6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu Madde 115

Türk Borçlar Kanunu 115. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 115- Borçlunun ağır kusurundan sorumlu olmayacağına ilişkin önceden yapılan anlaşma kesin olarak hükümsüzdür. Borçlunun alacaklı ile hizmet sözleşmesinden kaynaklanan herhangi bir borç sebebiyle sorumlu olmayacağına ilişkin olarak önceden yaptığı her türlü anlaşma kesin olarak hükümsüzdür. Uzmanlığı gerektiren bir hizmet, meslek veya sanat, ancak kanun ya da yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütülebiliyorsa, borçlunun hafif kusurundan sorumlu olmayacağına ilişkin önceden yapılan anlaşma kesin olarak hükümsüzdür. 3. Yardımcı kişilerin fiillerinden sorumluluk

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

9 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2023/777 E., 2024/476 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 115 ve 116 ncı maddeleri,
Hukuk Genel Kurulu         2023/777 E.  ,  2024/476 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/1328 E., 2022/1159 K. KARAR : Davanın kabulüne ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 01.06.2022 tarihli ve 2020/7483 Esas, 2022/4273 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; müvekkilinin davalı banka nezdindeki banka hesabından 11.11.2008 tarihinde bilgisi dışında ve sahte imza ile 588.627,00 TL’nin başka bir hesaba havale edildiğini, anılan işlemde müvekkilinin rızasının bulunmadığını, paranın aynı gün müvekkilinin oğlu adına açılan hesaba havalesinin ardından yine başka bir banka hesabına aktarıldığını, bu sebeple müvekkilinin zarara uğradığını ve zararın giderilmesi hususunda davalı banka ile yapılan görüşmelerden sonuç alınamadığını, müvekkilinin anılan işlemden sonradan haberinin olduğunu ve gördüğü şiddet ve aldığı tehditler sebebiyle ilk aşamada müracaat yapılamadığını, ancak açılan kamu davaları, verilen koruma kararları ve kendisini tehdit edip şiddet uygulayan eski eşinden boşanması neticesinde eldeki başvuruyu yapabildiğini, bu hususta ayrıca suç duyurusunda bulunulduğunu, ortaya çıkan zarardan davalı bankanın sorumlu olduğunu ileri sürerek 588.627,00 TL’nin temerrüt tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; zamanaşımı definde bulunarak işlem üzerinden uzun süre geçmiş olmasına rağmen davacının müracaatta bulunmamış olmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, yüklü miktarda paranın hesaptan çıktıktan uzun süre sonra gönderilen kişilerden talep edilmeksizin müvekkilinden talep edilmesinin şüpheli olduğunu, davacının zararını kanıtlaması gerektiğini, davacının aktarılan meblağın hesabına girdiğinden haberdar olmadığını, dava konusu edilen meblağın kendisine ait olduğunu ispatlaması gerektiğini, davacının soruşturma evrakındaki beyanlarında dava konusu edilen tutarın kendisine ait olmadığını beyan ettiğini, bu sebeple bir zararın söz konusu olmadığını, talep edilen paranın davacının hesabına başka hesaba havale işleminin yapıldığı 11.11.2008 tarihinde aktarıldığını, davacının eski eşinin soruşturma evrakındaki beyanlarında dava konusu edilen meblağın davacıya ait olmayıp hesabın davacının eski eşi ile ticari işlerde ortak olarak kullanıldığının da belirtildiğini, paranın aktarıldığı hesabın davacının velâyeti altındaki oğluna ait olduğunu, müvekkili bankanın hukuka aykırı bir işleminin ve bir sorumluluğunun mevcut olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI Ankara 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 06.06.2018 tarihli ve 2014/61 Esas, 2018/455 Karar sayılı kararı ile; dava konusu havale işlemindeki imzanın davacıya ait olmadığının 17.03.2017 tarihli rapor ile tespit edildiği, davacının eski eşi hakkında açılan ceza davası sonucunda verilen Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 07.04.2016 tarihli ve 2016/132 Esas 2016/152 Karar sayılı kararında, hesap sahibinin vekaleti ve izni olmadan sanığın başkasının hesabından para çekmesinin suç olduğu, ancak sanık ile hesap sahibinin evli olduğu, çekilen paranın müşterek çocuklarının hesabına aktarıldığı ve oradan da çekildiği, bunun suç oluşturmadığı, tarafların evli olmaları nedeniyle uyuşmazlığın tamamen hukuki mahiyet arz etmekte olup suçun unsurlarının mevcut olmadığı gerekçesiyle sanığın beraatine karar verildiği, davacı ... ...'a ait 65889553 numaralı hesabın 07.11.2008 tarihinde açıldığı, 11.11.2008 tarihinde 1.122,92 TL yatırıldığı, 11.11.2008 tarihinde 587.125,00 TL yatırıldığı, 11.11.2008 tarihinde ... ... hesabına 588.627,00 TL'nin havale edildiği, daha sonraki tarihlerde çeşitli meblağlarda paralar yatırıldığı, kira bedellerinin periyodik olarak yatırıldığı, 17.12.2009 tarihinde davacı ... ... tarafından 14.910,00 TL'nin çekilerek hesap bakiyesinin 0,95 TL'ye düşürüldüğü, sonraki süreçte davacıya ait telefon faturalarının bu hesaptan ödendiği, davacı adına kira ödemelerinin bu hesaba yapıldığı, yine 10.06.2010 tarihinde davacı tarafından hesapta bulunan 1.400,00 TL'nin çekildiği ve hesapta 0,92 TL kaldığı, hesabın 31.12.2013 tarihinde bakiyesi sıfırlanarak kapatıldığı, bir güven kurumu olan bankanın işlem yapan kişinin kimliği ile hesap sahibinin kimliğini karşılaştırması ve bu dikkat ve özeni göstererek işlem yapması gerekli olup dikkat ve özeni göstermediği takdirde meydana gelen zarardan sorumlu olacağı, davacının işlemin yapıldığı 2008 yılından davanın açıldığı 2013 yılına kadar beş yıl içerisinde işlemden haberdar olmamasının mümkün olmadığı, işlemlere icazet verdiği ve işlemleri benimsediği anlamına geldiğinden bilgisi, rızası ya da icazeti dışında meydana gelmiş bir işlem ve oluşmuş bir zarar bulunmadığı, bu nedenle davalı bankadan talepte bulunamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesinin 09.07.2020 tarihli ve 2018/2468 Esas, 2020/696 Karar sayılı kararı ile; davalı bankanın Ankara Yenisanayi Şubesi'ndeki şahsi hesabından davacının bilgisi dışında eski eşi ... tarafından sahte imza ile tarafların müşterek çocukları ... ...'ın hesabına 11.11.2008 tarihinde 588.627,00 TL havale edildiği, çocuk ... ...'ın hesabındaki paranın daha sonra değişik tarihlerde üçüncü şahıslara havale edilerek paranın banka hesabından çıkartıldığı, havale işlemindeki dayanak belgedeki imzanın davacıya ait olmadığının da grafoloji raporu ile belirlendiği, davacının 02.10.2012 tarihinde boşandığı eşi aleyhine 15.04.2013 tarihinde, davacıya şiddet ve tehditte bulunmaması konusunda tedbir kararı verildiği, 18.07.2012 tarihinde de eşine yönelik basit etkili eylemden dolayı hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, öte yandan davacının şikâyeti üzerine açılan nitelikli cinsel saldırıcı suçuna ilişkin davada şikâyetten vazgeçme ile kamu davasının düşürülmesine karar verildiği, davacının eşi ile aralarındaki sorunların niteliği, çokluğu ve süreci gözetildiğinde davacının bu süreçte bankaya karşı hak talebinde bulunmamasının yapılan işlemlere icazet verdiği anlamına gelmeyeceği, davacının hesabına yatan para artık davacının tasarrufuna geçtiğinden bankanın bu paranın kaynağınının savunma konusu yapmasının mümkün olmadığı, bu iddianın ancak paranın kendisine ait olduğunu iddia edecek taraf ile davacı arasındaki davada dinlenebileceği, davacının hesabından eski eşi tarafından sahte imza ile yapılan havaleye icazet verdiğinin söylenemeyeceği, güven kurumu olan bankanın mevduat sahiplerine karşı en ufak kusurundan bile sorumlu olduğundan sahtecilikle davacının hesabından çekilen tutardan sorumlu olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesinin kararının kaldırılmasına, davanın kabulü ile 588.627,00 TL'nin 11.11.2008 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir. V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...Dava, davacının rızası dışında sahte imza ile hesabından başka hesaba havale yapıldığı iddiasına dayalı zararın tazmini istemine ilişkindir. Davalı banka nezdinde bulunan davacı hesabından 11/11/2008 tarihli talimatı ile ... ... adına havale yapılmış olup, talimat altındaki imzanın davacının eli ürünü olmadığı tespit edilmiştir. Havale işleminin davacının daha sonra boşandığı eşi ... tarafından yapıldığı da sabittir. Davacı yan, belgede sahtecilik iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında verdiği beyanında, hesabında bu miktarda para olduğunu bilmediğini bu durumu daha sonra öğrendiğini ifade etmiş; ancak 03/12/2014 tarihli beyanında ise hesapta parayı çocuklarının eğitimi için biriktirdiğini belirtmiştir. Havale işleminin yapıldığı hesap davacı ile ...’ın reşit olmayan müşterek çocukları ... ...’a ait olup, ... ...’ın hesabındaki paranın vadeli hesapta değerlendirildiği, havale miktarının kaçırılması ya da ikmal edilmesinin söz konusu olmadığı, paranın yine davacının tasarrufunda bulunan başka bir hesaba aktarıldığı, bu durumda davacının zarara uğramasından söz edilemeyeceği ve zarar iddialarının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken, Bölge Adliye Mahkemesince davacının istinaf isteminin kabulü ile davanın kabulüne karar verilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir..." gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçeye ilaveten; davacının hesabından çekilen paranın aktarıldığı hesabın davacının eski eşi tarafından dava konusu işlem tarihinde açıldığı, hesapta davacının işleminin bulunmadığı, davacının oğlunun hesabından haberdar olmadığını beyan etmesi karşısında paranın salt oğlunun hesabına aktarılmasının zarar olgusunu ortadan kaldırmayıp illiyet bağını kesmediği, küçüğün hesabının davacının eski eşi tarafından kullanılarak ödemelerin yapıldığı, hesap hareketlerine göre hesaptan para çekimi ile başka hesaplara para aktarılarak zararın giderilme imkânının ortadan kaldırıldığı, eski eşinin bu hesabı kendi işleri lehine yürütüp işlettiği, öte yandan davacının hesaptaki parasının velâyeti altındaki küçük hesabına aktarılması ile iki hesap üzerinde de davacının aynı hukuki haklara sahip olduğu anlamını taşımadığı, davacının velâyeten sahip olduğu hakları yanında borç ve yükümlülüklerinin de olduğu, bu nedenle davacının kendi hesabı ile küçük adına açılan hesabın aynı derecede davacının hukuki kontrolü altında olduğunun söylenemeyeceği, dolayısı ile küçük adına hesap açılması ve nemalandırılmasının açılan hesaptan bilgisi olmayan davacının haklarına etkisinin olmayacağı, kaldı ki çocuk adına olan hesabın eski eş tarafından çeşitli hesap hareketleri ile boşaltıldığı, bu sebeple davacının gerçek anlamda zarara uğradığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. VI. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili; dava konusu işlemin yapıldığı tarihte davacı, eski eşi ve oğlu adına hesaplar açılıp davacının eski eşinin inşaat işi ile alakalı yüklü miktarlarda işlemlerin yapıldığını, bu hesabın eşler arasında ortak kullanıldığını, davacı ile ihbar olunan eski eşinin iş birliği içinde olabileceğini, bedelin tahsili durumunda müvekkilinin kime ne oranda rücu edebileceğinin ve tahsil kabiliyetinin belirsiz olduğunu, Bölge Adliye Mahkemesince savunmaların incelenmediğini, davacının zararının bulunmadığı gibi bunu ispata dair delil sunulmadığını, davacının savcılık aşamasındaki beyanında paradan haberdar olmadığını ikrar ettiğini, davacının sebepsiz olarak zenginleşme amacıyla eldeki davayı açtığını, paranın davacının eski eşinden talep edilmemesinin düşündürücü olduğunu, davacının uzun bir süre sonra talepte bulunmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, davacının işlemden haberdar olduğunu, eski eşi ile muvazaalı bir biçimde hareket etme ihtimalinin bulunduğunu belirterek direnme kararının temyiz etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacıya ait banka hesabından davacının eski eşinin talimatı ile gerçekleştirilen havale işlemi sebebiyle davacının zarara uğradığına dair iddianın ispatlanıp ispatlanamadığı, buradan varılacak sonuca göre davalının havale edilen bedelden sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 1. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun (5411 sayılı Kanun) 3, 6, 60 ve 63 üncü maddeleri, 2. 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (818 sayılı Kanun) 99 ve 100 üncü maddeleri, 3. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 115 ve 116 ncı maddeleri, 4. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6762 sayılı Kanun) 20 nci maddesi, 5. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı Kanun) 18 inci maddesi. 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır. 2. 5411 sayılı Kanun'un 6 ncı maddesinin birinci fıkrasında; Türkiye'de bir bankanın kurulmasına veya yurt dışında kurulmuş bir bankanın Türkiye'deki ilk şubesinin açılmasına, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun alacağı kararla izin verileceği belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 3 üncü maddesinde; yazılı ya da sözlü olarak veya herhangi bir şekilde, halka duyurulmak suretiyle ivazsız veya bir ivaz karşılığında, istendiğinde ya da belli bir vadede geri ödenmek üzere kabul edilen para, mevduat olarak tanımlanmış ve anılan Kanun'un 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasında; kredi kuruluşları ile özel kanunlarına göre yetkili olanlar dışında hiçbir gerçek veya tüzel kişinin, aslen veya fer'an meslek edinerek mevduat veya katılım fonu kabul edemeyeceği, ticaret unvanları ve kamuya yapacakları açıklamalar ile ilân ve reklamlarında bu izlenimi yaratacak ifade ve deyimleri kullanamayacağı düzenlenmiştir. Ayrıca 5411 sayılı Kanun'un 63 üncü maddesi gereğince halkın parasının bankalarca değerlendirilmesi sırasında halka güven vermek için kredi kuruluşları (mevduat bankaları ile katılım bankaları) tasarruf mevduatı ve gerçek kişilere ait katılım fonlarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından sigorta edileceği açıklanmıştır. 3. Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere bankalar, özel yasa ile kurulan ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanınan, topladıkları mevduatı ve katılım fonlarını sahteciliklere karşı özenle korumak zorunda olan kuruluşlardır. Bankalar sahip oldukları bu vasıfları sebebiyle bankacılık işlemlerinin güvenilen tarafı konumundadırlar. Bu durum, bankaların bir güven kurumu olarak kabul edilmesini ve bankanın sorumluluğunun özel güven sebebiyle ağırlaştırılmasını gerektirir (Ahmet Battal, Güven Kurumu Nitelendirmesi Işığında Bankaların Hukuki Sorumluluğu, Ankara 2001, s. 106). O hâlde, bankalar, ağırlaştırılmış sorumluluğun bir gereği olarak objektif özen yükümlülüğü altında bulunmakta olup, buna karşılık hafif kusurlarından dahi sorumludurlar. Ayrıca, bu sorumluluğu kaldırmaya yönelik sözleşmeler de geçerli değildir. Zira sorumsuzluk sözleşmesi hükümlerine sınırlama getiren ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Kanun'un 99/2 ve 100/3 üncü (6098 sayılı Kanun'un 115/3 ve 116/3) maddeleri gereğince, özel yasa ile kuruldukları ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanındığı için bankaların, hafif kusurlarından dolayı ortaya çıkan sorumluluğunu kaldıran sözleşme hükümleri geçersiz olacaktır. 4. 6762 sayılı Kanun'un 20/2 nci (6102 sayılı Kanun m. 18/2) maddesi gereğince; tacir, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli iş adamı gibi hareket etmesi gerekir. Ancak bankaların, tacir olarak bütün işlemlerinde basiretli davranma yükümlülüğü herhangi bir tacirden farklılık arz etmektedir. Bu sebeple bankalardan beklenen basiret ölçüsü ve özen yükümlüğü şüphesiz daha ağırdır. Özellikle birer itimat kurumu olan bankaların, aldıkları mevduatları sahtecilere karşı özenle koruma yükümlülüğünün daha da arttığının kabul edilmesi gerekmektedir. 5. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının hesabından 11.11.2008 tarihinde gerçekleştirilen havale işleminde kullanılan imzanın davacıya ait olmadığı, anılan işlem ile davacının hesabından 588.627,00 TL'nin davacının oğlunun banka hesabına aktarıldığı, belirtilen işlemin davacının eski eşi tarafından gerçekleştirildiği, davacı ile eski eşi arasında boşanma kararı sonrasında dava tarihine kadar husumetin devam ettiği anlaşılmaktadır. 6. Önemle belirtilmelidir ki; dava konusu 588.627,00 TL'nin davacının banka hesabına girmesini müteakip para davacının tasarrufuna geçmiştir. Dolayısıyla bu meblağın davacının rızası dışında ve sahtecilikle hesabından çekilmesi ile davacının zararının oluştuğu kabul edilmelidir. Taraflar arasındaki sözleşme gereğince ve güven kurumu olması sebebiyle davalı banka, davacının hesabındaki parayı korumakla yükümlü olup anılan paranın sahte imza ile başka bir hesaba aktarılması neticesinde ortaya çıkan zarardan sorumludur. Bu kapsamda davacının hesabına gelen paradan haberdar olup olmaması davalı bankanın sorumluluğu bakımından önem arz etmemektedir. Zira bu husus, eldeki davanın dışında ancak parayı gönderen ile davacı arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlık kapsamında değerlendirilebilir. 7. Her ne kadar Özel Dairece, havale işleminin davacının velâyeti altındaki oğlunun hesabına aktarıldığı, paranın vadeli hesapta değerlendirildiği, paranın yine davacının kontrolü altındaki bir hesaba aktarıldığı, bu sebeple davacının zarara uğramadığı belirtilmiş ise de; paranın aktarıldığı küçüğe ait hesap havale tarihi itibariyle davacının eski eşi tarafından açılmış olup anılan hesapta davacının herhangi bir işlemi bulunmamaktadır. Çocuğun hesabına havale işlemi sonrasında para, davacının eski eşi tarafından değerlendirilmiş ancak sonrasında aynı hesaptan başka hesaplara para aktarımı yapılmış ve davacının zararını giderme imkânı ortadan kaldırılmıştır. Bu anlamda gönderilen para üzerinde davacı, velâyetten doğan haklarını kullanma imkânı bulamamıştır. 8. Öte yandan davacının kendi hesabı üzerindeki hakları ve yetkileri ile velâyeti altındaki oğlunun hesabı üzerindeki hak ve yetkileri aynı değildir. 4721 sayılı Kanun'da düzenlenen velâyete ilişkin hükümler gereğince çocuğun hesabı üzerinde yetkilerinin yanı sıra yükümlülüklerinin ve sorumluluklarının da söz konusu olması karşısında, davacının kendi hesabı ile velâyeti altındaki oğlunun hesabı üzerinde aynı hak ve yetkilere sahip olduğu söylenemez. Dolayısıyla davacının tam anlamıyla kendi kontrolü altındaki hesabından oğlunun hesabına, sahte imza ile gerçekleştirilen havale işlemi neticesinde zarara uğradığı sabit olup ortaya çıkan zarardan güven kurumu olan davalı banka, basiretli tacir gibi davranmayıp gerekli dikkat ve özeni göstermemesi nedeniyle sorumludur. Bu anlamda taraflar arasındaki husumetin yoğunluğu nazar alındığında, işlemin gerçekleştiği tarih ile dava tarihi arasında geçen sürede dava açılmaması, davacının dava konusu havale işlemine icazet verdiği şeklinde yorumlanamaz. 9. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, davacının adli soruşturmalardaki beyanlarında aktarılan bedelden haberdar olmadığını belirttiği, dava konusu havale işlemi sonrasında davacının kendi hesabından bir çok işlem yaptığı, dava konusu havale işleminden haberdar olmamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu, işlem tarihi ile dava tarihi arasındaki sürenin uzunluğu nazara alındığında davacının yapılan işlemden haberdar olup icazetinin bulunduğunun kabul edilmesi gerektiği, direnme kararının Özel Daire kararında gösterilen nedenlerle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 10. Hâl böyle olunca Bölge Adliye Mahkemesince yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir. 11. Ne var ki taraf vekillerinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. VII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin diğer temyiz itirazları ile ilgili inceleme yapılması için dosyanın YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 25.09.2024 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla ve kesin olarak karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2017/131 E., 2019/1395 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
(6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı TBK) 115/3. ve 116/3.) maddeleri gereğince, özel kanun ile kuruldukları ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanındığı için bankaların, hafif kusurlarından dolayı ortaya çıkan sorumluluğunu kaldıran sözleşme hükümleri geçersiz olacaktır.
Hukuk Genel Kurulu         2017/131 E.  ,  2019/1395 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 6. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 09.12.2013 tarihli ve 2012/713 E., 2013/736 K. sayılı karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 14.05.2014 tarihli ve 2014/2090 E., 2014/9226 K. sayılı kararı ile; “…Davacı vekili, müvekkilinin muhatabının davalı banka olduğu çek yapraklarını çaldırdığını, bankanın başvuruları sonrası çekleri iptal ettiğini, ancak sonradan müvekkilinin rızası hilafına kötü niyetli 3. kişilere 3.110 TL çek hesabından ödediğini, bankanın kusurlu olduğunu ileri sürerek 3.110 TL'nın faiziyle tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, husumetin çek hamiline karşı yöneltilmesi ve hukuki yolların tüketilmesi gerektiğini, keşidecinin ödemeden men talimatı veremeyeceğini, davacının çek karnesini çaldırdığını bildirdiğini, ancak mahkeme kararı veya tedbir kararı ibraz etmediğini savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, Dairemiz bozma ilamına uyularak, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davacının, çekin çalındığı hususunda ilgili zabıta birimlerine müracaat ettiği, davalı bankaya da müracaat ederek önlem alınmasını istediği, 6762 sayılı TTK'nın 711/son maddesi yürürlükten kaldırıldığından davacının bahse konu başvuruları dışında şahsen yapabileceği bir şey olmadığı, bu nedenle davacıya müterafik kusur izafe edilemeyeceği, zararın davalı bankanın özen borcuna aykırı hareketinden kaynaklandığı gerekçesiyle davanın kabulü ile 3.110,00 TL'nin faiziyle tahsiline karar verilmiştir. Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Ancak, davacının tanımadığı kişiyi arabaya almasının kusur teşkil ettiği ve bu oranın tespitinin özel bilgiyi gerektirdiği nazara alınıp kusur oranın tespiti için bilirkişi raporu alınarak oluşacak sonuç çerçevesinde bir karar vermek gerekirken mahkemece özel bilgiyi gerektirir hususta gerekçe oluşturularak yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış kararın bu nedenle davalı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir…” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda dosya kendisine gönderilen Ankara 3. Asliye Ticaret Mahkemesince önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, sahte imza ile keşide edilmiş çekin ödenmiş olması nedeniyle bankanın kusuruna dayalı maddi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili; davalı banka tarafından müvekkiline verilen çek karnesinin çalındığını, müvekkili tarafından gerekli şikayetlerin yapıldığını ve durumun davalı bankaya bildirildiğini, davalı bankanın bildirim sonrası çekleri iptal ettiğini, ancak çalınan çek yapraklarından biri olan 3022030 numaralı çekin müvekkilinin rızası hilafına kötü niyetli üçüncü kişilere 3.110,00TL olarak çek hesabından ödendiğini, gerekli incelemeleri yapmayan davalı bankanın kusurlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 3.110,00TL'nın en yüksek faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili; keşidecinin ödemeden men talimatı veremeyeceğini, müvekkiline sadece çek karnesinin çalındığının bildirildiğini, müvekkili bankaya herhangi bir mahkeme kararı veya tedbir kararı ibraz edilmediğini, bu nedenle müvekkiline kusur yüklenemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir. Yerel mahkemece; davacının çekin çalındığı hususunda ilgili birimlerine müracaat ettiği, davalı bankaya da müracaat ederek gerekli önlemlerin alınmasını istediği, 6762 sayılı TTK'nın 711/son maddesi yürürlükten kaldırıldığından davacının bahse konu başvuruları dışında şahsen yapabileceği bir şey olmadığı, bu nedenle davacıya müterafik kusur izafe edilemeyeceği, zararın davalı bankanın özen borcuna aykırı hareketinden kaynaklandığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel mahkemece, önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı, davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; sahte imza ile keşide edilmiş çekin davalı banka tarafından ödenmiş olması karşısında çek karnesini çaldıran davacı çek hesabı sahibine müterafik (ortak) kusur yüklenip yüklenemeyeceği ve buradan varılacak sonuca göre kusur tespitinin bilirkişi tarafından mı yoksa hâkim tarafından mı yapılacağı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle bankaların sorumluluğuna ilişkin yasal düzenlemelerin açıklanmasında yarar vardır. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 6/1. maddesinde; Türkiye'de bir bankanın kurulmasına veya yurt dışında kurulmuş bir bankanın Türkiye'deki ilk şubesinin açılmasına, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun alacağı kararla izin verileceği belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 3. maddesinde; yazılı ya da sözlü olarak veya herhangi bir şekilde, halka duyurulmak suretiyle ivazsız veya bir ivaz karşılığında, istendiğinde ya da belli bir vadede geri ödenmek üzere kabul edilen para, mevduat olarak tanımlanmış ve anılan Kanun’un 60/1. maddesinde; Kredi kuruluşları ile özel kanunlarına göre yetkili olanlar dışında hiçbir gerçek veya tüzel kişinin, aslen veya fer'an meslek edinerek mevduat veya katılım fonu kabul edemeyeceği, ticaret unvanları ve kamuya yapacakları açıklamalar ile ilân ve reklamlarında bu izlenimi yaratacak ifade ve deyimleri kullanamayacağı düzenlenmiştir. Ayrıca 5411 sayılı Kanun’un 63. maddesi gereğince halkın parasının bankalarca değerlendirilmesi sırasında halka güven vermek için kredi kuruluşları (mevduat bankaları ile katılım bankaları) tasarruf mevduatı ve gerçek kişilere ait katılım fonlarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından sigorta edileceği açıklanmıştır. Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere bankalar, özel yasa ile kurulan ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanınan, topladıkları mevduatı ve katılım fonlarını sahteciliklere karşı özenle korumak zorunda olan kuruluşlardır. Bankalar sahip oldukları bu vasıfları sebebiyle bankacılık işlemlerinin güvenilen tarafı konumundadırlar. Bu durum, bankaların bir güven kurumu olarak kabul edilmesini ve bankanın sorumluluğunun özel güven sebebiyle ağırlaştırılmasını gerektirir (Battal, Ahmet: Güven Kurumu Nitelendirmesi Işığında Bankaların Hukuki Sorumluluğu, Ankara, 2001, s. 106). O hâlde, bankalar, ağırlaştırılmış sorumluluğun bir gereği olarak objektif özen yükümlülüğü altında bulunmakta olup, buna karşılık hafif kusurlarından dahi sorumludurlar. Ayrıca, bu sorumluluğu kaldırmaya yönelik sözleşmeler de geçerli değildir. Zira sorumsuzluk sözleşmesi hükümlerine sınırlama getiren ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (818 sayılı BK) 99/2. ve 100/3. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı TBK) 115/3. ve 116/3.) maddeleri gereğince, özel kanun ile kuruldukları ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanındığı için bankaların, hafif kusurlarından dolayı ortaya çıkan sorumluluğunu kaldıran sözleşme hükümleri geçersiz olacaktır. Mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6762 sayılı TTK) 20/2. (6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) 18/2.) maddesi gereğince; tacir, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli iş adamı gibi hareket etmesi lazımdır. Ancak bankaların, tacir olarak bütün işlemlerinde basiretli davranma yükümlülüğü herhangi bir tacirden farklılık arz etmektedir. Bu sebeple bankalardan beklenen basiret ölçüsü ve özen yükümlüğü şüphesiz daha ağırdır. Özellikle birer itimat kurumu olan bankaların, aldıkları mevduatları sahtecilere karşı özenle koruma yükümlülüğünün daha da arttığının kabul edilmesi gerekmektedir (Yılmaz, Süleyman; Hukuki Açıdan İnternet Bankacılığı, Ankara, 2010, s. 152). Bu aşamada birer güven kurumu olan bankaların kusursuz sorumluluğunu düzenleyen 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi üzerinde durulması gerekmektedir. 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi sahte ve tahrif edilmiş çekin ödenmiş olmasından doğan zararın, muhatap bankaya ait olacağını hükme bağlamış; sahteciliğin inandırıcı olup olmadığı, iğfal kabiliyeti bulunup bulunmadığı gibi hususlar kanuni unsurlar arasında sayılmamıştır. Gerçekten anılan madde; “Sahte veya tahrif edilmiş bir çeki ödemiş olmasından doğan zarar muhataba ait olur; meğer ki, senette keşideci olarak gösterilen kimseye kendisine bırakılan çek defterini iyi saklamamış olması gibi bir kusurun isnadı mümkün olsun” hükmünü haizdir. Buna göre 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi ile öngörülen sorumluluk muhatap banka açısından kusursuz ve kanundan doğan bir sorumluluktur. Ayrıca anılan maddede keşidecinin (düzenleyenin) kusuru hâlinde muhatabın sorumluluktan kurtulacağı öngörülmektedir. Bu durumda keşideci tamamen kusurlu fakat muhatap banka kusursuz ise muhatap banka sorumlu tutulamayacaktır. Ancak tarafların hiçbirinin kusuru olmadığı hâlde banka, sahte veya tahrif edilmiş bir çekin ödenmesinin sorumluluğundan kurtulamayacaktır. Keşideci ile muhatap arasındaki ilişkiye yönelik olan anılan Kanun maddesinin temel amacı; ödeme aşamasında, çeki inceleme ve muhtemel sahtelik veya tahrifatları belirleme imkânına sahip tek kişi olan muhatap banka karşısında çek keşide eden kişilerin korunmasıdır. 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi gereğince muhatabın sorumluluğuna yol açan sahte çekten kasıt, esasen çek üzerindeki keşideciye izafe edilen imzanın gerçekte keşideciye veya yetkili temsilcisine ait olmamasıdır. Zira 6762 sayılı TTK’nın 713. (6102 sayılı TTK’nın 801.) maddesi gereğince, cirosu kabil bir çeki ödeyecek muhatap, ciroların arasında muntazam bir teselsülün mevcut olup olmadığını incelemeye mecbur ise de ciranta imzalarının geçerliliğini araştırmak zorunda değildir. Dolayısıyla kambiyo ilişkisine dâhil olanlardan sadece keşidecinin (veya temsilcisinin) imzasının sahtelik hâllerinde bir sahte çekten söz edilebilecektir. Bununla birlikte geçerli bir temsil ilişkisi bulunmaksızın hesap sahibinin temsilcisi sıfatı ile keşide edilen çeklerde 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi kapsamında sahte çek olarak kabul edilecektir. Ancak belirtilmelidir ki, imzadaki bu sahtelik, muhatabın ödeme yükümlüğünü ortadan kaldıracaksa da, çekin geçerliliğini ve bu anlamda imza sahibinin sorumluluğunu kesinlikle etkilemeyecektir. 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi gereğince muhatabın sorumluluğuna yol açan tahrif edilmiş çekten kasıt ise çek üzerindeki beyanların, çekin zorunlu ya da ihtiyari unsurlarının ilgililerin rızası olmaksızın değiştirilmesidir. Bu açıdan keşidecinin zararına yol açacak en önemli tahrifat, şüphesiz çekteki bedel kısmında değişiklik yapılaması ve böylece keşidecinin hesabından daha yüksek bir miktarın çekilmesidir. Ayrıca düzenleyenin isminde, ödeme yerinde, düzenlenme yer veya tarihinde yapılacak tahrifat da keşidecinin zararına sonuçlar doğmasına yol açabilir. Nitekim böyle bir durumda dikkat edilmesi gereken hususlardan biri 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 207. maddesi gereğince; senetteki çıkıntı, kazıntı veya silinti ayrıca onanmamışsa inkar hâlinde göz önünde tutulamayacaktır. Bununla birlikte 6762 sayılı TTK’nın 730. (6102 sayılı TTK’nın 818.) maddesi atfıyla çeke de uygulanması gereken 6762 sayılı TTK’nın 660. (6102 sayılı TTK’nın 748.) maddesine göre, bir poliçe metninin tahrif edildiği hâllerde, tahrifattan sonra poliçe üzerine imza koymuş olanlar tahrif edilmiş metin gereğince; tahrifattan önce imza koyanlar ise, eski metne göre sorumlu olurlar. Kanunun bu hükmü, öğretide “imzaların bağımsızlığı” olarak adlandırılan ilkenin gereği ve sonucudur. Buna göre, bir kambiyo senedinin tüm ilgililerin katılımı olmaksızın sonradan tek taraflı olarak değiştirilmesi (tahrif edilmesi), tahrifattan önce senet üzerine imza koyanların tahrif edilmiş şekle göre sorumluluğunu doğurmayacak; bunlar, önceki metin ne ise ancak o çerçevede sorumluluk altında olacaklardır. Başka bir deyişle; senedin tahrifat ile büründüğü yeni hâl, o senedi tahrifattan önce imza etmiş olanlar bakımından yok hükmündedir; bağlayıcı değildir. Hamilin iyiniyetli olup olmaması da, bu sonucu etkilemeyecektir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.04.2004 tarihli 2004/19-118 E., 2004/205 K. sayılı kararı). Böylece 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi gereğince tahrif edilmiş çeki ödeyen muhatap bankanın tazmini gereken zarar miktarı, eski metindeki bedel ile değişmiş metindeki bedel arasındaki farktan oluşacaktır. Hemen belirtilmesi gerekir ki; çekin ödenmek üzere, muhatap bankanın çekle işleyen hesabının bulunduğu şubesinden başka bir şubesine ibraz edilmiş olması da muhatabın 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesinde öngörülen özen ve inceleme yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacaktır. Aynı durum çekin takas odasına ibrazı olasılığında da geçerlidir. Dolayısıyla sahte veya tahrif edilmiş çekin takas odasına ibraz edilmesi de muhatabın anılan maddeden kaynaklanan sorumluluğunu bertaraf etmeyecektir. Sonuç olarak sahte veya tahrif edilmiş bir çekin ödenmiş olması durumunda keşidecinin uğrayacağı zararı 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi gereğince muhatap bankanın tazmin etmesi zorunludur. Muhatabın anılan madde kapsamındaki sorumluluğu objektif bir sorumluluk olup, muhatap, bir kusuru bulunmasa dahi, sahte ve tahrif edilmiş bir çeki ödemiş olmaktan kaynaklanan zarara genel olarak katlanmak zorundadır. Başka bir deyişle muhatap sadece kusursuzluğunu ispat etse dahi bu sorumluluktan kurtulamayacaktır. 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi emredici nitelikte olmadığından taraflar arasındaki çek sözleşmelerine muhatap tarafından konulan sorumsuzluk kayıtları; yukarıda bahsedildiği üzere 818 sayılı BK’nın 99/2. ve 100/3. (6098 sayılı TBK’nın 115/3. ve 116/3.) maddeleri gereğince geçersiz olacaktır. Bununla birlikte zararın doğumuna yol açan sahtelik veya tahrifata ilişkin olarak keşidecinin kusurunun bulunması hâlinde ise muhatabın sorumluluğu bu kusurun ağırlığı ölçüsünde tamamen kalkabilecektir. Başka bir deyişle muhatabın sorumluluktan kurtulabilmesinin tek yolu zarar gören keşidecinin kusurlu olduğunu ispat etmesidir. 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesinde keşidecinin kusurlu davranışına örnek olarak, kendisine bırakılan çek defterini iyi saklamaması gösterilmektedir. Anılan maddeden de açıkça anlaşılacağı üzere keşidecinin çek defterini iyi saklamaması, keşideciye yüklenebilecek kusurlardan sadece birisidir. Aynı şekilde çek defterini ya da bazı boş yaprakları kaybeden hesap sahibinin zamanında muhatabı durumdan haberdar etmemesi veya çek yaprağını tahrifata elverişli bir şekilde doldurulması da keşidecinin kusurlu davranışına örnek oluşturur. Zarar gören keşidecinin kusuru muhatabın sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmıyor ise 818 sayılı BK’nın 44. (6098 sayılı TBK’nın 52.) maddesi gereğince zarar görenin müterafik (ortak) kusuru oranında tazminattan indirim yoluna gidilecektir. Bu aşamada maddi tazminatın indirilmesi sebepleri arasında yer alan müterafik (ortak) kusur kavramından bahsedilmesi yararlı olacaktır. Sorumluluk şartları gerçekleştiği takdirde, zarar veren, zarar görenin malvarlığında meydana gelen eksilmeyi gidermek zorundadır. Maddi tazminatın amacı, zarar verici olay meydana gelmese idi, zarar gören hangi durumda bulunacak idiyse o durumun yeniden kurulmasıdır. Başka bir deyişle maddi tazminat zarar görenin malvarlığında meydana gelen eksilmeyi karşılamalı ve zararın tamamını gidermelidir. Zira tazminatın amacı, zarar vereni cezalandırmak veya zarar göreni zenginleştirmek değildir. Ancak zararlı sonucun doğmasına zarar veren yanında zarar görenin kusuru veya bazı durum ve davranışları ya da umulmayan olaylarda katkıda bulunmuşsa tazminattan belirli bir indirim yapılması hakkaniyete daha uygun düşmektedir. Bu düşünce ile tazminattan indirim sebepleri 818 sayılı BK ve diğer bazı özel kanunlarda düzenlenmiştir. Tazminattan indirim sebeplerinin en önemlileri ise 818 sayılı BK’nın 43. ve 44. (6098 sayılı TBK’nın 51. ve 52.) maddelerinde belirtilen sebeplerdir. Tazminattan indirim sebepleri, özel hükümler mevcut olmadıkça akdi sorumlulukta da uygulanacaktır. Zira 818 sayılı BK’nın 98. (6098 sayılı TBK’nın 114.) maddesi delaletiyle haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hâllerinde de uygulanacaktır. 818 sayılı BK’nın 44. (6098 sayılı TBK’nın 52.) maddesinin birinci fıkrası; “Mutazarrır olan taraf zarara razı olduğu yahut kendisinin fiili zararın ihdasına veya zararın tezayüdüne yardım ettiği ve zararı yapan şahsın hâl ve mevkiini ağırlaştırdığı takdirde hâkim, zarar ve ziyan miktarını tenkis yahut zarar ve ziyan hükmünden sarfınazar edebilir.” hükmünü haizdir. Görüldüğü üzere bu fıkra daha çok zarar görenle ilgili olup “hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” yönündeki genel hukuk ilkesinin etkisiyle düzenlenmiştir. Buna göre zarar görenin rızası ile zarar görenin kendi kusuru tazminattan indirim sebebi olarak öngörülmüştür. Zarar görenin kendi kusurunda, kişinin kendisine zarar veren bir hareket tarzı söz konusudur. Zarar görenin kendi kusuru, akıllıca iş gören, mantıklı bir kişinin, kendi yararı gereği zarara uğramamak için kaçınacağı veya kaçması gereken bir eylemi olarak nitelendirilmelidir. Zarar görenin kusuruna ortak kusur, birlikte kusur veya müterafik kusur da denilmektedir (Tandoğan, Hâluk: Türk Mesuliyet Hukuku, Ankara, 1961, s. 318.). Müterafik (ortak) kusur, makul bir kimsenin kendi yararına sakınmak zorunda olduğu düşüncesiz, dikkatsiz bir hareket tarzıdır. Müterafik (ortak) kusur kasdi olabileceği gibi ihmal şeklinde de ortaya çıkabilir. Zarar görenin müterafik (ortak) kusuru tespit edilirken, aynen zarar verenin kusurunda olduğu gibi objektif kusur kriterlerine başvurulmalı, yani objektifleştirilmiş kusur kavramı esas alınmalıdır. Zarar görenin müterafik kusuru illiyet bağını kesecek yoğunlukta ise zarar veren sorumluluktan kurtulacak ve tazminat ödemeyecektir. Buna karşılık zarar görenin müterafik (ortak) kusuru bu yoğunlukta değilse ortak sebep olarak tazminattan indirim sebebi teşkil edecektir. Zira bu hâlde zarar görenin kusuru, diğer ortak sebepler arasında kısmi bir sebep olarak zararın doğmasına veya artmasına katkıda bulunmuştur (Eren, Fikret: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2017, s. 791). Başka bir deyişle zarar görenin davranışının illiyet bağını kesecek yoğunlukta olup olmadığı tespit edildikten sonra zarar görenin müterafik (ortak) kusuru belirlenerek sorumluluk paylaştırılıp tazminattan indirim yapılacaktır. 818 sayılı BK’nın 44. (6098 sayılı TBK’nın 52.) maddesinin birinci fıkrası zarar görenin sadece kusurundan söz etmekte ise de bazı hâllerde zarar görenin kusursuz davranışı da zararın ortak sebebi olabilmektedir. Örneğin çalışanını iyi seçmeyerek objektif özen borcunu ihlal eden adam çalıştıranın bu fiili zararın doğmasına veya artmasına ortak sebep olarak katkıda bulunursa, bu durum adam çalıştıranın uğramış olduğu zararın tazmininde indirim sebebi olabilecektir. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; dava konusu çek defterinde yer alan 23 adet boş çek yaprağının 05.12.2009 tarihinde çalındığı, olayın hemen akabinde Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulduğu, ayrıca davalı bankanın İvedik Şubesine durumun bildirildiği, öte yandan Şube tarafından çeklerin bankanın sistemi üzerinden iptal edildiği ve buna ilişkin ekran görüntüsünün davacıya verildiği, çalınan çek yapraklarından biri olan 3022030 numaralı çekin üçüncü kişiler tarafından sahte imza ile tedavüle sokulduğu ve davalı bankaya ibrazı üzerine 27.04.2010 tarihinde 3.110,00TL olarak çek hesabından ödendiği anlaşılmaktadır. Davacının şikayeti üzerine başlatılan soruşturma neticesinde açılan ceza davasında verilen Adana 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.02.2015 tarihli ve 2013/365 E, 2015/57 K. sayılı kararında; dava konusu çekin ön yüzündeki yazılar ve keşideci imzası ile arka yüzündeki “Ades Döküm” içerikli kaşe üzerinde atılı bulunan birinci ciranta imzasının sanık Murat Sarısu’ya ait olduğu bilirkişi raporları ile tespit edildiği belirtilmiştir. Bu durumda dava konusu çekin sahte imza ile tedavüle sokulduğu, başka bir deyişle çekin sahte olduğu dosya kapsamı ile sabittir. Davalı bankanın İvedik Şubesine çeklerin çalındığının bildirilmesine ve şube tarafından bankanın sistemi üzerinden çeklerin iptal edilmesine rağmen çekin ibrazı üzerine ödeme yapılması, ayrıca en basit tedbirlere dahi başvurulmaması davalı bankanın objektif özen yükümlülüğüne açıkça aykırı davrandığının ve 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi anlamında sorumlu olduğunun açıkça göstergesidir. Zira davalı banka çalışanları en azından çekteki keşideci imzası ile davacı şirket yetkililerinin bankanın sistemine yüklenmesi gereken imzalarını karşılaştırarak sahteciliği önleyici tedbirler alabilirlerdi. Bu nedenle en basit tedbirlere dahi başvurmayan davalı bankanın davacının oluşan zararından sorumlu olduğunun kabulü gerekmektedir. Bununla birlikte dava konusu çeklerin Mehmet Ades’in cüzdanında bulunduğu, 05.12.2009 tarihinde saat 18.00 sıralarında arabasıyla seyir hâlinde iken yoldaki bir vatandaşın el kaldırması üzerine durduğu ve havanın yağışlı olması nedeniyle vatandaşı otobüs durağına bırakmak için arabasına aldığı, çeklerin de içinde bulunduğu cüzdanın bu şahıs tarafından çalındığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla somut olayda kış mevsiminde ve yağmurlu bir havada ayrıca akşam vakti yardım isteyen bir kişinin otobüs durağına bırakılması için arabaya alınması nedeniyle davacıya kusur izafe edilmesi hakkaniyete uygun olmayacaktır. Ayrıca davalı banka tarafından davacının dava dışı kişilerle birlikte bankayı dolandırmak amacıyla el ve iş birliği içerisinde hareket ettiği de iddia ve ispat edilebilmiş değildir. Bu nedenle somut olay çerçevesinde yukarıda bahsedildiği üzere davacının kendisine bırakılan çek defterini iyi saklamamış olduğu davalı tarafından ispatlanamadığından davacının tazminat miktarından indirim sebebi olan müterafik (ortak) kusurunun bulunduğu söylenemez. Öte yandan 6762 sayılı TTK’nın 724. (6102 sayılı TTK’nın 812.) maddesi anlamında keşideciye yüklenecek kusurun tespiti bankacılık işlemleriyle ilgili olmadığı için hâkimin hukuki bilgisi ile belirlenebilir bir durumdur. Bu nedenle keşideciye yüklenecek kusurun tespiti sadece hâkimin hukuki bilgisi ile çözümlenebileceği dikkate alınarak 24.11.2016 tarihinde yürürlüğe giren 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun 3/3. maddesinde belirtilen “Genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz” hükmü de göz önüne alındığında bilirkişi incelemesi gerektirmemektedir. Hâl böyle olunca, davacının müterafik (ortak) kusurunun bulunmadığını ve tüm sorumluluğun davalı bankaya ait olduğunu kabul eden direnme kararı yerindedir. Ne var ki, Özel Dairece miktar yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup, davalı vekilinin miktara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 11. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1 maddesi gereğince direnme kararına karşı miktar itibari ile karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 19.12.2019 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2021/9170 E., 2023/3361 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi
tam metni aç
6100 sayılı Kanun’un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı) 23 üncü maddesi, 6098 sayılı Kanun'un 115 inci maddesinin birinci fıkrası, 221 ve 222 nci maddeleri ile aynı Kanun'un 223 üncü maddesinin ikinci fıkrası ile 231 inci maddesi.
11. Hukuk Dairesi         2021/9170 E.  ,  2023/3361 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi SAYISI : 2019/2056 Esas, 2021/1334 Karar HÜKÜM : Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ : Bakırköy 5. Asliye Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2016/554 E., 2019/787 K. Taraflar arasındaki sözleşmeden dönme ile ödenen bedelin iadesi ile uğranılan zararların tazmini davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili şirketin matbaa işi ile uğraştığını işletme ihtiyaçları gereği davalıdan 03.04.2014 tarihli sözleşmesi ile 1 adet debris kontrol sistemi, 1 adet ikinci el Glunz-Jansen Geck 125 T Banyo makinesi, 1 adet Chiller Soğutma sistemi, 1 adet Stacker, 1 adet rip programı ve bunlara ilişkin teknik hizmet ve garantilerini de kapsar şekilde ürün satın aldığını, müvekkilinin ödeme emrini yerine getirmesine rağmen davalının 60 gün gecikmeli teslim ettiği emtiada açık ve gizli ayıplar bulunduğunu teslim ve kurulum sonrasında sözleşmede belirtilen ürün yerine daha küçük bir ürün teslim edildiğini, bu makinenin de kurulum sonrasında programlarının çalışmadığını 2014 yılı içinde 24 kez, 2015 yılı içinde ise 14 kez teknik ekip gönderilmesine rağmen sistemin sağlıklı olarak çalıştırılamadığını kurulum ve servis nedeniyle müvekkilinin üretim kaybı yaşadığını ayrıca servise bağlı denemeler sırasında da müvekkilinin zararın oluştuğunu yazılı ve sözlü uyarılara rağmen sonuç alınmaması üzerine 27.04.2015 tarihli ihtarından sonuç alınmaması üzerine aynı noterliğin 05.02.2016 tarihli ihtarının keşide edildiğini ileri sürerek makinanın iadesi ile ödenen 40.000,00 euro karşılığı şimdilik 5.000,00 euro uğranılan kayıplar karşılığı 66.500,00 TL'nin faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiş, ıslah Dilekçesi ile makine bedeli yönünden talebini 35.000,00 euro arttırarak 40.000,00 euroya yükseltmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; taraflar arasındaki sözleşme ile 2012 Model kullanılmış cihazın 40.000,00 euro artı Katma Değer Vergisi (KDV) bedelle davalıya satıldığını, satım sözleşmesi uyarınca makinenin teslim edildiğini, bir yıl süreli yedek parça hariç servis garantisi ve 3 yıllık yedek parça hariç diot garantisi verildiğini, normal koşullarda genel uygulamalara göre ikinci el makinelere bu şekilde garanti verilmemesine rağmen müşteri memnuniyeti sağlanması amacıyla ekstra garanti verildiğini, ancak satılan makine yönünden sözleşme veya teklif de herhangi bir maksimum kalıp üretimin bulunmadığını, sipariş üzerine makinanın yurt dışından ithal edilerek kurulumunun sağlandığını ve personele gerekli eğitimlerin verildiğini, kullanılmış olan ikinci el makinenin kurulumu sırasında makinedeki ayıpların gözle görülebilir olduğunu, gizli veya saklanmış bir ayıbın bulunmadığını, yıllar içerisinde ortaya çıkan servis ihtiyaçlarının düzenli şekilde karşılandığını, sözleşmeden bir yıl sonra keşide edilen ihtarla zaten kurulumu sağlanan makinenin kurulumunun talep edildiğini sonraki ihtarla da kurulumun sağlanmadığı belirtilerek zararın tazmininin istendiğini, oysa satım sırasında ikinci el olduğu bilinen makinenin 05.06.2014 tarihinde davalının çalışanlarına ayıpsız olarak teslim edildiğini ve kurulumunun sağlandığını ihbar süresinin geçtikten sonra fesih bildiriminin geçersiz olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile tarafları arasında satım sözleşmesinde özellikleri belirtilen matbaa sisteminin davalı tarafından davacıya teslim edilerek kurulumunun sağlandığı bu kapsamda makinenin kurulumunu 05.06.2014 tarihinde yapılarak teslim edildiği ancak kurulum aşamasında düzenlenen teknik raporda dahi makinede arıza bulunduğunun tespit edildiği, teknik bilirkişi raporlarında da belirtildiği üzere makinenin sıklıkla arıza yaptığı arızanın ortalama ayda 2-3 kez meydana geldiği, yine bilirkişi raporlarında meydana gelen arızaların bir kısmının açık ayıptan kaynaklanmasına rağmen bir kısmının gizli ayıptan kaynaklandığının belirtildiği, satım sözleşmesinde satıcının asli ediminin sözleşmeye uygun emtiayı alıcıya teslim etmesi olduğu, ticari işletme olan davacının ikinci el makineyi almış olmasının, makinenin sürekli arızalanmasını kabul ettiği anlamına gelmediği, basiretli bir tacir olan satıcının ticari işletmede kullanılacak nitelik ve özelliklerde ayıptan ari emtiayı davacıya teslim etmesi gerektiği, esasen hiçbir sözleşmede sürekli şekilde arızalanan bir makinenin satıma konu edilmesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı, makinedeki ayıpların kuruluş aşamasından itibaren davalı tarafça bilinmesi ve servis formlarına yazılması nedeniyle ayıp ihbarının süresinde yapıldığının kabulü gerektiği, gizli ayıpların ortaya çıktığı andan itibaren derhal bildirilmesi gerekeceğinden servis ihbarının yapılmasının ve arızanın giderilmesinin ayıp ihbarı olarak kabul edildiği, bilirkişi raporu ve servis fişlerinden satıma konu emtianın sürekli şekilde arızalanması nedeniyle emtiadan beklenen faydanın sağlanamayacağından davacının 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 227 nci maddesinde belirlenen seçimlik haklarını kullanabileceği, davacının talebinin özetle satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme olduğu, meydana gelen arızaların sürekliliği ve niteliği gereği tercih edilen seçimlik hakka mahkemece yerinde görüldüğü gerekçesiyle davacının davasının kısmen kabulü ile; 40.000,00 euro maddi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine, birlikte ifa kuralı gereğince taraflar arasındaki sözleşme ile satımı kararlaştırılan 1 adet kullanılmış 2012 modeol cron TP- 4664E kalıba pozlandırma sistemi ile fiyata dahil olan 1 adet debris kontrol sistemi bir adet chiller soğutma sistemi, 1 adet kullanılmış stacker, 1 adet RIP programı ve 1 adet kullanılmış GECKO 125T Banyo makinasının davacıdan alınarak davalıya iadesine, iade tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun'un (3905 sayılı Kanun) 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi gereğince, euro cinsi alacağın devlet bankalarınca 1 yıllık mevduat faizine uygulanan en yüksek faizin uygulanmasına, davacının tazminat talebinin kısmen kabulü ile 10.350,00 TL tazminatın dava tarihinden itibaren %9,50 oranını aşmamak üzere değişen oranlarda avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davacı şirket müvekkili şirketin dava konusu makinenin arıza vermesinden sorumlu olduğundan bahisle sözleşmeden dönerek makinenin geri verilmesi ile ödenen 40.000,00 euro bedelin müvekkili şirketten hükmen tahsiline karar verilmesini istediği, ancak 6098 sayılı Kanun'un 231 inci maddesi gereğince, satılanın ayıbından kaynaklanan taleplerin satılanın alıcıya devrinden itibaren 2 yıl geçmekle zamanaşımına uğrayacağını düzenlediğini, dava konusu makine 05.06.2014 tarihinde müvekkili şirket tarafından davacı şirkete teslim edildiğini, bu durumda davacı şirketin sözleşmeden dönerek ayıplı ürünün bedelinin iadesine ilişkin tazminat davasını en geç 05.06.2016 tarihinde açması gerekirken, davacı şirket 09.06.2016 tarihinde davayı açmış olup, dava zamanaşımı süresi 06.06.2016 tarihi itibari ile dolduğunu, cevap dilekçelerinden ısrarla belirttildiği üzere müvekkili şirketin dava konusu makine nedeniyle herhangi bir sorumluluğu kalmadığını, bu sebeple mahkeme kararının usule aykırı olduğunu, davacı şirketin bütçesi doğrultusunda özellikle ikinci el 2012 model Çin malı makine istemiş olup, ikinci el makinenin arıza yapması sebebiyle oluşan zarardan müvekkilinin sorumlu tutulmasının hukuka aykırı olduğunu, 6098 sayılı Kanun'un 222 nci maddesi gereğince satış sözleşmesi akdolunduğunda taraflarca bilinen özelliklerden dolayı veya malın gözden geçirilmekle görülebilecek ayıplarından dolayı satıcın sorumluluğuna gidilemeyeceğini, davacı şirket müvekkili şirkete ellerindeki kısıtlı bütçe ile Kalıba Pozlandırma Sistemi almak için başvurduğunu, müvekkili şirket ise davacı şirkete bu iş için ayırdıkları para ile alınabilecek en iyi ikinci el makineyi bulmuş olup, davacı şirketin bütçesi doğrultusunda ikinci el (kullanılmış) 2012 model Çin malı makinenin satışı hususunda taraflar anlaştığını, taraflar makinenin diğer ikinci el makinelere nazaran Çin malı olması sebebi ile daha düşük kalite ve performansta olduğunun ve daha çok arıza verebileceğinin bilincinde olduklarından, ikinci el makinelerin satışında sağlanan garanti koşullarının yanı sıra söz konusu makine için ekstra olarak 1 yıl ücretsiz servis ile 3 yıl diyot garantisi de sağlandığını, zira her iki taraf da makinenin teknik servis hizmetine ihtiyaç duyabileceğinin ve özellikle diyotlarından sıkıntı yaşanabileceğinin farkında olduğunu, bu durumda davacı şirketin kısıtlı bütçe ile arıza yapma ihtimalinin bilincinde olarak satın aldığı, bu şartlarda olabilecek en iyi ikinci el makinenin, arıza yaptığından bahisle bedel iadesi ile tazminat talep etmesi, defolu ürün satan bir mağazadan ürünü gerçek fiyatından çok daha ucuza alıp daha sonra defolu olduğundan bahisle iade etmeyi istemekten farksız olup, davacı şirketin haksız çıkar sağlamaya yönelik bu taleplerini hukuk düzenimizin koruması mümkün olmadığını, ayrıca dava konusu makine 40.000,00 euro bütçe ile alınabilecek en iyi makine olduğu, davacı şirkete toplam 40.000,00 euro bedel karşılığında, 1 adet Debris kontrol sistemi, 1 adet Chiller soğutma sistemi, 1 adet kullanılmış stacker, 1 adet RIP programı, 1 adet kullanılmış GECKO 125 T banyo makinesi satıldığını, akabinde davacı şirket umduğu randımanı alamaması üzerine, yine müvekkili şirketten toplam 54.000,00 euro bedel karşılığında sıfır olarak 1 adet Suprasetter 105 stacker ile 1 adet Termal Banyo Makinesi satın aldığını, görüldüğü üzere dava konusu sistemin sırf iki parçasının kullanılmamış ve Alman malı olması durumundaki maliyeti 54.000,00 euro olup, davacı şirkete satılan 5 parçadan oluşan tüm sistem maliyetinden katbekat fazla olduğu, dolayısıyla davacı şirketin sunduğu bütçe ile bekledikleri performansta bir kalıba pozlandırma sisteminin alınması ihtimal dahilinde olmayıp davacı şirkete 40.000,00 euro bütçe ile alınabilecek en iyi kalıba pozlandırma sistemi satıldığını, taraflar arasında sorumsuzluk anlaşması yapıldığından, müvekkili şirketin ağır kusuruna dayanmayan ikinci el 2012 model Çin malı makinede oluşan arızalardan müvekkili şirketin sorumlu tutulmasının hukuka aykırı olduğunu, satıcının (borçlunun) ağır kusuru halleri hariç olmak üzere taraflar arasında sorumsuzluk anlaşması yapılmışsa, malda meydana gelen ayıplardan satıcı (borçlu) sorumlu tutulmayacağını, satıcının ağır kusurundan bahsedilebilmek için ise olayda satıcının satılanda bulunan ayıbı hile ile gizlemesi veya satıcının ayıplı malın devrinde ihmal veya kast ile hareket etmesi durumlarından biri olmalısı gerektiğini, dava konusu olayda, müvekkili şirket davacı şirkete sözleşme ile açıkça ikinci el, yani kullanılmış bir makine sattığını, bu sebeple taraflar, müvekkili şirket ikinci el, yani kullanılmış bir makine sattığından, sözleşme ile, satıcının ayıba ilişkin sorumluluğunu kaldırabilecek veya sınırlayabileceğini, davacı şirketin dava konusu makineye ilişkin açık ve gizli ayıp bakımından herhangi bir itirazda bulunmaması nedeniyle dava konusu makinenin ayıpsız teslim edildiğinin varsayılması gerektiğini, taraflar arasındaki sözleşmenin 4 üncü maddesi gereğince davacı şirket ürünü teslimi anında muayene etmekle ve muayene neticesinde tespit ettiği ayıpları müvekkili şirkete derhal yazılı olarak ihbar etmekle mükellef olduğunu, muayene ve ihbar yükümlülüğünün usulünce yerine getirilmemiş olması ürünün teslim edildiği hali ile kabul edilmiş olduğuna delalet edecek olup, davacı şirketin mal üzerinde bir ayıp iddiası olmadığı şeklinde yorumlanacağını, nitekim dava konusu olayda davacı şirket, dava konusu makineyi 05.06.2014 tarihinde bordrolu personeli Faydin Şen’in imzası ile teslim aldığında herhangi bir ihtirazi kayıt ileri sürmediğini, bu sebeple davalı şirketin dava konusu makineyi ayıplardan ari olarak teslim alındığının ve söz konusu makinede herhangi bir ayıbın olmadığının kabulü gerektiğini, davalı şirket, dava konusu makineyi teslim aldıktan sonra maldaki ayıplara ilişkin olarak müvekkili şirkete ne 2 gün içinde, ne 8 gün içinde, ne de uygun bir süre içinde herhangi bir ihbarda bulunmadığını, davacı şirketin seçimlik hakkını ücretsiz onarım yönünde kullanmakla tükettiğini, dava konusu olayda davacı şirket seçim hakkını bedelsiz onarım yönünde kullanmış olmakla diğer seçimlik haklarından vazgeçtiğini, bu durumda davacının seçimlik hakkını önceden kullanmasına rağmen sonrasında makinenin geri verilmesi ile bedel iadesini talep etmesi hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu, davacı şirket sadece stacker ile banyo makinesini yenileme yoluna gitmiş olup, sistemin diğer parçalarının sorunsuz bir şekilde kullanımına devam ettiğini, bu sebeple sistem bir bütün olarak kabul edilerek, tek tek ayıp teşkil edebilecek sistem parçaları tespit edilmeksizin, davacı şirketin performansından memnun olduğu, herhangi bir hata veya arıza vermeyen sistem parçalarının ayıplı olarak kabul edilmesi ve bu parçalar için ödenen bedeller düşülmeksizin toplam 40.000,00 euro bedelin iadesine karar verilmesi hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunu, 5 yıl boyunca kullanılan dava konusu makinenin değeri düşmüş olup, 40.000,00 euro bedelin iadesinin hakkaniyete aykırı olduğunu, davacının üretimin devam etmesi için başkaca şirketlere kalıp ürettirmemiş olup, 10.350,00 TL tazminat ödenmesinin hukuka aykırı olduğunu, davacı davanın hiçbir aşamasında üretimin devam etmesi için başkaca şirketlere kalıp ürettirdiğine ilişkin ne beyanda bulunmuş ne de konuya ilişkin herhangi bir yazışma, ödeme dekontu, fatura vb. dosyaya sunulduğunu, davacının yanın dahi böyle bir iddia ve talebi olmazken bilirkişinin hayali olaylar üzerinden zarar kalemi oluşturması ve mahkemenin bu tespitlere riayet ederek 10.350,00 TL üzerinden hüküm kurması isabetsiz olduğunu belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı ile davalı şirket arasında 10.04.2014 tarihinde UE15/002 numaralı satış sözleşmesinin imzalandığı, davalı tarafından sözleşme konusu makinanın 13.05.2014 tarihli proforme fatura ile talep edilen kullanılmış 40.000,00 euro bedelli makinanın Çin'den ithal edilerek 05.06.2014 tarihinde davacıya teslim edildiği, aynı tarihte kurulum aşamasında düzenlenen teknik raporda makinede arıza bulunduğunun tespit edildiği, davacı tarafından davalı muhataba Kadıköy 14 Noterliğinden çekilen 05.02.2016 tarihli ihtarname ile makinanın geri alınarak aynı işlevde veya üst modeldeki bir makinanın çalışır durumunda kurulumunun sağlanarak teslim edilmesi veya makinanın geri alınarak ödenen 40.000,00 euronun iadesinin talep edildiği, davalı vekili yargılama aşamasında verdiği cevap dilekçesi ile süresi içerisinde zamanaşımı definde bulunmadığı ve istinaf aşamasında ileri sürülmüş olduğundan davalı vekilinin davanın zamanaşımına uğradığına yönelik istinaf isteminin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 357 nci maddesinin birinci fıkrası gereğince değerlendirilmediği, makinenin davalı tarafından kurularak gerekli teknik desteğin verildiği, arıza oldukça onarımın davalı tarafından yapıldığı, servis raporlarından makinede lazer kilitlenmesinden kaynaklı çizgi hataları bulunduğu, arızaların ayda iki üç kez tekrar ettiği, bu nedenle makinede açık ve gizli ayıp bulunduğundan İlk Derece Mahkemesince verilen kararda yasa ve usule aykırılık bulunmadığı gibi kamu düzenine aykırılık da görülmediğinden davalı vekilinin aksi yöndeki istinaf sebeplerinin yerinde görülmediği, davalı vekilinin 5 yıl boyunca kullanılan dava konusu makinenin değerinin düşmesi sebebiyle 40.000,00 euro bedelin iadesinin hakkaniyete aykırı olduğuna yönelik istinaf istemi yönünden de, davacı taraf makinayı kullanıp bundan yarar sağlamış ise de davalınında satış bedelini tahsil edip parayı kullandığından mal bedelsiz para faizsiz ilkesinin gözetilmesi gerektiği, Mahkemece satış bedelinin tenziline karar verilmemesi yerinde olup davalı vekilinin istinaf sebebi yerinde görülmediği gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü hususları tekrar ederek kararın bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, satım sözleşmesine konu matbaa makinesi ve eklerinin ayıplı olması nedeniyle sözleşmeden dönme ile ödenen bedelin iadesi, ve uğranılan zararın tazmini istemine ilişkin olup, satım sözleşmesi gereğince ayıplı ürünün zamanında ihbar edilip edilmediği ile satıcının sözleşme gereğince ayıplı üründen dolayı sorumluluğunun olup olmadığı uyuşmazlık konusudur. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Kanun’un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (6102 sayılı) 23 üncü maddesi, 6098 sayılı Kanun'un 115 inci maddesinin birinci fıkrası, 221 ve 222 nci maddeleri ile aynı Kanun'un 223 üncü maddesinin ikinci fıkrası ile 231 inci maddesi. 3. Değerlendirme 1.Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davalı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz eden davalıya yükletilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 30.05.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/37 E., 2021/512 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Zira sorumsuzluk sözleşmesi hükümlerine sınırlama getiren ve somut olaya uygulanması gereken 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 115/3. ve 116/3. maddeleri gereğince, özel kanun ile kuruldukları ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanındığı için bankaların, hafif kusurlarından dolayı ortaya çıkan sorumluluklarını kaldıran sözleşme hükümleri geçersiz olacaktır.
Hukuk Genel Kurulu         2017/37 E.  ,  2021/512 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir (kapatılan) 8. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; dava dışı şirketin borcuna karşılık keşide ederek müvekkiline verdiği 637514 ve 637515 seri numaralı iki adet çekin ibrazında karşılıksız çıktığını, davalı Bankanın yasal olarak sorumlu olduğu miktarı ödemediğini ileri sürerek davalı Banka’nın ödemekle yükümlü olduğu bedelin gecikme cezası ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı Banka vekili cevap dilekçesinde; keşidecinin müvekkili nezdindeki imzaları ile çekler üzerindeki imzaların birbirini tutmadığını, bu hususun çeklerin arkasına düşülen şerh ile belirtildiğini, bu durumda yasal olarak ödeme yapmamalarının yasal zorunluluk olduğunu, müvekkilinin davacıya herhangi bir borcunun bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. İzmir (Kapatılan) 8. Asliye Ticaret Mahkemesinin 10.07.2014 tarihli ve 2013/390 E., 2014/255 K. sayılı kararı ile; dosya arasına alınan bilirkişi raporuna göre bankanın ödemekle yükümlü olduğu karşılıkların istenmesine esas olan iki adet Türkiye Garanti Bankası İzmir Toptancılar Çarşısı Şubesine ait 0637514 ve 0637515 numaralı çeklerdeki keşideci şirket imzasının toplanan imza örneklerine göre keşideciye ait olduğunun tespit edilemediği, davalı Bankanın bu sebeple ödeme yapmamakta haklı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 09.02.2015 tarihli ve 2014/16347 E. 2015/1577 K. sayılı kararı ile; “... Dava, karşılığı bulunmayan çekler nedeniyle davalı Bankanın yasal olarak sorumlu olduğu miktarın tahsili istemine ilişkin olup mahkemece, çeklerdeki imzanın keşideciye ait olduğunun tespit edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmişse de dava konusu çeklerdeki imzaların sahte olduğu davalı tarafından ileri sürüldüğüne göre bu hususun ispatının davalı yanda olduğu nazara alınıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken ispat külfeti davacıya yüklenerek yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. İzmir 5. Asliye Ticaret Mahkemesinin 11.06.2015 tarihli ve 2015/521 E., 2015/496 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelere ek olarak, dosyada deliller toplanıp çeklerdeki imzalara dair bilirkişi raporu alınarak sonucu itibariyle karar verildiğinden ispat yükünün kimde olduğu hususunun, bilirkişi masraflarının hangi tarafa ait olacağına ilişkin değerlendirme dışında öneminin bulunmadığı, çeklerin davacı elinde olması nedeniyle davalı Bankanın imzayı kimin attığını bilemeyeceği, davalının elindeki imza örnekleriyle yapmış olduğu imza incelemesinin yargılama usulüne uygun olduğu, dosya kapsamı itibariyle araştırılacak başkaca hususun kalmadığı gerekçesiyle direnme karar verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı Banka tarafından, dava konusu çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların sahteliğine ilişkin olarak ileri sürülen savunma karşısında, çeklerdeki imzaların keşideci eli ürünü olup olmadığının açık bir biçimde tespit edilememesi sonucu anılan imzaların sahteliğini ispat külfetinin davalı Bankada olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar vardır. 13. Kıymetli evrak niteliğinden dolayı çekin ödenmek üzere belirli bir yerde ve belirli bir süre içerisinde muhataba ibraz edilmesi zorunludur. Bu hususta dava tarihi itibariyle olaya uygulanması gereken 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (6102 sayılı TTK) 796 ve devamındaki maddelerinde çekin ibraz süreleri ayrıntılı olarak düzenlenmiş olup, usulüne uygun olarak süresi içerisinde muhatap bankaya ibraz edilen çekin 6102 sayılı TTK’nın 795/2 ve 5941 sayılı Çek Kanunu’nun (5941 sayılı ÇK) 3. maddesinde düzenlenen emredici hükümler uyarınca muhatap banka tarafından ödenmesi gerekmektedir. Çekin karşılığının bulunması durumunda muhatap banka tarafından çek bedeli, çekin karşılığının kısmen yahut tamamen bulunmaması hâlinde ise her bir çek yaprağı için 5941 sayılı ÇK’nın 3/3. maddesi çerçevesinde belirlenen tutarlar ödenir. 14. Ödeme için ibraz edilen çek üzerinde muhatap banka tarafından bir kısım incelemelerin de yapılması zorunludur. Bu anlamda çekin yasal unsurları haiz gerçek bir çek olup olmadığı, süresinde ibraz edilip edilmediği, ibraz edenin meşru hamil olup olmadığı, emre yazılı çeklerde ciro zincirinin muntazam olup olmadığı, keşideciye atfen atılan imzanın keşideci yahut temsilcisine ait olup olmadığı, çekte ayrıca bir tahrifatın bulunup bulunmadığı ve başkaca bir ödeme engeli bulunup bulunmadığı hususlarında inceleme yükümlüğü altında olan muhatap bankanın, gerekli özeni göstererek ödemeye engel bir hususu tespiti hâlinde ödeme yapmaktan kaçınması gerekmektedir. Aksi durumda yapılan ödemeyi keşideciden talep edemeyecektir. 15. Burada uyuşmazlık konusu ile ilgisi nedeniyle çek ödemelerinde muhatap bankaların sorumluluğuna ilişkin yasal düzenlemelerin açıklanması önem arz etmektedir. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun (5411 sayılı BK) 6/1. maddesinde; bir bankanın kurulmasına veya yurt dışında kurulmuş bir bankanın Türkiye'deki ilk şubesinin açılmasına, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun alacağı kararla izin verileceği belirtilmiştir. Aynı Kanun’un 3. maddesinde; yazılı ya da sözlü olarak veya herhangi bir şekilde, halka duyurulmak suretiyle ivazsız veya bir ivaz karşılığında, istendiğinde ya da belli bir vadede geri ödenmek üzere kabul edilen para, mevduat olarak tanımlanmış ve anılan Kanun’un 60/1. maddesinde; kredi kuruluşları ile özel kanunlarına göre yetkili olanlar dışında hiçbir gerçek veya tüzel kişinin, aslen veya fer'an meslek edinerek mevduat veya katılım fonu kabul edemeyeceği, ticaret unvanları ve kamuya yapacakları açıklamalar ile ilân ve reklamlarında bu izlenimi yaratacak ifade ve deyimleri kullanamayacağı düzenlenmiştir. Ayrıca 5411 sayılı Kanun’un 63. maddesi gereğince halkın parasının bankalarca değerlendirilmesi sırasında halka güven vermek için kredi kuruluşları (mevduat bankaları ile katılım bankaları) tasarruf mevduatı ve gerçek kişilere ait katılım fonlarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından sigorta edileceği açıklanmıştır. 16. Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere bankalar, özel yasa ile kurulan ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanınan, topladıkları mevduatı ve katılım fonlarını sahteciliklere karşı özenle korumak zorunda olan kuruluşlardır. Bankalar sahip oldukları bu vasıfları sebebiyle bankacılık işlemlerinin güvenilen tarafı konumundadırlar. Bu durum, bankaların bir güven kurumu olarak kabul edilmesini ve bankanın sorumluluğunun özel güven sebebiyle ağırlaştırılmasını gerektirir (Battal, A.: Güven Kurumu Nitelendirmesi Işığında Bankaların Hukuki Sorumluluğu, Ankara, 2001, s. 106). O hâlde, bankalar, ağırlaştırılmış sorumluluğun bir gereği olarak objektif özen yükümlülüğü altında bulunmakta olup, buna karşılık hafif kusurlarından dahi sorumludurlar. Ayrıca, bu sorumluluğu kaldırmaya yönelik sözleşmeler de geçerli değildir. Zira sorumsuzluk sözleşmesi hükümlerine sınırlama getiren ve somut olaya uygulanması gereken 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 115/3. ve 116/3. maddeleri gereğince, özel kanun ile kuruldukları ve kendilerine alanlarında çeşitli imtiyazlar tanındığı için bankaların, hafif kusurlarından dolayı ortaya çıkan sorumluluklarını kaldıran sözleşme hükümleri geçersiz olacaktır. 17. Bu aşamada birer güven kurumu olan bankaların, çekin ibrazı sırasında incelemekle yükümlü oldukları bir hususta kusursuz sorumluluklarını düzenleyen 6102 sayılı TTK’nın 812. maddesi üzerinde durulması gerekmektedir. 18. Anılan madde “Sahte veya tahrif edilmiş bir çeki ödemiş olmasından doğan zarar muhataba ait olur; meğerki, senette düzenleyen olarak gösterilen kişiye, kendisine verilen çek defterini iyi saklamamış olması gibi bir kusurun yüklenmesi mümkün olsun” hükmünü haiz olup bu kapsamda muhatap banka, çekteki keşideciye atfen atılan imzanın gerçek hesap sahibine veya yetkili temsilcisine ait olup olmadığını inceleyerek çekte herhangi bir tahrifatın yapılıp yapılmadığını da kontrol edecektir. Aksi takdirde anılan madde, sahte ve tahrif edilmiş çekin ödenmiş olmasından doğan zararın, muhatap bankaya ait olacağını hükme bağlamış, sahteciliğin inandırıcı olup olmadığı, iğfal kabiliyeti bulunup bulunmadığı gibi hususlar yasal unsurlar arasında sayılmamıştır. Buna göre 6102 sayılı TTK’nın 812. maddesi ile öngörülen sorumluluk muhatap banka açısından kusursuz ve kanundan doğan bir sorumluluk olup ancak keşidecinin kusurunun ağırlığı oranında muhatap bankanın sorumluluktan kurtulacağı öngörülmektedir. Keşideci ile muhatap arasındaki ilişkiye yönelik olan anılan Kanun maddesinin temel amacı; ödeme aşamasında, çeki inceleme ve muhtemel sahtelik veya tahrifatları belirleme imkânına sahip tek kişi olan muhatap banka karşısında çek keşide eden kişilerin korunmasıdır. Hemen belirtilmesi gerekir ki; çekin ödenmek üzere, muhatap bankanın çekle işleyen hesabının bulunduğu şubesinden başka bir şubesine ibraz edilmiş olması da muhatabın 6102 sayılı TTK’nın 812. maddesinde öngörülen özen ve inceleme yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacaktır. Aynı durum çekin takas odasına ibrazı olasılığında da geçerlidir. Dolayısıyla sahte veya tahrif edilmiş çekin takas odasına ibraz edilmesi de muhatabın anılan maddeden kaynaklanan sorumluluğunu bertaraf etmeyecektir. 19. Uyuşmazlığın çözümünde değinilmesi gereken diğer bir husus ise, çekteki keşideciye atfen atılan imzanın sahteliğini ispat yükünün hangi tarafa ait olduğu hususudur. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 6. maddesi “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” hükmünü, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190/1. maddesi ise “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.” hükmünü haizdir. Anılan hükümlerde ispat yükünün belirlenmesine ilişkin temel kural vurgulanmıştır. Buna göre, bir vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran taraf ispat yükünü taşıyacaktır. İspat yükünün belirlenebilmesi için önce ilgili maddi hukuk kuralındaki koşul vakıaların doğru bir şekilde tespit edilmiş olması ve buna uygun somut vakıaların ortaya konulmuş olması gerekir. Her bir vakıa bakımından lehine hak çıkarma çerçevesinde ispat yükü kuralları belirlenir. Ancak kanunda özel olarak ispat yükünün belirlendiği hâllerde, genel kurala göre değil, kanunda belirtilen şekilde ispat yükü belirlenecektir. 20. Bu kapsamda bir senette yer alan yazının veya imzanın inkâr edilmesi durumunda, HMK’nın 208. maddesinin 1. ve 3. fıkrası anlamında bir “sahtelik iddiası” söz konusu olur. HMK’nın 208. maddesine ilişkin gerekçede bu husus “Maddenin kenar başlığında ‘Yazı veya imza inkârı’ ibaresi birlikte kullanılmıştır. Her iki husus uygulamada sahtelik iddiası olarak adlandırılan durumu ifade etmektedir” şeklinde belirtilmiştir (Pekcanıtez H./ Özekes M./ Akkan M./ Korkmaz H.T.: Pekcanıtez Medeni Usul Hukuku, Cilt II, İstanbul 2017, s. 1792). Öte yandan, bir senetteki imzanın inkâr edilmesi hâlinde, mahkemenin imzanın sahte olup olmadığı konusunda araştırma yapması gerekir. Bu araştırma ve incelemenin usulü ise HMK’nın 211. maddesinde; “ (1) Bir belgenin sahteliğinin iddia edilmesi durumunda, bu hususta karşı tarafın açıklamaları da dikkate alınarak, aşağıdaki sıra ile inceleme yapılarak öncelikle karar verilir: a) Hâkim, yazı veya imzayı inkâr eden tarafı isticvap ettikten sonra bir kanaat edinememişse, huzurda bu kişiye yazı yazdırıp imza attırmak suretiyle elde ettiği belge ve diğer delilleri değerlendirir. Hâkim, sahtelik konusunda başka bir incelemeye gerek duymadan karar verebilecek durumda ise gerekçesini açıkça belirtmek suretiyle, senedin sahteliği hakkında bir karar verir. İsticvap için mahkemeye davet edilen taraf, belirtilen günde hazır bulunmadığı takdirde, inkâr etmiş olduğu belgedeki yazı veya imzayı ikrar etmiş sayılır; bu husus kendisine çıkartılacak davetiyede ayrıca ihtar edilir. b) (a) bendi hükmüne göre yaptığı incelemeye rağmen, hâkimde sahtelik konusunda kesin bir kanaat oluşmamışsa, bilirkişi incelemesine karar verir. Bilirkişi incelemesinden önce, mevcutsa, o tarafa ait olan karşılaştırma yapmaya elverişli yazı ve imzalar, ilgili yerlerden getirtilir. Bilirkişi, bu yazı ve imzalarla, o mahkemede elde edilen yazı ve imzaları esas alarak inceleme yapar. Bilirkişi, inceleme için gerekli görürse, kendi huzurunda tarafın yeniden yazı yazması veya imza atmasını mahkemeden talep edebilir.” şeklindeki hükümle gösterilmiştir. Ancak burada, davada taraf olmayan kimselerin isticvabı mümkün olmamakla, bu kimselerin imzalarına dair yapılacak olan incelemede, aynı maddenin (a) bendi uygulama alanı bulamayacağından yine aynı maddenin (b) bendinde belirtilen esaslara göre bir inceleme yapılacaktır. Buna göre, sahtecilik hususunda kesin bir kanaat oluşması için, mevcutsa, ilgili kişiye ait mukayeseye elverişli yazı ve imzalar temin edilip sahtelik iddiasına ilişkin bilirkişi incelemesi yapılması gerekir. Bilirkişi, mahkemede elde edilen yazı ve imzaları esas alarak bir inceleme yapar ve mahkemece sahtelik iddiası bakımından bu inceleme doğrultusunda bir karar verilir. 21. Uyuşmazlık kapsamında değinilmesi gereken son husus ise çeke karşı ileri sürülebilen mutlak def’iler olup bu def’iler, hamil olan herkese karşı ileri sürülebilir. Çekin hükümsüzlüğünü gerektiren def’iler çek ve eklentilerinden anlaşılsın anlaşılmasın bütün ya da bir kısım sorunları bakımından hükümsüz sayılmasını gerektiren def’ilerdir. Bu def’ilerin bir kısmı mutlak, bir kısmı nispi def’i niteliğindedir. Hangisinin mutlak, hangisinin nispi def’i sayılacağı, “görünüşe itimat (güven)”, “iyi niyet” ilkesiyle, “kambiyo senetlerine ilişkin işlemlerdeki emniyetin korunması” ilkelerinden hangisine öncelik tanınacağı sorunuyla ilgilidir. Kanunda öngörülüp açık bir hükümle düzenlenen bu durumların dışında gerek doktrinde ve gerekse de uygulamada “imzanın sahte olması”, “senet metninde sahtekârlık (tahrifat) yapılmış olması”, “borçlunun borçlanma ehliyetinin bulunmaması”, “çekte zorunlu şekil koşullarının bulunmaması”, “imza sahibinin temsil yetkisinin bulunmaması”, “çekin zamanaşımına uğramış bulunması” vb. def'iler çekin hükümsüzlüğüne yönelik olup her hamile (iyi niyetli olsa dahi) karşı ileri sürülebilen mutlak def’i olarak kabul edilmektedir. Bu anlamda muhatap bankanın hamile/alacaklıya karşı çek üzerinde sahtelik/tahrifat iddiası, mutlak def’i niteliğinde olduğundan, bu tür iddiadan kaynaklanan uyuşmazlık mahkemece, sahtelik incelemesine dair yukarıda yapılan açıklamalarda belirlenen esaslar göz önüne alınarak çözüme kavuşturulması gerekir. 22. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı tarafından ödenmek üzere ibraz edilen dava konusu iki adet çek üzerinde davalı Banka tarafından yapılan inceleme sonrasında çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların keşideci eli ürünü olmadığı iddiasıyla, davacıya 5941 sayılı ÇK’nın 3. maddesi anlamında yasal sorumluluk miktarı da dâhil olmak üzere herhangi bir ödemenin yapılmadığı anlaşılmaktadır. 23. Dosya kapsamında yapılan incelemede, çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların keşideci eli ürünü olup olmadığının tespiti için alınan bilirkişi raporunda; mukayeseye esas olarak alınan keşideci imzalarını içeren evrakın, 27.09.2011 tarihli Çek Taahhütnamesi ile ekindeki Çek Beyannamesi, 20.02.2008 tarihli Bankacılık Hizmet Sözleşmesi fotokopisi, Sermaye İşlemleri Risk Bildirim Formu fotokopisi, 12.10.2010 tarihli Genel Kredi Sözleşmesi fotokopisi ve İzmir 5. Noterliğinin 05.04.2007 tarihli ve 5335 yevmiye numaralı imza sirküsü fotokopisinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Anılan evraktaki imzalar esas alınarak yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda düzenlenen 02.06.2014 tarihli raporda ise; dava konusu çekler üzerindeki keşideciye atfen atılan imzaların kısmî olarak benzerlik göstermesine karşın farklılıkların da mevcut olduğu, mukayese imzaların iki farklı türde oluşturulmaları, yetersiz oluşları ve bazılarının da fotokopi olmaları nedeniyle keşideci eli ürünü olup olmadığına dair kesin bir kanaatin belirtilemeyeceği, ancak keşidecinin çek tanzim tarihine yakın tarihte atmış olduğu samimi mukayese imzalarını içeren belgelerin (önceden ödenen sorunsuz çekler, imza sirküleri, beyanname, banka işlemleri vb.) temin edilmesi durumunda olumlu ya da olumsuz bir beyanda bulunulabileceği belirtilmiştir. 24. 6102 sayılı TTK’nın 812. maddesi kapsamında yapılacak incelemede, kusursuz sorumluluğa sahip olan davalı Banka, dava konusu çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların keşideci eli ürünü olmadığının belirlenmesi hâlinde çek hamiline herhangi bir ödeme yapmakla yükümlü olmayacaktır. Buradan hareketle TMK’nın 6. maddesi ile HMK’nın 190/1. maddesi uyarınca uyuşmazlık konusu olayda, çekteki keşideciye atfen atılan imzaların sahte olduğuna ilişkin muhatap banka tarafından ileri sürülen iddianın ispatı, uyuşmazlığın niteliği itibariyle davalı Bankanın lehine bir durum ortaya çıkaracaktır. Başka bir anlatımla muhatap bankanın, ileri sürdüğü sahtelik iddiasının ispatı hâlinde, 5941 sayılı ÇK’nın 3/3. maddesinde belirtilen yasal sorumluluk miktarı da dâhil olmak üzere hamile ödeme yükümlülüğü ortadan kalkacaktır. Bu kapsamda çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların sahteliğine ilişkin iddianın ispatı sonrasında ortaya çıkan hukuki neticeden, muhatap davalı Banka lehine bir hak ortaya çıkacağından bu hususta ispat külfeti, yukarıda anılan yasal düzenlemeler kapsamında davalı Bankaya ait olacaktır. Netice itibariyle TMK’nın 6. maddesi ve HMK’nın 190/1. maddesi gereğince, uyuşmazlık konusu olayda dava konusu çeklere dair ödeme yapmama hakkının varlığının dayanağı olan sahtelik iddiasının davalı Banka tarafından ispatı gerekmektedir. 25. Öte yandan dosya arasına alınan bilirkişi raporunda; uyuşmazlık konusu çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların keşideci eli ürünü olup olmadıkları hususunda somut bir belirleme yapılamamış, söz konusu eksikliğin nedeni olarak mukayeseye esas alınacak nitelikte keşideci imzasını içeren evrakın eksikliğine işaret edilmiştir. Bu hâliyle dosyadaki bilirkişi raporunun hükme esas alınacak nitelikten yoksun olduğu anlaşılmakla birlikte bu husus, anılan raporda dahi detaylı olarak belirtilmiştir. 26. Bu itibarla, dava konusu çeklerdeki imzaların keşideciye ait olduğunu ispat yükü davacı tarafa yüklenerek, eksik inceleme sonucu hükme esas oluşturacak niteliği yoksun bilirkişi raporu nazara alınıp, dava konusu çeklerdeki imzaların keşideci eli ürünü olduğunun tespit edilemediğinden bahisle davanın reddine karar verilmesi, eldeki uyuşmazlığa ilişkin ispat külfetine ve sahtelik incelemesine dair yukarıda detaylı olarak belirtilen tüm kanunî düzenlemelere ve ilkelere aykırılık teşkil etmektedir. 27. Neticeten, iddia, savunma, taraflarca sunulan deliller ve tüm dosya kapsamı itibariyle dava konusu çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların sahteliğine ilişkin uyuşmazlıkta ispat külfetinin, TMK’nın 6. maddesi ile HMK’nın 190/1. maddesi uyarınca davalı Bankada olduğu nazara alınarak, HMK’nın 211/1-b maddesi çerçevesinde bilirkişi raporunda işaret edilen keşidecinin çek tanzim tarihine yakın tarihli, değişik amaçlarla atmış olduğu samimi mukayese imzalarını içeren belge asılları ve davalı tarafından fotokopi olarak sunulan evrakın keşidecinin ıslak imzalarını havi asıllarının teminiyle yapılacak bilirkişi incelemesi sonrasında hâsıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir. 28. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; somut olayda davacının, davalı Bankanın ödeme yükümlülüğünü yerine getirmediğinden bahisle zarara uğradığını ileri sürüp haksız fiil hükümlerine dayalı olarak (TBK m. 49, 818 sayılı Borçlar Kanunu m. 41) alacak talebinde bulunduğu, süresinde ibraz edilen çeklerin ödenmediği takdirde muhatap davalı Bankanın haksız fiil hükümlerine göre sorumlu olacağından zarar ve kusurun ispatının davacı üzerinde olduğu, bu nedenle çeklerdeki keşideciye atfen atılan imzaların sahteliğini ispat külfetinin davacı üzerinde bulunduğu, ancak dosyadaki bilirkişi raporunun hükme esas alınacak niteliği haiz olmadığı, imza incelemesine esas belge asıllarının teminiyle HMK’nın 211. maddesi hükümlerine göre denetime elverişli bilirkişi raporu alınarak sonucuna uygun bir karar verilmesi gerektiği, direnme kararının bu farklı gerekçeyle bozulması gerektiği yönünde görüş ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 29. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece verilen direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulması gerekir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1 maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 20.04.2021 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Davacı, dava dışı şirketin borcuna karşılık keşide ederek verdiği iki adet çekin ibrazında karşılıksız çıktığını, davalı Banka’nın yasal olarak sorumlu olduğu miktarı ödemediğini ileri sürerek, davalı bankanın ödemekle yükümlü olduğu bedelin gecikme cezası ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı, keşidecinin banka nezdindeki imzaları ile çekler üzerindeki imzaların birbirini tutmadığını, bu hususun çeklerin arkasına düşülen şerh ile belirtildiğini, bu nedenle yasal olarak ödeme yapmamalarının kanuni zorunluluk olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece, bilirkişi raporuna göre iki adet çekteki imzanın toplanan imza örneklerine göre keşideciye ait olduğunun tespit edilemediği davalı bankanın bu sebeple ödeme yapmamakta haklı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hükmün davacı tarafından temyizi üzerine Dairece, dava konusu çeklerdeki imzaların sahte olduğu davalı tarafından ileri sürüldüğüne göre, bu hususun ispatının davalı yanda olduğu nazara alınıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, ispat külfeti, davacıya yüklenerek hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozma kararının yerinde olmadığı belirtilerek direnilmiştir. Uyuşmazlık, davalı tarafından dava konusu çeklerden keşideciye atfen atılan imzaların sahteliğine ilişkin olarak ileri sürülen savunma karşısında çeklerdeki imzaların keşideci eli ürünü olup olmadığının açık bir biçimde tespit edilememesi sonucu atılan imzaların sahteliğinin ispat külfetinin davalıda olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır. Çek sözleşmesine göre, muhatabın asli yükümlülüğü, çeki karşılığı nispetinde ödemektir. Muhatap banka süresi içerisinde ibraz edilen ve karşılığı bulunan çeki ödemek zorundadır. Bu sorumluluğu meşru hamil tarafından süresi içerisinde ibraz edilen ve unsurları eksiz olan çek için geçerlidir. Çek vasfında olmayan veya meşru hamil tarafından ibraz edilmeyen çekten dolayı banka ödeme yapmış ise düzenleyenin zararına katlanacaktır. Banka, çeki ibraz eden kişinin meşru hamil olduğunu tespit etmekle yükümlüdür. Banka senet metninden ve senedin hükümsüzlüğüne ilişkin defileri çeki ibraz eden hamile ileri sürmeyip çek bedelini ödediği takdirde sorumluluğu doğar. Bu nedenle çekin unsurlarının eksiksiz olup olmadığını, çekin sahte ve tahrif edilmiş olup olmadığını, süresinde ibraz edilip edilmediğini araştırmak zorundadır. Sahte veya tahrif edilmiş bir çeki hamiline ödemiş olmasından doğan zarar muhatap bankaya ait olur. Bu nedenle keşidecinin zararının ödemek durumundadır. Bankanın TTK 724. maddesinden kaynaklanan bu sorumluluğu kanundan doğan kusursuz sorumluluk hâlidir. Muhatap banka, bu sorumluluktan sadece sahte ve tahrif edilmiş çeki ödemiş olmasından dolayı, keşidecinin bu kusurun isnadının mümkün olduğu hâllerde, keşidecinin bu kusuru oranında kurtulur. Keşidecinin kusurlu olduğunu ispat edemediği ölçüde, kendisi kusursuz olsa dahi, keşidecinin zararının karşılamakla yükümlüdür. Eş söyleyişle, bankanın ödeme yükümlülüğünü, haklı bir sebep olmaksızın yerine getirmemesi keşideciye karşı kusursuz sorumludur. Somut olayımızda ise; davacı, muhatap bankanın ödeme yükümlülüğünü yerine getirmediğini bu nedenle zarara uğradığını ileri sürerek, bu davayı açtığına göre haksız fiil hükümlerine (BK. 41. madde, TBK 49. madde) dayalı olarak alacağını talep ettiğinin kabulü gerekir. Süresi içerisinde ibraz edilen ve hesapta karşılığı bulunan çek ödenmediği taktirde muhatap haksız fiil nedeni ile sorumlu olacağından zararın ve kusurun ispatı da davacı üzerindedir (Çekte muhatap Bankanın Hukuki Sorumluluğu Abdullah Atilla Bengü Gazi Ünv. Tez. Bkz. Yargıtay Kararları Işığında Çekte Muhatap Bankanın Hukuki Sorumluluğu Yüksek Lisans Tezi Bkz.). Bu nedenlerle çeklerdeki imzaların sahteliğini ispat külfetinin davalıda olduğuna yönelik sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum. Ne var ki, mahkemece dosya içeriğindeki 2.6.2014 tarihli Bilirkişi raporuna itibar edilerek hüküm kurulmuş ise de, bilirkişi raporuna itibar edilemez. Bilirkişinin mukayese esas aldığı 12.10.2010 tarihli Genel Kredi Sözleşmesi ile 05.04.2007 tarihli İzmir 5. Noterliği'nce düzenlenmiş sirküler fotokopi olup, fotokopi belgelere imza incelemesinde itibar edilemez ve bu rapora itibar edilerek hüküm kurulamaz. Bu nedenle imza incelemesine esas alınan belgelerin asılları temin edilerek, HMK 211. madde hükümlerine göre bilirkişi yada bilirkişi kurulundan Yargıtay denetimine uygun elverişli rapor alınarak sonucuna uygun bir karar verilmelidir. Bu değişik gerekçelerle mahkeme kararının bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun çeklerdeki imzaların sahteliğini ispat külfetinin davalıda olduğuna yönelik görüşüne katılamıyorum.
15. Hukuk Dairesi, 2019/3700 E., 2020/1385 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var...Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2014/429 Esas, 2015/653 Karar sayılı kararında açıklanan olayın oluş şekline göre hafif kusurlu olduğu ve Türk Borçlar Kanunu’nun 115. maddesi gereğince taşeronun hile ve ağır kusuru tespit edilemediğinden takibe konu alacağın tamamından davacının sorumlu olduğu gerekçesiyle taşeron ...
15. Hukuk Dairesi         2019/3700 E.  ,  2020/1385 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi :...Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi İlk Derece Mahkemesi :...14. Asliye Ticaret Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı olan Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi’nce verilen kararın temyizen tetkiki davacı vekili tarafından duruşma istenmiş ise de miktar itibariyle duruşma isteğinin reddiyle incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: - K A R A R - Dava, eser sözleşmesinin ifası sırasında meydana gelen iş kazası nedeniyle vefat eden işçinin mirasçılarına davalılar tarafından yapılan ödeme sonrasında davacı aleyhine başlatılan takibe yönelik olarak davacının borçlu bulunmadığının tespiti ile kötüniyet tazminatına ilişkindir. Davacı alt taşeron, davalılar ise taşeron ve yüklenicidir. Davacı vekili, davalı .... Tic. A.Ş.’nin Aras Kargo şirketinin Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan transfer merkezindeki ek bina yapımı işinin yüklenicisi, diğer davalı ... İnş. Tic. A.Ş. (Eski Unvan: ... İnş. Turizm San. Tic. Ltd. Şti.) ise taşeron olduğu, davalı taşeron ile davacı alt taşeronun 20.08.2014 tarihinde ek binanın çelik konstürüksiyon ve çatı işinin yapılması amacıyla sözleşme imzaladığı, davacı işçisi müteveffa ...’nın çatıdaki çalışması esnasında elektirik akımına kapılarak vefat ettiği, kaza sonrasında müteveffanın mirasçıları ile davalılar arasındaki uzlaşma olduğu ve mirasçılara ev alındığı, uzlaşma bedelinin davacıdan rücuen tahsili amacıyla davacı aleyhine ...22. İcra Müdürlüğü’nün 2015/770 Esas sayılı dosyası ile takip yapıldığı ve takibin kesinleştiğini, herhangi bir ilam olmaksızın davalıların kendi tercihleri ile yaptıkları uzlaşma nedeniyle davacının sorumlu tutulamayacağını beyanla ...22. İcra Müdürlüğü’nün 2015/770 Esas sayılı dosyasında davacının borçlu olmadığının tespiti ile takip konusu alacağın %20’sinden aşağı olmamak üzere kötüniyet tazminatının davalılardan tahsili talep edilmiştir. Davalılar vekili, davacı ile taşeron arasındaki sözleşmenin 11. maddesi ve sözleşme eki iş güvenliği sözleşmesi gereğince iş kazasından kaynaklanan tüm hukuki ve cezai sorumluluğun davacıya ait olduğunu, sözleşmenin ifası sırasında meydana gelen kaza nedeniyle müteveffa mirasçılarına 123.000,00 TL bedelli mesken alındığı ayrıca tapu masrafları ve emlakçı komisyonu toplamı 130.607,50 TL ödeme yapıldığını, yine sözleşme gereğince davacı alacağı olan 50.000,00 TL’nin de takas edilmesi ile davacı aleyhine 80.607,50 TL üzerinden takip yapıldığını beyanla davanın reddini savunmuştur. İlk derece mahkemesince davanın kabulüne dair karara karşı taraf vekillerince istinaf yoluna başvurulması üzerine ...Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi’nin 04.10.2019 tarih 2017/1359 Esas, 2019/911 Karar sayılı ilamı ile davacı vekilinin istinaf başvurusunun reddine, davalıların istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması ile davalı ... İnş. Tic. A.Ş. (Eski Unvan: ... İnş. Turizm San. Tic. Ltd. Şti.) yönünden davanın reddine, davalı .... Tic. A.Ş. yönünden ise davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm yasal süresi içerisinde davacı vekilince temyiz olunmuştur. 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle HMK 355. maddedeki kamu düzenine aykırılık halleri resen gözetilmek üzere istinaf incelemesinin, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılacağı kuralına uygun biçimde inceleme yapılıp bir isabetsizlik bulunmaksızın karar verilmiş olmasına, dava şartları, delillerin toplanması ve hukukun uygulanması bakımından da hükmün bozulmasını gerektirir bir neden bulunmamasına göre davacı vekilinin davalı yüklenici ... Gayrimenkul İnş. Tic. A.Ş.'ye yönelik tüm, diğer davalı ... İnş. Tic. A.Ş. (Eski Unvan: ... İnş. Turizm San. Tic. Ltd. Şti.) yönelik aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. 2-Davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; İlk derece mahkemesince hükme esas alınan bilirkişi raporunda davaya konu kazanın 5510 sayılı Soyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13/a maddesine göre iş kazası olduğu, davalı yüklenici ... Gayrimenkul İnş. Tic. A.Ş.’nin %20, davalı ... İnş. Tic. A.Ş.’nin (Eski Unvan: ... İnş. Turizm San. Tic. Ltd. Şti.) %20, davacı alt taşeronun ise %40 oranında kusurlu olduğu, SGK tarafından 116.288,12 TL peşin sermaye değerli gelirin mirasçılara bağlandığı, pesin sermaye değerinden tarafların kusurları oranında sorumlu olduğu, davacının da ayrıca kendisinin de uzlaşma tutanağı sunarak mirasçılara ödeme yaptığı 37.000,00 TL yönünden mirasçılara halef olduğu, destekten yoksun kalma tazminat toplamı 224.455,28 TL olup, davacı tarafından 37.000,00 TL, davalılar tarafından 130.607,50 TL ve SGK tarafından rücuya esas miktarın 93.030,00 TL olup hak sahiplerine ödenen toplam miktarın 260.638,00 TL olduğu, tarafların fazla yaptıkları ödemeyi birbirlerine rücu edemeyecekleri ve netice olarak davalıların rücu edebilecekleri miktarın 23.438,57 TL olduğu, davalıların 50.000,00 TL’yi de takasa konu etmesi nedeniyle davacıdan alacakları olmadığı yönünde verilen rapor üzerine davanın reddine karar verilmiştir. ...Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi’nce ise, davalı .... Tic. A.Ş. ile davacı arasında sözleşme ilişkisi bulunmadığı, bu nedenle ödeme yaptığı iddiasıyla sözleşme ilişkisine taraf olmayan davacı aleyhine takip yapamayacağı, diğer davalı ... İnş. Tic. A.Ş. (Eski Unvan: ... İnş. Turizm San. Tic. Ltd. Şti.) yönünden ise taraflar arasındaki sözleşmenin 11. maddesinin sorumsuzluk anlaşması niteliğinde olduğu, davalı taşeronun ise SGK müfettişliği tarafından düzenlenen 24.04.2015 tarihli inceleme raporu ve Gaziantep 22. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2014/429 Esas, 2015/653 Karar sayılı kararında açıklanan olayın oluş şekline göre hafif kusurlu olduğu ve Türk Borçlar Kanunu’nun 115. maddesi gereğince taşeronun hile ve ağır kusuru tespit edilemediğinden takibe konu alacağın tamamından davacının sorumlu olduğu gerekçesiyle taşeron ... İnş. Tic. A.Ş. (Eski Unvan: ... İnş. Turizm San. Tic. Ltd. Şti.) yönünden davanın reddine karar verilmiştir. Davacı alt taşeron Çizgi Dek. İm. İhr. Tas. Ltd. Şti. ile davalı ... İnş. Tic. A.Ş. (Eski Unvan: ... İnş. Turizm San. Tic. Ltd. Şti.) arasında 20.08.2014 tarihli eser sözleşmesi ilişkisi bulunmaktadır. Eser sözleşmesinden kaynaklanan uyuşmazlıklar ve rücu davalarında kusurun ve buna dayalı olarak yapılan tazminat hesabının 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 470 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi hükümlerine göre araştırılıp, değerlendirilmesi gerekir. Davacı alt taşeron ve davalı taşeronun kusurunun SGK ve işçi sağlığı ile iş güvenliği mevzuatına göre incelenip değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu durumda mahkemece eser sözleşmesi ilişkileri konusunda uzman teknik bilirkişi kurulundan eser sözleşmesi, yüklenicinin (taşeronun-alt taşeronun) özen ve sadakat borcu hükümlerine göre ceza mahkemesinde verilen maddi vakıanın sübutuna ilişkin mahkümiyet kararı hukuk hakimini bağlayacağından ceza mahkemesinde mahküm olan iş sahibi-yüklenici taşerona az da kusur verilmesi gerektiği gözetilerek kusur oranları ve buna bağlı olarak davacının sorumlu tutulacağı rücüen teminat alacağı konusunda gerekçeli ve denetime elverişli rapor alınarak sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile ve SGK müfettişliği inceleme raporuna itibar edilerek Bölge Adliye Mahkemesince davalı ... İnş. Tic. A.Ş. (Eski Unvan: ... İnş. Turizm San. Tic. Ltd. Şti.) hakkındaki davanın reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur. SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davacının, davalı yüklenici ... Gayrimenkul İnş. Tic. A.Ş.'ye yönelik tüm, diğer davalı ... İnş. Tic. A.Ş.'ye (Eski Unvan: ... İnş. Turizm San. Tic. Ltd. Şti.) yönelik diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile temyize konu ...Bölge Adliye Mahkemesi 27. Hukuk Dairesi hükmünün HMK 371. madde gereğince davacı yararınca BOZULMASINA, ödenenden 5766 sayılı Kanun'un 11. maddesi ile yapılan değişiklik gereğince Harçlar Kanunu 42/2-d maddesi uyarınca alınması gereken 218,50 TL Yargıtay başvurma harcının mahsup edilerek, varsa fazla alınan temyiz harcının temyiz eden davacıya iadesine, 6100 sayılı HMK 373. madde hükümleri gözetilerek dosyanın Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi'ne, karardan bir örneğinin ise ilk derece mahkemesine gönderilmesine, 09.06.2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Borçlar Hukuku Özel Hükümler

Oto galerisi işletmecisi (S), alıcı (A)'ya, “sadece kaportasında birkaç lokal boya olduğunu” beyan ederek ikinci el bir otomobil satmıştır. Taraflar arasındaki satış sözleşmesine, “Alıcı, aracı mevcut ve halihazır durumu ile görmüş, beğenmiş ve bu haliyle, ileride ortaya çıkabilecek her türlü mekanik, elektronik veya kaporta aksamındaki ayıplara karşı satıcının sorumlu olmayacağını gayrikabili rücu olarak kabul ve beyan etmiştir.” şeklinde bir sorumsuzluk kaydı eklenmiştir. Ancak (S), satıştan kısa bir süre önce aracın şanzımanında kronik bir arıza olduğunu ve bu arızanın pahalı bir onarım gerektirdiğini, geçici ve ucuz bir müdahale ile gizlendiğini bilmektedir. Satıştan iki ay sonra arızanın nüksetmesi üzerine (A), durumu (S)'ye bildirmiş; (S) ise sözleşmedeki sorumsuzluk kaydına dayanarak talepleri reddetmiştir. Bu olayda, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun ayıptan sorumluluğa ilişkin hükümleri dikkate alındığında, sözleşmedeki sorumsuzluk kaydının hukuki akıbeti hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

A) Sözleşme serbestisi ilkesi gereğince, alıcı (A)'nın aracı "halihazır durumu ile" kabul ettiğini beyan etmesi, satılanı mevcut ayıplarıyla birlikte benimsediği anlamına geldiğinden, sorumsuzluk kaydı geçerlidir ve satıcı (S)'yi sorumluluktan kurtarır.
B) Alıcı (A)'nın, ikinci el bir araç satın alırken bir uzman incelemesi yaptırmaması, işlerin olağan akışına göre gözden geçirme yükümlülüğünü ihlal ettiği için, sonradan ortaya çıkan ayıplara karşı satıcıya başvurma hakkını kaybetmesine neden olur; bu nedenle sorumsuzluk kaydı geçerlidir.
C) Satıcı (S)'nin, satılanın ayıbını (A)'dan hileli bir şekilde gizleyerek devretmesi ağır kusur teşkil ettiğinden, ayıptan doğan sorumluluğunu kaldıran bu anlaşma kesin olarak hükümsüzdür.
D) Şanzıman arızası gizli ayıp teşkil etse ve satıcının ağır kusuru bulunsa dahi, bu durum yalnızca alıcının genel hükümlere göre tazminat hakkını doğurur, ancak tarafların iradesiyle konulmuş olan sorumsuzluk anlaşmasının geçerliliğini ortadan kaldırmaz.
E) Satıcının ağır kusuru nedeniyle sorumsuzluk kaydı geçersiz olsa bile, alıcı (A) bu durumda sadece sözleşmeden dönme veya bedel indirimi talep edebilir; ayıbın ücretsiz onarımını istemesi, sorumsuzluk kaydının en azından bu hakkı sınırladığı kabul edildiğinden mümkün değildir.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol