5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 237

Ceza Muhakemesi Kanunu 237. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 237 – (1) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. (2) Kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır. Katılma usulü

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

698 karar eşleşti
7. Ceza Dairesi, 2021/24985 E., 2025/1313 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
Yargılama konusu suç yönünden, suçtan doğrudan zarar görmeyen Tarım ve Orman Bakanlığı'nın kamu davasına katılma hakkının bulunmadığı cihetle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 237/1. maddesi uyarınca mezkûr suçtan açılan kamu davasına katılma hakkının ve aynı Kanun’un 260/1.
7. Ceza Dairesi         2021/24985 E.  ,  2025/1313 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2018/2015 E., 2019/4149 K. ŞİKÂYETÇİ : Tarım ve Orman Bakanlığı SUÇ : 5977 sayılı Kanun'a muhalefet HÜKÜM : Beraat TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama Yapılan ön inceleme neticesinde İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesinin, 19.11.2019 tarihli ve 2018/2015 E., 2019/4149 K. sayılı kararının, şikayetçi vekili tarafından temyizi üzerine gereği düşünüldü: Yargılama konusu suç yönünden, suçtan doğrudan zarar görmeyen Tarım ve Orman Bakanlığı'nın kamu davasına katılma hakkının bulunmadığı cihetle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 237/1. maddesi uyarınca mezkûr suçtan açılan kamu davasına katılma hakkının ve aynı Kanun’un 260/1. maddesi gereği bu suçtan kurulan hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunmadığı cihetle, şikayetçi vekilinin temyiz isteminin, 5271 sayılı Kanun’un 298/1. maddesi uyarınca, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy çokluğuyla REDDİNE, Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304/1. maddesi uyarınca Bakırköy 12. Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.02.2025 tarihinde karar verildi. (Karşı Düşünce) KARŞI DÜŞÜNCE Çoğunluğu oluşturan daire üyeleri ile azınlık arasında çıkan uyuşmazlık, 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunununda düzenlenen “biyogüvenliğe karşı işlenen (genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili) suçlar”dan dolayı açılan kamu davasında; Tarım ve Orman Bakanlığı’nın (suç tarihindeki adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılma hakkı olup olmadığına, dolayısıyla sanık hakkında verilen üretim izninin iptaline yer olmadığı kararına karşı temyiz başvurusu yapma hakkına sahip bulunup bulunmadığına ilişkindir. Çoğunluk görüşüne göre; suçtan doğrudan zarar görmeyen ve kanunda kamu davasına katılması hususunda özel bir hüküm bulunmayan Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma ve temyiz hakkı yoktur. Muhalefet şerhimiz iki bölümden oluşacaktır. Öncelikle ülkemizde ilk kez 26 Eylül 2010 tarihinde suç sayılan “biyogüvenlik suçları” ya da daha doğru bir isimlendirmeyle “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”ın, hem “kamu sağlığına” hem de “çevreye” karşı üst düzeyde özel bir tehlikelilik durumu arz etmesi ve soyut tehlike suçu olması sebebiyle; bu suçların konuluş amacı, süreci, suç oluşturan bu eylemlerin içeriği ile mahiyeti hakkında ön bilgi sunmanın fayda arz etmesinden dolayı, muhalefet şerhimizin birinci bölümünde “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar” hakkında özlü ve kısa izahat yapılacaktır. İkinci bölümde suçtan zarar görme hususunda benimsemediğimiz yerleşik Yargıtay içtihatları hususunda genel bilgi verilip, ardından Tarım ve Orman Bakanlığının “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”da “suçtan zarar gören” sıfatıyla “davaya katılma ve davayı temyiz etme“ yetkisinin bulunduğuna dair olan ve yerleşik içtihatlara aykırılık teşkil eden görüşümü teyit eden argümanları 8 alt başlık halinde ifade edeceğim. I-)5977 SAYILI “BİYOGÜVENLİK KANUNU”NDA YER ALAN “BİYOGÜVENLİĞE KARŞI İŞLENEN SUÇLAR”IN KONULUŞ AMACI, SÜRECİ, İÇERİK VE MAHİYETİ Günümüzde giderek artan toplumsal farkındalık düzeyi ve basın-yayın organlarının konuya duyarlılıkları sayesinde, gıda ve çevre sorunlarından kaynaklanan kamu sağlığının korunması konusu toplumun dikkatini üst düzeyde celbetmektedir. Özellikle 1990’lı yılların başlarında ortaya çıkan “genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünler” ile ilgili hayati önem taşıyan sorunlar, kamuoyunun gündemine sık sık gelmekte ve toplumsal tepki yükselmektedir. Hem toplumsal farkındalık ve bilinç düzeyinin yükselmesi hem de uluslararası konjönktür ve ilişkilerin de etkisiyle 18 Mart 2010 tarihinde 5977 sayılı “Biyogüvenlik Kanunu” kabul edilmiş ve bu Kanun 26 Eylül 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kelime anlamı itibarıyla "biyo", Yunanca hayat anlamına gelen bir ön ektir. Biyogüvenlik; 1-) insan, hayvan ve bitki sağlığını, 2-) çevreyi, 3-) biyolojik çeşitliliği korumak için, "Genetiği Değiştirilmiş Organizma" ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenli bir şekilde yapılması olarak tanımlanabilir. Biyogüvenlik hukuku kapsamında, sadece ceza hukuku ile himaye söz konusu olmayıp daha hafif nitelikte sayılan bazı ihlal oluşturan eylemler, Biyogüvenlik Kanununda kabahat olarak kabul edilmiş olup, kabahatin müeyyidesi niteliğinde idari para cezaları öngörülmüştür (5977 sayılı Kanun m.15/5,6,7). Daha ağır nitelikteki bazı eylemler ise suç olarak kabul edilmiş, suç oluşturan bu eylemler için üç ayrı kategoride adli para cezaları ile (adli para cezalarının yanısıra) yine üç ayrı kategoride hapis cezalarını (1. kategori suçların yaptırımı 5000 güne kadar adli para cezası ve 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası, 2. kategori suçların yaptırımı 7000 güne kadar adli para cezası ve 4 yıldan 9 yıla kadar hapis cezası ve 3. kategori suçların yaptırımı 10000 güne kadar adli para cezası ve 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasını) içeren oldukça ağır müeyyideler getirilmiştir (5977 sayılı Kanun m.15/1,2,3,4). Kanunun 15. maddesine aykırı hareket edenlere uygulanacak cezai yaptırımlar; tehlikenin özel ağırlığı, riskin ciddiyeti ve ihtiyatlılık prensibine göre dereceli olarak caydırıcı hükümler içermektedir. GDO ve ürünlerinin, Tarım ve Orman Bakanlığının sürekli kontrol ve denetimine gireceği ve bu ürünlerin bir kimliğe sahip olacağı, etiketlenmelerinin mecburi hale getirileceği Kanunda özellikle belirtilmiştir. Çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilime rağmen, “tehlikenin özel ağırlığı” ve “riskin ciddiyeti” gereği, biyogüvenliğe aykırı fiillerin suç sayılması mecburi hale gelmiştir. Biyogüvenlik aleyhine işlenen suçları düzenleyen 5977 sayılı Kanunun “ceza hükümleri” başlıklı 15. maddesinin ilgili bentleri şöyledir: ”Ceza hükümleri Madde 15 – (1) GDO ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (2) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’ları veya GDO ve ürünlerini, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, dört yıldan dokuz yıla kadar hapis ve yedi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (3) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’lardan elde edilen ürünleri, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Yalan beyanda bulunarak bu Kanun hükümlerine göre alınması gereken ithal veya işleme iznini alan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Biyogüvenlik ile ilgili suçların anlaşılabilmesi için bazı terim ve kavramların altını çizmek, bu kavramlar üzerinden biyogüvenliği açıklamak gerekir. Bu bağlamda ilk olarak ele alınması gereken üç kavram "gen teknolojisi", "genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)" ve "transgenik"dir. Bir canlı türüne başka bir canlı türünden gen aktarılması veya mevcut genetik yapıya müdahale edilmesi yoluyla yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan modern biyoteknolojik tekniklere “gen teknolojisi” denilir. Gen teknolojisi ve modern biyoteknolojik yöntemler kullanılarak doğal çiftleşmeyle ve/veya doğal rekombinasyonla oluşmayacak şekilde genetiği değiştirilmiş olan bitki, hayvan ve benzeri canlı varlığa “genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)” denilmektedir. Gen aktarımı yoluyla kazanılmış yeni gen ya da genlere de transgenik denilmektedir. Burada yapılan işlem bir gene, yeni bir gen parçacığının eklenmesi, doğal dizilişlerinin değiştirilmesi veya çıkarılmasıdır. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilen, GDO içeren veya GDO’lardan oluşan ürünlere “GDO ve ürünleri” denilir. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilmekle birlikte GDO içermeyen veya GDO’dan oluşmayan ürünlere "GDO’lardan elde edilen ürünler" denilir. Biyogüvenlik, modern biyoteknoloji uygulama tekniklerini ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan ve hayvan sağlığı ile çevre üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesini ve belirlenen risklerin oluşma olasılığının ortadan kaldırılmasını ya da risklerin ortaya çıkması durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için alınacak önlemleri kapsamaktadır. Biyogüvenlik; tarım'dan, hayvancılığa, çevre'den sağlığa kadar geniş bir yelpazedeki çeşitli konuları ilgilendirmektedir. GDO uygulamalarının özellikle bitkiler üzerinde yoğunlaştığı dikkate alındığında "tarım" alanında, gen teknik uygulamalarının toprağı ve çevreyi olumsuz etkilediği öngörüldüğünden "çevre" alanında, bu tür uygulamaların hayvan sağlığını ve özellikle kanatlı hayvanlar açısından insan sağlığını etkiyebileceğindan "hayvancılık" sektöründe ve son olarak ilaç, tanı ve tedavide bu teknolojilerin kullanılması nedeniyle "sağlık" alanında ciddi riskleri barındırdığı bilimsel bir gerçekliktir. Modern biyoteknoloji, farklı canlı tür ve sınıfları arasında (örneğin bakteriden bitkiye ya da hayvana) gen aktarımını yaygın olarak mümkün kılmıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen yeni ürünler, uluslararası piyasalarda tarım ve gıda için üretim ve tüketime sunulmuştur. İnsan ve hayvan sağlığı için gerekli olan bazı aşı ve ilaçlar da bu yöntemler kullanılarak geliştirilmektedir. Modern biyoteknoloji, bitkisel ürünlerde hastalık ve zararlılara dayanıklılık ile olumsuz çevre şartlarına dayanıklılığın geliştirilmesi ve ürün kalitesinin arttırılması için kullanılmaktadır. Ancak, genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO) insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri konusunda bilimsel çevrelerde tartışmalar devam etmektedir. Modern biyoteknoloji ile genetik yapıda doğal olmayan yeni genetik oluşumlar meydana getirilmektedir. Bu nedenle, GDO'lar insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığı ile biyolojik çeşitlilik üzerinde zarar oluşturma riskini taşımaktadır. Kullanılan materyalin canlı organizma olması ve zararın ortaya çıkması durumunda geri dönüşün çok zor olması veya mümkün olmaması, modern biyoteknoloji ürünlerinden kaynaklanan riski daha da arttırmaktadır. “Genetiği değiştirilmiş organizmalar”ın ortaya çıkışı, beraberinde ciddi sosyo-ekonomik riskler de doğurmuştur. Bitki çeşitlerinin teknoloji ürünü çeşitlere dönüştürülmesi, bunların genetik yapılarının değiştirilerek daha pahalı hale gelmesi ve bu tohumlardan bazılarının her yıl yenilenmesinin zorunlu hale gelmesi nedeniyle üretici ve tüketicilerin olumsuz yönde etkilenmesi ihtimalinin artması, yerel tür ve çeşitlerin devamlılığının tehlikeye düşmesi ve tarımsal üretimde dışa bağımlılığın artması başlıca sosyo-ekonomik risklerdir. Modern biyoteknolojinin, tüm yeni geliştirilen teknolojilerde olduğu gibi birtakım ciddi riskler barındırdığı, artık tüm dünya tarafından kabul gören yadsınamaz bir gerçeklik haline gelmiştir. Nitekim GDO'lar dahil modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen ürünlerde risklerin varlığı kabul edildiği için bu konuda Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'ne ek olarak Kartagena Biyogüvenlik Protokolü hazırlanmış ve Ülkemiz de dahil olmak üzere pekçok ülke tarafından kabul edilmiştir. Uluslararası anlamda konuyla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve buna dayanılarak çıkarılan Kartagena Biyogüvenlik Protokolüne, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 171 ülke taraftır. Kartagena Biyogüvenlik Protokolü, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların sınır ötesi hareketleriyle ilgili, evrensel düzeyde bağlayıcı ilk hukuk belgesidir. Türkiye Kartagena Biyogüvenlik Protokolü’nü 2000 yılında imzalamış ve 2003 tarihinde onaylayarak yürürlüğe sokmuştur. Protokolün içeriği ülkemizin biyogüvenlik konusundaki ulusal mevzuat çalışmalarını büyük ölçüde derinden etkilemiş ve şekillendirmiştir. Kartagena Biyogüvenlik Protokolünün temelinde, biyogüvenlik ile ilgili faaliyetlerde bilimsel belirsizlik durumunda çevreyi ve insan sağlığını korumak için önceden tedbir alma yaklaşımına dayanan ihtiyatlılık prensibi bulunmaktadır. Zira GDO’lu ürünlerle ilgili olarak antibiyotiğe karşı direnci artırma, hayvanlarda ve insanlarda kısırlığa yol açma, bağışıklık sistemine olumsuz etkide bulunma ve kanser riskini artırma gibi bir kısım ciddi şüphelerin varolduğu genel kabul gören bir gerçekliktir. GDO'lu ürünlerin insan sağlığına zararları konusunda mutlak kesin bulgular olmamasına karşın, oluşturduğu riskler sebebiyle kontrol altında tutulmasının zorunlu olduğu, bilimsel çevrelerde yaygınlıkla ifade edilmektedir. Meşru sınırlar dahilindeki GDO'lar teknoloji ürünü olmaları nedeniyle genel olarak fikri ve sınai haklar çerçevesinde korunmaktadır. Bu nedenle biyogüvenlik ile ilgili gizli bilgilerin nasıl ele alınacağı ve Kanun kapsamında gerekli işlemlerin yürütülebilmesi için hiçbir koşulda gizli bilgi olarak kabul edilemeyecek bilgilerin neler olduğu Kanunda ayrıca düzenlenmiştir. 5977 sayılı Kanunun 5. maddesi ile; GDO ve ürünleri ile ilgili yasaklar belirlenmiştir. Yasaklar, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında ihtiyatlı olma prensibi esas alınarak ülkemizin rekabet üstünlüğüne sahip olduğu konular ile toplumsal hassasiyet taşıyan alanları kapsayacak şekilde düzenlenmeye çalışılmıştır. Biyogüvenlik suçlarının mağduru toplumdur. Çünkü, bu suçlar ile korunan hukuki değer, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ihlal edilen herkes bu suçun mağduru konumundadır. Ancak, somut olayda belirli kişi veya kişiler de bu suçta mağdur olabilirler. Dünyada özellikle 1990’lı yıllardan itibaren insanlık “transgenik bitki” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma”larla tanışmıştır. 2008 yılı itibarıyla dünyada, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Brezilya Kanada, Çin, Hindistan, Avustralya gibi ülkelerde ve bazı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 120 milyon hektar alanda transgenik bitkilerin üretimi gerçekleşmiş iken, bu tür ürünlerin yetiştirildiği toplam tarım alanları 2014 yılında % 50 artarak 181,5 milyon hektara çıkmıştır. Bu alan, Türkiye’nin yüzölçümünün yaklaşık 2,5 katı büyüklüğünde net ekim alanına tekabül etmektedir. 2018, bu ürünlerin ticarileşmesinin neredeyse 25’inci yılıdır. Biyoteknolojik tarım yapılan ülke sayısı ise 1996’da 6 iken, 2010’da 29’a ulaşmış durumdadır. GDO'lu ekim yapan ülkelerin 21’i gelişmekte olan ülke, 8’i ise gelişmiş sanayi ülkesidir. 29 ülkede yaklaşık 20 milyon çiftçi bu işi yapmaktadır. 2010 yılı itibariyle dünyada ekili soyanın %81’i, pamuğun %64’ü ve mısırın %29’u genetik olarak değiştirilmiş organizmalar içermektedir . Ekim alanının büyüklüğü açısından ABD dünyadaki ekili alanların tek başına %40'ı ile başı çekmektedir. ABD’yi; Brezilya, Arjantin, Hindistan ve Kanada izlemektedir. Toplam GDO'lu ekim alanının %90’ı bu beş ülkeye aittir. Şu an AB ülkelerinde; mısır, soya, kanola, şeker pancarı ve pamukta yirmi beş tane transgen serbesttir. Buna karşılık Almanya ve İsveç yakın zamanda GDO'lu patates üretimini, Polonya da GDO'lu mısır üretimini durdurmuştur. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik yönünden dünyanın en önemli ülkelerinden birisidir. Ülkemiz yeryüzünde 3900’ün üzerinde endemik bitki türü varlığına sahip bir ülke olup, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak geliştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi, zengin biyolojik çeşitliliğimizin korunması amacıyla yasaklanmıştır. Ancak Ülkemize ithal edilen gen transferi yapılmış ürünler; genelde mısır, kanola, soya ve pamuk'tur. II-A)“DAVAYA KATILMA” MÜESSESİ İLE İLGİLİ İSTİKRAR BULMUŞ MEVCUT YARGITAY UYGULAMASI “Suçtan zarar görme” kavramı gerek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, gerekse özel dairelerin yerleşmiş kararlarında; dar yorumlanarak ,“suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak “dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği” kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulu’nun çeşitli kararlarında; “dolaylı (veya muhtemel) zarar, davaya katılma hakkı vermez” şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Ancak altını çizmek gerekir ki, CMK’nın konuyu düzenleyen 237 maddesinde sadece “suçtan zarar görme” hali tabirine yer verilmiş, “suçtan doğrudan zarar görme” diye bir tabir kullanılmamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarına göre; uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak, bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için CMK’nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen koşul olan suçtan doğrudan zarar görmüş olma koşulu mevcut olmasa bile; herhangi bir yasada belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hüküm bulunması halinde “davaya katılma” yine mümkündür. Bu ikinci halde, doğrudan “kanundan kaynaklanan” özel bir “katılma” durumu söz konusudur. Özel yasa hükümleri uyarınca davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi durumlarda, belirtilen kurum ya da kurumların suçtan doğrudan zarar görüp görmediklerini ayrıca araştırmaya gerek bulunmamaktadır. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda, Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma hakkı olduğuna dair açık bir hüküm yer almamaktadır. İştirak etmediğimiz Dairenin çoğunluk görüşüne göre, ilgili kamu kuruluşu olan Tarım ve Orman Bakanlığı “suçtan doğrudan zarar görmediği” gibi, Bakanlığın davaya katılmasına ilişkin özel bir kanun hükmü de bulunmadığı için “davaya katılma ve temyiz hakkı” yoktur. Halbuki somut olayda, ilk derece mahkemesi kararını temyiz etmek için başvuran Tarım ve Orman Bakanlığının hem “suçtan zarar gören” kavramının kapsamı dahilinde kaldığı için hem de 5977 sayılı Biyoguvenlik Kanununda (açıkça olmasa bile) davaya katılmasına izin veren geniş kapsamlı özel hükümler mevcut olduğu için temyiz başvurusunda bulunma hakkına sahip olduğu görüşündeyiz. Bu görüşümüzü destekleyen argümanları 8 başlık altında toplayarak ifade etmek isteriz. II-B) TARIM VE ORMAN BAKANLIĞININ DAVAYA KATILMA HAKKI OLDUĞUNA DAİR ARGÜMANLAR 1-) “Davaya katılma”yı düzenleyen CMK 237. maddesinin metninde “suçtan doğrudan zarar görme” terimi değil “suçtan zarar görme” tabiri biliçli bir tercihin sonucu olarak kullanılmıştır. Kanunda “suçtan zarar gören” kavramının tanımı yapılmamıştır. Ülkemiz hukuk sisteminin de içinde yer aldığı Kıta Avrupası hukuk sistemi, kanunlaştırma-kodifikasyonlar üzerine inşa edilmiştir. Kodifikasyonun bir sistem olarak seçildiği tüm hukuk düzenlerinde, dilin veya lafzın hukuk sistemi içerisindeki önemi daha da artmaktadır. Bu sistemde kanunlar, özel bir süreç ve çaba ile hazırlanmakta ve bilahare yasama meclisleri tarafından kabul edilmektedir. Dolayısıyla kabul edilen her hukuki terim, sıradan bir sözcük veya kelime olmanın ötesine geçmektedir. Özellikle kanunların giderek artan bir oranda sadece genel çerçeve şeklinde olduğu, mevzuatta daha kapalı genel ifadeler kullanıldığı ve ifade tarzının soyutlaştığı oranda; yorum, kıyas ve içtihat alanı da giderek genişlemektedir. “Davaya katılma” kurumu ile ilgili maddede (CMK m. 237), “suçtan doğrudan zarar gören” ifadesi yerine “suçtan zarar gören” ibaresinin kullanılması ve bu kavramın tanımının yapılmaması bu kapsamda değerlendirilmelidir. 2-) “Suçtan zarar gören” kavramının CMK’da tanımı yapılmadığına göre bu kavramın anlamını, içeriğini ve sınırlarını belirlemek için “lafzi yorumun” yanısıra “sistematik”, “amaçsal” , “fonksiyonel” ve “dinamik” yorum yöntemleri de kullanıldığında da biyogüvenliğe karşı işlenen suçlarda Tarım ve Orman Bakanlığının “davaya katılma” ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkının olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Genel olarak yorum, bir normun anlamını bulmaya ve açıklamaya yönelik zihinsel bir faaliyettir. Yorum faaliyeti olmaksızın bir normun somut olaya uygulanması mümkün değildir. Maddi ceza hukukunda "boşluk" düşünülemeyeceğinden, suç ve ceza yaratmada "kıyas" mümkün değilken; ceza usul hukuku müessesi olan “davaya katılma”da hem “yorum hem de kıyas” mümkündür. Ancak burada muhakeme sujesi haline getirilen “suçtan zarar göreni” dar yorumlamak, yorum ve kıyas kurallarına aykırıdır. Zira kişi hak, yetki ve özgürlüklerini daraltan normlarda kıyas yasağı vardır. Hak arama özgürlüğü kapsamında olan “davaya katılma” kurumunu geniş yorumlamak mecburiyeti vardır. Suçun niteliği gereği, bilhassa biyogüvenlik suçları gibi kamu sağlığına ve çevreye karşı işlenen soyut tehlike suçlarında, suçtan zarar gören kavramı içerisinde kalan ve bir muhakeme sujesi olma niteliğini kazanan kamu idaresinin davaya katılmasını dar yorumlamanın, muhakeme sujesinin hak ve yetkilerini daralttığından yorum kurallarına aykırılık teşkil ettiği kanaatini taşımaktayız. Dinamik yorum normun, kurucu iktidarın iradesine ve normun yapıldığı tarihsel koşullara göre değil, zamanın ihtiyaçlarına göre yorumlanmasıdır. İnsan haklarının statik değil, dinamik bir yapıda olması, insan hakları alanında dinamik yorumu zorunlu kılmaktadır. Yukarıda belirtilen bütün yorum yöntemleri birlikte gözönüne alındığında; Tarım ve Orman Bakanlığı (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılmasına karar verilmesi ve dolayısıyla temyiz başvurusu yapma hakkına sahip olduğunun kabulü isabetli olacaktır. 3-) Gerek mer’i 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda gerekse mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nda; kamu davasına katılma müessesi için suçlar bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma olanağı kabul edilmiştir. 4-) Bu suçun hukukî konusu, genel sağlığın, çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında herkesin (umumun,halkın) çıkarının olmasına ilişkin kamusal yarardır. Toplumu oluşturan herkes (umum, halk) geniş anlamda mağdur’dur. Topluma arzı gerçekleştirilen GDO ve ürünlerinin mevzuatta belirtilen koşullara uygunluğu açısından denetlenmesinde, Tarım ve Orman Bakanlığının önemli görev ve yetkilere sahip olduğu ve bu denetimlerin yerine getirilmesi açısından topluma karşı yükümlülüklerinin bulunduğu, bu denetim görevinin ihmali durumunda görevlilerin hukuki ve cezai sorumluluklarının olduğu aşikardır. Gıda ürünlerinin üretimi, ithal edilmesi aşamasında ya da kamuya arz edilişinde gözetim ve denetim hayati önem taşımaktadır. Hem kamu sağlığının hem de çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunmasının gözetimi ve denetimi, çağdaş bir devletin en temel vazifelerinden biridir. Zaten konunun anayasal boyutu da vardır. Anayasamızın “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde, ”Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir‟ şeklinde konuyla ilgili düzenleme mevcutur. Tarım ve Orman Bakanlığı’na (önceki adıyla Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na) mevzuat ile denetleme, izleme ve kamu sağlığını korumada önemli yetkiler ve görevler verilmiştir. GDO’lu ürünlerin ithalatından, işlenmesine, pazarlama aşamasına kadar geçen süreçte, toplum sağlığı ve çevrenin korunmasına yönelik olarak GDO’lu ürünlerin izlenebilirliğinin sağlanmasına ilişkin usul ve esasları belirleyen yönetmelik kapsamında; İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüklerinin, ürünlerin sınırlamalara uygun kullanımının denetimini yapma, izleme gibi geniş kapsamlı tedbirleri alma yönünde görevleri bulunmaktadır. İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, GDO ve ürünlerinin değerlerinin; -ölçümü, -izlenmesi, -izin verilmesi, -denetimi, -yaptırım uygulanması şeklinde yetki ve görevlere haiz olup, söz konusu görevlerini yerine getirmemesi veya kusurlu olarak icra etmesi durumunda tazminat sorumluluğu dahil hukuki ve/veya cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Korunan hukuki yararın kapsamı da gözönüne alındığında, sanık tarafından işlenen fiil sonucunda, denetim yetkisi de dahil çok geniş yetkileri bulunan ve haklı çıkarı zedelenen İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün açıkça olmasa bile zımnen suçtan doğrudan zarar gördüğünün kabulü gerekmektedir. Bu durumun aksini kabul etmek, GDO’lu ürünlerin işlenmesi, ithalatı, tüketimi ve denetlenmesini zorlaştıracağı gibi teknik niteliği ağır basan bir konuda takipte hukuki boşluk yaratılacaktır. 5977 sayılı "Biyogüvenlik Kanunu"nda ve "Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik"te (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671), Tarım ve Orman Bakanlığına geniş kapsamlı gözetim ve denetim yetkisi veren çok sayıda hüküm bulunmaktadır. Bu hükümlerin, davaya katılmaya izin vermeye yeterli hükümler olup olmadığı hususunda sağlıklı bir sonuca varmak için bu hükümlere kısaca göz atmak gerekmektedir. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Amaç ve kapsam Madde 1 – (1) Bu Kanunun amacı; ... genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve esasları belirlemektir. (2) Bu Kanun; genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünleri ile ilgili olarak araştırma, geliştirme, işleme, piyasaya sürme, izleme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama ve benzeri faaliyetlere dair hükümleri kapsar. Bu Kanunda geçen sorumlu "Bakan" "terimi, " Tarım ve Köyişleri Bakanını", Bakanlık terimi, "Tarım ve Köyişleri Bakanlığını" ifade eder (Madde 2-b ve 2-c). Madde 7 – (1) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, kararda verilen koşullara uyulup uyulmadığı, insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerinde herhangi bir beklenmeyen etkisinin olup olmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. Bu amaçla yapılacak analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. İthalatçı, kontrol ve denetim işlemleriyle ilgili olarak talep edilen hususları yerine getirmekle yükümlüdür. (2) Kararda belirtilen koşulların ihlali veya GDO ve ürünleriyle ilgili olarak herhangi bir riskin ortaya çıkabileceği yönünde yeni bilimsel bilgilerin ortaya çıkması durumunda, karar Kurul tarafından iptal edilebilir. Kararı iptal edilen GDO ve ürünleri toplatılır. İnsan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir; herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. Bakanlığın görev ve yetkileri Madde 8 – (1) Bakanlığın görev ve yetkileri şunlardır: ... b) Kurulca talep edilen bilgi ve belgeleri temin etmek, istenen araştırma, deneme, kontrol ve denetlemeleri yaparak veya yaptırarak sonuçlarını Kurula bildirmek. c) Bu Kanunda belirtilen iş ve işlemlerin uygulanması, istenmeyen GDO bulaşıklarının engellenmesi, izlenmesi, kontrolü ve denetimini sağlamak. ç) Gerek görülmesi halinde GDO ve ürünleri ile ilgili çalışmalar yapmak için gerçek veya tüzel kişileri yetkilendirmek, yetkilendirilen bu gerçek veya tüzel kişileri denetlemek ve bunlara lişkin usul ve esasları düzenlemek. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelikte (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671) Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Yönetmelik'in "genel hükümler" başlıklı 5/1. maddesine göre; Bakanlık; insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması amacıyla bu Yönetmelik kapsamına giren ürünler hakkında tamamen veya kısmen toplatma, mülkiyetin kamuya geçirilmesi, ürünün mahrecine iadesi, faaliyetin geçici olarak durdurulması, ürünün imhası, piyasaya arzı, ticareti ve işlenmesinin yasaklanması gibi ihtiyati tedbirler dâhil her türlü tedbiri almaya ve düzenlemeyi yapmaya yetkilidir. Yönetmelik'in "izleme ve izlenebilirlik" başlıklı 21/2. maddesine göre; GDO ve ürünleri ile ilgili olarak Kurulun karar belgesinde belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı (GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin son tüketiciye ulaşıncaya kadar) Bakanlık tarafından izlenir. Bakanlık izleme sonuçlarına göre Biyogüvenlik Kanunu hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu hükümlerine göre işlem yapar. Yönetmelik'in "denetim ve kontrol" başlıklı 22. maddesine göre; (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin denetim ve kontrolleri bu Yönetmelik hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununa göre Bakanlıkça yapılır. (2) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, Kurul kararında belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. (3) … Kurul kararı ile insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir, herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. (4) Bu Yönetmelik kapsamına giren GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlere yönelik olarak yapılan denetim ve kontrol ile ilgili kayıtlar Bakanlıkça tutulur. Yönetmeliğin 'numune alma, analiz ve değerlendirme (Değişik başlık:RG-29/5/2014-29014) " başlıklı 23. maddesine göre; MADDE 23 (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerden Bakanlık yetkilileri tarafından numune alınır ve analizi yapılır. (2) Analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. (3) Bakanlık ulusal ve uluslararası düzenlemeleri dikkate alarak numune alma, analiz ve değerlendirme yöntemleri belirler. (4)(Ek:RG-29/5/2014-29014) Analiz sonucunda üründe % 0,9 ve altında GDO tespit edilmesi halinde bu durum GDO bulaşanı olarak değerlendirilir. 5-) Herhangi bir tanımı yapılmayan ve ceza usul hukuku müessesesi olan “suçtan zarar görme” kavramı, durağan ya da statik bir içeriğe sahip değildir. Tam tersine kavramının içeriği kullanıldığı yere göre değişebilir, dolayısıyla genişleyip daralabilir. CMK m.173’te yer alan “kovuşturmanın mecburiyeti” ilkesini denetleyebilmek adına takibi şikayete bağlı olmayan durumlarda suçtan zarar gören kavramının kapsamı geniş yorumlanması gerekirken, şikayete bağlı kovuşturmalarda kavram göreceli olarak daha dar anlaşılabilir. Aynı şekilde davaya katılma kavramının içeriği zarar suçlarında göreceli olarak daha dar olarak kabul edilebilirken, somut tehlike suçlarında ve bilhassa soyut tehlike suçlarında tehlikeninin ağırlığı ölçüsünde çok daha geniş şekilde ele alınabilir. Zira bilhassa biyogüvenliğe karşı suçlar gibi “ihtiyatlilik” ilkesi temelinde yer alan soyut tehlike suçlarında ve bu bağlamda 5977 sayılı biyogüvenlik suçlarında suçtan zarar gören kavramını, bu konuda son derece geniş yetkileri olan ilgili kamu idaresini kapsayacak şekilde ele almak gerekmektedir. Aksi halde henüz kimsenin bir zarar görmediği ancak çok ciddi şekilde zarar tehlikesinin söz konusu olduğu bu suçlarda, suçların takibi imkansız hale geleceği gibi son derece teknik bilgi gerektiren bu konuda bilgi eksikliği de ortaya çıkmış olacak ve maddi gerçeğe ulaşmak zorlaşacaktır. Biyogüvenlik suçları; somut tehlike suçu değil soyut tehlike suçu olduğundan, suçun oluşumu için, zararın gerçekleşmesi gerekmediği gibi fiilin işlenmesiyle, somut olarak kişilerin hayatı ve sağlığının tehlikeye düşürülmesi de gerekli değildir. Bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya çevre bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekmediği gibi, gıda veya yemlerin tüketilmesi de gerekmez. Yine tüketilmesi halinde tüketenin sağlığında bir zararın meydana gelmesi gerekmez. Tüketecek olan kişilerin, sağlığında bir zararın meydana gelme tehlikesi bulunması yeterlidir. Suçla korunan hukuki değer, kamunun sağlığıdır. Sağlık hakkı, Anayasa ve diğer mevzuatla korunmak istenilmiştir. Sağlık hakkı, bir kişi ya da belirli kişiler ile sınırlı tutulamayacağı için bütün toplumun sağlığının korunması amaçlanmıştır. Bu fiillerin işlenmesiyle bir zarar neticesinin meydana gelmesi hâlinde, meydana gelen zarara ve bu zararın meydana gelmesi açısından failin kastına göre başka suçlar oluşacaktır. Örneğin, biyogüvenliği tehlikeye sokan bir etki meydana getiren fiiller sonucunda bir veya birkaç kişi ölmüş veya yaralanmış ya da çevreye zarar verilmiş olabilir. Bu gibi durumlarda, TCK m. 44’te duzenlenen fikri içtima ilkesine göre, farklı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanması ve sanığın sadece en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılması gerekir. 6-) Çağdaş ceza hukukunda “mağdur veya suçtan zarar görenin davaya katılma hakkı”; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi altında yer alan “hak arama hürriyeti” kapsamında kalmaktadır. Anayasamızın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı merciileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. AİHS m. 53 ‘te gözönüne alındığında temel bir özgürlük olan “hak arama özgürlüğü” diğer bütün hak ve özgürlükler gibi geniş yorumlanmalıdır. Bu kural, diğer tüzel kişiler gibi kamu kurumu olan tüzel kişiler için de geçerlidir. Anayasamıza ve Anayasamızın bilhassa 56. maddesine göre, sağlık hakkını korumak Devletin en temel görevidir ve devlet bu konuda en geniş manada gerekli gözetim ve denetimi yapmakla mükelleftir. 7-) Ayrıca unututulmamalıdır ki, kamu sağlığının, çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunması gibi ust duzey teknik bilgi ve yüksek uzmanlık gerektiren konularda, Cumhuriyet Savcısının yanında bir kamu kuruluşunun da müdahil olmasında büyük fayda bulunmakta olup, bu suretle maddi gerçeğe ulaşmada önemli bir yeri olan çelişme metodu daha sağlıklı bir şekilde uygulanacaktır. Suçtan zarar gören, devletin dava açmak ve itham ile görevli organı olan Cumhuriyet Savcılığının yanında yer almakla birlikte, savcı gibi objektif olmakla yükümlü değildir. Ceza muhakemesinin temel amacı; suç teşkil ettiği iddia olunan fiil ve faille ilgili maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Gerçeğin ortaya çıkarılmasında ise, muhakeme sujelerinin ve bu bağlamda suçtan zarar görenin de hak ve yetkileri önemlidir. Muhakeme sujelerini sınırlı bir anlayışla ele almak, “adil yargılama ilkesine ve silahlarının eşitliği prensibine” aykırı olacaktır. Eğer suçtan zarar göreni dar bir şekilde ele alıp, suçtan zarar gören (ve mağdur) kavramını sınırlarsak, somut davada olduğu gibi teknik bilgi düzeyini haiz bu sujelerin, somut davada bilhassa kovuşturma aşamasında; -delil ileri sürme, -görüş bildirme, -en önemlisi hükme karşı kanun yollarına başvurma haklarını sınırlamış ve maddi gerçeğe ulaşmayı zorlaştırmış oluruz. 8-) Ayrıca unutulmamalıdır ki; günümüzde ceza ve ceza usul hukuku, fail odaklı olmaktan uzaklaşıp mağdur ve suçtan zarar göreni de odağa koyan bir yönelim içerisindedir. Nitekim 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun genel gerekçesinde; bu husus, “ ceza muhakemesi usulünün amacı sadece sanık haklarını korumaktan ibaret değildir.” şeklinde ifade edilmiştir. Bu bağlamda mağdur ve suçtan zarar görenlerin davaya katılma hakkının kapsam ve sınırları yargı kararları ile daraltılmamalıdır. Açıklanan nedenlerle 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununun 15. maddesinde belirtilen suçların işlenmesi halinde, Tarım ve Orman Bakanlığının davaya katılma ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkı olduğu düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum. 03.02.2025

Diğer kararlar (4)

11. Ceza Dairesi, 2023/6477 E., 2024/9742 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSulh Ceza Hakimliği
tam metni aç
CMK Madde 237
11. Ceza Dairesi         2023/6477 E.  ,  2024/9742 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Sulh Ceza Hakimliği SAYISI : 2022/933 Değişik İş KARAR : Kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itirazın reddi TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : İlgili kararın kanun yararına bozulması Bafra Cumhuriyet Başsavcılığının, 06.04.2022 tarihli ve 2021/1201 Soruşturma, 2022/1329 Karar sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin mercii Bafra Sulh Ceza Hakimliğinin, 28.04.2022 tarihli ve 2022/933 Değişik İş sayılı kararının, 5271 sayılı CMK'nin 271/4. maddesi uyarınca kesin nitelikte olması sebebiyle karar tarihi olan 28.04.2022'de kesinleştiği belirlenmiştir. Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı CMK'nin 309/1. maddesi uyarınca, 09.10.2023 tarihli ve 2023/15791 sayılı evrakı ile kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 06.11.2023 tarihli ve KYB-2023/107659 sayılı Tebliğnamesi ile soruşturma dosyası Daireye gönderilmekle, gereği düşünüldü: I. İSTEM Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 06.11.2023 tarihli ve KYB-2023/107659 sayılı kanun yararına bozma isteminin; "5271 sayılı Kanun’un 160. maddesi uyarınca, Cumhuriyet savcısının, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlaması gerektiği, aynı Kanun’un 170/2. maddesi gereğince yapacağı değerlendirme sonucunda, toplanan delillerin suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturduğu kanısına ulaştığında iddianame düzenleyerek kamu davası açacağı, aksi halde ise anılan Kanun’un 172. maddesi gereği kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar vereceği, buna karşın Cumhuriyet savcısının 5271 sayılı Kanun’un kendisine yüklediği soruşturma görevini yerine getirmediği, ortada yasaya uygun bir soruşturmanın bulunmadığı durumda, anılan Kanun’un 173/3. maddesindeki koşullar oluşmadığından, itirazı inceleyen merciin Cumhuriyet savcısının soruşturma yapmasını sağlamak maksadıyla itirazın kabulüne karar verebileceği yönündeki açıklamalar karşısında, Dosya kapsamına göre; şüphelinin, müşteki ... adına sahte imza atmak suretiyle adı geçen müştekiye ait işyerine ilişkin kira sözleşmesi düzenleyip, söz konusu sözleşmeye istinaden anılan işyerini kullandığı ve bu sözleşmeyi Bafra Belediye Başkanlığına sunduğunun iddia edildiği somut olayda, atılı suçun şüpheli tarafından işlediğine dair somut delil bulunmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ise de; Erzurum Polis Kriminal Laboratuvarı Müdürlüğü tarafından düzenlenen 09/02/2022 tarihli uzmanlık raporuna göre şikayete konu 01/01/2019 başlangıç tarihli kira sözleşmesinde müşteki ... adına atılı bulunan imzaların adı geçen müşteki elinden çıkmayıp adı geçenin hakiki imzalarına benzetilerek adına sahte olarak atıldıklarının tespit edilmiş olması, şüphelinin savunmasında söz konusu işyerinin 20 yıldır kiracısı olduğunu, işyeri ruhsatının evvelce eşi ... adına kayıtlı olup sonradan kendi adına düzenlendiğini, kira sözleşmesine ilişkin evrakların müştekinin ölen babası olan ... tarafından düzenlenmesi sonrası kendisinin imzalayıp belediyeye verdiğini beyan etmesi karşısında, ... isimli kişinin olaya ilişkin tanık sıfatıyla ifadesi alınarak, ... ve ... ile 30/11/2020 tarihinde vefat ettiği anlaşılan ...'ın samimi imza ve yazı örneklerinin ilgili kurumlardan temin edilip, belge asıllarıyla birlikte gönderilmek suretiyle anılan kira sözleşmesi üzerinde yer alan imza ve yazıların kime ait olduklarının tespiti için bilirkişi incelemesi yaptırılması, şüphelinin veya eşinin söz konusu işyerinde hangi tarihten beri kiracı olarak bulunduğunun ve anılan kira sözleşmesine ilişkin evrakların Bafra Belediye Başkanlığına kim tarafından ve hangi tarihte verildiğinin de araştırılarak, sonucuna göre şüphelinin hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken, eksik soruşturmaya dayalı olarak verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yönelik itiraz üzerine, soruşturmanın genişletilmesine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde itirazın reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir." Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır. II. GEREKÇE 1. 5271 sayılı CMK'nin, “Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” başlıklı 172/1. maddesi; “(1) Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir. ...“ Şeklinde düzenlenmiştir. 2. 5271 sayılı CMK'nin, “Cumhuriyet savcısının kararına itiraz” başlıklı 173. maddesinin inceleme konusu ile ilgili olan birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarında; “(1) Suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine itiraz edebilir. (2) İtiraz dilekçesinde, kamu davasının açılmasını gerektirebilecek olaylar ve deliller belirtilir. (3)(Değişik: 18/6/2014-6545/71 md.) Sulh ceza hâkimliği, kararını vermek için soruşturmanın genişletilmesine gerek görür ise bu hususu açıkça belirtmek suretiyle, o yer Cumhuriyet başsavcılığından talepte bulunabilir; kamu davasının açılması için yeterli nedenler bulunmazsa, istemi gerekçeli olarak reddeder; itiraz edeni giderlere mahkûm eder ve dosyayı Cumhuriyet savcısına gönderir. Cumhuriyet savcısı, kararı itiraz edene ve şüpheliye bildirir. (4) (Değişik: 25/5/2005 - 5353/26 md.) Sulh ceza hâkimliği istemi yerinde bulursa, Cumhuriyet savcısı iddianame düzenleyerek mahkemeye verir. ...“ Hükümleri yer almaktadır. 3. Bu kapsamda inceleme konusu soruşturma dosyası değerlendirildiğinde, 5271 sayılı CMK'nin 173/1. maddesine göre, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yalnızca suçtan zarar görene itiraz hakkı tanındığı ve sahtecilik suçlarında mağdurun suçun maddi unsurunun hedef aldığı kişi olduğu belirlenmekle; suç tarihinde şikâyetçi adına sahte imza atılmak suretiyle düzenlenen kira sözleşmesinin, Bafra Belediye Başkanlığı Ruhsat ve Denetim Müdürlüğüne ibraz edilmek suretiyle kullanıldığının iddia olunması karşısında, suça konu kira sözleşmesinin şikâyetçiye karşı kullanılmadığı ve şikâyetçinin atılı suçtan doğrudan zarar görmediği anlaşıldığından, şüpheli hakkında verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı itiraz hakkı bulunmayıp, itirazın sıfat yokluğu nedeniyle usûlden reddi yerine işin esasına girilerek reddine karar verilmiş ise de, ret kararı sonucu itibarıyla doğru bulunduğundan, kanun yararına bozma talebi yerinde görülmemiştir. III. KARAR Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, kanun yararına bozma istemi doğrultusunda düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görülmediğinden KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNİN sayın ... ve sayın ...'ın karşı oyu ile oy çokluğuyla REDDİNE, Suça konu belgenin sunulduğu iddia olunan ve bu suretle suçtan zarar görme ihtimali bulunan Bafra Belediye Başkanlığına kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın tebliğ edilmesinin gerektiği anlaşılmakla, belirtilen husus yönünden müteakip işlemlerin mahallinde takdir ve ifasına, Soruşturma dosyasının, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 10.09.2024 tarihinde karar verildi. KARŞI OY: Yasal Düzenleme: “Anayasa'nın mülkiyet hakkını güvenceye alan 35. maddesine göre, herkes mülkiyet hakkına sahiptir. Bu hak, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir ve kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. faydalanma ve tasarruf etme yetkilerinin kısıtlanması veya tümüyle engellenmesi veya yok edilmesi mülkiyet hakkının ihlalidir. Mülkiyet hakkı; taşınır ya da taşınmaz bir eşya üzerinde hakkı bulunan hak sahibine mülkü kullanma, yararlanma ve mülk üzerinde işlem gerçekleştirme yetkisi veren, hukuk düzeninin sınırları içinde kullanılabilecek ayni hak anlamına gelmektedir. Anayasamızın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrasında; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Hak arama özgürlüğünün unsurlarını; "davacı olma", "davalı olma", "iddia ve savunmada bulunma" "meşru vasıta ve yollardan faydalanma" ve "yargı merciler önüne çıkma", ‘yasal yollara başvurma’ şekilinde saymak mümkündür. CMK Madde 237 (1) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. 5271 sayılı CMK’nın 237. maddesinde, mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek davaya katılabilecekleri hüküm altına alınmıştır. Katılma, ceza muhakemesinde mağduru, suçtan zarar göreni ya da malen sorumlu olanları koruma araçlarından birisidir. Suçun işlenmesiyle mağdur olan ya da suçtan zarar görenlerin katılma hakkını kullanmaya veya kullanmaya devam etmeye zorlanamayacağı açıktır. Bu itibarla mağdur veya suçtan zarar gören kişi kamu davasına katılmak istemeyebilecektir. 5271 sayılı CMK’nın 237. maddesinin birinci fıkrasında yer alan; “Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler.” şeklindeki hüküm ile kamu davasına katılma hak ve yetkisi bulunanlar üç grup hâlinde belirtilmiştir. Bu düzenleme, 1412 sayılı CMUK’nın 365. maddesindeki; “Suçtan zarar gören herkes, soruşturmanın her aşamasında kamu davasına müdahale yolu ile katılabilir.” hükmü ile benzerlik göstermekte ise de yeni hükme, önceki kanunda yer almayan malen sorumlu ve dar anlamda suçtan zarar göreni ifade eden mağdur da eklenmek suretiyle, madde; öğreti ve uygulamadaki görüşlere uygun olarak, katılma hak ve yetkisi bulunduğu kabul edilenleri kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların kanunun kendilerine tanıdığı hak ve yetkileri kullanabileceklerdir. Gerek CMK’da, gerekse CMUK’da kamu davasına katılma konusunda suç bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı hâlinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma kabul edilmiştir. Öğreti ve uygulamada kamu davasına katılma yetkisi bulunan kişinin “Suçtan zarar görmesi” şartı aranmış, ancak Kanun’da “Suçtan zarar gören” ve “Mağdur” kavramlarının tanımı yapılmadığı gibi, zararın maddi ya da manevi olduğu hususu bir ayrıma tabi tutulmamış ve sınırlandırılmamıştır. Bu nedenle konuya açıklık kazandırılırken öğretideki görüşlerden de yararlanılarak, maddede katılma yetkisi kabul edilen “Mağdur”, “Suçtan zarar gören” ve “Malen sorumlu” kavramlarının, kamu davasına katılma hususundaki uygulamaya ışık tutacak biçimde tanımlanması gerekmektedir. Olağan kanun yollarına başvurma hakkı olanlar itiraz yoluna da başvurabilirler. CMK nun 260. maddesinde bu kişiler Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş olanlar olarak belirlenmiştir 5271 sayılı CMK’nın “Cumhuriyet savcısının kararına itiraz” başlıklı 173. maddesi ise; “(1) Suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi başkanına itiraz edebilir. HUKUKİ SÜREÇ : Dosya kapsamına göre; şüphelinin, müşteki ... adına sahte imza atmak suretiyle adı geçen müştekiye ait iş yerine ilişkin kira sözleşmesi düzenleyip, söz konusu sözleşmeye istinaden anılan iş yerini kullandığı ve bu sözleşmeyi Bafra Belediye Başkanlığına sunduğunun iddia üzerine yürütülen soruşturma sonunda; atılı suçun şüpheli tarafından işlediğine dair somut delil bulunmadığı gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. Bu kez ; belgede sahtecilik suçundan şüpheli ... hakkında yapılan soruşturma evresi sonunda Bafra Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 06/04/2022 tarihli ve 2021/1201 soruşturma, 2022/1329 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itirazın reddine ilişkin Bafra Sulh Ceza Hâkimliğinin 28/04/2022 tarihli ve 2022/933 değişik iş sayılı kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca Kanun Yararına Bozma isteminde 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın Kanun Yararına Bozma isteminde bulunulmuştur. Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık şikayetçinin, şüpheli hakkında verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz hakkı bulunup bulunmadığına ilişkindir. Yukarıda sözü edilen yasal düzenlemeler dikkate alındığında; şikayetçiye ait iş yerine ilişkin kira sözleşmesini, şikayetçinin imzasını sahteleştirmek suretiyle bir başkasına devredilmesine ilişkin olayda, şikayetçinin yerine sahte imza atılmak suretiyle sözleşme tarafının şikayetçinin iradesi dışında değiştirilmiş olacaktır. Şikayetçinin malik olma sıfatından kaynaklanan haklarını kullanması engellenecektir. Bu sahte sözleşmenin muhatabı öncelikle mülkiyet sahibi şikayetçidir. Belgenin su aboneliği bağlatmak amacıyla belediyeye verilmesi şikayetçinin mağdur ya da suçtan zarar gören sıfatını ortadan kaldırmaz. Ancak şartları var ise, şikayetçi ile birlikte belediye de suçtan zarar gören sıfatını alacaktır. Somut olayda, içerik sahteciği yoktur, imza sahteciliği vardır. Bu şekildeki meydana getirilen sahte sözleşme ile davaya konu iş yeri sahibi olan şikayetçi, iş yeri üzerindeki faydalama ve tasarrufta bulunma hakkının bir sonucu olarak katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüştür. Dolayısıyla CMK nun 5271 sayılı CMK’nın 237 gereğince davaya katılma ve 260. maddesi uyarınca kanun yollarına yoluna başvurma hakkının bulunduğunun kabulü gerekir, aksi halde şikayetçinin mülkiyet hakkının kısıtlanması, hak arama özgürlüğünün engellenmesi söz konusu olacaktır. Bu bakımdan; şüpheli hakkında verilen kovuşturmaya ye olmadığına dair karara itiraz hakkı bulunmadığından bahisle istemin reddine karar veren sayın çoğunluğun görüşüne iştirak etmiyoruz.
7. Ceza Dairesi, 2023/16712 E., 2024/9660 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Yargılama konusu suç yönünden katılma talebi reddedilen Kurum’un suçtan zarar gören sıfatının bulunmadığı bu itibarla 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 237/1. maddesi uyarınca mezkûr suçtan açılan kamu davasına katılma hakkının ve aynı Kanun’un 260/1.
7. Ceza Dairesi         2023/16712 E.  ,  2024/9660 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SAYISI : 2022/1636 E., 2023/945 K. SUÇ : 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu'na muhalefet HÜKÜMLER : Beraat TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Ret İlk Derece Mahkemesi kararının katılma talebi reddedilen kurum vekili tarafından temyizi üzerine yapılan ön inceleme neticesinde gereği düşünüldü: Yargılama konusu suç yönünden katılma talebi reddedilen Kurum’un suçtan zarar gören sıfatının bulunmadığı bu itibarla 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 237/1. maddesi uyarınca mezkûr suçtan açılan kamu davasına katılma hakkının ve aynı Kanun’un 260/1. maddesi gereği bu suçtan kurulan hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunmadığı, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun (1412 sayılı Kanun) 305/1. maddesi gereği kararın re’sen temyize de tabi olmadığı anlaşılmakla, temyiz isteğinin 1412 sayılı Kanun’un 317. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy çokluğuyla REDDİNE, Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.11.2024 tarihinde karar verildi. MUHALEFET ŞERHİ Çoğunluğu oluşturan daire üyeleri ile azınlık arasında çıkan uyuşmazlık, 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunununda düzenlenen “biyogüvenliğe karşı işlenen (genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili) suçlar”dan dolayı açılan kamu davasında; Tarım ve Orman Bakanlığı’nın (suç tarihindeki adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılma hakkı olup olmadığına, dolayısıyla sanık hakkında verilen üretim izninin iptaline yer olmadığı kararına karşı temyiz başvurusu yapma hakkına sahip bulunup bulunmadığına ilişkindir. Çoğunluk görüşüne göre; suçtan doğrudan zarar görmeyen ve kanunda kamu davasına katılması hususunda özel bir hüküm bulunmayan Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma ve temyiz hakkı yoktur. Muhalefet şerhimiz iki bölümden oluşacaktır. Öncelikle ülkemizde ilk kez 26 Eylül 2010 tarihinde suç sayılan “biyogüvenlik suçları” ya da daha doğru bir isimlendirmeyle “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”ın, hem “kamu sağlığına” hem de “çevreye” karşı üst düzeyde özel bir tehlikelilik durumu arz etmesi ve soyut tehlike suçu olması sebebiyle; bu suçların konuluş amacı, süreci, suç oluşturan bu eylemlerin içeriği ile mahiyeti hakkında ön bilgi sunmanın fayda arz etmesinden dolayı, muhalefet şerhimizin birinci bölümünde “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar” hakkında özlü ve kısa izahat yapılacaktır. İkinci bölümde suçtan zarar görme hususunda benimsemediğimiz yerleşik Yargıtay içtihatları hususunda genel bilgi verilip, ardından Tarım ve Orman Bakanlığının “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”da “suçtan zarar gören” sıfatıyla “davaya katılma ve davayı temyiz etme“ yetkisinin bulunduğuna dair olan ve yerleşik içtihatlara aykırılık teşkil eden görüşümü teyit eden argümanları 8 alt başlık halinde ifade edeceğim. I-)5977 SAYILI “BİYOGÜVENLİK KANUNU”NDA YER ALAN “BİYOGÜVENLİĞE KARŞI İŞLENEN SUÇLAR”IN KONULUŞ AMACI, SÜRECİ, İÇERİK VE MAHİYETİ Günümüzde giderek artan toplumsal farkındalık düzeyi ve basın-yayın organlarının konuya duyarlılıkları sayesinde, gıda ve çevre sorunlarından kaynaklanan kamu sağlığının korunması konusu toplumun dikkatini üst düzeyde celbetmektedir. Özellikle 1990’lı yılların başlarında ortaya çıkan “genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünler” ile ilgili hayati önem taşıyan sorunlar, kamuoyunun gündemine sık sık gelmekte ve toplumsal tepki yükselmektedir. Hem toplumsal farkındalık ve bilinç düzeyinin yükselmesi hem de uluslararası konjönktür ve ilişkilerin de etkisiyle 18 Mart 2010 tarihinde 5977 sayılı “Biyogüvenlik Kanunu” kabul edilmiş ve bu Kanun 26 Eylül 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kelime anlamı itibarıyla "biyo", Yunanca hayat anlamına gelen bir ön ektir. Biyogüvenlik; 1-) insan, hayvan ve bitki sağlığını, 2-) çevreyi, 3-) biyolojik çeşitliliği korumak için, "Genetiği Değiştirilmiş Organizma" ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenli bir şekilde yapılması olarak tanımlanabilir. Biyogüvenlik hukuku kapsamında, sadece ceza hukuku ile himaye söz konusu olmayıp daha hafif nitelikte sayılan bazı ihlal oluşturan eylemler, Biyogüvenlik Kanununda kabahat olarak kabul edilmiş olup, kabahatin müeyyidesi niteliğinde idari para cezaları öngörülmüştür (5977 sayılı Kanun m.15/5,6,7). Daha ağır nitelikteki bazı eylemler ise suç olarak kabul edilmiş, suç oluşturan bu eylemler için üç ayrı kategoride adli para cezaları ile (adli para cezalarının yanısıra) yine üç ayrı kategoride hapis cezalarını (1. kategori suçların yaptırımı 5000 güne kadar adli para cezası ve 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası, 2. kategori suçların yaptırımı 7000 güne kadar adli para cezası ve 4 yıldan 9 yıla kadar hapis cezası ve 3. kategori suçların yaptırımı 10000 güne kadar adli para cezası ve 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasını) içeren oldukça ağır müeyyideler getirilmiştir (5977 sayılı Kanun m.15/1,2,3,4). Kanunun 15. maddesine aykırı hareket edenlere uygulanacak cezai yaptırımlar; tehlikenin özel ağırlığı, riskin ciddiyeti ve ihtiyatlılık prensibine göre dereceli olarak caydırıcı hükümler içermektedir. GDO ve ürünlerinin, Tarım ve Orman Bakanlığının sürekli kontrol ve denetimine gireceği ve bu ürünlerin bir kimliğe sahip olacağı, etiketlenmelerinin mecburi hale getirileceği Kanunda özellikle belirtilmiştir. Çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilime rağmen, “tehlikenin özel ağırlığı” ve “riskin ciddiyeti” gereği, biyogüvenliğe aykırı fiillerin suç sayılması mecburi hale gelmiştir. Biyogüvenlik aleyhine işlenen suçları düzenleyen 5977 sayılı Kanunun “ceza hükümleri” başlıklı 15. maddesinin ilgili bentleri şöyledir: ”Ceza hükümleri Madde 15 – (1) GDO ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (2) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’ları veya GDO ve ürünlerini, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, dört yıldan dokuz yıla kadar hapis ve yedi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (3) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’lardan elde edilen ürünleri, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Yalan beyanda bulunarak bu Kanun hükümlerine göre alınması gereken ithal veya işleme iznini alan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Biyogüvenlik ile ilgili suçların anlaşılabilmesi için bazı terim ve kavramların altını çizmek, bu kavramlar üzerinden biyogüvenliği açıklamak gerekir. Bu bağlamda ilk olarak ele alınması gereken üç kavram "gen teknolojisi", "genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)" ve "transgenik"dir. Bir canlı türüne başka bir canlı türünden gen aktarılması veya mevcut genetik yapıya müdahale edilmesi yoluyla yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan modern biyoteknolojik tekniklere “gen teknolojisi” denilir. Gen teknolojisi ve modern biyoteknolojik yöntemler kullanılarak doğal çiftleşmeyle ve/veya doğal rekombinasyonla oluşmayacak şekilde genetiği değiştirilmiş olan bitki, hayvan ve benzeri canlı varlığa “genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)” denilmektedir. Gen aktarımı yoluyla kazanılmış yeni gen ya da genlere de transgenik denilmektedir. Burada yapılan işlem bir gene, yeni bir gen parçacığının eklenmesi, doğal dizilişlerinin değiştirilmesi veya çıkarılmasıdır. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilen, GDO içeren veya GDO’lardan oluşan ürünlere “GDO ve ürünleri” denilir. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilmekle birlikte GDO içermeyen veya GDO’dan oluşmayan ürünlere "GDO’lardan elde edilen ürünler" denilir. Biyogüvenlik, modern biyoteknoloji uygulama tekniklerini ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan ve hayvan sağlığı ile çevre üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesini ve belirlenen risklerin oluşma olasılığının ortadan kaldırılmasını ya da risklerin ortaya çıkması durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için alınacak önlemleri kapsamaktadır. Biyogüvenlik; tarım'dan, hayvancılığa, çevre'den sağlığa kadar geniş bir yelpazedeki çeşitli konuları ilgilendirmektedir. GDO uygulamalarının özellikle bitkiler üzerinde yoğunlaştığı dikkate alındığında "tarım" alanında, gen teknik uygulamalarının toprağı ve çevreyi olumsuz etkilediği öngörüldüğünden "çevre" alanında, bu tür uygulamaların hayvan sağlığını ve özellikle kanatlı hayvanlar açısından insan sağlığını etkiyebileceğindan "hayvancılık" sektöründe ve son olarak ilaç, tanı ve tedavide bu teknolojilerin kullanılması nedeniyle "sağlık" alanında ciddi riskleri barındırdığı bilimsel bir gerçekliktir. Modern biyoteknoloji, farklı canlı tür ve sınıfları arasında (örneğin bakteriden bitkiye ya da hayvana) gen aktarımını yaygın olarak mümkün kılmıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen yeni ürünler, uluslararası piyasalarda tarım ve gıda için üretim ve tüketime sunulmuştur. İnsan ve hayvan sağlığı için gerekli olan bazı aşı ve ilaçlar da bu yöntemler kullanılarak geliştirilmektedir. Modern biyoteknoloji, bitkisel ürünlerde hastalık ve zararlılara dayanıklılık ile olumsuz çevre şartlarına dayanıklılığın geliştirilmesi ve ürün kalitesinin arttırılması için kullanılmaktadır. Ancak, genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO) insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri konusunda bilimsel çevrelerde tartışmalar devam etmektedir. Modern biyoteknoloji ile genetik yapıda doğal olmayan yeni genetik oluşumlar meydana getirilmektedir. Bu nedenle, GDO'lar insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığı ile biyolojik çeşitlilik üzerinde zarar oluşturma riskini taşımaktadır. Kullanılan materyalin canlı organizma olması ve zararın ortaya çıkması durumunda geri dönüşün çok zor olması veya mümkün olmaması, modern biyoteknoloji ürünlerinden kaynaklanan riski daha da arttırmaktadır. “Genetiği değiştirilmiş organizmalar”ın ortaya çıkışı, beraberinde ciddi sosyo-ekonomik riskler de doğurmuştur. Bitki çeşitlerinin teknoloji ürünü çeşitlere dönüştürülmesi, bunların genetik yapılarının değiştirilerek daha pahalı hale gelmesi ve bu tohumlardan bazılarının her yıl yenilenmesinin zorunlu hale gelmesi nedeniyle üretici ve tüketicilerin olumsuz yönde etkilenmesi ihtimalinin artması, yerel tür ve çeşitlerin devamlılığının tehlikeye düşmesi ve tarımsal üretimde dışa bağımlılığın artması başlıca sosyo-ekonomik risklerdir. Modern biyoteknolojinin, tüm yeni geliştirilen teknolojilerde olduğu gibi birtakım ciddi riskler barındırdığı, artık tüm dünya tarafından kabul gören yadsınamaz bir gerçeklik haline gelmiştir. Nitekim GDO'lar dahil modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen ürünlerde risklerin varlığı kabul edildiği için bu konuda Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'ne ek olarak Kartagena Biyogüvenlik Protokolü hazırlanmış ve Ülkemiz de dahil olmak üzere pekçok ülke tarafından kabul edilmiştir. Uluslararası anlamda konuyla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve buna dayanılarak çıkarılan Kartagena Biyogüvenlik Protokolüne, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 171 ülke taraftır. Kartagena Biyogüvenlik Protokolü, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların sınır ötesi hareketleriyle ilgili, evrensel düzeyde bağlayıcı ilk hukuk belgesidir. Türkiye Kartagena Biyogüvenlik Protokolü’nü 2000 yılında imzalamış ve 2003 tarihinde onaylayarak yürürlüğe sokmuştur. Protokolün içeriği ülkemizin biyogüvenlik konusundaki ulusal mevzuat çalışmalarını büyük ölçüde derinden etkilemiş ve şekillendirmiştir. Kartagena Biyogüvenlik Protokolünün temelinde, biyogüvenlik ile ilgili faaliyetlerde bilimsel belirsizlik durumunda çevreyi ve insan sağlığını korumak için önceden tedbir alma yaklaşımına dayanan ihtiyatlılık prensibi bulunmaktadır. Zira GDO’lu ürünlerle ilgili olarak antibiyotiğe karşı direnci artırma, hayvanlarda ve insanlarda kısırlığa yol açma, bağışıklık sistemine olumsuz etkide bulunma ve kanser riskini artırma gibi bir kısım ciddi şüphelerin varolduğu genel kabul gören bir gerçekliktir. GDO'lu ürünlerin insan sağlığına zararları konusunda mutlak kesin bulgular olmamasına karşın, oluşturduğu riskler sebebiyle kontrol altında tutulmasının zorunlu olduğu, bilimsel çevrelerde yaygınlıkla ifade edilmektedir. Meşru sınırlar dahilindeki GDO'lar teknoloji ürünü olmaları nedeniyle genel olarak fikri ve sınai haklar çerçevesinde korunmaktadır. Bu nedenle biyogüvenlik ile ilgili gizli bilgilerin nasıl ele alınacağı ve Kanun kapsamında gerekli işlemlerin yürütülebilmesi için hiçbir koşulda gizli bilgi olarak kabul edilemeyecek bilgilerin neler olduğu Kanunda ayrıca düzenlenmiştir. 5977 sayılı Kanunun 5. maddesi ile; GDO ve ürünleri ile ilgili yasaklar belirlenmiştir. Yasaklar, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında ihtiyatlı olma prensibi esas alınarak ülkemizin rekabet üstünlüğüne sahip olduğu konular ile toplumsal hassasiyet taşıyan alanları kapsayacak şekilde düzenlenmeye çalışılmıştır. Biyogüvenlik suçlarının mağduru toplumdur. Çünkü, bu suçlar ile korunan hukuki değer, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ihlal edilen herkes bu suçun mağduru konumundadır. Ancak, somut olayda belirli kişi veya kişiler de bu suçta mağdur olabilirler. Dünyada özellikle 1990’lı yıllardan itibaren insanlık “transgenik bitki” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma”larla tanışmıştır. 2008 yılı itibarıyla dünyada, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Brezilya Kanada, Çin, Hindistan, Avustralya gibi ülkelerde ve bazı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 120 milyon hektar alanda transgenik bitkilerin üretimi gerçekleşmiş iken, bu tür ürünlerin yetiştirildiği toplam tarım alanları 2014 yılında % 50 artarak 181,5 milyon hektara çıkmıştır. Bu alan, Türkiye’nin yüzölçümünün yaklaşık 2,5 katı büyüklüğünde net ekim alanına tekabül etmektedir. 2018, bu ürünlerin ticarileşmesinin neredeyse 25’inci yılıdır. Biyoteknolojik tarım yapılan ülke sayısı ise 1996’da 6 iken, 2010’da 29’a ulaşmış durumdadır. GDO'lu ekim yapan ülkelerin 21’i gelişmekte olan ülke, 8’i ise gelişmiş sanayi ülkesidir. 29 ülkede yaklaşık 20 milyon çiftçi bu işi yapmaktadır. 2010 yılı itibariyle dünyada ekili soyanın %81’i, pamuğun %64’ü ve mısırın %29’u genetik olarak değiştirilmiş organizmalar içermektedir. Ekim alanının büyüklüğü açısından ABD dünyadaki ekili alanların tek başına %40'ı ile başı çekmektedir. ABD’yi; Brezilya, Arjantin, Hindistan ve Kanada izlemektedir. Toplam GDO'lu ekim alanının %90’ı bu beş ülkeye aittir. Şu an AB ülkelerinde; mısır, soya, kanola, şeker pancarı ve pamukta yirmi beş tane transgen serbesttir. Buna karşılık Almanya ve İsveç yakın zamanda GDO'lu patates üretimini, Polonya da GDO'lu mısır üretimini durdurmuştur. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik yönünden dünyanın en önemli ülkelerinden birisidir. Ülkemiz yeryüzünde 3900’ün üzerinde endemik bitki türü varlığına sahip bir ülke olup, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak geliştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi, zengin biyolojik çeşitliliğimizin korunması amacıyla yasaklanmıştır. Ancak Ülkemize ithal edilen gen transferi yapılmış ürünler; genelde mısır, kanola, soya ve pamuk'tur. II-A)“DAVAYA KATILMA” MÜESSESİ İLE İLGİLİ İSTİKRAR BULMUŞ MEVCUT YARGITAY UYGULAMASI “Suçtan zarar görme” kavramı gerek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, gerekse özel dairelerin yerleşmiş kararlarında; dar yorumlanarak ,“suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak “dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği” kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulu’nun çeşitli kararlarında; “dolaylı (veya muhtemel) zarar, davaya katılma hakkı vermez” şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Ancak altını çizmek gerekir ki, CMK’nın konuyu düzenleyen 237 maddesinde sadece “suçtan zarar görme” hali tabirine yer verilmiş, “suçtan doğrudan zarar görme” diye bir tabir kullanılmamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarına göre; uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak, bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için CMK’nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen koşul olan suçtan doğrudan zarar görmüş olma koşulu mevcut olmasa bile; herhangi bir yasada belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hüküm bulunması halinde “davaya katılma” yine mümkündür. Bu ikinci halde, doğrudan “kanundan kaynaklanan” özel bir “katılma” durumu söz konusudur. Özel yasa hükümleri uyarınca davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi durumlarda, belirtilen kurum ya da kurumların suçtan doğrudan zarar görüp görmediklerini ayrıca araştırmaya gerek bulunmamaktadır. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda, Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma hakkı olduğuna dair açık bir hüküm yer almamaktadır. İştirak etmediğimiz Dairenin çoğunluk görüşüne göre, ilgili kamu kuruluşu olan Tarım ve Orman Bakanlığı “suçtan doğrudan zarar görmediği” gibi, Bakanlığın davaya katılmasına ilişkin özel bir kanun hükmü de bulunmadığı için “davaya katılma ve temyiz hakkı” yoktur. Halbuki somut olayda, ilk derece mahkemesi kararını temyiz etmek için başvuran Tarım ve Orman Bakanlığının hem “suçtan zarar gören” kavramının kapsamı dahilinde kaldığı için hem de 5977 sayılı Biyoguvenlik Kanununda (açıkça olmasa bile) davaya katılmasına izin veren geniş kapsamlı özel hükümler mevcut olduğu için temyiz başvurusunda bulunma hakkına sahip olduğu görüşündeyiz. Bu görüşümüzü destekleyen argümanları 8 başlık altında toplayarak ifade etmek isteriz. II-B) TARIM VE ORMAN BAKANLIĞININ DAVAYA KATILMA HAKKI OLDUĞUNA DAİR ARGÜMANLAR 1-) “Davaya katılma”yı düzenleyen CMK 237. maddesinin metninde “suçtan doğrudan zarar görme” terimi değil “suçtan zarar görme” tabiri biliçli bir tercihin sonucu olarak kullanılmıştır. Kanunda “suçtan zarar gören” kavramının tanımı yapılmamıştır. Ülkemiz hukuk sisteminin de içinde yer aldığı Kıta Avrupası hukuk sistemi, kanunlaştırma-kodifikasyonlar üzerine inşa edilmiştir. Kodifikasyonun bir sistem olarak seçildiği tüm hukuk düzenlerinde, dilin veya lafzın hukuk sistemi içerisindeki önemi daha da artmaktadır. Bu sistemde kanunlar, özel bir süreç ve çaba ile hazırlanmakta ve bilahare yasama meclisleri tarafından kabul edilmektedir. Dolayısıyla kabul edilen her hukuki terim, sıradan bir sözcük veya kelime olmanın ötesine geçmektedir. Özellikle kanunların giderek artan bir oranda sadece genel çerçeve şeklinde olduğu, mevzuatta daha kapalı genel ifadeler kullanıldığı ve ifade tarzının soyutlaştığı oranda; yorum, kıyas ve içtihat alanı da giderek genişlemektedir. “Davaya katılma” kurumu ile ilgili maddede (CMK m. 237), “suçtan doğrudan zarar gören” ifadesi yerine “suçtan zarar gören” ibaresinin kullanılması ve bu kavramın tanımının yapılmaması bu kapsamda değerlendirilmelidir. 2-) “Suçtan zarar gören” kavramının CMK’da tanımı yapılmadığına göre bu kavramın anlamını, içeriğini ve sınırlarını belirlemek için “lafzi yorumun” yanısıra “sistematik”, “amaçsal” , “fonksiyonel” ve “dinamik” yorum yöntemleri de kullanıldığında da biyogüvenliğe karşı işlenen suçlarda Tarım ve Orman Bakanlığının “davaya katılma” ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkının olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Genel olarak yorum, bir normun anlamını bulmaya ve açıklamaya yönelik zihinsel bir faaliyettir. Yorum faaliyeti olmaksızın bir normun somut olaya uygulanması mümkün değildir. Maddi ceza hukukunda "boşluk" düşünülemeyeceğinden, suç ve ceza yaratmada "kıyas" mümkün değilken; ceza usul hukuku müessesi olan “davaya katılma”da hem “yorum hem de kıyas” mümkündür. Ancak burada muhakeme sujesi haline getirilen “suçtan zarar göreni” dar yorumlamak, yorum ve kıyas kurallarına aykırıdır. Zira kişi hak, yetki ve özgürlüklerini daraltan normlarda kıyas yasağı vardır. Hak arama özgürlüğü kapsamında olan “davaya katılma” kurumunu geniş yorumlamak mecburiyeti vardır. Suçun niteliği gereği, bilhassa biyogüvenlik suçları gibi kamu sağlığına ve çevreye karşı işlenen soyut tehlike suçlarında, suçtan zarar gören kavramı içerisinde kalan ve bir muhakeme sujesi olma niteliğini kazanan kamu idaresinin davaya katılmasını dar yorumlamanın, muhakeme sujesinin hak ve yetkilerini daralttığından yorum kurallarına aykırılık teşkil ettiği kanaatini taşımaktayız. Dinamik yorum normun, kurucu iktidarın iradesine ve normun yapıldığı tarihsel koşullara göre değil, zamanın ihtiyaçlarına göre yorumlanmasıdır. İnsan haklarının statik değil, dinamik bir yapıda olması, insan hakları alanında dinamik yorumu zorunlu kılmaktadır. Yukarıda belirtilen bütün yorum yöntemleri birlikte gözönüne alındığında; Tarım ve Orman Bakanlığı (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılmasına karar verilmesi ve dolayısıyla temyiz başvurusu yapma hakkına sahip olduğunun kabulü isabetli olacaktır. 3-) Gerek mer’i 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda gerekse mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nda; kamu davasına katılma müessesi için suçlar bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma olanağı kabul edilmiştir. 4-) Bu suçun hukukî konusu, genel sağlığın, çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında herkesin (umumun,halkın) çıkarının olmasına ilişkin kamusal yarardır. Toplumu oluşturan herkes (umum, halk) geniş anlamda mağdur’dur. Topluma arzı gerçekleştirilen GDO ve ürünlerinin mevzuatta belirtilen koşullara uygunluğu açısından denetlenmesinde, Tarım ve Orman Bakanlığının önemli görev ve yetkilere sahip olduğu ve bu denetimlerin yerine getirilmesi açısından topluma karşı yükümlülüklerinin bulunduğu, bu denetim görevinin ihmali durumunda görevlilerin hukuki ve cezai sorumluluklarının olduğu aşikardır. Gıda ürünlerinin üretimi, ithal edilmesi aşamasında ya da kamuya arz edilişinde gözetim ve denetim hayati önem taşımaktadır. Hem kamu sağlığının hem de çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunmasının gözetimi ve denetimi, çağdaş bir devletin en temel vazifelerinden biridir. Zaten konunun anayasal boyutu da vardır. Anayasamızın “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde, ”Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir‟ şeklinde konuyla ilgili düzenleme mevcutur. Tarım ve Orman Bakanlığı’na (önceki adıyla Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na) mevzuat ile denetleme, izleme ve kamu sağlığını korumada önemli yetkiler ve görevler verilmiştir. GDO’lu ürünlerin ithalatından, işlenmesine, pazarlama aşamasına kadar geçen süreçte, toplum sağlığı ve çevrenin korunmasına yönelik olarak GDO’lu ürünlerin izlenebilirliğinin sağlanmasına ilişkin usul ve esasları belirleyen yönetmelik kapsamında; İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüklerinin, ürünlerin sınırlamalara uygun kullanımının denetimini yapma, izleme gibi geniş kapsamlı tedbirleri alma yönünde görevleri bulunmaktadır. İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, GDO ve ürünlerinin değerlerinin; -ölçümü, -izlenmesi, -izin verilmesi, -denetimi, -yaptırım uygulanması şeklinde yetki ve görevlere haiz olup, söz konusu görevlerini yerine getirmemesi veya kusurlu olarak icra etmesi durumunda tazminat sorumluluğu dahil hukuki ve/veya cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Korunan hukuki yararın kapsamı da gözönüne alındığında, sanık tarafından işlenen fiil sonucunda, denetim yetkisi de dahil çok geniş yetkileri bulunan ve haklı çıkarı zedelenen İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün açıkça olmasa bile zımnen suçtan doğrudan zarar gördüğünün kabulü gerekmektedir. Bu durumun aksini kabul etmek, GDO’lu ürünlerin işlenmesi, ithalatı, tüketimi ve denetlenmesini zorlaştıracağı gibi teknik niteliği ağır basan bir konuda takipte hukuki boşluk yaratılacaktır. 5977 sayılı "Biyogüvenlik Kanunu"nda ve "Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik"te (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671), Tarım ve Orman Bakanlığına geniş kapsamlı gözetim ve denetim yetkisi veren çok sayıda hüküm bulunmaktadır. Bu hükümlerin, davaya katılmaya izin vermeye yeterli hükümler olup olmadığı hususunda sağlıklı bir sonuca varmak için bu hükümlere kısaca göz atmak gerekmektedir. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Amaç ve kapsam Madde 1 – (1) Bu Kanunun amacı; ... genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve esasları belirlemektir. (2) Bu Kanun; genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünleri ile ilgili olarak araştırma, geliştirme, işleme, piyasaya sürme, izleme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama ve benzeri faaliyetlere dair hükümleri kapsar. Bu Kanunda geçen sorumlu "Bakan" "terimi, " Tarım ve Köyişleri Bakanını", Bakanlık terimi, "Tarım ve Köyişleri Bakanlığını" ifade eder (Madde 2-b ve 2-c). Madde 7 – (1) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, kararda verilen koşullara uyulup uyulmadığı, insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerinde herhangi bir beklenmeyen etkisinin olup olmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. Bu amaçla yapılacak analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. İthalatçı, kontrol ve denetim işlemleriyle ilgili olarak talep edilen hususları yerine getirmekle yükümlüdür. (2) Kararda belirtilen koşulların ihlali veya GDO ve ürünleriyle ilgili olarak herhangi bir riskin ortaya çıkabileceği yönünde yeni bilimsel bilgilerin ortaya çıkması durumunda, karar Kurul tarafından iptal edilebilir. Kararı iptal edilen GDO ve ürünleri toplatılır. İnsan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir; herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. Bakanlığın görev ve yetkileri Madde 8 – (1) Bakanlığın görev ve yetkileri şunlardır: b) Kurulca talep edilen bilgi ve belgeleri temin etmek, istenen araştırma, deneme, kontrol ve denetlemeleri yaparak veya yaptırarak sonuçlarını Kurula bildirmek. c) Bu Kanunda belirtilen iş ve işlemlerin uygulanması, istenmeyen GDO bulaşıklarının engellenmesi, izlenmesi, kontrolü ve denetimini sağlamak. ç) Gerek görülmesi halinde GDO ve ürünleri ile ilgili çalışmalar yapmak için gerçek veya tüzel kişileri yetkilendirmek, yetkilendirilen bu gerçek veya tüzel kişileri denetlemek ve bunlara lişkin usul ve esasları düzenlemek. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelikte (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671) Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Yönetmelik'in "genel hükümler" başlıklı 5/1. maddesine göre; Bakanlık; insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması amacıyla bu Yönetmelik kapsamına giren ürünler hakkında tamamen veya kısmen toplatma, mülkiyetin kamuya geçirilmesi, ürünün mahrecine iadesi, faaliyetin geçici olarak durdurulması, ürünün imhası, piyasaya arzı, ticareti ve işlenmesinin yasaklanması gibi ihtiyati tedbirler dâhil her türlü tedbiri almaya ve düzenlemeyi yapmaya yetkilidir. Yönetmelik'in "izleme ve izlenebilirlik" başlıklı 21/2. maddesine göre; GDO ve ürünleri ile ilgili olarak Kurulun karar belgesinde belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı (GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin son tüketiciye ulaşıncaya kadar) Bakanlık tarafından izlenir. Bakanlık izleme sonuçlarına göre Biyogüvenlik Kanunu hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu hükümlerine göre işlem yapar. Yönetmelik'in "denetim ve kontrol" başlıklı 22. maddesine göre; (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin denetim ve kontrolleri bu Yönetmelik hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununa göre Bakanlıkça yapılır. (2) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, Kurul kararında belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. (3) … Kurul kararı ile insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir, herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. (4) Bu Yönetmelik kapsamına giren GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlere yönelik olarak yapılan denetim ve kontrol ile ilgili kayıtlar Bakanlıkça tutulur. Yönetmeliğin 'numune alma, analiz ve değerlendirme (Değişik başlık:RG-29/5/2014-29014) " başlıklı 23. maddesine göre; MADDE 23 (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerden Bakanlık yetkilileri tarafından numune alınır ve analizi yapılır. (2) Analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. (3) Bakanlık ulusal ve uluslararası düzenlemeleri dikkate alarak numune alma, analiz ve değerlendirme yöntemleri belirler. (4)(Ek:RG-29/5/2014-29014) Analiz sonucunda üründe % 0,9 ve altında GDO tespit edilmesi halinde bu durum GDO bulaşanı olarak değerlendirilir. 5-) Herhangi bir tanımı yapılmayan ve ceza usul hukuku müessesesi olan “suçtan zarar görme” kavramı, durağan ya da statik bir içeriğe sahip değildir. Tam tersine kavramının içeriği kullanıldığı yere göre değişebilir, dolayısıyla genişleyip daralabilir. CMK m.173’te yer alan “kovuşturmanın mecburiyeti” ilkesini denetleyebilmek adına takibi şikayete bağlı olmayan durumlarda suçtan zarar gören kavramının kapsamı geniş yorumlanması gerekirken, şikayete bağlı kovuşturmalarda kavram göreceli olarak daha dar anlaşılabilir. Aynı şekilde davaya katılma kavramının içeriği zarar suçlarında göreceli olarak daha dar olarak kabul edilebilirken, somut tehlike suçlarında ve bilhassa soyut tehlike suçlarında tehlikeninin ağırlığı ölçüsünde çok daha geniş şekilde ele alınabilir. Zira bilhassa biyogüvenliğe karşı suçlar gibi “ihtiyatlilik” ilkesi temelinde yer alan soyut tehlike suçlarında ve bu bağlamda 5977 sayılı biyogüvenlik suçlarında suçtan zarar gören kavramını, bu konuda son derece geniş yetkileri olan ilgili kamu idaresini kapsayacak şekilde ele almak gerekmektedir. Aksi halde henüz kimsenin bir zarar görmediği ancak çok ciddi şekilde zarar tehlikesinin söz konusu olduğu bu suçlarda, suçların takibi imkansız hale geleceği gibi son derece teknik bilgi gerektiren bu konuda bilgi eksikliği de ortaya çıkmış olacak ve maddi gerçeğe ulaşmak zorlaşacaktır. Biyogüvenlik suçları; somut tehlike suçu değil soyut tehlike suçu olduğundan, suçun oluşumu için, zararın gerçekleşmesi gerekmediği gibi fiilin işlenmesiyle, somut olarak kişilerin hayatı ve sağlığının tehlikeye düşürülmesi de gerekli değildir. Bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya çevre bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekmediği gibi, gıda veya yemlerin tüketilmesi de gerekmez. Yine tüketilmesi halinde tüketenin sağlığında bir zararın meydana gelmesi gerekmez. Tüketecek olan kişilerin, sağlığında bir zararın meydana gelme tehlikesi bulunması yeterlidir. Suçla korunan hukuki değer, kamunun sağlığıdır. Sağlık hakkı, Anayasa ve diğer mevzuatla korunmak istenilmiştir. Sağlık hakkı, bir kişi ya da belirli kişiler ile sınırlı tutulamayacağı için bütün toplumun sağlığının korunması amaçlanmıştır. Bu fiillerin işlenmesiyle bir zarar neticesinin meydana gelmesi hâlinde, meydana gelen zarara ve bu zararın meydana gelmesi açısından failin kastına göre başka suçlar oluşacaktır. Örneğin, biyogüvenliği tehlikeye sokan bir etki meydana getiren fiiller sonucunda bir veya birkaç kişi ölmüş veya yaralanmış ya da çevreye zarar verilmiş olabilir. Bu gibi durumlarda, TCK m. 44’te duzenlenen fikri içtima ilkesine göre, farklı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanması ve sanığın sadece en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılması gerekir. 6-) Çağdaş ceza hukukunda “mağdur veya suçtan zarar görenin davaya katılma hakkı”; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi altında yer alan “hak arama hürriyeti” kapsamında kalmaktadır. Anayasamızın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı merciileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. AİHS m. 53 ‘te gözönüne alındığında temel bir özgürlük olan “hak arama özgürlüğü” diğer bütün hak ve özgürlükler gibi geniş yorumlanmalıdır. Bu kural, diğer tüzel kişiler gibi kamu kurumu olan tüzel kişiler için de geçerlidir. Anayasamıza ve Anayasamızın bilhassa 56. maddesine göre, sağlık hakkını korumak Devletin en temel görevidir ve devlet bu konuda en geniş manada gerekli gözetim ve denetimi yapmakla mükelleftir. 7-) Kamu sağlığının, çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunması gibi ust duzey teknik bilgi ve yüksek uzmanlık gerektiren konularda, Cumhuriyet Savcısının yanında bir kamu kuruluşunun da müdahil olmasında büyük fayda bulunmakta olup, bu suretle maddi gerçeğe ulaşmada önemli bir yeri olan çelişme metodu daha sağlıklı bir şekilde uygulanacaktır. Suçtan zarar gören, devletin dava açmak ve itham ile görevli organı olan Cumhuriyet Savcılığının yanında yer almakla birlikte, savcı gibi objektif olmakla yükümlü değildir. Ceza muhakemesinin temel amacı; suç teşkil ettiği iddia olunan fiil ve faille ilgili maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Gerçeğin ortaya çıkarılmasında ise, muhakeme sujelerinin ve bu bağlamda suçtan zarar görenin de hak ve yetkileri önemlidir. Muhakeme sujelerini sınırlı bir anlayışla ele almak, “adil yargılama ilkesine ve silahlarının eşitliği prensibine” aykırı olacaktır. Eğer suçtan zarar göreni dar bir şekilde ele alıp, suçtan zarar gören (ve mağdur) kavramını sınırlarsak, somut davada olduğu gibi teknik bilgi düzeyini haiz bu sujelerin, somut davada bilhassa kovuşturma aşamasında; -delil ileri sürme, -görüş bildirme, -en önemlisi hükme karşı kanun yollarına başvurma haklarını sınırlamış ve maddi gerçeğe ulaşmayı zorlaştırmış oluruz. 8-) Ayrıca unutulmamalıdır ki; günümüzde ceza ve ceza usul hukuku, fail odaklı olmaktan uzaklaşıp mağdur ve suçtan zarar göreni de odağa koyan bir yönelim içerisindedir. Nitekim 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun genel gerekçesinde; bu husus, “ ceza muhakemesi usulünün amacı sadece sanık haklarını korumaktan ibaret değildir.” şeklinde ifade edilmiştir. Bu bağlamda mağdur ve suçtan zarar görenlerin davaya katılma hakkının kapsam ve sınırları yargı kararları ile daraltılmamalıdır. Açıklanan nedenlerle 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununun 15. maddesinde belirtilen suçların işlenmesi halinde, Tarım ve Orman Bakanlığının davaya katılma ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkı olduğu düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum. 05.11.2024
7. Ceza Dairesi, 2024/5591 E., 2024/7601 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Suçtan doğrudan zarar görmeyen Tarım ve Orman Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 237/1. maddesi uyarınca kamu davasında katılan sıfatının ve aynı Kanun’un 260/1.
7. Ceza Dairesi         2024/5591 E.  ,  2024/7601 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SAYISI : 2024/77 E., 2024/230 K. SUÇ : 5977 sayılı Kanun'a muhalefet HÜKÜM : Üretim izninin iptaline yer olmadığına TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Ret Yerel Mahkemece verilen kararın, şikâyetçi vekili tarafından temyizi üzerine yapılan ön inceleme neticesinde gereği düşünüldü: Suçtan doğrudan zarar görmeyen Tarım ve Orman Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 237/1. maddesi uyarınca kamu davasında katılan sıfatının ve aynı Kanun’un 260/1. maddesi gereği sanık hakkındaki hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunmadığı, hükmün, karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) 305/1. maddesi gereği re’sen temyize de tabi olmadığı anlaşılmakla, şikâyetçi vekilinin temyiz isteğinin 1412 sayılı Kanun’un 317. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy çokluğuyla REDDİNE, 24.09.2024 tarihinde karar verildi. KARŞI DÜŞÜNCE Çoğunluğu oluşturan daire üyeleri ile azınlık arasında çıkan uyuşmazlık, 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunununda düzenlenen “biyogüvenliğe karşı işlenen (genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili) suçlar”dan dolayı açılan kamu davasında; ...’nın (suç tarihindeki adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılma hakkı olup olmadığına, dolayısıyla sanık hakkında verilen üretim izninin iptaline yer olmadığı kararına karşı temyiz başvurusu yapma hakkına sahip bulunup bulunmadığına ilişkindir. Çoğunluk görüşüne göre; suçtan doğrudan zarar görmeyen ve kanunda kamu davasına katılması hususunda özel bir hüküm bulunmayan Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma ve temyiz hakkı yoktur. Muhalefet şerhimiz iki bölümden oluşacaktır. Öncelikle ülkemizde ilk kez 26 Eylül 2010 tarihinde suç sayılan “biyogüvenlik suçları” ya da daha doğru bir isimlendirmeyle “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”ın, hem “kamu sağlığına” hem de “çevreye” karşı üst düzeyde özel bir tehlikelilik durumu arz etmesi ve soyut tehlike suçu olması sebebiyle; bu suçların konuluş amacı, süreci, suç oluşturan bu eylemlerin içeriği ile mahiyeti hakkında ön bilgi sunmanın fayda arz etmesinden dolayı, muhalefet şerhimizin birinci bölümünde “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar” hakkında özlü ve kısa izahat yapılacaktır. İkinci bölümde suçtan zarar görme hususunda benimsemediğimiz yerleşik Yargıtay içtihatları hususunda genel bilgi verilip, ardından Tarım ve Orman Bakanlığının “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”da “suçtan zarar gören” sıfatıyla “davaya katılma ve davayı temyiz etme“ yetkisinin bulunduğuna dair olan ve yerleşik içtihatlara aykırılık teşkil eden görüşümü teyit eden argümanları 8 alt başlık halinde ifade edeceğim. I-)5977 SAYILI “BİYOGÜVENLİK KANUNU”NDA YER ALAN “BİYOGÜVENLİĞE KARŞI İŞLENEN SUÇLAR”IN KONULUŞ AMACI, SÜRECİ, İÇERİK VE MAHİYETİ Günümüzde giderek artan toplumsal farkındalık düzeyi ve basın-yayın organlarının konuya duyarlılıkları sayesinde, gıda ve çevre sorunlarından kaynaklanan kamu sağlığının korunması konusu toplumun dikkatini üst düzeyde celbetmektedir. Özellikle 1990’lı yılların başlarında ortaya çıkan “genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünler” ile ilgili hayati önem taşıyan sorunlar, kamuoyunun gündemine sık sık gelmekte ve toplumsal tepki yükselmektedir. Hem toplumsal farkındalık ve bilinç düzeyinin yükselmesi hem de uluslararası konjönktür ve ilişkilerin de etkisiyle 18 Mart 2010 tarihinde 5977 sayılı “Biyogüvenlik Kanunu” kabul edilmiş ve bu Kanun 26 Eylül 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kelime anlamı itibarıyla "biyo", Yunanca hayat anlamına gelen bir ön ektir. Biyogüvenlik; 1-) insan, hayvan ve bitki sağlığını, 2-) çevreyi, 3-) biyolojik çeşitliliği korumak için, "Genetiği Değiştirilmiş Organizma" ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenli bir şekilde yapılması olarak tanımlanabilir. Biyogüvenlik hukuku kapsamında, sadece ceza hukuku ile himaye söz konusu olmayıp daha hafif nitelikte sayılan bazı ihlal oluşturan eylemler, Biyogüvenlik Kanununda kabahat olarak kabul edilmiş olup, kabahatin müeyyidesi niteliğinde idari para cezaları öngörülmüştür (5977 sayılı Kanun m.15/5,6,7). Daha ağır nitelikteki bazı eylemler ise suç olarak kabul edilmiş, suç oluşturan bu eylemler için üç ayrı kategoride adli para cezaları ile (adli para cezalarının yanısıra) yine üç ayrı kategoride hapis cezalarını (1. kategori suçların yaptırımı 5000 güne kadar adli para cezası ve 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası, 2. kategori suçların yaptırımı 7000 güne kadar adli para cezası ve 4 yıldan 9 yıla kadar hapis cezası ve 3. kategori suçların yaptırımı 10000 güne kadar adli para cezası ve 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasını) içeren oldukça ağır müeyyideler getirilmiştir (5977 sayılı Kanun m.15/1,2,3,4). Kanunun 15. maddesine aykırı hareket edenlere uygulanacak cezai yaptırımlar; tehlikenin özel ağırlığı, riskin ciddiyeti ve ihtiyatlılık prensibine göre dereceli olarak caydırıcı hükümler içermektedir. GDO ve ürünlerinin, Tarım ve Orman Bakanlığının sürekli kontrol ve denetimine gireceği ve bu ürünlerin bir kimliğe sahip olacağı, etiketlenmelerinin mecburi hale getirileceği Kanunda özellikle belirtilmiştir. Çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilime rağmen, “tehlikenin özel ağırlığı” ve “riskin ciddiyeti” gereği, biyogüvenliğe aykırı fiillerin suç sayılması mecburi hale gelmiştir. Biyogüvenlik aleyhine işlenen suçları düzenleyen 5977 sayılı Kanunun “ceza hükümleri” başlıklı 15. maddesinin ilgili bentleri şöyledir: ”Ceza hükümleri Madde 15 – (1) GDO ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (2) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’ları veya GDO ve ürünlerini, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, dört yıldan dokuz yıla kadar hapis ve yedi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (3) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’lardan elde edilen ürünleri, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Yalan beyanda bulunarak bu Kanun hükümlerine göre alınması gereken ithal veya işleme iznini alan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Biyogüvenlik ile ilgili suçların anlaşılabilmesi için bazı terim ve kavramların altını çizmek, bu kavramlar üzerinden biyogüvenliği açıklamak gerekir. Bu bağlamda ilk olarak ele alınması gereken üç kavram "gen teknolojisi", "genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)" ve "transgenik"dir. Bir canlı türüne başka bir canlı türünden gen aktarılması veya mevcut genetik yapıya müdahale edilmesi yoluyla yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan modern biyoteknolojik tekniklere “gen teknolojisi” denilir. Gen teknolojisi ve modern biyoteknolojik yöntemler kullanılarak doğal çiftleşmeyle ve/veya doğal rekombinasyonla oluşmayacak şekilde genetiği değiştirilmiş olan bitki, hayvan ve benzeri canlı varlığa “genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)” denilmektedir. Gen aktarımı yoluyla kazanılmış yeni gen ya da genlere de transgenik denilmektedir. Burada yapılan işlem bir gene, yeni bir gen parçacığının eklenmesi, doğal dizilişlerinin değiştirilmesi veya çıkarılmasıdır. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilen, GDO içeren veya GDO’lardan oluşan ürünlere “GDO ve ürünleri” denilir. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilmekle birlikte GDO içermeyen veya GDO’dan oluşmayan ürünlere "GDO’lardan elde edilen ürünler" denilir. Biyogüvenlik, modern biyoteknoloji uygulama tekniklerini ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan ve hayvan sağlığı ile çevre üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesini ve belirlenen risklerin oluşma olasılığının ortadan kaldırılmasını ya da risklerin ortaya çıkması durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için alınacak önlemleri kapsamaktadır. Biyogüvenlik; tarım'dan, hayvancılığa, çevre'den sağlığa kadar geniş bir yelpazedeki çeşitli konuları ilgilendirmektedir. GDO uygulamalarının özellikle bitkiler üzerinde yoğunlaştığı dikkate alındığında "tarım" alanında, gen teknik uygulamalarının toprağı ve çevreyi olumsuz etkilediği öngörüldüğünden "çevre" alanında, bu tür uygulamaların hayvan sağlığını ve özellikle kanatlı hayvanlar açısından insan sağlığını etkiyebileceğindan "hayvancılık" sektöründe ve son olarak ilaç, tanı ve tedavide bu teknolojilerin kullanılması nedeniyle "sağlık" alanında ciddi riskleri barındırdığı bilimsel bir gerçekliktir. Modern biyoteknoloji, farklı canlı tür ve sınıfları arasında (örneğin bakteriden bitkiye ya da hayvana) gen aktarımını yaygın olarak mümkün kılmıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen yeni ürünler, uluslararası piyasalarda tarım ve gıda için üretim ve tüketime sunulmuştur. İnsan ve hayvan sağlığı için gerekli olan bazı aşı ve ilaçlar da bu yöntemler kullanılarak geliştirilmektedir. Modern biyoteknoloji, bitkisel ürünlerde hastalık ve zararlılara dayanıklılık ile olumsuz çevre şartlarına dayanıklılığın geliştirilmesi ve ürün kalitesinin arttırılması için kullanılmaktadır. Ancak, genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO) insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri konusunda bilimsel çevrelerde tartışmalar devam etmektedir. Modern biyoteknoloji ile genetik yapıda doğal olmayan yeni genetik oluşumlar meydana getirilmektedir. Bu nedenle, GDO'lar insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığı ile biyolojik çeşitlilik üzerinde zarar oluşturma riskini taşımaktadır. Kullanılan materyalin canlı organizma olması ve zararın ortaya çıkması durumunda geri dönüşün çok zor olması veya mümkün olmaması, modern biyoteknoloji ürünlerinden kaynaklanan riski daha da arttırmaktadır. “Genetiği değiştirilmiş organizmalar”ın ortaya çıkışı, beraberinde ciddi sosyo-ekonomik riskler de doğurmuştur. Bitki çeşitlerinin teknoloji ürünü çeşitlere dönüştürülmesi, bunların genetik yapılarının değiştirilerek daha pahalı hale gelmesi ve bu tohumlardan bazılarının her yıl yenilenmesinin zorunlu hale gelmesi nedeniyle üretici ve tüketicilerin olumsuz yönde etkilenmesi ihtimalinin artması, yerel tür ve çeşitlerin devamlılığının tehlikeye düşmesi ve tarımsal üretimde dışa bağımlılığın artması başlıca sosyo-ekonomik risklerdir. Modern biyoteknolojinin, tüm yeni geliştirilen teknolojilerde olduğu gibi birtakım ciddi riskler barındırdığı, artık tüm dünya tarafından kabul gören yadsınamaz bir gerçeklik haline gelmiştir. Nitekim GDO'lar dahil modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen ürünlerde risklerin varlığı kabul edildiği için bu konuda Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'ne ek olarak Kartagena Biyogüvenlik Protokolü hazırlanmış ve Ülkemiz de dahil olmak üzere pekçok ülke tarafından kabul edilmiştir. Uluslararası anlamda konuyla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve buna dayanılarak çıkarılan Kartagena Biyogüvenlik Protokolüne, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 171 ülke taraftır. Kartagena Biyogüvenlik Protokolü, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların sınır ötesi hareketleriyle ilgili, evrensel düzeyde bağlayıcı ilk hukuk belgesidir. Türkiye Kartagena Biyogüvenlik Protokolü’nü 2000 yılında imzalamış ve 2003 tarihinde onaylayarak yürürlüğe sokmuştur. Protokolün içeriği ülkemizin biyogüvenlik konusundaki ulusal mevzuat çalışmalarını büyük ölçüde derinden etkilemiş ve şekillendirmiştir. Kartagena Biyogüvenlik Protokolünün temelinde, biyogüvenlik ile ilgili faaliyetlerde bilimsel belirsizlik durumunda çevreyi ve insan sağlığını korumak için önceden tedbir alma yaklaşımına dayanan ihtiyatlılık prensibi bulunmaktadır. Zira GDO’lu ürünlerle ilgili olarak antibiyotiğe karşı direnci artırma, hayvanlarda ve insanlarda kısırlığa yol açma, bağışıklık sistemine olumsuz etkide bulunma ve kanser riskini artırma gibi bir kısım ciddi şüphelerin varolduğu genel kabul gören bir gerçekliktir. GDO'lu ürünlerin insan sağlığına zararları konusunda mutlak kesin bulgular olmamasına karşın, oluşturduğu riskler sebebiyle kontrol altında tutulmasının zorunlu olduğu, bilimsel çevrelerde yaygınlıkla ifade edilmektedir. Meşru sınırlar dahilindeki GDO'lar teknoloji ürünü olmaları nedeniyle genel olarak ... ve sınai haklar çerçevesinde korunmaktadır. Bu nedenle biyogüvenlik ile ilgili gizli bilgilerin nasıl ele alınacağı ve Kanun kapsamında gerekli işlemlerin yürütülebilmesi için hiçbir koşulda gizli bilgi olarak kabul edilemeyecek bilgilerin neler olduğu Kanunda ayrıca düzenlenmiştir. 5977 sayılı Kanunun 5. maddesi ile; GDO ve ürünleri ile ilgili yasaklar belirlenmiştir. Yasaklar, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında ihtiyatlı olma prensibi esas alınarak ülkemizin rekabet üstünlüğüne sahip olduğu konular ile toplumsal hassasiyet taşıyan alanları kapsayacak şekilde düzenlenmeye çalışılmıştır. Biyogüvenlik suçlarının mağduru toplumdur. Çünkü, bu suçlar ile korunan hukuki değer, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ihlal edilen herkes bu suçun mağduru konumundadır. Ancak, somut olayda belirli kişi veya kişiler de bu suçta mağdur olabilirler. Dünyada özellikle 1990’lı yıllardan itibaren insanlık “transgenik bitki” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma”larla tanışmıştır. 2008 yılı itibarıyla dünyada, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Brezilya Kanada, Çin, Hindistan, Avustralya gibi ülkelerde ve bazı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 120 milyon hektar alanda transgenik bitkilerin üretimi gerçekleşmiş iken, bu tür ürünlerin yetiştirildiği toplam tarım alanları 2014 yılında % 50 artarak 181,5 milyon hektara çıkmıştır. Bu alan, Türkiye’nin yüzölçümünün yaklaşık 2,5 katı büyüklüğünde net ekim alanına tekabül etmektedir. 2018, bu ürünlerin ticarileşmesinin neredeyse 25’inci yılıdır. Biyoteknolojik tarım yapılan ülke sayısı ise 1996’da 6 iken, 2010’da 29’a ulaşmış durumdadır. GDO'lu ekim yapan ülkelerin 21’i gelişmekte olan ülke, 8’i ise gelişmiş sanayi ülkesidir. 29 ülkede yaklaşık 20 milyon çiftçi bu işi yapmaktadır. 2010 yılı itibariyle dünyada ekili soyanın %81’i, pamuğun %64’ü ve mısırın %29’u genetik olarak değiştirilmiş organizmalar içermektedir . Ekim alanının büyüklüğü açısından ABD dünyadaki ekili alanların tek başına %40'ı ile başı çekmektedir. ABD’yi; Brezilya, Arjantin, Hindistan ve Kanada izlemektedir. Toplam GDO'lu ekim alanının %90’ı bu beş ülkeye aittir. Şu an AB ülkelerinde; mısır, soya, kanola, şeker pancarı ve pamukta yirmi beş tane transgen serbesttir. Buna karşılık Almanya ve İsveç yakın zamanda GDO'lu patates üretimini, Polonya da GDO'lu mısır üretimini durdurmuştur. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik yönünden dünyanın en önemli ülkelerinden birisidir. Ülkemiz yeryüzünde 3900’ün üzerinde endemik bitki türü varlığına sahip bir ülke olup, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak geliştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi, zengin biyolojik çeşitliliğimizin korunması amacıyla yasaklanmıştır. Ancak Ülkemize ithal edilen gen transferi yapılmış ürünler; genelde mısır, kanola, soya ve pamuk'tur. II-A)“DAVAYA KATILMA” MÜESSESİ İLE İLGİLİ İSTİKRAR BULMUŞ MEVCUT YARGITAY UYGULAMASI “Suçtan zarar görme” kavramı gerek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, gerekse özel dairelerin yerleşmiş kararlarında; dar yorumlanarak ,“suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak “dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği” kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulu’nun çeşitli kararlarında; “dolaylı (veya muhtemel) zarar, davaya katılma hakkı vermez” şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Ancak altını çizmek gerekir ki, CMK’nın konuyu düzenleyen 237 maddesinde sadece “suçtan zarar görme” hali tabirine yer verilmiş, “suçtan doğrudan zarar görme” diye bir tabir kullanılmamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarına göre; uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak, bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için CMK’nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen koşul olan suçtan doğrudan zarar görmüş olma koşulu mevcut olmasa bile; herhangi bir yasada belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hüküm bulunması halinde “davaya katılma” yine mümkündür. Bu ikinci halde, doğrudan “kanundan kaynaklanan” özel bir “katılma” durumu söz konusudur. Özel yasa hükümleri uyarınca davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi durumlarda, belirtilen kurum ya da kurumların suçtan doğrudan zarar görüp görmediklerini ayrıca araştırmaya gerek bulunmamaktadır. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda, Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma hakkı olduğuna dair açık bir hüküm yer almamaktadır. İştirak etmediğimiz Dairenin çoğunluk görüşüne göre, ilgili kamu kuruluşu olan ... “suçtan doğrudan zarar görmediği” gibi, Bakanlığın davaya katılmasına ilişkin özel bir kanun hükmü de bulunmadığı için “davaya katılma ve temyiz hakkı” yoktur. Halbuki somut olayda, ilk derece mahkemesi kararını temyiz etmek için başvuran Tarım ve Orman Bakanlığının hem “suçtan zarar gören” kavramının kapsamı dahilinde kaldığı için hem de 5977 sayılı Biyoguvenlik Kanununda (açıkça olmasa bile) davaya katılmasına izin veren geniş kapsamlı özel hükümler mevcut olduğu için temyiz başvurusunda bulunma hakkına sahip olduğu görüşündeyiz. Bu görüşümüzü destekleyen argümanları 8 başlık altında toplayarak ifade etmek isteriz. II-B) TARIM VE ORMAN BAKANLIĞININ DAVAYA KATILMA HAKKI OLDUĞUNA DAİR ARGÜMANLAR 1-) “Davaya katılma”yı düzenleyen CMK 237. maddesinin metninde “suçtan doğrudan zarar görme” terimi değil “suçtan zarar görme” tabiri biliçli bir tercihin sonucu olarak kullanılmıştır. Kanunda “suçtan zarar gören” kavramının tanımı yapılmamıştır. Ülkemiz hukuk sisteminin de içinde yer aldığı Kıta Avrupası hukuk sistemi, kanunlaştırma-kodifikasyonlar üzerine inşa edilmiştir. Kodifikasyonun bir sistem olarak seçildiği tüm hukuk düzenlerinde, dilin veya lafzın hukuk sistemi içerisindeki önemi daha da artmaktadır. Bu sistemde kanunlar, özel bir süreç ve çaba ile hazırlanmakta ve bilahare yasama meclisleri tarafından kabul edilmektedir. Dolayısıyla kabul edilen her hukuki terim, sıradan bir sözcük veya kelime olmanın ötesine geçmektedir. Özellikle kanunların giderek artan bir oranda sadece genel çerçeve şeklinde olduğu, mevzuatta daha kapalı genel ifadeler kullanıldığı ve ifade tarzının soyutlaştığı oranda; yorum, kıyas ve içtihat alanı da giderek genişlemektedir. “Davaya katılma” kurumu ile ilgili maddede (CMK m. 237), “suçtan doğrudan zarar gören” ifadesi yerine “suçtan zarar gören” ibaresinin kullanılması ve bu kavramın tanımının yapılmaması bu kapsamda değerlendirilmelidir. 2-) “Suçtan zarar gören” kavramının CMK’da tanımı yapılmadığına göre bu kavramın anlamını, içeriğini ve sınırlarını belirlemek için “lafzi yorumun” yanısıra “sistematik”, “amaçsal” , “fonksiyonel” ve “dinamik” yorum yöntemleri de kullanıldığında da biyogüvenliğe karşı işlenen suçlarda Tarım ve Orman Bakanlığının “davaya katılma” ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkının olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Genel olarak yorum, bir normun anlamını bulmaya ve açıklamaya yönelik zihinsel bir faaliyettir. Yorum faaliyeti olmaksızın bir normun somut olaya uygulanması mümkün değildir. Maddi ceza hukukunda "boşluk" düşünülemeyeceğinden, suç ve ceza yaratmada "kıyas" mümkün değilken; ceza usul hukuku müessesi olan “davaya katılma”da hem “yorum hem de kıyas” mümkündür. Ancak burada muhakeme sujesi haline getirilen “suçtan zarar göreni” dar yorumlamak, yorum ve kıyas kurallarına aykırıdır. Zira kişi hak, yetki ve özgürlüklerini daraltan normlarda kıyas yasağı vardır. Hak arama özgürlüğü kapsamında olan “davaya katılma” kurumunu geniş yorumlamak mecburiyeti vardır. Suçun niteliği gereği, bilhassa biyogüvenlik suçları gibi kamu sağlığına ve çevreye karşı işlenen soyut tehlike suçlarında, suçtan zarar gören kavramı içerisinde kalan ve bir muhakeme sujesi olma niteliğini kazanan kamu idaresinin davaya katılmasını dar yorumlamanın, muhakeme sujesinin hak ve yetkilerini daralttığından yorum kurallarına aykırılık teşkil ettiği kanaatini taşımaktayız. Dinamik yorum normun, kurucu iktidarın iradesine ve normun yapıldığı tarihsel koşullara göre değil, zamanın ihtiyaçlarına göre yorumlanmasıdır. İnsan haklarının statik değil, dinamik bir yapıda olması, insan hakları alanında dinamik yorumu zorunlu kılmaktadır. Yukarıda belirtilen bütün yorum yöntemleri birlikte gözönüne alındığında; ... (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılmasına karar verilmesi ve dolayısıyla temyiz başvurusu yapma hakkına sahip olduğunun kabulü isabetli olacaktır. 3-) Gerek mer’i 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda gerekse mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nda; kamu davasına katılma müessesi için suçlar bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma olanağı kabul edilmiştir. 4-) Bu suçun hukukî konusu, genel sağlığın, çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında herkesin (umumun,halkın) çıkarının olmasına ilişkin kamusal yarardır. Toplumu oluşturan herkes (umum, halk) geniş anlamda mağdur’dur. Topluma arzı gerçekleştirilen GDO ve ürünlerinin mevzuatta belirtilen koşullara uygunluğu açısından denetlenmesinde, Tarım ve Orman Bakanlığının önemli görev ve yetkilere sahip olduğu ve bu denetimlerin yerine getirilmesi açısından topluma karşı yükümlülüklerinin bulunduğu, bu denetim görevinin ihmali durumunda görevlilerin hukuki ve cezai sorumluluklarının olduğu aşikardır. Gıda ürünlerinin üretimi, ithal edilmesi aşamasında ya da kamuya arz edilişinde gözetim ve denetim hayati önem taşımaktadır. Hem kamu sağlığının hem de çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunmasının gözetimi ve denetimi, çağdaş bir devletin en ... vazifelerinden biridir. Zaten konunun anayasal boyutu da vardır. Anayasamızın “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde, ”Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir‟ şeklinde konuyla ilgili düzenleme mevcutur. ...’na (önceki adıyla Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na) mevzuat ile denetleme, izleme ve kamu sağlığını korumada önemli yetkiler ve görevler verilmiştir. GDO’lu ürünlerin ithalatından, işlenmesine, pazarlama aşamasına kadar geçen süreçte, toplum sağlığı ve çevrenin korunmasına yönelik olarak GDO’lu ürünlerin izlenebilirliğinin sağlanmasına ilişkin usul ve esasları belirleyen yönetmelik kapsamında; İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüklerinin, ürünlerin sınırlamalara uygun kullanımının denetimini yapma, izleme gibi geniş kapsamlı tedbirleri alma yönünde görevleri bulunmaktadır. İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, GDO ve ürünlerinin değerlerinin; -ölçümü, -izlenmesi, -izin verilmesi, -denetimi, -yaptırım uygulanması şeklinde yetki ve görevlere haiz olup, söz konusu görevlerini yerine getirmemesi veya kusurlu olarak icra etmesi durumunda tazminat sorumluluğu dahil hukuki ve/veya cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Korunan hukuki yararın kapsamı da gözönüne alındığında, sanık tarafından işlenen fiil sonucunda, denetim yetkisi de dahil çok geniş yetkileri bulunan ve haklı çıkarı zedelenen İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün açıkça olmasa bile zımnen suçtan doğrudan zarar gördüğünün kabulü gerekmektedir. Bu durumun aksini kabul etmek, GDO’lu ürünlerin işlenmesi, ithalatı, tüketimi ve denetlenmesini zorlaştıracağı gibi teknik niteliği ağır basan bir konuda takipte hukuki boşluk yaratılacaktır. 5977 sayılı "Biyogüvenlik Kanunu"nda ve "Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik"te (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671), Tarım ve Orman Bakanlığına geniş kapsamlı gözetim ve denetim yetkisi veren çok sayıda hüküm bulunmaktadır. Bu hükümlerin, davaya katılmaya izin vermeye yeterli hükümler olup olmadığı hususunda sağlıklı bir sonuca varmak için bu hükümlere kısaca göz atmak gerekmektedir. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Amaç ve kapsam Madde 1 – (1) Bu Kanunun amacı; ... genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve esasları belirlemektir. (2) Bu Kanun; genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünleri ile ilgili olarak araştırma, geliştirme, işleme, piyasaya sürme, izleme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama ve benzeri faaliyetlere dair hükümleri kapsar. Bu Kanunda geçen sorumlu "Bakan" "terimi, " Tarım ve Köyişleri Bakanını", Bakanlık terimi, "Tarım ve Köyişleri Bakanlığını" ifade eder (Madde 2-b ve 2-c). Madde 7 – (1) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, kararda verilen koşullara uyulup uyulmadığı, insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerinde herhangi bir beklenmeyen etkisinin olup olmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. Bu amaçla yapılacak analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. İthalatçı, kontrol ve denetim işlemleriyle ilgili olarak talep edilen hususları yerine getirmekle yükümlüdür. (2) Kararda belirtilen koşulların ihlali veya GDO ve ürünleriyle ilgili olarak herhangi bir riskin ortaya çıkabileceği yönünde yeni bilimsel bilgilerin ortaya çıkması durumunda, karar Kurul tarafından iptal edilebilir. Kararı iptal edilen GDO ve ürünleri toplatılır. İnsan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir; herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. Bakanlığın görev ve yetkileri Madde 8 – (1) Bakanlığın görev ve yetkileri şunlardır: ... b) Kurulca talep edilen bilgi ve belgeleri temin etmek, istenen araştırma, deneme, kontrol ve denetlemeleri yaparak veya yaptırarak sonuçlarını Kurula bildirmek. c) Bu Kanunda belirtilen iş ve işlemlerin uygulanması, istenmeyen GDO bulaşıklarının engellenmesi, izlenmesi, kontrolü ve denetimini sağlamak. ç) Gerek görülmesi halinde GDO ve ürünleri ile ilgili çalışmalar yapmak için gerçek veya tüzel kişileri yetkilendirmek, yetkilendirilen bu gerçek veya tüzel kişileri denetlemek ve bunlara lişkin usul ve esasları düzenlemek. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelikte (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671) Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Yönetmelik'in "genel hükümler" başlıklı 5/1. maddesine göre; Bakanlık; insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması amacıyla bu Yönetmelik kapsamına giren ürünler hakkında tamamen veya kısmen toplatma, mülkiyetin kamuya geçirilmesi, ürünün mahrecine iadesi, faaliyetin geçici olarak durdurulması, ürünün imhası, piyasaya arzı, ticareti ve işlenmesinin yasaklanması gibi ihtiyati tedbirler dâhil her türlü tedbiri almaya ve düzenlemeyi yapmaya yetkilidir. Yönetmelik'in "izleme ve izlenebilirlik" başlıklı 21/2. maddesine göre; GDO ve ürünleri ile ilgili olarak Kurulun karar belgesinde belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı (GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin son tüketiciye ulaşıncaya kadar) Bakanlık tarafından izlenir. Bakanlık izleme sonuçlarına göre Biyogüvenlik Kanunu hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu hükümlerine göre işlem yapar. Yönetmelik'in "denetim ve kontrol" başlıklı 22. maddesine göre; (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin denetim ve kontrolleri bu Yönetmelik hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununa göre Bakanlıkça yapılır. (2) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, Kurul kararında belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. (3) … Kurul kararı ile insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir, herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. (4) Bu Yönetmelik kapsamına giren GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlere yönelik olarak yapılan denetim ve kontrol ile ilgili kayıtlar Bakanlıkça tutulur. Yönetmeliğin 'numune alma, analiz ve değerlendirme (Değişik başlık:RG-29/5/2014-29014) " başlıklı 23. maddesine göre; MADDE 23 (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerden Bakanlık yetkilileri tarafından numune alınır ve analizi yapılır. (2) Analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. (3) Bakanlık ulusal ve uluslararası düzenlemeleri dikkate alarak numune alma, analiz ve değerlendirme yöntemleri belirler. (4)(Ek:RG-29/5/2014-29014) Analiz sonucunda üründe % 0,9 ve altında GDO tespit edilmesi halinde bu durum GDO bulaşanı olarak değerlendirilir. 5-) Herhangi bir tanımı yapılmayan ve ceza usul hukuku müessesesi olan “suçtan zarar görme” kavramı, durağan ya da statik bir içeriğe sahip değildir. Tam tersine kavramının içeriği kullanıldığı yere göre değişebilir, dolayısıyla genişleyip daralabilir. CMK m.173’te yer alan “kovuşturmanın mecburiyeti” ilkesini denetleyebilmek adına takibi şikayete bağlı olmayan durumlarda suçtan zarar gören kavramının kapsamı geniş yorumlanması gerekirken, şikayete bağlı kovuşturmalarda kavram göreceli olarak daha dar anlaşılabilir. Aynı şekilde davaya katılma kavramının içeriği zarar suçlarında göreceli olarak daha dar olarak kabul edilebilirken, somut tehlike suçlarında ve bilhassa soyut tehlike suçlarında tehlikeninin ağırlığı ölçüsünde çok daha geniş şekilde ele alınabilir. Zira bilhassa biyogüvenliğe karşı suçlar gibi “ihtiyatlilik” ilkesi temelinde yer alan soyut tehlike suçlarında ve bu bağlamda 5977 sayılı biyogüvenlik suçlarında suçtan zarar gören kavramını, bu konuda son derece geniş yetkileri olan ilgili kamu idaresini kapsayacak şekilde ele almak gerekmektedir. Aksi halde henüz kimsenin bir zarar görmediği ancak çok ciddi şekilde zarar tehlikesinin söz konusu olduğu bu suçlarda, suçların takibi imkansız hale geleceği gibi son derece teknik bilgi gerektiren bu konuda bilgi eksikliği de ortaya çıkmış olacak ve maddi gerçeğe ulaşmak zorlaşacaktır. Biyogüvenlik suçları; somut tehlike suçu değil soyut tehlike suçu olduğundan, suçun oluşumu için, zararın gerçekleşmesi gerekmediği gibi fiilin işlenmesiyle, somut olarak kişilerin hayatı ve sağlığının tehlikeye düşürülmesi de gerekli değildir. Bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya çevre bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekmediği gibi, gıda veya yemlerin tüketilmesi de gerekmez. Yine tüketilmesi halinde tüketenin sağlığında bir zararın meydana gelmesi gerekmez. Tüketecek olan kişilerin, sağlığında bir zararın meydana gelme tehlikesi bulunması yeterlidir. Suçla korunan hukuki değer, kamunun sağlığıdır. Sağlık hakkı, Anayasa ve diğer mevzuatla korunmak istenilmiştir. Sağlık hakkı, bir kişi ya da belirli kişiler ile sınırlı tutulamayacağı için bütün toplumun sağlığının korunması amaçlanmıştır. Bu fiillerin işlenmesiyle bir zarar neticesinin meydana gelmesi hâlinde, meydana gelen zarara ve bu zararın meydana gelmesi açısından failin kastına göre başka suçlar oluşacaktır. Örneğin, biyogüvenliği tehlikeye sokan bir etki meydana getiren fiiller sonucunda bir veya birkaç kişi ölmüş veya yaralanmış ya da çevreye zarar verilmiş olabilir. Bu gibi durumlarda, TCK m. 44’te duzenlenen ... içtima ilkesine göre, farklı neviden ... içtima hükümlerinin uygulanması ve sanığın sadece en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılması gerekir. 6-) Çağdaş ceza hukukunda “mağdur veya suçtan zarar görenin davaya katılma hakkı”; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi altında yer alan “hak arama hürriyeti” kapsamında kalmaktadır. Anayasamızın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı merciileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. AİHS m. 53 ‘te gözönüne alındığında ... bir özgürlük olan “hak arama özgürlüğü” diğer bütün hak ve özgürlükler gibi geniş yorumlanmalıdır. Bu kural, diğer tüzel kişiler gibi kamu kurumu olan tüzel kişiler için de geçerlidir. Anayasamıza ve Anayasamızın bilhassa 56. maddesine göre, sağlık hakkını korumak Devletin en ... görevidir ve devlet bu konuda en geniş manada gerekli gözetim ve denetimi yapmakla mükelleftir. 7-) Ayrıca unututulmamalıdır ki, kamu sağlığının, çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunması gibi ust duzey teknik bilgi ve yüksek uzmanlık gerektiren konularda, Cumhuriyet Savcısının yanında bir kamu kuruluşunun da müdahil olmasında büyük fayda bulunmakta olup, bu suretle maddi gerçeğe ulaşmada önemli bir yeri olan çelişme metodu daha sağlıklı bir şekilde uygulanacaktır. Suçtan zarar gören, devletin dava açmak ve itham ile görevli organı olan Cumhuriyet Savcılığının yanında yer almakla birlikte, savcı gibi objektif olmakla yükümlü değildir. Ceza muhakemesinin ... amacı; suç teşkil ettiği iddia olunan fiil ve faille ilgili maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Gerçeğin ortaya çıkarılmasında ise, muhakeme sujelerinin ve bu bağlamda suçtan zarar görenin de hak ve yetkileri önemlidir. Muhakeme sujelerini sınırlı bir anlayışla ele almak, “adil yargılama ilkesine ve silahlarının eşitliği prensibine” aykırı olacaktır. Eğer suçtan zarar göreni dar bir şekilde ele alıp, suçtan zarar gören (ve mağdur) kavramını sınırlarsak, somut davada olduğu gibi teknik bilgi düzeyini haiz bu sujelerin, somut davada bilhassa kovuşturma aşamasında; -delil ileri sürme, -görüş bildirme, -en önemlisi hükme karşı kanun yollarına başvurma haklarını sınırlamış ve maddi gerçeğe ulaşmayı zorlaştırmış oluruz. 8-) Ayrıca unutulmamalıdır ki; günümüzde ceza ve ceza usul hukuku, fail odaklı olmaktan uzaklaşıp mağdur ... suçtan zarar göreni de odağa koyan bir yönelim içerisindedir. Nitekim 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun genel gerekçesinde; bu husus, “ ceza muhakemesi usulünün amacı sadece sanık haklarını korumaktan ibaret değildir.” şeklinde ifade edilmiştir. Bu bağlamda mağdur ... suçtan zarar görenlerin davaya katılma hakkının kapsam ve sınırları yargı kararları ile daraltılmamalıdır. Açıklanan nedenlerle 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununun 15. maddesinde belirtilen suçların işlenmesi halinde, Tarım ve Orman Bakanlığının davaya katılma ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkı olduğu düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum. 24.09.2024
5. Ceza Dairesi, 2019/8747 E., 2022/10214 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
5271 sayılı CMK'nın 237. maddesinde, mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek davaya katılabilecekleri hüküm altına a
5. Ceza Dairesi         2019/8747 E.  ,  2022/10214 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi HÜKÜM : Beraat EK TEBLİĞNAMEDEKİ DÜŞÜNCE : Düzeltilerek onama Mahalli mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle dosya incelendi; 7417 sayılı Kanun'un 40. maddesiyle değişik 3628 sayılı Yasa'nın 18/2. madde ve fıkra hükmü uyarınca Hazine ve Milli Eğitim Bakanlığının müdahil sıfatına haiz olup olmadıklarına dair hususun, CMK'nın 229. maddesinin 2. fıkrasında yazılı sorunlardan olması nedeniyle Üye ...'nın talebi üzerine “ön sorun” olarak oylanması sonucunda, CMK'nın 260/1. maddesine göre ihaleye fesat karıştırma suçundan katılan sıfatını alabilecek surette zarar görmüş olan Hazinenin ve Milli Eğitim Bakanlığının kanun yoluna başvurma haklarının bulunması ve hükümlerin vekilleri tarafından 7417 sayılı Kanun'un yürürlük tarihi olan 05/07/2022 tarihinden önce temyiz edilmesi karşısında, 3628 sayılı Yasa'nın değişiklik öncesindeki 18/2. madde ve fıkra hükmü uyarınca Hazinenin, usul hükümlerinin derhal uygulanacağı hususu karşısında, 7417 sayılı Kanun'un 40. maddesiyle değişik 3628 sayılı Yasa'nın 18/2. madde ve fıkra hükmü uyarınca da Milli Eğitim Bakanlığının başvuru tarihinde müdahil sıfatını kazandığına ve incelemenin katılan kurumlar vekilleri ile O yer Cumhuriyet savcısının beraat hükümlerine yönelik, sanıklar müdafin ise vekalet ücretine hasren vaki temyiz itirazlarıyla yapılmasına oy çokluğuyla karar verildikten sonra gereği düşünüldü: Sanıklar ... ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında verilen hükümlere yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; Dava konusu ihaleler nedeniyle kurum zararı oluşmadığı nazara alındığında; sanıklara isnat edilen eylemlerin sübutu halinde 5237 sayılı TCK'nın 6459 sayılı Yasa'nın 12. maddesiyle değişik 235/3-b maddesi kapsamında düzenlenen ihaleye fesat karıştırma suçunu oluşturacağı, bu suçun söz konusu maddede öngörülen cezasının üst sınırı itibarıyla aynı Kanun'un 66/1-e ve 67/4. maddelerinde belirtilen 8 yıllık asli ve 12 yıllık ilaveli dava zamanaşımı sürelerine tabi olduğu, zamanaşımını kesen son işlem olan 10/03/2014 tarihli sorgu ile inceleme günü arasında asli dava zamanaşımı süresinin gerçekleştiği anlaşıldığından hükümlerin 5237 sayılı TCK'nın 7/2 ile 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddeleri de gözetilmek suretiyle CMUK'un 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, ancak bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden aynı Yasa'nın 322/1 ve 5271 sayılı CMK'nın 223/8. maddeleri uyarınca sanıklar hakkında açılan kamu davalarının zamanaşımı nedeniyle ayrı ayrı DÜŞMESİNE, Sanık ... hakkında verilen hükme ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde ise; Sanığın hükümden sonra 22/02/2021 tarihinde öldüğü UYAP sisteminden temin edilen nüfus kaydından anlaşıldığından, bu husus mahallinde araştırılarak sonucuna göre 5237 sayılı TCK'nın 64 ve 5271 sayılı CMK'nın 223/8. maddeleri gereğince bir karar verilmesi lüzumu, Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafi ve katılan kurumlar vekilleri ile O yer Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden sair yönleri incelenmeyen hükmün 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'un 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA 12/09/2022 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Hukukta, normun zaman bakımından uygulanmasında temel prensip, “hemen (derhal) uygulanma” olarak adlandırılan, olay ve işlemlere o sırada yürürlükte olan hukuk kurallarının uygulanmasıdır. Ceza yargılaması normları için geçerli olan temel ilke, bu normların hemen (derhal) uygulanmaları ilkesidir. (Centel, .../..., ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, 19.Baskı, s. 60, Özen, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku Dersleri, 4. Baskı, Ankara 2019, s. 56, Ünver, Yener/ Hakeri, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, 16. Bası Ankara 2019, s.112, Gökcen, .../ ..., .../ Alşahin, M. .../ ... ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, Ankara 2020, s.63) Hemen uygulanma ilkesi, bir normun yürürlüğe girmesinden sonra henüz yargılanmasına başlanılmayan uyuşmazlıklarla, önceki (eski) norm zamanında yargılanılmasına başlanılmakla birlikte henüz sonuçlandırılmamış uyuşmazlıklara uygulanmasıdır. (Ceza muhakemesi normlarının derhal uygulanması kuralına ilişkin olarak ayrıntılı bilgi için bkz. ÜNVER. Ceza Yargılaması Normlarının “Derhal Uygulanması” İlkesine İlişkin Bir Yargıtay Kararının İncelenmesi. 201 vd.) Eski kanun zamanında yargılama başlamış olmakla beraber, yeni kanun yürürlüğe girdikten sonra yapılması gereken işlemler, yeni kanuna göre yapılacaktır. Eğer yargılama önceki norma göre başlamış ve bazı işlemlerin yapılması yeni normun yürürlüğüne kadar sonuçlandırılmamış ise, bu takdirde bu işlemler yeni norma göre yapılacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken husus yeni normun yürürlüğe girdiği tarihte yargılamanın/işlemlerin sona ermiş bulunup bulunmamasıdır. (Ünver, Yener/ Hakeri, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, 16. Bası Ankara 2019, s.115) Belirli bir zaman dilimini gerektiren ceza yargılaması sürecinde, kanunlarda yapılan değişiklikler nedeniyle birçok işlem “hemen uygulanma” ilkesi gereği, farklı normlara göre yapılmış/sonuçlandırılmış olabilir. Bu kural gereği, önceki normlara göre sonuçlandırılmış işlemler, yargılama ve hüküm verme bakımından geçerliliklerini/değerliliklerini korur. (Ünver, Yener/ Hakeri, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, 16. Bası Ankara 2019, s.116) Böylece, ceza muhakemesi kuralları yürürlüğe girmesiyle beraber henüz yapılmamış işlemler hakkında uygulanacaklar, yani tamamlanmamış işlemler yeni kanuna göre yürütülecek; buna karşılık eski kanun zamanında tamamlanmış olan işlemler yeni kanun zamanında da geçerli oldukları için, önceden tamamlanmış işlemlerin yeni yürürlüğe giren kanuna göre yeniden yapılmaları gerekmeyecektir. (Ünver, Yener/ Hakeri, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, 16. Bası Ankara 2019, s.112, Gökcen, .../ ..., .../ Alşahin, M. .../ ... ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, Ankara 2020, s.64) Ceza muhakemesinde derhal uygulanma ilkesinin kabulü doğal olarak; “Önceki kanun döneminde tamamlanmamış işlemler, yeni kuralın derhal uygulanması gerektiğinden, yeni kurala göre yapılır.” şeklinde bir sonuç da doğurur. (Gökcen, .../ ..., .../ Alşahin, M. .../... ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, Ankara 2020, s.64) Muhakeme işlemi kavramı Yasa’da yer almayan, öğreti tarafından ortaya atılmış bir kavramdır. (Centel, .../..., ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, 19.Baskı, s. 742) Ceza muhakemesi işlemleri, bir hukuki sonuca ulaşmak ve muhakemeyi ileri götürmek için yapılmış olan, hukuki bir sonuç doğurmaya yönelik, iddia, savunma veya yargılama niteliğindeki irade açıklamasıdır. (Özen, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku Dersleri, 4. Baskı, Ankara 2019, s. 189, Ünver, Yener/ Hakeri, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, 16. Bası Ankara 2019, s.135) Örneğin, şikâyet, dava açılması, tutuklama kararı, duruşmanın düzenine ilişkin işlemler, hüküm ve kanun yollarına başvuru dilekçesi gibi. Genel nitelikteki “muhakeme işleminin” bir çeşidi olan ceza muhakemesi işlemleri, ceza muhakemesi ilişkisinin kurulması, değişmesi ve ortadan kalkması gayelerine yönelir. (Yenisey, Feridun / Nuhoğlu, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, 6. Bası Ankara 2018, s.103) Ceza Muhakemesi işlemleri işlemlerin maddi yapılarına ve işlemi yapan makama göre tasnif edilmektedir. Maddi yapılarına göre, sözlü, yazılı, eylemli, eylemsiz, açık, gizli işlemler, işlemi yapan makama göre ise; hakim işlemleri, savcı işlemleri, savunma makamı işlemleri olarak tasnif edilmektedir. (Centel, .../..., ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, 19.Baskı, s. 743 vd., Özen, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku Dersleri, 4. Baskı, Ankara 2019, s. 189 vd, Ünver, Yener/ Hakeri, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, 16. Bası Ankara 2019, s.135vd.) Hâkim işlemleri, eylemli işlemler (örneğin keşif yapılması, duruşmanın yönetilmesi gibi) ile, fikri nitelikli (karar verme, sorguya çekme gibi) olan kararlardır. (Özen, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku Dersleri, 4. Baskı, Ankara 2019, s. 191.) Fikri işlemler hareket ile değil de söz ile gerçekleştirilebilir. Hâkimin sözlü işlemlerinden olan karar, hem ceza muhakemesinin aşaması hem de niteliği bakımından farklı tasnife tabi tutulabilir. Niteliği bakımından yargılamaya ilişkin kararlar ara karar ve son karar olarak ikiye ayrılmaktadır. (Özen, ..., Ceza Muhakemesi Hukuku Dersleri, 4. Baskı, Ankara 2019, s. 192) Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 29/12/2021 tarihli ve 2017/12-885; 2021/693 sayılı Kararı ve duraksamasız uygulamasına göre; “Usul kanunlarının zaman bakımından uygulanmasında asıl olan, aksi açıkça düzenlenmiş olmadıkça “hemen (derhal) uygulama” ilkesidir. Bu ilke uyarınca usul işlemleri, yapıldıkları sırada yürürlükte bulunan yargılama yasası hükümlerine tabi olacaktır. ... Bu ilkenin sonucu olarak; a- Usul işlemleri kural olarak yürürlükteki yasaya göre yapılacaktır. b-Yürürlükteki yasaya göre yapılmış işlemler, sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle geçerliliğini yitirmeyecektir. c-Yeni yasanın ya da Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğünden sonra yapılması gereken usul işlemleri ise yeni yasaya ya da iptal kararıyla ortaya çıkan usule tabi olacaktır. d-Yeni yasanın uygulanmasında, sanığın leh veya aleyhinde sonuç doğurmasına bakılmayacaktır.” Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 05/07/2011 tarihli ve 2011/6-156; 2011/164 sayılı Kararına göre de; “gerek öğretide gerekse yerleşmiş yargısal kararlarla, yeni yürürlüğe giren yargılama kurallarının yapılacak yargılama işlemlerinde derhal uygulanması ilkesi benimsenmiş, bu suretle de ülkede aynı anda birden çok yargılama yasasının uygulanmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Bu ilkenin istisnası da ancak yeni yürürlüğe konulan yasada geçici maddelerle yapılan düzenlemeler ile ayrık tutulan hallerde ortaya çıkmaktadır.” Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 08/12/2020 tarihli ve 2017/5.MD-1019; 2020/507 sayılı Kararında içtihat edildiği üzere; “… usul kanunlarında yapılmış olsalar dahi kanuni değişiklikler fail ile devlet arasında ceza ilişkisini sona erdiriyorsa, başka bir anlatımla maddi ceza hukukuna ilişkin ise failin lehine sonuçlar doğurması kaydıyla geçmişe etkili olarak uygulanabilirler.” 5271 sayılı CMK'nın 237. maddesinde, mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek davaya katılabilecekleri hüküm altına alınmış, ancak kanun yolu muhakemesinde bu hakkın kullanılamayacağı esası benimsenmiştir. Kural olarak kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteminde bulunulamaz. (..., .../ Öztürk, Seyithan, Ceza Yargılamasında İstinaf ve Temyiz, Adalet Yayınevi, Ankara 2019, s. 26) CMK’nın 260 ıncı maddesinde, katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanların kanun yoluna başvurabileceği belirtilmektedir. Bu doğrultuda, suçtan zarar görenin kanun yoluna başvurabilmesi, CMK’nın 238 inci maddesinde öngörülen şekilde kamu davasına katılma isteminde bulunulmasına bağlıdır. (Centel, .../..., ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, 19.Baskı, s. 894; Gökcen, .../ ..., .../ Alşahin, M. .../ ... ..., Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, Ankara 2020, s. 646) Ceza Genel Kurulu, 05/02/2013 tarihli ve 2012/15-1430; 2013/45 sayılı içtihadında açıklandığı üzere; “1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 237. maddesinde ise suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların kovuşturma aşamasında davaya katılabilecekleri kabul edilmiş, ancak kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunamayacakları esası benimsenmiştir. Aynı kanunun 238. maddesi uyarınca; davaya katılma hakkının kullanılması için dilekçe ile başvurma yönteminin yanı sıra, sözlü olarak yapılan istemin duruşma tutanağına geçirilmesi de yeterli görülmüş, hatta şikayetçi olduğunu bildiren kişiye mahkemelerce, davaya katılmak isteyip istemediğinin sorulması hususunda zorunluluk getirilmiştir.” Ceza Genel Kurulu, 04/06/2020 tarihli ve 2018/6-472; 2020/262 sayılı Kararına göre de; (Sanık H...T... hakkında ihaleye fesat karıştırma) “suçundan açılan kamu davasından haberdar edilmemek suretiyle kendisine ilk derece mahkemesinde davaya katılma imkânı tanınmayan Maliye Bakanlığına izafeten İstanbul Muhakemat Müdürlüğünce, hükümden sonra vekili vasıtasıyla verdiği temyiz dilekçesinde katılma talebinde bulunulmuş ise de CMK'nın 238. maddesinde öngörülen katılma usulüne ilişkin genel kurala üst derece mahkemelerinde özel bir istisna oluşturan ve kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmesi koşulu ile ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleriyle sınırlı olarak uygulanabilecek olan CMK'nın 237/2. maddesine istinaden, temyiz aşamasında Özel Dairece, Maliye Bakanlığına izafeten Muhakemat Müdürlüğünün kamu davasına katılmasına karar verilmesi ve hükmün esasının incelemesi mümkün değildir.” Öğreti ve yargısal kararlar ışığında yukarıda açıklandığı üzere; ceza muhakemesi işlemlerinden fikri nitelikli hakimlik işlemi olan katılmaya ara kararıyla karar verme, bu karardan önce tamamlanmamış işlem niteliğindedir. Katılma kararı verilmiş olması halinde tamamlanmış bu işlem nedeniyle ... haklar geri alınamaz. Ancak ceza muhakemesi kurallarının yürürlüğe girmesiyle tamamlanmamış işlemlerin yeni kanuna göre yürütülmesi zorunlu olup, Ceza Genel Kurulunun 04/06/2020 tarihli ve 2018/6-472; 2020/262 sayılı Kararında da açıkça ifade edildiği üzere; 3628 sayılı Kanun gereği davaya katılma ... bulunan kurumun davadan haberdar edilmemesi suretiyle, yoklukta yargılamaya devam edilerek hüküm kurulmasından sonra temyiz aşamasında davaya katılmasına karar verilmesine yasal olarak imkan bulunmadığından, 5271 sayılı Yasa'nın 237/2. maddesinde düzenlenen “..ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır.” istisna hükmü hariç olmak üzere, 7417 sayılı Yasa’nın yürürlük tarihi olan 05/07/2022 tarihinden önce Hazinenin kamu davasına katılmasına karar verilmediği hallerde temyiz hakkının bulunmadığının kabul edilmesi gerekir. Bu nedenle çoğunluğun aksi yöndeki düşüncesine iştirak edilmemiştir.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Ceza Muhakemesi Hukuku

Kamu davasına katılma (müdahil olma) kurumu ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

A) Katılma, davayı durdurmaz.
B) Kanun yolu muhakemesinde de davaya katılma isteğinde bulunulabilir.
C) Katılma, hüküm verilinceye kadar her aşamada mümkündür.
D) Katılan, Cumhuriyet savcısına bağlı olmaksızın kanun yollarına başvurabilir.
E) Katılan vazgeçerse veya ölürse katılma hükümsüz kalır.

Bu maddeyle ilgili 7 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol