Ceza Muhakemesi Kanunu 212. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 212 – (1) Tanık, bir hususu hatırlayamadığını söylerse önceki ifadesini içeren tutanağın ilgili kısmı okunarak hatırlamasına yardım edilir.
(2) Tanığın duruşmadaki ifadesiyle önceki ifadesi arasında çelişki bulunduğunda, evvelce alınmış ifadesi okunarak çelişkinin giderilmesine çalışılır.
Sanığın önceki ifadesinin okunması
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
11 karar eşleşti
7. Ceza Dairesi, 2013/5127 E., 2013/17549 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu sistematiğine göre “Birinci Kısım” “Dördüncü Bölümde” 206-218. maddelerinde “Delillerin Ortaya Konulması ve Tartışılması” konuları hüküm altına alınmış bulunmaktadır.
7. Ceza Dairesi 2013/5127 E. , 2013/17549 K.
"İçtihat Metni"
Kaçak eşyayı bilerek ticari amaçlı satışa arz etmek suçundan sanıklar ... ve ...'in, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nun 3/5, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 62, 52.maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500,00 Türk Lirası adli para cezaları ile cezalandırılmalarına, hapis cezalarının 5237 sayılı Kanun'un 51.maddesi gereğince ertelenmesine 5237 sayılı Kanun'un 53/1-a-b-d-e maddesindeki haklardan hapis cezasının infazı tamamlanıncaya, anılan Kanun'un 53/1-c maddesindeki haklardan ise koşullu salıverilme tarihine kadar yoksun bırakılmalarına, 5237 sayılı Kanun'un 54.maddesi gereğince suça konu eşyanın müsaderesine dair ANTALYA 1.Asliye Ceza Mahkemesinin 08.06.2012 tarihli ve 2012/215-696 sayılı kararı aleyhine Yüksek Adalet Bakanlığından verilen 15.02.2013 gün ve 11130 sayılı kanun yararına bozma istemini içeren dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 18.03.2013 gün ve KYB. 2013-59330 sayılı ihbarnamesi ile daireye verilmekle okundu.
Mezkür ihbarnamede;
Dosya kapsamına göre;
1-Suç tarihi olan 28.01.2012 günü, şüphe üzerine durdurulan sanıkların kullanımındaki ... plakalı araçtan ele geçen 202 parça muhtelif markalardaki kaçak parfümlere el konularak atılı suçtan mahkumiyetlerine karar verilmiş ise de; usulüne uygun arama ve el koyma kararı olmadan, sahipleri tarafından rızaları ile teslim edildiğine dair dosyada bildirim bulunmayan eşyalar yönünden, hukuka aykırı elde edilmiş delile dayanılarak mahkumiyet hükmü kurulmasında,
2-Sanıklara hükmedilen hapis cezalarının ertelenmiş olması karşısında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 53/4.maddesinde yer alan "Kısa süreli hapis cezası ertelenmiş kişiler hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz" hükmüne aykırı olacak şekilde, kısa süreli hapis cezaları ertelenen sanıklar haklarında aynı Kanun'un 53/1.maddesinde belirtilen hak yoksunluklarına hükmedilmesinde isabet görülmemiş ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu kanun yararına bozmaya atfen ihbar olunmuş bulunmakla Türk Milleti adına gereği görüşülüp düşünüldü;
Tebliğname içeriğindeki bozma nedeninin yerinde olup olmadığı konusunda esastan incelemeye geçilmeden önce, Sayın Üyeler ... ve Turgut Emiroğlunun, “Tebliğnamedeki bozma nedeninin Mahkemenin delil takdiri kapsamında kaldığı ve mahkemenin delil takdirine karşı Kanun Yararına Bozma Yasa Yoluna başvurulamayacağından, Yargıtay Başsavcılığı talebinin, esastan incelenmeden bu nedenle reddi gerektiği” görüşünü ileri sürmeleri üzerine Heyet tarafından öncelikle bu ön meselenin karara bağlanması gerekmiştir.
Sorunun sağlıklı bir çözüme kavuşturulması için 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun konu ile ilgili hükümlerinin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun “Delillerin ortaya konulması ve reddi” başlıklıklı 206. maddesinde;
“(1) Sanığın sorguya çekilmesinden sonra delillerin ortaya konulmasına başlanır. (Ek cümleler: 25/5/2005 - 5353/29 md.) Ancak, sanığın tebligata rağmen mazeretsiz olarak gelmemesi sebebiyle sorgusunun yapılamamış olması, delillerin ortaya konulmasına engel olmaz. Ortaya konulan deliller, sonradan gelen sanığa bildirilir.
(2) Ortaya konulması istenilen bir delil aşağıda yazılı hâllerde reddolunur:
a) Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse.
b) Delil ile ispat edilmek istenilen olayın karara etkisi yoksa.
c) İstem, sadece davayı uzatmak maksadıyla yapılmışsa.
(3) Cumhuriyet savcısı ile sanık veya müdafii birlikte rıza gösterirlerse, tanığın dinlenmesinden veya başka herhangi bir delilin ortaya konulmasından vazgeçilebilir.” Hükmünün yer aldığı,
Aynı Kanunun 207.maddesinde, delillerin ve olayın geç bildirilmesinin, 208. maddesinde, Tanığın duruşma salonundan ayrılması, 209. maddesinde, duruşmada okunması zorunlu belge ve tutanakların neler olduğu, 210. maddesinde, duruşmada okunmayacak belgelerin neler olduğu, 211. maddesinde, duruşmada okunmasıyla yetinilebilecek belgelerin neler olduğu, 212. maddesinde, tanığın önceki ifadesinin okunması, 213. maddesinde sanığın önceki ifadesinin okunması, 214. maddesinde, rapor, belge ve diğer yazıların okunması, 215. maddesinde, dinleme ve okumadan sonra diyeceklerinin taraflara sorulması, 216. maddesinde delillerin tartışılması konularının düzenlendiği,
309. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında ise, “(1) Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir.
(2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir.” Hükümlerine yer verildiği,
Yine CMK nun, çözümü gereken konumuzla ilgili “Delilleri takdir yetkisi” başlıklı 217.. maddesinde;
“(1) Hakim kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hakimin vicdani kanaatiyle serbestce takdir edilir.
(2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.” Hükmü yer almaktadır.
Bu yasa hükümleri birlikte değerlendirildiğinde görülmektedir ki;
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu sistematiğine göre “Birinci Kısım” “Dördüncü Bölümde” 206-218. maddelerinde “Delillerin Ortaya Konulması ve Tartışılması” konuları hüküm altına alınmış bulunmaktadır. Bu bölümde yer alan ilk hüküm olan 206. maddesine göre, delillerin ortaya konulmasına sanığın sorgusundan hemen sonra başlanmaktadır. Yine aynı maddenin 2. fıkrasına göre ise ortaya konan delillerin hangi hallerde mahkemece reddedileceği belirtilmektedir. Bu fıkranın (a) bendine göre delil kanuna aykırı olarak elde edilmiş ise reddedilmesi gerekmektedir.
Delillerin ortaya konulması ve reddi aşamasından sonra ise CMK nun 207-216. maddelerine göre delillerin taraflarca tartışılması diye adlandırabileceğimiz aşamaya geçilmektedir. Bu aşamadan sonra ise 217. madde hükmüne göre delillerin takdiri aşamasına geçilmektedir. Bu aşamada maddenin 1. fıkrasına göre “Hakim kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hakimin vicdani kanaatiyle serbestce takdir edilir.”Bu hükmün 2.cümlesi Hakimin takdir yetkisini düzenlemektedir. Yargıtayın istikrar bulmuş uygulamalarına göre bu takdir yetkisine karşı Kanun Yararına Bozma Yasa Yoluna başvurulamayacaktır. Maddenin 2. fıkrasına göre ise yüklenen suçun ancak hukuka uygun delillerle ispatı gerekmektedir.
Aynı Kanunun 309. maddesinin 1. ve 2. fıkralarına göre, Adalet Bakanlığı, temyiz edilmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerde hukuka aykırılıklar bulunduğunu öğrendiği takdirde nedenlerini belirterek kararın bozulması için durumu Yargıtay Başsavcılığına bildirecektir. Yargıtay Başsavcılığı ise, Bakanlığın bildirdiği nedenleri değiştirmeden aynen yazarak bozma istemi yazısını Yargıtayın ilgili dairesine gönderecektir.
Bu tespit ve değerlendirmeler ışığında çözülmesi gerekli ön sorunu ele aldığımızda;
İhbarnamede 1.bozma nedeni olarak gösterilen “...usulüne uygun arama ve el koyma kararı olmadan, sahipleri tarafından rızaları ile teslim edildiğine dair dosyada bildirim bulunmayan eşyalar yönünden hukuka aykırı elde edilmiş delile dayanılarak mahkumiyet hükmü kurulmasında....” şeklindeki gerekçe, “delilleri takdir yetkisini” düzenleyen 217. maddesinin 1. fıkrasının 2. cümlesi hükmü kapsamına girmemektedir.
Yukarıda açıklanan gerekçelere göre, temyiz edilmeksizin kesinleşmiş bulunan hükme ilişkin ihbarnamenin 1 nolu bendine konu hususa karşı, belirtilen nedenlerle, CMK nun 309. maddesi hükmü gereğince Kanun Yararına Bozma Yasa Yoluna başvurulabileceği, Sayın Üyeler ... ve ... karşı oylarıyla ve oy çokluğu ile kabul edilerek yapılan incelemede:
Arama kararı olmadan sanığın bagajında kaçak parfümler ele geçmiş olması karşısında, bu aramanın hukuka aykırı olması nedeniyle delil olarak kullanılamayacağı görüşüyle kanun yararına bozma talebinde bulunulmuş ise de, sanık araç bagajını kendi rızası ile açmış olup, sanığın haklarının ihlal edilmesi halinde, suçun topluma verdiği zarar ile devlet görevlilerinin sanığa ait hakları ihlal etmelerinden doğan kişisel ve toplumsal zarar karşılaştırılarak sanığın topluma verdiği zarar daha fazla ise hukuka aykırı olarak elde edilen deliller yargılamada delil olarak kullanılmalı, aksi takdirde değerlendirme dışı bırakılmalıdır.
İnsan haklarını korumak amacıyla yasaya konulan hukuka aykırı elde edilen delillerin, delil olarak kabul edilemeyeceği hükmü hukuk devleti ilkesinin diğer iki unsuru olan adaleti ve hukuki güvenliği gerçekleştirmeyi engellememelidir. Doktrin (Bahri Öztürk, Yenisey delil yasakları sh.44-45) ve Yargıtay Genel Kurul Kararları (15.02.2005 gün ve 2005/10-15/29, 26.06.2007 gün ve 2007/7-147/159 sayılı kararları) ve insan hakları mahkemesi kararları da bu doğrultuda görüşümüz yönünde olup; İnsan hakları mahkemesi kararlarına uyma zorunluluğu milletlerarası anlaşmalarla kabul edildiğinden Anayasanın 90/son fıkrası uyarınca da bu kurallar en üstün kural olduğundan insan hakları mahkemesinin kabul ettiği ölçülülük ilkesi gözetilmek zorundadır.
Somut olayımızda da sahte ve kaçak parfüm insan sağlığına zararlı olduğu cihetle, yaşam hakkı diğer hakların üzerinde olup, arama ile ele geçen kaçak eşyanın delil olarak değerlendirilmesinde hukuka aykırı bir durum olmadığına üyeler ... ve
Dr. ...'ın karşı oyu ve oyçokluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan talebinin 1 no'lu bendi yönünden REDDİNE,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarnamenin 2 nolu bendinde belirtilen husus ise yerinde görüldüğünden, Antalya 1.Asliye Ceza Mahkemesinin 08.06.2012 gün ve 2012/215 esas, 2012/696 karar sayılı kararının CMK.nun 309.maddesi uyarınca BOZULMASINA, hüküm fıkrasından “sanık hakkında TCK.nun 53.mad. Uygulanmasına TCK 53.maddesinin a, b, d, e bentlerinde gösterilen hakları mahkum olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar aynı maddenin c bendindeki hakları koşullu salıvermeye kadar kullanılamayacağına” ibarelerinin çıkarılmasına, 03.07.2013 gününde, ihbarnamenin 1 numaralı bendinde belirtilen hususla ilgili olarak oyçokluğuyla, ihbarnamenin 2 numaralı bendinde belirtilen hususla ilgili olarak ise oybirliğiyle karar verildi.
KARŞI OY
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 18.03.2013 gün ve 2013/59330 sayılı Kanun Yararına Bozma Talebinde belirtilen 1 nolu bozma nedenin reddine karar veren Sayın Çoğunluk, karar gerekçesinde de belirtildiği gibi aramanın rıza ile yapıldığını, sanığın hakkı ihlal edilerek arama yapılmış olsa dahi elde edilen bu delilin ölçülülük ilkesi gereğince mahkumiyet kararında ispat aracı olarak değerlendirilebileceğini kabul etmektedir.
Sayın Çoğunluğun bu kararının gerekçesine göre aramızda oluşan görüş ayrılığı, mahkeme kararı ya da yetkili mercilerin yazılı izni olmadan rıza ile yapılan aramanın hukuka aykırı olup olmadığı, arama hukuka aykırı olsa dahi elde edilen delilin yargılamada ispat aracı olarak kullanılıp kullanılamayacağı noktalarında toplanmaktadır.
Bu nedenle karşı görüşümüzü, önce somut olaydaki aramanın hukuka uygun olup olmadığı sonrada bu aramada elde edilen delilin kullanılıp kullanılmayacağını açıklayarak ortaya koymaya çalışacağız.
Somut olayda, mahkumiyet kararına dayanak yapılan delilin elde edildiği aramanın hukuka aykırı olup olmadığı sorununun değerlendirmesi:
Somut olaydaki arama işlemi 5936 kod nolu ekipde görev yapan polis memurlarının düzenlediği 29.01.2012 tarihli olay- yakalama tutanağına göre şu şekilde gerçekleşmiştir:
28.01.2012 günü saat 23.15 sıralarında Antalya Emniyet Müdürlüğü Haber Merkezinden 16 TA 979 plaka sayılı Kartal marka bir aracın kaçak eşya taşıdığı anons edilmiştir. Antalya-Mersin Karayolu üzerinde görev yapan 5936 kod nolu üç kişilik polis ekibi saat 23.40 civarında Aksu kavşağında söz konusu aracı durdurmuşlardır. Görevli polisler, araçta bulunan sanıklar üzerinde kaba bir üst araması yaptıktan sonra otellere parfüm sattıklarını söyleyen sanıklardan aracın bagajını açmasını istemişlerdir. Sanıkların bagaj kapağını açmaları üzerine görevli polislerce yapılan bagaj kontrolünde üç koli bulunmuştur. Bu kolileri inceleyen görevli polisler kolilerin içerlerinde toplam 201 adet muhtelif marka ve ebatlarda parfüm bulunduğunu tespit etmişlerdir. Bu tespitten sonra aracı, tespit edilen parfümleri ve sanıkları Aksu Polis Merkezine götürerek teslim etmişlerdir.
Bu olaydaki arama faaliyet ve işlemi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlenen koruma tedbirleri kapsamında bir adli aramadır.
Somut olaydaki aramanın hukuka uygun olup olmadığını belirlemek için konuya ilişkin uluslararası sözleşme ile anayasal ve yasal düzenlemelere kısaca değinmek yararlı olacaktır:
Arama tedbiri, kişinin, temel ve vazgeçilmez haklarından olan özel hayatın gizliliği hakkına sınırlama getiren ağır bir müdahaledir. Bu nedenle söz konusu hakka yapılacak müdahalelerin şartları ve sınırları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. maddesi ile Anayasanın 20 ve 21. maddelerinde açık şekilde gösterilmiştir. Bu hükümler şöyledir:
AİHS.nin 8. maddesi;
“1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”
Anayasanın 20. maddesi:
“Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. (Mülga cümle: 3/10/2001-4709/5 md.)
(Değişik: 3/10/2001-4709/5 md.) Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar.”
Anayasanın 21. maddesi:
"Kimsenin konutuna dokunulamaz. Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar."
Bu hükümlerden de anlaşılacağı gibi insanın, devredilmez, vazgeçilmez temel haklarından biri olan”özel hayatın gizliliği” ve konut dokunulmazlığı hakkına kamu otoritesinin hangi amaçlarla müdahale edilebileceği belirtilmiş ve bu müdahalenin kanunla öngörülmesi zorunlu kılınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, söz konusu müdahalenin sadece kanunla düzenlenmesini de yeterli görmemiş, hangi amaç için olursa olsun, sözleşme maddelerinde yer alan haklara kanunla getirilen müdahalenin demokratik bir toplumun gereklerine uygun olması ve kamu otoritesine tanınan bu müdahale hakkının kötüye kullanılmasının da güvence altına alınması gerektiğini belirtmiştir.(Klass ve diğerleri-Almanya kararı)
Kanun Koyucu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarına ve Anayasanın 20. ve 21. maddelerine uygun olarak kişinin özel hayatının gizliliğine kamu otoritesinin müdahale etme hakkı olan arama tedbirini 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlemiştir. Anılan Kanunun 116. maddesinde hangi amaçla arama yapılabileceği belirtilmiştir. Bu hükme göre yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilecektir.118. maddesinde aramanın ne zaman yapılacağı konusu düzenlenmiştir. 119. maddesinin 1. fıkrasında ise arama kararını kimlerin vereceği belirtilmiştir. Bu hüküm şöyledir: “Hâkim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile yapılabilir. Kolluk amirinin yazılı emri ile yapılan arama sonuçları Cumhuriyet Başsavcılığına derhal bildirilir.” 2. fıkrada, arama karar veya emrinin neleri kapsayacağı, 3. fıkrada, aramayı yapanların tutanağa isimlerinin yazılacağı, 4. fıkrada aramada bulunması zorunlu kişilerin kimler olduğu ve 5. fıkrada askeri mahallerde aramanın nasıl yapılacağı hükme bağlanmıştır. Yine aynı Kanunun 120. maddesinde aramada hazır bulmaya hakkı olan kişiler, 121.maddesinde ise arama sonucu verilecek belge ile ilgili hükümlere yer verilmiştir.
Arama bakımından araç, CMK nun 119. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen eşya kapsamındadır. (Prf. Dr.Veli Özer Özbek - Yeni Ceza Muhakemesi Kanunun Anlamı 2005 baskı-s.417) AİHM’ nin 15.07.2003 günlü ERNST ve diğerleri - Belçika kararına göre de araç araması Sözleşmenin 8. maddesi ile güvence altına alınan haklara müdahale kapsamına girmektedir. Bu nedenle arama kararı bakımından CMK nun 119. maddesindeki hükümlere tabidir. Araç (otomobil) araması için hakim kararı alınmamıştır. Somut olayın özelliği ve zaman itibariyle gecikmesinde sakınca olduğu kabul edilmesi mümkün ise de böyle bir durumda CMK nun 119. maddesinde öngörüldüğü şekilde Cumhuriyet Savcısından arama için alınması gereken yazılı emir de alınmamıştır. Dosyada herhangi bir bilgi ve belge olmamakla birlikte Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı kabul edilse dahi bu durumda yine 119. madde hükmü gereği kolluk amirinden arama için yazılı emir alınması gerekmekte olup, böyle bir yazılı emir de alınmamıştır. Öte yandan 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunun 4/A maddesinin 6.fıkrası hükmüne göre Polis, durdurduğu aracın, dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen bölümlerinin açılmasını isteyemez. Somut olayda polisler sanıklardan bagajın kapağını açmasını istemişlerdir. Bu talep üzerine sanıklar bagaj kapağını açmak zorunda kalmışlardır. Bu durumu Sayın Çoğunluk, aramanın hukuka uygun olduğu anlamına gelecek şekilde, rıza ile yapıldığını kabul etmektedir.
Bu kabule aşağıda açıklayacağımız nedenler ile katılmıyoruz:
Gerek mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanununda, gerekse 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda muvafakatlı arama yapılabileceğine ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Buna karşılık 01.06.2005 gün ve 25832 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 8. maddesinin (f) bendinde “ilgilinin rızası ile” yapılacak aramalarda hakim kararı veya yazılı emir alınmasına gerek olmadığına ilişkin bir düzenleme yer alıyordu. Ancak bu düzenleme Danıştayın 13.03.2007 gün ve 2005/6392 esas, 2007/948 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
Öte yandan Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 29.11.2005 gün ve 2005/144 - 150 sayılı kararında rıza ile yapılan aramayı hukuka aykırı olarak kabul etmiştir. Yüksek Kurul bu kabulünü 17.112009 gün ve 2009/160 - 264 sayılı kararıyla tekrar etmiştir. Yüksek Kurulun bu kararları Yargıtay Ceza Dairelerince de benimsenerek uygulama halen bu yönde sürdürülmektedir. (örnk: 13.Ceza Dairesi 27.03.2013 gün ve 2012/456 E.2013/8436 K., 5.Ceza Dairesi 21.03.2013 gün ve 2012/3352 E., 2013/2126 K. sayılı kararlar)
Bu gün için pozitif hukuk normlarında hakim kararı veya yetkili merciinin yazılı emri olmadan rıza ile arama yapılabileceğine ilişkin bir düzenleme yoktur. Öğretide de rıza ile yapılan aramanın hukuka uygun olacağını kabul eden bir görüş olmadığı gibi bu yönde bir yargısal kararda bulunmamaktadır.
Öğretide arama hukuku ihlal edilerek elde edilen deliller hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen deliller arasında gösterilmektedir.( Kunter-Yenisey-Nuhoğlu-Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku İkinci Kitap 17. Baskı 2010 s. 404-405 prg.78.3 )
Açıklanan bu nedenlerle somut olayda rıza olsa dahi arama, Anayasanın 20. maddesi ve CMK nun 119/1. maddesi hükümlerine aykırıdır.
Kaldı ki somut olayda rıza da sözkonusu değildir. Görevli polisler sanıklardan aracın bagajını açmalarını istemişlerdir. Kolluğun bu istediği üzerine sanıklar bagaj kapağını açmak zorunda kalmışlardır. Görevli üç polisin bu talebine karşı çıkmamaları sanıkların rıza gösterdikleri anlamına gelmez. Sanıklar el konulan eşyaları da kendi rızalarıyla teslim etmemişlerdir. Görevli polisler, araçta el koydukları eşyaları Aksu Polis Merkezine kendileri teslim etmişlerdir. El koyma işlemi de CMK nun 127. maddesine aykırıdır. Hakim kararı veya yetkili merciin yazılı emrine dayanmamaktadır. El koyma işlemi hakim onayına da sunulmamıştır. Bu yönüyle de arama ve el koyma kanuna aykırıdır.
Somut olaydaki aramanın kanuna aykırı olduğunu bu şekilde belirledikten sonra kanuna aykırı biçimde yapılan aramada elde edilen bu delilin yargılamada değerlendirilip değerlendirilmeyeceği sorununa gelince:
Bu konudaki görüşümüzüde, önce öğretideki görüşlere, sonra mukayeseli hukuka, ardından iç hukuk düzenlemeleri ile yargısal kararlara ve AİHM si uygulamalarına kısaca değinerek açıklamaya çalışacağız.
Öğreti:
Hukuka aykırı elde edilen delilin belli şartlar altında kullanılabileceğini kabul eden görüşler:
Bu görüşü kabul eden yazarların bazılarına göre, temel hakları ihlal etmeyen hukuka aykırılıklarda delil kullanılabilir. Temel hakları ihlal eden hukuka aykırılıklarda ilke olarak delil kullanılamaz. Ancak ağır suçlarda istisnai olarak bu şekilde elde edilen delil sanık hakları teorisi (ihlal edilen hak ile kamu yararı) çerçevesinde değerlendirme yapılarak kullanılabilir.
(Kunter-Yenisey-Nuhoğlu-Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku İkinci Kitap 17. Baskı 2010 s.420) Bu görüş oranlılık (ölçülülük) ilkesine dayanmaktadır. Yazarlar, bu eserinde delil elde etmedeki aykırılık adil yargılanma hakkını ihlal etmiyorsa kullanılabileceğini de belirtmektedir. Bu yönde görüşe sahip bazı başka yazarlara göre ise delil elde edilirken yapılan ve hak ihlaline yol açmayan basit aykırılıklar delilin kullanılmasına engel olmamalıdır. Bu şekilde elde edilen delil oranlılık (ölçülülük) ilkesine göre mahkemece değerlendirilebilmelidir.(Prof.Dr. Bahri Öztürk - Doç.Dr. Mustafa Ruhan Erdem - Doç. Dr. Veli Özer Özbek “Uygulamalı Ceza Muhakemesi” isimli eser) Yargıtay Ceza Genel Kurulu da bu esere atıf yaparak 2012/96 K. sayılı ve 2007/159 K. sayılı kararlarında hakim kararıyla yapılan aramada iki kişinin hazır bulunmamasını basit aykırılık olarak kabul edip bu aramada elde edilen delilin kullanılabileceğine karar vermiştir. Buna karşılık Ceza Genel Kurulunun atıf yaptığı eserin yazarı sayın Prof. Dr. Bahri Öztürk'ün editörlüğünü yaptığı ve yazarları arasında yer aldığı “Ceza Muhakemesi Hukuku” isimli eserin Şubat 2013 tarihli 5. baskısının 396. sahifesinde mutlak delil yasağı ve nisbi delil yasağının bizim hukukumuz bakımından geçerli olmadığı, Anayasa ve CMK da geçerli olan delil yasağı Anglo-Amerikan hukukunda olduğu gibi mutlak delil yasağı olduğu belirtilmektedir. Yine aynı eserin 513. sahifesinde CMK nun 120. maddesine göre hazır bulundurulması gereken kişilerin arama kararının yerine getirilmesi sırasında hazır bulundurulmamaları halinde aramanın hukuka aykırı olacağı ve bu aramada elde edilen delillerin de kullanılamayacağı ifade edilmektedir.
Hukuka aykırı elde edilen delilin kesinlikle kullanılamayacağı görüşü:
Öğretide bir çok yazar tarafından ileri sürülen bu görüşe göre özetle, Türk ceza siyaseti 18.11.1992 gün ve 3842 sayılı Kanunla mülga CMUK nun 135/A ve 254/2 maddelerinde yaptığı düzenleme ile çağdaş ceza yargılaması sistemini benimsemiştir. Ne pahasına olursa olsun suçluyu cezalandırma yerine suçun ispat aracı olarak kullanılacak delillerin toplanmasında kamu otoritesine sınırlamalar getirilmiştir. Kamu otoritesi suçu ispat etmek için hukukun belirlediği sınırlar içersinde kalarak delil toplamak zorundadır. Anaysanın 38. maddesinin 6. fıkrası ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun 206 ve 217. madde hükümleri yoruma ihtiyaç göstermeyecek şekilde açık ve nettir. Bu hükümlere göre delil elde etmede önemsiz, basit, sonuca etkili olmayan şekli aykırılık, nisbi-mutlak aykırılık ayırımı yapılamaz. Keza İhlal edilen hak ile kamu yararı karşılaştırılması (oranlılık-ölçülülük) yapılması da söz konusu değildir. Delil elde etme kurallarına aykırı olarak elde edilen delil aykırılığının, önemli-önemsiz olmasına bakılmaksızın yargılamanın hiç bir aşamasında kullanılamaz.Bu görüşün öğretide baskın olduğunu söyleyebiliriz. Bu görüşü benimseyen yazarlardan bazıları şunlardır: Prof. Dr. Nevzat Toroslu - “Hukuka Aykırı Deliller Sorunu” Ankara Üniversitesi Hukuk FakültesiYayınları No.498 Ankara, 1995 Sayfa: 55-58, Prof. Erdener Yurtcan - Nurullah Kunter’e Armağan İ.Ü.H.F. Eğ. Öğr. ve Yardımlaşma Vakfı Yayını N0:716 İst. 1998, Prof. Duygun Yarsuvat - Ceza Muhakemesi Hukukunda Kanuna Aykırı Elde Edilen Delillerin Geçerliliği “yarsuvat-law.com.tr/articles/article 2 pdf” (erişim-11.07.2013 22.48), Centel Nur - Zafer Hamide - Ceza Muhakemesi Hukuku 6. Bası sh. 697 vd. CGK. nun 17.11.2009 gün ve 2009/160 - 264 sayılı kararına yapılan atıf, Prof. Dr. Ersan Şen- Türk Hukukunda Telefon Dinleme Gizli Soruşturmacı X Muhbir 6. baskı shf. 49-58, Yargıtay ve Hukuka Aykırı Deliller:Üç Yanlış Bir Doğruyu Götürür mü? Yargı Dünyası Dergisi Şubat 2013 sayı 206, Prof. Dr. Yener Ünver - Prof. Dr. Hakan Hakeri - Ceza Muhakemesi Hukuku 2. Cilt 7. Baskı 2013 shf. 181, Yrd. Doç. Dr. Mahmut Koca - Ceza Muhakemesinde Hukuka Aykırı Delilleri Değerlendirme Yasağı. “erzincan edu.tr/birim/Hukuk Dergi/makale/2000_1_8 pdf” (erişim, 11.07.2013 22.31). Bu görüşü biz de benimsiyoruz..
Mukayeseli Hukuk:
Fransa hukuk sisteminde, kanunla getirilen yasaklara aykırı olarak elde edilen deliler geçersiz kabul edilmektedir. Buna karşılık kanunda yer almayan aykırılıklarla elde edilen delilillerin kullanılıp kullanılmayacağına her olayda hakim karar vermektedir. (Prof.Dr. Duygun Yarsuvat - Ceza Muhakemesi Hukukunda Kanuna Aykırı Elde Edilen Delillerin Geçerliliği“ başlıklı makale)
İsviçre hukuk sisteminde, şekil kuralına aykırılık (düzensizlik) suretiyle elde edilen delilin kullanılacağı kabul edilmektedir. Buna karşılık kanuna aykırılık halinde önemli bir hak ihlal edilmiş demektir ve bu suretle elde edilen delil kullanılması kabul edilmemektedir. (Prof.Dr. Duygun Yarsuvat )
İtalya hukuk sisteminde, kanuna aykırı olarak elde edilen delillerin kullanılamayacağına ilişkin hükümler bulunmaktadır. Bu yönüyle İtalyan Ceza Usul Kanunu ile Türk Ceza Muhakemesi Kanunu arasında paralellik bulunmaktadır. (Prof.Dr. Duygun Yarsuvat)
Alman Hukuk sisteminde, oranlılık (ölçülülük) ilkesi benimsenmiştir. Her olayda mahkeme, delil elde etmeyi kısıtlayan hükmün koruduğu hukuki menfaat ile suçun ortaya çıkarılması ve sanığın cezalandırılmasındaki kamu yararının hangisinin üstün olduğuna karar verdikten sonra delili kullanmakta veya kullanmamaktadır.
İngiltere hukuk sisteminde, hukuka aykırı delillerin kabul edilip edilmeyeceği konusunda esnek teori benimsenmektedir. Buna göre hukuka aykırı delilleri değerlendirme dışında tutmak hakimin takdirindedir. Hukuka aykırı delilin kabul edilmesi mahkemenin dürüstlüğüne etki edecek bir sonuç doğuracaksa bu delil kabul edilmemektedir. (Yrd. Doç. Dr. Mahmut Koca - Ceza Muhakemesinde Hukuka Aykırı Delilleri Değerlendirme Yasağı. “erzincan edu.tr/birim/Hukuk Dergi/makale/2000_1_8 pdf”)
Amerikan hukuk sisteminde, mutlak delil yasağı benimsenmiştir. Anglo Amerikan hukuk sistemi kolluğu disipline etmek amacıyla mutlak delil yasağı teorisini benimsemiştir. Herhangi bir ihlal suretiyle elde edilen delil mutlak surette değerlendirme dışı bırakılmaktadır.
İç hukukumuzdaki düzenlemeler ve yargı kararları:
Türk hukuk sisteminin benimsediği çağdaş ceza yargılaması hukukunda İtalya ve Amerika gibi mutlak delil yasakları teorisi kabul edilmiştir. Bu konudaki ilk yasal düzenleme mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 18.11.1992 gün ve 3842 sayılı Kanunla eklenen 135/A ve 254/2. maddelerinde yapılmıştır. Kanun Koyucu bununla da yetinmeyerek 03.11.2001 tarihinde 4709 sayılı Kanunun 15. maddesiyle Anayasanın 38. maddesine delil yasakları konusunda 6. fıkra hükmü eklemiştir.
1412 sayılı CMUK nun yürürlükten kaldıran ve 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda da benzer düzenlemelere yer verildiğini görmekteyiz.
Bu noktada mevzuatımızdaki hukuka aykırı delilerin kullanılması yasağına ilişkin düzenlemeleri somut olayımızın konusu olan hukuka aykırı arama ile sınırlı olarak değerlendireceğiz.
Konumuzla ilgili hukukumuzdaki düzenlemeleri şöyle sıralayabiliriz:
Anayasanın 38.maddesinin 6. fıkrası
“(Ek fıkra: 3/10/2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.”
Ceza Muhakemesi Kanunun 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendi;
Ortaya konulması istenilen bir delil aşağıda yazılı hâllerde reddolunur:
a) Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse.
Aynı Kanunun 217. maddesinin 2. fıkrası:
“Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir."
CMK nun 230. maddesinin 1. fıkrası (b) bendi;
“Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir:
b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi.”
Anayasanın 38. maddesinin 6. fıkrasındaki düzenlemeyle Türk ceza, siyaseti hukuka aykırı elde edilen delillerin yargılamada değerlendirme dışı bırakılmasını Anayasa hükmü haline getirmiştir. Fıkrada belirtilen “kanuna aykırı” ifadesini “hukuka aykırı” olarak değerlendirmek gerekmektedir. Fıkra hükmündeki “bulgular” ifadesi “delilleri” de kapsamaktadır. “Bulgu” kavramının içersinde “delil” kavramı da bulunmaktadır. Yasa koyucu Anayasanın bu hükmü gereği olarak Ceza Muhakemesi Kanunun 206/2-a, 217/2 ve 230/1-b maddelerinde hukuka aykırı deliller konusunda düzenlemeler yapmıştır. CMK nun tasarısında, 226. maddesinin son fıkrası olarak düzenlenen ancak 217/2. maddesi olarak yasalaşan hükmün gerekçesinde de bu husus belirtilmektedir. Sözünü ettiğimiz gerekçe şöyledir: “Maddenin son fıkrası, usul hukuku yönünden olağanüstü önem taşıyan ve adil yargılama ile bağlantılı bir ilkeyi belirtmektedir. İlke, delilin doğruluğunu, haklılığını hakkaniyete uygunluğunu sağlamak amacını gütmektedir. Böylece ister soruşturma ister kovuşturma evrelerinde olsun, hukuka aykırı olarak, örneğin, işkence, narko analiz, hataya sürükleyici eylemler, sorgulamalar, baskılar, kişinin fizik ve moral bütünlüğüne saldırılar yolu ile elde edilmiş deliller hükme esas alınamayacaktır.
Böylece son fıkra soruşturma ve kovuşturma ile görevli olanların hukuka aykırı şekilde elde ettikleri delillerin hükme esas alınamayacağını belirterek bunlara ilişkin usul yaptırımını düzenlemiş olmaktadır. Son fıkra ayrıca, 3/10/2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanunla Anayasanın 38 inci maddesinde yapılan değişikliğin Tasarıya yansıtılması niteliğindedir. Delili böylece elde etmiş olanlar hakkında ceza ve disiplin soruşturması da yapılması gerekeceği ise açıktır.”
CMK nun 206. maddesinin 2.fıkrasının(a) bendine göre ortaya konan delilin kanuna aykırı olarak elde edilmesi halinde mahkemece reddedilmesi gerekmektedir. 217. maddenin 2. fıkrası hükmüne göre ise yüklenen suçun ancak hukuka uygun delilerle ispat edilmesi zorunludur. Bu hükümden açıkça anlaşıldığı gibi hukuka uygun olarak elde edilmeyen deliller yeni ceza yargılama sistemimizde ispat aracı olarak kullanılamayacaktır. Ayrıca CMK nun 230. maddesinin 1. fıkrası ile de mahkumiyet hükmünün gerekçesinde hükme esas alınan ve reddedilen delillerin açıkça gösterilmesi zorunluluğu getirilmiştir.
Yerel mahkeme kararında, yukarıda belirttiğimiz hükümlere uymamıştır.
Anayasadaki ve CMK daki sözünü ettiğimiz bu düzenlemeler farklı hiç bir değerlendirmeye ihtiyaç göstermeyecek kadar açık ve nettir. Anayasanın 38/6, CMK nun 206/2-a ve 217/2 maddeleri, nispi-mutlak, önemli, önemsiz, şekli-esas, hakların ihlali-toplum yararı ayırımı yapmadan hukuka aykırı elde edilen delillerin yargılamada kullanılamayacağını emretmektedir. Aksi yorum ve kabul CMK nun 206/2-a ve 217/2 maddelerini ihlal eder. Dolayısıyla da Anayasanın 38. maddesinin 6. fıkrasını ihlal eder. Anayasa kendisini ihlale izin vermez. Aksini kabul hukuk devletinin gerekleriyle bağdaşmaz.
Sayın Çoğunluğun karar gerekçesininde yukarıda belirttiğimiz kurallara uygun olmadığı görüşündeyiz.Sayın Çoğunluk, arama kararı olmadan hukuka aykırı olarak elde edilen delilin oranlılık ilkesi uyarınca yargılamada kullanılabileceğine karar vermiştir. Bu karar AİHS ve Anayasa ile teminat altına alınan özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığı hakları bakımından geleceğe yönelik endişe verici sonuçlara yol açabilecektir. Şöyleki;
Hakim kararı veya koşulları oluştuğunda Cumhuriyet Savcısı, bulunamadığı takdirde kolluk amirinin yazılı emri gereken bir olayda karar veya yazılı emir alınmadan yapılan aramada elde edilen bir delilin hukuka aykırı olduğu konusunda öğreti ve uygulamada görüş birliği bulunmaktadır. Bu şekilde elde edilen hukuka aykırı bir delilin kullanılıp kullanılmayacağı hususunda ihlal edilen hak ile suçu işleyenin cezalandırılmasındaki kamu yararı karşılaştırılarak kullanılabileceği kabul edilirse, hemen hemen her olayda bu delilin kullanılma ihtimali çok yüksektir. Zira delil kullanılmadığında (feda edildiğinde) sanığın cezasız kalacağı endişesi gündeme gelecek ve delili kullanarak sanığı cezalandırmak için gerekçeler yaratılması yoluna gidilebilecektir. Örneğin işlenen suçun, kamu güvenliğini veya kamu düzenini ya da kamu sağlığını veyahut ülke ekonomisini tehlikeye attığı gerekçesi ileri sürülerek hukuka aykırı delili kullanmanın, kişinin ihlal edilen hakkından daha üstün tutulması ihtimali yüksektir. Bu durumda Anayasanın 20., 21. maddeleri ve CMK. nın arama ile ilgili madde hükümleri işlevsiz kalacak ve özel hayatın gizliliği ile konut dokunulmazlığı hakkına hakim kararı olmadan kamu otoritesinin hukuka aykırı olarak müdahale etmesinin önü açılacaktır.
Nitekim somut olayda da mahkeme hukuka aykırı delili kullanmıştır. Bunu yaparken de delilin hukuka aykırı olup olmadığı konusunu tartışmamış ve delili kullanma gerekçesini de göstermemiştir. Sayın Çoğunluk mahkemenin göstermesi gereken gerekçeyi, mahkeme yerine geçerek kendisi göstermiştir. Sayın Çoğunluk, bu gerekçede hukuka aykırı arama ile elde edilen parfümler sahte olduğu için kamunun yaşam hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle elde edilen delili ihlal edilen haktan daha üstün tutmuş ve kullanılabileceğini kabul etmiştir. Sayın Çoğunluğun bu gerekçesi hukuka aykırı delil konusundaki düzenlemelere aykırı olduğu gibi oluşa ve dosya kapsamına da uygun değildir. Zira işlendiği iddia edilen suç kaçakçılık suçudur. Kaçakçılık suçuna konu eşyanın kamunun yaşam hakkı ile bir ilişkisi yoktur. Zira sahte parfümlerin vücuda sıkıldığında ağır sağlık sorunlarına veya ölüme neden olabileceklerine ilişkin dosyada bir bilgi ya da belge bulunmamaktadır. Yerel mahkemece de böyle bir değerlendirmede bulunulmamıştır. Kaldı ki söz konusu parfümlerin hukuka aykırı elde edildiği kabul edilse dahi sahiplerine iade edilmeyecek 5325 sayılı kanunun 6. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere yetkili mercilere gönderilmesi gerekecektir. Sahte üretilen parfümler hakkında Daire uygulamalarımız da bu yöndedir.
Sonuç olarak; Türkiye, “ne pahasına olursa olsun suçlu cezalandırılmalıdır” anlayışını terk ederek bireyin hak ve özgürlüklerine saygı duyan, delil toplama faaliyetlerinde kamu otoritesine hukuki sınırlamalar getiren çağdaş ceza yargılaması anlayışını kabul etmiştir. Bu amaca uygun olarak Anayasasında ve Ceza Muhakemesi Kanununda hukuki düzenlemeler yapmıştır. Bu anlayışın uygulamaya da yansıdığını ve bu konudaki uygulamaların istikrara kavuşmakta olduğunu aşağıda gün ve sayısını vereceğimiz Yargısal kararlarından anlamaktayız.
Açıklanan bu nedenlerle Sayın Çoğunluğun kararı, Anayasal ve yasal düzenlemelere aykırılık oluşturmaktadır. Söz konusu karar ile Yasa Koyucunun terk ettiği “ne pahasına olursa olsun suçlu cezalandırılmalıdır” anlayışına dönülmekle birlikte bu konudaki yargısal kararlardan da dönülmüş olacaktır.
Konuya ilişkin Yargısal kararlar:
Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı bir parti kapatma davasında, 22.06.2001 gün ve 1999/2 E. 2001/2 K. sayı ile verdiği kararda, “Delilin elde ediliş biçimi kişilerin Anayasa ile tanınmış haklarını ihlal ediyorsa onun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin kabulü gerekir” şeklindeki tespitinden sonra konuşma bandının Anayasanın 22. maddesinde belirtilen biçimde kaydedilmediğinden haberleşme özgürlüğünü ihlal ettiği ve bu nedenle hukuka uygun elde edilmediği gerekçesiyle delilin hükme esas alınamayacağına karar vermiştir.
Yine Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı rüşvet alma-verme suçlarıyla ilgili bir davada, 19.12.2012 gün ve 2011/1 E. 2012/2 K. sayılı kararda, Adalet müfettişinin yetkisiz olarak kendisinin verdiği ve yine müfettişin talebi üzerine hakim tarafından verilen iletişimin denetlenmesi ve teknik takip kararları vermelerini basit bir hukuka aykırılık olarak kabul edilemeyeceğine ve bu yolla elde edilen delilin kullanılamayacağına karar vermiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, izinsiz hint keneviri ekme suçuyla ilgili bir davada verdiği, 29.11.2005 gün ve 2005/144-150 sayılı kararında hukuka aykırı elde edilen delillerin yargılamada kullanılamayacağına ilişkin olarak şu ifadelere yer verilmiştir:
“Açıklanan pozitif hukuk normları ve uygulamayı yansıtan yargısal kararlar karşısında belirtmek gerekir ki “hukuka aykırı biçimde” elde edilen deliller, Türk Ceza Yargılaması hukuku sisteminde dikkate alınmaz.
Bu itibarla; sanığın konutunda hukuka aykırı olarak gerçekleştirilen arama işleminde elde edilen maddi delil ile buna ilişkin düzenlenen ekspetiz raporlarının Yerel mahkemece hükme esas alınmasında isabet bulunmamaktadır”
Y.C.G.K. lu bu kabulünü, sahte rakı üretimi suçuyla ilgili verdiği, 17.11.2009 gün ve 2009-264 sayılı kararında aynı ifadelerle tekrar etmiştir.
Y.C.G.K. nun görevi kötüye kullanma suçu ile ilgili bir davada, 13.06.2006 gün ve 2006/122-162 sayılı kararında, haklarında dinleme kararı bulunmayan üçüncü şahısların arasında geçen konuşmanın tespit edildiği tutanağın hukuka aykırı olduğu ve yargılamada kullanılamayacağına ilişkin olarak şu ifadelere yer vermiştir:
“Yasa dışı elde edilen bir kanıtın ise soruşturma ve kovuşturma aşamalarında kullanılmasına olanak bulunmamaktadır.
Bu nedenle dosyada yer alan telefon görüşme tutanağının yasa dışı elde edilen kanıt niteliğinde olduğunun kabulü gerekir. Yasaya aykırılığı saptanan işbu kanıt dışlandığında dosyada isnat edilmiş suçu sübuta erdirecek başkaca kanıt bulunmadığı görülmekle bunun sonucu olarak Özel Dairenin, sanığın beraatine ilişkin hükmünün isabetli olduğu açıklık kazanmaktadır.”
Yine Y.C.G.K.nun görevi kötüye kullanma suçları ile ilgili bir davada, 21.01.2008 gün ve 2007/101 E. 2008/3 K. sayılı kararında, 01.06.2005 tarihinden önce yürürlükte bulunan 4422 sayılı Kanunun 2. maddesi uyarınca hakim kararıyla yapılan dinlemede tesadüfen elde edilen delilin kullanılabileceğine ilişkin hüküm bulunmadığından bu dinleme tutanaklarının delil olarak kullanılmasına hukuken olanak bulunmadığı belirtilmiştir.
Yargıtay 4. Ceza Dairesinin, iftira suçuyla ilgili bir davada, 22.12.2009 gün ve 2007/11957 E. 2009/21077 K. sayılı kararıyla, hukuka aykırı olduğu saptanan kamera çekimine ilişkin kayıtların delil olarak kullanılamayacağına karar verilmiştir.
Yargıtay 5. Ceza Dairesinin, ihaleye fesat karıştırma suçu ile ilgili bir davada, 21.03.2013 gün ve 2012/3352 E. 2013/2126 K. sayılı kararıyla, hakim kararı olmadan yapılan aramada düzenlenen tutanakta gecikmede sakınca bulunduğuna ve Cumhuriyet Savcılığına ulaşılamadığına dair hiç bir belirlemeye yer verilmeden ve hakim kararı alınmasının gecikme yaratacağına ilişkin dosyada hiç bir bilgi ve belge de bulunmadığı halde kolluğun arama yapmasının hukuka aykırı olduğuna ve bu suretle elde edilen delilin de yasal delil sayılamayacağına karar verilmiştir.
Yargıtay 13. Ceza Dairesi, hırsızlık ve konut dokunulmazlığını ihlal suçuyla ilgili bir davada, 27.03.2013 gün E.2012/456, K.2013/8436 sayılı kararında, “Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 29.11.2005 gün ve 2009/144-150 sayılı kararında da belirtildiği üzere. arama kararı alınmadan hukuka aykırı biçimde yapılan arama sonucunda elde edilen delillerin Türk Ceza Yargılaması hukukunda dikkate alınamayacağı gerekçesiyle beraat kararı verilmiş ise de,” şeklindeki ifadeyle Y.C.G.K. kararına atıf yapılmak suretiyle hukuka aykırı olarak yapılan aramada elde edilen delillerin Ceza Yargılamasında kullanılamayacağını kabul etmektedir.
Yukarıda belirtilen yargısal kararlarda hukuka aykırı delillerin ceza yargılamasında kullanılamayacağına karar verilirken, delil elde etmede ihlal edilen hak ile suçlunun cezalandırılmasındaki kamu yararının karşılaştırılması ilkesi (oranlılık-ölçülülük ilkesi) gözetilmemiş ve bu ilkeye göre bir değerlendirme yapılmamıştır. Başka bir ifadeyle oranlılık-ölçülülük ilkesi Türk Ceza Yargılaması hukukunda uygulanmamaktadır. Tarih ve sayısını verdiğimiz kararlara konu suçların bir çoğu, somut olayımıza konu kaçakçılık suçuna göre kamu sağlığı, kamu düzeni ve kamu güvenliği tehlikesi bakımından çok daha ağır suçlar olduğu açıktır. (Örneğin, rüşvet alma-verme, sahte rakı üretimi ve izinsiz hint keneviri ekme suçları gibi.) Buna rağmen Türk ceza yargılaması hukukunda yer verilmediği için söz konusu Anayasa ve Yargıtay kararlarında oranlılık (ölçülülük) ilkesine göre bir değerlendirme yapılmamıştır.
Bu nedenlerle de Sayın Çoğunluğun kararı, istikrar bulmuş yargısal kararlara aykrıdır.
AİHM kararları:
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 15.07.2003 günlü ERNTS-BELÇIKA kararında, arama kararlarının geniş terimlerle ifade edilmesinin soruşturmacıya geniş yetkiler verdiğini belirterek, bu kararlara göre yapılan aramanın Sözleşmenin 8. maddesini ihlal ettiğini tespit etmiştir. Yine AİHM, 25.02.1993 günlü CREIEUX - FFRANSA kararında, aynı günlü FUNKE - FRANSA kararında, 16.04.2002 günlü STES COLAS EST ve Diğerleri - FRANSA kararında, “yargısal bir arama müzekkeresi” olmadan yapılan aramanın, Sözleşmenin 8. maddesini ihlal ettiğine karar vermiştir.
Somut olayımızdaki aramada da hakim kararı veya yetkili merciinin yazılı bir emrini içeren müzekkeresi yoktur.Bu nedenle söz konusu arama ile sözleşmenin 8.maddesi ihlal edilmiştir.
AİHM, 8. maddenin ihlali veya başka nedenle hukuka aykırı olarak elde edilen delilin yargılamada kullanılıp kullanılamayacağı konusunu 1998 yılında verdiği SCHENK - İSVİÇRE ve 2000 yılında verdiği KHAN - İNGİLTERE kararlarında incelemiştir. [Dr.Güçlü Akyürek - Ceza Muhakemesinde Hukuka Aykırı Delillerin Değerlendirilmesi Sorunu - TBB Dergisi 2012 (101)] Mahkeme bu kararlarında, başvurucular tarafından hukuka aykırı olarak elde edilen delillerin kullanılarak Sözleşmenin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlal iddialarını reddetmiştir. Gerekçe olarak da adil yargılanma hakkını güvence altına alan 6. maddede hukuka aykırı delillerin kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin bir düzenleme bulunmadığını, bu konuda ulusal mahkemelerin yetkili olduğunu göstermiştir. Mahkeme, bu konudaki görüşünü sonraki kararlarında da devam ettirmiş, ancak hukuka aykırı delil kullanılsa dahi yargılamanın bütününde, adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediğini denetlemekle yetkili olduğunu söylemektedir. Adil yargılanma hakkının ihlal edilmediğini tespit ettiği takdirde hukuka aykırı olarak kullanılan delil konusunda değerlendirme yapmaya kendisini yetkili görmemiştir. Buna karşı Mahkeme, Sözleşmenin 3. maddesi ile güvence altına alınan işkence ve kötü muamele görmeme hakkının ihlali suretiyle elde edilen delillerin yargılamada kullanılmasını adil yargılama hakkının ihlali olarak kabul etmiştir.(2006 - Jalloh - Almanya kararı) Yine Mahkemeye göre soruşturmacı organların aktif davranışı olmadığı takdirde işlenmeyecek biri suç, provoke ile işlenmişse bu durumun adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini kabul etmiştir. (Pysgiotakis - Yunanistan, Prof.Dr. Öztürk, Prof.Dr.Tezcan, Prof. Dr. Erdem, Yrd.Doç.Dr. Sırma – Kırtıt - Ceza Muhakemesi Hukuku 5.bası s. 430, 431) Mahkeme bu kararını Hun - Türkiye davasında da tekrarlamıştır.
Yukarıdaki kararlar ışığında, hukuka aykırı elde edilen delillere ilişkin AİHM in yaklaşımını özetlersek; AİHM kural olarak yargılamanın bütününde adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediğine bakmaktadır. Adil yargılanma hakkı ihlali tespit etmediği bir davada, hukuka aykırı delil kullanılmış olsa da AİHM bu delil konusunda değerlendirme yapma yetkisinin bulunmadığını kabul etmektedir. Bu konunun çözümünü ulusal hukuka ve ulusal yargı organlarına bırakmaktadır. Buna karşılık Sözleşmenin 3. maddesinin ihlali ve kolluk provakasyonu ile elde edilen hukuka aykırı delillerin adil yargılanma hakkını ihlal edeceğine karar vermektedir.
Bu belirlemeye göre, somut olayımızdaki iç hukuk kurallarına aykırı arama ile elde edilen hukuka aykırı delilin kullanılıp kullanılmayacağı işini tespit de Türk yargı organlarına ait olacaktır. Çağdaş ceza yargılama sistemini benimseyen iç hukukumuzda Anayasal ve yasal kurallar ile hukuka aykırı elde edilen delillerin kullanılması yasağı getirilmiştir. Bu kuralları yukarıda açıklamış idik. Hukuka aykırı delillerin kullanılıp kullanılmayacağı konusunda AİHS de bir düzenleme bulunmamaktadır.
Sayın Çoğunluk kararında, konumuzla ilgili AİHM si kararlarının bağlayıcılığına ve Anayasanın 90/son maddesi hükmüne yanlış anlam vererek, kişilere, Sözleşmede tanınan haklardan başka, bir hakkın tanınamayacağı şeklinde anlaşılabilecek bir gerekçeye yer vermiştir. Sözleşme ve AİHM kararları kamu otoritesine karşı bireylerin insan hakları ve temel özgürlüklerinin asgari sınırını belirler. Kamu otoritesinin bu asgari sınıra uymasını öngörür. Sözleşmenin 53. maddesine göre, Sözleşmeci Devletler tarafından Sözleşmedeki asgari sınırın üstünde tanınan insan hak ve temel özgürlüklerini AİHS ve AİHM aleyhe yorumlayamaz ve sınırlayamaz. Bu nedenle Sayın Çoğunluğun kanun yararına bozma talebini red gerekçesinde yer alan bu husus da isabetli değildir görüşündeyiz.
Yukarıdaki açıklama ve tespitlerimizi birlikte değerlendirdiğimizde sonuç olarak:
Somut olayda araçta yapılan arama için hakimden karar alınmamıştır. Gecikmesinde sakınca olduğu gerekçesiyle Savcıya başvurularak arama emri talep edilmemiştir. Savcıya ulaşılamadığı gerekçesiyle kolluk amirinden de yazılı emir alınmamıştır. Bu şekilde aramada elde edilen delil hukuka aykırıdır. Bu hukuka aykırı delili yerel mahkeme, Anayasanın 38/6.,CMK nun 206/2-a ve 217/2. maddeleri hükümlerine aykırı olarak kullanmıştır. Mahkumiyet hükmüne dayanak yapmıştır. Karar gerekçesinde bu hukuka aykırı delil ile ilgili bir değerlendirme ve tartışma yapmamıştır. Karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. Yargıtay Başsavcılığı ise 2 nolu bozma nedeniyle birlikte hukuka aykırı elde edilen söz konusu delilin kullanılamayacağı gerekçesiyle kanun yararına bozma talebinde bulunmuştur. Kanun yararına bozma talebinde belirtilen (1) nolu bozma nedeni açıkladığımız gerekçelerle yerinde olduğundan kabulüne, dosya kapsamına göre sanığın mahkumiyetini gerektirecek başkaca şüpheden uzak bir delil bulunmadığından sanık hakkında verilen cezanın CMK. nun 309/4-d maddeleri uyarınca kaldırılmasına karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle Sayın Çoğunluğun kararına ve gerekçesine katılmıyoruz.
KARŞI OY
Her ne kadar usulüne uygun arama ve el koyma kararı olmaksızın, sahipleri tarafından rızaları ile tespit edildiğine dair dosyada bildirim bulunmayan eşyalar yönünden, hukuka aykırı delil ile mahkumiyet hükmü kurulması iddia olunmuş ise de;
Kovuşturma aşamasında, delil reddi veya kabulü hususunda, mahkemece bir karar verilmemesi, artık geri dönülemeyen bir durum olduğundan ve mahkemenin bu şekilde elde edilmiş delile dayanarak, mahkumiyet hükmü vermesi karşısında, söz konusu delilin niteliğini tartışmak, delil tartışması vasfında (niteliğinde) olduğundan ve bu hususta kanun yararına bozma, yasa yoluna gelinmesi isabetli görülmediğinden, talebin reddi gerektiği düşüncesiyle, sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz.
Diğer kararlar (4)
6. Ceza Dairesi, 2022/11507 E., 2023/9125 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
Tanık M.K.'nın aşamalardaki ifadeleri çelişkili olduğu hususuna dayandırıldığı halde 5271 sayılı Kanun'un 212 nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca çelişki giderilmeden hüküm kurulduğuna,
6. Ceza Dairesi 2022/11507 E. , 2023/9125 K.
"İçtihat Metni"
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi
SUÇ : Nitelikli yağma
HÜKÜMLER : İstinaf başvurusunun esastan reddi
1. Sanık ... hakkında nitelikli yağma suçundan kurulan hüküm yönünden, katılan ...'in ilk derece mahkemesindeki 17.06.2020 tarihli duruşmada sanık ... hakkında şikâyetçi olmadığını beyan ettiği, bu itibarla 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 237 nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca kamu davasında katılan sıfatının bulunmadığı ve aynı Kanun’un 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği bu suçtan kurulan hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunmadığı anlaşılmakla, katılan ... vekilinin temyiz isteminin, 5271 sayılı Kanun’un 298 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle REDDİNE, karar verilmesi gerektiği belirlenmiştir.
2. İlk Derece Mahkemesince sanıklar ..., ..., ... hakkında nitelikli yağma suçundan kurulan hükümlere yönelik istinaf incelemesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararların; 5271 sayılı Kanun'un 286 ncı maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz edilebilir oldukları, 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenlerin hükümleri temyize hak ve yetkilerinin bulunduğu, 291 inci maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz istemlerinin süresinde olduğu, 294 üncü maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz dilekçelerinde temyiz sebeplerine yer verildiği, 298 inci maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz istemlerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü:
I. HUKUKÎ SÜREÇ
1. ... Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının 24.02.2020 tarihli ve 2016/183078 soruşturma sayılı iddianamesi ile, sanıklar ..., ..., ..., ... hakkında nitelikli yağma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (5237 sayılı Kanun) 149 uncu maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi, 53 üncü maddesi uyarınca cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır.
2. ... Anadolu 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.12.2020 tarihli ve 2020/102 Esas, 2020/426 Karar sayılı kararıyla, sanık ... hakkında 5271 sayılı Kanun' un 223 maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendi uyarınca, sanıklar ..., ..., ... hakkında nitelikli yağma suçundan 5271 sayılı Kanun' un 223 maddesinin ikinci fıkrasının (e) bendi uyarınca beraatlerine karar verilmiştir.
3. ... Bölge Adliye Mahkemesinin 6. Ceza Dairesinin, 24.05.2021 tarihli ve 2021/266 Esas, 2021/1340 Karar sayılı kararı ile sanıklar hakkında İlk Derece Mahkemesince kurulan hükümlere yönelik o yer Cumhuriyet savcısının, katılan vekilinin ve sanıklar ..., ..., ... müdafiisinin istinaf başvurularının, 5271 sayılı Kanun’un 280 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca ayrı ayrı esastan reddine karar verilmiştir.
II. TEMYİZ SEBEPLERİ
A. Katılan Vekilinin Temyiz Sebepleri
1. Tanık M.K.'nın aşamalardaki ifadeleri çelişkili olduğu hususuna dayandırıldığı halde 5271 sayılı Kanun'un 212 nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca çelişki giderilmeden hüküm kurulduğuna,
2. Mahkemece iletişim tespit tutanakları, kamera kayıtlarının içeriği, tanık beyanları ve sanıkların savunmalarının doğru yorumlanmayarak, hukuka aykırı şekilde delil değerlendirilmesi yapıldığına,
3. Sanıkların, katılana, yağma suçuna varan tehditte bulunarak aralarında herhangi bir alacak verecek ilişkisi olmadığı halde zorla senet imzalatıldığını, bu nedenle yağma suçunun unsurlarının oluşması nedeniyle sanıklar hakkında mahkumiyet kararı verilmesi gerekirken beraat kararı verilmesinin hukuka aykırı olduğuna,
İlişkindir.
III. OLAY VE OLGULAR
Temyizin kapsamına göre;
A. İlk Derece Mahkemesinin Kabulü
1. Sanıklar ... ve ...'ın, sanık ...'in oğulları olduğu, sanık ... ise katılan ...'in kardeşi olduğu, katılan ...'in 1971 yılından itibaren Almanya ülkesinde çalıştığı, 2009-2010 yıllarında emekli olarak yurda dönüş yaptığı, Almanya'da çalışırken zaman zaman Türkiye'ye gelip ...'da sanık kardeşi ... ile birlikte ortak olarak suça konu Kaynarca'daki iş hanın arsası ve Bağlıca'daki sanık ...'in oturduğu konut da dahil olmak üzere arsa ve daire satın aldıklarını, suça konu iş hanın birlikte tamamladıkları, ancak söz konusu arsa ve konutları tapu kayıtlarını katılanın üzerine yaptıkları, Almanya'daki işlerini katılanın da vekalet vermesi nedeniyle sanık ... tarafından idare edilip yürütüldüğü ancak, katılan, Bağlıca'da sanık ...'in oturduğu daireyi damadına sattığı ve damadının tahliye davası açması üzerine aralarında husumet başladığı, sanık ...'in kendisinin de hakkı olduğunu düşündüğü bu mallardan kendi payını alabilmek için yanında oğulları sanıklar ... ve ... olduğu halde katılan ile konuşmaya karar verdiği, bu arada katılanda tanık emlakçı ortağı tanık M.K. ile Yalova'daki villasının satımı konusunda görüşme talebinin bildirilen şahıslarla buluşmak üzerine olay günü gündüz vakti birlikte temyizin konusu olmayan ...'a ait ... Kıraathanesine gittikleri, burada açık kimlikleri belirlenemeyen ..., ... ve bir kişinin daha olduğu, bu şahıslardan biri tanık M.K.'ya "Abi kardeş arasında bir konu var, konuşacaklar, sen bir dışarı çık, aşağıda bir çay iç" demesi üzerine tanığın kahvehaneden çıktığı, bu sırada olay yerine sanıklar ..., ... ve ...'ın geldiği, sanık ...' in katılanın önüne bir kağıt atıp "oku" dediği, katılanın "Ne okuyacağım" demesi üzerine kimliği belirlenemeyen şahısların sanıkları dışarı çıkardıktan sonra katılanı darp edip "Birazdan kağıtlar senetler gelecek onları imzalayacaksın, yoksa seni öldürürüz" şeklinde tehdit ettikleri, bu konuşma sonrasında sanıkların tekrar içeri geldikleri, katılan ile sanık ...'in birlikte aldıklarını belirtikleri arsa, iş merkezinin bir katı, oturdukları daire ve 250.000,00 TL nakit paraya karşılık katılanın, sanık ...'e dört adet senet verdiğine ilişkin sözleşme yapıp katılan ve sanık ...'in imzaladığı, sözleşmeye göre arsaya 1.500.000,00 TL, iş merkezindeki kata 500.000,00 TL, oturdukları daireye 300.000,00 TL ve nakit alacak olarak da 250.000,00 TL'lik dört adet senede borçlu olarak katılan alacaklı olarak sanık ...'i yazdıkları, sanıkların senetleri ve alacakları alıp olay yerinden ayrıldıkları, orada kimliği belirlenemeyen şahısların ise katılana "Eğer polise gidersen seni yaşatmayız" deyip katılanın fotoğrafını çekip gönderdikleri şekildeki iddialara dayanılarak dava açılmıştır.
2. İlk derece mahkemesinin gerekçesinde özetle, adli muayene raporuna göre katılanın darp edildiğine ilişkin bir bulgunun olmaması, katılanın beyanlarının ve tanık M.K.'nın beyanları ile tam doğrulanmadığını, katılan ile sanık ... arasındaki mal anlaşmazlığı nedeniyle yağma boyutuna ulaşılacak tehdit boyutuna varmayacak şekilde tartışmalar sonucu söz konusu katılanın, senetleri imzalayıp verdiği fakat sonrasında senetleri ödememek için bu şekilde cebir ve tehdit iddialarının ortaya atıldığı kabul edilerek sanıklar ..., ... ve ...'in beraatlerine karar verildiği anlaşılmıştır.
3. Olay akşamı katılanın kolluğa başvurduğu ve Olay ve Olgular bölümünün 1 numaralı bölümünde belirttiği şekilde şikayetçi olduğu ancak tanık kardeşi H.B.'nin karakola gelerek katılandan şikayetçi olmamasını, sanığın aldığı senetleri ondan alıp vereceğini, rezil olmamaları gerektiği şeklinde telkinlerde bulunması üzerine katılanın kardeşi ile arasında bir anlık boşluğa düşüp dalgınlıkla senetleri imzaladığını, imzaları attıktan sonra senet bedelleri yüksek olduğu için pişman olduğunu, senetlerin işleme konulmasını önleyebilmek için zorla senet imzaladığı şeklinde beyanda bulunduğuna ilişkin katılanın imzadan imtina ettiği, ancak tutanakta polis memurları F.Ş. ve A.K. ile tanıklar H.B. ve M.K.'nin imzasının bulunduğu 03.01.2017 tarihli olay, tespit, CD izleme ve Cumhuriyet savcısı görüşme tutanağı dosya da bulunmaktadır.
4. Katılan ile sanık ...'in kardeşi olan tanık H.B.'nin kovuşturma aşamasında "... sanık ...'in, katılanın Almanya'da kaldığı zamanlarda onun işleri ile ilgilendiğini, yurda geldiği zamanlarda arsa bakıp aldıklarını, aldıkları arsalarda yapılan binaların yapımı ile de sanığın ilgilendiği... " şeklindeki beyanı ile Olay ve Olgular bölümünün 3 numaralı paragrafında belirtildiği üzere "Katılanın şikayetçi olduğunu öğrenmesi üzerine karakola gittiğini, katılanın yorgun ve bittik gördüğünü, senet imzaladığını söylediğini, kendisini de senetleri sanıklardan alıp ona vereceğini, rezil olmamaları için şikayetten vazgeçmesini istediği, bunun üzerine katılanın şikayetten vazgeçtiği" şeklindeki beyanı dosya kapsamında mevcuttur.
5. Tanık M.K.'nin aşamalarda, "Katılanın villasının satışı konusunda alıcı olduğunu söyleyen kişi ile görüşmek amacıyla katılan ile birlikte olayın meydana gelen yere gittiklerini, burada kimliği belirlenemeyen şahısların kendisinin dışarı çıkmasını söylediklerini, katılanı dışarda beklediğini, katılan dışarı çıktığında kardeşinin kendisini tuzağa düşürüp senet imzalattırdığını söylediği " şeklinde katılanı destekleyen beyanlarda bulunduğu anlaşılmıştır.
6. Alacaklısı sanık ..., borçlusu katılan ..., düzenleme tarihi 23.12.2016, vade tarihi 04.03.2017 olan iki adet 250.000,00 TL bedelli iki adet senet fotokopisi ve bu senetlere dayanarak ... 9. İcra Müdürlüğünün 2019/45888 Esas sayılı dosyası ile 19.12.2019 tarihinde takibe konulduğuna ve alacaklısı sanık ..., borçlusu katılan ..., düzenleme tarihi 23.12.2016, vade tarihi 03.03.2017 olan 1.500.000,00 TL ve 500.000,00 TL bedelli iki adet senet fotokopisi ve bu senetlere dayanarak ... 35. İcra Müdürlüğünün 2017/13026 Esas sayılı dosyası ile 18.04.2017 tarihinde takibe konulduğuna ilişkin icra takip evrakları dosya içerisine alınmıştır.
7. Dava konusu dört adet senet için 28.12.2016 tarihinde ... Anadolu 4. Asliye Ticaret Mahkemesinde dava açıldığı, anılan Mahkemenin 25.10.2017 tarihli ve 2016/1483 Esas ve 2017/1092 Karar sayılı kararı ile "Davacı vekilinin 25.20.2017 tarihli duruşmada yine mahkemenin 2017/25 sayılı dava dosyası üzerinden bu davanın konusu senetler üzerinden menfi tespit davası olduğunu, 2017/25 esas sayılı dosya üzerinden davalarını yürüttüklerini beyan edip davalarından feragat etmesi nedeniyle" feragat nedeniyle davanın reddine karar verildiğine ilişkin kararı dosya içeriğine alınmıştır.
8. Dava konusu dört adet senet için yine 06.01.2017 tarihinde ... Anadolu 4. Asliye Ticaret Mahkemesinde dava açıldığı, anılan Mahkemenin 17.10.2018 tarihli ve 2017/25 Esas ve 2018/980 Karar sayılı kararı ile "Davanın daha önce açılıp feragat ile sonuçlanan dava nedeniyle aynı davanın daha önce açılıp halen görülmekte olması nedeniyle Hukuk Muhakemeleri Kanun'un 114 uncu maddesinin birinci fıkrası ve aynı kanunu 115 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca davanın usulden reddine karar verildiğine" ilişkin kararı dosya içeriğine alınmıştır.
9. ... 2. Sulh Hukuk Mahkemesinde ... ... ... (katılanın damadı) tarafından sanık ...'e yönelik 12.10.2016 tarihinde dava açıldığı ve anılan Mahkemenin 19.09.2017 tarihli ve 2016/867 Esas ve 2017/1564 Karar sayılı kararı ile sanık ...'in ... ilçesinde bulunan daireden tahliyesine karar verildiğine ilişkin kararı dosya içeriğine alınmıştır.
10. Katılanın olay günü olan 23.12.2016 tarihinde Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvurduğu ve geçici adli muayene raporu tanzim edildiği, bu rapora dayanılarak ... Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 13.01.2017 tarihli ve 2017/1568 sayılı "Kişinin vücudunda tıbben yaralanma olarak değerlendirilebilecek harici travmatik lezyon tanımlanmadığı kanaatini bildirir" adli muayene raporu dosyada mevcuttur.
11. Sanıklar ..., ..., ... aşamalardaki beyanlarında, katılan ile konuşmaya gittiklerini, sanık ... ile katılanın tartıştıklarını, sonra katılanın senet imzalamayı kabul ettiği şeklinde atılı suçlamayı tevil yoluyla ikrar ettikleri belirlenmiştir.
12. Temyiz dışı sanık ... ifadesinde, taraflar arasında tartışma olunca onlara kahvehanenin yukarısına gidip konuşmalarını söylediği şeklindeki beyanı da dava dosyasında yer almıştır.
B. Bölge Adliye Mahkemesinin Kabulü
İlk Derece Mahkemesince kabul edilen olay ve olgularda, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından bir isabetsizlik bulunmadığı belirlenmiştir.
IV. GEREKÇE
Sanıklar ..., ..., ... Hakkında Nitelikli Yağma Suçundan Kurulan Hüküm Yönünden
Yağma suçları 5237 sayılı Kanun'un 148, 149 ile 150 nci maddelerinde düzenlenmiştir. Yağma başkasının zilliyetliğindeki taşınabilir malı zilliyetin rızası olmadan faydalanmak amacıyla cebir ve tehdit ile yarar sağlamak maksadıyla alınmasıdır.
5237 sayılı Kanun'un 148 inci maddesinin birinci fıkrasında yağma suçu temel şekli, ikinci fıkrasında senet yağması, üçüncü fıkrasında cebir karinesine yer verilmiştir. 5237 sayılı Kanun'un 149 uncu maddesinde yağma suçunun nitelikli halleri düzenlenmiştir. 5237 sayılı Kanun'un 150 nci maddesinde hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amaçlı yağma ile değer azlığı yaptırıma bağlanmıştır.
5237 sayılı Kanun'un 150 nci maddesinin birinci fıkrasında; yağma suçunun bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla işlenmesi halinde faile yalnızca tehdit ve/veya yaralama suçundan ceza verileceği öngörülmüştür. Bu şekilde de daha az cezayı gerektirir nitelikli hal olarak düzenlenmiştir.
5237 sayılı Kanun'un 150 nci maddesinin birinci fıkrasında, bir hukuki ilişkiye dayanan alacağı tahsil amacıyla denildiğinde bu nitelikli hal uygulanabilmesi için; öncelikle ortada failin mağdura yönelik bir alacak hakkı bulunması, alacağın hukuken korunan ve geçerli hukuki ilişkiye dayanması, yağma eyleminin de hukuki ilişkiye dayanan alacağı tahsil amacıyla işlenmesi gerekir.
Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; katılanın kardeşi olan sanık ...'in Olay ve Olgular bölümünün 1 numaralı bölümünde ayrıntılı şekilde anlatıldığı gibi birlikte aldıkları arsalar, konutlar ve arsalar üzerine yapılan binalar nedeniyle ortak iş yaptıkları, aralarında mal anlaşmazlığı bulunduğu, sanık ... bu alacağını tahsil amacı ile yanında oğulları olan diğer sanıklar ... ve ... olduğu halde, katılanı ... Kıraathanesine gelmesini sağladıktan sonra kimliği belirlenemeyen şahıslar ile onu ölümle tehdit ederek katılan ile sanık ...'in birlikte aldıklarını belirtikleri arsa, iş merkezinin bir katı, oturdukları daire ve 250.000,00 TL nakit paraya karşılık katılanın, sanık ...'e dört adet senet verdiğine ilişkin sözleşme yapıp katılan ve sanık ...'in imzaladığı, sözleşmeye göre arsaya 1.500.000,00 TL, iş merkezindeki kata 500.000,00 TL, oturdukları daireye 300.000,00 TL ve nakit alacak olarak da 250.000,00 TL' lik dört adet senet aldıklarının, katılanın aşamalardaki tutarlı beyanları, tanıklar M.K. ve H.B.'nin beyanları, olay, tespit, CD izleme ve Cumhuriyet savcısı görüşme tutanağı, senetler, icra ve dava dosyaları ile anlaşıldığından, sanıklar ..., ..., ... hakkında 5237 sayılı Kanun'un 150 nci maddesinin birinci fıkrasının delaleti ile aynı Kanun'un 106 ncı maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi uyarınca hukuki alacağı tahsil amacı ile birden fazla kişi tarafından birlikte tehdit suçundan mahkumiyet hükmü kurulması gerekirken sanıkların savunmalarını, katılanın beyanına göre öncelik tanınmak suretiyle yağma boyutuna ulaşılacak tehdit boyutuna varmayacak şekilde tartışmalar sonucu katılanın söz konusu senetleri imzalayıp verdiği yönündeki hayatın olağan akışına aykırı olacak şekilde beyanına öncelik tanınması suretiyle kanıtların takdirinde yanılgıya düşülerek yerinde ve yeterli olmayan gerekçe ile sanıklar ..., ..., ... hakkında beraat kararı verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.
V. KARAR
A. Sanık ... Hakkında Nitelikli Yağma Suçundan Kurulan Hüküm Yönünden
Ön inceleme bölümünün 1 numaralı paragrafında açıklanan nedenle katılan vekilinin temyiz isteminin, 5271 sayılı Kanun’un 298 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca, Tebligname’ye uygun olarak, oy birliğiyle REDDİNE,
B. Sanıklar ..., ..., ... Hakkında Nitelikli Yağma Suçundan Kurulan Hüküm Yönünden
Gerekçe bölümünde açıklanan nedenle katılan vekilinin temyiz istemi yerinde görüldüğünden ... Bölge Adliye Mahkemesi 6. Ceza Dairesinin, 24.05.2021 tarihli ve 2021/266 Esas, 2021/1340 Karar sayılı kararının 5271 sayılı Kanun’un 302 nci maddesinin ikinci fıkrası gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA,
Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca ... Anadolu 6.
Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise ... Bölge Adliye Mahkemesi 6. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine,
07.03.2023 tarihinde karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2020/193 E., 2022/215 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
(CMK'nın 212. maddesi)
Ceza Genel Kurulu 2020/193 E. , 2022/215 K.
"İçtihat Metni"
Yargıtay Dairesi : Ceza Genel Kurulu
Silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan sanık hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 12.11.2019 tarih ve 38-153 sayı ile; sanığın TCK'nın 314/2, 3713 sayılı Kanun'un 5/1, TCK'nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 11 yıl 21 ay 27 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba karar verilmiştir.
Hükmün sanık ve müdafisi ile Yargıtay Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "bozma" istemli 15.04.2020 tarihli ve 35606 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü:
Sanık ve müdafisinin duruşmalı inceleme istemlerinin, İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılan yargılama esnasında silahların eşitliği ile çelişmeli yargılama ilkeleri doğrultusunda savunmaya yeterli imkân sağlanıp bu hakkın etkin şekilde kullandırılmış olması, temyiz denetiminde herhangi bir sınırlamaya tabi olmayacak şekilde yazılı savunma imkânının kullanılabilme olanağının bulunması karşısında savunma hakkının kısıtlanması söz konusu olmadığından 01.02.2018 tarihli ve 7079 sayılı Kanun'un 94. maddesi ile değişik CMK'nın 299/1. maddesi uyarınca takdiren reddine oy birliğiyle karar verilmiştir.
Ceza Genel Kurulunca, sanık hakkında silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan cezalandırılma istemiyle açılan davada, İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesinde yapılan yargılama sonunda, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün hukuki yönüne ilişkin temyiz incelemesi yapılacaktır.
I) TEMYİZ EDENLERİN SIFATI, BAŞVURULARIN SÜRESİ VE TEMYİZ NEDENLERİNE GÖRE YAPILAN İNCELEMEDE:
A) Uygulanacak Temyiz Hükümleri:
07.10.2004 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un 25 ve geçici 2. maddeleri uyarınca kurulan bölge adliye mahkemeleri, 07.11.2015 tarihli ve 29525 sayılı Resmî Gazete'de ilan edildiği üzere 20.07.2016 tarihinde tüm yurtta göreve başlamıştır. Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle birlikte istinaf kanun yolu uygulamaya girmekle birlikte 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 8. maddesi uyarınca, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihi olan 20.07.2016 tarihinden önce verilen kararlar hakkında kesinleşinceye kadar 1412 sayılı CMUK'nın, bu tarihten sonra verilen kararlar hakkında ise 5271 sayılı CMK'nın temyize ilişkin hükümleri uygulanacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 7 nolu protokolün "Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı" başlıklı 2. maddesinin "Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir. 2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir." hükmü doğrultusunda, bazı kamu görevlilerin özel yetki kuralları uyarınca Yargıtayda veya Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yargılanmaları hâlinde istisna getirebilme olanağına rağmen iç hukukumuzda, ilk derece olarak Yargıtayda yargılanacak kişiler bakımından verilen hükümlerin temyiz edilebileceği öngörülerek, iki dereceli sistem benimsenmiştir.
B) Temyiz Süresi ve Neden Bildirme Yükümlülüğü:
Hüküm fıkrasında, verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağı bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresinin, mercisi ve şekillerinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilerek hazır bulunan sanığa ve müdafisine bildirilmesi gerekmektedir.
Temyiz istemi, tutuklu bulunan sanıklar hakkında CMK'nın 263. madde hükmü saklı kalmak üzere, hükmün açıklanmasından itibaren eğer temyiz yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılmasının gerekliliği, temyiz sebebinin ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabileceği gözetilerek, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorunda olduğu, başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde bu nedenleri içeren bir ek dilekçe verilmesi gerekliliğine uyularak usulüne uygun başvuru yapıldığı anlaşılmakla işin esasına geçilmiştir.
C) Temyiz Nedenleri ve İncelemenin Kapsamı:
İstinaf mahkemelerinin Türk yargı sistemine dahil olmasıyla kanun yolu yargılamasında yeni bir anlayışı benimseyen kanun koyucu, istinaf başvurusunda Cumhuriyet savcısı dışındaki diğer kişiler bakımından sebep gösterme zorunluluğu öngörmezken, temyiz kanun yolunda, mülga 1412 sayılı CMUK'dan farklı şekilde resen temyiz tercihinden vazgeçerek, temyiz davasını açan ve sınırlayan temyiz dilekçesinde temyiz edenin, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini, temyiz sebeplerini göstermek zorunda olduğunu ve temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren ek bir dilekçe vermesini öngörmüştür. Gerekçeli temyiz dilekçesi (ek dilekçe, temyiz layihası), temyiz nedenlerinin gösterildiği dilekçedir. Temyiz dilekçesinde ya da daha sonradan verilen ek temyiz dilekçesinde temyiz denetiminin kapsamının belirlenmesi bakımından hangi hukuka aykırılıklara dayanıldığının anlaşılır bir şekilde gösterilmesi gerekir.
Bir muhakemede, çözümü amaçlanan iki temel sorun vardır. Bunlar, maddi sorun ve hukuki sorundur. Maddi sorun, "olgusal dünya"ya; hukuki sorun, "normatif dünya"ya aittir. Mahkemede önce maddi sorun, sonra hukuki sorun çözülür. Maddi sorunun çözümü geçmişte yaşanmış bir olayın temsili, nasıl gerçekleştiğinin tespitidir. Bu çözüm de sadece hukukun izin verdiği yöntemlerle gerçekleşecektir. Maddi olayın gerçeğe uygun temsil edilebilmesi öncelikle, eksiksiz soruşturma yapılması ve toplanan tüm delil araçlarının doğru değerlendirilmesine bağlıdır. Hâkim; delil araçlarını, akıl yürütmek ve bu arada tecrübe kurallarına başvurmak suretiyle, vicdanına göre değerlendirecektir. Yine akıl yürüterek boşlukları dolduracaktır. Dolayısıyla vicdani kanaate sezgilerle değil akıl yoluyla ulaşılacaktır.
Temyiz denetiminde, maddi olayın tespitinde ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinin, sözlülük, doğrudan doğruyalık ve yüzyüzelik ilkeleri uyarınca elde edilen delilleri vicdani kanaatleri ile serbestçe takdir ederken, delillerle varılan sonucun hukuk kurallarına, akla, mantığa, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel görüşlere uygun olup olmadığının tespiti bakımından somut dosya üzerinden görüşülüp incelenebileceği gibi maddi sorunla ilgili vaka değerlendirmelerindeki hukuka aykırılıkları da gerekçe üzerinden denetlenebilecektir.
Temyiz dilekçesinde bir temyiz nedeni var olmasına rağmen muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının temyiz sebebi olarak gösterilmemesi ya da gösterilmekle birlikte hükme etki edecek nitelikte olmadığının anlaşılması durumunda usul hükümlerine uygunluk bakımından sadece 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesi kapsamındaki hukuka kesin aykırılık hâlleriyle sınırlı bir temyiz incelemesi yapılacak, inceleme sırasında tespit edilen ancak hükmü etkilemeyen muhakeme hukukuna aykırılıklar Yargıtay tarafından bozma nedeni yapılmayarak kararda bu aykırılıklara işaret edilmekle yetinilecektir.
Temyiz nedeninin, maddi hukuka aykırılık iddiasına dayanması hâlinde ise maddi hukuka aykırılık nedeniyle hükmün temyiz edilmesi yeterli olup cezai yaptırımların kişiler üzerindeki telafisi mümkün olmayan ağır sonuçları da gözetilerek somut olayda adaleti gerçekleştirme ve doğru bir hüküm oluşturma ile yükümlü olan Yargıtayca dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıklar tespit edilip temyiz edenin sıfatı da dikkate alınmak suretiyle bozma nedeni yapılması gerekecektir.
CMK'nın 289. maddesinde yazılı olan "Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır" kuralı, hiçbir temyiz nedeni içermeyen bir temyiz başvurusunda, mutlak temyiz nedenlerinin kendiliğinden gözetileceği şeklinde anlaşılamaz. Bu noktada dilekçe yalnızca bir veya birden fazla nispî temyiz nedeni içeriyorsa, bu nedenler kabul edilmese dahi 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde yer alan mutlak hukuka aykırılık hâllerinden birine dayanarak hükmün bozulması mümkündür.
D) Temyiz istemlerinin süresinde ve geçerli olup olmadığının değerlendirilmesi:
a) Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla gerçekleştirilen yargılama sonucunda 12.11.2019 tarihinde yapılan oturumda hüküm özünün, hazır bulunan sanık ve müdafisine, karara karşı başvurulacak kanun yolu, süresi, mercisi ve şekilleri de belirtilmek suretiyle açıkça okunup usulen anlatıldığı,
Mahkumiyet hükmüne yönelik olarak sanığın 13.11.2019, müdafisinin 14.11.2019, Yargıtay Cumhuriyet savcısının 18.11.2019 tarihli ve süresi içerisinde sundukları dilekçelerle temyiz kanun yoluna başvurdukları,
b) Temyiz dilekçeleri içeriklerinden; sanığın kararın usul ve yasaya, AİHS ve Yargıtay içtihatlarına aykırı olması nedenine dayanarak, müdafisinin ise nedensiz şekilde kararın kendilerine tebliğ edilmesini talep ettikleri, Yargıtay Cumhuriyet savcısının nedenlerini açıklamak suretiyle temyiz talebinde bulunduğu,
c) Gerekçeli kararın sanığa 07.02.2020, müdafisine ise 10.02.2020 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edildiği,
Sanığın 26.11.2019 tarihli Yargıtay Cumhuriyet savcısının temyiz talebine cevap verdiği dilekçesini, müdafisinin ise 14.02.2020 tarihinde ve süresi içerisinde ek temyiz dilekçesini sunduğu,
Anlaşılmaktadır.
II) İDDİA:
''Yukarıda yapılan açıklamalar ile tüm dosya kapsamından, 2010 yılı Anayasa referandumu sonrası oluşturulan HSYK'da örgütün sayısal çoğunluğu ele geçirmesini müteakiben oluşturulan dairelerden hakim savcıların atama, tayin, terfi gibi önemli fonksiyona haiz birinci daire de kendisi ve diğer şüpheliler ... ve Teoman Gökçe'nin görevlendirilmesini sağladığı, örgüt mensubu üyelerin, görev yapacakları dairelerin belirlenmesi ile ... bölümü ve üye dağılımının örgütün amaçları doğrultusunda gerçekleştirilmesini sağladığı, yapılan örgütsel toplantılara katıldığı, himmet verdiği, yapılan Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinde belirleyici heyet içerisinde yer aldığı, örgüt lideri ile temasa geçerek alınacak sayıların belirlenmesindeki pazarlık sürecinde adeta örgütün temsilcisi rolünü taşıdığı, örgütün sivil kanadına bağlı olarak aldığı talimatlarn HSYK nezdinde uygulanmasından sorumlu, kendisine bağlı olan birimleri emir ve talimatları ile yönlendiren, özel göreve haiz yönetici olduğu, örgütsel faaliyetlerin ortaya çıkması sonrası sohbet gruplarını fiilen gerçekleştiremedikleri dönem de ByLock üzerinden HSYK'da yapılacak seçimlerde örgüt mensubu üyelerin kimlere oy verecekleri, seçimin kilitlenmesi, blok oy kullanılması dahil bütün örgütsel taktiğin uygulanmasındaki organizasyonu ... ile birlikte sağladığı, örgüte müzahir şahıslar tarafından açılacak olan davaların hazırlığı ile karar verilmesi aşamasına kadar takip edilerek sonuca ulaşıldığı, verilen muhalefet şerhlerinin medya organları vasıtası ile haber konusu yaptırılmak suretiyle algı mühendisliği yapılmasına katkı sağladığı, şüphelinin örgüt adına bağımsız olarak talimat verme ve tasarrufta bulunma konusunda yetkili olduğu, 17/25 Aralık sonrası örgüt liderinin talimatları doğrultusunda Bank ...'ya para yatırdığı hususları bir bütün olarak dikkate alındığında, FETÖ/PDY terör örgütünün deşifre olmasını engellemek, örgüt mensupları hakkında yapılan soruşturmaların sonuçsuz kalmasını sağlamak, örgüt faaliyetlerinin belli bir disiplin içinde istikrarlı bir şekilde devamı için diğer örgüt yöneticileriyle birlikte fikir ve eylem birliği içinde hareket etmek suretiyle hiyerarşik yapıya dahil olduğu, sıkı bir disiplinle, örgütün stratejisi, yapılanması, faaliyetleri ve amacına uygun hareket ettiği, haiz olduğu görev ve sorumluluk alanları ile emir ve talimat verme noktasındaki yetkileri gözetildiğinde, FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün, hücre yapılanmasında, HSYK kurumu içerisinde özel göreve haiz yönetici sıfatında olduğu sonucuna ulaşılmıştır." ifadelerine yer verilerek sanık hakkında silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan cezalandırılması talebiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
III) SAVUNMA:
Sanık savunmalarında özetle; HSYK üyesi olarak görevliyken ... Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa'nın 159. maddesi ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu'nun 35 ile 39. maddelerine aykırı olarak soruşturma başlatılıp yürütüldüğünü, 6087 sayılı Yasa'nın 38. maddesinin seçimle gelen üyelerin görevleriyle ilgili suçlar ve kişisel suçlarla ilgili soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde bir ayrım yapmadığını, bu işlemlerin HSYK Genel Kurulu tarafından yapılacağını kurala bağladığını, suçüstü hâli bulunmadan genel hükümlere göre soruşturma başlatılmasının, yakalama, gözaltı, arama, el koyma ve tutuklama kararları verilmesinin açıkça hukuka aykırı olduğunu, görev ve yetki aşımı yapıldığını, bu nedenle yapılan soruşturma ve bu soruşturma devamında alınan bütün kararların hükümsüz olduğunu, bu doğrultuda Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubunun Yargıtay Üyesi Hamza Yaman hakkında vermiş olduğu kararda suçüstü hâli olmadan hâkim ve savcılar hakkında işlem yapmanın mümkün olmadığının tespit edildiğini, aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de ...-Türkiye kararında hâkim ve savcılar hakkında işlem yapabilmek için yasal zorunluluk olan suçüstü hâlinin olmadığını belirttiğini, bu nedenle suçüstü hâlinin varlığı gerekçe gösterilerek yapılan arama, el koyma, sorgulama, tutuklama ve diğer tüm işlemlerin temelsiz ve geçersiz olduğunu, hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasının izne bağlı olup izin şartı gerçekleşmediğinden durma kararı verilerek dosyanın HSYK'ya gönderilmesini talep ettiğini, iddianamede ve mütalaada görev sırasında ve görevle ilgili eylem ve işlemlerin suçlama konusu yapıldığını, bu nedenle HSYK Kanunu'nun 38. maddesi uyarınca dosyanın görevli ve yetkili Anayasa Mahkemesine gönderilmesini, görevsizlik ve yetkisizlik kararı verilmesi gerektiğini, 680 sayılı KHK çıkarılmadan önce yargılanacağı mercinin görev suçlarında Anayasa Mahkemesi, kişisel suçlarda Yargıtay Ceza Genel Kurulu olduğunu, iddianemede suç tarihi olarak 16.07.2016 tarihinin kabul edildiğini, 680 sayılı KHK'nın ise 06.01.2017 tarihinde çıktığını, süreç başladıktan sonra çıkan bir KHK ile yeni yargı mercisinin belirlendiğini, KHK'nın ancak olağanüstü hâlin gerektirdiği konularda çıkartılabileceğini, yine Anayasa'nın 15. maddesine göre yalnızca durumun gerektirdiği hâllerde temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırabileceğini, soruşturma ve yargılama makamlarının ve soruşturma ve yargılama usullerinin OHAL KHK'sıyla değiştirilemeyeceğini, iddianamede açıkça FETÖ'nün yargı ayağına dahil olduğu, verilen talimat doğrultusunda görev yaptığı, HSYK'da bazı kararlara muhalefet şerhi yazdığının iddia edildiğini, hâkim olarak görev almadan örgütün yargı ayağına dahil olması mümkün olmadığı gibi HSYK üyesi olmadan da toplantılara katılması, kararlara iştirak etmesi ve muhalefet şerhi yazmasının mümkün olmadığını, bunun da kişisel bir suçu değil, görev suçunu tarif ettiğini, bu nedenlerle isnat edilen eylemlerin görev nedeniyle görev sırasında ve görevden kaynaklanan, görevin sağladığı avantaj ve kolaylıkla yapılması mümkün fiiler olduğunu, dolayısıyla yargılamanın Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yapılması ve görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini, isnat edilen suçun şahsi suç olarak kabul edilmesi durumunda ise bu açıklamalar ışığında dosyanın yargılama yapılmak üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesini talep ettiğini, ...'in ifadelerinde 2010 HSYK'sı için idari yargı adaylarının belirlenmesi görevinin verildiğini, yaptığı istişareler sonucu Danıştaydan aday gösterilmesinin ve ayrıca... sicilli hakimlerin sayısının çok olması nedeniyle onların arasından aday gösterilmesi gerektiğinin ortaya çıktığını, kendi isminin de bu kapsamda belirlendiğini, her kesim tarafından sevilen ve oy alabilecek biri olduğu için tercih edildiğini beyan ettiğini, diğer tanıklar ... ve ...'nin de bu hususu doğruladıklarını, hâl böyleyken HSYK'ya aday olduğu için suçlanmasının ve bunun bir terör örgütü faaliyeti olarak değerlendirilmesinin, ortada kanunsuz hiçbir fiil yokken suçlamaların kaynağı olarak bu adaylık süreci ve devamındaki gelişmelerin gösterilmesinin hukuka aykırı olduğunu, her iki seçimde de aldığı oy sayısı ve oranının idari yargı teşkilatındaki her görüşten çok sayıda insanın kendisini bilerek ve isteyerek desteklediklerinin kanıtı olduğunu, seçilen kişinin oy aldığı kişilerden dolayı suçlanamayacağı, bir kısım itirafçı beyanlarında isminin sadece "cemaatin desteklediği isimler arasında ... da vardı" şeklinde geçtiğini, ancak cemaat mensubu olduğu kabul edilen ve seçimlerde oy kullanan her hâkim savcı kendisine oy vermiş olsa bile seçimlerde aldığı oy sayısı ve oranının bu yapıyla irtibatlı olmayan kimselerden de oy aldığını açıkça ortaya koyduğunu, aldığı oy oranlarının hiçbir grubun adayı olmadığının ve her düşünceden meslektaş tarafından desteklendiğinin açık kanıtı olduğunu, HSYK seçimlerinde bu yapıya sempati duyan ya da bugün soruşturma geçiren kişilerin de kendisine oy vermiş olmasının kendisini cemaat mensubu yapmayacağını, 2010 HSYK'sında üyelerin dairelere nasıl dağıldığını ayrıntılarıyla anlatan ...'un bunun Bakan ... ..., ..., ... ve kendisi arasında yapılan istişareler neticesinde belirlendiğini söylediğini, kendisinin HSYK Birinci Dairesine üye seçilmesinin de bu şekilde olduğunu, Bylock programını kullanmadığını, Bylock tespit ve değerlendirme tutanağının dayanağı Bylock Server'ı olduğu iddia edilen dijital materyaller ve diğer ham verilerin bütünlüğünün şüpheli olduğunu, hukuka uygun delil olmadığını, iki User ID'nin kolluk görevlilerinin yüksek ihtimale dayanan değerlendirmeleri neticesinde kendisine ait olduğunun iddia edildiğini, söz konusu değerlendirmenin hiçbir hukuki ve teknik veriye dayanmadığını, aleyhine düzenlenen Bylock tespit ve değerlendirme tutanağına itiraz ettiğini, bu tutanağa itibar edilmeyerek hükme esas alınmamasını talep ettiğini, hiçbir hukuk dışı organizasyonda bulunmadığını, ne Bylock üzerinden ne başka bir şekilde kimseden talimat aldığını, duruşmada dinlenen itirafçı ve tanıkların daha önce verdikleri ifadelerin kendilerine ait olup olmadığının sorulduğunu, ifadelerini kabul ettiklerini beyan ettiklerinde ifadelerde geçen hususların mahkeme huzurunda anlattırılmasının yaptırılmadığını ve doğrudan çapraz sorguya geçildiğini, ismi geçen kişilerin beyanlarında somut olarak yer, zaman ve olay belirtilmediğini, tamamen ifade veren kişilerin gerçeğe aykırı soyut kanaatlerinin aleyhine delil olarak geçtiğini, itirafçı beyanlarının kendi içinde ve birbiriyle çelişkili ve tutarsız olduğunu, kendilerini suç ve cezadan kurtarmaya, başkalarını ise azami derecede suçlamaya matuf beyanlar olduklarını, bu kişilerin tahliye olabilmek, mesleğe dönebilmek ya da daha az ceza alabilmek beklentisi ile beyanda bulunduklarını, savcılık ifadesinden dönerlerse ceza alacakları endişesiyle soruşturma aşamasındaki ifadelerinden kovuşturma aşamasında da dönmediklerini ve bu ifadeleri lafzen aynen kabul ettiklerini, bu kişilerin savcılıkta ifade verdiği tarihten sonra duruşmada sadece ifadelerin doğru olduğunu beyan etmesinin anlamının olmadığını, bu ifadeleri hatırlamaları ve aynen duruşma sırasında açıkça ifade etmelerinin gerektiğini, duruşmaya katılan itirafçı ve tanıkların sadece mahkemede açıkça ifade edilen anlatımlarının ve çapraz sorgu sırasında verdikleri cevapların değerlendirmeye alınmasını, mahkeme huzurunda açıkça beyan edilmeyen hiçbir anlatımın ve cevaplanmayan hiçbir sorunun hukuki değerlendirmeye alınmamasını talep ettiğini, mahkemede savcılık ifadelerinin okunulmasına yetinilmesine karar verilen 14 kişinin tanık değil itirafçı olduklarını, bu kişilerin soruşturma aşamasında birçok kez ifade vererek etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak, tahliye olmak, hatta mesleğe dönmek istediklerini, biri dışındaki tamamının hakim ve savcı olduğunu, kendileri de aynı soruşturmada önce şüpheli daha sonra da sanık oldukları için hiçbir savcılık ifadesinin yeminle alınmadığını, yani dosyada bulunan bu ifadelerin itirafçı beyanları olduğu, bu itibarla anılan kişilerin soruşturma ifadelerinin okunulmasıyla yetinilmemesini, bu ifadelere hukuki değer atfedilecekse bu itirafçıların ve tanığın mahkeme huzurunda dinlenilmesini talep ettiğini, dosyada yer alan bu soruşturma aşamasında verilen savcılık ifadeleri dikkate alındığında söz konusu ifadelerin TCK'nın 220. maddesi kapsamında gösterilen standartları sağlamadığı, ifadelerin ifade sahibinin bildiği tüm hususları anlatılması şeklinde alınmadığı, sadece yerel savcıların sordukları sorulara cevaplar biçimde olan ilgili ifadelerin hukuka uygun olmadığını ve hükme esas alınmamaları gerektiğini, itirafçı ifadelerinin tamamına yakınının duyuma dayalı dedikodu mahiyetinde olduğunu, görgü ve bilgiye dayalı ifadenin bulunmadığını, kovuşturmada dinlenen tüm tanıkların kendisi lehine beyanlarda bulunduklarını, ... Kaya'nın evinde yapıldığı iddia edilen toplantıya katılmadığını, Bank ...'da eşinin çok önceden açılmış hesabında birikimlerini değerlendirdiklerini, talimatla işlem yapılmadığını, herhangi bir örgütsel toplantıya katılmadığını ve himmet vermediğini, örgütün talimatları doğrultusunda verilen kararlara muhalefet şerhleri yazdığı iddiasının gerçek dışı olduğunu, 2011 yılında yapılan üyelik seçimlerinin 1983 yılında çıkarılan 2802 sayılı Kanun uyarınca ve bu Kanun'da öngörülen Yargıtay ve Danıştaya üye seçilebilme kriterlerine göre yapıldığını, yani 1983 yılından bu yana Yargıtay ve Danıştay üyeleri hangi kurallara göre seçiliyorsa 2011’de ve sonrasında yapılan seçimlerde de aynı kuralların işletildiğini, bilerek ve isteyerek hiçbir örgütün ya da illegal oluşumun içinde ya da yanında yer almadığını, söz konusu yapının silahlı terör örgütü olarak tespitinin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli kararı ile olduğunu, Türk hukukunun 2016 yılındaki darbe teşebbüsü sonrası 2017 yılında silahlı terör örgütü olarak tescil ettiği bir örgütü, neden 2010-2011 yıllarında bilemediği için sorumlu tutulduğunu, bunun hukuku geriye yürütmek anlamına geldiğini, TCK'nın 30. maddesinde yer alan hata hükümlerinin kendisi için de geçerli olduğunu ve uygulanması gerektiğini, hayatının hiçbir döneminde iradesini kayıtsız ve şartsız hiç kimseye, hiçbir yapı ya da örgüte teslim etmediğini, 22 yıllık meslek hayatında vicdani kanaatine uymayan hiçbir karara imza atmadığını, terör örgütü yöneticisi ya da üyesi olduğu iddiasını reddettiğini,
İfade etmektedir.
IV) MAHKEME KABULÜ:
''Sanığın FETÖ/PDY terör örgütünün hiyerarşik yapısı içerisinde çeşitlilik, yoğunluk ve süreklilik kapsamında yer aldığı, örgütün talimatı doğrultusunda ByLock isimli iletişim programını kullandığı, bu iletişim programı vasıtası ve başka kanallardan HSK yapılanmasında sistem içerisinde kendi üstlerinden aldığı talimatları sorumluluğundaki mensuplara ilettiğinin anlaşıldığı, dinlenen tanık beyanlarının sanığın HSK üyesi olmadan önce de örgüt bağlantısı olduğuna, 2010 ve 2014 yıllarında örgütün desteği ile HSK üyesi adayı yapıldığına ve yine örgütün desteği ile asıl üye olarak seçildiğine, seçildikten sonra örgüt mensubu olduğu iddia edilen diğer HSK üyeleri ile birlikte hareket ettiğine, HSK'nun örgüt tarafından dizayn edilmesi, unvanlı görev atamaları, örgüt mensubu hakim ve savcıların korunması ile ilgili kararların alınmasında örgüt lehine hareket ettiğine dair HSK kararları ve seçim sonuçlarıyla doğrulanmış olması, gizlilik stratejisine uygun olarak örgütün haberleşme programı ByLocku kullandığının teknik veriler ile doğrulanmış olması, başka örgüt mensuplarının ByLock yazışmalarına örgütün içinden birisi olarak konu edilmiş olması, örgüt toplantılarına katılıp himmet vermesi, ... yönetimi ile örgütsel bağı bulunması, örgüt liderinin çağrısı ile Bank ...'ya para yatırması ve dosya kapsamındaki diğer deliller karşısında örgütün içerisinde olmadığına ve atılı suçu işlemediğine dair savunmalarına itibar edilmemiştir.
2010 ve 2014 yıllarında HSK üyesi seçilmekle örgütün HSK yapılanması içerisinde yer aldığı ve dolaysıyla yıllardır FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısı içerisinde bulunduğu, verilen talimatları yerine getirdiği ve verilebilecek talimatları yerine getirmeye hazır konumda olduğu, kendi iradesini örgütün iradesine terk ettiği, sanığın örgüte bilerek ve isteyerek katıldığı, örgütün niteliği ve amaçlarını baştan itibaren bildiği, örgütün bir parçası olmayı istediği ve bu amaçla faaliyet gösterdiği, örgüt içerisinde olma iradesinin devamlılık gösterdiği, örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kasıt ve iradesi ile hareket ettiği, böylece sanık açısından silahlı terör örgütüne üye olmak suçunun maddi ve manevi unsurlarının oluştuğu heyetçe kabul edilmiştir .
Tüm deliller çerçevesinde yukarıda suçun vasfı hakkındaki Dairemizin kabulü de göz önüne alınarak sanığın TCK 314/2 maddesi uyarınca örgüt üyesi olarak kabulünde zorunluluk bulunmakla; mahkememizce cezalandırılması yoluna gidilmiş cezanın bireyselleştirmesi aşamasında sanığın ByLock programını yoğun olarak kullanması, hiyerarşik düzen içerisinde kendi altında bulunanlara emir ve telkinlerde bulunması, HSK yapılanması içinde organizasyon kapsamında etkin rol oynaması, tanık beyanları ve bylock mesaj içeriklerine göre kastının yoğunluğu, mesleğinin ilk yıllarından itibaren örgüt içinde olması, yakalandığı tarihe kadar da yargı alanındaki önemli kurumlardan birisi olan HSK yapılanması içerisinde yer alması göz önüne alındığında alt sınırdan uzaklaşmanın dosyadaki delillerle uyumlu ve ceza adaleti yönünden gerekli olduğu anlaşılmış; sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sırasındaki davranışları, cezanın geleceği üzerinde etkileri olabileceği değerlendirilerek takdiren TCK'nın 62. maddesi uyarınca cezasından 1/10 oranında indirim yapılmasına karar verilmiş aşağıdaki gibi hüküm kurulmuştur." şeklindeki ifadelerle mahkumiyet kararının gerekçesi açıklanmış ve sanığın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir.
V) TEMYİZ:
Sanık müdafisi temyizinde özetle; kararın usule, yasaya ve hukuka aykırı olduğu, sanık özel soruşturma ve kovuşturma usullerine tabi olduğu hâlde buna uyulmadığı, 15 Temmuz darbe girişimiyle sanığın hiçbir ilgisi olmamasına karşın diğer yüksek yargı organı üyeleri ile birlikte sanık hakkında CMK'nın 309/2. maddesinden soruşturma başlatılıp gözaltı kararı verildiği, 15 Temmuz 2016 gecesinde işlenen suçların atmosferinde hâkim ve savcılar, yüksek yargı üyeleri ve HSK üyeleri ile ilgili özel soruşturma ve suçüstü hükümlerini göz ardı edebilmek ve suçüstü hükümlerini uygulayabilmek için bu yola başvurulduğu, öte yandan suçun işlendiği iddia edilen tarihten sonra Anayasa'nın 37. maddesindeki kanuni hâkim ilkesine ve AİHS'nin 6. maddesindeki kanunla ile kurulmuş mahkeme ilkesine aykırı olarak soruşturma, tutuklama ve yargılama mercilerinin OHAL KHK'sı ile değiştirildiği, 6723 sayılı Kanun ile tüm Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevlerinin sona erdirilerek bilahare HSK tarafından yeni üyeler seçildiği, böylelikle yüksek mahkeme üyeliğine yeniden seçilen üyelerin pek çoğunun görev yaptığı daire ve bu arada sanığın yargılandığı Yargıtay 9. Ceza Dairesi üyeleri de dâhil olmak üzere değiştirilmek sureti ile bu Dairelerin yapacağı yargılamaların belli bir merkezden yönlendirildiği izlenimi verildiği ve ilgili dairelerin töhmet altında bırakıldığı, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkının ihlal edildiği, soruşturma ve kovuşturmanın hukuksuz olduğu, sanık HSK üyesi olarak görevli iken ... Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa'nın 159. maddesi ile 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar (Yüksek) Kurulu Kanunu'nun 35 ila 39. maddelerine aykırı olarak soruşturma başlatılıp yürütüldüğü, bu hususun hem savcılık sorgusu sırasında hem tutuklamayı yapan ... 8. Sulh Ceza Hâkimliğinde ve itiraz kararlarında ve hem de yargılamayı yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesi nezdinde dile getirilmesine rağmen itirazlarının dikkate alınmadığı, Anayasa'nın 159. maddesine göre HSYK'nın bu yönde bir kararı olmadan bir hâkim hakkında inceleme ve soruşturma yapılmasının mümkün olmadığı, 6087 sayılı Kanun'un 38 ve 39. maddelerine göre ise HSYK üyeleri hakkında suç ihbarını inceleme yetkisinin HSYK Başkanına, muhakkik olarak görev yapma yetkisinin Daire Başkanlarından birine, soruşturma açma yetkisinin HSYK Genel Kuruluna, soruşturma raporu hazırlanması yetkisinin üç kişilik soruşturma kuruluna ve yargılamaya izin yetkisinin de HSYK Genel Kuruluna ait olduğu, 6087 sayılı Yasa'nın 38. maddesinin seçimle gelen üyelerin görevleri ile ilgili suçlar ve kişisel suçları ile ilgili soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde bir ayrım yapmadığı, bu işlemlerin HSYK Genel Kurulu tarafından yapılacağının kurala bağlandığı, soruşturma kurulunun 5271 sayılı Kanun'da savcıya tanınan tüm yetkileri kullanacağının ifade edildiği, sanık hakkında Türk Silahlı Kuvvetlerindeki bazı unsurların karıştığı bir darbe girişimi bahane edilerek 6087 sayılı Kanun'da ve CMK'nın 2/j maddesinde belirtilen suçüstü hâli bulunmadan genel hükümlere göre soruşturma başlatılmasının ve ayrıca yakalama, gözaltı, arama, el koyma ve tutuklama kararları verilmesinin açıkça hukuka aykırı olduğu, bu kararların dayanağı olarak ileri sürülen CMK'nın 161/8. maddesinin üst norm olan Anayasa'nın 159. maddesine ve özel kanun olan 6087 sayılı Yasa'ya aykırı olarak uygulanmasının mümkün olmadığı, sanığın ... Cumhuriyet Başsavcı Vekili tarafından haklarında gözaltı kararı alındığının TRT ekranlarında açıklanmasından yaklaşık 16 saat sonra evinde gözaltına alındığı, evinde, arabasında ve ... yerinde yapılan aramalarda hiçbir suç eşyasının bulunmadığı, bu durumda hakkında suçüstü hükümlerini uygulamanın mümkün olmadığı, kanundaki tanım dikkate alındığında temadi eden suç tanımlaması yapılarak terör örgütü üyeliği için de suçüstü hükümlerinin uygulanmasının mümkün olmadığı, HSYK üyesinin HSYK Kanunu'nun 38. maddesi gereğince işlediği suçun kişisel suç mu görev suçu mu olduğunu inceleyecek ilk inceleme yerinin HSYK Genel Kurulu olduğu, ... Cumhuriyet Başsavcılığının temadi eden suç ile suçüstü hâlini karıştırdığı, her suçta her an suçüstü hâli olamayacağı gibi temadi eden suçlarda da her zaman suçüstü hâlinin var olduğunun söylenemeyeceği, suçüstü hâlinin varlığını ancak HSYK Kanunu'nun 38. maddesi gereğince HSYK Genel Kurulunun tespit edebileceği, fakat bu konuda alınmış bir karar olmadığı, ... Cumhuriyet Başsavcılığının yapmış olduğu soruşturmanın hukuka aykırı olup yetki ve görev aşımı yapıldığı, hukuka aykırı başlatılan soruşturmanın da yok hükmünde olduğu, bu nedenle yapılan soruşturmanın ve bu soruşturma devamında alınan bütün kararların geçersiz ve yok hükmünde olduğu, sanığın savcılık ifadesinde, sulh ceza hâkimliğindeki sorgusunda ve sonraki dilekçelerinde HSYK üyesi olması nedeniyle 6087 sayılı Kanun'un 38 ve 39. maddeleri kapsamında kişisel suçlarından dolayı soruşturma yetkisinin HSYK Genel Kuruluna ait olduğunu, özel soruşturma ve kovuşturma usulüne tabi olması dolayısıyla hakkında CMK'nın 161/8. maddesinin uygulanamayacağını ve suçüstü hâlinin mevcut olmaması nedeniyle ... Cumhuriyet Başsavcılığının ve sulh ceza hâkimliklerinin görevlerinin olmadığını ayrıntılı olarak ifade ettiği, usulsüz bir şekilde başlatılan soruşturma kapsamında alınan yakalama, gözaltı, arama ve el koyma kararlarının hukuka açıkça aykırı olmasının yanında bu süreçler boyunca başkaca usuli hak ve güvencelerin de ihlal edildiği, sanığın gözaltına alındığı 16.07.2016 tarihinde evi, arabası ve HSYK'daki odasında da arama yapıldığı ve arama sonrasında düzenlenen “Arama, El koyma ve Yakalama Tutanağı”nda bilgisayarlara el konulduğu ve herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığının ifade edildiği, arama ve el koyma kararlarının ve işlemlerinin hukuka aykırı olduğu, dijital materyallere hukuka aykırı olarak el konulduğu, gözaltı ve yakalama kararının savcılıkça verilmesinin CMK'ya açıkça aykırı olup daha sonra yürürlüğe giren KHK'nın yürürlüğünden önceki tarihli usul işlemini hukuka uygun hâle getiremeyeceği, bu nedenle hâkimlik kararı olmadan verilen yakalama kararının yok hükmünde olduğu, 16.07.2016 tarihinde kolluk görevlileri tarafından evde yapılan arama esnasında muhtarın bile bulundurulmadığı, tutanağın daha sonra muhtarın evine gidilerek imzalatıldığı, bu durumun kanuna aykırı olduğu, her ne kadar bu hüküm 23.08.2016 tarihli ve 668 sayılı KHK'nın 3/d-e bentleri ile değiştirilmiş ise de ilgili düzenlemenin, önceki tarihte yapılan arama ve el koyma kararlarını hukuka uygun hâle getirmeyeceği, sanığın evi ve ... yerindeki odasının aranması sırasında bilgisayarlara el konulmasına rağmen sistemdeki verilerin yedeklenmediği ve kendilerine alınan yedekten bir örnek verilmediği, bunun CMK'nın 134. maddesine aykırı olduğu, bu hüküm de 668 sayılı KHK ile değiştirilmiş ise de sonradan yapılan değişikliğin (83/j maddesi) daha önceki tarihte yapılan işlemi usule uygun hâle getirmeyeceği, sanığın gözaltı süresince kötü muameleye maruz kaldığı, kanunda yazılı şablon, matbu, klişe ve soyut ifadelerin tutukluluk için gerekçe olarak sunulduğu, sanık tutuklandığı tarihte dosyada bir delil bulunmadığı, ilk tutuklama kararı somut bir delile dayanmadığından buna dayanan tüm uzatma kararlarının da hukuka aykırı olduğu, 6087 sayılı Kanun'un HSYK üyeleri açısından CMK'ya göre uygulanması zorunlu özel kanun olduğu, sanık hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılması izne bağlı olup izin şartı gerçekleşmediğinden durma kararı verilerek dosyanın HSK'ya gönderilmesini ve kanunda açıkça düzenlenen prosedüre göre işlem yapılmasını talep etmelerine rağmen bu yapılmadan karar verildiği, soruşturma ve kovuşturma şartı geçekleşmediğinden durma kararı verilmesi gerektiği, iddialar görev suçu kapsamında kaldığından yargı makamının Anayasa Mahkemesi olduğu, zira iddianamede ve mütalaada görev sırasında ve görevle ilgili eylem ve işlemlerin suçlama konusu yapıldığı, bu suçlamaların görevle ilgili suçlamaları kapsaması nedeniyle 9. Ceza Dairesinin yargılamada yetkisiz ve görevsiz olduğu, HSYK Kanunu'nun 38. maddesince dosyanın görevli ve yetkili Anayasa Mahkemesine gönderilmesinin ve görevsizlik ve yetkisizlik kararı verilmesinin zorunlu olduğu, KHK ile mahkeme kurulmasının Anayasa'ya aykırı olduğu, yargılamayı yapan mahkemenin Meclis tarafından çıkarılan yasa ile kurulmuş bir mahkeme olmayıp demokratik hayatın askıya alındığı OHAL rejiminde Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan 680 sayılı KHK ile yetki ve görev verilen olağanüstü bir merci olduğu, 680 sayılı KHK'nın çıkmasından önce sanığın yargılanacağı mercinin görev suçlarında Anayasa Mahkemesi, kişisel suçlarda ise Yargıtay Ceza Genel Kurulu olduğu, 680 sayılı KHK'nın iddianamede suç tarihi olarak kabul edilen 16.07.2016 tarihinden sonra 06.01.2017 tarihinde yürürlüğe girdiği ve yeni bir yargı mercisi belirlediği, yine KHK'nın sadece şu an soruşturulan yaklaşık 200 yüksek yargı mensubunun FETÖ üyeliği/yöneticiliği iddiasıyla yapılacak yargılamalar için yargı yeri belirlediği, yürütmenin kendisine karşı öteki, farklı düşündüğü ve FETÖ örgütü üyeliği/yöneticiliği iddiası kapsamında yargılanması istenen bu üyeler için KHK çıkardığı, bu nedenle 680 sayılı KHK'nın tabii hâkim ilkesine aykırı olduğu, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin Anayasa'nın 37. maddesinin açıkça yasakladığı kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılması sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü yargısal merci olduğu, yargılama mercisinin hem suç tarihinden sonra değiştirildiği hem de bu merciye yetkinin kanunla değil olağanüstü hal KHK'sı ile verildiği, bu durumun Anayasa'nın 37. maddesinde düzenlenen tabii (doğal) hâkim ilkesine ve AİHS'nin 6. maddesinde ifadesini bulan kanunla kurulmuş mahkeme kuralına aykırı olduğu, yargılama mercisinin suçun işlendiği iddia edilen tarihten sonra olağanüstü hâl KHK'sı ile değiştirilmesinin Anayasa'nın 121. maddesine de açıkça aykırı olduğu, bu maddeye göre KHK'ların ancak olağanüstü hâlin gerektirdiği konularda çıkartılabileceği, ancak hem soruşturma ve yargılama makamlarının hem de soruşturma ve yargılama usullerinin OHAL KHK'ları ile değiştirildiği, bu şartlar altında AİHS'nin 6. maddesinde düzenlenen kanunla kurulmuş tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun bir yargılamadan değil, olağanüstü hâl şartlarında OHAL KHK'sı ile yetkilendirilen olağanüstü yargılama usulleri uygulanmak suretiyle yürütülen bir süreçten bahsedilebileceği, bunun AİHS'nin öngördüğü adil yargılanma standardına açıkça aykırı olduğu, sanık hakkında silahlı terör örgütü yöneticiliği iddiasıyla dava açıldığı, bu suçun ise kişisel suç olduğu belirtilerek davanın OHAL KHK'sı ile yetkilendirilen Yargıtay 9. Ceza Dairesine açıldığı, bununla birlikte sanığın FETÖ'nün yargı ayağına dahil olduğu, verilen talimat doğrultusunda görev yaptığı ve HSYK'da bazı kararlara muhalefet şerhi yazdığının iddia edildiği, hâkim olarak görev almadan örgütün yargı ayağına dahil olmak mümkün olamadığı gibi HSYK üyesi olmadan da toplantılara katılması, kararlara iştirak etmesi ve muhalefet şerhi yazmasının mümkün olmadığı, iddiada görev sırasında ve görevden kaynaklanan yetkiyi kullanarak işlenmiş fiillerden bahsedildiği, bunun ise kişisel bir suçu değil, görevden kaynaklanan bir suçu tarif ettiği, sanığa isnat edilen eylemlerin görev nedeniyle, görev sırasında ve görevden kaynaklanan, görevin sağladığı avantaj ve kolaylıkla yapılması mümkün fiiller olduğundan yargılamanın Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yapılması gerektiği, bu nedenle görevsizlik kararı verilerek dosyanın görevli merciye gönderilmesi, isnat edilen suçun şahsi suç olarak kabul edilmesi durumunda ise dosyanın yargılama yapılmak üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesinin gerektiği, sanığın hakkında herhangi bir delil olmadan gözaltına alınıp tutuklandığı, gözaltına alınma nedenleri ve bununla ilgili deliller gösterilmeden gözaltına alındığı, savcılık ve sulh ceza hâkimliği sorgusunun atılı suçla ilgili delil gösterilmeden yapıldığı, gözaltına alınma nedenleri ve buna ilişkin delillerin şüpheliye kısa sürede bildirilmesi hakkının ihlal edildiği, sanığın tutukluluk sürecinde de hukuka aykırılıklara ve kötü muamelelere maruz bırakıldığı, savunma hazırlamasının fiilen engellendiği, avukatıyla cezaevinde yapmış olduğu görüşmelerde kamerayla görüntü alınması, teknik bir cihazla konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması, görüşme sırasında bir cezaevi görevlisinin her türlü hareket ve konuşmaları kontrol etmesi ve gözetlemesi, süre ve belge-doküman alışverişinin kısıtlanması, tecrit uygulanması, internetten ve bilgisayardan yararlanma hakkının kısıtlanması ve üçten fazla kitap bulundurmanın yasaklanması suretiyle savunma hakkının kısıtlandığı, iddia konusu deliller tam olarak toplanmadan dava açılmış olmasına ve iddianamede bazı maddi yanlışlıklar bulunmasına rağmen Dairece bu husus dikkate alınmadan iddianamenin kabul edildiği, tensip zaptının hukuka aykırı olduğu, ... Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma başlatması hukuka aykırı olmakla beraber ayrıca soruşturma numarası vermemenin ve dosyayı UYAP'a kaydetmemenin de açıkça hukuka aykırı olduğu, yetkisiz ve görevsiz olarak hukuka aykırı soruşturma başlatan Necip Cem İşçimen'in 15 Temmuz gecesi televizyon kanallarında yaptığı açıklamaların bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri ile masumiyet karinesinin ihlali niteliğinde olduğu, televizyon kanallarında açıklama yapmaya yetkili olup olmadığının incelenmesi gerektiği, soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcısı veya vekili yerine genelge ve iç yönetmeliğe aykırı olarak Cumhuriyet savcısının başlatmasının hukuka aykırı olduğu, sanığa ait dosyanın diğer yüksek yargı ve HSYK üyelerinin dosyaları ile birleştirilmesi gerektiği, mal varlığına tedbir konulması ile hak ve alacaklara el konulmasının hukuka aykırı olduğu, soruşturma ve kovuşturma sürecinde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği, zira kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkı ile makul sürede ve hakkaniyete uygun yargılama haklarının, masumiyet karinesinin, özel ve aile hayatının korunması ilkesinin ve ifade hürriyetinin ihlal edildiği, sanığın HSYK üyesi iken muhalif kaldığı tüm kararların getirtilerek insan hakları alanında uzmanlaşmış bir heyete suç unsuru taşıyıp taşımadıkları konusunda bilirkişi incelemesi yaptırılmasını talep etmelerine rağmen bu talebin gerekçesiz olarak reddedildiği, duruşmaların başladığı 30.07.2018 tarihinden itibaren duruşmalara katılan tüm başkan ve üyelerin, aynı dairede ve aktif olarak görevlerinin başında olmalarına rağmen toplamdaki 8 duruşmaya 3 ayrı başkan ve 11 ayrı üyenin çıktığı, birçok duruşmada “heyet değişikliği nedeniyle eski tutanaklar incelendi" cümlesi lafzen söylenirken karar duruşmasında bu cümle bile söylenmeden (dosya incelenmeden) duruşmaya başlandığı, ancak duruşma tutanağına gerçek duruma aykırı olarak bu cümlenin söylenmiş gibi geçirildiği, Yargıtay Kanunu'na ve ilgili çalışma esaslarını düzenleyen yönetmeliğe aykırı olarak 2, 4, 5, ve 6. duruşmalarda heyete en kıdemli üyenin başkanlık etmediği, 129 sayfadan oluşan detaylı savunmalarını duruşmanın sonunda yazılı olarak sunarak karar verilmeden önce bu yazılı savunmanın dikkate alınarak değerlendirilmesini istedikleri, söz konusu yazılı savunma incelenmeden karar verildiği, bunun ise usul ve yasalara, AİHS'nin adil yargılamayı düzenleyen 6. maddesi ile ilgili diğer maddelerine ve ilgili mevzuat hükümlerine açıkça aykırı olduğu, iddia makamının dinlenmesini talep ettiği itirafçıların ve tanıkların tamamına yakını dinlenirken mahkemenin duruşmaların başından itibaren gerekçelerini açıkça belirtmiş olmalarına rağmen kendilerinin dinlenmesini talep ettikleri 50'ye yakın tanığın hiçbirini dinlemediği, yargılamanın eşit, tarafsız ve adil olarak yapılmadığı, mahkemece aleyhe değerlendirilen tüm itirafçı ve tanıkların savcılık ifadelerinin aleyhe olan kısımlarını reddettikleri, mahkeme huzurunda sadece savcılık ifadelerinin okunulması ile yetinilmesine karar verilen 15 kişinin tanık değil itirafçı oldukları, savcılık soruşturması aşamasında birçok kez ifade vererek etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak, tahliye olmak, hatta mesleğe dönmek istedikleri, bu kişilerin bir memur hariç tamamının hâkim ve savcı olduğu, kendileri de aynı soruşturmada şüpheli ve daha sonra sanık oldukları için hiçbirinin savcılık ifadesinin yeminle alınmadığı, kısaca bunların itirafçı ifadeleri olduğu, bu itibarla anılan kişilerin savcılık soruşturma ifadelerinin okunulmasıyla yetinilmemesini, mahkeme huzurunda dinlenilmesini talep ettikleri, bu talepleri kabul edilmeden verilen kararın hukuka aykırı olduğu, itirafçılar ve tanık ifadelerinin bizzat bu şahısların ağzından mahkeme huzurunda dinlenmeden savcılıkta verilen ifadelerin okunmasıyla yetinilmesinin CMK'ya, Yargıtayın yerleşik içtihatlarına ve adil yargılanma hakkına açıkça aykırı olduğu, itirafçıların tamamına yakınının ya sanığı hiç görmedikleri ya da en fazla bir iki kez tüm hakim ve savcıları kapsayan genel mahiyetteki toplantılarda gördükleri, sanığı tanımadıkları, itirafçı ifadelerinin tamamına yakınının duyuma dayalı ve dedikodu mahiyetinde olduğu, görgü ve bilgiye dayalı ifade bulunmadığı, itirafçı ifadelerine bakıldığında, hakim savcı olup meslekten ihraç edilmiş, zor cezaevi şartlarında kalan, ailevi ve psikolojik sıkıntılar yaşayan ve bir an önce tahliye olmak isteyen kişilerin birden çok kez adeta yalvarırcasına ifade verdikleri, tahliye olmayı başaramayınca yeni kurgularla tekrar ifade vermeyi talep ettikleri, son aşamalarda da iki dönem HSYK üyeliği yapmış, ismi bilinen ve aleyhine ifade verildiğinde tahliye olma şanslarının olduğunu değerlendirdikleri sanığın ismini dayanaksız olarak ve somut hiçbir olayla ilişkilendirmeden zikrettikleri ve hemen akabinde tahliye olduklarının anlaşıldığı, bu ifadelerin acil tahliye olmayı hedefleyen kişilerin kurguya dayalı ifadeleri olduğu, hukuken itibar edilebilir nitelikte olmadıkları, gerek ..., gerekse ... ve ...'nin HSYK üye adayı olacak olan sanığın isminin sanığın hiçbir dahli olmadan nasıl belirlendiğini ve son sözün merhum ... ... tarafından söylendiğini huzurda verdikleri ifadelerinde açıkça beyan ettikleri, sanığın hiç kimsenin ya da grubun adayı olmadığı, CMK'nın 50/1-c maddesi uyarınca yeminsiz dinlenmesi gereken itirafçıların yeminle dinlenmelerinin açıkça hukuka aykırı olduğu, CMK'nın 43 vd. maddeleri uyarınca “tanıklara yasal hakları hatırlatıldı” matbu cümlesinin ifade edildiği ancak hiçbirine yasal hakların anlatılmadığı, itirafçı ve tanıklara savcılıkta daha önce verdikleri ifadelerin kendilerine ait olup olmadığının sorulduğu, ifadelerin kabul edildiği beyan edilince bu ifadelerde geçen hususların mahkeme huzurunda anlatımı yaptırılmadan çapraz sorguya geçilmesinin istendiği, itirafçı ve tanıklar mahkeme huzurunda dinlenilmeden “savcılıkta verdiği ifadeleri kabul ettiği” cümlesiyle yetinilmesinin CMK'ya, Yargıtay içtihatlarına ve AİHS'nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkına açıkça aykırı olduğu, kararda yer verilen ifadelerinde sanığın ismi geçen 31 kişiden 3 kişinin tanık, 28 kişinin şüpheli sıfatı ile soruşturma aşamasında ifade verdikleri, bu 28 kişinin tamamı hakkında FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne yönetici/üye olmak suçlamasıyla soruşturma açılmış olduğu ve tamamının etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak üzere başvurdukları, ikisi hariç 26 kişinin tutuksuz yargılandıkları, ismi geçen kişilerin sanığa yönelik beyanlarında somut olarak yer, zaman ve olay belirtilmediği, ifade veren kişilerin gerçeğe aykırı, soyut kanaatlerinin sanık aleyhine delil olarak kararda yer aldığı, sanık hakkındaki iddianamede ve mahkemece yapılan kovuşturma sonucunda nitelikleri yukarıda ortaya konulan itirafçı beyanları dışında somut ve hukuki bir delilin bulunmadığı, bu beyanların objektif delillerle desteklenmediği, itirafçıların ifadelerinin samimi ve tutarlı olmadığı, gerçeğe aykırı olduğu, ifadelerdeki maddi gerçeği karartacak bu sorunların soruşturma ve kovuşturma makamlarınca giderilmediğine ve bu şekliyle tanık beyanı olarak da kabul edilemeyeceğine yönelik itirazları dikkate alınmadan karar verildiği, itirafçıların baskı ve aldatma ile, özgürlük vaadi ve gerekirse mesleğe döndürme gibi vaatlerle maddi gerçekle ilgisi olmayan beyanlarda bulunmalarının sağlandığı, CMK'nın 148. maddesi uyarınca aldatma ile alınan ifadelerin hukuka aykırı olup hükme esas alınamayacağı, hükme esas alınan ifadelerin 5'inin talimatla alındığı ve hiçbirinin talimat duruşmasına katılmalarının sağlanmadığı, CMK'ya göre zorunlu olan çapraz sorgu hakkını kullanamadan yokluklarında ifadelerin alındığı, bu tanıkların SEGBİS'le dinlenmesi taleplerinin kabul edilmediği, bu durumun adil yargılanma ilkesine açıkça aykırı olduğu, ayrıca Yargıtay 9. Ceza Dairesinde aynı suçtan yargılanan pek çok eski Yargıtay, Danıştay ve HSYK üyesine talimatla alınan ifadelere cezaevinden ve SEGBİS üzerinden katılma imkanı sağlanırken, negatif ayrımcılık yapılarak kendilerinin talimatla alınan hiçbir ifadeye katılımlarının sağlanmamasının hukuka, hakkaniyete, eşitlik ve hak ve nesafet ilkelerine aykırı olduğu, husumete dayalı olarak verildiği hem duruşma öncesinde hem de duruşma sırasında ve sonrasında açıkça anlaşılan tanık ...'e ait ifadenin değerlendirmeye esas alınmasının hukuka aykırı olduğu, tanık dinlenmesi taleplerinin karşılanması ve çapraz sorgu hakkının tanınması konusunda diğer sanıklara tanınan yasal hakların kendilerine tanınmadığı, bu yönüyle de objektif, tarafsız ve adil bir yargılama yapılmadığı, lehe olan hiçbir delilin değerlendirmeye alınmadığı ve kendilerine ulaştırılmadığı, haklı gerekçelerini de açıkça göstermiş olmalarına rağmen hiçbir bilirkişi incelemesi taleplerinin kabul edilmediği, mahkemenin karar vermeden önce onlarca kez ihsası reyde bulunduğu, şeklen bir yargılama yapıldığı, ancak sanığın daha savunmasını bile bitirmeden suçlu ilan edildiği, sanık hakkındaki kararın aslında çok önceden verildiği, birleştirme talepleri gerekçesiz olarak reddedilmesine rağmen devam eden süreçte daha yargılama devam ederken başta eski HSYK üyeleri ..., ... ve ... olmak üzere 100'den fazla eski Yargıtay ve Danıştay üyesi hakkında aynı mahkemece verilen kararlarda sanığın suçlu olarak tespit edildiği, sanığın da içinde bulunduğu belirtilen eylemlerin savunması dahi alınmadan suç kabul edildiği, bahsi geçen kişiler hakkında mahkumiyet kararları verilirken aslında sanığın da mahkum edildiği, şeklen dahi bağımsızlık, tarafsızlık, objektif ve hakkaniyete uygun yargılama ilkelerine uyulmadığı, aynı delillerin farklı şahıslar için farklı yorumlandıkları, suç olduğu kabul edilen eylemlere iştirak ettiği değerlendirilen sanık gibi bir kısım kişiler hakkında ağır mahkumiyet kararları verilirken, aynı eyleme iştirak ettiği belirtilen diğer kişiler hakkında soruşturma dahi yapılmadığı, özel hayata ve aile hayatına saygı, konut dokunulmazlığı ve iletişimin gizliliği haklarının CMK'nın 134. maddesine aykırı yapılan arama, el koyma ve Bylock verilerini elde etme gibi ... ve işlemlerle birden fazla kez ihlal edildiği, ifade hürriyetinin hem Bylock suçlamaları hem de HSYK üyeliği sırasında yazılan muhalefet şerhlerinin kriminalize edilmesi suretiyle ihlal edildiği, duyuma dayalı tanık ifadelerinin hükme esas alındığı, suçlamalara konu konuşmaları ilk ağızdan söylediği iddia edilen kişilerin tanık olarak dinlenmesi taleplerinin ise reddedildiği, HSYK seçimlerinde aday olma, kararlara muhalefet yazma gibi konuların hem Anayasa'nın 159. maddesine hem de AİHS'ne göre hak ve görev iken, hakkın kullanımı ya da görevin ifasının doğrudan terör suçu sayıldığı, FETÖ'nün bir terör örgütü olduğuna ilişkin ilk kesinleşmiş yargı kararının Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 26 Eylül 2017 tarihinde verilmesine karşın, bu tarihten önce yasaya uygun olarak işlenmiş fiil, hareket ve hallerin terör eylemi sayıldığı, oysa ortada hukuken belirlenmiş bir terör örgütü olmadan terör örgütü üyesi olmanın hem hukuken hem de fiilen mümkün bulunmadığı, FETÖ üyeliğine dair kriterlerin yasal bir düzenlemeye dayanmadığı, herhangi bir yerde yayınlanmadığı gibi kanunilik, hukuki belirlilik, ulaşılabilirlik ve öngörülebilirlik niteliklerini de taşımadığı, yargı kararlarıyla belirlenen kriterlerin ise belirlendiği tarihten ileriye doğru değil, geriye doğru uygulandığı, bu şekilde işlendiği zaman suç olmayan fiillerin yıllar sonra suç olarak kabul edilip yargılamaya konu edildiği, bu durumun kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesine aykırı olduğu, anayasal zorunluluk olan gerekçe yükümlülüğünün yerine getirilmediği, hüküm kurulurken cezanın takdiren ve teşdiden uygulanması ile TCK'nın 62. maddesi uyarınca takdiren 1/10 oranında indirim yapılmasının gerekçeli karar, eşitlik ve objektiflik ilkelerine ve hakkaniyete, kısaca adil yargılanmaya aykırı olduğu, kararda takdir hakkının pek çok yönüyle hukuka aykırı kullanıldığı, yargılamanın bütün aşamalarında bağımsız, tarafsız, eşit, objektif, hakkaniyete uygun bir yargılama yapılmadığı, silahların eşitliği ilkesinin defaatle çiğnendiği, sistemli ve gerekçesiz bir şekilde tüm taleplerinin reddedildiği, kararı gerekçeli olarak temyiz edebilmeleri için 7 gün verilmesinin hakkaniyete, adil ve eşit şartlarda yargılama ilkelerine aykırı olduğu, gerek sanığın gerekse müdafi olarak kendisinin yaptığı savunmaların tamamının karara aktarılmadığı, bazı önemli savunmalarının görmezden gelindiği, kovuşturmanın her aşamasında CMK'da öngörülen usullere uygun olarak yazılı ve sözlü olarak yaptıkları taleplerin karara geçirilmediği, taleplerinin neden değerlendirilmediği ya da reddedildiğinin gerekçeli karar yükümlülüğüne uygun olarak karşılanmadığı, kararda toptancı bir yaklaşımla genel değerlendirmelere yer verildiği, bu genel değerlendirmelerin sanığa yönelik kişiselleştirilmesine girilmediği, cezaların şahsiliği ilkesinin çiğnendiği, kararda sanığın kanunlara aykırı tek bir eylemine yer verilmediği, hukuk düzeninin suç olarak kabul etmediği eylemlere dayalı olarak ceza verildiği, kararın 47. sayfasında sanık hakkında “sanık ...” ifadesinin kullanıldığı, sanığın “Yargıtay üyesi” olduğunun ve “Yargıtay üyeliği sonlandırılarak Yargıtay tetkik hakimliğine atandığının", 21.07.2016 tarihinde gözaltına alındığı ve 22.07.2016 tarihinde ... 9. Sulh Ceza Hakimliğinin 2016/29 sorgu nolu kararı ile tutuklandığının yazıldığı, karardaki tüm genel değerlendirilmelerin sanık ...'un durumu üzerinden yapıldığı, bu bilgilerin hepsinin yanlış olduğu, başka bir sanık hakkında yazılan kararın bu sanığın ismi dahi değiştirilmeden sanığın kararına aktarıldığının anlaşıldığı, kararın 48. sayfasında eski Yargıtay üyeleri hakkında Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca alınan 17.07.2016 tarihli 244/a sayılı Kararın sanık hakkındaki karara gerekçe yapıldığı, yine kararın 62. sayfasında sanık hakkındaki davanın terör örgütü üyeliğinden açıldığının hatalı olarak belirtildiği, Yargıtay 9. Ceza Dairesinde yapılan yargılamanın kanunen yok hükmünde olduğu, kararda yazılanın aksine hükme esas alınan delillerin çoğunun duruşmada hiç tartışılmadığı, hiçbir delile dayanmadan tamamen varsayılan çıkarımlarla sanığın uzun yıllardır ya da mesleğinin ilk yıllarından beri örgütün içinde olduğunu belirtmenin gerçek dışı ve hukuksuz olduğu, Bylock konusunda delillerini de sunmak suretiyle sahtecilik iddiasında bulundukları, bu talep ve iddialarının Dairece hiç değerlendirilmediği ve kararda da karşılanmadığı, sahtecilik itirazları dikkate alınmadan eksik inceleme sonucu verilen kararın bozulması gerektiği, yapılan pek çok değerlendirmenin dosya gerçekleriyle örtüşmediği, sanığın ... Kaya'nın evinde Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimleri öncesi yapıldığı iddia edilen toplantıya kesinlikle katılmadığı, bu durumun teknik delillerle de ortada olduğu, itirafçı tanıkların gerçeğe aykırı, soyut ve çelişkili, suçtan ve cezadan kurtulmaya yönelik beyanlarına itibar edilerek hüküm kurulmasının hukuka aykırı olduğu, oy sayıları ve oranlar çok açıkken, oy pusulaları ortada iken sanığın adaylığını ve seçilmesini sadece cemaatin desteği ile açıklamanın hukuktan ve insaftan uzak olduğu, ayrıca seçim tarihinden yaklaşık 8 yıl sonra düzenlenen iddianame ile o gün haklarında idari bir soruşturma bile bulunmayan hakimlerin seçimde aldığı düşünülen pozisyon ve kullandığı iddia edilen oy üzerinden kriminalize edilmesinin hukuki güvenlik, öngörülebilirlik ve belirlilik ilkelerine açık aykırılık teşkil ettiği, anayasal bir hakkın kullanımı olan HSYK seçimlerinde adaylığın bir terör faaliyeti olarak nitelendirilmesinin Anayasa'nın 2, 10, 67, 70 ve 159. maddeleri ile AİHS'nin 1 ve 12 nolu ek protokollerine ve 14. maddesine aykırı olduğu, sanığın FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün adayı olduğu ve örgüt mensuplarının oylarıyla HSYK üyesi olarak seçildiği iddiasının hukuki bir geçerlilik taşımadığı, çalıştığı yerlerde sohbet gruplarına katıldığı, taşrada düzenlenen devre toplantılarına katılarak aktif faaliyet yürütmesi nedeniyle 2010 HSYK seçim sürecine geldiğinde aday olarak adının öne çıktığı değerlendirmesinin dayanağı olmayan, delilsiz, aleyhe yorum yoluyla ortaya konulmuş bir iddia olduğu, başsavcılık, ağır ceza mahkemesi başkanlığı ve özel yetkili mahkemelere yapılacak atamalar gibi tamamen adli yargıyı ilgilendiren konularda sanığın örgütün temsilciliğini ya da sözcülüğünü yaptığı iddiasının tamamen asılsız olduğu, evinde herhangi bir toplantı yapılmadığı gibi hiçbir örgütsel toplantıya da katılmadığı, himmet vermediği, Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinde belirleyici heyet içerisinde bulunmadığı, böyle bir heyetin varlığından da haberdar olmadığı, 2011 yılında yapılan Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçiminin 2802 sayılı Kanun'a ve bu kanunda öngörülen kriterlere göre yapıldığı, seçimin hukuka, adalete ve vicdana uygun bir seçim olduğu, sanığın farklı düşündüğü konularda muhalefet şerhi yazmasının hem 6087 sayılı Yasa'nın 33. maddesine göre hak ve görevi hem de Anayasa'nın 25, 26 ve AİHS'nin 10. maddesine göre bir vatandaş olarak sahip olduğu en temel insan hakkı olduğu, katılmış olduğu HSYK toplantılarında iştirak ettiği kararlara sadece kendi hukuki ve ilmi görüşü doğrultusunda muhalefet şerhi yazdığı, hukuken doğru olduğuna inandığı görüşlerini yansıttığı, hiç kimseden talimat alarak muhalefet şerhi yazmadığı, ayrıca sanığın müzakeresine katılmadığı ve altında imzasının bulunmadığı bazı kararların dahi sanığı suçlamak için aleyhine kullanıldığı, bu iddianın ifade hürriyetinin de ihlali niteliğinde olduğu, sanığın HSYK kararlarına yansıttığı görüşlerinin bizatihi bir suç ya da işlenen bir suçun delili olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, altında imzası bulunan kararların yasal değerlendirmesini yapacak olan mercilerin belli olduğu, Dairenin sanığın düşünceleri ve yasal hukuki görüşleri nedeniyle terör örgütü üyesi olduğunu iddia ederek düşünce suçu ihdas ettiği, Bylock uygulamasının sadece ... Hareketi olarak isimlendiren yapıya mensup insanlar tarafından kullanıldığı iddiasının maddi gerçeğe aykırı olduğu, programın Google Play ve App Store üzerinden kişilerin kendi kullanımları için indirilip kullanılabildiği, dolayısıyla bu programı indirmenin ve kullanmanın suç olmadığı, suç olduğuna ilişkin bir yasal düzenlemenin de bulunmadığı, Bylock'un yasal delil kabul edilebilmesi için CMK'nın 134. maddesinde belirtilen usule uygun elde edilmesi gerektiği, ancak MİT tarafından bu usule uyulmadığı, Bylock programının MİT tarafından ortaya çıkarıldığının belirtildiği, ancak casusluk soruşturması hariç adli soruşturma yapma yetkisinin olmaması sebebiyle MİT tarafından yapılan Bylock tespitlerinin de hukuki bir değeri olmadığı, yasak delil kapsamında olup hükme esas alınamayacağı, Bylock ile yapılan haberleşmeye müdahaleye CMK'nın 135. maddesinin yasal dayanak olabileceği, somut olayda buna uygun kişiselleştirilmiş ve önceden alınmış bir mahkeme kararı bulunmadığı, tüm Bylock verilerinin kanuna aykırı elde edildiği, bu nedenle Anayasa'nın 38/6. maddesi gereğince yargılamada kullanılamayacağı, tespit edilmiş bir içerik de bulunmadığı, sanığın kesinlikle Bylock kullanmadığı, telefonuna kendi iradesiyle böyle bir program yüklemediği, sanık hakkında Emniyet Müdürlüğü KOM Şube tarafından hazırlanan Bylock tespit ve değerlendirme tutanağına karşı öne sürdükleri sahtecilik iddiaları gereği ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 2016/180056 sayılı soruşturma ile yürütülen Bylock ana soruşturma dosyası içindeki Bylock Server'i olduğu iddia edilen dijital materyalin ve diğer ham verilerin mahkemece incelenmesi gerektiği, bu yöndeki taleplerinin mahkemece dikkate alınmaksızın karar verildiği, ayrıca söz konusu dijital materyalin ve diğer ham verilerin veri bütünlüğünün şüpheli olduğu, ... Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği Mayıs 2016 tarihinden HASH değerlerinin hesaplandığı 09 Aralık 2016 tarihi arasında geçen 7 aylık zaman içinde Bylock Server'ının orjinalliğinin korunup korunmadığı yönündeki itirazları ile sahtecilik iddialarının gereğinin yapılmasının usul ve yasa gereği zorunlu olduğu, bahse konu tespit ve değerlendirme tutanaklarında sanık olduğu söylenen kişinin hiçbir yazışmasına rastlanılmadığı, yine 71442 nolu ID'yi kimin kullandığına ilişkin hiçbir içerik yokken.... nolu ID'yi de sanığın kullandığına ilişkin kişiselleştirmeyi sağlayan somut hiçbir içeriğin bulunmadığı, tutanağın sonunda tamamen varsayımsal ve istenildiği takdirde aynı gerekçelerle yüzlerce kişinin ilişkilendirilebileceği çıkarımlarla sanığın suçlandığı, salt biriyle telefon görüşmesi yaptı diye sanığın suçlanmasının hukukta yerinin olmadığı, bu isnadın haberleşme özgürlüğünün açık ihlali olduğu, Tuncay Delibaşı'nın sanığın hemşehrisi ve aynı mahalleden çocukluk arkadaşı olduğu, doktor olan bu şahısla sanığın ilişkisinin hasta yönlendirme, sonuç ya da doktor sorma ve teşekkür etme görüşmeleri ile sınırlı olduğu, anayasal güvence altındaki haberleşme özgürlüğünü ortadan kaldıracak şekilde ayrımcı ... anlayışı içinde hiçbir suç unsuru içermeyen normal ve sınırlı sayıdaki telefon görüşmelerinin sanki ortada bir suç varmış algısı oluşturmak amacıyla iddianameye konulmasının hukukta yerinin bulunmadığı, sanığın eşinin Bank ...'daki hesabına EFT yaptığı suçlamasının hukuki olmadığı, devletin kurdurduğu ve son güne kadar faaliyetine izin verdiği, yatırılan mevduata güvence sunduğu bir bankaya EFT yaptığı için hiç kimsenin suçlanamayacağı, kararın eksik inceleme ve aleyhe yoruma dayalı olduğu,
Sanık temyizinde özetle; TCK'nın 314/2. maddesi uyarınca soruşturma başlatılıp fezleke düzenlediği tarihe kadar yaklaşık 15 ay örgüt üyesi olduğu iddiasıyla soruşturmanın devam ettiği, 22.03.2018 tarihli iddianame ile soruşturmanın başladığı tarihten yaklaşık 21 ay sonra dosyadaki delil durumunda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen bu kez örgüt yöneticiliği iddiasıyla dava açıldığı, örgüt üyesi olarak soruşturma aylarca devam ederken neden örgüt yöneticiliğinden dava açıldığının hukuken hiçbir izahının bulunmadığı, suçun unsurlarının oluşmadığı, ileri sürülen iddiaların hukuken açıklanmasının mümkün olmadığı, delilsiz ve afaki bir suçlama olduğu,
Yargıtay Cumhuriyet savcısı temyizinde özetle; sanığın örgüt içerisinde yer aldığı, 2007-2008 yıllarında örgütün yargı yapılanmasının başında bulunan ... Can'ın da iştirak ettiği ... ile toplantılara katıldığı, örgüte yüksek derecede sadakati nedeniyle 2010 yılı HSYK seçim sürecinde aday yapıldığı, kendisiyle birlikte Resül Yıldırım ve ...'e oy verilmesi ve seçim sırasında beraber hareket ettikleri diğer isimlerin silinip ilgisiz bir adayın yazılması konusundaki toplantılara katılarak örgütten alınan talimatları ilettiği ve belirtilen isimlerle idari yargıdan Kurul üyesi olarak seçildiği, ... ve Teoman Gökçe ile birlikte hâkim ve savcıların atama ve tayinlerinde yetkili olan 1. Daire üyesi olarak görev alarak 2011-2014 yılları içerisinde yapı mensuplarının ünvanlı görevlerde ve özel yetkili mahkemelerde çalışmasında önemli rol oynadığı, HSYK içinde oluşturulan yapıya ait sohbet gruplarına katıldığı, Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinde belirleyici heyet içerisinde yer aldığı, Aralık 2010 tarihinde boş olan üyelikler için Yargıtay ve Danıştay üyelerinin seçimi ile ilgili ..., ..., ... ..., ..., ..evinde gerçekleştirilen toplantıya sanığın da katıldığı, seçilecek yapı mensuplarının sayısının istedikleri yüz kırk rakamına ulaşmadığını gören sanığın, ... ve ... Kaya ile salonun dışına çıkıp birkaç dakika sonra geri dönerek toplantıda bulunan kişilere "bu konu hoca efendiyle konuşulmuş ve 140 denmiş, benim açımdan konu kapanmıştır, bu listede en az 140 kişi olacak" dediği, sayı belirleme hususunun örgüt liderine sunulduğunun tanık ...tarafından da teyit edildiği, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin belirlenmesi amacıyla ...'nin evinde yapılan toplantıya da ..., ..., ..., ile birlikte katıldığı, Yargıtaya seçilecek yapı mensuplarının sayısı hususunda örgüte sözcülük ettiği, bu görüşmelerin örgüt mensupları dışında kalan üyelerin bilgisi dışında ve onların katılımı olmaksızın gizliliğe en üst seviyede uyulmak suretiyle gerçekleştirildiği, Ergenekon davasında görev yapan Cumhuriyet savcısı ve mahkeme heyeti hakkındaki şikayetler ile ilgili Genel Kurula gelen itirazlara soruşturma izni verilmemesi yönünde oy kullandığı, bu hareket tarzının Bylock görüşme içerikleri ile de teyit edildiği, 17 Aralık 2013 tarihli soruşturmanın hemen ertesinde 1. Daire Üyeleri ... ve....ile birlikte atama konusunda yetkili 1. Daire Başkanı ...'un yanına giderek Başsavcı ....ı'nın yerine ....tanmasını istediği, devamında Muzaffer ... ile birlikte ısrarcı olup sonuç almaya çalıştığı, HSYK'da görev yapan yapı mensuplarının gönderilmesine yönelik Genel Kurul çalışmaları sırasında ..., .. ... ve ... ile birlikte hareket edip toplantılara katılmamak suretiyle Genel Kurulun toplanmasını engellemeye çalıştığı, 2014 HSYK seçimlerinden önce taşra birimlerinin organizesinde örgütün sivil imamlarının da bulunduğu evlerde gerçekleştirilen toplantılara katılıp belirlenen adaylar ile izlenecek stratejiler konusunda çalışma yaptığı, 2014 yılında idari yargıdan yeniden HSYK üyesi seçildikten sonra ..., ..., ... ve ... ile ...'nin sorumlusu olduğu sohbet gruplarına katıldığı, HSYK'nın gündeminde olan hususların bu toplantılarda görüşülüp hareket tarzının önceden belirlendiği, bu toplantılarda örgütün önem verdiği Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk ve MİT Tırlarının Durdurulması gibi davalarda görev yapan örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkında yapılacak soruşturmalarda aleyhe kararlara muhalefet yazmaları ve örgüt mensubu olmayan diğer hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkındaki kararlarda istedikleri şekilde davranmaları konusunda mutabık kaldıkları, örgütün iletişimde kullandığı yargı kararları ile de kesinlik kazanan kriptolu haberleşme programı Bylock'u bizzat kullandığı, .... numaralı Bylock hesaplarının kullanıcısı olduğu, örgüt mensubu diğer HSYK üyeleri ile ... arasındaki irtibatın sanık tarafından sağlandığı, örgütsel faaliyetlerin ortaya çıkması sonrası sohbet gruplarının fiilen gerçekleşmediği dönemde HSYK'da yapılacak seçimlerde örgüt mensubu üyelerin kimlere oy verecekleri, seçimin kilitlenmesi ve blok oy kullanılması dahil bütün örgütsel taktiklerin uygulanmasındaki organizasyonu ... ile birlikte sağladığı, örgüt liderinin talimatı sonrasında eşi ... Berberoğlu’nun Bank ...’da açılmış hesabına para gönderdiği, üstlendiği görevleri ve sorumluluk alanları dikkate alındığında emir ve talimat verme yetkilerinin bütün yargı mensubu örgüt üyelerinin üzerinde olması, sanığın bağımsız hareket etme ve karar alma yetkilerinin bulunması karşısında örgüt yöneticisi olarak cezalandırılması gerektiği, hatalı değerlendirme ile örgüt üyesi kabul edilmesinin kanuna ve oluşa aykırı olduğu,
Hususlarını beyan etmiştir.
VI) Hükme esas alınan tanık beyanlarının usulüne uygun olarak alınıp alınmadığının değerlendirilmesi:
Ceza Muhakemesinde önemli yer tutan tanıklık, yargılamaya konu fiilin fail tarafından işlenip işlenmediği ya da nasıl işlendiği konusunda yargılama makamının kanaate ulaşmasını sağlayan önemli kanıtlardan birisidir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.11.2013 tarihli ve 2013/1-251 Esas 2013/454 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere tanık, kendisine karşı yürütülmeyen bir ceza soruşturmasında, olay hakkında beş duyu ile edindiği algılamaları ifadesiyle açığa vuran kişidir.
Sanık duruşmaya tanık getirebileceği gibi mahkemeye de davet ettirebilir. (CMK'nın 179. maddesi)
Mahkeme tanığın dinlenmesi için belirlenen gün ve saati sanığa ve müdafisine bildirmelidir. (CMK'nın 181/1. maddesi)
Olayın delili, bir tanığın açıklamalarından ibaret ise bu tanık duruşmada mutlaka dinlenir. Daha önce yapılan dinlenme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçmez. (CMK'nın 210/1. maddesi)
Sanık ancak suç ortaklarının veya tanığın gerçeği söylemeyeceğinden endişe edilmesi hâlinde, dinleme sırasında mahkeme salonundan çıkarılabilir, ancak tekrar getirildiğinde tutanaklar okunup ve gerektiğinde içeriği anlatılır. (CMK'nın 200. maddesi)
Ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektedir. Gerek 1412 sayılı CMUK gerekse 5271 sayılı CMK adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir.
Tanık beyanları da usulünce elde edildiğinde ceza yargılamasında önemli bir delil niteliğini haizdir. Herkes tanık olma ehliyetine sahip olduğundan çocuklar ve akıl hastalarının da tanıklığına başvurabilecektir. Ancak tanığın anlatımlarına itibar edilip edilmeyeceği yargılama makamının takdirindedir. Ceza muhakemesinde tanık dinlemeye yetkili makam, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde ise mahkeme, naip hâkim veya istinabe olunan hâkimdir.
Tanıkların dinlenme usulüne ilişkin olarak Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Tanığa söylenecek şeyler ve sorulacak sorular" başlıklı 59. maddesi;
"(1) Tanık, dinlenmeden önce hakkında tanıklık yapacağı olayla ilgili olarak mahkeme başkanı veya hâkim tarafından, kendisine bilgi verilir; hazır olan sanık, tanığa gösterilir. Sanık hazır değilse kimliği açıklanır. Tanıktan, tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir ve tanıklık ederken sözü kesilmez.
(2) Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir." biçiminde olup,
Anılan maddenin gerekçesi;
"Maddenin koyduğu temel kural, tanığa, kovuşturmanın konusunu ve sanık kişinin kim olduğunu açıklamaktır. Bu kural, gerek mahkemece yapılan ifade almalarda, gerek istinabe yolu ile alınan ifadelerde ve savcının ifade almaya yetkili olduğu hallerde geçerlidir. Ancak, polisin aldığı ifadelerde bu kural uygulanmaz. Çünkü polisin araştırma çerçevesi cümlesinden olarak aldığı ifadelerde, suç olayının orta çıkarılması için başvurulan taktik nedenleri ağırlık kazanacaktır. Bu nedenle tanığın polisçe ifadesinin alınmasında, soruşturma konusu söylenmeyebilir.
Tanığın bildiklerini söylemeye davet olunması ve sözünün kesilmemesi kuralı ihlâl olunduğunda bir kanun yolu başvuru nedeni doğabilir, çünkü bu durum hukuka aykırılık anlamındadır. Ancak bozma kararı vermek için doğal olarak bir nedensellik bağı da araştırılacak ve aksi hâlde bu aykırılık bir bozma nedeni olmayacaktır.
Tanığa dinlenmesinden önce davanın anlatılması, sanık hazır ise, onun gösterilmesi, düzenleyici bir kuraldır, ihlal edilmesi kanun yolu nedeni olmaz.
Maddenin ikinci fıkrasında, tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve adı geçenin bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca sorular da yöneltilebilir. Maddenin amacı gerçeği bulmak, ortaya çıkarmaktır. Bu nedenle yetkililer bu amaç doğrultusundaki soruları, elbette ki, yöneltebileceklerdir." şeklindedir.
CMK'nın "Doğrudan soru yöneltme" başlıklı 201. maddesi ise;
"(1) Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer yeniden soru sorabilir.
(2) Heyet halinde görev yapan mahkemelerde, heyeti oluşturan hâkimler, birinci fıkrada belirtilen kişilere soru sorabilir." şeklinde düzenlenmiştir.
Tanık, bir hususu hatırlayamadığını söylerse önceki ifadesini içeren tutanağın ilgili kısmı okunarak hatırlamasına yardım edilir. Tanığın duruşmadaki ifadesiyle önceki ifadesi arasında çelişki bulunduğunda, evvelce alınmış ifadesi okunarak çelişkinin giderilmesine çalışır. (CMK'nın 212. maddesi)
Bu düzenlemeler uyarınca CMK'nın 59. maddesine göre, tanığın ifadesi alınmaya başlanmadan önce dinlemeye yetkili makam hangi konuda tanıklık yapacağı hususunda tanığa bilgi verir ve hazır olan sanık tanığa gösterilir, sanık hazır değilse kimliği açıklanır. Bunlar gerçekleştirildikten sonra tanıktan tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir. Tanık anlatmaya başladıktan sonra tanığın sözü kesilmez. Tanığın beyanda bulunduğu sırada sözünün kesilmemesinin amacı, etki altında kalmaksızın olabildiğince rahat bir şekilde gerçeğe uygun beyanda bulunabilmesinin sağlanmasıdır. Ancak gereksiz yahut ilgisiz açıklamalarda bulunması hâlinde tanığa müdahale edilebilir. Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir.
CMK'nın 201/1. maddesine göre, Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilir. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine mahkeme başkanı karar verir. Aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca ise heyet hâlinde görev yapan mahkemelerde heyeti oluşturan hâkimler birinci fıkrada belirtilen kişilere soru sorabilir.
Buna göre CMK uyarınca tanığın beyanı iki aşamada alınır. İlk aşamada tanıklık konusu olay hakkında bildiklerini anlatması istenenen tanık sözü kesilmeden dinlenir. Söyleyeceklerini bitirdikten sonraki aşamada ise ilk aşamada anlattıklarının doğruluğunun tespit edilmesi ve varsa anlatmadıklarının ortaya çıkarılması için tanığa sorular sorulur. Bu anlamda tanığın dinlenmesi ile tanığa soru sorulması farklı işlemler olup tanık önce mahkeme başkanı, hâkim veya Cumhuriyet savcısı tarafından CMK'nın 59. maddesine göre dinlenir. Tanığa soru sorma aşamasında ise CMK'nın 201. maddesinde belirtilen Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat doğrudan, sanık ve katılan ise mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile tanıklara soru yöneltebilecektir.
Bu açıklamalar ışığında, 17.01.2019 tarihli 3. celsede dinlenerek beyanları hükme esas alınan tanıklara usulüne uygun olarak CMK'nın 59/1. maddesi gereğince söz verilip tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemelerinin ve sözleri kesilmeksizin bildiklerini anlatmalarının sağlanmadığı, bunun yerine tanıklara yargılamanın daha önceki aşamalarında vermiş oldukları ifadelerini kabul edip etmediklerinin sorulduğu, kabul ettiklerini beyan etmeleri üzerine CMK'nın 201. maddesi uyarınca taraflardan tanıklara sorularını yöneltmelerinin istendiği, sanık ve müdafisinin devam eden duruşmalarda ve temyiz taleplerinde tanıkların bu şekilde dinlenmelerinin ve ifadelerinde geçen hususlar anlattırılmadan CMK'nın 201. maddesine göre doğrudan soru yöneltme aşamasına geçilmesinin usule ve kanuna uygun olmadığı yönünde itirazda bulunduklarının anlaşılması karşısında beyanları hükme esas alınan tanıkların usulüne uygun olarak dinlenilmemeleri suretiyle hüküm kurulmasının usul ve yasaya aykırı olduğu kabul edilmelidir.
Öte yandan, sanık hakkında TCK'nın 314/2. maddesi gereğince tayin edilen 9 yıl 6 ay hapis cezasının 3713 sayılı Kanun'un 5/1. maddesi uyarınca 1/2 oranında artırılması sonucu "13 yıl 15 ay" olarak belirlendikten sonra TCK'nın 62. maddesi gereğince 1/10 oranında indirim yapılırken hesap hatası sonucu "12 yıl 9 ay 27 gün" yerine "11 yıl 21 ay 27 gün" olarak belirlenmek suretiyle kanuna aykırı şekilde eksik ceza tayin edilmiştir.
Bu itibarla, Yargıtay 9. Ceza Dairesi hükmünün diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu Üyesi; usule ilişkin bir eksiklik bulunmadığı düşüncesiyle hükmün onanması yönünde karşı oy kullanmıştır.
Açıklanan nedenlerle;
1)Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 12.11.2019 tarihli ve 38-153 sayılı; sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün tanıkların usulüne uygun olarak dinlenmemesi ve hesap hatası sonucu eksik ceza tayin edilmesi isabetsizliklerinden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, oy çokluğuyla,
2)Bozma kararının niteliği ve sanığın tutuklukta geçirdiği süre göz önüne alınarak sanık hakkındaki salıverilme isteklerinin REDDİNE, oy birliğiyle,
3)Dosyanın, Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 30.03.2022 tarihinde yapılan müzakerede karar verildi.
16. Ceza Dairesi, 2018/4 E., 2018/1470 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
CMK'nın 212. maddesi uyarınca, tanık, bir hususu hatırlayamadığını söylerse önceki ifadesini içeren tutanağın ilgili kısmı okunarak hatırlamasına yardım edilir.
16. Ceza Dairesi 2018/4 E. , 2018/1470 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi :Ceza Dairesi
Suç : Silahlı terör örgütüne üye olma
Hüküm : TCK'nın 314/2, 62, 53, 58/9, 63, 3713 sayılı Kanunun
5/1. maddeleri uyarınca mahkumiyet kararına yönelik
istinaf başvurusunun esastan reddi
Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle;
Temyiz edenlerin sıfatı, başvuruların süresi, kararın niteliği ve temyiz sebeplerine göre dosya incelendi, gereği düşünüldü;
Hükmolunan cezanın süresine göre şartları bulunmadığından sanık müdafiinin duruşmalı inceleme isteminin CMK’nın 299/1. maddesi uyarınca REDDİNE,
Temyiz taleplerinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi;
Duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;
Hakim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hakimin vicdani kanaatiyle serbestçe takdir edilir (CMK. 217/1).
Deliller öğretide, beyan delili, belge delili ve belirti delili olarak sınıflandırmaya tabii tutulmuştur.
Kovuşturma aşamasında, sanık sorguya çekildikten sonra delillerin ortaya konulmasına başlanır. Ancak, sanığın tebligata rağmen mazeretsiz olarak gelmemesi sebebiyle sorgusunun yapılmamış olması, delilerin ortaya konulmasına engel olmaz, bu deliller sonradan sanığa bildirilir (CMK. 206/1).
İbraz edilen delil, kanuna aykırı olarak elde edilmiş ise, delille ispat edilmek istenen olayın karara etkisi yoksa, istem, sadece davayı uzatmak maksadıyla yapılmışsa, mahkemece reddedilebilir (CMK. 206/2).
Delilin ortaya konulması istemi, bunun veya ispat edilmek istenen olayın geç bildirilmiş olması nedeniyle reddedilemez (CMK. 207/1).
Cumhuriyet savcısı ile sanık ve müdafii birlikte rıza gösterirlerse, tanığın dinlenilmesinden veya başka herhangi bir delilin ortaya konulmasından vazgeçilebilir (CMK. 206/3).
Naip veya istinabe yoluyla sorgusu yapılan sanığa ait sorgu tutanakları, naip veya istinabe yoluyla dinlenilen tanığın ifade tutanakları ile muayene ve keşif tutanakları gibi delil olarak kullanılacak belgeler ve diğer yazılar, adli sicil özetleri ve sanığın kişisel ve ekonomik bilgilerin yer aldığı belgelerin duruşmada okunması zorunludur (CMK. 209/1).
Olayın delili, bir tanığın açıklamalarından ibaret ise bu tanık duruşmada mutlaka dinlenir. Daha önce yapılan dinlenme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçemez (CMK. 210/1).
Kolluğun tanık dinleme yetkisi bulunmamaktadır. Yasal anlamda tanıklıktan kasıt, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, gerekli görüldüğünde hakim, kovuşturma evresinde ise mahkeme tarafından duruşmaya çağrılmak suretiyle, naip veya istinabe yoluyla engel hali bulunmayan kişinin ispat edilmek istenen olayla ilgili bilgi ve görgüsü tespit edilmesidir. Tanığa yemin verme yetkisi olmayan kolluk görevlileri tarafından “ifade sahibi” olarak alınan ifadede yalan tanıklık suçu oluşmayacaktır.
Tanık veya sanığın suç ortağı ölmüş veya akıl hastalığına tutulmuş olur veya bulunduğu yer öğrenilemezse, tanık veya sanığın suç ortağının duruşmada hazır bulunması, hastalık, malullük veya giderilme olanağı bulunmayan başka bir nedenle belli bir süre içinde olanaklı değilse, ifadesinin önem derecesi itibariyle tanığın duruşmada hazır bulunması gerekli sayılmıyorsa; bu kişilerin dinlenmesi yerine, daha önce yapılan dinlenme sırasında düzenlenmiş tutanaklar ile kendilerinin yazmış olduğu belgeler okunabilir (CMK. 211/1).
Suç ortağının, tanığın veya bilirkişinin dinlenmesinden veya herhangi bir belgenin okunmasından sonra bunlara karşı bir diyeceklerinin olup olmadığı, katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa ve müdafiine sorulur (CMK. 215/1).
Delillerin tartışılmasında söz, sırasıyla katılana veya vekiline, Cumhuriyet savcısına, sanığa veya müdafiine veya kanuni temsilcisine verilir (CMK.216/1).
Ceza muhakemesi hukuku açısından serbest delil ve vicdani ispat sistemi geçerlidir. Genel bir ifadeyle delillerin elde edilmesi ve değerlendirilmesi serbestliğini ifade eden bu sistem, eylemi yargılayan hakimlerin hukuka uygun şekilde elde edilen her türlü delili kullanarak ispata ulaşmasını, sanığın aleyhine olduğu gibi lehe delilleri de araştırıp değerlendirerek, kuşkudan arınmış bir sonuca ulaşması gerekir. Delil takdirindeki serbesti, keyfilik olarak algılanmamalı, akla, mantığa ve bilimsel kurallara aykırı olarak değerlendirilmemelidir.
Beyan delilleri, sanık ifadesi ve tanık beyanından ibarettir. Beyan delilerinden olan tanıklığın hukuki niteliği Dairemizin 21.04.2016 tarih, 2015/4672 Esas, 2016/2330 sayılı kararında değerlendirilmiştir. Bahse konu kararda;
Ceza Muhakemesinde önemli yer tutan tanıklık, yargılamaya konu fiilin fail tarafından işlenip işlenmediği ya da nasıl işlendiği konusunda yargılama makamının kanaate ulaşmasını sağlayan kanıtlardan birisidir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.11.2013 tarihli ve 2013/1-251 esas 2013/454 karar sayılı kararında da belirtildiği üzere tanık, kendisine karşı yürütülmeyen bir ceza soruşturmasında, olay hakkında beş duyu ile edindiği algılamaları ifadesiyle açığa vuran kişidir.
Tanığın açıklamalarının değerlendirilebilmesi için onun kim olduğunun bilinmesi bir zorunluluk teşkil etmektedir. Bu itibarla, tanıkların sanığın ceza görmesinde veya beraat etmesinde herhangi bir yararı ve aralarında bir dayanışma hissi bulunup bulunmadığının tespit edilmesi ve tanıklığın değerlendirilebilmesinin de dikkate alınması gerekir. Nitekim CMK'nın 58/1. maddesinin "...gerekirse tanıklığa ne dereceye kadar güvenilebileceği hakkında hakimi aydınlatacak durumlara, özellikle şüpheli, sanık veya mağdur ile ilişkilerine dair sorular yöneltilir." hükmü formalite gereği değil, tanığın kim olduğunun henüz beyanına başvurulmadan önce belirlenebilmesi ve yapacağı açıklamaların güvenirliğinin dinleyen makam tarafından test edilmesi amacıyla getirilmiştir.
Kural olarak ceza muhakemesinde taraf sıfatı bulunanların tanık olarak dinlenmemesi gerekir. Bu nedenle davanın tarafı olan sanık ve şüphelinin tanık olarak dinlenmesini Ceza Muhakemesi Kanunu düzenlememiş ancak şeriklerin tanıklığına imkan sağlamıştır.
Ceza Muhakemesi Kanununa göre, görülmekte olan davada yargılanan sanığın, suç ortağı hakkında tanık olarak dinlenilmesi mümkündür. CMK'nın 50. maddesinde soruşturma veya kovuşturma konusu suçlara iştirakten veya bu suçlar nedeniyle suçluyu kayırmaktan ya da suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirmekten şüpheli, sanık veya hükümlü olanlar tanık olarak dinlenebilirler, ancak bu tanıkların yeminsiz olarak dinlenmeleri gerekmektedir. Suç ortağının vereceği ifade, kendisinin de suçlanması sonucunu doğuracaksa, tanıklıktan çekinme olanağına sahiptir (CMK m.48).
CMK'nın 48. maddesinde, temelini Anayasanın 38/5. madde hükmünden alan ve adil yargılanma hakkını güvence altına alan bir düzenlemeye yer verilmiştir.
Çekinme hakkı hatırlatılmadan tanığa bu tür soruların yöneltilmesi sonucu alınan cevaplar hukuka aykırı biçimde elde edilen kanıt niteliğindedir, (CMK m. 206/a ve m.217/2) hukuka aykırı delil de hükmü esas alınamaz (YCGK 12.11.2013 2013/1-251, 2013/454).
Sanığın kendisinin de katıldığı suçlarla ilgili tanık sıfatıyla dinlenmemesi, sanığın açıklamalarının delil niteliği taşımayacağı anlamına gelmemektedir. Örneğin, diğer örgüt üyeleri kabul etmediği halde örgüt üyelerinden birisinin suçu birlikte nasıl işlediklerini samimi olarak anlatması ve destekleyişi kanıtların da bulunması halinde elbetteki bu beyan delil olarak değerlendirilecektir. Bu bakımdan bir anlatımın "tanık beyanı" veya "sanık beyanı" olarak adlandırılmasının çok önemi de bulunmamaktadır.
Sanığın kendisinin katılmadığı, suç ortaklarının gerçekleştirdiği diğer suçlarla ilgili tanık sıfatıyla dinlenmesi mümkündür. Bir kişinin aynı suça iştirak etmediği takdirde iki sıfatı (tanık-sanık) birden taşınmasında engel bulunmamaktadır.
AİHM de suç ortaklarının tanıklığını kabul etmektedir. Mahkemeye göre ifadenin tanık tarafından değil de kendisi de sanık olan biri tarafından verilmiş olmasının hiçbir önemi bulunmamaktadır. Bu ifade elle tutulur derecede mahkumiyetin temeli olabilecek nitelikte ise, sözcüğün dar anlamında bir tanık tarafından mı, kendisi de sanık olan biri tarafından mı verildiğinden bağımsız olarak, iddia makamı için bir delildir. Çünkü mahkemeye göre, tanık teriminin AİHS sisteminde "özerk" bir anlamı bulunmaktadır. Bunun sonucu olarak da AİHS'nin 6/1 ve 6/3-d maddesinin tanığa sağladığı güvenceler, sanık olup açıklamaları “tanıklık” olarak değerlendirilebilecek kişiler bakımından da devreye girebilecektir. Bu bağlamda AİHM'e göre, suça iştirak eden, olayın mağduru, şikayetçi devletin görevlendirdiği gizli/gizli olmayan soruşturmacı ya da tanık olabilir.
Anayasa'nın 36/1. maddesine göre, herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanma suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak, iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
AİHS'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası ve (3) numaralı fıkrasının d bendine göre, bir suç ile itham edilen herkes iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmeleri ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek hakkına sahiptir.
Bu düzenlemeler karşısında, mahkemenin, iddia makamının tanıkları yanında katılan ya da sanık tarafının tanık dinletme taleplerini de adil yargılanma hakkı çerçevesinde değerlendirip karara bağlanması gerekir.
Kovuşturma aşamasında bütün kanıtların tartışılabilmesi için, kural olarak bu kanıtların aleni bir duruşmada ve sanığın huzurunda ortaya konulmaları gerekir. Bu kural istisnasız olmamakla beraber eğer bir mahkumiyet sadece veya belirleyici ölçüde, sanığın soruşturma veya kovuşturma aşamasında sorgulama ve sorgulatma olanağı bulamadığı bir kimse tarafından verilen ifadelere dayandırılmış ise, sanığın hakları AİHS'nin 6. maddesindeki güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde kısıtlanmış olabilir. Olayın tek tanığı varsa ve sadece bir tanığın ifadesine dayanılarak hüküm kurulacak ise, bu tanık mutlaka duruşmada dinlenmeli ve taraflara soru sorma imkanı sağlanmalıdır. Bir kimse hakkında gerçekleştirilen ceza yargılaması sürecinde tanıklara soru yöneltilebilmesi onlarla yüzleşebilmesi ve tanıkların beyanlarının doğruluğunu test etme olanağına sahip olması, adil bir yargılamanın yapılabilmesi bakımından gereklidir. Böylece suçlanan kişi aleyhindeki tanık beyanlarının zayıf/itibar edilmez noktalarını ortaya koyup çelişmeli yargılama ilkesine uygun olarak onların güvenirliğini huzurda test edebilecek, tanığın inandırıcılığı ve güvenirliği bakımından sorduğu sorularla kendi lehine sonuçlar ortaya çıkartabilecek ve yargılama makamının uyuşmazlık konusu olayı sadece iddia makamının ileri sürdüğü şekliyle değil savunmanın argümanlarıyla da algılanmasını sağlayabilecektir.
AİHS'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ve aynı maddenin (3) numaralı fıkrasının (d) bendi, sanığa, aleyhte ifade veren tanığın beyanlarına, tanık ifadesinin alındığı sırada ya da yargılamanın daha sonraki bir aşamasında itiraz imkanı tanınması gerektiğine işaret etmektedir (Sadak ve diğerleri/Türkiye; B. no;29900/96, 29901/96, 29902/96, 29903/96, s.67).
CMK'nın 179. maddesine göre sanık duruşmaya tanık getirebileceği gibi mahkemeye davet de ettirebilir.
Mahkemede CMK'nın 181/1 maddesine göre tanığın dinlenmesi için belirlenen gün ve saat sanığa ve müdafiine bildirmelidir.
Sanık ancak CMK'nın 200. maddesine göre, suç ortaklarının veya tanığın gerçeği söylemeyeceğinden endişe edilmesi halinde, dinleme sırasında mahkeme salonundan çıkarılabilir, ancak tekrar getirildiğinde tutanaklar okunup ve gerektiğinde içeriği anlatılır.
CMK'nın 208. maddesi gereğince, “Tanıklar, dinlendikten sonra ancak mahkeme başkanı veya hakimin izniyle duruşma salonundan ayrılabilir.”
CMK'nın 212. maddesi uyarınca, tanık, bir hususu hatırlayamadığını söylerse önceki ifadesini içeren tutanağın ilgili kısmı okunarak hatırlamasına yardım edilir. Tanığın duruşmadaki ifadesiyle önceki ifadesi arasında çelişki bulunduğunda, evvelce alınmış ifadesi okunarak çelişkinin giderilmesine çalışır.
CMK'nın 201. maddesine göre, Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat, sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilir. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hakim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer soru sorabilir. Heyet halinde görev yapan mahkemelerde, heyeti oluşturan hakimler birinci fıkrada belirtilen kişilere soru sorabilir.
CMK'nın 59. maddesine göre, tanıktan tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir ve tanıklık ederken sözü kesilmez. Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir.
CMK'nın 204. maddesinde duruşmanın düzenli olarak yürütülmesini engelleyeceği ya da tehlikeye sokacağı anlaşılan sanığın duruşma salonundan çıkarılacağı, duruşmada hazır bulunması, dosyanın durumuna göre savunması bakımından zorunlu görülmezse oturumun yokluğunda sürdürülüp bitirilebileceği, ancak sanığın müdafii yoksa mahkemece barodan bir müdafii görevlendirilmesinin sağlanması, oturuma yeniden alınan sanığın yokluğunda yapılan işlemlerin açıklanması hükme bağlanmıştır.
Yargılama makamları, yargılamanın taraflarınca ileri sürülen iddiaları ve gösterdikleri delilleri gereği gibi incelemek zorundadır. Genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın yürütülebilmesi için silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkeleri ışığında, taraflara iddialarını sunmak hususunda uygun olanakların sağlanması şarttır. Taraflara tanık delili de dâhil olmak üzere delillerini sunma ve inceletme noktasında da uygun imkânların tanınması gerekir. Bu anlamda, delillere ilişkin dengesizlik veya hakkaniyetsizlik iddialarının da yargılamanın bütünü ışığında değerlendirilmesi zorunludur. Ancak bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, tarafların tanık ve bilirkişi incelemesi de dâhil dermeyan ettikleri delillerin değerlendirilmesi ve özellikle bu taleplerin reddi halinde, yargılama makamınca bu karara ilişkin tutarlı şekilde gerekçe gösterilmesi gereğidir (AİHM Vidal/Belgium, B.No. 12351/86, 22.04.1992).
Örgüt kurma suçu çok failli bir suçtur. En az üç üyenin katılımının zorunlu olduğu, bir tekarüp, yakınsama suçudur. Bu suçların özelliği gereği, işlenişine katkı sağlayan her kişi aynı yönde hareket eder. Sorumluluk bir bakıma müşterek failliğe benzemektedir, diğer iştirak şekilleri de mümkündür. Örgüt mensubu olupta etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak ya da başka nedenlerle diğer mensuplar hakında beyanda bulunan kişi CMK 50. madde hükmüne göre tanık sıfatıyla dinlenebilir. Bu beyan, suç açısından belirleyici nitelikte ise tanık duruşmada dinlenilmeli, taraflara sorguya çekme imkanı sağlanmalıdır. Tamamlayıcı delil niteliğinde ise, yasaya uygun olarak şüpheli veya sanık sıfatı ile alınan ifade veya sorgu tutanağının okunması ile yetinilebilir.
Delilerin ibrazının davayı uzatmak amacıyla yapılıp yapılmadığı, makul sürede davanın sonuçlandırılması ilkesi, Dairemizin 2015/4672 sayılı kararında tartışma konusu yapılmıştır. ....“Gerekçe olarak gösterilen “davanın makul sürede bitirilmesi” ilkesi, sanığın lehine konulmuş bir adil yargılama prensibi olup, bu prensip ceza yargılamasının amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkması ve AİHS'nin savunmaya sağladığı en temel haklardan olan “tüm önemli olgu ve hukuksal sorunları yeterli biçimde açıklayabilme ve bu konuda delil ileri sürebilme”, “kararların gerekçeli olması”, “silahların eşitliği” kurallarını ortadan kaldıramaz. Ancak “gerçek adalet” makul sürede sağlanmalıdır, gerçek adaleti sağlamayan ancak makul sürede tamamlanan bir yargılama gerek kanunların gerekse AİHS'nin 6. maddesinin bir amacı olamaz. Kaldı ki makul sürenin değerlendirilmesinde, “olayın kapsamı ve güçlükleri”, “yargılamayı yürüten makam ve yargı organının tutumu”, “yargılananlar açısından yargılamanın sona ermesinin önemi” gibi ölçütler göz önünde bulundurulmaktadır.” Gerekçesiyle, lehe hükmün amacına aykırı biçimde aleyhe yorumlanamayacağına işaret edilmiştir.
FETO/PDY'nin silahlı terör örgütü olduğuna dair Dairemizce verilen 2015/3 E. 2017/3 sayılı kararı temyiz mercii olarak onaylayan Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 26.09.2017 tarih, 2017/16.MD-956 Esas, 2017/370 sayılı kararında; örgütlü suçlar bakımından “hata” hükmünü değerlendirmiştir. Karar gerekçesinde, “...Bir suç örgütü, baştan itibaren suç işlemek üzere kurulmuş illegal bir yapı olabileceği gibi, legal olarak faaliyet göstermekte olan bir sivil toplum örgütünün sonradan bir suç örgütüne, hatta terör örgütüne dönüşmesi de mümkündür. Bu kapsamda önceden var olan ancak hakkında karar verilmediği için kamuoyu tarafından varlığı bilinmeyen örgütün hukuki varlık kazanması mahkemeler tarafından verilecek karara bağlı ise de örgütün kurucusu, yöneticileri ya da üyeleri; kuruluş tarihinden veya meşru amaçlarla kurulup daha sonra suç örgütüne dönüştüğü andan itibaren ceza hukuku bakımından sorumlu olacaklardır.
Silahlı terör örgütüne üye olma suçunun doğrudan kastla işlenebildiği gözetilerek, hukuki zeminde faaliyet gösteren ve nihai amacını gizli tutması nedeniyle açıkça bilinmeyen yapılara dahil olan örgüt mensuplarından bir kısmının, oluşumun bir terör örgütü olduğunu bilmediklerini iddia etmeleri durumunda, TCK'nun 30. maddesinin birinci fıkrasında yer alan hata hükmü uyarınca değerlendirme yapmak gerekecektir.
Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurlarını bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi olup, bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik ya da hatalı bilgi, maddi unsurlara ilişkin bir hatadır. Bu hatanın kastın varlığına engel olacak düzeyde bulunması halinde sanığa ceza verilmeyecektir. Suçun maddi unsurlarına ilişkin hata, eylemin suç teşkil etmesi için bulunması zorunlu hususlara ilişkin bir yanılmadır.
Failin, isnat olunan suçun maddi unsurlarına ilişkin hatası esaslı, diğer bir ifadeyle kabul edilebilir bir hata olursa, bu takdirde fail TCK'nın 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu hatasından yaralanacak, bunun sonucu olarak yüklenen suç açısından kasten hareket etmiş sayılmayacağından ve suçun taksirle işlenmesi hali de kanunda cezalandırılmıyor ise CMK'nun 223. maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatına karar verilmesi gerekecektir.
FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün, Devletin Anayasal düzenini cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olan nihaî amacını gerçekleştirmek için “mahrem alan” şeklinde örgütlenmesi ve devletin silahlı kuvvetlerindeki unsurları dikkate alındığında gerekli ve yeterli örgütsel güce sahip olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Örgütün bu amaç ve yöntemlerini bilen örgüt mensuplarının örgütteki konumları gözetilerek cezalandırılacağı da açıktır. Örgütlenme piramidine göre, beş, altı ve yedinci kat ve kural olarak üç ve dördüncü katlarda bulunan örgüt mensuplarının bu durumda olduklarının kabulü gerekmektedir. Ancak önce dinî bir kült, ardından da terör örgütü hâline dönüşen FETÖ/PDY’nin, başlangıçta bir ahlâk ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve genellikle böyle algılanması, örgütün gayrı meşru amaçlarını gizleyip alenen kriminalize olmamaya çalışması ve örgütün kurucusu ve yöneticisi ... ... hakkında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince verilen beraat kararının onanarak kesinleşmesi karşısında, özellikle örgütün sözde meşruiyet vitrini olarak kullanılan diğer katlardaki örgüt mensupları tarafından bilinip bilinmediğinin olaysal olarak TCK’nın 30. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda söz konusu değerlendirme yapılırken, ülke çapında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile ilgili dava dosyalarında yer alan EGM'nin örgüt hakkındaki raporu ile diğer belgeler, mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları, tanık beyanları ve benzer pek çok kaynakta yer aldığı üzere; örgüt mensubu olan kamu görevlileri tarafından örgütün nihai amacının açıkça ortaya konularak, devleti ve hükûmeti açıkça hedef alan terör faaliyetlerinin icra edilmesi, bu faaliyetlerin örgüt liderinin açıklamaları ve basın yayın araçlarıyla üstlenilmesi gibi sansasyonel olayların kamuoyunun gündemini uzunca bir süre meşgul edip yoğun bir şekilde tartışılması hususları gözden kaçırılmamalıdır. .... Milli Güvenlik Kurulunun 30.10.2014 ve daha sonraki tarihlerde gerçekleştirdiği müteaddit toplantılarında alınan ve kamuoyu ile paylaşılan kararlarda; FETÖ/PDY’nin, milli güvenliği tehdit eden ve kamu düzenini bozan, devlet içerisinde legal görünüm altında illegal faaliyetler yürüten, illegal ekonomik boyutu bulunan, diğer terör örgütleri ile işbirliği yapan bir terör örgütü olduğuna dair değerlendirmelerin yapılması ve bu terör örgütü ile devletin tüm kurum ve birimleri ile birlikte etkin bir mücadele edilmesine dair kararların alınması, aynı tespit ve açıklamaların devlet ve hükûmet yetkililerince de en üst düzeyde benimsenip kamuoyu ile paylaşılması gibi olguların da gözardı edilmemesi gerekir.
Temyiz incelemesi, ancak hükmün hukuki yönüne ilişkin olabilir. Başvuruda gösterilen hükmü etkileyecek nitelikteki hukuka aykırılıkların düzeltilme olanağı yok ise bozma nedeni teşkil ederler, dilekçede açıklanmış olmasa dahi diğer hukuka aykırılık nedenleri ile CMK 289. maddede yer verilen mutlak hukuka aykırılık hallerinin bozma ilamında gösterilecektir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanığın Bylock kaydının bulunması, ... ...’ya örgüt liderinin çağrısından sonra yüksek miktarda para yatırmış olması, çocuklarının örgüte müzahir okullarda eğitim görmesi, örgüte müzahir derneğe üyeliğinin bulunması, FETÖ terör örgütüyle irtibat ve iktisaplı olan şahıslarla telefon irtibatı kurması, örgütsel faaliyet kabul edilerek faaliyetlerdeki çeşitlilik, yoğunluk ve süreklilik nedeniyle örgütün hiyerarşik yapısına dahil olduğu kabul edilmek suretiyle teşdiden cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Tanık delilinin mahkemeye sunulması, dinlenilmesi, tartışılıp değerlendirilmesi ve reddolunacaksa gerekçelendirilmesine ilişkin yasal hükümler ile yargısal kararlara yukarıda yer verilmiştir. Ancak tanığın ölmüş olması, akıl hastalığına tutulması ya da bulunduğu yerin öğrenilememesi veya hastalık, malullük veya giderilmesi olanağı bulunmayan başka bir neden varsa dinlenilmesinden vazgeçilerek önceki beyanının okunmasıyla yetinilebilir. Tanık beyanı ispat edilecek olayın karara etkisi yoksa, davanın uzatılması amacıyla yapıldığı açıkça anlaşılıyorsa dinlenilmeyebilecektir.
1-)Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarih ve 2017/16.MD-956 Esas, 2017/370 Karar sayılı kararı ile onanarak kesinleşen Dairemizin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 24.04.2017 tarih ve 2015/3 Esas, 2017/3 sayılı kararında; Bylock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının her türlü şüpheden uzak, kesin kanaata ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde kişinin örgütle bağlantısını gösteren bir delil olacağının kabul edildiği gözetilerek;
Bylock kullanıcısı olduğunu kabul etmeyen sanığın, Bylock uygulamasını kullandığının kuşkuya yer vermeyecek şekilde teknik verilerle tesbiti halinde, Bylock kullanıcısı olduğuna dair delilin suç vasfının tayini açısından belirleyici nitelikte olması karşısında; ilgili birimlerden ayrıntılı olarak Bylock tesbit ve değerlendirme raporu ile HIS (CGNAT) sorgu kayıtları getirtilip değerlendirilerek, duruşmada sanık ve müdafiine okunup diyecekleri sorulduktan sonra bir karar verilmesi gerekirken sanığın Bylock kullanıcısı olduğuna dair Emniyet Genel Müdürlüğü KOM Daire Başkanlığınca gönderilen yetersiz belgelere dayanılarak;
2-)Kolluğun tanık dinleme yetkisinin bulunmaması karşısında, suçun sübutu açısından önemli olan ve soruşturma aşamasında kolluk tarafından bilgi alma tutanağı ile beyanları alınan ... ... ve ... ..., duruşmada dinlenmeleri gerektiği gözetilmeksizin, yasal koşullar oluşmadığı halde beyanlarının okunarak hükme esas alınması,
3-)Sanığın twitter hesabı olduğunu kabul etmemesi ve Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün 09.03.2017 tarihli tespit raporunda herhangi bir sosyal medya hesabının tespit edilemediğinin bildirilmesi karşısında; söz konusu twitter hesabının sanık tarafından kullanıldığının usulüne uygun şekilde teknik verilerle belirlenmesi gerektiği gözetilmeden 07.11.2016 tarihli sosyal medya araştırma tutanağı ile yetinilmesi suretiyle;
Eksik araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi,
Kanuna aykırı, sanık ve müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan bu sebeplerden dolayı hükmün BOZULMASINA, verilen ceza miktarı ile tutuklulukta geçirilen süre ve mevcut delil durumu dikkate alınarak sanık ve müdafiinin tahliye taleplerinin reddine, üye ...'ın hükmün onanmasına dair karşı oyu ve oy çokluğuyla, 16.04.2018 tarihinde karar verildi.
KARŞI OY:
Sanık ... hakkında silahlı terör örgütü üyesi olmak suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün bozulmasına ilişkin sayın çoğunluğun kararına aşağıda yazılı hususlar nedeniyle katılmak mümkün olmamıştır.
Sayın çoğunluğun hükmün bozulmasına esas aldığı gerekçede CMK'nın, Delillerin takdir yetkisi başlıklı 217/1; Delillerin ortaya konulması başlıklı 206/1-2-3; duruşmada okunması zorunlu belge ve tutanaklar başlıklı 209/1; duruşmada okunacak belgeler başlıklı 210/1; duruşmada okunulması ile yetinilebilecek belgeler başlıklı 211/1; Dinleme ve okumadan sonra diyeceğinin sorulması başlıklı 215/1; delillerin tartışılması başlıklı 216/1 maddelerine yer verilmiş bu arada delil takdiri serbestisi tanık dinlemeye ilişkin genel değerlendirme paragraflarına yer verilmiş, yine beyan delillerinin sanık ifadesi ve tanık beyanından ibaret olduğu tespiti yapılarak Dairemizin 21.04.2016 tarih ve 2015/4672-2016/2330 sayılı kararından tanıklık, tanık ve diğer sanık beyanları, bu beyanların değerlendirilmesi hususunda alıntılar yapılmış; yine Dairemizin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 2015/3 esas sayılı kararının onanmasına ilişkin YCGK'nın 26.09.2017 gün ve 2017/16.MD-956-2017/370 sayılı kararından örgütlü suçlar bakımından hata hükmünün değerlendirilmesine ilişkin kısmi alıntılar yapılarak temyiz incelemesinin ancak hükmün hukuki yönüne ilişkin olabileceği hükmü etkileyecek nitelikte düzeltilmesi imkanı olmayan huskuka aykırılıkların bozma nedeni olacağı dilekçede açıklanmamış olmasa dahi diğer hukuka aykırılık nedenleri ile CMK'nın 289 maddesinde yer verilen mutlak hukuka aykırılık hallerinin bozma ilamında gösterileceği saptamasına yer verilerek, Dairemizin 24.04.2017 tarih ve 2015/3-2017/3 sayılı ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği karar ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun ilk derece mahkemesi olarak verilen yukarıda Dairemizin tarih ve sayısı yazılı karara yönelik temyiz incelemesi ile verdiği 26.09.2017 tarih ve 2017/16-MD-956 2017/370 sayılı kararlarına atıf yapılarak Bylock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulduğu ve münhasıran bir kısım örgüt mensupları tarafından bir ağ olması nedeniyle örgütün talimatıyla gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığı her türlü şüpheden uzak kesin kanaate ulaşacak teknik verilerle tespiti halinde kişinin örgüt bağlantısını gösteren delil olduğu tespit ve kabulüne yer verildikten sonra sanığın bylock kullanıcısı olduğuna dair delilin suç vasfının tayini açısından belirleyici nitelikte olması karşısında ilgili birimlerden ayrıntılı olarak Bylock tespit ve değerlendirme raporu ile HIS (CGNAT) kayıtları getirtilip değerlendirilerek duruşmada sanık ve müdafine okunarak diyecekleri sorulduktan sonra bir karar verilmesi gerektiğinden sanığın Bylock kullanıcısı olduğuna dair Emniyet Genel Müdürlüğü KOM daire başkanlığınca gönderilen yetersiz belgeye dayanılması; Kolluğun tanık dinleme yetkisinin bulunmaması karşısında suçun sübutu açısından önemli olan ve soruşturma aşamasında kolluk tarafından bilgi alma tutanağı ile beyanları alınan ...l ve İsmail Bozbayır'ın duruşmada dinlenilmeleri gerektiği gözetilmeksizin yasal koşullar oluşmadığı halde beyanlarının okunarak hükme esas alınması; söz konusu twitter hesabının sanık tarafından kullanıldığının usulüne uygun teknik verilerle belirlenmesi gerektiği gözetilmeden sosyal medya araştırma tutanağı ile yetinilmesi suretiyle eksik araştırma ile karar verildiğinden bahisle bozulmuştur.
Somut olayın değerlendirilmesine geçmeden önce sayın çoğunluğun bozma ilamında dayanak yaptığı ceza muhakemesi ve maddi ceza hukukuna ilişkin kurumların irdelenmesi gereklidir.
Her şeyden önce Yargıtay kararları ile bir yandan somut olaya özgü adaletin sağlanması yükümü olduğu gibi yargı kararlarında içtihat oluşturma ve yargıda ilişkin görev alanları makro düzeyde bilgilendirme yükümünün de bulunduğunun kabulü zorunlu olduğu gibi tatbikatta hukuki kurumların uygulanmasına ilişkin hukukun genel ilkeleri, hayat tecrübeleri, genel mantık kuralları oluşan uzun yılların yargısal içtihat ve uygulamaların istikrarlı bir şekilde devam etmesi hem makro hem mikro düzeyde adaletin sağlanması açısından önemi tartışmasızdır.
Örgütlü suçlar ve terör suçlarına ilişkin uzun süreli tecrübeler göstermiştir ki soruşturma aşamasında bu suçlar yönünden tanık, sanık ya da tanık ve sanıktan başka kişilerin açıklamaları şeklinde doktrinde tasnife tabi tutulan mağdur şikayetçi ya da başka dosya sanıkları ile iştirak ve eylemi birlikte işleyen sanıkların soruşturma aşamasında verdikleri beyanlarından, kovuşturma aşamasında doğrudan örgütsel baskı ya da örgütlerin korkutucu güçlerinden kaynaklanan nedenler yahutta örgütsel aidiyet nedeniyle vazgeçilmektedir. Terör ve örgütlü suçlara ilişkin uzun yıllar uygulamalarında oluş ve dosya kapsamı itibariyle doğru olduğu kanaatine varılan evvelce verilmiş ifadenin inkarı makul bir nedene dayandığı ortaya konulamıyorsa örgütsel baskı gözetilerek hükme esas alınmaktadır. Yine uzun yıllar itibariyle sübut delili tek tanıktan ibaret olmayan olaylar için başka dosya sanıklarının önceki ifadesinin okunması ile yetinilmekte mahkemenin gerekli gördüğü ya da sanıkların kendi haklarında beyanda bulunanlara yöneltilmesini istediği sorulara ilişkin olarak bu kişiler duruşmada dinlenilmektedir. Bu şekilde beyanlarını inkara yönelen mağdur tanık başka dosya sanığı ve sanıkla doğrudan suç işleyen ya da şerik niteliğindeki diğer sanıkların beyanlarında sırf duruşmada önceki beyanlarını inkar etmiş olmaları nedeniyle delil niteliğinde bir değişiklik söz konusu olmayacaktır.
Ancak suçun sübutu tek bir tanığın beyanına dayanıyorsa CMK'nın 210/1 maddesi uyarınca her halde duruşmada dinlenilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Bu halde de duruşmada önceki beyanların inkarı delil niteliğini oluş ve dosya kapsamı maddi olgular bağlamında değerlendirilerek hükme esas alınacak ya da alınmayacaktır. Önceki beyanın inkarı tek başına delil niteliğini kaybetme sonucu doğurmayacaktır.
Yine sayın çoğunluğun bozma ilamında hata hükümlerine ilişkin bir bozma nedeni bulunmadığı halde gerekçesinde çok ayrıntılı bir şekilde Dairemizce verilen 2015/3 esas 2017/3 karar sayılı ilk derece mahkemesi sıfatıyla verilen kararın onanmasına ilişkin YCGK'nın 26.09.2017 gün ve 2017/16.MD-956-2017/370 sayılı kararından alıntılar yapılmıştır. Bozma ilamında ''Bu bağlamda söz konusu değerlendirme yapılırken, ülke çapınca yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile ilgili dava ve dosyalarında yer alan EGM'nin örgüt hakkındaki raporu ile diğer belgeler mahkemelerce karara bağlanan davalar bu davalarda dinlenilen itirafçı sanıkların savunmaları, tanık beyanları ve benzer pek çok kaynakta yer aldığı üzere; örgüt mensubu olan kamu görevlileri tarafından örgütün nihai amacının açıkça ortaya konularak, devleti ve hükümeti açıkça hedef alan terör faaliyetlerinin icra edilmesi, bu faaliyetlerin örgüt liderinin açıklamaları ve basın yayın araçlarıyla üstlenilmesi gibi sansayonel olayların kamuoyunun gündemini uzunca bir süre meşgul edip yoğun bir şekilde tartışılması hususları gözden kaçırılmamalıdır. .... Milli Güvenlik Kurulunun 30.10.2014 ve daha sonraki tarihlerde gerçekleştirdiği müteaddit toplantılarda alınan ve kamoyu ile paylaşılan kararlarda; FETÖ/PDY'nin milli güvenliği tehdit eden ve kamu düzenini bozan devlet içerisinde legal görünüm altında illegal faaliyetler yürüten, illegal ekonomik boyutu bulunan diğer terör örgütleri ile işbirliği yapan bir terör örgütü olduğuna dair değerlendirmelerin yapılması ve bu terör örgütü ile devletin tüm kurum ve birimleri ile birlikte etkin bir mücadele edilmesine dair kararların alınması, aynı tespit ve açıklamaların devlet hükümet yetkililerince de en üst düzeyde benimsenip kamoyu ile paylaşılması gibi olguların gözardı edilmemesi gerekir, şeklinde alıntılanmış olup alıntının bu şekilde yapılması gerek ilk derece mahkemeleri ve gerekse bölge adliye mahkemelerinde hata hükümlerinin uygulanıp uygulanmaması ve zamanlamaya ilişkin olarak hatalı değerlendirmelere neden olabilecek şekildedir.
Her şeyden önce Yargıtay Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğun bozma ilamı gerekçesinde yer verdiği alıntı Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararında ''Bu bağlamda sözkonusu değerlendirme yapılırken, ülke çapınca yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile ilgili dava ve dosyalarında yer alan EGM'nin örgüt hakkındaki raporu ile diğer belgeler mahkemelerce karara bağlanan davalar bu davalarda dinlenilen itirafçı sanıkların savunmaları, tanık beyanları ve benzer pek çok kaynakta yer aldığı üzere; örgüt mensubu olan kamu görevlileri tarafından örgütün nihai amacının açıkça ortaya konularak, devleti ve hükümeti açıkça hedef alan terör faaliyetlerinin icra edilmesi, bu faaliyetlerin örgüt liderinin açıklamaları ve basın yayın araçlarıyla üstlenilmesi gibi sansayonel olayların kamoyunun gündemini uzunca bir süre meşgul edip yoğun bir şekilde tartışılması hususları gözden kaçırılmamalıdır. Bu nitelikteki çok sayıda olay arasında 7 Şubat 2012 tarihli MİT krizi, gayri hukuki iletişimin dinlenmesi kararları aracılığıyla elde edilmiş hukuka aykırı bulgulara dayandığı ve suç unsurlarının oluşmadığı gerekçeleriyle kovuşturmaya yer olmadığı kararına konu olan 17/25 aralık 2013 tarihli operasyonlar ile 1 Ocak ve 19 Ocak 2014 tarihli MİT tırlarının durdurulması hadiselerini saymak mümkündür.
Ayrıca Milli Güvenlik Kurulunun 30.10.2014 ve daha sonraki tarihlerde gerçekleştirdiği müteaddit toplantılarda alınan ve kamoyu ile paylaşılan kararlarda; FETÖ/PDY'nin milli güvenliği tehdit eden ve kamu düzenini bozan devlet içerisinde legal görünüm altında illegal faaliyetler yürüten, illegal ekonomik boyutu bulunan diğer terör örgütleri ile işbirliği yapan bir terör örgütü olduğuna dair değerlendirmelerin yapılması ve bu terör örgütü ile devletin tüm kurum ve birimleri ile birlikte etkin bir mücadele edilmesine dair kararların alınması, aynı tespit ve açıklamaların devlet hükümet yetkililerince de en üst düzeyde benimsenip kamoyu ile paylaşılması gibi olguların gözardı edilmemesi gerekir.'' şeklinde redakte edilmiştir.
Bozma ilamında Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararının alıntı içerisine alınmayan kısmında 7 Şubat MİT Krizi, 17/25 Aralık operasyonları, 1 ve 19 Ocak 2014 tarihli MİT tırlarının durdurulması olaylarının olması bu olayların tarihi ve alıntı yapılan kısımda kalan 30.10.2014 tarihli MGK kararının vurgulanması ve özellikle ... ... sahiplenilmesine ilişkin örgüt elebaşının çağrılarının Aralık 2013 ve Eylül 2014 tarihlerinde olduğu nazara alındığında TCK'nın 30 maddesi yönünden ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinde hata hükümlerinin uygulanması ve bunun zamanlaması yönünden karışıklığa neden olacağı açıktır ki bu şekilde karışıklığa neden olabilecek yazım şeklinden kaçınmak gerektiğine şüphe yoktur.
Her ne kadar Yargıtay Ceza Genel Kurulu anılan kararında ''Milli Güvenlik Kurulunun 30.10.2014 ve daha sonraki tarihlerde gerçekleştirdiği müteaddit toplantılarda alınan ve kamoyu ile paylaşılan kararlarda; FETÖ/PDY'nin milli güvenliği tehdit eden ve kamu düzenini bozan devlet içerisinde legal görünüm altında illegal faaliyetler yürüten, illegal ekonomik boyutu bulunan diğer terör örgütleri ile işbirliği yapan bir terör örgütü olduğuna dair değerlendirmelerin yapılması ve bu terör örgütü ile devletin tüm kurum ve birimleri ile birlikte etkin bir mücadele edilmesine dair kararların alınması,'' ibaresine yer vererek FETÖ/PDY örgütünün illegal boyutunun ilk olarak 30.10.2014 tarihli toplantısında kamoyuna açıklandığı belirtilmiş ise de; açık kaynak araştırmalarından FETÖ/PDY örgütünün ilk olarak ''İLLEGAL PARALEL YAPILANMALAR'' şeklinde 26.02.2014 tarihinde yapılan MGK toplantısı sonrasında kamoyuna açıklandığı anlaşılmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesinin 04.08.2016 gün 2016/6 (Değişik İşler) E. - 2016/12 K. sayılı Genel Kurul kararı ile Anayasa Mahkemesi üyeleri ... ... ve ... ...'ın meslekte kalmasının uygun olmadığına ve meslekten çıkartılmasına dair kararında ''c. Milli Güvenlik Kurulunun FETÖ/PDY Hakkındaki Değerlendirmesi'' başlıklı bölümünde ''MGK genel sekreterliği kurul toplantılarına ilişkin basın duyurularından FETÖ/PDY ile değerlendirme yapılan kısımları şöyledir: a. 26.02.2014 tarihli toplantı ülke genelinde güvenliği ilgilendiren hususlar ve yapılan çalışmalar değerlendirilmiş; bu kapsamda halkımızın huzurunu ve ulusal güvenliğimizi tehdit eden yapılanmalar faaliyetler görüşülmüştür.'' ibaresine yer verildikten sonra yine sırası 30.04.2014; 26.06.2014; 30.10.2014; 30.12.2014; 26.02.2015; 29.04.2015; 29.06.2015; 02.09.2015; 21.10.2015; 18.12.2015; 27.01.2016; 24.03.2016; 26.05.2016 tarihli MGK kararlarına ve bu kararlara ilişkin basın duyurularına yer verilmiş olduğu ve yargısal kararların oluşumunda tesir eden olaylara ilişkin karışıklığa meydan verilmemesi açısından bu hususa dikkat çekilmesi gereği hasıl olmuştur.
Diğer taraftan bozma ilamında geçerli bir temyiz nedeni bulunması halinde dilekçede açıklanmış olmasa dahi diğer hukuka aykırılık nedenleri ile CMK'nın 289 yer verilen hukuka aykırılık hallerinin bozma ilamında gösterilebileceği yönündeki ibarenin CMK'nın 288-294 maddeleri uyarınca temyiz dilekçesinde gösterilen bir temyiz nedeni ile hükmün bozulması halinde 302/3 kapsamında diğer hukuka aykırılık hallerinin ilamda gösterilebileceği, temyiz dilekçesinde gösterilmeyen bir hususta CMK'nın 289 maddesinde yazılı hususlar dışında bir incelemesi yapılmadan yani dilekçede gösterilen temyiz nedenleri ve CMK'nın 289 maddesi kapsamında temyiz inceleme başlığı açılabileceği dilekçede yer alamayan diğer hukuka aykırılıkların temyiz inceleme başlığı açılmadan belirtilen hukuka aykırılıkların incelenmesi sırasında tespit edilen hukuka aykırılıklarla sınırlı olarak ilamda gösterilebileceği kabul etmek gerekecektir.
Dairemizin yukarıda tarih ve sayısı yazılı ilk derece mahkemesi kararı ve bu karara yönelik Yargıtay Ceza Genel Kurulunun temyiz mahkemesi sıfatıyla verdiği karar içeriğinde Bylock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulduğu ve münhasıran bir kısım örgüt mensupları tarafından bir ağ olması nedeniyle örgütün talimatıyla gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığı her türlü şüpheden uzak kesin kanaate ulaşacak teknik verilerle tespiti halinde kişinin örgüt bağlantısını gösteren delil olduğu hususunda sayın çoğunluk ile aramızda görüş ayrılığı yoktur.
Cevabını aramamız gereken soru şudur? Sanığın bylock iletişim sistemini örgütsel iletişimde gizliliği sağlama amacıyla kullandığının kesin ve şüpheden uzak tespiti yönünden Bylock tespit ve değerlendirme raporu ve HIS (CGNAT) kayıtları dosya kapsamı itibariyle silahlı örgüte üye olma suçunun sübutu açısından zorunlu bir delil midir? Sayın çoğunluk ile aramızda görüş ayrılıklarından biride bu konuda toplanmaktadır.
İlk derece mahkemesi kararında; sanığın kendi adına kayıtlı olan ve kendisinin kullandığını beyan ettiği ...... telefon hattı ile ...... İMEİ nolu telefon cihazı ile ilk tespit tarihi 17.08.2014 olmak üzere Bylock programını örgütsel iletişimde gizliliği sağlamak amcıyla kullandığı BTK'dan gelen sanığa ait 12.04.2015-13.04.2017 tarihleri aralığını kapsayan HTS kaydından ...... nolu hattın ...... İMEİ nolu tel. cihazı ile kullanıldığı, sanığın Bylock kullanmadığı yönündeki savunmasının HTS, BTK ve KOM yazıları gözetildiğinde cezadan kurtulmaya yönelik bulunduğu; sanığın 04.01.2005'de ... ... hesap açtığı ancak 2013 Aralık ayında hesap bakiyesinin sıfır olduğu silahlı örgüt ele başının ...çağrısı sonrasında Ocak 2014 de 7214 TL para yatırdığı Kasım 2014 de 17.441 TL olan bakiyenin Mart 2015 de 20.351 TL olduğu; sanığın kabül etmemesine rağmen silahlı örgütle iltisakı nedeniyle 23.07.2016 tarihinde KHK ile kapatılan .... Gönüllü Eğitimciler derneğine üye olduğunun anlaşılmasını sanığın çocuğunun 2014-2016 yılları arasında bir birini takip eden yıllarda Kayseri ve Kırşehir'de ki FETÖ/PDY iltisakı nedeniyle KHK ile kapatılmış okullarda eğitim aldığı; sanık adına kayıtlı twitter sayfasında yapılan incelemede sanığın ... ... Gönüllüleri adlı hesabı takip ettiği bu hesabın paylaşımlarını rettwit ettiği dershaneleri öven dershanelerin kapatılmaması yönünde twitlerinin bulunduğu sanığın telefon hattı ile haber ve mesajlaşmasının incelenmesinden hakkında silahlı terör örgütü üyesi olmaktan soruşturma kovuşturma bulunan ... ... ..., ... ..., ... ... ile irtibatının bulunduğu ilk derece mahkemesinin birleşen 2017/190 Esas sayılı dosyasında ...l'in sanığın FETÖ/PDY sohbetlerine katıldığı örgüte müzahir yayınlara abone bulma çabasında olduğunu yönündeki beyanı ile yine anılan dosyada ... ... sanık ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında birlikte çalıştıklarını sanığın FETÖ/PDY örgütüne mensup olduğunu sanığın kendisini ... gazetesine abone yaptırmak için teklifte bulunduğunu kendisinin kabul etmemesi üzerine sanığın kendisi ile görüşmemeye başladığı yönündeki beyanlarını hükme dayanak yapılarak, sanığın silahlı örgüt üyesi olmak suçundan mahkumiyetine karar verilmiştir.
Sanık hakkında iki ayrı iddianame ile dava açılmış, bu davalar birleştirilmiştir.
Sanık savunmasında aşamalarda suçlamayı reddetmiş; Bylock tespit edilen hattın kendisine ait olmakla birlikte 2015 yılı Mart ayında kapattığını ve oğlunun 2015-2016 eğitim döneminde oğlunun cemaat okulunda eğitim gördüğünü belirtmiştir.
Dosya içerisinde bulunan ön inceleme raporundan sanığa ait telefon hattı ile FETÖ/PDY'den soruşturması bulunan ... ... ... ile 193 ... ... ile 1 ... ... ile 3 irtibatının bulunduğu anlaşılmıştır.
...araştırma tutanağından sanığın 2013 Aralık ayında hesap bakiyesi sıfır iken örgüt elebaşının talimatından sonra değişik tarihlerde para yatırdığı anlaşılmakta yine sanığın örgüt elebaşının ikinci çağrısı sonrasında 19.09.2014 de katılım hesabı açtığı anlaşılmaktadır.
Yeni Bylock CBS sorgu sonucu raporundan sanığın..... nolu hattan ...... İMEİ nolu telefon cihazı ile ilk tespit tarihi 17.08.2014 tarihi olmak üzere bylock kaydının olduğu belirlenmiştir.
Sosyal medya araştırma tutanağından sanık adına olan Twitter hesabından .... ... Gönüllüleri sayfasını takip ettiği dershaneleri övdüğü belirtilmekte olup buna ilişkin hesaptan yapılan twet ve rettwetlerinin çıktıları dosya içerisinde bulunmaktadır.
WEB Servis Sağlayıcı Tespit Raporunda twitter hesabının sanığa ait olup olmadığının tespiti eldeki mevcut bilgiler telefon numarası ve açık kaynak bilgileri ile yapılamadığı belirtilmiştir.
Sanık hakkında 11.04.2016 tarihinde Kayseri Emniyet Müdürlüğüne yapılan e-posta ihbarıyla isim belirtmeyen ancak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında idareci olduğunu bildiren bir kişi ... ..., ... ..., ... .. adlı örgüt mensuplarına ilişkin ihbarda bulunurken sanığa ilişkin olarak ''bu arada aradığınız öğretmen ... Kırşehir'e gitmiş haberiniz olsun'' ibaresini kullanmıştır.
Kayseri Sosyal Politikalar Bakanlığı İl Müdürlüğü bünyesinde FETÖ/PDY örgütü yapılanmasına dönük kayseri Cumhuriyet Başsavcılınca başlatılan soruşturma kapsamında TEM görevlilerince bilgi alma tutanağı ile beyanına başvurulan ... ... anılan il müdürlüğünde bilgisayar işletmeni olduğunu anılan il müdürlüğü FETÖ/PDY yapılanması kapsamından diğer kişiler yanında ...'ten kurumda öğretmen olduğunu kendisi ... ... yapısına mensuptur bana gelerek seni zaman gazetesine abone yapalım diyen kişidir ben bu kişinin teklifini kabul etmedim ancak kurumda kabul eden arkadaşlarımın olduğunu biliyorum abone olmadığım için bu kişinin bana davranış şekli yüzde yüz değişti benle arasında mesafe koydu şeklinde beyanda bulunmuştur.
Kayseri Sosyal Politikalar Bakanlığı İl Müdürlüğü bünyesinde FETÖ/PDY örgütü yapılanmasına dönük Kayseri Cumhuriyet Başsavcılınca başlatılan soruşturma kapsamında TEM görevlilerince bilgi alma tutanağı ile beyanına başvurulan ...l anılan il müdürlüğünde il müdür yardımcısı olduğunu kurum içerisinden . ... ..., ..., ... isimli kişilerin toplantılar yaptıklarını ... gazetesi ve sızıntı dergisine ... ..., ... ... kurum çalışanlarını abone yapmak için telkinde bulunuyorlardı şeklinde beyanda bulunmuştur.
Mahkemenin kabulünde yer verdiği deliller ve ...l, ..., ... ... beyanları 06.06.2017 tarihli duruşmada okunmuş sanık ve müdafinden delillere karşı diyecekleri sorulması üzerine sanık ...'i tanımadığını beyanlarının tamamen soyut ve içinin boş olduğunu ... ile beraber aynı kurumda çalıştıklarını ... ... da aynı kutrumda çalıştığını bu kişilerin kendilerine ait suçlamaları bertaraf etmek için benim üzerime suç atmıştırlar beyanlarını kabul etmiyorum dediği ve tevzi tahkikat talebi bulunmadığını beyan etmiştir.
Mahkemenin hükme esas aldığı tüm deliller duruşmada okunmuş değerlendirilerek sanık ve müdafinden diyecekleri sorularak hükme esas alınmış olmakla CMK'nın 217 . maddesine aykırılık söz konusu değildir.
Her şeyden önce şunun ifade edilmesi gerekir ki ceza yargılaması şekli delil sistemi üzerinden yürüyen bir yargılama değildir. Bu yönü itibariyle hukuk yargılamasından ayrılır. Ceza yargılamasında hukuka uygun olarak toplanmış her türlü delil kullanılabilir. Delilin akla, mantığa tecrübe kurallarına hukukun genel ilkelerine aykırı olmaması koşuluyla vicdani kanıyı oluşturacak biçimde toplanması karar için yeterlidir. Ceza yargılamasında uygulama sonucu itibariyle şekli delil sistemine dönüşmemelidir.
Bu kapsamda kabul ve iddia olunan bir vakıa başka bir delille kesin olarak kanıtlanıyorsa artık bunun şekli anlamda bir başka bir delile ihtiyaç duymayacağı izahtan varestedir.
Somut olayda sanık savunmasında suçu reddetmiş olmakla birlikte...... nolu hattı Mart 2015 de kapatıncaya kadar kullandığını kabul etmektedir. KOM Bylock raporunda sanığa ait ....... nolu telefon hattı üzerinden ....... IMEI nolu telefon cihazları ile ilk tespit tarihi 17.08.2014 olmak üzere bylock kaydının olduğu anlaşılmakta olup, duruşmada okunarak sanıktan diyecekeri sorulan ... ve ...l'in sanığı örgüt yapılanması içerisinde olup kurum çalışanlarını ... Gazetesi ve ... Dergisi abonesi yapma hususunda çalışma yaptığı yönündeki beyanları, sanığın örgüt ele başının çağrısı sonrasında ...da bulunan hesabını rutin dışı olacak şekilde Ocak 2014 de para yatırmaya başlaması yine ... ... ilişkin örgüt elebaşının ikinci çağrısından sonra Eylül 2014 de katılım hesabı açması, Kayseri Eminiyet Müdürlüğüne yapılan e-mail ihbarı, sanığın çocuğunun yapının illegal olduğu husunda devlet organlarınca açıklama yapılmasından sonrada yapı ile iltisaklı olduğunu bildiği okullarda 2014-2016 arasında eğitim aldırması, BTK ve HTS kayıtları ve kovuşturma aşamasında toplanan delillerden anlaşılmaktadır.
Sanığın Bylock kullanıcısı olduğuna ilişkin tespit değerlendirme raporu ve HIS (CGNAT) sorgu kayıtları bu vakıanın kanıtlanmasında artık bir önemi bulunmamaktadır. Somut olayda özellikle HIS (CGNAT) sorgu kayıtlarının getirtilmesi dosyaya hiç bir yenilik getirmeyecektir. Sanığın twitter hesabında araştırma yapılması WEB Servis Sağlayıcı Tespit Raporunda içeriği nazara alındığında sonuca etki etmeyeceği açıktır. Bu hususta nasıl bir araştırma yapılması gerektiği de bozma ilamında gösterilmemiştir. Hükme dayanak yapılan delil yalnızca bir tanık beyanından ibaret değildir bu nedenle CMK'nın 210/1 maddesine aykırılıktan söz edilemeyecektir.
Mahkemenin dayanak yaptığı delillerle ispatlanmış olan vakıanın sırf bu nedenlerle bozma nedeni yapılması AİHS ile garanti altına alınan makul sürede yargılanma hakkına da müdahale içermektedir.
Sanığın atılı suçu işlediği ilk derece mahkemesince ortaya konulup tartışılan delillerle birlikte değerlendirildiğinde sanığın silahlı örgüte üye olmak suçu sabit olduğundan hükmün onanması görüşüyle sayın çoğunluğun bozma düşüncesine katılmak mümkün olmamıştır.
Ceza Genel Kurulu, 2014/781 E., 2017/503 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
Öte yandan, 5271 sayılı CMK'nun "Tanığın önceki ifadesinin okunması" başlıklı 212. maddesi,
Ceza Genel Kurulu 2014/781 E. , 2017/503 K.
"İçtihat Metni"
Kararı veren
Yargıtay Dairesi : 15. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Günü : 27.05.2010
Sayısı : 278-155
Sanık ...'un nitelikli dolandırıcılık suçundan TCK'nun 158/1-f, 62 ve 52/2-4. maddeleri gereğince 2 yıl 6 ay hapis ve 175.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye; resmî belgede sahtecilik suçundan TCK'nun 204/1 ve 62. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, her iki suç yönünden aynı Kanunun 53. maddesi uyarınca hak yoksunluğuna ilişkin Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 27.05.2010 gün ve 278-155 sayılı hükümlerin, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 19.06.2014 gün ve 19018-12347 sayı ile;
"...TCK'nın 158/1-f-son maddesi gereğince hükmedilecek adli para cezasının alt sınırının suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamayacağı gözetilmeden, yazılı şekilde eksik ceza tayini aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır" eleştirisiyle onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 09.10.2014 gün ve 177260 sayı ile;
"...Sanığın aşamalarda temsilcisi olduğu şirketin işleri bozulduğu için ödeme zorluğuna düştüklerini ve bankalardan çek alamadıkları için çevredeki tanıdık kişilerden hatır çeki alarak işlerini yürütmeye çalıştıklarını, suça konu çeki de babasının tanıdığı olan çek keşidecisi.....'den hatır çeki olarak alıp ciro ederek katılana verdiğini savunması, çek keşidecisi.....'in kovuşturma aşamasında talimat mahkemesindeki beyanında, suça konu çeki boş olarak imzalayıp sanığa verdiğini, suça konu çekteki keşideci imzasının kendisine ait olduğunu söylemesi karşısında; bu savunmanın doğruluğunun ve gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek biçimde belirlenmesi bakımından, sanığın babasının tanık sıfatı ile dinlenilerek sanığın bu şekilde keşideci.....'den hatır çeki alıp almadığı ve sanık tarafından daha önce bu şekilde imzalanıp ödenen çekler olup olmadığı ilgili bankalardan araştırılıp bu konuda gerektiğinde çeklerin verildiği kişiler de tanık olarak dinlenerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken eksik inceleme ile mahkûmiyet hükmü kurulduğu" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 11.11.2014 gün ve 19069-18608 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında nitelikli dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Sanığın, tanık.....'den çalınan suça konu boş çek yaprağını bir şekilde ele geçirip, bu çeki 05.06.2008 keşide tarihli ve 105.000 Lira bedelli olarak düzenledikten sonra aldığı inşaat malzemeleri karşılığında katılan şirkete verdiği iddiasıyla, nitelikli dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarından cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı,
Tanık.....'e ait Ziraat Bankası İzmir Çamdibi Şubesindeki 81402 nolu çek hesabından 05.06.2008 keşide tarihli ve 105.000 Lira bedelli olarak düzenlenen suça konu çekin arkasında sırasıyla sanığın, Şencam İnşaat Metal Plastik Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi yetkilisi ile katılan şirket yetkilisinin cirolarının bulunduğu ve yasal unsurlarının tam olduğu,
Çekin ibraz edildiği Ziraat Bankası İzmir Çamdibi Şubesinin 12.09.2008 tarihli yazısında; çekin, hesap sahibi..... tarafından keşide edildiği belirtilerek, yazı ekinde.....'in suça konu çekin rızası dışında elinden çıktığından bahisle bankaya ibrazı hâlinde ödeme yapılmamasına dair 28.04.2008 tarihinde verdiği talimat dilekçesinin gönderildiği,
Soruşturma aşamasında Adli Tıp ve Adli Belge İnceleme Uzmanı tarafından düzenlenen raporda; suça konu çekin iğfal kabiliyetini haiz olduğu, çekteki yazı ve imzaların.....'in eli ürünü olmadığı, çekin ön yüzündeki yazılar ile arka yüzündeki birinci ciranta adına atılmış bulunan imzanın sanığa ait olduğu, çekin ön yüzündeki keşideci imzasıyla sanığın imzaları arasında kaligrafik özellikler açısından kısmi uygunluk ve benzerlik bulunduğu, amaç doğrultusunda atılan imzaların kaligrafik özelliklerinin imzaya tam olarak yansıtılamayabileceği tespitlerine yer verildiği,
Sanık müdafii tarafından dosyaya sunulan 11.05.2010 tarihli kriminalistik uzmanınca düzenlenen raporda; suça konu çek üzerindeki yazıların ve keşideci imzasının sanığın eli ürünü olmadığının belirtildiği,
Anlaşılmaktadır.
Tanık..... şüpheli sıfatıyla kollukta; suça konu çekin kendisine ait olduğunu, ancak çek üzerinde bulunan yazı ve imzaların kendisine ait olmadığını, söz konusu çekin de dahil olduğu çek koçanının yaklaşık 10 ay önce çalındığını, bu konuyla ilgili açılan davaların devam ettiğini, çalınan çeklerin doldurulup imzalanmak suretiyle piyasaya sürüldüğünü,
Mahkemede tanık sıfatıyla dinlenildiğinde ise farklı olarak; bir dönem alt müteahhitlik işlerini yaptığı sanığı on beş yıldır tanıdığını, sanığın yaklaşık bir buçuk yıl önce ödeme güçlüğüne düştüğünü, bu nedenle kendisinden hatır çeki istediğini, kendisinin de suça konu çeki meblağ ve yazı kısımlarını boş bırakıp sadece imzalayarak sanığa verdiğini, daha sonra bu çek nedeniyle aleyhine icra takibine başlanıldığını, sanıkla görüştüğünde çek bedelini ödeyeceğini söylediğini,
Tanık....; Şencam İnşaat Plastik Limited Şirketinin yetkilisi olduğunu, sanığın, şirketine yaptırdığı PVC kapı ve pencere işi nedeniyle 105.000 Lira borçlandığını ve suça konu çeki ciro ederek borcuna karşılık verdiğini, katılan şirkete gönderdiği çekin daha sonra çalıntı olduğunun bildirildiğini, sanığın şirketinde çalışan .... isimli şahsın kendisine “çek bizim, borç da bizim, biz bunu bir şekilde size ödeyeceğiz” dediğini, daha sonra çek bedelinin 25.000 Lirasının sanık tarafından katılan şirkete havale edildiğini öğrendiğini,
Katılan şirket yetkilisi.....; Yıldız Pen Plastik Sanayi ve Ticaret Limited Şirketinin ortağı ve aynı zamanda müdürü olduğunu, 2008 yılında TOKİ'ye inşaat yapan firmanın taşeronu olan sanığın, şirketlerinin Adana'da bulunan şubesine müracaat ederek 105.000 Liralık mal talebinde bulunduğunu ve çek ile ödeme yapacağını beyan ettiğini, banka yetkililerinin de çekle ilgili olumlu bilgi vermesi üzerine Adana'daki şube çalışanlarına istenilen malzemelerin verilmesini söylediğini, çek bedelini tahsil amacıyla bankaya müracaat ettiklerinde firmanın işlerinin bozulması nedeniyle çekin karşılıksız olduğunu öğrendiklerini, sanığın çek bedelini ödeyeceğini söyleyerek 25.000 Lira gönderdiğini ancak kalan miktarı ödemediğini, kısmi ödeme nedeniyle etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına rızalarının olmadığını,
Beyan etmişlerdir.
Sanık ... savcılıkta; suça konu çek ile herhangi bir ilgisinin bulunmadığını, çekin arkasındaki imzanın kendisine ait olmadığını, katılanı ve çek üzerinde adı geçen..... isimli şahsı tanımadığını, mahkemede ise farklı olarak; Adana'da inşaat yaptıkları dönemde yetkilisi olduğu firmanın ekonomik sıkıntı içine girdiğini, çek hesabı açtıramaz hale geldiklerini, bu nedenle işlerini piyasadan temin ettikleri hatır çekleriyle yürüttüklerini,.....'i tanımadığını ancak bu şahsın babası ile dostluklarının bulunduğunu, suça konu çeki,..... tarafından babasına verilen hatır çeki olduğunu düşünerek Adana'dan aldığı inşaat malzemeleri karşılığında ciro ettiğini, çekin ön yüzündeki yazıların kendisine ait olmadığını, işleri bozulduğu için çek bedelini ödeyemediğini savunmuştur.
Ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir. Gerek 1412 sayılı CMUK, gerekse 5271 sayılı CMK, adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkanı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur.
Öte yandan, 5271 sayılı CMK'nun "Tanığın önceki ifadesinin okunması" başlıklı 212. maddesi,
"(1) Tanık, bir hususu hatırlayamadığını söylerse önceki ifadesini içeren tutanağın ilgili kısmı okunarak hatırlamasına yardım edilir.
(2) Tanığın duruşmadaki ifadesiyle önceki ifadesi arasında çelişki bulunduğunda, evvelce alınmış ifadesi okunarak çelişkinin giderilmesine çalışılır" şeklinde olup, bu düzenleme ile; tanığın duruşmadaki beyanlarıyla önceki beyanları arasında çelişki bulunması hâlinde, önceki beyanlarının okunarak çelişkinin giderilmesine çalışılması gerekliliği hüküm altına alınmıştır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanığın, tanık.....'den çalınan suça konu boş çek yaprağını bir şekilde ele geçirip, bu çeki 05.06.2008 keşide tarihli ve 105.000 Lira bedelli olarak düzenledikten sonra aldığı inşaat malzemeleri karşılığında katılan şirkete verdiğinin iddia edildiği olayda; çekin sahibi tanık.....'in şüpheli sıfatıyla soruşturma aşamasında; suça konu çeki çaldırdığını, bu konuyla ilgili açılan davaların devam ettiğini, çek üzerinde bulunan yazı ve imzaların kendisine ait olmadığını ifade etmesine karşın kovuşturma aşamasında; müteahhit olan sanığı on beş yıldır tanıdığını, suça konu çeki sanığa hatır çeki olarak verdiğini ve çeki kendisinin imzaladığını söylemesi, sanığın; yetkilisi olduğu şirketin ekonomik sıkıntı içinde bulunması nedeniyle işlerini piyasadan temin edilen hatır çekleri ile yürüttüğüne, suça konu çeki tanık..... tarafından babasına verilen hatır çeki olduğunu düşünerek ciro ettiğine ilişkin savunmasının tanık.....'in kovuşturma aşamasındaki beyanı ile uyumlu olması ve yine çek hesabının bulunduğu Ziraat Bankası Çamdibi Şubesince gönderilen 12.09.2008 tarihli yazıda söz konusu çekin, hesap sahibi tanık..... tarafından keşide edildiğinin belirtilmesi karşısında, maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde tespiti bakımından, tanık.....'in tekrar ifadesine başvurularak çekin sanığın eline ne şekilde geçtiğine ilişkin beyanları arasında oluşan çelişkinin giderilmesine çalışılması, çeklerin sanık tarafından imzalanmasına muvafakatinin bulunup bulunmadığının sorulması, varsa suça konu çekin bulunduğu çek koçanının çalınmasıyla ilgili açtığı davaların sonucunun araştırılması, sanığın babası olan ....'un olaya ilişkin tanık sıfatıyla dinlenilmesi ve gerektiğinde çekin ön yüzünde bulunan keşideci imzasının.....'e ait olup olmadığının kesin olarak belirlenmesi amacıyla Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi veya bünyesinde grafoloji uzmanı bulunduran resmi bir kurumdan rapor alınması ve sonucuna göre, tüm deliller birlikte değerlendirilerek, sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme kararının sanık hakkında resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından eksik araştırma ile hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 19.06.2014 gün ve 19018-12347 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,
3- Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 27.05.2010 gün ve 278-155 sayılı kararının, sanık hakkında resmî belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından eksik araştırma ile hüküm kurulması isabetsizliğinden BOZULMASINA,
4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 28.11.2017 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Ceza Muhakemesi Hukuku
I. Tanık, bir hususu hatırlayamadığını söylerse II. Tanığın duruşmadaki ifadesiyle önceki ifadesi arasında çelişki varsa III. Sanığın duruşmadaki ifadesiyle önceki ifadesi arasında çelişki varsa
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre yukarıdaki hallerin hangisinde/hangilerinde önceki ifadeyi içeren tutanaklar duruşmada okunabilir?