiilden başkası sorumlu tutulmadığından düşmektedir. Ölüm, bir vakıa olan suçu ortan kaldırmamakta, ortada bu suçtan sorumlu tutulacak bir kişi olmadığından, devletin suçla birlikte ortaya çıkan cezalandırma yetki ve yükümlülüğünü düşürmektedir. (Önder, Genel hükümler s. 739, Dönmezer Erman, age. III no 1916)
Sanıklardan ...’in 09.05.2015 tarihinde, ...’nın da 09.07.2015 tarihinde öldükleri anlaşılmaktadır.
b- Af: Davayı düşüren ve ceza ilişkisini ortadan kaldıran diğer bir neden de aftır. Belli bazı şartların varlığı halinde adaletin gereği olduğu ve hukukun doğuracağı ağır etkileri adalete uygun hale getireceği belirtilen af kurumunu (Önder a.g.e. 5. 745), gerçekleşme zamanına göre bazen sadece kesinleşmiş cezaları kaldıran hafifleten veya değiştiren, bazen de kamu davasını düşüren veya mahkumiyeti bütün neticeleri ile kaldıran kamu hukuku işlemi olarak tanımlamak mümkündür. (Selahattin Keyman, Türk hukukunda af. 1965 Ankara s. 42)
Af, yargı işlemi değil, yasama ve yürütme işlemi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Af iki yönlü bir hukuki niteliğe sahiptir. Gerçekten af, kesinleşmiş mahkumiyetin gereği olan cezaları tamamen veya kısmen kaldırdığı için maddi ceza hukuku bakımından cezayı düşüren bir neden, dava aşamasında davayı düşürdüğünden de usul hukuku kurumu olarak kabul edilebilecektir. Affın bu çifte niteliği içindir ki, TCK’nın 65/1. maddesinde “...kamu davası düşer” ve “...cezalar bütün neticeleri ile ortan kalkar” hükmüne yer verilmiştir.
Ancak affın suç üzerinde herhangi bir etkisi yoktur. Yani geriye dönük olarak suçu ortadan kaldırmaz. Suç affa uğrasa da suçtan zarar görenin özel hukuka ilişkin hakları saklı kalır.
Anayasanın geçici 15. maddesinin “af kanunu” olduğuna ilişkin görüşlere itibar etmek olanağı yoktur. Zira af işlenmiş suç nedeniyle açılmış/açılacak dava veya ceza mahkumiyetlerinin sonuçlarını ortadan kaldırmak içindir. Gelecekte işlenebilecek suçlar için af kanunu çıkarılamaz. Esasen kurucu iktidar olduğunu ileri süren darbe yönetimi suç işlediği kanısında olmadığından, suç yoksa cezada olmaz ilkesi gereğince af kanunu çıkarmayı zaruri görmemiştir. Bu nedenle ilgili düzenleme af kanunu hükümlerini doğurmayacaktır.
c- Dava ve Ceza zamanaşımı:
Suç teşkil eden bir fiilin işlenmesiyle doğan cezalandırma yetkisini devlet, suçluyu yargılamak ve ceza alınması halinde infaz etme suretiyle kullanır. Devlet bazı düşüncelerle belli bir zaman geçtikten sonra cezalandırma yetkisini kullanmayabilir. İşte zamanaşımı kurumu, devletin bazı düşüncelerle belli bir zaman geçmesi üzerine fail hakkında kamu davası açmamak veya kesinleşmiş mahkumiyetin gereği olan cezanın infazını artık gerçekleştirmemek şeklinde ortaya çıkmaktadır. (Koca - Üzülmez a.g.e s. 670)
Zamanaşımının dava ve ceza zamanaşımı olmak üzere iki türü bulunmaktadır. Dava zamanaşımı bir suçla ilgili olarak kovuşturma yapılmasına engel teşkil etmektedir. Buna göre zamanaşımını suçun işlenmesinden veya cezanın verilmesinden sonra geçen uzun bir zamanda devletin cezalandırma yetkisini düşüren sebep olarak tanımlamak mümkündür. (Yüce s. 192)
aa-Dava zamanaşımı:
Kunter'e göre "suç faili hakkında suçu kovuşturulamaz hale getirmek sonucunu doğurmak üzere belli bir zamanın kanunda yazılı şartlar altında geçmesi"ne dava zamanaşımı denir. Kanun koyucu aksini belirtmediği sürece dava zamanaşımı bütün suçlar bakımından geçerlidir. 5237 sayılı TCK’nın 66. maddesinin 7. fıkrasında bazı suçlar bakımından zamanaşımının işlemeyeceği kabul edilmiştir. Buna göre bir kısım suçların yanında ceza kanununun ikinci kitabının birinci kısmının birinci bölümündeki “soykırım ve insanlığa karşı suçlar” bakımından zamanaşımı işlemeyecektir. Keza aynı Kanunun işkence suçunu düzenleyen 94. maddesinde 11.04.2013 tarih ve 6459 sayılı Kanunla eklenen 6. fıkraya göre de bu suçtan dolayı dava zamanaşımı kabul edilmemiştir. Dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibariyle suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halleri de göz önünde bulundurulur. (TCK 66/4 m.) Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun objektif unsurları arasında neticeye yer verilmeyen hallerde hareketin yapılmasıyla, neticeli suçlarda ise neticenin gerçekleşmesiyle, teşebbüs halinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığında, mütemadi suçlarda kesintinin gerçekleştiği anda, zincirleme suçlarda zincirleme suç halkasındaki son suçun işlendiği tarihte işlemeye başlayacaktır. Zamanaşımını kesen ve durduran nedenler 765 sayılı TCK’nın 104 ve 107., 5237 sayılı TCK’nın 67. maddelerinde düzenlenmiştir.
bb-Zamanaşımını durduran sebepler:
İzin, karar, bekletici sebebin çözümü ve fail hakkında kaçak kararının verilmiş olmasıdır. (TCK 67/1 m.)
İzin:
Bazı hallerde kamu davasının açılması yetkili merciden izin alınmasına bağlanmıştır. Kanunda soruşturma veya kovuşturma yapılması izin alınmasına bağlı olan suçlarda zamanaşımı süresinin izin alınmasına kadar duracağı belirtilmektedir. Bu durumda suç işlenmesiyle işlemeye başlayan zamanaşımı süresi, yetkili ve görevli mercie izin başvurusu üzerine duracak izin verildiğinde yeniden işlemeye başlayacaktır.
Karar:
Karar, kamu davasının açılabilmesi için kanunda belirtilen makamlarca yerine getirilen ve kamu yararı esasına dayanan kovuşturma şartlarından biridir. Suç işlenmesiyle başlayan zamanaşımı süresi karar için başvurulduğunda duracak, karar verildiği takdirde yeniden işlemeye başlayacaktır.
Bekletici meselenin çözümü:
Kamu davasımn açılması ya da açılmış bulunan davanın görülmesi ceza mahkemesinin yetkisi dışında kalan bir sorunun çözümüne bağlı olduğu hallerde, bu konuda yetkili merci tarafından karar verilinceye kadar asıl davaya bakan mahkemece davanın durmasına karar verilebilir.(CMK 218 m.) meselenin çözümünün beklendiği dönemde zamanaşımı işlemez. Sorun çözüldüğünden zamanaşımı tekrar işlemeye başlayacaktır.
Fail hakkında kaçak kararının verilmiş olması:
Kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar zamanaşımı duracaktır.
Suçta ve cezada kanunilik ilkesinin yanı sıra “geriye yürüme yasağı” da hukuk devleti olmanın zorunlu unsurlarındandır. Evrensel hukukta (AİHS 7. md) ve ülkemiz mevzuatında (Anayasa 38, TCK 7. md) yer alan maddi ceza hukukuna ilişkin kanunların ancak lehe ise geriye yürüyeceği kabul edilmiştir.
Bir fiil işlendiğinde yürürlükte olan kanunlara göre suç teşkil ediyorsa kişi cezalandırılabilecektir. Sonradan yürürlüğe giren kanunda suç olarak tanımlanmışsa bu kanun geçmişe yürütülerek sanık cezalandırılamaz. Suçun unsurlarında veya yaptırımında failin aleyhine yapılan değişiklikte aynı durum söz konusudur.
Dava zamanaşımının hukuksal niteliği tartışmalıdır. Öğretide azınlıkta olan görüşe göre zamanaşımı, fiilin maddi hukuk yönünden niteliğini değiştiren bir kanun olup, cezalandırılabilirliği ortadan kaldıran etkiye sahiptir. Buna karşılık egemen görüş, dava zamanaşımını bir muhakeme engeli olarak görmektedir. (Öztürk - Erdem Ceza Hukuku s. 368) Fiil, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra da suç olarak kalmakta, yanlızca kovuşturulmamaktadır.
Bunun sonucu olarak da aleyhe kanunun geçmişe yürümesi yasağının burada geçerli olmadığı ve zamanaşımı sürelerinin sonradan yürürlüğe giren kanunla uzatılabileceği ileri sürülmektedir. (Schmitz, in ...Ş.l No 17)
Buna karşılık, “gerek dava, gerek ceza zamanaşımına dair sürelerle, bu süreleri kesen veya durduran nedenler ile ilgili kanun değişikliklerinin, maddi ceza hukukuna ilişkin değişiklikler olarak kabul edilip bu çerçevede çözümler üretmek gerekir.” (Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. bası s. 131), Aynı yönde (Koca-Üzülmez TCK genel hükümler 6. bası s. 67)
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın 77. maddesinde insanlığa karşı suçlar yaptırıma bağlanmış olup, bu suçlar hakkında (77/4. md) zamanaşımının işlemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Çözümlenmesi gereken hukuki sorun, bu düzenlemenin 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen suçlara uygulanıp uygulanmayacağına ilişkindir.
Yukarıda yer verildiği üzere, öğretide bir kısım yazarlar zamanaşamının usul hukukuna ilişkin bir müessese olduğunu, maddi ceza hukkunda olduğu gibi geçmişe yürümeme kuralının geçerli olmadığını savunmakta ise de; T.C. Anayasasının 38. maddesinin 1. fıkrasındaki; "Kimse, işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz, kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez," ve 2. fıkrasındaki; “Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkumiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır” biçimindeki emredici düzenleme ile geriye yürüme yasağının zamanaşımı yönünden de kabul edildiği anlaşılmaktadır.
Bu itibarla sanıklara müsnet suçlar yönünden, zamanaşımı hükümlerinin uygulanmayacağına ilişkin görüşlerin hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşması olanaklı değildir.
Sanıkların eylemlerine uyan ve daha lehe olması nedeniyle uygulanan suç tarihi itibariyle mer'i 765 sayılı TCK’nın 146/1. maddesinde yaptırım olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngörülmektedir. Aynı Kanunun 104/1 maddesinde ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis ve müebbet hapis cezası için 20 yıllık dava zamanaşımı süresi belirlenmiştir. Zamanaşımını kesici nedenler gerçekleştiğinde bu süre yarı oranında uzayarak (TCK madde 104/2) 30 yıla çıkacaktır. Somut olayda suç tarihleri 02.01.1980 ve 12.09.1980 tarihleridir. Bu tarihten itibaren asli ve fevkalade zamanaşımı süresinin geçtiği sabittir.
III-SONUÇ:
Yukarıdaki açıklanan nedenlerle;
Askeri darbe yapılarak anayasal düzenin cebren değiştirilmesi veya teşebbüs edilmesi, mülga 765 sayılı ve halen yürürlükte bulunan 5237 sayılı ceza kanunlarında suç olarak düzenlenmiştir. 1982 Anayasanın geçici 15. maddesi bir hukuka uygunluk nedeni olmadığı gibi, af kanunu da değildir. Zira darbe yönetimi, darbenin suç oluşturmadığı kanaatinde olduğundan 2 Ocak 1980 tarihinde gerçekleşen darbeye teşebbüs eylemini bu madde kapsamına alınma ihtiyacı hisedilmemiştir. Geçici 15. madde hükmü “olağan dışı dönemde yapılan işlemlere kolaylık sağlamak için” konulmuştur. Bu düzenleme ile darbe yönetimi kurul halinde verdikleri karar ve tasaruflardan dolayı yargı yoluna başvurulmamasını temin etmek amacı gütmüşlerdir, aksine görüş savunulsa bile maddenin lafzının açıklığı karşısında bu görüşe itibar etme olanağı bulunmamaktadır. Suç oluşturan fiiller, 'karar ve tasaruuf' kapsamında olmadığından cezai yönden bir güvence sağlamayacaktır.
Anayasanın 83. maddesinde düzenlenen yasama dokunulmazlığı ile Geçici 15. maddenin aynı imkanı sağladığı görüşü isabetli değildir. Her iki norm tamamen farklı alanları düzenlemektedir. Bu nedenle Geçici 15. maddenin yürürlükte olduğu dönemde, 83. maddede olduğu gibi zamanaşımının duracağına ilişkin yerel mahkeme görüşü hukuki dayanaktan yoksundur.
Suç tarihinde yürürlükte olması ve sanıklar lehine sonuç doğurması nedeniyle uygulanan 765 sayılı TCK’nın 146. maddesinde tanımlanan Anayasal düzene karşı suçun, aynı kanunun 102/1 ve 104/2 maddeleri gereğince dava zamanaşımına uğradığı anlaşılmakta ise de, sanıkların, hüküm verildikten sonra, kararın temyizi aşamasında, ...’in 09.05.2015 tarihinde, ...'nın da 09.07.2015 tarihinde öldükleri nüfus kayıtlarından anlaşıldığından, Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18.09.2012 tarih ve 158-1773 sayılı kararında ayrıntısı açıklandığı üzere; ölüm halinde sanığın cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasına, niteliği itibariyle müsadereye tabi eşya ve maddi menfaatler dışında hiçbir şekilde devam olunamayacağından ve bu kapsamda zamanaşımına ilişkin değerlendirme de yapılamayacağından kamu davasının ölüm nedeniyle düşmesine karar verilmesinde zorunluluk bulunması,
Bozmayı gerektirmiş, sanıklar müdafileri, katılan ... ve katılan ... vekilinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, re'sen de temyize tabi hükmün diğer yönleri incelenmeksizin bu sebepten dolayı BOZULMASINA, 21.06.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Ceza Hukuku Özel Hükümler
TCK'da düzenlenen Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar bakımından dava zamanaşımı süresi ne kadardır?
A) 20 yıl
B) 30 yıl
C) 40 yıl
D) Fail yakalanana kadar işler.
E) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.
Bu maddeyle ilgili 8 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.