5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 218

Ceza Muhakemesi Kanunu 218. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 218 – (1) Yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir. (2) Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde; mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir. BEŞİNCİ BÖLÜM Duruşma Tutanağı Duruşma tutanağı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

17 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2021/158 E., 2021/245 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... 7. Çocuk
Diğer taraftan 5271 sayılı CMK’nın 218. maddesi;
Ceza Genel Kurulu         2021/158 E.  ,  2021/245 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 16. Ceza Dairesi Mahkemesi : ... 7. Çocuk Sayısı : 189-446 Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçundan sanık ...'ın TCK'nın 267/1 ve 31/3. maddeleri uyarınca 1 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin ... 7. Çocuk Mahkemesince verilen 05.12.2013 tarihli ve 95-190 sayılı hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesince 10.05.2016 tarih ve 816-3012 sayı ile; "TCK'nın 268. maddesinde tanımlanan suçun oluşması için, failin, işlediği suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerini kullanmasının gerektiği, hakkında yapılmakta olan bir soruşturma nedeniyle verilen arama kararının yerine getirilmesi sırasında bir başkasının kimlik bilgilerini kullanan ve yakalama tutanağını bu isimle imzalamaktan ibaret eylem ise TCK'nın 206. maddesinde tanımlanan 'Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan' suçunu oluşturacağından, mağdur ... hakkında sanığın eyleminden dolayı hırsızlık suçundan bir soruşturma bulunup bulunmadığı araştırılıp hukuki durumunun buna göre takdir ve tayini gerektiği gözetilmeden eksik araştırma ile yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. ... 7. Çocuk Mahkemesi ise 22.12.2016 tarih ve 189-446 sayı ile; "Her ne kadar Yargıtay 16. Ceza Dairesince fiilin, TCK'nın 206. maddedeki suçu oluşturduğu gerekçesiyle hüküm bozulmuşsa da, SSÇ'nin hırsızlık suçundan yakalanmasından sonra, hakkında işlem yapılmasını engellemek amacıyla mağdura ait kimlik bilgilerini beyan etmesi sebebiyle fiilin TCK'nın 268. maddesindeki iftira suçunu oluşturduğu konusunda bir tereddüt bulunmadığı" gerekçesiyle bozma kararına direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 07.04.2017 tarihli ve 5141 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesiyle değişik CMK'nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 16. Ceza Dairesince 18.03.2021 tarih ve 7773-2212 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanığın eyleminin hukuki niteliğinin belirlenmesi bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının, 2- Eksik araştırma ile hüküm kurulmadığı sonucuna ulaşılması hâlinde ise sanığın eyleminin TCK’nın 268/1. maddesinde düzenlenen “Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması” suçunu mu yoksa aynı Kanun’un 206/1. maddesinde düzenlenen “Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan” suçunu mu oluşturduğunun, Belirlenmesine ilişkin olup UYAP sisteminden alınan nüfus kayıt örneğine göre ... Anadolu (Kapatılan) 6. Çocuk Mahkemesince 27.11.2013 tarih ve 133-443 sayı ile sanığın 01.01.1997 olan doğum tarihinin 01.01.1995 olarak düzeltildiği ve bahse konu kararın 27.01.2014 tarihinde kesinleştiğinin anlaşılması karşısında sanığın gerçek yaşının tespiti ve bu bağlamda görevli mahkemenin belirlenmesi bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığı hususunun da ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Önleyici Hizmetler Şube Müdürlüğü Eyüp Ekipler Amirliğine bağlı 79-155 kod numaralı ekip tarafından 21.07.2013 tarihinde saat 20.15'te düzenlenen tutanağın; "21.07.2013 günü saat 18.25 sıralarında Önleyici Hizmetler Şube Müdürlüğü Eyüp Ekipler Amirliğine bağlı 79-155 kod nolu ekip olarak idaremiz Nişanca Mahallesi, Alaca Tekke Sokak üzerinde yapmış olduğumuz ring görevimiz sırasında uzak mesafeden gözlemlemiş olduğumuz ikisi uzun boylu, ikisi kısa boylu bilinen yaş grubundan dört şahsın etrafı telaşlı bir şekilde kolaçan ettikleri ve tedirgin davranışlar sergilediklerinin görülmesi üzerine bahse konu şahıslar tarafımızca 19 numara önünden, kapıyı gözetlerken alınmışlar, şahısların yapılan üst aramalarında 1 adet 30 cm uzunluğunda ingiliz anahtarı olarak tabir edilen alet, 1 adet metal kısmı 20 cm, sap kısmı ise 8 cm olan düz tornavida, 1 adet metal kısmı 12 cm sap kısmı 8 cm olan yıldız tornavida ve 1 adet 20 cm uzunluğunda olan ve (T) anahtarı olarak tabir edilen metal alet ele geçirilmiş, şahıslar kendi beyanlarına göre ... ili, Ataşehir ilçesi nüfusuna kayıtlı, ...-22.06.1994 doğumlu, ... ve ... oğlu ...(T.C. ...), ... ili, Sur ilçesi nüfusuna kayıtlı, ...-25.01.1998 doğumlu, ... ve ...oğlu ... (T.C. ...), Bayburt ili, Merkez ilçesi nüfusuna kayıtlı, Bahçelievler-30.08.1995 doğumlu, ... ve ... oğlu ... (T.C. ...) ile ...-2001 doğumlu, ... ve ... oğlu ... isimli şahıslar tarafımızca daha detaylı incelenmek amacıyla muhafaza altına alınarak polis merkezine intikal ettirilmiş, polis merkezinde yapılan incelemede herhangi bir suç ve suç unsuruna rastlanılmamış ancak şahısların yapılan UYAP sorgulamalarında yukarıda açık kimliği yazılı ... isimli şahsın 09.10.2012 tarihli ... 6. Çocuk Mahkemesince 2012/762 karar no ile bina içinde muhafaza altına alınmış eşya hakkında hırsızlık suçundan aranıyor olduğu görülmüş, diğer şahısların aranmadıkları anlaşılmış, aranması olan ... isimli şahıs doktor raporu alınmadan darp ve cebirsiz olarak Eyüp Çocuk Büro Amirliğine teslim edilmek üzere gerekli yasal işlemlerin yapılabilmesi için Eyüp Polis Merkezi Amirliğine teslim edildiğine dair iş bu tutanak tarafımızca tanzimle altı birlikte imza altına alınmıştır." şeklinde olduğu ve söz konusu tutanağın mağdur ... adına da imzalandığı, Önleyici Hizmetler Şube Müdürlüğü Eyüp Ekipler Amirliğine bağlı 79-155 kod numaralı ekip tarafından düzenlenen bila tarihli tutanakta; mağdur ...'ın olay tarihinde saat 20.30 sıralarında polis merkezine teslim edileceği sırada görevlilerin elinden kurtularak Eyüp Polis Merkezi Amirliği zemin katının duvarına kafa atması sonucunda duvara zarar verdiğinin belirtildiği, Eyüp Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen 21.07.2013 tarihli ve 7717 sayılı rapora göre; sanığın muayenesi için aynı gün saat 21.34'te Eyüp Devlet Hastanesine giriş yapıldığı, yapılan muayene sonucunda da mağdur ... adına aynı tarihli doktor raporunun düzenlendiği, Eyüp Çocuk Büro Amirliğinde görevli polis memurlarınca 21.07.2013 tarihinde saat 22.30'da düzenlenen tutanağa göre; aynı gün saat 22.00 sıralarında aranan şahıs olarak getirilen ... isimli şahsın çocuk büro görevlilerince bilinen sanık ... olduğunun tespit edildiği ayrıca daha sonra çocuk büroya gelen ...'ın da bahse konu şahsın oğlu olan sanık ... olduğunu beyan ettiği, Şahıs Bilgileri Formuna göre; sanık ...'ın aranan şahıslardan olmadığı, Eyüp Çocuk Büro Amirliğinde görevli polis memurlarınca 21.07.2013 tarihinde saat 23.30'da düzenlenen savcı görüşme tutanağına göre; nöbetçi Cumhuriyet savcısı tarafından sanık ...'ın kimliği hakkında yalan beyanda bulunmak eylemi nedeniyle kimlik tespitinin yapılması, geri getirilmek üzere hazırda bulunan babasına teslim edilmesi, şahısların üzerlerinden çıkan malzemelerin Çocuk Büro Amirliğinde muhafaza edilmesi, duvara kafa atma ve zarar verme olayı ile ilgili herhangi bir işlem yapılmaması, sanığın 22.07.2013 tarihinde mevcutlu olarak ... Cumhuriyet Başsavcılığına getirilmesi talimatlarının verildiği, Eyüp Çocuk Büro Amirliğinde görevli polis memurlarınca 22.07.2013 tarihinde saat 01.15'te düzenlenen kimlik tespit tutanağında; 21.07.2013 tarihinde saat 18.25 sıralarında Alaca Tekke Sokak üzerinde meydana gelen kimliği hakkında yalan beyanda bulunmak olayı ile ilgili olarak yakalanan sanık ...'ın yaşının küçük olması nedeniyle 21.07.2013 tarihinde saat 22.00 sıralarında Eyüp Çocuk Büro Amirliğine getirildiği, sanık hakkında düzenlenen kimlik tespiti tutanağının hazır bulunanlarca okutturulup doğruluğu anlaşıldıktan sonra taraflarca imza altına alındığının belirtildiği, Eyüp Çocuk Büro Amirliğince düzenlenen 22.07.2013 tarihli teslim ve tebliğ tutanağında; 21.07.2013 tarihinde Alaca Tekke Sokak üzerinde meydana gelen kimliği hakkında yalan beyanda bulunmak olayı ile ilgili olarak yakalanan sanık ...'ın nöbetçi Cumhuriyet savcısının talimatı gereğince 22.07.2013 tarihinde saat 08.30 sıralarında savcılığa sevk edilmek üzere Eyüp Çocuk Büro Amirliğine geri getirilmesi kaydıyla babası olan ...'a teslim edildiğinin belirtildiği, UYAP sorgulaması ve dosya kapsamına göre mağdur ... hakkında 09.10.2012 tarihinde işlenen nitelikli hırsızlık suçuna teşebbüs, iş yeri dokunulmazlığını ihlal ve mala zarar verme suçlarından ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 15.11.2012 tarih ve 61124-2644 sayı ile kamu davası açıldığı, ... 6. Çocuk Mahkemesince 2012/762 esas sayılı dosya üzerinden yapılan yargılama sırasında 21.06.2013 tarihinde mağdur hakkında ifadesinin alınması amacıyla yakalama emri düzenlendiği, 29.07.2013 tarihinde de ifadesinin alınması üzerine söz konusu tedbirin kaldırılmasına karar verildiği, yapılan yargılama sonucunda 13.03.2014 tarih ve 762-172 sayı ile mağdurun tüm suçlardan beraatine karar verildiği, bahse konu kararın temyiz edilmeden 16.04.2014 tarihinde kesinleştiği, 12.09.2013 tarihli oturumda ... 6. Çocuk Mahkemesinin 2012/762 esas sayılı dosyasının incelemesinde; mağdur ... hakkında ... isimli şahsa yönelik hırsızlık suçundan dava açıldığı, 29.07.2013 tarihinde mağdur ...'ın savunmasını yaptığı ve duruşmanın 28.11.2013 tarihine bırakıldığının belirtildiği, UYAP sisteminden alınan nüfus kayıt örneğine göre; ... Anadolu (Kapatılan) 6. Çocuk Mahkemesince 27.11.2013 tarih ve 133-443 sayı ile sanık ...'ın 01.01.1997 olan doğum tarihinin 01.01.1995 olarak düzeltildiği ve bahse konu kararın 27.01.2014 tarihinde kesinleştiği, UYAP sorgulaması ve dosya kapsamına göre; 21.07.2013 tarihinde saat 22.00 sıralarında Eyüp Çocuk Büro Amirliğine getirilmesi üzerine gerçek kimlik bilgileri tespit edilen sanık ... hakkında inceleme konusu başkasına ait kimlik bilgilerini kullanma eylemi dışında 21.07.2013 tarihinde gerçekleşen başka bir suçtan işlem yapılmadığı, Anlaşılmaktadır. Mağdur ... istinabe olunan Mahkemede; yeğeni olan sanığın karakola götürüldüğü sırada kendisinin kimlik bilgilerini verdiğini ve hakkında işlem yaptırdığını ancak daha sonra gerçek ortaya çıkınca herhangi bir ceza almadığını, olayla ilgili olarak herhangi bir şikâyetinin bulunmadığını, Tutanak tanıkları ... ve ... Mahkemede benzer şekilde; kendilerine okunan tutanağın doğru ve altındaki imzaların kendilerine ait olduğunu, tutanağı aynen tekrar ettiklerini, olayı hatırlayamadıklarını, İfade etmişlerdir. Sanık ... Savcılıkta; suçlamayı kabul etmediğini, şüphe üzerine kendisini durduran polislere gerçek kimlik bilgilerini söylediğini ancak o sırada yanında bulunan ... isimli şahsın polislere kendisinin ... olduğunu söylediğini, polislerin de ona inandıklarını, mağdur ...'ın kuzeninin oğlu olduğunu, mağdurun arandığını bilmediğini, onun kimlik bilgilerini söylemesinin mantıklı olmadığını, Mahkemede; olay tarihinde hırsızlık suçundan yakalandığını, önce Eyüp Karakoluna götürüldüğünü, orada bulunduğu sırada arkadaşlarından birinin kendisine "...!" şeklinde seslendiğini, mağdur ...'ın da Eyüp Karakolunda tanınan birisi olduğunu, kendisini ... olarak tanıtmasına rağmen ... kimliğiyle hakkında tutanak düzenlendiğini, ardından çocuk büroya götürüldüğünü, orada bulunan polislerce tanındığını ve gerçek kimliği ile tutanak düzenlendiğini, mağdur ...'ın kuzeni olduğunu, Savunmuştur. 1- UYAP sisteminden alınan nüfus kayıt örneğine göre ... Anadolu (Kapatılan) 6. Çocuk Mahkemesince 27.11.2013 tarih ve 133-443 sayı ile sanığın 01.01.1997 olan doğum tarihinin 01.01.1995 olarak düzeltildiği ve bahse konu kararın 27.01.2014 tarihinde kesinleştiğinin anlaşılması karşısında sanığın gerçek yaşının tespiti ve bu bağlamda görevli mahkemenin belirlenmesi bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığı; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "Adil yargılanma hakkı" başlıklı 6. maddesinde; "Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir...", Anayasa’nın 142. maddesinin birinci fıkrasında ise "Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.”, Hükümlerine yer verilmiştir. Bu düzenlemelere uygun olarak yürürlüğe konulan 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkında Kanun'un “Ceza mahkemeleri” başlıklı 8. maddesi; “Ceza mahkemeleri, sulh ceza, asliye ceza ve ağır ceza mahkemeleri ile özel kanunlarla kurulan diğer ceza mahkemeleridir.” şeklindeyken 28.06.2014 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun'un 46. maddesiyle “sulh ceza” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır. Asliye ceza mahkemesinin görevi 5235 sayılı Kanun'un 11. maddesinde; “Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, sulh ceza mahkemesi ve ağır ceza mahkemelerinin görevleri dışında kalan dava ve işlere asliye ceza mahkemelerince bakılır.” şeklinde düzenlenmişken 6545 sayılı Kanun'un 49. maddesiyle maddeye “sulh ceza” ibaresinden sonra gelmek üzere “hâkimliği” ibaresi eklenmiş ve söz konusu madde 6545 sayılı Kanun'la yapılan diğer değişikliklerle uyumlu hâle getirilmiştir. Öte yandan, 5271 sayılı CMK’nın "Görev" başlıklı 3. maddesinin birinci fıkrası; "Mahkemelerin görevleri kanunla belirlenir.", "Re'sen görev kararı ve görevde uyuşmazlık" başlıklı 4. maddesi; "Davaya bakan mahkeme, görevli olup olmadığına kovuşturma evresinin her aşamasında re'sen karar verebilir. 6 ncı madde hükmü saklıdır. Görev konusunda mahkemeler arasında uyuşmazlık çıktığında, görevli mahkemeyi ortak yüksek görevli mahkeme belirler.”, "Görevsizlik kararı verilmesi gereken hâl ve sonucu" başlıklı 5. maddesi; “İddianamenin kabulünden sonra; işin, davayı gören mahkemenin görevini aştığı veya dışında kaldığı anlaşılırsa, mahkeme bir kararla işi görevli mahkemeye gönderir. Adlî yargı içerisindeki mahkemeler bakımından verilen görevsizlik kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir.”, "Görevli olmayan hâkim veya mahkemenin işlemleri" başlıklı 7. maddesi ise; "Yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında, görevli olmayan hâkim veya mahkemece yapılan işlemler hükümsüzdür.”, Şeklindedir. Yine 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun "Tanımlar" başlıklı 3. maddesi; "(1) Bu Kanunun uygulanmasında; a) Çocuk: Daha erken yaşta ergin olsa bile, onsekiz yaşını doldurmamış kişiyi; bu kapsamda, 1. Korunma ihtiyacı olan çocuk: Bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuğu, 2. Suça sürüklenen çocuk: Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuğu, ... İfade eder.", "Mahkemelerin kuruluşu" başlıklı 25. maddesi; "(1) Çocuk mahkemesi, tek hâkimden oluşur. Bu mahkemeler her il merkezinde kurulur. Ayrıca, bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen ilçelerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak kurulabilir. İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde çocuk mahkemelerinin birden fazla dairesi oluşturulabilir. Bu daireler numaralandırılır. Çocuk mahkemelerinde yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz. Mahkemelerin bulunduğu yerlerdeki Cumhuriyet savcıları, çocuk mahkemeleri kararlarına karşı kanun yoluna başvurabilirler. (2) Çocuk ağır ceza mahkemelerinde bir başkan ile yeteri kadar üye bulunur ve mahkeme bir başkan ve iki üye ile toplanır. Bu mahkemeler bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak kurulur. İş durumunun gerekli kıldığı yerlerde çocuk ağır ceza mahkemelerinin birden fazla dairesi oluşturulabilir. Bu daireler numaralandırılır." "Mahkemelerin görevi" başlıklı 26. maddesi; "(1) Çocuk mahkemesi, asliye ceza mahkemesi ile sulh ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar bakımından, suça sürüklenen çocuklar hakkında açılacak davalara bakar. (2) Çocuk ağır ceza mahkemesi, çocuklar tarafından işlenen ve ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarla ilgili davalara bakar. (3) Mahkemeler ve çocuk hâkimi, bu Kanunda ve diğer kanunlarda yer alan tedbirleri almakla görevlidir. (4) Çocuklar hakkında açılan kamu davaları, Kanunun 17 nci maddesi hükümleri saklı kalmak kaydıyla bu Kanunla kurulan mahkemelerde görülür.", "İştirak hâlinde işlenen suçlar" başlıklı 17. maddesi ise; "(1) Çocukların yetişkinlerle birlikte suç işlemesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturma ayrı yürütülür. (2) Bu hâlde de çocuklar hakkında gerekli tedbirler uygulanmakla beraber, mahkeme lüzum gördüğü takdirde çocuk hakkındaki yargılamayı genel mahkemedeki davanın sonucuna kadar bekletebilir. (3) Davaların birlikte yürütülmesinin zorunlu görülmesi hâlinde, genel mahkemelerde, yargılamanın her aşamasında, mahkemelerin uygun bulması şartıyla birleştirme kararı verilebilir. Bu takdirde birleştirilen davalar genel mahkemelerde görülür." şekline hüküm altına alınmıştır. Görev hususu kamu düzenine ilişkin olup yargılamanın her aşamasında ilgililer tarafından yargılama yapan mahkemeye görev itirazında bulunulabileceği gibi davaya bakan mahkeme de CMK'nın 4 ve 5. maddeleri uyarınca görevli olup olmadığını kovuşturma evresinin her aşamasında resen dikkate alır. Anılan Kanun'un 7. maddesi uyarınca yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında, görevli olmayan hâkim veya mahkemece yapılan işlemler hükümsüzdür ve yargılamaya bakacak olan görevli mahkemenin bütün işlemleri yenilemesi gerekir. Burada sadece yenilenmesi mümkün görülmeyen işlemler varlığını koruyacaktır (Ahmet Gökçen, Murat Balcı, M. Emin Alşahin, Kerim Çakır, Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet, 2. Baskı, 2017, l. Cilt, s. 195.). Mahkemelerin kanunen görevli olmadıkları hâlde davaya bakmaları,1412 sayılı CMUK'nın 308. maddesinde “Kanuna mutlak aykırılık”, 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde de “hukuka kesin aykırılık hâli” olarak düzenlenmiştir. Diğer taraftan 5271 sayılı CMK’nın 218. maddesi; "1) Yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir. 2) Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde; mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir." şeklinde düzenlenmiştir. 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesi ise; “(1) Mahkeme kararı ile yapılan kayıt düzeltmelerinde aşağıdaki usûllere uyulur: a) Nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davaları, düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılır. Kayıt düzeltme davaları nüfus müdürü veya görevlendireceği nüfus memuru huzuru ile görülür ve karara bağlanır. b) Aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davası ancak bir kere açılabilir. Ad değişikliği halinde, nüfus müdürlüğü bu kişinin çocuklarının baba veya ana adına ilişkin kaydı, soyadı değişikliğinde ise eş ve ergin olmayan çocukların soyadını da düzeltir. c) Tespit davaları, kaydın iptali veya düzeltilmesi için açılacak davalara karine teşkil eder. (2) Kişilerin başkasına ait kaydı kullandıklarına ilişkin başvurular Bakanlıkça incelenip sonuçlandırılır.” biçiminde iken, Anayasa Mahkemesince 30.03.2012 tarih ve 34-48 sayı ile “25.04.2006 günlü, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin ‘Aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davası ancak bir kere açılabilir.’ biçimindeki cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline” karar verilmiş, 03.11.2017 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7039 sayılı Kanun'un 9. maddesi ile de 5490 sayılı Kanun'un 36. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi "Haklı sebeplerin bulunması hâlinde aynı konuya ilişkin düzeltme yapılması hâkimden istenebilir. Ad değişikliği hâlinde, nüfus müdürlüğü bu kişinin çocuklarının baba veya ana adına ilişkin kaydı, soyadı değişikliğinde ise eşin ve ergin olmayan çocukların soyadını da düzeltir." şeklinde yeniden düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesinin sözü edilen iptal kararı ile anılan yasal düzenlenme sonucunda daha önce mahkeme kararı ile değişiklik yapılmış olsa dahi sanık veya mağdurenin gerçek yaşının nüfus kaydından farklı olduğunun iddia edilmesi durumunda yaşlarının yeniden araştırılıp belirlenmesi ve gerektiğinde düzeltilmesine ya da mevcut yargılama ile sınırlı olarak tespitine karar verilmesi olanaklı hâle gelmiştir. CMK’nın 218/1. maddesine göre bir eylemin suç oluşturup oluşturmadığı veya suçun niteliğinin saptanması ya da yüklenen suçun ispatı ceza mahkemesi dışında bir sorunun çözümlenmesine bağlı ise ceza hâkimi, ya sorunu ceza muhakemesi hükümlerine göre karara bağlayacak ya da sorunun hukuk veya idare mahkemesinde çözümlenmesini bekleyecektir. Yaş tespiti dışında kalan bu tali sorunların çözümü bakımından ceza mahkemelerine ek muhakeme yapma mecburiyeti getirilmemiş, iki seçenek sunularak bekletici sorun sayma veya ek yargılama yetkisini kullanarak tali sorunu çözme imkânlarından birisini kullanma yetkisi verilmiştir. Ceza mahkemesine tanınmış olan yaş düzeltme yetkisi, düzeltme sonucunda yaşta meydana gelecek değişikliğin, ceza sorumluluğuna etkili olmasına bağlıdır. Başka bir deyişle sanığın sübuttan beraatine karar verilecek durumda yaş düzeltmesi yapılmamalı, yapılacak yaş düzeltilmesi, cezanın artmasını veya azalmasını sağlamayacak ya da ceza sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmayacaksa bu yola gidilmemelidir. Ancak, kanun koyucu kovuşturma evresinde karşılaşılan mağdur veya sanığın gerçek yaşının belirlenmesi sorununu diğer ön sorunlardan farklı olarak ele almış ve ceza mahkemesine ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hüküm verme mecburiyeti getirmiştir. Bu nedenle ceza mahkemesi, Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda öngörülen yöntemi izleyerek yaşı düzeltilecek kişinin vücut yapısını gözlemleyip, hakkında bilimsel verilere dayalı olarak bilirkişi raporu aldıktan ve geçerli diğer delilleri topladıktan sonra gerçek yaşını saptayarak bir sonuca varmak zorundadır. Öte yandan ceza yargılaması hukukunda serbest ve vicdani delil sistemi benimsenmiştir. Bu sistemle ifade edilmek istenen mevcut delillerin bağımsız, tarafsız ve tam bir vicdani sorumluluk içinde değerlendirilmesi serbestliğidir. Ceza yargılamasında maddi gerçek arandığından hâkimi bu gerçeğe götürebilecek kanuni sınırlar içerisindeki her şey delil olabilecektir. Ancak hükme dayanak alınan delillerin gerçekçi, akılcı, olayı temsil edici, kanıtlayıcı ve hukuka uygun olmaları gerekir. Bu belirleme ceza yargılamasında şekli duruma değil, somut gerçeğe itibar edileceğini ortaya koymaktadır. Aksinin kabulü hak ve adalet duygularını da yaralayacaktır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun başta 30.08.1981 tarihli ve 2-106 sayılı, 18.04.2000 tarihli ve 74-79 sayılı, 15.04.2008 tarihli ve 239-86 sayılı ve 12.02. 2013 tarihli ve 974-49 sayılı kararları da bu doğrultudadır. Açıklanan hukusal durum karşısında ceza mahkemesinin, hukuk mahkemelerince verilen yaşa ilişkin kesinleşmiş kararlarını serbest ve vicdani delil sistemine göre değerlendirip, özel yasasında belirtilen usul izlenerek, bilimsel, tarafsız ve geçerli tüm deliller toplandıktan sonra ve bunlar doğru değerlendirilerek gerçek yaşın belirlendiğini görmesi hâlinde bu kararlara itibar etmesi mümkündür. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Ceza yargılamasının amacının maddi gerçeğin saptanması esasına dayandığı hususu ile 5490 sayılı Kanun'un 36. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde yer alan "Haklı sebeplerin bulunması hâlinde aynı konuya ilişkin düzeltme yapılması hâkimden istenebilir." şeklindeki yasal düzenleme gözetildiğinde; UYAP sisteminden alınan nüfus kayıt örneğine göre ... Anadolu (Kapatılan) 6. Çocuk Mahkemesince 27.11.2013 tarih ve 133-443 sayı ile sanığın 01.01.1997 olan doğum tarihinin 01.01.1995 olarak düzeltildiği ve bahse konu kararın 27.01.2014 tarihinde kesinleştiğinin anlaşılması karşısında anılan Mahkeme dosyası getirtilip incelenerek onaylı bir sureti dosya arasına alındıktan sonra 5271 sayılı CMK'nın 218/2. maddesi uyarınca sanığın gerçek yaşının usulüne uygun olarak belirlenip belirlenmediği araştırılıp, sanığın suç tarihi itibarıyla onsekiz yaşını doldurduğunun anlaşılması hâlinde delilleri takdir ve değerlendirme görevinin Asliye Ceza Mahkemesine ait olması nedeniyle görevsizlik kararı verilmesi gerekirken eksik araştırma ile hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır. Bu itibarla Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, ... Anadolu (Kapatılan) 6. Çocuk Mahkemesinin 2013/133 esas sayılı dosyası getirtilip incelenerek onaylı bir sureti dosya arasına alındıktan sonra CMK'nın 218/2. maddesi uyarınca sanığın gerçek yaşının usulüne uygun olarak belirlenip belirlenmediği araştırılıp sanığın suç tarihi itibarıyla onsekiz yaşını doldurduğunun anlaşılması hâlinde delilleri takdir ve değerlendirme görevinin Asliye Ceza Mahkemesine ait olması nedeniyle görevsizlik kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden eksik araştırma ile hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. 2- Sanığın eyleminin hukuki niteliğinin belirlenmesi bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığı ile eksik araştırma ile hüküm kurulmadığı sonucuna ulaşılması hâlinde sanığın eyleminin TCK’nın 268/1. maddesinde düzenlenen “Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması” suçunu mu yoksa aynı Kanun’un 206/1. maddesinde düzenlenen “Resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan” suçunu mu oluşturduğu; Uyuşmazlık konularının isabetli bir biçimde çözümlenebilmesi için birlikte değerlendirilmeleri gerekmektedir. Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçu 5237 sayılı TCK’nın "Adliyeye karşı suçlar" bölümündeki 268. maddede; “İşlediği suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla, başkasına ait kimliği veya kimlik bilgilerini kullanan kimse, iftira suçuna ilişkin hükümlere göre cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiş olup, madde gerekçesinde bu suçun iftira suçunun özel bir işleniş biçimini oluşturduğu belirtilmiştir. Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçunun iftira suçunun özel bir şekli olduğu madde sıralamasından da anlaşılmaktadır. TCK'nın 267. maddesinde iftira suçu düzenlendikten sonra 268. madde kaleme alınmış, daha sonra iftira suçundaki etkin pişmanlık hükmünü içeren 269. madde düzenlenmiştir. Ayrıca TCK'nın 268. maddesinin iptali istemiyle yapılan itirazın Anayasa Mahkemesince 22.05.2012 tarih ve 3-95 sayı ile reddine karar verilmesinin yanında, 268. maddede iftira suçuna yapılan atfın sadece cezayla sınırlı olmadığı, 267. maddedeki iftira suçunun nitelikli hâllerini düzenleyen fıkralar ile 269. maddedeki etkin pişmanlık hükümlerinin de 268. madde için geçerli olacağı belirtilmiştir. Bu bağlamda failin işlediği bir suç nedeniyle hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla kendi kimliğini saklayarak, başkasına ait kimlik bilgilerini kullanması ve kimlik bilgilerini kullandığı şahsa iftira atmışcasına, o kişi hakkında kendisinin işlediği suçtan soruşturma ve kovuşturma yapılmasına neden olması durumunda, bu madde hükmü uygulanacaktır. Suçun oluşması için failin daha önce bir suç işlemiş olması ve kendi kimliğini vermesi hâlinde hakkında bu suçtan işlem yapılacak olması gerekmektedir. Başka bir anlatımla bu suçun oluşması için, sanığın resmî belge düzenlemede yetkili memura başkasının kimliğini veya kimlik bilgilerini vermesi yeterli olmayıp işlediği bir suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla gerçek bir kişinin kimlik bilgilerini kullanması gerekmektedir. Örneğin; bir iş yerinden hırsızlık yaparken yakalanan sanığın kolluk kuvvetlerine kendi kimliği yerine gerçek bir kişi olan kardeşinin kimlik bilgilerini vermesi durumunda kardeşi hakkında soruşturma yapılacak ve sanık da kendisi hakkında yapılacak olan soruşturmadan kurtulacaktır. Örnekten de açıkça anlaşılacağı üzere fail işlediği bir suçtan kurtulmak için kardeşinin adını vererek kardeşine iftira atmışçasına hakkında soruşturma yapılmasına neden olmaktadır. Öte yandan, başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerini kullanma suçunda, failin kullandığı kimlik veya kimlik bilgilerinin gerçekte var olan bir kimseye ait olması gerekmektedir. Bu sebeple, fail tarafından kullanılan kimlik veya kimlik bilgileri hukuki anlamda sonuç doğuracak nitelikte olmalıdır. Örneğin; bir kamu kurumuna ait binaya zarar verirken yakalanan sanığın, kolluk görevlilerine kendi kimliği yerine başka bir kişinin yalnızca adını vermesi hâlinde, adı kullanılan kişi hakkında soruşturma yapılması mümkün değildir. Böyle bir durumda, hukuki anlamda sonuç doğurmayacak ve bu nedenle de kimlik bilgileri kapsamında değerlendirilmesi mümkün olmayan bir bilgi verildiğinden, anılan suç oluşmayacaktır. Uyuşmazlık konusu ile ilgili bir diğer suç olan resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçu 5237 sayılı TCK’nın "Kamu güvenine karşı suçlar" bölümündeki 206. maddede; “Bir resmî belgeyi düzenlemek yetkisine sahip olan kamu görevlisine yalan beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.” biçiminde düzenlenmiştir. Maddenin gerekçesinde; “Madde, doktrinde 'fikrî sahtecilik' olarak adlandırılan bir suç tipini düzenlemektedir. Kişi, kendi beyanıyla, sahte bir resmî belgenin düzenlenmesine neden olmak hakkına sahip değildir. Kişinin açıklamaları üzerine düzenlenen resmî belgenin bu beyanın doğruluğunu ispat edici bir güce sahip olması suçun oluşması için gereklidir. Aksi takdirde düzenlenen belge, yapılan beyanın doğruluğunu ispat edemeyeceğinden, kişi kendi beyanı ile böyle bir belgenin düzenlenmesine etmen olmuş sayılamaz ve kendisinin bu madde uyarınca cezalandırılmasının neden ve hikmeti kalmaz. O hâlde bakılacak husus şudur: Beyanın doğruluğu düzenlenen resmî belgeyle ispat edilecek ise, madde uygulanacaktır; buna karşılık beyanı alan memur, beyanın doğruluğunu tahkik edip, buna kanaat getirdikten sonra resmî belgeyi düzenlemek durumunda ise yani resmî belge sadece kişinin beyanı üzerine değil de, memurca yapılacak inceleme sonucuna göre meydana getirilmekte ise, bu maddedeki suç oluşmaz. Nitekim, kişiyi çok geniş bir surette 'doğruyu söylemek'le yükümleyen İtalyan Ceza Kanununun 483 üncü maddesi de aynı esası kabul etmiş ve İtalyan Yargıtayının yerleşmiş içtihadı da bu yönde olmuştur. Bu nedenle, gümrük muayene memuruna, belirli bir malı ithal veya ihraç edeceği yolunda yalan beyanda bulunan kişi, bu maddedeki suçu işlemiş olmaz; zira beyanı alan gümrük muayene memuru sırf bu beyanla yetinmeyip, beyanın doğruluğunu incelemekle yükümlüdür. Resmî belge ile doğruluğu ispat edilecek olayların ne olduğu, belgenin niteliğine göre belirir. Hâkime, değişik olaylar karşısında, yalan beyanın niteliğine göre temel cezayı belirlemek bakımından takdir yetkisi sağlamak maksadıyla maddedeki ceza üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası olarak saptanmıştır.” açıklamalarına yer verilmiştir. Bu suçun oluşabilmesi için, yalan beyanın resmî belge düzenleme yetkisine sahip kamu görevlisine yapılmış olması gerekmektedir. Resmî bir belgenin düzenlenmesi sırasında beyanda bulunacak kişinin gerçeği söyleme zorunluluğu vardır. Kişinin beyanı üzerine düzenlenen resmî belgenin, bu beyanın doğruluğunu ispatlayıcı nitelikte olması, bir başka ifadeyle beyanın doğruluğunun kamu görevlisi tarafından araştırılmasının zorunlu olmaması şarttır. Kişinin beyanı yeterli olmayıp bu beyanın doğruluğunun kamu görevlisi tarafından araştırılması zorunluysa ve bu araştırma sonunda bildirimin gerçeğe uygun olmadığı belirlenirse, kişinin beyanına itibar edilemeyeceğinden ve kişinin beyanını içeren belge, ispat aracı olarak kullanılamayacağından, anılan maddedeki suç oluşmayacaktır. Bununla birlikte suçun oluşması için kişinin beyanda bulunması yeterli olmayıp bu beyan üzerine kamu görevlisi tarafından bir belgenin de düzenlenmesi gerekmektedir. Yargısal kararlarda ve öğretide; kişinin beyanı üzerine düzenlenen resmî belgenin, bu beyanın doğruluğunu ispatlayıcı nitelikte olduğu, bir başka anlatımla beyanın doğruluğunun kamu görevlisi tarafından araştırılmasının zorunlu olmayıp TCK'nın 206. maddesindeki suçun oluştuğu durumlara; kişinin, İl Çevre Müdürlüğünce verilen idari para cezasının tahsilini engellemek için düzenlenen idari para ceza tutanağında adresini gerçeğe aykırı şekilde beyan etmesi, borçlu kişinin, haciz tutanağında kendisine ait malları üçüncü kişiye ait gibi beyan etmesi, hakkında trafik ceza tutanağı düzenlenecek kişinin, kendisine benzeyen başka bir kimsenin fotoğrafı bulunan sürücü belgesini trafik polisine göstermesi, belgedeki fotoğrafın kişiye benzemesi nedeniyle bu beyanın doğruluğunu araştırma zorunluluğu bulunmayan trafik görevlisince sürücü belgesi sahibi adına trafik ceza tutanağı tanzim edilmesi gibi durumlar örnek olarak sayılmıştır. Öğretideki görüşlere ve konuya ilişkin yargısal kararlara göre, bu suçta temel alınan husus; kamu görevlisi tarafından delil aranmaksızın, başkaca herhangi bir araştırma, inceleme ve işlem yapılmaksızın, doğrudan doğruya hukuki sonuç doğuracak ve ispat aracı oluşturacak nitelikte resmî belgenin düzenlenmesine dayanak alınan beyanlardır. Yalan beyanın doğrudan hukuki sonuç doğurmadığı, delil aracı oluşturmadığı hâllerde ya da kamu görevlisinin görevi gereği bu beyanın gerçeğe uygunluğunu araştırıp, doğruluğuna kanaat getirdiği takdirde resmî belgeyi düzenlemesi, aksi durumda beyanı reddetmesi gerekiyorsa anılan suç oluşmayacaktır. TCK'nın 206. maddesinde düzenlenen resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyanda bulunma suçunu aynı Kanun'un 268. maddesinde düzenlenen başkalarına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçundan ayıran en önemli özellik, 268. maddede sanık işlediği bir suçtan kurtulmak amacıyla gerçek bir kişinin kimlik bilgilerini vererek gerçek kişi hakkında iftira sonucunu doğuran eylemiyle soruşturma ya da kovuşturma yapılmasına neden olmaktayken, 206. maddede ise sanık kamu görevlisine kimliği hakkında yalan beyanda bulunmasıyla bir başkası hakkında soruşturma ya da kovuşturma yapılmasına neden olmamaktadır. Örneğin; hakkında hırsızlık suçundan kamu davası devam eden ve yakalama kararı çıkarılan sanık A'nın rutin bir kontrolde gerçek kişi B'nin kimlik bilgilerini kullanması durumunda, kendisi hakkında yapılan kovuşturmayı engellemediğinden ve A'nın eylemi nedeniyle de B hakkında bir soruşturma ya da kovuşturma yapılmadığından, A'nın eylemi TCK'nın 268. maddesinde düzenlenen başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerini kullanma suçunu da oluşturmayacaktır. Kimliği bildirmeme kabahati ise 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 40/1. maddesinde; "Görevle bağlantılı olarak sorulması halinde kamu görevlisine kimliği veya adresiyle ilgili bilgi vermekten kaçınan veya gerçeğe aykırı beyanda bulunan kişiye, bu görevli tarafından elli Türk Lirası idarî para cezası verilir." şeklinde düzenlenmiştir. 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 40/1. madde gerekçesinde ise; “Kamu görevinin gereği gibi ifa edilebilmesi için, herhangi bir kamu göreviyle ilişkili olarak, kişiler gerektiğinde kimlik ve adresleriyle ilgili bilgileri kamu görevlilerine vermekle yükümlüdür. Bu bilgileri vermekten kaçınan ya da bu konularda gerçeğe aykırı bilgi verenler hakkında, bilgiyi soran kamu görevlisi tarafından idari para cezasına karar verilecektir.” açıklamalarına yer verilmiştir. Kimliği bildirmeme kabahati seçimlik hareketli bir kabahat olup kabahati oluşturan seçimlik hareketler; kimliğiyle ve/veya adresiyle ilgili bilgi vermekten kaçınma, kimliği ve/veya adresiyle ilgili gerçeğe aykırı beyanda bulunmaktır. Bilgi vermekten kaçınma veya gerçeğe aykırı beyanın kamu göreviyle bağlantılı olarak sorulması sırasında olması yeterli olup "resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan" suçundan farklı olarak resmî bir belgenin düzenlenmesi esnasında olması şart değildir. Kişinin kimliği veya adresiyle ilgili bilgi vermekten kaçınması veya gerçeğe aykırı bilgi vermesinin kabahat oluşturabilmesi için bilgiyi soranın kamu görevlisi olması ve onun da kanunen bunu sormaya yetkili olup göreviyle bağlantılı olarak bu bilgiyi sormuş olması gerekir. Bu nedenle kamu görevlisi olmayan kişilerin kanunen kimlik sorma yetkileri olsa bile bu kişilere bilgi verilmemesi veya gerçeğe aykırı bilgi verilmesi kabahat oluşturmayacaktır. Aynı şekilde kamu görevlisi olsa bile kanunen kimlik sorma yetkisi yoksa veya böyle bir yetkisi olsa dahi bilgiyi göreviyle bağlantılı olarak sormamışsa bilgi verilmemesi veya gerçeğe aykırı bilgi verilmesi kabahat oluşturmaz. Mevzuatımızda kamu görevlilerinin kimlik sorma yetkisine ilişkin hükümler bulunmaktadır. Örneğin; 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyetleri Kanunu’nun 4/A ve Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Yönetmeliği’nin 46. maddeleri uyarınca polis ve jandarmanın suç işlenmesini önlemek ve işlenmiş suçların faillerini ele geçirmek için veya diğer kanuni yetkilerini kullanırken kendisinin polis veya jandarma olduğunu belirleyen belgeyi gösterdikten sonra, kişilere kimliğini sorabileceği belirtilmiştir. Kimliği bildirmeme kabahati bilgi vermekten kaçınma veya gerçeğe aykırı beyanda bulunma ile işlenmiş sayılır. Diğer bir anlatımla kimliği bildirmeme kabahatinin oluşabilmesi için fiilin yapılması yeterli olup kişinin kimliğinin belirlenememesi, kamu görevinin aksaması gibi bir neticenin gerçekleşmesi gerekli veya zorunlu değildir. Kişinin kimliği veya adresiyle ilgili bilgi vermekten çekinmesi ve özellikle de gerçeğe aykırı beyanda bulunması resmî belgede sahtecilik, resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan, başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması, gerçek kimliğini saklamak suretiyle bir başkasıyla evlenme işlemi yaptırma gibi TCK'da yer verilen suçları oluşturabilir. Benzer şekilde söz konusu fiillerin 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’na (m. 67/1) muhalefet ve 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu’na (m. 25) muhalefet gibi özel kanunlarda ihdas edilmiş suçları da oluşturması mümkündür. Ayrıca şahsın kimliği veya adresiyle ilgili bilgi vermekten çekinmesi veya gerçeğe aykırı beyanda bulunması 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 40/1. maddesinde düzenlenen kimliği bildirmeme kabahatini de oluşturabilir. Bir fiil, hem kabahat hem de suç olarak tanımlanmış ise Kabahatler Kanunu’nun 15/3. maddesi uyarınca sadece suçtan dolayı yaptırım tatbik edilecek, ancak suçtan dolayı yaptırım uygulanamayan hâllerde kabahat dolayısıyla müeyyide uygulanabilecektir. Bu aşamada "Suçta ve cezada kanunîlik" ilkesinin üzerinde durulması gerekmektedir. Latince "Nullum crimen sine lege" ve "Nulla poena sine lege" olarak ifade edilen kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi hukukun egemen olduğu tüm demokratik ülkelerce kabul edilmiş ve yasal güvenceye kavuşturulmuştur. Bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 38. maddesinde de, "Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez. Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır. Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur." şeklinde düzenlenen suçta ve cezada kanunilik ilkesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 7. maddesinde "Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez." şeklinde hüküm altına alınmıştır. 5237 sayılı TCK'nın 2. maddesinde de; "(1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz. (2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz. (3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz." hükmü ile belirtilen ilkeye yer verilmiştir. Ceza hukukunun temel ilkelerinden birini oluşturan suçta ve cezada kanunilik ilkesi uyarınca, hangi fiillerin suç teşkil ettiğinin ve bu fiillere uygulanacak yaptırımların hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanunda gösterilmesi gerekmektedir. Bireylerin yasak fiilleri önceden bilmeleri düşüncesine dayanan bu ilkeyle, temel hak ve özgürlüklerinin korunmasının güvence altına alınması amaçlanmaktadır. Ceza veya güvenlik tedbiri yaptırımı uygulanabilmesi için fiili kanunun "açıkça" suç sayması gerektiğinden, suç ve cezaların şekli bakımdan kanunla düzenlenmesi yeterli olmayıp içerik bakımından da belirli amacı gerçekleştirmeye elverişli olmaları gerekir. Ceza hukukunda "belirlilik” ilkesi olarak tanımlanan ilkeye göre, suç ve ceza içeren kanun maddesinde hangi davranışların suçu oluşturduğunun açık ve anlaşılır bir biçimde tarif edilmesi, sınırlarının belli olması ve suç için uygulanacak ceza ile güvenlik tedbirlerinin gösterilmesi gerekmektedir. Belirlilik ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup birey hangi somut eylem ve olguya, hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını bilmelidir. Birey ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve davranışlarını belirler. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Hem Anayasal hem de yasal düzeyde yapılan bu düzenlemelere göre suç ve cezanın kaynağı ancak kanun olabilir. Anayasa'nın 7. maddesi gereğince yasama yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine ait olduğu gözetildiğinde, kanunda suç olarak düzenlenmemiş fiillerin, kanunla suç olarak düzenlenmiş fiillerle benzerliği dolayısıyla ve kıyas yoluyla suç sayılıp yaptırıma bağlanması kabul edilemez. Çünkü kıyas bu yönüyle kanunilik ilkesinin ihlalidir. Kanunda düzenlenen belli bir duruma benzeyen bir durum sonuçta kanunda düzenlenmemiş demektir. Bir yargısal faaliyet şeklinde ortaya çıkan kıyas bir yasama faaliyeti olan kanunun tekelciliğini bu bakımdan ihlal etmektedir. Bu anlamda kıyas veya genişletici yorum yoluyla, hakkında düzenleme olmayan bir ceza hukuku konusunda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı başta olmak üzere, kişi hak ve hürriyetlerinin aleyhine uygulama geliştirilemez. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konuları birlikte değerlendirildiğinde; 21.07.2013 tarihinde saat 18.25 sıralarında kolluk görevlilerinin ... ili, Eyüp ilçesi, Nişanca Mahallesi, Alaca Tekke Sokak üzerinde yapmış oldukları devriye görevi sırasında dört şahsın telaşlı bir şekilde etrafı kolaçan ettikleri ve tedirgin davranışlar sergilediklerinin görüldüğü, şüphe üzerine şahısların yapılan kaba üst aramalarında 1 adet İngiliz anahtarı, 1 adet düz tornavida, 1 adet yıldız tornavida ve 1 adet (T) anahtarı olarak tabir edilen aletin ele geçirildiği, yapılan kimlik tespiti sırasında sanığın kendisini ... olarak tanıtıp mağdura ait kimlik bilgilerini beyan ettiği, daha sonra detaylı inceleme yapılması amacıyla söz konusu şahısların polis merkezine götürüldükleri, sanığın polis merkezine teslim edileceği sırada görevlilerin elinden kurtularak polis merkezinin zemin katı duvarına kafa atması üzerine mağdur ... adına bahse konu olayı anlatan bila tarihli tutanağın düzenlendiği, polis merkezinde söz konusu şahıslar hakkında yapılan incelemede herhangi bir suç ve suç unsuruna rastlanılmadığı ancak UYAP sorgulamasında mağdur ... hakkında 09.10.2012 tarihinde işlenen nitelikli hırsızlık suçuna teşebbüs, iş yeri dokunulmazlığını ihlal ve mala zarar verme suçlarından açılan kamu davasının yapılan yargılaması sırasında ... 6. Çocuk Mahkemesince 21.06.2013 tarihinde ifadesinin alınması amacıyla yakalama emri düzenlendiğinin tespit edildiği, ardından kolluk görevlilerince mağdur ... adına 21.07.2013 tarihli olay tutanağının düzenlendiği, sanığın muayenesi için 21.07.2013 tarihinde saat 21.34'te Eyüp Devlet Hastanesine giriş yapıldığı, söz konusu hastane tarafından mağdur ... adına aynı tarihli 7717 sayılı genel adli muayene raporunun düzenlendiği, ardından sanığın aynı gün saat 22.00 sıralarında yaşının küçük olduğundan bahisle Eyüp Çocuk Büro Amirliğine teslim edilmesi üzerine çocuk büro görevlilerince sanığın kendilerince tanınan ... olduğunun anlaşıldığı, ayrıca daha sonra çocuk büroya gelen ... isimli şahsın da sanığın oğlu ... olduğunu beyan ettiği, yapılan sorgulamada sanık ...'ın aranan şahıslardan olmadığının tespit edildiği, ardından nöbetçi Cumhuriyet savcısının talimatı üzerine kimliği hakkında yalan beyanda bulunmak eylemi nedeniyle kimlik tespiti yapılan sanığın 22.07.2013 tarihinde saat 08.30 sıralarında savcılığa sevk edilmek üzere Eyüp Çocuk Büro Amirliğine geri getirilmesi kaydıyla babası ...'a teslim edildiği anlaşılan olayda; TCK’nın 268. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçunun oluşabilmesi için madde metnindeki “işlediği suç nedeniyle” ifadesi dikkate alındığında kanunilik ilkesi gereğince öncelikle fail tarafından işlenen bir suçun bulunması, bu suçun faili ile başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerini kullanan failin aynı kişi olması ve failin bu suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla başkasına ait kimliği veya kimlik bilgilerini kullanmasının gerektiği, UYAP sorgulaması ve dosya kapsamına göre ise 21.07.2013 tarihinde saat 22.00 sıralarında Eyüp Çocuk Büro Amirliğine getirilmesi üzerine gerçek kimlik bilgileri tespit edilen sanık ... hakkında inceleme konusu başkasına ait kimlik bilgilerini kullanma eylemi dışında 21.07.2013 tarihinde gerçekleşen başka bir suçtan işlem yapılmadığı, bu anlamda sanığın işlediği suç nedeniyle kendisi hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engellemek amacıyla hareket ettiğinden bahsedilemeyeceği hususları birlikte değerlendirildiğinde sanığın eyleminin hukuki niteliğinin belirlenmesi bakımından eksik araştırma ile hüküm kurulmadığı ve sanığa atılı başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçunun somut olayda oluşmayacağı anlaşılmakta ise de kolluk görevlilerince 21.07.2013 tarihli olay tutanağı ile polis merkezinin duvarına kafa atılması olayını içeren bila tarihli tutanağın, yine Eyüp Devlet Hastanesi tarafından 21.07.2013 tarihli ve 7717 sayılı genel adli muayene raporunun düzenlenmesi sırasında kendisini ... olarak tanıtıp mağdurun kimlik bilgilerini kullanmak suretiyle yalan beyanda bulunan ve kamu görevlileri tarafından üç ayrı resmî belgenin düzenlenmesine neden olan sanığın eyleminin TCK’nın 206. maddesinde düzenlenen resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, sanığın eyleminin TCK'nın 206/1. maddesinde düzenlenen resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- ... 7. Çocuk Mahkemesinin 22.12.2016 tarihli ve 189-446 sayılı direnme kararına konu hükmünün; a) ... Anadolu (Kapatılan) 6. Çocuk Mahkemesinin 2013/133 esas sayılı dosyası getirtilip incelenerek onaylı bir sureti dosya arasına alındıktan sonra CMK'nın 218/2. maddesi uyarınca sanığın gerçek yaşının usulüne uygun olarak belirlenip belirlenmediği araştırılıp, sanığın suç tarihi itibarıyla onsekiz yaşını doldurduğunun anlaşılması hâlinde delilleri takdir ve değerlendirme görevinin Asliye Ceza Mahkemesine ait olması nedeniyle görevsizlik kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden eksik araştırma ile hüküm kurulması, b) Sanığın eyleminin TCK'nın 206/1. maddesinde düzenlenen resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi, İsabetsizliklerinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 02.06.2021 tarihinde yapılan müzakerede tüm uyuşmazlıklar yönünden oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2016/73 E., 2020/40 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
Konuyla ilgili CMK'nın 218. maddesinde;
Ceza Genel Kurulu         2016/73 E.  ,  2020/40 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 14. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza Sayısı : 191-329 Cebir ve tehdit kullanarak çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan sanık ...'nın TCK’nın 103/1-a, 103/2, 103/4, 103/6, 43/1, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 18 yıl hapis; çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan sanık ...'ün ise TCK’nın 103/1-a, 103/2, 43/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan TCK’nın 109/1, 109/3-f, 109/5, 43/1, 62, 53 ve 63.maddeleri uyarınca 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezaları ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluklarına ve cezalarının mahsubuna ilişkin Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 06.12.2011 tarihli ve 191-329 sayılı hükümlerin sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 14.05.2012 tarih ve 2791-5391 sayı ile düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 09.06.2015 tarih ve 182059 sayı ile; “..., Söz konusu dava dosyası ve Adli Tıp 2. İhtisas Dairesinin raporlarının incelenmesinde; İstanbul Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Dairesinin 17.01.2011 tarihli ve 223 karar sayılı dosyasının sonuç kısmında; 'Dava konusu olayla ilgili yaş tespiti yönünden yapılan değerlendirmede; Türk Çocuklarının Persentil Büyüme Eğrisi, Neyzi Standartlarına göre boy ve kilosunun %50 persentile göre uyumu; 21.07.2010 tarihinde çekildiği bildirilen grafilerin mevcut radyolojik görünümünün Gök ve Greulich Pyle atlasları doğrultusunda yapılan değerlendirilmesi; sekonder seks karakterlerinin Tanner evrelemesine göre gelişimi; 29.09.2010 tarihinde çekildiği bildirilen panoramik grafide dişlerin yaşa göre sayıları ve gelişme dönemleri ile yaş tayininde kullanılan atlaslara göre değerlendirilebilme kısıtlılıkları, yapılan bilimsel çalışmalarla ortaya konan gerçek yaş ile kemik yaşı arasındaki fark ve standart sapma değeri, büyüme evresinde fiziksel gelişimin hızlanması veya gelişme geriliği oluşturan genetik, hormonal, coğrafik yaşam alanı, beslenme farklılıkları gibi faktörlerin varlığı da göz önüne alındığında; ...ve ... kızı 27.06.1995 doğum kayıtlı... Yıldız’ın grafi çekilme tarihi olan 21.07.2010 tarihinde 15 (on beş) yaşını bitirmiş, 16 (on altı) yaşının içinde olduğu ve 16 (on altı) yaşını bitirmediğinin ve olay tarihi olan 2009 yılı Ocak ayında 13 (on üç) yaşını bitirmiş, 14 (on dört) yaşının içinde olduğu ve 14 (on dört) yaşını bitirmediğinin ve olay tarihi olan 2010 yılı Nisan ayında 14 (on dört) yaşını bitirmiş, 15 (on beş) yaşının içinde olduğu ve 15 (on beş) yaşını bitirmediğinin kabulünün uygun olacağı oybirliği ile mütalaa olunduğu', Kayseri 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/336 esas sayılı dosyasının incelenmesinde ise; davacılar ...Yıldız ve ...'ın 24.05.2011 havale tarihli dilekçeleri ile kızları olan mağdure... Yıldız'ın nüfustaki doğum tarihinin 27.06.1992 olarak düzeltilmesine karar verilmesini talep ettikleri, Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 26.05.2011 tarihli sağlık kurulu raporuna göre mağdure... Yıldız'ın nasiye-i hal,beden teşekkülatı ve radyolojik tetkik neticesi halen 17 yaşlarında olacağına oybirliği ile karar verildiği, mahkemede de 14.06.2011 tarihli duruşmada davacı vekilinin talebini 1993 olarak düzeltilmesine karar verilmesi şeklinde değiştirdiği, tanık beyanları da alındıktan sonra mağdurenin nüfustaki doğum tarihinin 27.06.1993 olarak düzeltilmesine karar verildiği ve hükmün 17.06.2011 tarihli şerhle kesinleştirildiği anlaşılmıştır. Kesinleşen bu mahkeme kararına Yerel Mahkemece hukuk mahkemesinin kararının ceza mahkemesini bağlamayacağı gerekçesiyle itibar edilmemiştir. Ancak; Konuyla ilgili CMK'nın 218. maddesinde; 'Yüklenen suçun ispatı ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise;ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir. Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması hâlinde; mahkeme ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir.' denilmektedir. Mağdure... ile ilgili olarak açılan yaş tashihi davasına bakan Kayseri 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.12.2011 tarihli ve 191-329 sayılı kararıyla mağdurenin 27.06.1995 olan doğum tarihinin 27.06.1993 olarak tashihine karar verilip anılan hükmün temyiz edilmeksizin kesinleşmesi sonrası nüfus kütüğüne işlendiği ve buna göre mağdurenin suç tarihinde 16-17 yaşı içerisinde bulunduğunun değerlendirilmesi gerekmektedir. Mahkemece kesinleşen hukuk mahkemesi kararına itibar edilmemiş ise de, Adli Tıp 2. İhtisas Dairesinin raporuna göre mahkeme kararına üstünlük tanınması gerekmektedir. Çünkü T.C. Anayasasının 138/3. maddesi 'Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.' şeklinde olup kesinleşen mahkeme kararına uyulması zorunludur. Ayrıca hukuk mahkemesince sadece rapora göre karar verilmemiştir. CMK'nın 218. maddesinde de vurgulandığı üzere yaş tespitinde tek delil kemik yaşının tespiti değildir. Esasen Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu'nun raporunda da belirtildiği üzere kemik yaşı da bir çok değişken faktöre göre farklı çıkabilir. Bu durum hukuk muhakemesinin öngördüğü ve CMK'nın 218. maddesinin cevaz verdiği diğer yöntemlerin önemini göstermektedir. Hukuk mahkemesi yaşı düzeltilmek istenen kişinin harici görünümü, kayıt engelinin bulunup bulunmaması ve tanık beyanlarına göre karar vermiştir. Bütün bu tartışmanın ve hukuk mahkemesinin kararının maddi gerçeği yansıtıp yansıtmadığına ilişkin tartışmalar bir yana, kesinleşmiş mahkeme kararlarının anayasal olarak herkesi bağlayıcı olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Adli Tıp Kurumu raporu neticeten mahkemenin serbestçe takdir edilebileceği bir bilirkişi mütalaası niteliğindedir. Kesinleşmiş mahkeme kararını geçersiz hâle getirmez. Diğer yandan mağdurenin düzeltilmiş nüfus kaydına göre evlilik yaptığı anlaşılmıştır. Yukarıda izah edilmeye çalışılan nedenlerle, kesinleşen hukuk mahkemesi kararına itibar edilerek mağdurenin suç tarihindeki yaşının 16-17 olarak kabul edilmesi gerektiği, bu durumda sanık ...'ün eyleminin reşit olmayanla rızaen cinsel ilişkide bulunmak suçunu oluşturduğu ve mağdurenin de şikâyetçi olmaması nedeniyle sanık hakkında açılan kamu davasının şikâyet yokluğu nedeniyle düşmesine karar verilmesi gerekirken, ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan da mağdurenin TCK'nın 26/2 maddesi kapsamında hukuken geçerli rızasına istinaden sanıkla birlikte kalması hâlinin hürriyetinden yoksun kılma suçunu oluşturmayacağı gözetilerek bu suçtan da beraatine karar verilmesi gerektiği; sanık ... yönünden de mağdurenin suç tarihindeki yaşının 16-17 olarak kabul edilmesi gerektiği,bu durumda sanığın eylemini tehditle işlediğinin kabul edilmesi durumunda tehdidin çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçunun unsuru olması nedeniyle TCK'nın 103/4. maddesinin uygulanmaması gerektiği; düşünceleriyle Yerel Mahkeme kararının her iki sanık yönünden de lehe bozulması gerektiği,” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat etmiştir. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Ceza Dairesince 26.10.2015 tarih ile 5518-9764 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık ... hakkında mağdure... Yıldız’a yönelik kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü Özel Dairece düzeltilerek onanmak suretiyle kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, sanıklar ... ve ...’ün mağdureye karşı çocuğun nitelikli cinsel istismarı ve sanık ...'ün mağdureye karşı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; Hukuk mahkemesince yapılan yaş tespitinin ceza mahkemesi yönünden bağlayıcı olup olmadığı ile hukuk mahkemesinin yaş tespitine rağmen ceza mahkemesince ayrıca mağdurenin yaşının araştırılmasının gerekip gerekmediğinin, buna bağlı olarak sanık ... hakkında çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünde TCK’nın 103. maddesinin dördüncü fıkrasının uygulama koşullarının bulunup bulunmadığının, sanık ... açısından ise çocuğun nitelikli cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının değerlendirilmesinin gerekip gerekmediğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Sanık ...’nın boşanmış ve olay tarihinde 57 yaşında olduğu, ayaklarının baldır kısmından aşağısının bulunmadığı, engelli arabalarının bakımı ve tamiri işiyle uğraştığı, Sanık ...’ün bekâr ve olay tarihinde 24 yaşında olduğu, Mağdure... Yıldız’ın anne ve babasının ayrı olduğu, annesi ve kardeşleriyle birlikte yaşadığı, nüfus kaydına göre suç tarihlerinde 13-15 yaş arasında bulunduğu, Kolluk görevlileri tarafından düzenlenen 14.01.2010 tarihli tutanağa göre; tekerlekli sandalye üzerinde bacakları kesik olan bir şahsın şüpheli bir şekilde polis görevlilerinin ekip aracını gözleriyle takip etmesi üzerine yapılan araştırma neticesinde şahsın sanık ... olduğunun belirlendiği, Kolluk görevlisi tarafından düzenlenen 16.02.2010 tarihli rapora göre; sanık ... hakkında yapılan araştırmada küçük kız çocukları ile arkadaşlık yaptığı, aracıyla gezdirdiği, temel ihtiyaçlarını karşılayarak kendisine bağladığı, cinsel gücü artırıcı ilaçlar kullandığı, daha önce küçük kız çocuklarını iş yerinde cinsel olarak istismar ettiği için 3 ay cezaevinde kaldığı, mağdure... Yıldız ile arkadaşlık yaptığı, ona cep telefonu ve hat verdiği, evlerine erzak alıp aracıyla gezdirdiği, mağdurenin annesinin bu duruma göz yumduğu, Kolluk görevlisi tarafından düzenlenen 17.02.2010 tarihli rapora göre; sanık ...’in iş yerindeki asma katta yaşadığı, maddi kazancının iyi olduğu, kız çocuklarına karşı zaafının bulunduğu, park ve bahçelerde dolaşarak istismara açık olan kız çocuklarına maddi yardımda bulunmak suretiyle kendine alıştırdığı, iş yerine gelerek yardım istediklerinde yavaş yavaş cinsel istismara başladığı, yakın arkadaşlarının da bu kız çocuklarıyla birlikte olmalarını sağladığı, hakkında cinsel istismar eylemleri nedeniyle daha önce işlem yapıldığı, Kayseri 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 23.02.2010 tarihli ve 157 değişik iş sayılı kararıyla sanık ...’nın kullanmış olduğu iki telefon numarasının 3 ay süreyle iletişiminin tespitine, dinlenmesine, kayda alınmasına ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine izin verildiği, Mesaj tespit tutanağına göre; sanık ...’in mağdure...’a attığı kısa mesajların tarihleri ve içeriklerinin, “11.03.2010 günü saat 08:30’da; donum yokta senın donunu cok güzel ındırırım d....e k....a s...m, 13.03.2010 günü saat 23:29’da; senden ne ıstıyom ondan başka sana yedırıyom gıydırıyom gezdırıyom boşuna mı yapıom tabı a... verecen g.... vermede bak neler olur, 15.03.2010 günü saat 19:35’te; olsun aybasıda olsan yarın gıdıyok benım onle ısım yok arkadan olacak saten, 21.03.2010 günü saat 23:58’de; ben senden başkasıyla yatmamama biri var ama...., 25.03.2010 günü saat 09:51’de; neolduda kan geliyo hep ben isteyince kan geliyor nedense, 25.03.2010 günü saat 09:55’te; benim için biraz canın yansa nolur kırem çalarım acımaz hap ıctım duramıyom, 25.03.2010 günü saat 10:00’da; acırsa yapmam kırem çalarsam biraz dışını sıkarsan olur okadar derim yokmu duramıyom anla, 17.04.2010 günü saat 17:05’te; idu gidekmibaga arkadan olsun duramıyom.” şeklinde olduğu, 24.04.2010 tarihinde mağdure...'ın sanık ...’den şikâyetçi olduğunu bildirerek kolluk görevlilerine başvurduğu, Kayseri 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 28.04.2010 tarihli ve 460 değişik iş sayılı kararıyla sanık ...’in iş yerinde ve aracında 29.04.2010 tarihinde gündüz bir defa mahsus olmak üzere arama ve arama sonucu elde edilecek suç eşyalarına el koyma kararı verildiği, Kolluk görevlilerince düzenlenen 29.04.2010 tarihli yakalama, arama ve el koyma tutanağına göre; sanık ...’in iş yerinin üst katında 42 tablet viagra türü olduğu değerlendirilen “Vega 100” ibareli ilaç, anti-depresan olduğu değerlendirilen “Contramal” isimli 20 kapsül, bir adet tabanca, bir adet cep telefonu ile 2 adet sim kartın bulunduğu ve incelenmek üzere muhafaza altına alındığı, Türk Eczacılar Birliği 12. Bölge Kayseri-Niğde Eczacı Odasının 30.04.2010 tarihli yazısına göre; tüm dünyada ruhsatlı ürünleri içeren literatürde “Vega 100” isimli ilacın adının geçmediği, Sağlık Bakanlığı tarafından satışına izin verilen ilaçlar arasında olmadığı, “Contramal” isimli ilacın ise yeşil reçete ile satıldığı, Mağdurenin 29.04.2010 tarihinde sanık ... ile de cinsel ilişkisinin olduğunu kolluk görevlilerine bildirdiği, Kolluk görevlilerince düzenlenen 29.04.2010 tarihli teşhis tutanağına göre; mağdurenin kendisini Perşembe Pazarı yakınlarında bir eve götürerek ilişkiye giren sanık ...’ü teşhis ettiği, Kolluk görevlilerince düzenlenen 29.04.2010 tarihli tutanağa göre; mağdure eşliğinde Perşembe Pazarı yakınlarındaki eve gidildiği, çevrede ve binada oturan kişilere sorulduğunda dairede bir erkek şahsın oturduğunun, zaman zaman bu daireye daire sahibinin ya da arkadaşlarının kadın arkadaşlarını getirdiğinin belirtildiği, Kayseri Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinin 29.04.2010 tarihli raporuna göre; mağdurenin bakire olmadığı, düşük yaptığına veya gebe olduğuna dair bir belirtiye rastlanılmadığı, Kayseri İl Sağlık Müdürlüğü Adli Tıp Biriminin 29.04.2010 tarihli raporuna göre; mağdurenin dövülme ve fiili livata şüphesiyle geldiği, sol kol dış kısmında künt travma sonucu meydana gelmiş birkaç günlük ekimoz olduğu, sol bacak dış kısmında künt travma sonucu oluşan bir lezyon bulunduğu, şikâyetlerinin basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olduğu, fiili livataya maruz kaldığı şeklinde bir kanaatin oluşmadığı, Erciyes Üniversitesi Rektörlüğü Çocuk İhmali ve İstismarını Engelleme ve Araştırma Merkezince düzenlenen 10.06.2010 tarihli rapora göre; mağdurenin vajinal yola bir cisim sokulmak suretiyle cinsel istismara maruz kaldığı, anal muayenesinde pililerin düzenli olduğu, ekimoz, kanama, sıyrık bulunmamasının olayın üzerinden süre geçmesi, mağdurenin yaşı, fiziksel gelişimi, kayganlaştırıcı madde kullanımı gibi durumlar nedeniyle tam bir penetrasyon olsa dahi normal olduğu, mağdurenin ruh sağlığının sanık ... ile yaşadığı olaylar nedeniyle bozulduğu, Kayseri Çocuk Şube Müdürlüğünün sevki üzerine Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesinin İç Hastalıkları, Hariciye, Ruh Hastalıkları, Göz, K.B.B, FTR, Nöroloji Uzmanlarından oluşan heyet tarafından 21.07.2010 tarihli “Mağdurenin nasiye-i hâl beden teşekkülatı ve radyolojik tetkik neticesi hâlen 15-16 yaşlarında olacağına” şeklinde rapor tanzim edildiği, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kurulunca düzenlenen 17.01.2011 tarihli rapora göre; mağdurenin 25.12.1995 tarihinde nüfusa 27.06.1995 doğumlu olarak tescil edildiği, Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 21.07.2010 tarihli raporunda nasiye-i hâl beden teşekkülatı ve radyolojik tetkik neticesinde 15-16 yaşlarında olduğunun belirtildiği, mağdurenin hastanede doğum kaydının olmadığı, olay tarihleri olan 2009 yılı Ocak ayında 13 yaşını bitirmiş ve 14 yaşının içinde, 2010 yılı Nisan ayında 14 yaşının bitirmiş ve 15 yaşının içinde olduğu, 15 yaşını bitirmemiş olduğunun oy birliğiyle mütalaa edildiği, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 6. Adli Tıp İhtisas Kurulu Başkanlığınca düzenlenen 25.05.2011 tarihli rapora göre; mağdurenin ruh sağlığının sanık ...’in eylemleri nedeniyle etkilendiği ancak bu etkilenmenin ruh sağlığını bozacak mahiyet ve derecede olmadığı, sanık ...’in eylemleri nedeniyle ruh sağlığını bozacak mahiyette “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” denilen psikiyatrik bozukluğun tespit edildiği, 2009 yılı Ocak ayından 2010 yılı Nisan ayına kadar maruz kaldığı eylemler nedeniyle ruh sağlığının bozulmuş olduğu, 24.05.2011 tarihinde mağdure...’a velayeten anne ve babasının vekilleri aracılığıyla Kayseri 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde mağdurenin 27.06.1992 doğumlu olduğu, nüfusa yanlışlıkla 27.06.1995 doğumlu olarak tescil edildiği, emsallerinden 3 yaş küçük görünmesi nedeniyle medeni haklarını zamanında kullanma olanağından yoksun kaldığı gerekçeleriyle yaş tashihi davası açıldığı, anılan Mahkemece tanık beyanları, Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesinin İç Hastalıkları, Hariciye, Ruh Hastalıkları, Göz, K.B.B, FTR, Nöroloji Uzmanlarından oluşan heyetin 26.05.2011 tarihli “Mağdurenin nasiye-i hâl beden teşekkülatı ve radyolojik tetkik neticesi hâlen 17 yaşlarında olacağına” şeklindeki raporu dikkate alınarak mağdurenin yaşının 27.06.1993 olarak düzeltilmesine karar verildiği, bu kararın temyiz edilmeksizin 17.06.2011 tarihinde kesinleştiği, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanelerinin 29.06.2010, 05.07.2010, 17.09.2010 tarihli raporlarına göre; sanık ...’de arteryel ve venöz yetmezlik bulgularının mevcut olduğu, piyasada bulunmayan yüksek dozdaki ilacın sanığa enjekte edilmesi sonucu sanığın ilişkiye yeter ereksiyona ulaştığı, sanığın bu ilacı temin etme ve kullanma olasılığının düşük olduğu, piyasadaki viagranın en yüksek 100 miligramlık dozu kullanıldığında ilişki için yetecek ereksiyonun sağlanmadığı, sanığın doğal ereksiyonla veya ilaç kullanarak ilişki kurma olasılığının çok düşük olduğu, iğne tedavisiyle ilişki kurabileceği, Mağdure, babası ...ve müşteki ...’nin 15.06.2010 tarihinde kimlik tespitleri yapıldıktan sonra Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığına vermiş oldukları şikâyetten vazgeçme dilekçesinde; mağdurenin sanık ...’den para istediğini, söz vermesine rağmen parayı vermediği için... hakkında şikâyette bulunduğunu, ...’le ilişkiye girmediğini, ...’den şikâyetçi olmadıklarını beyan ettikleri, Mağdure, babası ...ve müşteki ...’nin 31.10.2010 tarihinde Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesine vermiş oldukları dilekçede; sanık ... ve ailesi tarafından kendilerine yardımda bulunulacağı sözü verilmesi üzerine şikâyetlerinden vazgeçmiş olduklarını ancak hiçbir yardımda bulunmadıklarını, yoksulluklarının sanık ... ve ailesi tarafından istismar edildiğini, mağdureye tecavüz eden...’den şikâyetçi olduklarını belirttikleri, Anlaşılmaktadır. Psikolog ve vekili eşliğinde mağdure 24.04.2010 tarihinde Kollukta; 2009 yılı Ocak ayında sanık ...’in sürekli kendisine baktığını, bir defasında iş yerine çağırıp “Senden hoşlanıyorum, benimle birlikte olur musun?” dediğini, ...’e “Babam yaşında adamsın, utanmıyor musun?” şeklinde bağırıp çıktığını, birkaç gün sonra yine aynı şekilde bir olayın yaşandığını, cep telefonu numarasını temin ederek...’in kendisini telefonla aradığını, ...’e tekrar araması hâlinde polise şikâyet edeceğini söylediğini, birkaç gün sonra...’in tekrar arayıp konuşmak istediğini söylediğini, konuşmak amacıyla...’le buluştuğunu, aracıyla bir bağ evine gittiklerini, araçtan inmediklerini, ...’in kendisiyle birlikte olmak istediğini söylediğini, kabul etmemesi üzerine kapıları kilitlediğini, “Kıyafetlerini çıkar, seni mahallede rezil ederim.” diyerek tehditte bulunduğunu ve zorladığını, kıyafetlerinin alt tarafını çıkardığını, ...’in kendisiyle normal yoldan zorla ilişkiye girdiğini, bir saat orada kaldıklarını, sonra eve bıraktığını, bu olaydan sonra...’le kendi isteğiyle telefonda ve yüz yüze görüşmeye başladığını, bağ evine araçla gidip aracın koltuğunu yatırarak veya işyerinin üst katında vajinal veya anal yoldan cinsel ilişkiye girdiklerini, iş yerine daha çok öğle saatlerinde kardeşleri okulda iken gittiğini, ...’in kendisine aldığı cep telefonunu kullanarak...’le görüştüğünü, annesinin...’den uzak durmasını, yoksa polise şikâyet edeceğini kendisine söylediğini, ayrılmak istediğinde...’in kendisini tehdit etmesi nedeniyle ilişkisine devam etmek zorunda kaldığını, ... ters ilişkiye girmek istediğinde bu teklifi kabul etmediğini ancak krem süreceğini söyleyerek zorla ilişkiye girdiğini, cinsel ilişkiye girerken...’in korunmadığını, kendisinin korunduğunu, ...’in “Viagra” kullandığını, Mart ayında adet döneminin gecikmesi nedeniyle annesi adına kayıt yaptırarak hamile olduğunu öğrendiğini, “Farlutal” isimli ilacı kullanarak düşük yaptığını, bu olaydan sonra...’le görüşmediğini, sanık ...’le sadece arkadaş olduğunu, cinsel ilişkilerinin olmadığını, yalnızca öpüştüklerini, tanık ...’nın yanında ...’in kendisini zorla araca bindirip götürdüğünü, ...’le görüşmesinden dolayı ...’in rahatsız olduğunu, görüşmemesini istediğini, Psikolog ve vekili eşliğinde 29.04.2010 tarihinde Kollukta; bir önceki ifadesinde Sanık ...’le ilgili olan anlatmak istemediği bazı hususları anlatmaya karar verdiğini, sanık ...’le 5-6 aydır arkadaşlık ettiğini, arkadaşlıkları başladıktan bir iki ay sonra ...’in kendisini Perşembe Pazarı civarında bir eve götürdüğünü, rızasıyla ilişkiye girdiklerini, ...’in babasına ait araçla hafta sonu gezdiklerini ancak arabada hiç ilişkiye girmediklerini, Perşembe Pazarı yakınındaki evde sık sık normal yoldan ilişkiye girdiklerini, sanık ...’le olan ilişkisini bitirmesi için ...’in sürekli baskı yaptığını, evlerine gelip...’le ilişkisini bitirmesi için tehdit ettiğini, tanık ... ile gezerken yanına gelerek kendisini zorla arabaya bindirip ıssız bir yerde sopayla dövdüğünü, ...’le kaç kez ilişkiye girdiğini bilmediğini ancak hamileliğinin...’den olduğunu düşündüğünü, hamile olduğunu ...’in bilmediğini, Vekili eşliğinde Savcılıkta; sanık ...’e karşı şikâyetinden vazgeçtiğini, ancak kollukta anlattığı ifadelerinin doğru olduğunu, Mahkemede aşamalardaki beyanına ek ve farklı olarak; sanık ...’le olan ilişkisinin 2009 yılı Ocak ayından 2010 yılı Nisan ayına kadar devam ettiğini, sanık ...’in cinsel ilişkiye girmeden önce “Viagra” cinsinden haplar aldığını, ilişkiden sonra...’in kendisine sigara parası gibi paralar verdiğini, sanık ...’le sürekli olarak araçla gittikleri tenha yerlerde ilişkiye girdiklerini, Müşteki ... Kollukta; mağdurenin annesi olduğunu, eşiyle ayrı yaşadığını, yardımlarla geçindiklerini, yaklaşık bir yıl önce evlerinin karşısında iş yeri bulunan sanık ...'in kendisini çağırarak mağdureye sahip çıkmasını tembihlediğini, mağdureyle sürekli konuşup öğüt verdiğini, konuşmalarından bekâretinin bozulduğunu öğrendiğini söylediğini, düşünceli davranması nedeniyle sanık ...’e güven duymaya başladığını, küçük oğlunu sanık ...’in yanına çalışması için verdiğini, ...’in kendilerine ev ve çocukların okul masrafları konusunda maddi yardımda bulunduğunu, ...’le mağdurenin ilişkisi olduğunu bilmediğini, ...’in bir baba gibi davrandığını, 2010 yılında mağdurenin adet döneminin gecikmesi üzerine mağdureyi sağlık ocağına götürerek kendi adına kayıt yaptırdığını, mağdurenin hamile olduğunu öğrendiğini, mağdurenin sanık ...’den hamile kaldığını söylediğini, hamilelik sorununu mağdurenin kendisinin halledeceğini belirttiğini, daha sonra nereden aldığını bilmediği ilaçlarla düşük yaptığını mağdureden öğrendiğini, Mahkemede; mağdurenin sanık ...’le olan ilişkisini bilmediğini, sanık ...’le olan 8 aylık ilişkisine karşı çıktığını ancak mağdurenin kendisini dinlemediğini, 2010 yılının Haziran ayında mağdurenin sanık ... tarafından darp edildiğini ifade ettğini, yaklaşık bir yıl önce ise sanık ...’in kendisine mağdurenin bakire olmadığını söylediğini, bunun üzerine mağdureyi hastaneye götürdüğünü, yapılan muayenede mağdurenin bekâretinin bozulmadığının söylendiğini, mağdurenin sanıklarla cinsel birlikteliğine dair bir şey bilmediğini, Tanık ...’in Kollukta; mağdure...'ın uzaktan akrabası olduğunu, mağdurenin kendisini sanık ... ile tanıştırdığını, ...’in bir defasında mağdurenin evine gelerek kapıya vurduğunu, kapıyı mağdurenin annesi müşteki ...’nin açtığını, sanık ...’in eve girerek mağdureyi kolundan tutup zorla dışarı çıkarttığını, arabasına bindirerek ayrıldıklarını, birkaç saat sonra getirip eve bıraktığını, eve geldiğinde mağdurenin kolunu ve bacağını tuttuğunu ancak bir şey anlatmadığını, ...’nin ertesi gün sanık ...’in mağdureyi darp ettiğini ağzından kaçırdığını, bunun üzerine mağdurenin vücudundaki morluklara bakıp neden şikâyetçi olmadığını sorduğunu, mağdurenin “Allah’tan bulsun.” dediğini, bir gün sonra mağdureyle dışarda gezerken ...’in kendilerini gördüğünü ve mağdureyi kolundan tutarak arabaya bindirip götürdüğünü, durumu ...'ye anlattığını, sanık ...’i ise birkaç kez gördüğünü, mağdureyle...’in iş yerine gittiklerini, ...’in çay demlediğini, kendisine...’in “Senin gibi bir kız arkadaşım olsa.” demesi üzerine “... amca ne biçim konuşuyorsun?” dediğini, bunun üzerine...’in şaka yaptığını söylediğini, olayla ilgili başka bir görgü veya bilgisinin olmadığını, Savcılıkta; sanık ... ile mağdurenin ilişkisinin 4-5 ay sürdüğünü, mağdurenin kendisine karşı mesafeli olduğunu, ilişkilerinin ayrıntısını anlatmadığını, sadece arabayla gezip dolaştıklarını söylediğini, cinsel ilişkiye girip girmediğinden bahsetmediğini, mağdurenin sanık ... ile olan ilişkisinden haberdar olmadığını, Mahkemede; daha önce paylaştığı olayla ilgili bilgi ve görgüsünü tekrar ettiğini, Beyan etmişlerdir. Sanık ... Kollukta; mağdure ile arkadaşlığının sadece konuşmaktan ibaret olduğunu, sanık ...’i tanıdığını, mağdure ile olan ilişkisini bilmediğini, babasına ait dairenin kirada, kiracılarının ise bekâr olduğunu, daireye sadece kira almak için gittiğini, bir hafta önce kira almak için daireye uğradığını ve kiracının evden çıktığını, bu esnada mağdure ve tanık ... ile karşılaştığını, hep birlikte çay bahçesine gidip oturduklarını, mağdureyle birlikte araçla zaman zaman gezdiklerini, mağdureyi bir yere götürüp darp etmediğini, öpüşmediklerini, kiracının oturduğu evde cinsel ilişkiye girmediklerini, sadece sokakta bazı nedenlerden dolayı tokat ve tekmeyle mağdureyi darp ettiğini, mağdurenin maddi durumunun kötü olduğunu bildiği için aracıyla gidecekleri yere götürüp getirdiğini, kesinlikle cinsel istismarda bulunmadığını, Savcılıkta; kiracıları evden çıktığı zaman mağdure ve tanık ...’yla karşılaştıklarını, ...’nın isteği üzerine hep birlikte boş olan eve bakıp çıktıklarını, mağdureyle bu evde veya başka hiçbir yerde cinsel ilişkide bulunmadığını, sevişmediğini, iki ya da üç ay kadar arkadaşlık yaptıklarını, mağdurenin başkaları ile de arkadaşlık yaptığını öğrenince ona birkaç tokat attığını, Mahkemede; mağdurenin cep telefonunu kontrol ederken sanık ...’le olan ilişkisini öğrendiğini, ...’den gelen mesajları görünce sinirlendiğini, mağdureyi bu nedenle dövdüğünü, bu yüzden mağdurenin kendisine iftira attığını, Sanık ... Kollukta; mağdureyi tanıdığını, mağdurenin iş yerinin altında 6 kardeşi ile birlikte ikamet ettiklerini, mağdureye bir baba gibi davrandığını, karşılık beklemeden yardımcı olduğunu, mağdurenin zaman zaman iş yerine geldiğini ve birlikte oturduklarını, damar tıkanıklığı bulunduğu için “Komedin”, “Viagra” ve “Aspirin” isimli ilaçları kullandığını, kaydedilen telefon görüşmelerinde mağdureyle konuşurken kullandığı cinsel içerikli sözlerin morfin kullandığı zamanlarda morfinin etkisiyle olabileceğini, mağdurenin başka bir kişiden hamile kaldığını söylemesi üzerine hamileliği sonlandırmak için temin ettiği hapları mağdureye verip kullanım şeklini anlattığını, bazı telefon mesajlaşmalarını neden yaptıklarını hatırlamadığını, mesajla mağdurenin kendisine ters ilişki teklif ettiğini ancak kabul etmediğini, vajinal veya anal ilişkiye girmediklerini, Savcılıkta Kolluktaki beyanına ek olarak; mağdureye bir telefon hattı aldığını, bu şekilde görüştüklerini, iletişimin tespiti tutanaklarındaki cinsel içerikli konuşmaların kendisine ait olduğunu, konuşmaların kullanmış olduğu ilaçların etkisiyle yapıldığını, mağdureyle cinsel ilişkiye girmediğini, mağdurenin daha önce kendisiyle evlenmek istediğini, başkasından hamile kaldığını, sanık ...’le ilişkisinin olduğunu anlattığını, istediği 2000 TL’yi mağdureye vermediği için mağdurenin iftirasına maruz kaldığını, iktidarsız olduğunu, Mahkemede aşamalardaki beyanına ek ve farklı olarak; mağdurenin 10 yaşında iken Mersin’de Ahmet isimli bir kişi ile cinsel birliktelik sonucu bekâretinin bozulduğunu kendisine söylediğini, sanık ...’den hamile kaldığını mağdurenin telefonla mesaj atması ve mağdurenin annesinin söylemesi sonucu öğrendiğini, sanık ...'le mağdurenin birlikteliğine ilişkin bir görgüsünün olmadığını, Savunmuştur. Suç tarihinde yürürlükte bulunan hâliyle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 103. maddesi; "1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden; a) Onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış, b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar, anlaşılır. 2) Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. 3) Cinsel istismarın üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısmı, üvey baba, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, sağlık hizmeti veren veya koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. 4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. 5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. 6) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması hâlinde, onbeş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. 7) Suçun mağdurun bitkisel hayata girmesine veya ölümüne neden olması durumunda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur", Aynı Kanun'un 104. maddesinde de; "Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" hükümlerine yer verilmiştir. 5237 sayılı TCK’da, 765 sayılı TCK’da olduğu gibi cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda mağdurenin yaşını göz önünde bulunduran bir düzenleme biçimine yer verilmiştir. 5237 sayılı TCK’nın “Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” başlıklı 109. maddesi; “(1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı, f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat arttırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir. 5237 sayılı TCK’nın “Hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası” başlıklı 26. maddesinin 2. fıkrası “Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.” şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, suçla korunan hukuki yararın sahibinin ihlale rıza göstermesi durumunda, bu rıza failin ceza sorumluluğunu ortadan kaldıracaktır. Ceza sorumluluğunu ortadan kaldırabilmesi için rızanın, üzerinde serbestçe tasarruf edilebilir bir hukuki menfaate ilişkin olması, kişinin rıza açıklamasına ehil olması ve tasarrufun kanuna, adaba ve genel ahlaka aykırı şekilde yapılmamış olması gerekir. Bu noktada bir hakkın üzerinde serbestçe tasarruf edilip edilemeyeceği hukuk düzenine hâkim genel ilkelere göre belirlenecektir. 5237 sayılı TCK’nın 6/1. maddesinin (a) bendinde; "henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişi" olarak tanımlanan çocuk kavramı, kanun koyucu tarafından cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçların düzenlendiği bölümde; "onbeş yaşını bitirmiş" ve "onbeş yaşını tamamlamamış" şeklinde iki ayrı dönem olarak ele alınmış, buna göre bu bölümde "onbeş yaşını tamamlamamış" çocuklar ile "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar farklı kategorilerde mütalaa edilmiştir. 103. maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde; "onbeş yaşını tamamlamamış" veya "tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sorunlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan" çocuklara karşı her türlü cinsel davranış cinsel istismar olarak tanımlanmışken, aynı maddenin (b) bendinde diğer çocuklar ifadesiyle "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" çocuklar kastedilerek bunlara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışların cinsel istismar suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Kanun koyucu "onbeş yaşını bitirmiş olup da onsekiz yaşını tamamlamamış" olan çocuklara karşı rızalarıyla yapılan cinsel davranışları cinsel istismar suçu kapsamına almamış ve bu kategorideki çocukların rızalarına önem vermişken, "onbeş yaşını tamamlamamış" veya "tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan" çocuklara karşı yapılan her türlü cinsel davranışı rıza olsa bile çocukların cinsel istismarı suçu kapsamına almıştır. Maddedeki düzenlemeyle onbeş yaşını bitirmeyen küçüklerle cinsel ilişkide bulunulması hâlinde mağdurenin cinsel ilişki konusundaki rızası ise geçersiz sayılmıştır. TCK'nın 104. maddesinde ise cebir, tehdit ve hile bulunmaksızın onbeş yaşını bitirmiş olan çocuklarla cinsel ilişkide bulunma eyleminin kovuşturulması şikâyete bağlı hale getirilmiş ve daha hafif bir ceza yaptırımına bağlanmıştır. Görüldüğü gibi mağdurenin onbeş yaşını bitirip bitirmediği hususu eylemin soruşturulması ile hangi kanuni suç tipine uyduğu ve dolayısıyla faile uygulanabilecek özgürlüğü bağlayıcı cezanın süresi, ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlerinin varlığı bakımından önem taşımaktadır. Diğer taraftan 5271 sayılı CMK’nın 218. maddesi; "1) Yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir. 2) Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde; mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir." şeklinde düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesi 30.03.2012 tarih ve 34-48 sayı ile “25.04.2006 günlü, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinin ‘Aynı konuya ilişkin olarak nüfus kaydının düzeltilmesi davası ancak bir kere açılabilir.’ biçimindeki cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline” karar vermiştir. Anayasa Mahkemesinin zikredilen iptal kararı sonrasında 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesi; “(1) Mahkeme kararı ile yapılan kayıt düzeltmelerinde aşağıdaki usûllere uyulur: a) Nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davaları, düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmî dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılır. Kayıt düzeltme davaları nüfus müdürü veya görevlendireceği nüfus memuru huzuru ile görülür ve karara bağlanır. b) Ad değişikliği halinde, nüfus müdürlüğü bu kişinin çocuklarının baba veya ana adına ilişkin kaydı, soyadı değişikliğinde ise eş ve ergin olmayan çocukların soyadını da düzeltir. c) Tespit davaları, kaydın iptali veya düzeltilmesi için açılacak davalara karine teşkil eder. (2) Kişilerin başkasına ait kaydı kullandıklarına ilişkin başvurular Bakanlıkça incelenip sonuçlandırılır.” biçimini almıştır. Anayasa Mahkemesinin sözü edilen iptal kararı sonucunda daha önce mahkeme kararı ile değişiklik yapılmış olsa dahi sanık veya mağdurenin gerçek yaşının nüfus kaydından farklı olduğunun iddia edilmesi durumunda yaşlarının yeniden araştırılıp belirlenmesi ve gerektiğinde düzeltilmesine ya da mevcut yargılama ile sınırlı olarak tespitine karar verilmesi olanaklı hâle gelmiştir. CMK’nın 218/1. maddesine göre bir eylemin suç oluşturup oluşturmadığı veya suçun niteliğinin saptanması ya da yüklenen suçun ispatı ceza mahkemesi dışında bir sorunun çözümlenmesine bağlı ise ceza hâkimi, ya sorunu ceza muhakemesi hükümlerine göre karara bağlayacak ya da sorunun hukuk veya idare mahkemesinde çözümlenmesini bekleyecektir. Yaş tespiti dışında kalan bu tali sorunların çözümü bakımından ceza mahkemelerine ek muhakeme yapma mecbureyeti getirilmemiş, iki seçenek sunularak bekletici sorun sayma veya ek yargılama yetkisini kullanarak tali sorunu çözme imkânlarından birisini kullanma yetkisi verilmiştir. Ceza mahkemesine tanınmış olan yaş düzeltme yetkisi, düzeltme sonucunda yaşta meydana gelecek değişikliğin, ceza sorumluluğuna etkili olmasına bağlıdır. Başka bir deyişle sanığın sübuttan beraatine karar verilecek durumda yaş düzeltmesi yapılmamalı, yapılacak yaş düzeltilmesi, cezanın artmasını veya azalmasını sağlamayacak ya da ceza sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmayacaksa bu yola gidilmemelidir. Ancak, kanun koyucu kovuşturma evresinde karşılaşılan mağdur veya sanığın gerçek yaşının belirlenmesi sorununu diğer ön sorunlardan farklı olarak ele almış ve ceza mahkemesine ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hüküm verme mecburiyeti getirmiştir. Bu nedenle ceza mahkemesi, Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda öngörülen yöntemi izleyerek yaşı düzeltilecek kişinin vücut yapısını gözlemleyip, hakkında bilimsel verilere dayalı olarak bilirkişi raporu aldıktan ve geçerli diğer delilleri topladıktan sonra gerçek yaşını saptayarak bir sonuca varmak zorundadır. Öte yandan ceza yargılaması hukukunda serbest ve vicdani delil sistemi benimsenmiştir. Bu sistemle ifade edilmek istenen mevcut delillerin bağımsız, tarafsız ve tam bir vicdani sorumluluk içinde değerlendirilmesi serbestliğidir. Ceza yargılamasında maddi gerçek arandığından hâkimi bu gerçeğe götürebilecek kanuni sınırlar içerisindeki her şey delil olabilecektir. Ancak hükme dayanak alınan delillerin gerçekçi, akılcı, olayı temsil edici, kanıtlayıcı ve hukuka uygun olmaları gerekir. Bu belirleme ceza yargılamasında şekli duruma değil, somut gerçeğe itibar edileceğini ortaya koymaktadır. Aksinin kabulü hak ve adalet duygularını da yaralayacaktır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun başta 30.08.1981 tarihli ve 2-106 sayılı, 18.04.2000 tarihli ve 74-79 sayılı, 15.04.2008 tarihli ve 239-86 sayılı ve 12.02. 2013 tarihli ve 974-49 sayılı kararları da bu doğrultudadır. Açıklanan hukusal durum karşısında ceza mahkemesinin, hukuk mahkemelerince verilen yaşa ilişkin kesinleşmiş kararlarını serbest ve vicdani delil sistemine göre değerlendirip, özel yasasında belirtilen usul izlenerek, bilimsel, tarafsız ve geçerli tüm deliller toplandıktan sonra ve bunlar doğru değerlendirilerek gerçek yaşın belirlendiğini görmesi hâlinde bu kararlara itibar etmesi mümkündür. Ceza davasının derdest olduğu sırada mağdurenin yaşının düzeltilmesi görevi ceza mahmesine ait olduğundan somut olayda mağdurenin yaşının düzeltilmesine karar veren Kayseri 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin esasen görevsiz olduğu, ayrıca yaşın tespiti için aldırılan sağlık kurul raporunda konunun uzmanının kurulda bulunmadığı ve dolayısıyla yetersiz olduğu hâlde hükme esas alıp eksik araştırmayla hükme varıldığı görülmektedir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Mağdurenin hastane doğum kaydının olmadığı, nüfusa 25.12.1995 tarihinde 27.06.1995 doğumlu olarak tescil edildiği, Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 21.07.2010 tarihli raporunda nasiye-i hâl beden teşekkülatı ve radyolojik tetkik neticesinde 15-16 yaşlarında olduğunun belirtildiği, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kurulunca düzenlenen 17.01.2011 tarihli raporda mağdurenin olayın meydana geldiği 2010 yılı Nisan ayında 14 yaşını bitirmiş ve 15 yaşının içinde olduğunun oy birliğiyle mütalaa edildiği ve bu raporda Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 21.07.2010 tarihli raporunun da değerlendirildiği, diğer taraftan Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36. maddesi uyarınca mağdurenin nüfus kaydının düzeltilmesi yolunda tekrar karar verilmesinin Anayasa Mahkemesinin 30.03.2012 tarihli ve 34-48 sayılı kararıyla olanaklı hâle geldiği, esasen görevsiz olan Kayseri 1.Asliye Hukuk Mahkemesince sağlık kurulunun yetersiz raporuna dayanarak noksan araştırma ve hatalı değerlendirmeyle mağdurenin yaşının düzeltilmesine karar verilmiş olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, mağdurenin yaşına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığının ve olay tarihlerinde 15 yaşını bitirmediğinin Adli Tıp Kurumunca kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespit edilmiş olması nedeniyle, delil serbestliği ilkesi doğrultusunda maddi gerçeği tüm yönleriyle araştıran ve CMK’nın 218/2. maddesinin amir hükmü uyarınca gerçek yaşı usulüne uygun olarak belirleyen ceza mahkemesinin yaş tespitine ilişkin olarak hukuk mahkemesinin eksik araştırmaya dayalı kararıyla bağlı bulunmadığı kabul edilmelidir. Bu nedenle haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmelidir. Ulaşılan bu sonuç karşısında, sanık ... hakkında çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünde TCK’nın 103. maddesinin dördüncü fıkrasının uygulama koşullarının bulunup bulunmadığının, sanık ... açısından ise çocuğun nitelikli cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının değerlendirilmesinin gerekip gerekmediğinin belirlenmesine ilişkin uyuşmazlık konuları değerlendirilmemiştir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Ceza mahkemesinin yaş tespitine ilişkin olarak hukuk mahkemesinin kararıyla bağlı olmaması nedeniyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 30.01.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
3. Ceza Dairesi, 2023/6216 E., 2024/643 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
i için zorunlu olduğundan, anılan dava dosyalarının temin edilerek incelenmesi, mümkün olması halinde birleştirilmeleri hususunun değerlendirilmesi, birleştirilmelerinin mümkün olmaması ve/veya gerekli görülmemesi halinde kesinleşmelerinin 5271 sayılı Kanun'un 218/1 inci maddesi gereğince bekletici mesele yapılması ile sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının tayin ve takdirinde zorunluluk bul
3. Ceza Dairesi         2023/6216 E.  ,  2024/643 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2022/1075 E., 2021/1338 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : Ordu 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 28.04.2022 tarih ve 2021/196 Esas, 2022/132 sayılı kararı SUÇ :Silahlı terör örgütüne üye olma, silahlı terör örgütüne yardım etme HÜKÜMLER :1-Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında TCK'nın 314/2 ve 3713 sayılı Kanun'un 3, 5/1 maddeleri ile TCK'nın 62, 53, 58/9 ve 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet kararlarına ilişkin istinaf başvurularının esastan reddi, 2-Sanık ... hakkında TCK'nın 314/2 ve 3713 sayılı Kanun'un 3, 5/1 maddeleri ile TCK'nın 62, 53, 55/1, 58/9 ve 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet kararına ilişkin istinaf başvurusunun esastan reddi, 3- Sanıklar ... ve ... hakkında TCK'nın 314/2 ve 3713 sayılı Kanun'un 3, 5/1 maddeleri ile TCK'nın 221/4-son, 221/5, 62, 53, 58/9 ve 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet kararlarına ilişkin istinaf başvurularının esastan reddi, 4-Sanıklar ... ve ... hakkında TCK'nın 314/3 ve 220/7 maddeleri delaletiyle TCK'nın 314/2, 220/7, 3713 sayılı Kanun'un 3, 5/1 maddeleri ile TCK'nın 62, 53 ve 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet kararlarına ilişkin istinaf başvurularının esastan reddi, 5-Sanıklar ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca verilen beraat kararlarına ilişkin istinaf başvurusunun esastan reddi TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama Bölge Adliye Mahkemesince verilen karar temyiz edilmekle temyiz edenlerin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyiz sebebine göre dosya incelendi, gereği düşünüldü: Temyiz taleplerinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Hükmolunan cezanın süresine göre şartları bulunmadığından sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... müdafiilerinin duruşmalı inceleme istemlerinin CMK'nın 299 uncu maddesi uyarınca REDDİNE, Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler, tanık beyanları ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; I. Sanık ... hakkında kurulan mahkumiyet hükmü ile sanıklar ..., ..., ..., ..., ... ve ... haklarında verilen beraat kararlarına ilişkin temyiz talepleri ile olarak; Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı,tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği, aşamalarda ileri sürülen esasa müessir iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, mahkumiyet hükmü yönünden eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımların kanuni bağlamda şahsileştirilmek suretiyle uygulandığı, sanıklar ..., ..., ..., ..., ... ve ...’ın müsnet suçu işlediklerinin ispat edilemediğine dair gerekçelerin karar yerinde dosya kapsamına uygun ve denetime elverişli biçimde gösterildiği anlaşılmakla sanık müdafii ve Bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet savcısının temyiz dilekçelerinde ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden CMK'nın 302/1 inci maddesi gereğince temyiz davalarının esastan reddiyle hükümlerin ONANMASINA, II. Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ..., ..., ..., ... ve ... haklarında haklarında kurulan mahkumiyet hükümlerine ilişkin temyiz talepleri ilgili olarak; Örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği, örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hakim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ, canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup, üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de, örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemede ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir. Silahlı örgüte üyelik suçunun oluşabilmesi için örgütle organik bağ kurulması ve kural olarak süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gerektiren eylem ve faaliyetlerin bulunması aranmaktadır. Ancak niteliği, işleniş biçimi, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, örgütün amacı ve menfaatlerine katkısı itibariyle süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk özelliği olmasa da ancak örgüt üyeleri tarafından işlenebilen suçların faillerinin de örgüt üyesi olduğunun kabulü gerekir. Örgüte sadece sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi eylemler örgüt üyeliği için yeterli değildir (Evik, Cürüm işlemek için örgütlenme, Syf 383 vd.). Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle hareket etmelidir. Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak suçu için de saikin "suç işlemek amacı" olması aranır (... özel kısım syf.263-266, Alacakaptan Cürüm İşlemek İçin Örgüt syf.28). Türk Ceza Hukukunda silahlı terör örgütlerine yardım suçu ise, aşağıdaki sistematik içinde düzenlenmiştir; -01.06.2005 tarihinden itibaren yürürlükte olan TCK'nın 314/3, 220/7, 314/2 nci maddelerinde düzenlenen silahlı terör örgütüne genel nitelikte yardım suçu, -01.06.2005 tarihinden itibaren yürürlükte olan TCK'nın 315 nci maddesinde düzenlenen silahlı terör örgütüne silah sağlama suçu, -18.07.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanun ile yeniden düzenlenen ve 16.02.2013 tarihine kadar yürürlükte kalan 3713 sayılı Kanun'un 8 nci maddesinde yer alan ve 16.02.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun'un 4 üncü maddesinde düzenlenen terörizmin finansmanı suçu. Silahlı terör örgütlerine yardım suçunda yardım fiili, örgütün bizzat kendisi veya mensupları lehine gerçekleştirilebilir. Ceza Genel Kurulunun 31.10.2012 tarih ve 2012/1234 Esas, 2012/1825 sayılı Kararında da belirtildiği gibi, yardımın mutlaka örgüte ulaşması, sonuç vermesi gerekmez ve her bir fail, örgütçe verilen veya kendiliğinden üstlenilen görev kapsamında kendi fiilinin gerçekleştirilmesinden sorumlu olacaktır. Örgüte yardım suçunda kast unsuru yönünden öğretideki görüşler incelendiğinde; Bir suçun kanuni tanımında "bilerek", "bildiği halde", "bilmesine rağmen" gibi ifadelere açıkça yer veren suçlar olası kastla işlenemez. Kişi, örgütün işlediği somut fiili bilmese de terör örgütü olduğunu, sağladığı yardımın örgütün yararına kullanılacağını bilmeli ve bu irade ile hareket etmelidir. İnsani mülahazalarla yapılan yardımlar örgüte yardım suçunu oluşturmaz. Yapılacak her türlü yardımın suç olarak değerlendirilmemesi gerekir. Örgüte yardım suçunda manevi unsurun oluşması için genel kasıt yeterli değildir. Özel kasıt ile işlenen bir suçtur. Fail örgütün amacını gerçekleştirmesine katkı sağlamak kastı ile hareket etmelidir (Yrd.Doç.Dr. Namık Kemal Topçu, örgütlü suçlar ve terör suçları, s. 164). Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte bilerek ve isteyerek yardım edilmiş olması gerekir. Başka bir ifadeyle, yardım fiilinin örgütün suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğu bilinerek gerçekleştirilmiş olması gerekir. Fıkra metninde geçen "bilerek" ibaresi doğrudan kastı ifade eder. Doğrudan örgüte değil de örgüt mensuplarına yardım edilmesi halinde, yardım edilen kişilerin suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt mensubu olduklarının da bilinmesi gerekmektedir. Örgüt mensuplarına yapılan yardım, aynı zamanda örgüte yapılan yardım olarak değerlendirmek gerekir. Ancak, bu yardımın örgütün amacını gerçekleştirmeye hizmet eden bir yardım olması gerekmektedir. Suç örgütleri veya silahlı terör örgütlerine yardım suçunun ancak doğrudan kastla işlenebileceği, yardımın örgütün amacını gerçekleştirmeye hizmet etmesi gerektiği, örgüt üyelerine yapılan yardımın da örgüte yapılmış gibi kabul edilmekle birlikte örgüt üyesinin mensup olduğu örgütün bilinmesi ve bu yardımın da insani mülahazalarla değil örgütün amaçlarını gerçekleştirme gayesiyle yapılması hususunda ortak bir kanaat mevcuttur. Öte yandan, yukarıda yer verilen genel nitelikte silahlı terör örgütüne yardım suçu dışında, TCK'nın 315 nci maddesinde tanzim edilen silahlı terör örgütüne silah sağlama suçu, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun yürürlükten kaldırılan 8 inci maddesinde yer alan terörün finansmanı suçu ile 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkındaki Kanun'un 4 üncü maddesinde düzenlenen terörizmin finansmanı suçu, silahlı terör örgütüne yardım suçuna ilişkin özel nitelikte düzenlemelerdir. Silahlı örgüte üye olmadığı anlaşılan sanığın, örgütün amacını ve faaliyetlerinde kullanılacağını bilerek ve bu amaçla patlayıcı madde bulundurma eylemi, silahlı örgüte yardım suçunun özel bir şeklini düzenleyen TCK'nın 315 nci maddesinde tanımlanan suçu oluşturur (Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 05.11.2009 tarih ve 2009/10374 E- 2009/11111 K.). 6145 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinin birinci fıkrasında ise; aynı Kanun'un 3 üncü maddesi kapsamına giren suçların işlenmesinde tümüyle veya kısmen kullanılması amacıyla veya kullanılacağı bilinerek, terör örgütlerine veya bir teröriste fon sağlanması veya toplanması yasaklanmakta ve yaptırıma bağlanmaktadır. Bu düzenlemeye göre, terörizmin finansmanı suçunun oluşabilmesi için, 3713 sayılı Kanun'un 3 ve 4 üncü maddelerinde düzenlenen terör suçlarında veya 6415 sayılı Kanun'un 3 üncü maddesinde belirtilen suçların işlenmesinde kullanılacağını bilerek ve isteyerek belli bir fiille ilişkilendirilmeden dahi bir teröriste veya terör örgütüne fon sağlanması veya toplanması yeterlidir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise; terörizmin finansmanı suçundan ceza verilebilmesi için, fonun bir suçun işlenmesinde kullanılmış olması şartı aranmamakta, fonun sağlanması veya toplanması yeterli kabul edilmektedir. Bu bakımdan, terörizmin finansmanı suçu bir tehlike suçudur. Zira, fonun sağlanması veya toplanmasının yarattığı tehlike cezalandırılmakta ve başkaca bir zarar ya da netice öngörülmemektedir. Fon sağlamayı; failin kendi mal varlığından veya başkasının mal varlığından fon sayılabilecek ekonomik bir değeri örgüte aktarma veya terör örgütünün finansmanında kullanılacak fonun temin edilmesine yönelik her türlü faaliyet olarak, fon toplamayı ise; failin başkalarından temin edilen fonları örgüte aktarma konusunda aracılık yapması olarak tanımlamak mümkündür. Toplamak ya da sağlamak nitelik itibarıyla bölünebilen fiiller olduğundan bu suça teşebbüs mümkündür. Ancak teşebbüsün sağlamak ya da toplamak hareketlerinin icrası sırasında gerçekleşmesi gerekmektedir. Terörizmin finansmanı suçunun oluşması açısından, toplanan ya da sağlanan fonun miktarının ya da toplama veya sağlama yönteminin herhangi bir önemi yoktur. Ancak fon sağlama ya da toplama eylemlerinin belli yoğunluk ve süreklilik arz ettiği durumlarda, diğer koşulların varlığı halinde, failin eyleminin TCK'nın 314 üncü maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen silahlı terör örgütü üyesi olmak suçunu oluşturacağı gözetilmelidir. Terörizmin finansmanı suçunun manevi unsuru bilme ve istemeden ibaret olan kasttır. Ancak suçun manevi unsuru değerlendirilirken, TCK'nın “cebir ve şiddet, korkutma ve tehdit” başlıklı 28 inci maddesinin birinci fıkrasındaki “Karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı cebir ve şiddet veya muhakkak ve ağır bir korkutma veya tehdit sonucu suç işleyen kimseye ceza verilmez. Bu gibi hallerde cebir ve şiddet, korkutma ve tehdidi kullanan kişi suçun faili sayılır.” şeklindeki düzenleme göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bağlamda, karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı cebir ve şiddet veya muhakkak ve ağır bir korkutma veya tehdit sonucu para veya değeri para ile temsil edilebilen ekonomik değeri bir terör örgütüne veya teröriste veren kimseye TCK'nın 28 inci maddesi uyarınca ceza verilemeyecektir. Terörizmin finansmanı suçu, silahlı terör örgütüne yardım etme suçunun özel bir hâli olduğundan, bu suçun faili terör örgütünün kurucusu, yöneticisi ya da üyesi olmayan her gerçek kişi olabilir. Failin kamu görevlisi olması ve suçun kamu görevlisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi ise, 6145 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinin üçüncü fıkrasında nitelikli hâl olarak düzenlenmiştir. Anılan maddenin dördüncü fıkrasına göre, bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde terörizmin finansmanı suçunun işlenmesi hâlinde, tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacaktır. Aynı maddenin beşinci fıkrasında suçun, yabancı bir devlet veya uluslararası bir kuruluş aleyhine işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturma yapılması Adalet Bakanının talebine bağlı kılınmıştır. Söz konusu maddenin altıncı fıkrası ile Terörle Mücadele Kanunu'nun soruşturmaya, kovuşturmaya ve infaza ilişkin hükümlerinin, bu suç bakımından da uygulanacağı hususu düzenlenmiştir. Yargıtayın istikrar kazanan uygulamalarına göre, örgüt mensuplarının geçici olarak barındırılması, evde yemek ikram edilmesi, örgütün verdiği para ile ihtiyaç listesindeki malzemelerin temin edilmesi gibi eylemler fon sağlama kapsamında değerlendirilmeyip TCK’nın 314 üncü maddesinin üçüncü ve 220 inci maddesinin yedinci fıkraları delaletiyle uygulanacak olan ve TCK'nın 314 üncü maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen genel nitelikte silahlı terör örgütüne yardım suçu kapsamındadır. Öte yandan, 6415 sayılı Kanun'un genel gerekçesi, “Amaç ve kapsam” başlıklı 1. maddesi ve aynı maddenin gerekçesine göre; 6415 sayılı Kanun, Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşmenin ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu Kanun kapsamındaki terör ve terörizmin finansmanıyla mücadeleye ilişkin kararlarının uygulanması, terörizmin finansmanı suçunun düzenlenmesi ve terörizmin finansmanının önlenmesi amacıyla malvarlığının dondurulmasına ilişkin usul ve esasların belirlenmesi amacıyla hazırlanmıştır. Bu bakımdan, terörizmin finansmanı suçunun yalnızca düzenli, sürekli ve çeşitlilik arzeden ve belli bir organizasyon dahilinde ulusal ve uluslararası boyutta yapılan yardım eylemlerini kapsadığını ileri sürmek imkân dahilinde değildir. Zira; terörizmin finansmanı suçunun belli bir organizasyon dahilinde yoğunluk ve süreklilik arzedecek biçimde işlenmesi hâlinde eylem, niteliğine göre TCK'nın 314 üncü maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen silahlı terör örgütü yöneticiliği veya aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen silahlı terör örgütüne üye olmak suçu kapsamında kalmaktadır. Benzer şekilde, 6145 sayılı Kanun'un 3 üncü maddesi kapsamında belirtilen suçlar arasında, ülkemizin taraf olduğu dokuz adet uluslararası sözleşmede suç olarak düzenlenen fiillerin yanı sıra, terörizm amacıyla işlenen kasten öldürme veya ağır yaralama fiilleri ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nda terör suçu olarak yer verilen fiiller de açıkça sayılmıştır. Bununla birlikte, 3713 sayılı Kanun'un 3 üncü maddesinde düzenlenen ve doğrudan terör suçu olarak kabul edilen suçlar arasında TCK'nın 314 üncü maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen silahlı terör örgütüne üye olma suçuna yer verilmiş olması ve anılan suçun temadi eden niteliği nazara alındığında; silahlı terör örgütü mensuplarına erzak ve yaşam malzemesi temin etme eyleminin, örgüt üyeliği suçunu işlenmesini kolaylaştırdığında tereddüt bulunmamaktadır. Kaldı ki, bir teröriste veya terör örgütüne yapılan bu nitelikte yardımlar, devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü cebri yöntemlerle bozmayı amaçlayan, bu amaç doğrultusunda bombalama, kasten öldürme, ağır yaralama gibi suçlar işleyen terör örgütü mensuplarının faaliyetlerini idame ettirmelerine, bu şekilde mevcudiyetini devam ettiren terör örgütünün de eylem kapasitesini yükseltmesine katkı sağlamaktadır. Buna göre; terör örgütüne veya mensuplarına bilerek ve isteyerek erzak, yaşam malzemesi ve para temin edilmesinin "fon sağlanması" niteliğinde olduğu ve eylemin bu hâliyle, terörizmin finansmanı suçunu oluşturacağı anlaşılmaktadır. Nitekim, Ceza Genel Kurulunun 13.02.2018 tarihli ve 692-41 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır. Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir (TCK madde 21/1). Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz (TCK madde 30/1). 5237 sayılı TCK’nın, “Hata” kenar başlıklı 30/1 inci maddesinde düzenlenen suçun maddi unsurlarında hata şartlarının gerçekleştiği durumlarda, sanığın kasten hareket ettiğinden bahsedilemeyecek ve somut olayda tipik eylem gerçekleşmiş olsa da 5271 sayılı CMK’nın 223/2-c maddesi gereğince beraat kararı verilecektir. Hata (yanılma); kişinin tasavvuru, zihninden geçirdikleri ile gerçeğin birbirine uymaması anlamına gelen bir kavramdır. Hata kural olarak iradenin oluşum sürecine etki eder ve gerçeğin yanlış biçimde tasavvuru veya bilinmesi nedeniyle irade bozulmuş olarak doğar. Failin tasavvurunun konusu dış dünyaya ait bir şeye ilişkin olabileceği gibi, normatif dünyaya (kurallar alanına) dair de olabilir. Dış dünyayla ilgili şey olduğundan farklı bir biçimde algılanması halinde unsur yanılgısından (tipiklik hatası), normatif dünyaya ait gerçekliğin farklı biçimde değerlendirilmesi halinde ise yasak hatasından bahsedilir. Kısaca unsur hatası bir algılama hatası olduğu halde, yasak hatası bir değerlendirme hatasıdır. Yargıtay (kapatılan) 16. Ceza Dairesinin 2015/3 Esas, 2017/3 Karar sayılı dosyasında ayrıntılı olarak açıklandığı üzere; FETÖ/PDY terör örgütünün, başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve toplumun her katmanında büyük bir kesimce böylece algılanması, amaca ulaşmak için her yolu mübah gören fakat sözde meşruiyetini sivil alanda dinden, kamusal alanda ise hukuktan aldığı izlenimi vermek için yeterli güce erişinceye kadar alenen kriminalize olmamaya özen göstermesi gerçeği nazara alındığında, örgütün ustaca gizlenen amacını bilenler ve bu amaçla örgütte görev alanlar açısından suç tarihine bakılmaksızın hata savunmalarına itibar edilemeyeceğinde kuşku bulunmamakta ise de; terör örgütü olduğunu bilmeksizin içinde yer alan veya yardım eden sanıklar yönünden mensup olduğu ya da yardım ettiği yapının Anayasal düzeni zorla değiştirme, Anayasa'ya uygun olmayan yöntemlerle iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan bir terör örgütü olduğunu veya terör örgütüne dönüştüğünü anladığı veyahut exante bir değerlendirme ile dış aleme yansıyan olay ve olgular itibariyle kendisinden anlamasının beklendiği tarihten itibaren davranışları ile bu örgütten ayrılma iradesini ortaya koyup koymadığı ve bu bağlamda TCK’nın 30/1 inci maddesinde düzenlenen suçun maddi unsurlarında hata şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği somut olayın özelliğine göre değerlendirilmelidir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: 1.Sanıklar ... ve ... yönünden; a. Kabule göre, örgütün hiyerarşik yapısına organik bağla katıldıklarına dair yeterli delil bulunmayan ancak FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün varlığını koruması ve örgütsel faaliyetlerini sürdürülebilmesi amaçlarına uygun olarak, mütevelli toplantılarına katılan şahıslardan himmet adı altıda toplanan paraları örgüt sorumlusuna ulaştıran sanık ...'in ve örgütsel faaliyetlerde kullanılmak üzere maddi yardım/himmet veren sanık ...'in eylemlerinin, yardımın konusunun 6415 sayılı Kanun'un 2 nci maddesinin (c) bendinde tanımlanan "fon" kapsamında kaldığında kuşku bulunmadığından aynı Kanun'un 4 üncü maddesinde düzenlenen terörizmin finansmanı suçunu oluşturacağı düşünülmeden olgu ve delillerin hatalı değerlendirilmesi ile suç vasfında yanılgıya düşülmesi, b.Aşamalarda toplantılarda para verdiğini ve koli temin ettiğini beyan eden sanık ...'e etkin pişmanlık kurumunun nitelik ve şartları da hatırlatılıp yeniden dinlenerek verdiği bilgilerin faydalılık derecesi ve etkin pişmanlıkta bulunulan aşama gözetilmek suretiyle; 5237 sayılı TCK'nın 221 inci maddesinin 4 üncü fıkrasının 2 nci cümlesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının karar yerinde tartışılmasında zorunluluk bulunması, c.Silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan hüküm kurulan sanık ... ile ilgili olarak suç tarihinin yardım niteliğindeki en son eylem tarihi yerine ilk derece ve Bölge adliye mahkemesi karar başlıklarında 23.09.2021 olarak yazılması, 2.Sanıklar ..., ..., ..., ..., ... ve ... yönünden; Dijital materyallerin incelenmesi neticesinde sanıkların münhasıran örgüt mensuplarınca kullanıldığına ilişkin yargısal ve teknik belirleme bulunmayan diğer haberleşme programlarını kullandıklarının tespitine dair tanzim edilen raporda yer alan eylemleri gerçekleştirmek ve kod isim kullanmak ile operasyonel hat kullanmak suretiyle örgüt hiyerarşisine dahil oldukları kabul olunarak cezalandırıldıkları görülmekte ise de, olgusal temelleri sair delillerle ortaya konamayan mesajlaşmalar ve görüşme içerikleri dışında kesin ve yeterli delil ikame olunamadığından, ispat edilemeyen müsnet suçtan beraatleri yerine delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde mahkumiyetlerine karar verilmesi, 3.Sanık ... yönünden; Mensup olduğu ya da yardım ettiği yapının Anayasal düzeni zorla değiştirme, Anayasa'ya uygun olmayan yöntemlerle iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan bir terör örgütü olduğunu veya terör örgütüne dönüştüğünü anladığı tarihten itibaren irtibatını kestiğine dair aksi kanıtlanamayan savunmaları diğer sanık/tanık beyanları ile de teyid edilen esnaflık yapan sanığın sosyokültürel durumu ve samimi olarak ikrar ettiği olay ve olguların tarihi itibariyle örgütün hiyerarşik yapısına kastla ve organik bağ ile katılıp katılmadığı bağlamında, 5237 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesinin birinci fıkrası kapsamında kaçınılmaz bir hata içinde olup olmadığının mahallinde tartışmasız bırakılması, 4.Sanıklar ... ve ... yönünden; UYAP kayıtlarının incelenmesinden sanık ... hakkında Ordu 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2019/73 Esas 2021/77 sayılı dosyası ile silahlı terör örgütüne yardım etme, sanık ... hakkında Trabzon 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2022/38 Esas, 2022/277 Karar sayılı dosyası ile silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından derdest dava dosyalarının olduğu anlaşılmakla, özellikle aynı suçtan daha önce yargılandıkları ve iş bu dava dosyasına dayanak teşkil eden iddianamelere konu eylemler bakımından temadinin kesilmiş olduğunun kabul edildiği görülmekle, inceleme konusu eylemler yönünden suçun sübutu ve vasfının tayini için zorunlu olduğundan, anılan dava dosyalarının temin edilerek incelenmesi, mümkün olması halinde birleştirilmeleri hususunun değerlendirilmesi, birleştirilmelerinin mümkün olmaması ve/veya gerekli görülmemesi halinde kesinleşmelerinin 5271 sayılı Kanun'un 218/1 inci maddesi gereğince bekletici mesele yapılması ile sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının tayin ve takdirinde zorunluluk bulunması, 5.Sanıklar ..., ..., ..., ... ve ... yönünden; a.Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20.10.2009 ... ve 2009/1-85/242 sayılı Kararında açıklandığı üzere; sanıklardan birisinin savunulmasının diğer sanık yönünden savunmada zaafiyet yarattığı durumlarda menfaat uyuşmazlığı bulunduğunun kabulü gerektiği buna göre; yargılama aşamasında esas hakkında mütalaaya karşı ve davanın esası hakkında beyanların alındığı son celse; Soruşturma aşamasında etkin pişmanlıktan yararlanan sanık ...'ın soruşturma aşamasındaki müdafii ile sanıklar ..., ... Çoşar, ... ve etkin pişmanlıktan yararlanan sanık ...'ın kovuşturma aşamasındaki müdafiinin aynı avukat olduğu belirlenerek yapılan incelemede; sanık ...'ın soruşturma ve kovuşturma aşamasındaki sanıklar ..., ... ve ...'un FETÖ/PDY kapsamında tutuklu bulunan şahısların ailelerine yardım amaçlı para topladıklarına dair beyanları, sanık ...'ın soruşturma aşamasındaki hizmet hareketi ile sanık ... aracılığı ile tanıştığına, 15 Temmuzdan sonra ...'nın kendisine cezaevindeki örgüt mensuplarının ailelerine yardım etmeleri gerektiğini söylediğine ve bu organizasyon görevini kendisine verdiğine, kendisinin de para topladığına, sanık ...'un önceden mütevelli heyetinde olduğuna dair beyanları nazara alındığında; Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılanan sanıklar ..., ..., ... ile ...'ın kovuşturma, sanıklar ..., ..., ... ve ... ile ...'ın soruşturma aşamalarında aynı avukat tarafından savunulması nedeniyle aralarında menfaat çatışmasının oluştuğu nazara alınmadan sanıkların ayrı ayrı müdafiler yerine ortak müdafiiler tarafından savunmalarının yapılması suretiyle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 38/1 ve 5271 sayılı CMK’nın 152 nci maddelerine muhalefet edilmesi, b.UYAP kayıtlarının incelenmesinden sanık ... hakkında Ordu 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2019/122 Esas 2021/139 Karar sayılı dosyası ile silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan derdest dava dosyasının olduğu anlaşılmakla, özellikle aynı suçtan daha önce yargılandığı ve iş bu dava dosyasına dayanak teşkil eden iddianameye konu eylemler bakımından temadinin kesilmiş olduğunun kabul edildiği görülmekle, inceleme konusu eylemler yönünden suçun sübutu ve vasfının tayini için zorunlu olduğundan, anılan dava dosyasının temin edilerek incelenmesi, mümkün olması halinde birleştirilmeleri hususunun değerlendirilmesi, birleştirilmelerinin mümkün olmaması ve/veya gerekli görülmemesi halinde kesinleşmesinin 5271 sayılı Kanun'un 218/1 inci maddesi gereğince bekletici mesele yapılması ile sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdirinin gerekmesi, Bozmayı gerektirmiş, sanıklar ..., ..., ... ile sanıklar müdafiileri ve Bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, sanıklar ..., ..., ..., ... ve ... yönünden sair yönleri incelenmeyen hükümlerin CMK'nın 302/2 nci maddesi uyarınca BOZULMASINA, sanıklar ..., ..., ..., ... ve ...'un tutuklulukta geçirdikleri süre, bozma nedeni ve mevcut delil durumu gözetilerek tahliye taleplerinin reddi ile TUTUKLULUK HALLERİNİN DEVAMINA, sanıklar ..., ... ve ...'in tutuklulukta geçirdikleri süre ve bozma nedeni gözetilerek TAHLİYESİNE, başka suçtan tutuklu ya da hükümlü değiller ise derhal salıverilmeleri için ilgili yer Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılmasına, 28.02.2019 tarihinde yürürlüğe giren 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanun'un 8 inci maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanun'un 304/2-a maddesi uyarınca dosyanın Ordu 2. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin bilgi için Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 17.01.2024 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
İkincil nitelikteki uyuşmaz¬lığın bekletici sorun sayılması veya nispi muhakeme yoluyla çözümlenmesi kural olarak mahkemenin takdirinde olup, CMK md.
Ceza Genel Kurulu         2011/7-31 E.  ,  2011/219 K. "İçtihat Metni" İtirazname : 2008/276673 Yargıtay Dairesi : 7. Ceza Dairesi Sanıklar T...A.ve C..K.'nın karapara aklama suçundan eylemlerine uyan ve lehe olan 5237 sayılı TCY'nın 282/1 ve 52/2. maddeleri uyarınca 5 yıl hapis ve 2.000.000 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmalarına, haklarında aynı Yasanın 53. maddesinin uygulanmasına, üzerine tedbir konulan 362.393,60 YTL, 26.327.626,11 USD ve 333,03 Euro ile malvarlığı değerlerinin anılan Yasanın 55/2. maddesi uyarınca .....Limited Şirketi'ne karar kesinleştiğinde nemaları ile birlikte iadesine ilişkin, Ankara 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 07.07.2008 gün ve 1303-482 sayılı hükmün katılanlar vekilleri, sanık T. A.ve müdafii ile sanık C.K.tarafından temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 29.12.2010 gün ve 15629-17189 sayı ile; “…III- Sanık C.K., sanık T.A.ve müdafiinin temyizleri ile, katılanlar vekillerinin bu sanıklara yönelen temyizleri, Y.B. S.Ç., E. A., T.A., T. A., S. A., C. A., Y.A., R. A., K. A., Z.A., M.A., Z.., .. Ltd. Şti. ve Arman A.Ş. vekillerinin de malen sorumlu sıfatıyla temyizlerine göre ve hükmolunan cezanın niteliği ve miktarına göre sanık T.A. müdafiinin duruşma isteğinin reddine karar verilerek yapılan incelemede; 1- Tüm dosya kapsamına göre, sanıklardan T.A. tarafından temsil edilen ...Ltd. Şti’nin sanık C.K.'nın da katılımıyla Hindistan Devletine ait .. firmasının açtığı ihaleye katılarak, Hindistan .... yazısına göre dolandırıcılık, rüşvet verme ve evrakta sahtecilik suçlarının işlenmesi suretiyle ihaleyi kazanması sonucu sözleşme bedelinin 29.11.1995 tarihinde İsviçre'deki sanıklara ait banka hesaplarına transfer edildiği, bu hesaplardan da 30.11.1995-01.08.1997 tarihleri arasında muhtelif ülkeler ve Türkiye'deki banka hesaplarına transferler yapıldığı ve bu tarihler ile sonrasında paranın çeşitli işlemlere tabi tutulduğu anlaşılmış olup, öncelikle bu eylemlerin 4208 sayılı Yasa kapsamında karapara aklama suçunu oluşturup oluşturmayacağının irdelenmesi gerekmektedir. 4208 sayılı Yasa uyarınca karapara aklama suçunun oluşabilmesi için, anılan Yasanın 2/a madde fıkrasında sayılan ve öncül suç olarak nitelendirilen fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen paranın, elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen karaparanın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi veya transfer yoluyla aklanması gerekmektedir. Bu durumda öncül suçların işlenmesi, sonucu elde edilen karapara, suçun unsurunu oluşturmaktadır. Suçtan elde edilen menfaatleri karapara aklama suçunun unsuru olma haline getiren 4208 sayılı Yasadır. 765 sayılı TCK'nun 2. maddesindeki (5237 sayılı TCK'nun 7. maddesi) ‘işlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez’ hükmü karşısında, 4208 sayılı Yasa geriye yürütülerek öncül suç tanımının bulunmadığı tarihte işlenen fiillere bu nitelikler kazandırılamaz. Bir başka anlatımla atılı suçların 4208 sayılı Yasadan önce işlenmiş olmaları nedeniyle bu suçlar öncül suç olarak tanımlanamayacağından elde edilen paranın karapara olarak nitelendirilmesi olanaklı bulunmamaktadır. 4208 sayılı Yasa kapsamında aklama suçunun unsurunu oluşturan karapara ancak bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra öncül suçların işlenmesi halinde bu niteliği taşıyacaktır. İşlendiği öne sürülen suçlardan elde edilen para 29.11.1995 tarihinde sanıkların banka hesaplarına yatırılmış, 4208 sayılı Yasa ise bu suçların tamamlanmasından sonra 19.11.1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Açıklanan nedenlerle; Sanıklara atılı karapara aklama suçunun ve mahkemece sanıklar lehine olduğu kabul edilen 5237 sayılı TCK'nun 282. maddesindeki suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması. 2. Kabule göre de; Sanıkların işlediği öne sürülen ve öncül suç oldukları kabul edilen fiiller nedeniyle Hindistan'da açılmış ceza davası bulunduğu anlaşılmaktadır. Karapara aklama suçundan açılan kamu davasında, unsur olan öncül suçun işlenip işlenmediğinin bu suç yönünden yargılama faaliyetinde bulunmayan hakim tarafından çözümü yani nisbi muhakeme ancak öncül suçun yargılama yapılarak kanıtlanmasına olanak bulunmayan sanığın ölümü, zamanaşımı, kamu davasının açılmaması ve benzeri hallerle sınırlıdır. Sanıklar hakkında Hindistan’da açılmış ceza davası bulunduğuna göre, öncül suç konusunda yargılama yetkisine sahip mahkeme ile bu suçun işlenip işlenmediğini nisbi muhakeme yoluyla belirleyecek mahkemenin farklı sonuçlara ulaşabileceği de gözetilerek, Hindistan'daki yargılama sonucunda verilmiş ve kesinleşmiş bir karar varsa getirtilip incelenerek sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının değerlendirilmesi gerekirken, eksik soruşturma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay C.Başsavcılığı ise 03.02.2011 gün ve 276673 sayı ile; “A ) Birinci Uyuşmazlık Konusuna İlişkin İtirazlarımız: Yargıtay 7. Ceza Dairesi anılan kararında özetle; ‘4208 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce işlenen öncül suçlardan elde edilen paranın sanıklara atılı karapara aklama suçunu ve mahkemece sanıklar lehine olduğu kabul edilen 5237 sayılı TCK.nun 282. maddesindeki suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçunun unsurlarının oluşturmayacağı’ görüşünde olup, bu görüşe katılmak şu nedenlerle imkansızdır; 1. Bilindiği gibi, ‘karaparanın aklanması’ (money laundering) fiili ilk kez 1996 yılında 4208 sayılı Kanun ile hukuk sistemimizde suç olarak düzenlenmiştir. Karapara aklama suçunun oluşabilmesi için, ‘öncül suç’ olarak nitelendirilen fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen paranın (bir diğer deyişle suç gelirinin), elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi, bu yolla elde edildiği bilinen karaparanın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi ya da transfer yoluyla aklanması gerekmektedir. Olayımızda ise, sanıklara isnat olunan öncül suç, Hindistan Devletine ait .... firmasının açtığı ihaleye katılarak, dolandırıcılık, rüşvet verme ve evrakta sahtecilik suçlarının işlenmesi suretiyle ihaleyi kazanmaları ve sonucunda sözleşme bedelinin iktisabıdır. 2. 4208 sayılı Kanun’da düzenlenen karapara aklama suçu ve TCK 282. maddesinde düzenlenen suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçu ile, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin, yurtdışına transfer edilmesi veya bunların gayrimeşru kaynağını gizlemek ve meşru bir yolla elde edildiği konusunda kanaat uyandırmak maksadıyla çeşitli işlemlere tabi tutulması, ayrı bir suç olarak düzenlenmiştir. (Gerekçe, TCK md. 282) Kısacası, karapara aklama suçu, kendisine kaynaklık eden öncül suçtan bağımsız ve ayrı bir suçtur. Anılan karapara aklama suçu ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçları ile birden fazla hukuki yarar korunmaktadır, nitekim doktrinde, bu suçla korunan hukuki yarar, ‘…suçun finansmanının önlenmesi, organize suç ve uyuşturucu madde kaçakçılığı ile mücadele, suç örgütlerinin ekonomik gücünün çökertilmesi, bunların elebaşlarına ve faillere ulaşılabilmesi yani kamu düzeninin korunması, finansal sistemin ve kuruluşların ekonomik denge ve istikrarının, bütünlüğünün, saygınlığının korunması, rüşvetin ve kirlenmenin yaygınlaşmasının ve suç örgütlerinin arz ettikleri tehlikeler sebebiyle demokratik değerlerin tahribinin önlenmesi’ olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla, açıklanan hukuki yararları korumak için suç olarak tanımlanmış olan karapara aklama fiilinin kendisine kaynaklık eden öncül suçtan bağımsız ve ayrı bir suç olup, öncül suç dışında tamamen ayrı hukuki yararları koruduğu nazara alındığında, öncül suçun işlendiği tarihte 4208 sayılı Kanun’un veya TCK 282. maddesinin yürürlükte olup olmaması önem taşımayacaktır. Gerçekten de, kanun koyucunun yukarıda açıklanan, suç finansmanının önlenmesinden başlayarak, kamu düzeninin ve demokratik değerlerin korunmasına kadar birincil ve ikincil olarak nitelendirilebilecek birçok hukuki yararı gerçekleştirmek amacıyla suç olarak tanımladığı karapara aklama suçunun işlendiği tarih, suç olarak tanımlanan ve ceza ile yaptırım altına alınan aklama fiilinin işlendiği tarihtir. Çünkü belirtilen fiil ile, suçtan kaynaklanan değerin ekonomiye katılması önlenmek istenmektedir. Dolayısıyla, karapara aklama suçunda korunan hukuki değer nazara alındığında, önem taşıyan asıl unsur, paranın kaynağının ‘suç’ olmasıdır. Buradan hareketle, bir değerin kaynağının ‘suç’ olması, o parayı ‘karapara ya da suç geliri’ saymak için gerekli ve yeterli olup, bunun ekonomiye sokulmaya çalışılması, çeşitli işlemlere tabi tutulması -öncül suç hangi tarihte işlenmiş olursa olsun - karapara aklama suçunu oluşturacaktır. Suçun oluşması için, öncül suçu oluşturan fiilin işlendiği tarihte bu fiilin ceza kanunlarında suç olarak tanımlanmış olması, yani paranın suç sayılan fiillerle elde edilmiş olması gerekli ve yeterlidir. 3. Aklamaya konu malvarlıklarının kaynağını oluşturan öncül suçun kanunun yürürlüğünden önce işlenmesi, ancak aklama fiilinin kanunun yürürlüğünden sonra gerçekleştirilmesi durumunda aklama suçunun oluşmayacağı hususunda doktrinde de Yüksek Daire ile aynı yönde görüşler bulunmakta olup, bu görüşlere göre, geçmişe yürürlük yasağı suçun unsurları için olduğu kadar suçun önşartı (öncül suç) için de geçerlidir, dolayısıyla 4208 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce işlenen öncül suçlardan elde edilen gelirler üzerinde gerçekleşen aklama eylemleri suç oluşturmayacaktır. Bu görüşe göre, öncül suçun işlenmesi sonucu suçun konusu olarak ortaya çıkan gelire karapara niteliğini veren 4208 sayılı Kanundur. Belirtilen görüşe katılmaya imkan bulunmamaktadır, çünkü suçun önşartlarını unsurlardan ayırmakta yarar vardır. Önşartlar, suçun unsurlarından bağımsız oldukları için, suç sayılan hareketin dışında incelenmelidir, çünkü önşart, suç sayılan hareketin yapılmasından önce dış dünyada varlık kazanır. Nitekim, unsurun söz konusu olması halinde, failin bu unsurun varlığını bilmesi ve onun gerçekleşmesini istemesi gerektiği halde, önşartların –fiilden önce bulunmaları nedeniyle- fail tarafından iradi bir surette gerçekleştirilmiş olmasına, ihtiyaç yoktur, sadece failin bunların varlığını bilmiş, öngörmüş olması ile yetinilecektir. Buradan hareketle, suçun önşartı olan öncül suçun varlığının fail tarafından bilinmesi, yani aklama faaliyetine konu edilen değerin kaynağının ‘suç’ olduğunu bilmesi, aklama suçunun işlenebilmesi için gerekli ve yeterlidir. Kanaatimizce, Yüksek Daire kararında belirtildiği biçimde, öncül suçun işlendiği tarihte bizatihi karapara aklama fiilinin suç olarak tanımlanmış olmasını aklama suçunun unsuru haline getirmek, TCK’nın 2. maddesinde yer bulan kanunilik ilkesi ve TCK’nın 7. maddesindeki geçmişe yürürlük yasağı (zaman bakımından uygulama) ilkesinin anlamını kanun koyucunun iradesine aykırı olarak genişletmek olacaktır. Ceza hukuku denildiğinde ilk akla gelen ilkelerden birisi olan kanunilik ilkesi, ancak kanunda gösterilen fiillerin suç sayılabileceği ve bunlara da ancak kanunda gösterilen cezaların verilebilmesi anlamını taşımaktadır. Bir fiilin suç sayılabilmesi için sadece kanunda suç olarak tanımlanmış olması yeterli değildir, ayrıca bu fiili suç olarak tanımlayan ve cezai yaptırıma bağlayan kanunun fiilin işlendiği tarihten önce yürürlüğe girmiş olması da gereklidir (TCK md. 7). Öncül suç yönünden, belirtilen zaman bakımından uygulama ilkesinin anlamı, öncül suçun işlendiği tarihte bu fiilin yani aklama fiiline kaynaklık oluşturan fiilin, suç olarak tanımlanmış olması zorunluluğudur. Öncül suçun işlendiği tarihte, bizatihi aklama fiilinin de suç olarak düzenlenmiş olmasını unsur olarak görmek, TCK’nın 7. maddesindeki zaman bakımından uygulama ilkesine yeni bir şey daha katmak anlamına gelebilecek, suç ve suçlulukla mücadelede zaafiyet yaratmak yanında tehlikeli sonuçlara da yol açabilecek bir düşüncedir. Doktrinde savunulan ve bizim de katıldığımız görüşe göre ise, 4208 sayılı Kanun, eskiden de suç olarak tanımlanmış fiilleri yeni ve daha ağır esaslar getirerek değiştirmemekte, sadece bu fiillerden elde edilen gelir üzerinde gerçekleştirilen birtakım fiilleri cezalandırmaktadır. Bu durumda, kanunun geçmişe yürürlüğünden ancak suç geliri üzerindeki aklama eyleminin kanunun yürürlüğünden önce sona ermesi halinde söz edilebilecektir. Karapara aklama fiillerinin Kanunun yürürlük tarihinden sonra gerçekleş¬tirilmesi veya yürürlük tarihinden önce başlayıp kesintili ya da kesintisiz yürürlük tarihinden sonraya sarkması durumunda kanunun geçmişe uygulandığından bahsedilemeyecektir. 4. İtiraz konusu kararda savunulan ‘öncül suçun işlendiği tarihte karapara aklama fiilinin suç olarak tanımlanmış olması’ halini karapara aklama suçunun unsuru sayma halinde, suç ve suçlulukla mücadelede kabul edilemez bazı sonuçlar ortaya çıkabilecektir. Somut olarak örneklemek gerekirse, örneğin, 4208 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce yapılmış bir uyuşturucu ticareti fiilinden elde edilen ve suç geliri olduğu şüphesiz olan bir malvarlığı, Kanun yürürlüğe girdikten sonra dönüştürme faaliyetine tabi tutulur ise, sırf kaynağının yani öncül suçun işlendiği tarihte karapara aklama fiilinin suç olarak tanımlanmamış olması dikkate alındığında, bu görüşe dayanılması nedeniyle karapara aklama suçunu oluşturmayacağını düşündürebilecektir. 5. 4208 sayılı Kanun’da düzenlenen karapara aklama suçu ve TCK’nın 282. maddesinde tanımlanan suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama fiilleri ‘seçimlik hareketli’ bir suç olarak düzenlenmiştir. Bunlar, karaparanın başkalarınca iktisap edilmesi, bulundurulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya yerinin değiştirilmesi veya transfer yoluyla aklanması biçimindeki seçimlik hareketlerdir. Somut olayımızda sanıklar, öncül suç sonucu elde ettikleri suç gelirinin 29.11.1995 tarihinde İsviçre'deki banka hesaplarına transfer edilmesinden hemen bir gün sonra bu hesaplardan da muhtelif ülkeler ve Türkiye'deki banka hesaplarına transferler yapılması ve bu tarihler ile sonrasında paranın çeşitli işlemlere tabi tutulması faaliyetlerini yoğun biçimde sürdürmüşlerdir. Olayımızda özellik arz eden husus, suçun seçimlik hareketlerinden sanıklarca yürütülen ‘gizleme’ faaliyetinin iddianame ile dava açılmasından sonra da devam etmesidir. Bu nedenle iddianame ile dava açılıncaya kadar yani hukuki kesinti dışında zamanaşımını kesen başka bir nedenin bulunmadığı aşikardır. Şöyle ki, sanıklar 4208 sayılı Kanun’un yürürlüğe girişinden sonra da iddianame ile dava açılıncaya kadar gizleme ve dönüştürme fiillerine devam etmişler, (şüphesiz başka bir iddianame ile açılması gereken ayrı bir dava konusunu oluşturmakla birlikte) gizledikleri paranın bir kısmını da iddianame ile dava açılmasından sonra 2006-2007 yıllarında da bazı hesaplara transfer etmiş olup, bu husus dosya kapsamındaki 17.10.2007 tarihli bilirkişi raporu, 01.04.2008 tarihli ek bilirkişi raporu, 30.07.199 tarih ve HUZ 1/1 sayılı MASAK soruşturma raporu ve tüm banka kayıtları ile anlaşılmaktadır. Dava açıldıktan sonra devam eden ‘gizleme’ ve ‘dönüştürme’ hareketlerinden başlıcaları aşağıda örnek olarak gösterilmiştir: Hesap Sahibi : Banka Adı ve Şubesi: Tarih : Miktar : T..A.. İş B. Keçiören 29.11.2002 2.317.233.10 USD T.. A.. İş B. Keçiören 29.11.2002 1.052.92 YTL C.. K.. İş B. Keçiören 29.11.2002 367.567.96 YTL S.. Ç..(Alankuş) İş B. Keçiören 17.04.2007 2.200.000.00 USD S.. Ç..(Alankuş) İş B. Keçiören 17.04.2007 1.724.200.00 USD K. A. Finansb. Necatibey 14.04.2000 11.826.11 USD K. A. Pamukb. Kavaklıdere 20.06.2000 164.291.38 YTL Y. A. YapıKredi B. Siteler 11.02.2000 1.066.438.00 USD S.A. İş B. Küçükevler 16.03.2001 1.430.655.52 USD Yukarıda somut olarak gösterilen örneklerle de anlaşıldığı üzere, 4208 sayılı Kanun ve TCK md. 282 ile cezai yaptırıma bağlanan ‘gizleme’ ve ‘çeşitli işlemlere tabi tutma’ faaliyetlerinin 4208 sayılı Kanun’un yürürlüğünden çok daha sonra da devam ettiği tartışmasızdır. Karapara aklama suçunun zincirleme suç şeklinde işlenebileceği kabul edilmektedir. Olayımızda sanıkların aklama fiilleri de zincirleme biçimde gerçekleşmiş ve teselsül eden fiiller iddianame ile dava açılıp hukuki kesinti oluşuncaya kadar devam etmiştir. Bilindiği gibi zincirleme suçlarda suçun işlendiği tarih, teselsülün sona erdiği tarihtir. Karapara aklama veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama fiillerinde de suçun maddi unsuru ‘dönüştürme’ hareketidir. Somut olayda da teselsül eden dönüştürme hareketlerinin gerçekleştirildiği tarihte 4208 sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla, itiraza konu kararda yer verilen ‘öncül suçlardan elde edilen paranın 4208 sayılı Yasanın yürürlüğe girişinden önce sanıkların hesabına transfer edildiği ve bu nedenle atılı suçun oluşmayacağı’ şeklindeki gerekçeye katılmaya imkan bulunmamaktadır. Bu görüşün kabulü olayımızda aklama fiilinin tek bir hareketten oluştuğunu (ani suç olduğunu) savunmak anlamına gelecektir. Oysa olayımızda, aklama fiili teselsül etmiştir, sanıklar tarafından yüzlerce farklı işlemle para transferi/ dönüştürme faaliyeti yapıldığı dosyadaki tüm delillerle anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, karapara aklama fiillerinin 4208 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden önce başlayıp kesintili ya da kesintisiz yürürlük tarihinden sonraya sarkması durumunda kanunun geçmişe uygulandığından bahsedilemeyecek ve sanıkların fiillerinin atılı suçu oluşturduğunun kabulü gerekecektir. B ) İkinci Uyuşmazlık Konusuna İlişkin İtirazlarımız: Yargıtay 7. Ceza Dairesi anılan kararında özetle; ‘Sanıkların işlediği öne sürülen ve öncül suç oldukları kabul edilen fiiller nedeniyle Hindistan'da açılmış ceza davası bulunduğuna göre, öncül suç konusunda yargılama yetkisine sahip mahkeme ile bu suçun işlenip işlenmediğini nisbi muhakeme yoluyla belirleyecek mahkemenin farklı sonuçlara ulaşabileceği de gözetilerek, Hindistan'daki yargılama sonucunda verilmiş ve kesinleşmiş bir karar varsa getirtilip incelenerek sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının değerlendirilmesi gerekirken, eksik soruşturma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması’ hususunu yasaya aykırı bulmuştur. Bu karara katılmaya imkan bulunmamaktadır, şöyle ki; 1. Öncül suçun işlenip işlenmediğinin nispi muhakeme yapılarak çözümü hem usul ekonomisi hem de suç ve suçlulukla etkin mücadele açısından zorunluluktur. Ceza mahkemesinde yargılama konusu edilen suçun ispatının, başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı olduğu hallerde, ceza mahkemesinin uyuşmazlığı bizzat kendisinin çözmesi ‘nispi muhakeme’ olarak adlandırılmaktadır. İkincil nitelikteki uyuşmaz¬lığın bekletici sorun sayılması veya nispi muhakeme yoluyla çözümlenmesi kural olarak mahkemenin takdirinde olup, CMK md. 218/1’in anlamı da budur. Nispi muhakeme yapma halinde, bekletici sorun yapmada olduğu gibi, başka bir mahkemenin kararının beklenmesi gerekmediğinden, zaman kaybı söz konusu olmayacaktır. Somut olayımızda olduğu gibi başka bir ülkede devam eden öncül suçun yargılama sürecinin tamamlanmasının ne kadar zaman alacağının öngörülemeyeceği durumlarda, yargılama makamının yapması gereken tercihini nispi muhakeme yapmaktan yana kullanmaktır, suç ve suçlulukla etkin mücadelenin gereği de budur. Gerçekten de, nispi muhakeme yapılmasının, bir yandan muhakemenin çabuklaştırıl¬masına, diğer yandan da maddi gerçeğin ortaya çıkmasına hizmet ettiği savunulmaktadır. Belirtilen tüm hususlar dikkate alındığında, öncül suç konusunda Hindistan’da devam eden yargılamanın sonucunun beklenmesi zorunluluğu bulunmamaktadır. Yüksek Daire kararında, ‘nispi muhakeme yapmak, ancak öncül suçun yargılama yapılarak kanıtlanmasına olanak bulunmayan sanığın ölümü, zamanaşımı, kamu davasının açılmaması ve benzeri hallerle belirli hallerde başvurulabilecek’ istisnai bir yöntem olarak gösterilmiştir, oysa ki durum böyle değildir. Böyle bir zorunluluğu ne CMK, ne de başka bir kanun yargılama makamına yüklememiştir( Sadece CMK md. 218/2. sanığın gerçek yaşının belirlenmesi konusunda nispi muhakeme yapma zorunluluğu getirmektedir). Nitekim doktrinde de, aklama suçunu yargılayacak mahkemenin görev alanı ile ilgili olarak öncül suçun işlenip işlenmediğine nispi muhakeme yoluyla karar vereceği ifade edilmektedir. Belirtilen yasal dayanaklar ve doktrinde savunulan görüşlerin dışına çıkarak mahkemeyi bekletici sorun sayma yoluna başvurmaya sevketmek belirtildiği gibi suç ve suçlulukla etkin mücadeleyi engelleyecektir. 2. Öncül suçların işlenip işlenmediğinin belirlenmesi için Hindistan adli makamlarının kararının beklenmesi zorunluluğu getirmek, adil yargılama hakkını ihlal de edebilecektir. Nispi muhakeme yapılmasının, bir yandan muhakemenin çabuklaştırılmasına, diğer yandan da maddi gerçeğin ortaya çıkmasına hizmet ettiği göz önünde bulundurulduğunda, bu yola başvurmamak davaların gereksiz yere uzamasına neden olabilecek ve adil yargılama hakkı ihlal edilmiş olacaktır. 3. Dosya içinde bulunan deliller öncül suçların (dolandırıcılık, rüşvet ve evrakta sahtecilik) işlendiği, özellikle dolandırıcılık suçunun işlendiği hususunda hüküm kurmaya yeterli delil bulunmaktadır. Sanık T.’ın ortağı ve yetkilisi, sanık C.’ın ise fiilen yetkilisi olduğu K.. Danışmanlık, ..San. Tic. Ltd. Şirketi’nin Hindistan Devletine ait ...adlı gübre şirketinin açtığı 200.000 tonluk üre alımına ilişkin ihaleye katıldığı ve ihaleyi 38 milyon USD bedelle kazandığı, ancak bu ihalenin Hindistan devlet görevlilerine rüşvet vermek suretiyle kazanıldığı ve mal tesliminde ödeme yapılması sözleşmeyle kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Sanıklar malın teslim edilmemesi halinde ‘Birinci sınıf ..s sigorta poliçesi’ sunma koşuluna dayanmışlar ancak bu nitelikteki sigorta poliçesini sunmayıp, poliçe yerine bu koşulu yerine getirmiş görünmek için böyle bir riski içermeyen ‘gemiyle gönderme deniz sigorta senedi’ düzenletmişler ve işbirliği yaptıkları Hindistanlı görevlilerin yetkilerini aşarak bu durumu gözardı edip malın tesliminden önce mal bedelinin (sigorta bedeli düşüldükten sonra kalan 37.620.000 USD) ödenmesini sağlamışlar, ancak sözleşme bedelini almalarına karşın bu paranın karşılığında malın teslimine ilişkin hiçbir girişimde bulunmamışlardır. Sanıklar hakkında açıklanan iddialarla Hindistan’da rüşvet vermek, suç işlemek amacıyla gizli sözleşme yapmak, dolandırıcılık suçlamalarıyla dava açıldığı ve sanıkların bu suçlardan tutuklandıkları Hindistan ..., T.C. Dışişleri Bakanlığı Yeni Delhi Büyükelçiliği yazıları ve tüm dosya kapsamındaki delillerle anlaşılmaktadır. 4. Sanıkların atılı suçları işlediklerine dair dosyaya sunulan deliller öncül suçlardan nispi muhakeme yapılması için yeterlidir, çünkü sanıkların yetkilisi olduğu .. şirketinin ‘tabela şirketi’ niteliğinde olduğu ve yapısı hususunda MASAK raporunda şu tespitlere yer verilmiştir; a) 200.000 ton gibi çok yüksek bir miktarda gübre satışını taahhüt eden şirketin kuruluşundan ihale tarihine kadar gübre üretimi veya ticareti ile ilgili hiçbir faaliyeti olmamıştır. b) Belirtilen yüksek miktardaki bir taahhüde girişen şirketin vergi beyannameleri incelendiğinde 1995 yılında ‘hiçbir faaliyetinin bulunmadığı’ şeklinde beyanname sunduğu, yine 1996-1997-1998 yıllarına ilişkin ise herhangi bir kurumlar vergisi beyanında bulunmadığı Çankaya Vergi Dairesi Müdürlüğü’nün yazısı ile anlaşılmış olup, diğer yönden şirket adresine yapılan tebligatlar dahi ulaştırılamamış, hatta şirket ortaklarının adresleri dahi sahte çıkmıştır, dolayısıyla şirketin ve ortakların izine rastlanamamış olup, bu durum KARSAN şirketinin bir ‘tabela şirketi’ niteliğinde olduğuna delil olup, sonuç olarak belirtilen miktarlardaki nakit parayı temin edebilecek bir ticari organizasyon veya faaliyeti belirlenememiştir. c) Yurtdışından gelen paraların izinin kaybedilmeye çalışılması, diğer taraftan yurtdışı ticari faaliyete ya da yasal kaynağa ilişkin hiçbir belge sunulamaması hususları da sanıkların yetkilisi olduğu şirketin anılan ‘tabela şirketi’ niteliğinde olduğunun bir başka kanıtıdır. d) Karsan şirketinin kayıtlı bir tek personeli dahi bulunmamaktadır. e) 1988 yılında yayınlanan şirket tüzüğüne göre şirketin kayıtlı sermayesi 10.000.000 TL olup, bu tutar İngilizce metinlere 10.000.000 USD olarak yazılmış yani şirket sermayesi İngilizce metinlerde gerçekte olduğundan çok yüksek gösterilmiştir. Diğer taraftan, Yüksek Daire, öncül suçun 1995 tarihinde işlendiğini dosya kapsamındaki delillerle belirleyebildiğine göre (bkz. karar metni madde (1-), anılan deliller öncül suçtan nispi muhakeme yapılması içinde yeterlidir. Bozma kararının anılan gerekçesi de dosya kapsamındaki delillerin nispi muhakeme yapmak için yeterli olduğunun en önemli kanıtıdır. Aksinin kabulü halinde itiraza konu karar 1 ve 2 nolu bentleri yönünden kendi içinde çelişkili duruma düşmektedir. 5. Sanıkların belirtilen fiillerini konu alan ve taraflar tarafından itiraz edilmeyen uluslararası tahkim kararı Amsterdam Yüksek Mahkemesi’nin 22.01.2004 tarihli onama kararı ile kesinleşmiş olup, bu karar ‘maddi olayın kabulü’ bakımından mahkemeye yeterli düzeyde bilgi sunmaktadır. Anılan tahkim kararı her ne kadar özel hukuka ilişkin bir karar ise de, bu karara karşı tarafların, bu bağlamda özellikle savunma tarafının itiraz etmemesi karşısında, bu karar maddi olayın değerlendirilmesi bakımından ceza mahkemesinin yararlanabileceği önemli bir delil aracı durumuna gelmiştir. Nitekim anılan tahkim kararı ile, sanıkların yetkilisi olduğu KARSAN şirketinin sözleşme bedelini almasına rağmen mal teslimine ilişkin bir girişimde bulunmadığı ve bedeli iade etmeye yanaşmadığı, sonuç olarak birçok açıdan sözleşmeyi ihlal ettiği hususu belirlenmiştir. 6. Nispi muhakemenin kesin hüküm gücüne sahip olmaması nedeniyle, Hindistan mahkemesinin ulaşacağı sonucun farklı olabileceği şeklindeki gerekçe dayanaksızdır. Nispi muhakeme, davasız yargılama olmaz ilkesinin de özel bir istisnasını teşkil edip, ikincil nitelikteki uyuşmazlığa ilişkin verilecek kararın kesin hüküm gücüne sahip olmaması gerektiği hususu da dikkate alındığında Yüksek Daire kararında değinilen ‘öncül suç konusunda yargılama yetkisine sahip mahkeme ile bu suçun işlenip işlenmediğini nispi muhakeme yoluyla belirleyecek mahkemenin farklı sonuçlara ulaşabileceği’ nedeniyle Hindistan’daki davanın sonucunun beklenmesi gerektiği şeklindeki gerekçe de dayanaksız kalmaktadır, çünkü nispi muhakeme sonunda verilecek karar hiçbir zaman kesin hüküm gücüne sahip olmayacaktır, dolayısıyla öncül suçlardan nispi muhakeme yapılmasının önünde engel bulunmadığı düşüncesindeyiz. Sonuç olarak, 1. Karapara aklama (suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama) fiili kendisine kaynaklık eden öncül suçtan bağımsız ve ayrı bir suç olup, öncül suç dışında tamamen ayrı hukuki yararları koruduğu nazara alındığında, öncül suçun işlendiği tarihte 4208 sayılı Kanun’un veya TCK’nın 282. maddesinin yürürlükte olup olmaması önem taşımamaktadır. Bir malvarlığı değerinin kaynağının ‘suç’ olması, o parayı ‘karapara ya da suç geliri’ saymak için gerekli ve yeterli olup, bunun ekonomiye sokulmaya çalışılması, çeşitli işlemlere tabi tutulması -öncül suç hangi tarihte işlenmiş olursa olsun - karapara aklama suçunu oluşturacaktır. Karapara aklama veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama fiillerinde suçun maddi unsuru ‘dönüştürme’ hareketi olduğundan, suçun işlendiği tarih, dönüştürme hareketinin gerçekleştirildiği tarihtir. Somut olayda da dönüştürme hareketlerinin iddianame ile dava açılıncaya kadar hatta açıldıktan sonrasında dahi teselsül ederek devam ettiği gözetildiğinde, belirtilen tarihlerde 4208 sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir. Karapara aklama fiillerinin Kanunun yürürlük tarihinden sonra gerçekleştirilmesi veya somut olayımızda olduğu gibi yürürlük tarihinden önce başlayıp kesintili ya da kesintisiz yürürlük tarihinden sonraya sarkması durumunda kanunun geçmişe uygulandığından bahsedilemeyeceği görüşü doktrinde de yerleşiktir. Öncül suçun işlendiği tarihte, bizatihi aklama fiilinin de suç olarak düzenlenmiş olmasını unsur olarak görmek, TCK’nın 7. maddesindeki zaman bakımından uygulama ilkesine yeni bir şey daha katmak anlamına gelebilecek, suç ve suçlulukla mücadelede zaafiyet yaratmak yanında tehlikeli sonuçlara da yol açabilecek bir düşüncedir. 2. Sanıkların atılı öncül suçları işlediklerine dair dosyaya sunulan deliller aklama suçundan hüküm kurulması için yeterlidir, çünkü sanıkların yetkilisi olduğu KARSAN şirketinin ‘tabela şirketi’ niteliğinde olduğu, hiçbir ticari faaliyetinin ve çalışanının olmadığı vb. hususlarda MASAK raporunda tespitlere yer verilmiş, sanıkların belirtilen fiillerini konu alan ve taraflar tarafından itiraz edilmeyen uluslararası tahkim kararı Amsterdam Yüksek Mahkemesi’nin 22.01.2004 tarihli onama kararı ile kesinleşmiş olup, bu karar ‘maddi olayın kabulü’ bakımından mahkemeye yeterli düzeyde bilgi sunmaktadır. Öncül suçun işlenip işlenmediğinin nispi muhakeme yapılarak çözümü hem usul ekonomisi hem de suç ve suçlulukla etkin mücadele açısından zorunluluktur. Belirtilen delillerin varlığına rağmen, Hindistan’daki dava konusunda mahkemeyi bekletici sorun sayma yolun
Ceza Genel Kurulu, 2018/365 E., 2023/628 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Öncü suçun temyiz kanun yolunda incelenmesi mümkün olmayan suçlardan ise; yani bir başka merciinin görev alanına giriyorsa bu durumda CMK’nın 218/1. maddesi hükmünün kıyasen uygulanması imkanı doğacak başka mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümü ilgili dairece yerine getirilebilecektir.
Ceza Genel Kurulu         2018/365 E.  ,  2023/628 K. "İçtihat Metni" İTİRAZ HÜKÜMLÜ İtirazname No : 2015/74963 KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : (Kapatılan) 16. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SAYISI : 285-306 I. HUKUKİ SÜREÇ Sanığın, 06.02.2009, 08.02.2009 ve 14.02.2009 tarihli eylemler bakımından silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçundan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 53, ve 63. maddeleri uyarınca ayrı ayrı üç kez 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına hak yoksunluğuna ve mahsuba, 18.01.2009, 18.02.2009, 20.03.2009 ve 06.04.2009 tarihli eylemlere ilişkin silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçlarından açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 223/2-e maddesi uyarınca beratine ilişkin Diyarbakır (Kapatılan) 6. Ağır Ceza Mahkemesince (CMK’nın mülga 250. maddesi ile yetkili ve görevli) verilen 25.02.2010 tarihli ve 402-82 sayılı hükmün, sanık müdafii ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 01.07.2014 tarih ve 9642-8154 sayı ile; "… 1- 14.02.2009 tarihli eylem bakımından 2911 sayılı Kanun’un suç tarihinde yürürlükte bulunan 33/b maddesi ile suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 32/1. maddesine uygun suçu işlediği yolunda yeterli delil bulunan sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyeti yerine yazılı gerekçe ile beraatına karar verilmesi, 2- Silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından kurulan hükümlere ilişkin olarak yüklenen suçların tarihleri, işlenme yöntemleri ve temel şekilleri itibariyle gerektirdiği cezaların sürelerine göre; hükümden sonra 05.07.2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi kapsamında kaldığı ve anılan maddenin birinci fıkrasının "b" bendinde yer alan ‘kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine karar verilir’ şeklindeki düzenleme karşısında; sanığın hukuki durumunun yeniden takdir ve tayininde zorunluluk bulunması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda dosyanın devredildiği Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesince 05.12.2014 tarih ve 285-306 sayı ile sanık hakkında silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından açılan kamu davalarının 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkındaki Kanun'un geçici 1/b maddesi uyarınca kovuşturmalarının ertelenmesine, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan 3713 sayılı Kanun’un 2/2. maddesi ile TCK’nın 314/3 ve 220/6. maddeleri yolmasıyla TCK'nın 314/2, 220/6, 3713 sayılı Kanun’un 5, TCK’nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin verilen hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 12.12.2017 tarih, 2197-5637 sayı ve oy çokluğu ile onanmasına karar verilmiştir. Daire Üyesi ...; ... sanık hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen terör örgütünün propagandası ve 2911 sayılı Kanun'un 32/1. maddesine muhalefet suçlarının örgüt adına işlenmiş oldukları kabul edilerek, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan TCK'nın 314/3, 226/6 delaleti ile 314/2. maddesi gereğince verilen mahkûmiyet hükmü Dairemizce oy çokluğu ile onanmıştır. Oysa, sanığın örgüt adına işlediği kabul edilen 3713 sayılı Kanun'un 7/2. maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun'un 32/1. maddesine muhalefet suçları ilk derece mahkemesi tarafından 6352 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesi kapsamında “sair düşünce açıklaması” olarak kabul edilmiş ve bu suçlar yönünden kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiştir. Hal böyle iken, kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen söz konusu suçların terör örgütü adına işlenmiş kaynak suç kabul etmek mümkün değildir. Çünkü ortada bir mahkumiyet kararı yok yani suç işlediği tespit edilen bir kişi yoktur. Çoğunluk ile görüş farklılığımız kanuni düzenlemenin öngörülebilirlik, hakkın özüne dokunma ve uygulanışın yorumlamasına ilişkin olmak üzere üç noktada toplanmaktadır; 1-Hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen yani suç işlediği bir mahkûmiyet hükmü ile tespit edilmemiş olan kişinin örgüt adına suç işlediği kabul edilebilir mi? - Örgüt adına işlendiği kabul edilen suçlar yönünden 6532 sayılı Kanun'un geçici 1’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiş iken, söz konusu suçların terör örgütü adına işlendiğini ve hatta söz konusu suçların işlendiğini kabul etmek mümkün değildir. Türk Ceza Kanunu’nun 220/6. maddesinde yer alan 'örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi' olarak tarif edilen suç işleyen kişi kimdir? Hukukumuzda ve insan haklarına saygılı tüm hukuk sistemlerinde bu kişi, hakkında mahkûmiyet hükmü verilen kişidir. Dolayısıyla, beraatine hükmolunan ya da hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişiyi suç işleyen kişi olarak kabul edemeyiz. Bu hususta, öğretide de 'Madde 220/6’nın tatbiki için örgüt adına işlenen eylemeler suç duyurusunda bulunması yetmez, dava açılıp cezalandırılmalıdır', 'Sanığın TCK'nın 220/6. maddesi hükmünden sorumlu tutulabilmesi için eylemin örgüt adına işlendiğinin ispatı gerekir', 'Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi ayrıca örgüte üye olmak suçunda cezalandırılabilmesi için işlediği Mahkeme kararıyla tespit edilen suç olmalıdır' denilmektedir (Mikael Lyngbo, Prof. Dr. Feridun Yenisey, Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç. Dr. Kemal Şahin, 'Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları Eğitim Modülü', Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi Ortak Projesi, Türkiye Adalet Akademisi Yayınları, 2014, s. 157 vd). Ceza Genel Kurulunun, Dairemizin ve Yargıtayın diğer Dairelerinin istikrarlı uygulamalarından 6352 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasına göre verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin karar anılan maddenin 4. fıkrası ile CMK'nın 223.maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi hükmü karşısında durma kararı niteliğinde kabul edilmiştir. Kovuşturmanın ertelenmesi kararı her şeyden önce bir hüküm değildir. Zira, CMK’nın duruşmanın sona ermesi ve hüküm başlıklı 223/1 maddesinde '...duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı hükümdür' madde düzenlemesinde görüldüğü gibi kovuşturmanın ertelenmesi kararı bir hüküm değildir. Bu nedenle de bir suçun işlendiğini ve suç işleyen kişinin tespitini kanıtlayan belge olarak kabulü mümkün değildir. Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkûmiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir. Yapılan bu açıklamalardan sonra, eldeki davada oluğu gibi örgüt adına işlediği suç hukuken tespit edilememiş olan kişinin örgüt adına suç işlediğinin kabul edilip edilemeyeceğinin kanuni düzenlemeler, yargısal kararlar ve öğretideki görüşler çerçevesinde incelenmesinde yarar görmekteyiz. Dosyadaki uyuşmazlığın esasını oluşturan ve 05.07.2012 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun'un 'Dava ve cezaların ertelenmesi' başlıklı geçici 1’inci maddesine göre; '(1) 31.12.2011 tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı; a) Soruşturma evresinde, 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının açılmasının ertelenmesine, b) Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine, c) Kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine, Karar verilir. 2) Hakkında kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlememesi hâlinde, kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilir. Bu süre zarfında birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlenmesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen soruşturma veya kovuşturmaya devam olunur. 5) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmiş olması hâlinde dahi, bu madde hükümleri uygulanır. 8) Bu madde hükümlerine göre kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararlarının verildiği hâllerde, bu suçlar 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun erteleme ve tekerrüre ilişkin hükümlerinin uygulanmasında göz önünde bulundurulmaz' Söz konusu maddenin gerekçesinde de; 'Temel hak ve hürriyetlerden kabul edilen ifade ve basın özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerde vazgeçilmez ve devredilemez bir hak olarak kabul edilmektedir. İleri demokrasilerin 'olmazsa olmaz şartı' olan ifade ve basın hürriyeti, birçok hak ve hürriyetin temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, ifade hürriyeti, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Anayasamızda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Görüldüğü üzere, 6352 sayılı Kanun'un Geçici 1’inci maddesinde yer alan düzenleme ile 31 Aralık 2011 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, soruşturma evresinde kamu davasının açılmasının ertelenmesine, kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine ve kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine karar verilebilmesi için suçun; 1- 31.12.2011 tarihine kadar işlenmiş olması, 2- Basın yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle gerçekleştirilmiş bulunması, 3- Adli para ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektirmesi, şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Söz konusu maddenin ikinci fıkrasında, hakkındaki kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişinin kararın verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkradaki kapsama giren yeni bir suç işlememesi halinde kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verileceği, aksi durumda ise soruşturma ve kovuşturmaya devam olunacağı hüküm altına alınmıştır. Mahkemeler tarafından bu kanun yürürlüğe girdikten sonra tensip ile bile 6352 sayılı Yasa'nın geçici 1. maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesi kararı verildiği veya devam eden yargılamalarda bu suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği, deneme süresi olarak tespit edilen 3 yıllık süre içerisinde şüphelinin herhangi bir suç işlemesi halinde dava dosyası yeniden ele alınarak yapılan yargılama sonucunda beraat kararı veya düşme kararı verildiği takdirde ortada örgüt adına suç işleme suçuna kaynak olarak kabul edilen suç kalmayacağından örgüt adına suç işleme suçunun da dayanağı kalmayacaktır. Peki bu durumda yapılması gereken nedir ? Ceza Genel Kurulunun, Dairemizin ve Yargıtayın diğer Dairelerinin istikrarlı uygulamalarından 6352 sayılı Kanunu'nun geçici 1. maddesinin 1. fıkrasına göre verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin karar anılan maddenin 4. fıkrası ile CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi hükmü karşısında durma kararı niteliğinde karar olarak kabul edilmiştir. Bu durumda terör örgütü adına suç işleme suçunun kaynağı kabul edilen suçun işlendiğinin mahkeme kararı ile tespiti zorunlu olduğundan, örgüt adına suç işleme suçunun yargılamasının bu husus bekletici sorun yapılarak yani bu suç hakkında da durma kararı verilerek kaynak suçtan mahkumiyet kararı verildiği takdirde bu suçta da mahkumiyet verilmesi hukuken zorunlu olan bir durumdur. Yani kaynak suç yokken bu suçun varlığını kabul ederek örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilmesi mümkün değildir. Ayrıca kaynak suçtan beraat etme veya düşme durumunda da örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilemeyeceği aşikardır. Nitekim; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, içtihatlarındaki 'yasayla öngörülen' kavramından ne anlaşılmalıdır sorusuna Sunday Times- Birleşik Krallık no:6538/74, 26/4/1979 tarihli sayılı kararında cevap vermiştir. -Ulaşılabilir, -Öngörülebilir... olması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi A. Tamer Akçam- Türkiye (TCK m. 301), No:27520/07, 25/10/2011,....ve diğerleri- Türkiye(Internet), No:48226/10, 1/12/2015 tarihli kararlarında yasaların öngörülebilir ve ulaşılabilir olmadığı sonucuna ulaşarak ihlal kararları vermiştir. Toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma hakkını kullandığı sırada bu kanuna aykırı davranması nedeniyle failin ayrıca 'örgüt adına suç işleme' suçundan cezalandırılması sonucunu doğuran bu düzenleme AİHM kararlarında sıkça vurgulanan ve üzerinde durulan kanunun öngörülebilirlik ilkesine açıkça aykırılık taşıması nedeniyle sözleşmenin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının da ihlali niteliğindedir (Sunday-Times, Birleşik Krallık, No: 6538/74). Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması, düşme ve beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkumiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir. - Ayrıca Terör örgütü propagandası yapmak suçunun örgüt adına işlenen suç olarak kabul edilerek sanık hakkında TCK'nın 220/6 ve 314/3 maddeleri delaleti ile 314/2. maddesi gereğince cezalandırılmasının yasal olarak mümkün olmadığı zira, 11.04.2013 tarihli 6459 sayılı Yasa'nın 8. maddesi ile 3713 sayılı Terör ile Mücadele Kanunu'nun 7'nci maddesine 4. fıkra eklenmiş ve bazı fiiller TCK 220/6. maddesi kapsamında çıkartılmıştır. Söz konusu fıkraya göre, terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına işlenen 3713 sayılı Yasa'nın 28/1. maddesinde yer alan yasa dışı gösteri yürüyüşleri düzenlemek ve bunlara katılmak ile 7/2. maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapmak suçunu işleyenler hakkında ayrıca TCK'nın 220/6. maddesinde tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez, hükmü gereğince terör örgütü propagandası yapmak suçu örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçuna kaynak olarak kabul edilemez. - Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgüt üyesi gibi cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Kanun'un 4’üncü maddesinde sayılan suçlardan olması gerekir mi? Kanun koyucu terör amacıyla işlenen suçları tek tek katalog olarak saymıştır. Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin 3713 sayılı Yasa'nın 4. maddesinde sayılan suçlardan birini işlemesi gerekir. Kanun koyucumuz 3713 sayılı Kanun'un ‘Terör amacıyla işlenilen suçlar’ başlıklı 4’üncü maddesinde; TCK'da düzenlenen adi suçların kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde terör amacıyla işlenen suç sayılacağını kabul edip, bu suçları katalog halinde tek tek saymasına rağmen 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu’na muhalefet suçlarını bu maddede saymamıştır. Bununla birlikte, aynı kanunda düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşleri sırasında kolluğa direnme, çekim yapan kolluk görevlilerini engelleme (TCK. m.265), yürüyüş sırasında silah taşıma (6136 sayılı Kanun’a muhalefet), mala zarar verme (TCK. m.151, 152), izinsiz tehlikeli madde bulundurma (TCK. m.174) Genel Güvenliğin kasten tehlikeye sokulması (TCK m.170) eylemelerinin 'düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle' işlenmediğinde şüphe yoktur. Ancak, toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında bu eylemlerin gerçekleşmiş olması toplantı ve gösteri yürüyüşünü sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olduğunu gerçeğini de değiştirmeyecektir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 16.09.2014 tarihli 2014/9-147-376 sayılı kararları). Görüldüğü üzere 2911 sayılı Kanunu'nun asıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmayı düzenleyen gerek 32/1 gerekse 33/1 maddelerinde toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılmanın yanında gerçekleştirilen diğer fiillerin başka suçları oluşturması halinde gerçek içtima kuralları uygulanarak cezalandırılması gerektiğinde sadece toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma kapsamında kalan eylemelere ilişkin bölümün düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olduğu kabul edilmelidir (Ceza Genel Kurulu 11.07.2014 tarihli 2013/9-386-353, 16.09.2014 tarih 2014/9-96-375 sayılı kararı). Silahlı örgütler açısından uygulanabilen bu hükmü düzenleyen kanun koyucunun amacının, örgütün organik yapısına katılmayan dışarıdan kişilerin, her ne şekilde olursa olsun, örgütün hayatta kalmasına veya güçlenmesine katkı sağlayacak biçimde örgüt adına suç işlemesini önlemek olduğu söylenebilir. Yine, bu hükmün düzenleniş amacının kamu barışını bozan suçlarla etkin mücadele etme gayesi olduğu da söylenebilir. Kanun koyucu burada tercihini yaparak hangi suçların terör amacıyla işlenebilen suçlar olduğunu tek tek katalog halinde saymak suretiyle bunun dışında ki suç tiplerini bu kapsamda kabul etmemiştir. Zira kanun koyucu 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 3. maddesinde, Türk Ceza Kanunu'nun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315, 320. maddeleriyle 310. maddesinin 1. fıkrasında yazılan suçları doğrudan terör suçları olarak tanımlamıştır. Terör amacıyla işlenen suçları ise 4. maddede katalog halinde tek tek saymıştır. Kanuni sistematik gözönüne alındığında TCK'nın 314. maddesi, TCK'nın 220. maddesine göre daha özel bir düzenlemedir. TMK'nın 4. madde ise TCK'nın 314. maddesine göre daha özel düzenlemedir. Kanun koyucu TMK'nın 4. maddesinde katalog suç sistemini kabul ederek iradesini açıkça ortaya koymuştur. TCK'nın 2/3 maddesinde ki düzenlemede olduğu gibi 'kanunların suç ve ceza içeren hükümlerin uygulamasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz' hükmü de gözönüne alındığında TMK'nın 4. maddesinde sayılan suçlar dışındaki suçların terör amacıyla işlenen suç kategorisine sokulmadığı için bu suçların örgüt adına işlendiği kabul edilerek örgüt üyeliğinden ceza verilmesi mümkün değildir. Bunun dışında kanun koyucu 3713 sayılı Yasa'da yapılan değişiklerle ifade özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının bu düzenleme kapsamında olmadığı belirtmiştir. 3713 sayılı Yasada değişiklik yapan 5532 sayılı Yasa'nın gerekçesi üzerinden kamuoyunda suçların kapsamının geniş olduğu eleştirileri üzerine tasarının değiştirilmiş olması ve yasanın genel gerekçesi dikkate alındığında terör suçlarında örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgütü üyesi olarak cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Yasanın 4. maddesinde sayılan suçlardan olması gerektiği, işlenen suçun örgütün amacı doğrusunda yaptığı çağrı sonucunda işlenmesi gerektiği, terör amacıyla işlenen suçlarda yasada tek tek sayıldığına göre bu sayılan suçların dışındaki suçların terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenebileceğini kabulünün mümkün olmadığı bu nedenle de terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenemeyecek bir suç işleyen failin terör örgütü üyesi gibi cezalandırılması mümkün değildir (Prof. Dr. Feridun Yenisey, Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç Dr. Kemal Şahin, Örgütlü suçlar ve terör suçları- Avrupa Konseyi Ortak Projesi, adı geçen eser s. 157, 158). Kanun koyucu esas itibariyle Anayasamızda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve 2911 sayılı Yasa'da düzenlenen ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki Uluslar arası taahhütlerine aykırılık teşkil etmemesi düşüncesiyle ifade ve toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu katalog suçlar arasında sayılmamıştır. Dolayısıyla birincisi, TMK'nın 4. maddesinde sayılmayan bir suçu örgüt adına işlenmiş terör suçu kabul ederek ayrıca örgüt üyeliğinden cezalandırılmasına karar verilmesi 'suçta ve cezada kanunilik ilkesi'ne (kanunsuz suç ve ceza olmaz) aykırıdır. İkinci aykırılık unsuru ise toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılan ve bu hakkını kullandığını düşünen kişinin kanunda 'ulaşılabilir ve öngörülebilir' şekilde düzenlenmeyen TCK'nın 220/6 ve 314/3 maddesi delaletiyle TCK'nın 314/2 maddesinde düzenlenen terör örgütü üyesi olarak cezalandırılması yoluna gidilemez. Üçüncüsü, şiddet eylemi tespit edilemeyen kişinin ihtara rağmen dağılmama eylemi, toplanma özgürlüğü hakkının özünü zedeleyip zedelemeyeceği kararlarının tartışılması gerekir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Işıkırık/Türkiye (Başvuru no: 41226/09), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2. Dairesi 14/11/2017 tarihli Işıkırık/Türkiye kararı; ' Başvuranın TCK’nın 220/6. maddesi ve 314. maddesi uyarınca mahkûm edilmesi hususunda değerlendirme, Müdahale bulunup bulunmadığı hakkında, somut davada Mahkeme, başvuranın bir cenaze törenine ve bir gösteriye katılmasından hareketle TCK’nın 220§6 maddesi ve 314§2 maddesi uyarınca yasa dışı bir örgüte üyelik suçundan mahkûm edilmesi nedeniyle, başvuranın toplanma özgürlüğü hakkının kullanımına bir müdahalede bulunulduğunu kanaatindedir. Müdahalenin haklı olup olmadığı hakkında; Bir müdahale; eğer 'kanunla öngörülmüş' değilse, Sözleşme’nin 11/2 maddesinde ortaya konulan meşru amaçlardan biri ya da birkaçını gütmüyorsa ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için 'demokratik bir toplumda gerekli' değilse 11. madde ihlal edilmiş olur. Mahkeme yerleşik içtihadına atıf yaparak, 'hukuka uygun' ve 'kanunla öngörülmüş' ifadelerinin yalnızca ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirmediğini, aynı zamanda bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşıması, yani ilgili kişiler için erişilebilir ve etkileri öngörülebilir olması gerektiğine atıf yaptığını hatırlatır (bk. De Tommaso/İtalya [BD], no. 43395/09, § 106, 23 Şubat 2017 ve bu kararda anılan Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve Diğerleri/Bosna-Hersek [BD], no. 17224/11, § 68, 27 Haziran 2017; ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], no. 931/13, § 142, AİHM 2017 (alıntılar)). Buna ek olarak, yasal normların hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşması gerekmektedir (Örneğin bk. Association Ekin/Fransa, no. 39288/98, § 44, AİHM 2001‑VIII; Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, § 57, AİHM 2012; ve Cumhuriyet Vakfı ve Diğerleri/Türkiye, no. 28255/07, § 50, 8 Ekim 2013). Ayrıca, Mahkeme’ye göre 'kanun', yetkili mahkemelerin yorumladığı şekliyle yürürlükte olan hükümdür (bk. Leyla Şahin/Türkiye [BD], no. 44774/98, § 88, AİHM 2005‑XI). Öngörülebilirlik, 'kanunla öngörülmüş' ifadesinin getirdiği gerekliliklerden biridir. Mahkeme, öngörülebilirlik koşulunun, cezai sorumluluğun dayanağını oluşturan bir kuralın yalnızca yeterli netlikle ifade edilmesi değil, aynı zamanda, daha da önemli olarak, kamu mercilerinin keyfi müdahalelerine ve bir kısıtlamanın herhangi bir tarafın zararına olacak şekilde kapsamlı olarak uygulanmasına karşı bir koruma tedbiri sağlaması gerektiğini hatırlatır (bk. yukarıda § 57 ve 58). Ayrıca Mahkeme, dava konusu tedbir Sözleşme’yle korunan esas bir hakkın ihlalini teşkil ettiğinden, başvuran hakkındaki cezai hükmün Sözleşme’nin 11 § 2 maddesi kapsamında öngörülebilir olup olmadığı hususunu incelediğini vurgular. Benzer şekilde, 314. madde tek başına uygulandığında, mahkemeler sanığın silahlı bir örgütün 'hiyerarşik yapısı' içerisinde suç işleyip işlemediğini değerlendirmektedir. Öte yandan, başvuranın davasında aynı madde 220 § 6 maddesine yollama yapılarak uygulandığında, kendisinin bir hiyerarşik düzen dâhilinde hareket edip etmeme durumu değerlendirme dışında kalmış; yalnızca PKK 'adına' hareket ettiği düşünüldüğünden bir silahlı örgüt üyesi olmaktan mahkûm edilmiştir. Özetle, başvuranın davasında görüldüğü üzere, TCK’nın 220 § 6 maddesi uyarınca hapis cezası biçimindeki ağır bir cezai müeyyidenin uygulanmasına yönelik potansiyel bir dayanak teşkil eden eylemler dizisi öyle geniştir ki; hükmün lafzı, bu hükmün yerel mahkemelerce kapsamlı biçimde yorumlanması da dâhil olmak üzere, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı yeterli düzeyde koruma sağlamamaktadır. Önemli olan başka bir husus ise, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamına giren eylemler nedeniyle başvuranın mahkûm edilmesi nedeniyle; başvuran, barışçıl bir gösterici ve PKK yapılanması dâhilinde suç işleyen bir şahıs sıfatları arasında herhangi bir ayrım kalmamıştır. Bir yasal normun böylesine kapsamlı bir şekilde yorumlanışı, yalnızca temel özgürlüklerin kullanılması ile yasadışı örgüt üyeliği durumlarının, üyeliğe dair herhangi bir somut delil bulunmaksızın denk tutulmasına yol açıyorsa, meşru gösterilemez. Mahkeme, terörle mücadelenin yol açtığı zorlukları hafife almamaktadır (bk. Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998, § 58, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑IV; ve Döner ve Diğerleri/Türkiye, no. 29994/02, § 102, 7 Mart 2017). Ancak, Mahkeme’ye göre, başvuranın sırf kamuya açık bir toplantıya katılması ve orada görüşlerini ifade etmesi sebebiyle TCK’nın 220 § 6 ve 314. maddeleri uyarınca cezai olarak sorumlu tutulması, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının özünü ve dolayısıyla demokratik bir toplumun temellerini sarsmıştır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Galstyan, § 117). Mahkeme, somut olayda uygulandığı şekliyle TCK’nın 220 § 6 maddesinin, ifade ve toplanma özgürlüğü haklarının kullanılması üzerinde ciddi bir caydırıcı etki yaratmasının kaçınılmaz olduğu kanısındadır. Dahası, söz konusu hükmün uygulanması, yalnızca daha önce cezai olarak sorumlu bulunan kişileri Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri ile korunan haklarını yeniden kullanmaktan caydırmakla kalmayacak, muhtemelen aynı zamanda toplumun diğer mensuplarını da gösterilere katılmaktan ve daha genel manada açıkça siyasi tartışmaya katılmaktan caydıracaktır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Huseynli ve Diğerleri/Azerbaycan, no. 67360/11 ve diğer 2 başvuru, § 99, 11 Şubat 2016; Süleyman Çelebi ve Diğerleri/Türkiye, no. 37273/10 ve 17 diğer başvuru, § 134, 24 Mayıs 2016; ve Kasparov ve Diğerleri/Rusya (no. 2), no. 51988/07, § 32, 13 Aralık 2016). Mahkeme ayrıca bu kararda müeyyidenin çarpıcı düzeyde ağır ve bu kişilerin davranışları ile ciddi şekilde orantısız olduğu sonucuna ulaşmıştır. Yukarıda verilen açıklama ve görüşler ışığında, Mahkeme, TCK’nın 220 § 6 maddesinin uygulanışında 'öngörülebilir' olmadığına, zira başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesi ile korunan hakkına yönelik keyfi müdahaleye karşı başvurana yasal koruma sağlamadığı sonucuna varmıştır (bk. Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, §67, AİHM 2012). Dolayısıyla, 220 § 6 maddesinin uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiştir. Buna göre, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.' şeklindedir. Türk Hukuk Sisteminde esas itibariyle Terörle Mücadele Kanunu'nun 3. maddesinde mutlak terör suçları, 4. maddesinde ise, nispi terör suçları dediğimiz terör amacıyla işlenmiş suçlar incelendiğinde esas itibariyle kişi hak ve özgürlükleri ile ilgili düzenlemelerin bu maddelerin dışında bırakılıp, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesi (düşünce, vicdan ve din özgürlüğü), 10. maddesi (ifade özgürlüğü), 11. maddesi (dernek kurma ve toplantı özgürlüğü) düzenlemeleri esas almış, bu özgürlüklerinin korunması amaçlandığı, oysa ki, sonradan yapılan kısmi düzenlemelerle kanunun sistematik düzeninin değiştirilip bozulmasına sebep vermesi nedeniyle AİHM kararlarına aykırı kararlar verildiği ve bunun sonucunda AİHM’den ihlale ilişkin kararlar çıktığı tespit edilmiştir. Kanunumuz sistematiğine uygun olarak ve kanunun düzenlenişi, amacı, gerekçeleri dikkate alınıp uygulamalar yapıldığı zaman herhangi bir ihlalin olmayacağı düşüncesindeyiz, yukarıda da belirttiğimiz gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şiddet içeren eylemleri hiçbir şekilde özgürlük kullanımı kapsamında kabul etmemektedir. Ancak, 'düşünce, vicdan ve din özgürlüğü', 'ifade özgürlüğü', 'dernek kurma ve toplantı özgürlüğü' haklarının özüne dokunacak müdahalelerde bulunmaya yönelik kararlarda da hak ihlali kararları vermektedir. Açıklanan gerekçelerle mahkeme kararı ve Dairemizin onama kararı Anayasa, AİHS, yasalarımız ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Ceza Genel Kurulu kararlarına aykırı olduğu" düşünceleriyle karşı oy kullanmıştır. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 16.03.2018 tarih ve 74963 sayı ile; "6352 sayılı Yasa Kanun'un geçici 1.madde gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının niteliğine bakıldığında 16. Ceza Dairesinin müteaddit kararlarında 6352 sayılı Yasa gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların 'durma' kararı niteliğinde olduğunun belirtildiği (16/11/2015 tarih ve 2015/5695 E., 2015/5225 K. vd.), durma kararının hangi hâllerde verileceğine dair CMK.nun 223/8 madde ikinci cümlesinde ise soruşturma ya da kovuşturmanın şarta bağlandığı, ancak bu şatın henüz gerçekleşmediği hallerde şartın gerçekleşmesini beklemek için durma kararının verileceğinin hüküm altına alındığı anlaşılmaktadır. O halde kovuşturmanın ertelenmesi kararı ile sanığı 6352 sayılı Yasa'nın geçici 1/1 maddesinde yazılı suçlardan birini kovuşturmanın ertelenmesi kararının verilmesinden itibaren üç yıl içinde işleyip işlemediğine bakılacak, bu suçlardan birini işlemez ise kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden sanık hakkında düşme kararı verilecektir. Yasadaki düzenleme şekli ve 16. Ceza Dairesinin uygulamasına göre kovuşturmanın ertelenmesine dair soruşturma veya kovuşturmanın şarta bağlandığı bir hali işaret etmekte olup, kovuşturma aşamasında mahkeme atılı suçun sabit olup olmadığına bakmaksızın kovuşturmanın ertelenmesine karar verecektir. Kovuşturma yapamayan mahkemenin, örgüt adına işlediği iddia olunan ve 6352 sayılı Yasa 1.madde kapsamında kalan suçlar yönünden suçun unsurlarının varlığına ya da yokluğuna dair bir tespitte de bulunamayacağı, işin esasına girmeden atılı suçtan beraat hükmü verecek durumda olsa dahi kovuşturmanın ertelenmesine karar vermesi gerektiği, bu nedenle kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların örgüt adına işlenmiş bir suçun varlığının kabulüne esas alınamayacağı, esasen kovuşturma şartının gerçekleşmediği hallerde de düşme kararı verileceğinden, örgüt adına suç işlediği iddia olunan kişinin örgüt adına işlendiği iddia olunan suç yönünden yargısal bir tespitin de yapılamayacağı gözetildiğinde, terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunun temelsiz kalacağı, bu nedenle bu suçtan mahkûmiyet hükmünün kurulamayacağı" görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 29.03.2018 tarih, 1450-1893 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIĞI KONUSU Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Temyiz kanun yoluna başvuru olanağı bulunmayan silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve yasalara aykırı hareket etme etme suçlarından kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmesi durumunda, sanıklar hakkında örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesinin mümkün olup olmadığının, 2- Mahkûmiyet kararı verilmesinin mümkün olduğunun kabulü hâlinde sanıkların eylemlerinin yasalara aykırı hareket etme suçu kapsamında kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu mu yoksa düzenleyici veya yönetici olma suçunu mu oluşturduğunun, 3- Sanıkların eylemlerinin kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşünü düzenleyen veya yönetenler olarak kabul edilmesi durumunda; AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları da gözetilerek örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyetlerine karar verilip verilemeyeceğinin, Belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; PKK silahlı terör örgütüne müzahir uydu üzerinden yayın yapan ROJ TV adlı televizyon kanalında 14.02.2009 tarihinde Abdullah Öcalan’ın (haber içeriğinde Kürt halk önderi olarak bahsedilmiştir.) Türkiye'ye getirilişinin (haber içeriğinde kaçırılışının şeklinde bahsedilmiştir) 11. yıl dönümünde protesto eylemlerinin yapılmasına yönelik haber ve çağrıların yapıldığı, 14.02.2009 tarihli olay tutanağına göre; saat 11.30 sıralarında Batman il merkezi Belediye binası yanında bulunan DTP il binasından çıkan ve yüzleri bez ve puşilerle kapalı kalabalığın il binası önünde bulunan kalabalığa katılımı ile yaklaşık 3.000 kişinin Atatürk Bulvarını araç trafiğine kapatarak "Öcalan Öcalan, Biji serok Apo, Öcalansız dünyayı başınıza yıkarız, Gençlik Apo’nun fedaisidir, Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Başkansız yaşam olmaz, Apo’ya uzanan eller kırılsın, AKP şaşırma bizi dağa taşırma, PKK halktır halk burada, Selam selam İmralı’ya bin selam, Öcalan a özgürlük, Batman Ovası Apocular yuvası, intikam intikam" şeklinde sloganlar atıp örgütün sözde konfederalizm bayrağını açarak Bulvar üzerinde yasa dışı eylem yaptıkları, güvenlik güçlerinin toplanan kalabalığın yasa dışı eylemlerine son verip olaysız şekilde dağılmaları yönündeki ikaz ve uyarılarına rağmen grubun dağılmayıp aynı sloganları atarak yasa dışı eylemleri sürdürmeleri üzerine güvenlik güçleri tarafından kalabalığa tazyikli su sıkmak ve göz yaşartıcı gaz kullanmak suretiyle müdahale edildiği, müdahale sonrası ara sokaklara dağılan yüzleri bez ve puşilerle kapalı olup çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan grubun Şirinevler Mahallesi, 1405 ve 1406. Meydan Mahallesi, 1106 Sokak, Gülistan Caddesi, Batman Belediye Binası ve DTP il binası önünden güvenlik güçlerine taşlı saldırıda bulunarak çevrede bulunan iş yerlerinin camları, duvarları ve basın kavşağında bulunan trafik ışıklarını tahrip etmeleri üzerine, gruba tekrardan müdahale edilerek dağıtıldığı, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın yukarıda açıklanan yasa dışı eyleme katılıp "Başkansız yaşam olmaz" şeklinde slogan attığı, güvenlik güçlerinin dağılmaları yönündeki uyarılarına aldırış etmediği, gruba yapılan müdahale üzerine dağıtılan kalabalık içerisinde yer aldığı, PKK silahlı terör örgütüne müzahir Roja Ciwan isimli internet sitesinde, "Komalen Ciwanen Ağrı ve Amara saldırılarını yanlız bırakmayacağız" başlıklı yazıda, "Abdullah Öcalan’ın doğum gününü kutlamak" ve "Amara yolunda infaz edilen ... ile ...’ın özgürlük yürüyüşünü devam ettirme" amacıyla örgüt çağrılarının yapıldığı, 06.04.2009 tarihli tutanağa göre Batman il merkezinde, Şanlıurfa ilinde meydana gelen olayları ve güvenlik güçlerinin tutumunu protesto etmek amacıyla DTP Batman il yönetimi tarafından organize yürüyüş ve basın açıklaması sırasında toplanan kalabalığın, "Biji serok Apo, şehit namırın, intikam, katil Erdoğan, be serok jiyan nabe, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, her Kürt gerilla doğar, baskılar bizi yıldıramaz" şeklinde sloganların atıldığı, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın yukarıda anlatılan etkinliğe katılıp slogan atan ve sonrasında zafer işareti yaparak saygı duruşunda bulunan grup içerisinde yer aldığı, içinde bulunduğu grubun attığı yasa dışı sloganlara alkışla tempo tuttuğu, 18.01.2009 tarihli olay tutanağına göre; Batman DTP il teşkilatı tarafından insan hakları ihlalleri gerekçesiyle gerçekleştirilen basın açıklaması kapsamında Batman Belediyesi önünde toplanan ve sanat sokağına kadar yürüyüş yapan yaklaşık 200 kişilik kalabalığın yürüyüş ve basın açıklaması boyunca "Biji serok Apo, Öcalan Öcalan, dağlarda arama Apocular her yerde, Gençlik aponun fedaisidir, başkansız yaşam olmaz, Erdoğan şaşırma bizi dağa çıkarma, yine yine başkaldırı seninleyiz Öcalan" şeklinde yasa dışı sloganlar attıkları, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılarak slogan atan grup içerisinde yer aldığı, sağ elini yumruk yapar şekilde atılan sloganları söyleyerek eşlik ettiği, 06.02.2009 tarihli olay tutanağına göre, Batman DTP Belediye başkan adayı tanıtımı ve seçim lokali açılışı nedeniyle gerçekleştirilen etkinliğe katılan kalabalığın "PKK, yaşasın başkan Apo, yaşasın Apo, PKK halktır halk burada, başkansız yaşam olmaz, dağlarda arama Apocular her yerde, dişe diş kana kan seninleyiz öcalan, gençlik aponun fedaisidir" şeklinde sloganlar attıkları, Abdullah Öcalan’ın posteri ile örgütün sözde konfederalizm bayraklarının açıldığı, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanığın 06.02.2009 tarihli etkinliğe katılarak yukarıda yazılı içerikteki yasa dışı sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, alkışla ve her iki eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiğin, 07.02.2009 tarihli olay tutanağına göre, DTP Batman Belediye başkan adayı tanıtımı kapsamında toplanmaya başlayan kalabalığın, "Biji serok Apo, PKK halktır halk burada, burası kürdistan burdan çıkış yok, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan" şeklinde yasa dışı sloganlar atıp, Abdullah Öcalan’ın posteri ile örgütün sözde konfederalizm bayraklarını açtıkları, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ında 07.02.2009 tarihli PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp, yasa dışı sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, 08.02.2009 tarihli olay tutanağına göre; Batman ili, Gap Mahallesinde DTP seçim lokali açılışı nedeniyle toplanan kalabalığın "Yaşasın başkan Apo, Öcalan öcalan, AKP şaşırma bizi daşa taşırma" şeklinde slogan attıkları, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın 08.02.2009 tarihli PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp, etkinlik sırasında PKK terör örgütünün propagandasını yapmak amacıyla yazılıp bestelenen Oramar isimli Kürtçe parça ile halay çektiği, yukarıda yazılı içerikteki yasa dışı sloganları atan grup içerisinde yer aldığı, her iki eliyle yumruk yapmak suretiyle atılan sloganlara eşlik ettiği, 18.02.2009 olay tutanağına göre; 14.02.2009 ve 15.02.2009 tarihlerinde meydana gelen olayları protesto etmek amacıyla DTP il başkanlığı tarafından organize edilen etkinlik çerçevesinde il binası önünde toplanan yaklaşık 3.000 kişilik bir kalabalığın "Davos'ta müslüman ve mazlum Kürdistan'da münafık ve zalim" yazılı pankartlar açıp, "Biji serok Apo, Öcalan Öcalan, intikam intikam, yine yine başkaldırı önderimiz Öcalan" şeklinde yasa dışı sloganlar eşliğinde araç ve yaya trafiğini kapatarak Sanat Sokağına kadar yürüdükleri, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katıdığı yukarıda yazılı içerikteki sloganları atan grup içerisinde yer aldığı, sol elini yumruk yapıp sonrasında da sağ eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiği, Anlaşılmaktadır. Sanık ..., kolluk ve Cumhuriyet savcılığında susma hakkını kullanmış; sorgu ve mahkemede ise; atılı suçlamaları kabul etmediğini, seçim sürecinde iddianamede belirtilen bazı gösterilere belediye başkanının akrabaları olması nedeniyle katıldığını, bazı gösterilerde halay çektiğini ancak kesinlikle hiçbir gösteride yasa dışı bir hareketinin olmadığını savunmuştur. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar Terör konusunu özel bir kanunla düzenleme yoluna giden kanun koyucu, 3713 sayılı Kanun'un 1. maddesinde terörü; "Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir."; aynı Kanun'un 2. maddesinin birinci fıkrasında terör suçlusunu, "Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi..." şeklinde tanımlamış, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, terör örgütüne mensup olmasa da örgüt adına suç işleyenlerin de terör suçlusu sayılacağını hüküm altına almıştır. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun "Tanımlar" başlıklı ikinci maddesinde toplantının; "Belli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için gerçek ve tüzel kişiler tarafından bu kanun çerçevesinde düzenlenen açık ve kapalı yer toplantılarını," gösteri yürüyüşünün ise; "Belirli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için gerçek ve tüzel kişiler tarafından kanun çerçevesinde düzenlenen yürüyüşü" ifade ettiği açıklanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı" başlıklı 34. maddesinde; "Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir...", Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü" başlıklı 11. maddesinde de; "Herkes, asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir" şeklinde düzenlemelere yer verilmiş, 2911 sayılı Kanun'un 3. maddesinde ise; "Herkesin önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre şiddet veya silah kullanmadan kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla gösteri veya toplantı yürüyüşü düzenleyebileceği" hüküm altına alınmıştır. Toplantı ve gösteri yürüyüşleri, çoğulcu demokrasinin kurulması, farklı kültürel, dini, siyasi, sanatsal ve benzeri fikirlerin oluşabilmesi ve bir arada yaşayabilmelerinin içselleşmesi açısından önemlidir. AİHS'nin 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre de; "Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca bu hakların kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir" şeklinde sınırlama öngörülmek suretiyle, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının sınırsız olmadığı ortaya konulmuştur. Görüldüğü gibi gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasası gerekse AİHS toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının ancak demokratik bir toplumda gerekli olma kriteri gözetilmek şartıyla, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla sınırlanabileceğini düzenlemektedir. Bununla birlikte soyut kamu düzeni ve kamu güvenliği tehlikesine dayanarak toplantı ve gösteri yürüyüşü yasaklanmamalı, göstericilerin saldırgan ve tehdit edici herhangi bir davranış sergileyip sergilemedikleri tespit edilmelidir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ile ilgili olarak AİHM tarafından; "Kendine özgü rolü ve özel uygulama alanı bulunmakla birlikte, 11. maddede düzenlenen haklar, 10. maddenin ışığında incelenmelidir. Sözleşmenin 11. maddesinde yer alan toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin hedeflerinden biri, 10. maddede güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunmasıdır" (AİHM'nin "Ollinger/Avusturya" kararı, 29.06.2006, Başvuru Numarası: 76900/01). "Kamuya açık alanda düzenlenen gösteriler, trafiği aksatmak gibi etkilerle günlük yaşam düzenini bir derece bozabilir. Göstericiler şiddet içeren hareketlerde bulunmadıkları sürece, resmi makamların, Sözleşmenin 11. maddesi kapsamında güvence altına alınan toplantı hakkının özüne halel gelmemesi için barışçıl nitelikteki toplantılara belirli derecede hoşgörü göstermesi gerekmektedir" (AİHM'nin "Disk-Kesk/Türkiye" kararı, 27.11.2012, Başvuru Numarası: 38676/081; Nurettin Aldemir/Türkiye, 18.12.2007, Başvuru Numaraları: 32124/02, 32126/02, 32129/02, 32132/02, 32133/02, 32137/02, 32138/02). "Toplantı özgürlüğü ile bu özgürlük kapsamında düşüncelerini ifade etme hakkı, demokratik bir toplumun temel değerlerini oluşturmaktadır. Demokrasinin özünde açık bir tartışma ortamıyla sorunları çözebilme gücü yer almaktadır. Şiddete teşvik ve demokrasinin ilkelerini reddetme durumları dışında toplantı ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasına yönelik önleyici nitelikli radikal tedbirler -yetkililere göre kullanılan ifade ve bakış açıları şaşırtıcı ve kabul edilemez görünebilir; ayrıca söz konusu gereklilikler yasadışı da olabilir- demokrasiye zarar vermekte ve hatta sık sık demokrasinin varlığını tehlikeye atmaktadır. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda kurulu düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunulan siyasi fikirler; toplantı özgürlüğü uygulanırken diğer yasal araçlarla da kendini ifade edebilme imkânı sunmalıdır." (AİHM'nin "Gün/Türkiye" kararı, 18.06.2003, Başvuru Numarası: 8029/07) "Önceden izin alınmamış olsa bile barışçıl bir şekilde yapılan gösterilerde kolluğun bir miktar tolerans göstermesi gerekmektedir." (AİHM'nin "Oya Ataman/Türkiye" kararı, 05.12.2006, Başvuru Numarası: 74552/01) şeklinde kararlar verilmiştir. Öğretide de; "Sözleşme'nin 11. maddesinde yer alan toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin hedeflerinden birisi de, 10. maddede güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunmasıdır. Barışçıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ifade özgürlüğünün bir başka görünümü olarak değerlendirilebilir ve bu çerçevede demokratik bir toplum bakımından temel hak niteliğindedir. Kişiler, siyasi, sosyal, kültürel ve benzeri nedenlerle toplanırlar ve gösteriler, yürüyüşler, mitingler düzenleyerek görüşlerini toplu olarak ifade ederler. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanılmasına sınırlama getirilirken Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası dar yorumlanmalı ve Sözleşmenin 10. maddesi altında geliştirilen içtihatlar ile birlikte değerlendirilmelidir. Barışçıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı, ifade özgürlüğü benzeri bir korumadan faydalanır" (Osman Doğru-Atilla Nalbant, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama Ve Önemli Kararlar, 2. Cilt, Council of Europe, Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay Başkanlığı, 1. Baskı, Ankara 2013, s. 430), "İfade özgürlüğü ve dolayısıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlükleri belirli bir ölçüde abartmayı hatta tahrik etmeyi de kapsar" (Ziya Çağa Tanyar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadında Toplantı Ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2011 s. 599), "AİHS'nin 11. maddesinde düzenlenen ilk hak barışçıl toplantı özgürlüğü hakkıdır. Maddenin ilk cümlesine göre, 'herkesin çıkarlarını korumak amacıyla barışçıl toplantı özgürlüğü hakkı vardır.' AİHM, maddede geçen 'toplantı özgürlüğü' kavramını içtihatları ile 'gösteri özgürlüğü'nü de kapsayacak şekilde geniş yorumlamaktadır. Bir toplantı veya gösteri yürüyüşünün barışçıl olup olmadığının tespiti için hakkı kullanmak isteyenlerin öncelikle niyetine bakmak gerekecektir. Hakkı kullanacak kişi veya örgütün o ana kadarki tutum ve açıklamaları burada belirleyici olmaktadır. Bir toplantı veya gösterinin barışçıl olup olmadığını belirlemede bir başka ölçüt de, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanımı sırasındaki tutum ve davranışlardır" (Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Ve Anayasa, Avrupa Konseyi, 1. Baskı, 2013, s. 383) şeklinde görüşlere yer verilmiştir. 2911 sayılı Kanun'un "Yasaklara aykırı hareket" başlıklı 28. maddesi; "Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşleri düzenleyen veya yönetenlerle bunların hareketlerine katılanlar, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde bir yıl altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 10 uncu madde gereğince verilecek bildirimde düzenleme kurulu üyesi olarak gösterilenlerden 9 uncu maddede belli edilen nitelikleri taşımayanlar, toplantı veya yürüyüşün yapılması hâlinde, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 11 ve 12 nci maddelerde yazılı görevleri yerine getirmeyen düzenleme kurulu üyeleri, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Güvenlik kuvvetlerine veya (...) (1) toplantı veya yürüyüş safahatının teknik araç ve gereçlerle tespit için görevlendirilenlere bu görevlerini yaptıkları sırada cebir ve şiddet veya tehdit veya nüfuz ve müessir kuvvet sarfetmek suretiyle mani olanlar hakkında, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası hükmolunur." şeklindedir. Suç tipinin ilgili geçmiş düzenlemelerine kısaca bakacak olursak, 1956 tarihli ve 6761 sayılı Toplantılar ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkındaki Kanun’un 14. maddesinin ilk üç fıkrası, bu suç tipinin unsuru olan hâlleri farklı fıkralarda hapis cezası ve para cezasına birlikte hükmetmek suretiyle cezai yaptırıma bağlamıştır. Kanun’un 4. maddesinde toplantıları izne tabi kılan düzenleme dolayısıyla özellikle m. 14/ f. 3’te yer alan "gerekli müsaadeyi" almadan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme, yönetme ve bu hareketlere katılma fiileri bir yıldan üç seneye kadar hapis ve bin liradan beş bin liraya kadar para cezası ile cezalandırılmıştır. Bildirim sistemini benimseyen 1963 tarihli ve 171 sayılı Kanun’un 18. maddesinde ise suçun tanımı 2911 sayılı Kanun’daki tanıma oldukça benzerdir. Birinci fıkraya göre, "Kanuna aykırı toplantı veya kanunsuz yürüyüşleri tertip veya idare edenlerle bunların hareketlerine bilerek iştirak edenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde, altı aydan bir yıla kadar hapis ve beşyüz liradan bin liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır." hükmü yer almaktadır. 171 sayılı Kanun’la 2911 sayılı Kanun’u suç tipleri açısından karşılaştırdığımızda görülen en bariz fark, mülga Kanun'un 18. maddesinin bir fıkradan ibaret olması ve sadece kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü suçunu düzenlemesidir. 171 sayılı Kanun’da, 2911 sayılı Kanun’un 28. maddesinin ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkrasında yer alan suç tiplerinin muadilleri yer almamaktadır. AİHS'nin (Sözleşme) "Toplantı ve dernek kurma özgürlüğü" kenar başlıklı 11. maddesinin ilgili kısmı; "...Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz..." şeklinde olup AİHM pek çok kararında Sözleşme'nin 11. maddesinde korunan toplantı ve dernek kurma özgürlüğü ile 10. maddesinde korunan ifade özgürlüğü arasındaki bağlantıya dikkat çekmiştir (Öllinger/Avusturya, B. No: 76900/01, 29/6/2006, § 38; Ezelin/Fransa, B. No: 11800/85, 26/4/1991, § 37). AİHM, Öllinger/Avusturya kararında; "Başvurunun özelliği ve otonom yapısına karşın 11. madde, 10. madde ışığında ele alınmalıdır. 11. maddede yer almış olan toplantı ve dernek kurma özgürlüğünün amaçlarından biri fikirlerin korunması ve onların açıklanması özgürlüğüdür (bkz. Stankov ve the United Macedonian Organisation Ilinden/ Bulgaristan, B. No: 29221/95 ve 29225/95, 02/10/2001, § 85). Dolayısıyla 10. maddenin ikinci fıkrası altında ifade özgürlüğünün siyasi ve kamu yararını ilgilendiren konularda sınırlandırılmasının daha dar kapsamda olduğu gözetetilmeli (bkz. Stankov ve the United Macedonian Organisation Ilinden/ Bulgaristan, § 88; aynı zamanda bkz. Scharsach ve News Verlagsgesellschaft/ Austria, B. No: 39394/98, 13/11/2003, § 30)" şeklinde değerlendirmelerde bulunmuştur. AİHM, demokratik bir toplumda mevcut düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle savunulan fikirlerin toplantı özgürlüğü ve diğer yasal araçlarla kendisini ifade edebilmesi imkânının sunulması gerektiğini ifade etmiştir (Gün ve diğerleri /Türkiye, B. No: 8029/07, 18/6/2013, § 70). Toplantı özgürlüğü ile bu özgürlük kapsamında düşüncelerini ifade etme hakkı, demokratik bir toplumun temel değerlerini oluşturmaktadır. Demokrasinin özünde açık bir tartışma ortamıyla sorunları çözebilme gücü yer almaktadır. Şiddete teşvik ve demokrasinin ilkelerini reddetme durumları dışında toplantı ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasına yönelik önleyici nitelikte radikal tedbirler, yetkililere göre kullanılan ifadeler ve bakış açıları şaşırtıcı ve kabul edilemez görünebilir; ayrıca söz konusu gereklilikler yasa dışı da olabilir, demokrasiye zarar vermekte ve hatta sık sık demokrasinin varlığını tehlikeye atmaktadır. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda, kurulu düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunulan siyasi fikirler; toplantı özgürlüğü uygulanırken diğer yasal araçlarla da kendini ifade edebilme imkânı sunmalıdır (Güneri ve diğerleri/Türkiye, B. No. 42853/98, 43609/98 ve 44291/98, 12/7/2005, § 70). Diğer taraftan AİHM; Sözleşme'nin 11. maddesinin sadece barışçıl toplantı hakkını korumadığını, aynı zamanda devletlere bu hakka dolaylı olarak usulsüz sınırlamalar getirilmesinden kaçınılması yükümlülüğü de yüklediğini ortaya koymuştur (Gün ve diğerleri/Türkiye, § 72). Dolayısıyla, devletler yalnızca barışçıl toplantı hakkını korumakla değil aynı zamanda bu hakka dolaylı olarak usulsüz sınırlamalar getirilmesinden kaçınmakla da yükümlüdürler. AİHM, öte yandan 11. maddenin esasen bireyi, güvence altına alınan haklarını kullanırken kamu güçlerinin keyfi müdahalelerine karşı korumayı hedeflediğini, üstelik bu hakların etkin şekilde kullanılmasını sağlamak amacıyla pozitif yükümlülükler de doğurabileceğini yeniden belirtmektedir (ayrıca bkz. Djavit An/Türkiye, B. No. 20652/92, 20/02/2003, § 57). AİHM, sınırlama kavramının sadece hakkın kullanılmasından önceki bazı önleyici tedbirleri değil hakkın kullanılması sırasında veya kullanıldıktan sonra yapılan muameleleri de kapsadığına karar vermiştir (Ezelin/Fransa, § 39). 2911 sayılı Kanun’un 28. maddesinde düzenlenen suçta korunan hukuki değeriyle kamu düzeninin dirlik ve esenlik unsurunu ilgilendirdiği, kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü suçu ile korunan bu unsur, bir ideal olarak, vatandaşların barış, sukun ve güven içinde yaşama hak ve güvencesine işaret ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, devletin güvenliğini bozan en etkili tehditlerden biri terörizmdir. Terör eylemleri ve terörle ilişkilendirilen protestolar, 2911 sayılı Kanun’un 28. maddeside düzenlenen suçun kapsamından çıkmaktadır. Zira terör eylemi olarak nitelenen hareketler, "fiilin daha ağır bir suç teşkil etmesi" şeklinde ifade edilen madde tanımına göre TMK kapsamında değerlendirilecektir. İdare hukuku boyutu açısından da kısaca bir değerlendirme yapmak gerekirse, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, genellikle toplumda dirlik ve esenliği ilgilendiren bir eylemlilik hâli olarak ele alınmaktadır. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin kamusal alanlarda (yol, sokak, cadde, meydan, gar önü vb.) yapılması kamu düzeninin dirlik ve esenlik yönü ile ilgilidir. Kamu düzeninin bozulmasına yol açacak hareketler, çevreyi rahatsız edecek biçimde yapılan tartışma ve kavgalar, kargaşaya yol açan bağırış çağırışlar, kendiliğinden gelişen kolektif şiddet eylemleri, planlanmış şiddet eylemleri ve silahlı toplanmalar olarak sıralanabilir. Örneklerden görüleceği üzere burada "soyut bir kamu düzeni", daha açık bir deyişle manevi-ahlaki bir esenlik ve manevi ahlaki bir düzen tesisinden ziyade, "maddi kamu düzeni"ni bozan hareketler, idari kolluğun korumakla yükümlü olduğu saha olarak belirlenmiştir. Bu noktada her toplanmanın maddi kamu düzenini etkilediği ve asgari bir düzeyde dahi olsa sükunu bozduğu gözetildiğinde, kamu düzeninin esenlik unsurunun hakkın özüne dokunulmayacak şekilde yorumlanması gereklidir. Uyuşmazlığın esasını oluşturan ve 05.07.2012 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun'un "Dava ve cezaların ertelenmesi" başlıklı Geçici 1. maddesinde; "1) 31.12.2011 tarihine kadar basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı; a) Soruşturma evresinde, 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171'inci maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının açılmasının ertelenmesine, b) Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine, c) Kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine, Karar verilir. 2) Hakkında kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlememesi hâlinde, kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilir. Bu süre zarfında birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlenmesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen soruşturma veya kovuşturmaya devam olunur. 3) Mahkûmiyet hükmünün infazı ertelenen kişi hakkında bu mahkûmiyete bağlı olarak herhangi bir hak yoksunluğu doğmaz. Ancak bu kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlemesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen mahkûmiyet hükmüne bağlı hukuki sonuçlar kişi üzerinde doğar ve ceza infaz olunur. 4) Bu madde hükümlerine göre cezanın infazının ertelenmesi hâlinde erteleme süresince ceza zamanaşımı durur, kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi hâlinde, erteleme süresince dava zamanaşımı ve dava süreleri durur. 5) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmiş olması hâlinde dahi, bu madde hükümleri uygulanır. 6) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı verilmiş mahkûmiyet hükmünün infazının tamamlanmış olması hâlinde bu mahkûmiyet hükmüne bağlı yasaklanmış hakların 25.5.2005 tarihli ve 5352 sayılı Adlî Sicil Kanununun 13/A maddesindeki şartlar aranmaksızın geri verilmesine karar verilir. 7) Bu madde hükümlerine göre verilen kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararları adlî sicilde bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi hâlinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir. 8) Bu madde hükümlerine göre kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararlarının verildiği hâllerde, bu suçlar 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun erteleme ve tekerrüre ilişkin hükümlerinin uygulanmasında göz önünde bulundurulmaz" hükmü yer almaktadır. Madde gerekçesinde de; "Temel hak ve hürriyetlerden kabul edilen ifade ve basın özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerde vazgeçilmez ve devredilemez bir hak kabul edilmektedir. İleri demokrasilerin 'olmazsa olmaz şartı' olan ifade ve basın hürriyeti, birçok hak ve hürriyetin temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, ifade hürriyeti, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Anayasamızda da ayrıntılı düzenlemelere tâbi tutulmuştur. Bu özgürlüğün kullanım araçlarından biri de basın yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıdır. Bu araçların, amacına uygun olarak işlevlerini yerine getirmeleri bakımından korunmaları demokratik toplumlarda asıl olup, bu anlamda basın ve yayın özgürlüğü önündeki engeller kaldırılarak ve güvenceler sağlanarak, haber ve düşünceyi özgür kılmak hedeflenmektedir. Bu nedenle, basın yayın yoluyla işlenen suçlara ilişkin dava ve cezaların infazının ertelenmesine ilişkin bazı düzenlemeler yapılması toplumsal barışın sağlanması ve sürdürülmesi bakımından büyük bir önem taşımaktadır" açıklamalarına yer verilmiştir. Görüldüğü üzere, 6352 sayılı Kanun'un Geçici 1. maddesinde yer alan düzenleme ile 31.12.2011 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, soruşturma evresinde kamu davasının açılmasının ertelenmesine, kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine, kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine karar verilebilmesi için suçun; 1- 31.12.2011 tarihine kadar işlenmiş olması, 2- Basın yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş bulunması, 3- Adli para ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektirmesi, Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Kanun koyucu tarafından tıpkı 03.09.1999 gün ve 23809 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4454 sayılı Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun'da olduğu gibi, bu düzenlemeyle kanunun kapsamına giren fiiller suç olmaktan çıkarılmamış ve unsurlarında değişiklik yapılmamıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, hakkındaki kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişinin kararın verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkradaki kapsama giren yeni bir suç işlememesi hâlinde kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verileceği, aksi durumda ise soruşturma ve kovuşturmaya devam olunacağı hüküm altına alınmıştır. Basın yayın yoluyla işlenen suçların bahse konu madde kapsamına girdiği hususunda bir tereddüt bulunmayıp, uyuşmazlığın isabetli bir biçimde çözülebilmesi bakımından "sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleri ile işlenmiş suçlar" ibaresi ve bu ibaredeki "yöntem" sözcüğünden ne anlaşılması gerektiğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. 6352 sayılı Kanun'un Geçici 1. maddesindeki düzenlemenin gerekçesi de göz önüne alındığında "sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleri" ibaresi geniş yorumlanarak, sadece düşüncenin değil, kanaat ve değer yargılarını içeren açıklamaların da korunduğu, maddenin uygulanma kapsamının suça göre değil, suçun işlenme yöntemine göre belirlenmesi gerektiği kabul edilmelidir. Buna göre, suç bir düşünce ve kanaat açıklama yöntemi ile işlenmiş ise hangi suç olursa olsun, suç tarihi ve maddede öngörülen cezanın tür ve süresi nazara alınarak madde kapsamında değerlendirilecektir. Yöntemin, "bir amaca ulaşabilmek için izlenen yol, usul ve metot" anlamına geldiği gözetildiğinde, basın yayın yoluyla işlenen suçlar dışında "sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenen suçlar"ın anılan madde kapsamına girebilmesi için düşünce ve kanaat açıklama yönteminin, a- Hukuk düzeni karşısında meşru bulunması, yani yöntemin kendisinin bizzat suç teşkil etmemesi, b- Toplum düzeni içerisinde konuşma, seminer, sempozyum, konferans, resim, heykel gibi mutat bir ifade ve kanaat açıklama yöntemi olması, c- İfade ve kanaat açıklama hakkının özüne aykırı bulunmaması, Gerekmektedir. Görüldüğü gibi, 6352 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesinde yer alan kovuşturmanın ertelenmesi kurumu, 31.12.2011 tarihine kadar basın ve yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle gerçekleştirilen ve temel şekli itibarıyla adli para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı açılmış kamu davasının, maddenin 2. fıkrasında gösterilen sürenin bitimine kadar kesin hükme bağlanmalarının mahkemelerce ertelenmesidir. CMK’nın 223. maddesine göre; "mahkûmiyet, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararları" birer hükümdür. Öte yandan hüküm çeşitlerini gösteren CMK'nın 223. maddesinde bahsi geçen ve 8. fıkrada "... soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere, durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir" düzenlemesi ile hangi hallerde verilebileceği belirtilen durma kararı, muhakeme şartı gerçekleştiğinde yargılamaya kaldığı yerden devam edileceği için hüküm niteliğinde değildir (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayıncılık, İstanbul, 2014, 11. Bası, s.733; Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, cilt: 2, s.261; Nevzat Toroslu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Savaş Yayınevi, Ankara, 2013, s.308; Kubilay Taşdemir- Ramazan Özkepir, Ceza Muhakemesi Kanunu Şerhi, 3. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2007, cilt:1, s.943; Hakan Karakehya, Ceza Muhakemesi Hukuku, 1. Bası, Savaş Yayınevi, Ankara, 2015, s.555). Bu kapsamda, davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi kararı da, kovuşturmanın yapılmasını koşula bağlaması ve koşul gerçekleşinceye kadar usuli işlemleri durdurması sebepleriyle CMK'nın 223/8. maddesi anlamında bir durma kararıdır. B. Somut Olaylarda Hukuki Nitelendirme PKK silahlı terör örgütüne müzahir uydu üzerinden yayın yapan ROJ TV adlı televizyon kanalında 14.02.2009 tarihinde yapılan haber ve çağrılar üzerine olay tarihinde sloganlar atılıp, örgütün sözde konfederalizm bayrağının açıldığı, güvenlik güçlerinin toplanan kalabalığın yasa dışı eylemlerine son verip olaysız şekilde dağılmaları yönündeki ikaz ve uyarılarına rağmen grubun dağılmayıp aynı sloganları atarak eylemlerini sürdürmeleri üzerine kalabalığa tazyikli su sıkma ve göz yaşartıcı gaz kullanmak suretiyle gruba müdahale edildiği, müdahale sonrası ara sokaklara dağılan yüzleri bez ve puşilerle kapalı olup çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan grubun güvenlik güçlerine taşlı saldırıda bulunarak çevrede bulunan iş yerlerinin camları, duvarları ve basın kavşağında bulunan trafik ışıklarını tahrip etmeleri üzerine, gruba tekrardan müdahale edilerek dağıtıldığı, sanığın da eyleme katılıp, "Başkansız yaşam olmaz" şeklinde slogan attığı, güvenlik güçlerinin dağılmaları yönündeki uyarılarına aldırış etmediği, gruba yapılan müdahale üzerine dağıtılan kalabalık içerisinde yer aldığı, PKK silahlı terör örgütüne müzahir Roja Ciwan isimli internet sitesinde yapılan çağrı üzerine 06.04.2009 tarihli tutanağa göre Batman il merkezinde, Şanlıurfa ilinde meydana gelen olayları protesto etme amacıyla sloganların atıldığı, sanığın anlatılan etkinliğe katılıp slogan atan ve sonrasında zafer işareti yaparak saygı duruşunda bulunan grup içerisinde yer aldığı, içinde bulunduğu grubun attığı yasa dışı sloganlara alkışla tempo tuttuğu, 18.01.2009 tarihli olayda sanığın terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılarak slogan atan grup içerisinde yer aldığı, sağ elini yumruk yapar şekilde atılan sloganları söyleyerek eşlik ettiği, 06.02.2009 tarihli olayda sanığın etkinliğe katılarak sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, alkışla ve her iki eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiği, 07.02.2009 tarihli olayda sanığın PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp yasa dışı sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, 08.02.2009 tarihli olayda sanığın PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp etkinlik sırasında PKK terör örgütünün propagandasını yapmak amacıyla yazılıp bestelenen Oramar isimli Kürtçe parça ile halay çektiği, yukarıda yazılı içerikteki yasa dışı sloganları atan grup içerisinde yer aldığı, her iki eliyle yumruk yapmak suretiyle atılan sloganlara eşlik ettiği, 18.02.2009 tarihli olayda sanığın terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katıldığı, slogan atan grup içerisinde yer aldığı, sol elini yumruk yapıp sonrasında da sağ eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiği ve tüm belirtilen eymlemlere ilişkin olarak sanık hakkında silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından açılan kamu davaları bakımından 6352 sayılı Kanun’un Geçici 1. maddesi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği, bu suçlara ilişkin erteleme kararlarının örgüt adına suç işleme suçuna dayanak olarak kabul edildiği anlaşılmış ise de, Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarihli ve 2014/6548 başvuru numaralı Hamit Yakut kararında, sanığın örgüt adına suç işleme suçundan cezalandırılmasına karar verilen dosyada, örgüt adına suç işleme suçuna dayanak kabul edilen suçlardan CMK'nın 231. maddesinin (5) numaralı fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına kararı verildiğini ancak hukukî sonuç doğurmamasına rağmen açıklanmasının geriye bırakılmasına karar verilen suçların terör örgütü üyeliği suçuyla cezalandırılmasına yol açan bir suça esas alınarak başvurucunun TCK'nın 220. maddesinin (6) numaralı fıkrasında düzenlenen suç uyarınca cezalandırılmasının, suçun hukuka aykırı şekilde kapsamlı şekilde yorumlanması olarak değerlendirildiği ve somut olayda da örgüt adına suç işleme suçuna dayanak olarak kabul edilen suçlar hakkında verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararının CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrasında belirtilen durma kararı niteliğinde olup muhakeme şartı gerçekleştiğinde yargılamaya kaldığı yerden devam edileceği için hüküm niteliğinde olmaması nedeniyle ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesinin 14.11.2017 tarihli ve 41226/09 başvuru sayılı kararlarında da işaret edilen kanunla öngörülmüş olma ilkeleri kapsamında sanığın silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyetine karar verilmesinin isabetli olmadığına karar verilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne, Özel Dairenin onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkemenin sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan vermiş olduğu mahkûmiyet hükmünün, dayanak suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı; "Sanığın silahlı terör örgütü propagandasi, yasa dışı toplantı düzen ve örgüt düzenleme, sevk ve idare etme ve örgüt adına suç işleme eylemlerinden dolayı Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanıp mahkum olmuştur. Kararın temyizi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca lehe yasa değerlendirilmesi yapılması amacıyla Yerel Mahkemeye iade etmesi üzerine yapılan değerlendirme sonucunda; Sanıklar hakkında Terör örgütü propagandası ve yasa dışı toplantı düzenleyerek sevk ve idare etme eyleminden verilen cezalar 6352 sayılı geçici 1. maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesine, silahlı terör örgütü adına suç işleme eyleminden dolayı cezalandırılmasına karar verilmiş ve bu kararın temyiz edilmesi sonucunda Özel Dairece hüküm onanmıştır. Görüldüğü üzere İlk Derece Mahkemesi Yargıtay Özel Dairesi ve Genel Kurul’un sayın çoğunluğu ile aramızda suçların subüt ve vasfı yönünden bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Çözümü gereken husus 6352 sayılı yasanın geçici 1. maddesi kapsamında kaldığı için kamu davasının ertelenmesine karar verilen ve örgüt adına işlenen suç bakımından “öncü suç” niteliğindeki suçların örgüt adına suça esas alınıp alınmayacağına ilişkindir. Terör örgütü propagandası ve 2911 sayılı yasanın 28. maddesine muhalefet suçlarının 6352 sayılı yasa kapsamında kaldığı kuşkusuzdur. Ancak örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme fiilinde 6352 sayılı yasa kapsamına girmediği tartışmasız kabul edilmektedir. Örgüt adına suç işlemenin şartları şu şekilde sıralanabilir. 1- Fail örgüt üyesi olmayacaktır. 2- Örgütün çağrısı veya amaçları doğrultusunda tek veya özel kanunlarda yer alan bir suç işlenecektir. 3- İşlenen suç 3713 sayılı yasanın 7/4. maddesinde sayılan istisnalar kapsamında kalmayacak; 4- “Öncü suç” yönünden yargılamayı derhal sonlandıran düşme sebepleri gerçekleşmemiş olacaktır. Bu koşullarının oluşması hâlinde fail TCK 220/6. maddesi yollaması ile 314/2. maddesi gereğince cezalandırılacaktır. Yerleşik uygulaması bu doğrultudadır. Öncü suçun temyiz kanun yolunda incelenmesi mümkün olmayan suçlardan ise; yani bir başka merciinin görev alanına giriyorsa bu durumda CMK’nın 218/1. maddesi hükmünün kıyasen uygulanması imkanı doğacak başka mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümü ilgili dairece yerine getirilebilecektir. Nitekim mahkûmiyet sonucu doğurmayan CMK’nın 231/5. maddesi uygulanarak öncü suç hakkının da “hükmün açıklanmasının ertelenmesi” kararı verilmesi halinde örgüt adına işlenen suça esas alınabilmektedir. Somut olayda öncü suç yönünden İlk Derece Mahkemesince yargılama yapılmış ve suç sabit görülerek mahkûmiyet hükmü kurulmuştur. Yani yargılama yapılmadan 6352 sayılı yasa gereğince verilmiş bir erteleme kararı söz konusu değildir. Asıl suçu denetleyen Yargıtay elbette ki öncü suçun sabit olup olmadığı ve unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini denetleyecek Yerel Mahkemenin kabulünün de yasaya aykırılık görmese kararı onayacaktır. Yasal olarak ertelenmesi gereken öncü suçtur. Hiçbir şekilde ifade hürriyeti kapsamında olmayan “örgüt üyeliği” suçu objektif ve subjektif koşulları bakımından 6352 sayılı Yasa kapsamına girmediğinin açıkça anlaşıldığı, bu suç nedeniyle yerleşik uygulamaya aykırı biçimde 6352 sayılı yasa kapsamına girmesi sonucunu doğuracak biçimde uygulama yapılması görüşüne iştirak edilememiştir. Genel Kurulun çoğunluğun kararı doğrultusunda diğer iki uyuşmazlığın değerlendirilmesine ihtiyaç kalmadığından birinci uyuşmazlık yönünden itirazın reddine karar verilmesi düşüncesindeyim" görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi; 6352 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmesinin silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesine engel teşkil etmeyeceği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Ulaşılan sonuç karşısında iki ve üç numaralı uyuşmazlık konuları değerlendirilmemiştir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesinin 12.12.2017 tarihli ve 2197-5637 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA, 3- Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 05.12.2014 tarihli ve 285-306 sayılı hükmünün, dayanak suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen sanık ... hakkında, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyet hükmü verilemeyeceğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.11.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.